MUHAMMED S. A. V.

Yorumlar


  1. Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla anlamına gelen "Bismillahirrah- nânirrahîm" âyetinin adıdır. Besmeleye 'Allah'ın adını anmak" anlamına gelen 'tesmiye" de denir. Besmele, Neml sûre- sinin 30. âyetinin bir bölümü ve Fâtiha sûresinin ilk âyetidir. Tevbe sûresi hâriç diğer sûrelerin başında besmele yazıl- mıştır. Sûre başlarındaki besmeleler, müstakil birer âyettir. Ancak o sûreye dahil değildir.

    Peygamberimiz (a.s.) her hayırlı işe besmele ile başlanmasını tavsiye etmiş ve "Besmele ile başlanmayan her iş be- reketsiz ve sonu güdüktür" buyurmuştur (Aclûni, Keşfü'l-Hafa, II,174). Kur'ân okumaya, bir şey yiyip içmeye ve bir işe başlanır- ken besmele çekilir. Kur'ân'da Allah'ın adı anılmadan kesilen hayvanların etleri- nin yenmeyeceği bildirilmiştir (En'âm, 6/121).

    Besmele çeken insan; başka bir var- lık adına değil sadece Allah adına, O'nun rızası için ve O'nun izniyle başlı- yorum, demiş olur. Besmelede Yüce Ya-

    YanıtlaSil
  2. atıcının üç ismi geçmektedir: Allah, Rahman ve Rahim. Besmele çeken Kur'ân okumuş ve Allah'ı anmış olur,

    .Κ.)

    BESİR

    YanıtlaSil
  3. لحامل

    DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI YAYINLARI

    DİNÎ KAVRAMLAR SÖZLÜĞÜ

    Yayına Hazırlayan Doç. Dr. İsmail KARAGÖZ

    ANKARA-2005

    YanıtlaSil
  4. DİĞER CİLTLERDE HANGİ MEVZULAR VAR?

    1. Cler

    7-58

    Bandırma Vapuru Efsanesi

    Ders kitaplarında bir efsane şeklinde anlatılan Mustafa Kemal Paşa'nın Samsun'a gidişinin tarild gerçeklere uygun olarak ele alındığı bu bölümde, M.Kemal Paşa'nın Sultan Vahidüddin tarafından Anado lu'ya gönderilişi, vazifesi anlatılıyor ve resmi tarihin yanışlıklarına dikkat çekiliyor.

    Bir İhtilalcinin Ölümü.....

    59-73

    Bu bölümde 27 Mayıs 1960'da gerçekleştirdiği bir ihtilälle Demokrat Parti iktidarını alaşağı ederek üç dev let adamının Idâmına sebep olan Cemal Gürsel'in uzun süren nebáti hayattan sonra nasıl öldüğü an latılıyor.

    75-131

    Yavuz-Havuz Dávásı......

    Bu bölümde, Türkiye'nin ilk ve tek Bahrtye Nazırı Topçu Ihsan'ın, Yavuz gemisinin tamiri meselesindeki sütstimaller yüzünden uğradığı cezalar ve aad suçlular üzerinde duruluyor.

    Atatürk'ü Koruma Kanunu...........

    132-172

    Bu kısımda, bahis mevzuu kanunun Mecliste nasıl çıktığı, müzakereler esnasında mebusların

    konuşmaları, kanunun çıkarılış maksadına aykırı olarak tatbik edildiği dile getiriltyor.

    173-192

    Yunus Nadi Nedir?...

    Önceleri bir medrese mollası olan Yunus Nädi'nin, sonraki hayatı anlatılıyor ve önceki ile sonrakı hayatı arasındaki tezatlara dikkat çekiliyor.

    193-218

    Türklerin Manevi Gücü

    Bir Türk dostu olan Claude Farrere'nin Cumhurtyetin ilk yıllarında yapılan yanlışları anlatması hu bölümün mezvuunu teşkil ediyor.

    Dil Devrimi

    219-245

    Eskiye ält ne varsa yok etmek isteyen yeni idarecilerin, 1930'lu yıllarda, Türkçedeki Arapça ve Farsça ke limeleri atmak için giriştikleri gayretler anlatılıyor.

    246-266

    Millete Mal Olmayan Kanun..

    Bey, Paşa, Efendi gibi ünvan ve läkapları yasaklayan Inkılap kanununun çıkarılışı, kanunun o gündem beri hålå tatbik edilme gücünden mahrum olduğu bu bölümün mevzuunu meydana getiriyor. 267-300

    Şapka Cinayetl...........

    Şapkayı mecbüri yapan kanun kabul edilmeden evvel aleyhte yazdığı bir kitap bahanestyle idam eden Atif Hoca'nın mahkeme safahatı ve idânu bu bölümde anlatıyor.

    2. CILT

    Çanakkale Zaferini Kim Kazandı?...

    15-150

    Resmi tarih tarafından M.Kemal Paşa'ya mal edilen 18 Mart Çanakkale Zaferinin nasıl kazam latılan bu bölümde, Atatürk'ün 18 Mart zafertyle bir ilgisinin olmadığı isbat ediliyor. 100-240

    Serbest Fırka Denemesi........

    Muhalefeti ezmek maksadıyla ısmarlama olarak kurdurulan Serbest Firkanın kısa som hunyats we hatin

    akıbeti anlatılıyor.

    251-300 Ermenilerin sözde katliam iddialarını çürütmek maksadıyla hazırlanan TV shall prope gandasının anlatıldığı bu bölümde, gizli gerçekler göz önüne seriliyor.

    Duvardaki Kan Lekesi......

    Tek Partinin Yeni Dini.........

    3. CILT

    Bir İslâm devleti olan Osmanlılardan sonra lalam Cumhuriyet olarak ολως τελετου tasına geçişi ve din yerine tkåne edilmek istenen şeylerb

    İntiläicilik Oyunu

    Ülkeyt 1960 ihtiläline getiren askeri curmalar tik rejimi nasıl ve niçin devirmeyt de grige

    5-142

    143-300

    YanıtlaSil
  5. TC Bir lalam Devleti İd...

    4. CIUT

    5-60

    Tevfik Fikret Kimdir?..........

    in ve bir oldughter alenen bu bolnude, onun A 61-697 tan çok sevilen ve takdir edilen bir şair olduğu belirtthystig

    All Kemal Niye Linç Edildi?........

    Kenalin, mahkeme kararı olmaksızın nasıl linç edildiği anlatılıyor

    ek dahliye nam 90-137

    Giali Vasiyetin Eararı...

    Catürk'un ölmeden öngyelin yok olunacakinlayn cumhurbaşkanı yapmayın" diye hir vastyet etu ten bu bölümde, bu vastyetin oluşu açıklanıyor.

    139-162

    Halld Paşa Cinayeti........

    Muhalif mebuslardan Italid Paşa'nın Meclisde katledilişinin anlatıldığı bu bölümde, devlet terörünün pik bir örneği veriliyor.

    163-210

    Harf İnkılabı Niçin Yapıldı?....

    Jalam harflerinin bırakılıp, Latin harflerinin alınış safhalarının işlendiği bu bölümde, bu inkılapla ám kültürünü yok etmenin hedeflendiği anlatılıyor.

    211-286

    Dünden Bugüne Câmi Aleyhtarlığı

    Cumhurbaşkanı Kenan Evren'in, okul yapmanın câmi yaptırmaktan daha sevap olduğunu ileri sürmesine dikkat çekilen bu bölümde, geçmişteki cami düşmanlığından örnekler veriliyor.

    287-300

    Çerkez Ethem Häin miydi?.

    5. CILT

    5-212

    Resmi tarih tarafından "hain" olarak tanıtılan Çerkez Ethem'in nasıl vatanperver bir kimse olduğu an latılan bu kısımda, onun tahriklere kapılmayışı isbat ediliyor.

    Kore Zaferi........

    213-302

    Bu bölümde, binlerce kilometre uzakta komünistlere karşı savaşan Mehmedeığın başarıları anlatılıyor.

    6. CILT

    All Şükrü Bey Niçin Öldürüldü?..

    5-68

    M.Kemal Paşa'ya muhalif, dindar ve vatanperver bir mebus olan Ali Şükrü Beyin öldürülüşünün an laldığı bu bölümde, suikasti tertipleyen Topal Osman'ın tahriklere kapıldığı ifade ediliyor.

    Neler Okuttular ?...

    69-232

    Cumhuriyetten sonra okutulan ders kitaplarının ele alındığı bu bölümde, kitap muhtevälarının "dinaiz bir nesi yetiştirmeye yönelik olduğu örneklerle isbat ediliyor.

    Ateizmin Bayraktarı Abdullah Cevdet........

    233-266

    Bu bölümde, dinsizliğin bayraktarlığını yapan Abdullah Cevdet ve fikirleri anlatılarak, onun inkılapla

    nın fikir babalığını yaptığı belirtiliyor.

    İş Bankası Hangi Parayla Kuruldu?. 267-300

    Hindistan Müslümanlarının İstiklal Harbi için gönderdikleri paralarla kurulan Iş Bankasının mevau edildiği bu bölümde, gelen paranın hedefl dışında kullanıldığı açıklanıyor.

    7. CILT

    Ayasofya Zulmü

    ... yahle bir kararnameyle kapatılan Ayasofya'nın geçmişi, Fatih'ın vakflyesi, kapatıla sathası ve açılması yolunda yapılan teşebbosterin nang bu bolonde, milletin hislyatına tercüman olunuyor.

    Yassıada Basını..........

    1-104

    Milet trådesiyle tek party dieta son veren Pain, askeri bir thelalle aşağı edilmesine medhye den yararlantek par din bu bolonde, nanki basından örnekler veriliyor.

    105-204

    YanıtlaSil
  6. 201-300

    İntilli Fetvácalan

    Thaible kovd verve shade auhindanın tavu ve shalinin ele amhi hu kunda, onların yüzkarus halle

    andatsbyer

    & Clot

    114

    150ikler

    Milli Mäckdeleden sonra af hyında bırakılan 150 kişinin teshitmicki çarpıkhklar anlatılıyor

    Sahte Mesaj

    Atatürk'ün mönden 15 gün önce yayınladığı shida edden bütün Müslümanların lalama sarılımlarına takryen mesajın sahte okluğu isbat edilyon

    145-206

    Şapka Muhalift Sakalh Nüreddin Paşa

    Natok'takt Nareddin Paşa hakkındaki ban iddiaların asıboshğı ve onun Meclisteki müendeleat, yapkanın maria gydirilişi bu bölümün mevzuunu teşkil ediyor.

    Tekke ve Türbeler Nasıl Kapatıkı?

    Tekke ve tarikatların niçin ve nasıl yasaklandığı, türbekrin kapanışı ve açışı bu bölümün mevauunu meydana gettrty.

    207-300

    9 Cilt

    Du kanda Sultan İkinci Abdülhamid'in "Iråde i sentyye" ile koruduğu Musul topraklarının nasıl elden çıktığı Laman'da ne gibi hatalar yaşıklığı anlatıyor.

    5-100

    Musul Kerkük Meselesi.

    All Salp...

    Atatürk ün sofra arkadaşı Ursavaşın nasıl olup da Atatürk'e karşı bir suikast iddiasına adının All Salp Ursavaş in kanıştığı ve Ali Saipin nasıl bir kimse olduğu bu bölümün mevrdunu leşkil ediyor.

    Tek Parti Seçimleri

    Bu bölümde, 1950 öncesindeki "sände" seçimlerin ana karakterlert anlatılarak, 1950 öncesindeki anayasa ların, inkılapların ve kanlunların meşrülyett tartışıhyor.

    140-108

    Şükrü Kaya

    100-242

    Atatürk zamanının değişmez İçişlert bakanı Şükrü Kaya'nın şahsiyeti, fikirlert ve belli bagh feruattars bu

    bölümün mevzuunu teşkil ediyor. Cuma Tatilinden Pazar Tatiline

    ........ 243-204 Bu bölümde, Cumhuriyetin ilk yılarında Cumayı hafta tatili yapanların, yıllar sonra Pazar'ı kabul etm

    leri işleniyor.

    ................ 265-300 İnönü tarafından Başbakanık makamına getirilen Refik Saydam'ın halk sıkıntı içinde yüzerken naail th tikárcılık yaptığı bu kısunda geniş bir şekilde işleniyor.

    Refik Saydam.......

    Menemen Hädisesi......

    5-38

    10 CILT

    Baştan sona tertip kokan ve üç beş serserinin "Isyan" adı verilen hareketlerinin, Müslümanları ve

    muhalefeti sindirmek için kulanıldığı anlatılıyor.

    Dersim'de neler oldu?.....

    39-116

    Cumhuriyet devrinde peş peşe meydana gelen Doğu hadiselerinin en kanlı ve zålimce bastiralant olan Der stm hadisesinin iç yürü bu bölümün mevzúunu teşkil ediyor.

    12 Mart Zelzelesi........

    117-276 27 Mayıs'la başlayan ihtilal geleneğinin ikinci halkası olan 12 Mart Muhtırasının demokrat misyona vur duğu darbe ve ülkenin kayıpları bu bölümde taleniyor.

    Müdafaalar......

    Atatürk'ün "din, Allah, Peygamberimiz (A.S.M.) ve Kuran aleyhine el yazısıyla ortaya koyduğu belgeler hakkında yan kaleme aldığı için haklarında dává açılan ve bilâhere beraat eden Mustafa Kaplan ve Bünyamin Ateşin müdafaaları.

    277-290

    YanıtlaSil
  7. T.C. BİR İSLÂM DEVLETİ İDİ

    1924 Anayasası Madde: 2

    Türkiye Devletinin dini din-i İslâmdır

    İNGİLİZ SGALIUNUSU

    INGILIZ GALAMUK

    Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda devletin şekli ne idi? TBMM kurulduğunda asıl hedefini nasıl açıklamıştı? Daha sonra bu hedefte bir şaşma mı oldu, yoksa tâ başlangıçta hedef başka mı idi? İstanbul Hükümetine, hilafet ve salta- nata karşı bağlılık yemini nasıl bozuldu? TBMM'de, milleti harekete geçiren 2. grup 1923'te nasıl tasfiye edildi? Tas- fiyeyi müteakip meydana gelen gelişmeler millette nasıl hayal kırıklığı meydana getirdi? Milletin muhtemel reak- siyonuna karşı nasıl tedbire gidildi? Bu tedbirler altında yapılan icraatlar niçin millete mal olmadı? Türkiye ne za- mana kadar bir İslâm Cumhuriyeti olarak kaldı? Ne zaman lâiklik ilkesini benimsedi? Atatürk ilkelerinden biri olarak anayasalara giren laiklik prensibi gerçekte kime aitti? Bünyesinde Diyanet İşleri Başkanlığı ile dinî okulları bulun- duran bir devlete "laik" denebilir mi?

    ١١٠

    711

    YanıtlaSil
  8. T.C. BİR İSLAM DEVLETİ İDİ

    • Kos koca Osmanlı Devletinin parçalanmasından sonra, bir Farımadada sıkışıp kalan millet, din için, Allah için elele Fererek Anadolu'yu düşmandan temizledi. Bu sırada mil. letin başına geçenlerle millet arasında en küçük bir görüş farklılığı gözükmüyordu.

    ● Millet gibi, İslamiyete, hiläfet ve saltanata karşı büyük bir bağlılık gösteren devletin başındakiler TBMM'yi kurar- ken: TBMM'de kanunlar yaparken: Cumhuriyeti ilan e- derken milletle ihtilafa düşmüş gözükmemek için azami gayret sarfettiler.

    Sarıklı, sakallı, kalpaklı, Mevlevi külahlı, başörtülü, çar- şaflı olarak el ele verip düşmanı vatandan kovan milletin temsilcileri hiç bir ayırıma täbi tutulmaksızın TBMM'de de yer aldılar. İsláma, hilafet ve saltanata saygı ve sevgi dolu kanunlar çıkardılar.

    Cumhuriyeti bir İslâm Cumhuriyeti olarak ilan edip, A- nayasanın 2. maddesine "Türkiye Devletinin dini din-i İslamdır" ibaresini yazdılar. Bu ibare 1928 senesine ka- dar bir şemsiye olarak Anayasada kaldı, ama 1923'te 2. Grubun tasfiyesi ile icraatların rengi değişiverdi.

    Kurtarılmak için yemin edilen ve TBMM'nin kuruluş gà- yesi yapılan unsurlar birer birer temizlendi. Devlete ha- kim olanların ayakları sağlam bastıkça icraatları da daha radikal olmaya başladı. Devlet Takrir-i Sükün kanunu ve İstiklal Mahkemeleri sayesinde saltanattan, hilafetten ve şeriattan birer birer temizlendi.

    CHP'nin altı okundan biri olan läikliğin anayasada yer al- ması için 1937'ye kadar beklendi. Devlet läik olduktan sonra -Batıdaki tatbikatın aksine- Diyanet İşleri Başkan- lığı ile dini okulları bünyesine aldı, din derslerini "mec- buri yaptı. Bu nasıl läiklikti?

    YanıtlaSil
  9. SAYFALAR ARASINDA

    "Kız gib

    STİKLAL Harbinin kazanılma- sında çok mühim rol oynayan Bi- rinci Meclis. demokratik cumhu- riyet adına da güzel bir imtihan vermişti. Büyük ekseriyeti dindar olan o Meclisin milletvekilleri, memleketi ve milleti ilgilendiren her meseleyi büyük bir titizlikle ele alıyor, ince eleyip sık do- kuyor ve bir mevzu üzerinde bazan günler-

    ce tartışıyorlardı. O zamanlar ortada siyasi partiler yok- tu, ama, zaman ilerledikçe gruplaşmalar meydana gelmişti. "Birinci Grup" diye anılan grubun lideri Meclis Reisi Mustafa Kemal Paşa idi. Bu grupla yıldızı barışma- yan gruba da "İkinci Grup" deniliyordu.

    Meclis Reisinin kafasında binbir türlü düşünce cirit atıyordu. Yapmak istediği hayli icraat ve "devrim" vardı. Ama orta- ya atacağı o düşüncelerin "İkinci Gruba" toslayıp darmadağın olacağını da çok iyi biliyordu. Bu bakımdan en kısa zamanda İkinci Grubun bir çaresine bakmayı düşü- nüyordu.

    Gerçekte tarafsız olması gereken Mec- lis Reisinin, İkinci Gruptan hiç mi hiç hoşlanmadığı açıkça belliydi. Zaten ken- disi de bunu saklamaya gerek duymuyor. her vesileyle ortaya koyuyordu.

    Reis Bey, Mart 1923'de Adana ve civa- rında inceleme gezisi yapmaya gitmişti. Bu seyahata İkinci Gruba mensup bir mil- letvekili de katılmıştı. O milletvekilinin yanıbaşında gözükmesinden fena halde rahatsız olan M.Kemal Paşa, yakın adam- larına, "Bu adam yanıma sokulup durma- sın, sonra fena yaparım" diyordu. (İsmail Habib., Atatürk İçin.. İstanbul: 1939.. s.30)

    Mersin'e gittiklerinde İkinci Gruba mensup o milletvekili, kendi bölgesine mensup eşrafı tanıtırken, M.Kemal Paşa aniden sözünü kesmiş ve şöyle demişti:

    "Seni buraya teşrifat memuru mu yaptılar, be adam, çekil git!" (A.g.e., s.31) Bu Adana seyahatı dönüşünde M.Kemal

    Paşa iyiden iyiye kararını vermişti. Bu Meclisi feshettirip, yeni bir seçimle, ken- disine bağlı insanları seçtirecekti. Kendi- si bu niyetini, "Kız gibi Meclis yapalım" sözüyle açıklıyordu.

    YanıtlaSil
  10. Bu sözü. Latife Hanımla röportaj yap- mak isteyen İsmail Habib'e bizzat kendisi söylemişti. Şöyle diyordu:

    "Herşeyden evvel kız gibi bir Meclis ya- palım da ondan sonra istediğiniz gibi yazınız." (A.g.e., s.58)

    İsmail Habib mevzuu şu şekilde nakle- diyor:

    Demek Meclis feshediliyor.' dedim. 'Nereden biliyorsun?' der gibi yüzüme bak- tı. 'Kız gibi bir Meclis yapalım buyurdunuz da. O sözü ağzından kaçırdığına hiç piş- man olmamış görünen bir tavırla: 'Hayır' diyor. 'Meclis fesholunmuyor. Olunamaz. Yalnız kendi kendine tecdidi intihaba ka- rar verecek! Ve arkasından tenbih ediyor: 'Şimdilik bunu kimseye söylemeyeceksin ha.'" (Ag.e., s.58)

    25 Mart 1923'te Adana gezisinden dō- nen M.Kemal Paşa, Meclisi yenilemek için kolları sıvamış ve 8 Nisan 1923'te Mecli- sin seçimle yenilenmesi kararını çıkart- tırmıştı. Gerisi kolaydı. Adayların tesbit edilmesinde çok mühim rol oynayacağını biliyordu. Nitekim büyük ekseriyetle iste- diği adamları seçtirecekti. Birinci Meclis- ten kendisine muhalif olanlardan hiçbiri yeni Meclise girememişti. Böylece, "Kız gi- bi Meclise" kavuşan M.Kemal Paşa, 9 Ey- lül 1923'te Halk Fırkasını kuracak, kendi- si de fiilen başına geçecek, 29 Ekim 1923'te de Cumhurbaşkanı olacaktı. Böylece ha- yalindeki projeleri gerçekleştirmek için gerekli gördüğü bütün güçleri eline almış oluyordu.

    M.Kemal Paşa'nın "kız gibi Meclis" dü- şüncesi bilahare ihtilälcilerde görülecek- ti. Onlar da projelerini itirazsız kabul ede- cek Meclis arzulamışlardı. 6 Kasım 1983 seçimlerine, yalnızca, ihtilälciler ta- rafından kurdurulmuş üç partinin sokul- ması da işte bu düşüncenin ürünüydü.

    Aynı düşünce ihtilälcilerin desteği ile iktidar olanlarda da görülüyor. ANAP ik- tidarının beş yılda tam 9 çeşit seçim kanunu hazırlamasını başka türlü izah etmek mümkün değildir...

    YanıtlaSil
  11. 40

    İşin başın İngilizler

    vatanı maddi ve manevi güzelliklerle bezemek için hazırdı.

    İNGİLİZ PARMAĞI

    L OZAN Andlaşma sı öncesinde, es- nâsında ve son rasında Ankara hükümeti ile çok iyi müná- sebetler içine giren Ingiliz- lerin Doğuda çıkan Şeyh Said Ayaklanmasına par- mak karıştırmaları olduk- ça dikkat çekicidir. Hilafet ve saltanatın kaldırılmasın- dan ve Tevhid-1 Tedrisat Kanununun mer'iyete gir- mesinden sonra meydana gelen sızlanma ve şikâyet- leri tahrik etmek için In- gilizlerin harekete geçmeler sandır. Fitraten heyecanlı, di sas ve kahraman yapılı Şark insanı nın hissiyatının tahriklere elverişli olduğunu tesbit eden Ingilizler, isya- nı Avrupa'dan destekliyor. 1 Şubat 1925'te isyan bayrağını açan Şeyh Said ve onu destekleyen güçlerle hükümet kuvve leri uğraşıyor. Her iki t rafından haylı zayiatla. vermesinden sonra Şeyh b Said ve adamları 15 Ni- san 1925'te yakalandı. Ya- pılan tahkikat neticesi is- yancıların giydikleri ya- bancı asker elbiselerinin. üzerlerinde yakalanan silah ve cepha nelerin Avrupa'dan yollandığı, dağıtı lan bildirilerin de yine Avrupa mat baalarında basıldığı anlaşıldı. Bildiri lerdeki şu ifadeler de şâyân-ı dikkat tir:

    YanıtlaSil
  12. "Halife sizi bekliyor. Hilafetsiz Müs- lüman olmaz. Hiç bir halife memle- ketten çıkarılamaz. Şiarımız dindir. Şimdiki hükümet dinsizlik neşret- mektedir. Şeriat isteyiniz. Kadınlar çıplaktır. Mekteplerde dinsizlik iler- liyor."

    İstiklâl Mahkemeleri Şevh Said ve arkadaşları- nı suçlu bularak idam cе- zasına mahkûm etti. Şeyh Said ile birlikte 47 arka- daşının cezası 29 Haziran 1925'te Diyarbakır'da in- faz edildi.

    Asırlarca Müslümanlar- dan intikam alma hıncıy- la yaşayan İngilizler birden katıksız şeriatçı ve Müslüman kesilip Şeyh Said'e Avrupa'dan destek vermeleri gerçekten düşündürücüdür. Sanki İn- gilizler burada çıkarttıkları isyan ile Ankara hükümetinin din ve dindarla

    YanıtlaSil
  13. TÜRKİYE BİR İSLAM CUMHURİYETİ İDİ

    alevhine radikal tedbirler almaa gereken şartları ve gerekçeleri hazır iyorlardh

    TAKRIR I SÜKON

    EYH Said Ayaklanmasından bir ay sonra, hende tayan devam ederken, TBMM ta rafından çıkarılan Takrir t Sükün kanunu 4 Mart 1925'te mer't girdi yete g Kanun Türkiye'nin içinde bulunduğu fevkalade şartların ve yent kurulmuş bulunan cumhuriyetin kar şılaştığı hili engellerin ortadan kaldı rılması maksadıyla çıkarıldı. Önce ili yıllık bir zaman tem çıkarılan bu ka nun isyan gibi hüllerle ülkenin içti mãi düzenini, huzur ve sükünunu, em niyetini yıkmaya matuf her türlü teş kilatı, tahrik, teşvik, teşebbüs ve yayı m önleme selähtyetini hükümete ve riyordu. Buna göre hükümetin suçlu bulduğu kimseleri İstiklal Mahkeme lerine verme selähtyeti de vardı. Takrir 1 Sükün Kanununun iki yıllık müddeti dolmak üzere iken 2 Mart 1927'de çıkarılan yeni bir kanunla müddeti iki sene daha uzatıldı. Böy lece bu kanun 2 Mart 1929'a kadar mer'lyette kaldı. Hiç bir kimsenin sesinin ve sedasının çıkmadığı süt man bir hava içinde hükümet teraa larda bulundu.

    Yapılan işlerden ve çıkarılan ka- nunlardan icraatların yapılmasından ve kanunların mer'i- yete girmesinden sonra milletin haberi oldu. Takrir-i Sükün Kanunu mer'lyette ol- duğu için kimse bu hususla ilgili olarak değişik kanaatlerini serdetme imkânı bu lamadı.

    Takrir-1 Sükün Ka

    nununun mer'lyyette olduğu yıllarda 25 Teşrinisa. (1925) tarih ve 671 sayılı Şapka ha nunu, bundan 5 gün sonra Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması ile Türbedar

    YanıtlaSil
  14. ŞEYH SAID- Dine karşı icraatlara dayanamayıp galeyana gelen Şeyh Said ayaklandı. Ne gariptir ki, Lozan Andlaşması öncesinde Ankara ile iyi mü- nasebetler içinde olan İngilizler Şeyh Said Ayak- lanmasına parmak karıştırarak büyük ölçüde An- kara'nın işini kolaylaştırmışlardı. İktidar Şeyh Said İsyanının ardından gelen sessizliğin gölge- sinde çok rahat bir icraat yaptı.

    lıklar ile bir takım Ünvanların men ve İlgasına Dair Kanun çıktı. 17 Şubat 1926 târih ve 743 sayılı kanunla ev- lenme akdinin nikâh memuru önün- de yapılmasını âmir kanun da bu dev- rede çıkarıldı.

    2.5.1928'de ise bir Anayasa değişikliği yapan TBMM 1924 Anayasasının 2. mad- desini değiştirerek Anayasa'dan 'Türkiye Devletinin dini din-i İslâmdır" ibaresini çıkardı. Niyetler ve tatbikatlar ne olursa olsun T.C. devleti lâ- değildir. Devlet, Anayasada "Türki- ye Devletinin dini din-i İslâmdır" ta- birinin kalkması ile resmen "din"siz kalmıştır.

    YanıtlaSil
  15. Ali Kemal niye linç edildi?

    Kemal, Kemal'e karşı!

    Dâmat Ferid Paşa kabinesinde Maarif ve Dahiliye Bakanlıkları yapan Ali Kemal, İstiklâl Harbine niçin karşı çıkmıştı? Savaş aleyhinde olması, vatanını sev- mediği için mi, yoksa bir strateji gereği miydi? Ali Kemal'i aldatan inadın sebebi neydi? Onun siyasî sa- hada yaptığı ikâzlara kulak verilseydi netice ne olur- du? Ankara'ya götürülmek üzere İstanbul'dan İzmit'e kaçırılan Ali Kemal'in linç edilmesi, bir ted- birsizlik neticesi miydi, yoksa Nureddin Paşa'nın emriyle mi olmuştu? Hukuk devletinde bir "suçlu"nun mahkemeye çıkmadan cezalandırılması doğru muydu? Ali Kemal, mahkemeye çıkarılsaydı neler diyecekti? Ali Kemal'ler, Ali Şükrü'ler, Men- deres'ler öldürülünce Türkiye ne kazandı? Muhakemesiz öldürmek doğru mu?

    YanıtlaSil
  16. GİZLİ VASİYETİN ESRÂRI

    Görülen belge niçin görülmez oldu?

    TARINI TETKİK HEYETİ VAZIFE BAŞINDA

    BUNU DA YAKALIM

    BUNLARI KASAYA KOYALIM..

    ÇÖP

    Çankaya arşivindeki belgeler niçin araştırmaya su- nulmuyor? Atatürk "Cumhurbaşkanlığına asker kö- kenli birini seçmeyin" dedi mi? İsmet Paşa, kafayı çektikten sonra Atatürk'e meydan okuyabiliyordu. Atatürk, "Ben hem içmesini, hem de devlet işlerini görmesini iyi bilirim" diyordu. Atatürk ölüm döşe- ğindeyken, İnönü niçin ısrarla İstanbul'a çağrıldı? Atatürk İsmet Paşa'nın çocuklarına niçin yardım yaptırdı? İnönü, Atatürk'ün adamlarını niçin devre dışı bıraktı?

    YanıtlaSil
  17. ● Atatürk'e ait olduğu söylenen gizli vasiyette, "Cumhur başkanlığına asker kökenli birini seçmeyin" deniliyordu. Bununla İnönü'nün Cumhurbaşkanlığının engellenmek istendiği açıktı. İnönü'nün kârını tamam edemeyenler son çare olarak Atatürk'ten böyle bir vasiyet kopar mışlardı.

    Atatürk'ün son yıllarında İnönü ile arasındaki sürtüşme artmıştı. İnönü'yü devre dışı bırakmak isteyen Mustafa Kemal, Fevzi Paşa'nın nabzını yoklamış, onun "Emri- nizdeyim Paşa'm" demesi üzerine, "İsmet işte şimdi se- nin hesabın tamam" demişti. O andan sonra İsmet Paşa'nın ikbāli sönecek ve Başbakanlıktan olacaktı.

    Mustafa Kemal'in, mühim kararları içki sofrasında al- ması İsmet Paşa'yı öfkelendirmekteydi. Mustafa Ke- mal'e, "Artık emirlerinizi hep sofradan mı alacağız?" de- mesi bardağı taşıran son damla olmuştu. Mustafa Kemal "Ben hem içmesini, hem de devlet işlerini görmesini iyi bilirim" diyordu.

    Başta Şükrü Kaya olmak üzere, Atatürk'ün yakın arka- daşları İsmet Paşa'yı İstanbul'a davet ediyorlardı. İsmet Paşa da bu davet maksadının kendisini yok etmek olduğunu sezdiği için İstanbul'a gitmeye yanaşmıyordu. Suikast işinin yattığını görenler bu defa vasiyet yaz- dumak istemişti.

    Atatürk'ün yakın arkadaşları kendisine İnönü'nün öldü- ğünü söylemişlerdi. Bunu, Atatürk'ün, "İsmet İnönü'nün çocuklarına yüksek tahsillerini ikmal için muhtaç ola- cakları yardım yapılacaktır" ifadesinden anlamak müm- kündü. İnönü sağ olsa buna ne gerek vardı?

    YanıtlaSil
  18. kokenli birin

    AKIN tarihimizde o ka-

    dar "sır"lı hadise var

    ki... Hangi tarafa elimizi

    atsak karşımıza "sır"

    perdesi çıkıyor. Ya "sır"

    perdesi, ya da "yasak

    Y

    duvarı"... İşte bu yüzdendir ki, daha

    dün gibi gelen yakın tarihimiz bile

    baştan sona "esrarengiz" bir havaya

    bürünüp çıkmış durumda.

    İşte size bir "sır" daha: Atatürk'ün gizli vasiyeti ne oldu?.. Vasiyeti bizzat gören güvenilir kişiler meydanda. ancak vasivetin kendisi "sır"!..

    Araştırmacı İsmet Bozdağ'ın. "Eğer

    bu vasiyet saklanmayıp, gizlenmeyip

    açıklansaydı Türkiye'de her şeyin ka-

    deri değişebilirdi" dediği bu gizli va-

    siyetin mâhiyeti neydi?

    Bozdağ. Atatürk'ün vasiyetini Çan-

    kaya arşivinde nasıl keşfettiğini ve

    vasiyetin mahiyetinin ne olduğunu şu şekilde anlatıyordu: "1980 filândı galiba. O zaman Ih- san Sabri Çağlayangil Cumhurbaşkan-

    lığına vekalet ediyordu. Üzerinde ça-

    YanıtlaSil
  19. de sırra ka

    . Cumhurbaşkanlığına asker köken- li birini seçmeyin. (17 Ocak 1988, Noktal

    Ismet Bozdağ bu muhtevadaki va- siyetin varlığından daha önceden ha- berdar olmuştu. Atatürk devrinin lç- işleri Bakanı Şükrü Kava ile Atatürk- ün yakın arkadaşı Kılıç Ali'den Ata- türk'ün gizli bir vasiyeti olduğunu duymuştu.

    KILIÇ ALİ NE DİYOR?

    B OZDAĞ, üzerin de "Atatürk'ün va- siyeti yazılı bir zarfı Kılıç Ali'nin elinde görmüştü. Bozdağ bu hususta şunları anla- tuyor:

    *1972 filändı galiba. Kı- lıç Ali beni Teşvikiye'deki evine davet etmişti. Hati- ralarını bana yazdırma dū- şüncesindeydi. Olayları he- yecanı heyecanlı konuşur- ken birden fırladı, bir do- labı açtı ve bütün köşele- rinden kırmızı mühürle ka- patılmış büyük bir san zarf gösterdi. Üstünde şu yazı vardı: Atatürk'ün vasiyeti. is

    " "Aman Ali Bey şunu gö- relim dedim.

    "Olmaz' dedi. Size her şeyi gös- teririm, fakat bu zarfın içindekileri gösteremem. Bu zarf ben öldükten sonra açılacak.

    "O sırada kahve getiren eşinin ya- nında devam etti:

    " Bu zarfı öldüğüm zaman senin açmanı isterim. İşte karımın yanında söylüyorum. Vasiyetim olsun.'

    YanıtlaSil
  20. adem basti

    "Aman gecinden versin. aman efendim' dive sözü geçiştirdim. Ara- geçti. Kılıç Ali sevdiği Atatürk'ün yanına gitti. Ben birkaç dan zaman gün sonra zarfı görmek için evine uğ radım. Eşinin yaşlı gözlerine utana- rak bakarken vasiyetini Fakat mirasçıları bütün evrakı topla- yip götürmüşlerdi. Bu zarfın esrarını Altemur nuna borçtur." (a.g.d.) hatırlattım.

    Kılıç Ali'nin oğlu Alte. mur Kılıç ise Bozdağ'a böy le bir zarfı görmediğini söylemişti. Bozdağ ise Ata- türk'ün bir vasiyeti olduğu hususu üzerinde ısrarla durmakta ve şöyle demek- teydi: "Böyle bir siyasî vasiye-

    tin olduğuna dair kesin ipuçları var benim gördü- ğüm. fakat mahiyetine ula- şamadığım bir vasiyet var. Kılıç Ali'nin elindeki zarfı açabilmiş ve içindekini gō- rebilmiş olsaydık çok daha kesin konuşmak mümkün olurdu. Yani vasiyetin ger- çek bir vasiyet mi. yoksa uydurulmuş bir vasiyet mi olduğu meselesi ortaya çı kardı. Onları öğrenemedi- ğimiz için vasiyetin Çankaya arşi- vindeki vasiyet dosyası ile iktifa et- memiz gerekiyor. Çankaya arşivin- deki vasiyet dosyasında Yunan bası- nında çıkan yazılara atfen mamafih bu bilgiler sıcak bilgilerdir çeğe kısmen vakın sayılabilir bilgiler- ve ger- dir. Yukarda söylediğimiz üç mese- leden bahsedilmekte olduğu söyle nir."

    YanıtlaSil
  21. Bu "Gizli vas yet"in gerçek o duğuna dair bi çok ipuçları va dı. Bunlarda birisi Atatürk'ü son anlarında İs met İnönü'ye ba- kış tarzıydı. Atatürk İnönü'nün Cum- hurbaşkanı olmasını istemiyordu. "As- ker kökenlilerden cumhurbaşkanı seçmeyin" demekle de İnönü'yü kas- tetmişti.

    İlerde bahsedeceğimiz gibi Ata- türk, İnönü'nün Meclis ve ordu için- deki gücü yüzünden endişeye kapıl- mıştı. İsmet Bozdağ bu mevzuda Celâl Bayar'dan dinlediği bir hadiseyi nak- lederek şu değerlendirmeyi yapıyor: "Celal Bayar, İnönü'nün yerine baş- vekil olduktan sonra da Atatürk Mес- listeki İnönü yandaşlarından kurtul- mak istiyordu. Bir gün Bayar'ı çağırdı ve dedi ki, 'Yeni bir Meclis teşekkül ettirebilir misin, İsmet Paşa'yı tutma- yan bir Meclis. Bu işin üstesinden ge- lebilir misin, buna muktedir misin?' Celal Bayar'ın cevabı 'Muktedirim' olu-

    YanıtlaSil
  22. yordu. Ancak bu cevap Atatürk'ü pek tatmin et- miyor ve Celal Bayar'ın mukte- dirliğinden en- dişeye düşüyor- du. Nitekim son- raları Mecliste Inönü'nün etkinliği gö- rülecektir. Atatürk'ün İnönü karşısın- da önlem almaya yönelik tavrı konu- sunda önemli bir örnek de büyük ko- puş sırasındaki Atatürk, Fevzi Çak- mak görüşmesidir. Çiftlik gezisi akşa- mı İnönü'nün Atatürk'e karşı çok sert, sınırları zorlayan ve umursamaz tavrı Atatürk'ü ciddi ciddi düşündürmüş- tür. Bu adam nesine güveniyor da ba- na böyle kafa tutuyor diye. Sonunda Atatürk bunu İnönü'nün orduya güven- mesine bağlamıştır. Ve geceyarısı bu durumu sınamak için Mareşal Fevzi Çakmak'a haber göndermiştir, çok na- zik ve saygılı bir üslupla. Eğer Çak- mak gece gelmeseydi Atatürk, İnö- nü'nün orduyu arkasına aldığına hük- medecekti. Ama Çakmak gelip de 'Emrinizdeyim Paşam' deyince Ata-

    YanıtlaSil
  23. en ne çıkar?

    ten çekinmeyen biriydi. Élde ettiği aşırı Imtiyazlar yüzünden ciddi eiddi "Sen çekil de, biraz da biz cumhurbaşkanlığı yapalım" diyecek kadar ileri gittiği za manlarda bile Atatürk gülüp geçer, işi şakaya boğardı. Fakat bu seferkinin şa

    kaya gelir yanı yoktu. Nuri Conker, sanki bütün konuştuk- larımızı biliyormuş da, beni korumak kararı vermişcesine:

    "Bol Yahudi çıkar Paşam" demesin mi?

    Bunun üzerine Atatürk, yüzünde alay- lı bir gülümsemeyle daha önce kulağına çalınmış dedikoduların tümüne karşılık verdi.

    "Benim için de bazı kimseler -Sela- nik'te doğduğumdan-Yahudi olduğumu söylemek istiyorlar. Şunu unutmamak lâzımdır ki, Nepoleon da Korsikalı bir İtalyandı. Ama Fransız olarak öldü ve tarihe Fransız olarak geçti. İnsanların içinde bulundukları cemiyete çalışma- ları lazımdır."

    O günkü kadar utandığımı ve Ata- türk'ün karşısında küçüldüğümü on iki yıllık hizmetim süresince hiç hatırla- mıyorum. Belki de ömrüm boyunca be- nim için en büyük utanç da bu olmuştur. O günden sonra Selanik kelimesini bir daha ağzıma almadım.

    Cemal Granda, "Atatürk'ün uşağı idim"

    8.204

    YanıtlaSil
  24. Men dak

    E MEKLİ bir Albay. Çankaya köş kündeki Atatürk arsivlerini Japon- ya ve Amerika'ya sattıktan sonra. bir başka büyük satışını yaparken yakayı ele vermiş. 2000'e Doğru dergisi ilgili eri. emekli Albay Hayatı lert. Tezel'den alacak- Jan 60 kilo tutarındaki Atatürk'e ait vesikk- lar için 100 milyon lira vereceklerini söy lemişler. Bunu yaparken de bir yabancı üni- versitenin adını kullanmışlar ve sahte çek

    vermişler. Şimdi bizim üzerinde durduğumuz husus: adliyeyi, yahut polisi ilgilendiren. sahte çek verme değildir. Atatürk'e ait vesikaların ha- raç mezat satılmasıdır.

    Bu hadiseyi duyunca. "Çalma kapıyı, ça- larlar kapını" mânasındaki Arapça. "Men dakka dukka" sözünü hatırlayıverdik. Öyle ya. bir vakitler. Osmanlı Devletine ait arşiv vesikaları Bulgarlara okkası üç kuruş on pa- raya satılmıştı. Şimdi ise Atatürk'e ait vesi- kaların okkası değeri üç kuruş bile etmeyen bir kağıt parçasına satılıyordu.

    Rahmetli Ibrahim Hakkı Konyalı ile he- men her görüşmemizde bu tarihi arşiv vesika- larının satılması mevzuu açılırdı. Atatürk'ün Cumhurbaşkanı, İsmet İnönü'nün Başbakan olduğu devrede, vagonlar dolusu evrak Bulgar- lara satılmıştı. Hem de bütün ilgililerin målūmatı dahilinde ve dahi hepsinin gözleri önünde!

    Ne ibret vericidir ki, bir vakitler ecdad yadigarı vesikaların haraç mezat satılma- sına göz yumanların en mahrem vesikaları, "Bir numaralı Atatürkçü" kesilen kişilerce ec- nebilere satılmaktadır. İç piyasaya pazarlan- maktadır.

    Düşününüz, bizim araştırmacılarımızın uğraşıp didinmelerine rağmen bir türlü ele geçiremediği vesikaları Amerikalılar, Japon- lar, Hollandalılar ve daha yığınla yabancı araştırmacılar inceleyip araştıracaklar...

    Son günlerde Çankaya Arşivinin yağma- landığı gündeme gelmişti. Bu son hadise. yağmanın doğruluğunu ortaya koymaktadır. Dergilerde yazılanlara göre. en iyi korunan arşivlerden biri olduğu söylenen Çankaya Arşivi soyulup soğana çevrilmişti. Arşivden en çok vesika "götüren" de "Atatürk'ün ma-

    YanıtlaSil
  25. ka dukka

    nevi kızı diye bilinen Prof. Afet Inan imiş. (17-23 Ocak '88. Tempo)

    Bu arsiv vesikaları niçin çalınmıs ve yok edilmistur? Ismet Bozdağ'ın gündeme getirdiği "Atatürk ün gizli vasiyeti gibisinden målü- matları örtbas etmek için mi?..

    Siz su tenakuza bakın ki, yeri gelince Ata- türk'ü dillerinden düşürmeyenler ve Atatürk- cülüğü kimseye bırakmayanlar, işlerine gel- mediği zaman Atatürk'ün vasiyetini bile yok edebilmekteydiler. Şayet yok etmeseler, Ata- türk'ün yaptığı, "Cumhurbaşkanlığına asker kökenli birini seçmeyin" vasiyetine ters düş- müş olacaklardı. Zira başta İnönü olmak üze- re beş Cumhurbaşkanı "asker kökenli idi.

    Bu gibi örnekleri görünce insan ister iste- mez düsünüyor: "Acaba ilgililer, sırf Ata- türk'ün bu gibi vasiyetinden yahut hatıra- sından kurtulmak için mi arşivin soyulup so- ğana çevrilmesine göz yumdular?"

    Peki. yakın tarihimizle ilgili vesikalar bu şekilde haraç mezat satılmadan, isteyen araş- tırmacılara sunulsa daha iyi olmaz mıydı?..

    Bilen bilir yakın tarihle ilgili araştırma- ların ne kadar zor olduğunu. Yüzlerce, bin- lerce vesika hälä çelik kasalarda kilitli tutul- maktadır. Bazı bankaların kasalarında sak- lanan vesikalar hålå açıklanmamıştır. Öte yandan Çankaya arşivi ile Genelkurmay Baş- kanlığı arşivinde de henüz gün ışığına çıka- rılmamış yığınla vesika vardır.

    Bu ülkenin araştırmacıları "Utrech Üni- versitesi gibi yahut Japonya ve Amerika kü- tüphaneleri gibi zengin değil ki, milyonları verip kilolarca vesika satın alıp incelesin!.. Bizim araştırmacıların imkânı ancak kütüp- hanelerdeki ve arşivlerdeki vesikaları, kü- tüphane ve arşiv memurlarının nezareti al- tında incelemeye yetiyor. Bunu da binbir güçlükle yapıyorlar.

    Parayı bastıran yabancılar Atatürk'ün en mahrem tarafını araştırıp inceleyecek, ama yerli araştırmacılar o vesikalara ellerini bile süremeyecekler... İşte yakın tarihçiliğimizin içler acısı hâli...

    Burhan Yeni Nesil

    Bozgeyik

    26 Ocak 1988

    YanıtlaSil
  26. Dün

    Çankaya

    U ZUN müddetten beri Atatürk'ün Cumhurbaşkanlığı üzerine yaptığı vasiyet tartışılıyor. En çok vasi- yetin üçüncü noktası. yani: "Cum- hurbaşkanlığına asker menşeli birini sec- meyin dediği kısım, dikkatleri çekiyor.

    Her ne hikmetse, tartışmaya katılanların çoğu vasiyetin muhtevasından ziyade şekli üzerinde durmakta. Adı geçen vasiyet nasıl sır olmuş? Bunda bilinmeyecek ne var ki? Ya- kın tarihimizle ilgili yüzlerce mevzuun belge- leri hâlâ sır değil mi? Hälä üst üste kilitlenen arşivlerde saklı tutulmuyor mu? Cumhurbas- kanlığına hevesli asker kişilerce bu da rahat- lıkla bir "sır" haline getirilmiş olabilir.

    Biz bu gibi şekille ilgili tartışmalardan ziyade muhteva üzerinde durmak istiyoruz. Şimdi Atatürk'ün "Cumhurbaşkanlığına as- ker menşe'li birini seçmeyin" şeklindeki va- siyeti olduğu gibi meydana çıksa ne olacak? Asker menşe'li bütün Cumhurbaşkanlarının Cumhurbaşkanlığı iptal mı edilecek?

    Atatürk o şekilde vasiyet etmiş olsa bile bunun kıymet-i harbiyyesi nedir ki? Demok- ratik Cuhuriyetle idare edilen bir ülkede, mil- letin yahut milletin temsilcilerinin mi sÖZÜ geçecek yoksa, ölmüş gitmiş bir idarecinin vasiyeti mi hükmedecek?..

    Sırf Atatürk dedi diye asker menşe'li kişi- lerin Cumhurbaşkanı seçilmemesi, son de- rece mantıksızdır ve Cumhuriyet idaresi için "ayıp" teşkil edecek bir durumdur.

    Kanuni şartlara haiz her vatandaş elbette ki Cumhurbaşkanı seçilebilir. Bu asker de olabilir, esnaf da, çiftçi de, işçi de, memur da. Yeter ki işin içine; entrika, kaba kuvvet ve kanunsuzluk girmesin.

    Yakın tarihimizdeki Çankaya hesapla- rına baktığımızda, bunlardan bazılarının kanunsuzluğa ve kaba kuvvete dayandığını görmekteyiz. Şu 27 Mayıs ihtilālinden sonra yapılanlara bakınız:

    Milletin kendilerine sırf vatanı korumak

    YanıtlaSil
  27. hesaplar

    üzere tevdi ettiği silahları ve omuzlarına tak. şekilde istismar edenler ve silah zoruyla ida. revi ele geçirenler gözlerini Çankaya'ya dik. geçirmek istiyorlardı. O makamın başka fallplileri de vardı. Mesela AP adayı Ali Fuat Basgil gibi. Peki ihtilalciler ne yaptı? Basgil silah zoruyla o talebinden vazgeçirdiler. Bu- nunla da yetinmeyip Cumhurbaşkanı adayını senatörlükten bile istifaya mecbur bıraktılar. Daha sonra da bütün parti liderlerini bir araya toplayarak aba altından sopa göster- diler ve "Çankaya Protokolü" diye bir anlaş- ma imzalattılar. Buna göre hiç bir parti Cum- hurbaşkanlığına aday göstermeyecek ve ih- tilälcilerin adayı Cemal Gürsel'i destekleye- ceklerdi. Ne kadar demokratik, eşit ve huku- ka uygun bir metod değil mi?!..

    12 Mart'çılar da aynen böyle yapmak iste- mişlerdi. Meclis koridorlarında milletvekil- lerine silah göstererek, omuz vurarak, Meclis binası üzerinde jetler uçurtarak neticeye ulaş- mak ve ihtilälcilerden Faruk Gürler'i seçtirt- mek istemişlerdi. Ancak o vakit millet irade- si ihtilâlcilerin oyununu bozmuştu.

    Şimdi. Cumhurbaşkanlığı adaylığı için bir kişiden başka aday gösterilmesine imkân ve fırsat vermezseniz, türlü türlü tedbirlerle sadece ve sadece bir kişiye yolu açarsınız, o seçim demokratik olmaz.

    Dünden bugüne yapılan Çankaya hesap- larına baktığımızda, o hesapların yapılması esnasında milletin büyük sıkıntılar çektiğini görmekteyiz. Gönül, bundan sonraki cumhur- başkanı seçimlerinin bütünüyle demokra- siye, hukuka, eşitliğe dayanmasını arzuluyor. Ancak ortada dolaşan "Çankaya planları"na baktığımızda da endişe ve ızdıraba düşmek- ten kendimizi alamıyoruz.

    Burhan Bozgeyik

    Yeni Nesil

    21 Ocak 1988

    YanıtlaSil
  28. ya çalındı, ya

    "Cumhurbaşkanlığına asker kökenli birini seçmeyin" ibâresi geçmektey- di. Buna göre o günkü parlamento belki de İnönü'yü seçmevecekti.

    Bütün görgü şahitleri böyle bir va- siyetin varlığı hususunda ısrarlıydı. Nitekim son olarak bu gizli vasiyetin Ge- nelkurmay başkan- lığına bağlı Askerî Tarih ve Stratejik Etüdler Başkanlı- ğınca incelendiği a- çıklanmıştı. (24 O- cak 1988, Nokta)

    İşin tuhafı Çanka- ya gibi bir yerde bu gizli vasiyet benzeri nice vesikanın ve A- tatürk'ün el yazma- larının "çalınmış" ve "yok" edilmiş olma- sıydı. Çankaya arşi- vinden en çok vesi- ka alanlardan birisi de Atatürk'ün "må- nevi kızı" olarak bi- linen Prof. Afet İ- nan'dı. (17-23 Ocak '88. Tempo)

    ATATÜRK'ÜN ADAMLARINA NE OLDU?

    İZLİ va- siyet" şu anda meydan da olmasa bile orta- da olan bir hakikat vardı. Bu vasiyetle ilgili adı geçen herkes İnönü tara- fından "mimlenmiş" ve siyasi sahne- den silinmişlerdi. Meselâ İnönü Cumhurbaşkanı olur olmaz Şükrü Ka-

    YanıtlaSil
  29. 161

    t birçok belge ya yok edildi

    ya ile Tevfik Rüştüyü kabineden sil- mişti. Salih Bozok ile Kılıç All'ye de "Bir daha Ankara'ya ayak basmama- ları" ihtar edilmiş, onlar da gitme- mişti. Atatürk'ün en yakın adamları İstanbul'da oturmuş ve çok fakir bir şekilde yaşamışlar- dı. (17 Ocak 88, Nokta)

    BAYAR NİÇİN SAKLADI?

    B U GİZLİ vasiyetin kilit adam- larından birisi de Celal Ba- yar'dı. Bayar vasiye- tin varlığını inkår etmiyordu. Ancak a- çıkça itiraf da etmi- yordu. İsmet Boz- dağ bunun sebebini şu şekilde açıkla- maktaydı:

    "Bayar için Ata- türk her şeyden ö- nemliydi. Ona gölge düşürecek hiçbir şey ağzından kaçır- mazdı. Evet İnönü'- yü sevmediğini ve benzer bir sürü şey söylerdi, ama bu va- siyeti söylemedi. Çünkü bu vasiyet Ata- türk'e yakışan birşey değildi. Bir cumhur- başkanı memleket- te demokratik bir devlet kurmak is- tiyorsa ve bizzat kendisi bir adam le- hinde ya da aleyhinde bir vasiyet do- laştırsa herhalde doğru birşey olmaz. Bir vasiyet varsa ki var olduğu anlaşı-

    YanıtlaSil
  30. 162

    lıyor, nasıl koparılmış olursa olsu bir vasiyet var. Bunun gizlenmesinde Celâl Bayar, Tevfik Rüştü. Şükrü Ka- ya, Salih Bozok ağız birliği etmiş- lerdir." (a.g.d.)

    BİLİNEN VASİYET

    A TATÜRK'- ÜN aske kökenlile- rin cumhu başkanı seçilmemesi isteğiyle ilgili vasiye- ti henüz meydanda yok. Yalnız bir tek resmî vasiyet var. 5.9.1938 ta.. vasiyetin dikkat çekici bir maddesi de şudur:

    "5. İsmet İnönü'nün çocuklarına yüksek tahsillerini ikmal için muhtaç olacakları yardım yapılacaktır."

    Tarih araştırmacılarına göre, Ata- türk, İnönü'yü öldü bildiği için bu va- siyeti yapmıştı. Yoksa hayatta olan bir

    YanıtlaSil
  31. YAKIN TARİH

    adamın çocukları için niçin yardım yapılmasını vasiyet etsin ki? İnönü çocuklarını okutamayacak durumda değildi ki?.. İnönü de devrin varlıklı kişilerindendi.

    Hadiselere bakıla- cak olunursa, Ata- ürk'ün yakın adam- arı Atatürk'e İnönü'- nün öldüğünü söyle- mişlerdi. Bir ara İnö- nü'yü ısrarla İstan- i bul'a çağırmışlardı. İnönü'nün adamları- na göre bu dâvetin maksadı İnönü'yü öl-

    ürmek içindi.

    İnönü ölmeyince, yahut öldürüle- meyince de son çare olarak Atatürk'e adı geçen gizli vasiyeti yazdırmış- lardı.

    Çalınan ve yağmalanan belgeler bu- lunup umumi efkara sunuldukça ha- kikatler şu yüzüne çıkacaktır şüphe- siz...

    YanıtlaSil
  32. Halit Paşa Cinayeti

    Paşa'yı kim temizletti?

    TURKIYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

    Mustafa Kemal'in de yakını olan bazı mebuslar neden Meclis'e silahlı olarak geliyorlardı? Paşa'yı Rauf Bey vur- duğu halde, cinayeti neden Kel Ali üstlenmişti? Halit Paşa, Meclis koridorunda vurulduktan sonra niçin has- taneye kaldırılmamıştı da, İstanbul'dan bir doktorun gelmesi beklenmişti? Paşa, müdahale edilseydi, hasta- neye kaldırılsaydı kurtulamaz mıydı? Kel Ali'nin ifadesi alınırken, vurulan Halit Paşa'nın ifadelerine başvurul- mamasının sebebi neydi? Halit Paşa'nın vurulması bir "tertip" miydi? İş Bankası'ndaki irtikap işlerinin ayyuka çıkması Paşa'yı adeta çılgına çeviriyordu, Paşa'nın dönen dolapları bilmesinin öldürülmesindeki rolü ney- di?

    YanıtlaSil
  33. geldiği gün olan 9 Şubat 1925'te ya- yınlanan resmi tebliğde, Halit Paşa'nın sıhhi hâlinde bir Hadisenin meydana gel vahamet olmadığı belirtiliyordu. Ama böyle denmesine 5 gün sora Halit Paşa'nın nun "vahim" olduğu anlaşılıyordu.

    İkinci Meclisin bilhassa ilk iki yılında devam eden an'a göre, bir kanun teklifine imza koyanların yekunu, neves ekseriyetini sağladığı takdirde kanunlaşmış te lakki ediliyordu. Halit Paşa da bu meseleyi bildiği için sıraları tek tek dolaşarak imza topluyordu. Herkes ken disine hürmet ediyor ve mevzûu da bildiği için hiç ses çıkarmadan ve hatta teklifi okumadan imza ediyordu.

    ● Meclise silahlı gelen zevat herkes tarafından biliniyor- du. Rize milletvekili Rauf Bey arkadaşlarına Halit Pa- şa'nın münakaşasını haber verdiğinde bu arkadaşlarının hepsi de her zaman silahlı idiler. Bunlar, Afyon meb'u- su Ali Bey (Çetinkaya), Cebelibereket meb'usu Avni Bey (Paşa) gibi şahıslardan meydana geliyordu.

    Halit Paşa, Yunus Nadi Bey'in samimî görünen sözleri karşısında birazcık sükûn bulmuştu. Ona cevaben "Şu işi bir bitireyim. Gideceğim" dedi. Yunus Nadi Bey, orada bulunanlara gizli bir işaret verdi: Onlarsız Paşa'yı daha çok kolay teskin edebileceğini anlamıştı.

    13 Şubat'ı 14 Şubat'a bağlayan Cumartesi gecesi gece yarısından iki saat sonra, cesaret ve kahramanlık başta olarak, askerlik meziyetlerine kelimenin tam mânâsıyla sahip bir Türk kumandanı, hayatının 43. baharında ter- tip eseri sıkılan bir kurşunla hayata gözlerini kapıyordu.

    YanıtlaSil
  34. asacağım

    M USTAFA Kemal, sinir- lendiği zamanlar:

    "Aklınızı başınıza toplayın! İleride ben paşa olacağım. Sizleri de yanıma yâver alacağım" der.

    Lütfi Müfit:

    "Asıl ben paşa olacağım. Sen de benim yâverim..."

    Paşalığın paylaşılamadığı bu- günlerin birinde, Mustafa Kemal. daha da ileri gider:

    "Bana bakın" der, "ben paşalık- ta da kalmayacağım, iktidarı da alacağım!"

    Bu, o zamana kadar hiç ağıza alınmamış olan bir sözdür, etrafta bir ürküntü meydana getirir: Tehlikeli bir çıkış!

    Özdeş:

    "O kadar emin misin, kararlı mısın?" diye sorunca da:

    "Evet o kadar eminim, kararlı- yım" cevabını verir,

    YanıtlaSil
  35. "Öyleyse hiç düşünmeden söy le. İktidara geçersen ilk yapaca- ğın iş ne olacak?"

    Bu soru. Mustafa Kemal'in ger- çekten bu dediğini daha önce dü- şünüp düşünmediğini anlamak için sorulmuştur. Düşünmüşse derhal cevap verebilecek, değilse duraksayacak.

    Mustafa Kemal, bir an bile bek- lemeden, düşünmeden yapıştırır cevabı:

    "İlk yapacağım icraat, bu millet ve devletin bu hale gelmesinde en büyük sorumluluğu taşıyan yo- bazları, sarıklı softaları, sarıkla- rından yakalayıp ibret-i âlem için sokaklarda dizi dizi asmak ola- caktır."

    (Atatürk Ansiklopedisi, May Yayınları, c.1, s.148)

    YanıtlaSil
  36. Halit Paşa'nın Mustafa Ke- mal'e giderek İş Bankasında irtikâb işlerinin ayyuka çık- tığını söylemesinin ve Celâl Bayar'la Kel Ali'yi ona şikâ- yet ederek, aksi halde on- ları öldüreceğini söylemesi- nin öldürülmesinde bir fonksiyonu olabilir miydi?

    YanıtlaSil
  37. 208

    "Serma kâr Mu

    lüyor. Acaba Halit Pa- şanın Avrupa'ya git mesi, memleket 1- çin neden iyi olur? Mustafa Kemal onu neden uzaklaştır- mak istiyor?

    Bütün ısrarlara rağmen ülkeyi ter- ketmeyi istemeyen Deli Halit Paşa, ne- den bir grubun tu- zağına düşürülüyor? Neden Rize meb'u- su. Rauf Bey tarafin- dan öldürüldüğü hal- de. cinayeti Kel Ali üstleniyor? Daha sonra bu hadisenin ele başları ne yapı- yorlar? Akibetleri ne oluyor?

    Dr.Rıza Nur, hatı- ralarında, İş Banka- sının açılmasından bahsederken. Deli Halit Paşa'nın öldü- rülmesinden de bahsediyor:

    "Derken İş Ban- kası açıldı. Bu ban- ka Mustafa Kemal'- indir. Biraz para koydu, fakat hükü metin bütün parası onun sermayesidir. Hükümetin parası hanseer toprak ça Maliye yerine oraya gidiyor. Hatta meb'uslar bile maaşını oradan alıyor. Bazan da maaşımız gecikti. Demek sermaye hükümetten, kär Mustafa Kemal'ın. Älä şey... Gazi bundan çok kazandı. Oraya Meclisi İdare ázásı o- larak da, Kılıç Ali, Salih ve emsali haydutları koydu. Celladın, eşkiyanın

    YanıtlaSil
  38. bankacı oldukları da yeni görüldü. Bunların banka ile alakaları ne olur? Sadık adamlar ya, kâfi...

    "İrtikap işleri ayyuka çıktı ve o ka- dar ayağa düştü ki, herkesin ağzında ve namuskârlar şikâyet içinde. Halit Paşa cesur, hırçın hatta deli idi ama. namuslu bir adamdı. Bu irtikaplar si- nirine dokunmuş, söylenmeğe başla-

    YanıtlaSil
  39. HALIT PAŞA CİNAYETİ

    gider: 'Irtikåp müthiştir. millet bati- yor. Bunun önünü al. Celal (iş Bankası Umum Müdürü) Kel Ali, Kılıç, ilhast Mürtekiptirler. Ben bunları vurup öl- düreceğim der. Yapar mı yapar... Mus- tafa Kemal fená telåş eder. Yâranını haberdar etmiş... Kel Ali o vakit pek gözde idi. Bu avane bir gün meclisin medhalinde Halit Paşa'yı vurdular. Bir gün sonra ben Ankara'ya gitmiş tim." (A.g.e.. s.1365)

    HERŞEYE KIZIYORUM

    B U İFADELERE dikkatle ba- kıldığı zaman, Halit Paşa'nın Kel Ali ve grubuna neden ka- fasının bozulduğu ve onlar hakkında neden hep "öldüreceğim" diyerek düelloya davet ettiği anla- şılır.

    Kandemir'in "Siyasi Cinayet" isimli kitabında, akrabasından bir doktora. herşeye neden kızdığını anlatırken. ortada insanı çileden çıkaracak hadi- seler olduğunu söylüyor:

    "Her şeye kızıyorum. Hiç yoktan sinirleniyorum. Asabım fena halde bo- zuldu. Vakıā insanı çileden çıkaracak hadiseler çok amma, bakıyorum âlem aldırmıyor. Herkes keyfinde. Demek ki, görmemezlikten gelmek, aldırma- mak lazım amma, elimde değil... Her şey gözüme batıyor... Ne yapsam bil- mem ki..." (A.g.e.s.80)

    Ömrü savaş meydanlarında geçmiş. dışı da içi gibi doğru bir insan olan Halit Paşa'nın çileden çıkmasına se- beb olan hadisenin, İş Bankasındaki irtikâp işleri olduğu apaçık ortaya çı- kıyor. Bu hadiseler, zaten asabi olan Paşanın asabını daha da bozuyor.

    Dr. Rıza Nur'un cinayeti anlatışını takip etmek, meselenin iç yüzünü ortaya çıkarıyor:

    "Mes'ele şöyle olmuş: Halit, Kel Ali'ye çatmış. Ayırmışlar. Kılıç, Rauf (Rize meb'usu, Ali Şükrü vak'asında Merkez Kumandanı muâvini). daha birkaçı Meclisin medhalinde Halit'e pusu kurmuşlar. Halit, Kel Ali'yi al-

    YanıtlaSil
  40. Butun anlatılanlara ve yazılanlara bakıldığı zaman, Halit Paşa'nın siyasi bir cinayete kurban gittiği, bu mesele de rol alanların ya birbir ortadan kaldırıldığı ya da çeşitli vesilelerle konuşturulmadığı görülüyor.

    mış. Rauf, sırtından Halit'i vurmuş. Mustafa Kemal derhal Meclise gel- miş. Necmeddin Molla'yı çağırmış. 'Ne yapacağız? Bir çare bul' demiş. O da Kel Ali, müdafă-i nefs esnasında vurdu diye zabıt varakası yapmış, ne hekim raporu, ne adli muayene yapıl- mamış. Bir şey yok. Bir zabıt varakası ile Kel Ali'yi beraat ettirmişler. Ha- lit'i de toprağa soktular, mes'ele de bitti. Halbuki vuran Rauftu." (A.g.e.. s.1365-1366)

    ZATÜRREYE YAKALANMIŞ

    G ERÇEKTEN DE, Kel Ali, Ha- lit Paşa'nın altında olduğun- dan, Halit Paşa'nın da de- diği gibi onu arkadan vur- ması imkânsızdır. Bu sebeple onu Rauf arkadan vurmuştur. Ama hâdi- seyi Kel Ali üstlenmiştir. Zira Kel Ali müdafa-i nefs için vurduğunu söyle- yerek, kendisini kurtarmasını bil- miştir. Zaten Halit Paşa'nın da vurul- duktan sonra başına gelenler, onu ko- nuşturmayıp ölmesini sağlama gaye- sine matuf olduğunu göstermesi ba-

    YanıtlaSil
  41. 210

    kımından enteresandır. Halit Paşa, 9 Şubat 1925 de vuruluyor. Ama 4-5 gün hastaneye kaldırılmıyor. Ve ilk iki üç gün kurşunların çıkarılması için bir faaliyette bulunulmayıp, Istanbul'dan tanınmış doktorun gelmesi bekleni- yor. Bu arada tabii ki Halit Paşa, İçin- de kalan kurşunun yarası sebebiyle İyice kötüleşiyor. Hastaneye de bir türlü kaldırılmıyor. Hatta bu esnada zatürreye bile yakalandığı ileri sürü- lüyor. Yani bütün bunlar, adeta eta Halit Paşa'ya yapılan bir suikastın onun ölmesi ile neticelenmesinin beklen- diğini akla getiriyor.

    Rıza Nur'a göre. Mustafa Kemal Halit'in tehlikeli bir adam olduğunu biliyor. Kendini vurma ihtimali oldu- ğunu da ileri süren Rıza Nur. Mustafa Kemal'ın yaralı Halit'in ziyaretine de gitmeyi unutmadığını söylüyor. Ger- çekten de Mustafa Kemal yaralandı- ğında onun yanına gelmiş ve kork- masına mahal olmadığını iyileşeceği- ni söylemişti. Hatta İstanbul'dan dok- tor getirilmesi teklifini bile kabul etmişti. Tabii ki, doktorun İstanbul'- dan o zamanki vasıtalarla kaç günde geleceği ya hiç hesaba katılmamış ve- ya hesaba katıldığı halde kimseye sez- dirilmemiştir.

    RAUF DA ÖLÜ BULUNUYOR

    R IZA Nur, Rauf'un adi bir mahlük olduğunu, câhil ve tulumbacı olduğunu belirt- tikten sonra, Mustafa Ke- mal'in ona sarıldığını ve adamı meb'- us yaptığını kaydediyor. O güne kadar meb'ustan silahşör, tüfekçı henüz gö- rülmediğini de ileri sürerken, Musta- fa Kemal'ın seyahatlerinde yanlarına kimleri aldığını anlattıktan sonra Ra- ufun nasıl öldüğünü de söylüyor:

    "O esnada seyahatlerine Salih, Ra- uf, Recep Zühtü, Kılıç, daha öyle on iki meb'us muhafız olarak Mustafa Ke- mal'ın yanında idiler. Hatta bu esna- larda Mustafa Kemal Meclise gider- ken bile Meclis koridorunda bunlar- dan ikisi önünde, birer tanesi yan-

    YanıtlaSil
  42. YAKIN TARİH

    aralarında cak bir adun mesafe olarak yürüyor- larında, ikisi arkasında, lar, onu odasına kadar böyle muhafa- za altında götürüyorlardı. Bu alayı biz meb'uslar da hep görüyorduk. Demek dü kopuyordu korkuyordu. Mustafa Kemal'in ödü vurulacağından hep lıca korkusu Halit'in kendisini vur. ması idi. () Bu silahşör muhafız meb'uslara, bizim arkadaşlar 'oniki- ler' adını koydular. Bunlar hâlâ Mus- tafa Kemal'in muhafızları, yani tüfek- cileridir. Abdülhamit bunları, Arnavut Türk değil. yapardı. ve Bas- an

    Bu Tüflalit Paşa cinayetini gazetelere baş ka türlü yazdırdılar. Biraz geçti. Rauf bir gece yarısında yatağında füc. ceten öldü. Salih de yanında imiş. ...Bu tuhaf bir ölümdü. Sır kaldı. (.....

    "Halit'in anası, kardeşi durmadı. İşı kurcaladılar. Hakkı Şinası onları sus- turmağa memur edildi. Hakkı Şinasi kimsesiz bir muhacir çocuğu imiş. Ha- lit'in anası büyütmüş, okutmuş imiş. gitmiş kadını ikna ve tehdit ile då vådan vazgeçirmiştir. İşte bu hizme tiyle sadakat göstermiş, makbul ve İstanbul Halk Fırkasına reis olmuştu. Sonra da meb'us. Bu adam bir aşağı mahlüktur." (A.g.e. s.1366-1367)

    Hadisenin baş mimarlarından olan Kel Ali, daha sonra İstiklâl Mahke- mesine reislik yaptı. Ihsan Bey (Top- çu İhsan) de aynı vazifede bulundu. Ihsan Bey emekliye ayrıldığında hadi- senin görgü şahidi olduğu halde, yaz- dığı hatıralarında Halit Paşa'nın öldü- rülmesinden hiç bahsetmedi.

    Bütün bunlara baktıktan sonra, Ha- lit Paşa'nın siyasî bir cinayete kurban gittiği, bu meselede rol alanların ya bir bir ortadan kaldırıldığı veya çeşitli ve- silelerle konuşturulmadığı görülüyor. Bunun sebebi de hâdisenin gerçek se- beplerinin ortaya çıkmaması idi. Ger- çekten de başından beri anlatılanların dışında kim bilir hadisenin daha baş ka hangi cepheleri vardı? Hadise bu- güne kadar hâlâ tamamen aydınlan mamıştır. Ama bu kadarından bile birşeyler çıkarmak mümkündür.

    YanıtlaSil
  43. HARF İNKILÂĀBI NİÇİN YAPILDI?

    On dört asırlık İslâm kültürü kütüphanelere hapsedilmişti

    HARE INKILABI

    ABCD

    Harf İnkılâbını gerçekleştirenlere göre, Kur'an harf- leriyle okuyup yazmak zordu. Bunun için Latin alfa- besini almak gerekiyordu. Oysa inkılâptan sonra asıl maksadın, "İslâm kültürünün kökünü kazımak oldu- ğunu" söylemekten çekinmediler. 1928 yılından sonra eski eserler Bulgarlara yok pahasına satılmış, arşivler bakkal külâhı yapılmıştı. "Latin alfabesin- den sonra herkes okuma-yazma bilecek" diyenler, inkılâptan 60 yıl sonra niye bu hedefi gerçekleş- tiremediler? Dünyanın en zor alfabesine sahip olan Japonlarda niçin okuma-yazma nisbeti yüzde yüz? Onlar alfabelerini değiştirmeden nasıl kalkındılar? İsmet İnönü, bakanların, mebusların ceplerini bir ajan gibi niye karıştırıyordu? Bugün Harf İnkılâbıyla ilgili kanunun bâzı maddeleri niçin tatbik kabiliye- tinden mahrum? Cumhurbaşkanı Kenan Evren'in notlarını İslâm yazısıyla tutmasının sebebi ne?

    YanıtlaSil
  44. Harf inkılabını gerçekleştirenlere göre, Türkiye asır- lardır geri kalmıştı. Bunun sebebi, eğitimdeki başarısız- lıktı. Buna da bin yıldır kullanılan Kur'an alfabesinin "zorluğu" sebep olmuştu. O halde Kur'an harfleri atılıp Lâtin alfabesi alınacak, okuma yazma nisbeti birden arta- cak ve Türkiye medenî milletler seviyesine çıkacaktı!

    Kur'an alfabesini "Arap yazısı" diye küçümseyenler, asır- lardır necip milletimize düşman olan Batılıların alfabe- sine "Türk alfabesi" ismini takmışlardı. İnkılâptan sonra eski Osmanlıca arşivler yakılmaya ve satılmaya başland İnkılâba alkış tutan Yakup Kadri ve Celâl Nuri'ye göre, "Bütün eski kitaplar pislik yığınıydı ve yakılmalıydı!

    Harf İnkılâbının üzerinden 60 yıl geçmesine rağmen hâlâ okur-yazar nisbeti yüzde 70'lerde dolaşıyor. Dünya- nın en zor alfabesine sahip olan ve harflerini değiştir- meyi akıllarının ucundan bile geçirmeyen Japonlarda ise okuma-yazma nisbeti yüzde yüz! Üstelik bu ülke dünyanın en ileri ülkelerinden birisi. Demek "okuma kolaylığı" sadece bir bahâneydi.

    İnkılâpçıların İslâm kültürünü yok etmek hedefini güt- tüklerini bilen büyük İslâm âlimi Bediüzzaman Said Nursî, 1926'da Kur'an harfleriyle Risale-i Nur Külliyâtı- nı yazmaya başladı. Osman Yüksel'in ifadesine göre, "Her bir Nur talebesi bir matbaa oldu ve risaleler 600 bin nüsha elle çoğaltıldı". Bugün ise Kur'an, Arapça ve Os- manlıca üniversitelerde okutuluyor.

    Harf İnkılâbı kültür dünyamızda büyük tahribatlar yaptı. Ancak bu inkılâp hedeflendiği gibi tutmadı. Kànuna gö- re, Arap harfleriyle levha ve tablo asmak yasak olmasına rağmen her yer bunlarla dolu. Kur'an yazısıyla eğitim ve kitap basımı yasağı ise çoktan rafa kalktı. Cumhurbaş- kanı Kenan Evren bile notlarını Osmanlıca tutuyor.

    YanıtlaSil
  45. İhtilali içinde bulunu

    Harfleri değiştirmekle Avrupalıların eline büyük bir silâh verilmiş olacaktı

    YanıtlaSil
  46. HARF İNKILÄBI NİÇİN YAPILDI?

    "Türk yazısının zor olduğu fikrini ortaya atan lar Müslüman olmayan Avrupalı düşmanları- mız"

    YanıtlaSil
  47. FUAT KÖPRÜLÜ İçtimai düsturlara bigâne kalanlardır ki, ancak Latin harflerinin ka- bulüne taraftar olabilirler.

    YanıtlaSil
  48. Harf İnkılâbı İslâm dinini hedef almışt

    YanıtlaSil
  49. Herşey İslâm kültürünü yıkmak içindi

    YanıtlaSil
  50. NECİP FAZIL- Yeni harfler bu memle- ket kültürünü, zekâ inkişafını sıfıra indiren bir uyuşturucu zehirdir. Temel kültürümüzle aramızı açmaktan başka bir işe yaramayacak, milli bir ruh in- hitâtına (çöküşüne) zemin teşkil ede- cektir. Yeni harflerin eskilerine kıyasla lehinde gösterilebilecek hiçbir tarafı yoktur.

    YanıtlaSil
  51. Bediüzzaman Said Nursî ve Mehmed Akif, daha 20. asrın başında iken, Batının fen ve medeniyetini almakta Japonları örnek gös- teriyor ve yenileşme vetiresinde milli kül- türden tâviz verilmemesini istiyorlardı.

    YanıtlaSil
  52. YAKIN TARİH

    278

    Harf İnkılâbı bütün milleti bir günde câhil hâle getirdi

    Kur'an ho

    YanıtlaSil
  53. MURAT BELGE- Tarihte bir şey silindiği zaman onun ileride ne şekilde karşımıza çıkıp, ne şe kilde şamar atacağını bilemeyiz.

    YanıtlaSil
  54. Dünden bugüne câmi aleyhtarlığı

    Câmilerin depo yapıldığı günler özleniyor mu?

    YIKAMADIK GITTI SUNLARI..

    Cumhurbaşkanı Kenan Evren, "okul yaptırmanın câmi yaptırmaktan daha sevaplı olduğunu" söyleme ihtiyacını niçin hissetti? Milletimizin okuldan çok câmi yaptırmasının sebebi ne? Bir zamanlar her câmi yanına bir külliye diken ruhun tırpanlanmasını alkışlayanlar, şimdi câmi yapılmasından niçin gocu- nuyorlar? Mâdem milletten okul yapması isteniyor, o halde milletin yaptığı imam-hatip liseleri niçin açılmıyor? Tek parti diktasında câmileri depo, ikametgah, Halk Partisi ocak merkezi, imālāthāne yapanlar, acaba o günleri arıyorlar mı? Namazın her- yerde kılındığını söyleyenler, askeri okullarda na- maz kılan talebeleri niçin atıyorlar? Bütün okulları milletin inşa edebilmesi için ne yapmak gerekir?

    YanıtlaSil
  55. Dünden bugüne câmi aleyhtarlığı

    sik "tergib ve terhibalerine rastladığımız Cumhur Sakkahı Kenan Evren, İzmir'de Çimentaş Lisesinin açılışını yaparken, "Okul yaptuma cami yaptırmaktan daha sevaptır. Namaz heryerde kılınır, ama heryerde dallaamaz" deyince, "Bir zamanlar mâziye bak, okullan depo yapardık" sözünü hatırlamamak mümkün değil.

    Bundan tam 34 yıl önce bir kitap basılmış: "Abide- lerimiz" isminde. Kitaptaki bir listeye göre, tam 48 câmi; depo, imâlâthâne, ikametgah, Halk Partisi ocak merkezi gibi cemiyetin "mübrem" ihtiyaçları için kul- lanılıyormuş! Hani şu namaz kılınanları anladık da, Atatürk'ün partisine ocak merkezi olan câmilerin bâ- nileri de mi "az sevap" kazandı?

    İstanbul'da son üç yılda 205 okula karşılık, 306 câmi yapıldığını öğrenen Cumhuriyet gazetesi sıralamış soru- ları: "Acaba bu dünyadan daha çok öteki dünyayı dü- şünen bir cemiyet mi olduk? Yoksa şeriatı bu dünya düzenine dönüştürmek için belirli bir hedefe plânlı bir gidiş mi var?" diye. Sahi nedir bu câmi furyası?

    ● Aslında eğitimin ille de okulda olması gerekmez ki. İnsan istediği yerde okuyabilir. Çarşıda, pazarda, evde, dükkânda, okulda, kırda, vâsıtada, her yerde... Okul ol- masın mı? Elbette olsun! Ama Müslüman millete yakışır bir şekilde. O zaman herkes kendi okulunu kendi yapar. Tabii câmi yapımına da karışılmazsa.

    YanıtlaSil
  56. İş Bankası Hangi Parayla Kuruldu

    İstiklâl Harbi için gönderilen paralar nerede kullanıldı?

    EFONRASO

    $

    BU BANKA HIND MÜSLÜMANLARININ GONDERDIGI PARA ILE KURULMUSтие

    00

    W

    W

    Hindistan Müslümanlarını, Kurtuluş Savaşında Türklere yardım etmek için harekete geçiren unsur ne idi? Anado- lu'yu karış karış dolaşan sarıklı mücahitler en fazla hangi temaları işleyerek halkı galeyana getirdiler? 26 Ağustos 1924 yılında Mustafa Kemal'in emriyle kurulan İş Ban- kasının sermayesi nereden ve hangi gaye ile gönderil- mişti? Ümmet-i Muhammedin güveni nasıl istismar edil- di? Hindistan Müslümanları İngilizleri nasıl zor durumda bıraktılar? Hint Hilafet Komitesinin gönderdiği paralar, nasıl hedeften saptırıldı? Paralar Atatürk'ün şahsına mı gönderilmişti? Hilafetin kaldırılması, Hindistan Müslü- manları üzerinde nasıl bir tesir bıraktı? İş Bankasının or- takları, bir sermaye koymuşlar mıydı? Atatürk'ün kur- durduğu çiftliklerin paraları gökten zembille mi indi? Kurtuluş Savaşının şiddetli günlerinde Hindistan'dan gönderilen külliyetli miktardaki paraya neden el sürül- memiştir? İş Bankası kimlere hizmet etti? Atatürk'ün İş Bankasındakı hisselerine ne oldu?

    YanıtlaSil
  57. Dörtbir tarafından düşman tarafından işgal edilmiş, sa- vaşlar neticesinde perişan bir hale gelmiş, aç, susuz ve cephânesiz kalan Anadolu'daki insanımızı "Hilafet"in tehli- kede olması harekete geçirdiği gibi, Anadolu'dan çok çok uzaklarda bulunan, fakat Hilafete can ü gönülden bağlı olan Hindistan Müslümanlarını da harekete geçirdi.

    Hilafet merkezinin, sömürgesi altında bulundukları İngi- lizler tarafından işgâle uğramasına şiddetle karşı çıkan ve başlarında Muhammed Ali Han bulunan Hindistan Müs- lümanları, bir taraftan İngilizlerin Halife'ye baskı yapma- ması için protestolara girişirken, diğer taraftan da arala- rında "yardım" için para toplamışlardı.

    Hint Hilafet Komitesi tarafından, Hindistanlı Müslüman kadınların zînet eşyalarını satarak toplayıp gönderdikleri bir rivâyete göre 5 milyon, bir rivâyete göre de 125 bin İngiliz lirasının bir kısmını Mustafa Kemal muhafaza etmiş ve 250 bin lirasını İş Bankasının sermayesi olarak kullanmıştı.

    Hindistan'dan Hilafet'in kurtarılması için gönderilen para- ların 120 bin lirasını da Atatürk, Ankara civarındaki Orman Çiftliğini teşkil eden geniş araziyi, Silifke yakınında Tekir ve Şövalye, Tarsus'ta Piloğlu çiftliklerini kurmakta sarfetmişti.

    26 Ağustos 1924 yılında kurulan İş Bankasının tek ser- mayesi Atatürk'ün koyduğu 250 bin liraydı. İş Bankasının diğer kurucuları hemen hemen hiç bir para ödemeden, büyük bir gelişme gösterecek, olan bankanın ortakları ol- muşlardır ki, bunların ekserisi de Atatürk'ün yakınları idi.

    YanıtlaSil
  58. SAYFALAR

    İş Bankasının

    LUK oluk para harcayarak televizyona reklam veren 19 Bankasını yediden yetmişe herkes tanıyor. Peki, bu ban- kayı kimin kurdurduğunu ve sermayest- ni kimin verdiğini kaç kişi biliyor?

    Az buçuk okuyanlar, "Bankayı Ata- türk kurdurdu. sermayesini de o verdi" diyecektir. Peki, "Atatürk o parayı nere- den buldu? Memur maaşından başka ge- liri olmayan ve eğer varsa serveti Se- lanik'te kalan bir kişi onca parayı nasıl temin etti?" sorusuna kaç kişi cevap ve- rebilir?..

    Yıllar yılı gelirinden CHP'ye, Türk Dil Kurumuna ve Türk Tarih Kurumuna pay ayıran, şu anda da trilyonluk bütçeye sa- hip bu dev finans müessesesinin serma- yesini teşkil eden paranın, Hindistan'- daki Müslümanların Milli Mücadele es- nasında gönderdiği para olduğunu bili- yor muydunuz? Evet, şaşırmayınız. Hin- distan'daki Müslümanlar, İstiklâl Har- binin masrafı için yüz bin dolar gönder- miş ve bu paranın Milli Mücadele için harcanmasını şart koşmuşlardı. Ata- türk ise bu parayı Milli Mücadele îşinde harcamayarak, İş Bankasının kuruluş sermayesi yapmıştır.

    Bu söylediklerimizi te'yid edecek yı- ğınla hatıra vardır ve birçok kaynakta bu bilgiler yer almıştır.

    Bu hatıralardan bir tanesi de, Cumhu- riyetin ilk yılında Basın-Yayın Genel Müdürlüğüne getirilen meşhur Marksist Zekeriya Sertel'in anlattıklarıdır.

    Sertel, Milli Mücadelenin ilk yılla- rında Atatürk'ün yanından ayrılmayan Halide Edip Adıvar'ın sonunda Atatürk'- le ters düşüp yurdu terkettiğini anlattık- tan sonra şöyle demektedir:

    "Halide Edip'in Atatürk'le arası açıktı. Atatürk zaferden sonra şu veya bu

    YanıtlaSil
  59. in Sermayesi

    biçimde düşmanlarını tasfiye etmeye başlayınca Halide Hanım da ürkmüş ve hayatını kurtarmak için memleketten uzaklaşmayı uygun bulmuştu. Atatürk'le aralarının açılmasının nedeni de şuydu: Milli Kurtuluş Savaşı sırasında Hindis- tan halkı Ankara'ya Halide Edip aracılı- ğıyla yüz bin dolar göndermişti. Bu para- nın Milli Kurtuluş Savaşı için harcan- ması şart koşulmuştu. Halide Hanım bu parayı Atatürk'e vermişti. Fakat Atatürk o zaman bu parayı Milli Kurtuluş işlerin- de harcamayarak saklamış, zaferden sonra İş Bankasının kuruluş sermayesi olarak kullanmıştı. Halide Hanım pa- ranın yerine harcanmamış olmasından gücenmiş ve kırgınlığını Atatürk'e de du- yurmuştu.

    "Halide Hanımın bu hareketi Ata- türk'ü kızdırmıştı. Araları bu yüzden a- çılmıştı. Halide Edip, kocası Dr. Adnan Adıvar'la birlikte Paris'e gitti. Atatürk'- ün ölümüne kadar on iki yıl orada bir sürgün hayatı yaşadı." (Hatırladıklarım. İstanbul: 1977., s.200)

    ***

    Şimdi çoğu kimse Mustafa Kemal'in Halide Edip Adıvar'a tavır koymasını ve Halide Edip'in bu yüzden yurttan ayrıl- masını da yadırgayacaktır. Aslında bun- da yadırganacak birşey yok. Milli Mü- cadelenin hemen başlangıcında Mustafa Kemal'in etrafında pervane olan pek çok kişi, "lidere" ters düşmeye başladıkları anda Adıvarların akıbetlerine uğraya- caklardır.

    Halide Edip Adıvar, "Milli Mücadele için harcanması gereken parayı, niye Banka Kurmaya harcadın?" dediği için lidere ters düşmüş ve sonunda "yakın çevre"den kopmuştur.

    "Hamidiye Kahramanı" diye bilinen Rauf Orbay, "halifeliğin kaldırılmasına

    YanıtlaSil
  60. karşı çıktığı için" lidere ters düşmüştür. Sonunda da Atatürk'e suikaste karıştığı söylenerek, İstiklal Mahkemesi tara- fından ağır hapse mahkûm edilmiştir.

    İstiklâl Harbinin bir numaralı sîma- larından Kâzım Karabekir Paşa, Terak- kiperver Cumhuriyet Fırkasını kurduğu ve liderin partisine ve görüşlerine muha- lefet ettiği için lidere ters düşmüş ve so- nunda soluğu İstiklâl Mahkemesi önün- de almıştır.

    "Liderin" her zaman destekçisi olan İsmet İnönü bile, lidere ters düştüğü an- da, Başbakanlıktan alınıvermiştir.

    Bu gibi misalleri alabildiğine çoğalta- biliriz. Araştırmacı Baskın Oran liderin bu tavrı için şöyle diyor:

    YanıtlaSil
  61. "Mustafa Kemal bütün bunlara kar- şın, elindeki kadroyu, savaşın sonuna kadar kimini büyükelçı atayarak, kimi- ni başka göreve kaydırarak ve genellikle sineye çekerek 'idare' etmiştir. Fakat Kurtuluş Savaşının sona ermesi, barışın yapılması, Önder'in tartışmasız biçimde yerinin sağlamlaşmasıyla cumhurbaş- kanı seçilmesi üzerine bu rakipler de 1925 Şeyh Sait ayaklanması ve 1926 İz- mir suikastından sonra 'zararsız duru- ma' getirileceklerdir." (Atatürk Milliyet- çiliği. Ankara: 1988., s.108)

    İşte böyle. Hayrete düşmekten kurtul- mak için yakın tarihimizi çok iyi bilme- liyiz.

    Burhan Bozgeyik Yeni Nesil 16 Ekim 1988

    YanıtlaSil
  62. olanları

    EYTAN'IN Gör Dediğini" Hür- riyet'te görmeye başlayan TRT'nin "Merhaba Politika" programında ANAP'lı belediye başkanlarını mahalli seçimlere hazır- layan Çetin Altan 15 Kasım 1988 tarihli "Aslında bozulma, Gazi sağken başladı" başlıklı yazısında Osmanlı'nın son dev- rini ve cumhuriyetin ilk yıllarını an- lattı. Osmanlının son zamanlarındakı bazı meddahların cumhuriyetin ilk yıl- larında devlet kademesinde vaziſe aldı- ğını belirten Altan, Atatürk devrini şöy- le anlatıyor:

    "Böylece padişah yerine Gazi, altı yüz yıllık bir saray övgücülüğünün en doruk- taki tahtına oturtulmuş: kırtasiyecilik eskisinden daha karmaşık hale getiril- miş ve sadece boyası tazelenen eski mar- ka "Osmanlı ricali" Cumhuriyet döne- minde de borusunu öttürmeyi sürdür- müştü.

    Kraldan çok daha kralcı olanlar dol- durmuştu ortalığı.

    İstanbul'un büyük otellerinde, zengin kulüplerinde, ticaretle uğraşan azınlık çevrelerinde astıkları asyltık, kestikleri kestikti.

    Polis ellerindeydi, jandarma ellerin- deydi.

    Gazi'yi öven klişe sözleri peş peşe gümbürdettikten sonra, dilediklerine, dilediklerini yapmak ellerindeydi.

    Çankaya'nın önde gelen kişilerinden Recep Zühtü, tabancayla sevdiği kadını vurup öldürüyor ve hiçbir kovuşturmaya uğramıyordu.

    Mazhar Osman hemen bir rapor dū- zenliyordu kendisine: "Cinayet geçici bir cinnet halinde işlenmiştir. Suçlu o sıra- da şuuruna sahip olmadığı için sorumlu

    YanıtlaSil
  63. ÇOK ın devri

    sayılamaz."

    Hiçbir gazete bunları yazamıyordu.

    Adam başına düşen ulusal gelirin ne kadar olduğundan kimsenin haberi bile yoktu.

    Dış ticaret dengesi, ithalât, ihracat, üretim, tüketim, kambiyo, ücret, kâr, fa- iz gibi konular, hemen herkes için anla- şılmaz bir dildeki bir sayıklama gibiydi. Ne kahvelerde, ne Kadıköy vapurla-

    rında, hatta ne de evlerde kimse politika

    konuşmazdı. Her yerde en sık tekrarlanan ilke şuy- du:

    "Büyüklerimiz her şeyi bizden daha İyi bilirler."

    Resmi bayramlarda zafer taklarının üstüne, kocaman kırmızı harflerle yazıl- mış beyaz bezden afişler asılırdı.

    "Köylü, efendimizdir."

    Ankara bulvarlarına girmeye kalkan yırtık gömlekli yalın ayak köylüler ise polislerle inzibatlar tarafından, "Haydi bakalım hemşerim, burası yasak". diye dar sokaklara itilirlerdi.

    Tek avantajları, vergi dışı bırakılmış olmalarıydı.

    Bu yüzden kırsal kesimden endüstri kesimine kaynak aktarması da yapıla- mamış, ekonomik kalkınma sağlam bir temele bir türlü oturtulamamıştı.

    Şiirlerle marşlarda ise akıl sınırla-

    rını zorlayan bir övünmedir gidiyordu. Türk'ün güneşleriyle dünya ufka ağar- dı,

    Türk olmasa tarihe yazılacak ne var- dı?

    Yelelerinden tutup tarih denen arslanı Diyelim hep beraber sahibin Türk'ü tanı."

    YanıtlaSil
  64. SAYFALAR ARASINDA

    "Kraldan çok kralcı" olanların devri

    YanıtlaSil
  65. Hilafet merkezi olan İstanbul'un İngilizler tarafından ku- şatılması, Hilafet bayrağı altında olan bütün Müslümanları galeyana getirmişti. Anadolu'da başlatılan Milli Mücadele hareketi, Hilafeti kurtarmak parolasıyla şahlandırılırken ve böylece Müslümanlar gayrete getirilirken, bu mücadeleye katılma imkânı olmayanlar da "para yardımı"nda bulunu- yorlardı. İşte İngilizlerin müstemlekesi durumunda olan Hindistan Müslümanları da, böyle bir yardımda bulunmak için ellerinden gelen gayreti göstermişlerdi. Resimde Hintli Müslümanlar, yardım için halkı galeyana getirmeye çalışıyorlar.

    YanıtlaSil
  66. Müdhiş s

    D tik. ÜNKÜ yazımızın sonunda Ayasofya Camlinin Ibadete açılması ile bir- likte bir söylentinin, bir spekülas- yonun sona ereceğine temas etmiş-

    Dilden dile-hem de mübalağa yapılarak- dolaşan bu müdhiş söylentinin sayın devlet- lülerimizin de kulağına kadar gittiğini zanne- diyoruz. O da Mustafa Kemal Atatürk'ün şe- cerest ile alakalı.

    İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü ve İmam- Hatip Lisesi eski hocalarından merhum Zekal Konrapa bir vesile ile Selanik'e gider. Nüfus kütüğünde 1881'de dünyaya gelenleri araştı- rırken; arada bir sayfanın kopuk olduğunu gö- rür. İlgililere bu sayfanın kendisi İçin çok e- hemmlyetli olduğunu söylerse de ilgililer gös- termezler ve bu sayfanın devlet kasasında ki- litli olduğunu, günün birinde bütün dünyaya

    açıklanacağını söylerler. İlgililer bu sözü merhum Konrapa'ya laf ol- sun diye söylemiş olabilirler, blöf yapabilirler. Aradan yüz sene gibi uzun bir zaman geçtiği İçin zamanın aşındırması ile o sayfanın eriyip kaybolduğu bile söylenebilir.

    Hanı bir söz vardır, "Bir şeyin şüyûu vuků- undan beterdır" diye. Devlet arşivleri kapalı ve tartışma da yasak olduğu için Atatürk'ün etra- fı hayli dedikodu, şayla ve söylentilerle dolu. Bunların içinde hiç şüphesiz aslı faslı olma- yan, belki de iftiralar var.

    Bunlardan biri de gūyā Yunanistan ile Türkiye arasında geçmişte pazarlık yapılmış. Yunanlılar Ayasofya'nın ibadete kapatılıp ki- liseye çevrilmesi karşılığı olarak Atatürk'ün şeceresini gösteren nüfus kütüğündeki sayfa- nın gizli tutulacağını taahhüt etmişler. Bizim- kiler de camiin kiliseye tahvilinin izahının zor olacağını, ancak camı ile kilise ortası bir yol bulunarak müzeye çevrilmesinin daha uygun olacağını söylemişler. Böylece üzeri daha ön- ce sıva lle kapatılan resimler kızgın hamurla- rın marifeti ile çıkarılmış. Bu şekilde Arapça "Allah" "Muhammed" yazılı dev levhalarla bir- likte haçlı putlu resimlerin koalisyonuna gl- dilmiş.

    Eğer müzeye çevrilen Ayasofya Camiinin statüsünde herhangi bir değişiklik olduğu takdirde, Yunanlıların ellerindeki belgeleri

    YanıtlaSil
  67. dünya umümi eſkârına açıklanacağı söylen donyaın ortalığı kapladığı bir sırada DYP'li Bleckin Durutürk'ün verdiği tekdir bu söylen Byl kökünden halletmek üzere TBMM'nin gün- demine altın bir fırsat olarak girmiştir.

    TBMM bu altın fırsatı değerlendirip Aya- sofya Camiini yeniden ibadete açarak Ata- türk'ün şeceresi ile ilgili söylentinin asılsız ol duğunu, bu mevzuda Yunanistan ile bir pazar- lığa girişilmedığını ortaya koymalıdır. TBMM' nin bu söylentilerin sürüp gitmesine seyirci kalacağını zannetmiyoruz.

    Ayasofya'nın müzeye çevrilmesi için hiç bir makul, mantiki, hukûki mesnet ve gerekçe mevcut değildir. Dün de ifade ettiğimiz gibi A- yasofya Camiinin kapanmasına mesned ola- rak gösterilen Bakanlar Kurulu Karannamesi sahtedir. İşı sağlama almak ve Atatürk'ün göl- gesine sığınarak Ayasofya'nın kapısında iba- dete vurulan zincir ve kilidi orada tutmak için milli eğitim eski bakanlarından Hasan Ali Yu- cel'in marifetiyle uydurulmuştur.

    Şahısların, memurların ve hatta yüksek kademe bürokratların bile sahtekarlık yap- tıkları, sahte evrak tanzim ettikleri görülmüş- tür de, devletin böyle bir yola tevessül ettiği nerede görülmüştür?

    Mådem ülkede demokrasi var. Hâkimiyetin kayıtsız şartsız millete ait olduğu söylentyor. Din ve vicdan hürriyetine bağlılıktan söz edi- liyor. Öyle ise gerek 1935'te ve gerekse 12 Ey- lül 1980'den sonra Ayasofya kapatılırken mil- lete sorulmamış, millete sorulma ihtiyacı duy- ulmamıştır. Öyle ise bu defa millete soralım. Bunu bir referandum mevzuu yapalım. Hakem millet olsun. Milli hâkimiyet konuşsun. Böy- lece hem bu meseleye taraftar olan milletve- killerl "dini siyasete ålet ettikleri" ithamından kurtulsunlar, hem de meseleye karşı olan mil- letvekillerinin ne derece "milletin vekill" oldu- ğu anlaşılsın. Bu meselede millet ne derse o olur, tartışmaların önü alınmış olur. Böylece Türkiye lüzumsuz tartışmalardan sıyrılarak kalkınma ve refah yolunda muasır milletleri takip etmeye devam eder.

    Bünyamin Ateş

    Yeni Nesil

    15 Aralık 1988

    S

    YanıtlaSil
  68. reaksiyon neydi?

    yal eden ve Ayasofya'yı da "kilise olarak" go- ren Yunanlıların Eurovision Şarkı Yarışması çekimlerı dolayısıyla gösterdikleri reaksiyon gerçekten mânalı idi. Türkiye, Yunanistan'ın bu reaksiyonu karşısında "Ayasofya Türkiye toprakları İçindedir. Ayasofya ıçın devletlera- rası bir statü de mevcut değildir. Yunanistan'- in Ayasofya'yı hâlâ bir kilise olarak görmesi yanlıştır" diye sert bir çıkış yapmalı değil miy- di? Tam aksine, asırlarca camı olarak hizmet vermiş ve her hallyle cami olmanın izlerini ta- şıyan, camı olarak vakſedilen Ayasofya Ca- mlindeki, bir måbede yakışmayan manzaralar karşısında kendi milletinden ve İslâm åle- minden özür dilemeli değil miydi?

    Türkiye'nin bu mânâsız alttan alan tavrı da ortalıkta dolaşan dedikodulara kuvvet verir mâhlyettedir. Yunanistan, bu bir nevi kafa tutuşu ile, "Ellmdeki belgeleri açıklarım" diye ufak ufak aba altında sopa gösteriyor da, Türkiye, "Özür dileriz. Sakın böyle bir yola te- vessül etme. Biz Ayasofya'yı müze olarak tut- maya devam edelim, siz de belgeleri açıkla- mayın" mı demek istedi?

    Ortada hiç bir sebep ve gerekçe yokken; keyſi bir şekilde sahte bir kararnâme lle hålå Ibadete kapalı tutulmaya devam eden; 1980 Temmuz'unda kısmen ibadete açılan bölümü yine keyfi bir şekilde kapatılan Ayasofya Ca- mil hakkında sayın Özal'ın daha önce sarfet- tığı "Ayasofya bir müzedır, müze olarak da ka- lacak" sözleri de mide bulandırır måhlyette- dir. Ayasofya nıçın müze yapılmıştır, hangı mantıklı ve makul gerekçe ile "müze" olarak kalacaktır? Nåne rûhundan sonra Icad edilen "Davos Rūhu"nu yaşatmak için ml, yoksa Yu- nanistan'ın elinde olduğu ğu iddia edilen belgeyi bir müddet daha açıklatmamak için mi?

    Evet , artık bu mesele kabak tadı verdi. Lå- iklikle, falanla da ilgisi yok. Hele hukûki bir mesnedi hiç yok. Ortalıkta dolaşan söylenti de iyice can sıkmaya ve mide bulandırmaya başladı. Dolayısıyla Ayasofya'yı ibadete aç- mak artık vācip oldu. Açalım ki bütün söylen- tilerin, dedikoduların, bühtanların, iſturaların sonu gelsin. Zihinleri bulanık olarak tutmaya, dedikodular asılmış gibi göstermeye kimse- nin hakkı yoktur.

    Bünyamin

    Ateş

    Yeni

    Nesil

    1988

    16 Aralık

    YanıtlaSil
  69. DR. RIZA

    NUR-HU

    kümetin pa-

    rası halktan

    toplandıkça

    Maliye yerl-

    ne, İş Ban-

    kasına gidi-

    yordu. Ser-

    mâyeyi hü-

    kûmet veri-

    yordu. Kârı

    ise Mustafa

    Kemal alı-

    yordu.

    "İş Bankası bir nevî

    politikacılar

    bankasıydı"

    YanıtlaSil
  70. "İn-

    yerde

    Laiklik, e

    devlet işlerindeki sınırının çizilm

    sidir. Atatürk'e göre İslam dini akla,

    lime ve fenne uygundur. Atatürk 192-

    NE VAR NE YOK?

    Bünyamin Ateş

    "Put" nasıl "yük" oldu?

    AKIN zamanlara kadar ağızlara kilit vurulduğu ve Y tartışılmasına tahammül edilemediği için konuşu lamayan, yazılamayan meseleler ucundan, kıyısından konuşulmaya, yazılmaya başladı.

    Muhterem okuyucularımızın hatırlayacakları üzere Saçak dergisinin Mart 1986 sayısı ile Türk Kara Kuv- vetlerini Güçlendirme Vakfı tarafından çıkarılan Mehmetçik dergisinn Eylül-Ekim-Kasım-Aralık '86 sayısında yayınlanan belgeler gazetemizde de neşredil- mişti. İkibine Doğru dergisinin 22-28 Şubat 1987 ta- rihli nüshasında yer almıştı. Zaman içinde hiç şüphe- siz bunların genişçe bir tenkid ve tahlili, dinî açıdan yorumu yapılacaktır.

    Bu tenkid, tahlil ve yorumları ileri bir tarihe bırakıp şimdilik İkibine Doğru'nun Doğu Perinçek imzasıyla yayınlanan "Puttu, Yük Oldu" başlıklı takdim yazı- sından yer yer iktibaslar yapalım."

    nyamin Ateş'in 25 Şubat 1987 tarihli Yeni Nesil'de çıkan yazısının

    YanıtlaSil
  71. Ümmetime, yakında geçmiş ümmetlerin hastalığı isabet eder: Dünya nimetinden neşelenmek(batıl ile ferahlanmak ve tekebbür) tuğyan ve kin, mal ve evlat çoğaltma, haksız düşmanlık, husumet ve haddi aşan bir hased (ki neticesi mukateledir).
    Ravi: Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    Sayfa: 302 / No: 5
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil
  72. Ümmetime yakında, ahir zamanda, kader meselesinden bir kapı açılır. Ve onu hiçbir şey kapamaz. Onu açanlara rastlarsanız, kendilerini şu mealdeki ayetle karşılarsanız size kafi gelir: "Arzda ve nefislerinizde her kime isabet eden bir musibet yoktur ki, kitapta tesbit edilmiş olmasın."
    Ravi: Hz. Süleym İbni Cabir (r.a.)
    Sayfa: 302 / No: 6
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil
  73. Yakında ümmetim içinde bazı kimseler olacak ki, çeşitli yemekler yiyecekler, çeşitli içecekler içecekler ve renk renk elbiseler giyecekler ve sözü de dilini döndürüp konuşacaklar. İşte bunlar ümmetimin şerlileridir.
    Ravi: Hz. Ebû Ümâme (r.a.)
    Sayfa: 302 / No: 9
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil
  74. Ahir zamanda, eğlencenin ve çenginin meydan aldığı içkinin de mübah addolunduğu zaman yere batma, taş yağma zuhur edecek ve insan kılığından çıkma olacaktır.
    Ravi: Hz. Sehl İbni Saad (r.a.)
    Sayfa: 302 / No: 8
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil
  75. Benden sonra yakında birtakım sultanlar peydah olur. Kapılarında fitneler develerin yatakları gibidir. Kimseye bir hayır göstermezler. Bir şey verirlerse, ancak onların dinlerinden bir taviz kopararak verirler.
    Ravi: Hz. Abdullah İbni Hars (r.a.)
    Sayfa: 302 / No: 11
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil
  76. Benden sonra yakında ümmetimden bir taife zuhur eder ki, Kur'an'ı okurlar ama boğazlarını geçmez. Dinden de okun yaydan çıktığı gibi çıkarlar ve avdet de etmezler. Onlar, halkın ve mahlukatın en şerlisidirler. Alametleri de yüzünü gözünü traş etmeleridir.
    Ravi: Hz. Ebû Zerr (r.a.)
    Sayfa: 302 / No: 12
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil
  77. İnsanların seyyidi Adem (a.s.), Arabın seyyidi Hz. Muhammed (s.a.s.), Rumun seyyidi Süheyb (r.a.), Acemin seyyidi Selman (r.a.), Habeşin seyyidi Bilal (r.a.), dağların seyyidi Tur-i Sina, ağaçların seyyidi sidre, ayların seyyidi haram ayları, günlerin seyyidi Cuma, kelamın seyyidi Kur'an, Kuran'ın seyyidi Bakara suresi, Bakaranın seyyidi Ayetel kürsi'dir. Ve onda beş kelime vardır ki, her bir kelimede elli bereket bulunur.
    Ravi: Hz. Ali (r.a.)
    Sayfa: 302 / No: 1
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil
  78. Ümmetim içinde bir takım kavimler olacak ki, fakihleri ince ve karışık meseleleri ele alacaklar. İşte onlar, ümmetimin şerlileridir.
    Ravi: Hs. Sevban (r.a.)
    Sayfa: 302 / No: 7
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil
  79. Ahir zamanda zalim hükümdarların avanesi olur ki, onlar sabah Allah'ın gazabında yürürler, akşamda Allah'ın buğzu içinde dolaşırlar. Sakın onların sırdaşlarından olmayın.
    Ravi: Hz. Ebû Ümâme (r.a.)
    Sayfa: 302 / No: 10
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil
  80. ٦٠٨٦ - لا يُعَادُ الْمَرِيضُ إِلا بَعْدَ ثَلَاثٍ (طس عن ابى هريرة) 6086- Hasta ancak üç gün geçtikten sonra ziyaret edilir.

    ٦٠٨٧ - لا يُعْجِبَنَّكُمْ اِسْلامَ امْرِءٍ حَتَّى تَعْلَمُوا مَا عَقَدَهُ عَقْلُهُ عق) وقال منكر

    عد هب وضعفه عن ابن عمر)

    6087- Kişinin itikadını anlamadan müslümanlığı hoşunu- za gitti diye karar vermeyin.

    ٦٠٨٨ - لا يُضَحَى بِمُقَابَلَةٍ وَلَا مُدَابَرَةٍ وَلَا شَرْقَاءَ وَلَا خَرْقَاءَ وَلَا غَوْرَاء إِن

    عن على طب عن ابي مسعود

    6088- Kulağı önden arkadan kesilmiş, kulağı uzunlama- sına kesilmiş, yırtılmış veya delinmiş olan koyun ve tek gözlü koyun kurban edilmez.

    ٦٠٨٩ - لا يَضُرُّ الْمَرْأَةَ الْحَائِضَ وَالْجُنُبَ أَنْ لَا تَنقُضَ شَعْرَهَا إِذَا أَصَابَ

    الْمَاءُ شَرَافَ الرَّأْسِ (الخطابي ض عن جابر)

    6089- Hayız ve cünüp kadın, su başının dibine isabet e- derse örgülerini çözmesine lüzum kalmaz. Çözmezse ona bir za- rar vermez.

    ٦٠٩٠ - لا يُعْجِزُ اللَّهُ هَذِهِ الْأُمَّةَ مِنْ نِصْفِ يَوْمٍ إِذَا رَأَتِ الشَّامُ مَائِدَةَ رَجُلٍ

    وَأَهْلِ بَيْتِهِ فَعِنْدَ ذَلِكَ فُتِحَ الْقُسْطَنْطِنِيَّةُ (حم عن ابي ثعلبة

    ) 6090- Allah bu ümmeti yarım gün bile aciz bırakmaz. Şam bir adamın ve ehl-i beytinin sofrasını görmedikçe. Şam o adamın sofrasını gördüğünde Kostantiniyye feth olunur.

    ٦٠٩١ - لَا يَغْتَسِلُ الرَّجُلُ مِنْ فَضْلِ امْرَأَتِهِ وَلَا تَغْتَسِلُ بِفَضْلِهِ وَلَا يَبُولُ فِي

    مُغْتَسِلِهِ وَلَا يَمْتَشِطُ كُلَّ يَوْمٍ (حم عن رجل من الصحابة)

    lan su ile yıkanamaz. Kadın da onun artığı ile yıkanamaz. Kişi yi- kandığı yere küçük su dökmesin. Her gün de saçını taramasın. 6091- Erkek, temizliğinden şüpheli ise karısının artığı o-

    YanıtlaSil
  81. lunmaz. 6080- Onlarda (yatsı ile sabahı kastediyor) münalık bu-

    -٦۰۸۱ - لا يَصْبِرُ عَلى لأواء المدينة أحد من أمتى الأكُنتُ له شفيعا أو

    وثمانية عن ثلاثة) شَهِيدًا يَوْمَ الْقِيَمَةِ ( م ت حب عن ابي هريرة

    6081- Ümmetimden her kim Medine'de hayatın güçlü. ğüne sabrederse, kıyamet günü ona ya şefaatçı olacağım, ya da lehinde tanık olacağım.

    ٦٠٨٢ - لا يُصَلَّى أَحَدُكُمْ فِي الثَّوْبِ الْوَاحِدِ لَيْسَ عَلَى عَائِقِهِ مِنْهُ شَيْ

    حم عب ش خ م د ن عن ابي هريرة)

    6082- Biriniz omuzunda bir şey olmadan kişi, tek elbise içinde namaz kılmasın.

    ٦٠٨٣ - لاَ يَصُومُ يَوْمًا عَبْدٌ فِي سَبِيلِ اللَّهِ إِلَّا بَاعَدَ اللَّهُ بِذَلِكَ الْيَوْمَ وَجْهَهُ

    عَنِ النَّارِ سَبْعِينَ خَرِيفًا (حب عن ابي سعيد)

    6083- Kul Allah yolunda bir gün oruç tutarsa, Allah o gün sayesinde onun yüzünü tam yetmiş sene ateşten uzaklaştırır.

    ٦٠٨٤ - لاَ يُصِيبُ الْمَرْءُ الْمُؤْمِنُ مِنْ نَصَبٍ وَلَا وَصَبٍ وَلَا هَمْ وَلَا حَزَنٍ

    وَلَا غَمْ وَلَا أَذًى حَتَّى الشَّوْكَةُ يُشَاكُهَا إِلاَّ كَفَرَ اللَّهُ عَنْهُ بِمَا خَطَايَاهُ (حب عن ابي

    6084- Mü'mine isabet eden yorgunluk, hastalık, gam, keder, üzüntü hatta ayağına batan diken bile günahlarına kef- faret olacaktır.

    هريرة وابي سعيد)

    ٦٠٨٥ - لا يُصِيبُ ابْنَ آدَمَ خَدْشُ عُودٍ وَلَا عُشْرَةُ قَدَمٍ وَلَا اخْتِلَاجُ عِرْقٍ إِلَّا

    أَكْثَرُ (هب عن قتادة ص ش عن الحسن مرسلا) بِذَنْبٍ وَمَا يَعْفُو اللَّهُ عَنْهُ

    6085- Âdemoğluna isabet eden bir çöp yarası, ayak kayması veya günah yüzündendir. Allah'ın affettiği ise daha çoktur. bir

    -1408

    YanıtlaSil
  82. 5587- Kim güç durumda olana kolaylık gösterirse, Allah ona hem dünyada hem ahirette kolaylık gösterir.

    ٥٥٨٨ - مَنْ يَكُنِ الْمَسْجِدُ بَيْتَهُ ضَمِنَ اللَّهُ لَهُ الرُّوحَ وَالرَّحْمَةَ وَالجوار على

    " (طس خط عن أبي الدرداء) الصَّرَاطِ إِلَى الْجَنَّةِ

    5588- Kimin evi mescit olursa (yani cemaate devam e derse) Allah ona gönül rahatlığı verir. Sırat köprüsünden geçip doğru cennete girmesini garanti eder.

    ٥٥٨٩ - مَنِ الْمُتَكَلِّمُ آئِفًا لَقَدْ رَأَيْتُ بِضْعَةً وَثَلَاثِينَ مَلَكًا يَبْتَدِرُونَهَا أَيُّهُمْ يَكْتُبُهَا أَوَّلَ (حم خ ن حب عن رفاعة بن رافع ان رجلا قال ربنا ولك الحمد حمدا كثيرا طيبا مباركا

    فيه فلما انصرف رسول الله ﷺ قال فذكره) 5589. Biraz önce konuşan kimdir? Otuz üç melek gör düm. Konuştuğunu hangisi daha önce yazacak diye acele edi. yorlardı. (Bir zat namazda "Rabbenâ ve lekel hamd* Hamden ke- sîran tayyiben mübâraken fih" deyince Resulüllah namazını biti- rince yukarıdaki hadisi buyurmuştur.)

    ٥٥٩٠ - مِنَ التَّوَاضُعِ أَنْ يَشْرَبَ الرَّجُلُ مِنْ سُؤْرِ أَخِيهِ وَمَنْ شَرِبَ مِنْ سُفْرِ أَخِيهِ رُفِعَتْ لَهُ سَبْعُونَ دَرَجَةً وَمُحِيَتْ عَنْهُ سَبْعُونَ خَطِيئَةً وَكُتِبَتْ لَهُ سَبْعُونَ

    حسَنَةٌ (خط عن ابن عباس وفيه نوح بن ابى مريم وقال ابن الجوزى موضوع)

    5590- Kişinin kardeşinin artığını içmesi tevazudandır. Kim kardeşinin artığını içerse, yetmiş derecesi yükselir, yetmiş gü- nahı düşürülür. Kendisi için ayrıca yetmiş de sevap yazılır.

    ٥٥٩١ - مِنَ الْجَفَاءِ أَنْ يَدْخُلَ الرَّجُلُ مَنْزِلَ أَخِيهِ فَيُقَدِّمُ إِلَيْهِ الشَّيْئَ لِيَأْكُلَهُ فَلَا يَأْكُلُهُ وَالرَّجُلُ يَصْحَبُ الرَّجُلَ فِي الطَّرِيقِ فَلَا يَسْأَلُهُ عَنْ اسْمِهِ وَاسْمِ أَبِيهِ

    وَالرَّجُلُ يُجَامِعُ أَهْلَهُ لا يُلاعِبُهَا قَبْلَ الْجَمَاعِ (الديلمي عن على)

    5591- Şu hususlar cefadandır: Müslüman kardeşinin evi- ne girip de kendisine ikram edilen şeyi yememesi. Yolda arkadaş olduğu kimseye, adını ve babasının adını sormaması. Cimadan

    1300

    YanıtlaSil
  83. önce hanımı ile oynaşmadan hemen onunla cinsi münasebet kur masi.

    ٥٥٩٢ من المرؤة أن ينصت الرَّجُلُ لاخيه إذا حَدَّثَهُ وَمِنْ حُسن لأخيه إذا انقطع شسع نعله خط عن انس)

    المماشاة أن يقف الأخ 5592- Kişinin, kardeşini konuştuğu zaman sükut edip dinlemesi bir şahsiyet ifadesidir. Beraber yürüdüğü müslüman dinleştinin pabucunun bağı koptuğu zaman onu beklemesi yoru me adabındandır.

    ٥٩٣ - مِنْ أَحَتِ الأَعْمَالِ إِلَى اللَّهِ تَعَالَى إِدْخَالُ السُّرُورِ عَلَى الْمُسْلِمِ أَوْ أَنْ تُفَرَجَ عَنْهُ عَمَّا أَوْ تَقْضِيَ عَنْهُ دَيْنَا أَوْ تُطْعِمَهُ مِنْ جُوعٍ (ابن المبارك عن ابي

    شريك مرسلا)

    5593- Allah'ın en çok sevdiği ameller, müslümanın kal- bine sevinç koyman, üzüntüsünü gidermen, borcunu ödemen, açlıktan doyurmandır.

    ٥٥٩٤ - مِنْ أَشْرَاطِ السَّاعَةِ هَلاَكُ الْعَرَبِ * (ت غريب طب عن طلحة بن مالك)

    5594- Kıyamet alametlerinden birisi de Arabın helâk ol- masıdır.

    ٥٥٩٥ - مِنْ أَشْرَاطِ السَّاعَةِ أَنْ يَمُرَّ الرَّجُلُ فِي الْمَسْجِدِ لَا يُصَلَّى فِيهِ رَكْعَتَيْنِ

    وَأَنْ لَا يُسَلَّمَ إِلَّا عَلَى مَنْ يَعْرِفَ وَأَنْ يُبْرِدَ الصَّبِيُّ (الشيخ طب عن ابن مسعود)

    5595- Kişinin mescidin yanından geçtiği halde içinde iki rekât namaz kılmaması, tanıdıklarından başkasına selam verme- mesi ve çocuğun yaşlıyı işlerinde koşturması kıyamet alametle- rindendir.

    ٥٥٩٦ - مِنْ أَشْرَاطِ السَّاعَةِ أَنْ يُؤْتَمَنَ الْخَائِنُ وَيُخَوَّنَ الأَمِينُ الخرائطي عن ابم ابن عمرو)

    5596- Haine güvenilip doğruya ihanet edilmesi de kıya met alametindendir.

    YanıtlaSil
  84. تَعْلَمُونَهُ وَلِمَنْ تَعَلَّمْتُمْ مِنْهُ وَلَا تَكُونُوا مِنْ جَبَابِرَةِ الْعُلَمَاءِ فَيَغْلِبَ جَهْلُكُمْ

    عِلْمَكُمْ (الديلمي عن ابي هريرة)

    1011- İlim talep edin ve ilimle birlikte sükunet ve sabri da talep edin. Öğretmekte olduğunuz kimselere ve kendilerinden talendiğiniz kimselere yumuşak davranın. Zorba alimlerden olmayın ki, cehliniz ilminizi yenik düşürmesin.

    ۱۰۱۲ - اطَّلَعْتُ فِي الْجَنَّةِ فَرَأَيْتُ أَكْثَرَ أَهْلِهَا الْفُقَرَاءَ وَاطَّلَعْتُ فِي النَّارِ

    فَرَأَيْتُ أَكْثَرَ أَهْلِهَا الْأَغْنِيَاءِ وَالنِّسَاءِ" (عم عن ابن عمرو)

    1012- Cennete bir baktım, içindekilerin çoğunu fakirler teşkil

    ediyordu. Cehenneme bir baktım, içindekilerinin ekserisini zenginler ve

    kadınlar teşkil etmekte olduğunu gördüm.

    ۱۰۱۳ - اعْبُدِ اللهُ وَلَا تُشْرِكْ بِهِ شَيْئًا وَاعْمَلْ اللَّهُ كَأَنَّكَ تَرَاهُ وَاعْدُدْ نَفْسَكَ

    فِي الْمَوْتَى وَاذْكُرِ اللَّهَ عِنْدَ كُلِّ حَجَرٍ وَكُلِّ شَجَرٍ وَإِذَا عَمِلْتَ سَيِّئَةً فَاعْمَلْ بِجَنْبِهَا حَسَنَةٌ اَلسِّرُّ بالسِّرِّ وَالْعَلَانِيَّةُ بِالْعَلَانِيَّةِ أَلَا أُخْبِرُكَ بِأَمْلَكِ

    بالنَّاسِ مِنْ ذَلِكَ وَأَشَارَ إِلَى لِسَانِهِ وَهَلْ يَكُبُّ النَّاسَ عَلَى مَنَاخِرِهِمْ فِي النَّارِ

    الا هَذَا طب هب عن معاذ بن جبل)

    1013- Allah'a kulluk et. O'na hiçbir şeyi ortak koşma. Allah için, sanki O'nu görüyormuşun gibi amel et. Kendini ölüler arasında say, rastladığın her taş ve her ağacın yanında Allah'ı zikret. Bir günah işlediğin zaman yanında bir sevap işle. Günah gizli ise sevap da gizli, alenî ise sevap da alenî olsun. Dikkat et! İnsanların en çok sahip olmaları gereken şeyi sana bildiriyorum. Dilini gösterdi ve: "İşte insanları burunları üzerinde ateşe sürükleyen yegane şey budur" buyurdu.

    ١٠١٤ - اَعْتِقُوا عَنْهُ رَقَبَةً يُعْتِقُ اللَّهُ بِكُلِّ عُضْرٍ مِنْهَا عُضْوًا مِنْهُ مِنَ النَّارِ

    د حب طب ك ق عن وائلة قال اتينا عليه السلام في صاحب لنا اوجب النار بالقتل

    فذكره)

    248

    YanıtlaSil
  85. Shun (katl keffareti icab eden adam)

    mobir köle azad edin. Allah onun her azasına karşılık ondan bir

    ehennemden azad eder.

    ١٠١٥ - اعْتِكَافُ عَشْرِ فِي رَمَضَانَ كَحَجَّنَيْنِ وَعُمْرَتَيْنِ (طب) عن علي

    الحين عن ابيه)

    1015- Ramazanda on gün itikaf etmek, iki hac ve iki umre na muadildir.

    ۱۰16 - اعْدِلُوا بَيْنَ أَوْلَادِكُمْ فِي النَّحْلِ كَمَا تُحِبُّونَ أَن يَعْدِلُوا بين

    بشير) في البر واللطف (حب طب قي عن النعمان بن

    1016- Çocuklanınızı onlara bir şey verdiğiniz zaman eşit Nitekim siz de iyilik ve lütufta size karşı eşit davranılmasını niz.

    ۱۰۱۷ - اعْدُدْ سِئًا بَيْنَ يَدَى السَّاعَةِ مَوْتِي ثُمَّ فَتْحُ بَيْتِ الْمَقْدِسِ ثُمَّ يَأْخُذُ فِيكُمْ كَقُصَاصِ الْغَنَم ثُمَّ اسْتِفَاضَةُ الْمَالِ حَتَّى يُعْطَى الرَّجُلُ مائة فَيَظِلُّ سَاخِطًا ثُمَّ فِتْنَةٌ لَا يَبْقَى بَيْتٌ مِنَ الْعَرَب الاّ دَخَلَتْهُ ثُمَّ هُدْنَةٌ تـ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَ بَنِي الأَصْفَرِ فَيَعْدِرُونَ فَيَأْتُونَكُمْ تَحْتَ ثَمَانِينَ غَايَةً تَحْتَ -

    غَايَةٍ اثْنَا عَشَرَ الْفَا (خ عن عوف بن مالك)

    1017- Kıyametten önce altı alamet sayın:

    a) Ölümüm.

    b) Sonra Beyt-i Makdis'in fethi.

    c) Ardından veba hastalığı (çok ölümlere sebebiyet verecek bulaşıcı hastalık) ki, sizi şiddetli hastalığa yakalanmış koyunlar misali alıp alıp götürür.

    d) Sonra mal (para) çokluğu. Hatta bir adama yüz dinar verilecek de hâlâ öfkesi gitmeyecek.

    e) Sonra bir fitne. Hem de öylesine ki, girmedik hiçbir arap evi kalmayacak.

    f) Sonra Ben-i Esfer ile aranızda bir sulh anlaşması. (Bilahare bunlar anlaşmalarını) ihlal edip her bir sancağın altında oniki bin kişi bulunmak kaydıyla, seksen sancağın altında size (960.000 kişi olarak) hücuma kalkışacaklar.

    249

    YanıtlaSil
  86. 4164- Kişinin müslüman kardeşi ile gece ibadet etmesi, bir sene mescitteki itikafından hayırlıdır.

    ٤١٦٥ - قَيدُوا الْعِلْمَ بِالْكِتَابَةِ (خط) كر عن انس طب ك قط خط في تقييد العلم

    كر عن ابن عمر وطب عن انس ك عن عمر

    4165- İlmi yazı ile kaydedin.

    ٤١٦٦ - قَيْدْهَا وَتَوَكَّل خط كر عن ابن عمر قال قلت يا رسول الله ارسل واتوكل قال فذكره قال خط متروك طب هب كر عن جعفر عن ابيه)

    4166- Onu bağla da, sonra tevekkül et. (Birisi, devesini saliverip de mi tevekkül edeceğini sorduğunda bu hadis varit ol- muştur.)

    ٤١٦٧ - قِيلَ لِي يَا مُحَمَّدُ لِتَكُمْ عَيْنُكَ وَلِتَسْمَعْ أُذُنُكَ وَلِيَعٍ قَلْبُكَ فَنَامَتْ

    عَيْنِي وَوَعَى قَلْبِي وَسَمِعَتْ أُذُنِي (ابن سعد عن ابي بكر بن عبد الله مرسلا)

    4167- Bana melekler tarafından şöyle denildi: "Ey Mu- hammed! Gözün uyusun, kulağın dinlesin. Kalbin de ezberlesin. Bunun üzerine gözüm uyudu, kalbim ezberledi ve kulağım da i- şitip dinledi."

    ٤١٦٨ - قُضِيَ بِالشَّفَعَةِ فِي كُلِّ مَا لَمْ يُقْسَمْ فَإِذَا وُقِّتَ الْخُدُودُ وَصُرِفَتِ

    الطَّرْقُ فَلَا شُفْعَةَ (حم هـ ع عن جابر)

    4168- Taksim edilemeyen mal "Şüf'a" ile hükmedilir. Hudutları belirlenir ve yolları beyan edilirse şüf'a olmaz.

    ٤١٦٩ - قُضِيَ بِالْيَمِينِ مَعَ الشَّاهِدِ الْوَاحِدِ (حم ش م ج هـ عن ابن عباس هـ حم ت ق ض عن جابر د ت هـ ق عن ابي هريرة وعشرون عن عشرة

    4169- Tek şahitle birlikte yeminle hükmedilir.

    000

    YanıtlaSil
  87. Ben nefs-i emmareyi İngilizce'ye 'zalim' (tyrannical) olarak tercüme ettim. Bu bize zulmeden nefistir. İlginçtir; Mevlana nefs-i emmareden firavun olarak bahseder. Nefs-i emmareyi İngilizce'ye çevirmeye kalkıştığımda endişelenmiştim. Ben kimdim ki, kısır Kur'an ve Arapça bilgimle Kur'ani bir kavramı tercüme etmeye kalkışıyordum! Mevlana'nın kitabını okuduktan sonra, 'Elhamdülillah, tercümem o kadar da fena değilmiş' dedim, çünkü orada nefs-i emmare Firavun olarak tasvir ediliyor.

    YanıtlaSil
  88. Ekim 2003 Sayı: 212 Şaban 1424-4.250.000 TL. (KDV dan

    ALTINOLUK

    aylık mecmua

    YanıtlaSil
  89. ٥٥٩٦ - مِنْ أَشْرَاطِ السَّاعَةِ أَنْ يُؤْتَمَنَ الْخَائِنُ وَيُخَوَّنَ الأَمِينُ الخرائطي عن ابم ابن عمرو)

    5596- Haine güvenilip doğruya ihanet edilmesi de kıya met alametindendir.

    YanıtlaSil
  90. Bir kimse nası gücendirmek pahasına, Allah'ı hoşnud ederse, insanların kötülüklerine karşı Allah kafi gelir. Bir kimse de insanları hoşnud etmekle Allah'ı gücendirirse, Allah onu insanlara bırakır.
    Ravi: Hz. Âişe (r.anha)
    Sayfa: 401 / No: 14
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil
  91. Bir kimse halkı nazarı itibare almadan Allah'ı hoşnud ederse, Allah ona kafi gelir. Allah'ı gücendirerek mahlukatı hoşnud ederse, Allah o mahlukatı kendisine musallat eder.
    Ravi: Hz. Amr İbni Şuayb (r.a.)
    Sayfa: 401 / No: 15
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil
  92. Bir kimse geçmiş ve gelecek insanların ilmine malik olmak isterse, Kur'an-ı Kerim'i tahlil etsin.
    Ravi: Hz. Enes (r.a.)
    Sayfa: 401 / No: 3
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil
  93. Cebrail (a.s.) bana beyaz bir ayna getirdi. İçinde kara bir nokta vardı. Sordum, bu nedir? Dedi ki: "Bu Cuma'dır ve kıyamet de Cuma günü kopacaktır."
    Ravi: Hz. Enes (r.a.)
    Sayfa: 270 / No: 3
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil


  94. وَالسَّابِعَةُ لَمْ يَكُنْ مُوسَى يُحِبُّهَا قَالَ يَا رَبِّ أَيُّ عِبَادِكَ أَتْقَى قَالَ الَّذِي يَذْكُرُ اللَّهَ وَلَا يَنْسَى قَالَ فَأَيُّ عِبَادِكَ أَهْدَى قَالَ الَّذِي يَتَّبِعُ الْهُدَى قَالَ فَاى عِبَادِكَ أَحْكَمُ قَالَ الَّذِي يَحْكُمُ لِلنَّاسِ كَمَا يَحْكُمُ لِنَفْسِهِ قَالَ فَأَيُّ عِبَادِكَ أَعْلَمُ قَالَ عَالِمٌ لَا يَشْبَعُ مِنَ الْعِلْمِ يَجْمَعُ عِلْمَ النَّاسِ إِلَى عِلْمِهِ قَالَ فَأَيُّ عِبَادِكَ أَعَزُّ قَالَ الَّذِي إِذَا قَدَرَ عَفَا قَالَ فَأَيُّ عِبَادِكَ أَعْبَدُ قَالَ الَّذِي يَرْضَى بِمَا أُوتِيَ قَالَ فَلَى عِبَادِكَ افْقَرُ عَفَا قَالَ صَاحِبُ سَفَرٍ فَقَالَ رَسُولُ اللَّهُ فِي الْحَدِيثِ لَيْسَ الْغِنَى عَنْ ظَهْرِ مَالَ إِنَّمَا الْغِنَى غِنَى النَّفْسِ فَإِذَا أَرَادَ اللَّهُ بِعَبْدِ خَيْرًا جَعَلَ غِنَاهُ فِي نَفْسِهِ وَتُقَاهُ فِي قَلْبِهِ وَإِذَا أَرَادَ اللَّهُ بِعَبْدِ شَرًّا جَعَلَ فَقَرَهُ

    بَيْنَ عَيْنَيْهِ (الروياني وابو بكر بن المقرى وابن لال كر هب عن ابي هريرة)

    3673- Musa Rabbinden başkasında bulunmayan altı haslet istedi. Bunun kendine has olduğunu sanıyordu. Yedinci bir suali kendisini düşünerek sormamıştı. Dedi ki:

    "Ey Rabbim! Hangi kulun daha müttakidir?"

    "Allah'ı zikredip onu hiç unutmayan."

    "Hangi kulun daha doğru yoldadır?"

    "Hidayete eren."

    "Hangi kulun daha iyi hükmetme yeteneğine sahiptir?"

    "İnsanlara, kendi nefsine verdiği hükmü veren."

    "Hangi kulun daha bilgindir?"

    "İlimden doymak bilmeyen, herkesin ilmini kendi ilmine

    katmakta devam eden alim."

    "Hangi kulun daha güçlüdür?"

    "Gücü yettiği halde bağışlayan."

    "Hangi kulun daha çok ibadet edendir?" "Kendisine verilene razı olup yetinen."

    "Hangi kulun daha fakirdir?"

    "Yolcu. Çünkü o gariptir."

    Allah Rasulü bir hadiste buyurdu:

    "Zenginlik mal zenginliği değil; zenginlik gönül zenginliğidir.

    Allah bir kula iyilik istediği zaman, ona gönül zenginliğini ihsan eder, kalben onu yükseltir. Bir kula da şerri murad etti mi, fakirliği (ihtiyacı) onun iki gözü ortasında yerleştirir, daima aç gözlü olur.

    YanıtlaSil
  95. 3677 İlim öğrenmeye koşuşun. Doğru insanın sözü, dunyadan ve üstündeki tüm altın ve gümüşlerden hayırlıdır.

    ٣٦٧٨ - سَاعَتَانِ تُفْتَحُ فِيهِمَا أَبْوَابُ السَّمَاءِ وَقَلَّ مَا تُرَدُّ عَلَى دَاعِ دَعْوتُهُ

    عِنْدَ حُضُورِ الصَّلوةِ وَعِنْدَ الصَّفَ فِي سَبيل الله رحب والدولابي طب وابن عبد

    البر في التمهيد خط ض عن سهل بن سعد مالك ش عنه موقوفا)

    3678- İki eşref (faziletli) saat var. Onlarda gök kapıları açılır ve dua eden kimsenin duası ender geri çevrilir:

    a) Namaza başlarken yapılan dua.

    b) Allah yolunda düşmanla çarpışmak için asker saf haline geldiği zaman yapılan dua.

    ٣٦٧٩ - سَاعَةٌ فِي سَبِيلِ اللَّهِ خَيْرٌ مِنْ خَمْسِينَ حَجَةٌ (الديلمي عن ابن عمر)

    3679- Allah yolunda ilay-ı kelimetullah için bir saat kafirle çarpışmak, elli kere hacca gitmekten hayırlıdır.

    ٣٦٨٠ - سَاعَةٌ مِنْ عَالِمٍ يَتَّكِنُ عَلَى فِرَاشِهِ يَنْظُرُ فِي عِلْمِهِ خَيْرٌ مِنْ عِبَادَةِ

    الْعَابِدِ سَبْعِينَ عَامًا (الديلمي عن جابر)

    3680- Bir alimin döşeğine yaslanıp da bir saat ilmî araştırmada bulunması, bir abidin yetmiş yıllık ibadetinden daha hayırlıdır.

    ٣٦٨١ - سَامٌ أَبُو الْعَرَبِ وَحَامٌ أَبُو الْحَبَشِ وَيَافَتُ أَبُو الرُّومِ (حم ت حسن

    و ابن سعد ع طب ك ض عن سمرة

    3681- Nuh'un oğlu Sam Arabların babası, Ham Habeşlilerin babası, Yafes de Rumların babasıdır.

    ٣٦٨٢ - سَبَابُ الْمُسْلِمِ فُسُوقٌ وَقِتَالُهُ كُفْرٌ (حم خ م ت ه ن عن ابن مسعوده

    حل والخرائطي عن ابي هريرة قط عن جابر ٥ طب عن سعد وعبد الله وعمرو)

    3682- Müslümanın sövmesi fasıklıktır, din kardeşiyle çarpışması ise küfürdür.

    YanıtlaSil
  96. ٣٦٨٣ - سُبْحَانَ اللَّهِ الَّذِي يُرْسِلُ عَلَيْهِمُ الْفِتَنَ إِرْسَالَ الْقَطْرِ طب ض عن

    بلال)

    3683- Onların (müşriklerin) üzerine yağmur gibi fitne yağdıran Allah'ı tesbih ederim.

    ٣٦٨٤ - سُبْحَانَ اللَّهُ مَاذَا أُنْزِلَ اللَّيْلَةَ مِنَ الْفِتَنِ وَمَاذَا فُتِحَ مِنَ الْحَزَائِـــــن ايُقِظُوا صَوَاحِبَ الْحُجَرِ فَرُبَّ كَاسِيَةٍ فِي الدُّنْيَا عَارِيَةٌ فِي الْآخِرَةِ (حم خان

    عن ام سلمة)

    3684- Sübhânellâh! Bu gece fitnelerden ne indirilmiştir? Bu gece hazinelerden neler fethedilmiştir? Odalardakilerini teheccüd namazı kılmaları için uyandırın. Dünyada nice giyinmişler vardır ki, verilene şükretmedikleri ve mahrem yerlerini kapamadıkları için onlar ahirette çıplaktırlar.

    ٣٦٨٥ - سُبْحَانَ اللَّهِ تَنْزِيهُ اللَّهُ مِنْ كُلِّ سُوء الديلمي عن طلحة) etmektir 3685- Sübhânellâh (kelimesi), Allah'ı her kötü sıfattan tenzih

    ٣٦٨٦ - سُبْحَانَ اللهِ وَالْحَمْدُ للهِ وَلَا إِلَهَ إِلا اللَّهُ وَاللَّهُ أَكْبَرُ فِي ذَئب

    الْمُسْلِمِ مِثْلَ الْأَكُلَةِ فِي جَنْبِ ابْنِ آدَمَ (الديلمي عن ابن عباس)

    3686- "Sübhânellâhi vel hamdü lillâhi ve lâ ilâhe illellâhü vallâhü ekber" tesbihi, müslümanın günahının yanında, ademoğlunun yarasını yiyen ahile kurdu gibidir.

    ٣٦٨٧ - سُبْحَانَ اللهِ إِنَّكَ لَا تُطِيقُهُ وَلَا تَسْتَطِيعُهُ هَلَا قُلْتَ اللَّهُمَّ آتِنَا فِي

    الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الْآخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ النَّار رش حــم خ في الادب م ت ع ن

    حب هب عن انس ان التي ء م عاد رجلا قد جهد حتى صار مثل فرخ فقال له اما كنت تدعوا اما كنت

    تسئل ربك العافية قال كنت اقول اللهم ما كانت معاقبى به في الآخرة فعجله لي في الدنيا قال فذكره)

    3687- Sübhânellâh! Sen onu yapamazsın. Allah'ın azabına

    güç yetiremezsin. Şöyle söyleseydin ya: "Allâhümme rabbenâ âtinâ fid

    dünya haseneten ve fil âhırati haseneten ve kına azőben nâr."

    YanıtlaSil
  97. RAMUZ'ÜL EHADİS

    (HADİS ANSİKLOPEDİSİ)

    (1. CİLT)

    AHMED ZİYAÜDDİN GÜMÜŞHANEVİ

    ÇEVİRENLER:

    ARİF PAMUK

    NAİM ERDOĞAN

    PAMUK YAYINCILIK

    İstanbul Kitap ve Kültür Merkezi Büyükreşitpaşa Cad. 22/9 Laleli-İstanbul Tel-Fax: (0212) 522 26 83-528 60 04

    YanıtlaSil
  98. KARA DAVUD EFENDI SERHI

    55

    benim üzerime salat ve selâm ile ta'zim ve tekrimde bulunsa ve yüz

    kere salat getirse, o bana Cuma gününde salât getiren kul Kıyamet

    rününde yanında büyük bir nûr ile birlikte gelir. Lev kusíme zâliken nûrü beynel halkı küllihim levesiahüm. Ya-

    ni: Eğer o kimsenin nûru üleştirilse, yaratılmış olan insan, cinni ve meleklerin hepsinin arasında pay pay dağıtılsa o nûr o yaratıkların bütününe yetişir, taksim edilir.



    ARŞ'IN GÖVDESİ ÜZERİNE YAZILAN BAZI HABERLER

    ذُكِرَ فِي بَعْضِ الْأَخْبَارِ مَكْتُوبَ عَلَى سَاقِ الْعَرْشِ مَنِ اسْتَاقَ إِلَى رَحِمْتُهُ وَمَنْ سَا لَنِي أَعْطَيْتُهُ وَمَنْ تَقَرَبَ إِلَى بِالصَّلَاةِ عَلَى مُحَمَّدٍ غَفَرْتُ لَهُ ذُنُوبَهُ وَلَوْ كَانَتْ . مثل زبد البَحْرِه

    Zükire fî ba'zil ahbâri mektubün alá sâkıl arşi meniştâka ileyye rahimtühü ve men seeleni a'teytühü ve men takarrebe ileyye bis sa- láti alâ Muhammedin Gafertü lehü zünübehü velev kânet misle zebe- dil Bahri.

    Açıklama:

    Zükire fi ba'zil ahbâri mektübün alâ sâkıl arşi. Yâni:

    Bazı haberlerde Arş'ın gövdesi üzerine yazı yazılmış olduğu zikredilmiştir. (Arş'tan murad, Arş'ın direkleri, ataklarıdır. Rivayete göre Arş'ın üç yüz altmış ayağı vardır. Ve her ayağın eni, dünya ge- nişliğinin yetmiş bini kadardır. Her direğinden o bir direğine varın- ca, her ikisinin arasında, altmış bin sahra vardır. O altmış bin sah- ranın her bir alanında altmış bin âlem (dünya) vardır. O altmış bin ålemin herbiri, yeryüzünde olan insan ve cinlerin toplumu kadar- dır. (Bu rivâyeti Kadı Rahimehullah zikretti.)

    Meniştâka ileyye rahimtühü. Yâni, Hak Celle ve Ala Şanihü azamet ve iclâl ile dedi ki:

    YanıtlaSil
  99. 56

    SERH-I DELAİLÜ'L-HAYRAT VE ŞEVARİKİ'L-ENVAR

    Bir kimse benim rahmetime müştak olsa, ben o kula rahmet ederim.

    rimnu açıkhyarak söylemek lazım gelirse Hak Cause Ala Haz retleuacuameti ile Bir kimse bana iştiyak duysa diyor. Is- tyler kişinin sevdiğine olan meyli ve arzusudur ki hiç bir şeyden svameyipkisiellenmeyip ta sevdiğini görmeyince durulmayan sevgi çokluğuna denir. Buna göre Hak Celle ve Alâ şöyle buyuruyor:

    Bir kimsenin kalbinde dünya âleminde iken daima beni yü ce cennetlerimde, cemâlimle şeref bulma arzusu ve isteği olsa, benim rahmetime, yâni, cennetime iştiyâk duysa, o kula ben rahmet ede-

    rim.» Bundan da anlaşılır ki Cennet'e amel ile girilmeyip Hüdânın rahmetine muhtaç olunur. Nitekim bir hadis-i şerifte de bildirilmiştir.

    Resûl-i Ekrem (S.A.V.) saadet ve iclâl ile şöyle buyurmuştur: Ey ashabım ve ey ümmetim. Sizden hiçbiriniz ameli ile Cen- net'e girmez. Lâkin, şânı yüce Allah'ın rahmeti sebebi ile girer.

    O zaman ashab-ı kiram:

    Yâ Resûlallah; siz de ameliniz ile Cennet'e girecek misiniz? di- ye sordular. O da saadet ile:

    Ben de yaptığım işle, amelim ile girmem. Allahın rahmeti her halde. beni sarmış olsa gerektir. Netekim kın içine giren şeyi, kı- nın sarıp sarmaladığı gibi beni de Allah'ın rahmeti bürümüştür! bu- yurmuşlardır.

    O halde:

    <<- Bana müştak olan kula ben rahmet ederim,» sözlerini şöyle

    açıklayabiliriz: <- Benim rahmetime ve Cennet'ime girmeye iştiyak duyan, müştak olan kula ben rahmet eder, onu Cennetime korum!

    Zira, Ebû Nuaym (Rahimehullah) Hilyesinde tahriç edip Haz- ret-1 Enes (R. anh), Resûl-i Ekrem ve Nebi-yi Azâm (S.A.V.) Hazret- lreinden şöyle rivayet eder:

    Allah Celle Şanehu ve Takaddes Zatühü azamet ve celâli ile meleklerine şöyle buyurdular:

    «Kullarımın amel defterlerine bakın, hangi kulum benim Cen- net'imi diler, benden isterse ben ona rahmet edip Cennet'imi veririm. Ve hangi kulum Cehennem azabından bana sığınırsa ben onu azap-

    Muhlen men seelenia'teytühü ve men takarrebe ileyye bissalati ala Muhammedin gafertü lehü zünübehu vele abeilevye bisedil bah

    YanıtlaSil
  100. KARA DAVUD EFENDİ ŞERHİ

    57

    <<- Bir kimse gerek dünya için, gerek Ahiret için dilek ve istek- lerini, hâcetlerini benden sorarsa ve isterse ben o kimsenin sorusu- nu kabul eder ve kendisini muradına erdiririm. Bir kimse Muham- med (S.A.V.) üzerine salat ve selama başlayarak bana yaklaşmak murad etse ben o kimse için mağfiret ederim. O kimsenin günahını çok da olsa, hatta denizin dalgalarının köpüğü kadar olsa bile, yine rahmetin bolluğu ve genişliği ile lutfum ve inayetim ile o kulun bü- tün günahları yok olur ve Cennet'lere girmeğe hak kazanır.»



    وَرُوِيَ عَنْ بَعْضِ الصَّحَابَةِ رِضْوَانَ اللَّهِ عَلَيْهِمْ أَجْمَعِينَ أَنَّهُ قَالَ مَا مِنْ تَجْلِسِ يُصَلِّى فِيهِ عَلَى مُحَمَّدٍ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ إِلَّا قَامَتْ منه رائحة . طيبة حتى تَبْلُغَ عِنَانَ السَّمَاءِ فَتَقُولُ الْمَلَائِكَةُ هَذَا محلي صلَّى فِيهِ عَلَى مُحَمَّدٍ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَه

    Ve rüviye an ba'zis sahabeti ridvânullahi aleyhim ecmâine inne- hü kaale må min meclisin yüsalla fihi alâ Muhammedin sallallahü aleyhi ve selleme illâ kâmet minhü râihatün tayyibėtün hatta teb- lüge inânes semâi fetekulül melâiketü haza meclisün sulliye fihi ala Muhammedin sallallahü aleyhi ve selleme.

    Açıklama:

    Ve rüviye an ba'dis sahâbeti rıdvânüllahi aleyhim ecmâîne. Yâni: Resûlullah'ın、ashabından bazısından rivayet olundu. Şanı yüce Allah'ın mübarek rızası o Resûlullah sahâbelerinin cümlesinin üzerine olsun.

    Ennehü kaalè, mâ min meclisin yusellâ fihi alâ Muhammedin sallallahü aleyhi ve selleme. Yâni:

    O sahabelerden kimisi:

    <<- Mü'min meclislerinden bir meclis yoktur ki orada Hazret-i Muhammed (S.A.V.) in üzerine salât olunmamış bulursun, dediler.

    İlla kamet minhü raihatün tayyibetün hatta tebtuga inânes se- mâi fetekulül melâiketi hâzâ meclisin sulliye fihi alâ Muhammedin sallallahü aleyhi ve selleme. Yâni:

    YanıtlaSil
  101. ŞERHİ DELAİLÜ'L-HAYRAT VE ŞEVĀRİKI'L-ENVAR

    KARA DAVUD

    Delâil-i Hayrât Şerhi

    Delâil-i Hayrât Yazarı:

    ABDULLAH MUHAMMED BİN SÜLEYMAN CEZÚLÍ

    Şerheden:

    MUHAMMED KARA DAVUD EFENDİ (İzmitî)

    Bugünkü Dile Çeviren:

    M. FARUK GÜRTUNCA

    HUZUR YAYIN-DAĞITIM

    PAZARLAMA TİCARET LTD. ŞTİ.

    Çatalçeşme Sok. Yücer Han. No: 38/1-2

    Tel & Fax: (0212) 513 50 57-513 01 71

    Cağaloğlu-İSTANBUL

    www.huzuryayinevi.com.tr
    55,56,57.

    YanıtlaSil
  102. rim.» Bundan da anlaşılır ki Cennet'e amel ile girilmeyip Hüdânın rahmetine muhtaç olunur. Nitekim bir hadis-i şerifte de bildirilmiştir.

    Resûl-i Ekrem (S.A.V.) saadet ve iclâl ile şöyle buyurmuştur: Ey ashabım ve ey ümmetim. Sizden hiçbiriniz ameli ile Cen- net'e girmez. Lâkin, şânı yüce Allah'ın rahmeti sebebi ile girer.

    O zaman ashab-ı kiram:

    Yâ Resûlallah; siz de ameliniz ile Cennet'e girecek misiniz? di- ye sordular. O da saadet ile:

    Ben de yaptığım işle, amelim ile girmem. Allahın rahmeti her halde. beni sarmış olsa gerektir. Netekim kın içine giren şeyi, kı- nın sarıp sarmaladığı gibi beni de Allah'ın rahmeti bürümüştür! bu- yurmuşlardır.

    YANITLASİL

    yuksel30 Mayıs 2024 01:23
    ŞERHİ DELAİLÜ'L-HAYRAT VE ŞEVĀRİKI'L-ENVAR

    KARA DAVUD

    Delâil-i Hayrât Şerhi

    Delâil-i Hayrât Yazarı:

    ABDULLAH MUHAMMED BİN SÜLEYMAN CEZÚLÍ

    Şerheden:

    MUHAMMED KARA DAVUD EFENDİ (İzmitî)

    Bugünkü Dile Çeviren:

    M. FARUK GÜRTUNCA

    HUZUR YAYIN-DAĞITIM

    PAZARLAMA TİCARET LTD. ŞTİ.

    Çatalçeşme Sok. Yücer Han. No: 38/1-2

    Tel & Fax: (0212) 513 50 57-513 01 71

    Cağaloğlu-İSTANBUL

    www.huzuryayinevi.com.tr
    sy. 55,56,57.

    YanıtlaSil
  103. 6239. İnsanlara bir zaman gelecek ki, ümmetimin zamandaki ihtilafında sünnetime sarılan, kıvılcımları avuçlayan gibi olacak.

    ٦٢٤٠ - يَأْتِي عَلَى النَّاسِ زَمَانٌ وُجُوهُهُمْ وُجُوهُ الْآدَمِنِينَ وَقُلُوبُهُمْ قُلُوبٌ الشَّيَاطِينِ سَفَاكِينَ لِلدِّمَاءِ لَا يَرِعُونَ عَنْ قَبِيحٍ أَنْ تَابَعْتَهُمْ وَآرَبُوكَ وَان الْتَمَنْتَهُمْ خَانُوكَ صَيُّهُمْ عَارِمٍ وَشَابَهُمْ شَاطِرٌ وَشَيْخُهُمْ لَا يَأْمُرُ بِالْمَعْرُوفِ وَلَا يَنْهَى عَنْ مُنْكَرِ السُّنَّةُ فِيهِمْ بِدْعَةٌ وَالْبِدْعَةُ فِيهِمْ سُنَّةٌ وَذُو الْأَمْرِ فِيهِمْ غَاوِ فَعِنْدَ ذَلِكَ يُسَلِّطُ اللَّهُ عَلَيْهِمْ شَرَارَهُمْ فَيَدْعُو خِيَارُهُمْ فَلَا يُسْتَجَابُ

    لَهُمْ (خط عن ابن عباس)

    6240- İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki, yüzleri (suretleri) insan sureti gibi, fakat kalpleri şeytan kalbi olacaktır. Kan akıtacaklar, çirkin hareketlerden çekinmeyecekler. Onlara tabi olursan sana oyun yapacaklar, onlara güvendiğin takdirde sana hiyanette bulunacaklar. Çocukları yüzsüz, gençleri arsız olacak. Yaşlıları ise iyiyi emretmeyecek, münkerden alıkoymayacaklar. Onlarca sünnet bidat, bidat ise sünnet sayılacak. Onlarda emir boş ve bozuk olacak. İşte o zaman Allah onlara aralarından en kötü olanları musallat kılacak. İyileri şerlerinden kurtulmak için dua edecekler, ama dualan kabul edilmeyecek.

    ٦٢٤١ - يَأْتِي عَلَى النَّاسِ زَمَانٌ مَنْ لَمْ يَكُنْ مَعَهُ أَصْفَرُ وَلَا أَبْيَضُ لَمْ يَتَهَنَّ

    بالعيش" (طب طس ط ض حل عن المقدام)

    6241- İnsanlara öyle bir zaman gelecek ki, o zaman da kimin sarısı (altını), beyazı (gümüşü) yoksa yaşama hakkı olmayacak.

    ٦٢٤٢ - يَأْتِي عَلَى النَّاسِ زَمَانٌ يَدْعُو فِيهِ الْمُؤْمِنُ لِلْعَامَّةِ فَيَقُولُ اللَّهُ ادْعُ

    لخَاصَّةِ نَفْسِكَ اَسْتَجِبْ لَكَ فَأَمَّا الْعَامَّةُ فَإِنِّي عَلَيْهِمْ سَاخِطٌ (حل عن انس)

    edecek, Allah: "Sen yalnız kendine dun gelede duanı kabul edeyim. 6242- İnsanlara öyle bir zaman gelecek ki, kişi umuma dua Umum halka gelince ben onlara gazap edeceğim." buyuracak.

    YanıtlaSil
  104. -٦٢٤٣- يَأْتِي عَلَيْكُمْ زمان لا ينجو فيه الا من دعا دعاء الفريق رهب من

    حذيفة ونعيم بن حماد عنه) 6243. Size öyle bir zaman gelecek ki, o zamanda içinizden oncak boğulmak üzere olan kişinin duası gibi dua eden kimse kurtulur.

    الا ٦٢٤٤ - يَأْتِي عَلَى النَّاسِ زَمَانٌ يَتَخَلَّقُونَ فِي مَسَاجِدِهِمْ وَلَيْسَ هُمُهُمْ أَوْ الدُّنْيَا لَيْسَ اللَّهُ فِيهِمْ حَاجَةٌ فَلَا تُجَالِسُوهُمْ (ك عن الس)

    6244- İnsanlara öyle bir zaman gelip çatacak ki, cemaat, mescitlerde halka olup oturacak, fakat bütün gayeleri dünya menfaatı olacak. İşte bu gibilere Allah'ın ihtiyacı yoktur. Binaenaleyh siz onlarla oturmayın.

    ٦٢٤٥ - يَأْتِي عَلَى النَّاسِ زَمَانٌ أَفْضَلُ أَهْل ذَلِكَ الزَّمَانِ كُلُّ خَفِيفِ الْحَادَ قِيلَ يَا رَسُولَ اللهُ مَا خَفِيفَ الْحَادٌ قَالَ قَلِيلُ الْعِيَال" (كر عن حذيفة)

    6245. "İnsanlara öyle bir zaman gelecek ki, o zamanda en üstün kişi hafifül haz olan kişidir."

    "Hafifül haz ne demektir, ey Allah'ın Rasulü?" diye sordular. "Çocukları az olan kişi demektir" buyurdu.

    ٦٢٤٦ - يَأْتِي عَلَى النَّاسِ زَمَانٌ يَقُومُونَ سَاعَةً لَا يَجِدُونَ امَامًا يُصَلَّى

    بهم ره حم طب و ابن سعد عن سلامة بنت الحر)

    6246- İnsanlara öyle bir zaman gelecek ki, bir saat duracaklar da kendilerine namaz kıldıracak bir imam bulamayacaklar.

    ٦٢٤٧ - يَأْتِي عَلَى النَّاسِ زَمَانٌ يَأْكُلُونَ فِيهِ الرِّبَا فَمَنْ لَمْ يَأْكُلْهُ مِنْهُمْ نَالَهُ

    مِنْ غُباره" (حم وابن النجار عن ابي هريرة)

    6247- İnsanlara öyle bir zaman gelecek ki, o zamanda bol faiz yiyecekler, içlerinden faiz yemeyenlere bile mutlaka onun tozundan bulaşacak.

    ٦٢٤٨ - يَأْتِي عَلَى النَّاسِ زَمَانٌ يَحْجُ أَغْنِيَاءُ أُمَّنِي لِلنُّزْهَةِ وَأَوْسَطُهُمْ

    1417

    YanıtlaSil
  105. لِلتَجَارَةِ وَقُرَّاؤُهُمْ لِلرِّيَاءِ وَالسُّمْعَةِ وَفُقَرَاؤُهُمْ لِلْمَسْئَلَةِ" (خط والديلمي عن

    انس)

    6248- İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki, ümmetimin zenginleri seyahat için, orta hallileri ticaret için, okuyucuları gösteriş yapmak ve fakirleri de dilenmek için hac yapacaklar.

    ٦٢٤٩ - يَأْتِي عَلَى أُمَّتِي زَمَانٌ يَحْسُدُ الْفُقَهَاءُ بَعْضُهُمْ بَعْضًا وَيَغَارُ بَعْضُهُمْ عَلَى بَعْضٍ كَتَغَايْرِ التَّيُوسِ بَعْضِهَا عَلَى بَعْضٍ (ك خط عن ابن عمر)

    6249. Ümmetime bir zaman gelecek, fukaha (alimler) birbirlerini kıskanacak, tekelerin birbirlerine hücum ettikleri gibi hücum edecekler (birbirlerini kıskanacaklar.)

    ٦٢٥٠ - يَأْتِي عَلَيْكُمْ زَمَانٌ يُخَيَّرُ فِيهِ الرَّجُلُ بَيْنَ الْعَجْزِ وَالْفُجُورِ فَمَنْ

    أَدْرَكَ ذَلِكَ الزَّمَانَ فَلْيَحْتَرْ الْعَجْزَ عَلَى الْفُجُورِ (حم ونعيم عن ابي هريرة)

    6250- Üzerinize öyle bir zaman gelecek ki, o zamanda kişi acizlik ile günah işleme arasında muhayyer olacak. Kim bu zamana erişirse aczi, masiyet üzerine tercih etsin.

    ٦٢٥١ - يَأْتِي عَلَى النَّاسِ زَمَانٌ يُسْلَبُ الرَّجُلُ إِيمَانُهُ وَمَا يَشْعُرُ يُسَلُّ مِنْهُ

    كَمَا يُسَلُّ الْقَمِيصُ الديلمي عن أبي الدرداء)

    6251- İnsanlara öyle bir zaman gelecek ki, kişinin imanı yok edilecek de bunun farkına varmayacak. Ondan o aynen gömlek çıkarılır gibi çıkarılacak.

    ٦٢٥٢ - يَأْتِي عَلَى النَّاسِ زَمَانٌ تُقْتَلُ فِيهِ الْعُلَمَاءُ كَمَا تُقْتَلُ الْكِلابُ فيـــا

    لَيْتَ الْعُلَمَاءَ فِي ذَلِكَ الزَّمَانِ تُجَامِعُوا الديلمي عن ابن عباس)

    6252- İnsanlara öyle bir zaman gelecek ki, o zamanda alimler, köpekler gibi öldürülecekler. Keşke o zamanın alimleri (ihtilafta değil) birlik halinde olsalardı.

    ٦٢٥٣ - يَأْتِي عَلَى النَّاسِ زَمَانٌ يَسْتَخْفِي فِيهِمْ الْمُؤْمِنُ كَمَا يَسْتَخْفِي

    1418

    YanıtlaSil
  106. ٦٢٥٧ - يَأْتِي عَلَى النَّاسِ زَمَانٌ عُلَمَاؤُهَا فِتْنَةٌ وَحُكَمَاؤُهَا فِتْنَةٌ تَكْتُرُ الْمَسَاجِدُ وَالْقُرَّاءُ حَتَّى لَا يَجِدُونَ عَالِمًا إِلَّا الرَّجُلَ بَعْدَ الرَّجُلِ (ابو نعيم عن

    هر عن أبيه عن جده 6257- İnsanlara öyle bir zaman gelecek ki, uleması da hükeması da fitne olacak. Mescitler ve ilim öğrenenler çoğalacak Fakat gerçek alim parmakla gösterilecek kadar az olacak.

    ٦٢٥٨ - يَأْتِي عَلَى النَّاسِ زَمَانٌ لَا تُطَاقُ الْمَعِيشَةُ فِيهِمْ إِلَّا بِالْمَعْصِيَةِ حَتَّى يكْذِبَ الرَّجُلُ وَيَحْلِفَ فَإِذَا كَانَ ذَلِكَ الزَّمَانُ فَعَلَيْكُمْ بِالْهَرْبِ قِيلَ يَا رَسُولَ الله وَإِلَى أَيْنَ الْمَهْرَبُ قَالَ إِلَى اللهِ وَإِلَى كِتَابِهِ وَإِلَى سُنَّةِ نَبِيِّهِ

    الديلمي عن الس)

    6258- "İnsanlara öyle bir zaman gelecek ki, hayat artık masiyetle kazanılacak. Ticaretlerinde yalan ve yemin öylesine yaygın hal alacak ki, böyle bir zamana rastlarsanız kaçın."

    "Nereye kaçalım ey Allah'ın Rasulü?"

    "Allah'a, Kitabı'na ve Peygamberin sünnetine" buyurdu.

    ٦٢٥٩ - يَأْتِي عَلَى النَّاسِ زَمَانٌ هَمُهُمْ بُطُونُهُمْ وَشَرَفُهُمْ مَتَاعَهُمْ وَقِبْلَتُهُمْ نِسَاؤُهُمْ وَدِينَهُمْ دَرَاهِمُهُمْ وَدَنَانِيرُهُمْ أُولَئِكَ شَرُّ الْخَلْقِ لَا خَلَاقَ لَهُمْ عِنْدَ

    الله السلمي عن على)

    6259- İnsanlara öyle bir zaman gelecek ki, bütün gayeleri mideleri olacak. Şerefleri malları, kıbleleri kadınları, dinleri de dirhem ve dinarları (yani servetleri) olacaktır. İşte mahlukatın en kötüleri bunlardır ki, Allah katında hiçbir nasipleri yoktur.

    ٦٢٦٠ - يُؤْتَى بِمِدَادِ طَالِبِ الْعِلْمِ يَوْمَ الْقِيَمَةِ وَدَمِ الشُّهَدَاءِ فَيُوزَنَانِ فَلَا

    يَفْضُلُ هَذَا عَلَى هَذَا وَلَا هَذَا عَلَى هَذَا الرافعي عن عقبة بن عامر)

    6260- Kıyamet gününde, talebenin mürəkkəbi ile şehitlerin konları getirilecek ve her inunde, talebenin mürekkebirine, ne deo bunun üzerine ağır basmayacak.

    YanıtlaSil
  107. SAYFALAR ARASINDA

    Bir ihtilâlci n

    M KEMAL'IN biyografisini ya- zan yabancı araştırmacı- lardan en dikkat çekici ola- nı Mikusch, M.Kemal'in ne yaman bir komitacı olduğunu misalle- riyle anlatıyor.

    M.Kemal'in henüz Kurmay Yüzbaşı iken Sultan II.Abdülhamid'i devirmek için çalışan ihtiläl komitesine girdiğini anlatan Mikusch bu komitedeki seren- câmını da geniş olarak naklediyor.

    Yükselmek umuduyla Selanik'e giden M.Kemal, orada eski bir mektep arka- daşının aracılığıyla İttihad ve Terakki Komitesine girmişti. Bu komite toplantı- larını Mason localarında yapıyordu. Mi- kusch, şöyle diyor:

    "...Bu yerel komiteler, propaganda ey- ler, propag leminin asıl yükünü üstlenmişlerdi: iş- lerini de olağanüstü bir dikkatle yürüt- mek zorundaydılar, zira padişahın her yanda gözü, kulağı vardı ve bol keseden Ihsan edilen altınların parıltısı da son derecede baştan çıkarıcıydı. Gizli çalış- mak konusunda Mason locaları, özellik- le Selanik'te bulunan İtalyan Büyük Do- ğu locası, çok elverişli bir paravan oldu. Liberal Mason localarında moral destek buldular; toplantılarını onların casus gözlerine kapalı odalarında yaptılar; birçok yandaşları zaten masondu: yeni- lerini de bu yoldan kazandılar; örgüte alınacak adayın seçiminde sınama yön- temi kullanılıyor ve Masonların gizli yürütülen haberleşme kanalları saye- sinde İstanbul'la, hattā padişahın sara- yının içindekilerle sürekli bağlantı sağ- lanıyordu.

    "Örgütlenmede Mason locaları model alınmıştı. Örgüte kabul edilme uzun uza- dıya sınamalar ve bir hayli süre gözet- lenmeden sonra olabiliyordu." (Gazi Mustafa Kemal, s.54)

    Mikusch'a göre, M.Kemal, bütün çalış- malarında geri plånda kalmaya dikkat ediyordu. Ne var ki, bütün dikkatine rağ- men, faaliyetleri İstanbul'a ulaşmıştı. Bundan haberdar olan M.Kemal sür'atle Yafa'daki karargaha dönmüştü. Kendisi- ni koruyan Lütfü Bey, emrindeki M.Ke- mal'ın izinsiz ayrılmadığını söyleyince

    YanıtlaSil
  108. söylüyo

    "Bundan sonrakı günlerde de daha kurnazca hareket etti, hiçbir eyleme kalkışmadığı gibi, adını nâhoş biçimde hatırlatabilecek her şeyden kaçındı." (s.56)

    M.Kemal, bu ustaca taktik sonunda kolağası rütbesine terfi etmişti. Ama o yine Sultan II.Abdülhamid'ı devirecek komitenin en faal üyelerinden birisiydi. İstanbul'a gittiğinde de komite arkadaş- larıyla gizli gizli toplantılar yapıyordu. Bu toplantılar annesini çok endişelen- dirmişti. Bir gün kendisine şöyle demiş- ti:

    "Çocuğum, bir şeyi bilmek istiyorum. Sizler yedi evliyanın gücüne sahip padi- şaha gerçekten isyan mı etmek istiyorsu- nuz?

    M.Kemal'in cevabı şöyle olmuştu:

    "Evet anne, yedi evliya gücünde olduğu- nu sandığın adam aslında âcizin biridir. Biz onun iktidarı elinden almak ve ülke- yi ondan kurtarmak istiyoruz. Sen baş- ka bir dünyada yaşıyorsun, belki de bizi anlayamıyorsun. Fakat bu yüzden bize engel olmaya kalkışmamalısın." (A.g.e.. s.61)

    İhtilal komitesi sonunda, 1908 Tem- muz'unda harekete geçmiş ve Sultan II. Abdülhamid'ı devirmişlerdi. İhtilal ba- şarıya ulaşmasına rağmen M.Kemal şu- urlu bir şekilde geri plånda kalmaya de- vam ediyordu. Mikusch, şunları anlatı- yor:

    "Akşam üzeri Selanik'te, daha sonra adı 'Hürriyet Meydanı' olan Olimpos Pa- las Otelinin önündeki geniş alanda, bū- yük bir kalabalık toplanmıştı. Otelin balkonunda Jön Türk subaylarından bir grup yer almıştı, aralarında Mustafa Ke- mal de vardı: yine her zamanki gibi sus- kun, sakıngandı; genel coşkudan pek et- kilenmemiş gibiydi. Şimdi devrim kah- ramanı olmuş bulunan yirmi dört yaşın daki Enver öne çıkıp bir söylev verdi." (A.g.e., s.68)

    YanıtlaSil
  109. YAKIN TARİH

    Ansiklopedisi

    5

    Yeni Nesil

    YanıtlaSil
  110. Açıklamalı, Ansiklopedik

    İSİMLER SÖZLÜĞÜ

    İLHAN YARDIMCI

    &Milli Gazete

    YanıtlaSil
  111. Bu nedenle, varılan bu dönüm noktasında, Türk toplumunun kriz-

    lerden kurtulması için ahlak güneşinin doğması gerekmektedir. Yok- sa alınabilecek diğer tedbirler kısa vadeli olmaktan öteye geçemeye- cektir. Ahlaki yozlaşmanın önüne geçildiğinde mevcut krizler toplu- mun şoklanması ve yeniden ayağa kalkarak yarınlara emin adımlarla

    yürüyebilmesi mümkün olacaktır.
    Köprü Sayı 86.Bahar 2004.

    YanıtlaSil
  112. KÖPRÜ

    Üç Aylık Fikir Dergisi Sayı: 86 BAHAR/2004 6.500.000 TL

    10. YIL

    SAİD NURSİ

    Farklılıkların Buluşma Noktası

    Bir Muhalif Olarak Bediüzzaman Said Nursi Ömer Faruk Uysal

    20. Yüzyıl Bilim Anlayışına Eleştirel Bir Yaklaşım Cüneyt Ülsever

    Şefkat Odaklı İnsan Modeli Said Yargıcı

    Bediüzzaman Said Nursi'nin İlk İstanbul Hayatına Dair Bazı Belgeler

    Selim Sönmez

    I. Ulusal Risale-i Nur Kongresi "Farklılıkların Buluşmasında Bediüzzaman'ın Rolü" Tebliğler, Sonuç Bildirileri

    SSN 1300-7785

    YanıtlaSil
  113. Abdullah Çatlı, İsviçre'nin Basel kenti savcılığınca uyuşturucu madde kaçakçılığı suçundan aranmaktadır; Fransız polisince aynı suçtan ötürü tutuklanmıştır. Ağca'yı cezaevinden kaçıranların başında Çatlı bulunmaktadır. Çatlı Bahçelievler'de öldürülen TIP'li 7 gencin katillerinden biridir. Ağca'ya sahte pasaport Çatlı ve arkadaşlarınca sağlanır. Papa suikastinde kullanılan silahı, Avusturya'lı silah kaçakçısı eski naziden satın alan Çatlı'dır. Avrupa'da ülküçülerle Ermeniler'in ortak olduğu uyuşturucu madde kaçakçılığının kilit adamlarından biri yine Çatlı'dır. (Cumhuriyet, 21 Eylül 1985, Çatlı Kim?..) Bu Abdullah Çatlı'nın, bu Oral Çelik'in ve Ağca'nın ilişkilerini şöyle bir araştırın; hepsinden "istihbarat örgütü" kokusu çıkar. (Cumhuriyet, 13 Ekim 1985, İşler Karışık...)

    Bir ülkede birbiri ardından cinayetler işlenir ve katiller yakalanmazsa, o zaman, "devlet içinde devlet" olduğu yolundaki şüpheler su yüzüne çıkar. Demek oluyor ki, polisin de yakalayamadığı, gücünün yetmediği bazı güç dengeleri bulunmaktadır. Kimdir bunlar? (Cumhuriyet, 31 Mayıs 1976, Eşkıyanın Kökü Dışardadır...) Bu köşede, okurlarımı bıktırırcasına Ülkü Ocakları'na cinayet silahları veren

    jandarma yüzbaşılarını yazdım durdum, kimse kulak asmadı. Bu silahların kayıt sayılarını bile verdim, hiçbir asker ve sivil yönetici bana mısın demedi. Ankara'da Devlet Mimarlık ve Mühendislik Akademisi öğrencilerinin üzerine Amerikan yapısı ve ordu malı bomba atıldığını yazdım, bu bombanın marka ve sayısını bildirdim, kimse tınmadı. Ne oluyor, ne oluyor, kim yönetiyor bu devleti?!.. (Cumhuriyet, 27

    Kasım 1979, Kim Kaçırdı?..)

    Uğur MUMCU

    YanıtlaSil
  114. İnsan, üç beş damla kan; ırmak, üç-beş damla su; Bir hayata çattık ki, hayata kurmuş pusu. Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek; Siz, hayat süren leşler, sizi kim diriltecek? Kaf Dağı'nı assalar, belki çeker de bir kıl! Bu ifritten suâlin, kılını çekmez akıl! Sakarya, saf çocuğu, masum Anadolu'nun, Dîvânesi ikimiz kaldık Allah yolunun! Sen ve ben, gözyaşıyle ıslanmış hamurdanız; Rengimize baksınlar, kandan ve çamurdanız! Akrebin kıskacında yoğurmuş bizi kader; Aldırma, böyle gelmiş, bu dünya böyle gider! Bana kefendir yatak, sana tabuttur havuz; Sen kıvrıl, ben gideyim, son Peygamber kılavuz!

    Yol O'nun, varlık O'nun, gerisi hep angarya; Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk, Sakarya!..

    YUZAKI

    YanıtlaSil
  115. Başıboş

    KISAKÜREK

    Vatanımda sular akar, başıboş; Herkes, birbirini kakar, başıboş.

    Bozkırlardan topal bir tren geçer; Çocuk, merkep, öküz bakar, başıboş.

    Yanmaz da yürekler, güneşe atsan; Bir kibrit, bir orman yakar, başıboş.

    Tarih, kutuplara kaçmış bir fener, Buz denizlerinde çakar başıboş.

    Yirmi dokuz harflik sözde aydınlar, Yafta yazar, isim takar, başıboş.

    Allâh'ım sen acı bu saf millete!

    Akşam yatar, sabah kalkar, başıboş...

    YanıtlaSil
  116. Zulmü Alkışlayamam

    ERSOY

    Zulmü alkışlıyamam, zâlimi aslā sevemem; Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem. Biri ecdâdıma saldırdı mı, hattâ, boğarım... -Boğamazsın ki!

    -Hiç olmazsa yanımdan koğarım. Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam; Hele hak nâmına haksızlığa ölsem tapamam. Doğduğumdan beridir âşığım istiklâle, Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle.

    Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum? Kesilir, belki, fakat çekmeye gelmez boyunum. Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim, Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim.

    <> diyemem, aldırırım. Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım.

    Vezni: feilätün/feilätün/feilätün/feilün (failātün) (fa'lün)

    Insan eğitiminde yapılan doğru har- camalar ne kadar rok olsa da asia

    YanıtlaSil
  117. Utansın

    F KISAKÜREK

    Tohum saç, bitmezse toprak utansın! Hedefe varmayan mızrak utansın!

    Hey gidi küheylân koşmana bak sen! Çatlarsan, doğuran kısrak utansın!

    Eski çınar şimdi Noel ağacı; Dallarda iğreti yaprak utansın!

    Ga

    IS

    S

    y

    Ustada kalırsa bu öksüz yapı, Onu sürdürmeyen çırak utansın!

    Ölümden ileri varış dediğin, Geride ne varsa bırak utansın!

    Ey bin bir tanede solmayan tek renk, Bayraklaşmıyorsan bayrak utansın!

    YanıtlaSil
  118. (failâtün)

    (fa'lün)

    İnsan eğitiminde yapılan doğru har- camalar ne kadar çok olsa da asla israfa girmez. Hatta çağlara yön ve- recek kıvamda yetişecek bir kişi için, sadece bir kişi için bile, binlerce kişiye yatırım yapmak boşuna değildir. Tıpkı bir ağacın, kendinden sonra aynı va- zifeyi devam ettirecek bir ağaç için kara toprağa binlerce tohum saçması gibi. Binlerce tohumun kimi çürür, kimini kuş kapar, kimi ayakaltında çiğnenir gider, kimi çimlenecek su bulamaz da kurur; içlerinde ancak bir-iki tanesi bütün olumlu şartları denk getirir ve ağaç hâline gelir. Bu durumda diğerleri kesinlikle israf olmamıştır, bilâkis bu iki ağaç için sermaye olmuştur.

    (M. AII EŞMELİ, Yazık Değil mi? Yüzakı, sa: 29, Temmuz 2007, s. 6)

    YanıtlaSil
  119. Nefs

    Düs

    Olm

    Yol

    De

    B

    SB

    Se

    B

    N

    S

    E

    Bu zemin boş; yedi kat gökte yerin var mı gönül? Sana åit yücelikten haberin var mı gönül?

    Cüceler biçti ekin, ter dökerek Mars'a değin, Daha engin iki-üç damla terin var mı gönül?

    İftihår et düne baktıkça, fakat şimdiyi gör, Yine târih yazacak bir hünerin var mı gönül?

    Onca baş tâcı eser, ceddini yâd ettiriyor, Seni yâd ettirecek bir eserin var mı gönül?

    Ulu Peygamber'e uygun mu hayatın, sıfatın? Düşmanın methine şâyan değerin var mı gönül?

    Kör karanlıkta kalan tâze gözün beklediği, Nūru aydan daha parlak kamerin var mı gönül?

    Kuruyan yeryüzü gökten su için ağlarken, Seni deryâ edecek bir kederin var mı gönül?

    Kötülükler o kadar çok ki, cihan mahvoluyor, İyilikten yana sağlam siperin var mı gönül?

    Yere düşmüş ezilen bir sürü mazlûmu görüp Istırap paylaşacak bir ciğerin var mı gönül?

    En zayıflar bile kırsın şu zulüm çemberini, Yaşasın rûh-i adâlet; Ömer'in var mı gönül?

    Ulaşır her yaranın dert ile feryâdı sana, Fukarâ kullara şefkat kilerin var mı gönül?

    Hep berâber bu gönül borcunu îfâya hazır, Kara gün dostu olan bir neferin var mı gönül?

    Niceler öfke kusarken, niceler kin kusuyor, Kanmayıp nefrete candan severin var mı gönül?

    Kim cefâ sırrını çözdüyse gül eyler dikeni, Seni yaktıkça yeşerten kaderin var mı gönül?

    YanıtlaSil
  120. Nefsimiz puslu, sırat köprüsü üstünde pusu, Düşmeden geçmeye kalbî geçerin var mı gönül?

    Olmadan Yâr'e kavuşmak, iki dünyâ/da hayal, Yolda cennet kanadın, can giderin var mı gönül?

    Değmeden kırbaca at koşturacaksın, haydi, Böyle bir gâyeye sevdâ eyerin var mı gönül?

    Sevgiden gayrı neyin varsa karartır yüzünü, Bu mezarlıkta muhabbet fenerin var mı gönül?

    Nazarından fer alır, öyle parıldardı güneş, Soruyor şimdi sabahlar, o ferin var mı gönül?

    En güzelsin, güzelinden götürürsen güzele, Çirkin işten koruyan tevbe erin var mı gönül?..

    Eğrilik; dilde belâ, elde belâ, belde belâ, Tam elif doğruluğundan ederin var mı gönül?

    Sözde sultân olanın yeller eser tahtında, Özde sultanlığa tâcın, kemerin var mı gönül?..

    Dışta her fethe anahtar olacak kıymette İçte rûhen kazanılmış zaferin var mı gönül?

    Nerde senden yedi iklîme esen bâd-ı sabâ? Kıt'adan kıt'aya hâlâ seferin var mı gönül?

    Yerden alkış alacak diploma çoktur sende, Gökten alkış alacak karnelerin var mı gönül?

    Evde bir başka hesap, çarşıda bir başka hesap; Son terâzîde biraz mûteberin var mı gönül?

    Varsa hiç durma bu Seyrî ile tâ haşre kadar, Oradan başkaca vuslat seherin var mı gönül?

    Vozni feilâtün/fellätün/fellätün/fellün

    YanıtlaSil
  121. KUR'AN VE SÜNNET İKLİMİNDE

    YUZAKI EĞİTİM REHBERİ 1

    100

    KUR'ÂNÎ MESAJ

    100

    NEBEVI MESAJ

    100 ŞİİR

    100 SORUDA İTİKAT

    100 SORUDA İBADET

    100 SORUDA SİYER-İ NEBİ VE DUÂ DEMET

    ÜZAKI

    Rehber Kitaplar Dizisi1

    YanıtlaSil
  122. KUR'AN VE SÜNNET İKLİMİNDE

    YUZAKI EĞİTİM REHBERİ 2

    Peygamber Mesleği: İNSANIN EĞİTİMİ

    Osman Nûri TOPBAŞ

    YÜZAKI

    Rehber Kitaplar Dizisi 2

    AT

    ÜZAKI

    YanıtlaSil
  123. n biliyorsunuz. Hilafet kaldırılmış, din dersleri kaldırılmış, kız-erkek karma eğitim mecburiyeti konmuş, tekkeler ve türbeler kapatılmış, câmilerin büyük bir kısmı ibadet dışında kullanılır olmuş, din adam- larının soluğu kesilmiş. Behçet Ke- mal isimli dalkavuk şaire de Mevlid-i Şerifi değiştirmek kalmış!

    " 'Mîrac' gibi mukaddes bir meſhu- mu küçültmek ister gibi kaleme alınan bir şiir müsveddesi de dâhil, dinî meſhumlara açılan harbin neti- cesi, bildiğiniz gibi devlete düşman anarşist nesiller olmuştur.

    "Ruhunun bozulmuşluğu yüzünden Mustafa Kemal'i hem 'peygamber', hem de 'ilah' gibi göstermeye çalışan ve milyarlarca Müslümanın inancını tahkire cür'et eden bu bay, Süleyman Çelebi'yi taklit etmeye çalışarak Sam- sun'a çıkışı kendince anlatıyor. O günlerde İstanbul hükümetinin 'eşki- ya' dediği kimseler hep karşı gel- mişler ve 'Mustafa'ya izzet ikram' kılmışlar. Dadaloğlu, Kozanoğlu, Kō- roğlu, Yunus, Seyrani, Emrah gibi

    YanıtlaSil


  124. عن ابن مسعود ق عن ابن عباس ق عن أبي عقبة وفيه احاديث

    2306- Günahına tevbe eden, günahı olmayan gibidir.

    ۲۳۰۷ - التَّائِبُ مِنَ الذَّنْبِ كَمَنْ لَا ذَنْبَ لَهُ وَإِذَا أَحَبَّ اللَّهُ عَبْدًا لَمْ يَضُرَّهُ

    ذنب ابن ابى الدنيا والقشيري وابن النجار عن انس)

    2307- Günahtan tevbe eden, günahı olmayan gibidir. Allah bir kulu sevdi mi ona günah hiçbir zarar veremez.

    ۲۳۰۸ - التَّائِبُ مِنَ الذَّنْب كَمَنْ لاَ ذَنْبَ لَهُ وَالْمُسْتَغْفِرُ مِنَ الذَّنْبِ وَهُوَ مُقِيمٌ عَلَيْهِ كَالْمُسْتَهْزِئُ بِهِ وَمَنْ آذَى مُسْلِمًا كَانَ عَلَيْهِ مِنَ الذُّنُوبِ مِثْلَ

    مَنَابَتِ النَّخْل (ابن عساكر عن ابن عباس)

    2308- Günahtan tevbe eden, günahı olmayan gibidir. Günahtan vazgeçmediği halde istiğfar eden Rabbiyle alay eden kimse gibidir.

    Kim bir müslümana eziyet ederse, hurma kökleri sayısınca

    günah yüklenmiş olur.

    ۲۳۰۹ - التاجرُ الأَمِينُ الصَّدُوقُ الْمُسْلِمُ مَعَ الشُّهَدَاء يَوْمَ الْقِيَمَةِ ره ك

    هب عن ابن عمر)

    2309- Emin, doğru ve müslüman bir tacir kıyamet gününde şehitlerle beraberdir.

    ۲۳۱۰ - التَّاجِرُ الصَّدُوقُ الأَمِينُ مَعَ النَّبِيِّينَ وَالصَّدِيقِينَ وَالشُّهَدَاء

    عبد بن حميد والدارميت حسن قط ك عن ابي سعيد)

    2310- Emin ve doğru tacir, peygamberler, siddikler ve şehitlerle beraberdir.

    ۲۳۱۱ - التُؤَدَّةُ فِي كُلِّ شَيْئٍ خَيْرٌ إِلا فِي عَمَلِ الْآخِرَةِ (دك هـــــب عـــن

    hayırlıdır. 2311- Ahiret işi dışında, her konuda işi ağırdan almak

    مصعب بن سعد عب ابيه سعد بن وقاص

    570

    YanıtlaSil
  125. ٢٣١٢ - التَّحَدُّثُ بِنِعَمِ اللهِ شَكْرٌ وَتَرْكُهَا كُفْرٌ وَمَنْ لَا يَشْكُرُ الْقَلِيل لا يَشْكُرُ الْكَثِيرَ وَمَنْ لَا يَشْكُرُ النَّاسَ لَا يَشْكُرُ اللَّهُ وَالْجَمَاعَةُ رَحْمَةٌ وَالْفِرْقْ

    عَذَابٌ رحم ابن ابي الدنيا هب حب عن النعمان بن بشير)

    2312- Allah'ın nimetlerini anlatmak şükürdür, ondan (nimetlerden) söz etmemek ise küfürdür. Aza şükretmeyen çoğa hiç şükretmez. İnsanlara teşekkür etmeyen Allah'a da şükürde bulunmaz. Birlik rahmettir, bölünmek ise azaptır.

    ۲۳۱۳ - التَّالِي مِنَ اللهِ وَالْعَجَلَةُ مِنَ الشَّيْطَانِ (ابن ابى الدنيا عن مجاهد

    مرسلا ص عن الحسن مرسلا الخرائطى ق عن انس

    2313- İşlerde yavaş hareket etmek Allah'tandır, acele ise şeytandandır.

    ٢٣١٤ - التَّأَنَى مِنَ اللهِ تَعَالَى وَالْعَجَلَةُ مِنَ الشَّيْطَانِ وَمَا شَيْءٌ أَكْثَرُ

    مَعَاذِيرَ مِنَ الله وَمَا شَيْئَ أَحَبُّ إِلَى الله مِنَ الْحَمْدِ (هب عن انس)

    2314- Yavaş hareket etme Allah'tandır, acele ise şeytandan. Allah'a özür beyan ederek mağfiret talep etmekten daha sevimli bir şey yoktur ve Allah'a karşı hamdden daha sevgili bir amel yoktur.

    ٢٣١٥ - التَّتَاؤُبُ مِنَ الشَّيْطَانِ فَإِذَا تَنَاوَبَ أَحَدُكُمْ فَلْيَرُدَّهُ مَا اسْتَطَاعَ فَإِنَّ

    أَحَدَكُمْ إِذَا قَالَ هَا ضَحِكَ الشَّيْطَانُ (خ م عن ابي هريرة)

    2315- Esnemek şeytandandır. Biriniz esnediğinde gücü yettiğince onu red etsin, zira biriniz esnerken "Hô" dediği zaman şeytan güler.

    ٢٣١٦ - التَّثَاؤُبُ الشَّدِيدُ وَالْعَطْسَةُ الشَّدِيدَةُ مِنَ الشَّيْطَانِ (ابن السني في

    عمل يوم وليلة عن ام سلمة)

    2316- Şiddetli esnemek, şiddetli aksırmak şeytandandır.

    ۲۳۱۷ - التَّحِيَّاتُ لِلَّهِ وَالصَّلَوَاتُ وَالطَّيِّبَاتُ الْغَادِيَاتُ الرَّابِحَات

    671

    YanıtlaSil
  126. A

    A'LA (Alî, Müte'âl)

    Yüksek olmak anlamındaki a-l-v kökünden türeyen a'lá, en yüce, en yüksek; alî ve müteâl ise yüce ve yük- sek demektir.

    Allah'ın sıfatı olarak a'lâ; yüce, en yüce, en şerefli; ali, şânı, kadri yüce ve kudreti büyük olan; müte'âl, pek yüce ve noksan sıfatlardan münezzeh olan, gücü ile her şeyden üstün olan demektir.

    A'la" sıfatı Kur'ân'da 4 âyette geç- mektedir:

    "Ancak yüce Rabb'inin rızasına ermek için (malını) verir" (Leyl, 92/20),

    "En yüce sıfatlar Allah'ındır" (Kehf. 18/80),

    "...Göklerde ve yerde en yüce sıfat- lar O'nundur." (Rúm, 30/27).

    Allah'ın yüceliği mekân itibariyle değil, güçlü olması itibariyledir.

    A'lâ kelimesi, Kur'ân'da diğer var- lıkların sıfatı olarak da kullanılmıştır (Tâ-hã, 20/68; Sâffät, 37/8).

    Alî ismi Kur'ân'da 9 âyette azîm, kebîr ve hakîm isimleriyle birlikte geçmektedir:

    "...O, yücedir, uludur" (Bakara, 2/255; Şûrâ, 42/4)

    "...Gerçekten ancak Allah, yücedir, büyüktür" (Enbiya, 21/30; Sebe', 34/23)

    "...O yücedir, hikmet sahibidir" (Şûrâ, 42/51; Zuhruf, 43/4)

    Müte'âl ismi yücelikte mübalağa ifade etmekte olup, "(Allah) görüleni

    YanıtlaSil
  127. ve görülmeyeni bilendir. Pek yücedir" (Rad, 13/9) âyetinde ve alî ismi ile birlikte geçmektedir. Allah'ın bu sıfatı, Tirmizî ve İbn Mâce'nin el-esmäü'l-hüsná ile ilgili rivâyetinde de geçmiştir (Tirmizî, Deavat, 83; Ibn Mâce, dua, 10).

    Ali ve Müte'ål isimleri, Allah'ın noksan sıfatlardan münezzeh, her şey- den yüce ve üstün olduğunu ifade eder. O'ndan daha yüce, daha üstün hiçbir varlık yoktur. En yüce O'dur. Zâtı, gücü, ilmi, mülkü, rahmeti, mağfireti, azabı gibi bütün sıfat ve fiilleriyle en yüce O'dur.

    "A'la", Kur'ân'ın 87. sûresinin adı- dır. İlk âyeti "sebbihisme Rabbike 'l- a'la" (Rabb'inin yüce adını tesbih et) diye başlar. Peygamberimiz (a.s.), namazların secdelerinde üç defa ve bu sûre okunduğu zaman, "sübhâne Rabbiye'l-a'la" diye tesbihatta bulun- muştur (Ebû Dâvûd, Salat, 153, 1, 549).

    Nahl sûresinin 60 ve Rûm sûresinin 27. âyetlerinde geçen "el-meselü'l- a'la" ise, en yüce sıfatlar demektir. Allah'ın bütün isim ve sıfatları yücedir.

    Allah'ın bu sıfatı, Kur'ân'da "teâlâ" (yüce oldu) fiiliyle de ifade edilmiş- tir. "Gerçek melik Allah pek yücedir, (teâlâ) O'ndan başka ilah yoktur." (Mü'minûn, 23/116; İsra, 17/43; En'âm, 6/100) (Ι.Κ.)

    A'LEM

    Allah'ın sıfatlarından biri olan a'lem, daha iyi bilen, en iyi bilen demektir. (bk. Alim) (İ.K.)

    YanıtlaSil
  128. A'MA

    Sözlükte "iki gözü görmeyen kimse" anlamına gelen a'må kelimesi, mecâzi olarak "câhil, düşüncesiz, basi- retsiz, idraksiz" anlamlarında da kulla- nılmaktadır. Bu kelime Kur'ân'da çoğu manevi, bir kısmı da maddi körlük anlamında on üç defa tekil, on defa da çoğul şeklinde geçer. Hepsi de "basiret- sizlik, kalp gözünün körlüğü, manevi körlük, gerçeklere ilgisiz kalma, inat- çılık, sapıklık, Allah'ın hidâyet ve rah- metinden mahrum kalma" gibi anlam- larda olmak üzere iki defa masdar şeklinde (Fussilet, 41/17, 44), sekiz defa da çekimli fiil kalıplarında kullanılmıştır. Ayrıca körlerin -genel olarak sakatla- rın- hukukuna dikkat çekmek üzere Abese sûresinde Abdullah ibn Ümmü Mektûm'dan adı verilmeksizin "a'ma" diye söz edilir. Ancak Kur'ân'a göre asıl kör, görme kabiliyetini yitiren değil, basiretsiz (kalp gözü kör olan) ve gerçeği anlamak istemeyenlerdir (Hac, 22/46). Kur'ân'da ayrıca toplumun da şuursuz, basiretsiz, bilgisiz ve yolu- nu şaşırmış hale gelebileceğine işaret edilerek a'mâlığın ferdi olduğu kadar sosyal bir hastalık olduğu da vurgulan- maktadır (A'raf, 7/64). (М.С.)

    A'RAF

    Yüksek yer, atın yelesi ve horozun ibiği anlamlarındaki "a-r-f" kökünden türeyen "a'raf" din dilinde, cennetle cehennem arasındaki perdenin (sûr/ duvar) yüksek yerleri demektir. A'raf, aynı zamanda Kur'ân'ın yedinci sûre- sinin adıdır. İyilik, lütûf, bilme, tanıma, akıl ve dinin iyi ve güzel gördüğü şey anlamına gelen "örf" kelimesinin çoğu- lu da "a'râf"tır.

    A'raf kelimesi, Kur'ân'da iki âyette geçmektedir (A'raf, 7/46, 48). Bu âyetlerde,

    2

    YanıtlaSil
  129. A'raf'ın cennetle cehennem arasında bir yer olduğu, burada henüz cennete girmeyen ancak girmeyi uman kimsele- rin bulunacağı ve bu kimselerin cennet ve cehennem halkı ile konuşacakları bildirilmiştir. (bk. Ashâb-ı A'râf) (I.K.)

    A'RAZ

    Sözlükte "işaret, belirti, tesadüf, hastalık, felaket, ansızın başgösteren, varlığı devamlı ve zorunlu olmayan durum" anlamına gelen a'râz, bir fel- sefe terimi olarak, bizzat var olmayan, ancak herhangi bir mahalle dayanan ve onunla birlikte var olabilen, onun yok olmasıyla ortadan kalkan şey demektir.

    Kelam ilminde a'râz terimini ilk defa Ca'd ibn Dirhem ile onun takip- çisi Cehm ibn Safvân'ın kullandığı belirtilmektedir. Daha sonra Mu'tezile, Mâturidî ve Eş'arî ekolleri başta olmak üzere diğer itikadî mezhep mensupla- rının gündemine girmiştir. Kelamcılar metafizik gayelerine ulaşmak için fizik sistemlerinde a'râzın varlığını ispat etmeye önem vermişlerdir. Hatta belli nitelikleriyle onları kabul etmeyi bir inanç meselesi haline getirmişler- dir. Kelamcıların çoğuna göre âlemde cevher ve a'râzdan başka bir varlık türü yoktur. Ünlü mutasavvıf İbnu'l Arabî de konuya başka bir açıdan baka- rak, gölgenin varlığı cismin varlığına bağlı olduğu gibi, âlemin de bütünüyle Allah'ın zatına bağlı bulunduğunu ve o nedenle âlemin sırf a'râzdan ibaret olduğunu belirtmiştir.

    A'râzların tasnifi kelam ekolleri arasında farklı yapılmıştır. Mu'tezile, esas oluş ve renklere dayanan doksan çeşit arazdan bahsetmektedir. Es'ari ve Maturidîlere göre ise otuz çesit araz vardır. Bunlar iki kategoridir. Birinci kategoriye dahil olanlar hareket, sükûn.

    YanıtlaSil
  130. Ye Ne

    terkip, vaz' gibi oluşlar; ikinci kategori- ye dahil olanlar ise renk, ses, sıcaklık, soğukluk gibi niteliklerdir. (F.K.)

    A'YAN-I SABİTE

    "A'yân-ı sabite"; bir tasavvuf kavramı olarak; "dış âlemde var olan eşyanın görünür hale gelmeden önce Allah'ın ilminde bilgi olarak mevcudi- yeti, ortaya çıkan varlıkların Allah'ın ilmindeki gizli hakikatleri, mahiyetleri" anlamına gelir. (M.C.)

    ABD

    Sözlükte "kul" demek olan "abd" kavramı Kur'ân'da; "kul" ve "kullar" şeklinde yalın olarak veya "kullarım", "kullarımız" ve "Allah'ın kulları" şek- linde Allah'a izâfet ile genel olarak bütün insanları ifade etmek için; bazen de "mü'min kullar", "ihlaslı kullar", "muttaki kullar", "bilgin kullar", "sâlih kullar" ve "şükreden kullar" şeklinde sıfat ve övgü ifadesi olarak kullanılmış- tır. Çoğulu, "abîd" ve "ibâd"dır (Bakara, 2/23, 178; İsrȧ, 17/3; Meryem, 19/63; Enbiya, 21/26; Neml, 27/15, 19; Fâtır, 35/28, 31; Såd, 38/83; Zümer, 39/53; İnsan, 76/6) (İ.Κ.)

    ABADİLE

    Allah'ın kulu anlamına gelen 'Abdullah' kelimesinin çoğuludur. İlimleriyle ve özellikle verdikleri fet- valarla meşhur olmuş Abdullah adlı dört sahâbî hakkında kullanılmakta- dır. Bunlardan Abdullah ibn Abbas, Abdullah ibn Ömer ve Abdullah ibn Zübeyr'in abâdile'den olduğu konu- sunda alimler söz birliği etmişler. Ahmed ibn Hanbel ve bazı alimlere göre dördüncü isim Abdullah ibn Amr ibn As, Hanefilere göre ise Abdullah ibn Mes'ud'dur. (M.C.)

    4.મા પાâ૨૦

    YanıtlaSil
  131. ABDAL

    Birinin yerine geçen, karşılık anla- mına gelen bedel ve bedil kelimele- rinin çoğuludur. Tasavvufi bir terim olarak ise "dünya ilgilerinden kurtula- rak kendisini bütünüyle Allah yoluna adayan ve ricâlü'l-gayb diye adlandı- rılan veliler topluluğu içinde yer alan "sûfi veya erenler" anlamına kulla- nılmaktadır. Bu kelime yerine budelâ kelimesi de kullanılmaktadır. Abdallar, insanlara karşı iyi niyetli, kendilerine kötülük yapanları bağışlayan, sahip oldukları şeyleri başkalarıyla payla- şan, kazâ ve kadere gönül hoşluğu ile boyun eğip rıza gösteren, haramlardan titizlikle kaçınan, ibadetlerinde ihlâs ve samimiyeti ön planda tutan, sevgi, şef- kat, merhamet ve iyi niyet gibi ahlâkî erdemlerle donanmış kimselerdir. Hadis olduğu öne sürülen rivâyetlerde abdalların sayıları konusunda 7, 30, 40, 70, 80 gibi değişik rakamlar verilmek- tedir. Yaygın görüş ise sayılarının 40 kişi olduğudur. Ancak abdal konusu ile ilgili hadislerin büyük bir kısmı veya tamamı titiz muhaddisler ve kelâmcılar tarafından senet veya metin tenkidine tâbi tutularak reddedilmiştir. Abdal ve budelâ kelimeleri tasavvuf gelene- ğinde ifade edildiği anlamda Kur'ân-ı Kerim'de yer almamıştır. Ayrıca abdal, Afganistan'da bir Türk kabilesinin, Anadolu'da ise göçebe bir topluluğun adıdır. (M.C.)

    ABDEST

    Farsça âb (su) ve dest (el) kelime- lerinin birleşmesinden meydana gelen abdest kelimesi, "el suyu" anlamı- na gelir. Abdest kavramı Arapça'da "güzellik ve temizlik" manasına gelen vudû kelimesiyle ifade edilir.

    YanıtlaSil
  132. Namazın şartlarından birisi olan abdest, namaz ve Kabe'yi tavaf, tila- vet secdesi gibi bazı ibadetleri yapmak için, vücudun belirli uzuvlarını usulü- ne uygun olarak yıkamak veya mes- hetmektir. Abdest müstakil bir ibadet olmayıp, belli ibadetleri yapmak için vasıta niteliğinde bir ibadettir. Manevî temizlik ve namaz başta olmak üzere ibadetlere ruhen ve bedenen hazırlık mahiyetinde olan abdest, aynı zamanda maddi bir temizlenme vasıtasıdır.

    Mâide sûresinin 6. âyetinde, abdes- tin namaz için farz kılındığı bildiril- mekte ve rükünleri (farzları) sayılmak- tadır. Ayette zikredilen abdestin farz- ları; yüzü yıkamak, kolları dirseklerle beraber yıkamak, başı meshetmek ve ayakları topuklarla birlikte yıkamak- tır. Bu şartlara Şafiîler, niyet ve tertibi; Hanbelîler, tertip ve uzuvların peşpeşe yıkanmasını; Malikîler, niyet ve uzuv- ların ardarda ovalanarak yıkanmasını ilave ederler. Bu şartlara riâyet edilerek alınan abdestin sahih olabilmesi için, abdest uzuvlarında kuru yer bırakılma- ması ve deri üzerinde suyun temasını engelleyecek bir şeyin bulunmaması gerekir.

    Usul ve adabına uygun bir şekilde abdest şöyle alınır: Abdeste niyet ve besmele ile başlanır, parmak aralıkla- rı da dahil eller bileklere kadar üçer defa yıkanır, dişler temizlenir, ağza ve buruna üçer defa su verilip yıkanır. Yüz ve dirseklerle beraber kollar üçer defa yıkanır. Sağ el ıslatılarak elin içiyle başın üstü bir defa meshedilir. İki elin içi ile başın tamamının meshedilmesi daha iyidir. Eller ıslatılarak parmaklar- la kulakların içi ve dışı, sonra da ense birer defa meshedilir. En son olarak da, üç defa ayaklar topukları ile birlikte

    4

    YanıtlaSil
  133. yıkanır. Yıka ardan baş- lamak, suyu iktisatlı kullanmak, abdest esnasında ve sonunda dua etmek, keli me-i şahadet getirmek abdestin sün- netlerindendir.

    Kişinin önünden ve arkasından herhangi bir şeyin çıkması, vücudun herhangi bir yerinden kan ve irin gibi şeylerin akması, ağız dolusu kusmak, bayılmak, delirmek, uyku ve sarhoşluk gibi şuuru engelleyen durumlar abdesti bozar. (I.P.)

    ABES

    Kişiye dünya ve âhirette herhangi bir yarar sağlamayan söz, iş ve davra- nış anlamındadır. Başka bir deyişle, hiç kimseye faydası dokunmayan veya dini bir gaye taşımayan her söz ve davranış abes sayılır. Kur'ân-ı Kerim'de insan- ların abes olarak yaratılmadığı, âhireti olmayan bir dünya hayatının da abes olduğu belirtilmiştir. (Mü'minün, 23/115). Ayrıca insanların başıboş bırakılmadı- ğı (Kıyame, 75/36) göklerin ve yerin abes olarak yaratılmadığı da (Enbiya, 21/16; Sad, 38/27) ifade olunmuştur. Evrendeki olağanüstü mükemmellikteki nizam, varlıkta abese yer olmadığının açık bir kanıtıdır. (M.C.)

    ABESE

    Sözlükte "surat astı" anlamına gelen "abese" Kur'ân'ın 80. sûresinin adı- dır. Peygamberimiz, Mekke'nin ileri gelenlerine İslâm'ı anlatırken âmâ olan Abdullah ibn Ümmü Mektûm gelmiş, dini kendisine öğretmesini istemiş ve bunda ısrar etmişti. Peygamberimiz Velid veya Ümeyye ibn Halef'i ikna etmeye çalışıyordu. Bu adamlar ken- dilerinin yanında fakirlerin bulunup söze karışmalarından hoşlanmazlardı. Bu sebeple Peygamber'in, Abdullah

    YanıtlaSil
  134. ibn Ümmü Mektüm'un ısrarına canı sıkılmış ve memnuniyetsizliğini ifade etmek için yüzünü ekşitmiştir. Sûre bunun üzerine inmiş ve Peygamber'in bu tavrının Allah tarafından hoş karşı- lanmadığı açıklanmıştır. (İ.K.)

    ABİD

    Sözlükte "hizmet eden, itaat eden, kulluk eden ve ibadet eden" anlamla- rına gelen "âbid" kavramı; din dilin- de namaz, oruç, hac, zekat, dua, zikir, tevbe, cihâd, takvâ ve sabır... gibi güzel amelleri işleyen; içki, kumar, zina, yalan, hırsızlık, gasp, zulüm ve adam öldürme... gibi haramlardan kaçınan, kısaca Allah ve Peygambere itâat eden kimse anlamında kullanıl- maktadır. Çoğulu, âbidin ve âbidât'tır. "Abid" kavramı Allah'a ibâdet edeni de Allah'tan başkalarına ibadet edeni de ifade eder. Kur'ân'da tekil ve çoğul şekliyle 12 âyette geçmiş, Allah'a ibâdet edenler övülmüş (Bakara, 2/138; Tevbe, 9/112) Allah'tan başkasına ibâdet edenler ise yerilmiştir (Enbiyā, 21/53). (Ι.Κ.)

    ACİR

    İcâre (kira) akdin-i yapan kimse anlamındadır. (bk. İcâre) (İ.P.)

    ADAB

    Edep kelimesinin çoğulu olan âdâb; dinin gerekli gördüğü ve aklın güzel bulduğu bütün söz ve davranışları, uyulması gereken görgü kurallarını, göz önünde bulundurulması ve izle- nilmesi gereken esasları ifade eder. İyiliğe ve güzelliğe yönelttiği için, insanın övgüye değer özelliklerine de edep denilir.

    Bir fıkıh terimi olarak âdâb, "Hz. Peygamber'in devamlı olarak değil de ara sıra yaptığı işler, davranışlar karşılı-

    YanıtlaSil
  135. ADALET

    "Adl" kökünden gelen "adalet" kav- ramı sözlükte; "insaflı ve doğru olmak, doğru davranmak, zulmetmemek, eşit olmak, eşit tutmak, her şeye hakkını vermek, düzeltmek, mutedil olmak, her şeyi yerli yerinde yapmak, istika- met ve hakkâniyet" anlamlarına gelir. "Adl" kökü Arapça'da "an" harfi cerri ile kullanıldığında doğruluktan ve yol- dan sapmak ve meyletmek; (ila) edatı ile kullanıldığında dönmek; (be) edatı ile kullanıldığında denk ve eşit tutmak anlamına gelir.

    "Adl" kavramı meyletmek, sap- mak, hak yoldan ayrılmak anlamına da gelir. Dolayısıyla bu kökün birbirine zıt iki anlamı vardır. Biri doğru, düzgün olmaya, diğeri de eğri olmaya delalet eder. Bu iki zıt anlam; tevhîd (Allah'ı birlemek) ve şirk (Allah'a ortak koş- mak) şeklinde Kur'ân'da da kullanıl- mıştır (Nahl, 16/90; En'âm, 6/1).

    "Adl" ve "adâlet" kavramı dinî birer terim olarak; ifrat ve tefrit arasında orta yolu takip etmek, hak yol üzere dos- doğru olmak, dinen haram kılınan şey- leri terk etmek, farzları yapmak, içi ve dışı, özü, sözü, fiil ve davranışları eşit olmak, haklıya hakkını, haksıza ceza- sını vermek, suç ve cezada eşit davran- mak, şirk, küfür, nifak ve zulmü terk etmek, anlamlarına gelir. Adalet genel- likle verilen ile hak edilen arasındaki dengeyi ifade eder.

    Adalet kavramı Kur'ân'da;

    Fidye (bir şeyin karşılığı) (Bakara, 2/48),

    Kıymet, denk, eşit (Mâide, 5/95), Şirk, (yani Allah'a ortak koşmak) (En'âm, 6/1),

    Haktan sapmak (Neml, 27/60),

    6

    YanıtlaSil
  136. Duz

    Infitár, 26.71,

    Tevhid (yani Allah'ı bir olarak kabul etmek) (Nahl, 16/90), anlamlarında kullanılmıştır.

    Sözde (En'am, 6/152), sahitlikte (Maide 5/8), yargıda (Nisa, 4/58), barışın sağlan masında (Hücurat, 49/9), borçlanmalarda, senet tanziminde (Bakara, 2/282) ve aile hayatında (Nisa, 4/3, 129) adil olunması emredilmiştir. Adalet kavramının zıddı, cevr ve zulümdür. (1.К.)

    Hadis terimi olarak "adalet"; bir râvinin rivayetinin kabul edilebilmesi için gerekli şartlardan birisi olup, her türlü günahtan ve mürüvvete aykı rı durumlardan kaçınması demektir. Mürüvvet, insanî ve örfi meziyet- lerdir. Adalet vasfını taşıyan kimse- ye "âdil" veya "adl" denir. Bunların çoğulu "udûl" dür. Râvînin adaletli kabul edilebilmesi için; akıllı ve müs- lüman olması, büyük günah işlememe- si, küçük günahlarda ısrar etmemesi, insani ve örfî meziyetlere aykırı söz ve davranışlardan kaçınması gerekir.

    Herhangi bir râvînin adaleti, cerh ve ta'dîl bilginleri veya muhaddislerden birinin tezkiyesiyle bilinir. (bk. Cerh ve Ta'dil) (A.G.)

    ADAVET

    Bir şeye tecavüz etmek, haddi aşmak ve kötülük etmek anlamında- ki "a-d-v" kökünden türeyen adâvet, "düşmanlık ve zulmetmek" demektir. Kur'ân'da da bu anlamda kullanılmıştır (Mäide, 5/2, 82).

    Adüv (çoğulu a'dâ') düşman demek- tir. Kur'ân'a göre şeytan, bütün insan- ların (Yûsuf, 12/5); kâfir (Nisa, 4/101), müş rik (Maide, 5/82) ve münafıklar (Münafikan 63/4) mü'minlerin: Allah da (Bakara, 208)

    vermek

    YanıtlaSil
  137. kâfirlerin düşmanıdır. Kur'ân'da; Allah (Fussilet, 41/19), peygamber ve meleklerin (Bakara, 2/98) düşmanlarından söz edil- miştir. Allah, peygamber ve meleklerin düşmanları; Allah'ı, dinini ve peygam- berlerini tanımayan kâfır, müşrik ve münafık insanlardır (Mümtehine, 60/1; Enfal, 8/60). Peygamberimiz (a.s.)'in beyanı- na göre insanın kendi nefsi insana en büyük düşmanıdır. (Acluni, Keşfü'l-Hafa, 1/160) Kur'ân'da insanın eş ve çocuk- larından da insana düşman olanların bulunduğu ve onlardan sakınılması gerektiği bildirilmiştir (Teğabûn, 64/14).

    Yüce Allah, mü'minlere sadece şey- tana düşmanlık edilmesini emretmiş (Fâtır, 35/6), kötülüğe karşı iyilik yapılma- sını, böyle yapıldığı takdirde düşmanlı- ğın dostluğa dönüşeceğini bildirmiştir (Fussilet, 41/34). (İ.K.)

    ADEM

    Sözlükte "yokluk, hiçlik, varlığın zıddı ve varlığın yaratılmasından önce- ki hal" anlamına gelen adem, tasavvuf- ta, "mâsiva, zulmet, bâtıl, çirkin" anla- mında kullanılmaktadır. Tasavvufta adem iki çeşittir: a) Mutlak adem (adem-i mahz); sırf yokluk anlamına gelir. Bu manada adem, var olması mümkün olmayan yok anlamındadır. b) Mümkün adem; mevcut olmayan, ancak var olması mümkün olan yokluktur. Bu anlamda adem, "şey", "ayn" ve "zât" olup bir kısım nitelik ve özelliklere sahiptir. Mümkün adem, Hakk'ın ken- disinde tecelli ettiği bir aynadır. (M.C.)

    ADEM

    İlk insan ve ilk peygamberin adı- dır (Ahmed, V/178). Bütün insanların atası olduğu için "Ebü'l-beşer" (beşerin babası) diye de anılır.

    YanıtlaSil
  138. Dil bilimcilerin çoğu bu kelimenin "esmerlik" anlamına gelen "üdme" veya "tip, örnek" anlamına gelen "edeme" veya "bir şeyin dış yüzü" anlamına gelen "edime" kelimesinden türetildiğini söylemişlerdir.

    Yüce Allah, Adem'i yeryüzünün her tarafından alınan toprak örneklerinin birleşiminden yaratmıştır. Kur'ân'da Adem'in topraktan (Al-i İmrån, 3/59), çamurdan (Secde, 32/7), çamur süzmesin- den (Mü'minûn, 23/12), yapışkan çamurdan (Saffat, 37/11), değişmiş cıvık balçıktan (Hier, 15/26), kömür gibi pişmiş çamurdan (Rahman, 55/14) ve sudan (Nûr, 24/45) yaratıl- dığı bildirilmiştir. Bu âyetlerden anlaşı- lan o ki; Allâh, Adem'in bedenini, top- rak ve su karışımını çeşitli aşamalardan geçirdiği bir özden yaratmış, ona şekil vermiş ve canlılığını sağlamak için kendi ruhundan ona ruh üflemiştir (Sad, 38/71-72).

    Allah; Adem'i yeryüzünde halife yapmış, ona ilim vermiş ve meleklerin secde etmelerini emretmiştir. Bütün melekler secde etmiş, İblis secde etme- miş, bu yüzden kovulmuş ve lanetlen- miştir. Adem (a) ve eşi cennette şey- tana Allah'ın yasağını ihlal etmişler, bu sebeple cennetten çıkarılmışlardır. Adem ve eşi işledikleri bu hatadan tövbe etmişler ve tövbeleri kabul edil- miştir (Bakara, 2/30-37). (Ι.Κ.)

    ADET

    bk. Hayız ve Örf.

    ADİL

    Adaletli ve insaflı olan, hakla hük- meden, haklıya hakkını haksıza ceza- sını veren, bu prensibi herkese uygula- yan, her şeyi yerli yerinde yapan, hak ve hukuka riâyet eden, dürüst ve doğru olan insana denir.

    YanıtlaSil
  139. kin, sizi adaletten saptırmasın. Adil olun. Adalet takvaya daha yakındır..." (Maide, 5/8; bk. Nisa, 4/135) (Ι.Κ.)

    ADÜV

    Zulmetmek, haddi aşmak, vazge. çirmek anlamındaki "a-d-y" kökünden türeyen adüv düşman demektir.

    "Allah'ın sıfatı olarak Kur'ân'da bir âyette geçmiştir: "Kim Allah'a, melek- Ayrine, peygamberlerine, Cebrail ve Mikail'e düşman olursa bilsin ki Allah da kafirlerin düşmanıdır" (Bakara, 2/98).

    Allah'ım kafirlere düşmanlığı; onları sevmemesi, kötü olan söz, fiil ve day- ranışlarından razı olmaması, onların düşmanlığını kendilerine çevirmesi- dir. Bu da, onların Allah'a düşmanlığı sebebiyledir. Allah'ın bu vasfı Allah'a düşmanlık eden kâfirlere yöneliktir. Allah, mü'minlerin dostu olduğu gibi kâfirlerin de düşmanıdır. (İ.K.)

    ADVENTİZM

    Hz. İsa'nın bir kez daha yeryüzüne geleceğini savunan bir Hristiyan mez- hebinin adıdır. Bu inanca göre Hz. İsa tekrar yeryüzüne gelecek ve günah işle- yenlerle günahsızları birbirinden ayıra- caktır. (F.K.)

    AF (Afv)

    Sözlükte "bir şeyi yok etmek, izini gidermek, silip süpürmek; fazlalık, artık" gibi anlamlara gelen afv, bir ahlâk ve hukuk terimi olarak genellik- le, "kötülük ve haksızlık yapanı, suç veya günah işleyeni, hatalı davrananı bağışlamak ve cezalandırmaktan vaz- geçmek" anlamlarında kullanılmak- tadır. Afv kelimesi Kur'ân'da birinde "bağışlama (A'raf, 7/199), diğerinde "faz- lalık" (Bakara, 2/219), anlamında olmak üzere iki yerde geçmektedir. "Malin

    YanıtlaSil
  140. Nisaptan fazla olan kısmına" da afv denilmektedir.

    Kur'ân'da Allah'ın affedici oluşu ve affın ilâhi bir sıfat ve yüksek bir ahlâkî meziyet olduğu çeşitli vesilelerle ifade olunarak mü'minler affedici olmaya teşvik olunmuştur (Al-i İmrân, 3/134; Nûr, 24/22; Şûra, 42/40). Affetmek bütün fazi- letlerin temelini teşkil eden takvaya en yakın meziyettir (Bakara, 2/237). Ayrıca Kur'ân'da kötülük eden kimselerden değil, onların yaptıkları kötülüklerden uzak durmak gerektiğine işaret edil- miştir (Yūnus, 10/41; Húd, 11/35). Kur'ân-ı Kerim'de affın teşekkür ve minnet duygularını harekete geçireceğine işa- ret edilerek (Bakara, 2/52) affın sağlaya- cağı yararlar üzerinde de durulmuştur. (M.C.)

    ÂFAK-AFÂKÎ

    Âfak, ufuk kelimesinin çoğuludur. Afaka nisbet eki eklenerek yapılmış bir kelime olan âfâkî kelimesi kelâm, felsefe ve psikoloji ilimlerinde objek- tif (nesnel) karşılığı olarak kullanıl- maktadır. Afâkî kelimesiyle genellikle "dış dünya ile ilgili olan, bireyin şahsî görüş ve inançlarından bağımsız olarak gerçekliği bulunan, herkesin izleyip gözleyebileceği reel durumlarla ilgili olan şey" kastedilmektedir. Afâkî keli- mesinin karşıtı enfüsî (sübjektif) keli- mesidir. Kur'ân'da âfak ve enfüs keli- meleri karşıt kavram olarak bir arada geçmektedir. "Gerek âfakta (dış dünya ve madde âlemi), gerek enfüste (insa- nın iç dünyası ve ruh âlemi) delillerimi- zi yakında onlara göstereceğiz" (Fussilet, 41/53). Kur'ân'ın bu yaklaşımına uygun olarak Allah'ın varlığını ispatta kelâm- cılar daha çok âfâkî (kozmolojik ve ontolojik) delilleri kullanırken, muta-

    YanıtlaSil
  141. savvıflar enfüsi (psikolojik ve ahlâkî) delilleri kullanma yoluna gitmişlerdir.

    Bir fıkıh terim olarak åfäk, Mekke dışından hacca gelenler için belirlen- miş ve "mikât" denilen yerlerin dışın- da kalan bölgelere denir. Bu bölgede yaşayanlara da "âfâkî" denir. (bk. hac) (M.C.)

    AFET

    Sözlükte "musibet, bela, zarar, kusur, hastalık, isabet ettiği şeyleri genellikle yararlı olmaktan çıkaran durum" gibi anlamlara gelen åfet, ahlâkî bir terim olarak, insan nefsi- nin kötü eğilimleri ile dış organlarının ahlâk dışı fiil ve hareketleri anlamında kullanılmaktadır. Kıskançlık, kin, riya gibi nefsin kötü eğilimleri, iftira, yalan, gıybet gibi kötü sözler ve diğer yanlış davranışlar ve haksız fiiller insanın selim fıtratını bozduğu, ahlâkî yönden kemâle ermeyi engellediği ve mutsuz- luğa götürdüğünden dolayı bunlara genellikle âfät (âfetler) adı verilmek- tedir.

    Afet terimi; fıkıhta, insan müda- halesi olmadan meydana gelen zararı; fıkıh usûlünde insanın irade ve ihtiya- rını bozan veya ortadan kaldıran ehliyet arızalarını; hadis ilminde ise hadisin zayıf olmasının illet ve sebebini ifade için kullanılır. (М.С.)

    AFOROZ

    Hristiyanlık ve Yahudilikte öngö- rülen bir dinî ceza türü olup, Kilise hukukuna göre yetkili dinî şahsiyetler tarafından suçlu görülen bir Hristiyanın kendi topluluklarından uzaklaştırılma- ■sıdır. Aforoz, Ezra zamanında bağım- - sız bir ceza müessesesi haline gelmiştir. Bu ceza genellikle dinsel inanışlardan - ayrılanlarla, ağır ve büyük günah işle-

    YanıtlaSil
  142. "....Allah gerçekten çok affeden çok güçlü olandır." (Nisa, 4/149).

    Allah ile ilgili afüv ismi ve afá fii- linin geçtiği âyetlerde hep kötülükleri ve günahları affetme söz konusu edil- miş, Allah'ın affettiği ve çok affedici olduğu bildirilmiş (Maide, 5/95), insanların da aynı şekilde affetmeleri ve affedici olmaları istenmiştir (Nisa, 4/149; Bakara, 2/109). Muttakî insanların özellikleri ara- sında onların "insanları affedici olma- ları" zikredilmiştir (Al-i İmrân, 3/134).

    Allah, tevbe ile şirk, küfür, nifak ve isyân her türlü günahları affettiği gibi tevbe etmeden de mü'min kullarının günahlarını affedebilir. Peygamberimiz (a.s.), "Allah, affedicidir (afüvv), affi sever" (Müslim, Birr, 157) buyurmuş ve "Allah'ım! Şüphesiz Sen affedicisin, kerimsin, affı seversin, beni affet" diye dua etmiştir (Tirmizi, Deavat, 85).

    Allah'ın bu vasfı; "afa - ya'fü" fii- liyle de ifade edilmiştir:

    "...Allah, sizin kendinize yazık etmekte olduğunuzu bildi. Böylece tev- benizi kabul etti ve sizi affetti... (afâ anküm)" (Bakara, 2/187). (İ.K.)

    AĞYÂR

    Başka, yabancı, el anlamlarına gelen gayr kelimesinin çoğuludur. Tasavvufta genellikle mâsiva karşılı- ğı olarak kullanılmaktadır. Ayrıca sûfi olmayan, tasavvufî hayata yabancı olan veya aynı tarikatta olmayan anlamında da kullanılır. (М.С.)

    AHAD HABER

    Hadis usulünde "haber-i vâhid" olarak da ifade edilen "ahad haber", ilk devirlerde, tek kişinin rivâyet ettiği hadis olarak kabul edilirken, sonraki

    YanıtlaSil
  143. devirlerde mütevâtir olmayan haberler için kullanılmıştır.

    Alimlerin çoğunluğuna göre hadis- ler, mütevâtir ve âhâd olmak üzere iki ana bölüme; ahåd haberler de garib, aziz, meşhur diye üç bölüme ayrılır. Hanefilere göre ise, mütevâtir, meşhur ve âhâd olmak üzere üçe ayrılır.

    Åhâd haber; sahih, hasen veya zayıf olabilir. Áhâd hadislerden sahih ve hasen hadis, inanç esasları dışın- daki dinî hükümlerde delil teşkil eder. (A.G.)

    AHBAR

    "Hibr" veya "habr" sözcüğünün çoğulu olan ahbâr kelimesi; sözlükte; bilginler, din büyükleri ve güzel eser- ler anlamına gelir. Din terimi olarak ahbâr; Tevrat'ı ve hükümlerini iyi bilen Yahûdî din âlimlerine, hahamlara denir. Kur'ân'da bu kelime "rabbâniy- yûn" (Mâide, 5/44, 63) ve "ruhban" (Tevbe, 9/31, 34) kelimeleriyle birlikte dört âyette geçmektedir. Hristiyan ve Yahûdilerin; ahbar ve ruhbanlarını (haham ve rahip- lerini) Allah'tan ayrı rab edindikleri (Tevbe, 9/31), haham ve rahiplerin çoğu- nun insanların mallarını batıl yollarla yedikleri ve insanları Allah yolundan menettikleri (Tevbe, 9/34) bildirilmiş, insanları günah söz söylemekten ve haram yemekten men etmemeleri sebe- biyle (Mäide, 5/63) kınanmışlardır. Buna mukabil Abdullah ibn Selâm gibi îman edip sâlih amel işleyenler övülmüştür (Al-i İmrân, 3/113-114). (Ι.Κ.)

    AHDE VEFA

    Sözünde durma, verdiği sözlere bağlı kalma, özü ve sözü doğru olma anlamına gelen ahde vefâ, İslâm ahlâ- kının en önemli prensiplerinden biridir. Kur'ân'a göre ahde vefâ, îmân ederek

    YanıtlaSil
  144. AHİDNAME

    Söz vermek, yemin etmek, ismar- lamak, vasiyet etmek, emanet vermek ve zimmetine almak anlamlarına gelen ahid kelimesi ile Farsça mektup, kitap anlamındaki nâme kelimelerinin bir- leşiminden meydana gelen bir isim- dir. Üst seviyedeki yetkililerin emriy- le, çeşitli kademelerdeki yönetici ve memurlar hakkında düzenlenen tayin kararı, yazılı emir ve tâlimat; bazı şahıs ve gruplara tanınan hak ve imtiyazla- rı (ayrıcalıkları), yabancılarla yapılan antlaşma hükümlerini ihtiva eden belge demektir. Tasavvufta ise, şeyhin yeri- ne geçecek olan müridi veya halifeyi belirleyen yazılı belge veya sözlü beya- nı ile müridlere yapılan tavsiyeleri, uymaları gereken kuralları ihtiva eden yazılı metin anlamında kullanılmakta- dır. (M.C.)

    AHİLİK

    "Ahi" kelimesi Arapça olup "kar- deşim" anlamına gelmektedir. Ancak bu kelimenin Türkçe'deki cömert anlamındaki akı kelimesinden türetil- diği de ileri sürülmektedir. Anadolu'da ahiliğin kurucusu olarak bilinen Ahi Evran (6. 1262), İran'ın Hay şehrinde doğan Şeyh Nasirüddin Mahmûd'dur. Ahiliğin prensipleri temelde Kur'ân ve sünnete dayanmaktadır. Ahîlik dinî, ahlâkî kurallarla iktisadî kuralları bir- leştiren ve sosyal bir yapıya kavuşturan bir teşkilattır. Bu teşkilatın Anadolu'da kurulmasında fütüvvet teşkilatının rolü büyüktür. Türkler, İslâm'ı kabul etme- leri ve Anadolu'ya yerleşmelerinden itibaren fütüvvet ülküsünü benimse- mişler ve kendilerine özgü cömertlik, yiğitlik ve kahramanlık özellikleriyle süslemişlerdir.

    12

    YanıtlaSil
  145. Bu teşkilatın fütüvvetnâme adı veri len bir nizamnâmesi vardı. Teşkilata girecek gençler bu kurallara uymak zorundaydı ve kendilerinde doğruluk güven, tevazu, vefa, cömertlik gibi güelikler aranırdı. Yalan, içki, zina, hile, grybet gibi davranışlar meslekten atılmayı gerektiren suçlardı. Ahilik, "iş ahlâkına sahip nitelikli kişi, ancak kaliteli mal ve hizmet üretebilir" ger- çeğini yakalayıp uygulamada ortaya koymuştur. Anadolu'da özellikle XIII yüzyılda devlet otoritesinin oldukça zayıfladığı bir dönemde şehir hayatında sadece iktisadî değil, siyasî bakımdan da önemli faaliyetlerde bulunmuşlardır. (M.C.)

    AHİR

    Allah'ın sıfatlarından birisi olup, sonu olmayan, ebedî demektir. (bk. Evvel - Ahir) (İ.Κ.)

    ÂHİR ZAMAN

    Dünyanın sonu anlamına kulla- nılan bir kavramdır. İslâm inancına göre, âlemin başı olduğu gibi sonu da vardır. Ancak bu sonu bilmek insan gücünün dışındadır. İnsanın ömrü gibi alemin ömrünü belirleme hususundaki bilgi Cenab-ı Hakk'a aittir. Kur'ân-1 Kerim'de bu gerçek şöyle dile getiril- mektedir:

    "Kıyametin ne zaman kopacağı ni sana sorarlar. De ki: Onun bilgisi sadece Rabbimin nezdindedir. Onun vaktini kendisinden başka kimse açık- layamaz ..." (A'raf, 7/187),

    "Kıyametin ne zaman kopacağını bilmek, ancak Allah'a aittir" (Lokman. 31/34).

    Peygamber'den sonra elçi derilmeyeceği için ona ahir zaman

    YanıtlaSil
  146. Peygamberi, ümmetine de ahir zaman ümmeti denmiştir. (F.K.)

    AHİRET

    Sözlükte "sonra olan ve son" gün anlamına gelen âhiret kavramıyla hem bu dünyanın sonu, hem de ölümle baş- layan dünya hayatından farklı ve ebedî olan hayat kastedilmektedir.

    Din literatüründe âhiret, İsrafil'in Allah'ın emriyle kıyametin kopması için Sûr'a ilk defa üflemesinden ikinci defa üflemesine, daha sonra cennetlik- lerin cennete, cehennemliklerin cehen- neme girmelerine kadar olan zaman veya Sûr'a ikinci kez üfürülüşten baş- layıp, ebedî olarak devam edecek olan zaman anlamında kullanılmıştır.

    Ahirete îmân, İslâm inanç esasla- rından biridir. Genellikle Kur'ân'da, Allah'a îmân ve ahiret gününe îmân birlikte zikredilmiştir. Ahireti inkâr eden kimse kâfır olur (Nisa, 4/136).

    Ahiret ve ona ait olaylar, duyular ötesi konuları olduğu için, gözlem ve deneye dayanan pozitif bilimler ve akıl yürütmeyle açıklanamaz. Bu konu- da bilgi edinilecek tek kaynak vahiy- dir. Bunları, Kur'ân-ı Kerim ve sahih hadislerde haber verildiği şekliyle kabul etmek en uygun olanıdır. Bunun ötesinde aklî yorumlara gitmek doğru değildir. (F.K.)

    AHKÂM

    bk. Hüküm.

    AHKÂM-I HAMSE

    Beş hüküm anlamına gelen "ahkâm-ı hamse"; vacip, mendup, mubah, mekruh ve haram'dan oluşan teklifi hükümlere denir. Hanefi bilgin- lerin dışındaki fakihlerin çoğunluğu, kesin bir delille yapılması istenen dini

    YanıtlaSil
  147. görevleri "vacip"; Hanefi bilginler ise, kesin bir delille yapılması istenen dini görevleri "farz", zannî bir delil- le yapılması istenen dini görevleri ise "vacip" olarak isimlendirmişlerdir. Farz ve vaciplerin dışında yapılma- sı istenen dini görevlere "mendup" denir. Mendup; sünnet ve müstehap kısımlarına ayrılır. Yapılıp yapılmama- sı insanların iradelerine bırakılan fiille- re "mubah" denir. "Caiz" ve "helâl" kavramları da "mubah" kavramına dahildir. Kesin bir delille yapılması yasaklanan fiillere "haram", yapılması kesin ve bağlayıcı olmayan bir delille yapılması yasaklanan fiillere de "mek- ruh" denir. Harama yakın olan mek- ruhlara "tahrîmen mekruh", helala yakın olanlara ise "tenzîhen mekruh" denir. Haramlar da "haram li aynihî" ve "haram li gayrihî" diye iki kısma ayrılır. (bk. farz, vacip, sünnet, mubah, mekruh, mendup, haram, helâl) (İ.K.)

    AHKÂMÜ'L-KUR'ÂN

    Kur'ân hükümleri anlamına gelen "ahkâmü'l-Kur'ân"; ibâdet, muâme- lat, keffäret ve ukûbât ile ilgili âyetlerin yorumunu konu edinen bilim dalına ve bu dalda yazılan eserlere denir.

    İslâm bilginleri ahkâm âyetleri- nin sayısını belirlemeye çalışmışlar ancak bir sayıda ittifak edememiş- lerdir. Çünkü âyetler Kur'ân'da ayrı gruplar halinde yer almadıkları gibi bir âyetten birden fazla hüküm içerebilir hatta kıssalarla ilgili âyetlerden bile dini hükümler çıkartılabilmektedir. Bu sahada eser yazan her âlim ilmi nis- petinde âyetleri ele almış, bu yüzden ahkâmü'l-Kur'ân adlı eserlerde yoru- ma tâbi tutulan âyet sayısı farklı olmuş- tur. (bk. Fıkhî Tefsîr) (İ.K.)

    YanıtlaSil
  148. AHLAK

    Sözlükte "huy, seciye, tabiat, mizaç, karakter" gibi anlamlara gelen hulk veya huluk kelimesinin çoğuludur. İnsanın fiziki yapısı için çoğunlukla halk, manevi yapısı için ise hulk keli- mesi kullanılmaktadır. Bir terim ola- rak ise "insanın iyi veya kötü olarak nitelendirilmesine sebep olan manevî vasıfları, huyları ve bunların etkisiyle ortaya koyduğu iradeli davranışları- nın bütününe" verilen addır. Ayrıca bu konuları inceleyen bilim dalına da ahlâk adı verilir.

    İslâm ahlâkının kaynağı Kur'ân ve sünnettir. Hz. Aişe, bir soru münase- betiyle Hz. Peygamber'in ahlâkının Kur'ân ahlâkı olduğunu belirtmiştir (Müslim, Müsafirin, 139). Bu iki kaynak dinî ve dünyevî hayatın genel çerçevesini çizmiş, amelî kurallarını ortaya koy- muş, başta fıkıhçı ve hadisçiler olmak üzere kelamcılar, mutasavvıflar ve filo- zoflar tarafından geliştirilen ahlâk anla- yışının temellerini oluşturmuştur. Allah insanı en güzel bir biçimde (kıvamda) yaratmış (Tin, 95/4), ona kendi ruhundan üflemiştir (Hier, 15/29). Bu sebepledir ki, Allah'ın emriyle melekler, insanlığın atası olan Hz. Adem (a.s.) karşısında saygı ile eğilmişlerdir. Ancak insanın bu üstün ruhî cephesi yanında bir de bedeni cephesi vardır. İnsan, ahlâkî bakımdan çift kutuplu bir varlık özel- liği taşımaktadır. Allah insan nefsine "fücurunu da takvasının da" ilham etmiş, yani iyilik de, kötülük de yap- maya yatkın bir kabiliyet ve istidatla yaratmıştır (Şems, 91/9-10). (M.C.)

    AHMED

    Peygamberimizin (a.s.) Kur'ân'da zikredilen isimleri "Ahmed" (Saf. 61/6) diğeri de "Muhammed"dir

    14

    YanıtlaSil
  149. ahlakı ve davranışlarıyla övüldüğü için "Muhammed", kendisinden önceki Peygamber ve insanlardan daha çok övüldüğü için "Ahmed" ismi ile nite lenmiştir. (İ.K.) Sözleri,

    AHSEN-İ TAKVİM

    Bu tabir, Tin sûresinin 4. âyetinde geçmektedir. Ayette; "Andolsun ki biz insanı en güzel biçimde (ahsen-i tak- Vim) yarattık" denilmektedir. Bu tabir de geçen "takvim", eğriyi doğrultmak, kıvama ve nizama koymak, kıymet vermek ve kıymetlendirmek; "ahsen" ise en iyi, en güzel demektir. "Ahsen-i Takvîm" ifadesi insanın; ruh ve bedeni ile en mükemmel şekilde yaratıldığını, boyunun düzgünlüğünü, endamının eşsizliğini, dileyen, isteyen, düşünen, konuşan, yazan, anlayan, anlatan ve sanat kabiliyeti olan; hakkı bâtıldan, güzeli çirkinden, iyiyi kötüden, doğ ruyu yanlıştan, hayrı şerden, tatlıyı acıdan ayıran akıllı bir varlık oluşunu ifade eder. (İ.K.)

    AHSENÜ'L-HAKİMÎN

    Allah'ın sıfatlarından olan bu tabir, hükmedenlerin en iyisi demektir. (bk. Hâkim) (İ.K.)

    AHSENÜ'L-HALİKİN

    Allah'ın sıfatlarından biri olup yaratanların, takdir ve tasvir edenlerin en güzeli, en iyisi demektir. Bu sıfat Allah'ın mutlak ve mükemmel yara tıcı, takdir edici olduğunu ifade edet Kur'ân'da iki âyette geçmektedir 'Yaratanların en güzeli Allah ne vice- dir." (Mü'minûn, 23/14; bk. Säffat, 37/125) (bk Halik) (İ.K.)

    YanıtlaSil
  150. AHZ

    Sözlükte "almak" anlamına gelen ahz, kelimesine tasavvufta çeşitli dönemlerde farklı anlamlar yüklen- miştir. İlk sûfiler, benliğinden koparı- lıp alınmış ve bir cezbeyle kendinden geçerek Allah'a ermiş meczuplara me 'hûz, yaşanılan bu hale de ahz adı veriyorlardı. Ahz, cezbe makamının sonu olup, bu makama ulaşan sûfi, Allah'ın ahlâkı ile ahlâklanmış olur. Ayrıca tarikata girmeye ahz-ı tarikat, bir şeyhe bağlanmaya ahz-ı yed (el alma) denilir. Hadis ilminde ise hoca- dan hadis almak, öğrenmek anlamında kullanılmaktadır. (M.C.)

    AKABE

    Sözlükte "sarp yokuş, dağdaki aşıl- ması zor dik geçit" anlamına gelmek- tedir. Kur'ân'da köle azat etmek, yetim ve yoksulu doyurmak; inançlı, birbirle- rine sabrı ve merhameti tavsiye eden- lerden olmak gibi faziletler için mecazî anlamda kullanılmıştır (Beled, 90/11-17). Tasavvufta ise, maksada erişmek için aşılması, yok edilmesi gereken tabiî engeller ve nefsânî bağlar anlamında kullanılmıştır. Halvetiyye tarikâtın- da nefsin emmâre, levvâme, mülhi- me, mutmainne, râziyye, marziyye ve kâmile sıfatları onun akabeleri kabul edilmektedir. (М.С.)

    AKÂİD İLMİ

    Akaid "akîde" kelimesinin çoğu- ludur. Akid ise sözlükte düğüm bağla- mak, düğümlemek ve kesinlikle inanı- lan şey anlamlarına gelir. Buna göre, "İslâm akâidi" İslâm dininde kesinlik- le inanılan hususlar mânâsına gelir ki bunlara "îmân esasları" da denir. Buna göre îmân esaslarını ihtiva eden ilme de "akâid ilmi" denir. Nitekim Seyyid

    YanıtlaSil
  151. Şerif Cürcani de

    ken "İslam dininin ameli değil, itikadi hükümlerini ihtiva eden ve bunlardan bahseden bir ilim" olarak ifade etmiştir (Ta'rifat).

    Hangi devirde ve hangi metodla olursa olsun îmân esaslarından bahse- den ilim akäid ilmidir. Bu tür kitaplara da akaid kitapları denir. Fakat hususi mânâda akaid îmân esaslarından kısa olarak bahseden bir ilim olmuştur.

    Akaid ilmi, Allah'ın varlığından, sıfatlarından, fiillerinden bahseden bir ilimdir. Her ne kadar nübüvvet ve ahiret ile ilgili konular da anlatılmakta ise de bunlar, ilâhî fiillere râcidir. Zira bütün itikadi meselelerin konusu Yüce Allah'tır. Akaid ilminin gayesi, taklid- den kurtulmak, tahkikî îmân derecesine ulaşmaktır." (F.K.)

    AKAR

    Taşınmaz mal (gayrimenkul) şek- linde Türkçe'de yaygın olarak kullanı- lan bu kelime sözlükte; her malın aslı, temeli vb. mânalara gelmektedir. Arazi, bağ, bahçe, tarla, bina, ev belli başlı akar türleridir.

    Sanayi ve ticaretin yeterince geliş- mediği ekonomilerde birinci derecede gelir aracı olarak gayr-i menkul ve akar geliyordu. Teknolojinin, uluslar arası ticaretin ve endüstrinin gelişme- siyle birlikte, akarât denilen taşınmaz mallardan gelir sağlama yolu ikincil dereceye düşmüştür. (İ.U.)

    AKIL

    Sözlükte "menetmek, engellemek, alıkoymak, bağlamak, sığınmak ve tut- i mak" gibi anlamlara gelmektedir. Akıl aterim olarak düşünmek, duyu vasıta- e larıyla idrak etmek süretiyle bilinmesi d mümkün olan şeyleri bilme ve anlama

    ,

    YanıtlaSil
  152. gücü, iyiyi kötüden ayırt etme kabili- yeti, varlığın hakikatını idrak meleke- si, maddi olmayan, fakat maddeye tesir eden cevher demektir. Bu tanımın bir uzantısı olarak bazıları aklı Cenab-1 Hakk'ın insan bedenine müteallik halk ettiği ruhani bir cevher ya da kalpde hak ve batılı birbirinden ayıran, insanı koruyan, kale içine alan ve helâk edici yollardan uzaklaştıran kalbi ve ruhi bir kuvvet olarak kabul etmişlerdir.

    Kur'ân'a göre insanı diğer varlık- lardan farklı kılan, onun her türlü dav- ranışlarına anlam kazandıran ve ilâhî emirler karşısında sorumlu kılan ancak akıldır. Kur'ân'ın toplam kırk dokuz yerinde geçen akıl, bilgi edinmeye yarayan bir güç ve doğru düşünmenin ölçüsü olarak sunulmuştur. Bu âyetler- den ikisinin meâli şöyledir:

    "(Hidayet çağrısına kulak verme- yen) kâfirlerin durumu; sadece çobanın bağırıp çağırmasını işiten hayvanların durumuna benzer. Çünkü onlar sağır- lar, dilsizler ve körlerdir. Bu sebeple düşünmezler." (Bakara, 2/171)

    "Ve: şâyet kulak vermiş veya aklı- mızı kullanmış olsaydık, (şimdi) şu alevli cehennem'in mahkumları ara- sında olmazdık! diye ilave ederler:" (Mülk, 67/10)

    Kelâm ekolleri de aklın mahiyeti hakkında farklı yorumlarda bulun- muşlardır. Ahmet ibn Hanbel ve Hâris el-Muhasibî, aklın; "faydalıyı zararlı olandan ayırt etmesi için Allah tara- fından insana doğuştan verilen bir tabiat (garize)" olduğunu belirtmişler- dir. Maturidi'ye göre akıl, "varlıkları ve onlarla ilgili bilgileri tasnif ede- rek sonuçlar çıkaran ve insana kıyas yapma gücü veren zihni bir alettir."

    16

    YanıtlaSil
  153. Imam Es'ari de aklı, "vacip, mümkün ve muhal olan hususları bilmek" sek. linde tarif etmiştir. Mutezile ekoline mensup bilginler ise aklı, "Hakikatin bilinmesini sağlayan kaynak veya insa m diger varlıklardan ayıran ve nazari bilgilerin öğrenilmesini sağlayan bir güç" olarak değerlendirmişlerdir. ruhi bir güç olarak kabul eden Elmalılı Aklı M. Hamdi Yazır, onu duyulardan hare. ketle duyularla elde edilemeyen bilgiyi bizzat keşfeden idrak aleti diye tarif etmiştir.

    Sonuç olarak kelamcılar; aklı duyu organlarının ve beynin çalışmasından doğan maddi bir kuvvet kabul eden natūralist, materyalist ve sansüalist filozofların aksine, onu insanda doğuş- tan mevcut olan ruhî bir güç olarak kabul etmişlerdir.

    Kelâmcılara göre akıl, genel olarak iki kısma ayrılır: 1- Garîzi akıl: Her insanda doğuştan var olan ve insanın diğer canlılardan ayrılmasını sağlayan asıl akıldır. Bu, aynı zamanda deney ve düşünme yoluyle elde edilen bilgilerin de esasını teşkil eder. 2- Müktesep akıl: Garizî aklın kullanılmasıyla kazanılan akıldır. Sezgi, deney, düşünme ve öğre nim yoluyla oluşan bu tür akla mesmu, müstefâd ve tecrübî akıl adı da verilir. (F.K.)

    ΑΚΙΚΑ

    Yeni doğan çocuğun başındaki saça Arapça'da akîka denir. Istilahta ise, yeni doğan çocuk için kesilen şükür kurbanına verilen isimdir. Akika kur- banı kesildiği gün çocuğun saçı da tıraş edildiğinden bu isim verilmiştir.

    Malikî, Hanbelî ve Şafiîlere göre akika kurbanı kesmek sünnettir Hanefilere göre ise mubah, bir rivaye

    YanıtlaSil
  154. te göre de menduptur. Akika kurbanı- nın, çocuğun doğumunun yedinci günü kesilmesi, aynı gün saçlarının tıraş edilerek çocuğa isim konması ve kesi- len saçın ağırlığınca altın veya gümüş sadaka olarak dağıtılması müstehaptır.

    Akika kurbanı, koyundan olabile- ceği gibi, sığır ve deveden de olabilir. Kurban edilecek hayvanda bulunması gereken şartlar, etinin kimlere verile- bileceği ve kimler tarafından yenile- bileceği, kurban bayramında kesilen kurban gibidir. (İ.P.)

    AKIL

    Akıl; akıllı, akıl sahibi kimse demektir. Eşyanın güzellik, çirkinlik, kemal ve noksanlık sıfatlarını idrak etme; her çeşit faaliyette doğruyu yan- lıştan, iyiyi kötüden ve güzeli çirkinden ayırma yetisine sahip kişiye akil denir.

    Akıl ve bulûğ devresi, genelde, dini mükellefiyetlerin, ferdî ve toplumsal görev ve sorumlulukların başlangıcı- dır. Akıllı olmayan, dini mükellefiyet- lere muhatap olmadığı gibi, bunların ferdî ve toplumsal sorumlulukları da sınırlıdır.

    Akıl, ferdin psikolojik ve manevî olgunluğunu, bulûğ ise biyolojik ve maddî yetişkinliğini ifade eder. Fert bulûğ çağına erişmeden iyiyi kötüden ayırt edebilecek çağa ulaştığında, nok- san bir eda ehliyetine sahiptir; tama- men zararına olan tasarrufları geçer- sizdir; yarar ve zararına muhtemel olan tasarrufları ise, velisinin iznine bağlıdır. Akıllı olarak bulûğ çağına erişen kimse ise, tasarruf ehliyetine sahip olup, dini hükümlere muhatap olduğu gibi bütün tasarruflarından da sorumludur. (İ.P.)

    YanıtlaSil
  155. ÂKILE

    Arapça'da, bağlayan, engelleyen anlamına gelen äkile; ıstılahta diyeti ödemeyi üstlenen veya diyet ödemekle mükellef tutulan şahıslar veya toplulu- ğa denir.

    Klasik fıkıh kaynaklarında, kasıt ve taammüt bulunmaksızın hata ile adam öldürmede, ölenin diyetinin, ölüme sebebiyet verenin erkek tarafın- dan akrabaları (asabe) arasında veya aşireti, divan ya da meslek ve benze- ri mensubu bulunduğu grubu arasında taksim edilmesi kabul edilmiştir. Böyle bir hadisede diyete akl, diyet ödemekle yükümlü olan şahıs veya topluluğa da akıle denmiştir.

    Âkıle sisteminin kökleri, İslâm öncesi Araplardaki kabile dayanışma- sına kadar uzanmakla birlikte; İslâm'da meşruiyeti Hz. Peygamber'in uygula- masına dayanmaktadır (Ibn Mâce, Diyât, 15).

    Âkıle sisteminde, hata sonucu bir insanın ölümüne sebep olan kişi bir bakıma mazur olması sebebiy- le, masum bir insanın kanının heder olmaması için ağır diyet yükü, yakın- ları/sosyal grubu arasında taksim edil- miştir. Ayrıca bununla, akrabaları veya içerisinde bulunduğu topluluğun kişiyi terbiye ve denetleme konusunda daha titiz davranmalarını sağlamak amaçlan- mıştır. Bunun yanında, şahsın işlediği hata sebebiyle, sosyal grubu malî yön- den sorumluluk altına girmekle, kolek- tif ve müteselsil sorumluluk duygusu geliştirilerek bir nevi sosyal sigorta kurulması hedeflenmiştir. (İ.P.)

    AKİT

    Sözlükte "bağ" anlamına gelen akit, ıstılahta, hukukî sonuç doğurmak, yani bir hak veya hukukî ilişkiyi kurmak,

    YanıtlaSil
  156. değiştirmek veya ortadan kaldırmak amacıyla, iki veya daha çok kimsenin veya kuruluşun karşılıklı ve birbirine uygun irade beyanları ile gerçekleş- tirdikleri işlem, sözleşme, mukavele, kontratı ifade eder.

    İnsanlığın tanıdığı en eski hukukî müesseselerden biri olan akit, borç kaynağı olan hukukî işlemlerin başın- da gelir. İslâm'a göre de, Kur'ân ve Sünnetin koyduğu temel ilkelere aykırı olmamak, yasakları çiğnememek şar- tıyla her türlü akit caizdir. Kur'ân'da ahde vefa ve akde bağlılık emredil- miştir (Mâide, 5/1). Hz. Peygamber de, "Müslümanlar şartlarına bağlıdırlar. Ancak haramı helal kılan veya helalı haram kılan şartlar müstesna." (Tirmizi, Ahkam, 17) buyurmak sûretiyle, dinin açık hükümlerini ihlal etmediği sürece akit serbestisinin bulunduğunu bildirmiştir.

    İslâm'da, akitlerde şekil ve isimden ziyade, muhteva ve anlam önem taşı- maktadır. İslâm'ın açık ilkelerine aykırı olmaması, yasaklarını ihlal etmeme- si, kişilerin birbirlerini aldatmaması, beklenmedik mağduriyet ve tehlikeler doğurmaması, amme nizamını ihlal etmemesi şartıyla taraflar, diledikleri akitleri, istedikleri şart ve muhteva ile düzenleyebilirler.

    Akdin konusunun mevcut, malum ve mümkün olması, dinen ve hukuken müsaade edilmiş olması gerekir.

    Akdin kuruluşunda aslolan, taraf- ların karşılıklı rızaları ile serbest ve hür iradeleriyle bunu beyan etmeleri- dir. Buna icap ve kabul denir. İcap ve kabulün şekli, akitte iradeyi ifade edip etmediği örf ve teamüle, dil kurallarına göre belirlenir.

    Hükümleri ve kanun koyucunun vermiş olduğu vasıfları bakımından

    18

    a

    YanıtlaSil
  157. akitler, sahih akitler ve sahih olmayan akitler olmak üzere ikiye ayrılır:

    Sahih akitler: sıhhat şartlarını ve rükünlerini içinde bulunduran akitler. dir. Sahih akitler de; akit serbestisinin dınırları açısından mevkuf, lazım olma yan ve hem nafiz, hem de lazım olan akitler olmak üzere üçe ayrılır.

    Mevku akitler; akdin rükünlerini ve sıhhat şartlarını taşımakla birlikte nefāz (yürürlük) şartlarını taşımayan akitlere denir. Mevkuf akitler kurulmuş olmakla birlikte, hüküm ve sonuçlarını başlangıçta meydana getirmez. Ancak başlangıçta eksik olan bu şartların tamamlanmasıyla akdin hukuki sonuç- ları tam olarak meydana gelir. Mesela, fuzulinin (üçüncü kişilerin) yapmış olduğu bir akit, adına işlem yapılanın vereceği icazet anına kadar mevkuf bir muameledir.

    Lazım olmayan akitler; akit sıh- hat ve nefāz (yürürlük) şartlarını haiz olmakla beraber ya akdin tabiatından kaynaklanan ya da muhayyerlikler- den birinin bulunması sebebiyle akdin bağlayıcı olmamasıdır. Lazım olmayan akit, kurulmuş, meydana gelmiş bir akittir. Ancak, muhayyerlik hakkına sahip taraf, isterse böyle bir akdi, geç mişe etkili olarak ortadan kaldırabilir

    Hem nafiz, hem de lazım olan akit ler; akdin bütün unsur ve şartlarını kendisinde bulunduran akitlere denir Akdin bütün hükümlerini doğurur.

    Sahih olmayan akitler; akdin unsu ru, in'ikad (kuruluş) ve sıhhat şartla rından biri veya bir kısmı halel gören akitlerdir. Sahih olmayan akitler, but akitler ve fasit akitler olmak üzer ikiye ayrılırlar. (bk. Butlân, Fesat) (LP

    YanıtlaSil
  158. AKL-I SELIM

    Hüküm ve kararlarında doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden ayırabilen akıl, sağduyu anlamındadır. Her insanda az veya çok akl-i selîm vardır. Aklı seli- min Kur'ân'da (Rüm, 30/30) ve hadisler- de geçen ve müfessirlerin genellikle "bütün insanların yaratılışında bulu- nan hak dini ve onun mesajlarını kabul etmeye yatkın olan kabiliyet" şeklinde yorumladıkları fıtrat ile yakın ilgi- si vardır. Hz. Peygamber de, "Her çocuk fıtrat üzere doğar; sonra anne ve babası onu Yahûdi, Hristiyan veya mecûsi yapar" (Müslim, Kader, 22) buyur- mak sûretiyle insanın yaratılıştan sahip olduğu bu yüce değerin, çevrenin etki- siyle bozulabileceğine dikkat çekmiştir. Kur'ân'da geçen "kalb-i selîm” (Şu'ară, 26/89) akl-1 selîm'e yakın bir anlam taşı- maktadır. Bu nedenle selâmetini koru- yabilmek için yaratılıştaki saflığını ve istikametini devam ettiren bir kalbe ya da vicdana sahip olmak gerekecektir.

    (M.C.)

    AKSÂMÜ'L-KUR'ÂN

    Kur'ân'ın yeminleri anlamına gelen aksâmü'l-Kur'ân, Kur'ân'da geçen yeminleri konu edinen tefsîr usulünde bir bilim dalıdır. Kur'ân'da çok yemin kullanılmıştır. Yüce Allah; kendi adına, peygamberlere, Kur'ân'a, meleklere, kıyâmet gününe, göğe, aya, güneşe, yıl- dızlara, geceye, gündüze ve zamana... yemin etmiştir. 17 sûre yeminle baş- lamaktadır. Kur'ân'da birçok gerekçe ile yemin edilmiştir. Meselâ, Allah'ın tekliğini (Saffät, 37/1-4), Kur'ân'ın (Vākıa, 56/75-77) ve peygamberin (Yasin, 36/1-4) hak olduğunu, ceza, va'd ve vaîdin mutlaka gerçekleşeceğini (Záriyât, 51/1-5; Tûr, 52/1-8) bildirmek için yemin edilmiştir.

    YanıtlaSil
  159. Yemin, sözü tekit etmeyi ve muha- tabı sözün doğruluğuna inandırmayı hedeflediği gibi yemin edilen şeyin değerini ve şanını da ifade eder. (İ.K.)

    AKSIRMA

    Aksırma, burun yollarında gelişen ve beyincikteki reflekse bağlı olarak ağız ve burundan soluk boşalmasını sağlayarak burundaki yabancı madde- leri temizleyen fizyolojik bir olaydır. Aksırma, esnemenin aksine vücuda zindelik verir. Aksırma, "Allah'ın sevip bahşettiği bir nimet" (Buhari, Edeb, 125; Ebû Dâvûd, Edeb, 89) olduğundan bu nimete şükretmek gerekir. Aksıran müslüman, "elhamdulillah" veya "elhamdülillâhi alâ külli hal" (her hal ve şartta Allah'a hamd olsun) der. Aksırırken ağzın el veya mendille kapatılması sünnettir. Aksıran müslümanın "elhamdulillah" demesi halinde yanında bulunanlardan biri "yerhamükellâh" (Allah sana rah- metiyle muamele etsin) diye dua etme- lidir. (M.C.)

    ALEM

    İlim kökünden türeyen alem sözlük- te; "belli eden, bildiren, iz, alâmet, işâ- ret ve nişan" anlamlarına gelir. Çoğulu, = a'lâmdır. Arap dilinde özel isme alem dendiği gibi bayrak, sancak ve sınır taşı- na da alem denir. Ülkemizde câmi kub- belerinin tepelerinde ve daha çok mina- relerin en ucuna takılan ve hilal şeklin- - deki işaretlere alem denilmektedir.

    Kur'ân'da bu kelime çoğul şekliyle iki âyette "dağlar" anlamında kullanıl- mıştır (Şûra, 42/32; Rahmân, 55/24). (İ.K.)

    ÂLEM

    Alâmet ve nişan koymak anlamın- 3) daki a-l-m kökünden türemiş olan âlem, yaratıcının varlığına delalet

    a

    YanıtlaSil
  160. eden, onun bilinmesini sağlayan şeye denir. Alem terimi maddi ve manevî bütün varlıkları kapsar, tabiat âlemi, akıl âlemi, İslâm âlemi gibi. Kur'ân-ı Kerim'de âlem kavramının çoğulu olan âlemin kelimesi birçok yerde kâinat ve insan topluluklarını ifade etmek için kullanılmıştır. Rabbu'l-âlemîn tabiri ise, Allah'ın canlı ve cansız tüm var- lıkların sahibi olduğunu ifade eder.

    Ehl-i Sünnet kelâmcılarına göre âlem cevher ve arazlardan oluşmuş- tur. Cevher; kendi başına boşlukta yer tutan ve arazları taşıyan şey demektir. Araz ise varlığı ancak kendisini taşıyan başka bir varlıkla bilinebilen, kendi başına boşlukta yer tutamayan, renk, koku, oluşum gibi durum ve özellikleri belirtir. Sürekli değişime uğrayan araz- ların ezelî olması düşünülmediği gibi arazları taşıyan cevher ve arazlardan oluşmuş âlem de ezelî değildir; sonra- dan yaratılmıştır. Âemi yoktan var eden de Allah'tır. (F.K.)

    ALEVİ(LİK)

    Hz. Ali'ye bağlılık noktasında bir- leşen çeşitli dini ve siyasi gruplar için kullanılan bir terimdir. Sözlükte "Hz. Ali'ye mensup" onun soyundan gelen, onu seven, sayan ve bağlılığını ifade eden kimse demektir. Bu kavram, siya- si anlamda Hz. Peygamberin vefatın- dan sonra Hz. Ali'yi ve onun soyundan gelenleri imam (halife veya devlet baş- kanı) olarak kabul edenler için günde- me gelmiştir. Daha sonraları, Hz. Ali ve oğulları Hasan ile Hüseyin'in neslinden gelenler için Alevi nisbesi dışında şerif, seyyid ve emir gibi lakaplar da kulla- nılmıştır. Bazı tasavvufçulara göre, bütün tarikatlar ashaptan birine nispet edilir. Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman'a mensup tarikatlar olduğu gibi

    20

    YanıtlaSil
  161. arhande Alevi terimi Neta hilafet hakkındaki tartışma. larla ortaya koylır. Bilindiği gibi 11. Peygamberin vefatını müteakip ve figtinca kalife fiz. Osman'ın şehit sdilmesinden sonra hilafet konusun- Arki anlaşmazlık giderek şiddetlen- miyor. Bu intilaf esnasında Hz. Ali'nin tarafını tutanlara Alevi veya şiatü'l Ali (Ali'ye bağlı olanlar veya Ali taraf- tari) denilmiştir. Bunlara göre; "Hz. Ali, Hz. Peygamberin tabii varisiy- di. Daha çocuk yaşta iken ve herkes- ten önce İslam'ı kabul etmiştir. Hz. Muhammed'in amcası oğlu ve dama- dıdır. Ehl-i Beyttendir. Mekke'den Medine'ye hicret ederken emanetlerini ilgili yerlere ulaştırmak üzere yerine onu vekil bırakmıştır. Böylece sevgi- sini ve güvenini bildirerek onun ken- disinden sonra halife olacağına işaret etmiştir. Bu yüzden Ebubekir, Ömer ve Osman'ın halife olarak seçilmiş olma- ları doğru değildir."

    İslam tarihinde Alevilik anlayı- şı; inanç, ibadet ve ahlak bakımından Kur'an ve Sünnetin ışığında geliş- miştir. Halk şairi Virani, Aleviliği; "Allah'ın birliğine, Hz. Muhammed'in nübüvvetine ve Ali'nin imametine ikrar vermek olarak tanımlamaktadır. Buna göre tarihi silreç içinde çeşitli yollarla Aleviliğin bünyesine girmiş bazı kül- türel değerleri Aleviliğin inanç esas- ları olarak algılamak doğru değildir. Bunları daha çok kültürel zenginlik, birikim ve fürkünk olarak değerlendir mek gerekir. Alevi kiülbilriümün; ahlak keraltan ve insani ilişkiler açısından da Önemli ve zengin bir yeri vardır. Aluk, kardeşlik, komşuluk, misafir

    vi

    YanıtlaSil
  162. perverlik, mertlik, cömertlik, küçüklere sevgi, büyüklere saygı ve doğruluk gibi ilkeler bu değerlerin başında gelmekte- dir. Ayrıca her türlü haram ve yasaklar- dan korunmak için; "Eline, Beline ve Diline" sahip çıkması zorunlu bir temel felsefe olarak benimsenmiştir.

    Tarih içinde Alevi nisbesi; İran, Irak, Mısır (Fatımiler), Fas ve Yemen gibi farklı coğrafyada yaşayanlar arasında da kullanılmıştır. Bu alanda detay- lı bilgiye ulaşmak isteyenler, "İslam Mezhepleri Tarihi Kaynaklarına" baş vurmaları gerekir. Anadolu Aleviliğinin gelişmesinde; 13. Yüz yıldan itibaren Orta Asya'dan ve Horasandan göç eden bilgin ve mutasavvıfların derin etkileri olmuştur. Bu itibarla günü- müzde yaşayan Alevi kültürünün büyük bir bölümünün, bu dönemin ürünü olduğunu söylemek mümkün- dür. Günümüzde sıkça kullanılan Alevi ve Sünni kavramları birbirinin karşıtı değildir. Tersine bu kavramların üst kimliği veya ortak paydası, İslam ve Müslümanlıktır. Bu durumda Alevi ve Müslümanlar arasında ayırım yapmak din, tarih, akıl ve bilim açısından müm- kün değildir. (F.K.)

    ALEYHİ'S-SELÂM

    Selam üzerine olsun anlamına gelen bir dua ve dilek cümlesidir. Bu dua, peygamberlerin adı anılınca saygı ifadesi olarak kullanılır. (bk. Selâm, Salvele) (İ.K.)

    ALIŞVERİŞ

    bk. Bey'.

    ALÎ

    Allah'ın sıfatlarından biri olan alî, şânı, kadri yüce ve kudreti büyük olan demektir. (bk. A'lâ) (İ.K.)

    YanıtlaSil
  163. ALI

    bk. Ulüvv.

    ALI İSNAT - NAZİL İSNAT

    Ali isnat, hadisi en kısa yoldan Hz. Peygamber'e ulaştıran sahih isnattır. Ali isnatta, hadisi rivâyet eden râvi ile Hz. Peygamber arasındaki râvi sayısı diğer isnatlara göre daha azdır. İsnadın sahih olması şartı ile, isnattaki râvi sayısı ne kadar az olursa, o isna- dın değeri de o kadar artar. Çünkü râvi sayısı arttıkça, bunlardaki kusur ve hata ihtimali de artabilir.

    Nâzil isnad, âlî isnādın karşıtı olup, hadisi Hz. Peygamber'e çok râvi sayısı ile ulaştıran isnattır. Sahih olduğu süre- ce, isnadın nazil olması hadise zarar vermez. Ali isnat, nâzil isnattan daha üstündür. Bundan dolayı herhangi bir konuda eşit sıhhatte farklı hüküm ifade eden hadisler arasında, isnadı âlî olan tercih edilir. Ancak, nâzil isnattaki râvi- ler daha güvenilir ise, senete ait diğer özellikler, âlî isnadınkinden daha üstün ise, elbette bu durumda nâzil isnat daha üstün olur. (A.G.)

    ÂLİM (Alîm, Allâm, A'lem)

    İşaretlemek, üst dudağı yarılmak, bilmek, anlamak, tanımak hakîkati- ni idrak etmek anlamlarındaki a-l-m kökünden türeyen âlim; bilen, anlayan, tanıyan demektir. Alîm ve allâm keli- meleri, âlim kelimesinin mübalağalı şekli olup çok bilen; a'lem ise ism-i tafdil olup daha iyi, en iyi, pek iyi bilen demektir. Bu sıfatlar Allah'ın, sırları, gizli olanları, olmuşu ve olacağı, görü- nen ve görünmeyen âlemi, yerde ve göklerde olup bitenleri, geçmişi, hâli ve geleceği, canlı ve cansız bütün var- lıkları, insanların gizli ve âşikâr bütün

    YanıtlaSil
  164. yaptıklarını, küçük ve büyük her şeyi bildiğini ifade eder.

    Alim ismi Kur'ân'da, Allah'ın gayb ve şehadet âlemini bildiğini beyan sadedinde 13 âyette geçmiştir: "Allah, göklerin ve yerin gaybını bilendir. O göğüslerin özünü çok iyi bilendir." (Fâtır, 35/38); "O Allah ki O'ndan başka ilah yoktur, gayb ve şehadet âlemini (görül- meyen ve görülen varlıkları) bilendir. O rahmandır, rahimdir:" (Haşr, 59/22)

    Alim kelimesinin çoğulu olan alimin, Allah hakkında iki âyette aza- met ifadesi olarak kullanılmıştır: "... Biz her şeyi bilenleriz." (Enbiyā, 21/51, 81)

    Alim kelimesi, "ulemâ' ve "alimîn-alimûn" şeklinde 6 âyette insanlar için de kullanılmıştır. Allah da insanlar da bilir, ancak insanların ilmi sınırlı, Allah'ın ilmi ise sınırsız- dır. İnsan gaybı, gizliyi ve geleceği bilemez. Allah ise bilir. İnsan, ancak Allah'ın lütfettiği öğrenme yetene- ği sayesinde bilebilir. Allah'ın ilmi, ezelîdir, ebedîdir. O, her şeyi ilmiyle kuşatmıştır.

    Allah'ın bilgisine konu olan şeyler nelerdir? Başka bir ifade ile Allah nele- ri bilir? Kur'ân'da "alîm" kelimesinin geçtiği âyetlerde Allah'ın neleri bildiği zikredilmiştir. Bunların bir kısmını şöyle sıralayabiliriz; zalimleri (Bakara, 2/95), boz- guncuları (Al-i Imrån, 3/63), muttakileri (Al-i Imrån, 3/115), göğüslerin içinde olanları (Al-i Imran, 3/154), insanların yaptıkları amelleri (Bakara, 2/283) ve hayırları (Bakara, 2/273) gök- lerde ve yerde olanları ve söylenen sözle- ri (Mãide, 5/97, Enbiyā, 21/4), kalplerde olanları (Ahzab, 33/51), kısaca her şeyi bilir (Bakara, 2/29). "Bir şeyi açığa vursanız da gizle- seniz de (fark etmez) çünkü Allah her şeyi çok iyi bilir." (Ahzab, 33/54); "Gayhin

    22

    YanıtlaSil
  165. (görünmez bilginin) anahtarları O'min yanındadır. Onları ancak O bilir. Karada ve denizde olanı bilir. Düşen yaprağı verin karanlıklarında olan taneyi, yaşı kuruyuki bunlar apaçık Kitap'tadır ancak O bilir:" (En'am, 6/59)

    Alim kelimesi, Kur'ân'da insa- nin vasfı olarak da kullanılmıştır (A'raf, 7/109, 112). Allâm mübalağalı ismi ise, sadece Allah hakkında kullanıl mıştır: "...Şüphesiz Allah allâmü'l ğuyüb gayıpları çok iyi bilendir." (Tevbe, 9/78)

    Kur'ân'da 49 âyette; üstünlük ifade eden (ism-i tafdîl) a'lemu kelimesi kullanılarak "Allah'ın daha iyi bildiği" ifade edilmiştir. Allah, insanların gizle- diklerini (Al-i İmrân, 3/167), îmanlarını (Nisa, 4/25), mü'minlerin düşmanlarını (Nisa, 4/45), kendisine şükredenleri, zalimle- ri, yolundan sapanları, sınırı aşanları, hidâyete erenleri (En'âm, 6/50, 53, 117, 119), muttakileri (Necm, 53/32), bozguncula- ri (Yūnus, 10/40), peygamberlik görevini kime vereceğini (En'âm, 6/124), insanların içinde olanları (Hüd, 11/31) ve yaptıkları- ni (Hac, 22/68), göklerde ve yerde olanları (Isră, 17/55)... daha iyi bilir, en iyi bilir.

    Kur'ân'da; âlim, alîm, allâm ve a'lem isimleriyle Allah'ın ilmi anlatıl- dığı gibi "alime - ya'lemü" fiili ile de Allah'ın ilmi anlatılmıştır:

    "Bilmiyorlar mı ki Allah onların gizlediklerini ve açığa vurduklarımı biliyor." (Bakara, 2/77);

    "... Biliniz ki Allah içinizden geçeni bilir..." (Al-i İmrân, 3/29)

    "...Allah sizin gizlinizi, açığınızı ve ne kazandığınızı bilir" (En'âm, 6/3);

    Allah her dişinin nevi yüklendiğini ve rahimlerin neyi eksiltip artırdığını bilir..." (Rad, 13/8);

    YanıtlaSil
  166. da

    "... Yere gireni, ondan çıkalı, g

    ineni ve ona çıkanı bilir..." (Hadid, 57/4);

    "Yaratan bilmez mi? O latiftir, haber alandır." (Mülk, 67/14);

    "Allah bilir siz bilmezsiniz." (Nahl, 16/74).

    Alim, âlimîn, alîm, allâm ve a'lem isimleri, Allah'ı anlatan, tanıtan ve niteleyen kelimelerdir. "Alime - ya'le- mü" fiil şekli ile birlikte Kur'ân'da Allah'ın hudutsuz ilmini ifadede kulla- nılmıştır. Her şeyi bilen olması Allah'ın en önemli vasfıdır.

    "Rabbimiz! Sen bizim içimizde giz- lediğimizi ve açığa vurduğumuzu hep bilirsin. Ne yerde ne de gökte hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz." (İbrâhîm, 14/38);

    "Sözü açık söylesen de gizli söyle- sen de muhakkak O, gizliyi de ondan daha gizli olanı da bilir." (Tâ-hã, 20/7).

    Zikrettiğimiz bu âyetler ve benzer- leri Allah'ın hudutsuz, eşsiz ve muaz- zam ilmini tasvir ediyor.

    "Alîm" sıfatında; Allah'ın amelleri- ne göre kullarını ödüllendirmesi ve tec- ziye etmesi anlamı da vardır. (bk. Ankebût, 29/5, 60; Mü'minûn, 23/51). (Ι.Κ.)

    ALLAH

    Allah; Yüce Yaratıcının özel ismi- dir. Bu isim, O'nun kemal, cemal ve celal sıfatlarının ifade ettiği anlamların tamamını kapsar. Allah'ın diğer isimle- ri ise Allah'ı tasvir eder.

    Allah özel isminin hiçbir dilde tam karşılığı yoktur. Arapça ilah, Türkçe tanrı, Farsça hüda, İngilizce god, Almanca gott kelimeleri "Allah" keli- mesi gibi özel isim değildir. Bunlar, ilah, ma'bûd, rab gibi cins isimlerdir. Allah kelimesi ikil ve çoğul yapılmaz. Bu isim sadece hak ma'būdu, varlı-

    YanıtlaSil
  167. ğı zorunlu olan ya yara Başka bir varlığa, Allah ismi verile- mez. Yani Allah'ın adaşı yoktur (Meryem, 19/65). Diğer isimler çoğul yapılabilir. İlahlar (alihe), tanrılar, rablar (erbab) gibi. Çünkü hak veya batıl ma būda tanrı, hüda, ilah denilebilir.

    "Allah" isminin çeşitli asıllardan türediği ileri sürülmüşse de "el-ilah" kelimesindeki hemze olan elifin düşü rülmesiyle elde edildiği görüşü tercih edilmektedir.

    Yüce Yaratıcı'nın ism-i a'zamı yani en ulu ismi olan "Allah" lafzının her harfi O'nu ifade eder. Allah lafzının elifi kaldırıldığında "lillah" olur. Yine o yüce Yaratıcı'yı ifade eder. Elif ve lam birlikte kaldırıldığında "lehû" olur. Yine O yüce Allah'ı ifade eder. Elif ve iki lam birlikte kaldırıldığında "hu" kalır. Bu da Allah'ı ifade eder. "Allâhü lâilâhe illâ hû (Allâh ki. O'ndan başka ilâh yoktur)" (Bakara, 2/255) âyetinde olduğu gibi.

    İnsanlar, Allah'ın zatını, hakîkat ve mahiyetini bilemezler. O'nu eserleri ve eserlerin delalet ettiği sıfatları ve isim- leriyle tanıyabilirler. Allah'ın eserleri isimlerine, isimleri sıfatlarına, sıfatla- rı da zatına delalet eder. Allah'ın isim ve sıfatları zatı gibi ezelî ve ebedîdir. Zatı ile birlikte vardır. Sıfat ve isimle- ri zatından ne ayrı ne de gayrıdır. (bk. Esmâ-i Hüsnâ) (İ.K.)

    ALLAHÜMME

    “Allâhım!” “Ya Allah!" anlamına gelen bir nida cümlesidir. Cümlenin - sonundaki mim, "Ya" nida harfinden -, bedeldir. "Mim" ile "Ya" birlikte kulla- . nılmaz. "Ya Allah!" veya "Allâhümme" . denir. "Allâhümme" cümlesi Kur'ân'da beş âyette geçmiştir. Bu cümleden sonra

    e

    --

    YanıtlaSil
  168. dua veya övgü cümleleri kullanılmıştır. "Ey Peygamberim! De ki Allah'ım! (Sen) mülkün sahibisin, mülkü dilediği- ne verir, dilediğinden mülkü alırsın..." (Al-i Imrân, 3/26) âyeti ve namazda okunan "Allâhümme salli alâ Muhammed..." (Allah'ım! Muhammed'e rahmet ve mağfiret eyle) duası gibi. (İ.K.)

    ALLÂM

    Allah'ın sıfatlarından biri olup âlim kelimesinin mübalağalı şeklidir Çok bilen, her şeyi bilen demektir. (bk. Alim) (İ.K.)

    ALTIN OLUK

    Ka'be'nin üzerine konan ve yağmur sularının dışarıya akmasını sağlayan, altından yapılmış oluğa verilen isimdir. Bu oluğa mîzab-ı Ka'be de denir. Bu oluk, Hatîm'in karşısındaki duvarın üst orta kısmındadır. (İ.K.)

    AMD(EN)

    Sözlükte "bir şeyi kasıtlı olarak, bilerek, şuurlu ve isteyerek yapmak" anlamına gelen amden kelimesi, fıkıh ıstılahında, kişinin fiillerini kasten yaptığını ifade etmek için kullanılır. Genellikle cinayetler bahsinde kas- ten adam öldürme ve yaralama için amden veya teammüden ifadesi kul- lanılır. Amden (teammüden) cerh; bir insanı, haksız yere kasten yarala- maktır. Bu yaralamanın, yaralayıcı bir aletle olması ile yaralayıcı olmayan bir aletle olması arasında fark yoktur. Amden (teammüden) katl; bir insanı, yaralayıcı bir aletle, haksız yere kasten öldürmektir.

    Kur'ân-ı Kerim'de; "bir Mü'minin diğer Mü'mini yanlışlık dışında öldür- mesi asla caiz değildir. (...) Kim bir mü'mini kasten öldürürse cezası, için-

    24

    YanıtlaSil
  169. Cehennemdir. de temelli kalacağı ona gazap etmiş, lanetlemiş ve büyül Allah buyurulmaktadır azap hazırlamıştır." (Nisi, 4/92, 93). (1.P.)

    AMEL

    Sözlükte "davranış, hareket, çaba, emek, çalışma ve eylem" anlam larına gelen "amel"; din dilinde, niyet ve iradeye bağlı olarak yapılan dünya veya âhirette ceza veya mükâfat konu su olan iş, davranış ve bilinçli yapılan fiile denir. Bir is, fiil ve davranışın amel olabilmesi için iradeli ve bilinç. li yapılmış olması gerekir. İrade, kasıt ve bilinç bulunmayan fiil, amel olmaz. Dolayısıyla "amel" fiilden daha özel dir. Her "amel", fiildir ama her "fiil", amel değildir. İnsanın dışındaki diğer canlıların eylemleri fiildir fakat amel değildir.

    Amel kavramı; hayırlı, iyi ve sevap olan eylemler ve davranışlar için de kullanılır. Allah ve peygamberin emir ve yasaklarına uymak amel, uymamak amelsizliktir.

    Kur'ân'da insanların ameli iyi yapıp yapmama bakımından imtihana tâbi tutuldukları bildirilmiştir (Kehf, 18/7, Mülk, 67/2). İnsanlar, amellerine göre âhi- rette mükâfat veya ceza göreceklerdir (Yasin, 36/54; Mü'min, 40/40).

    Ameller, İslâm'a uygun olup olmama bakımından tâat, ma'siyet ve mubah kısımlarına ayrıldığı gibi, Kur'ân ve sünnette itaat olan ameller: amel-i sâlih ve amel-i hasene" (iyi amel); masiyet ameller ise, amel-i sû' amel-i seyyie (kötü amel) ve amel-l gayri sâlih (sâlih olmayan amel) olarak da zikredilmiştir. (İ.K.)

    YanıtlaSil
  170. İnsanların dünyada kabul ettikleri inançlarla, yaptıkları işlerin kaydedil- diği ve âhirette kendilerine takdim edi- leceği bildirilen deftere (veya kitaba) verilen addır. Kur'ân'da "amel defteri" tabiri geçmez. Ancak bu anlamda kitap ve suhuf kelimeleri zikredilmektedir. Kur'ân'da, insanın dünyada yaptıkla- rının, kıyamet günü açılmış bir kitapta kendisine gösterileceği ve her fertten kendi kitabını okumasının isteneceği (Isră, 17/13-14) açıklanmaktadır. Kirâmen katibîn, hafaza, rusûl, rakîb ve atîd isimleriyle anılan meleklerin yazdı- ğı (Enbiya, 21/94; Kâf, 50/18; Zuhruf, 43/80) bu kitap, insanın hak-batıl, doğru-yalan, iyi-kötü bütün inanç, düşünce, söz ve eylemlerini içerecektir (Kehf, 18/49). Amel defterleri cennetliklere sağdan, cehennemliklere soldan veya arkadan verilecektir. Defterleri sağdan verilen- ler, Kur'ân'da "ashâbu'l-yemîn"; sol- dan veya arkadan verilenler "ashâbu'ş- şimal" olarak zikredilir (Hakka, 69/19, 25; İnşikâk, 84/7, 10). Defterin sağdan verilme- si bir müjde, soldan veya arkadan veril- mesi ise bir korku ve azap işaretidir. Kur'ân'da sadece fertlerin değil, millet ve toplumların da "kitap" diye anılan amel defterlerinin bulunduğu ve hesap gününde her milletin kendi kitabını okumaya çağırılacağı belirtilir. (Câsiye, 45/28-29). (F.K.)

    AMEL

    AMEL-İ KALİL

    Az iş demektir. Namaz kılan bir kimsenin, namaz içinde yapılma- sı uygun olmayan ancak amel-i kesir düzeyine ulaşmayan bir davranışta bulunmasına amel-i kalil denir. Meselâ, vücudunun bir yerini bir iki defa kaşı- mak, düşen takkesini başına koymak, secdeye giderken pantolonunu çekmek

    YanıtlaSil
  171. amel-i kalildir. Namazda amel-i kalil, mekruh bir davranıştır. (İ.K.)

    AMEL-İ KESİR

    Çok iş demektir. Namazı bozan davranışlardan biridir. Namaz kılan bir insanı dışarıdan gözlemleyen bir kişide, bu kimsenin namazda olmadığı izleni- mini verecek her hangi bir davranışta bulunması amel-i kesirdir. Meselâ, namazda saç ve sakalı taramak, üç adımdan fazla yürümek, vücudun her hangi bir yerini üç kereden fazla kaşı- mak, çocuğu alıp emzirmek amel-i kesirdir ve namazı bozar. (İ.K.)

    AMEL-İ SALİH

    Sözlükte "yararlı, iyi ve güzel amel" anlamına gelen amel-i sâlih, din dilinde; îmanın gereği olarak ihlas ve iyi niyetle yapılan, Kur'ân ve sünnete uygun olan her türlü söz, fiil ve dav- ranışlara denir. Kur'ân'da yetmiş iki âyette "amel-i sâlih" "îman" ile bir- likte geçmiş, îman edip amel-i sâlih işleyenlere mağfiret, büyük mükâfat ve cennet vaat edilmiştir (Bakara, 2/25; Maide, 5/9).

    İslâm bilginleri "amel-i sâlihi"; farz, vacip, sünnet, müstehap ve men- dup kısımlarına ayırmışlardır. Namaz kılmak ve zekat vermek gibi ibadetler amel-i sâlih olduğu gibi, dürüstlük, doğru sözlülük ve meşru bir işte çoluk çocuğunun rızkını temin için çalış- mak da sâlih ameldir. Allah'ın rızasına uygun olan her amele sâlih amel diye- biliriz. Tevbe sûresinin yüz yirminci âyetinde mü'minlerin Allah yolunda açlık, susuzluk, yorgunluk ve sıkıntı- ya uğramaları, bir yeri zaptetmeleri, kâfirlere karşı zafer kazanmaları sâlih amel olarak ifade edilmiştir. Salih amel ile sevap elde edebilmek için insanın

    25

    YanıtlaSil
  172. mutlaka imanının bulunması ve şirkten uzak olması gerekir (Kehf, 18/110).

    Îman, ibadet, Allah ve peygamberin emir ve yasaklarına uymak amel-i sâlih kavramına dahildir (Kehf, 18/30; Buhari, Îmân, 18 (11, 12).

    Kur'ân'da îman edip sâlih amel işleyenlerin, yaratıkların en hayırlıları olduğu bildirilmiştir (Beyyine, 98/7).

    Allah'ın rızasına uygun olmayan her türlü inanç, söz, fiil ve davranışla- ra amel-i gayr-i sâlih denir. Bu kavram, sâlih amelin zıddı olup Kur'ân'da bir âyette geçmiştir (Hüd, 11/46). Sâlih olma- yan amel, Kur'ân'da amel-i seyyie ola- rak da ifade edilmiştir.

    Amel-i seyyie; sözlükte kötü ve zararlı amel anlamına gelen bu tabir, din dilinde, Allah ve peygamberin emir ve yasaklarına uygun olmayan, sahibinin günaha girmesine sebep olan söz, fiil ve davranışlara denir. Bu tâbir Kur'ân'da amel-i sâlih'in zıddı ola- rak kullanılmıştır (Tevbe, 9/102; Fâtır, 35/10; Mü'min, 40/58). Nisâ sûresinin 123. âyetin- de "Kim kötü bir amel işlerse onunla cezalandırılır" denilmiştir. (İ.K.)

    ÂMENTÜ

    Ehl-i sünnet inancı açısından mü'minlerin îmân esaslarını ana hat- larıyle ifade eden özel bir kavramdır. Arapça'da "âmene" fiilinin birinci tekil şahsı olup Türkçe karşılığı "îmân ettim" demektir. Kur'ân'da üç yerde; kişinin îmânını açıklarken kullandığı bir ifade olarak geçmektedir. Şûrâ sûresinde şöyle buyurulmaktadır: "İşte onun için sen (tevhide) davet et ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Onların heveslerine uyma ve de ki: Ben Allah'ın indirdiği bütün kitaplara inandım..." (Şüră, 42/15; Ayrıca bk. Yūnus, 10/90; Yasin, 36/25).

    26

    YanıtlaSil
  173. "Amentu deyimi ile herkesin inanması gereken îmân esasları şöyle formüle edilmiştir: "Allah'a, melek. lerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, iyi veya kötü her şeyin Allah'ın takdiri ile olduğuna îmân ettim. Ölümden sonra diriliş gerçektir Allah'tan başka İlâh olmadığına, Hz Muhammed'in O'nun kulu ve elçisi olduğuna şahitlik ederim." Bu îmân esasları Kur'ân'ın çeşitli yerlerinde ifadesini bulmuştur (Bakara, 2/177, 285, Nish, 4/136). Buhârî ve Müslim'de yer alan Cibril hadisinde de söz konusu îmân esaslarına, benzer bir şekilde yer verilmiştir (Buhârı, İmân, 37; Müslim, İmân, 1),

    İslâm'a ait dinî bilgilerin öğretil. mesinde geleneksel inanç metni olan "Âmentü", itikadla ilgili kaynaklarda da yer almıştır. (F.K.)

    AMİL

    Sözlükte "çalışan, iş yapan" anla- mına gelen âmil; Kur'ân'da; îman edip sâlih ameller işleyenler (Âl-i İmrån, 3/136), kötü iş yapanlar (Mü'minûn, 23/63) ve zekat toplayan Devlet memurları (Tevbe, 9/60) anlamında kullanılmıştır. Çoğulu âmilîn ve ummâl'dır. Allah, erkek veya kadın her çalışanın (âmil) amelini zâyî etmeyeceğini bildirmiştir (Al-i İmran, 3/195). Amil'in ameli iyi veya kötü ola- bilir. (İ.K.)

    Bir fıkıh terimi olarak âmil, devle- tin vergi alacağını toplayan tahsildar, bölge idarecisi, vali gibi manalara gel- mektedir.

    Hz. Peygamber devrinde çeşitli bölgelere gönderilen âmil adı verilen memurların, hem dini tebliğ etmek, o bölgede asayiş ve düzeni sağlamak, Islam ahkamını uygulamak; hem de zekat ve vergileri toplamak gibi çeşitli

    YanıtlaSil
  174. görevleri vardı. Zekatın kamu yararını ilgilendirmesi nedeniyle, ilk devirler- den itibaren belli malların zekatı devlet eliyle toplanmış ve dağıtılmıştır. Zekat ve vergilerin toplanması ve dağıtımın- da, zulmedilmemesi, denge ve adaletin sağlanması gerekir. Hz. Peygamber, âmillik görevini cihada benzeterek bu göreve atananlarla yakından ilgilen- miş, döndüklerinde hesaplarını bizzat kontrol edip, âmillerin halktan hediye almalarını yasaklamıştır. (Buhari, Hiyel, 15; Ebû Dâvûd, İmaret, 7; Tirmizi, Zekat, 18). (İ.P.)

    ÂMÎN

    Yüce Allah'ın kabul etmesini temenni amacıyla dua sonunda "kabul buyur" anlamında söylenen bir sözdür. Bu kelime Kur'ân'da geçmemektedir. Peygamberimiz (a.s.), duanın sonun- da âmîn denilmesini tavsiye etmiş- tir (Müslim, Salát, 62, 87; Buhâri, Ezân, 111). Namazda Fâtiha sûresi okunduktan sonra âmîn demek sünnettir (İbn Mâce, İkâme, 14). (İ.K.)

    ÂMM

    Lügatte "sayıca çok olan şeylerin hepsini kapsayan" demektir. Istılahta ise, bir kullanılışta, lafzın anlamının kapsadığı fertlerin tümüne herhangi bir sınırlama olmaksızın delalet eden lafız demektir. Başka bir ifadeyle, tekrara gerek olmaksızın, sadece bir defada manasının bütün fertlerini içine almak üzere konulmuş olan lafızdır. Bunlara umum ifade eden lafızlar da denir. Örneğin, "Mü'minler" kelimesi âmm lafızdır. Bu kelime, manasına elverişli olan mü'minlerin tamamını içine alır.

    Hanefilere göre, tahsis edilmemiş olan âmm lafızların bütün fertlerine delaleti kat'îdir. Örneğin, "İçinizden ölenlerin bırakmış oldukları eşler,

    YanıtlaSil
  175. kendi kendilerine dört ay on gün bek- lerler:" (Bakara, 2/234) âyeti, kocası ölen her kadını içine almaktadır. Ancak âmm lafız tahsis edildikten sonra, dela- leti zannî olur.

    Maliki, Şafiî ve Hanbeli'lere göre ise, âmm lafzın, delaleti zannidir; kesinlik ifade etmez. Zira, âmm lafız- lar çoğunlukla tahsis edilmiştir; tahsis edilmeyen âmm lafız yok gibidir. (İ.P.)

    AMME

    Fıkıh terimi olarak, damarları dima- ğa ulaşan yaraya denir. (bk. Câife) (İ.P.)

    ANGLİKANİZM

    "Anglo-Saksonlar" olarak bili- nen İngilizlerin mensubu bulundu- ğu Hristiyanlık mezhebidir. Yeni Çağ'ın başlarında İngiliz Kraliyet Hânedanı'nın desteğiyle gelişen bu yeni mezheb, sadece bu ülkeye özgü bir mezhep olarak kalmıştır. Kral, bu mezhebin en yetkili kişisidir. Abdülaziz Çâviş'in "Anglikan Kilisesine Cevap" isimli eseri meşhurdur. (İ.U.)

    ANÎD

    Yoldan ve haktan sapmak, inat etmek, karşı çıkmak ve muhalefet etmek anlamındaki unûd kelimesinden türeyen anîd, bile bile hakkı reddeden, azgın, doğru yoldan sapan, Allah'a itaat etmeyen, haddi aşan ve zorbalık yapan kimse demektir. Kur'ân'da 4 âyette geçmiş "cebbâr" ve "keffar" kelimele- ri ile birlikte kâfir insanların vasfı ola- rak kullanılmıştır. (Hüd, 11/59; İbrahim, 14/15; Käf, 50/24; Müddessir, 74/16). Anîd, hakka karşı inatçı ve Allah'a teslim olmayan insandır. (İ.K.)

    ARAFAT

    Sözlükte "bilme, tanıma, anlama ve güzel koku" anlamlarına gelen a.r.f.

    27

    YanıtlaSil
  176. kökünden türeyen "Arafat", Mekke'nin 25 km. güney doğusunda ova görünü münde düz bir alanın adıdır. Doğu kuzey ve güneyi dağlarla çevrilidir Arafat, Hıll bölgesinde Harem sınırla- rı dışında kalır. Harem sınırı ile Arafat arasında Urene vadisi vardır. Haccın rükünlerinden biri olan vakfe burada yapılır. Vakfenin zamanı, Zilhicce ayı- nın 9, günü güneşin zevalinden sonra burada başlar, ertesi günü şafak vak- tine kadar devam eder. Burada kısa bir süre de kalınsa vakfe yapılmış olur. Arafat'ın tamamı vakfe mahal- lidir (Müslim, Hac, 149). Arafatta vakfe yapılmadan hac görevi tamamlanmaz. Peygamberimiz (a.s.) "Hac, Arafat'tır" buyurmuştur (Ebû Davut, Menasik, 68) Arafat kelimesi Kur'ân'da bir âyette geç- miştir. "Arafat tan ayrılıp (seller gibi Müzdelife'ye) akın edince Meş'ar-i Haram'da Allah'ı anın." (Bakara, 2/198) Arafat'ın ortasında "Cebel-i Rahmet" (rahmet dağı), batısında Nemîre Mescidi vardır. Arafat, ağaçlandırıl- mış ve dokuz oto yol ile Müzdelife'ye bağlanmıştır. (İ.K.)

    ARASAT

    "Arsa" kelimesinin çoğulu olan "arasât", sözlükte, üzerinde bina bulun- mayan boş arazi anlamındadır. Din dilinde, kıyametin kopmasından sonra diriltilecek olan insanların, dünyadaki inanç, söz, fiil ve davranışlarından sor- guya çekilmek üzere sevk edilecekleri yerin adına denir. Bu mekâna mahşer ve mevkif de denir. Kur'ân'da geçme- yen bu kelime, hadislerde sözlük anla- mında kullanılmıştır (Buhâri, Megāzi, 8). (Ι.Κ.)

    28

    YanıtlaSil
  177. ARAYA

    Lügatte “meyvesi yenmiş veya hediye edilmiş hurma ağacı" anlamı na gelen arâyâ, bir fıkıh terimi olarak, ağaçtaki taze hurmanın, kuru hurma karşılığında satışını ifade eder. Bu alış- verişte, kuru hurma ölçekle, ağaçtaki hurma ise tahminen belirlenir.

    Zaruret sebebiyle arâyâya müsa- ade edilmiştir. Hz. Peygamber'e bazı ihtiyaç sahipleri gelerek, taze hurma- lar olgunlaştığı halde paraları olmadığı için alamadıklarını, sadece kuru hur- malarının bulunduğunu söylemişler, Hz. Peygamber de, tahmini bir ölçekle, ellerindeki kuru hurma ile taze hurma almalarına müsaade etmişlerdir (Müslim, Büyů', 61-68).

    Arâyânın caiz olması için, meyve- nin olgunlaşma belirtileri göstermesi, kuru hurmanın 5 veskten (875 kg.) az olması, satışın peşin olması ve taze hurma almak isteyen kişinin fakir olması ve kuru hurmadan başka ücret olarak verebilecek malı bulunmaması gerekir. (İ.P.)

    ARAZİ

    Sözlükte "yer, yeryüzü, toprak, kara parçası" anlamlarına gelen arz keli- mesinin çoğuludur. Toprak mülkiyeti, arazinin sahipliği, kullanımı, sınırlan- ması gibi konular, ilk devirlerden beri insanlığı meşgul etmiş, ciddi bir prob- lem kaynağı olarak ortaya çıkmıştır. Günümüzde "arazi hukuku" müstakil bir hukuk dalı olarak karşımıza çık- maktadır.

    Bütün İslâm hukukçuları, arazinin hem özel, hem de kamu mülkiyetinin konusu olabileceği hususunda ittifak .etmişlerdir. Müslümanların eline geçiş tarzı ve mülkiyet şekline göre, arazinin

    YanıtlaSil
  178. tasnifi yapılmış ve maliklerine belli mükellefiyetler ve sınırlamalar getiril- miştir. Hz. Peygamber'in hadisleri ile daha sonraki devirlerdeki uygulamalar doğrultusunda gelişen İslâm hukukuna göre arazi temelde iki gruba ayrılır; arazi-i memlûke (mülk arazî), arazi-i gayri memlûke (mülk olmayan arazî).

    Arazî-i memlûke, sahibi bulunan ve tasarruf hakkı tamamen sahibine ait olan araziye denir. Sahibi, diğer bütün malları, eşyası gibi bu araziyi de, satabilir, hibe edebilir, vakfedebilir ve miras bırakır. Mülk arazî, kullanım alanı, tâbi oldukları vergi ve statü bakı- mından dört gruba ayrılır: Arazî-i hara- ciyye, arazî-i öşriyye, mukataalı arazî ile yerleşime konu olan arazî.

    Arazî-i haraciyye, barış yoluyla haraç vergisine bağlanan veya savaşla fethedildiği halde gazilere dağıtılma- yıp yerli gayrimüslim ahaliye bırakılan yerlere denir. Bu tür arazi, mülk arazî olup, sahibi üzerinde tasarruf yetkisine sahiptir. Ancak bu arazîden, haraç isim- li bir vergi alınır. Bu vergi de, harâc-1 mukaseme ve harâc-1 muvazzaf olmak üzere ikiye ayrılır. Harâc-ı mukaseme, yerin durumuna göre, arazînin mahsu- lünden 1/10'dan 1/2'ye kadar olmak üzere alınan vergidir. Harác-ı muvazzaf ise, arazi için kesim usulü ile belirlen- miş olan belirli miktar akçedir.

    Arazî-i öşriyye, ahalisi kendiliğin- den Müslüman olan veya savaş yoluyla fethedilip de gazilere taksim edilen ara- zilere denir. Bu araziye, arz-ı sadaka da denmektedir. Bu topraklar sahiplerinin mülkü olup, üzerlerinde her türlü tasar- rufa yetkilidirler. Sahipleri, bu arazide yapmış olduğu ziraata karşılık, öşür isminde bir vergi vermekle yükümlü- dür.

    YanıtlaSil
  179. Mukataalı arazi, devletin götürü vergi takdir ederek dağıttığı arazidir. Mülkiyeti ve tasarruf hakkının veril- mesi şeklinde olabileceği gibi, sadece geliri de verilebilir. Birinci durumda arazi mülk olmakla birlikte, ikincisinde kişinin mülkü değildir.

    Tetimme-i sükná, ikamet ve yerle- şime konu olan arsalardır. Buna mes- ken inşa edilen arsalar ile meskenin tamamlayıcısı olan yerler dahildir. Bu arsalar, Müslüman veya gayrimüslim- lere ikâmet için terk edilmiş olup, öşür ve haraca tabi değildir.

    Arazî-i gayri memlûke, şahsî mül- kiyete konu olmayan, mülkiyeti dev- lete veya kamuya ait olan ve menfaati ammeye veya devletin tahsis edeceği alan veya şahıslara ait olan arazilerdir. Bu nevi arazî, arazî-i mevkufe, arazî-i metruke, arazî-i mevat ve arazî-i mîriy- ye olmak üzere dörde ayrılır.

    Arazi-i mevkûfe, vakıf arazî- si demektir. Alimlerin çoğunluğuna göre, mülkiyeti kamuya, menfaati ise belli şahıs ve zümrelere tahsis edilen arazidir.

    Arazî-i metrûke (arazî-i mahmiy- ye, arazî-i mirfekat), yollar, ormanlar, meydanlar gibi herkesin istifadesine sunulan arazi veya meralar, pazar ve harman yerleri gibi belli bir köy veya kasaba halkının ortak istifadesine ter- kedilmiş yerlerdir. Buraların mülkiyeti hazineye ait olup, kimsenin özel tasar- ruf yetkisi yoktur.

    Arazî-i mevât, kimsenin mülk ve tasarrufunda olmayan, belli bir köye yahut kasabaya tahsis edilmemiş, ziraat yapılmayan ve iskân mahallinden uzak- ta bulunan boş arazilerdir. Devletin yet- kili birimlerinden izin alınmak kaydıy-

    29

    YanıtlaSil
  180. la, bu araziyi imar eden kişi ona sahip olur.

    Arazi-i miriyye (arazi-i emiriyye), mülkiyeti hazinede kalmak üzere, dev- let tarafından belli şahıslara tasarruf hakkı verilen arazidir. Bu tür arazîye, arazî-i memleket, arazî-i beytülmal, arazi-i sultaniyye isimleri de verilmek- tedir. Arazî-i mîriyyenin kuru mülkiye- ti, yani rakabesi devlete ait olup, halka ariyet şeklinde verilir ve karşılığında belli bir vergi alınır. Mülkiyeti devlete ait olduğundan, özel mülkiyet ve miras hükümleri cereyan etmez; tasarrufa yetkili olan kimse, kanunun tayin ettiği şartlar ve kayıtlar dairesinde intifa ve tasarruf eder. (1.P.)

    AREFE GÜNÜ

    Kurban bayramının bir gün öncesi olan Zilhicce ayının dokuzuncu günü- dür. Haccın iki rüknünden biri olan vakfe bugünde yapılır. Arefe günü Arafat'ta, öğle namazının farzı ile ikindi namazının farzı öğle vaktinde peş peşe kılınır (cem-i takdim). Arefe günü güneş batınca hacılar Arafat'tan Müzdelife'ye hareket ederler. Arefe günü, Arafat'ta hacılar, vakitlerini dua, namaz, zikir, tesbih, va'z dinleme, Kur'ân okuma vb. ibadetlerle geçirir- ler. Peygamberimiz (a.s.) "Allah'ın, arefe günü mü'minlerin günahlarını bağışlayacağını umarım" demiştir (Müslim, Sıyâm, 1162). Ülkemizde Ramazan Bayramının öncesindeki güne de arefe günü denilmektedir. (İ.K.)

    ARİF

    Sözlükte "bilen, tanıyan, halden anlayan, vakıf ve âșina olan" gibi anlamlara gelen ârif kelimesi bir tasav- vuf terimi olarak manevî tecrübeyle mârifet ve hakîkat mertebesine erişen

    30

    YanıtlaSil
  181. Åriyet, zaman, mekân veya başka bir şartla sınırlandırılmışsa, bu şartlara uyulması zorunludur. Böyle bir sınır- landırma yoksa, âriyet alan kişi, aldığı şeyi örf ve adetin çizmiş olduğu sınırlar içinde, dilediği yer, zaman ve şekilde kullanabilir. Ariyet alınan mal, emanet hükmündedir. Ariyet alanın kullanım veya muhafazasında bir kusur veya ihmali olmaksızın kısmen veya tama- men hasar görmesi halinde tazmîn etti- rilmez. Ancak bir kusuru olması halin- de zarar tazmin ettirilir.

    Åriyet belirli bir süre için verilmiş ise sürenin bitiminde, bunun dışında iâre verenin istemesi veya alanın iade etmesiyle akit sona erer. (İ.P.)

    ARRAF

    Sözlükte "bir şeyi bildirmek" anla- mındaki a-r-f kökünden türemiş bulu- nan arrâf kelimesi bir terim olarak herkesin farkına varamayacağı gizli ve karmaşık olan hususları doğuştan sahip bulunduğu bir kabiliyetle hisse- den, kazandığı deneyimlerle de gelecek hakkında önceden tahminlerde bulunan kimse demektir. Arrâfın gelecekle ilgi- li verdiği haberlerin bir kısmı doğru çıksa da her söylediğinin gerçekleşme- si mümkün değildir. Zira bu haberler kesin bilgi vasıtalarının değil, bazı zan ve tahminlerin ürünüdür. Geçmişe ait verdiği bilgiler ise daha çok soru soran kimsenin psikolojik ve fizyolojik yapı- sından elde ettiği ipuçlarına dayan- maktadır. Hz. Peygamber'in geçmiş milletler içinde Peygamber olmadıkları halde tahminleri gerçekleşen muhadde- sûn denilen kimseler bulunduğunu ve ümmetinden böyleleri varsa Ömer'in bunlardan biri olması gerektiğini (Buhâri, Fezailü's-sahâbe, 6) bildiren hadisinde geçen muhaddes ile arrâfı kastettiği kabul

    YanıtlaSil
  182. edilmektedir. Kâhîn ve arráfa giderek onların söylediklerini tasdik edenlerin Muhammed'e indirilene inanmamış sayılacaklarını, kırk gün namazlarının kabul edilmeyeceğini ve cennete gire- meyeceklerini" (Müslim, Selâm, 125; Ebû Dâvûd, Tıb, 21) bildiren hadislerde arrâf, kâhin ile eş anlamlı kullanılmış ve gaybı bilme iddiaları reddedilmiştir. (M.C.)

    ARŞ

    Sözlükte "yükseklik, tavan, çadır, çardak, ayağın tümsek yeri ve taht" anlamına gelen arş (çoğulu urûş); ıstı- lahta, gerçek mahiyetini, ölçü ve sını- rını insan aklının kavrayamayacağı, gerçek içeriğini sadece Yüce Allah'ın bildiği, bütün âlem denilen yeri, gök- leri, cenneti, cehennemi, sidreyi, kür- siyi kaplayan ilâhî taht ve hükümranlık demektir.

    Arş konusunda genel olarak üç görüş vardır:

    1- Arş ile en büyük cisim kastedil- miştir. Bu anlamda kurulmuş, çatılmış ve tamamlanmış her binaya da arş denir. Cenab-ı Hak da gökleri ve yeri yarattıktan sonra bunların her birinin şeklini, yüksekliğini, birbirleriyle uyum ve orantı özelliklerini de vermiştir. Bu husus Kur'ân'da şöyle açıklanmıştır. "Görmekte olduğunuz gökleri direk- siz olarak yükselten, sonra arşa istivâ eden, güneşi ve ayı emrine boyun eğdi- ren Allah'tır. (Bunların) her biri muay- yen bir vakte kadar akıp gitmektedir. O, Rabbinize kavuşacağınıza kesin olarak inanmanız için her işi düzenleyip âyet- leri açıklamaktadır." (Ra'd, 13/2)

    2- İslâm bilginlerinin çoğuna göre arş ile kastedilen, gökleri kaplayan o büyük cisimdir. İşte kâinattaki bütün

    YanıtlaSil
  183. cisimleri kuşatan ve mahiyetini bile- mediğimiz bu arş, her şeyden önce yaratılmıştır. Daha sonra sırasıyla su, gök ve yer yaratılmıştır. "O, hangini- zin amelinin daha güzel olacağı husu- sunda sizi imtihan etmek için, Arş'ı su üzerinde iken, gökleri ve yeri altı günde yaratandır." (Hüd, 11/7)

    3- Arş'tan maksat mülktür. "Falan kimse, arşına hakim oldu" denir. Bu ifade o kimsenin, mülküne sahip oldu- ğu anlamına gelir. Şu âyetlerdeki "arş" kelimesi de Hz. Yusuf'un ve Saba Melikesi Belkıs'ın tahtı anlamında kullanılmıştır. "Ana ve babasını tah- tının üstüne çıkartıp oturttu ve hepsi onun için (ona kavuştukları için) sec- deye kapandılar" (Yûsuf, 12/100). "(Sonra Süleyman müşavirlerine) dedi ki: Ey ulular! Onlar teslimiyet gösterip bana gelmeden önce, hanginiz o melikenin tahtını bana getirebilir?" (Neml, 27/38) Arş hakkındaki müşterek kanaatı şu şekilde özetlemek mümkündür: Mahiyeti Allah ve kâinatla ilişkisi ne olursa olsun, Arş'ın varlığını kabul etmek gerekmek- tedir. Çünkü ilâhî azamet ve saltanatın sembolü sayılan ve meleklerce taşınıp çevresinde dönülen ulvî bir makam olduğunu inkâr etmek, Nasslara aykırı düşmektedir. (F.K.)

    ASABE

    Önceleri erkek çocuklar ve baba tarafından gelen erkek akraba anlamına gelen asabe kelimesi, Hz. Peygamber zamanından itibaren, diyet ve miras konusunda belirli yakınlar için kulla- nılmıştır. Hata ile adam öldürmede, maktulün yakınlarına ödenecek diyeti yüklenen, ölüme sebebiyet veren kim- senin erkek tarafından akrabalarına (âkıle) asabe denmiştir.

    32

    YanıtlaSil
  184. Miras konusunda ise, tek başına bulunduğunda mirasın tamamını, ken- dilerine belirli hisseler tayin edilen mirasçılarla beraber bulunduğunda ise, onlardan arta kalanı alan mirasçılara asabe denmiştir. Asabe olma vasfi, verasetin en kuvvetli sebebi olarak kabul edilmiştir. Yakın asabe bulundu- ğunda, daha uzak olan mirastan düser.

    Asabe sebebî ve nesebî olmak üzere ikiye ayrılır. Sebebî asabe, köleyi azat eden efendi veya onun asabesinin, azat edilen kölenin mirasçısı olmaması halinde mirasçı olmasına denir. Nesep yönünden asabe ise, kan bağı dolayı sıyla meydana gelen asabeliktir. (İ.P.)

    ASABİYET

    Sarmak, kuşatmak ve yakınlarını korumada aşırı gitmek anlamlarına gelen asabiyet, bir terim olarak, ara- larında soy birliği veya başka sebep- lerle yakınlık bulunanların, muhalif- lerine karşı birlikte hareket etmelerini sağlayan dayanışma duygusu ve ruhu demektir.

    Câhiliyye döneminde, bir kabilenin ya da kabileden birinin başka bir kabile tarafından, hangi sebeple olursa olsun, saldırıya uğramasını engelleyen veya herhangi bir saldırının meydana gel- mesi halinde bunun doğuracağı maddi ve manevî zararın telafi edilmesinde en etkili faktör asabiyet idi. Asabiyetin siyasî ve hukukî alanlardaki otorite boşluğunu doldurmak, can, mal, irz ve namus güvenliği sağlamak gibi olumlu tarafları yanında aile, aşiret, kabile ve benzeri toplulukların hak ve menfaat- lerine tecavüzde bulunmak gibi olum- suz yönleri de vardı. Hz. Peygamber, asabiyeti "bir kimsenin haksız olması- na rağmen kavmine yardımcı olması" (Ebû Dâvûd, Edeb, 112) seklinde tanımlamış

    YanıtlaSil
  185. ve asabiyet davasının İslâm'ın ruhu- na aykırı olduğunu söylemiştir (Müslim, Imare, 57). Bununla birlikte bir kimsenin haklı olduğu konularda kendi yakınla- rına yardım etmesi, yerine göre vacip yerine göre müstehabtır. (M.C.)

    ASHAB

    bk. Sahabî.

    ASHAB-I A'RAF

    A'râf ehli demektir. A'râf sûresinin 44-50. âyetlerinde âhirette üç sınıf insa- nın varlığından söz edilmiştir. Bunlar; ashâbü'l-cennet (cennet halkı, cennet- likler), ashâbü'n-nâr (cehennem halkı, cehennemlikler) ve ashâbü'l-a'raf. Cehennem halkı ile cennet halkı ara- sında bir sûr (perde, duvar) vardır. Bu sûrun cennet tarafı nur, cehennem tarafı ateştir. (Hadid, 57/13) Cennet ile cehennem arasında bulunan a'râfta, hem cennet- likleri, hem de cehennemlikleri yüz- lerindeki işaretlerinden tanıyan kim- seler vardır. Bunlar, cennet halkına; "selâmün aleyküm (selam size)" diye seslenirler. Cehennem halkını görünce de "Rabbimiz, bizi bu zâlim toplum ile beraber bulundurma!" diye dua ederler (A'raf, 7/44-50). Bu kimseler, iyilikleri ile kötülükleri, sevapları ile günahları eşit olduğu için henüz cennete giremeyen ancak cennete girmeyi uman mü'min- lerdir. Ashâb-ı a'râf, a'râf'ta bir müd- det kalır, sonra Allah onları cennete koyar. (İ.K.)

    ASHAB-I BEDİR

    Bedir savaşında Hz. Peygamber'le birlikte savaşa katılan sahabeye Ashâb-ı Bedir denir. Sayılarının 313 civarında olduğu rivâyet edilir. İslâm Tarihi'nde, Müslümanların oldukça olumsuz şart- larda kazandıkları ilk büyük zaferi olan bu savaşa katılan mü'minlerin, Allah

    YanıtlaSil
  186. İMTİHAN

    Din bir imtihandır. (S.) 241:20. Söz. 2. makam, 2. suâl; (S.)

    307:24. Söz 3.dal, 1. asıl

    Dünya bir imtihan yeridir. (S.) 159:14. Söz, zeyl; (S.) 491:29.

    Söz 4. esas, 3. mesele

    İman ve teklif bir imtihandır. (Ş.) 486:5. Şua

    İmtihanı kırk insandan biri kazanıyor. (S.) 171:11. Söz 4. mese İnsan dünyaya imtihan için gönderilmiştir. (1.1.) 110.

    Yüce ruhlarla sefil ruhlar birbirinden ayrılması için insanlar im- tihan edilmektedir. (S.) 241:20. Söz, 2. mak. 2. suâl.

    MAL İNAT

    Hodgamlık, hodbinlik hod
    Bir Hazinenin Anahtarı RİSÂLE-İ NUR KÜLLİYATI FİHRİST VE İNDEKSİ
    İsmail Mutlu
    sy. 310.

    YANITLASİL

    yuksel5 Haziran 2024 23:55
    ٦٨٦ - إِذَا صَارَ أَهْلُ الْجَنَّةِ إِلَى الْجَنَّةِ وَأَهْلُ النَّارِ إِلَى النَّارِ جِينَ بِالْمَوْتِ حَتَّى يُجْعَلُ بَيْنَ الْجَنَّةِ وَالنَّارِ ثُمَّ يُذْبَحُ ثُمَّ يُنَادِي مُنَادٍ يَا أَهْلَ الْجَنَّةِ خُلُودٌ لا مَوْتُ يَا اَهْلَ النَّارِ خُلُودٌ لاَ مَوْتٌ فَيَزْدَادُ اَهْلُ الْجَنَّةِ فَرَحًا إِلَى فَرَحِهِمْ وَيَزْدَادُ أَهْلُ

    النَّارِ حُزْنًا إِلَى حُزْنِهِمْ (حم خ م عن ابن عمر)

    686- Cennet ehli cennete, cehennem ehli cehenneme girdiklerinde ölüm getirilip cennetle cehennem arasında boğaz- lanacak. Sonra bir münadi şöyle seslenecek: "Ey cennet ehli! Ar- tık ölüm yok, ebedilik vardır. Ey nâr ehli! Artık ölüm yok, ebedilik vardır." Bunun üzerine cennet ehlinin sevinci artacak, cehennem ehlinin de üzüntüsü artacak.

    فَلْسَ تَقَدَّمْ قَلِيلاً أَوْ
    Ramuz ul Ehadis
    Ahmed Ziyauddin Gümüşhanevi
    Pamuk Yayınları
    cilt.. 1.sy.174.

    YanıtlaSil
  187. KISSALAR VE HİSSELER

    "Devletim yıkılır mı?"

    Yavuz Sultan Selim, Piri Mehmed Paşa ile sohbet ederken, soh- betle ilgisiz bir sual sordu:

    "Allah'ın izni ile büyük fetihler yaptık. Hâdimül-Haremeyni'ş- Şerîfeyn unvanına kavuştuk. Allah bize her zaman ve her mekânda zafer lütfetti. Hazinelerimiz tepeleme altın ile doldu. Buna rağmen bu devlet yıkılır mı?"

    Piri Paşa şöyle cevap verdi:

    "Hünkârım! Bu sendeki hal, sendeki ruh, sendeki kararlılık, sebat ve faziler sürdükçe bir şey olma ihtimali yoktur. Velâkin to- runlarınızın zamanında Rabbin ihsân ettiği mükâfatların, nimetle- rin şükrü eda edilmez, emanetlere sahip olunmaz ve hak tevzi edilmez ise, yıkılır!"

    "Nasıl?" diye tekrar sordu Yavuz Padişah.

    "En çok şu üç şeyden endişe ederim" diye cevap verdi Piri Paşa...

    217

    YANITLASİL

    yuksel6 Haziran 2024 04:32
    Yavuz Bahadıroğlu

    Ve devletleri yıkan sırrı tek tek saymaya başladı:

    "Bir: Sadrazamlık makamı, liyakate göre değil de, menfaat kar- şılığı olarak cahil ve ahmakların eline geçerse...

    "İki: Dünya malı, kalpleri işgal eder, rüşvet kapısı açılır, altın her kapıyı açar ve bu yüzden makamlar ehliyetsizlere verilirse...

    "Üç: Devlet adamları, hanımlarının tesirine girer ve onların arzularına göre devleti yönetmeye başlarlarsa, bu devlet yavaş yavaş inkıraza (yıkılmaya) yüz tutar."

    Piri Paşa'nın bu sözleri karşısında Yavuz bir süre suskun kaldı. Derin derin düşündü. Sonra tasalı tasalı vezirinin yű- züne baktı:

    "Rabbim bizleri böyle bir akıbete dûçâr olmaktan korusun!" diye duâ etti.

    Haram yemeyen ordu

    Şanlı ordu Mısır'a day

    YANITLASİL

    yuksel6 Haziran 2024 04:34
    Yavuz Sultan Selim ve Kutsal Emanetler

    Yavuz Bahadıroğlu

    YANITLASİL

    yuksel6 Haziran 2024 04:35
    oscar Yayınları
    sy. 217.

    YanıtlaSil
  188. Ajanlara darbe eğitimi

    Nasıl mı? Anlatalım... ABD Savunma Bakanlığı'na (Kara Kuvvetleri bünyesinde) bağlı olarak faaliyet gösteren Foreign Area Officers (FAO) adlı askeri birlikte

    YANITLASİL

    yuksel6 Haziran 2024 10:54
    363

    Görev yapan subaylar özel olarak seçilip yetiştirilir. Özünde hepsi birer istihbaratçıdır. Bu istihbaratçı subaylar, gideceği bölgenin dilini bir iki yıl içinde öğrenir, uygulama için bir süre turist olarak o ülkelere gider, toplumu ve kültürünü tanımaya çalışır.

    Bu kişiler dünyanın değişik bölgelerinde operasyonel ve fikir üretici olarak çalışır. Unvanları ateşe, ataşe görevlisi, irtibat ofis görevlisi, NATO görevlisi, bölge birimleri yetkilisi gibidir. Başarılı olurlarsa, zirveye kadar yol açıktır.

    Sadece FAO mensubu subaylara dağıtılan "The FAO Journal" adlı dergide, seçimden bir yıl önce Soner Çağaptay ve Khairi Abaza'nın bir makalesi yayınlandı. Makalenin başlığı aynen şöyle: İslamcıları sandıkta mmek...

    Önce yazarları kısaca tanımakta yarar var. Abaza, Mısırlı Waft Partisi İlişkiler Komitesi'nin eski üyesi, Demokrasileri Savunma Birliği'nin lemli üyesi. Çağaptay ise Washington Enstitüsü Türkiye Araştırmaları ümü üyesi ve yöneticisidir. Ağırlıklı olarak yakın doğu politikaları wrinde yoğunlaşır. İkisi de Pentagon'un rafine çocuklarıdır.

    YanıtlaSil
  189. SAYFALAR ARASINDA

    "Haysiyetli ülkelerde tabular olmaz"

    Y AKIN ve uzak tarihimizin ya- lan-yanlışa boğulduğunu, vesi- kaların tahrif edildiğini, kahra- man olanların hain, hain olan- ların kahraman gösterilmeye çalışıldı- ğını belirten yazar Ahmet Kabaklı. Yeni Nesil'den All Ferşadoğlu'nun 10 Kasım 1988'de yayınlanan mülakatında yakın tarih ve tabular hakkında konuştu.

    Kabaklı'nın mülakatta sorulan sual- lere verdiği cevaplar şöyle:

    "Bugün 12 Eylül'ün bile gerçeklerini bilmediğimizi açık açık iddia edebili- rim. 12 Mart'ın, daha önceki 60 darbesi- nin gerçeklerini hiçbirimiz bilmiyoruz. Rivayet muhtelif ve içinde gerçek dışılık son ölçüdedir.

    "Başımıza o kadar çok belä yağdırıl- mış, bugün o kadar çok yalan, yumruk altında gerçekler gizlenmiştir ki, herşey yalana bulandırılmış. Memleketteki kahraman insanlar karalanmış; zararlı kimseler de göklere çıkarılmıştır.

    "Bizde büluğ çağı ile emeklilik çağı bir görülüyor. Akıllarının başlarına gelebil- mesi için emekli olmaları gerekir. Ben bunu birçok emekli generalde, yüksek memurda görmüşümdür. Aslında bu, ne yazık ki, korkutulmuş bir karektersiz- liğin ifadesidir. Gerçekler zamanında söylenirse hiçbir zararı olmaz. Uyduru- lan yalanların cemiyetleri ſeläketlere sürükledığı yüzde yüz muhakkaktır.

    "Resmi ve yalan tarihe karşı, yalan üzerine müesses iddialara karşı, yalan- dan kahraman yapılmış, hâlâ devam e- den fikir zulmüne ve fikir yumruğuna karşı sız mücadele açmışsınız.

    "Demokratik ülkelerde tabu yoktur. Demokratik ülke, tabunun olmadığı ülke demektir. Hallá değil demokratik ülke- lerde, kendisini bilen haysiyetli ülkeler- de de tabu yoktur. Demokratik ülkelerde ilim vardır, bilgı vardır. Tartışılmayan.

    görüşülmeyen mesele yoktur. Bu da tabu bir şeydır. İnsan hayslyyetine uygundur.

    "İşte Çanakkale hikâyesi, siz yazmış- sınız, Atatürk'ün henüz bulunmadığı bir olayda, 'Atatürk'ten niye bahsedilmiyor' diye kıyametler koparılıyor ve TRT Ge- nel Müdürü azlediliyor. Bu dünyanın hiçbir yerinde olacak bir şey değildir. Nitekim, kişileri yok etmek için siste- matik bir şekilde tabulara başvurulmak- tadır.

    "Ne Avrupa'da, ne dünyanın diğer de- mokratik ülkelerinde, 5816 sayılı gibi bir kanun var. Bu kanun yanlıştır. Bu kanun yüzünden çok gerçekler gizli kal- maktadır. Tam (ersine, Atatürk'ün Mus- tafa Kemal. Mustafa Kemal'in Gazi Mus- tafa Kemal olarak ortaya konması gere- kir. Herkesin olduğu gibi ortaya konma- sı gerekir. O zaman millet rahat edecek- ur. O zaman Mustafa Kemal de rahat ede- cektir. O zaman Atatürk'ü maalesef ålet ederek çıkar sağlamak isteyen kişiler. zümreler; kullandıkları bir çıkar unsu- rundan mahrum kalacaklardır. Ata- türk'ü böyle bir takım insanların âleti halinde tutmamak gerekir.

    "Türkiye'nin yakın tarih hadiselerini tartışacağı vakit, çoktan gelmiştir. Türk halkı olarak evet, gelmiştir. Ama, ger-

    çeklerin bilinmemesinden menfaat u- manlar çoktur. Sırasında basın da gürül tü çıkaracak, seni ylyeceklerdir. Mesul ve yüksek makamlarda bulunanlar, seni ylyecektir! Binaenaleyh, bu acıklı bir keyflyettir. Adalet ve gerçek, milletin. müsbet aydının ekserlyet sağlamastyle mümkün olabilecek bir keyfiyettir. Mil- letimiz her zaman bunları tartışabılır. konuşabilir. Rahatsız olmaz, gocunmaz. Fakat bazı yalancı aydınlar, üniversi telerdeki sorumlu hocalar yeteri kadar karakter sahibi olmazlarsa, yine de so- nuç alınamaz.

    "Bir defa Türkiye'nin yakın ve uzak tarihinin yazılmamış olması acı bir

    YANITLASİL

    yuksel13 Haziran 2024 08:00
    keyfiyettir. Tarihi yazılmayan bir ül- kede politika yapılıyor. Şu halde dürüst bir politika yapılamaz. Çünkü kendi- mizi aradığımızda tarihten başka bula- bileceğimiz bir yer yoktur. Herşey tari- hin zarfı içindedir. Koyun efendim orta- ya, kimin ne kusuru varsa bilelim, mezi- yeti ne ise bilelim. Karmakarışık bir şe-

    YANITLASİL

    yuksel13 Haziran 2024 08:01
    kilde çocuklara okutmanın bir mânâsı yoktur. "Şimdi insan bir şeyi ortaya anlatır- ken gerçekleri ortaya koymalıdır. İlmin dili incitici olmaz. Herkes de buna râzı olur. Yavaş yavaş bu safsata devri, ya- landan çıkar bulma devri kapanır. Bu- nun da kapanması lazım."

    YanıtlaSil
  190. Peygamberleri zikretmek ibadettendir. Salihleri anmak, günahlara kefarettir. Ölümü hatırlamak sadakadır Cehennemi hatırlamak cihaddandır. Kabri anmak sizi cennete yaklaştırır. Kıyameti anmak ise sizi ateşten uzaklaştırır. İbadetin efdali çareyi terketmektir. Alimin sermayesi kibri terktir. Amelin bedeli hasedi terk ve günahlardan yüreğin yanışı da tevbenin özüdür.
    Ravi: Hz. Muaz (r.a.)
    Sayfa: 286 / No: 6
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil
  191. Devlet İdaresi 609

    ansızın, oldu-bittiye getirildi, diyor diye nakletmiş. Bunun üzerine Hz. Ömer:

    -Allah'ın izni ile akşamleyin, herkesin içinde bunların hakkını yi- yen bu cemaate hesap soracağım. dedi. Ben ise,

    Ey mü'minlerin emiri! Bundan vazgeç. Çünkü bu mevsimde bu- raya her türlü insan gelir, kavga gürültü çıkabilir. Sen kalkıp konuşur- ken üzerine yürüyenler olur. Onları kızdıracak bir söz söylemenden kor- kuyorum. Onlar, senin sözlerini anlayıp değerlendirebilecek durumda de- ğildirler. Fakat, Resûlüllah'ın şehri ve hicret yurdumuz olan Medine'ye varalım. Ulemâ ve eşraf ile başbaşa kalarak rahatlıkla istediğini konuşa- bilirsin. Hem sözlerine itibar edilir, hem de dediğin anlaşılır.» dedim. Bunun üzerine Hz. Ömer:

    -Sağ salim, Medine'ye varırsam, ilk toplantıda bunları anlataca- ğım. dedi. Zilhicce ayının sonlarına doğru, bir cuma günü Medine'ye ha- reket ettik. Ben gece gündüz, soğuk sıcak demeden yoluma devam ettim. Medine'ye vardım. Benden önce gelen, Mescidde Minberin sağ direğinin dibinde oturan Said b. Zeyd'i buldum. Onunla diz dize gelecek şekilde oturdum. Hz. Ömer'den önce gelmiştim. Zeyd'e:

    <-Hz. Ömer, bu akşam, bu minberde, şimdiye kadar kimsenin söy- lemediği sözler söyliyecek. dedim. Said buna inanmıyarak :

    - Kimsenin söylemediği sözler söyliyeceğini sanmıyorum. diye karşılık verdi. Biraz sonra Hz. Ömer gelerek Minbere oturdu. Müezzin ezanı bitirince, ayağa kalktı. Allah'a hamd ve sena ettikten sonra: - Ey insanlar, bundan sonra fazla yaşayıp, yaşamıyacağımı bilmi-

    yorum. Size hatırınızdan çıkmaması gereken bazı şeyler söyliyeceğim. Bu sözlerin mânasını kavrayanlar, bunları hatırlarında tutanlar her gittikle- ri yerde söylesinler, anlatsınlar. Bunları hatırlarında tutamıyanların be- nim adıma bazı şeyler uydurarak anlatmalarına müsaade etmiyorum. Allah, Muhammed (s.a.v) i hak, din ile göndermiştir. Ona kitab indirmiş- tir. Allah'ın indirdiği şeyler arasında recm" âyeti vardı. Bu âyeti okuduk, ezberledik ve üzerinde düşündük. Resûlüllah suçluları recm etti. Ondan sonra biz de recmettik. Zamanla, bazılarının, biz Kur'an'da recm âyetini bulamıyoruz, diyerek, Allah'ın indirdiği emri terkedip, dalâlete düşmele- rinden korkuyorum. Evli bir kadın veya erkeğin zina etmesi hâlinde, delil ikâme edilir, veya zinadan mütevellit kadının çocuğa kaldığı tesbit edilir, yahut zina edenlerin itirafı halinde, zina edenlere Kur'andaki recm âye- tinin tatbiki farzdır. Ve yine biz, Kur'an da: Öz babalarınızın dışında- kileri baba kabul etmeyin. Başkalarını baba kabul etmekle kendinizi

    Reem: Zina suçu işleyen evli erkek ve kadına, verilen cezadır. Suçlu beline ka- dar toprağa gömüldükten sonra, herkes tarafından taşlanarak öldürülür.

    F: 39

    YanıtlaSil

    yuksel6 Ağustos 2024 00:21
    610 Müslümanlık

    Inkår etmiş olursunuz." âyetini okuyorduk.
    bu ayet mensuhtur

    YanıtlaSil
  192. Cüz: 7 Sure: 6

    RUHU'L-FURKAN

    En'am Suresi

    Ayet: 106

    YanıtlaSil

    yuksel6 Ağustos 2024 00:39
    Zaten zaman ve zemine göre, mensuh olan bir ayetin hükmü yeniden geçerlilik kazanabilir.

    YanıtlaSil

    yuksel6 Ağustos 2024 00:40
    RÛHU'L - FURKĀN TEFSİRİ

    Hazrat-ü Mevlânâ eş-Şeyh Mahmud en-Nakşibendî el-Müceddidî el-Hâlidî el-Ûfî (Kuddise Sirruhû)

    Ahıska

    yayınevi
    cilt. 11.
    sy.111.

    YanıtlaSil
  193. Hangi kesim ya da kişilerin ekseninde oluşabilir bu ya- pi?

    Herkesin ekseninde! Ordu, MİT, Emniyet, üniversiteler, dü- şünce kuruluşları, aydınlar, ilgili bürokrat ve teknotratlar hatta sıradan ama vasıflı vatandaşlar. Son derece iyi seçilmiş, rastge- le kimsenin alınmadığı, bilgi, öngörü ve akıl sahibi, sadece ül- kesi için çalışmayı şiar edinmiş herkesten oluşabilir. Bir tür "koordinatör" gibi, bir tür "derin beyin" gibi çalışmalıdır. Varo- lan bütün kurumsal kimliklerin üzerinde olmalıdır. Yoksa hep "16 Türk devleti kurmuş olmakla" övünülür ama korkarım bu gidişle eldekini de kaybedebiliriz...

    YanıtlaSil

    yuksel11 Ağustos 2024 09:46
    DERİN DEVLET

    Devletin Gizli İradeleri

    ATİLLA AKAR

    Röportaj: Murat Kaplan

    BEYAZ

    YanıtlaSil

    yuksel11 Ağustos 2024 09:48
    siyah beyaz
    sy. 204.

    YanıtlaSil
  194. Millet cerbeze ile iğfal olunsa da, bu devam etmez. (D.H.Ö.) 51;
    igfal... aldatma, kandırma, yanıltma.
    cerbeze... Haklı ve haksız sözlerle hakikati gizleme.

    YanıtlaSil
  195. Allah (z.c.hz)'leri Beni hidayet ve alemlere Rahmet olarak gönderdi. Ve Beni; çalgıları, eğlenceleri, cahiliyet işlerini ve putları mahvetmek için gönderdi. Rabbim, izzeti üzerine yemin etti ki, kullarından bir kul dünyada içki içerse, ona kıyamet gününde muhakkak (Cennet) şarabını haram kılacak, kullarından bir kul da içkiyi terkederse Allah da ona muhakkak (Hazire-i Kudsünde) kendi yüce makamı yanında, Cennet şarabından içirecektir.
    Ravi: Hz. Enes (r.a.)
    Sayfa: 245 / No: 8
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil
  196. Okuma Parçası 8: Echelon

    Bektronik istihbarat dünyasının en gizli ve en çok konuşulan sistemi Echelon midir. Echelon, sinyal ve görüntü istihbaratı yapan elektronik istihbarat ağının Amerika, İngiltere, Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda arasında kurulmuş sistemdir. Beş büyük ülkenin güvenlik ve istihbarat birimleri olan ABD Ulusal venlik Ajansı (NSA), İngiltere Hükümet Haberleşme Merkezi (GCHQ), Kanada Derleşme Güvenlik Kurulu (CSE), Avustralya Savunma Haber Direktörlüğü (DSD) Yeni Zelanda Devlet İletişim Güvenlik Bürosu (GCSB) tarafından uygulamaya so- muştur. Her türlü iletişimi deşifre etmek, kontrol etmek ve dinlemek için kulla- maktadır. Sistem, dünya çerçevesinde beş ana stratejik uydu kullanılmaktadır. huyduların her birinin yeryüzü üzerinde bir ana üssü yani istasyonu bulunmak- Bu istasyonlar, İngiltere'nin kuzeyindeki Menwith Hill, Endonezya uydularını eyen Avustralya'nın güneyindeki Shoal Körfezi, Latin Amerika uydularıyla pas-

    yet, ABD, Kıbrıs'tan İsrail ve Türkiye'yi İzlemiş, (30 Ocak 2016).

    www.milliyet.com.tr/abd-kibris-tan-israil-ve/dunya/detay/2186576/default.htm

    zerinden-turkiyeye-buyuk-tuzak, U36R8ohokEe2PrscmcAJSQ?_ref=infinite

    YanıtlaSil
  197. HADİS MEALİ

    PEYGAMBERİMİZ (s), Buyurdu: «Ümmetim şu onbeş kötülüğü işleyince artık başlarına gelecek her belâyı haketmişlerdir.>>>

    Peygambere sordular: «O kötülükler nelerdir?

    ey Allah'ın elçisi.>>>>

    Peygamberimiz de şöyle cevap verdiler:

    1 Devlet malının (ve her çeşit milli serve- tin) birkaç imtiyazlı kimse arasında dolaşması.

    2- Emanete, orta malı gözü ile bakılarak çe- kinmeden hainlik edilebilmesi.

    3 Zekât vermenin angarya kabul edilmesi.

    4 Erkeğin karısına emir kulu olması.

    5 Anaya karşı gelinmesi, ona tatlı muame- le edilmemesi.

    6 Bunun yanında arkadaş ve dostlara ya- kın ve sıcak bir samimiyetin gösterilmesi.

    7 Babaya karşı cefa edilmesi.

    8 Camilerde yüksek sesle (dünyalık işlerin) konuşulması.

    9 olması. En alçak kimselerin başa geçerek idareci

    10 Yapacağı kötülükten korkularak birine iyilik yapma mecburiyetinin duyulması.

    11 İçki içmenin yayılması.

    12 olması. Erkekler arasında ipekli giymenin moda

    13 Şarkıcı kadınların türemesi.

    14 Şarkı âletlerinin türemesi.

    15 Bu ümmetin, evvelkilere lânet okuması.

    İşte bu zaman onlar kızıl bir rüzgârı veya bir batmayı veya şekil değişikliğini beklesinler.

    Tirmizi, Cild: 4, Shf: 494,

    Kitabül Fiten Hadis: 2210

    YanıtlaSil

    yuksel28 Ağustos 2024 08:44
    SUR

    Sayı 25

    Nisan 1978

    10 TL

    zamanın milbim şahıslan

    İSA ALEYHİSSELÂM MEHDİ

    DECCAL

    YanıtlaSil
  198. 606

    9. Teube Sûresi

    Ayet: 112-113

    Şeyh Ahmed Gazzāli kardeşi İmam Muhammed Gazzali'ye şöyle dedi: "Senin tüm ilmini iki kelimede özetledim: Allah'ın emrine saygı göstermek, Allah'ın yarattıklarına şefkat göstermek."

    YanıtlaSil

    yuksel23 Eylül 2024 00:11
    بسم الله الرحمن الرحيم

    İstanbul 1438/2017

    YanıtlaSil

    yuksel23 Eylül 2024 00:06
    İsmail Hakkı BURSEVİ

    RÛHU'L-BEYAN

    Kur'an Meâli ve Tefsiri

    7. Cilt

    ERKAM YAYINLARI

    YanıtlaSil

    yuksel23 Eylül 2024 23:39
    Bir kimse babası olmadığını bildiği halde birine "babamdır" derse, ona cennet haram olur.
    Ravi: Hz. Saad (r.a.)
    Sayfa: 399 / No: 12
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil
  199. يصبح

    وكَثِيرُونَ في

    SORU: Samimiyet ve gösteriş (ihlas ve riya) ne demek- tir, bunların hükmü nedir? İşlenen amellere ne gibi tesirleri

    olur? Cevaplandırır mısınız?

    CEVAP: Yetkili din bilginlerimize göre samimiyet (Ihlás) iki kısma ayrılır:

    1 Amelde samimiyet,

    2 Sevap beklemede samimiyet.

    AMELDE SAMİMİYET: Amelde samimiyet, Allah'a bir

    adım daha çok yaklaşmayı dilemek, O'nun buyruklarına derin sayğı duymak ve çağrısına koşmak demektir. Sağlam ve sar- sılmaz bir inanca sahip olmak sahibini amelde samimiyet ve Allah'a bağlılığa götürür.

    Samimiyetin zıddı, nifaktır. Nifak, Allah'tan başkasına ya- kınlaşmayı dilemek ve başkaları duysun diye ibadet etmek ve amel işlemek demektir.

    SEVAP BEKLEMEDE SAMİMİYET: Sevap beklemede samimiyet, hayırlı işler işleyerek karşılığında öbür dünyada menfaat ummak demektir.

    Havariler İså Peygamber'e sorarlar: «Samimi (halis) a- mel nedir? Allah bağlısı kişi kimdir? İså Peygamber buna şu ibret dolu cevabı verir:

    Samimi amel, katıksız ameldir. Yani yalnız Allah'ın hoş- nutluğunu kazanmayı gaye güden ameldir. Allah bağlısı kişi ise yaptığını sadece Allah için yapan, O'ndan başka kimse nin işlediği ameli bilmesini istemeyen kişidir.»

    YanıtlaSil

Yorum Gönder