Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla anlamına gelen "Bismillahirrah- nânirrahîm" âyetinin adıdır. Besmeleye 'Allah'ın adını anmak" anlamına gelen 'tesmiye" de denir. Besmele, Neml sûre- sinin 30. âyetinin bir bölümü ve Fâtiha sûresinin ilk âyetidir. Tevbe sûresi hâriç diğer sûrelerin başında besmele yazıl- mıştır. Sûre başlarındaki besmeleler, müstakil birer âyettir. Ancak o sûreye dahil değildir.
Peygamberimiz (a.s.) her hayırlı işe besmele ile başlanmasını tavsiye etmiş ve "Besmele ile başlanmayan her iş be- reketsiz ve sonu güdüktür" buyurmuştur (Aclûni, Keşfü'l-Hafa, II,174). Kur'ân okumaya, bir şey yiyip içmeye ve bir işe başlanır- ken besmele çekilir. Kur'ân'da Allah'ın adı anılmadan kesilen hayvanların etleri- nin yenmeyeceği bildirilmiştir (En'âm, 6/121).
Besmele çeken insan; başka bir var- lık adına değil sadece Allah adına, O'nun rızası için ve O'nun izniyle başlı- yorum, demiş olur. Besmelede Yüce Ya-
YANITLASİL
yuksel22 Mayıs 2024 13:52 ratıcının üç ismi geçmektedir: Allah, Rahman ve Rahim. Besmele çeken Kur'ân okumuş ve Allah'ı anmış olur,
le hak ve sorul lenmesi ve dengelenmesi semåvi dinlerin de ana konularından birini teşkil etmiştir. Bu sebeple Kur'ân-ı Kerim'de ve Hz. Peygamberin hadis-lerinde hak kavramına çeşitli yönle riyle temas edildiği görülür.
Tasavvufta Hak, Allah anlamında kullanılır. Nitekim Zünnün el-Misri "Hak Allah'tır" demiştir. Süfiler, "Záhirde halk ile bâtında Hak ile bu-lunmalı" veya "Veli Hak'tan alır hal-ka verir" dedikleri zaman da Hak ile Allah'ı kasdederler.
Süfiler Allah'a "Hak" dedikleri gi-bi O'ndan olan ve gelen her şeye de hak derler. Bu anlamda peygamber-ler hak, Kur'än hak, Kur'ân'daki her bilgi ve hüküm haktır. Buna aykırı düşen her şey de batıldır.
Bazen hak ile hakikat arasında fark görülür. Hak doğru iş ve doğ ru sözdür. Bunun ardında bulunma-sı gereken iyi niyet ve samimiyet ise hakikattir. Aynı şekilde şeriat yolu-na girmek hak, bu yolda samimiyet-le devam etmek hakikattir. Şu hal-de hakikatten yoksun bir hak sade-ce bir gösterişten ibarettir.
Hak isminin kapsadığı gerçeğe uygunluk, bütün yaratılmışlık özel-liklerinden münezzeh bulunan Allah, tabiat ve Kur'ân arasında aranma-lıdır. Son derece karmaşık, fakat ahenkli ve düzenli iç içe sistemler-den oluşan tabiatın yaratıcısı ve yö-neticisinin mükemmel sıfatlarıyla uyum içinde olması, onlardaki mü-kemmeliyeti aksettirmesi Allah ile tabiat arasındaki mutabakatı oluş-
turur.
Bununla birlikte madde alemi maddeden műnezzeh olanı, isabet-li bir şekilde niteleyemeyeceği ve-ya maddeyi gözlemleyip inceleyen-ler kendiliklerinden bu ulvi sonuca ulaşamayacakları için Allah zâtını Kur'an'ında da tanıtmıştır. İsim ve-ya sıfat denilen kavramlarla insanla-rın ulûhiyyet bilgisini zatındaki haki-kata uygun hale getirmiştir."¹
Biz burada, yukarıdaki alıntıları
ALTINOLDIE
hukuka riayet
sürdürmek istiyoruz.
"Hakka sadakât" derken Allah'tan geldiğinde ve doğrulu-ğunda şüphe olmayan itikadi ve ameli hayat ölçülerini kasdediyo-ruz. Kur'ân ve sünnete bağlılığı kas-dediyoruz.
"Ve de ki: "Mutlak hakikat (e atıf olan bu mesaj) Rabbinizdendir. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr et sin."2
bati sine bir likta Yan mu
İnsanın değeri hakka bağlılık, hakikate sahip çıkmaktan ileri gelir.
Hakikati inkar güneşi söndürmek gibi birşeydir. Artık ortalık karar-mış, yol-iz belli olmaz hale gelmiş-tir. Hakka ve hakikata bağlılık rıza-yı Bärï'ye götüren yolun garantisi-dir. Hakikatin olmadığı yerde kan ve gözyaşı vardır. Hız ve haz gâyeleşmiş para da bunun alt yapısı haline gel-miştir.
Hakikati gizlemek hayatın yan-lış yaşanmasına göz yummaktır. Ümmet-i Muhammed'in her bir fer-di kimsenin doğrusuna yanlış, yan-lışına doğru dememek durumun-dadır.
Hz. Ali'nin mücadelesi rayından saptırılan hayatın tekrar istikameti-ne döndürülmesi mücadelesidir.
Hakka sahip çıkma mücadelesi, batılın hayatı istila edip mahvetme. sine karşı verilen mücadeledir. Hak bir güneşe benzetilirse batıl karan lıktır. Karanlık aydınlığın yokluğudur. Yani batıl hayatı mahvettiyse hakkın mücadelesi verilmemiş demektir.
Bu noktada "ma'rûfu emir, mün keri nehiy" prensibinin önemine işa ret etmeliyiz. Bu prensibi işler hal-de tutmak İslam'ın hayattan silinip gitmesine göz yummamak demek-tir. Hakkın ve hakikatin hizmetkar-ları hayrın, sevginin ve aydınlığın fe-daileridir.
Şimdi kendimize soralım: İmanımız, hislerimiz, söz ve fiilleri-miz hakikate, Hakk'ın emir ve ölçü-lerine uygun mu? Değilse kıymet-i harbiyemiz nedir?
Hukuka riayet insanların, çevre-nin ve gelecek nesillerin haklarını ih-lal etmemek demektir.
Gönderiliş gâyesi insanın şan ve şerefini korumak olan Din-i Mübin de "hakka bağlılık, hukuka riayet"in açılımından ibarettir.
Her doğru bilgi haktır ve gerçek tir. Dolayısıyla Kur'ân'ın muhtevası-na dahildir.
İnsan başıboş değil de fıtratı-na uygun bir hayat yaşayacaksa ila-hi kuralları göz önünde bulundura-cak, yoldaki işaretlere dikkat ede-cektir. Bu, ölçü ve işaretleri bilmeyi gerektirir. "Tå ki, helak olan bile bi-le helak olsun, yaşayan da bile bi-le yaşasın."
Bir Müslüman olarak hak ve ha-kikate bağlı yaşamayı Allah'a kulluk-la aynı mânâda alıyoruz. Kuralları koyma yetkisi Yüce Rabbimizin ise, kurallara bile-isteye riayet elbette kulluğun ta kendisidir.
Biz kurallara uygun yaşayınca kuralsızlığı hayat tarzı olarak se-
cent
edenlerle
mektir. Bu kaçınılmaz
Maide sûresinin 105.
âyeti bu nok-
tada bizi vicdanen müsterih kılıyor: "Ey iman edenler! Siz kendiniz-den sorumlusunuz. Eğer doğru yol-daysanız sapitanlar size zarar vere-mez. Hepinizin dönüşü Allah'adır: Iste o zaman yaptıklarınızı size bir bir haber verecektir."
Ayet-/ kerimedeki "zarar vere-mezler" ifadesini "Allah katındaki mertebenize, ahiretteki mükafatını-za zarar veremez" diye anlamak ge-rekir. Dünyevi anlamda zarar verdik-leri bilinen bir husustur.
Şu hålde Müslüman Allah rıza-sına ermek için vazifesine odakla-nacak, dedi-kodulara aldırış etme-yecektir. Bu aynı zamanda psikolo-jik bir rahatlama ve tedirginlikten kurtulmadır.
Belirtmemiz gerekir ki sevgi, nef-ret, menfaat gibi säiklerle hakika-tı gözardı etmek asla Müslümanca bir tavır değildir. Müslüman ne pa-hasına olursa olsun hakka hakika-ta bağlı kalacaktır. Ona göre "hak-kın hatırı dostun hatırından üstün-dür." "Zulüm bizdense ben bizden değilim" tespiti gereğince grup asa-biyetine aslå prim vermeyecektir. Sevdiklerimi darıltmayacağım der-ken dilsiz şeytan durumuna düşme-yecektir. Yanlış yerde durmaktansa yalnız durmayı tercih edecektir. "Söz konusu hakka bağlılıksa gerisi tefer-ruattır" diyecektir. Hakikata taraf olanlar yalnız kalmayı peşinen ka-bullenecektir.
Müslüman insanın da, diğer can-lıların da, çevrenin de hukukuna ria-yet edecektir. Bile bile bir karıncanın da hukukunu çiğnemeyecektir. "Bir kişinin âhı indirir şahı" demiş atala-rimiz. Zulmün önünde sonunda za-limi vurduğunu bilecektir.
Adalet ilkesi asla gözardı edil-meyecektir. "Adalet mülkün (yö-
Dipnotlar: 1) Bu bilgiler T.D.V. İslam Ansiklop 2) Kehf suresi 18/29. 3) Enfal suresi, 8/42. 4
SEVGİ, NEFRET, MENFAAT GİBİ SÄIKLERLE HAKİKATI GÖZARDI ETMEK ASLA MÜSLÜMANCA BİR TAVIR DEĞİLDİR. MÜSLÜMAN NE PAHASINA OLURSA OLSUN HAKKA HAKİKATA BAĞLI KALACAKTIR. ONA GÖRE "HAKKIN HATIRI DOSTUN HATIRINDAN ÜSTÜNDÜR."
الله
netimin) temeli, devletin imanıdır." İnsanlar arası ilişkilerde aslolan ada-lettir. Devleti ayakta tutan adalet, yı kıp perişan edense zulümdür.
"Ümmet-i Muhammed'in temel niteliklerinden biri hak yanlısı olma sı, hakikattan yana tavır almasıdır.
Yüce Rabbimiz tarafından üm met şöyle uyarılmaktadır:
"Ey iman edenler! Allah için hak-kı ayakta tutan ve adalete şahitlik eden kimseler olun. Bir toplulu-ğa duyduğunuz nefret sizi adalet-sizliğe itmesin. Adil olun. Takvaya en uygun olan budur. Allah'a kar-şı gelmekten sakının. Çünkü Allah bütün yaptıklarınızdan haberdar-dır." (Maide, 8)
"Bu ayette kin ve nefret duygu-larına kapılarak adaletten, hak ve hakikattan uzak kalmaya imkan ta-nınmamaktadır. Bütün işlerin Allah İçin hakça yürütülmesi, şahitliğin hak duygusuyla yerine getirilme-si, doğrunun ve hakkın olduğu gibi söylenmesi, olayların görüldüğü gibi anlatılması, tarihin aslına uygun ya-zılması, en şiddetli kin ve nefret du-yulan düşman milletlere ve toplu-luklara bile adâletle muåmele edil-mesi emredilmiştir."
Olması gereken budur da olan nedir?
"Kafirden adalet beklemek saflık tır" diyerek küffarı peşinen konu dı-şı tutalım.
Müslüman dünya da tarih bo-yunca adalet ilkesinden, bir iki
istisna dışında hep sınıfta kalmış-tır. Hz. Osman'ın idaresinden, se-hadetinden, Cemel'den, Siffin'den, Nehrevan'dan, Kerbela'dan tutun da Emevi, Abbasi, Selçuklu, Osmanlı sarayları adalet mihengine vuruldu-ğunda adaletin neresine düşüyor? Sultan ve reaye ilişkisi baştan sona, hak ve hakikata saygılı kalemler ta rafından incelense karşımıza nasıl bir fotoğraf çıkacaktır? Dine, ilme yaklaşım bir bir ele alınsa, tahlile tabi tutulsa Kur'ân ve sünnetin ne-resine düşeceğiz?
Şanlı Kitab'ın şanlı müminleri nerede?
İkra' diye başlayan bir dinin mensupları ilim sıralamasında lis-tenin neresine düşüyor?
Müslümanca bir duyarlılık, taviz-siz bir sorumluluk şuuru ve samimi-yet arıyoruz. Hakka sadakati, huku-ka riayeti vaz geçilmez bir ilke ola-rak görüyoruz.
Velhasıl, İsmail Lütfi Çakan Hocamız'ın da buyurduğu gibi, "toplumun doğru-yanlış, yerli yersiz, olur olmaz tepkilerine, dış güçlerin suret-i haktan gözüken yönlendir-melerine kulak asmadan ve de ken-di içinde sevgi yahut nefretine mağ-lup olmadan hak yanlısı ve haklıdan taraf olarak hayatını sürdürmek gü-nümüzün en büyük ve kutsal ciha-dıdır."
"Halık'ın nå mütenâhi adı var, en başı Hak
Ne büyük şey kul için hakkı tu-
klopedisi'nin 15. Cildinin 137-152. Sayfalarında işlenmiş olan "Hak" maddesinden alıntıdır. 12. 4) Prof. Dr. I. Lütfi Çakan, Altınoluk Dergisi, Ocak-2017
cild (cilt( 1 : جلد.deri, ten 2. meyve kabuğu 3.ki-tap kabı
cild-i aher جلد آخر : diğer cilt
cild-l basit جلد بسيط : basit deri, basit deri do-kusu
C
cild-i mahsus جلد مخصوص:)bir canlı türune ait) özel yapısı olan deri
cilnar (gülnar( جلنار : nar çiçeği
Pilve1.tecelli, tezahür, görünme, go-rüntülenme, dolaylı görünüş; beliriş, belirti ortaya çıkma, eserlerde kendini belli etme, eserlerle kendini tanıtma 2.naz, işve; ilgi çek mek ve beğenilmek için takınılan yapmacıklı ve aldatıcı tavır
cilve-i aks جلوه عکس : yansıma şekli, bir şey aracılığı ile kendini gösterme şekli
cilve-i aks ve in'ikas جلوه عكس و إنعكاس : yansı ma (aks) ve yansılanma (in'ikas) şekli, dolaylı olarak görünme ve görüntülenme şekli
cilve-i azam جلوة أعظم : en büyük tecelli, en ge-niş ölçüde kendini belli etme ve gösterme şekli
cilveri bedavi جلوة بدايع : hayret verici belirti
cilve-i cemal جلوة جمال : )Allah'a c.c. ait) guzel liklerin kendini gösterme şekli
cilve-i cemal-i baki جلوه جمال باقی : )Allah'a (cc( ait] bâki (ebedi) olan güzelliklerin (cemål) te-cellisi, kendini gösteren şekli
cilve-i cemål-i esma جلوة جمال أسماء : )Allaha (c.c.) ait) isimlerin cemâl tecellisi; güzellikle-rin kendini gösteren şekli
cilve-i cemâl-i mücerrede-i esma-i İlahi حلوة ilahi isimlerin mücerred : جمال مجردة أسماء إلهى cemâlinin tecellisi; Allah'a (c.c.) ait kutsal isimlerin, akılların ötesinde olan ve yaratıl-mışların hiç birinde örneği ve benzeri bulun-mayan (mücerred) güzelliklerinin kendini gösteren şekli
cilve-i cemâl ve kemal جلوة جمال و کمال : cemal ve kemål tecellisi; (Allah'a c.c. ait) eşsiz güzel liklerin (cemål) ve mükemmelliklerin (kemål) kendini gösteren şekli
cilve-i cüzi جلوه جزئی : Allah'a (cc.ait) isim ve sıfatların cüz'i (az ve sınırlı ölçüde) kendini gösteren şekli
cilve-i efal جلوة أفعال : dünyada ve kainatta or taya çıkan olay ve eserlerin, Allah'a (c.c.) ait olduklarını belli eden ve gösteren şekli
clive-lesma-i hüsna عارة أسماء حسنی Allah'ın (cc) güzel ve kutsal isimlerinin tecellisi, ken dilerini belli etme ve gösterme şekli
clive-i esma-i lähiye حلوة أسماء إلهية llaht taim lerin tecellist, kendilerini belli etme ve gös terme şekli
clive-i esma-1 Ulühiyet حلوة أسماء الرهيت Allah (cc.) ait kutsal isimlerin tecellisi, belirtisi, dolayı şekilde kendini göstermesi
cilve-i esma ve sıfat جلوه اسما و صفات : Allah'a (c.c.) ait) isimlerin ve sıfatların tecellisi, Al lah'ın (c.c.) iş ve eserlerinde kendilerini belli etme ve gösterme şekli
clive-i etemm جلوة أتم : tam ve eksiksiz tecelli, [Allah'ın (c.c.) iş ve eserlerinde] tam ve eksik siz olarak isim ve sıfatlarını belli edip göster me ve tanıtma şekli
cilve-i ferdiyet جلوه فردیت : Allah'a (c.c.) ait( ferdiyet tecellisi, bir ve tek olma sıfatını gös terme biçimi; Allah'ın (c.c.), hiç bir işine ve hiç bir eserine karışılmasına ve sahip çıkılma sına yer bırakmaz şekilde birliğini belli etme ve gösterme şekli
cilve-i feyz جلوة فيض : feyiz tecellisi; ışık gibi ya yılma yolu ile kendini belli etme ve gösterme şekli
cilve-i hässa ve mümtaze جلوه خاصه و ممتازه : has ve mümtaz tecelli; seçkin (mümtaz) ve özel (hás) tarzda kendini belli etme ve gösterme şekli
ille hayat hayat tecellist; hayatın kendi varlığını belli etme ve gösterme şekli
cilve-i Hayat-ı Sermedi جلوه حیات سرمدی : Al lah'ın (c.c.) sermedt hayatının tecellisi; Al-lah'ın (c.c.) ölümsüz ve sonsuz (sermedi) ha-yat sahibi olduğunu gösteren eseri, işareti ve delili (rühun ölümsüzlüğü)
cilve-i hitab - Rabbani جلوه خطاب ربانی : her seyin gerçek ve tek sahibi, yaratıcısı, terbiye edicisi (Rab) olan Allah'ın (c.c.) hitabının (konuşma-nın) kendini belli eden bir şekli.(bkz.Rab)
clive-l i'caz جلوة إعجاز : caz tecellisi (Kur'an'a ait) mu'cize derecesindeki güzel söz san'atı nın kendini gösteren belli bir şekli
cilve-i In'ikas جلوة إنعكاس : yansıma şeklindeki görüntü
cilve-l inayet جلوة عنايت : inayet tecellini: A lah'tan (c.c.) gelen) yardım ve iyiliğin kendini gösteren bir şekli
145
Cilve i mână
cilvesi inayet-i Rabbaniye عارة عبايت زنانه Rab'den gelen inayetin tecellist, her peyin gerçek ve tek sahibi, yaratıcım ve terbiye edi clat (Rab)olan Allah'tan (c) gelen yardımın (Imayet) kendini gösteren bir şekli
cilvesi irade علية إراده Allah'a (c) alt ira de tecellisi, (tezahürü), läht iradenin, iş ve eserlerinde kendini gösteren bir şekli (lahi kanun)
cilve-i irade-i Ilahiye سارة إرادة إلهية : Allahin (cc.) sonsuz iradesinin kendini gösteren bir şekli
cilvesi ism (isim( عارة إسم iomin tecellisi, (bir güç veya yetki makamını temail eden) ismin kendini gösteren bir şekli
cilve-i kayyumiyet جلوة فيرميت Allah'ın (c.c.( kayyumiyet tecellisi, yaratılmış bütün varlık ları her an ayakta tutan, her an varlıklarının devamını sağlayan Allah'ın (c.c.) sonsuz ayak ta tutucu gücünün (kayyumiyetinin) sürekli kendini gösteren şekli
cilve-i kudret جلوة قدرت : Allah'a (c.c.) ait[. kudret tecellisi, Allah'ın (c.c.) sonsuz güç να kuvvetinin kendini belli eden ve gösteren bir şekli
cilve-i Kudret-i Ezeliye جلوه قدرت از لبه : Bzell Kudret'in tecellisi; başlangıçsız olarak hep var olan (ezeli) Allah'ın (c.c.) sonsuz güç ve kuvvetinin kendini belli eden, kendini göste ren bir şekli
cilve-i Kudret-i Fatir جلوة قدرت فاطر : Yaratıcı Güc'ün tecellisi, Allah'ın (c.c.) sonsuz yaratıcı gücünün (Kudret-i Fåtır) kendini belli edip gösteren bir şekli
cilve-i kudret-i kudsiye جلوه قدرت قدسیه : )Allah'a c.c. ait) kudsi ve sonsuz kudretin tecellisi; kusursuz (kutsi) olan sonsuz güç ve kuvvetin kendini belli eden, kendini gösteren bir şekli
cilve-i kudret-i Rabbaniye جلوه قدرت رئانیه : Rab-
bani kudretin bir tecellisi; her varlığın gerçek ve tek sahibi, terbiye edicisi ve ihtiyaçlarını karşılayacak imkânların yaratıcısı (Rab) olan Allah'ın (c.c.) sonsuz kudretinin kendini belli eden, kendini gösteren bir şekli
cilvel kübra جلوة كبرى : en büyük tecelli, en büyük ölçüde kendini
cilve-i Kudret-i Fatir جلوه قدرت فاطر : Yaratıcı Güc'ün tecellisi, Allah'ın (c.c.) sonsuz yaratıcı gücünün (Kudret-i Fâtır) kendini belli edip gösteren bir şekli
cilve-i kudret-i kudsiye جلوه قدرت قدسیه : )Allah'a c.c. ait) kudsî ve sonsuz kudretin tecellisi; kusursuz (kutsî) olan sonsuz güç ve kuvvetin kendini belli eden, kendini gösteren bir şekli
cilve-i kudret-i Rabbaniye جلوه قدرت ربانيه : Rab banî kudretin bir tecellisi; her varlığın gerçek ve tek sahibi, terbiye edicisi ve ihtiyaçlarını karşılayacak imkânların yaratıcısı (Rab) olan Allah'ın (c.c.) sonsuz kudretinin kendini belli eden, kendini gösteren bir şekli
cilve-i kübra جلوه کبری : en büyük tecelli, en büyük ölçüde kendini belli etme, kendini gös-terme şekli
cilve-i lezzet جلوه لذت : lezzet (zek) tecellisi (tezahürü), zevk örneği
Bu bölümde Peygamber S.A. efendimizin yapılmasını yasak ettiği bam hareketler anlatılacaktır.
Bu bölümde anlatılacaklar, her nekadar hadis bölümüne girerse ettiğini birbirinden ile ashabın rivayet ayırd etmek için ulema HABER adını vermiştir..
HABER: Peygamber S.A. efendimizin buyurduğu değil, ashabın ona dair anlattıklarıdır. Kısacası bu bölümde anlatılacaklar Hadis-i Şerif değil, HABER'dir.
Bu sebeple pek şerh cihetine gitmeden, rivayetleri aynen nakledece-ğiz.
۱۲۹۷ نهى رسول الله صلى الله عليه وسلم عن التختم بالذهب .
) رواه الترمذي عن عمران بن حصين )
1297) «Peygamber S.A. efendimiz altın yüzük takmayı yasak etti..>
**
Bu yasak, erkekleredir. Kadınlar takabilir.. Fakat israf cihetine gitmemek şartı ile..
Ravi: IMRAN b. HUSAYN'den r.a. naklen TİRMİZI.. Menkıbeleri, 13. ve 256. Hadis-i şerifte..
Bu komisyon 9 Mayıs 1332 (9 Mayıs 1916) de teşkil edilen Ka-nun-u Medenî ve Hukuk-u Aile Komisyonunun bir devamı mahiye-tinde teşekkül etmiş ve ilk toplantısını 3 Mayıs 1339 (3 Mayıs 1923) de İstanbul'da yapmıştır". Komisyonda ilk teşekkülünde va-zife alan zevat şunlardır:
Reis: Saadeddin Bey (Mülga Şûray-1 Devlet Tanzimat Dairesi reisi)
Aza: Muammer Reşid Bey (Hukuk Müderrisi)
>: Hafız Şevket Efendi (Hukuk Müderrisi)
>: Mişon Ventura Efendi (Hukuk Müderrisi)
: Kemal Atıf Bey (Sabık Şûray-ı Evkaf azasından)
>: Gönenli Mehmet Efendi.
Gönenli Mehmet Efendi ilk içtimada hasta olması sebebiyle bulunamadığında yerine; Erzurumlu Ömer Nasûhi (Bilmen) Efendi aza seçilmişlerdir ".
Komisyona müteakip toplantılarda; Darulfünün muallimi Ah-med Samim Beyle, mülga Mahkeme-i Temyiz-i Şer'i azasından Zi-leli Mustafa Rıza Bey de iştirak etmişlerdir ".
İlk toplantıda hazırlanacak lâyiha hükümleri için şer'î mesned arama meselesinin bahis mevzu edilmesi üzerine; Kemal Atıf Bey:
<> dedi. Şevket Efendi de; kitaplarda ve muhtelif mezheplerde vaz' edilecek ahkâma dair hüküm bulunamazsa, akla binay-ı muhâke-me edilmesi fikrini öne sürdü. Bu arada Ahkâm-ı Şahsiyye Komis-yonun 1332'de teşkil edilmiş olan Kanun-u Medenî ve Hukuk-u Aile Komisyonunun devamı mahiyetinde olması dolayısiyle önceki komisyonun çalışamalarının ve raporlarının tedkikinde fayda mütâ-lea edildiği, fakat bu raporların bulunamadığının ifade edilmesi üzerine Şevket Efendi; bunların kendisinde olduğunu ve müteakip toplantıya getireceğini söyledi. Komisyon tekrar 23 Mayıs 1339 (23 Mayıs 1923) de toplanmak üzere celseyi tatil etti". Müteakip onbir toplantı usul ve komisyonun meşgul olacağı meseleler etra-fındaki müzakereler ile geçti. 13. içtima ise biraz sonra bahs ede-ceğimiz Vecibat Komisyonu ile müştereken yapıldı. Her iki komis-yonun selâhiyetlerine giren mesele ve mevzular münakaşa edildi.
46. Aynı eser, sa. 12, s. 560 ve Komisyon içtimaı zabıtlarını havi llåve say-falar (5-32).
47. Aynı eser, sa. 10, s. 464
48. Aynı eser, sa. 12 ye ilave; Ahkam-ı Şahsiyye Komisyonu 1. içtima zabtı.
Komisyon miras meselesinin hangi komisyonun selâhiyetine girdiğinde anlaşamadılar".
Ahkam-ı Şahsiyye Komisyonunun bundan sonraki toplantıların-da maddelerin tesebitine başlandı. Tesbit edilen 51. madde erkek 18, kız 17 yaşını ikmal etmedikçe evlenemez kaydını koydu. Tek kadınla evlenme esasını getiren 12. madde ise şöylece tesbit edildi: Tek kadınla evlenmak asıldır. Taaddüd için; taaddüd zaruretinin ve adalet yapacağının isbatı ve hâkim müsaadesi lâzımdır".
17 Haziran 1340 (17 Haziran 1924) içtimaında komisyonda bazı değişiklikler olduğunu görüyoruz:
Reis: Hacı Adil Bey
Aza: Şevket Efendi
Muammer Raşid Bey
>: Şükrü Kaya
: Ahmed Samim Bey
Ömer Nasuhi Efendi'nin sıhhi mazeretle istifasını mü-teakip yerine Kemal Atıf Bey vazife aldı. Temmuz 1340 (1924) ilk haftası sonunda cem'an 79 madde tesbit edilmiş oldu. 35.-79. mad-deler nikâh hakkında idi. 35. madde; oniki yaşını bitirmemiş erkek ve kızın nikâhlarının kıyılamayacağını ifade ediyordu".
e) KANUN-U MEDENI UKUD ve VACİBAT KOMİSYONU
Bu komisyon daha önce gördüğümüz üzere K. el-Buyu' ve K. el-İcare'de bazı tadil ve ilâveler yapan Mecelle Ta'dil Komisyonu'-nun çalışmalarını gözden geçirmek ve mesaisini devam etitrmekle vazifeli idi. İlk toplantısı Ahkam-ı Şahsiyye Komisyonu'nun bi-rinci içtimaı ile aynı tarihe rastlamaktadır: 3 Mayıs 1339 (3 Ma-yıs 1923).
Komisyon şu isimlerden teşekkül etmişti:
Reis: Ali Haydar Efendi"
Aza: Osman Beyefendi (Temyiz reis-i evvelliğinden mütekaaid)
>: Seyyid Beyefendi (Mülga Ayan azasından)
>: Mustafa Fevzi Beyefendi (Hukuk Müderrislerinden)
>: Ebu'l-Ula Beyefendi (Hukuk Müderrislerinden)
50. Aynı eser, s. 624 den sonraki ilave sayfalar, s. 74.
51. Aynı eesr, sa. 25, s. 888-893.
52. Aynı eser, sa. 26, s. 953-957. Komisyon çalışmalarının nihayetinde Ceri-de-1 Adliyye'deki zabıtlara göre (bk. sa. 26, s. 1033-1036) 106 madde-lik bir Hukuk-u Alle Kanunu taslağı hazırlanmış olduğu anlaşıldığı halde H. Veldet 142 maddelik bir çalışmayı kaydetmektedir. (bk. Türk Medeni Huk., s. 76-79).
انجي برهان ، سعادت ابديه به اشارت ايدن به هما نارون برای ده، انسانده کی غیر منم الهی استعداد لرد. اون جذاب هم طرفندن مکرم قبلين ان انسانك جوهر روهنده الیان و قماره صيغمايان استعدادلی وار بو استعداد لرك الننده ها به کاترین قابلیتهای وار. و بوناردن نشئت ايدن حده قلم بن مباردار و بونار من حصوله كان غير منه الهي افطار و تصورات دار ایسته بودلون هر پریسی حشر جسمانیہ آفر سندہ کی سعادت ابدیہ یہ شهادت بار ما قلرینی او را تارمہ کو ستر بیوی
برنجی برهان ، اون همن و رحیم اولان مانع حكيمن رحمتی، حمد الركن ان بیوگی اولان سعادت ابديه نك كالمه جنگنی تبشیر الدبور زیرا رحمت، آنچه سعادت ابدیه ایله رحمت اولور و نعمت آنچه او سعادت الله نعمت اولور اون بتون نعمتاري نعمتاره جويرين أبدى اير يا عقدن طوغان و عمومی ما تملردن بوكان واويلا لردن لاثاني، بالخاصه شعور لي اولان مخلوقاتي فور تاران شما، یگانه سعادت ابديه نكه كلیدر، چونکه بتون نعمت الرك احتارك، لذ تكرك روحي اولان سعادت ابديه كا عزمه، عموم مافاتك شها دیاله ثابت اولان و گونه کی بار لايان رحمت و شفقت الهيه نك بداهستند قارشو مقبره الله انظار
لازم كلير.
أي حبيب شفيق وأي شفيق حبيب ! أي سعيد مجيد وأي مجيد سعيد رحمت الهية تلك ال الطيفي ان ظریفی، ان لذيذى اولان محبت و شفقته بامه. او محبت و شفقتی فراحه ابدی و هجران لا يزالى ايله قار شيلا ديفكز تقديرده، وجدان، خیال و روح نه حاله گیره بکار در؟ او محبت و او شفقت
ان بيون، ان طاقای بر نعمت ایکن، ان عظیم بر مصيبته، بر بلا یه انقلاب ايدولى.
عجبا بالبداهه كوز او گنده کورونه حت الهيئة، فراق ابدينك محبت و شفقت عليهنه هجوم ایتمنه مساعده ايدرمی؟ لا والله ! آنجمه اور همتون شانند در که، فراحه ابدي بي هجران لايزال بيه هجران لا يزالي بي فراق ابدى يه و عدم مطلقی ده هر ایلینه مسلط ابد که، او فراق اون او هجران ارك كو كارى اورته من فالفسين.
burhanlardan biri de, insandaki gayr-i mütenähi isti'dådlardır. Evet, Cenab-ı Hakk tarafından mü-kerrem kılınan insanın cevher-i rûhunda ekilen ve rakamlara sığmayan isti'dådlar var. Bu isti'dådların altında, hesaba gelmeyen käbiliyetler var. Ve bunlardan neş'et eden, hadde gelmeyen meyiller var. Ve bunlardan husûle gelen, gayr-i mütenâhi efkår ve tasavvuråt var. İşte bunların her birisi, haşr-i cismânînin arkasındaki saadet-i ebediyeye şehådet parmaklarını uzatarak gösteriyorlar.
Yedinci Burhân: Evet, Rahman ve Rahîm olan
Sâni-i Hakim'in rahmeti, rahmetlerin en büyüğü olan saadet-i ebediyenin geleceğini tebşîr ediyor. Zira rahmet, ancak saadet-i ebediye ile rahmet olur. Ve ni'met, ancak o saadet ile ni'met olur. Evet, bütün ni'metleri nikmetlere çeviren ebedi ayrılmaktan doğan ve umúmi mâtemlerden yükselen våveylälardan käinâtı, bilhassa şuûrlu olan mahlūkātı kurtaran şey, yegâne, saadet-i ebediyenin gelmesidir. Çünki bütün ni'metlerin, rahatların, lezzetlerin ruhu olan saadet-i ebediye gelmezse, umum kâinatın şehadetiyle sabit olan ve güneş gibi parlayan rahmet ve şefkat-i İlâhiyenin bedähetine karşı mükâbere ile inkâr lâzım gelir.
Ey Habib-i Şefik ve ey Şefik-i Habib! Ey Saîd-i Mecîd ve ey Mecîd-i Saîd! Rahmet-i İlâhiyenin en latifi, en zarifi, en lezîzi olan muhabbet ve şefkate bak. O muhabbet ve şefkati firâk-ı ebedî ve hicrân-ı lâyezâlî ile karşıladığınız takdirde, vicdan, hayâl ve ruh ne håle gireceklerdir? O muhabbet ve o şefkat en büyük, en tatlı bir ni'met iken, en azîm bir musibete, bir belâya inkılâb ederler.
Acaba bilbedâhe göz önünde görünen rahmet-i İlâhiye, firâk-ı ebedînin muhabbet ve şefkat aleyhine hücum etmesine müsâade eder mi? Ancak o rahmetin şe'nindendir ki, firâk-ı ebediyi hicrân-ı lâyezâlîye, hicrân-ı lâyezâliyi firâk-ı ebedîye ve adem-i mutlakı da her ikisine musallat eder ki, o firâkların, o hicranların kökleri ortadan kalksın.
"Allah rahmeti yüz parçaya böldü. Bundan doksandokuz par-çayı kendine ayırdı. Yeryüzüne geri kalan bir cüzü indirdi. (Bunu da -cin, insan ve hayvan- mahlûkâtı arasında taksim etti.) Bu tek cüz den nasibine düşen pay sebebiyledir ki mahlûkat birbirlerine karşı merhametli davranır. At, (hayvan) yavrusuna basmamak endişesiyle ayağını bu sayede kaldırır."
Hz. Hasan (ra) Resulullah (sav) şöyle buyurduğunu rivayet ediyor:
"Allah Teâla'nın yüz rahmeti vardır. Bunlardan birini dünya ehline sürece bu rahmet onların tamamını kuşatmıştır. göndermiş ve yaşadıkları sürece Allah bu bir rahmeti de kıyamet günü alıp doksan dokuz rahmete katacak. Böylece dostları ile kendisine ibadet edenler için rahmetini yüze tamam-layacaktır.
Fakih anlatıyor:
Resulullah (sav) müminlere Allah'ın rahmeti konusunda açıklama-larda bulundu. Ta ki, mü'minler Allah'ın kendilerine verdiği nimetlere şükredip, bunlardan dolayı ona hamd ederek salih ameller işlesinler. Çün-kü Allah'ın rahmetini uman kimse o rahmeti elde etmek için çaba sarf edip, güzel ameller işler.
Nitekim konu ile ilgili olarak Allah (cc) şöyle buyurmuştur:
1918-1. Dünya Harbi sonrası Rus esaretinden firar eden Bediüzzaman'a, Bulgaristan'da Sofya Ataşemiliterliği tarafından Vatana Avdet Belgesi verildi. Bediüzzaman trenle İstanbul'a hareket etti.
21
HAZİRAN
17
SALI
1446 ZİLHİCCE
RUMI: 4 HAZİRAN 1441
HIZIR: 43
BIK AYET
Ama size ne zaman bir
peygamber gelip de nefislerinizin hoşlanma-yacağı, hevâ ve hevesinize hizmet etmeyecek hükümler getirdiyse, hemen büyüklük taslayarak, kimini yalanlayıp kimini de öldürüyordunuz, öyle değil mi? (Bakara: 87)
BİR HADİS
Kim bilgisizce fetva verirse, göğün ve yerin melekleri ona lânet okur.
(C. Sağîr, No: 3587)
Yeis, aczden gelir. Yeis, mâni-i herkemâldir. Hamiyet ise, şiddet-i mevanie karşı şiddetle metanet etmektir. Münazarat
Kıyamet Günü bir nida edici perdeler arkasın dan şöyle seslenir: "Ey Mahşer halkı, Muham med'in kızı Fatıma geçinceye kadar gözleriniz kapayın."
Hakim'in Müstedrek'inden
***
Akrabalık bağları
Misver (ra) rivayet ediyor:
Fâtıma benden bir parçadır. Onu üzen beni de üzer, onu sevindiren beni de sevindirir. Kıya-met Günü akrabalık bağları kopar. Benim hısım ve akrabalıklarım bundan hariçtir.
Müsned, 4: 323, 332.
***
En üstün kul
Ebu Said (ra) rivayet ediyor:
Kıyamet Gününde Allah katında kulların en üstünü, Allah'ı çok zikredendir.
Allah'ım, görüşümün kısa kaldığı, niyetimin ulaşamadığı, isteğimin ermediği ve yaratıkların-dan her hangi birisine vaat ettiğin bir hayır veya kullarından her hangi birine vereceğin bir nimet varsa Senden onu da istiyorum. Rahmetinden diliyorum. Ey Alemlerin Rabbi! Allah'ım, ey kuv-vetli ipin ve doğru işin sahibi, Kıyamet Gününde Senden emniyeti, ebediyet gününde huzurun-daki mukarreb meleklerinle, çok rüku ve secde yapanlarla, sözlerini yerine getirenlerle beraber Cennet istiyorum. Şüphesiz Sen çok merhametli ve kullarını pekçok sevensin ve yine Sen istediğini yapansın. Allah'ım, bizi doğru yola eren, hida-yeti bulan, yoldan sapmayan ve başkalarını da saptırmayan dostlarınla barışık, düşmanlarına düşman olan eyle. Senin sevginle Seni sevenleri sevelim. Verdiğin düşmanlıkla Sana karşı gelen-lere düşmanlık edelim.
mü'min ya da firâset sahibi müslüman salt kişisel kanaatlerle hareket edilmesi halinde büyük felâketlerin kaçınılmaz olabileceğini; Kitap ve Sünnet'e uyulması yani vahyi önceleyen bir düşünce ile hareket edilmesi halinde ise bu tür felâketlerden uzak kalınacağını bilen bir inanç adamıdır.
Üç şey (kimse) büyük belalardandır: İyiliği anlamıyan, kötülüğü affetmiyen amir, hayır gördüğünde örtbas eden, kusur gördüğünde yayan zalim, yanında bulunduğun müddetçe sana eziyet eden, yokluğunda sana hiyanet eden kadın (ailen) Ravi: Hz. Fudale (r.a.) Sayfa: 263 / No: 6 Ramuz El-Ehadis
Görülüyor ki, İslâm Dini düğün cemiyetlerinde, bayram ve diğer şen-lik günlerinde meşru eğlencelere mâni olmadığı gibi, bilakis bunlara önem verir. Çünkü Milli şuur ve heyecanın teşekkül ve devamı bir cemiyet için lüzumludur. Onun için her mü'min her şeyde olduğu gibi gerek düğün ve gerekse sair şenliklerde islâmi ahlâkına, kaîdelerine uygun şekilde eğlen-celer tertib etmeli ve işin ifrat cihetine gitmemelidir.
ŞARKI TÜRKÜ VE ÇALGI ALETLERİ
Şarkı, türkü ve çalgı aletleri dinlemek caiz olup olmadığı hakkında çeşitli görüşler vardır. Bazıları Haram, bazıları mekruh, bazıları şüpheli, bazıları da mubah demişlerdir. İmamı Gazalîye göre beş yerde şarkı tür-kü ve çalgı haramdır.
1- Mahrem olmayan ve sesi dinlemekle cinsi teheyyüç meydana ge-lecek olan kadın veya şahsın dinlemesi.
2-İsraf ve şımarıklığı gösteren, maşru olmayan bir işe (dans gibi) vesile olan çalgılar.
3- Fuhşa dair olan, Allaha, Resülüne ve Ashabı Kirama yalan Isnad eden veya bariz kadın tasvirleri yapan şiir, şarkı ve türküler.
4- Dinleyici pek genç, şehvetlerine ve nefsine mağlup, dinlediği şeyler kendisini bir gayri meşru'a sevkedecek seviyede olan bir kimse ise böylesinin de dinlemesi haramdır.
5- Dinleyici avamdan biri olup dinlediği şey kendinde müsbət veya menfi bir tesir icra etmez, fakat devamlı şəkildə bununla meşgul olup va-kitlerini boşa harcarsa yine memnûdur.
Bu gün asrımızda moda olarak halkımızın müptelâ olduğu Avrupa'nın bir takım gayr-i ahlâkî batıl, süfli âdet ve ahlâkı olan balo, bar, gazino, caz, köylerimizde ise içki ve çalgılı veya kadın oynatma gibi şeytanın ocağı olan - gayr-ı ahlakî cemiyetleri tertip ederek islâmi an'ane ve âdet-lerimizden uzaklaşarak ahlâkımızı kemirmede, cemiyet-i islamiyeye za-rar vermekte, ve etrafı erbaalarınada günden güne sirayet ettirerek ço-ğalmaktadır. Çok def'alar böyle cemiyetlerde bir takım süfehalar eğlene-Ilm derken aldıkalrı fazla İçki zehirinin tesiri lle kavga, gürültü, ve yarala-ma hatta bazan adam öldürme hadiselerine kadar yol açtıkları görülür.
Ey mü'min! şunu unutmaki bir gün ölüm kemendini boyuna takarak ebedi âlem olan ahiretin İskelesi bulunan ve bir kaç kazma darbesile açı-
75
YanıtlaSil
Yuksel14 Haziran 2025 04:18 İSLAMDA EVLİLİK ve MAHREMİYETLERİ
lan karanlık, dar, yılan ve çiyanın mesken tuttuğu kabir denilen çukura yuvarlanacak, oradanda yevm-i mahşer denilen ve oranın Hâkimi mutla-ğı, Ahkemül Hâkimin olan Allah'ın huzuruna çıkacak, dünyada yaptığın bütün şeylerden sorumlu olacak, âmâline göre ceza veya mükafat gore-ceksin. Büyüklerden bir zatın şu sözlerini kulağına küpe, nefsin için ilac olarak kullan.
Cahınla sakın Halik-ı Ağâhı unutma, Bağla kemer-i hizmeti Allah'ı unutma. Aldanma şu tahta, sonraki câhı unutma. Ey gafil uyan. Rihlet'i nâgâhı unutma. Yol korkuludur korkusu çok rahı unutma.
Şahan-ı serefzan-ı selâtın-ı seniyye, Binlerle olup hâk ile yeksan-ı seviyye. Malûm-u müsellem iken ey dil şu kazıyye, Mağrur olup devlet-i dünyayı deniyye, Sakın yitirip dinini Allahı unutma.
Pür nak'şü nigârına gözüm bakma cihanın, Zindan-ı belaya sokar âhir teni canın. Zevkinde bekâ neş'esi yok dâr-i fenônın, Bir (oh) demesine bu gün aldanma cihanın, Sonunda anın derdi ile âhı unutma.
Dünyada bu gün topladığın yarın olur hic, Ukbaya müfid olduğu âmali bulup seç. Rapteyleme kalbin gam-ı dünyayı bırak geç, Derbendide mevtin yolun uğrar tez eğer gec. Ol geçmesi düşvar güzergâhı unutma.
(M. Esat)
HER ANNENİN GELİN OLACAK KIZINA VERECEĞİ NASİHAT
Ashabı Kiramdan Haris (R.A.) kızı Esma (R.A.) ya gelin olup kocaya giderken annesi şu nasihatı yapmıştır. Biz de aynı nisihatı yavrumuza
"Onlar yanlarındaki Tevrat ve İncilde yazılı buldukları o elçi ye, o ümmi Peygambere uyanlardır." Böylece Yahudi ve Hristiyanlanı da ümidi yok oldu ve Allah'ın rahmeti sadece Müslümanlara kaldı.
Öyleyse Müslüman'ın yapması gereken, ismini Müslümanlar arasına yazdırıp verdiği sayısız nimetlerden dolayı Allah'a hamd etmesi ve günah-larının bağışlanması için ona yalvarmasıdır.
Yahya b. Muaz er- Razi Allah'a şöyle yalvarıyordu:
"Allah'ım bize bir tek rahmetini indirdin onunla İslam nimetini bize bahşettin. Öyleyse yüz rahmetinin ineceği kıyamet gününde neden senir mağfiretini istemeyelim?"
Şu dua da ona aittir:
"Ya Rabbi! Eğer sevabın, itaatkâr kullarına, rahmetin de günahkar kullarına aitse ve ben itaatkâr kullarından değilsem bile sevabını umuyo-rum. Günahkâr kullarından isem de rahmetini umarım."
Yine onun Allah'a şöyle niyazda bulunduğu anlatılır:
"Allah'ım! Cenneti yarattın ve onu dostlarına ziyafet yeri olarak ha-zırladın. Kâfirlerin oraya girme ümitlerini yok ettin. Melekleri cennete ih-tiyaç duymayacakları tarzda yarattın. Sen zaten hiçbir şeye muhtaç de-ğilsin. Bu durumda bizi cennetine koymayacaksan oraya ya kimi koya-caksın?"
Fakih anlatıyor:
Ebu Said el-Hudri Resulullah (sav) şöyle buyurduğunu rivayet edi-
yor:
"Adamın biri hiçbir iyilik yapmadan cennete girdi.
Öldüğüm zaman beni yakın, külümü eleyip yarısını toprağa diğer ya-rısını da denize dökün. Adam ölünce ailesi onun bu vasiyetini yerine ge-tirdi.
Allah kara ve denize emredip onu bir araya topladıktan sonra ken-disine sordu:
Senin bu vasiyeti yapmana sebep olan şey ne idi?
Adam şöyle cevap verdi:
- Azabından korktuğum için böyle yaptım ya Rabbi!
Bunun üzerine Allah (cc) onu bağışladı ve cennetine koydu."
Fakih diyor ki:
Sahabe-i Kiramdan biri anlatıyor:
"Bir ara biz gülüşüyorduk. Resulullah (sav) bizi bu halde görünce şöyle dedi:
Az ötenizde cehennem hazır bekliyor, siz ise gülüyorsunuz! Allah'a yemin ederim ki, sizi gülerken görmemeliyim."
Resulullah (sav) bunları söyledikten sonra dönüp gitti. Biz başımıza kuş konmuş da uçuverecekmiş gibi olduğumuz yerde kalakaldık. Biraz sonra Resulullah (sav) geriye dönüp bize şunu müjdeledi:
س زنجي برهان ] بنون عالجه هر فص صده صدفی و طوغر يلغي معلوم و مسلم اولانه محمد عربي عليه الصلاة والسلام بار ما غله محمدی شعر ایندیگی کی لسانیا کہ وہ سعادت ابد به نك بولر بنی احمد و بتونه انبیای عظامه بو حقیقت اوزرینه اجما علری، بر حجت قاطعه در
طوفوز كى رهان ] اون اوج عصر ونرى يدى وجهله مجازی تصد لهم ابد علن في مصر السانك حشر مقنده کی بیاناتی، سعادت ابد یه نان قوله جانه کافی به دلیل و حمیدر؟ باشتر به دلیله احتیاج وار میدر ؟
اونجی هان) بورهان بيطوله برهانلرى مشتملور بوبر ها نگری چومه آیتار تضمن انتشار در اوت قرآن کریم چومه ای دارند به حشره ناظر پنجره بر أحمد. از جمله، (وَقَدْ خَلَقَكُمْ اطوارا) انتباه سعادت ابدید یه پول آچانه به قیاس تمثیلی به اشارت التمور. كذلك ، (وَمَا رَبُّكَ بِظَلام العبيد) آیت کریمہ سیاہ، او سعادتی کوسترن به قیاس عدلی به اشارت ایتمشور.
برنجی ایقانه اشارت ايديال قياس تمثيلي) اولاً انسانك وجودينه باشه. فاصل طور د به طوره یعنی نطفه من علقه یه علقه دن مصفه به مصفه دنات و کمیگی ات و كميكدن انسان صورتنه به قصد، بر اراده و بر اختیار التنده مخصوص قانونلرله، معين نظرا ماء له، منتظم حركتة اوله انتقال ایتدیگی و قالبدن قالبه كيروب حيقر یعنی كور.
موكره ان انك بقا سنه دقت است. انسان بو وجود بانی هر سنه د گیشدیر. بو قجود د گیشمه ی برندہ کی حجيراتك يبقي لوب يا پيامه سيله اولور. بو تعمیرات ده، بتون اعضانك ارزامه مخزنی حکمنده اولان، جناب حقك به قانون مخصوصله احضار ایتدیگی او مادة لطیفه دن الينان
اجزا الله با يار.
موكره او مادة لطيفه نك احواله باحه. ناصل اعضانك اختیار جلادینه کوره معین بر قانون یا نه تقسم الديار و بدنك هر طرفه مخصوص به نظام ايام منتظماً طاغتيالي. بينه شايان دفتر که او ماده و لطيفه درت مطبخده بشیر بلد کدن موکره و در انقلا بدن. انقلا بدن کو کون وکره و درت سوز کچی نه تصفیه اید بلد كدن موکره رزقه اولارقه تقسيم ايديايد.
Sekizinci Burhân: Bütün ålemce her hususta sıdkı ve
doğruluğu ma'lům ve müsellem olan Muhammed-i Arabi Aleyhissalâtü Vesselâm parmağıyla kameri şakkettiği gibi, lisânıyla de saadet-i ebediyenin kapılarını açmıştır.
Ve bütün Enbiyâ-yı izâmın bu hakikat üzerine icma'ları, bir huccet-i kätıadır.
Dokuzuncu Burhân: On üç asırdan beri yedi vechile
i'câzı tasdik edilen Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyan'ın haşir hakkındaki beyånâtı, saadet-i ebediyenin geleceğine kâfi bir delil değil midir? Başka bir delile ihtiyaç var mıdır?
Onuncu Burhân: Bu burhân binlerle burhânları müşte-
mildir. Bu burhânları çok âyetler tazammun etmişlerdir. Evet, Kur'ân-ı Kerim çok âyetlerinden haşre nâzır pencereler açmıştır. Ezcümle وَقَدْ تلك المرار ayetiyle, saadet-i ebediyeye yol açan bir kıyás-ı temsiliye işaret etmiştir. Kezâlik ومَا رَبَّكَ بِظَلَامٍ الْعَبِيدِ åyet-i kerimesiyle, o saadeti gösteren bir kıyâs-ı adliye işaret etmiştir.
Birinci âyetle işaret edilen kıyâs-ı temsîlî: Evvelen insanın vücûduna bak. Nasıl tavırdan tavıra, yani nutfeden alakaya, alakadan mudgaya, mudgadan et ve kemiğe, et ve kemikten insan suretine bir kasıd, bir irâde ve bir ihtiyâr altında mahsûs kanunlarla, muayyen nizamlarla, muntazam hareketlerle intikāl ettiğini ve kalıbdan kalıba girip çıktığını gör.
Sonra insanın bekāsına dikkat et. İnsan bu vücûd libâsını her sene değiştirir. Bu vücûd değişmesi, bedendeki hüceyrâtın yıkılıp yapılmasıyla olur. Bu ta'mîrât da, bütün a'zânın erzâk mahzeni hükmünde olan, Cenâb-ı Hakk'ın bir kanun-u mahsûsla ihzår ettiği o madde-i latîfeden alınan eczâ ile yapılır.
Sonra o madde-i latîfenin ahvâline bak. Nasıl a'zânın ihtiyaçlarına göre muayyen bir kanun ile taksîm edilir. Ve bedenin her tarafına mahsûs bir nizâm ile muntazaman dağıtılır. Yine şâyân-ı dikkattir ki, o madde-i latîfe dört matbahta pişirildikten sonra ve dört inkılâbdan geçtikten sonra ve dört süzgeçten tasfiye edildikten sonra rızık olarak taksîm edilir.
Peygamberimis «Siz, bunun güzelliğine mi şaşıyorsunuz? (50)
Bu, pek mi hoşunuza gitti?» (51) diye sordu.
«Biz, bundan daha güzel bir elbise görmedik!» dediler. (52)
Peygamberimiz «Varlığım, Kudret Elinde bulunan Allaha yemin ederim ki (53) Sa'd b. Muaz'ın Cennetteki Mendilleri, gördüğünüz şey-den daha güzel ve hoşturlar!» buyurdu. (54)
16. Atlas Kaftan:
Peygamberimiz, Kendisine hediye edilmiş olan Atlas bir Kaftanı giyip (55) namaz kıldı.
Namazdan döner dönmez, onu, nefret edercesine, hemen üzerin-den çıkardı.
«Bu, Müttakilere yaraşmaz!» buyurdu. (56)
Onu, Hz. Ömer'e gönderdi.
«Ya Resûlallah! Onu, çıkarmakta ne için acele ettin?» diye sor-dular.
Peygamberimiz «Cebrail, bunu, giymekten beni nehy etti!» bu-yurdu. Hz. Ömer, ağlayarak gelip «Yâ Resûlallah! Sen, giymek istemedi-ğin bir şeyi bana verdin!?
(47) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 3, s. 121, Nesaf Sünen c. 8, s. 199
(48) İbn-i İshak, İbn-i Hişam Sire c. 4, s. 170, Vakıdî med b. Hanbel Müsned c. 3, s. 121, 146, Taberî Sünen c. 8, s. 199 Megazi c. 3, s. 1026, Ah-Tarih c. 3, s. 146, Nesai
(49) Ahmed b. Hanbel Müsned c, 3, s. 121
(50) İbn-i İshak, İbn-i Hişam Sire c. 4, s. 170, Vakıdł med b. Hanbel Müsned c. 3, s. 121, Taberi Kâmil c. 2, s. 281 Megazi c. 3, s. 1026, Ah-Tarih c. 3, s. 146, İbn-i Esir.
(51) Nesal Sünen c. 8, s. 199
(52) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 3, s. 121-122
(53) İbn-i İshak, İbn-i Hişam Stre c. 4, s. 170, Vakıdî Megazi c. 3, s. 1020, Taberi. Tarih c. 3, s. 146, İbn-i Esir Kâmil c. 2, s. 281
(54) İbn-i İshak, İbn-i Hişam - Sire c. 4, s. 170, Vakıdł Megazi c. 2, s. 1026, Ah med b. Hanbel Müsned c. 3, s. 122, Taberi Tarih c. 3, s. 146, Nesal - Sünen c. 8, s. 199, İbn-i Esir Kâmil c. 2, s. 281
(55) İbn-i Sa'd - Tabakat c. 1, s. 457, Ahmed b. Hanbel Müsned c. 4, 8. 149, Müs lim Sahih c. 3, s. 1644, Nesai Sünen c. 8, s. 200
(56) İbn-i Sa'd - Tabakat e. 1, s. 457, Ahmed b. Hanbel. Müsned c. 4, s. 149, Müs lim Sahih c. 3, 8. 1644, 1646
Peygamberimiz «Ben, onu, sana giyesin diye vermedim. Ancak, satasın diye verdim.>> buyurdu.
Hz. Omer, bu Kaftanı, iki bin dirheme sattı. (57)
17. Atlas Kürk:
Rum Kıralı, Peygamberimize, Atlastan, altın sırmalı, uzun yenli bir Kürk hediye etmişti.
Peygamberimiz, onu giyince, halk «Yâ Resûlallah! Bu, Sana, Se-mådan mı indirildi?» dediler.
Peygamberimiz «Pek mi hoşunuza gitti?
Varlığım, Kudret Elinde bulunan Allaha yemin ederim ki: Sa'd b. Muaz'ın Cennetteki Mendillerinden bir Mendil bile bundan daha hayırlı, daha güzeldir!» buyurdu.
Sonra da, o Kürkü, Hz. Cafer b. Ebi Talib'e gönderdi.
Hz. Cafer, onu, sırtına giyince, Peygamberimiz «Ben, bunu, sana giyesin diye göndermemiştim!?» buyurdu.
Hz. Câfer «Onu, giymeyip te, ne yapacağım?» diye sordu.
Başörtüsü olmak üzre kadınlar arasında parçalayasın diye gönder-dim.» buyurdu. (61)
Bunun üzerine, Hz. Ali, onu, parçalayıp Ehl-i Beyt kadınları ara-sında bölüştürdü. (62)
(57) Müslim Sahih c. 3, s. 1644, Nesal Sünen c. 8, s. 200
(58) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 456-457, Ahmed b. Hanbel Müsned c. 3, s. 229 (59) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 1, s. 90, Müslim Sahih c. 3, s. 1644, Ebû Da-
vud Sünen c. 4, s. 47, Nesal Sünen c. 8, s. 197 (60) Müslim Sahih c. 3, s. 1644, Ebû Davud Sünen c. 4, s. 47, Nesai. Sünen
c. 8, s. 197
(61) Müslim Sahih c. 3, s. 1644 (62) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 1, s. 91, Müslim Sahih c. 3, s. 1644, Ebû Da-vud Sünen c. 4, s. 47, Nesal Sünen c. 8, s. 197
>: Fevzi Daim Beyefendi (Bidayet reis-i evveli) den)
>: Seniyüddin Beyefendi".
Komisyon ilk toplantısında şu prensip kararlarını aldı: 1. Nu-sûs-u kâtıa-i Şer'iyye ile sabit ahkâm-ı şer'iyyeye muhalif olma-mak şartıyla beyn'el-fukaha muhtelef'un-fih olan mesail-i ictiha-diyyede akval-i fukaha bil-istikra tedkik olunarak hangi müctehi-din kavli ihtiyacat-ı hâzıraya tevâkuf ediyorsa; onun re'yi bitter-cih Mecelle'nin ol babtaki mevadd-1 mahsusası ona göre ta'dil olu-nacaktır. 2. İhtiyacat-1 cedidenin vaz'ına lüzum gösterdiği ahkâm-da ahkâm-ı mevzua ve fıkhıyyemiz ile insicam ve tenâzuru muha-faza suretiyle bilumum müessesat-ı hukukiyyeden istifade. 3. Me-vadd-ı kanuniyyenin tertib ve tanziminde kanun-u Medenî ve Hu-kuk-u Aile Komisyonuna bağlı olarak 30 Temmuz 1332 (30 Tem-muz 1916) de teşekkül eden tâli encümence kabul edilen: hakimlere fazla takdir selâhiyeti vermeme esası aynen kabul edildi".
Daha sonraki toplantılarda Kanun-u Medenî Komisyonu tâli encümenince kaleme alınmış olan layihadaki esaslar teker teker müzakere edilerek, bazıları aynen bazıları da değiştirilerek kabul edildi. Müteakiben bu esaslara göre tedvin edilecek Kanun-u Medenî'-nin tasnif şeklinin müzakeresine geçildi. Müzakere neticesinde şu iki esas üzerinde ittifak edildi: 1. Mecelle'deki Kavaid-i Külliyye ve her kitabın başındaki mukaddimelerde yer alan tarifler lüzum-suzdur. 2. Tertip ve tasnif cihetinden Mecelle takip edilecek, bunu temin için Tâli Encümenin takip etiği sistemde bazı tadilat yapı-lacak". Bu tadilatı müteakip meydana gelen yeni sistem şöyle ifade olundu:
Medhal (1.-20. m.): Sekiz fasıldır: 1. Ehliyet ve Vücub ve Eda. 2. Avârız-ı Ehliyet. 3. Akd ve Izhar-ı Rıza. 4. Şart. 5. Ecel. 6. İka-metgah. 7. Nüfus Kuyûdu. 8. Eşhas-1 Hukukiyye.
I. Kısım: 1 mukaddime ve on kitaptan müteşekkildir.
Mukaddime: Vecâib beyanında üç bab.
1. Bab: Vecâibin teşekkülü hakkında iki fasıl.
53. Aynı eser, sa. 13-14-15 e ek rapor, s. 3.
54. Ali Haydar Efendi istifa ettiğinden Komisyona Seyyid Bey riyaset etmiştir.
55. Aynı eser, sa. 10, s. 464.
56. Aynı eser, sa. 13-14-15 e ek. rapor, s. 3-6.
57. Aynı eser, sa. 13-14-15 e ek, rapor, s. 14-15.
I. Fasıl (21.69. m.): Akd ve ondan tevellüd eden vecaib be-yanındadır.
II. Fasıl (70.96. m.): Ef'al-i gayr-ı Meşrûadan tevellüd eden vecaib beyanındadır.
2. Bab: Ahkâm-ı Vecaib hakkında dört fasıl.
3. Bab: Envâ-1 Vecâib hakkında üç fasıl.
II. Kısım: Mülkiyyet ve ayniyyet hakkında dokuz bab.
III. Kısım: Hukuk-u Aile hakkında ".
IV. Kısım: İrs ve vasiyyet hakkında iki kitap.
Lâhika".
Komisyon çalışamaları hakkındaki müzakere zabıtlarında mü-şahede ediyoruz ki, yukarıdaki maddelerin hazırlanışı esnasında fı-kıh kitaplarına müracaatın yanı sıra İsviçre Borçlar Kanunundan yapılan tercemeler de komisyonda gözden geçirilmiştir". Diğer ta-raftan komisyon dışındaki bazı hukukçular ve bilhassa ta Ahmed Cevdet Paşa'nın riyaseti altında teşekkül eden Mecelle Cemiyeti çalışmalarına başlamadan önceki Ali Paşa ve yakınlarının destek-lediği garbdan kanun iktibası fikri, hatta Fransız Medení kanunu-nun terceme edilerek 1892 senesinde neşri, Avrupa'ya hukuk tah-siline giden talebelerin dönüşlerinde Ali Paşa ve arkadaşlarının fi-kirlerini şiddetle müdafaaları ve devrin Adliye Vekili Mahmud Esad'ın da aynı fikri benimsemesi; komisyon çalışmalarının tati-line sebeb oldu. Mahmud Esad bir tebliğ ile Ahkâm-ı Şahsiyye ve Vacibat Komisyonlarını lağv ettiğini bildirdi ".
58. Raporda bu kısmın Ahkam-ı Şahsiyye komisyonunca hazırlanacağı ifade edilmektedir.
59. Komisyon çalışmaları hak. bk. Ceride-i Adliyye sa. 13-14-15-16-17-18 ve 19-20-21 e ek raporlar; sa. 26, s. 984-992; sa. 28, s. 1061-1071; sa. 29, s. 1213-1218; sa. 30, s. 1309-1316.
Tadil komisyonlarının lağvından sonra hükümet, İsviçre Me-deni Kanununun iktibasına karar verdi. Böylece Mecelle-i Ahkâm-1 Adliyye, ilk kitabının kanunlaştığı 8 Muharrem 1286 (20 Nisan 1869) tarihinden itibaren elli yedi senelik bir mer'iyetten sonra ta-rihe mal oluyordu. İsviçre Medeni Kanununun tercemesi kısa bir esbab-ı mucibe lâyihası ile birlikte 17 Şubat 1926 da küll hâlinde kabûl edilerek 4 Ekim 1926 da mer'iyyete girdi. Bunu takiben aynı şekilde İsviçre Borçlar Kanunu terceme edilerek 22 Nisan 1926 da olduğu gibi kabul edilip; Medenî Kanunla birlikte 4 Ekim 1926 da yürürlüğe girdi". 864 no.lu kanunun 43. maddesi ile Türkiye'de sadece Mecelle'nin değil İslâm Hukukunun tamamen ilğa edildiği îlân edilmiş oldu".
<<"
62. Türk Medeni Huk., s. 79-86.
63. Düstur (3. Tertib), VII, 2250.
64. Intro. To Isl. Law, s. 93.
65. <Önsöz» Fındıkoğlu, Hukuk Tarihi ve Tefekkürü Bakımından Mecelle, s. 3.
Mecelle-i Ahkâm-1 Adliyye'nin daha önce gördüğümüz gibi Sark ve Garb'ta olmak üzere bir çok ülkelerde uzun müddet tatbik edilmis olması ve bunun neticesi hâlâ bu ülkelerin hukuki mevzua-tından farklı nisbetlerde tesiri bulunması sebebiyle ve tedvin edil-diği devrede mevcut hukuki mevzuatımızın pek çoğunun yabancı menşe'li olması yanında kaynaklarının tamamen yerli bulunuşu do-layısiyle Türk hukukunda mühim bir mevki işgal eder. İslâm huku-kanun tamamını olmasa bile hukuk muhakemeleri usulü, gayr-ı menkul ve Borçlar hukuku, aynî haklar gibi sahalarına şamil" mo-dern hukuk müdevvenatı tarzında kaleme alınmış ilk kanunlaştırma hareketi olması bakımından da ayrıca büyük bir ehemmiyet taşır.
İslâm hukukunun bu kısmî tedvini dolayısıyla, eskiden bir çok fıkıh ve fetva kitapları karıştırmak suretiyle uzun bir mesaiden sonra ancak bu sahada ihtisas sahibi olan kimselerin istifade ede-bildiği hükümlerden, herkesin az çok faydalanması mümkün ol-muştur. Yine aynı sebebledir ki, Nizamiye Mahkemelerinde ve diğer resmî müesseselerde mevzuat bilir memurların adedi artmış, dola-yısıyla resmî dairelerdeki işlerin intizam içerisinde yürümesi im-kân daihiline girmiştir. Bunların yanı sıra Mecelle'nin tedvini, şerh-lerinin te'lifine sebep olmuş, bu şerhlerin kaleme alınması ise hu-kuk sahasında mühim bir neşriyatın meydana gelmesine sebeb ol-muştur".
Hatta şunu dahi söyleyebiliriz ki, «Mecelle; memleketimizde medenî hukukun derli toplu bir kanun çerçevesi içinde kanunlaştı-rılması çığırını açması bakımından Medenî kanunumuza zemin ha-zırlamıştır» ".
66. Der Gros. Brock., XII, 324: Enc. Ital., XXII, s. 778; Türk Medeni Huk.,
1299) «Altın ve gümüş kaptan birşey içmeyi, onlarda birşey yemeyl ve onların üzerine oturmayı yasak etti.. İpek ve atlas giymeyi yasak etti..>
İpek ve atlas giymek kadınlara yasak değildir.
Ravi: BUHARI.. Menkıbesi, 2. Hadis-i şerifte..
۱۳۰۰ نهى النبي صلى الله عليه وسلم عَنْ بَيْعِ النَّمَارِ حَتَّى يَبْدُو صلاحها ( نهى ( رواه الجماعة ) البائع والمبتاع » .
وفي رواية : كان إذا سُئل عن صلاحها قال ( حتى تذهب عامتها ..
1300) «Peygamber S.A. efendimiz daha iyi durumu- belli olma. dan meyve satışını yasak etti.. Alana da, satana da.. Bir riva-yete göre, meyvenin iyi durumu- sorulduğu zaman şöyle buyurdu:
Ta ki hastalığı gide..>>
**
Ravi: Hadis imamlarından bir cemaat..
( متفق عليه )
۱۳۰۱ نهى عن صيام يومين : يوم الفطر ، ويوم النحر .
1301) «Şu iki günün orucunu yasak etti: Ramazan ve Kurban bay. ramı günü.>>>
** *
Ramazan bayramında bir gün, kurban bayramında dört gün oruç tutmak yasaktır.
Hadis imamları bu rivayetin sıhhatında müttefiktir.
۱۳۰۲ نهى عن الشَّهْرَتَيْنِ دِقَةِ الثياب وغلظها ، ولينها وخشونتها وطولها وقصرها ، ولكن سَداد (1) فيما بين ذلك واقتصاد . ( رواه البيهقي عن أبي هريرة )
(۱) سداد : أي توسط .
1302) «Şu iki şöhreti yasak etti:
a) Savruntulu, sert ve yumuşak elbise..
b) Sert, çok uzun, veya çok kısa elbise.. Bu ikisinin arasında orta halli olmak en iyisidir.>
**
Ravi: EBU HÜREYRE'den ra. naklen BEYHEKI.. Menkıbeleri, 5. ve 12. Hadis-i şerifte..
IBN-I ŞAHAB: Meşhur muhaddis IMAM-I ZÜHRI.. Tabiinden.. On sahabe gördü.. Hicretin 50. yılında doğdu, 124. yılında vefat etti.. Allah ondan razı olsun..
cilve-i manidar حلوة محميدار : manali tecelli, månälı olarak kendini gösterme şekli
cilve-i merhamet جلو مرحمت : merhamet te cellisi, Allah'ın (c.c.) her şeyi kuşatan geniş merhametinin kendini gösteren bir şekli
cilve-i misaliye جلوة مثالية : )bir şeyin) benzeri nin görüntüsü
cilve-i naks جلوة نقش : )Allah'ım (cc.) mübarek isimlerine ait] nakış tecellisi, san'at güzellik leri ile kendini gösteren bir şekli.
cilve-i nur جلوة نور : )Allaha .. ait) nurun (Kur'an ve îman hakikatının) kendini göste ren bir şekli
cilve-i Rabbaniye جلوة ربانية : Allah'ın (cc.) Rab-banî tecellisi; Allah'ın (c.c.) her varlığın ger çek ve tek sahibi, terbiye edicisi ve ihtiyaçla rını karşılayacak imkânların yaratıcısı (Rab) olduğunu belli edip gösteren bir şekli
cilve-i rahmet جلوة رحمت : Allah'ın (c.c.) her şeyi kuşatan geniş merhametinin kendini belli eden ve gösteren bir şekli
cilve-i rahmet-i âlem جلوه رحمت عالم : Allah'ın (c.c.) rahmetinin dünyadaki bir tecellisi, ken-dini gösteren bir şekli
cilve-i rahmet-i Rahmaniye جلوه رحمت رحمدیه sonsuz merhamet sahibi (Rahman) olan Al-lah'ın (c.c.) merhametinin kendini gösteren bir şekli
cilve-i Rububiyet جلوة ربوبيت Allah'ın (c.c.( Rububiyet tecellisi, her varlığın gerçek tek sahibi olma (Rububiyet) sıfatının kendini gösteren şekli
cilve-i saltanat جلوة سلطنت : sultanlığın (háki-miyetin) kendini gösteren bir şekli
cilve-i samediyet جلوه صمدت : Allah'a (.c.c.( ait] samediyet tecellisi; hiç bir şeye muhtaç olmamak ve her şeyin, her bakımdan kendi sine muhtaç bulunması (samediyet) sıfatının kendini gösteren bir şekli
cilve-i sırrı icaz جلوة سر إعجاز : )Kur'an'a ait( îcaz sırrının tecellisi, mucize derecesinde güzel, etkili, yerinde ve doğru, gerçeklere tam uygun söz söyleme san'atının (i'cazın) herkesçe bilinmeyen inceliklerinin (sırrının) kendini gösteren bir şekli
cilve-i şefkat جلوة شفقت : )Allah'acc. ait) şef katin tecellisi; Allah'ın (c.c.) acıyıp koruyan geniş merhametini gösteren örneği
cilve-i suunat جلوشونات : )Allah'a (c.c.) alt isimlerin) suunat tecellisi, gerçekleşen is ve eserlerle kendini belli etme şekli
cilve-i taayyün ve teşahhusجلوه تعین وتخص taayyün ve tesahhus şeklindeki tecelli, Al. lah'ın (c.c.), canlı varlıkların tek sahibi ve tek yaratıcısı olarak, isim ve sıfatlarıyla kendini belli etmesi, göstermesi (taayyun) ve isim ve sıfatlarıyla mânevî bir kişilik olarak kendini tanıtması (teşahhus)
cilve-i tahabbub جلو تحب : Allah'a (c.c.) mah sus) tahabbüb tecellesi: Allah'ın (c.c.), yarat-tığı varlıklara gösterdiği sevginin ve kendini onlara sevdirmeyi istemesinin belirtisi
cilve-i teveddüd ve teprüfحله تودد وتع
[Allah'a (c.c.) mahsus) teveddüd ve tearüf te-cellisi: Allah'ın (c.c.), yarattğı varlıklara gös terdiği sevginin ve onlara kendini sevdirmek (teveddud) ve tanıttırmak (tearüf) istemesi-nin belirtisi
cilve-i vahdaniyet جلوه وحدانیت : vahdaniyet tecellisi; Allah'ın (c.c.) kâinatın tek sahibi ve yaratıcısı olduğunun delil ve belirtisi
cilve-i vahdet جلوه وحدت : vahdet tecellisi; Al-lah'ın (c.c.) bir olduğunu gösteren delil ve belirti
cilve-i zat 1: جلوة ذات.zatteellisi; Allah'ın (c.c.) kendi zâtının (kendisinin) tecellisi, iş ve eserleriyle dolaylı olarak kendi varlığını belli etmesi, göstermesi, isim ve sıfatlarıyla ken-dini tanıtması 2. bir şey veya kimsenin kendi varlığını, iş ve eserleriyle dolaylı olarak belli etmesi, göstermesi, isim ve sıfatlarıyla tanıt ması 3. bir şeyin kendini göstermesi, kendi görüntüsü
cilve-i zati (ye( جلوة ذاتيه : )Allahin.c.) kendi-ne mahsus tecellisi, (dolaylı şekilde) isim veya sıfatlarıyla kendini belli edişi, kendini göster-mesi 2.(bir şeyin) kendine ait görüntüsü
cilvecik جلوه جك : küçük bir tecelli, küçük ölçü de kendini belli etme ve gösterme şekli
cilve-endaz جلوه انداز : görünme, kendini gös-
terme
cilveendaz olmak جلوه انداز اولمق : görünmek, kendini göstermek
cilveger جلوه گر : tecelli eden, kendini belli eden, kendini gösteren
cilveger olmak جلوه گر اولمق : görünmek, ken dini göstermek
cllvell 1 : جلوه لى.işveli, nazlı; gönül çelici ve al-datıcı tavır gösteren 2.gösterisli
cive-noma جلوه ما : kendini gösteren, kendini
belli eden
cimnastik (Jimnastik يمناستيbeden çevik-leştirici ve güçlendirici hareketler ve alıştır-malar
cin (cinn, cân جن جان: bir çeşit ateşten ya-ratılmış, akıl ve düşünce sahibi, erkek ve disi
t e
e i
i
cinsleri bulunan, kendine göre ağırlığı olan, dünyamızda yaşayan, oldukça uzun ömürlü, imanlı (inançlı) veya kafir (inkarcı), yahut müşrik [Allah'tan (c.c.) başka varlıkları tanrı edinen), normal şartlarda gözle görünmeyen bir tür yaratık. Kur'an'da cin adı 17 ayrı sûre-de, 31 âyette geçer ve toplam 46 âyet cinlerden söz eder. Kuran'da cin: "cinn". "cânn" ve "cin-ne(t)" seklinde üç farklı kelime ile adlandırı-lır. "cinn" ismi 23 âyette: "cânn" ismi 5 âyette (bkz.15/27; 55/15, 39, 56, 74) ve "cinne(t)" ismi iki ayette geçer (bkz. 32/13; 114/6). Ay-rnca "cânn" ismi "yılan" mânâsında iki âyette geçmektedir (bkz.27/10; 28/31).Cinler de in-sanlar gibi akıl ve irade shibi varlıklar olarak yalnız Allah'a (c.c.) kul olmak ve yalnız O'na İbadet etmekle yükümlüdürler (bkz.Kur'an, 51/56). Onlara da doğru yolu göstermek üzere kendilerinden peygamberler gönderil-miştir. (bkz.Kur'an, 6/130). Ayrıca, insanlara gönderilen peygamberler, aynı zamanda cin-lere de gönderilmiş olmaktadır. Çünkü onları dinleyebilecek ve onların söylediklerini ana-layabilecek durumdadırlar. Bunun iki örneği Hz.Süleyman ve Hz. Muhammed'dir (a.s.m.) (bkz.Kuran, 27/17,39; 34/12,13; 46/29,30; 72/1-15). Cinler akıl ve irade sahibi oldukları ve kendilerine doğru yolu gösteren ve onları uyaran peygamberler gönderildiği için onlar da insanlar gibi inançlarından ve yaptıkla-rından sorumludurlar ve kıyametten sonra âhirette sorguya çekileceklerdir. (bkz.Kur'an, 6/130, 55/39). Cinler arasında en az insanlar kadar zeki, becerikli ve bilgili olanları vardır. Türkçe bazı deyimler cinlerin çok zeki ve kur-naz olduklarını belirtir: "Cin fikirli" (çok zeki, çok kurnaz), "cin gibi" (anlayışlı ve zeki). Cin-lerin çok yetenekli, zeki ve beceriki oldukla-rına dair en güzel örnekler, Hz. Süleyman'ın emri altında çalışan cinlerde görülmüştür. Hz.Süleyman cinlerden bir ordu kurmuştu. (bkz.Kur'an, 27/17). Onun emrinde çalışan usta ve san'ançı cinler, ibadet yerlerini, bir
takım heykelleri, kazanları, büyük havuzları, vb, Hz. Süleyman'ın istediği her şeyi yaparlar-dı. (bkz. Kur'an, 34/12,13). Bu cinlerden biri olan "ifrit" cini, Hz. Süleyman'ın isteği üze rine, Sebe Kıraliçesi'nin tahtını Yemen'den Hz.Süleyman'ın Kudüs'teki kırallık sarayına bir iki saniye içinde getirebileceğini bidir-mişti. (bkz.Kur'an, 27/39). Günümüzde tele-vizyon veya bilgisayar gibi teknolojik araçlar, o çağa göre çok ileri seviyede olmasına rağ men henüz, Hz.Süleyman'nın "ifrit" cininin söylediği gibi, uzaktaki cisimleri ışık hızına yakın bir hızla bir yerden bir yere iletme im-kânı yoktur. Kur'an, Hz. Süleyman örneğini vererek cinlerden faydalanma imkânının bu-lunduğunu göstermektedir. Zamanımızda ispirtizma (spritizma: ruh çağırıcılık) yolu ile geçmiş veya gelecekle ilgili bilinmeyen konu-larda ruhlardan bilgi alınabildiği iddiasını ile-ri sürenler vardır. Aslında ruh diye çağırılan hânî varlıklar, gerçekten ölmüşlerin ruh-ları değil; kendilerini ölmüşlerin ruhları imiş gibi gösteren cinlerdir. Cinler, ruh çağırma seanslarını düzenleyenleri aldatmaktadır. Cinler arasında Müslüman ve iyi cinler oldu-ğu gibi, inançsız, müşrik, kötü cinler de var-dır. Kötü cinler yalan söyler, insanları aldat-maktan ve saptırmaktan hoşlanırlar. (bkz. Kur'an, 72/5,11,14,15). Ruh çağırma olayla-rının çoğu altatmacadan ibarettir, şarlatan-lıktır. Bir kısmı gerçek olsa da, konuşan veya konuşturanlar cinlerdir, ruhlar değil. Cinler, asırlar boyu uzun bir ömür yaşadıkları için geçmişe ait bazı doğru bilgileri verebilirler. Bu doğru bilgilerle güveni sağladıktan sonra yalanlarıyla insanları aldatırlar ve saptırırlar. (bkz Kur'an, 72/5; 6/128). O kadar ki, bazı insanlar cinlere tapar hale gelebilmektedir. (bkz.Kur'an, 34/421). Cinler, geçmiş ve gele-cekteki gaybî gerçekleri bilemezler. Falcıların veya cincilerin, yahut kâhinlerin gaybi bilgi-leri cinlerden öğrendikleri iddiası doğru de-ğildir. (bkz.Kur'an, 72/8, 9, 10). İnançsız veya müşrik cinler, bir tür şeytandırlar. Ku'ran onlar için "cin şeytanları" deyimini kullanır. (bkz.Kur'an, 6/112). Şeytanla cin arasında bâzı benzer ve farklı taraflar vardır. İkisi de ateşten yaratılmıştır. (bkz.Kur'an, 7/12; 38/76;15/27; 35/15). Şeytan ve inkârcı cinin ikisi de insana düşmandır. (bkz.Kur'an,35/6; 20/117; 6/112).İkisi de insanı yanıltıp saptırır. (bkz.Kur'an, 28/15; 41/29) İkisi de normal du-rumda gözle görünmez. (bkz, Kur'an, 18/50;
Çünkü onun dilinden bir Müslüman, "Herkesin elinden ve dilinden emin olduğu kişi" şeklinde tarif edilmişti.
Nasil
Hayvantare bitkileri, dagi bagi tas tepratuite drasiz cutumundan emi ber Efendimizin (asm) merhametli, saygılı, düşünceli, israfsız tutumundan emin buluruz.
seçilmesi.
1565-Turgut Reis'in vefatı.
23
PAZAR
1939-Hatay'ın Türkiye'ye katılmasına ilişkin antlaşma Ankara'da imzalandı.
SUNDAY
HAZİRAN
JUNE
ki, siz birtakım cansız
maddelerden ibaret iken
O sizi yaratıp hayata kavuşturdu.
Bakara Suresi: 28
BİR HADİS Bereketi en fazla olan kadın, geçimi en kolay olandır.
Ahmed b. Hanbel
Mülk cihetinde, esbab dest-i kudrete perde olmuştur.
kabulu için dua etmiş. O asırda Sadin bada sının kabulü de şöhret buldu. Hem meşhur Ebu Katâde'ye ferman etmisk "Allah tüyünü mübarek kıl" diye, genç kalma-
TARINTE BUGUN ndan herkes korkuyordu
-1918-Beduzzaman
Said Nursî Varşova, Berlin, Viyana üzerinden İstanbul'a geldi.
1953 - Mısır'ın
bağımsızlığına kavuşması.
HAZİRAN
18
ÇARŞAMBA
22 1446 ZİLHİCCE
RUMI: 5 HAZİRAN 1441 HIZIR: 44
BİR AYET
Sakın zâlimlere
meyletmeyin; yoksa onları saracak ateş size de dokunur. (Hud: 113)
BİR HADİS
İdarecilerden biri size Allah'a isyan sayılan bir şey yapmanızı emrederse buna itaat etmeyin.
(C. Sağîr, No: 3599)
Ulemâü's-sû'tabirine lâyık bazı bedbahtlar hangi maslahatı buluyorlar, hangi fetvâyı veriyorlar ki, lüzumsuz, zararlı bir surette şeâir-i İslâmiyenin bedîhiyâtına karşı geliyorlar, tebdili kabil
Şuphesiz Allahu Teâlâ gökleri ve yeri yarattığı gün, yüz rahmet de yaratmıştır. Her bir rahmet, gök ve yerin arasını doldurur. Bunlardan bir ta-nesini yer yüzüne indirmiş. Bu tek rahmet saye-sinde anneler yavrularına, vahşi hayvanlar, kuş-lar birbirlerine şefkat beslerler. Doksandokuz rahmeti ise yanında tutmuştur. Kıyamet Günü geldiğinde bu doksan dokuzu o bir ile yüze ta-mamlayacaktır.
Müslim, Tövbe: 21.
***
Amellerin karşılığı
Enes (ra) rivayet ediyor:
Allah dünyadayken iyiliğinden dolayı mükâ-fatlandırdığı mü'mine haksızlık etmez, onu ahi rette de mükafatlandırır. Kâfire gelince, o dün yada iken yaptığı iyiliklerden dolayı yedirilir Tâki karşılığında hayır verilecek hiçbir iyiliği kal maksızın onu ahirete göndersin.
Son dönemde kadına şiddet ve toplumsal cinsiyet gibi kavramlar üzerinden yürüyen tartışmaları islam ailesinin içini boşaltmak isteyen mihraklar istismar ediyor Allemiz, bizi biz yapan ve geçmişten geleceğe bir olarak taşıyan en temel muessesedir. Fitratin, mahremiyetin ve nezahetin koruyucusu ailenin nebevi ölçülere, göre kurulması ve yürütülmesi toplumumuz üzerindeki butün fesat planlarını akamete uğratacak en muhim iştir, zira aile tabili bir eğitim ve terbiye muessesesidir
Aile okulu tabil bir okuldur, çünkü fıtratı esas alarak kurulmuştur. Orada mesut ve huzurlu geçen her dakika bir eğitim süreci olarak görülebilir. Zahiren bir programının olmaması, bir müfredat takip edilmemesi veya hocanın, talebenin adının konmaması önemli değildir.
Allah için kurulmuş, hak ve sevgi
temelli ailelerde yapılan her sohbet, muzakere edilen her mevzu,
yaşanan her tecrübe ve hatta paylaşılan her suküt hali kulluk sayacını artı sonsuza doğru çeviren bir terbiyenin vesileleridir.
Ailemizle beraber oturamamak, birlikte
yemek yiyememek, sohbet edememek, beraber gülüp, beraber ağlayamamak karşılıklı istifadenin bitmesi demektir. İstifadenin bittiği yerde, aile okul vasfını yitirir. Bu ise, aileye lütfedilen rahmet, bereket ve vikayeye sırtımızı dönmektir. Bu sayımızda böyle bir musibete karşı ailelerimizin okul olma vasfına dikkat
çekiyor ve virüsle evimize daha çok vakit ayırdığımız bu ilginç zamanlarda tabil bir terbiye mecrasını kıymetlendirecek öneriler sunuyoruz.
Bizi aslımızdan uzaklaştırmak isteyenlerle en güzel mucadele aile okulumuzun bir terbiye müessesesi olarak kalmaya devam etmesidir.
Marifet Meclisleri isimli 52 sohbetten oluşan hediye kitabımız abonelerimize ulaşmaya başladı Dergimiz aylık, hediye kitabımız yıllık gündemimizse önümüzdeki bir sene boyunca sohbeti konuşacağız demektir Sohbet, nebevi
ALTINOLUK
Kutuk Tutmech AILE OKULU
terbiye usulünun merkez faaliyetidir. Bu faaliyetin bizim hayatımızda da merkezi bir yere oturması
Müslümanlığımızın kemali açısından
zaruridir Sohbetle geçirdiğimiz
zamanlar kazanılmış zamanlardır. Bu
zamanlar sohbet dışındakı zamanları da korur ve bizi diri tutar. İyiliği
emretmek ve kötülükten nehyetmek
vazifesi hepimiz için elzem bir vazife ise sohbet bu vazifenin tahakkuk vesilesidir.
Nebe Suresi'nde bahsedilen "Büyük Haberin önce kendi şahsımız,
sonra ailemiz, sonra milletimiz ve
nihayet bütün insanlığa halka halka
erişmesini sağlayacak vesile sohbettir. Diğer türlü yalan, yanlış ve sahte malumatla zihnimizi ve
sadrımızı boğmak isteyen ve evimizin içine kadar girmiş rezil bir istilanin kurbanı olmak işten bile değildir. Bu sene abone olacak okuyucularımıza 36 derginin yanında hediye edeceğimiz Marifet
Meclisleri isimli eserimizi okumak ve okutmak bu rezil istilaya karşı bir can simidi olabilir Okumanın, sözün en güzelini dinlemenin ve ona
uymanın gittikçe zorlaştığı bir dönemde böyle bir adım inanıyoruz ki bereket getirecektir. Gelecek sayıda buluşmak temennisiyle Allah'a emanet olunuz.
Siz öyle bir zamanda bulunuyorsunuz ki, fukahası çok, hutebası az, istiyeni az, vereni çok, işte böyle zamanda amel ilimden hayırlıdır. Size öyle bir zaman gelecektir ki, fukahası az, hatibleri çok, istiyeni çok, vereni az. O zamanda ise ilim amelden hayırlıdır. Ravi: Hz. Abdullah İbni Said (r.a.) Sayfa: 135 / No: 8 Ramuz El-Ehadis
Bir işe azmedip de akibetini iyice düşündükten sonra iyi görürsen, o işi yap. Eğer zararlı görürsen o işten vazgeç. Ravi: Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma) Sayfa: 65 / No: 7 Ramuz El-Ehadis
Sizden biri bir elem duyduğunda, elini acısını duyduğu yere koysun ve yedi defa şöyle desin: "Eûzü bi izzetillâhi ve kudretihî alâ külli şey'in min şerri mâ ecidü." Ravi: Hz. Kaab İbni Malik (r.a.) Sayfa: 65 / No: 8 Ramuz El-Ehadis
ler. Eğer üyelerinden herhangi birisi bilgi, güç veya refah sahibi olursa, vazifesi bunları diğerleriyle paylaşmaktır. Kazandığı refaha ve başarıya kavuşabilmeleri için diğerlerine yardım etmek zorun-dadır. Ümmet, kendi yaşamlarının yanısıra, diğer insanların ya-şamlarını da ümmetin değerleri ve ilkeleri ile yönetmeye çalışan insanların düzenidir. Bu insanlar farklı bölgelere, topluluklar ait olabilirler. Ümmete olan mensubiyetleri şeriat'a farklılıkları üze rinde mutlak bir otorite tanır. Ümmet; ırka, bölgeye, dile, siyasî-askerî egemenliğe veya geçmiş tarihe dayalı değildir. İslâm'ı seçen ve hayatını onun yasalarına göre düzenlemeye çalışan herkes sırf bu nedenle, ümmetin bir parçasıdır. Bu ise, şehadet kelimesinin fıkhî yansımasıdır. Bu inanç ile herkes, toplum içinde bütün hak-larından yararlanma ve şeriatın kendisine yüklediği bütün vazife-leri yerine getirme yükümlülüğünü taşır.
Müslüman birey, yeryüzünün herhangi bir yerinde yaşayabilir ve kendi hayatını ilgilendiren konularda şeriat'la çatışmadığı süre-ce o yerin kanunlarına uyabilir. Yaşadığı yerin kanunları hayatını İs-lâm'a aykırı şekilde etkilerse, İslâm diyarına göç etme ya da İslâmî veya başka türlü gizli hedeflere ulaşma ümidiyle yaşamındaki bu zıt etkiye tahammül etme tercihine sahiptir. Ümmet onun namına giri-şimde bulunmaya mecbur değildir. Bununla beraber her Müslüman bireysel olarak etrafındakileri İslâm'a çağırmak, o yerde ümmeti kurmaya ve İslâm hükümlerini uygulamaya çalışmak zorundadır.
1. TEVHİD VE HİLAFET
Yukarıda belirtildiği gibi ümmet, dünyanın yeniden kurulması veya ilâhî iradeyi yerine getirmek amacıyla dünyanın imar ve ısla-hı için bir vasıtadır. Aslında insana verilen halifelik sıfatının, son-raki bölümlerde açıklayacağımız nedenlerle, ümmeti de içine al-ması gerektiğinden ümmet (de) Allah'ın yeryüzündeki halifesidir.
Ümmet, aynı zamanda, egemenlik ve egemenliğin icrasının ge-rektirdiği bütün organ ve güçler açısından, daha doğru bir tanım-
lama gerekirse devletten çok hilåfet terimine daha yakın olarak laşılmalıdır. Zira birincisi (devlet) modern bir kavram olup, Kur'an'da ümmetin varoluş nedeni olarak ortaya konan halifelik an ayışından oldukça uzak görülebilirken, ikincisi -hilafet terimi İslâm layışına yakın ve doğrudan Kur'an'dan gelen tevhid anlayışının ande bulunur. Hilafetten söz ettiğimizde devleti kastederken Batılı lamdaki devlet kavramı ile ümmet arasındaki köklü farkı aklımız-çıkarmamamız gerekir. Dolayısıyla; halifelik, ümmetin halifeliği-tesis eden egemenliğin icrasıyla ilgili olduğu kadarıyla ümmettir. Bu çalışma çerçevesinde hilafet analiz edilirken; tevhidin siyasî teori-ye yönelik imalarını tahlil etmeyi öneriyoruz. Halifelik üç katlı bir riktir: görüş (rü'yet), güç (irade) ve iş (amel) birliği.
A. GÖRÜŞ BİRLİĞİ (İCMA' ER-RÜYET)
Görüş birliği fikir ve bilinç birlikteliği olup üç kısımdan müte-ekildir. Birincisi ilâhî iradeyi tesis eden değerlerin ve bunların ta-akkukunun tarihte ortaya çıkardığı hareketlerin bilgisidir. Bu bil-hiç şüphesiz sistematik ve tarihîdir. Görüşün muhteviyatı doğal Burak sonsuzdur. Bu nedenle küllî bir kapsayıcılık bir gereklilik bildir. Bu, bir kere elde edildiğinde, kapsayıcılıktaki eksiklikleri mayı ve gidermeyi mümkün kılan bir yapı, bir ilişkilendirme, derecelendirme ve çıkarım yapma metodolojisidir. Bu, özellikle karmağı vahiy-Kur'an ve sünnet-ve kendi yapısını (mantık ve epis-moloji), genel olarak gerçekliği (metafizik), tabiatı (tabi-imler), insanı (antropoloji, psikoloji ve ahlâk) ve toplumu (sos-bilimler) anlaması vasıtasıyla akıl olan sistematik değer bilgisi geçerli ve doğrudur. Ne vahiy, ne de akıl konusunda görüşün dodemik, içeriğin sistematik biçimde kavramsallaştırılmasından ş olması gerekmez; gerekli olan sezgisel olması, yani görüş ga klâm'a uygunluk imajı tesis ederek herhangi bir sahayı aydın-lecek algısal bir ışığa sahip olmasıdır.
Karan'daki ayetlerde hilafet, hulefâ, halaif, yestablifukum gibi terimlerle be-Inilmiştir.
Tarihteki hareket bilgisi, bunun ortaya çıkardığı İslâmî değe lerin tahakkuku, bir taraftan, temelde tecrübî (deneysel) bir olg dur. 10 İşte bu ilk Müslümanların niçin kendilerini durmaksızı Peygamber hakkındaki rivayetler ve sahabelerinin hayatından seç len hikâyelerle beslediklerini ortaya koyar. Bu tür ihtiyaçlar her d nî toplum için geçerlidir, çünkü bir din mensuplarının nazarî inar anlayışından onun somutluk içerisinde nasıl oluştuğu bilgisine ge çişleri esnasında hayatî öneme sahiptirler. Bugünün bilgisi ve b anda onların nasıl yeniden algılanabileceği fikri olmaksızın, değer lerin sistematik algılanışı ve bunların tarihî temsilinden oluşmu bir görüntü hâlen eksik demektir. Hilâfet, geriye dönük olarak va rolamayacağından şimdiki zamanda ve gelecekte yaşayıp, işleyebil melidir; değerleri halihazırla ilişkilendirmesi, hangi unsurların hangi değerlerin tahakkukunu sağlayacağını tesbit etmesi, ve mev cut şartların tahakkuk görevinde değerlerin kıdem sırasını nasıl et kilediğini belirlemesi gerekir.
İcma' er-rü'yet burada tanımlandığı kadarıyla, dinî bilginir kaynağı olarak ele alınmaktadır. Peygamberin "Benim ümmetin yanlış üzerine ittifak etmez" şeklindeki hadisi, ümmetin sesine neredeyse bir kutsallık nefesi üflemiştir. Bununla beraber, dog-matik değildir ve her zaman herkese açıktır. 11 Bu açıklık, akıllı her Müslümanın İslâmî gerçeklerin ve değerlerin bir kısmını ya da tümünü yeni şartlara uydurma becerisi ve hatta görevi olan iç-tihadda kurumsallaştırılır. İçtihad, doğası gereği yaratıcı ve dina-mik olup epeyce geniş bir çerçevede akla ve kavrayışa hitap et-mektedir. Peygamberin (s.a.v.) "İçtihad yapanlar hata ederlerse bir, doğruya erişirlerse iki sevap kazanırlar" şeklindeki hadisi de içtihad mevkiini göstermektedir. İçtihad ve icma beraberce dü-şünce alanında İslâm dinamizmini oluşturan mantık ve münaza-raya ait bir hareket teşkil eder.
10 İslâm somuta dikkat etmesi ve gereklerini yürütmesi nedeniyle pratik bir din olup ütopik inanışların tam karşıtıdır.
11 İslâm'da Vox populi (halkın sesi) hiçbir zaman Vox Dei (Tanrı'nın sesi) ile eş tutulmamıştır. Tamamıyla Allah'ın emirlerine tâbi kılınmış, yoldan çıktığında suçlu tutulmuştur.
Güç birliği, bir irade birlikteliğidir ve iki unsuru vardır: Bun-lardan birisi Müslümanların aracılığıyla Allah'ın çağrısına itaatle her durum ve ortamda ortak bir tavır gösterdikleri asabiyet (sağ-duyu, dayanışma); diğeri ise (kararları billurlaştırma, Müslüman-lara Allah'ın çağrısını ulaştırma ve onları itaat için harekete geçir-me, bireylerin, grupların ve liderlerin yükümlülüklerini hayata ge-çirmelerini sağlama yeteneğine sahip örgütsel ve lojistik bir aygıt olan) nizam'dır.
Asabiyet veya sosyal dayanışma, “görüş birliği"nin bir sonucu olmadığı gibi onun dengi de değildir, ancak böyle bir birlik ile zen-ginleştirilip derinleştirilmelidir. Aslında böyle bir birlik olmaksızın mümkün de değildir; zira müşterek birşeyin olmadığı yerde daya-nışma da olmaz. Bununla birlikte, asabiyet görüş birliğinden fazla-sını gerektirir. Kendini hareketle özdeşleme, kişinin yazgısını, âde-ta ümmet gemisine yükleme ve sonra çağrıya ve çağrının gerekle-rine "evet" diyerek cevap verme kararını da ifade eder. Kararın kendisi uzun bir ruhsal dönüşüm sürecine dayanır. Bu sırada kişi kendini ümmetle özdeşleştirir, fakat sonunda bilinci uygulamaya döner ve kendisini ümmetin tarihsel merkezi ve uç noktası olan hi-lafetle özdeşleştirir. Bu ruhsal süreç eğitim ve pedagojinin konusu olabilir. Böyle olduğu zaman daha arı ve zengin olacaktır. Bunun-la beraber doğal olarak doğuştan da gelebilir ve kabilenin kapalı çevresinde gelişebilir. Bu durumda kabile ya da ırkla özdeşleşecek bağnaz ve kör bir dürtü olacaktır. İbn Haldun asabiyeti, bu bağ-lamda toplumsal dayanışmanın temeli olarak görmüştür. 12 İs-lâm'da bu gibi maddî unsurlar tevhid ile aşıldığı için, İslâm asabi-ye'si yeni bir sürecin, yeni bir kültürün (kişinin kendisini Allah'ın arzu ettiği görünüme sokması) sonucu olacaktır. Bu nedenle asabi-ye arzu edilmeli, beslenmeli, geliştirilmeli ve olgunlaştırılmalıdır. Bu fitrattan gelen gönülsüz bir gelişim olmaz; ayrıca çoğunlukla bilinçsiz, kararsız, anlaşılmaz biçimde içsel ve karanlık ve gerçekte
12 Abdurrahman ibn Haldun. Mukaddime. Kahire: Matbaatu Mustafa Muhammed, s. 127
kabilecilik asabiye'si olan Avrupa Romantizmi'nin ulusal duygu suyla karıştırılmamalıdır. İslâmt asabiye'ye gelince, o, kandidir ve ahläkt ve sorumluluk gerektiren bir hareket olarak açıkça tanımla nabilir. O, tevhidin ve tevhidin mükemmel anlamlar silsilesinin parlak ışığı altında ümmetin yazgısına bir bağlılık, onda bir taah hüttür. Bu, en saf haliyle hacıların Kabe'yi tavaf ederken veya Ara fat'a çıkarken hep bir ağızdan söyledikleri "Lebbeyk Allahümme Lebbeyk" ifadesinde görülür. "Allah'ım, Senin çağrına geldik" ve işte bu, asırlardır süren Batı ulusçuluğu gibi ülkesel, ırki ya da küt türel bir ayrımcılığın tam zıddını oluşturmaktadır. 13
Dünyanın oldukça büyük bir alanını kaplayan evrensel ümme ti oluşturan bir unsur olarak asabiye Müslümanların sadece ferdi davranışları için geçerli bir tutum olamaz. Asabiyet Müslümanın çeşitli olaylara ve durumlara karşı koyduğu bağımsız bir fonksiyo na da sahip değildir, zira böylesine bir yaklaşım evrensel anlamda bir kaos, karışıklık demektir. Asabiyenin İslâmi olması ve dolayı sıyla sorumluluk gerektirmesi için diğer Müslümanlarla zamanla-ma, şiddet ve yön bakımından uyum içinde olması ve ortak bir ta vır alması için disiplin altına alınması gerekir. İşte bu da icma ku-rumunun Müslümanların tevhidin içerdiği mânâları anlayışını ha zırladığı "nizam"dır. Nizam'ı hedefleyen atalarımız ona ulaşmak için her Müslümanın okur-yazar ve bilgili olması, Kur'an-ı Ke-rim'in büyük surelerini bilmesi ve Peygamber (s.a.v.) ile sahabenin hayatlarını iyice öğrenmiş olması, sık sık cemaatle beraber ibadet-lerini yerine getirmesi gerektiğini gayet iyi biliyorlardı. Cemaatle namaz kılarken Müslümanların omuzlarının birbirine dokunması şartı müminlerin birbirlerine destek vermeleri, kendilerini diğerle riyle özdeşleştirmeleri ve ümmetle dayanışma halinde olmaları hu-susunda bilinci uyanık tutma anlamı taşır. Bütün bunlar hilåfetin kurumlaşmış organizasyonu için bir temel hazırlar. Cami o zaman, şimdi olması gerektiği gibi, İslâmî faaliyetin, İslâm'ın lojistik meka-nizmasının bir merkeziydi. Burada Müslümanlar kardeşleriyle gö rüşüp yakınlaşmakta, tevhidin gölgesinde günlük ruhî, ahlâkî ve si-
13
Yazarın Christian Ethics adlı eseri. Bölüm I ve VII, s. 206
yasî ihtiyaçlarını karşılamaktaydılar. Bahsettiğimiz bu ihtiyaçlar il-mi ve daha iyi bilgisi olan her Müslüman tarafından "Allah'ın yo-luna hikmet ve güzel öğütle çağır❞14 ilâhî emrinin yerine getirilme-si için diğer Müslümanlara sunulur, öğretilir ki, Peygamberin nasi-hat vermeyi -emr-i bi'l-mâruf- emreden hadisleri bu hareket ve davranışları cihad ile eşdeğer tutmaktadır. 15 Müslümanların birbir-leri ile olan bu ilişki ve etkileşimleri, imamın hutbesinin temel rü-kün olduğu Cuma namazında zirvesini bulur. Hutbe; günün temel meseleleri, Müslüman toplumun karşılaştığı sosyo-politik ve eko-nomik meselelerle ilgili olur. Hutbe verilirken, sıkça Kur'an ve Sünnet'e atıfta bulunulması, önemli toplumsal meselelerin çözü-münde İslâm'la ilişki kurulması hedefini taşımaktadır. Son olarak, Cuma namazlarını âmil'in kıldırması, hafta içinde yapılan müzake-reler sonucu ortaya çıkan mutabakatın, icra maksadına yönelik olarak billurlaştırılması; ya da ortaya çıkan uzlaşmazlığı yansıtarak sözkonusu mesele için gerekli çözümün sağlanması ve test edilme-si amacı taşır.
İslâm dininde yeryüzünün ve insanın Kur'an'ın vahyedilme amacına uygun olarak dönüşümü, 16 Allah'ın çiftliği olan dünyada bir geçici kiracı gibi samimi olarak çalışmak, rahiplerin ıssız köşe-lerdeki bedenî cambazlık kabili ibadetlerinden, Upanişadçı mür-şidlerin yaşam tarzlarından kaçınmak, dünyayı red ve terk, nefsi inkâr gibi düşüncelere saplanmamak hep birlikte ibadettir.
C. EYLEM BİRLİĞİ (İCMA' EL-AMEL)
Bu birlik, daha önce geçen ve yapılan bütün hazırlıkların ger-çek bir şekilde zirveye ulaşması demektir. İcma ile belirlenmiş yü-kümlülüklerin yerine getirilmesi ve tıpkı icma-içtihad diyalektiği-nin sonsuz dinamizmi gibi hiçbir zaman bitmeyen ve âdeta insana
14 Kur'an-ı Kerim, 16:125
15 Yöneticilerin meşru eleştirilmeleri konusunda Hz. Muhammed (s.a.v.) şöyle der: "Yöneticilerden hesap sorarken hayatını kaybeden şehiddir."
"Zalim bir yönetici karşısında iken onu engellemeyen insanlar Allah'ın ceza-sını vereceği bir günah yüklenirler."
cennetin yolunu açan bir süreçtir. Zaman ve mekân içerisinde Al-lah'ın iradesinin tahakkuku insan için ancak Kıyamet Günü sona erecek bir çabadır. Bu uğraşının içinde ümmetin maddî ihtiyaç-larının karşılanması, her ferde kendini tamamen anlayıp değer-lendirebilecek yeterli eğitimin verilmesi, ilâhî iradenin dünyaya hâkim kılınabilmesinin yanısıra, dış düşmanlara karşı etkili bir savunmayı sağlayacak yeterli maddî-manevî araçların sağlanma-sı da yer almaktadır.
Ümmetin maddî ihtiyaçlarının karşılanması, ilâhî iradenin ve dolayısıyla dinin de özüdür. Allah insanları kendisine ibadet etme-leri¹7 ve mülkünde geçici bir süre yaşamaları için yarattığına gö-re, 18 onun toprağı işlemesini, nimetlerden ve doğadan yararlanıp medeniyetler kurmasını istemektedir. 19 Kur'an-ı Kerim'de fakirli-ğin şeytanın bir emri olarak görülüp20 açları doyurmanın ve zayıf-ları korumanın dinin kendisi olarak nitelenmesi21 bu görüşü teyid etmektedir. İnsanın bu dünyanın güzelliklerinden ve nimetlerin-den faydalanabilmesi, özellikle Allah'a karşı ibadet vazifesini yap-mışsa, halifeliğin neticesidir. 22 Mezopotamya kültüründe insanın yaratılışı aynı zamanda onu Allah'ın mülkünde bir hizmetçi yap-mıştır. Bu aynı zamanda düzenli tarımın, barajların yapılışının, su-lama kanalları açılışının, yazma ve kayıt tutmak amacıyla alfabenin keşfinin ve de köyden başlayarak kasabalar, şehirler, ülkeler ve dünya üzerinde idarî mekânizmaların, hükümetlerin kurulmasının da bir başlangıcı oluyordu. Kısaca hilkat dünyanın kaostan çıkar-tılıp düzen ve âhengin oluşturulmasını ifade etmekte idi. 23
Semitik zihniyet zahidin dünyayı terkini ve riyazetini hiçbir zaman anlayamadı. Onlarda cinsellik, yemek-içmek, refah haddi-
zâtında kötü olarak görülmemiştir. Bu düşünceye göre kötülük ta-biî bir olgu olarak bunların kendisinden değil, suistimallerinden gelmektedir. Hıristiyanlığın miras aldığı bu gnostik kalıntı dehşet-li ve esaslı bir şekilde Hıristiyanlığa zahidliğin ve dünyayı inkâr ediş düşüncesinin tohumlarını atmıştır. Şüphesiz ki, İslâm da oru-cu farz kılmıştır; ancak bunun nefis terbiyesi ve fakirlerin içinde bulunduğu durumu daha iyi anlayabilme gibi amaçları vardır. Ge-ne aynı ayette orucun gün batımında çeşitli yiyecek-içeceklerle ne-şeli, mutlu bir şekilde açılması da emredilmiştir.
Kendisinden bekleneni yerine getirmesi için halifeliğin insanın maddî ihtiyaçlarının ne kadarını karşılaması gerekir? Bunun alt sınırı insanların ve ümmetin hastalıktan, fakirlikten ve ahlâksız-lıktan uzak tutulabileceği bir seviyedir. Üst sınırı belirlemek ise tabiat güçlerinin veya tabiatın işlenmesinin neler sağlayacağı ke-sin bir ölçekle bilinemeyeceği için hemen hemen imkânsız gibi-dir. Her ikisi de Allah'ın insanlığın yararına olarak sürekli bir şekilde sunduğu mekanizmalardır. Kur'an, yeryüzünde ve Cen-netteki herşeyin insan için olduğunu söyler. 24 Hz. Muhammed (s.a.v.) bir hadisinde "Komşusu açken tok yatan bizden değildir" derken, ikinci halife Hz. Ömer de "Ülkemin en ücra köyünde bile olsa, bozuk bir yoldan geçerken tökezleyip düşecek bir ko-yun yüzünden Allah'ın beni Kıyamet Gününde mes'ul tutacağın-dan korkmaktayım" demiştir.25
Şüphesiz ki, İslâm dini de, diğer bütün dinler gibi fakirlere yardımı emreder. Buna sadaka denilerek, kişinin inancının sağlam-lığının bir göstergesi olarak ele alınmıştır. Bütün diğer dinlerin fev-kinde olarak İslâm, kamu hukuku yaptırımı altında toplanmak üzere % 2.5'luk bir yıllık servet vergisi olan zekât (tasfiye) kuru-munu yerleştirdi. Buna zekât denmek suretiyle, eğer kardeşleri-mizle paylaşmazsak servetimizin her yıl bozulacağı ifade edilmiş-tir. Daha da ileri giderek, fakirlere merhameten bir bağışın ya da küçük bir kırıntının değil; zenginin serveti üzerinde bir hakkın ait
24 bkz. Kur'an, 45:13, 67:15
25 M. Hüseyin Heykel, El-Faruk Ömer (Kahire: Mısr Matbaası, 1364) cilt 2, s. 200
olduğunu teyid etmiştir. 26 İnsanın insanı sömürme araçları olarak görülen stokçuluk, tekelleşme ve faizcilik yasaktır.27 Diğer taraftan İslâm insanlara kısmetlerini her yerde aramalarını emretmekte dir. 28 Allah'ın ahlâkî buyrukları çerçevesinde soygunculuk, hırsız-lık, hilekârlık yapmaksızın zenginleşmek, nasibini elde etmek için yer değiştirip, göç etmek teşvik edilir. Bu refah ve zenginlik dere cesine ulaşınca da, bunların zekât ile temizlenip tasfiyesi, böylece de sahiplerinin inançlarını yansıtması istenir. 29
Allah'ın mülkünden faydalanmaları için bütün ümmet üyelerj. ne şans tanımak elbette ki halifenin görevidir. Fakat bu hedef, asil ve gerekli olsa da, eğer insan hayatının tek veya nihaî amacı olarak gö-rülürse, hayvanlık derecesine inme, insan şahsiyetini yok etme ve Al-lah'ın iradesine karşı gelmeyi ihsas edecek tarzda yozlaşır. 30 Hayatın maddî ihtiyaçları aslen masum ve güzeldir, mümkün olabildiğince en uygun bir şekilde karşılanması gerekir. Fakat bunlar ve hayatın mad-dî cephesi gerek fertler, gerekse bütün bir ümmet için sadece birer araçtır. Dünyevî meşgaleleri başlı başına bir hedef olarak değerlendir-mek, hayatın manevî yönünü inkâr etmek olur.
Kuşkusuz bu değerlendirme gözümüzde dünyevî hayatın tam karşı kutbunda cismanî hayattan sıyrılmış, verimsiz, kişiliğin aşıl-masını hedefleyen bir ruhî hayat imajı canlandırmamalıdır.
İslâm'da manevî hayatın elde edilmesi, aşılması gereken üç ba-samağı vardır. Bunlardan ilkinde, fertler ümmetin genel olarak maddî ihtiyaçları ile meşgul olurlar. Buradaki vazife, kişinin kendi maddî ihtiyaçlarının yerine ümmetin taleplerini koymasıdır. İkin-cisinde ise ikili bir şekilde, kişinin kendisi ve başkaları için gerekli eğitimi görmesi, böylece de, önce insan tarafından doğanın işlen-mesinin daha kolay ve mümkün kılınması ve bunu takiben icma-
26 bkz. Kur'an, 51:19
27 bkz. Kur'an, 104:2-3, 2:275
28 bkz. Kur'an, 62:10
29
30
Zekât hakkındaki âyetler oldukça çoktur. Bkz.; Kur'an, 9:103
Gerçekten de bir değerin, başka bir değerin yitirilmesi ile kazanılışı bir zulüm dür. Böylesine kazançlar asıl amacın kaybolmasını doğurur.
içtihad diyalektiğinin daha dinamik ve yaratıcı olabilmesi imkânı yer alır. Ümmetin arzularının ve duygularının (tarih içinde, değer-ler ve ilâhî irade gerçekleştirilmeye çalışılırken) estetik eserler ola-rak üretilmeleri de üçüncü basamakta yer alır.
İcma-içtihad'ın ikinci bir boyutu da ümmetin her ferdinin kendini tam olarak tanıyıp idrak etmesini mümkün kılacak eğiti-min sağlanmasıdır. 31 Ferdî potansiyel tam anlamıyla işlenip değer-lendirilmedikçe, hiçbir insan Allah'ın önünde kul olmanın şuuru-na tam olarak varamaz. Böyle bir kişi sadece kendini mutsuz his-setmekle kalmaz; ayrıca bu gibi fertlerden kurulu bir ümmet de hayal kırıklığına uğramış bir toplumdur. Kişiliğin geliştirilmesinin ümmetin sınırları dışında veya hilafet'in temellerini sarsma ya da yıkma planları yapılmasında aranması kullanılmamış yeteneklere, sarfedilmemiş enerjilere ve doyurulmamış ruhlara musallat olma-ya devam edecektir. Hilafet şu iki şeyi yapmalıdır: Kişiliğin geliş-tirilmesi için üyelerdeki gizli enerjiyi harekete geçirmek ve bunun için gerekli ortamı ve araçları sağlamak. Birincisini başaramama durumunda, cahil ve uyanmamış saf insanlardan müteşekkil bir ümmet ortaya çıkabilir. Eğer ikinci noktada bir başarısızlık olursa, dışarıya göç yoluyla kendini harcama, içeriden yıkım ve dışarıdan savaş ve sömürü yoluyla kendini tahrip kapılarını açmış olacaktır.
Hilafet, icma-içtihad gereğince bütün ümmeti düşmanlarının saldırılarına karşı etkili bir savunma için gerekli bütün şartları sağ-layacak şekilde yönlendirip canlı tutmak zorundadır.32 Ümmetin varlığı söz konusu olduğunda, veya ilâhî iradeyi yeryüzünde hakim kılma ameliyesi yardımlarını gerektirdiğinde ümmetin her üyesi bir gönüllü değil, zorunlu bir askerdir.
Son tahlilde, icma el-amel'in ümmetin en büyük kurtuluşunu oluşturan yönü dünyanın İslâmlaşmasına yaptığı katkıdır. Ümme-ti, insanlık ve dünya tarihinde mücadele düzeyine ulaştıran misyo-nunun da bu yönüdür. Bu düzlemdeki başarısı ümmetin Allah nez-dindeki nihaî terbiyesidir.
Milyarı aşkın nüfusuyla, Atlantik'ten Pasifik'e kadar uzanan coğrafi bir alanda yer alan ve şimdilerde Avrupa ve Amerika'da fi-lizlenip yayılmaya başlayan İslâm dünyası, Allah'ın kitabının yer-yüzünde hakim olmasında büyük bir potansiyel durumundadır.
Fakat hem kendi adına, hem de dünya namına esef verici bir du-rum olarak, sahip olduğu güçleri ilâhî gaye uğrunda tam olarak kullanmaktan ve geliştirmekten hâlâ çok uzaktır. Gerçekten de, İs-lâm dünyası, kendi öz gücünü kendi gelişmesi için kullanmakla; bu gücü beyhûde bir şekilde kendi aleyhine ve dışardaki gayrimüslim-lerin çıkarlarına hizmet edecek şekilde israf etmek arasında çok hassas bir dengeyi sürdürmektedir.
İslâm ülkelerinin anayasalarının büyük çoğunluğu İslâm'ın devlet dini olduğunu ifade eder. Suudi Arabistan, bu maddenin anlamının şe-riatı uygulamak olduğunu ciddi bir şekilde ifade eden tek ülkedir. Pa-kistan, Kuveyt gibi bazı ülkeler ise, İslâm'ı ümmetin ve devletin varo-luş sebebi olarak görmekle beraber, buna belirli bir topluluğu, toprak parçasını ve egemenliği birleştirdikleri için ulus veya devlet oldukları şeklinde Batılı anlamda bazı tanımlayıcı kavramları da ilave ederler ki, bu İslâm'ı varoluş, nedeni olarak yetersiz görmek anlamına gelir. Mı-sır, Fas, Sudan gibi üçüncü grup ülkelerde ise İslâm adeta pastanın üze-rine konulması gereken krema gibi görülür; çünkü bunların iç yapıla-rı, kurumlaşmaları İslâm'dan ziyade Batılı anlayış çerçevesinde şekil-lendirilmiştir. Yeni bir şuubiye olan milliyetçilik Batı Romantizmini taklid ederek; göçmenlik ve vatandaşlık kanunlarını, liderlerin aktif devlet adamlığını, aydınların ve diğer elitlerin yaşam tarzını, kitlelerin eğitimi ve ruh telkini için öngörülen sosyal benlik olgusunu hep birden belirler. Kendisini sürekli olarak, Peygamberin Medine'deki yönetimi boyunca ümmetin içinde bulunduğu hareket ve uyanıklık içinde tutan hiçbir İslâm ülkesi yoktur. Günümüz İslâm dünyasının en kötü özelliği belki de eğitim alanındaki iflasıdır. Beş yaşındaki bir Müslüman çocu-ğun yükünü omuzuna alıp, onu tamamen gelişmiş bir öz-gücüyle üm-mete teslim eden tek bir kurum yoktur. Bir Müslümanı, ilâhî yasaların kendi varlık sebebi olduğunun bilincinde olarak dünyayı dönüştürebi
lecek ve eşyayı ilâhî düzenle uyumlu kılabilecek şekilde eğitebilecek im-kânlardan da yoksunuz. Eğitim görmüş göçmenlerin ve hayal kırıklığı-na uğramış yerlilerin yüksek lisans veya doktora derecesine sahip olan-lara oranı ürkütücü biçimde yüksekken, diğer taraftan okuma yazma bilmeyenlerin bilenlere oranı da dehşet vericidir.
Üzücü olan Müslümanların uzun süren uykularından uyanarak; toplumlarının ekonomik, sosyal, politik hareketleri açısından zayıflı-ğı veya devletlerinin uyuşukluktan sendeleyerek, kesik bir ritm için-de çıkıyor olması değil; ümmetin içindeki liderlerin, ümmetin bugü-nü ve geleceği hakkında sağlıklı bir değerlendirmeden yoksun oluşla-rıdır. Gözlemlediğimiz, bu vizyon eksikliğinin bir sonucudur. Bu so-nuçta yirmibirinci yüzyılda bütün mesaisini İslâm'a adamış Müslü-man vatandaşı oluşturma gayretinin yokluğudur.
B. SİYASAL GÜCÜN ÖNCÜLÜ
Samimi hiçbir Müslüman, ümmetin çağımızdaki eksiklikleriy-le ilgili olarak Müslüman siyasetçilerin öne sürdüğü mazeret ve özürleri anlamaz ya da kabul etmez. Gene kimse, liderlerin re-form insiyatifini ele alıp mücadele etmedikleri sürece kitlelerin bu hareketi başlatabileceğine inanmaz. Mutlaka gerçeği açıkça görüp değerlendirebilen bir elit, bir aydın kesim bulunmalıdır. Tarih çizgisinin bugününde yapılması gereken hareket, ümmetin isteklerini harekete geçirecek olan kıvılcımın atılmasıdır. Bu atı-lım, sadece her türlü tehlikelere karşı koyabilecek nitelikteki li-derlerden gelebilir. 33
Tarihin akışını bozan, değiştirmeye kalkan bir ümmetin bugün varlığından söz edemiyoruz. Demir atabilip üs kurabileceği bir bölge bulduktan sonra önder bütün İslâm dünyasını harekete ça-ğırmalıdır. Gerekirse, bu yolda insanlar feda edilmelidir. Bir kere ümmet hazır olunca, Hz. Ebu Bekir'in halifelik devri gene varola-cak, bu da, gelmiş geçmiş en büyük ân olacaktır.
"evhid "ümmetiniz tek ümmettir. Rabbi de Allah'tır. O halde Tevhid O'na kulluk ve ibadet edin"¹ ilkesini ortaya koyar. Bütün ina-nanların birbirlerini Allah için seven kardeşler olmaları, birbirleri-ni adil ve sabırlı olmaya teşvik etmeleri, istisnasız hepsinin Al-lah'ın ipine sarılıp, ayrılığa düşmemeleri, birbirlerine güvenip, doğruya yöneltirken, yanlış olandan sakındırmaları ve nihayet en esaslı unsur olarak Allah'a ve Peygambere inanan kimseler olmala-r1,5 tevhidin toplumla olan ilişkisini yansıtır.
Ümmet anlayışı birdir; dolayısıyla duygu veya irade ve eylem de öyle olmalıdır. Ümmetin üyelerinin fikirleri, tutum ve hareket-leri uyum içindedir. Ümmet; zihin, kalp ve kolların üçlü bir uzlaş-ma içinde bulunduğu beşerî bir düzendir. Ne renk, ne de ırk ayrı-calığı tanımayan evrensel bir kardeşliktir. Bütün insanlar birdir ve tüm insanlar sadece dindarlıklarına (takva) göre değerlendirilir-
beklediler. Sonra mikroskop altın-da görüntüler aldılar. İlk gözlem lerinde her bir damlanın kendine has, eşsiz bir yapıda olduğu görül da. Daha sonra birçok kisiden de ney camina su damlatması istendi ve sonuçta kisilerin art arda dam-lattıkları damla görüntülerinin birbirine benzediği, fakat farklı ki-şilerin damlattığı damlaların imaj larının çok farklı olduğu görüldü Su hep aynı olmasına rağmen böy le bir netice araştırmacıları şaşırttı.
O
Demek ki su, kendilerini damlatan kişiye özel bir şekil alıyordu.
Bundan sonra uzmanlar fark lı bir örnek denediler, suyun içine gerçek bir çiçek batırıp sonuçta ne olacağını izlediler ve çıkan görün tülerin şaşırtıcı bir şekilde çiçek resimlerine benzediğini gördüler.
Neticede suyun bir hafıza
ya sahip olduğunu görmek onları hayrete düşürmüş ve dünyaya ba kış açılarının tamamıyla değişme-sine sebep olmuştu.
Mahton Bir Maaiden Phtişamı Younlara...
O hålde,
Nehirler, bilgileri toplaya top laya denize doğru akmakta ve top-ladıkları bilgileri denize aktarmak tadır. Bu bakış açısı ile denizler aslında bir bilgi deposu olmaktadır.
Araştırmacı Eshel Ben Jakob da aynı gerçeğe farklı bir bakış açı sı ile ulaştı. Ona göre su her se yi kaydetmektedir. Su, etrafındaki mekändan ve hädiselerden tesir ahr. Ona göre bu tesiri meydana getiren asıl unsur, nano gaz baloncukları dır. Çok çok küçük boyutta bulunan bu baloncuklar su ile çevresi arasın-da bir ağ kurmakta. Bu yapılar ken-di içinde parça değiştirerek ve farklı şekiller alarak bilgi depolama özel-liği de kazanabilmekte.
Suyun, çevresinden aldığı te-sirleri gösteren bir başka araştır ma da şu:
Su kristalleri üzerine araştır malar yapan Japon bilim adamı Prof. Emoto'nun yaptığı çalışma lar insanın suya aktardığı müsbet ve menfi her şeyin kaydedildiğini ispatlamıştı. Müsbet özellikler su tarafından mükemmel şekilli, duz-gün kristaller hålinde, menfi mua-mele ise karışık ve bozuk şekiller halinde kaydedilmekte.
Yetişkin bir kişinin vücudu nun yaklaşık yüzde 60'ı sudur. Ta bii ki bu miktar vücudumuzda her gün devr-i dăim etmekte. Vücu dumuza günlük 1,5-2 litre su alıp sonra da çeşitli yollarla atmaktayız.
Suyun kaydedici olduğu bilgi siyle düşününce; su, vücudumuzda çeşitli vazifeler İfa ederken aynı za manda olumlu ve olumsuz her şeyi kaydedip saklamakta. Bu bilgi şu ha dis-i şerifle birlikte çok månidardır:
"Mü'min bir kul abdest aldı mı; yüzünü yıkayınca, gözüyle ba karak işlediği bütün günahlar su ile veya suyun son damlasıyla yü zünden dökülür iner, ellerini yıka yınca elleriyle işlediği hatalar su ile
Ayet-i kerimede buyurulur:
"(Kıyamette denilir ki) Bu, yüzünüze karşı gerçeği söyleyen kitabımızdır. (Amel defteridir.) Çünkü biz, yaptıklarınızı kaydediyorduk."
(el-Casiye, 29)
birlikte veya suyun son damlasıy la- ellerinden dökulür iner. Ayakla rını yıkayınca da ayaklarıyla gide rek işlediği bütün günahları su ile -veya suyun son damlasıyla döku lür iner. (Öyle ki abdest tamamla nunca) günahlarından arınmış ola ruk tertemiz çıkar." (Muslem, Taharet. 32)
Şu menkibe ise adeta, bu ha dis-i şerifin bir şahidi:
Ebů Hanife Hazretleri, abdest alan bir genç görür:
"-Şu şu hataları yapma!" der.
Genç, hayret edip Hazret-i Imåm'a sorar:
"-Ya Imam! Bu hataları işledi ğimi nereden bildiniz?"
Ebû Hanife Hazretleri şu ce vabı verir:
"-Abdest äzálarından döku-len sulardan!"
Bilhassa Aydınlanma Çağı
insanına gore, bilim, inançlara ters görülüyordu. Şimdi ise, ilimde de-rinleşme rinleşme arttıkça, akli, fiziki ilim lerin de insanı metafizik sorulara
Çaresi: Dünkü cahiliyyeyi bertaraf eden esasları ihyâ etmek...
Dünya hayatın dengesi olan ahiret hayatını míză-nı hatırlamak.
Dalaletleri, yoldan çıkışları, cehennemin üstüne kurulan Sırat'ı hatırlatarak, Sırât-ı Müstakim'e istikametlendirmek...
Büyük Haber'i, yeniden tedavüle sokmak.
Muhasebeyi, ölmeden önce ölmeyi, hesaba çe-kilmeden hesaba çekilmeyi öğretmek...
En çok bilinen fakat en çok unutulan hakikati terennüm ederek; <>> var.
YUZAKI
INSANLIK FELAKET
Ahiret inancının ehemmiyeti ve dünya hayatın-
daki ferdi, içtimai, ahlâkî ve psikolojik fayda-
ları dosyamızda farklı açılardan ele alındı.
Hådiseleri ahiret ufkunu da katarak görebilmek için, bakış açımızı değiştirmemiz zaruri...
Åhiret inancının, her şeyi âhirete göre planlama-
nın, dünya saådetini engellediği düşünülür, halbuki hiç de öyle değil... Hattà tam tersi... Ahiretsiz bir hayat, aslında dünyayı gerilimler içine boğuyor.
Läkin yine de dünya mü'minin zindanı, kafirin cenneti... Ancak aynı zamanda cehennemi...
Çünkü;
Ahiret yokmuş gibi zulüm ve sefahetlerine de-vam edenler, aslında dünyada da cehennem gibi kaynayan vicdani ve içtimai ızdıraplar icindeler...
Eğitim notlarında;
Ahirete inancı kaybetmenin bir şekli de, zihin-de oluşturulan, hayali bir Allah inancı. O'na, O'nun öğrettiği gibi inanmalı.
Åhiret inancının en güzel tezahürü, ömrü ve im-kânları, bir eser bırakmaya vakfetmek.
Şehådet: dini, vatanı, için canını fedå edip, dün-yasını verip, âhiretin en muhteşem tahtına oturmak...
Ömrünü davasına adamış bir portre: Seyyid Ku-tub...
Şiirler...
Rebiulevvel ilhamları, na'tlar...
Mazlumların feryadına ağıtlar...
İstikbale dair umutlar...
Not: Rebiulevvel vesilesiyle neşrettiğimiz «Bizim Medeniyetimiz» kitabına siz okuyucularımızın gösterdiği teveccühe teşekkür ederiz. Dün-yayı modern cahiliyyeden kurtaracak ham-le, Fahr-i Käinät Efendimiz'in izinde yeniden şaha kalkacak medeniyetimiz ile mümkün...
Cihanı etti harab, ahiretsiz ömre dalan, Huzūru yaktı bu dünyada şeytan aklı alan!
Zeminde güçsüzü ezdikçe çok şımardı fakat, Hüner mi, zalime ancak cehennem oldu kalan!
Başında yoksa ecel gözlüğün, sonunda a göz, Çıkar bu köhne hayattan ne anladınsa yalan!
Unuttu mahşeri Nemrut, ne kahra tosladı o, Beşer, neden yine düşmekte aynı hale şu an?
Kulun değişti mi hiç, ten peşinde can kaderi? İzin mi verdi ecel, ey şu nefsi keyfe salan?
Unutmadan yaşa ahret nedir, bu dünyayı, Çabuk biter kısa fäni, hemen gelir o zaman!
görmedikçe insanlığın cevheri, şey-tanlığın nemrutluğuna yenildi, fira-vunluğuna boğuldu, ebücehil hasta lığına yakalandı. Bir lähzada geçip giden bir dünya ve nefsåniyet ug runa hepsi de kahr u perişan oldu.
Onların etrafında kümelenen kitle-ler de onlar da hep bir insanlık felä-ketinin sebebi oldular sadece.
Yine günler geçti;
Ehl-i dünya yine ahireti unuttu. Şimdi;
Yine insanlık feläketinin orta sında yeryüzü.
Duyarsız hayatlar, cinayetler, zulümler ve çıkar savaşları ekse ninde beşeriyet birbirine girdi.
Üç günlük fani gücüne alda-narak şımaran ve azgınlaşan za limler, kundaktakileri bile param-parça edip mezarlara sürükleyerek yine aynı gaflete sürüklendiler.
Yine göremiyorlar:
Her yanda yükselen eyvah ve imdat çığlıkları neticesinde yarın kim helâk olacak?
Kendileri.
Çünkü,
SEYRİ (M. AI EŞMELİ)
Hayır mı şer mi, revăn olduğun son akıbete, Uyan, mezar dolu her yerde son nefes ilän!
Düşünmemek sonu, insanlığın felaketidir, Şuur için bize yetmez mi kahreden tüfän?
Kahır mı sonrası devrin, lütuf mu, ey Seyri? Gürül gürül oku her gün ne söylüyor Kur'än!
Bugün İslâm coğrafyasında milyonlarca masumu ve mazlumu zulüm bombalarına av yapan o ga filler, aslında;
Cehennem ateşlerine aşık şaş kın balıklar gibi.
Balıklar!
Binlerce yıldır şeytanın attığı aynı oltalara o kadar aldandığı ve hiç şüphesiz azap tavalarında çızır datıldığı halde ne yazık ki hâlâ al-danmamayı bir türlü öğrenemedi. Gafil balıklar, binlerce yıldır o ka dar acı örneklere ve gözleri önün de yaşanan äfetlere ve feläketlere
rağmen dünyevi oltalara yakalan
mamayı beceremedi.
Nankör ve zalimler, onca in-tikam tecellilerine rağmen gerçek felåketi kavrayamadılar.
Halbuki
Dünyada ve âhirette huzurun
yegane kapısı:
Ahiret inancı içinde güzel bir
kulluk ömru.
Makten Bie Maniten Prtisand Younbrea
O hålde yeni yıl,
Ahireti unutma yılı değil!
Bomboş zevk u safalara ve çıl
gın eğlencelere, ya da zulümler gir dabına dalarak yaşama yılı hiç değil.
Hasılı
Kulları, şu kısacık dünyada insanlık felaketine götüren her he ves, fikir, ideoloji, taraftarlık, ya şayış ve saplantı, hangi süslü am balája bürünürse bürünsün, iki cihanda da hüsrandır.
Care,
Ömür boyu ahiret endişesi ve hazırlığı.
Çare,
Şu kısa hayatı, boş felsefelerle uydurulan «sahte sonra lara göre değil Hakk'ın takdir ettiği «mutlak
müslümanlıktan korkutuyor ve tiksindiriyoruz. Çünkü, müs Jümanlığa hiç yakışmıyan, yalan, hiyle, hırsızlık, gazap, ha-sed, hirs, kin, buğz, adavet, israf, şımarıklık ve saire gibi, içki, kumar, zinâ ve emsali fenâlık ve kötülüklerle yetişen, dinini, ilm-i halini bilmiyen ve bunlara hürmet, saygı göster-miyen bedbaht insanlar, «müslümanım demekle, müslü-manlığı ne kadar lekelediklerini bilseler elbette biraz olsun utanır ve yaptıklarına pişman olurlar ve bir daha yapmazlar. Halbuki, gerek cehaleti ve gerekse dünyaya karşı olan aşırı meyil ve muhabbetleri neticesinde, kötü halerini devam et-tirmekde ve müslümanlığa pek büyük zararlar vermektedir-ler.
Efendimiz (S.A.V.) hazretleri, mü'mini ve müslimi ta'-rif ederken, ne kadar güzel ta'rif buyurmuşlardır ki, hepimiz için dikkate şâyândır: «Mü'min, insanların kendisinden emin olduğu kimsedir. Müslüman da müslümanların elinden ve dilinden salim olan kimsedir.>>>
Âyet-i Kerîmenin ikinci kısmı daha ziyâde mühimdir ki, hiç bir şeyle Allâh-ü Teâlâ'ya şirk koşmamak, me-âlindedir. (İsâ aleyhisselâm Allah'ın oğludur veyâ me-lekler hakkında ipe sapa gelmez yaramaz söyler, veya tan-rı îcâdı gibi...) O şirki yapmamayı emr etmekle beraber, <> bu-yurmuşdur. Seyyid ve mürebbî, kendilerinin emir ve nehiy-lerine ita'at olunan kimselerdir. Ya'ni, Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretleri buyuruyor ki; «Gerek ruhbân ve gerekse helâlleri kaldıran, haramları ihdas eden kimselere kat'-lyyen ita'at etmeyiniz.» Zîrâ «Hiç bir zaman Halık'a isyan olan yerlerde mahlûka ita'at kat'iyyen câiz değildir. buyrulmuştur.
İş böyleyken, ba'zı kimselerin zekâ, bilgi, kuvvet, şe-ca'at ve benzeri halleriyle, insanlara fir'avnlar gibi musal-lat olup, onları keyiflerinin istediği şekle sokmağa çalış-mışlar. Ba'zan da büyük tehditler, ateşe atmak, asmak ve-
ya hapishanelerde pek acı işkencelerle onları korkutup, an zu ve emellerini yerine getirmişler ve bu suretle de dinle ri istedikleri kalıba koymuşlardır. Allah'a çok şükür, Islam dini gelip, bunların hepsinin foyasını meydana çıkararak, hakikat İslam'ı meydana koymuştur. Onun için İslam dinin den gayri din arayanların buldukları şeylerin aslı esası olmayıp, Allah'ın razı olmıyacağı ve kabul etmiyeceği ve neticede ahirette ellerine husrândan başka bir şey geç miyeceği bildirilmiş ve «Kim İslâm'dan başka bir din ararsa, o istediğin din asla kendisinden kabul olunmaz ve o âhiret-te de ebedi zarara uğrayanlardandır.» (12) buyurulmuşdur.. Kemal-i İmânın üçüncü kısmı olan (Ve bezl'üs-selâm)
bilikâküm) emri Şerifinden, müslümanlığın ulviyyeti, ne kadar açık ve bariz bir şekilde görülmektedir. Selamın bez linin ne demek olduğunu anlamak için selâm kelimesini lyi tetkik etmek lazımdır. Selamet odur ki Allâh-ü Teâlâ'ya tam teslim olmakla insan selamete erişir. Ålem-I beşeriyyete se-lam bezletmesinin de, kendisinin Hakk'a tesliminden sonra olacağı anlaşılır, Binâen aleyh, İslâm'a tam ma'nâsıyla sa-rılmayan kimsenin âlem-i beşeriyyete faydalı ve nafi olma sı da mümkün olmasa gerektir. Bu gün bizzat görüyor ve müşâhede ediyoruz ki, ne kadar bilginler ve ne kadar ser-vet sahipleri vardır ki, âleme selâmet bezletmek değil, beşeriyyetin kanını emercesine başlarına belâ olmuşlar dır. Bunun sebebi ise apaçıktır. İslâm dinini bilmemek ve ona uymamakdır. Eğer (Bezl'üs-selâm)daki selâm kelime si, hemen (esselâmü aleyküm) demekse, mesela, suda bo-ğulmaya yüz tutmuş bir adama (Esselâmü aleyküm) dese niz, insanlık ve İslâmlık borcunu yapmış olur musunuz?... Oradaki selamın vazifesi, hemen ona imdat ellerini uzatıp, onu kurtarmakdır. Kezālik, yangınlarda malı, eşyası yanan, zelzelelerde malını canını kaybeden, hatta İşini gücünü kay-
beden, hastahane köşelerinde ıztırabdan kıvranan ve bun-lara benzer hallerde selâmın tek ma'nası, onu kurtarmak İçin İmdadına koşmaktır. Öyle ise selamı yerine göre kul-lanmak lazımdır. Bu Hadis-i Şerîfin kelimeleri her ne kadar kısa ve yalnız üç cümleden ibaret ise de, her cümlesi bi-rer inci tânesidir.
Azdan infâk, onun Allâh-ü Teâlâya îmanındaki kuvvet, metânet ve i'timâdını gösterir. Bilir ki, Allâh-ü Teâlâ en az bire on verir. Bu cihetten hiç korkusu yoktur. Her verdikce Ímânı da o kadar kuvvet bulup, yakin ve ihsan mertebesine ulaşır. Bu da pek büyük bir devlettir. Sonra selamda tevazu da vardır ki, kibirden, hasedden, gazapdan, kinden ârî, ah-lâk-ı hamîde sahibi demekdir. Mekârim-i ahlak da islâmiyye-tin hemen köklerinden biridir. Aynı zamanda selâmda, kul-lara karşı şefkat, merhamet ve onların selametine hizmet vardır ki, bu da Hak'kın çok sevdiği büyük bir meziyyettir.
Nefsinden adâlet ise, en büyük ve mühim bir esasdır. Nefsinde adâlete muvaffak olan kişi, ne Allah'ın hakkını ve ne de insanların hakkını terk edebilir. Binâen aleyh bütün haklara riayet eden, Cenâb-ı Hakkın ve Peygamber (S.A.V.) hazretlerinin daimâ rızasını gözleyen ve onların yasaklarından kaçınan ve korunan insandan daha iyi kim olabilir?. İşte bu bahtiyarlar, Allah'ın velîleri ve dostları ve sevdikleri mahbûb, kâmil, mükemmel ve mükemmil kullarıdır. Cenâb-ı Hak, cümlemizi bu bahtiyarların züm-resine ilhak buyursun, âmîn...
114/4(. Şeytan ve inkarcı cinin ikisi de insana kötü ve zararlı fikirler aşılar ve vesvese verir-ler. (bkz. Kur'an, 114(6). Bu durumda olan bir insan, Kur'an'ın son iki süresini okumalı ve dilemelidir. Cinle şey-Allah'tan (c.c.) yardım dileme, cinler arasında iyi ve Müslüman olanlar olduğu halde (bkz. Kur'an, 72/11,14) şeytanların hepsinin inkâr cı olmalarıdır. (bkz.Kur'an, 2/34, 102; 38/74) Kur'an'ın bir âyetinde geçen "ricalin min'el cinn" sözünü (bkz.72/6), "bazı erkek cinler" olarak anlayan bir kısım Kur'an müfessirleri (yorumcuları), dolaylı olarak cinlerin dişi ve erkek olmak üzere iki cins olduklarını kabul etmiş olmaktadır. Bir kısmı ise "ricalin" keli-mesini "bâzı, kimi" şeklinde anlayıp cinlerin cinsiyeti konusuna girmemektedir. Kur'an'ın Türkçe meål ve tefsirlerinde bunları görmek mümkündür.
cinnüins جن و انس : cin ve insan
cinan جنان : cennetler 2. bahçeler
cinan-1 cennet جنان جنت : cennet bahçeleri
cinani hilkat جنان خلقت : yaradılış bahçeleri, (mec.) yaratılmış varlıklara ait çok güzel dün-yalar
cinani ulûm جنان علوم : ilimler cenneti, (mec.( ilim ve teknolojinin yol açtığı güzel ve faydalı gelişmeler
cinayat 1 : جنايات.cinayetler, adam öldürme suçları 2 büyük suçlar; büyük günahlar
cinayet 1 : جنایت.adam öldürme, adam öldür me suçu 2.büyük suç; büyük günah
cinayet-i amme جنایت عامه : umumi cinayet, herkese karşı işlenen büyük suç ve günah
cinayet-i azime جنایت عظیمه : büyük cinayet
büyük suç, büyük günah
cinayet-i külliye-i daime جنايت كلية دائمه : her kese ve her şeye karşı işlenen sürekli cinayet (büyük suç, büyük günah)
cinayet-i mutlaka جنایت مطلقه : son derece bü yük suç ve günah, her şeye ve herkese karşı işlenmiş büyük suç ve günah, sınırsız cinayet
cinayet-i sariye جنایت ساریه : bulaşıcı cinayet, herşeye ve herkese zararı bulaşan (geçen, do-kunan) büyük suç ve günah
cinayetkar جنایتکار : cani, cinayet işleyen.
cinayetli جنایتلی : cinayet suçu bulunan; cina-yet kadar ağır suç ve günahı olan
cinnet-i muvakkat جنت موقت : geçici (kisas reli) delilik
cinnet-i müstevlive جنت مستوليه istilaci cinnet, yayılgan delilik, (mec.) büyük ve ciddi hatalar pan, büyük günahlara ve inkârcılığa yol yapan, açan ve yayılma eğilimi gösteren siyasi ve ideolojik akım
cinni حتى : cin türünden varlık.(bkz.cin(
cinniye جنيه : dişi cin.(bkz.cin(
cins 1 : جنس.tür, çeşit 2. (biyo.) ortak özellikleri bulunan türler topluluğu; soy
cinsi amel جنس عمل : iş ve davranış çeşidi
cins-i ceza جنس جزا : ceza çeşidi
cinsi hayvan 1 : جنس حيوان.canlı denilen varlık çeşidi 2.hayvan denilen varlık çeşidi
cinsi hayvani جنس حیوانی : hayvan cinsi, hay-
van denilen canlı çeşidi
cins-i kudret-i mümkinat جنس قدرت ممکنات ya ratılmış veya yaratılabilir varlıklardaki güç ve kuvvet çeşidi
cinsi latif جنس لطيف : )cinsi letif güzel ve hoş olan insan türü (kadın)
cins-i latif ve zayıf ve nazik جنس لطیف و ضعیف و نازك : latif (hoş ve guzel), zayıf ve nazik (da-yanıksız, çabuk etkilenen) insan türü (kadın)
cinsi (ye( جنسيه : cinse ait, aynı çeşit varlıklar topluluğuna ait, aynı cinsten olan varlıklarla ilgili olan
cinsiyet 1 : جنسیت.cins özelliği, belli bir var-lık türünden olma özelliği 2. erkek veya dişi olma özelliği
örtüsü ve hayvan türlerinin dağılımı, nüfus ve özellikleri, ekonomi ve siyasi vd. yönle riyle Düya'yı inceleyen bir ilim dalı. İnceledi-ği konusuna göre adlar alır (örnek: yeryüzü şekillerini inceleyen fiziki coğrafya, nüfus ve özelliklerini inceleyen beşeri coğrafya, dille-rin veya dinlerin yeryüzündeki dağılımını in-celeyen dil veya din coğrafyası gibi)
varlık (insan) cism ekrem جسم اکرم dunyadaki) en şerefli
cism-ihas جسم خاص bir canlıya özel olan beden
cism-l hayvani جسم حیوانی hayvan vücudu
cism-i hayvani ve insani, hatta nebati حيواني و إنساني حتى تبانی hayvan ve insan ve hat-tå bitki vücudu
cism-i insan جسم إن: insan bedeni
comertlik جو مردلك : el açıklığı, esirgemezlik cu جو : isteyen, arayan (af-c( عفر حریم : af is teyen)
cism-i insani جسم إنسان insana mahsus vücut
caclik (def'-i cu دفع جوğı gider-me(
cism-i insani ve hayvani جسم إنساني و حيوانی: san ve hayvan bedeni
cism-i maddi جسم مادی : maddi beden, madde-a yapılmış vücut
cism-i Muhammedi جسم محمدی : Hz. Muham med'in (a.s.m.) mübarek vücudu (bedeni)
ism-i mübarek جسم مبارك : )Hz. Muhammede (a.s.m.) ait) mübarek vücut
cism-i nebati جسم نباتی : bitki gövdesi
cism-i nurani جسم تورانی : nurlu beden; nurdan yaratılmış beden sahibi varlık
cud جود : comertlik; muhtaçlara iyilik ve yar-
dim
cud-u icad جود إيجاد : icadda bolluk, pek çok sa-yıda ve bol bol icad, çokça yaratma
cud-u mutlak جود و مطلق : sınırsız ve sonsuz co-mertlik ve muhtaçlara yardım
cud u kerem جود و کرم : comertlik ve bol bağış
cud u seha جود و سخا : comertlik ve el açıklığı, muhtaçlara bol bağış ve yardım
cudu sehavet جود و سخاوت comertlik ve el açıklığı, muhtaçlara bol bağış ve yardım
ism-i sanevberi جسم صنوبری : cam kozalağına benzeyen cisim, kozalaksi (konik) cisim (y rek)
Cudi جودی : Nuh'un gemisinin, tufandan sonra suyun çekilmesiyle üzerine oturduğu
cism-i velayet جسم ولایت : evliyalık (ermişlik) makamı
cism-i vücud جسم وجود : vücut kitlesi, beden
cism-i zihayat جسم ذى حيات : canlının bedeni, canlı beden
cismani 1 : جسمانی.maddi 2.bedene ait
cismen جسم : .bedence 2.maddece
cismiyet جسمیت : cisimlilik, cisimli olma; maddi vücuda sahip olma
cism u can جسم و جان : beden ve can
Cisri جرى : )bkz.Hüseyin-i Cisri(
civanmert جوانمرد : yiğit, mert ve cömert
civanmerdane جوانمردانه : mertce ve cömertce
civanmertlik جوانمردلك : mertlik ve cömertlik civar جوار : etrafcere, yöre, yakın yer
ciz 1 : جذع.kuru direk 2.ağaç kütüğü
cizye جزيه: İslâm devletinde Müslüman olma-yanların mal ve can güvenliklerinin sağlan-ması karşılığında ödedikleri vergi
coğrafya جغرافيا : yeryüzü şekilleri, iklim, bitki
dağ (bkz. Kur'an, 11/44(
Cûdi-i İslâm (İslâmiyet( جودئ إسلاميت : Cudi gibi olan İslâmiyet, (mec.) Cûdi Dağı gibi kurtulu-şa erdiren İslâmiyet
cuhud : bkz.cühud)
cumhur جمهور : .halk 2.çoğunluk 3.kısım, gu-rup, topluluk 4.cumhuriyet idaresi, halk haki-miyetine (egemenliğine) bağlı idare
cumhur-u avam جمهور عوام : halk kesimi, halk tabakası
cumhur-u azam جمهور اعظم : byük çoğunluk
cumhur-u enbiya جمهور أنبيا : peygamberlerin çoğunluğu
cumhur-u muhaddisin جمهور محدثین : hadis
alimlerinin büyük çoğunluğu
cumhur-u mü'minin جمهور مؤمنين: imanlı Mus lüman halk
cumhur-u mü'minin ve muvahhidin جمهور مؤمنین و موحدین : iman sahibi (mu'min( (mu'min) ve Al-lah'ın (c.c.) birliğine inanmış (muvahhid) olan Müslüman halk
eser-i kasd ve suur الى قصد و شعور : asd ve suur eseri, gaye gözetilerek ve bilerek yapılan iş v e eser
239
esma-i bakiye
macık ve sahtelik (tasannu') ve zorakilik, tak lit ve özenti (tekellüf) eseri ve belirtisi
لالser-i telkin اثر تلقين : telkin eseri başkalarının asılaması olan düşünceler
eser-i kerarmet-i ilmiye ve Nuriye اثر کرامت
eser-i tereddüd اثر تردد : süphe ve kararsızlık belirtisi
: ilim ve Nur Risalelerinin keramet ese-ri: Kur'an ve iman ilmine ve Nur Risalelerine ait, Allah'ın (c.c.) bir ikramı olarak verilen olağanüstülük (keramet) eseri ve işareti
اثر : kıymetli (değerli) ve mânâlı eser (kitap)
eser-l lütuf أثر لطف : lutuf eseri, (Allah'a (c.c.( ait) iyilik, bağış ve yardım eseri
eser-i metin أثر منين : sağlam ve güvenilir eser (kitap)
eser-i kıymetdar اثر قیمتدار : değerli eser
eser-i minnet أثر منت : minnet eseri, manevi yük altında kalma sonucu
eser-i mucizane اثر معجزانه : mucizeler gösterir nitelikte eser, mu'cizeli eser
eser-i mucize أثر معجزه : mucize eseri
eser-i mübarek أثر مبارك : mübarek eser
eser-i mükemmel اثر مکمل : mükemmel (ku sursuz) eser
eser-i nurani أثر نورانی : )Güneş'e ait) nurlu eser, ışıklı ve parıltılı eser, iz, belirti, (görüntü)
eser-i pürnur أثر پرنور : çok nurlu eser
eser-i rahmet أثر رحمت : rahmet eseri, Allah'ın (c.c.) merhametinin eseri
eser-i rahmet-i İlâhiye أثر رحمت إلهيه : Allah'ın (c.c.) merhametinin eseri, sonucu
eser-i samedani أثر صمدانی : Samed olan Al-lah'ın (c.c.) eseri, hiç bir şeye muhtaç olma-yan fakat her şey her an kendisine muhtaç bulunan Allah'a (c.c.) ait eser
eser-i san'at أثر صنعت : sanat eseri
eser-i zekâ ve dirayet اثر ذکا و درایت: zeka ve dirayet eseri; zeka ve kişisel yetenek yahut kişisel bilgi ve tecrübe eseri
eser-i ziba ve yekta الر زیبا و یکتا : güzel ve eşsiz eser
esfel: ensefil, en alçak, en aşağı
esfel-i safilin أسفل سافلین : aşağıların aşağısı, ce hennemin dibi
eshab-i vezaif اصحاب وظائف : vazife sahipleri, görev yapanlar, görevliler
eshel أسهل : daha kolay, çok kolay
elle suller, sorular
Es'lle-l Sitte اساله سنه : altı soru 2. Risale-i Nur'dan küçük bir kitabın adı
esir أسير : savaş tutsağı
esir أثير : atomların içini ve bütün uzay boşlu-ğunu doldurduğu var sayılan, uzaktan çekme ve itme kuvvetlerinin, ışık ve diğer ışınların (radyosyonların) manyetik (mıknatıs alanı oluşturan) kuvvetlerin iletimini sağlayan, atom parçacıklarının yaratılmasında ham-madde ve kaynak görevini yapan çok ince ya-pılı bir çeşit madde
esiriye البريه : esir maddesine ait (bak esir(
esirgemek 1 : اسپرگه مك korumak 2.feda etme-mek, kıyamamak, bir şeyi vermekten kaçın-mak
eser-i san'at ve hikmet أثر صنعت و حکمت : )Al) lah'a (c.c.) ait) san'at ve hikmet eseri; eşsiz san'at değeri taşıyan ve bir çok fayda ve gaye-ler gözetilerek yapılan eser
Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye hakkında pek çok kimseler çeşitli cihetlerden tenkid ve takdirlerini ifade etmişlerdir. Bunları üç grup-ta mütâlea etmek mümkündür.
a) KAYNAK BAKIMINDAN MECELLE
V. Bölümde tafsilatı olarak göreceğimiz gibi, Mecelle'nin kay-nakları tamamen fıkha yani İslâm Hukukuna dayanmaktadır. Fakat buna rağmen Mecelle'nin Code Napoleon'un", muasır kanun-ların ve Roma hukukunun tesiri altında kaleme alınmış olduğunu öne sürenler mevcuttur". Zaten Fransız Code Civilinde Roma hu-kukunun tesiri mevcut kabul edildiğinden Code Napoleon'un Me-celle'ye tesiri olmuştur demek Roma hukukunun da tesirini kabul etmek demektir. Halbuki Roma hukuku ile alakası olmadığını biz-zat Mecelle'yi hazırlayan Cemiyetin reisi Ahmed Cevdet Paşa ifade etmektedir". Ayrıca Fitzgerald'in: «Roma Hukukunun İslâm Hu-kunun temeline müessir bulunması pek zordur.» şeklindeki ifadesi " A. Cevdet Paşa'yı teyid etmektedir. Fitzgerald daha sonra bu fik-rini isbat için: «Şeriat gerek mahiyeti, gerek gayesi bakımından Roma hukukuna nisbetle ta kökünden farklıdır. Roma hukuku, en mücerred ve akademik vasfı ile dahi daima hukukçuların meydana getirdiği bir hukuktur. Yani beşerîdir." dedikten sonra; Allah'ın iradesine dayanan hukuk ile imparatorun keyfine dayanan hukuk arasındaki kaynak ayrılığının Roma hukukunun Mecelle'ye tesirine imkân vermediğini ifade etmektedir". Diğer bir Avrupalı araştırıcı
70. Der Gros Brock., XII, 324.
71. Kanunlaştırma Hareketleri ve Tanzimat H. Veldet, Tanzimat, s. 195-196; Code Civil Ottoman, Önsöz.
72. Hukuk Tarihi ve Tefekürü Bakımından Mecelle, s. 13.
73. Tezākir, I, 64.
74. İslâm Hukukunun Roma Hukukundan İktibasta Bulunduğu İddiası». Fitz-gerald, IHFM, XXIX, 1133-1134.
ise; Mecelle'nin yalnız Roma hukukunun değil, Avrupa Kanunları-nın hiç birisinin tesiri altında kalmadığını söylemektedir". Ostro-rog da; «Mecelle'nin muhtevası Fransız, Alman ve İtalyan medenî kanunlarının muhtevalarına hiç bir surette benzemez» ifadesi ile bu kanaata iştirak eder".
Von Kremer'in Mecelle'nin 76. maddesini teşkil eden: «Bey-yine müddaî için ve yemin münkir üzerinedir.» kaidesinin Roma hukukundan alındığını iddia etmesine" karşılık verilecek cevap; bu maddenin çok meşhur ve muteber Hadis kitapları tarafından Hz. Muhammed'e izafe edilen البيئة على المدعى واليمين على من انكر » Hadis'inin kelimesi kelimesine tercemesi olduğudur. Kaldı ki, Kremer bizzat kendisi, İslâm âlimlerinin Kur'an ve Sünnet dışında kalan her türlü kaynağı reddettiklerini ifade etmektedir".
Gerek Von Kremer ve gerek onun fikrinde olanlar, İslâm hu-kuku ile Roma hukuku arasındaki şu bariz farkları göz önünde bu-lundurdukları takdirde herhalde bu fikirlerinde ısrar etmezler.
1. İslâm hukuku kaynak olarak ilâhî, Roma hukuku ise beşe-ridir.
2. Roma hukukuna göre kadınların malları hakkında tasarruf selâhiyeti yoktu. Bu hakkı vasîleri kullanırdı. İslâm Hukukunda ise kadınlar doğrudan doğruya tasarruf hakkına sahiptiler.
4. (Tebenni) Oğul edinmek Roma hukukunda mevcut ve ma-ruf iken İslâm hukukunda böyle bir şey yoktur.
5. Roma hukukunda akidlerde şekil ve şekilcilik esas olduğu halde, Mecelle'nin 3. maddesinde de gördüğümüz gibi İslâm huku-kunda maksad ve mana esastır".
6. İslâm hukukunda borcu başkasına havale caiz olduğu hal-de, Roma hukuknda caiz değildir".
76. Mz. mk., s. 1141.
77. Islamic Surveys, II, 151.
78. Angora Reform, s. 78-79.
79. Culturgeschichte des Orients, I, 533 ve 536-537.
Hz. Ömer, çarşıda, Mescid'in kapısında satışa çıkarılan Siyerå, İstebrak cinsinden ipekli, altlı üstlü bir Elbise görüp onu, Peygambe-
rimize getirdi.. #Yâ Resûlallah! Bunu, satın alsan da, cuma günlerinde, bayram-larda, yanına Heyetler geldiği sıralarda giysen!» dedi.
Peygamberimiz «Bu, ancak, Ahirette nasibi bulunmayanların el-bisesidir!
Bunu, ancak, Ahirette nasibi bulunmayanlar, giyer!» buyurdu.
(63) Sonra, Kendisinde bulunan Atlas bir Cübbe'yi, Hz. Ömer'e gön. derdi.
Hz. Ömer, onu alıp Peygamberimizin yanına geldi.
«Yâ Resûlallah! Senin (Bu, ancak, Ahirette nasibi olmayanların Elbisesidir.
Bunu, ancak, Ahirette nasibi olmayan, giyer!) buyurduğunu İşit-tim.
Sonra da, onu, bana gönderdin!?» dedi.
Peygamberimiz «Sen, bunu satıp bedeli ile bir ihtiyacını karşıla-yasın, ondan yararlanasın diye gönderdim.
Yoksa, giyesin diye göndermedim!» buyurdu. (64)
Peygamberimiz «Şöhret ve gösteriş için elbise giyen kimse -onu, bırakıncaya kadar Allâh, ondan yüz çevirir!» (65)
«Kıyamet gününde, ona zillet elbisesi giydirir!» (66)
«Şöhret ve gösteriş için elbise giyen kimseye, Kıyåmet gününde, Allâh onun gibisini giydirir.» (67)
«Sonra da, onu, ateşle alevlendirir!» buyurmuşlardır. (68)
20. Mısır İşi Palto:
Habeş Necaşîsinin, Peygamberimize gönderdiği hediyeler arasın-da, Mısır işi bir palto da, bulunuyordu. (69)
(63) Malik Muvatta' c. 2, s. 917, Abdurrezzak Musannef c. 11, s. 68, Ahmed b. Hanbel Müsned c. 3, s. 142, c. 2, s. 20, Buhari Sahih c. 7, s. 46, Müslim Sahih c. 3,s. 1638-1639, Ebû Davud Sünen c. 4, s. 46, Nesaî Sünen c. 8, s. 193-198, İbn-i Mace Süven c. 2, s. 1187-1188
(64) Abdurrezzak Musannef c. 11, s. 68, Ahmed b. Hanbel Müsned c. 3, s. 142, Müslim Sahih c. 3, s. 1633-1640
(65) İbn-i Mace Sünen c. 2, s. 1193
(66) Abdurrezzak Musannef c. 11' s. 81
(67) Ebû Davud Sünen c. 4, s. 44, İbn-i Mace Sünen c. 2, s. 1192
هم بینه شایان دفندر که او مادة لطیفه، بمطرك روحی و خلاصه سیدر. او بیمه ای، عالم عنا صر ده جمع و تحصیل طاغينيق منبطرده ایکه منتظم به دستور ایله مخصوص به نظام ایله
ابد يلرلي
ایشته بتون بو نظاملر، بوقانوناي بو انتظاماء هي به قصد، بر اراده، به حکمتون چیغییور اوت، مثلا (حبيب ) ل كو زنده پريشه بر ذره ذلك، عنصر هوادن و با عنصر تر بدن او غريب، عجيب طور پرده انقلا بارده یا دیغی منتظم حر کنند نه اخلا شیا ایر که، او ذره طور راقده ایکه حبيبان کو زینه تعيين ايديا عن. وبر مأمور كبي محل مأموريتنه منتظراً اعزام في الين مشدر.
اون، فى بر نظر له دقت ايديالير سه آهلا شیایی که او ذره ذن حرکتی، کوری کورینه، تصادف اثری دگار چونکه او ذره، هان کی مرتبه یه کیر رسه، او مرتبونك نظا منه تابع اولور. و هان كما بر ل ايمن ايس اورك معه قانوني له عمل این شور و هانکی به طبقه به مسافر کیمه ای طوره انتقال ايمن اب
منتظم بر حرکت ایله سوقه ايديا مشدد.
خلاصه ] نشته اولی به دقت ايدنك نشته اخرا حقنده ترددى قالمان . بيغمر عليه الصلاة والسلامك مو ایتدیگی کی نشته اولى بي کورن آدم، نشسته اخرایی انتظار ایده به ایرمی؟ چونکه ایکنجی تشکل، یعنی اینجی با پلیسه برنجی تشككين داها قولا يدر. بونی یا پان، آونی داها قولاء
یا بار.
مثلا، بر فرقه عكرك ايلك تشكنده، افرادك بربريله انستاري، معار فولري او لماد يفندن و تعلیم و تربیه کورم مه لری یوزند نه یونتو لا من طاشار كبي اولد قلم ندن، او افراد او فرقونك بنیه سنده بر تشير بالنجدیه قدر چومه زحمتار واردد. فقط بعد التشكل ترخيص ايديالوب ده بردها تحت سلام دعوت ایدیلدیگی زمانه، بل قولدي اجتماع الدولي و فرقو بي تشكيل ايدولو.
بو تشکل، اولكي تشككين داها قولاي اولور.
كذلك، بربريله الفت پيدا ليدن و هر بريسم يريني طانييان و به درجه یونتولمن طاشار کی كب لطافت ليدن بدنك ذراتى، ئولوم ليله طاغي القدم موكره، مرده، خالقان از یداله اسرافي الك بوروسيله، او ذرات اصليه والساسية اجتماعه دعوت ايد ياد كرى زمانه، يك قولای
Abdullah b. Amr b. As, Resûlüllah (sav)'in şöyle buyurduğunu riva.
yet ediyor:
"Kulun günahı ne kadar büyük olursa olsun onu bağışlamak Allah'a zor gelmez. Dilerse onu bağışlar.
Sizden önceki ümmetlerde bir adam vardı, bu adam doksan dokuz kişiyi öldürmüştü. Sonra yaptıklarından pişmanlık duyarak bir rahibe gidip şöyle dedi:
Ben doksan dokuz kişiyi öldürdüm, tövbe etsem kabul edilir mi?
Rahip:
Hayır! Kabul olmaz. Çünkü sen çok büyük günah işlemişsin de-yince ayağa fırlayıp onu da öldürdü. Sonra pişmanlığı artarak devam ettiği için başka bir rahibe gidip şöyle dedi:
Ben yüz kişiyi öldürdüm, tövbe etmemin bir yolu var mı?
Rahip:
Çok büyük günah işlemişsin, bilemiyorum, ama şurada biri Busra diğeri Küfra adında iki köy var. Busra köyünde yaşayanlar cennetliklerin amelini yaparlar ve içlerinde başka türlü amel eden kimse yoktur. Küfra halkı ise cehennemliklerin amelini işlerler onların içinde de iyi amel eden yoktur.
Şimdi sen Busra köyüne gidip orada yaşayanlar gibi iyi ameller iş-lersen tövbenin kabul olacağına şüphen olmasın.
Bu sözleri duyan adam Busra köyüne gitmek üzere yola çıktı. Fakat iki köyün arasında bir yere geldiğinde eceli gelip öldü.
Bu olay rahmet melekleriyle azap meleklerini anlaşmazlığa düşürdü. Her biri bu ölünün kendilerine ait olduğunu söylüyorlardı. Nihayet işi Al-lah'a havale ettiler.
Allah tarafından şöyle bir cevap geldi:
İki köyün arasını ölçünüz, ölü hangi tarafa daha yakın ise o köye aittir. Melekler ölçtüklerinde Busra köyüne bir karış daha yakın olduğunu gördüler. Bu yüzden o kişi Busra köyünün mensubu olarak yazıldı. Cen-nete konuldu."
"Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; ondan başka günahları dilediği kimse için bağışlar. Kim Allah'a ortak ko-şarsa büsbütün sapıtmıştır."
"Biz her Peygamberi -Allah'ın izniyle- ancak kendisine itaat edilmesi için gönderdik. Eğer onlar kendilerine zulmettikleri za-man sana gelseler de Allah'tan bağışlanmayı dileseler, Resûl de on-lar için istiğfar etseydi Allah'ı ziyadesiyle affedici, merhametli bu-lurlardı."
ce'nin de dikkatini çekmekteydi. Bu yüzden onun, zaman zaman çeşitli bölgelere giden kervanlarda, kendi adına her Efendimiz (asm)
Onun üstün vasıfları herkesin dikkatini çektiği gibi Hüveylid'in kızı Hz. Hati-
Evet, Peygamberimletakkin Ada ornek bir insan olarak yo gençliğinde de, Cenab Hakkın özel koruması altında örnek bir şamaya devam ediyordu.
-1534-Diyarbakır in fethi. - 1645-Girit Adasının fethi.
- 1910-Japonya Kore'yi istilä etti.
1951-Ankara'daki Üniversiteli Nur talebeleri Gençlik Rehberi için açılan dava sebebiyle İstanbul Sorgu Hâkimliğine protesto yazısı gönderdi.
24 PAZARTESİ MONDAY
"Ben Ona tevekkul ettim. Yuce Arşın Rabbi de Odur"
Tevbe Suresi: 129
HAZİRAN
JUNE
BİR HADİS
nsanların en âlimi, başkasının ilminden istifade ederek ilmini arttırandır. Her ilirn sahibi öğrenmeye susamıştır.
Ebu Ya'lâ
Dağlar ve içindeki mahlûklar Senin mülkünde ve Senin kuvvet ve kudretinle ve ilim ve hikmetinle musahhar ve müddehardırlar. Onları bu tarzda tavzif ve teshir eden Hâlıkını takdis ve
enneti ya Resulallah Yani, Resul i Ekrem (asm): "Gökten obur rafa nereyi istiyorsun ki, şiirinde orayı niyet ediyorsun?" Nabiga dedi: "Göklerin
TARİHTE BUGÜN
-325-İznik Konsülü toplantısı.
1097 - Haçlı Seferlerinin ilki sırasında İznik, Selçuklu Türkleri tarafından alındı.
1788 - Büyük âlim Şems-i Bitlis'in vefatı.
1961 - Kuveyt, Birleşik Krallık'tan bağımsızlığını ilan etti.
HAZİRAN
19
PERŞEMBE
23 1446 ZİLHİCCE
RUMI: 6 HAZİRAN 1441
HIZIR: 45
BİR AYET
O takva sahipleri, bollukta da darlıkta da Allah yolunda harcar, öfkelerini yutar ve insanların kusurlarını affederler. Allah da böyle iyilik ve ihsân sahiplerini sever.
(Al-i İmran: 134)
BİR HADİS
Kim bir zalime yardım ederse, Allah o zalimi ona musallat eder.
(C. Sağîr, No: 3578)
(Ayet), zulme değil yalnız âlet olanı ve taraftar olanı, belki edna bir meyil edenleri dahi dehşetle ve şiddetle tehdit ediyor. Çünkü, rıza-yı küfür küfür olduğu gibi, zulme rıza da zulümdür.
şiye başına sardığı berbir sarıma karşılık bir nur verilir.
El-Baverdi'den.
Allah için birbirini sevenler
Ebu Hüreyre (ra) rivayet ediyor:
Allah Kıyamet Günü şöyle buyurur:
"Nerede Benim rizam için birbirlerini seven.
ler? Gölgemden başka gölgenin bulunmadığı bu günde onları gölgelendireceğim."
Tirmizi, Zühd. 53: Darimi, Rikak: 44
***
Muaz ibni Cebel'den (ra) rivayetle:
Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor: "Benim rizam
için birbirlerini sevenlere Kıyamet Günü nurda minberler verilecektir. Peygamberler ve şehitle onlara gipta edeceklerdir."
Tirmizi, Zühd: 50
***
Ebu Hüreyre'den (ra) rivayetle:
Eğer biri doğuda, biri batıda olan iki kulb birini Allah için severse, Allah Kıyamet Günü ları bir araya getirecek ve şöyle buyuracak bu benim için sevdiğin kimsedir."
Yıldız İstihbarat Teşkilatı, 1880 yılında dönemin Osmanlı padişahı Abdülhamid tarafından kurulmuş, Türk tarihinin ilk organize istihbarat teşkilatıdır. Tarihçe
O dönemde gelişen iç ve dış olaylar, Abdülhamid'i, doğrudan kendisine bağlı bir istihbarat teşkilatı kurmaya sevk etmişti. Bu olaylara örnek kendi veziri dahi başkalarının adına ve devlete karşı çalışır olmuştu. Bunun sonucu olarak Yıldız İstihbarat Teşkilatı kuruldu. Teşkilat, emsallerinden farklı olarak devlete değil tek bir kişiye, Abdülhamid'e hizmet veriyordu. Teşkilat daha sonra, Abdülhamid lehine çalışanlar ve aleyhine çalışanlar olmak üzere ikiye ayrıldı. Teşkilat, ülke içerisinde özellikle Ermeni komitacılara karşı istihbarat faaliyetlerinde bulunmaktaydı. Bununla beraber yurt dışında da oldukça iyi organize olmuştu. Paris, Roma, Londra gibi çeşitli merkezlerde kişi ve kurumları yakından takip etmekteydi. Çok kısa sürede geniş bir coğrafyaya yayılan hafiyeleri sayesinde saraya, ayda 3000'den fazla jurnal gelmekteydi. Teşkilat, 1908 yılında Abdülhamid'in tahttan indirilişine kadar faaliyetlerine devam etmiştir. Döneminde, teşkilatın icraatları için jurnalcilik ya da ispiyonculuk tanımlarını kullanarak karşı çıkanlara cevaben Abdülhamid, hatıratında bu kurumun kuruluşuyla ilgili şöyle demektedir:
Yabancı devletler kendi emellerine hizmet edecek kimseleri vezir ve sadrazam mertebesine kadar çıkarabilmişlerse, devlet emniyet içinde olamazdı. Doğrudan doğruya şahsıma bağlı bir İstihbarat Teşkilatı kurmaya, bu düşünce ile karar verdim. İşte düşmanlarımın Jurnalcilik dedikleri teşkilât budur.
Teşkilat kaldırıldıktan sonra yüz binlerce istihbarat bilgisi saraydan alınarak yakılmıştır.
"Kim bir kötülük yapar yahut nefsine zulmeder de sonra Allah-'tan mağfiret dilerse, Allah'ı çok yargılayıcı ve esirgeyici bulacak-tır.
Cabir b. Abdullah el- Ensari'nin rivayetine göre Resulullah (sav) şöy-le buyurmuştur:
"Şefaatim ümmetimden büyük günah işleyenler içindir. Fakat şefaat edeceğime inanmayanlar bunu elde edemezler."
Bir başka rivayette Cabir b. Abdullah şöyle diyor:
Büyük günahı olmayan bir kişi şefaate ihtiyaç duymaz.
Yukarıdaki hadis Enes b. Malik'ten de rivayet edilmiştir:
Şefaatim ümmetimden büyük günah işleyenler içindir. Fakat şefaat edeceğime inanmayan bunu elde edemez.4
Cabir b. Abdullah el- Ensari anlatıyor:
"Resûlüllah (sav) yanımıza gelip şöyle buyurdu:
Biraz önce dostum Cebrail yanımdan ayrılırken bana şunları anlattı:
Seni hak Peygamber olarak gönderen Allah'a yemin ederek söylü-yorum ki, Allah'ın kullarından biri ona bir dağın başında tam beş yüz yıl ibadet etmişti. Bu dağın uzunluğu ve genişliği otuz arşın olup, her tarafı dört bin fersah uzunluğunda deniz ile çevrili idi. Allah, dağın alt tarafında parmak kalınlığında bir tatlı su pınarı fışkırtmış ve her gün tek meyve veren nar ağacı bitirmişti.
Akşam olunca ibadet eden kişi abdest almak için aşağıya iniyor, ağaçtan kopardığı bir adet narı yedikten sonra namazını kılıyordu.
Bu hal üzere ibadete devam ederken Rabbine; secdede iken canını alması ve cesedine herhangi bir zarar gelmeden diriltilene kadar secde ha-linde kalması için niyazda bulundu. Allah da bu dileğini yerine getirdi."
Cebrail (as) diyor ki:
"Biz yeryüzüne indiğimizde onu sürekli secde halinde iken görü-yorduk."
Daha sonra Cebrail (as) şunları anlattı:
"Bizim ilmi kitaplardan öğrendiğimize göre, bu kişi kıyamet gü-nünde diriltilip Allah'ın huzuruna çıkınca Allah şöyle buyurur:
Bu kulumu rahmetimle cennetime koyun.
Buna karşılık o; 'hayır amelime karşılık cennete girmek istiyorum'
der.
Allah Teâlâ meleklere; 'bu kuluma verdiğim nimetlerle amellerini karşılaştırınız' emrini verir. Nimetlerle ameller karşılaştırıldığında görülür ki, sadece bir göz (görme) nimeti beş yüz yıllık ameline karşı gelmiş beden başta olmak üzere diğer nimetler karşılıksız kalmıştır.
Bunun üzerine Allah (cc) 'bu kulumu cehenneme atın' diye emir verir.
Sürüklenerek cehenneme götürülürken bu şahıs Allah'a şöyle yal-
varır:
- Ya Rabbi! Beni rahmetinle cennetine koy.
Allah (cc) geri çevrilmesini emreder.
Geri dönüp Allah'ın huzuruna çıkınca Allah sorar:
Ey kulum! Seni yoktan var eden kim?
'Sensin ya Rabbi' der.
Allah tekrar sorar:
- Bu senin amelinin sonucu mu oldu yoksa benim rahmetim sebe-biyle mi?
اجتماع الدولي و بدن انسانی بی بینه اسکیسی کی تشکیل ايدولى. مع هذا، قدرت از ليريه نسبتاً ان بیون، ان کوچه کبیدر. هیچ به شی او قدرته آغیر کاله من .
ار قداس ظاهره نظراً مرده اجزای اصلیه ایله اجزای زائده بر لکده اعاده ابدیلی اوت جنب ایکه طيرنا قلرك، ما جلوك كراسى مكروه و بدند نه اير يلان هر بر جزؤن بريده کو مولی سنت اولد يغى اول اشار تدر. فقط تحقيقه كوره، نباتاتك نحو ماری کبی [ عجب الذنب ) تعبير الديله بر قسم ذره لى ان انك تحوم مامنده اولوب، فشرده او ذره لر او زرینه بدن انسانی نشوونما الله تشكل ايدر.
ایک نجی آینانه اشارت ابدیل دلیل عدلی) ایسه اوت، كوربيورزكه على الاكثر غدار، فاجر، ظالماهر لذتلر، نعمتلر ایچنده يك راحت با شایورلی بینه کورپیورز که معصوم، متدین، فقیر مظلومی زحمتالى، ذلتهى تحقير لى تحكميم التنده جان ويربيورلي موكره تولوم کلیر. ایکینی ده کوتورور بو وضعيتد نه به ظالم قوقوى حكيم. حالبوكر لا ئناتك شهادتيله عدالت و حکمت الهيئة. ظلمين پاك و منزهد ولي اويله ايه، عدالت الهيه نك تام معنا سياه تجلى الجمسى الجون قشره و محکمه اکبرایه لزوم دار در که بری جزاستی، دیگری مکافاتنی کورسون.
[ وَ بِالْآخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ ] بو جمله ده کی کام لرن آراسنده بولونا مہ نظم و نظام: (1) بو جملونك ما قبليله باغلاغه منى افاده ايدن [3] بود که ایرانفينك بوراده صراحتاً ذكر ايديالى ايجون، عام اولا رح ذكر ايد باله اولكى جماله من بو جمله نك تخصيص لزومنه بناء عطف با بيد المدر.
(1) تقديمي له حصرى افاده ايدن [ بالآخرة ) كلم ، بعضه اهل کتابان ایمان ایند کالری آخرت، حقیقی بر آخرت او لحماديفه تعریضدر. چونکه او نارك [ لَنْ تَمَسَّنَا النَّارُ إِلَّا أَيَّامَا مَعْدُودَةً ) آیت کریمه منه ما به ایتدیگی کبی، ( جهنم آتشی بزی دائما یا فاجعه دگل یا! آنجه به قاچ کون یا قاجقدر) کی سوزلرینه و بر جهنده لذائذ جسمانیه یی نفی و انتظار ایتد کارند نه آنگلا شيه لدیفنه کوره، بیلد ماری آخرت، مجازی بر آخر تدر.
ictima ederler. Ve beden-i insaniyi yine eskisi gibi teşkil ederler. Maaházá, kudret-i ezeliyeye nisbeten en büyük, en kuçük gibidir. Hiçbir şey o kudrete ağır gelemez.
Arkadas! Záhire nazaran haşirde ecză-yı asliye ile eczâ-yı záide birlikte iade edilir. Evet, cünüb iken tırnakların, saçların kesilmesi mekrüh; ve bedenden ayrılan her bir cüz'ün bir yere gömülmesi sünnet olduğu, ona işarettir. Fakat tahkike göre, nebåtåtın tohumları gibi 'acbü'z-zeneb' ta'bir edilen bir kısım zerreler, insanın tohumu hükmünde olup, haşirde o zerreler üzerine beden-i insani neşv ü nemá ile teşekkül eder.
İkinci âyetle işaret edilen delil-i adli ise: Evet, görüyoruz ki alelekser gaddar, fâcir, zâlimler lezzetler, nimetler içinde pek rahat yaşıyorlar. Yine görüyoruz ki, ma'sům, mütedeyyin, fakir mazlumlar zahmetler, zilletler, tahkirler, tahakkümler altında can veriyorlar. Sonra ölüm gelir. İkisini de götürür. Bu vaziyetten bir zulüm kokusu gelir. Halbuki käinatın şehadetiyle adålet ve hikmet-i İlâhiye, zulümden påk ve münezzehtirler. Öyle ise, adâlet-i İlähiyenin tam ma'nâsıyla tecelli etmesi için haşre ve mahkeme-i kübraya lüzüm vardır ki, biri cezasını, diğeri mükafatını görsün.
وبالآخرة هم يوقنون Bu cümledeki kelimelerin arasında bulunan nazım ve nizám: 1- Bu cümlenin makabliyle bağlanmasını ifade eden (5) bu rükn-ü îmânînin burada sarâhaten zikredilmesi için, âmm olarak zikredilen evvelki cümleden bu cümlenin tahsis-i lüzûmuna binäen atıf yapılmıştır.
2- Takdimiyle hası ifade eden بالآخرة kelimesi, bazı ehl-i kitabın imån ettikleri ahiret, hakiki bir ahiret olmadığına ta'rizdir.
أن تعشنا النار إلا أياماً معدودة Cunki onlann
âyet-i kerimesinin hikâye ettiği gibi, "Cehennem ateşi bizi daima yakacak değil ya! Ancak birkaç gün yakacaktır" gibi sözleriyle ve bir cihette lezāiz-i cismâniyeyi nefiy ve inkâr ettiklerinden anlaşıldığına göre, bildikleri ahiret, mecăzi bir âhiretdir.
23. Peygamberimizin Eyle Halkına Verdiği Bürde (Hırka):
Peygamberimiz, Tebükte, Eyle halkına bir Emân Fermanı yazıp verdiği zaman, emân alámeti olmak üzre bir de, Bürde (Hırka) ver. mişti.
Ebül'Abbas Abdullah b. Muhammed, bu Bürde'yi, onlardan üç yüz dinara satın aldı.
Abbas oğulları, bu Hırkaya, seleften halefe tevârüs ettiler.
Halifeler, bayram günlerinde onu üzerlerine giyip Peygamberimi. ze aid Asa'yı ellerine alarak dışarı çıktıkları zaman, kalbler ürperir, gözler kararırdı. (74)
24. Peygamberimizin Ka'b b. Züheyr'e Giydirdiği Bürde (Hırka):
Namlı Arap şairlerinden Kå'b b. Züheyr, af dilemek ve Müslüman olmak için Peygamberimize gelip içinde «Şüphe yok ki Resûlullâh, doğru yolu gösteren bir Nûr, kötülükleri yok etmek için Allâhın sıyı-rılmış keskin, yalın kılıçlarından bir kılıçtır!» beyti de, bulunan (Bà-net Süad) kasidesini okuduğu zaman, Peygamberimiz, sırtındaki Bür-desini (Hırkasını) çıkarıp ona giydirdi.
Muâviye b. Ebi Süfyan, halifeliği sırasında, Ka'b b. Züheyr'e «Re-sûlullâhın Hırkasını, bize sat!» diye haber saldı. (75) Kendisine on bin dirhem gönderdi. (76)
Ka'b. b. Züheyr «Ben, Resûlullâhın Hırkasını giymek hususunda hiç kimseyi, kendime tercih edemem!» diyerek Muâviye b. Ebi Süf-yan'ın dileğini reddetti.
Ka'b b. Züheyr, vefat ettiği zaman, Muaviye b. Ebi Süfyan, onu, Ka'b'ın oğullarından yirmi bin dirheme satın aldı. (77)
Peygamberimizin, Ka'b b. Züheyr'e vermiş olduğu bu mübarek Hırka, Halifeden Halifeye tevârüs edilerek geçti. (78)
Emevi saltanatının çöküşünden sonra ilk Abbasi Halifesi Ebül'Ab-bas Seffah b. Abdullah b. Muhammed (vefatı: 136) tarafından üç yüz dinara satın alındı. (79)
Bayramlarda Halifeler tarafından giyildi. (80)
(74) Ebülfida Sire c. 4, s. 30, 712
(75) İbn-i Esir Kâmil c. 2, s. 276
(76) Kastalani Mevahibülledünniye c. 1, s. 222, Diyar Bekri Hamis c. 2, s. 121, Halebi İnsanüluyun c. 3, s. 240
(77) İbn-i Estr Kâmil c. 2, s. 276, Kastalini ( Diyar Bekri. Hamis c. 2, s. 121, Halebi Mevahibülledünniye c. 1, s. 222, İnsanüluyun c. 3, s. 240
78) Ibn-i Haldun Tarih c. 2, ks. 2, s. 49, Halebi İnsanüluyun c. 3, s. 240
Yavuz Sultan Selim, Mısır'ı alıp Halife olduğu zaman (Hicri : 923) Mısırdaki (Mübarek Emânetler) arasında bu mübarek Hırka da, İstanbula getirildi. (82)
İbn-1 Esir'in (Vefatı: 630 Hicri) zamanına kadar Halifeler (83), Kastalanî'nin (Vefatı: 923 Hicrî) zamanına kadar da, Sultanlar nez-dinde buluna gelen (84) ve günümüzde de, İstanbulda Hırka-1 Seâdet
Dairesinde herkes tarafından ziyaret olunan bu mübarek Hırka: 1,24 santim boyunda, geniş kollu siyah yünlü kumaştan ya-
pılmıştır. Hırkanın içi, kaba dokunmuş krem renk yünlü kumaş kaplıdır.
Önünde sağ tarafında 0,23x0,30 eb'adında bir parçası noksandır.
Sağ kolunda da, eksiklik vardır.
Hırka, yer yer haraptır.
Müteaddid bohçalara sarılmış olarak 0,57x0, 45x0,21 eb'adında üst-ten açılır kapaklı altın bir çekmece içindedir.
Hırka-i Seâdetin, bu eb'adda Sultan Murad III. tarafından yap-tırılmış olan altın bir mahfazası da, mevcuddur.
Bu mahfaza, sanat itibarile fevkal'âde olup ayrıca zümrüdlerle de bezenmiştir. (Tahsin Öz-Emânât-ı Mukaddese s. 23-24)
25. Versle Boyanmış Örtü:
Peygamberimiz, Vers (zağferan) zevcelerinin evlerinde örtünürdü. (85) ile boyanmış olan bu örtüyü,
26. Hamisa:
Hamisa, dört köşeli ve iki yanı desenli siyah abaya denir. (86)
Peygamberimiz, hastalanmadan önce Hamisa'nın üzerinde namaz kılardı.
Hz. Aişe'nin bildirdiğine göre: Peygamberimiz, bir gün, Hamisa-nın üzerinde namaz kılarken gözü, desene takılmış, selâm verince «Bu Hamisamı, Ebû Cehm'e götürünüz.
(81) Halebt İnsanüluyun c. 3, s. 240
(82) Corci Zeydan Medeniyet-i İslâmiye Tarihi, Türkçe Terceme c, 1, s. 110
(83) İbn-1 Esír Kâmil c 2, s. 276
(84) Kastalini Mevahibülledünniye c. 1, s. 222, Diyar Bekrî Hamis c. 2, s. 121
(85) Belâzüri Ensabüleşraf c. 1, s. 507, Diyar Bekri Hamis c. 2, s. 173
7. İslâm hukukunda » لوصية لوار " Hadis'i ile varise va-siyyet hakkı tanınmamışken, Roma hukukunda durum bunun ak-sinedir".
Bütün bu farklılığa rağmen İslâm hukukunda mevcut olan bir hükmün Roma hukukunda veya bir başka hukukta da mevcut olu-su mutlaka birinin diğerinden iktibas ettiğini göstermez. Çünkü, haksız yere adam öldürme, hırsızlık, zina v.s. gibi her cemiyetçe kötü telákki edilen fiiller hakkındaki umumi hükümlerde benzerlik olabilir. Zira bu gibi fiiller ezelden beri her kanunda tecziye edil-miştir. Fer'i hükümler ise çok kere farklıdır. Fakat bunlarda da bazı benzerlikler olabilir. Çünkü her kanunun ihtiva etiği hükümler illete ve sebeplere istinad eder. Her iki cemiyette de aynı sebep ve illetlerin mevcut oluşu; gayet tabii ve ma'kul olarak aynı hükme vardırabilir".
Netice olarak diyebiliriz ki, felsefe ve edebiyat sahasında Yu-nan ve Acem dillerinden yaptıkları tercemelerin kaynaklarını zik-reden müslüman müelliflerin, şayet Roma hukukundan terceme ve iktibas yapmış olsalardı yine aynı ilmi karakter ve namusu göste-recekleri şüphesizdi. Kaldı ki, zengin hukuki kaynak ve muhtevası ile İslâm hukuku hiç bir zaman kanun tedvininde güçlük çekme-miştir. 12. Asra kadar Avrupa ticaret kanunlarında havâle ve ikraz gibi ticari hayatın belkemiğini teşkil eden meseleler hakkında hiçbir hüküm bulunmazken İslâm hukukunda bilhassa Hanefi mezhebinde çok tafsilatlı hükümler mevcuttur".
b) MUHTEVA BAKIMINDAN MECELLE
Muhteva bakımından Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye hakkında söy-lenilen şeylerin ekseriyeti, onun bir medeni kanun olduğu halde, şahıs, aile, miras hukukuna temas etmemesi üzerinde toplanır". Gerçi Medeni hukuk; şahıs, aile, miras, eşya ve borç münasebetle-rini tanzim eden bir hukuk sahasıdır". Fakat Mecelle Cemiyeti tarafından hazırlanmış olan Esbab-ı Mucibe Mazbatasını gözden
85. Cami'us-sağir, II, 196.
86. Daha fazla malumat için bk. Felsefet'ut-Tegri, s. 190-191; İslâm Fikhi ve Roma Hukuku, M. Hamidullah Terc. Kemal Kuşçu, İstanbul 1964. C. H. Bousquet C. A. Nallino,
87. Felsefet'ut-Teşri', s. 192.
88. Aynı eser, a. 193-195.
89. A. Cevdet Pg., s. 188; Türk Medeni Huk., 8. 136-137; IA. VII, 433-b; Medeni Hukuk, s. 47.
geçirirsek görürüz ki; büyük çapta gelişen ticari mlamelelerde or-taya çıkan problemleri halletmek birinci planda mütalaa edilerek, fıkıh ilminin dünya işleri ile alakalı, münakehat, muamelat ve uku-bat kısımlarından sadece muamelat kısmını tedvin gayesi güdül-müş, bu arada şahsın hukukuna da bir miktar yer verilmiş", mo-dern manada medenî hukuk tabirinin ihtiva ettiği âile ve miras hukukunu ve bunu haricinde kalan diğer mevzuatı, o gün Şeriyye mahkemeleri mevcut olduğu ve fıkıh kitaplarına istinaden davalara baktığı, bu gibi mevzuatın da fıkıh kitaplarında mevcut olması, Mecelle'nin ise Şer'iyye Mahkemelerinden ziyade Nizamiye Mahke-melerinin işlerini kolaylaştırmak gayesi ile hazırlanışından dolayı muhtevasına dahil etmeye tabiî olarak lüzum görülmemiştir".
Mecelle'nin ihtiva ettiği mevzulardaki eksikleri hakkında söy-lenenler gelince; her şeyden önce dünyanın neresinde olursa ol-sun insanlar tarafından tedvin olunan kanunlar bir takım eksik ve hatalardan salim olamazlar. Yine unutmamalı lâzımdır ki, hukuk ilmi zamanla tekâmül eden bir ilimdir. Kaldı ki, biz 4. Bölümdeki tedvin çalışmalarını incelerken gördük ki, komisyon çalışmaları bir çok defalar inkıtaa uğramış, komisyonun reisi ve muhtevanın tesbitçisi, en kuvvetli şahsiyyeti A. Cevdet Paşa zaman zaman va-zifeden alınmış, azalar arasında mühim değişiklikler olmuş, hatta K. el-Rehn'in hazırlanışında gördüğümüz gibi henüz ikmal edilme-miş bir bahis, A. Cevdet Paşa'nın azlinden sonra tashih bile edil-meden arz edilmiştir. Mecelle'nin ele aldığı mevzulardaki eksiklik-lerin çoğunun bu sebeplerden meydana gelmiş olması her halde ilk akla gelen âmildir.
Hukukçu olmamam sebebiyle bu çalışmamda esas hareket nok-tam tarihî seyri takib etmek olduğundan muhteva mevzuundaki farklı görüşlerin mukayesesini bu sahada otorite olan Prof. Ebu'l-Ula Mardin Bey'e bırakıyorum".
c) SİSTEM BAKIMINDAN MECELLE
Kanun tedvinlerinde dünyada başlıca iki usul takip edilmek-tedir. Bunlardan birincisi; 18. asrın sonlarına kadar devam eden kazuist metoddur. Buna göre her muhtemel hâdiseyi ayrıca ni-zamlayan, her meseleye göre ayrı ayrı kaideler ihtiva eden, tefer-
91. Esbab-u Mucibe Mazbatası.
92. Türk Medeni Huk., s. 66.
93. Esbab-ı Mucibe Mazbatası; Osmanlı Tarihi, VII, 173.
94. Bilhassa bk. Türk Hukuk Tarihi, s. 147; A. Cevdet Ps., s. 171.
1317) «Allah'ın mümine hediyesi, kapısına gelen dilencidir..>>>
Bu sebeble dinleyiciyi boş çevirmemelidir. Hikâye malumdur: Mu-hiddin-i Arabi Hz. kapısına gelen dilenciye, başka verecek birşeyi olma-dığı için evini hediye etmiştir..
**
Ravi: HATIB.. Menkıbesi, 64. Hadis-i Şerifte..
۱۳۱۸ هل من أحَدٍ يَمْشِي عَلَى الماء إلا ابتلتْ قَدَمَاهُ ؟ كَذَلكَ صَاحِبُ الدُّنْيا لا يَسْلَمُ مِنَ الذُّنُوبِ .
( رواه البيهقي عن أنس )
1318) «Kim suda yürüyebilir; ancak ayakları ıslanır?.. İşte dünyalık sahibi de böyledir; günahlarından kurtulamaz..>>
Bundandır ki, Hz. Ömer r.a. her akşam yatmadan nefsini hesaba çe-ker, hatalarını bir bir sayar ve kendini döverdi.. Daima istiğfar etme-li..
cümle-i mukaddese جملة مقدس : mukadder cümle, yüce ve kutsal cümle
cümle-i mübareke جمله مبارکه : mübarek cumle cümle-i müstahsinane-i muvaffakiyetcüyane
جمله مستحسنانه موفقیت جویانه : çok beğendiğini bildirir şekilde (müstahsinane) ve başarılar diler tarzdaki (muvaffakiyetcûyane) cumle
cümle-i Nuriye جملة توريه : Nur Suresine ait cümle
cümleri şartiye جملة شرطيه : )dlb.) sart cümlesi, (...) ise, ancak(...) ise gibi içinde şart bildiren ek, edat veya söz bulunan cümle (örnek: çalı şırsan başarırsın, gibi)
cümle-i tevhidiye جملة توحيديه : tevhid cümlesi, Allah'ın (c.c.) birliğini ifade eden cümle
cümle-i tevhidiye-i kudsiye حملة توحيدية قدسيه : kutsî tevhid cümlesi, Allah'ın (c.c.) birliğini ifade eden kutsal cümle
cümle-i tevhidiye ve imaniye ve uhreviye
جملة توحيديه و إيمانيه و أخرويه : Allah'ın (c.c.) birli ği, iman ve ahiretle ilgili olan cümle
cumudu barid جمود بارد : soğuk katılık (mec.( duyarsızlık ve anlayışsızlık
cümud-u mutlaka جمود مطلقه : tam manasıyla cansızlık ve ruhsuzluk, can ve ruhtan hiç bir iz veya belirtinın bulunmaması
cümudet جمودت : katılık, (mec.) duyarsız lık "vicdan läkaydlığa alışır, cümudet peyda eder": vicdan ilgisiz kalmaya alışır ve zaman-la katı ve duyarsız hale gelir
cümudiye (cumudiyet( جمودية : buzul buz dağı (aysberg) 2.katılık, cansızlık, ruhsuzluk
cümbüş جنبش : )bkz.cümbüş(
cünd 1 : چند.ordu 2.asker
cünd-ü Sübhani جند سبحانی : Subhan (her ba kımdan kusursuz ve noksansız) olan Allahın (c.c.) ordusu
cumhur-u ulema
cumhur-u ulema جمهور علماء : din alimlerin ço-ğunluğu, âlimler sınıfı
Cumhuriye( جمهوري cumhuriyet idaresine ait 2.demokratik, halk egemenliğine ait
cumhuriyet جمهوریت : halk egemenliğine daya-nan yönetim şekli, egemenliğin halk temsil-cileri tarafından kullanıldığı devlet yönetimi; temsili yönetim şekli
cumhuriyetçi جمهر رینجی : cumhuriyet taraftarı
cumhuriyetperver جمهوریت پرور : cumhuriyet taraftarı, cumhuriyet idaresini seven
cumhuriyetperverlik جمهوريت پرورلك : cumhu riyet taraftarlığı, cumhuriyet idaresini sevme
cübbe جبه : namaz kılanlar, hukukçular veya yüksek okul hocaları tarafından elbise üstü ne giyilen uzun, yenleri geniş, düğmesiz üst-lük (giysi, elbise)
cüda جدا : ayrı uzak
chhal : cahiller, bilgisizler
cühhal-i vahşiye جهال وحشيه : vahşi cahiller, medeniyetten uzak yaşayan cahil insanlar
chud جحود : bilerek inkar etmek; bildiği hal-de yanlış söylemek
cülüs 1 : جلوس.oturma 2.padişahın tahta otur-ması, tahta geçme
cülüs-u hümayûn جلوس همایون : padişahın tahta geçme töreni
cümbüs جنبش : eğlence 2.bir çeşit telli saz
cümle 1 : جمله.bütün hep, tamam 2.herkes 3.(dlb.) anlamı tam olan söz dizisi 4.sistem, belli bir görev veya işi (fonksiyonu) gerçekleş-tirecek biçimde bir arada bulunan ve birbiri-ni tamamlayan parçaların meydana getirdiği bütün
cümle - Aleviye جملة علويه : Hz. Ali'ye ait cümle (söz)
cümle-i aliye جملة عاليه : önemi ve manası yük-sek cümle
cümle-i Arabiye جملة عرب : Arapça cümle (söz)
cümle-i âyet جمله آیت : ayet cümlesi
cümle i celile جملة جليله : yüksek manalı cümle
cümle-i filiye جملة فعليه : fiil cümlesi, içinde iş
ve eylem belirten çekimli söz bulunan cümle cümle-i ismiye جملة إسميه : isim cümlesi, içinde
Cüneyd-i Bağdadi جنيد بغدادی : mi.909) Bağdad'lıdır. Fıkıh ve din ilimlerini
İyi öğrendikten sonra tasavvuf düşüncesine ilgi duymuş ve bu konudaki düşünceleriyle tasavvufun öncüleri arasına girmiştir. Ta-savvufta "sahv ve temkin" halini, yani Allah (c.c.) sevgisi ile kendinden geçme halini de-ğil de, aklı başında ve uyanık olma (sahv) ve ölçülü olma (temkin) durumunu esas almış-tir. O'na göre tasavvuf, insanın günahlar-dan, kötü huylarda arınması için bir yoldur. ama, bu yolda şaşırmamak için Kur'an ve sünneti iyi bilmek lazımdır. "Bizim ilmimiz Kitap ve sünnetle mukayyettir", demiştir. Yani, bir düşüncenin, bir bilginin, bir davra-nışın öncelikle Kur'an'a ve Hz. Peygamber'in (a.s.m.) söz ve uygulamalarına (sünnete) uygun olması gerekir. O'nun için bir kimse Kur'an'ı, sünneti bilmezse tasavvufta peşine gidilmez. Cüneyd, tasavvuf açısından tevhidi (Allah'ın (c.c.) birliğine inanmayı), Allah'dan (c.c.) başka her şeyi yok gibi görmek şeklin-de açıklamıştır. Tasavvufu da, "bütün kötü huyları terk ederek, güzel huylarla (güzel ahlâkla) bezenmektir" şeklinde tarif etmiş-tir. Kalb yolu ile mânevî gerçeklere erebilmek için nefisle mücadeleyi, kalbin dünya zevk ve bağlarından arındırılmasını, zikir, dua ve nafileleri çoğaltmayı öğütler. Sıdk (doğruluk) ve ihlas, (Allah c.c. rızasını esas almak, bu-nun dışındaki niyetleri bırakmak) ve ibadet üzerinde çok durmuştur. Cüneyd-i Bağdadî, Bağdad'ta yetişen ve Bağdad tasavvuf akımı olarak isimlendirilen tasavvuf anlayışının öncüsü, "Şeyh-ul Meşâyıh" (Şeyhlerin Şeyhi) ünvanı ile anılır olmuştur. Düşünceleri, za-manındaki tasavvuf anlayışını ve kendisin-den sonra gelenleri önemli ölçüde etkilemiş-tir. Cüneyd-i Bağdadî, Bağdad'ta yaşamış ve orada ölmüştür.(k.s.) Cüneyd'in tasavvufla ilgili "Kitab-ut Tevhid" (Allah'ın birliğine dair kitap), "Kitab-ul Fena" (insanın kendisi de dahil, Allah'dan (c.c.) başka her şeyi yok gibi görme yolunu gösteren kitap), "Deva-ul Er-vah" (ruhların ilacı) gibi eserleri vardır.
cünud u askerler جنودو عسکر لر : ordular ve as kerler
cünudullah جنود الله : Allah'ın (c.c.) orduları (as-kerleri)
cünun جنون : delilik, delirme, çıldırma
cünun-u mutlaka جنون مطلقه : tam çılgınlık, ak-lın baştan tamamen çıkması
cünüb جنب : dince yıkanmak durumunda olan kişi
Cürcanî: (Seyyid Serif جرجانی سید شریف
(hi.740-816; mi. 1339-1413) Arab dili, keläm ve fıkıh (İslâm hukuku) alimi. Hazar Deni-zi'nin güneydoğusunda bir bölge olan Cür-can'da doğdu. Zamanındaki dini ilimleri ve fen ilimlerini öğrendi. Hanefi alimlerinden-dir. Arabça yazdığı eserleri arasında "Tarifat" (Tarifler) adlı fen ve dînî ilimler sözlüğü ve Adudüddin el-Îcî'nin "Mevakif" adlı bin say-falık bir fen ilimleri ansiklopedisinin en iyi açıklaması olan "Şerh-ul Mevakif" adlı eseri en çok tanınan iki eseridir. "Şerh-ul Mevakif", son zamanlara kadar medreselerde okutulan klasikleşmiş bir ders kitabı olmuştur. Kitap, altı mevkife (konu başlığına) bölünmüştür. Dördüncü mevkifte bir kısım astronomi ve coğrafya konularına da yer verilmiştir. Bu bölümde, Dünya'nın yuvarlak olduğu ve ba-tıdan doğuya doğru döndüğü anlatılmakta-dır. Cürcanî'den ikiyüz sene sonra Dünya'nın döndüğünü söyleyen İtalyan fizikçi Galile (Galilei Galileo, 1564-1642) kilisenin kurduğu Engizisyon mahkemesinde ölüme mahküm edilmek üzere yargılanmıştır. Mahkemede iddiasını geri aldığını söyleyerek ölüm ceza-sından kurtulmuş, fakat sekiz yıl süren ev hapsinden kurtulamamıştır. (İslam dünyası-nın Orta Çağda Avrupa'dan yüzyıllarca daha ilerde olduğu konusunda bilgi için "Yunan" maddesine bakılabilir). Seyyid Şerif Cürcanî, Şiraz'da uzun yıllar müderristlik (profesör-
lük) yaptı ve orada öldü. (Rahmetullahi aleyh)
Cürcanî: (Abdülkahir 1) : جرجاني عبد القاهر
hi.471; mi.1078). Arab dili ve edebiyatı âli-migoo Hazar Denizinin güneydoğusunda bir bölge olan Cürcan'da doğduğu için Cürcan'lı mânâsında Cürcanî lâkabiyle anılır. Kur'an'ı dil yapısı bakımından iceledi, Bu yönü ile Kur'an'ın eşsiz, benzersiz, mucizeli İlâhî bir kitap oduğunu göstermek üzere "Delâil-ül İ'câz" adlı eserini yazdı. Bilindiği gibi, Kur'an'ın Allah (c.c.) tarafından gönderilen
Allah'a ilk söyleyeceği sözü size haber vereyim Allah müminlere. "Bana kavuşmayı arzu eder miydiniz?" buyurur. Onlar, "Evet, ey Rabbimiz" diye cevap verirler. Allah. "Niçin?" diye sorar. Onlar, "Affinı ve bağışlamanı ümit ederdik" der-ler. Allah "Ben af ve bağışlamamı size vacip kil dim" buyurur.
Müsned, 5: 238,
***
El-Hudrî (ra) rivayet ediyor ki:
"Kıyamet Günü arz, tek bir çörek olacak. Ceb-bar (olan Allah Teâlâ hazretleri), onu, Cennet-liklere azık olarak elinde çevirecektir, tıpkı sizin sefer sırasında çöreğinizi çevirdiğiniz gibi!"
Bu sırada bir Yahudi gelerek, "Ey Ebu'l-Kasım! Rahman (olan) Allah seni mübarek kılsın! Kıya-met Günü Cennet ehlinin (iştah açıcı) ikramı ne olacak haber vereyim mi?" dedi.
Efendimiz, "Söyle bakalım!" buyurdular. Adam, tıpkı Aleyhissalâtü vesselâmın söylediği gibi, "Arz, tek bir çörek olur!" dedi.
Resulullah (asm) bize baktılar. Sonra azı diş leri görününceye kadar tebessüm buyurdular "Peki Cennet ehlinin katıklarını sana haber ve reyim mi?" dediler.
Aleyhissalâtü vesselâm, "Balam ve nun!" bu-yurdular.
Adam, "Bu nedir?" dedi. Aleyhissalâtü vesse-lâm, “Öküz ve balıktır. Bunların ciğerlerinin ke-narından yetmiş bin kişi yer" buyurdular.
Kütüb-i Sitte, Hadis No: 5135.
***
Kıyamet Günü isimler
Ebu'd-Derda'dan (ra) rivayetle:
Siz Kıyamet Gününde kendi isimleriniz ve ba-balarınızın ismiyle çağrılacaksınız. Öyle ise ken-dinize güzel isim koyunuz.
Ebu Davud, Edeb: 61; Darimi, İstizan: 59.
***
Düşük çocuklara isim vermeyenler
Enes'den (ra) rivayetle:
Düşük doğan çocuklarınıza isim veriniz ki, Allah bununla terazinizin sevap kefesini ağırlaş-tırsım. Aksi halde o, Kıyamet Günü gelerek şöyle der: "Ya Rabbi! Bunlar bana isim vermeyerek benden elde edecekleri mükafatı kaçırdılar."
mu'cize bir kitap olduğunu ispat ler arasında Kur'an'ın i'cazı da vardır. Yani Kur'an, getirdiği bilgiler, hakikatler, geçmiş ve gelecek hakkındaki bilgilerı bakımından bir mu'cize kitap olduğu gibi, söz san'atı, ifa-de tarzı bakımından da eşsiz ve olağanüstü-dür. Abdülkahir Cürcanî, Kur'an'ın bu güzel-liklerini ayrıntılı bir şekilde ineledi ve bunları "Delail-ül İ'caz" adlı eserinde açıkladı. Aynı bu konuda bir de "er-Risâlet-üş-Şafiye" adlı bir eser daha yazdı. Edebî san'atlarla ilgili "Esrar-ül Belâga" (Belågatın Sırları), "El-Ava-mil-ül Mie (kelime ve cümle yapısını etkile-yen yüz etken) gibi eserleri yanında "Şerhu Sûret-il Fâtiha" (Fâtiha Sûresinin tefsiri), "El-Mesail-ül Müşkile" (Kur'anda anlaşılması zor bazı konular), "El-Miftah" (Anahtar) adlı kitapları da vardır.
cüret 1 : جرئت.düşüncesizce, saygısızca,çe-kinmeden yapılan davranış; haddini bilmez-lik 2. cesaret, atılganlık; sonucunu düşünme-den ortaya konan cesaret
cür'et-i tağyir جرئت تغییر : değişiklik yapma ce-sareti
cüzi ihtiyar جزء إختيار insandaki) sınırlı irade gücü
cüz'-i ihtiyari (y( جزء إختياريه : )insandaki) irade ile ilgili sınırlı güç
cüz'-i lâyetecezza جزء لا يتجزا : daha küçük par-çalara bölünemeyen en küçük parça, atom
cüzi mufassal جزء مفصل : ayrıntıda kalan kü-çük şey(ler)
cüzi müşettet جزء مشقت : karışık ve düzensiz küçük şeyler
cüzi tefsir جزء تفسير : tefsirin bir bölümü
cüzi vahid جزء واحد : tek parçacık küçük bir
şey cüz-ü asgar جزء أصغر : enküçük parça
cüz-ü cüzi جزء جزئی : küçükler içinden bir kü-çük parçacık, küçücük bir varlık
cuz ferd جزء فرد : tek bir parçacık; fert; atom
cüz-ü hakiki جزء حقیقی : gerçek bir parça
cüz-ü ihtiyar جزء إختيار : )insandaki) sınırlı ira-de gücü
cüz-ü ihtiyari (ye( جزء إختياري : )insandaki) ira-de ile ilgili sınırlı güç, sınırlı olaran dilediğini yapabilbe (irade) gücü
cüz-ü lâyetecezza جزء لا يتجزا : maddenin bö-lünemeyen en küçük parçası, atom.(20.yy.a gelinceye kadar fizikçiler, maddenin bölüne-meyen en küçük parçası olarak düşündükleri atomun, tekniğin ilerlemesi ile daha küçük parçalara ayrılabildiği görüldü. Atomun par-çalanmasını sağlayan, atom reaktörü denilen teknikle, atom çekirdeği parçalanmakta ve çekirdekte bulunan proton, nötron, pozitron gibi çok küçük parçacıklar çekirdekten ayrıl-makta ve büyük bir enerji açığa çıkmaktadır. Bundan faydalanarak atom enerji adı verilen bir enerji türü kullanılır hale gelmektedir. Aynı olay, insanlık ve dünya için büyük bir tehlike oluşturan atom bombasının yapımına da yol açmıştır.
cüz-ü meşkük جزء مشكوك : varlığı şüphe götu rür (nerde ise yokluğa denk) bir küçük parça,
insanın iradesine bağlı olduğu) şüpheli bir parça yetenek
cut-ü mufassal جزء yaygın geniş ve da ğınık kalan küçük şey(ler)
müşettet جزء مشنت : karışık ve düzensiz
küçük şeyler
dr- nurani جزء نورانی : nurlu bir parçacık
cartesi Kurebelli sinirlar gözetile rek yapılan Kur'an tefsiri 2. Kuran'ın bütünü-mü kapsamayan, parça olarak yapılan tefsir.
parça
- vahid جزء واحد : tek parçacık; küçük bir
cuzdan جزدان : nüfus cüzdanı, kimlik belgesi
1 : جزئی آلله.belirli ve sınırlı kalan yer ve za-mana bağlı olan 2. yalın, tek, ferd 3. çok az, mırlı 4. önemsiz 5. cüz'î olanla ilgili, cüz'î olana ait, tek olana ait, ferdî
cuzi-yi hakiki جزئی حقیقی : belirli ve sınırlı yer
ve zamana bağlı gerçek bir tek varlık
cüziyi müşahhas جزئى مشخص : belirli şekil ve Özelliklere sahip tek varlık
cüz'i-külli جزنی کلی küçuk buyuk; parça-bu-tün; az-çok; küçük ölçüde büyük ölçüde
uzivat küçük şeyler 2.tek tek olaylar 3.belli ve tek tek varlıklar, fertler (bi-reyler), sınırlı ve belirli şeyler, parçalar, kı-sımlar
cüz'iyatı ahval جزئيات أحوال: halve durumların
küçük ayrıntıları
cüziyat kesîre جزئیات كثيره : cok sayıda tek tek
kısımlar, tek tek bir çok fertler, varlıklar
cüz'iyat-ı mevcudat جزئیات موجودات : varlıkların küçücük bölümleri ve kısımları
cüziyet جزئیت: cüzilik, azlık sınırlılık, belli ve sınırlı yer ve zamana bağlılık; önemsizlik
cüz'iyetten geçememek جزئیندن گچه مه مك
cüz'îlik sınırını aşamamak, belli ve sınırlı bir şeyle ilgili noktadan ileri geçememek
cüz'iyete munhasır olmak جزئيته منحصر اولمق yalnız cüz'îliğe mahsus olmak, az ve sınırlı alana ait olmak
MÜSTEVRID: Kureyş kabilesine mensup bir sahabedir. Peygamber 8.A. efendimizin irtihalinde on yaşındaydı.. Bir müddet Şam'da, bir müd-det de Küfe de ikamet etmiştir.. Vefat tarihi belli değildir. Allah ondan
razı olsun.. ( رواه الحاكم عن أبي هريرة )
١٣٢٤ وَصَبُ (۳) الْمُؤْمِنِ كَفَّارَةٌ نَخِطَايَاهُ (۲) أي دوام تعبه ، أو وجعه .
1326) «Ademoğlunun hepsi kıyamet günü sancağım altındadır. Ben, kendisine cennetin kapısı açılacak ilk kimseyim..>>>
**
Burada, her nekadar bütün insanların orada yani, sancağ-i şerif altında toplanacağı yazılmakta ise de, käfir ve müşrik onları hariç tut-mak icab eder..
ruatlı ve mufassal kanunlar hazırlanır. İkinci metod; 18. asrin so-nundan itibaren takibe başlanılan ve Mücerred Metod denilen me-toddur ki, buna göre; kanunlar hazırlanırken hadiselerin mahiye-tine göre umûmî kaideler koymak prensibinden hareket edilir".
Mecelle'nin tedvininde kazuist metod takip edilmiştir. Buna sebeb olarak iki nokta üzerinde durulabilir: 1. Mecelle'nin kaynak-larını teşkil eden fıkıh kitaplarında da aynı usul takib edilmiştir. 2. Müecerred metod, Mecelle'nin tedvinine başlandığı devrede he-nüz yeni takibe başlanılmış bir usûldür. Ayrıca hukuk sahasındaki terakkinin asırların meydana getirdiği tekâmül sistemi ile müm-kün olduğunu da gözden ırak bulundurmamak her hâlde faydalı olur. Şunu da hatırdan çıkarmamak yerinde olur ki, Mecelle'nin tedvininde Avrupa ve Anglo-Amerika'da olduğu gibi ekonomik ih-tiyaçlar zaviyesinden değil, ahlâkî prensipler zaviyesinden hareket edilmiştir".
Tertip bakımından Mecelle'de insicamsızlık olduğu ve muhtelif isimler altındaki kitaplarda o isimlerle alâkası olmayan mevzuların yer aldığı söylenirse de, meselâ K. el-Emanatta vedía ve âriyet-ten, K. el-Hacr'de aynî haklardan bahs etmek, mevzuların birbir-leriyle yakın alâka ve irtibatlarından dolayı zaruridir. Nitekim bu husus Mecelle'nin kaynağını teşkil eden fıkıh kitaplarında böyle ol-duğu gibi, bugünkü kanunî mevzuatımızda da kısmen böyledir.
Mecelle'yi tenkid mahiyetinde söylenilmiş şeylerin hepsinden sonra, onun taşıdığı büyük ehemmiyeti ifade eden cümlelere hemen her zaman rastlamak mümkündür.
96. Türk Medenî Huk., s. 44.
97. Hukuk Tarihi ve Tefekkürü Bakımından Mecelle, s. 87.
98. The Madjallas, Onar, Law In The Middle East, 1955, s. 299.
99. IA, VII, 433-b.
100. Bilhassa bk. A. Cevdet Pş., 8. 213-226; «Mес. Külli Kaide., Belgesay, IHFM, XII, sa. 2-3, s. 562-563; İslâm Hususi Huk., s. 123.
Mecelle-i Ahkam-ı Adliyye hakkında muhtelif lisanlarda muh-tasar ve mufassal pek çok şerhler kaleme alınmıştır. Bunlardan ba-zıları şunlardır:
a) Dürer'ul-Hukkâm Şerh Mecellet'il-Ahkâm: Temyiz Mah-kemeal reisi, Fetva Emini, İstanbul Hukuk Fakültesi (Mekteb-i Hu-kuk) Mecelle hocası ve Adliye Vekili Ali Haydar Efendi tarafın-dan kaleme alınmıştır. Mecelle şerhleri içerisinde en meşhuru ve en mufassalıdır. Bu eser Fehmi el-Huseyni tarafından arapçaya terceme olunmuş ve 1925-1936 arasında, Hayfa, Gazze ve Kahire'-de tab edilmiştir".
b) Ruh'ul-Mecelle: Hacı Reşid Paşa'nın sekiz cild olarak tab olunmuş kıymetli bir şerhidir".
c) Mirat-1 Mecelle Kayseri müftisi ve fıkıh mütehassısı Mes'ud Efendi tarafından arapça olarak kaleme alınmıştır. Me-celle'deki maddelerin kaynaklarını misallerle zikreder. Mecelle'nin kaynakları hakkında yazılmış kitapların en mükemmel ve en ge-nişidir
Ayrıca aynı isimli Yusuf Asaf tarafından yine arapça olarak kaleme alınmış muhtasar bir Mecelle şerhi daha vardır".
d) Şerh'ul-Mecelle: Şuray-1 Devlet azalığı yapmış Lübnan'lı Salim Ibn Rüstem Baz tarafından arapça olarak te'lif edilmiştir. Muhtasar bir şerh olmasına rağmen Arap memleketlerindeki ka-nun adamları nezdinde büyük itibar görmüş ve bir kaç defa tab olunmuştur"".
e) Mecelle-i Ahkâmı Adliyye Şerhi: H. M. Ziyaeddin Türk-zade tarafından kaleme alınmış, oldukça geniş bir şerhtir.
101. Meghur Türk Hukukçuları, 8. 371-372.
102. Ist. 1330, IVC, 992+952+989+8318.
103. bk. Felsefet'ut-Tegri, s. 66.
104. Int. 1326-1328, c. I-VIII, 214+254+258+212+275+359+252+307 s.
105. bk. Osmanlı Müellifleri II, 40.
106. Ist., 1297-1299, 870 sayfa.
107. Kahire, 1894, c. I-II, (bk. Felsefet'ut-Teşri , s. 68)
108. Beyrut, 1888-1889, c. I-II, (bk. Aynı eser, s. 67-68).
Çünki, bu, biraz önce, namazımdan bent meşgul etti.
144
Bana, Adly b. Ka'blardan Ebû Cehm b. Huzeyfe b. Ganim'in En-bicaniye'sini getiriniz! buyurdu. (87)
Ebû Cehm «YA Resûlallah! Niçin bunu gönderdiniz?» diye sorun-ca, Peygamberimiz «Gözüm, namazda onun desenine takıldı, buyur du. (88) Bu Hamisa'yı, Peygamberimize, Ebû Cehm, hediye etmişti. Enbican, diye anılan şehirde yünden ve desensiz olarak dokunan örtüye Enbicani denir. (89)
27. Hamisa:
Peygamberimize, Hayber ganimet eşyasından bir de, Hamisa düş-müştü. (90)
Peygamberimiz, doşan, eskimeye yüz tutmuş bulunan (91) bu Hamisa'nın üzerinde de, namaz kılardı. (92)
Peygamberimiz, son hastalığında, sıkıntılandıkça, bu Hamisayı sık sık yüzüne örter dururdu.
Hamisa, kendisine sıkıntı verdikçe de, onu atar, yüzünü açardı.
İşte, o halde iken «Allah, Yahûdilere ve Nasrânîlere lånet etsin. Onlar, Peygamberlerinin kabirlerini Mescid edindiler!» buyururdu, kl, maksadı, onların yaptıklarından Müslümanları, sakındırmaktı, (93)
Medine arzı nemli (94), çorak olduğu için (95), bu Hamisa, Pey-gamberimizin vefatında kabrinin tabanına serilmişti. (96)
28. Peygamberimizin Hz. Abbas'a Hediyye Ettiği Sırmalı Elbise :
Beni Dâr heyetinden Hâni' b. Habib, hicretin dokuzuncu yılında Medineye geldiği zaman, Peygamberimize sırmalı bir elbise hediyye et-mişti.
(87) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 457, Buhari c. 1, s. 391 Sahih c. 7, s. 41, Müslim Sahih
88) Malik Muvatta' c. 1, s. 98, İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 457
( (89) İbn-i Esir Nihaye c. 1, s. 73
(90) Belâzüri Ensabüleşraf c. 1, s. 575
(91) İbn-i Sa'd Tabakat c. 2, s. 299
(92) Ebülfida Sire c. 4, s. 713
(93) Buhari Sahlh c. 1, s. 112
(94) İbn-i Sa'd Tabakat c. 2, s. 299
(95) Belûzüri Ensabüleşraf c. 1, s. 575 (06) İbn-i İshak,
Ibn-1 Hişam Stre c. 4, s. 315, İbn-i Sa'd Tabakat c. 2, s. 299, Belâzüri Ensabülegraf c. 1, s. 575
Peygamberimiz, bu elbiseyi Amucası Hz. Abbas'a verdi.
Hz. Abbas «Bunu, ne yapacağım?» diye sordu.
Peygamberimiz «Altınını sök, kadınına zînet, ya da, geçimlik yap. Atlasını da, sat, bedelini al!» buyurdu.
Hz. Abbas, bu elbiseyi, Yahûdilerden bir adama sekiz bin dirhe-me sattı. (97)
29. Hulle:
Enes b. Mâlik der ki «Kıral Ziyezen, otuz üç tane yaşlı, dişi de-veye satın aldığı bir Hulle'yi, Resûlullâh Aleyhisselâma hediye etmiş, Resûlullah Aleyhisselâm, onu kabul buyurmuştur.» (98)
İshak b. Abdullah b. Hâris de «Resûlullah Aleyhisselâm, yirmi dokuz kadar genç deveye satın aldığı bir Hulle'yı Ziyezen'e hediye et-ti. demiştir. (99)
Hulle: Yemen Bürüd'ünden veya başka bir kumaştan altlı üstlü, aynı cinsten Ridâ ile İzar'dan mürekkep iki parça elbiseye denir.
30. Hulle:
Tek elbiseye Hulle denmez. (100)
Yemen Hükümdarı Zi Yezen'in Hulle'si satılırken Hakîm b. Hi-zam, rastlayıp onu, Peygamberimize hediye etmek üzre, elli dînar'a satın aldı. Üzerine giyip Medine'ye geldi.
Peygamberimiz «Biz, müşriklerden hediye bir şey kabul etmeyiz.
Fakat, istersen, bedelini ödemek şartile onu kabul ede biliriz.>>> buyurdu.
Alıp üzerine giydi.
Onunla, Minber'e çıktığı zaman, görenlerin gözü kamaştı.
Peygamberimiz, bu Hulle'yi, bir müddet sonra, Üsâme b. Zeyd'e verdi.
Hakim b. Hizam, onu, Üsâme'nin üzerinde görünce, şaşırdı: «Ey Üsâ-
me! Zi Yezen'in Hullesini mi giydin?!» dedi.
Üsâme «Evet! Vallâhi, ben, ondan hayırlıyım!
Babam da, onun babasından hayırlıdır!» dedi. (101)
145
(97) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 344
(93) Ebû Duvad Sünen c. 4, s. 44, Dârimi Sünen c. 2, s. 151
(99) Ebû Davud Sünen c. 4, s. 45
(100) İbn-i Esîr Nihâye c. 1,s. 432-433, Firûzabadi Kamûsulmuhit c. 3, s. 370
(۳) معلوم و معهود اولا نه شيئه اشارت ايجون وضع ايدياله (ال) اداتي، بتون كتب سما و به نكن لا نلرنده دورانه ايدن معهود آخر ته اشار تدر و یا خود مذکور دلائل فطر به ایله عقل المدن گوزلری او کنده حاضر اولان و آخرت ايله الكيلان حقيقته اشار تدر.
(٤) مقدر بولونان نشسته نك صفتنه آخرت تعبیری، ذهناری نشته اولی به صویر جب اوندنه نشته اخرى به بالانتقال، امكان يولنى كوسترمك ايجون اختيار ايد يا مشدد.
(ه) يقين الله برابر تصديقي به لکده افاده ايدن [ يُؤْمِنُونَ ] كلم منه بدل [ يُوقِنُونَ ] تعبیری حشر مثله سی، شان و شبه لره بر محشر و بر مجمع اولد يفي الجون، تصديقدن فضله، ايقانه و يقين داها اهميتهلى اولد يفته اشار تدر. و يا اهل كتابك ادعا ايتد كارى ايمان، يقيندن خالى اولد يفندن، او نلرك ايراني، ايمان او لما ديفنه اشار تدر.
أُولَئِكَ عَلَى هُدًى مِنْ رَبِّهِمْ ] بو جمله ده کی نکتہ کرہ اشارت ايدن مأخذار مونار در:
(1) اولكى جماله الله بو جمله نك نظمى (٢) [ أوليك ] ايله اشارت هيه - (۳) أوليك عادہ کی اور اقاقه - (٤) [ عَلَى ] وه كى علويت (0) [ هُدًى ] ده کی تنگیر (7) [من ] (۷) در بهم تارہ کی تربیہ دن عبارت (یدی مأخذ ) در.
برنجي مأخذ ] بو جمله لي ما قبليله باغلايات مناسبتار در برنجی مناسبت بو حمله ما قبلندن نشئت ايدن (اوج سواری) جوابدر.
(برجیسی) هدايتدن نشئت ايدن او كوزل وصغرى لابس اولار مه هدایت تختی اوستنده او تورانه او شخصاري كورمك ايسترين سائله جوابدر.
(ایکنجیسی) او آدملرك هدايتة استحقاقه و اختصاصاری نه دندر؟ دبیر سوال ايدن سامعه جوابدر. يعني علت و سبب [ أوليك ] ايله اشارت اليديان وصفار در.
[ سؤال ؟ ] ابقاً مذكور وصفرك تفصيلاً ذكر كريني [ أولئك ] كلمہ سندھ کی اجمال، داها واضح ؟ صورنده سیمی کوسترییور ؟ [ الجواب ] اجمال، بعض تفصيلدن داها واضح اولور. بالخاصه مطلوب به حاج شید نه مركب اولديغى زمانه سامعك غباوتي و يا نسياني طولا سياه، او مركبك اجزاني مزج التموله سیبی چیقار مع مشكل اولور .
3- Ma'lům ve ma'hüd olan şeye işaret için vaz edilen (J) edåtı, bütün kütüb-ü semåviyenin lisânlarında deverån eden ma'hûd ahirete işarettir.
Veyahud mezkůr deläil-i fıtriye ile akılların gözleri önünde hazır olan ve âhiret ile anılan hakikate işarettir.
4- Mukadder bulunan neş'enin sıfatına âhiret ta'biri, zihinleri neş'e-i ûlâya çevirip, ondan neş'e-i uhraya bil'intikāl, imkân yolunu göstermek için ihtiyår edilmiştir.
5- Yakin ile beraber tasdiki birlikte ifade eden يؤينون kelimesine bedel يوقفون tabiri haşir mes'elesi, şekk ve şübhelere bir mahşer ve bir mecma' olduğu için, tasdikten fazla, ikän ve yakin daha ehemmiyetli olduğuna işarettir. Veya ehl-i kitabın iddia ettikleri îmân, yakinden håli olduğundan, onların îmâni, îmân olmadığına işarettir.
Birinci Me'haz: Bu cümleyi makabliyle bağlayan münâ-sebetlerdir. Birinci münasebet: Bu cümle måkablinden neş'et eden "Üç Suâle" cevabdır.
Birincisi: Hidayetten neş'et eden o güzel vasıfları labis olarak hidayet tahtı üstünde oturan o şahısları görmek isteyen säile cevabdır.
İkincisi: "O adamların hidayete istihkāk ve ihtisasları nedendir?" diye suâl eden sâmia cevabdır. Yani illetve sebeb أوليك ile işaret edilen vasıflardır.
Sual: Sâbıkan mezkûr vasıfların tafsîlen zikirlerini أوليك kelimesindeki icmâl, daha vâzıh bir surette sebebi gösteriyor? Elcevab: İcmål,
bazen tafsîlden daha vâzıh olur. Bilhassa matlûb, birkaç şeyden mürekkeb olduğu zaman, sâmiin gabâveti veya nisyânı dolayısıyla, o mürekkebin eczâsını mezc etmekle sebebi çıkarmak müşkil olur.
Seni denizin ortasındaki dağa kim yerleştirdi, tuzlu suyun içinden tatlı suyu senin için kim çıkardı, senede bir kere meyve veren nar ağa-cında her gün bir meyveyi bitiren kim?
Secdede iken canını almamı istedin ben de senin bu isteğini yerine getirdim. Bütün bunları kim yaptı?
Adam:
Bütün bunları sen yaptın ya Rabbi diye cevap verir.
Bunun üzerine Allah şöyle buyurur:
İşte bütün bunlar benim rahmetimin sonucudur. Bu sebeple seni rahmetimle cennete koyuyorum.
Cebrail (as) şunu ekliyor:
Her şey Allah'ın rahmetinin bir sonucudur.""
Hz. Hasan (ra) Resulullah (sav) şöyle buyurduğunu rivayet ediyor:
"Bir Müslüman ölürken onun kalbinde hem ümit hem de Allah kor-kusu bulunursa Allah Teâlâ onu umduklarına nail, korktuklarından emin kılar."2
Ebu Hüreyre (ra)'ın rivayetine göre Resulullah (sav) şöyle buyurdu:
"Hiçbiriniz ameliniz sebebiyle kurtuluşa eremezsiniz.
Sahabe-i Kiram sordu:
Sen de mi? Ey Allah'ın Resûlü.
Resulullah (sav) şu cevabı verdi:
- Evet, ben de. Şu kadar var ki, Allah beni rahmetiyle kuşatmıştır.
Öyleyse Allah'ın rahmetine vesile olacak ameller işleyerek ona yak-laşın; sabah akşam ve gecenin bir kısmında Allah'a ibadet edin. İyi niyetle bunları yapmaya çalışırsanız, amacınıza ulaşırsınız."3
Enes b. Malik (ra) Resûlüllah (sav)'in şöyle buyurduğunu rivayet etti:
"Kıyamet günü Allah'ın rahmeti insanları öylesine kuşatır ki, İblis dahi rahmetin bolluğundan ve şefaat edenlerin çokluğundan dolayı ben de affedilir miyim diye ümitlenir."
Resulullah (sav) şöyle buyurmuştur:
"Kıyamet günü bir nidacı arşın altında durup şöyle nida eder:
"Ey Muhammed ümmeti! Daha önce işlemiş olduğunuz benimle ilgi-li olan günahları bağışladım. Geriye kul hakları kaldı. Onları kendi ara-nızda helalleşin ve rahmetimle cennete girin."
Fudayl b. Iyaz şöyle diyor:
"Kul sağlıklı olduğu sürece Allah korkusu ile dolu olması evladır. Ya-ni sağlıklı iken ibadet etmeye gayret edip, günahlardan uzak durmalıdır. Hastalanıp ibadet ve itaatten zayıf düştüğünde ise ümit içerisinde olması evladır."
Fakih anlatıyor:
Allah (cc) Davud Peygambere şöyle vahyetti:
"Ey Davut! Günahkârları müjdele, sıddıkları da uyar.
Davut (as) sordu:
Günahkârları ne ile müjdeleyeyim, sıddıkları nasıl uyarayım?
Allah (cc) buyurdu:
Günahkârları müjdele ki, bir günah ne kadar büyük olursa olsun onu bağışlamak benim için zor değildir. Sıddıkları da amellerine güven-memeleri hususunda uyar. Çünkü benim adaletimle muamele ettiğim hiç kimse helak olmaktan (cehenneme girmekten) kurtulamaz."
İbn Ebi Revad, babasının ehli kitaptan birinden şunu naklettiğini anlatıyor:
"Allah Teâlâ şöyle buyurdu:
Ben sultanlar sultanıyım ve sultanların kalbine hükmederim. Bir mil-letten razı olursam krallarının kalbini şefkat ve merhametle doldururum. Bir millete de kızarsam, krallarının kalbine intikam duygusunu yerleştiri-rim. Öyleyse boşuna krallarınıza lanet okumakla uğraşmayın, bunun yerine size en çok acıyan Allah'ınıza tövbe edin."
Ebu Hüreyre (ra)'ın rivayetine göre Resulullah (sav) şöyle buyurdu:
Üç kişiye hürmet olmaz: Cenazede para ile ağlıyan kadına hürmet yoktur. Onun kazancı da lanetlenmiştir. Şarkıcılara hürmet yoktur, malları bereketsizdir, kazançları da melundur. Bunları dost edinenler de (hoş gören de) melundur. Riba yiyenin de hürmeti yoktur. Onun malında da bereket yoktur. Ravi: Hz. İbni Abbas (r.anhüma) Sayfa: 267 / No: 10 Ramuz El-Ehadis
"Şayet mü'minler Allah'ın azabının büyüklüğünü bilmiş olsalardı, hiç biri cennete girme ümidini taşıyamazdı. Kâfirler de Allah'ın rahmetinin genişliğini bilmiş olsalardı, hiç biri Allah'ın rahmetinden ümidini kes-mezdi."
Ahmed b. Sehl anlatıyor:
Yahya b. Eksem'i rüyada gördüm ve ona Allah'ın kendisine nasıl davrandığını sordum.
Şöyle dedi:
Rabbim beni huzuruna çağırıp dedi ki:
- Ey kötü ihtiyar! Yapacağın her şeyi yaptın.
Ben dedim ki:
Ya Rabbi benim senden rivayet ettiğim hadise göre böyle olma-malıydı.
Allah Teâlâ:
Rivayet ettiğin nedir? diye sorunca şöyle dedim:
Abdürrezzak'ın Ma'mer'den onun Zühri'den Zühri'nin Urveden, Ur-ve'nin Hz. Aişe'den, onun da Peygamber'imizden Resulullah (sav)'in de Cebrail'den (as) haber verdiğine göre sen şöyle buyurmuşsun:
"İslam uğruna saçı beyazlamış (yaşlanmış) hiçbir kimse yoktur ki, ben ona azab etmek isteyip de sonra ondan haya ettiğim için bundan vaz-geçmiş olmayayım." Ben de yaşlı biri olduğuma göre ceza çekmemeliyim.
Bunun üzerine Allah (cc) şöyle buyurdu:
Abdürrezzak, Mamer, Zühri, Urve, Aişe, Peygamber (as) ve Cebrail hepsi de doğru söylemişler. Benim böyle söylediğim de doğrudur. Ey Yah-ya! Ben İslam uğrunda saçlarını beyazlatmış olan kimseye azap etmem. Sonra amel defteri sağından verilenlerle birlikte cennete götürülmem em-redildi.
Hz. Ömer'den rivayet ediliyor:
Bir gün Hz. Ömer, Resulullah (sav)'in yanına girdiğinde onu ağlar-ken görünce sordu:
Allah İslam Dini uğrunda saçlarını beyazlatan kimseye azap etmek-ten hayâ eder. Peki, Müslüman olarak yaşlanmış olan biri nasıl olur da Allah'a isyan etmekten utanmaz."
Fakih diyor ki:
O halde yaşlı Müslüman'a yakışan, bu nimetin kıymetini bilip, Allah-'a şükretmektir. Ayrıca günah işleyeceği zaman Allah'tan ve kendisiyle sü-rekli beraber olan yazıcı meleklerden utanıp bu günahtan vazgeçmeli ve Allah'a itaate yönelmelidir. Çünkü ekin olgunlaşınca bekletilmeden top-lanır.
Aynı şekilde bir Müslüman gençliğini de Allah'tan korktuğu için gü-nahlardan sakınıp, ibadet ve itaatle meşgul olarak geçirmelidir. Çünkü genç olan kişi de ölümün ne zaman karşısına çıkacağını bilemez. Ama eğer gençliğini Allah'a ibadet ve itaatle geçirirse, Allah onu kıyamet gü-nünde arşının gölgesinde barındırır. Nitekim aşağıdaki hadis bunu açıkça ifade etmektedir.
Ebu Hüreyre (ra)'ın rivayetine göre Resulullah (sav) şöyle buyurdu:
"Yedi sınıf insan vardır ki, arşın gölgesinin dışında hiçbir göl-genin bulunmadığı kıyamet günü Allah bunları arşının gölgesinde gölgelendirir:
1. Halkına adaletli davranan yönetici.
2. Gençliğini Allah yolunda harcayan Müslüman.
3. Kalbi mescitlere bağlı olan kimse. Bir namazdan çıktığında büyük bir istekle diğer namazı bekleyen kişi.
4. Allah rızası için birbirini seven; Allah için bir araya gelen ve aynı gaye ile birbirinden ayrılan iki Müslüman.
5. Yalnız kaldığında Allah'ı zikredip gözlerinden yaş gelen kimse.
6. Sağ eliyle verdiğinden sol elinin haberi olmayacak şekilde gizlice sadaka veren kimse.
7. Kendisini şerefli ve güzel bir kadın ilişkiye çağırdığı halde 'ben Allah'tan korkarım' diyerek bunu kabul etmeyen kimse.
(او جنحبي ) هدايتك نتیجه ی تره سی و هد بنده کی لذت و نعمت نه درا و بیر سوال ابو نه سالار جوابدر یعنی هداینده سعادت دارین وار در هدایتان نتیجه ، نفس هد بندر هد ابنك محرومی عنه هدا بندر زیرا هدایت، قد داننده بیون به نعمندر و وجدانی به الزند و روهای جنبیده نام لکه ضلالت، روحك جهنمیدر او بله ده ( وبالأخيرة ) آخرتك فلاح وسعادتي
انتاج ايدر
ايكنجي مأخذ ) ( أوليك) ليله يا بيلان اشارت حسیه به شینگن متعدد صفقة الرين ذكر التملك او شيئك ذهن كرده نجم ايمنه و عقلده حاضر و غير الده محسوس او لمر سنه سبب اولديفة اشار تدر. مع هذا، سابقاً ذكر كرند نه به معهودیت چیقار، بو معهودیت ذکر به معهودیت خارجيه لدینہ قابو آچار خارجی اولان معهود بنا وندن، ممتاز و مستثنا انسانه اولد فاري برارز ایدر که نوع بشر ایجنده کوزینی آچوب با قانارك كوزلرينه اله أول او نارك بارانباری
چار یار
و هيجي مأخذ ) اور اخلفي افاده ايدن ( أوليك ) او نارك في الجمله يا قين اولد قاري والده اوراقہ کو ستر یلمه لری، علو مرتبه لرينه مجازی بر اشارت اولدیفنه اشار تدر. چونکه اوز اقده بولونا ناره با قی الدیغی زمانه، بویجه آن اوز و نارى كورونور. مع هذا، زماني و مكاني اولان بعد حقیقی قصد ايد بايرن، بلاغته داها او يفون اولور چونکه بتون عصر لی، عصر سعادت کی بو آیتی ذكر ايد بیورلی اویله ايه ( أُولَئِكَ ) ايله يا بيلان اشارت، صفرك أو لم ينه اشار تد. و بو اعتبار له بعد، حقیقی اولور، مجازی دیگلور بناء عليه او نارك حقيقتاً زمان و مکانجه او زاحه اولد قاری حالده اشارت حسیه ایله کوستر یلا مولوی، عظمت الرینه و علو مرتبه لرینه
اثار ندر
درد کی مأخذ ) علويتي افاده ابدين ( على ) کلمه سیدر. ار قداسه اشیا و شیلی آراسنده اویله مناسبتار وار در که او مناسبتاه او ناری آیینه کمی با میور هر پریسی او نه کسی کو سر بیور برینه با قیلدیغی زمانه، او نه کیسی کورونور. مثلا به پارچه جام بیون و صحرایی کوستر دیگی کجا. بعضاً اولورکه، به حکم اوزون و خیالی به ماجرایی ها كوتريد. به طعمه، يک عجیب به وقوعاتی
Üçüncüsü: "Hidayetin neticesi, semeresi ve lhidayetteki lezzet ve ni'met nedir?" diye sual eden såile cevabdır. Yani hidâyette saadet-i dåreyn vardır. Hidâyetin neticesi, nefs-i hidâyettir. Hidayetin semeresi, ayn-ı hidayettir. Zirá hidâyet, hadd-i zâtında büyük bir ni'mettir. Ve vicdânî bir lezzettir. Ve ruhun cennetidir. Nasıl ki dalâlet, ruhun cehennemidir. Öyle de وبالأخرة ahiretin felâh ve saadetini intâc eder.
İkinci me'haz: اوليك ile yapılan işaret-i hissiye, bir şeyin müteaddid sıfatlarını zikretmek, o şeyin zihinlerde tecessüm etmesine ve akılda hazır ve hayålde mahsûs olmasına sebeb olduğuna işarettir. Maaházá, sâbıkan zikirlerinden bir ma'hûdiyet çıkar. Bu ma'hůdiyet-i zikriye ma'hûdiyet-i hâriciyelerine kapı açar. Harici olan ma'hûdiyet-lerinden, mümtâz ve müstesná insanlar oldukları tebârüz eder ki, nev'-i beşer içinde gözünü açıp bakanların gözlerine en evvel onların parıltıları çarpar.
Üçüncü meʼhaz: Uzaklığı ifade eden اوليك onların filcümle yakın oldukları halde uzak gösterilmeleri, ulüvv-ü mertebelerine mecâzî bir işaret olduğuna işarettir. Çünki uzakta bulunanlara bakıldığı zaman, boyca en uzunları görünür. Maaházá, zamani ve mekânî olan bu'd-u hakîkî kasdedilirse, belägate daha uygun olur. Çünki bütün asırlar, asr-ı saadet gibi bu âyeti zikrediyorlar. Öyle ise اوليك ile yapılan işaret, safların evvellerine işarettir. Ve bu i'tibârla bu'd, hakiki olur, mecâzî değildir. Binâenaleyh onların hakikaten zaman ve mekânca uzak oldukları halde işaret-i hissiye ile gösterilmeleri, azametlerine ve ulüvv-ü mertebelerine işarettir.
Dördüncü me'haz: Ulviyeti ifade eden ) على ( kelimesidir. Arkadaş! Eşya ve şeyler arasında öyle münasebetler vardır ki, o münasebetler onları ayna gibi yapıyor. Her birisi ötekisini gösteriyor. birisine bakıldığı zaman, ötekisi görünür. Meselâ bir parça cam büyük bir sahrayı gösterdiği gibi, bazen olur ki, bir kelime, uzun ve hayâlî bir mâcerâyı sana gösterir. Bir kelime, pek acib bir vukūâtı
f) Suriye (Şam) Üniversitesi Hukuk Fakültesi hocalarından Muhammed Said el-Mchasini tarafından 1927 senesinde Ali Haydar Efendi'nin Durer'ul-Hukkam'ı tarzında arapça olarak üç eild ha linde kaleme alınmış olan Mecelle şerhinin en büyük özelliği; mad-delerin modern kanunlarla mukayesesini ihtiva etmesidir "".
g) Mecelle'nin arapça şerhleri içerisinde en mufassalının sa-bik Humus milftisi Muhammed Halid el-Atasi'nin başlayıp, oğlu Muhammed Tahir el-Atasi'nin ikmal ve neşr ettiği altı ciltlik şerhi olduğu kaydedilmektedir. 1930-1937 seneleri arasında Humus'ta tab olunmuştur. Mecelle'nin istinad ettiği fıkhi kaynakları zikre-der"
h) Arapça olarak yazılmış bir diğer Mecelle şerhi ise Bağdad Hukuk Fakültesi Dekanı Milnir el-Kaadi tarafından mevzulara göre bablara ayrılmış, Bağdad'da 1936-1942 seneleri arasında tab edil-miş beş cildlik bir eserdir"".
1) G. Sınapian'ın Fransızca olarak kaleme aldığı Code-Civil Ottoman isimli kitab, Mecelle'nin fransızca tercemesi mahiyetinde ise de Mecelle'nin; 9, 11, 12, 13, 14, 15 ve 16. kitaplarındaki mad-delerden bazıları ile Fransız Medeni Kanunu arasındaki bir muka-yeseyi ihtiva etmesi bakımından bir nevi şerh olarak mütalea olu-nabilir"".
j) Evkaf-ı Hümayun İdare Meclisi reisi Kuyucakh-zade Meh-med Atıf Bey tarafından başlanılan Mecelle şerhi; şârihin vefatı dolayısiyle tamamlanamamış ve K. el-Şirket'te kalmıştır"". Eksik olmasına rağmen Mecelle şerhleri içerisinde meşhurdur. Muhtelif tabları mevcuttur.
k) Kitab'ul Edillet'il Asliyyet'il Usûliyye Şerh Mecellet'-il - Ahkâm'il - Adliyye fi Kısm'il Hukuk'il Medeniyye: Mecelle'-deki kavaid-i Külliyye'nin kaynakları ve şerhi mahiyetindedir. Su-riye (Şam) Hukuk Fakültesi öğretim üyelerinden Muhammed Said el-Gazzi tarafından arapça olarak kaleme alınmıştır. 1919 senesinde üç küçük cild halinde Şam'da neşr edilmiştir.
1) Tatbikat-ı Mecelle: Mansûri-zade Mehmed Said Bey ta-rafından te'lif edilmiştir. K. el-Buyûa âid Fıkhi meseleleri Kavaid-i
110. bk. Felsefet'ut-Teşri, s. 68-69.
111. Aynı eser, s. 69.
113. Aynı yer.
113. İst., 1888, 341 s.
114. Hayatı için bk. Osmanlı Müellifleri, I, 388; Meşhur Türk Hukukçuları, s. 341-343.
1334) «Varlığımı kudreti ile tutana yemin olsun; iyiliği emredecek, kötülükten alacaksınız.. Aksi halde Allah-ü Taâlâ, tarafından size bir azab göndermesi yakındır. Sonra.. Dua edersiniz; le-hinize kabul etmez..>> **
Batan bir gemide felaket, bütün yolcularınadır. Bu sebeble birinin yaptığı yanlış harekete, diğerleri mani olmak zorundadırlar..
TEYSİR'ÜL-VÜSUL adlı eserden.. İzahı 1191. Hadis-i şerifte..
حرف لا
١٣٣٥ لا تأكلوا بالشمال ، فإنَّ الشَّيْطَانَ يَأكل بالشمال . ( رواه ابن ماجه )
(y) - LAMELIF - HARFİ İLE BAŞLAYAN
HADİS-İ ŞERİFLER
1335) «Solla yemeyiniz, çünkü şeytan solla yer..>>
tarih devirlerinden her biri: İlk Çağ. Orta Çağ, Yni Çağ, Yakın Çağ 2.devir 3. zaman dilimi
cadas 1 : چاغداش.cağımızda yaşayan (mua sir) 2. yaşadığımız çağa uygun (asri, modern)
3 aynı çağda bulunan
çah چاه : kuyu, çukur
palaktikabuk, çevik
چالی : dalla cok catalli ve sapları odunsu küçük boylu bitki
camur 1 : چامور.balçık, hamur kıvamında yapı lan toprak 2 harç, çimento, kum vb. karışım, hamur kıvamında inşaat malzemesi 3.(mec.) birleştirici, yapıştırıcı (madde)
cap 1 : چاپ.buyüklak, ölçü 2.değer 3.çemberin merkezinden geçen kiriş
capulcu چاپولجی : talancı, yağmacı
Car 1 : چار.Rus imparatoru, Rus kralı 2.Bulgar
kralı
car چار : dört
car-çiz چار چیز : dort şey
çar ü naçar (carnaçar( چار و ناجار : careli veya çaresiz, ister istemez
care 1 : چاره.çözüm yolu, çıkar yol; kurtuluş yolu 2. tedavi yolu
care-i halas چاره خلاص : kurtuluş çaresi (yolu(
care-i Kur'aniye چاره قرآنبه : Kur'an'ın gösterdiği
çare
care-i necat چاره نجات : kurtuluş yolu
care-i tahfif چاره تخفیف : hafifletici care
care-i yegane چاره یگانه : tek care
çak 1 : چاند.yarılma ve çatlama sesi 2.yarma, çat-latma
arhark bak. çark)
parh-1 saadet چرخ سعادت : mutluluk düzeni mutlu hayat düzeni
park چرخ : ekseni etrafında dönen teker lek şeklinde makina parçası 2.düzen, sistem 3.gök sistemi (felek) 4.talih, şans 5.dönme, dönüş 6. tuzak
çarşadınlara ait elbise uzerine gi yilen örtü, üstlük
cars چارشو dükkanların yer aldığı alış veriş yeri
çarşı-yı âlem چارشو عالمdunya veya kainat
çarşısı
carşı-yı ticaret چارشوی تجارت : ticaret çarşısı
Çaycı Emin جايجي أمين : Aslen Vanlı olan Emin
Bey. Doğu Anadolu bölgesinden sürgün ola rak Kastamonu'ya gönderildi. Kastamonu'da Nasrullah Camiinin şadırvanında bir çay oca ğı işletiyordu. Emin Bey Kastamonu'da iken, Üstad Bediüzzaman'ı Kastamonu'da Çarşı Polis Karakoluna getirmişlerdi. Emin Bey Be diüzzaman'ı o zaman tanıdı. Küçük bir alış verişle başlayan hizmeti, ömrünün sonuna kadar devam etti.
Van'daki ismi Yemen Beydi. Üstad Bediuz-zaman, onun ismini Emin Bey olarak değiş tirdi. Risale-i Nur talebeleri arasındaki ismi ise Çaycı Emin'di. Aynı zamanda doğudaki aşiret beylerinden olan Emin Bey, Kastamo nu'da uzun süre Bediüzzaman'a hizmet etti. 1943'de Denizli Hapishanesinde dokuz ay ceza gördü. 1967 yılında Van'da bir trafik ka zasında şehit oldu. Rahmetullahi Aleyh
cayhane چای خانه : cay evi, çay içilen ve oturup sohbet edilen yer
çehre 1.2 : چهره.görünüş, şekil
çekirdek 1 : چكردك.etli meyvelerin tohumu 2.(mec.) bir şeyin temeli, özü
çekirdek-i asli چكردك أصلى : asli çekirdek (mec.( esas öz; başlangıç, başlangıç durumundaki öz, temel, dayanak
çekirdeki esasiye چكردك أساسيه : esas çekirdek, (mec.) ilk temel, dayanak, öz
çekirdeki insaniye چكردك إنسانيه : insan varli-ğının çekirdeği, (mec.) insan varlığının özü, dayandığı temel (ruh, mânevi kalb(
pekmek 1 : جكمك.tartmak 2.germek 3 içine almak, emmek 4.bir yerden başka bir yere sü rüklemek, veyak 5.geri almak 6. zor durumla-ra katlanmak, dayanmak. vb
sendan چندان : gerçi, her ne kadar
esm 1 : چشم.gz su kaynağı
pesmi alil چشم علیل : hastalıklı göz, sakat göz; (mec.) gerçeği görmeyen göz
esmi dil چشم دیل : kalb gözü, gönül gözü
çeşm-i im'an چشم إمعان : dikkatli göz, dikkatli bakış
çeşm-i istikbal-bīnīsi چشم إستقبال بينيسی : gelece ği gören gözü
pesme چشمه : su kaynağı 2.depodan boru veya muslukla akan su
çeşme-i in'am ve ihsan چشمه إنعام و إحسان : inam ve ihsan çeşmesi, (mec.) Allah'ın (c.c.) kulla-rına verdiği ni'metlerin ve yaptığı iyiliklerin, çeşmenin kesintisiz akması gibi, zaman için de sürekli ve kesintisiz devam etmesi
çeşme-i İslam چشمه إسلام : Islam çeşmesi, (mec.) hakikatlerin taze ve bitmeyen kaynağı olan İslam dini
çeşme-i Rabbani چشمه ربانی : Allah'ın (c.c.) çeş-mesi, (mec.) su kaynağı
çeşme-i Rahmet چشمه رحمت :Rahmet çeşme-si; 1. (mec.) bol ve devamlı olan Allah'ın (c.c.) rahmeti ve merhameti 2.Allah'ın (c.c.) mer-hametinin eseri olan su kaynağı
çeyrek جاريك : bir bütünün dörtte biri
çığır 1 : چیغیر toplumda etki meydana getiren yenilik veya değişiklik 2.yeni yöntem, yeni tarz
çıra چيرا : reçineli ağacın çabuk tutuşan kısmı
cira (cera( چراغ : kandil lamba, mum 2.ışık, ışık kaynağı 3.çırak, usta yardımcısı
cirpi چیری : dal parçası
çiçek چيچك : bitkilerde yumurtalığın ve döl-leyici tozların bulunduğu organları, renkli ve güzel şekilli, kokulu taç yaprakları taşıyan kısım
ile çille( له : ahmet, sıkıntı, eziyet 2.ka-palı yerde yalnız başına, bir kısım ihtiyaçla rının karşılanması imkânından yoksun ka-larak, nefsin terbiyesi için ibadetle geçiriler kırk gün
çilehane چله خانه : yalnız başına, bir kısım ih-tiyaçların karşılanması imkânından yoksur kalarak, nefsi terbiye için kırk gün ibadetle geçirilen kapalı yer
çilehane-i uzlet جلهخانه عزلت : yalnız başına ve
çile içinde ibadet yapılan yer
çilingir چپلنگیر : kilit, anahtar gibi ince ve kü çük demircilik işleri yapan usta
cimen من : sık ve kısa ot
cimengah چمنگاه : çimenlik, cimen sahası
çin چین : büklüm kıvrım, kırışıklık; dalga
cin-i cebin چین جسين : alın kırışıklığı
Çin چین : büyük bir uzak-doğu ülkesi. Başşeh ri Pekin, nüfusu bir milyarı aşkın, dili Çince dini Bu-dizm, Taoizm ve Konfüçyüs'cülü gibi batıl olan doğu dinleri yanında daha a sayıda insanların benimsediği Müslümanlı
ve Hıristiyanlık
Çini Maçin چین ماچین : Cin ve Çin'in güneyin deki ülkeler (Vietnam, Tayland, Kamboçya, Bin manya v. s.)
çingene چنگانه : Dunyanın çeşitli ülkelere da ğılmış, göçebe olarak çadırlarda yaşayan, es mer tenli bir topluluk veya bu topluluğun bi ferdi, aynı manada başka bir terim Roman
çingenelik چنگانه لك : )mec.) arsızca aç gözlü
lük; cimrilik
çirkab چرکاب : çirkef, pis su, iğrenç.
çirkâb-ı hayat-ı maddiye چرکاب حیات ماديه maddi hayata ait çirkeflik (iğrençlik)
çirkef چرکف : pis su; iğrenç
Çivril چوری : Isparta'nın doksan km. kuzey batısında Denizli iline bağlı bir ilçe
çöl چول : kumluk, susuz ve ıssız geniş araz sahra
چو تو : gibi (Farsca(
cuha چوخه : ince yün kumaş
cun (c( چون :)Farsça) gibi 2.için (çün me lek seyranına چون ملک سیرانه : meleklerin sey retmesi için)
bir şey unutmadım." İşt er: "Ondan sonra hiçbir ede asem İşte bu vakıalar ehâdis-i
mendil seklinde oyle avucunu "Şimdi mendili re ka Sonra, mubarek avucuyle gaibd oraya boşaltmış. İki üç defa öyle yaparak Ebu mânevi-i dua-yı u sirr-i manev li topla." Toplamış. Bu n birşey alır gibi, bu Hureyre'ye demiş: Nebevi ile, Ebu Hürey-
TARINTE BUG
-1284-Nasreddin Hoca nun
vefatı.
-1633-Engizisyon
Mahkemesi'nce mahkûm edilen Galile, Dünya'nın döndüğüne ilişkin tezini inkâr etmek zorunda kaldı.
- 1780 - Erzurumlu İbrahim Hakkı'nın vefatı.
1941 - Almanya SSCB'yi istilā etmeye başladı.
BIR AYET
HAZIRAN
22
PAZAR
26 1446 ZİLHİCCE
RUMI: 9 HAZİRAN 1441
HIZIR: 48
Kalplerinde bir hastalık vardır, Allah, hastalıklarını daha da artırmıştır. Yalan söylemeleri sebebiyle onlar için can yakıcı bir azap vardır. (Bakara: 10)
BİR HADİS
Allah için seven, Allah için düşmanlık eden, Allah için veren ve Allah için vermeyen kimse imanını kemale erdirmiştir.
(C. Sağîr, No: 3521)
Allah için işleyiniz, Allah için görüşünüz, Allah için çalışınız. Lillâh, livechillâh, lieclillâh rızası dairesinde hareket ediniz. Lem'alar
azap edecek değildir." Diğeri, "Onlar Allah'tan bağışlama diledikleri hâlde Allah onlara azap verecek değildir" [Enfal Suresi: 32.] cümleleridir Ben vefat edince aralarında Kıyamete kadar ikinci güvence olan istiğfarı bıraktım.
Tirmizi, Tefsir-i Sure: 4,8
***
Tövbekâr mü'minler
Abdullah ibni Abbas (ra) rivayet ediyor:
Müşriklerden birtakım kimseler adam öldür-müşler ve bir çok cinayet irtikap etmişler ve zina edip bunda da çok ileri gitmişlerdi. Bunlar bu kusurlarıyla Muhammed sallallahü aleyhi ve sel-leme gelerek, "Yâ Muhammed! Senin tebliğ ve kendisine davet ettiğin İslâm dini şüphesiz ki çok güzeldir. Eğer bize vaktiyle işlediğimiz bunca ci-nayet ve sefahatin kefareti (ve arınmak yolu) bu-lunduğunu bildirseniz." demişlerdi. Bunun üze-rine şu mealdeki ayetler nazil oldu: Onlar ki, Allah ile birlikte başka bir Tanrıya dua etmezler ve Allah'ın haram kıldığı canı haksız yere öldür-mezler ve zina etmezler. Her kim de bunları ya-parsa ağır cezaya uğrar. Kıyamet Günü ona iki kat azap edilir. Ve muhakkak azapta ebedî zelil ve hakir kalırlar. Ancak tövbe ve iman edip hayır işleyenler başkadır. Çünkü Allah bu tövbekâr
ma'minlerin kötülüklerini iyiliklerle değiştirir, çünkü Allah Gafur, Rahîm bulunuyor. Bir de: avet-i kerîmesi nazil oldu.
kad
Sahih-i Buhari, Hadis No: 1729.
re: 4
***
Allah'ın dostluğu
Hz. Aişe'den (r.anha) rivayetle:
di
Şu üç şeyin doğru olduğuna yemin ederim:
rh
(1) Allah İslâm'da nasibi olan kimseyi İs-lâm'dan nasipsiz kimseyle bir tutmaz. İslâm'dan nasip ise şu üç şeydir: Namaz, oruç, zekât.
se
(2) Allah dünyada bir kulunu dost edinirse, Kıyamet Gününde başkasının dostluğuna terket-mez.
ç
(3) Bir kimse bir topluluğu severse Allah onu mutlaka onlarla beraber kılar. Dördüncü birşey daha vardır ki, doğru olduğuna yemin etsem gü-nahkâr olmayacağımı umarım. O da şudur: Allah dünyada bir kulunun kusurunu örterse, Kıyamet Gününde de mutlaka örter.
varlığını maalesef hem duyduk, hem gördük. Yukarıda bahsettiğim yurtta kalırken, üniversiteye baş açık giden kızlar vardı. Burada neden açıldınız sorusuna:
"-Babam zorla kapattı, memlekette böyle dolaşa-mıyorum, hevesim var..." gibi cevaplar vermekteydiler. Burada âilenin de yanlışları söz konusu maalesef...
Gelelim kız-erkek evlerini şiddetle savunanlara... Bir defa dînî hassasiyeti olmasa da hayâ duygusunu yi-tirmemiş hiçbir anne-baba, kızlarının karma bir öğrenci evinde, erkeklerle birlikte kalmasını istemez. Hatta ken-dilerini "liberal" diye tanıtan kimi insanlar bile bu du-rumdan rahatsız olurlar. Fakat ne zaman ki bu tartışma ülke gündemine oturdu, kimi çevreler, internet medyası, basın, televizyon gibi yayın organlarıyla, yürüyüşlerle, pankartlarla "kızlı-erkekli ev olmaz" görüşünü protesto ettiler. Onlara göre 18 yaşını geçmiş üniversiteli fertler, artık özgür kararlar alabilirlerdi. Ama bir şeyi ya unut-muşlardı ya da bilmiyorlardı:
"Zināya yaklaşmayın. Zira o, bir hayâsızlık ve çok kötü bir yoldur." (el-İsra, 32)
"Zulmedenlere meyletmeyin, yoksa ateş size
de dokunur." (Hüd, 113)
Bu âyetler, fertlerin ve toplumların nasıl çöktüğünü ve ateş kenarında gezdiğini açıkça ifade ediyor. Tarih bunun pek çok kez şahidi oldu. Bizzat yaşadığımız gün-lerde, Avrupa ve Amerika'nın hâli ortada... Bu örnek-ler ortadayken ibret almamak, göz göre göre maddi ve mânevi bir uçuruma sürüklenmek böyle olsa gerek!..
G eçtiğimiz aylarda Türkiye'nin gündemini belirleyen konulardan biri de, "kız-erkek beraber kalınan evler" konusuydu. Konu gündeme yeni düştü, yeni dile getirildi, ama zaten hayli zamandır kanayan bir yaraydı. Ülkenin idârî makamı konuştu, vâliliklere tâlimat ve yetki verildi; apart yurt ya da ev sahipleri açıklamalar yaptı, hassas âileler tedirgin oldu.
Ölçme Seçme ve Yerleştirme Merkezi (ÖSYM)'nin 2012-2013 dönemi için açıkladığı rakamlara göre, geçen yıl üniversitelerde önlisans, lisans, lisansüstü ve ihtisas eğitimi alan 4 milyon 975 bin 690 öğrencinin 2 milyon 268 bin 753'ünü kızlar, 2 milyon 706 bin 937'sini erkek-ler oluşturuyor. Yine Yurtkur'un verdiği bilgilere göre, yurtlardaki toplam yatak sayısı 310.000; ancak mevcut üniversite öğrencisi sayısı 4.975.690... Özel yurtlarla sayı biraz daha artsa da, bazı öğrenciler, belki konforundan, belki yurdun toplu ortamında kalamadığından, belki de diğer sebeplerden eve çıkmayı tercih ediyorlar. Bazı öğrencilerin eve çıkma ya da apart dairede kalma sebebi ise, tamamen "özgürlük"...
Ülkemizde kız ve erkek apartları olduğu gibi, daire-leri ayrı olmak kaydıyla karma apartlar da var. Apartlar, genellikle iki ya da üç odası olan, mutfağı, banyosu, ça-maşır makinesi, televizyonu, internet bağlantısı ve diğer bazı elektrikli ev âletlerinin bulunduğu dairelerden olu-şuyor. Aparttan kiracılar memnun olduğu gibi ev sahip-leri de memnun oluyor. Çünkü apartlarda daire başına değil, kişi başına kira alınıyor. Bazı Anadolu şehirlerinde
yeterli yurt ya da ev bulunmadığı için öğrenciler apart kiralıyor. Apartların, belki tamamı değil, ama çoğunluğu denetimden uzak... Kamera sistemi, bekçisi, güvenliği var olsa da özel hayat denilerek kimse kimseye karışmı-yor. Yani kız apartında rahatlıkla bir erkek öğrenci ya da erkek apartında rahatlıkla bir kız öğrenci kalabiliyor. Dairede denetim olmadığından evlilik dışı ilişkiler de rahatlıkla mekân bulabiliyor.
Daha evvel görev yaptığım şehirde bol bol apart da-ireler mevcuttu. Kışın ısınma problemi yaşadığımız için arkadaşımla bazı apart daireleri dolaştık. Kira fiyatı, kişi başı ve çok yüksekti. Fakat her türlü konfor mevcuttu. Biz Kur'ân Kursu öğreticisi olduğumuzu ve bazı hassasiyet-lerimiz bulunduğunu söyleyince apartın görevlisi bize:
"-Hocahanımlar, ben gündüz buradayım. Ama gece evime gidiyorum. Gece buraya kim gelir, kim gider bile-mem, burası size uymaz!.." diye bir itirafta bulunmuştu.
Zaten etraftan apartlarla ilgili dedikoduları da duy-muştuk. Daha sonra özel, mütedeyyin bir üniversite yur-duna yerleştik. Öğrenci yurtlarının giriş-çıkış saatleri bellidir. İmza ile girilip çıkılır. Akşam belli bir vakitten sonra dışarı çıkma izni yoktur. Bazı yurtların servisleri bulunur, öğrencilerin okula ulaşımı servislerle sağlanır. Güvenlik kameraları, gece-gündüz güvenlik görevlisi yurtta nöbet tutar.
Gelelim öğrenci evlerine... Meselenin düğümlendiği nokta burasıdır. Okulunda, dersinde, edebiyle üniversite okuyan kardeşlerimizi mevzûnun dışında tuttuğumu-
halatalım Universite okumak, kanaatince, kişi, tomlini ve değerlerini umitmuyorsa, geleceğe bir ya-mdir Bu ayrı bir konu... Fakat birçok öğrenci evi, Jovetinden mahrum. Bundan yıllar önce Anadolu'da meestelerin sayısının artmasıyla öğrencilerin kiralık ev bide de artış yaşanmış, kimi ev sahipleri, öğrenciye kiralamama konusunda çok titiz davranmıştı. Fakat ev sahipleri baktı ki, öğrenciler, kişi başı kira getiriye esler öğrencilere de kiralanır oldu. İşi-gücü tahsilini ta-mamlamak olan öğrencilere komşular tarafindan maddi-manevi destekte bulunulurken, evlerine karşı cinsten arkadaşlarını getiren gençlerin durumu apartmanlarda di krizlere sebep oldu.
Bir defa bir kız öğrenci evinde erkek öğrencinin, bir ekek öğrenci evinde de kız öğrencinin isterse bir sa-aldine bulunmasını, hiçbir dindar müslüman kabul edemez, Bahanesi ders çalışmak, proje hazırlamak, kut-Ima yapmak... ne olursa olsun, bizim toplumumuz buna ecak bakmaz, Zira "Atesle barut yan yana durmaz!" Bu sebeple talebe kardeşlerimizin evvela kendileri, sonra toplumun değerleri adına bu hususa çok dikkat etmeleri gerekmekte...
Bu hususta memleketim Konya'da yıllardır bir dedi-kodu olarak dillendirilen bir mevzů resmi kaynaklarca da te'yid edilmiş. Ajans haberi bakın ne diyor:
"Konya'nın merkez Selçuklu ilçesine bağlı bin-lerce öğrencinin yaşadığı 100 bin nüfuslu Bosna Hersek Mahallesi Muhtarı Ayhan Ufacık, kız ve er-lek öğrencilerin aynı evde kalmasıyla ilgili yaşanan turtışmalarla ilgili düşüncelerini anlattı. Öğrencileri sevdiklerini ve onlara da yardım ettiklerini belirten Muhtar Ufacık:
"Bazen biz öyle şeylere şahit olduk ki, bir evi bayanlar, diğerini de erkekler tutmuş; ortadan kapı açmışlar. Sonradan vatandaşlar yapılan swadan durumu anlamışlar. Bize de gösterdiler o duvarı, biz de gördük. Bizim örf, adet ve dinimi-zin gereği ateşle barut yan yana durmaz, herkesin ayrı ayrı durmasında fayda var. Beraber kalan öğrencilerden komşular rahatsız. Çok şikâyet geliyor. Gürültü çok oluyor, müzik sesini aşıyorlar, burada açıklayamayacağım şeyler oluyor. Buna duyarı vatandaşlarımız bize gelip şikâyet ediyor, biz de gere-kam yerlere bildiriyoruz. Bir evi kiraya verirken emlakçı ve ev sahiplerinin duyarlı olması gerekiyor." (Bkz: iha.com.tr)
18 yaşını doldurmuş olmak, bizim dinimizce "sı-mrsız bir özgürlük sebebi" değildir. Birbirine nikâh düşen iki cinsin bir arada bulunması, halvet doğurur ve son derece zararlıdır. Bu konuda da maalesef en çok taran kızlar görmektedir. Evlilik hayalleriyle kandırılan kzlar, bekâretlerini kaybetmekte, belki gebe kalmak-tabu bebeği aldırmakta, okul bittikten sonra da terk edilmektedir. Anadolu'nun belki de ücrâ bir kövünde yaşayan masum ailenin olanlardan haberi olmamakta, ebeveynler kızının şehre okumaya gittiğiyle övünmek-tedirler.
zu hatırlatalım. Üniversite okumak, kanaatimce, kişi, kendini ve değerlerini unutmuyorsa, geleceğe bir ya-arımdır. Bu ayrı bir konu... Fakat birçok öğrenci evi, denetimden mahrum... Bundan yıllar önce Anadolu'da üniversitelerin sayısının artmasıyla öğrencilerin kiralık ev talebinde de artış yaşanmış, kimi ev sahipleri, öğrenciye ev kiralamama konusunda çok titiz davranmıştı. Fakat ev sahipleri baktı ki, öğrenciler, kişi başı kira getiriyor; evler öğrencilere de kiralanır oldu. İşi-gücü tahsilini ta-mamlamak olan öğrencilere komşular tarafından maddi-mânevî destekte bulunulurken, evlerine karşı cinsten arkadaşlarını getiren gençlerin durumu apartmanlarda ciddi krizlere sebep oldu.
Bir defa bir kız öğrenci evinde erkek öğrencinin, bir erkek öğrenci evinde de kız öğrencinin isterse bir sa-atliğine bulunmasını, hiçbir dindar müslüman kabul edemez. Bahanesi ders çalışmak, proje hazırlamak, kut-lama yapmak... ne olursa olsun, bizim toplumumuz buna sıcak bakmaz. Zira "Ateşle barut yan yana durmaz!" Bu sebeple talebe kardeşlerimizin evvela kendileri, sonra toplumun değerleri adına bu hususa çok dikkat etmeleri gerekmekte...
Bu hususta memleketim Konya'da yıllardır bir dedi-kodu olarak dillendirilen bir mevzû resmi kaynaklarca da te'yid edilmiş. Ajans haberi bakın ne diyor:
"Konya'nın merkez Selçuklu ilçesine bağlı bin-lerce öğrencinin yaşadığı 100 bin nüfuslu Bosna Hersek Mahallesi Muhtarı Ayhan Ufacık, kız ve er-kek
Jamil sıcak bakmaz sebeple talebe kardeşlerimizin eve toplumun değerleri adına bu hususa çok dikkat etmeleri gerekmekte...
Bu hususta memleketim Konya'da yıllardır bir dedi-kodu olarak dillendirilen bir mevzû resmi kaynaklarca da te'yid edilmiş. Ajans haberi bakın ne diyor:
"Konya'nın merkez Selçuklu ilçesine bağlı bin-lerce öğrencinin yaşadığı 100 bin nüfuslu Bosna Hersek Mahallesi Muhtarı Ayhan Ufacık, kız ve er-kek öğrencilerin aynı evde kalmasıyla ilgili yaşanan tartışmalarla ilgili düşüncelerini anlattı. Öğrencileri sevdiklerini ve onlara da yardım ettiklerini belirten Muhtar Ufacık:
"Bazen biz öyle şeylere şahit olduk ki, bir evi bayanlar, diğerini de erkekler tutmuş; ortadan kapı açmışlar. Sonradan vatandaşlar yapılan sıwadan durumu anlamışlar. Bize de gösterdiler o duvarı, biz de gördük. Bizim örf, adet ve dinimi-zin gereği ateşle barut yan yana durmaz, herkesin ayrı ayrı durmasında fayda var. Beraber kalan öğrencilerden komşular rahatsız. Çok şikâyet geliyor. Gürültü çok oluyor, müzik sesini açıyorlar, burada açıklayamayacağım şeyler oluyor. Buna duyarlı vatandaşlarımız bize gelip şikâyet ediyor, biz de gere-ken yerlere bildiriyoruz. Bir evi kiraya verirken emlakçı ve ev sahiplerinin duyarlı olması gerekiyor." (Bkz: iha.com.tr)
18 yaşını doldurmuş olmak, bizim dinimizce "sı-nırsız bir özgürlük sebebi" değildir. Birbirine nikâh düşen iki cinsin bir arada bulunması, halvet doğurur ve son derece zararlıdır. Bu konuda da maalesef en çok zararı kızlar görmektedir. Evlilik hayalleriyle kandırılan kızlar, bekâretlerini kaybetmekte, belki gebe kalmak-ta, bu bebeği aldırmakta, okul bittikten sonra da terk edilmektedir. Anadolu'nun belki de ücrâ bir köyünde yaşayan masum âilenin olanlardan haberi olmamakta, ebeveynler kızının şehre okumaya gittiğiyle övünmek-tedirler.
Aynı şekilde kimi erkek talebe kardeşlerimiz de kız arkadaşlarının tabiri câizse oyununa gelmekte; bursunu, ailesinin dişinden tırnağından artırdığı harçlığını, kızlara harcamakta, mezun olmadan evvel de terk edilmektedir.
Bir kız, bir erkek aynı evde kalan öğrenciler bu-lunduğu gibi, kızlar ve erkekler olarak kalanlar da var. Zaman zaman kız-erkek ilişkileri ya da duygusal bağ-lar, çeşitli terör örgütlerince de kullanılmakta, pırıl pırıl gençler, ülkesine hizmet edecekken hıyânet plânlarına maşa olmaktadır.
Ömrünü başörtülüler ve dindarlarla mücadeleye adamış ve birkaç yıl evvel ölmüş olan bir kadın profe-sörün, kız ve erkek öğrencileri evlerde buluşturduğu, bu öğrencilerin misyonerlik hareketleri ve terör örgütlerinin faaliyetlerinde kullanıldığı haberlere konu olmuş ve tar-tışma konusu olmuştu.
D..
Aileler evlatlarını okutuyor, evlâdını kazandığı üni-versitenin bulunduğu şehre elleriyle yerleştiriyor. Ama bazı kız ya da erkekler âilevî, sosyal, ekonomik ve psi-kolojik sebeplerle üniversitede değerlerinin tamamen zıddı bir genç oluveriyor. Memleketinden başı örtülü, pardesülü gelip okuduğu şehrin otogarında tesettürünü açan, okuduğu şehirde başı açık, makyajlı, asortik giyinip memleketine giderken pür tesettür kapanan kızlarımızın varlığını maalesef hem duyduk, hem gördük. Yukarıda bahsettiğim yurtta kalırken, üniversiteye baş açık giden kızlar vardı. Burada neden açıldınız sorusuna:
"-Babam zorla kapattı, memlekette böyle dolaşa-mıyorum, hevesim var..." gibi cevaplar vermekteydiler. Burada âilenin de yanlışları söz konusu maalesef...
Gelelim kız-erkek evlerini şiddetle savunanlara... Bir defa dînî hassasiyeti olmasa da hayâ duygusunu yi-uma bir öğrenci
açan, okuduğu şehirde başı açık, makyaji, asortir giyini memleketine giderken pür tesettür kapanan kızlarımızı-varlığını maalesef hem duyduk, hem gördük. Yukarıd bahsettiğim yurtta kalırken, üniversiteye baş açık gider kızlar vardı. Burada neden açıldınız sorusuna:
"-Babam zorla kapattı, memlekette böyle dolaşa mıyorum, hevesim var..." gibi cevaplar vermekteydile Burada âilenin de yanlışları söz konusu maalesef...
-コ
Gelelim kız-erkek evlerini şiddetle savunanlara.. Bir defa dînî hassasiyeti olmasa da hayâ duygusunu yi tirmemiş hiçbir anne-baba, kızlarının karma bir öğrenc evinde, erkeklerle birlikte kalmasını istemez. Hatta ken-dilerini "liberal" diye tanıtan kimi insanlar bile bu du-rumdan rahatsız olurlar. Fakat ne zaman ki bu tartışma ülke gündemine oturdu, kimi çevreler, internet medyası, basın, televizyon gibi yayın organlarıyla, yürüyüşlerle, pankartlarla "kızlı-erkekli ev olmaz" görüşünü protesto ettiler. Onlara göre 18 yaşını geçmiş üniversiteli fertler, artık özgür kararlar alabilirlerdi. Ama bir şeyi ya unut-muşlardı ya da bilmiyorlardı:
-
"Zinâya yaklaşmayın. Zira o, bir hayâsızlık ve çok kötü bir yoldur." (el-İsrâ, 32)
K 1
"Zulmedenlere meyletmeyin, yoksa ateş size de dokunur." (Hûd, 113)
Bu âyetler, fertlerin ve toplumların nasıl çöktüğünü ve ateş kenarında gezdiğini açıkça ifade ediyor. Tarih bunun pek çok kez şâhidi oldu. Bizzat yaşadığımız gün-lerde, Avrupa ve Amerika'nın hâli ortada... Bu örnek-ler ortadayken ibret almamak, göz göre göre maddi ve mânevî bir uçuruma sürüklenmek böyle olsa gerek!..
Kuantum alanın” ortaya koyduğu görevler ve icrasına vesile olduğu faaliyetler, bu sahanın “esir ortamına” tekabül edip etmediği sorusunu gündeme getirmiştir. Dikkatlerin üzerinde toplandığı nokta ise, bu alanla gelişen mana derinliğinin öteden beri var olan esir ortamı anlayışına paralellik arz etmesidir. Bilimin özellikle yeni fiziğin gittikçe madde ötesi unsurları gündemine sokması ve türlü türlü ince teknolojilerle bilinmeyenlerin sırları üzerindeki yoğun çabaları neticesinde gelecekte “kuantum alanı-esir” ilişkisi konusunda daha açık bir anlayışa ulaşabileceğimizi söyleyebiliriz.
Kaynaklar:
1 E. Whittaker’in alıntısı, A. History of theTheories of Aether an Electricity, Nelson, London, 1951; 194. 2 O. Lodge, “Theetheranditsfunctions”, Nature, XXVII, 1883; 304. 3 Mach ilkesi: cismin evrende kendi başına sabit bir kütlesi yoktur ve kütle iki cisim arasındaki ilişkiye bağlıdır. 4 F. Hoyle, Frontiers of Astronomy, s.304. 5 W. Thirring, “Urbausteine der Materie”, Almanach der ÖsterrichischenAkademie der Wissenschaften, cilt 118 (1968), s.160. 6 M. CapekThePhilosophicalImpact of ContemporaryPhysics, s.319.
1965’lerden önceki astronomi anlayışı büyük ölçüde değişti ve ders kitapları yeniden yazıldı. 1925’lerde kâinatın sadece Samanyolu galaksisinden ibaret olduğu sanılıyordu. Michelson Morley deneyi dünyanın sadece Güneş etrafındaki hızı esas alınarak tek hareket yaptığı esas alınarak yapılmıştı. Hâlbuki teleskopların büyütülmesiyle anlaşıldı ki, dünya bir değil, birkaç hareketi aynı anda yapmaktadır. Yapılan incelemelere göre dünyanın hızının galaksimiz merkezine göre saatte 220 km dir. Bir önemli diğer bir keşif ise yıldızlar arası boşluğun yıldızların ve gezegenlerin içerdiği kütleden daha büyük kütleye sahip olduğunun belirlenmesidir. Kısaca, boş uzay gerçekte, birbirine bağlı manyetik ve elektriksel sahalarla doluydu. Yıldızların nükleer reaksiyonları ve özellikle süpernova patlamaları açığa çıkan yüksüz ve çok küçük olan nötrino fışkırmaları ile devamlı besleniyordu.
Evren, gerçekte evrende olmasi gereken maddenin yüzde onudur. Bu evren, yüzde doksan, ne olduğunu bilmediğimiz, hakkında hiçbir fikrimizin bulunmadığı, "Karanlık Madde"den oluşmaktadır Bu demektir ki uzay “boş” olmayıp, gözlenen maddenin 9 katı kadar ağırlıkta görünmeyen kütle ile dolu bulunmaktadır. Görünmediğinden ve doğrudan belirlenemediğinden karanlık unvanı verilen “kayıp kütle” ya da “Karanlık Madde"nin ve “kara enerji”nin varlığını gerektiren birçok gözlem bulunuyor. Kâinatı ivmeli olarak genişleten etkinin bu “kara enerji” olduğu bildiriliyor.
Açığa çıkarılan sırlar kâinatta hâkim olan muazzam gücün varlığını daha belirgin hale getiriyor. Elbette sayısız gök cisimlerini nizam içerisinde ayakta tutan bir güç var. Elbette belli bir gayeye yönelik böyle büyük bir gücün sahipsiz olduğunu iddia edecek kimse bulunmuyor. Tüm kâinata hâkim olan bu kuvvet beraberinde yıldızları ve galaksileri de bir nizam içinde tutuyor, dengeyi sağlamada “vasıta” bir madde ve enerji olmalıdır. Adına ister “kara enerji” diyelim isterse “esir enerjisi” diyelim açık olan şu ki böyle olağanüstü bir kuvvetin kontrolü, herşeye hâkim, sonsuz bir kuvvete sahip Yüce bir varlık sayesinde mümkün olabilir. Elbette ki, bu gücün sahibi dünyayı ve tüm kâinatı yaratan, kuvveti sonsuz, ilmi nihayetsiz, her şeye gücü yeten Allah’tan başkası olmayacaktır.
Ve Bediüzzaman Eskişehir Mahkeme-sinde, Tesettür Risalesi isimli eserinde ge-çen tek bir cümle sebebiyle, on bir ay hap-se mahkum edilir. O cümle de şudur: "Merkez ve payitaht-ı hükümette, çarşı içinde, gündüzde, ahalinin gözleri önünde, gayet adi bir kundura boyacısı, dünyaca rütbeten büyük bir adamın açık bacaklı ka-rısına bilfiil sarkıntılık etmesi, tesettür aleyhinde olanların hayâsız yüzlerine bir şamar vuruyor!"
Güzellik yarışmalarının bizzat Mustafa Kemal'in himâye ve teşvikleriyle organize edildiği; 19 Mayıs kıyafetleri, balolar, dans-lar, karma eğitim yoluyla tesettüre fiilen savaş açıldığı; gazete ve dergilerin müsteh-cen neşriyatta yarışa girdiği bir dönemde söylenen bu söz, gerçeğin tam ifadesi ol-masına rağmen, devrin yöneticilerinin fena halde gücüne gitmiş olmalıdır ki, Bediüz-zaman'ın mahkûmiyetine gerekçe olarak gösterilir.
dusunceleri arasında hiçbir tenákuz olma van gerçek bir fikir adamıdır.
Ülkemiz aydınlarının başlangıcından beri Risale-i Nur'a olan tavrını nasıl bulu-yorsunuz?
Umumiyetle korkak ve pısırık, gerçek manmışların yanında ne istediğini bilme yen, kararsız ve mütereddit bir süru sahte münevver, samimiyeti olmayan, ne istedi-ğını bilmeyen bir tavır
Sizce Bediüzzaman Said Nursi asrın meselelerine ne şekilde yaklaşmıştır?
Bediüzzaman Said Nursi, asrın mesele-lerine tam bir mütefekkir olarak yaklaş-mıştır Bizce Risale-i Nur'ların yeni baştan ve izahlı olarak neşredilmesi çok faydalı olur
Eli kalem tutanlar maalesef gerçek ve samımı mütefekkirlerimizi ihmal edegel-mişlerdir. Avrupa bizden daha kadirşinas-tır. Bir Kenan Rifai'yı, bır Muzaffer Ozak'ı bizden daha iyi tanıyorlar. Düşündürü-củ
Ve ne düşündürücül İslamın son kale-sini saygıyla ve şuurla anmak, tanıyıp ta-nıtmak aydının gerçek vazifesi değil midir? Siz, fedakârlıkta ve sadakatte örnek olarak vazifenize devam edin.
***
Türk halkı nasıl oluyor da, onun peşin-den gidiyor? Biz devrimleri kanun kuvve-tuyle koruyoruz. Said Nursi sırtında bir hır-kayla milyonlarca insanı peşine taktı. İşte bu nokta sosyolojik açıdan çok ilginçtir.
Prof. Dr. Cahit Tanyol
Aydınlar Konuşuyor, s. 199
***
Said Nursi konusunda biz şimdiye ka-rar yanılmışız. Yanlış bilgi sahibi olmuşuz. İslamıyetten ayrı bir bid'a hareketi zannet-mişiz. Siyasi harıltı ve gürültüler içinde, Said Nursi'yi çok yanlış tanımışız
Tarık Buğra
Aydınlar Konuşuyor, s 409
***
Said Nursi'nin görüşlerının bir açıdan İslam dinının ana kurallarına ve Türki-
ye'nın ihtiyacı olan gelişim çizgisine ters dustüğune inanmam, kendısının kendi ol-
çülerinde uygun ve geçerli saydığı ideali uğruna, yılmadan çaba göstermesını takdır etmeme engel değildir. Gerçekten de, Said Nursinın bır ömur boyu, inancı uğruna kavga verışını, uğraşısını salt bu açıdan takdır etmişimdir
Prof. Dr. Çetin Ozek
Aydınlar Konusuyor, s. 61
***
Asrımızda İslamiyetin ihyası için çalı-şan liderler arasında sadece Bediuzzaman mazinin İslâm büyükleri arasında yer ala-bilir. Onun manevi şahsiyeti Arap dunyası-nın ve Hint yarımadasının bütün muasır li-derlerinin niyetleri ve gayretleri ne kadar samimi, halis ve değerli olursa olsun-uze-rinde çıkıyor. Hakiki bir velinin, bir mu-ceddidin ve bir mücahidin bütün vasıfları-nı muhterem şahsiyetinde toplayan Bedi-üzzaman'ın mırası ve eserleri Türkiye'ye veya Türklere mahsus kalamaz, bunlar bu-tün dünya Müslümanlarının ortak malı ha-line gelmelidir.
Meryem Cemile
The Light
***
Risale-i Nur'un son derece etkili bir se-si ve üslûbu vardır. Bir bakıma, Risale-i Nur, tek başına, bir Islám kültürü kulliya-tıdır. Onun Anadolu'da, okumamış insan-dan aydın insana kadar büyük bir kitleyi yeniden Islam kültürü ve inancıyla eğittigi-ni, adeta, Anadolu'da yeni bir kültür akımı doğurduğunu ve bir kültür savaşına girişti-ğini görmemek mümkün değildir.
Sezai Karakoç
İslamın Dirilişi, s. 32
Eğer Bediüzzaman Hazretleri bir asır önce gelseydi ve isteklerini Üçünců Selim Hana arz etseydı, muhakkak ki, Osmanlı Imparatorluğunun mukadderâtı değışırdı
dağdağa-i siyaset دغدغه سیاست : siyaset çalkan. tıları, siyaset telaş ve sıkıntısı
dağdağa-i tegayür دعدعة تغير : değişip bozulma çalkantısı, sarsıntısı
dağdağa-i tegayür ve fena دغدغة تغير و فنا : de ğişip bozulma ve fäni olarak göçüp gitme çal kantısı
dağdar داغدار : çok üzgün, (yürekten) yaralı,
(içi) yanık, acı dolu
dağdar- teessüf olmak داغدار تأسف اولمق : aca ve üzüntüyle içi yanmak, çok acı ve üzüntü duymak
dağdar etmek داغدار إيتمك : yakmak çok uz
mek, çok acı vermek
dağlar-misal طاغلر مثال : dağlar gibi
dağlarvārī طاعلر راری : dağlar gibi
dağ-misal طاغ مثال : dag gibi
dağvari طاغ راری : dag gibi
dahi دخی : de, da, hem, bile
dahi داهی : çok üstün zekā ve yetenek sahibi
dahi-i azam داهی اعظم en büyük dahi, çok üs-tün zekā ve yetenek sahiblerinin en büyüğü
dähi-i hükema-i mü'minin داهی حکماء مؤمنین mü'min (imanlı, inançlı) ilim ve felsefe dâhi-leri, çok üstün zekâ ve yetenek sahibi olan, dehă derecesinde başarıları bulunan imanlı felsefeci ve ilim adamları (hükema)
dahi-i meşhur داهی مشهور ünlü dahi (bkz.
dahi)
dahi-yi hikmet داهی حکمت : ilim ve felsefe då-hisi, ilim ve felsefede çok üstün zekâ ve yete nek sahibi
dahil داخل : icinde 2. 3.içeri 4.giren, katılan 5.içinde olarak, (...) ile birlikte
dahil-i makam داخل مقام : konu dahili, konu içi
dahil etmek داخل إيتمك : katmak
dahil olmak داخل المق : katılmak, girmek, için-de olmak
da داء : hastalık, maraz 2.zorluk, zahmet
da-is-sila داء الصله : sila hastalığı, memleket özlemi
daavat دعوات : dualar
daavat-ı insaniye دعوات إنسانية : insanların yap-tığı dualar
Dabbet-ül Arz داية الأرض: ayamete yakın za-manlarda kıyamet belirtisi olarak çıkacağı Peygamber (a.s.m.) tarafından bildirilen ve Allah'ın (c.c.) emirlerini tanımıyanları kemi-receği haber verilen bir canlı türü. Kur'an'da (27: 82) kısaca belirtilir
dad 1 : داد.)Allah'tan c.c. gelen) ihsan, lütuf, vergi 2. adalet 3. şikâyet, feryad
dad- ezel داد ازل : )Allah'tan c.c. gelen) ezeli
ihsan, ezeli lütuf, Allah (c.c.) vergisi (bkz. dad-1 Hak)
dad- Hak داد حق : Allah (c.c.) vergisi, Allah'ın
(c.c.) lütuf ve ihsanı
dad ü sited داد و ستد : alışveriş
Daday دادای : Kastamonu'nun bir ilçesi (Kasta muonu'yu Karadeniz'e bağlayan yol üzerinde, Kastamonu'ya yaklaşık 30 km mesafede)
dahiye-i edeb داهية أدب : edebiyat dahisi, de biyat alanında çok üstün zekâ ve yetenek ge-rektiren edebi san'atlar ustası
dahiye-i harb داهية حرب : harb dehası, savaşın sevk ve idaresinde gereken çok üstün zekâ ve kabiliyete sahip olan (büyük komutan)
dahiye-i hilkat داهية خلقت : yaradılış harikası
dahiye-i ilm-i esrar داهية علم اسرار : manevi sırlar
dünyasının dahisi, bilinmesi çok zor ve çok kimseler için kapalı olan månevi ve tasavvufi gerçekler konusunda dehâ derecesinde ba şarıları, buluşları ve görüşleri olan tasavvuf adamı
dahiye-i siyaset داهیه سیاست : siyaset dehâsı, siyasetin gerektirdiği üstün zekâ ve yeteneğe sahip siyaset adamı
dahl (dahil( 1 : داخل.)bir işe karışmak, (bir işin içine) girmek 2.etki
dai 1 : داعی.duacı, dua eden, isteyen 2.sebep, gerektirici 3.dåvetçi, çağrıda bulunan 4.(psk.) harekete getirici (dürtücü) istek ve ihtiyaç (motiv, motivasyon)
dai-i endise داعی اندیشه : kaygılanmaya sebep
dai-i illallah داعى إلى الله : Allah'a (c.c.) ve Allah (c.c.) yoluna dâvetçi
dai-i sübhe داعی شبهه : supheye sebep
dai-yi sidk داعی صدق : doğruluk davetçisi
daim (e) (daim, daima, dâimî, däimen دائمه devamlı, sürekli, her zaman
daim دائم : varlığı devamlı ve ölümsüz, sonsuz
olan (Allah c.c.)
Daim-i Baki دائم باقی : Daim ve Baki; varlığı de به vamlı ve ölümsüz, sonsuz olan (Allah c.c.)
Daim-üt tecelli دائم التجلى : tecellisi devamlı ve kesintisiz olan iş ve eserleriyle devamlı ken-dini belli eden, kendini gösteren (Allah (c.c.)
daimilik دائميلك : devamlılık, süreklilik
157
daimane دائمانه : devamlı şekilde
daire-i diniye
daimi (daimi( دائمي : devamlı, sürekli
dair دائر : ait, hakkında, ile ilgili, üstüne 2.devreden, dönen, dolaşan
daire 1 : دائره.)mat.) çember, merkezden aynı uzaklıktaki noktaların çevirdiği düz alan (düzlem parçası) 2.devlet veya büro işleri-nin yürütüldüğü ve yönetildiği yer 3. makam, mevki, yer 4.meydan, alan, saha 5.sınırlar, sı nırların içi, iç 6.dünya, âlem, câmia, topluluk,
grup, çevre 7.hal, durum 8.yol daire-i adliye دائرة عدليه adalet işlerinin yürü-tüldüğü daire
daire-i afak 1 : دائرة آفاق.ufuklarla çevrili görü nen dünya 2.dış dünya, maddi varlıklar dün-yası
daire-i ahiret دائرة آخرت : ahiret dünyası, öbür dünya
daire-i akıl دائرة : akıl sahası, akıl ve mantık kurallarına uygun düşünme tarzı
daire-i Ars دائرة عرش : Ars makamı, Allah'ın (c.c.), kâinatta ortaksız ve yardımcısız olarak sınırsız hakimiyetini gösterdiği månevi ma-kamı
daire-i Arz دائرة أرض : yeryüzü sahası
daire-i askeriye دائرة عسكريه : ordu ve askerlikle
ilgili işlerin yürütüldüğü daire
daire-i azam (iye دائرة أعظميه en yüksek ve geniş sınırlar 2.en yüce makam, en üstün ha-kimiyet makamı
daire-i azam - alem دائرة أعظم عالم : kainatın en geniş sınırları
daire-i azamet دائرة عظمت : büyüklük sınırları (bkz.hudud-u kibriya(
daire-i azim (e( دائرة عظيم buyük ve geniş sı-nırlar içindeki yer
daire-i bürhaniye دائره برهانیه : delil ve ispat ala-
daire-i cehl دائرة جهل : bilgisizlik dünyası
daire-i cismaniye دائرة جسمانیه maddi varlıklar dünyası
daire-i dahil دائرة داخل : iç sınırlar iç dünya
daire-i ders دائرة درس :ders halkast, dersi dinle-
yenlerin ders veren hocanın çevresinde oluş-turduğu halka şeklindeki oturma düzeni
daire-i diniye 1 : دائرة دينيه.dini makam, din ku-rumunun idare makamı 2.dinle ilgili saha
لا تَجْلِسُوا على الْقُبُورِ ، ولا تُصَلُّوا إليها .
١٣٤٠
1340) «Kabirlerin üzerine oturmaymız ve onlara kılmayınız..» doğru- namaz
Bilmeden kabire basılır ve üzerine oturulursa; sahibine dun okumak Amm gelir.. Namazlar kabristanın dışında kılınmalıdır.. Kabirler arasın-da bulunan mescitte namaz kılmanın mahauru yoktur..
1336) «Allah'tan başka ilah yoktur; cümlesini hiçbir amel ge çemez.. Sonra, bir günah da bırakmaz..»
Bu cümle kelime-i tevhiddir. Tevhidi okuyan, şirkten uzak olur., Allah-ü Taâlâ ise, dilediği kimse için şirk dışında kalan günahları ba ğışlıyacaktır..
İslâm dünyasında İslâm hukukunun Mecelle'ye benzer tarzda maddeleştirilerek tedvini vadisinde gerek Mecelle'den önce ve gerek sonra pek çok çalışmalar yapılmıştır. Bu çalışmaları; öz olarak Mecelle'den önce ve sonra olmak üzere, iki safhada gözden geçir-mek daha iyi olur kanaatindeyim.
a) MECELLE'DEN ÖNCE
İslâm hukukunun tedvini konusunda ilk teklifin, Abbasilerin ilk devirlerinde mezheplerin çoğalması üzerine; 'Abdullah ibn'ul-Mukaffa' (vef. H. 145/762) tarafından yapıldığını görüyoruz. İbn'-ul-Mukaffa' devrin halifesi Ebu Cafer el-Mansur'a; içtihadın ço-ğalması ve birbirine zıd hükümlerin ortaya çıkışından hasıl olan zararı dile getirip, bütün memlekette tatbik olunan umûmî bir ka-nun tedvin olunmasını, bu tedvinde kitap (Kur'an-ı Kerîm) ve Sün-net'ten, eğer bunlarda mevcut değilse, maslahatın icab ettirdiği rey (ictihad) den istifade edilmesi kanaatinde olduğunu bildiren bir teklifte bulundu. Fakat fakîh (İslâm hukukçusu) lerin ve Ulu'l-Emr (devlet reisi ve halife) in ictihadlarda hata yapmaktan çekinmeleri dolayısiyle bu teklif icra sahasına intikal edemedi "".
Daha sonra İbn'ul-Mukaffa'ın teklifinin tesiri ile olacak ki ha-life Ebu Cafer el-Mansûr, H. 147 (765) ve H. 163 (780) senelerin-deki Hacc ziyareti esnasında Mâlik b. Enes'den fıkhî bir tedvinde bulunmasını ve bu müdevvenatı bütün memlekette tatbik ettirmek istediğini söyledi. Mâlik b. Enes bunun üzerine meşhur eseri el-Mu-vatta'ı kaleme aldı. Fakat muhtemelen hata yapmış olmaktan çe-kindiği içindir ki, halifeden, tatbik olunmamasını istedi.
İslâm hukukunun ilk tedvini mahiyetinde olan bu çalışmaları takiben, kısmî de olsa İslâm hukukunun bazı bölümlerine şâmil
olan ve Mecelle'nin sistemini andıran bir tarzda, umumi kaidelerin tesbiti vâdisinde bir takım faaliyetlere rastlamaktayız. Tarihi sıra-ya göre İslâm hukukunun «Usûl-ul-Fıkh» sahasında diyebileceği-miz bu çalışmaların mühim olanları şunlardır:
1. Bu vadide ilk çalışma, Hanefî fıkhı üzere 17 kaidenin, Ebû Tahir Muh. b. Muh. b. Süfyan el-Debbâs tarafından tesbiti şeklinde tezahür ettiği ifade edilmektedir. ".
2. Kavaid-i Külliyye mevzuunda elimizde hususî bir mecmua şeklinde mevcut risalelerin en eskisi, Ebu Tahir el-Debbas'ın tesbit ettiği 17 kaideyi ele alarak 20 kaide ilavesiyle onu 37 ye çıkaran Hanefi fakihlerinden Ebu'l-Hasan el-Kerhiye (vef. H. 340/951 -952) aiddir. ele Kerhî'nin tesbit ettiği bu kaidelere baktığımız-da, bunların, mes'eleleri ta'lil hususunda mezhep imamlarına yol gösterici fikirler olduğunu görürüz "".
3. İlm-i hilaf (Mukayeseli hukuk) ın kurucusu Ebû Zeyd Ubeydullah b. Ömer el-Debûsî (vef. H. 430/1038-1039) Te'sis'ul-Nazar isimli kitabında bu vadide 86 kaide tesbit etmiştir. Hanefi mezhebi fakîhlerinden olan el-Debusî'nin mezhebler arası mukaye-seli bir çalışması da vardır".
4. Hanefî mezhebi âlimlerinden Ebu Hafs Ömer el-Nesefi (vef. H. 537/1142-1143) el-Kerhî'nin tesbit ettiği 37 kaideyi bazı delîl ve benzeri hükümlerle şerh etmiştir".
5. Dünyaca meşhur Hanefî hukukçularından Alaeddin el-Ka-sânî (vef. H. 587/1191) de yedi cildlik Bedâi'ul-Sanâi fi Tertib'iş-Şerať isimli eseri ile fıkhî tedvin sahasında yeni bir metod takib etmiştir"".
6. Şafiî mezhebi âlimlerinden İzzel-Din Abd'el-Aziz b. Abd'el-Selâm (vef. H. 660/1261-1262) ın Kavaid'ul-Ahkâm fî Mesalih'il -Enâm,
7. Malikî âlimlerinden Şehab'ul-Din Ahmed b. İdris el-Karâfi (vef. H. 684/1285) nin el-Furûk isimli dört ciltlik eseri ana kaide-lerin tesbiti vadisindeki te'lif çalışmalarındandır ".
8. Tac'ud-din el-Subki (vef. H. 771/1369-1370) Tevşih'ut-Tas-
129. el-Eşbah, I, 16; Medhal'ul-Fıkh, s. 113
130. el-Fikh'ul-İslâmi II, 938; Medhal'ul-Fikh, s. 113; «Siyaset-i Şer'iyye», İsmail Hakkı, Meram, sa. 7, s. 203
131. el-Fikh'ul-İslâmi, II, 939
132. Aynı yer; el-Egbah, I, 19; Medhal'ul-Fıkh, s. 113; «Siyaset-i Şer'iyye», İsmail Hakkı, Meram, sa. 7, s. 203
Peygamberimizin Ayakkabı ve su kablarile ilgilenen (1), Enes b. Malik'e:
Resûlullah Aleyhisselâmın Ayakkabısı nasıldı?» diye sorulunca (2), Enes b. Malik «Kıbålân idi.» dedi. (3)
Kıbålän: Ayakkabı tasmasına dikilmiş iki kayıştır ki, baş parma-ğıyla yanındaki parmağın arasına geçirilir. (4)
Enes b. Malik'in, tüyü dökülmüş meşin tasmalı bir çift Ayakkabı çıkarıp «Bu, Resûlullah Aleyhisselâmın Ayakkabısıdır.» dediği, İsâ b. Tahman tarafından rivayet edilir. (5)
Abdullah b. Abbas da, Peygamberimizin Ayakkabısı hakkında «İkişer tasmalı idi. demiştir. (7)
Bu Ayakkabı, kat kat dikişli (8), kenarlı, ökçeli, ölçümlü biçim-li Hadramevt işi Ayakkabıyı andırır çift tasmalı idi. (9)
Hicretin 100 üncü veya 110 uncu yılında, Peygamberimizin tasma-lı bir Ayakkabısı, Mekke'de Ubeydullah b. Abbas b. Abdulmuttalib'in kızı Fatıma'nın yanında bulunuyor ve isteyenlere gösteriliyordu. (10)
Peygamberimizin Bulunup Saklanan Ayakkabı Teki:
Ebülfida (vefatı: 774 hicri) der ki «600 üncü yıl civarında ve on-dan sonra, İbn-i Ebil'Hadred diye anılan tüccar bir adamın yanında Peygamberimize aid Ayakkabı teki bulunduğu duyulur.
(1) Ibn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 482
(2) Tirmizi Sünen c. 4, s. 242
(3) İbn-i Sa'd - Tabakat c. 1, s. 478, Ahmed b. Hanbel Müsned c. 3, s. 122, 203, Ebû Davud. Sünen c. 4, s. 69, Tirmizi Sünen c. 4, s. 242, İbn-i Mace Sü-nen c. 2, s. 1194
(4) Firuzabadi Kamusulmuhit c. 4, s. 34 (
5) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 478, Buharai Sahih c. 4, s. 47
(6) Ebülferec İbnül'Cevzi Vefa c. 2, s. 572
(7) İbn-i Mace Sünen c. 2, s. 1194
(
8) İbn-i Sa'd. Tabakat c. 1, s. 479, Ahmed b. Hanbel Müsned c. 5, s. 363 (9) Ibn-1 Sa'd Tabakat c. 1, s. 478
Melik Eşref Musâ b. Melik'ül'Adil Ebû Bekir b. Eyyub, bu Ayakka bı'yı pek çok mal verip satın almak isterse de, adam, satmağa yanaş-max.
Tüccarın ölümünden sonra adı geçen Melik, onu satın alır.
Eşrefiyye Dârülhadis'ini yaptırınca, Kale tarafındaki bir odayı ona tahsis ve bir bakıcı da, tayin ederek kendisine her ay kırk dir-
hem aylık bağlar. HAJA, bu Ayakkabı, Eşrefiyye Darülhadisindeki yerinde bulun maktadır. (11)
Peygamberimizin Mestleri:
Peygamberimize Hayber ganîmetinden dört Mest düşmüştü. (12)
Habeş Necaşisi Ashama, Peygamberimize bir çift siyah Mest he-diye etmişti.
Peygamberimiz, bu Mestleri giyer (13), sonradan abdest alırken (14), onların üzerlerine, ayak yıkama yerine, mesh ederdi. (15)
Peygamgerimize, İskenderiye kıralı Mukavkıs da, bir çift siyah Mest hediye ettiği gibi (16), Eshabdan Dihyetül'kelbi de, bir çift Mest hediye etmişti.
Peygamberimiz, bu Mestleri de, glyerdi. (17)
149
(11) Ebülfida Sire c. 4, 8. 710
(12) İbn-i Seyyid Uyunüleser c. 2, s. 319
(13) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 482, Ahmed b. Hanbel Müsned c. 5, s. 352, İbn-1 Mace Sünen c. 2, s. 1196, İbn-i Habib Kitabülmuhabber s. 76
(14) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 5, s. 352, İbn-i Habib Kitabülmuhabber s. 76 (15) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 482, Ahmed b. Hanbel Müsned c. 5, s. 352, İbn-1 Habib Kitabülmuhabber s. 76
سنك كو زيطن او گنه کتیری تمثل ایتدیر یا خود به کلام، ذهنگی آگیر. او علامه مثالی، ذهنگی عالم من الله قدر كوتورور، كرديد. مثلا ( بارز) کلمه ی محار به میدانی (عمر) کلمه ی بیون بر میوه باغچه منى انانك فكرينه كتيري بود بناء، بوراده کی ( علی ) کالم ہی تمثیلی بر الو به پنجره آچار کوستری قصد یله ذکر ابد المشدد. شویله که صدا نکه هدایت الهیه به براحه او لوب مؤمن اكره كوندريال مدر. مؤمنهار طريق بعد مستقيمده مستقيده او کا بینه رن عربه الحالاته يورورلي
تشنجى مأخذ ) (هدى) ده کی تذکیر در بر نكره، معرفه اولار مه مکرراً ذكر ایدیای و معرفه او نكره ذلك عيني اولور فقط او نكره نكره اولارق ذكر ايد يلديكي تقديرده، على الوكثر بربرينك عيني اولا ماز. بو قاعده به گوره نکره اولا رحمه تكرر ايدن (هدى) أو لكى (هدى) نك عینی دیگدر آنجو او لكى (هدى) . حاصل بالمصدر ور. وبرنجينه مصدر در ایکنجیسی عمرہ کی حکمنده محسوس و ثابت بر صفندر
التنجي مأخذ ) هدايتك اللهدن اولديغنى افاده ايدن (من) کلمه سندن بوراده بر جبر مس ايديال مكده ایسه ده حقیقتده جبر دو گرد چونکه او نارك جزء اختيار لريله حاصل بالمصدر اولان هدايتة يورو مه لري اوزرینه جناب حق او صفت ثابتة اولان هدايتي خلاصه و احسان ايتمدر. ديمك ( احيدا) يعني هدايت طوغري يورومك، او نارك کسب و اختیار لری داخلنده در.
فقط صفت ثابتة اولان هدايت اللهدندر.
נ برنجي مأخذ ] تربيه بي افاده ايدن (رب) كلم سيدر. بو كلمه نك بوراده اختيار ايديامي او نكرن رزقه الله تربیه لری ربوبيتك شانندن اولدیغی کبی، هدایت له ده تقدیری ربوبیتان شانندن اولدیفنه آثار تدر.
وَ أُولئِكَ هُمُ المفلحون ، بو جمله ده كى نكته لرك وأخذاري :
(۱) (و) ايله عطف - (٢) ( أُولَئِكَ ) نك تكراري. (۳) ضمير الفصل اولان (هو) .
(ع) (ال) اداتي (6) فلاح يو للدينك عدم ذكريله ( مفلحون) نك عام و مطالعه بر اقدامی كي (بن وأخذ ) من عبارتدر.
senin görünün önüne geurir, temessul ettirir. Yahud bir kelâm, zihnini alu. O kelamın misāli, zihnim Alemi misällere kadar götürür, gezdirir. Mesela () kelimesi muharebe meydamm, ) امرة( kelimesi büyük bir meyve bahçesini insanın fikrime getirir Buna binden, buradaki () kelimesi, temsili bir uslüba pencere açar, gösterir kasıyla zikredilmiştir. Şöyle ki Sanki hidayers lähiye bir burak olup mu'minlere gönderilmiştir. Mü'minler tarik müstakinde ona binerek arşı kemäläta yürürler. Beşinci me'haz: ()'deki tenkirdir. Bir nekre, ma'rife olarak mükerreren zikrediluse, o ma'rife o nekrenin aynı olur. Fakat o nekre, nekre olarak zikredildiği takdirde, alelekser birbirinin aym olamaz. Bu kaideye göre, nekre olarak tekerrür eden )فتى ( evvelki ) حدد( ayı değildir. Ancak evvelki )حتى( masdardır, ikincisi häsılı bilmasdardır. Ve birincisiin semeresi hükmünde mahsüs ve såbit bir sıfattır.
Altıncı me'haz: Hidayetin Allah'dan olduğunu ifade eden (4) kelimesinden burada bir cebir hissedilmekte ise de, hakikatte cebir değildir.
Çünki onların cüzi ihtiyarlarıyla häsıl ı bilmasdar olan hidayete yürümeleri üzerine, Cenab-ı Hakk o sifat-t såbite olan hidayeti halk ve ihsån etmiştir. Demek ihtida yani hidayete doğru yürümek, onların kesb ve ihtiyarları dahilindedir. Fakat sıfat-1 såbite olan hidayet, Allah'dandır.
Yedinci me'haz: Terbiyeyi ifade eden ()
kelimesidir. Bu kelimenin burada ihtiyår edilmesi, onların rızık ile terbiyeleri rubübiyetin şanından olduğu gibi, hidayetle de tegaddileri rubůbiyetin şanından olduğuna işarettir.
وأوليك من الثلاثية Bu cimledeki nüktelerin me'hazleri:
"Allah (cc) bazılarının işlediği günahlar sebebiyle bütün insanları cezalandırmaz, fakat günahlar açıkça işlenir diğer insanlar da buna engel olmazlarsa bütün hepsi cezalandırılmayı hak ederler.
Allah (cc) Yuşa b. Nun'a (as) şunu vahyetti:
Senin kavminin hayırlılarından kırk bin, şerlilerinden de altmış bin kişiyi helak edeceğim.
Yuşa (as) dedi ki:
Ya Rabbi! Şerlileri helak etmeni anladık ta hayırlıları helak et-menin sebebi nedir?
Allah şöyle buyurdu:
Çünkü onlar benim kızdığım kimselere kızmıyorlar; onlarla bir-likte yiyip içmekte bir sakınca görmüyorlardı."
Ebu Hüreyre (ra) Resulullah (sav) şöyle buyurduğunu rivayet ediyor:
"Siz iyilik yapmasanız bile insanlara iyiliği emrediniz, kendiniz vaz-geçmeseniz bile insanları kötülükten vazgeçirmeye çalışınız."2
Es & Malik (ra) Nailillah in style buyuhigung ivayet
Ansanlardan cykelert varshr ki, onlar perre kili, hayra anahtar olma dusenter. Yine insanlar içinde öyleleri vardu ki, onlar, hayra kila re anahtar olurlar
Allah'n ellerine hayrın anahtarlarını verdiği kimselere ne mutlul Serren anahtarların ellerinde tutanlara da yazıklar olsun." Bu hadiste anlatılmak istenen şudur Lyiligi emredips, körüligi yasaklayan bir Müslüman hayra anahtar, serre kilit görevi yapuuuş olup geryek ondominlerden olma şerefine ermiştir Nitekim Allah (cc) Kur'an-ı Kerimde şöyle buyuruyor:
والمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بَعْضُهم أولياء بعض يأمزون بالمعروف وينهون عن المنكر
"Mümin erkeklerle mü'min kadınlar da birbirlerinin velileri dir. Onlar iyiliği emreder, kötülükten alıkorlar.
Körülüğü emredip iyiliği yasaklamak ise münafikların özelliğidir. Şu ayet bunu bildirmektedir:
"Münafik erkekler ve münafık kadınlar (sizden değil) birbirle rindendirler. Onlar kötülüğü emreder, iyilikten alıkorlar."
Hz. Ali b. Ebi Talib Kerremallahü vechehü şöyle diyor
"Amellerin en faziletlisi; iyiliği emredip, kötülükten alıkoymak ve fa sık kimselere buğa etmektir. İyiliği emreden kişi, imanını güçlendirmiş o lur, kötülükten ahkoyan kimse de münafıklık alametinden kurtulmu olur."
Said. Katâde'nin şöyle dediğini anlatıyor:
"Resulullah (sav) Mekke'de iken ona bir adam gelip şöyle dedi:
Hz. Hatice hayatının en acil gib hamlede 4 amcasını kaybettiği yetmiyormus su babası da bu savaşta ölmüştü. Bardağı taşıran Ficar bası ve yeğeni Häkimin nla ağabeyi Hizami kay-son daml
TARINTE BUGUN
- 1363-Kara Kuvvetlerinin kuruluşu.
- 1862-Tasvir-i Efkar gazetesi, Şinasi tarafından çıkarılmaya başlandı.
1914-I. Dünya Savaşı başladı.
1919-1. Balıkesir Kongresi.
1921 - Kocaeli'nin kurtuluşu
28
CUMA
FRIDAY
HAZİRAN
JUNE
BIR AYET
Ey iman eden kullarım! Benim arzım geniştir; ancak Bana kulluk edin.
Ankebut Suresi: 56
BİR HADİS
İKim ki benden sonra unutulmuş bir sünnetimi ihyâ ederse onunla amel edenlerin sevabının bir mislini kazanır.
Tirmizî, İlim: 16
Kalb hangi bir şeye el atarsa bütün kuvvetiyle, şiddetiyle o şeye bağlanır. Ve ebedî bir devamla, onunla beraber kalmak ister. Demek ki kalb bu fânî dünyaya râzı değildir.
Üç grup insan vardır ki, Kıyamet Günü mishk ten tepeler üzerine oturacaklar. Kıyamet korku onları etkilemez. İnsanlar korku içinde then onlar korkmazlar. Bunlar: Sadece Allah'ın rıza sını ve katındaki mükafatı kazanmak için Kur'ân'ı öğrenip onun hükümlerine göre yaşa yan kişi, sadece Allah'ın rızasını ve katındaki mükafatı kazanmak için her gün beş vakit in sanları namaza çağıran müezzin, ki köleliği, kendisini, Rabbinin emrini yerine getirmekten alıkoymayan köledir.
Taberani'nin Kebir'inden.
***
Şeddad ibni Evs'den (ra) rivayetle:
Allahü Teâlâ şöyle buyuruyor: "İzzetime ve ce-lâlime yemin ederim ki, kuluma iki emniyet ve iki korkuyu birden vermem; Kulum dünyada azabımdan emin olursa, kullarımı topladığım Kıyamet Gününde ona korku veririm. Dünyada Benden korkarsa kullarımı topladığım gün onu emin kılarım.
(3) Bir yemek yapıp misafir çağıran ve yetim fakire sadece aziz ve celîl olan Allah rızası ip güzelce yemek yedirerek onların duasını ala kimse.
Deylemi'nin Müsnedü'l-Firdevs'inde
***
Ebu Hüreyre (ra) rivayet ediyor:
Şu üç kimse vardır ki, Allah onları başka gö genin bulunmadığı Kıyamet Gününde, gölge sinde gölgelendirecektir: Emin tüccar, âdil ida reci ve hararetle namaz vakitlerini gözleyen.
Hakim'in Tarih'inden.
***
Ebu Said el-Hudrî'den (ra) rivayetle:
Yedi sınıf insan vardır ki, Allah onları başka hiçbir gölgenin bulunmadığı Kıyamet Gününde, Arş'ının gölgesinde gölgelendirecektir:
(1) Adil idareci.
(2) Allah'a ibadet ede ede büyüyen genç.
(3) Camiden çıkınca, bir daha oraya dönün-ceye kadar gönlü camiye bağlı olan.
(4) Allah için birbirlerini seven, bu sevgi üzere bir araya gelen ve bu sevgiyle birbirlerinden ay-ılan iki kişi.
L
(5) Hiç kimsenin bulunmadığı yerde Allah' anıp gözleri yaşla dolan.
(6) Makam ve güzellik sahibi bir kadın kendi-sini harama davet ettiğinde "Ben âlemlerin Rabbi olan Allah'tan korkuyorum" diye redde-den kimse.
(7) Sağ elinin verdiğini sol eli bilmeyecek şe-kilde sakadayı gizli veren kimse.
Tirmizi, Büyů: 67; Darimi, Büyуй': 50.
***
Sehl ibni Hüneyf'den (ra) rivayetle:
Kim ki, Allah yolunda cihad eden; çoluk ço-cuğunu geçindirmek uğrunda borçlanan veya kölelikten kurtarmak için efendisiyle anlaştığı parayı ödemeye çalışana yardım ederse, gölge-sinden başka gölgenin bulunmadığı Kıyamet Gününde Allah onu gölgesinde gölgelendirir.
Müsned, 3: 487.
***
Ebü'l-Yüsr'den (ra) rivayetle:
Kim ki, eli darda olana alacağı konusunda süre tanır veya alacağından vaz geçerse, Allah.
Para hiçbir zaman benim için gaye olmadı. Hålen ayda iki yüz bin lira ile dönen bir evin reisiyim. Yetişmiş ço-cuklarım babalarının sırtın-dadır. Bir eserin hayatta para getirdiği ilk defa görülüyor. Ben seksenine gelmiş yaşta, bu yükün altındayım. Ama kendim bakımından sorarsa-nız bundan on sene evvel ya-pılmış kostümlerimin bir ka-çından başka bir şey giyme-mişim, iskarpin de almamı-şımdır. Paraya hırsım yok. Ama olsaydı eğer, milyarlar-la hesabı gerekirdi. Öyle tek-liflerle karşılaştım... Mahke me zabıtlarına geçmiş teklif-ler vardır bunlar arasında...
Para bir Yahudi icadıdır. Pa-ranın teşkil ettiği zulme karşı antikapitalizm keza Yahudi icadıdır. Velhasıl bu Yahudi garip şeydir. Tahribe memur-dur. Nerede mükemmeliyet görürse onu tahrip eder. Marks, Yahudidir. Ama Yahu-di'ye dehşetli çatar, çıfıt di-ye... Acayip bir şey; tezi Yahu-di, antitezi Yahudi... Bu ince iştir...
★★★
Gençlik, daima bir kemål, bir zevalle birlikte terakki edi-yor... Yetişen gençlikten eli-mizde bir çekirdek var tabii. Ama yetersiz. Adamakıllı bir
32 SUR/Ağustos 90
"Kahraman olmak için o köprüden geçecek, Nefsini köpek leşi gibi ardın sıra çek!"
tålim ve terbiyeden geçiril meleri lazım. Sonra biraz iler-ledi iş, partilerde gençlik kol-ları çıktı... aman ne sun'i işti o... Hepsi birbirinin kopyası
lebemdi. Kitabı var kendisi nin, evvelå Necip Fazıl'ın "te siri altında kaldım" diyor. Ben kendisini sınıftan hatırlamı yorum. Demek ki pek parlak bir talehe değildi Ama talih ona bir imkan verdi. O hunu dili tahrip istikametinde kul landı. Buallo'nun bir sözüú
var: Bir milletin diliyle oyna-mak, ona en büyük suikasti Japmaktır, diyor. Bunların hepsini yazdım. İnandıkları Garbın fikirleri. Bakıyorum Allah dememek için özel gay-ret sarfediyorlar. Tanrı keli-mesini bir îman tavrı olarak kullanıyorlar. Tanrı îlah de-mek. Allah ise İsmi has (özel isim). Bir tek köylü gösterin ki Allah yerine Tanrı desin... Benim, alışveriş edilen bakka-lın, aşçının, esnafın bilmedi-ği kullanmadığı Türkçe, Türkçe olamaz. Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir hâdi-se yok. Ruslar meselâ... Bü-tün eskiye düşmanlar. Çünkü eskinin çok bayatlamış taraf-ları vardır, bunu görmek de bir hünerdir. Cemiyetin eski enkâzı üzerinde kurmaya
Şiirlerimde tashih_yapıyo-rum. Yirmi yaşında yazdığım bir şiirin yetmiş yaşında bir kelimesini değiştirdiğim ol-muştur. Birçoklarını da ıskar-taya atmışımdır. Yani bu kuv-vetli bir şairdir... Şunlar da şunlar da onun eserleridir... İstemiyorum bunu. Marulun göbek tarafının yaprakları ol-mak istiyorum.
kalktıkları binâ bâtıldır. Yoksa birçok tenkitlerinde haklı olabilirler. Kapitalizm tenkit-lerinde, şunda bunda haklı olabilirler. Ama çârede sıfır dırlar. Onlar bile, dile bunu revâ görmedi.
Son devrin fikir ve edebiyat dün-yasında mühim sîmā, "Kaldırımlar Şairi" Necip Fazılı bu üç bölümlük yazıyla yad etmiş olduk. Bu vesileyle merhûma, Rabbimizden rahmet ve mağfiret niyaz ediyoruz
Derleyen: Ümit KEVSER
"O dem ki, perdeler kalkar, perdeler iner; Azrail'e 'hoş geldin' diyebilmekte hüner!"
Resulullah (sav)'in "evet" cevabı vermesi üzerine adam şu soruyu sordu:
Allah katında en sevimli olan amel hangisidir?
Allah'a inanmak.
Sonra hangisi?
Akraba ve komşularla iyi ilişki kurmak.
Sonra hangisi?
İyiliği emredip, kötülükten alıkoymak.
Bundan sonra adam şunu sordu:
- Allah katında amellerin en sevimsiz olanı hangisidir?
Allah'a ortak koşmak.
Sonra hangisi?
Komşu ve akrabalarla ilişkiyi kesmek.
Sonra hangisi?
İyiliği emretmeyi ve kötülüğü yasaklamayı terk etmek."
Süfyani Sevri (rh) diyor ki:
"Komşularının tamamı tarafından sevilen ve akrabalarının hepsi ta-rafından övülen birini görürsen, bil ki o, yağcının biridir."
Abdullah b. Cerir'in babasından rivayetine göre Resulullah (sav) şöy-
le buyurdu:
"Herhangi bir toplum, içlerinden biri günah işlediğinde onu engel-lemeye gücü yettiği halde engellemezse, ölmeden önce mutlaka Allah on-ları toplu bir azaba çarptırır."2
Fakih diyor ki:
Görüldüğü gibi Resulullah (sav) kötülüğü engellemenin gerekli ol-ması için, buna gücünün yetmesini şart koştu.
Yani: Bir toplumda iyiler çoğunlukta olursa bunların o toplumda açıktan günah işleyenlere engel olmaları vaciptir. Nitekim Allah Teâlâ üm-meti Muhammed'i bu özellikleri sebebiyle övmüştür.
"Siz insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmet-siniz; iyiliği emreder, kötülükten meneder ve Allah'a inanırsınız. Ehli kitap ta inansaydı, elbette bu, kendileri için çok iyi olurdu. (Gerçi) içlerinde iman edenler var; (fakat) çoğu yoldan çıkmışlar-dır.
Bu ayetin manası hakkında şöyle denmiştir: Siz, levhi mahfuzda, "insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış olan ümmet" olarak yazılmıştınız.
Maruf (İyilik): Kitaba (Kur'an'a) ve akla uygun olan şeylerdir.
Münker (kötülük): Kitaba ve akla aykırı olan davranışlardır.
(کسی) (و) ايله باسيلان عطف، هر انکی حمله آراسنده بولونان مناسبة بناء با بدا المدر زيرا برنجي (أوليك ) سعادت عاجله اولان هدايت عمره سنه اشار تدر. ايكنجي (أوليك) هدايتك ثمرة آجله من اثار تدر. اوت، هر بر (أوليك ) ما قبلنه بر فذلكم، براجمالر. فقط هان اسلامية مأخذ طوتو لقه، برنجي (أوليك ) نك برنجی (الَّذِينَ ) به ربطی و ایگنجينه ده امی مؤمنارة تخصيصي. وكذا الركن اليمانيه ايله يقين مأخذ طوتو لمقله، اينجي (أوليك ) لك ايكنجي الَّذِينَ ) به ربطی و ایلینك ده اهل كتاب مؤمناره ارجاعي داها أولى در.
(ايكنجيبي ) (أوليك ) تك تكراري، هر ايكي سعادتك كون هدايته، كرك او نارك مدح وش الحرية مستقل و آیری آیری غایر پر و سیار اولد قارين اثار تدر. فقط ايكنجي (أوليك ) لك حكميله برای بنجي (أوليك ) به اشارتي داها أولى در.
(او منجیبی) ضمير الفصل اولان (هم) اهل كتا بدن اولوب حضرت محمد عليه الصلاة والسلامة إيمان ایتمرینهاده به تعریض اوطعه اوزره بو جمله ایله یا پیلان حصرى تأكيد ايتمان ایله برای کوزل بر نکتری تضمن التمشور شویله که مبتدا ایله خبر آراسنده بولونان بو (هم) ضمیری، مبتدایی حومه خبر اره مبتدا با بار. و بوکی خبرلری تعییبنیاده خیاله حواله ایدر یعنی خبر لون محدود و معينه او محاريقي خیاله عرصه ايتمهله، خیرالی مناسب خبراری تحری اینماگه تشویقه ایدر. فاصله زيدى أله المقاله زيد عالمدر، زید فاضل اور زید کو زلور کی زیدن صفه برند نه چومه حکماری دیده به بیر سان كذلك (أولئِكَ ) من موكره كلن ( هم ) ضمیری، خیرالی حرکته کثیر مقاله و زار انشدن قورتولورلر ] [ او نکر جنته کیر دار ] [ اونار رؤيته مظهر اولورلي ) و داها بوكي صفة المدينه مناسب چون مكملرى وجمله الرى خير اله يا بدير .
(در ديجيي ) ( المُفْلِحُونَ ) کلمہ سندھ کی (ال) حقیقی تصويره اشار تدر. صانكه لسان حاليله دیور کہ: اگر مفلولوك حقيقتني كورمك ايسترسك، (أولئك ) نك آيينه منه باحه. لا تمثل سيده جکدر یا خود او نارك تعيين و تمییز لرینه اشار تدر. صانكه ديور : اهل فلاح اولا نارى طانيه ايسترسرك، (أوليك) به بامه، ایچنده در لی. و يا حكمك ظاهر و بدهی اولدیفنه اشار تدر.
Birincisi: (,) ile yapılan atıf, her iki cümle arasında bulunan münasebete binåen yapılmıştır.
Zira birinci a saadet-i acile olan hidâyet semeresine işarettir. İkinci أوليك hidayetin semere-i äcilesine işarettir. Evet, her bir أولئك makabline bir fezleke, bir icmâldir. Fakat erkân-ı İslâmiye me'haz tutulmakla, birinci أوليك 'nin, birinci الري ye rabtı ve ikincisinin de ümmi mü'minlere tahsisi; ve kezå erkân-ı îmâniye ile yakin me'haz tutulmakla, ikinci أوليك 'nin ikinci
الدين 'ye rabtı ve ikisinin de ehl-i kitâb mü'minlere ircâı daha evlådır.
İkincisi: أوليك 'nin tekrarı, her iki saadetin
gerek hidayete, gerek onların medh ü senålarına müstakil ve ayrı ayrı gayeler ve sebebler olduklarına işarettir. Fakat ikinci أوليك 'nin hükmüyle beraber, birinci أوليك 'ye işareti daha evlådır.
Üçüncüsü: Zamirü'l-fasıl olan (2) ehl-i kitabdan olup Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'a îmân etmeyenlere bir ta'riz olmak üzere bu cümle ile yapılan hasrı te'kid etmek ile beraber, güzel bir nükteyi tazammun etmiştir. Şöyle ki: Mübtedå ile haber arasında bulunan bu () zamiri, mübtedayı çok haberlere mübtedå yapar. Ve bu gibi haberlerin ta'yinini de hayåle havâle eder. Yani haberlerin mahdûd ve muayyen olmadığın hayale arz etmekle, hayāli, münasib haberleri taharrî etmeye teşvik eder. Nasıl ki Zeyd'i ele almakla,
"Zeyd âlimdir, Zeyd fazıldır, Zeyd güzeldir" gibi Zeyd'in sıfatlarından çok hükümleri dizebilirsin. Kezalik أوليك 'den sonra gelen (2) zamiri,
hayali harekete getirmekle "Onlar ateşten kurtulurlar" "Onlar cennete girerler" "Onlar rü'yete mazhar olurlar" ve daha bu gibi sıfatlarına münasib çok hükümleri ve cümleleri hayâle yaptırır.
Dördüncüsü: المُفْلِحُونَ kelimesindeki ) ال (
hakîkati tasvire işarettir. Sanki lisân-ı hâliyle diyor ki: "Eğer müflihlerin hakikatini görmek istersen, أوليك 'nin aynasına bak. Sana temessül edecektir." Yahud onların ta'yîn ve temyîzlerine işarettir. Sanki diyor: "Ehl-i felâh olanları
tanımak istersen, أوليك ye bak içindedirler." Veya hükmün zâhir ve bedihî olduğuna işarettir.
Onu, ahp Zat Mührü olarak kullandı ve başkalarının, yüzükleri-ne (Muhammed'ür Resûlullah) kelimelerini nakş etmekten men etti. Peygamberimiz, parmağında bu Mühür yüzük bulunduğu halde,
vefat etmiştir. (90)
Peygamberimizin Mühür Yüzüğü Hangi Eline ve Nasıl Taktığı?
Peygamberimiz, Mühür Yüzüğünü, sol elinin serçe parmağına ta-kardı. (10)
Sağ eline taktığı da, olurdu, (11)
Peygamberimiz, onun kaşlı tarafını, avucunun içine doğru çevi-rir, getirirdi. (12)
Mühür Yüzüğün Peygamberimizden Sonra Nasıl Kullanıldığı ve Gaybolduğu?
Peygamberimizin Mühür Yüzüğünü, Peygamberimizin vefatın-dan sonra Hz, Ebû Bekir, Ondan sonra Hz. Ömer. Hz. Ömerden sonra da, Hz. Osman, parmağına takmıştır. (14)
(8) Ibn-1 Sa'd Tabakat c. 1, s. 474, Hâkim Müstedrek c. 3, s. 250, İbn-i Abdul-ber İstiab c. 3, 8. 1178
9) Hakim Müstedrek c. 3, s. 250, İbn-i Abdulber ( İstiab c. 3, s. 1178
(10) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 477, Müslim c. 8, s. 193-194 Sahih c. 3, s. 1659, Nesal Sünen
(11) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, 8. 477, Müslim Sahih c. 3, s. 1665, Tirmizi c. 4, s. 228, İbn-i Mace Sünen c. 2, s. 1203, Nesal Sünen c. 8, 8. 193 Sünen
(12) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 477, Müslim Sahih c. 3, s. 1656, İbn-i Mace Sünen c. 2, s. 1202
(13) Tirmizi Sünen e. 4, s. 229
(14) Ibn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 474, Ahmed b. Hanbel Mümned c. 2, s. 122, Bu-harf Sahih c. 7, 8. 54, Müslim Sahih c. 3, s. 1656, Nesal Sünen c. 8, s. 196
hih fi usul'ul-Fikh isimli eseri ile bu sahada büyük emekleri olan müelliflerdendir "".
9. Hanbeli fakihlerinden Abdurrahman b. Receb (vef. H. 795/1392-1393) el-Kavaid'ul-Fikhiyye isimli eserinde bazı fıkhî kaidele-rin tesbitine çalışmıştır "".
10. Mecelle Cemiyeti tarafından hazırlanmış olan Esbab-ı Mu-cibe Mazbatasında da ifade edildiği gibi, bir çok maddeleri kelimesi kelimesine terceme edilerek Mecelle'ye aktarılmış olan, Zeyn'ul-Abidin İbrahim ibn Nuceym el-Misri (vef. H. 970/1562-1563) nin el-Eşbah ve'l-Nezâir isimli eseri, İslâm hukukunun ana prensiple-rinin tesbiti hususunda en başta gelen bir kaynaktır. Gerek ihtiva ettiği küllî kaideleri ve gerekse bu küllî kaidelerin ışığı altında tes-bit ettiği tali kaidelerle İbn Nuceym Mecelle'deki küllî kaidelerin tesbitinde büyük çapta kolaylık sağlamıştır "
11. el-Eşbah ve'l-Nezair'e yazdığı, Ğamz Uyun'il-Besâir alâ Mehasin'il-Esbah ve'l-Nezâir, isimli şerhi ile İbn Nuceym'in çalış-malarına ilaveler yapan Ahmed b. Muh. el-Hamevi (vef. H. 1098/1686-1687) yi de zikretmek icab eder
12. Yine Mecelle Cemiyetinin mazbatasında ifade edildiği gibi Mecelle vadisinde yapılan çalışmalardan bir tanesi de H. 11 (17.) asrın sonlarına doğru Hind emirlerinden Ebu'l-Muzaffer Muhyid-din'in emri ile Mevlâna Şeyh Nizam'ın riyasetinde yapılan çalışma-dır. Altı cild ve arapça olarak, Hanefi Mezhebi esasları üzere kale-me alınan bu eser, her bakımdan diğer fıkıh kitaplarına benzerse de, bir hey'et tarafından hazırlanmış olması Mecelle tedvin çalış-malarını andırır ve bu cihetten hususiyet arz eder Fetâvây- Hin-diyye ve Fetâvây-ı Alem-giriyye ismi ile meşhurdur "".
13. Büyük Türk fakîhi Ebu Said el-Hadimi (vef. H. 1176/1762-1763) tarafından alfabetik harf sırasına göre kaleme alınmış 154 ana kaideyi ihtiva eden Mecâmi el-Hakaik isimli eser İbn Nuceym'-in tesbit ettiği kaidelere el-Hadîmî'nin yapmış olduğu ilâveleri ve usul'ul-Fikh'a dair kıymetli malumatı ihtiva eder. ".
135. Aynı eser, II, 943; Medhal'ul-Fikh, s. 113-114; Felsefet'ut-Teşri, s. 162.
136. Brockelmann, Supplementband, II, 105-106; Medhal'ul-Fikh, s. 114.
137. el-Fikh'ul-İslami, II, 943; Medhal'ul-Fikh, s. 114.
138. Aynı eser, II, 940; Ruh'ul-Mecelle, I, 68; Esbab-ı Mucibe Mazbatası; Medhal'ul-Fikh, s. 114.
139. Hediyyet'ul-Arifin, I, 164
140. Ruh'ul-Mecelle, I, 29; Felsefetu't-Teşri, s. 62; Esbab-ı Mucibe Mazba-tası.
141. el-Fikh'ul-İslami, II, 940-941; Medhal'ul-Fikh, s. 114; I, 68. Ruh'ul-Mecelle
Mecelle'nin İslâm hukukunu tedvinde takib ettiği sistem, İs-lâm âleminde benimsenerek; müteakip tarihlerde girişilen, ta'dil, ilâve ve yeniden hazırlama şeklinde tezahür eden tedvin faaliyetlerin-de onun sistemi takib edilmiştir.
Mısır'da Hidiv İsmail Paşa Türkiye ile olan ihtilafı dolayısiyle Mecelle'nin Mısır'da tatbikine razı olmayıp, devrin meşhur hukuk-çularından Mahlûf el-Minyaviyi Fransız Medenî Kanununu Malikî mezhebi üzerine tatbik ile vazifelendirdi. el-Minyâvî de istenilen tarzda mukayeseli ve geniş bir eser hazırladı. Fakat bu hareket muhafazakâr ilmî muhit tarafından aksul-amelle karşılandı ve böy-le bir harekete ihtiyaç olmadığı ileri sürüldü. Bunun üzerine iş tat-bikat sahasına intikal edemedi "".
Bir müddet sonra Muhammed Kadri Paşa, Hanefî mezhebi esas-ları üzerine modern medenî kanun tarzında; Mürşid'ul-Hayran ila Marifet Ahvali'l-Insan» isimli 1045 maddelik bir eser hazır-ladı "".
Daha sonra Mısır Hükümeti kanunları yeniden tedkik ve ta'dil için komisyonlar teşkil etti. Bunun üzerine milli fikirler ortaya atıl-dı. Muhammed Süleyman, Ahmed Muhammed Şakir ve Muhibbud-din el-Hatib gibi meşhur hukukçular, asırlarca Mısır'da muvaffak tatbikat nümûneleri vermiş olan İslâm hukukunu bırakıp da ya-bancı bir hukuku benimsemenin manasızlığını muhtelif eser ve ma-kaleleri ile ortaya koydular". Bunun üzerine hükümet tamamen İslâm hukukuna istinad eden bir Ahvâl-i Şahşiyye tedvini için Mu-hamed Kadri Paşa'yı vazifelendirdi. Kadri Paşa Hanefî fıkhını esas alarak; evlenme, boşanma, evlâd edinme, vasiyyet, hacr, hibe ve miras gibi kısımları içine alan 647 maddelik bir kanun hazırladı ve hemen Mısır Şer'iyye Mahkemelerinde tatbikine başland. 6 Ağustos 1943 tarihli Miras ve 24 Haziran 1946 tarihli Vasiyyet Kanunu ile yukarıda mezkûr 647 maddelik kanunun vasiyyet ve mirasa aid hükümleri ta'dil edilmiştir".
Mısır'daki Mecelle'ye muvazi tedvîn hareketine paralel olarak Irak'da da 1936 'da hükümet tarafından İslâm hukukundan, zama-nın ve şartların icab ettirdiği maddeleri de modern kanunlardan alarak bir medenî kanun hazırlamakla vazifeli bir komisyon teşek-
1343) «Ancak şu üç mescid için yol hazırlığı yapılır; Mescid-i Haram, Mescid-i Aksa ve bu mescidim..>>>
**
Ziyaret kasdı ile gidilecek yerler böylece tesbit edilmiş oluyor.. Ka. be, Kudüs'teki Mescid-i Aksa ve Peygamber S.A. efendimizin bulundu. ğu mescid... Ki bu Medine'dedir.
Bu üçü dışında kalan türbe vb. yerler için ziyaret kasdı ile yola çıkılmaz.. Ancak, güzergâhlarda yapılan ziyaretlerde mahzur yoktur...
Ravi: BUHARI.. Menkıbesi, 2. Hadis-i şerifte..
(رواه الجماعة )
لا يزالُ النَّاسُ بِخَيْرِ مَا عَجَّلُوا الْفِطْرَ .
١٣٤٤
1344) «İnsanlar iftarda acele ettikleri zaman hayır içindedirler..>>
**
İftarı geç bırakmak doğru değildir. Derler ki: Orucu namazdan ön-ce bozmalı..
**
Ravi: Hadis imamlarından bir cemaat..
(رواه الجماعة )
لا صيام لمن لم يُبَيتِ الصَّيام قبل الفجر .
١٣٤٥
1345) «Orucu, şafaktan önce yapmayana oruç yoktur..>>>
**
Burada niyete işaret edilmektedir. Niyet, bilcümle oruçlarda gün battıktan, ertesi gün kuşluk zamanına kadar yapılabilir.. Fakat oruç tu-tulan gün, şafak vaktinden, niyet zamanına kadar, orucu bozan birşey yapılmamış olması şarttır..
daire-i dua دائرة isimleri anılarak hak larında dua edilen kimseler 2 Allah'tan (c.c.) şeyler
dua ile istenilen seyle : Allah'ın (c.c.) eha-makamı
daire-i emr دائرة أمر : )Allah) cc. tarafından( emirler ve kanunlarla belirlenmiş ve sınırlan-dırılmış saha
daire-i enfüsiye دائرة أنفسيه : enfusi daire, insa-nın månevi olan kendi iç dünyası
daire-i esbab دائرة أسباب : sebepler dünyası, (görünüşte) her şeyin sebeplere bağlı olduğu, sebepsiz hiçbir şeyin meydana gelmediği kai-nat (evren)
daire-i esbab-ı zahiriye دائرة أسباب ظاهر به : zahiri sebepler dünyası, görünüşte her şeyin sebep-lere bağlı olduğu kâinat (evren)
daire-i esma دائرة أسماء : )Allah'a c.c. ait) müba-rek ismlerin asıl ve öz mānālarıyla kendileri-ni belli ettiği (zaman ve mekân ötesi) månevi dünya veya mânevî akam
daire-i esma ve sıfat دائرة أسما و صفات : )tas.) (Allah'a c.c. ait) kutsal sıfat ve isimlerin asıl ve öz mânâlarıyla kendini belli ettiği (zaman ve mekân ötesi) månevî dünya veya månevi makam
daire-i esma-i İlahiye دائرة أسماء إلهيه : Allah'a (c.c.) ait) mübarek ismlerin asıl ve öz mânâla-rıyla kendilerini belli ettiği (zaman ve mekân ötesi) månevi dünya eya månevi makam
daire-i fikr (fikir( دائرة فكر : düşünce dünyası
daire-i fünun دائرة فنون : ilim dünyası deney ve gözleme dayanan ilimlerin ortaya koyduğu bü-tün bilgiler
daire-i gurbet دائرة غربت : gurbet diyarı, gurbet yurdu, insanın kendini yalnız ve kimsesiz hissettiği memleketler, yerler
daire-i hakikat-ı irşad دائرة حقيقت إرشاد : doğruya götüren hakikat yolu
daire-i hâkimiyet دائره حاکمیت : hakimiyet sa-hası, emir ve idare makamı
daire-i hareket دائره حرکت hareket sahası
daire-i harim دائرة حريم : herkese açık olmayan özel yer ve makam
daire-i haşmet دائرة حشمت : ihtişamlı dünya her şeyi ile güzel, büyüleyici (muhteşem) dünya (öbür dünya, ahiret)
daire has hasir meydanı, olmus lerin tekrar diriltilip yaptıklarından Allah'a (c.c.) hesap vermek üzere toplanacakları yer
daire-i haru nemuslerin diriltili bir ve ne toplanacakları (haşr) ve dünyada iken yaptık. larının ortaya konulacağı (neşr) yer
daire-i hayat دائرۂ حیات : yaşama alanı, yaşarken ilişki içinde bulunulan dünya, yaşanan ortam ve çevre
daire-i hayat ve vücüd دائره حیات و وجود : yasani lan ortam (çevre) ve varlık dünyası
daire-i hikmet دائرة حکمت : hikmet dünyası; her işin [Allah (c.c.) tarafından belirlenmiş sebep ve kanunlara, gâye ve faydalara bağlı olarak yürütülmekte olan bu dünya
daire-i hikmet ve adl دائره حکمت و عدل : hikmet, denge ve ölçü (adl) içindeki dünya; (Allah c.c. tarafından) her şeyin belirli sebep ve kanun-lara bağlı tutulduğu, işlerin gerekli tedbir ve hedeflenen gâye ve faydalara göre (hikmetle) yürütüldüğü, her varlıkta denge ve ölçunün (adl) gözetildiği bu dünya
daire-i hilkat دائرة خلقت : yaratılmış butün maddi ve manevi varlıklar dünyası
daire-i hususiye دائرة خصوصيه : herkesin kabul edilmediği özel ve en yüce makam
daire-i huzur دائرة حضور : bizzat ve vasıtasız ka-bul ve görüşme makamı
daire-i hükm (hüküm دائرة حكم : kanun hük-münün veya alınan kararın kapsama alanı 2.hakimiyet alanı, emir ve kanunlarını yürüt-me, etkinliğini gösterme alanı
daire-i hükümet دائره حکومت : hükümet dairesi, devlet işlerinin yürütüldüğü makam
daire-i ihata دائرة إحاطه : anlama ve kavrama gücünün sınırları 2.kuşatma alanı
daire-i ihtiyar دائرة إختيار : iradeye bağlı hareket-ler alanı
daire-i ihtiyar ve suur دائرة إختيار و شعور : irade ve düşünceye bağlı hareket ve davranışlar alanı
daire-i iktidar دائرة إقتدار : iktidar dairesi, güç ve kuvvetin yeterli kaldığı alan
daire-i ilim 1 : دائرة علم.)İlahi) ilmin bilginin( kuşattığı varlıklar dünyası 2.(insana ait) il-min (bilginin) kapsadığı alan
daire-i ilim ve kudret دائرة علم و قدرت : Allaha (c.c.) ait ilim ve kudretin (güç ve kuvvetin) kuşattığı varlıklar dünyası
daire-i ilm-i ilahi دائرة علم إلهي Allahun (cc) il minin kuşattığı varlıklar dünyası
daire-i ilmi (ye( دائرة علمية : )be daire-i ilim(
daire-i imkan دائرة إمكان : Limkan Alemi, Allah (c.c.) tarafından yaratılmış veya yaratılabilir olaylar ve varlıklar dünyası, olabilir türden şeylerin hepsi 2. olabilir diye düşünülen şey lerin bütünü
daire-i imkani دائرة إمكاني : )bka daire-i imkân)
daire-l In'amat دائرة انعامات : )Allah) cc. tarafın dan) ni'met olarak verilen şeylerin hepsi
daire-i inkiyad دائرة إنقياد : kabullenip teslim olma ve îmânın gereklerine uyma durumu
daire-i itikad دائرة إعتقاد : inanç sahası, inanç sa-
daire-l itikad ve tevhid دائرة إعتقاد و توحيد : lah'ın (c.c.) birliği (tevhid) ve inanç (itikad) sahası, bu sahaya giren gerçekler
daire-i izn (izin( دائرة إذن : izin verilen sınırlar, izin verilen saha
daire-i kader دائرة قدر : kaderin kapsadığı saha
daire-i kalb (iye( دائرة قلبيه : kalb dünyası, ma-nevi gerçekleri hissetme ve görmeye elverişli olan îmånlı kalbdeki duygular ve yetenekler
daire-i Kehkesan دائرة كهكشان : Samanyolu Ga laksisi, Samanyolu denilen ve Guneş Sistemi ni de içine alan milyonlarca yıldız kümesi
daire-i kemal دائرة كمال : kusurlardan uzaklık ve mükemmellik sahası (sınırı)
daire-i kesret دائرة كثرت : her çeşit olaylar, se-bepler, varlıklar, unsurlar ve farklılıkların bulunduğu görünen bu çokluklar (kesret) dünyası
daire-i kudret دائرة قدرت Allah'a (c.c.) ait)] si-nırsız güç ve kuvvetin kuşattığı dünya
daire-i kudsiye دائرة قدسيه : kutsi daire kusur suz, mükemmel ve kutsal olan iman ve İs-lam'ın gösterdiği hakikat yolu
daire-i Kur'aniye دائرة قرآنية : Kur'an'ın gösterdi-gilman ve İslâm yolu
daire-i kübra دائره کبری : )kainat hakkında( 1.çok büyük âlem, uçsuz bucaksız dünya 2 uçsuz bucaksız alan
daire-i külliye دائرة كليه : her çeşit varlıklar dünyasının bütünü 2.en yüksek makam, bü-tün alt makamların bağlı bulunduğu en bü-
yük makam
daire-i maarif دائرة معارف : eğitim işlerini yürü-ten makam, daire
daire-i marziyat دائرة مرضيات : Allah'ın (c.c.( hoşnutluğunu kazandırıcı iş ve davranışlar alanı
daire-i melekût دائرة ملكوت : melekat ålemi, melekler ve ruhlar dünyası
daire-i memleket دائرة مملكت memleketin bü-tünü, bütün ülke
daire-i meşiet ve irade دائره مشیئت و اراده : her şeyi kuşatan (İlâhî) istek ve irade
daire-i meşihat دائرة مشیخت : din işleri dairesi
daire-i meşrua دائرة مشروعه : meşru saha, dinin emir ve yasaklarının gösterdiği sınırlar
daire-i muhit (a( 1 : دائرة محيطه.evre çemberi, daireyi sınırlayan dıştaki çember 2.dış sınır-Allar 3.(mec.) etraf, çevre
daire-i mülk 1 : دائرة ملك.sahip olunan ve kulla-nılması ve yönetimi sahibinin istek ve irade-sine bağlı olan mal ve servet, mülk veya yer 2.Allah'ın (c.c.) mülkü olan ve O'nun emir ve yönetimi altında bulunan varlıklar dünyası
daire-i mülkiye دائرة ملكيه : mülkiye dairesi, ül kenin sivil idare makamı (bakanlık, valilik kaymakamlık gibi)
Tam da bu sırada Fbu Talih hem yası ilerlemis hem de zorlu bir gecim sıkıntıs
Hz. Hatice yine Şam'a gidecek Kureyş kervanına hazırlanıyordu. Yine ticaretini, kendi adına yürütecek güvenilir bir vekile ihtiyacı vardı.
Peygamberimizm (asm) Hayatı
TARİHTE BUGÜN
- 1913-II.Balkan Savaşı'nın başlaması.
1925 - Şeyh Said ile 46 adamı Diyarbakır İstiklâl Mahkemesi'nce idama mahkûm edildi.
1939 - Hatay Meclisi, oybirliğiyle anavatana katılma kararı aldı.
1971 - Türkiye'de haşhaş ekimi yasaklandı.
29
CUMARTESİ
SATURDAY
HAZİRAN
JUNE
BİR AYET
Namazı dosdoğru kılın ve zekâtı verin.
Bakara Suresi: 110
BİR HADİS
Gerçek malın, ahirete gönderdiğindir. Vârisinin malı ise dünyada bıraktıklarındır.
Buharî, Rikak: 12
İnsanın kıymetini tayin eden, mâhiyetidir. Mâhiyetinin değeri ise, himmeti nispetindedir. Himmeti ise, hedef ittihaz ettiği maksadın derece-i ehemmiyetine bakar.
Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla anlamına gelen "Bismillahirrah- nânirrahîm" âyetinin adıdır. Besmeleye 'Allah'ın adını anmak" anlamına gelen 'tesmiye" de denir. Besmele, Neml sûre- sinin 30. âyetinin bir bölümü ve Fâtiha sûresinin ilk âyetidir. Tevbe sûresi hâriç diğer sûrelerin başında besmele yazıl- mıştır. Sûre başlarındaki besmeleler, müstakil birer âyettir. Ancak o sûreye dahil değildir.
YanıtlaSilPeygamberimiz (a.s.) her hayırlı işe besmele ile başlanmasını tavsiye etmiş ve "Besmele ile başlanmayan her iş be- reketsiz ve sonu güdüktür" buyurmuştur (Aclûni, Keşfü'l-Hafa, II,174). Kur'ân okumaya, bir şey yiyip içmeye ve bir işe başlanır- ken besmele çekilir. Kur'ân'da Allah'ın adı anılmadan kesilen hayvanların etleri- nin yenmeyeceği bildirilmiştir (En'âm, 6/121).
Besmele çeken insan; başka bir var- lık adına değil sadece Allah adına, O'nun rızası için ve O'nun izniyle başlı- yorum, demiş olur. Besmelede Yüce Ya-
YANITLASİL
yuksel22 Mayıs 2024 13:52
ratıcının üç ismi geçmektedir: Allah, Rahman ve Rahim. Besmele çeken Kur'ân okumuş ve Allah'ı anmış olur,
.Κ.)
BESİR
le hak ve sorul lenmesi ve dengelenmesi semåvi dinlerin de ana konularından birini teşkil etmiştir. Bu sebeple Kur'ân-ı Kerim'de ve Hz. Peygamberin hadis-lerinde hak kavramına çeşitli yönle riyle temas edildiği görülür.
YanıtlaSilTasavvufta Hak, Allah anlamında kullanılır. Nitekim Zünnün el-Misri "Hak Allah'tır" demiştir. Süfiler, "Záhirde halk ile bâtında Hak ile bu-lunmalı" veya "Veli Hak'tan alır hal-ka verir" dedikleri zaman da Hak ile Allah'ı kasdederler.
Süfiler Allah'a "Hak" dedikleri gi-bi O'ndan olan ve gelen her şeye de hak derler. Bu anlamda peygamber-ler hak, Kur'än hak, Kur'ân'daki her bilgi ve hüküm haktır. Buna aykırı düşen her şey de batıldır.
Bazen hak ile hakikat arasında fark görülür. Hak doğru iş ve doğ ru sözdür. Bunun ardında bulunma-sı gereken iyi niyet ve samimiyet ise hakikattir. Aynı şekilde şeriat yolu-na girmek hak, bu yolda samimiyet-le devam etmek hakikattir. Şu hal-de hakikatten yoksun bir hak sade-ce bir gösterişten ibarettir.
Hak isminin kapsadığı gerçeğe uygunluk, bütün yaratılmışlık özel-liklerinden münezzeh bulunan Allah, tabiat ve Kur'ân arasında aranma-lıdır. Son derece karmaşık, fakat ahenkli ve düzenli iç içe sistemler-den oluşan tabiatın yaratıcısı ve yö-neticisinin mükemmel sıfatlarıyla uyum içinde olması, onlardaki mü-kemmeliyeti aksettirmesi Allah ile tabiat arasındaki mutabakatı oluş-
turur.
Bununla birlikte madde alemi maddeden műnezzeh olanı, isabet-li bir şekilde niteleyemeyeceği ve-ya maddeyi gözlemleyip inceleyen-ler kendiliklerinden bu ulvi sonuca ulaşamayacakları için Allah zâtını Kur'an'ında da tanıtmıştır. İsim ve-ya sıfat denilen kavramlarla insanla-rın ulûhiyyet bilgisini zatındaki haki-kata uygun hale getirmiştir."¹
Biz burada, yukarıdaki alıntıları
ALTINOLDIE
hukuka riayet
sürdürmek istiyoruz.
"Hakka sadakât" derken Allah'tan geldiğinde ve doğrulu-ğunda şüphe olmayan itikadi ve ameli hayat ölçülerini kasdediyo-ruz. Kur'ân ve sünnete bağlılığı kas-dediyoruz.
"Ve de ki: "Mutlak hakikat (e atıf olan bu mesaj) Rabbinizdendir. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr et sin."2
bati sine bir likta Yan mu
İnsanın değeri hakka bağlılık, hakikate sahip çıkmaktan ileri gelir.
İNSANIN DEĞERİ HAKKA BAĞLILIK, HAKİKATE SAHİP ÇIKMAKTAN İLERİ GELİR. HAKİKATİ İNKAR GÜNEŞİ SÖNDÜRMEK GİBİ BİRŞEYDİR. ARTIK ORTALIK KARARMIŞ, YOL-İZ BELLİ OLMAZ HALE GELMİŞTİR. HAKKA VE HAKİKATA BAĞLILIK RIZA-YI BARİ'YE GÖTÜREN YOLUN GARANTİSİDİR.
* ker ret de git tir lar da
الله m le ha
şe d a
Hakikati inkar güneşi söndürmek gibi birşeydir. Artık ortalık karar-mış, yol-iz belli olmaz hale gelmiş-tir. Hakka ve hakikata bağlılık rıza-yı Bärï'ye götüren yolun garantisi-dir. Hakikatin olmadığı yerde kan ve gözyaşı vardır. Hız ve haz gâyeleşmiş para da bunun alt yapısı haline gel-miştir.
Hakikati gizlemek hayatın yan-lış yaşanmasına göz yummaktır. Ümmet-i Muhammed'in her bir fer-di kimsenin doğrusuna yanlış, yan-lışına doğru dememek durumun-dadır.
Hz. İbrahim hakikata sadakat
n
la
ne
gösterdiği için tek başına bir üm mettir.
YanıtlaSilHz. Ali'nin mücadelesi rayından saptırılan hayatın tekrar istikameti-ne döndürülmesi mücadelesidir.
Hakka sahip çıkma mücadelesi, batılın hayatı istila edip mahvetme. sine karşı verilen mücadeledir. Hak bir güneşe benzetilirse batıl karan lıktır. Karanlık aydınlığın yokluğudur. Yani batıl hayatı mahvettiyse hakkın mücadelesi verilmemiş demektir.
Bu noktada "ma'rûfu emir, mün keri nehiy" prensibinin önemine işa ret etmeliyiz. Bu prensibi işler hal-de tutmak İslam'ın hayattan silinip gitmesine göz yummamak demek-tir. Hakkın ve hakikatin hizmetkar-ları hayrın, sevginin ve aydınlığın fe-daileridir.
Şimdi kendimize soralım: İmanımız, hislerimiz, söz ve fiilleri-miz hakikate, Hakk'ın emir ve ölçü-lerine uygun mu? Değilse kıymet-i harbiyemiz nedir?
Hukuka riayet insanların, çevre-nin ve gelecek nesillerin haklarını ih-lal etmemek demektir.
Gönderiliş gâyesi insanın şan ve şerefini korumak olan Din-i Mübin de "hakka bağlılık, hukuka riayet"in açılımından ibarettir.
Her doğru bilgi haktır ve gerçek tir. Dolayısıyla Kur'ân'ın muhtevası-na dahildir.
İnsan başıboş değil de fıtratı-na uygun bir hayat yaşayacaksa ila-hi kuralları göz önünde bulundura-cak, yoldaki işaretlere dikkat ede-cektir. Bu, ölçü ve işaretleri bilmeyi gerektirir. "Tå ki, helak olan bile bi-le helak olsun, yaşayan da bile bi-le yaşasın."
Bir Müslüman olarak hak ve ha-kikate bağlı yaşamayı Allah'a kulluk-la aynı mânâda alıyoruz. Kuralları koyma yetkisi Yüce Rabbimizin ise, kurallara bile-isteye riayet elbette kulluğun ta kendisidir.
Biz kurallara uygun yaşayınca kuralsızlığı hayat tarzı olarak se-
cent
edenlerle
mektir. Bu kaçınılmaz
Maide sûresinin 105.
âyeti bu nok-
tada bizi vicdanen müsterih kılıyor: "Ey iman edenler! Siz kendiniz-den sorumlusunuz. Eğer doğru yol-daysanız sapitanlar size zarar vere-mez. Hepinizin dönüşü Allah'adır: Iste o zaman yaptıklarınızı size bir bir haber verecektir."
Ayet-/ kerimedeki "zarar vere-mezler" ifadesini "Allah katındaki mertebenize, ahiretteki mükafatını-za zarar veremez" diye anlamak ge-rekir. Dünyevi anlamda zarar verdik-leri bilinen bir husustur.
Şu hålde Müslüman Allah rıza-sına ermek için vazifesine odakla-nacak, dedi-kodulara aldırış etme-yecektir. Bu aynı zamanda psikolo-jik bir rahatlama ve tedirginlikten kurtulmadır.
Belirtmemiz gerekir ki sevgi, nef-ret, menfaat gibi säiklerle hakika-tı gözardı etmek asla Müslümanca bir tavır değildir. Müslüman ne pa-hasına olursa olsun hakka hakika-ta bağlı kalacaktır. Ona göre "hak-kın hatırı dostun hatırından üstün-dür." "Zulüm bizdense ben bizden değilim" tespiti gereğince grup asa-biyetine aslå prim vermeyecektir. Sevdiklerimi darıltmayacağım der-ken dilsiz şeytan durumuna düşme-yecektir. Yanlış yerde durmaktansa yalnız durmayı tercih edecektir. "Söz konusu hakka bağlılıksa gerisi tefer-ruattır" diyecektir. Hakikata taraf olanlar yalnız kalmayı peşinen ka-bullenecektir.
Müslüman insanın da, diğer can-lıların da, çevrenin de hukukuna ria-yet edecektir. Bile bile bir karıncanın da hukukunu çiğnemeyecektir. "Bir kişinin âhı indirir şahı" demiş atala-rimiz. Zulmün önünde sonunda za-limi vurduğunu bilecektir.
Adalet ilkesi asla gözardı edil-meyecektir. "Adalet mülkün (yö-
Dipnotlar: 1) Bu bilgiler T.D.V. İslam Ansiklop 2) Kehf suresi 18/29. 3) Enfal suresi, 8/42. 4
net Insa lett kip
nite SI,
me
ki ed ga sia er bi d
la
h
ic
TA
P
H
G
SEVGİ, NEFRET, MENFAAT GİBİ SÄIKLERLE HAKİKATI GÖZARDI ETMEK ASLA MÜSLÜMANCA BİR TAVIR DEĞİLDİR. MÜSLÜMAN NE PAHASINA OLURSA OLSUN HAKKA HAKİKATA BAĞLI KALACAKTIR. ONA GÖRE "HAKKIN HATIRI DOSTUN HATIRINDAN ÜSTÜNDÜR."
YanıtlaSilالله
netimin) temeli, devletin imanıdır." İnsanlar arası ilişkilerde aslolan ada-lettir. Devleti ayakta tutan adalet, yı kıp perişan edense zulümdür.
"Ümmet-i Muhammed'in temel niteliklerinden biri hak yanlısı olma sı, hakikattan yana tavır almasıdır.
Yüce Rabbimiz tarafından üm met şöyle uyarılmaktadır:
"Ey iman edenler! Allah için hak-kı ayakta tutan ve adalete şahitlik eden kimseler olun. Bir toplulu-ğa duyduğunuz nefret sizi adalet-sizliğe itmesin. Adil olun. Takvaya en uygun olan budur. Allah'a kar-şı gelmekten sakının. Çünkü Allah bütün yaptıklarınızdan haberdar-dır." (Maide, 8)
"Bu ayette kin ve nefret duygu-larına kapılarak adaletten, hak ve hakikattan uzak kalmaya imkan ta-nınmamaktadır. Bütün işlerin Allah İçin hakça yürütülmesi, şahitliğin hak duygusuyla yerine getirilme-si, doğrunun ve hakkın olduğu gibi söylenmesi, olayların görüldüğü gibi anlatılması, tarihin aslına uygun ya-zılması, en şiddetli kin ve nefret du-yulan düşman milletlere ve toplu-luklara bile adâletle muåmele edil-mesi emredilmiştir."
Olması gereken budur da olan nedir?
"Kafirden adalet beklemek saflık tır" diyerek küffarı peşinen konu dı-şı tutalım.
Müslüman dünya da tarih bo-yunca adalet ilkesinden, bir iki
istisna dışında hep sınıfta kalmış-tır. Hz. Osman'ın idaresinden, se-hadetinden, Cemel'den, Siffin'den, Nehrevan'dan, Kerbela'dan tutun da Emevi, Abbasi, Selçuklu, Osmanlı sarayları adalet mihengine vuruldu-ğunda adaletin neresine düşüyor? Sultan ve reaye ilişkisi baştan sona, hak ve hakikata saygılı kalemler ta rafından incelense karşımıza nasıl bir fotoğraf çıkacaktır? Dine, ilme yaklaşım bir bir ele alınsa, tahlile tabi tutulsa Kur'ân ve sünnetin ne-resine düşeceğiz?
Şanlı Kitab'ın şanlı müminleri nerede?
İkra' diye başlayan bir dinin mensupları ilim sıralamasında lis-tenin neresine düşüyor?
Müslümanca bir duyarlılık, taviz-siz bir sorumluluk şuuru ve samimi-yet arıyoruz. Hakka sadakati, huku-ka riayeti vaz geçilmez bir ilke ola-rak görüyoruz.
Velhasıl, İsmail Lütfi Çakan Hocamız'ın da buyurduğu gibi, "toplumun doğru-yanlış, yerli yersiz, olur olmaz tepkilerine, dış güçlerin suret-i haktan gözüken yönlendir-melerine kulak asmadan ve de ken-di içinde sevgi yahut nefretine mağ-lup olmadan hak yanlısı ve haklıdan taraf olarak hayatını sürdürmek gü-nümüzün en büyük ve kutsal ciha-dıdır."
"Halık'ın nå mütenâhi adı var, en başı Hak
Ne büyük şey kul için hakkı tu-
klopedisi'nin 15. Cildinin 137-152. Sayfalarında işlenmiş olan "Hak" maddesinden alıntıdır. 12. 4) Prof. Dr. I. Lütfi Çakan, Altınoluk Dergisi, Ocak-2017
tup kaldırmak."
ALTINOLUK
cihet-i teması bulunmak
YanıtlaSil144
cilve-i esma
cihet-i teması bulunmak جهت تماسی بلونمق:ilgi ve ilişiği olmak
chet-i tefevvuk جهت تفوق : üstünlük tarafı
clhet-i temas جهت تماس : ilişki kurmak için se-bep, vesile
chet-i tercih جهت ترجیح : tercih sebebi, üstün tutma (seçme) sebebi
chet-i tevafuk جهت توافق : tevafuk ciheti, tesa-düfle açıklanamayan uyumlu durum
cihet-i ola جهت اولی : İlk cihet, ilk nokta, birinci (olarak anlatılan) yön
chet-i ulviyet جهت علویت yücelik ve üstünlük yönü ve sebebi
cihet-i vahdet جهت وحدت : birlikliği sağlayıcı taraf, ortak taraf
chet-i za'f جهت ضعف : za'f ciheti, zayıflık tarafı
cihet-i zahiri جهت ظاهری : zahiri cihet, görünüş teki taraf
cihet-i zarar جهت ضرر : zarar verici taraf, zararlı taraf
cihet-i zarar ve menfaat جهت ضرر و منفعت : zarar ve menfaat ciheti, zarar ve fayda tarafı
cihet-ül vahdet جهت الوحدت : bkz.cihet-i vah-det)
cihet-ül vahdet-i ittihad جهت الوحدت إتحاد : vah det ve ittihad ciheti, birlik (vahdet) ve birleş-me (ittihad) noktası
cihetçe جهتجه : bakımından, yönden
cihetinde جهتنده : bakımından, yönünden
cihetinden جهتندن : bakımından, yönünden
cihetiyet جهئیت : cihetlik, yönlülük, yönü olma durumu (alt-üst, sağ-sol vs.)
cihetiyle 1 : جهتيله.sebebiyle 2.bakımından, yönüyle
cihetle جهتله : bakıma, bakımdan, yönden
chetten جهتدن : bakımdan, yönden
cila 1 : جلاء.yüzeyleri parlatıcı madde 2.parlak lık, aydınlık, nurluluk
cilalandırmak جلالندرمق : )mec.) parlaklık ver-mek, nurlandırmak
cild (cilt( 1 : جلد.deri, ten 2. meyve kabuğu 3.ki-tap kabı
cild-i aher جلد آخر : diğer cilt
cild-l basit جلد بسيط : basit deri, basit deri do-kusu
C
cild-i mahsus جلد مخصوص:)bir canlı türune ait) özel yapısı olan deri
cilnar (gülnar( جلنار : nar çiçeği
Pilve1.tecelli, tezahür, görünme, go-rüntülenme, dolaylı görünüş; beliriş, belirti ortaya çıkma, eserlerde kendini belli etme, eserlerle kendini tanıtma 2.naz, işve; ilgi çek mek ve beğenilmek için takınılan yapmacıklı ve aldatıcı tavır
cilve-i aks جلوه عکس : yansıma şekli, bir şey aracılığı ile kendini gösterme şekli
cilve-i aks ve in'ikas جلوه عكس و إنعكاس : yansı ma (aks) ve yansılanma (in'ikas) şekli, dolaylı olarak görünme ve görüntülenme şekli
cilve-i azam جلوة أعظم : en büyük tecelli, en ge-niş ölçüde kendini belli etme ve gösterme şekli
cilveri bedavi جلوة بدايع : hayret verici belirti
cilve-i cemal جلوة جمال : )Allah'a c.c. ait) guzel liklerin kendini gösterme şekli
cilve-i cemal-i baki جلوه جمال باقی : )Allah'a (cc( ait] bâki (ebedi) olan güzelliklerin (cemål) te-cellisi, kendini gösteren şekli
cilve-i cemål-i esma جلوة جمال أسماء : )Allaha (c.c.) ait) isimlerin cemâl tecellisi; güzellikle-rin kendini gösteren şekli
cilve-i cemâl-i mücerrede-i esma-i İlahi حلوة ilahi isimlerin mücerred : جمال مجردة أسماء إلهى cemâlinin tecellisi; Allah'a (c.c.) ait kutsal isimlerin, akılların ötesinde olan ve yaratıl-mışların hiç birinde örneği ve benzeri bulun-mayan (mücerred) güzelliklerinin kendini gösteren şekli
cilve-i cemâl ve kemal جلوة جمال و کمال : cemal ve kemål tecellisi; (Allah'a c.c. ait) eşsiz güzel liklerin (cemål) ve mükemmelliklerin (kemål) kendini gösteren şekli
cilve-i cüzi جلوه جزئی : Allah'a (cc.ait) isim ve sıfatların cüz'i (az ve sınırlı ölçüde) kendini gösteren şekli
cilve-i efal جلوة أفعال : dünyada ve kainatta or taya çıkan olay ve eserlerin, Allah'a (c.c.) ait olduklarını belli eden ve gösteren şekli
cilve-i ehadiyet جلوه احدیت : Allah'ın (c.c.) eha-
diyet tecellisi, Allah'ın yarattığı her varlıkta (bir kısım isim ve sıfatlarıyla) birliğini göste ren şekli
cilve-i esma جلوة أسماء : )Allah'a cait) güzel ve mübarek isimlerin tecellisi; kendilerini belli etme ve gösterme şekli
cilve-i esma-i hüsna
YanıtlaSilclive-lesma-i hüsna عارة أسماء حسنی Allah'ın (cc) güzel ve kutsal isimlerinin tecellisi, ken dilerini belli etme ve gösterme şekli
clive-i esma-i lähiye حلوة أسماء إلهية llaht taim lerin tecellist, kendilerini belli etme ve gös terme şekli
clive-i esma-1 Ulühiyet حلوة أسماء الرهيت Allah (cc.) ait kutsal isimlerin tecellisi, belirtisi, dolayı şekilde kendini göstermesi
cilve-i esma ve sıfat جلوه اسما و صفات : Allah'a (c.c.) ait) isimlerin ve sıfatların tecellisi, Al lah'ın (c.c.) iş ve eserlerinde kendilerini belli etme ve gösterme şekli
clive-i etemm جلوة أتم : tam ve eksiksiz tecelli, [Allah'ın (c.c.) iş ve eserlerinde] tam ve eksik siz olarak isim ve sıfatlarını belli edip göster me ve tanıtma şekli
cilve-i ferdiyet جلوه فردیت : Allah'a (c.c.) ait( ferdiyet tecellisi, bir ve tek olma sıfatını gös terme biçimi; Allah'ın (c.c.), hiç bir işine ve hiç bir eserine karışılmasına ve sahip çıkılma sına yer bırakmaz şekilde birliğini belli etme ve gösterme şekli
cilve-i feyz جلوة فيض : feyiz tecellisi; ışık gibi ya yılma yolu ile kendini belli etme ve gösterme şekli
cilve-i hässa ve mümtaze جلوه خاصه و ممتازه : has ve mümtaz tecelli; seçkin (mümtaz) ve özel (hás) tarzda kendini belli etme ve gösterme şekli
ille hayat hayat tecellist; hayatın kendi varlığını belli etme ve gösterme şekli
cilve-i Hayat-ı Sermedi جلوه حیات سرمدی : Al lah'ın (c.c.) sermedt hayatının tecellisi; Al-lah'ın (c.c.) ölümsüz ve sonsuz (sermedi) ha-yat sahibi olduğunu gösteren eseri, işareti ve delili (rühun ölümsüzlüğü)
cilve-i hitab - Rabbani جلوه خطاب ربانی : her seyin gerçek ve tek sahibi, yaratıcısı, terbiye edicisi (Rab) olan Allah'ın (c.c.) hitabının (konuşma-nın) kendini belli eden bir şekli.(bkz.Rab)
clive-l i'caz جلوة إعجاز : caz tecellisi (Kur'an'a ait) mu'cize derecesindeki güzel söz san'atı nın kendini gösteren belli bir şekli
cilve-i In'ikas جلوة إنعكاس : yansıma şeklindeki görüntü
cilve-l inayet جلوة عنايت : inayet tecellini: A lah'tan (c.c.) gelen) yardım ve iyiliğin kendini gösteren bir şekli
145
Cilve i mână
cilvesi inayet-i Rabbaniye عارة عبايت زنانه Rab'den gelen inayetin tecellist, her peyin gerçek ve tek sahibi, yaratıcım ve terbiye edi clat (Rab)olan Allah'tan (c) gelen yardımın (Imayet) kendini gösteren bir şekli
cilvesi irade علية إراده Allah'a (c) alt ira de tecellisi, (tezahürü), läht iradenin, iş ve eserlerinde kendini gösteren bir şekli (lahi kanun)
cilve-i irade-i Ilahiye سارة إرادة إلهية : Allahin (cc.) sonsuz iradesinin kendini gösteren bir şekli
cilvesi ism (isim( عارة إسم iomin tecellisi, (bir güç veya yetki makamını temail eden) ismin kendini gösteren bir şekli
cilve-i kayyumiyet جلوة فيرميت Allah'ın (c.c.( kayyumiyet tecellisi, yaratılmış bütün varlık ları her an ayakta tutan, her an varlıklarının devamını sağlayan Allah'ın (c.c.) sonsuz ayak ta tutucu gücünün (kayyumiyetinin) sürekli kendini gösteren şekli
cilve-i kudret جلوة قدرت : Allah'a (c.c.) ait[. kudret tecellisi, Allah'ın (c.c.) sonsuz güç να kuvvetinin kendini belli eden ve gösteren bir şekli
cilve-i Kudret-i Ezeliye جلوه قدرت از لبه : Bzell Kudret'in tecellisi; başlangıçsız olarak hep var olan (ezeli) Allah'ın (c.c.) sonsuz güç ve kuvvetinin kendini belli eden, kendini göste ren bir şekli
cilve-i Kudret-i Fatir جلوة قدرت فاطر : Yaratıcı Güc'ün tecellisi, Allah'ın (c.c.) sonsuz yaratıcı gücünün (Kudret-i Fåtır) kendini belli edip gösteren bir şekli
cilve-i kudret-i kudsiye جلوه قدرت قدسیه : )Allah'a c.c. ait) kudsi ve sonsuz kudretin tecellisi; kusursuz (kutsi) olan sonsuz güç ve kuvvetin kendini belli eden, kendini gösteren bir şekli
cilve-i kudret-i Rabbaniye جلوه قدرت رئانیه : Rab-
bani kudretin bir tecellisi; her varlığın gerçek ve tek sahibi, terbiye edicisi ve ihtiyaçlarını karşılayacak imkânların yaratıcısı (Rab) olan Allah'ın (c.c.) sonsuz kudretinin kendini belli eden, kendini gösteren bir şekli
cilvel kübra جلوة كبرى : en büyük tecelli, en büyük ölçüde kendini
ren bir şekli
YanıtlaSilcilve-i Kudret-i Fatir جلوه قدرت فاطر : Yaratıcı Güc'ün tecellisi, Allah'ın (c.c.) sonsuz yaratıcı gücünün (Kudret-i Fâtır) kendini belli edip gösteren bir şekli
cilve-i kudret-i kudsiye جلوه قدرت قدسیه : )Allah'a c.c. ait) kudsî ve sonsuz kudretin tecellisi; kusursuz (kutsî) olan sonsuz güç ve kuvvetin kendini belli eden, kendini gösteren bir şekli
cilve-i kudret-i Rabbaniye جلوه قدرت ربانيه : Rab banî kudretin bir tecellisi; her varlığın gerçek ve tek sahibi, terbiye edicisi ve ihtiyaçlarını karşılayacak imkânların yaratıcısı (Rab) olan Allah'ın (c.c.) sonsuz kudretinin kendini belli eden, kendini gösteren bir şekli
cilve-i kübra جلوه کبری : en büyük tecelli, en büyük ölçüde kendini belli etme, kendini gös-terme şekli
cilve-i lezzet جلوه لذت : lezzet (zek) tecellisi (tezahürü), zevk örneği
cilve-i mana جلوه معنا : )bir) Kur'an âyeti veya
614
YanıtlaSilHADIS-I ŞERİFLER
١٣٩٤ النَّصْرُ مَعَ الصبر ، والفرج مع الكرب ، وَإِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا
( رواه الخطيب عن أنس )
1294) «Yardım, sabırladır. Kurtulus, sıkıntı iledir. Zorlukla beraber, kolaylık vardır..»
Her karanlık gecenin bir sabahı olduğu gibi, her sıkıntının sonunda bir ferahlık vardır. Yeter ki sabredilsin..
Ravi: ENES'ten r.a. naklen HATIB.. Menkıbeleri, 1. ve 64. Hadis-i Şerifte..
( رواه الترمذى )
١٣٩٥ النفقة : كلها في سبيل الله إلا البناء فلا خير فيه .
1295) «Yapılan her nafaka, Allah yolundadır. Ancak şu bina hariç.. Onda hayır yoktur..>>>
Nafaka iyi niyetlerle yapılan sarfiyattır.
Burada hayırsız olsuğu bildirilen; bir ihtiyaca mebni olmayan ve desinler için yapılan binalardır. Ramuz şerhinde şöyle bir not var:
Haram mallar, bina ve zinaya gider..
**
Ravi: TİRMİZİ.. Menkıbesi, 13. Hadis-i Şerifte..
١٢٩٦ النية الصادقةُ مُعلَّقَةٌ بِالْعَرْشِ ، فَإِذَ ا صدق العبد نيته تحرَّك العرش فيُغْفَرُ له .
) رواه الخطيب عن ابن عمر )
1296) «Doğru niyet, arşa bağlıdır. Kul, doğru niyet ettiği zaman arş hareket eder ve sahibi bağışlanır..>»
Dinimizde niyet çok önemlidir. Alacağımız her sevab ve bize ceza getirecek her günah niyetimizin birer meyveleridir.
**
Ravi: İBN-İ Ömer'den r.a. naklen HATIB.. Menkıbeleri, 7. ve 64. Hadis-i Şerifte..
VE VAAZ ÖRNEKLERI
YanıtlaSil615
المناهي
YASAKLAR
Bu bölümde Peygamber S.A. efendimizin yapılmasını yasak ettiği bam hareketler anlatılacaktır.
Bu bölümde anlatılacaklar, her nekadar hadis bölümüne girerse ettiğini birbirinden ile ashabın rivayet ayırd etmek için ulema HABER adını vermiştir..
HABER: Peygamber S.A. efendimizin buyurduğu değil, ashabın ona dair anlattıklarıdır. Kısacası bu bölümde anlatılacaklar Hadis-i Şerif değil, HABER'dir.
Bu sebeple pek şerh cihetine gitmeden, rivayetleri aynen nakledece-ğiz.
۱۲۹۷ نهى رسول الله صلى الله عليه وسلم عن التختم بالذهب .
) رواه الترمذي عن عمران بن حصين )
1297) «Peygamber S.A. efendimiz altın yüzük takmayı yasak etti..>
**
Bu yasak, erkekleredir. Kadınlar takabilir.. Fakat israf cihetine gitmemek şartı ile..
Ravi: IMRAN b. HUSAYN'den r.a. naklen TİRMİZI.. Menkıbeleri, 13. ve 256. Hadis-i şerifte..
( رواه الحاكم عن سلمان )
۱۳۹۸ نهى عن التكلف للضيف .
1298) «Misafir için külfeti yasak etti..>
Misafir umduğunu değil, bulduğunu yer..
**
Ravi: SELMAN'dan r.a. naklen HAKİM.. Menkıbeleri, 22. ve 510. Hadis-i Şerifte..
۱۲۹۹ نهى عن الشرب في آنية الذهب والفضة ، وعن الأكل فيهما وعن الجلوس
عليهما ، ونهى عن لبس الديباج والحرير .
( رواه البخاري )
102
YanıtlaSilOSMANLI HUKUK TARİHİNDE MECELLE
(d) AHKAM-I ŞAHSİYYE KOMİSYONU
Bu komisyon 9 Mayıs 1332 (9 Mayıs 1916) de teşkil edilen Ka-nun-u Medenî ve Hukuk-u Aile Komisyonunun bir devamı mahiye-tinde teşekkül etmiş ve ilk toplantısını 3 Mayıs 1339 (3 Mayıs 1923) de İstanbul'da yapmıştır". Komisyonda ilk teşekkülünde va-zife alan zevat şunlardır:
Reis: Saadeddin Bey (Mülga Şûray-1 Devlet Tanzimat Dairesi reisi)
Aza: Muammer Reşid Bey (Hukuk Müderrisi)
>: Hafız Şevket Efendi (Hukuk Müderrisi)
>: Mişon Ventura Efendi (Hukuk Müderrisi)
: Kemal Atıf Bey (Sabık Şûray-ı Evkaf azasından)
>: Gönenli Mehmet Efendi.
Gönenli Mehmet Efendi ilk içtimada hasta olması sebebiyle bulunamadığında yerine; Erzurumlu Ömer Nasûhi (Bilmen) Efendi aza seçilmişlerdir ".
Komisyona müteakip toplantılarda; Darulfünün muallimi Ah-med Samim Beyle, mülga Mahkeme-i Temyiz-i Şer'i azasından Zi-leli Mustafa Rıza Bey de iştirak etmişlerdir ".
İlk toplantıda hazırlanacak lâyiha hükümleri için şer'î mesned arama meselesinin bahis mevzu edilmesi üzerine; Kemal Atıf Bey:
<> dedi. Şevket Efendi de; kitaplarda ve muhtelif mezheplerde vaz' edilecek ahkâma dair hüküm bulunamazsa, akla binay-ı muhâke-me edilmesi fikrini öne sürdü. Bu arada Ahkâm-ı Şahsiyye Komis-yonun 1332'de teşkil edilmiş olan Kanun-u Medenî ve Hukuk-u Aile Komisyonunun devamı mahiyetinde olması dolayısiyle önceki komisyonun çalışamalarının ve raporlarının tedkikinde fayda mütâ-lea edildiği, fakat bu raporların bulunamadığının ifade edilmesi üzerine Şevket Efendi; bunların kendisinde olduğunu ve müteakip toplantıya getireceğini söyledi. Komisyon tekrar 23 Mayıs 1339 (23 Mayıs 1923) de toplanmak üzere celseyi tatil etti". Müteakip onbir toplantı usul ve komisyonun meşgul olacağı meseleler etra-fındaki müzakereler ile geçti. 13. içtima ise biraz sonra bahs ede-ceğimiz Vecibat Komisyonu ile müştereken yapıldı. Her iki komis-yonun selâhiyetlerine giren mesele ve mevzular münakaşa edildi.
46. Aynı eser, sa. 12, s. 560 ve Komisyon içtimaı zabıtlarını havi llåve say-falar (5-32).
47. Aynı eser, sa. 10, s. 464
48. Aynı eser, sa. 12 ye ilave; Ahkam-ı Şahsiyye Komisyonu 1. içtima zabtı.
49. Aynı eser, sa. 12 ye ek zabıtlar.
MECELLE TA'DİL ÇALIŞMALARI
YanıtlaSil103
Komisyon miras meselesinin hangi komisyonun selâhiyetine girdiğinde anlaşamadılar".
Ahkam-ı Şahsiyye Komisyonunun bundan sonraki toplantıların-da maddelerin tesebitine başlandı. Tesbit edilen 51. madde erkek 18, kız 17 yaşını ikmal etmedikçe evlenemez kaydını koydu. Tek kadınla evlenme esasını getiren 12. madde ise şöylece tesbit edildi: Tek kadınla evlenmak asıldır. Taaddüd için; taaddüd zaruretinin ve adalet yapacağının isbatı ve hâkim müsaadesi lâzımdır".
17 Haziran 1340 (17 Haziran 1924) içtimaında komisyonda bazı değişiklikler olduğunu görüyoruz:
Reis: Hacı Adil Bey
Aza: Şevket Efendi
Muammer Raşid Bey
>: Şükrü Kaya
: Ahmed Samim Bey
Ömer Nasuhi Efendi'nin sıhhi mazeretle istifasını mü-teakip yerine Kemal Atıf Bey vazife aldı. Temmuz 1340 (1924) ilk haftası sonunda cem'an 79 madde tesbit edilmiş oldu. 35.-79. mad-deler nikâh hakkında idi. 35. madde; oniki yaşını bitirmemiş erkek ve kızın nikâhlarının kıyılamayacağını ifade ediyordu".
e) KANUN-U MEDENI UKUD ve VACİBAT KOMİSYONU
Bu komisyon daha önce gördüğümüz üzere K. el-Buyu' ve K. el-İcare'de bazı tadil ve ilâveler yapan Mecelle Ta'dil Komisyonu'-nun çalışmalarını gözden geçirmek ve mesaisini devam etitrmekle vazifeli idi. İlk toplantısı Ahkam-ı Şahsiyye Komisyonu'nun bi-rinci içtimaı ile aynı tarihe rastlamaktadır: 3 Mayıs 1339 (3 Ma-yıs 1923).
Komisyon şu isimlerden teşekkül etmişti:
Reis: Ali Haydar Efendi"
Aza: Osman Beyefendi (Temyiz reis-i evvelliğinden mütekaaid)
>: Seyyid Beyefendi (Mülga Ayan azasından)
>: Mustafa Fevzi Beyefendi (Hukuk Müderrislerinden)
>: Ebu'l-Ula Beyefendi (Hukuk Müderrislerinden)
50. Aynı eser, s. 624 den sonraki ilave sayfalar, s. 74.
51. Aynı eesr, sa. 25, s. 888-893.
52. Aynı eser, sa. 26, s. 953-957. Komisyon çalışmalarının nihayetinde Ceri-de-1 Adliyye'deki zabıtlara göre (bk. sa. 26, s. 1033-1036) 106 madde-lik bir Hukuk-u Alle Kanunu taslağı hazırlanmış olduğu anlaşıldığı halde H. Veldet 142 maddelik bir çalışmayı kaydetmektedir. (bk. Türk Medeni Huk., s. 76-79).
سور القره (1)
YanıtlaSilالثالث الدمية
انجي برهان ، سعادت ابديه به اشارت ايدن به هما نارون برای ده، انسانده کی غیر منم الهی استعداد لرد. اون جذاب هم طرفندن مکرم قبلين ان انسانك جوهر روهنده الیان و قماره صيغمايان استعدادلی وار بو استعداد لرك الننده ها به کاترین قابلیتهای وار. و بوناردن نشئت ايدن حده قلم بن مباردار و بونار من حصوله كان غير منه الهي افطار و تصورات دار ایسته بودلون هر پریسی حشر جسمانیہ آفر سندہ کی سعادت ابدیہ یہ شهادت بار ما قلرینی او را تارمہ کو ستر بیوی
برنجی برهان ، اون همن و رحیم اولان مانع حكيمن رحمتی، حمد الركن ان بیوگی اولان سعادت ابديه نك كالمه جنگنی تبشیر الدبور زیرا رحمت، آنچه سعادت ابدیه ایله رحمت اولور و نعمت آنچه او سعادت الله نعمت اولور اون بتون نعمتاري نعمتاره جويرين أبدى اير يا عقدن طوغان و عمومی ما تملردن بوكان واويلا لردن لاثاني، بالخاصه شعور لي اولان مخلوقاتي فور تاران شما، یگانه سعادت ابديه نكه كلیدر، چونکه بتون نعمت الرك احتارك، لذ تكرك روحي اولان سعادت ابديه كا عزمه، عموم مافاتك شها دیاله ثابت اولان و گونه کی بار لايان رحمت و شفقت الهيه نك بداهستند قارشو مقبره الله انظار
لازم كلير.
أي حبيب شفيق وأي شفيق حبيب ! أي سعيد مجيد وأي مجيد سعيد رحمت الهية تلك ال الطيفي ان ظریفی، ان لذيذى اولان محبت و شفقته بامه. او محبت و شفقتی فراحه ابدی و هجران لا يزالى ايله قار شيلا ديفكز تقديرده، وجدان، خیال و روح نه حاله گیره بکار در؟ او محبت و او شفقت
ان بيون، ان طاقای بر نعمت ایکن، ان عظیم بر مصيبته، بر بلا یه انقلاب ايدولى.
عجبا بالبداهه كوز او گنده کورونه حت الهيئة، فراق ابدينك محبت و شفقت عليهنه هجوم ایتمنه مساعده ايدرمی؟ لا والله ! آنجمه اور همتون شانند در که، فراحه ابدي بي هجران لايزال بيه هجران لا يزالي بي فراق ابدى يه و عدم مطلقی ده هر ایلینه مسلط ابد که، او فراق اون او هجران ارك كو كارى اورته من فالفسين.
عَدَمٍ مُطْلَقُ
YanıtlaSilAdem-i mutlak: Hiçbir varlık mertebesinde olmama
بداهت
Bedahet: Apaçık olma
بالبدامه
Bilbedahe: Açıkça
آنکار
Efkar: Fikirler
فرآي آبدی
Firak - ebedi: Ebedi ayrılık
غَيْرِ مُتَناهى
Gayr-i mütenâhî: Nihayetsiz
حَبِيبٍ شَفِيق
Habib-i sefik: (Habib ve Şefik isimli iki talebeye hitâben) Şefkatli sevgili
حَشْرِ جِسْماني
Hasri cismânî: Ölüleri cisimleriyle dirilterek toplama
هجران
Hicran: Ayrılık, ayrılık acısı
هجران لا يزالي
Hicran - lâyezâlî: Son bul-mayan ayrılık, ayrılık acısı
استعداد
İstidad: Bir işi yapabilir özelliği taşıma
لطيف
Latif Hos güzel
مَجِيدِ سَعِيدٌ
Mecid-i Saîd: Şerefli mutlu (Mecid ve Saîd isimlerine atfen)
مكابره
Makabere: Bile bile karşı çıkma
مكرم
Mükerrem: Değerli kılınmış
نَفْتَتْ
Neş'et: Ortaya çıkma
نِقْمَتْ
Nikmet: Şiddetli cezá
تصورات
Tasavvurat: Zihinde şekillen-dirmeler
تبشير
Tebsir: Müjdeleme
وَاوَيْلًا
Vaveyla: Feryâd, çığlık
re-i Bakana, 4
YanıtlaSilAltıncı Burhân: Saadet-i ebediyeye işaret eden
burhanlardan biri de, insandaki gayr-i mütenähi isti'dådlardır. Evet, Cenab-ı Hakk tarafından mü-kerrem kılınan insanın cevher-i rûhunda ekilen ve rakamlara sığmayan isti'dådlar var. Bu isti'dådların altında, hesaba gelmeyen käbiliyetler var. Ve bunlardan neş'et eden, hadde gelmeyen meyiller var. Ve bunlardan husûle gelen, gayr-i mütenâhi efkår ve tasavvuråt var. İşte bunların her birisi, haşr-i cismânînin arkasındaki saadet-i ebediyeye şehådet parmaklarını uzatarak gösteriyorlar.
Yedinci Burhân: Evet, Rahman ve Rahîm olan
Sâni-i Hakim'in rahmeti, rahmetlerin en büyüğü olan saadet-i ebediyenin geleceğini tebşîr ediyor. Zira rahmet, ancak saadet-i ebediye ile rahmet olur. Ve ni'met, ancak o saadet ile ni'met olur. Evet, bütün ni'metleri nikmetlere çeviren ebedi ayrılmaktan doğan ve umúmi mâtemlerden yükselen våveylälardan käinâtı, bilhassa şuûrlu olan mahlūkātı kurtaran şey, yegâne, saadet-i ebediyenin gelmesidir. Çünki bütün ni'metlerin, rahatların, lezzetlerin ruhu olan saadet-i ebediye gelmezse, umum kâinatın şehadetiyle sabit olan ve güneş gibi parlayan rahmet ve şefkat-i İlâhiyenin bedähetine karşı mükâbere ile inkâr lâzım gelir.
Ey Habib-i Şefik ve ey Şefik-i Habib! Ey Saîd-i Mecîd ve ey Mecîd-i Saîd! Rahmet-i İlâhiyenin en latifi, en zarifi, en lezîzi olan muhabbet ve şefkate bak. O muhabbet ve şefkati firâk-ı ebedî ve hicrân-ı lâyezâlî ile karşıladığınız takdirde, vicdan, hayâl ve ruh ne håle gireceklerdir? O muhabbet ve o şefkat en büyük, en tatlı bir ni'met iken, en azîm bir musibete, bir belâya inkılâb ederler.
Acaba bilbedâhe göz önünde görünen rahmet-i İlâhiye, firâk-ı ebedînin muhabbet ve şefkat aleyhine hücum etmesine müsâade eder mi? Ancak o rahmetin şe'nindendir ki, firâk-ı ebediyi hicrân-ı lâyezâlîye, hicrân-ı lâyezâliyi firâk-ı ebedîye ve adem-i mutlakı da her ikisine musallat eder ki, o firâkların, o hicranların kökleri ortadan kalksın.
باب ما يرجى من رحمة الله تعالى
YanıtlaSilALLAH'IN RAHMETİ
Said b. Müseyyeb'in rivayetine göre Ebu Hüreyre diyor ki:
سَمِعْتُ رَسُولَ اللهِ ﷺ يَقُولُ : جَعَلَ اللَّهُ الرَّحْمَةَ مِائَةَ جُزْء فَأَمْسَكَ عِنْدَهُ تِسْعَةً وَتِسْعِينَ وَأَنْزَلَ فِي الْأَرْضِ جُزْءاً وَاحِداً فَمِنْ ذَلِكَ الْجُزْءِ تَتَرَاحَمُ الْخَلْقُ حَتَّى تَرْفَعُ الدَّابَّةُ حَافِرَهَا عَنْ وَلَدِهَا خَشْيَةَ أَنْ تُصِيبَهُ
Resûlüllah (sav)'in şöyle buyurduğunu işittim:
"Allah rahmeti yüz parçaya böldü. Bundan doksandokuz par-çayı kendine ayırdı. Yeryüzüne geri kalan bir cüzü indirdi. (Bunu da -cin, insan ve hayvan- mahlûkâtı arasında taksim etti.) Bu tek cüz den nasibine düşen pay sebebiyledir ki mahlûkat birbirlerine karşı merhametli davranır. At, (hayvan) yavrusuna basmamak endişesiyle ayağını bu sayede kaldırır."
Hz. Hasan (ra) Resulullah (sav) şöyle buyurduğunu rivayet ediyor:
Buhari, Edeb 19, Rikåk 19; Müslim 17, (2752); Tirmizí, Daavat 107-108, (3535-3536)
TENBIHÜ'L GAFİLİN
YanıtlaSil105
"Allah Teâla'nın yüz rahmeti vardır. Bunlardan birini dünya ehline sürece bu rahmet onların tamamını kuşatmıştır. göndermiş ve yaşadıkları sürece Allah bu bir rahmeti de kıyamet günü alıp doksan dokuz rahmete katacak. Böylece dostları ile kendisine ibadet edenler için rahmetini yüze tamam-layacaktır.
Fakih anlatıyor:
Resulullah (sav) müminlere Allah'ın rahmeti konusunda açıklama-larda bulundu. Ta ki, mü'minler Allah'ın kendilerine verdiği nimetlere şükredip, bunlardan dolayı ona hamd ederek salih ameller işlesinler. Çün-kü Allah'ın rahmetini uman kimse o rahmeti elde etmek için çaba sarf edip, güzel ameller işler.
Nitekim konu ile ilgili olarak Allah (cc) şöyle buyurmuştur:
إِنَّ رَحْمَتَ اللَّهِ قَرِيبٌ مِنَ الْمُحْسِنِينَ
"Muhakkak ki, iyilik edenlere Allah'ın rahmeti çok yakındır."2
Bir başka ayette ise Allah şöyle buyurmaktadır:
فَمَنْ كَانَ يَرْجُو لِقَاءَ رَبِّهِ فَلْيَعْمَلْ عَمَلاً صَالِحاً
"Artık her kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa iyi iş yapsın."3
Allah Teâlâ başka bir ayette de şöyle buyurur:
وَرَحْمَتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ
"Rahmetim ise her şeyi kuşatır."4 Yani, her şeyin rahmetimden bir payı vardır, demektir.
İbn Abbas şöyle diyor:
"Rahmetim her şeyi kuşatır." ayeti inince İblis (Şeytan) kibirle-nerek şöyle dedi:
Ben de bir şey olduğuma göre, bu rahmetten benim de payım var-dır. Yahudiler ve Hristiyanlar da benzer sözler söylediler.
Ayetin; "Onu (rahmetimi) sakınanlara (şirkten uzak duranlara) zekâtı verenlere ve ayetlerimize inananlara yazacağım" şeklindeki
Ahmed b. Hanbel, Müsned, 10680
A'raf 56
Kehf no
A'raf 156
(eff (use)
YanıtlaSil2024 BEDUZZAMAN TAKVIMI
TARİHTE BUGÜN
- 1284-Nasreddin Hoca'nın vefatı.
1633 - Engizisyon
Mahkemesi'nce mahkûm edilen Galile, Dünya'nın döndüğüne ilişkin tezini inkâr etmek zorunda kaldı.
1780 - Erzurumlu İbrahim Hakkı'nın vefatı.
1941 - Almanya SSCB'yi istilâ etmeye başladı.
22
CUMARTESİ
SATURDAY
HAZİRAN
JUNE
BİR AYET
Şüphesiz ki Allah yaptıklarınızı hakkıyla görür.
Bakara Suresi: 110
BİR HADİS
İnsanların dünyada kaygısı en büyük olanı mü'min kimsedir. Çünkü hem dünyası, hem de ahireti için kaygı çeker.
İbni Mâce, Ticârât: 2
Kusurunu görmemek, o kusurdan daha büyük bir kusurdur.
HİCRİ: 16 ZİLHİCCE 1445 - RUMI: 9 HAZİRAN 1440
Lem'alar
HIZIR: 48 - GÜN: 174 KALAN: 192 -
GÜN. UZ.: 0 DK
Akşam
Özle İkindi Akcam Yatsı
İmsak Günes
Öğle
İkindi
Yatsı
-656-Hz. Osman'ın (ra) şehadeti.
YanıtlaSil1918-1. Dünya Harbi sonrası Rus esaretinden firar eden Bediüzzaman'a, Bulgaristan'da Sofya Ataşemiliterliği tarafından Vatana Avdet Belgesi verildi. Bediüzzaman trenle İstanbul'a hareket etti.
21
HAZİRAN
17
SALI
1446 ZİLHİCCE
RUMI: 4 HAZİRAN 1441
HIZIR: 43
BIK AYET
Ama size ne zaman bir
peygamber gelip de nefislerinizin hoşlanma-yacağı, hevâ ve hevesinize hizmet etmeyecek hükümler getirdiyse, hemen büyüklük taslayarak, kimini yalanlayıp kimini de öldürüyordunuz, öyle değil mi? (Bakara: 87)
BİR HADİS
Kim bilgisizce fetva verirse, göğün ve yerin melekleri ona lânet okur.
(C. Sağîr, No: 3587)
Yeis, aczden gelir. Yeis, mâni-i herkemâldir. Hamiyet ise, şiddet-i mevanie karşı şiddetle metanet etmektir. Münazarat
70 Hadislerden Seçmeler
YanıtlaSilHz. Fâtıma
Ali (ra) rivayet ediyor:
Kıyamet Günü bir nida edici perdeler arkasın dan şöyle seslenir: "Ey Mahşer halkı, Muham med'in kızı Fatıma geçinceye kadar gözleriniz kapayın."
Hakim'in Müstedrek'inden
***
Akrabalık bağları
Misver (ra) rivayet ediyor:
Fâtıma benden bir parçadır. Onu üzen beni de üzer, onu sevindiren beni de sevindirir. Kıya-met Günü akrabalık bağları kopar. Benim hısım ve akrabalıklarım bundan hariçtir.
Müsned, 4: 323, 332.
***
En üstün kul
Ebu Said (ra) rivayet ediyor:
Kıyamet Gününde Allah katında kulların en üstünü, Allah'ı çok zikredendir.
Tirmizi, Daavat: 5; Müsned, 3: 75.
Ahiret Hayatı / 71
YanıtlaSilKıyamet Günü huzur ve emniyet
İbni Abbas (ra) rivayet ediyor:
(...)
Allah'ım, görüşümün kısa kaldığı, niyetimin ulaşamadığı, isteğimin ermediği ve yaratıkların-dan her hangi birisine vaat ettiğin bir hayır veya kullarından her hangi birine vereceğin bir nimet varsa Senden onu da istiyorum. Rahmetinden diliyorum. Ey Alemlerin Rabbi! Allah'ım, ey kuv-vetli ipin ve doğru işin sahibi, Kıyamet Gününde Senden emniyeti, ebediyet gününde huzurun-daki mukarreb meleklerinle, çok rüku ve secde yapanlarla, sözlerini yerine getirenlerle beraber Cennet istiyorum. Şüphesiz Sen çok merhametli ve kullarını pekçok sevensin ve yine Sen istediğini yapansın. Allah'ım, bizi doğru yola eren, hida-yeti bulan, yoldan sapmayan ve başkalarını da saptırmayan dostlarınla barışık, düşmanlarına düşman olan eyle. Senin sevginle Seni sevenleri sevelim. Verdiğin düşmanlıkla Sana karşı gelen-lere düşmanlık edelim.
(...)
Tirmizi. Daavat: 30.
Aylık Mecmua
YanıtlaSilSeharm ve Allsopure birlikte http://www.a
ALTINOLUK
Aralık 2013-Saye 331-Muharrem
Safer 1435-8.50 TL
Allah'ın Nuru ile Bakmak...
MÜ'MİN FERASETİ
Allah'ın Nuru
ile bakmak...
Mü'minler olarak
gözlerimize,
gönüllerimize bir nur huzmesini doldurmak ve izzeti yeniden
kuşanmak.
irme) ne-
YanıtlaSilikle ce-
kusurlu
kile-
Olgun
du. Se
ver
mü'min ya da firâset sahibi müslüman salt kişisel kanaatlerle hareket edilmesi halinde büyük felâketlerin kaçınılmaz olabileceğini; Kitap ve Sünnet'e uyulması yani vahyi önceleyen bir düşünce ile hareket edilmesi halinde ise bu tür felâketlerden uzak kalınacağını bilen bir inanç adamıdır.
er-
h
avra-
kend
mıza s
sahibi müslii
rımız bize
Üç şey (kimse) büyük belalardandır: İyiliği anlamıyan, kötülüğü affetmiyen amir, hayır gördüğünde örtbas eden, kusur gördüğünde yayan zalim, yanında bulunduğun müddetçe sana eziyet eden, yokluğunda sana hiyanet eden kadın (ailen)
YanıtlaSilRavi: Hz. Fudale (r.a.)
Sayfa: 263 / No: 6
Ramuz El-Ehadis
Maddi refah ne kadar ileride olursa olsun insan, hâlikı ile olan bağlantıyı kopardığı zaman ar-tık kendisini ilah yerine koymuştur modern dünyada.
YanıtlaSilİSLAMDA NİKAH
YanıtlaSilGörülüyor ki, İslâm Dini düğün cemiyetlerinde, bayram ve diğer şen-lik günlerinde meşru eğlencelere mâni olmadığı gibi, bilakis bunlara önem verir. Çünkü Milli şuur ve heyecanın teşekkül ve devamı bir cemiyet için lüzumludur. Onun için her mü'min her şeyde olduğu gibi gerek düğün ve gerekse sair şenliklerde islâmi ahlâkına, kaîdelerine uygun şekilde eğlen-celer tertib etmeli ve işin ifrat cihetine gitmemelidir.
ŞARKI TÜRKÜ VE ÇALGI ALETLERİ
Şarkı, türkü ve çalgı aletleri dinlemek caiz olup olmadığı hakkında çeşitli görüşler vardır. Bazıları Haram, bazıları mekruh, bazıları şüpheli, bazıları da mubah demişlerdir. İmamı Gazalîye göre beş yerde şarkı tür-kü ve çalgı haramdır.
1- Mahrem olmayan ve sesi dinlemekle cinsi teheyyüç meydana ge-lecek olan kadın veya şahsın dinlemesi.
2-İsraf ve şımarıklığı gösteren, maşru olmayan bir işe (dans gibi) vesile olan çalgılar.
3- Fuhşa dair olan, Allaha, Resülüne ve Ashabı Kirama yalan Isnad eden veya bariz kadın tasvirleri yapan şiir, şarkı ve türküler.
4- Dinleyici pek genç, şehvetlerine ve nefsine mağlup, dinlediği şeyler kendisini bir gayri meşru'a sevkedecek seviyede olan bir kimse ise böylesinin de dinlemesi haramdır.
5- Dinleyici avamdan biri olup dinlediği şey kendinde müsbət veya menfi bir tesir icra etmez, fakat devamlı şəkildə bununla meşgul olup va-kitlerini boşa harcarsa yine memnûdur.
Bu gün asrımızda moda olarak halkımızın müptelâ olduğu Avrupa'nın bir takım gayr-i ahlâkî batıl, süfli âdet ve ahlâkı olan balo, bar, gazino, caz, köylerimizde ise içki ve çalgılı veya kadın oynatma gibi şeytanın ocağı olan - gayr-ı ahlakî cemiyetleri tertip ederek islâmi an'ane ve âdet-lerimizden uzaklaşarak ahlâkımızı kemirmede, cemiyet-i islamiyeye za-rar vermekte, ve etrafı erbaalarınada günden güne sirayet ettirerek ço-ğalmaktadır. Çok def'alar böyle cemiyetlerde bir takım süfehalar eğlene-Ilm derken aldıkalrı fazla İçki zehirinin tesiri lle kavga, gürültü, ve yarala-ma hatta bazan adam öldürme hadiselerine kadar yol açtıkları görülür.
Ey mü'min! şunu unutmaki bir gün ölüm kemendini boyuna takarak ebedi âlem olan ahiretin İskelesi bulunan ve bir kaç kazma darbesile açı-
75
YanıtlaSil
Yuksel14 Haziran 2025 04:18
İSLAMDA EVLİLİK ve MAHREMİYETLERİ
lan karanlık, dar, yılan ve çiyanın mesken tuttuğu kabir denilen çukura yuvarlanacak, oradanda yevm-i mahşer denilen ve oranın Hâkimi mutla-ğı, Ahkemül Hâkimin olan Allah'ın huzuruna çıkacak, dünyada yaptığın bütün şeylerden sorumlu olacak, âmâline göre ceza veya mükafat gore-ceksin. Büyüklerden bir zatın şu sözlerini kulağına küpe, nefsin için ilac olarak kullan.
Cahınla sakın Halik-ı Ağâhı unutma, Bağla kemer-i hizmeti Allah'ı unutma. Aldanma şu tahta, sonraki câhı unutma. Ey gafil uyan. Rihlet'i nâgâhı unutma. Yol korkuludur korkusu çok rahı unutma.
Şahan-ı serefzan-ı selâtın-ı seniyye, Binlerle olup hâk ile yeksan-ı seviyye. Malûm-u müsellem iken ey dil şu kazıyye, Mağrur olup devlet-i dünyayı deniyye, Sakın yitirip dinini Allahı unutma.
Pür nak'şü nigârına gözüm bakma cihanın, Zindan-ı belaya sokar âhir teni canın. Zevkinde bekâ neş'esi yok dâr-i fenônın, Bir (oh) demesine bu gün aldanma cihanın, Sonunda anın derdi ile âhı unutma.
Dünyada bu gün topladığın yarın olur hic, Ukbaya müfid olduğu âmali bulup seç. Rapteyleme kalbin gam-ı dünyayı bırak geç, Derbendide mevtin yolun uğrar tez eğer gec. Ol geçmesi düşvar güzergâhı unutma.
(M. Esat)
HER ANNENİN GELİN OLACAK KIZINA VERECEĞİ NASİHAT
Ashabı Kiramdan Haris (R.A.) kızı Esma (R.A.) ya gelin olup kocaya giderken annesi şu nasihatı yapmıştır. Biz de aynı nisihatı yavrumuza
76
Mukaddes Dâvânın Sevdalıları
YanıtlaSil***
-Merhum Muhsin YAZICIOĞLU, Ömer HALİSDEMIR ve nicelerine....
Ali AĞIR aliagir70@gmail.com
Semâdaki <«yıldız»ların peşinden, Fecri beklemeden yola çıktılar. Sıyrılıp dünyanın tüm telâşından, Hak yoluna tenlerini döktüler.
Aldırmadan yağan yağmura, kara, Yol aldılar, kara kıştan bahara, Bataklıklar dönsün diye gülzâra; Gönüllere solmaz güller ektiler.
Cesur bir millette yiğit biter mi? Yiğit olan esâreti ister mi? Bir aslana, beş-on çakal yeter mi? Kaç senelik hayalleri yıktılar.
Hak âşığı, ukbâsını satar mı? Coşan seli, saman çöpü tutar mı? Hilâlin şavkını dalga yutar mı? Su misâli arzdan Arş'a aktılar.
Kavrulan çöllere yağmur oldular, Filizlenen genç nesle sur oldular, Millet güldü, onlar huzur buldular; Bu vatanın çilesini çektiler.
Gökte dalgalanan al bayrağına, Deresine, ovasına, dağına, Çiçeğine, bahçesine, bağına; Bu cennet diyâra hep âşıktılar,
6
YanıtlaSil
Yuksel14 Haziran 2025 08:12
Körpe umutların bittiği anda, Acının sevinci yuttuğu anda, Güneşin boşlukta yittiği anda; Geceyi bitiren bir ışıktılar.
Şu hayat, vuslata settir, engeldir, Vuslatın en son menzili eceldir, Mukaddesse dâvâ, ölüm güzeldir; Verdikleri söze çok sâdıktılar.
Dertler de kederler de kabre kadar, Kabrin sonrasında asıl hayat var, Ömür, üç gün eksik olsa ne çıkar!?. Gözlerini mâverâya diktiler.
Sırt dönüp küstüler heveslerine, Kelepçe vurdular nefislerine, Cesaretle dolu göğüslerine; Şehadetin rütbesini taktılar.
Sonsuzluğa son kapıdan geçtiler, Mânâ âlemine kanat açtılar, Peygamber elinden Kevser içtiler; Her an, buram buram cennet koktular.
Yandı yürek, cehennemin nârında, Bugün de sönmez bu ateş, yarın da, Ali, senin gibi, arkalarında; Bağrı yanık nice can bıraktılar.
18 Ocak 2018
106
YanıtlaSilALLAH'IN RAHMETİ
devami inince Şeytan Allah'ın rahmetinden ümidini kesti. Ama Yahudi ve Hristiyanlar şöyle diyerek ümitlenmeye devam ettiler:
Biz şirkten sakınıyoruz, zekâtımızı veriyoruz ve Allah'ın ayetlerine inanıyoruz, dolayısıyla bizim de rahmetten payımız vardır.
Fakat bu ayetin hemen ardından gelen şu ayetle birlikte Yahudi ve Hristiyanların da bu rahmetten faydalanamayacakları ortaya çıktı:
الَّذِينَ يَتَّبِعُونَ الرَّسُولَ النَّبِيَّ الْأُمِّيَّ
"Onlar yanlarındaki Tevrat ve İncilde yazılı buldukları o elçi ye, o ümmi Peygambere uyanlardır." Böylece Yahudi ve Hristiyanlanı da ümidi yok oldu ve Allah'ın rahmeti sadece Müslümanlara kaldı.
Öyleyse Müslüman'ın yapması gereken, ismini Müslümanlar arasına yazdırıp verdiği sayısız nimetlerden dolayı Allah'a hamd etmesi ve günah-larının bağışlanması için ona yalvarmasıdır.
Yahya b. Muaz er- Razi Allah'a şöyle yalvarıyordu:
"Allah'ım bize bir tek rahmetini indirdin onunla İslam nimetini bize bahşettin. Öyleyse yüz rahmetinin ineceği kıyamet gününde neden senir mağfiretini istemeyelim?"
Şu dua da ona aittir:
"Ya Rabbi! Eğer sevabın, itaatkâr kullarına, rahmetin de günahkar kullarına aitse ve ben itaatkâr kullarından değilsem bile sevabını umuyo-rum. Günahkâr kullarından isem de rahmetini umarım."
Yine onun Allah'a şöyle niyazda bulunduğu anlatılır:
"Allah'ım! Cenneti yarattın ve onu dostlarına ziyafet yeri olarak ha-zırladın. Kâfirlerin oraya girme ümitlerini yok ettin. Melekleri cennete ih-tiyaç duymayacakları tarzda yarattın. Sen zaten hiçbir şeye muhtaç de-ğilsin. Bu durumda bizi cennetine koymayacaksan oraya ya kimi koya-caksın?"
Fakih anlatıyor:
Ebu Said el-Hudri Resulullah (sav) şöyle buyurduğunu rivayet edi-
yor:
"Adamın biri hiçbir iyilik yapmadan cennete girdi.
Bunun sebebi şudur:
'A'raf 157
TENBIHÜL GAFİLİN
YanıtlaSil107
Adam ölmek üzere iken ailesine dedi ki:
Öldüğüm zaman beni yakın, külümü eleyip yarısını toprağa diğer ya-rısını da denize dökün. Adam ölünce ailesi onun bu vasiyetini yerine ge-tirdi.
Allah kara ve denize emredip onu bir araya topladıktan sonra ken-disine sordu:
Senin bu vasiyeti yapmana sebep olan şey ne idi?
Adam şöyle cevap verdi:
- Azabından korktuğum için böyle yaptım ya Rabbi!
Bunun üzerine Allah (cc) onu bağışladı ve cennetine koydu."
Fakih diyor ki:
Sahabe-i Kiramdan biri anlatıyor:
"Bir ara biz gülüşüyorduk. Resulullah (sav) bizi bu halde görünce şöyle dedi:
Az ötenizde cehennem hazır bekliyor, siz ise gülüyorsunuz! Allah'a yemin ederim ki, sizi gülerken görmemeliyim."
Resulullah (sav) bunları söyledikten sonra dönüp gitti. Biz başımıza kuş konmuş da uçuverecekmiş gibi olduğumuz yerde kalakaldık. Biraz sonra Resulullah (sav) geriye dönüp bize şunu müjdeledi:
"Cebrail (as) bana gelerek şöyle dedi:
Allah buyuruyor ki:
Kullarım rahmetimden ümitlerini kesmesinler."
نَبِّئْ عِبَادِي أَنِّي أَنَا الْغَفُورُ الرَّحِيمُ وَ أَنَّ عَذَابِي هُوَ الْعَذَابُ الْأَلِيمُ
"Kullarıma benim çok bağışlayıcı ve pek merhametli olduğu-mu haber ver. Benim azabımın elem verici bir azap olduğunu da bildir."3
Fakih anlatıyor:
Buhari, 3478; Müslim, 2757 İbnü'l-mübarek, Zühd, 892 Hicr 49-50
سورة القره (1)
YanıtlaSilاشارات الاعجار
س زنجي برهان ] بنون عالجه هر فص صده صدفی و طوغر يلغي معلوم و مسلم اولانه محمد عربي عليه الصلاة والسلام بار ما غله محمدی شعر ایندیگی کی لسانیا کہ وہ سعادت ابد به نك بولر بنی احمد و بتونه انبیای عظامه بو حقیقت اوزرینه اجما علری، بر حجت قاطعه در
طوفوز كى رهان ] اون اوج عصر ونرى يدى وجهله مجازی تصد لهم ابد علن في مصر السانك حشر مقنده کی بیاناتی، سعادت ابد یه نان قوله جانه کافی به دلیل و حمیدر؟ باشتر به دلیله احتیاج وار میدر ؟
اونجی هان) بورهان بيطوله برهانلرى مشتملور بوبر ها نگری چومه آیتار تضمن انتشار در اوت قرآن کریم چومه ای دارند به حشره ناظر پنجره بر أحمد. از جمله، (وَقَدْ خَلَقَكُمْ اطوارا) انتباه سعادت ابدید یه پول آچانه به قیاس تمثیلی به اشارت التمور. كذلك ، (وَمَا رَبُّكَ بِظَلام العبيد) آیت کریمہ سیاہ، او سعادتی کوسترن به قیاس عدلی به اشارت ایتمشور.
برنجی ایقانه اشارت ايديال قياس تمثيلي) اولاً انسانك وجودينه باشه. فاصل طور د به طوره یعنی نطفه من علقه یه علقه دن مصفه به مصفه دنات و کمیگی ات و كميكدن انسان صورتنه به قصد، بر اراده و بر اختیار التنده مخصوص قانونلرله، معين نظرا ماء له، منتظم حركتة اوله انتقال ایتدیگی و قالبدن قالبه كيروب حيقر یعنی كور.
موكره ان انك بقا سنه دقت است. انسان بو وجود بانی هر سنه د گیشدیر. بو قجود د گیشمه ی برندہ کی حجيراتك يبقي لوب يا پيامه سيله اولور. بو تعمیرات ده، بتون اعضانك ارزامه مخزنی حکمنده اولان، جناب حقك به قانون مخصوصله احضار ایتدیگی او مادة لطیفه دن الينان
اجزا الله با يار.
موكره او مادة لطيفه نك احواله باحه. ناصل اعضانك اختیار جلادینه کوره معین بر قانون یا نه تقسم الديار و بدنك هر طرفه مخصوص به نظام ايام منتظماً طاغتيالي. بينه شايان دفتر که او ماده و لطيفه درت مطبخده بشیر بلد کدن موکره و در انقلا بدن. انقلا بدن کو کون وکره و درت سوز کچی نه تصفیه اید بلد كدن موکره رزقه اولارقه تقسيم ايديايد.
علقه
YanıtlaSilAlaka: Ana rahmi duvarı-na tutunmuş asılı bir hücre topluluğu, insan yaratılışııın ilk safhası
بيانات
Beyanat: Açıklamalar
أَنْبِيَا عِظَاء
Enbiya-yı izâm: Büyük peygamberler
از جمله
Ezcümle: OÖrnek olarak
تجت قاطعه
Huccet-i katıa: Kesin delil
انجاز
icaz: Mucize olma, herkesi aciz bırakma
الجماع
İcma: Fikir birliği yapma
إخضار
ihzar: Hazırlama
قمر
Kamer: Ay
كذلك
Kezalik: Bunun gibi
قياس على
Kıyası adli: Adalete dair kıyås
قياس تمثيلى
Kıyası temsili: Misal getir-meye dayalı kıyas
قرآن مغير
Kur'an-ı Mucizii'l-Beyân: İfadesi, (benzerini getirmede( herkesi aciz bırakan Kur'ân
التكن
لسان
Lisan: Dil
معلوم
Malam: Bilinen
مطح
Matbah: Mutfak
مضقه
Mudga: Çiğnenmiş ete ben-zeyen cenin safhası
مُسَلَّمْ
Müsellem: Herkesçe kabul edilen
مُشْتَيل
Müştemil: İçine alan
ناظر
Nazır: Bakan gözeten
تلفه
Nutfe: Meni
حق
Şakk: Yarıma
تقسية
Taksim: Bölüştünne
تصفية
Tasfiye: Anndırma
تَضَعُنْ
Tazammun: İçine alma
Sekizinci Burhân: Bütün ålemce her hususta sıdkı ve
YanıtlaSildoğruluğu ma'lům ve müsellem olan Muhammed-i Arabi Aleyhissalâtü Vesselâm parmağıyla kameri şakkettiği gibi, lisânıyla de saadet-i ebediyenin kapılarını açmıştır.
Ve bütün Enbiyâ-yı izâmın bu hakikat üzerine icma'ları, bir huccet-i kätıadır.
Dokuzuncu Burhân: On üç asırdan beri yedi vechile
i'câzı tasdik edilen Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyan'ın haşir hakkındaki beyånâtı, saadet-i ebediyenin geleceğine kâfi bir delil değil midir? Başka bir delile ihtiyaç var mıdır?
Onuncu Burhân: Bu burhân binlerle burhânları müşte-
mildir. Bu burhânları çok âyetler tazammun etmişlerdir. Evet, Kur'ân-ı Kerim çok âyetlerinden haşre nâzır pencereler açmıştır. Ezcümle وَقَدْ تلك المرار ayetiyle, saadet-i ebediyeye yol açan bir kıyás-ı temsiliye işaret etmiştir. Kezâlik ومَا رَبَّكَ بِظَلَامٍ الْعَبِيدِ åyet-i kerimesiyle, o saadeti gösteren bir kıyâs-ı adliye işaret etmiştir.
Birinci âyetle işaret edilen kıyâs-ı temsîlî: Evvelen insanın vücûduna bak. Nasıl tavırdan tavıra, yani nutfeden alakaya, alakadan mudgaya, mudgadan et ve kemiğe, et ve kemikten insan suretine bir kasıd, bir irâde ve bir ihtiyâr altında mahsûs kanunlarla, muayyen nizamlarla, muntazam hareketlerle intikāl ettiğini ve kalıbdan kalıba girip çıktığını gör.
Sonra insanın bekāsına dikkat et. İnsan bu vücûd libâsını her sene değiştirir. Bu vücûd değişmesi, bedendeki hüceyrâtın yıkılıp yapılmasıyla olur. Bu ta'mîrât da, bütün a'zânın erzâk mahzeni hükmünde olan, Cenâb-ı Hakk'ın bir kanun-u mahsûsla ihzår ettiği o madde-i latîfeden alınan eczâ ile yapılır.
Sonra o madde-i latîfenin ahvâline bak. Nasıl a'zânın ihtiyaçlarına göre muayyen bir kanun ile taksîm edilir. Ve bedenin her tarafına mahsûs bir nizâm ile muntazaman dağıtılır. Yine şâyân-ı dikkattir ki, o madde-i latîfe dört matbahta pişirildikten sonra ve dört inkılâbdan geçtikten sonra ve dört süzgeçten tasfiye edildikten sonra rızık olarak taksîm edilir.
138
YanıtlaSilİSLÂM TARİHİ MEDİNE DEVRİ XI
Peygamberimiz, bu Cübbeyli giyerek Minbere çıkıp oturmuş, hic konuşmadan Minberden inmişti. (47)
Müslümanlar, ellerini, ona, sürüyorlar (48), bakıyorlar (49), gú. zelliğine hayran oluyorlardı.
Peygamberimis «Siz, bunun güzelliğine mi şaşıyorsunuz? (50)
Bu, pek mi hoşunuza gitti?» (51) diye sordu.
«Biz, bundan daha güzel bir elbise görmedik!» dediler. (52)
Peygamberimiz «Varlığım, Kudret Elinde bulunan Allaha yemin ederim ki (53) Sa'd b. Muaz'ın Cennetteki Mendilleri, gördüğünüz şey-den daha güzel ve hoşturlar!» buyurdu. (54)
16. Atlas Kaftan:
Peygamberimiz, Kendisine hediye edilmiş olan Atlas bir Kaftanı giyip (55) namaz kıldı.
Namazdan döner dönmez, onu, nefret edercesine, hemen üzerin-den çıkardı.
«Bu, Müttakilere yaraşmaz!» buyurdu. (56)
Onu, Hz. Ömer'e gönderdi.
«Ya Resûlallah! Onu, çıkarmakta ne için acele ettin?» diye sor-dular.
Peygamberimiz «Cebrail, bunu, giymekten beni nehy etti!» bu-yurdu. Hz. Ömer, ağlayarak gelip «Yâ Resûlallah! Sen, giymek istemedi-ğin bir şeyi bana verdin!?
(47) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 3, s. 121, Nesaf Sünen c. 8, s. 199
(48) İbn-i İshak, İbn-i Hişam Sire c. 4, s. 170, Vakıdî med b. Hanbel Müsned c. 3, s. 121, 146, Taberî Sünen c. 8, s. 199 Megazi c. 3, s. 1026, Ah-Tarih c. 3, s. 146, Nesai
(49) Ahmed b. Hanbel Müsned c, 3, s. 121
(50) İbn-i İshak, İbn-i Hişam Sire c. 4, s. 170, Vakıdł med b. Hanbel Müsned c. 3, s. 121, Taberi Kâmil c. 2, s. 281 Megazi c. 3, s. 1026, Ah-Tarih c. 3, s. 146, İbn-i Esir.
(51) Nesal Sünen c. 8, s. 199
(52) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 3, s. 121-122
(53) İbn-i İshak, İbn-i Hişam Stre c. 4, s. 170, Vakıdî Megazi c. 3, s. 1020, Taberi. Tarih c. 3, s. 146, İbn-i Esir Kâmil c. 2, s. 281
(54) İbn-i İshak, İbn-i Hişam - Sire c. 4, s. 170, Vakıdł Megazi c. 2, s. 1026, Ah med b. Hanbel Müsned c. 3, s. 122, Taberi Tarih c. 3, s. 146, Nesal - Sünen c. 8, s. 199, İbn-i Esir Kâmil c. 2, s. 281
(55) İbn-i Sa'd - Tabakat c. 1, s. 457, Ahmed b. Hanbel Müsned c. 4, 8. 149, Müs lim Sahih c. 3, s. 1644, Nesai Sünen c. 8, s. 200
(56) İbn-i Sa'd - Tabakat e. 1, s. 457, Ahmed b. Hanbel. Müsned c. 4, s. 149, Müs lim Sahih c. 3, 8. 1644, 1646
PEYGAMBERİMİZİN GİYDİĞİ ELBİSELER
YanıtlaSil139
Bana, onun ne gereği var?» dedi.
Peygamberimiz «Ben, onu, sana giyesin diye vermedim. Ancak, satasın diye verdim.>> buyurdu.
Hz. Omer, bu Kaftanı, iki bin dirheme sattı. (57)
17. Atlas Kürk:
Rum Kıralı, Peygamberimize, Atlastan, altın sırmalı, uzun yenli bir Kürk hediye etmişti.
Peygamberimiz, onu giyince, halk «Yâ Resûlallah! Bu, Sana, Se-mådan mı indirildi?» dediler.
Peygamberimiz «Pek mi hoşunuza gitti?
Varlığım, Kudret Elinde bulunan Allaha yemin ederim ki: Sa'd b. Muaz'ın Cennetteki Mendillerinden bir Mendil bile bundan daha hayırlı, daha güzeldir!» buyurdu.
Sonra da, o Kürkü, Hz. Cafer b. Ebi Talib'e gönderdi.
Hz. Cafer, onu, sırtına giyince, Peygamberimiz «Ben, bunu, sana giyesin diye göndermemiştim!?» buyurdu.
Hz. Câfer «Onu, giymeyip te, ne yapacağım?» diye sordu.
Peygamberimiz «Kardeşin Necaşî'ye gönder!» buyurdu. (58)
18. İpekli Siyerâ Elbisesi:
Peygamberimize, Siyerâ diye anılan ipekli kumaştan yol yol sarı çubuklu, altlı üstlü bir Elbise hediye edilmişti.
Peygamberimiz, bu elbiseyi de, Hz. Ali'ye gönderdi.
Hz. Ali'nin onu, giydiğini görünce, Peygamberimizin yüzünde kız-gınlık alâmeti belirdi. (59)
«Ben, onu, sana giymen için göndermedim. (60)
Başörtüsü olmak üzre kadınlar arasında parçalayasın diye gönder-dim.» buyurdu. (61)
Bunun üzerine, Hz. Ali, onu, parçalayıp Ehl-i Beyt kadınları ara-sında bölüştürdü. (62)
(57) Müslim Sahih c. 3, s. 1644, Nesal Sünen c. 8, s. 200
(58) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 456-457, Ahmed b. Hanbel Müsned c. 3, s. 229 (59) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 1, s. 90, Müslim Sahih c. 3, s. 1644, Ebû Da-
vud Sünen c. 4, s. 47, Nesal Sünen c. 8, s. 197 (60) Müslim Sahih c. 3, s. 1644, Ebû Davud Sünen c. 4, s. 47, Nesai. Sünen
c. 8, s. 197
(61) Müslim Sahih c. 3, s. 1644 (62) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 1, s. 91, Müslim Sahih c. 3, s. 1644, Ebû Da-vud Sünen c. 4, s. 47, Nesal Sünen c. 8, s. 197
104
YanıtlaSilOSMANLI HUKUK TARİHİNDE MECELLE
>: Abdurrahman Münib Beyefendi (Hukuk Müderrislerin-
>: Fevzi Daim Beyefendi (Bidayet reis-i evveli) den)
>: Seniyüddin Beyefendi".
Komisyon ilk toplantısında şu prensip kararlarını aldı: 1. Nu-sûs-u kâtıa-i Şer'iyye ile sabit ahkâm-ı şer'iyyeye muhalif olma-mak şartıyla beyn'el-fukaha muhtelef'un-fih olan mesail-i ictiha-diyyede akval-i fukaha bil-istikra tedkik olunarak hangi müctehi-din kavli ihtiyacat-ı hâzıraya tevâkuf ediyorsa; onun re'yi bitter-cih Mecelle'nin ol babtaki mevadd-1 mahsusası ona göre ta'dil olu-nacaktır. 2. İhtiyacat-1 cedidenin vaz'ına lüzum gösterdiği ahkâm-da ahkâm-ı mevzua ve fıkhıyyemiz ile insicam ve tenâzuru muha-faza suretiyle bilumum müessesat-ı hukukiyyeden istifade. 3. Me-vadd-ı kanuniyyenin tertib ve tanziminde kanun-u Medenî ve Hu-kuk-u Aile Komisyonuna bağlı olarak 30 Temmuz 1332 (30 Tem-muz 1916) de teşekkül eden tâli encümence kabul edilen: hakimlere fazla takdir selâhiyeti vermeme esası aynen kabul edildi".
Daha sonraki toplantılarda Kanun-u Medenî Komisyonu tâli encümenince kaleme alınmış olan layihadaki esaslar teker teker müzakere edilerek, bazıları aynen bazıları da değiştirilerek kabul edildi. Müteakiben bu esaslara göre tedvin edilecek Kanun-u Medenî'-nin tasnif şeklinin müzakeresine geçildi. Müzakere neticesinde şu iki esas üzerinde ittifak edildi: 1. Mecelle'deki Kavaid-i Külliyye ve her kitabın başındaki mukaddimelerde yer alan tarifler lüzum-suzdur. 2. Tertip ve tasnif cihetinden Mecelle takip edilecek, bunu temin için Tâli Encümenin takip etiği sistemde bazı tadilat yapı-lacak". Bu tadilatı müteakip meydana gelen yeni sistem şöyle ifade olundu:
Medhal (1.-20. m.): Sekiz fasıldır: 1. Ehliyet ve Vücub ve Eda. 2. Avârız-ı Ehliyet. 3. Akd ve Izhar-ı Rıza. 4. Şart. 5. Ecel. 6. İka-metgah. 7. Nüfus Kuyûdu. 8. Eşhas-1 Hukukiyye.
I. Kısım: 1 mukaddime ve on kitaptan müteşekkildir.
Mukaddime: Vecâib beyanında üç bab.
1. Bab: Vecâibin teşekkülü hakkında iki fasıl.
53. Aynı eser, sa. 13-14-15 e ek rapor, s. 3.
54. Ali Haydar Efendi istifa ettiğinden Komisyona Seyyid Bey riyaset etmiştir.
55. Aynı eser, sa. 10, s. 464.
56. Aynı eser, sa. 13-14-15 e ek. rapor, s. 3-6.
57. Aynı eser, sa. 13-14-15 e ek, rapor, s. 14-15.
MECELLE TA'DİL ÇALIŞMALARI
YanıtlaSil105
I. Fasıl (21.69. m.): Akd ve ondan tevellüd eden vecaib be-yanındadır.
II. Fasıl (70.96. m.): Ef'al-i gayr-ı Meşrûadan tevellüd eden vecaib beyanındadır.
2. Bab: Ahkâm-ı Vecaib hakkında dört fasıl.
3. Bab: Envâ-1 Vecâib hakkında üç fasıl.
II. Kısım: Mülkiyyet ve ayniyyet hakkında dokuz bab.
III. Kısım: Hukuk-u Aile hakkında ".
IV. Kısım: İrs ve vasiyyet hakkında iki kitap.
Lâhika".
Komisyon çalışamaları hakkındaki müzakere zabıtlarında mü-şahede ediyoruz ki, yukarıdaki maddelerin hazırlanışı esnasında fı-kıh kitaplarına müracaatın yanı sıra İsviçre Borçlar Kanunundan yapılan tercemeler de komisyonda gözden geçirilmiştir". Diğer ta-raftan komisyon dışındaki bazı hukukçular ve bilhassa ta Ahmed Cevdet Paşa'nın riyaseti altında teşekkül eden Mecelle Cemiyeti çalışmalarına başlamadan önceki Ali Paşa ve yakınlarının destek-lediği garbdan kanun iktibası fikri, hatta Fransız Medení kanunu-nun terceme edilerek 1892 senesinde neşri, Avrupa'ya hukuk tah-siline giden talebelerin dönüşlerinde Ali Paşa ve arkadaşlarının fi-kirlerini şiddetle müdafaaları ve devrin Adliye Vekili Mahmud Esad'ın da aynı fikri benimsemesi; komisyon çalışmalarının tati-line sebeb oldu. Mahmud Esad bir tebliğ ile Ahkâm-ı Şahsiyye ve Vacibat Komisyonlarını lağv ettiğini bildirdi ".
58. Raporda bu kısmın Ahkam-ı Şahsiyye komisyonunca hazırlanacağı ifade edilmektedir.
59. Komisyon çalışmaları hak. bk. Ceride-i Adliyye sa. 13-14-15-16-17-18 ve 19-20-21 e ek raporlar; sa. 26, s. 984-992; sa. 28, s. 1061-1071; sa. 29, s. 1213-1218; sa. 30, s. 1309-1316.
60. Aynı eser, sa. 16-17-18 e ek rapor, s. 67-69.
61. Türk Medeni Huk., s. 75-79.
3. MECELLE'NİN MERİYETTEN KALDIRILMASI
YanıtlaSilTadil komisyonlarının lağvından sonra hükümet, İsviçre Me-deni Kanununun iktibasına karar verdi. Böylece Mecelle-i Ahkâm-1 Adliyye, ilk kitabının kanunlaştığı 8 Muharrem 1286 (20 Nisan 1869) tarihinden itibaren elli yedi senelik bir mer'iyetten sonra ta-rihe mal oluyordu. İsviçre Medeni Kanununun tercemesi kısa bir esbab-ı mucibe lâyihası ile birlikte 17 Şubat 1926 da küll hâlinde kabûl edilerek 4 Ekim 1926 da mer'iyyete girdi. Bunu takiben aynı şekilde İsviçre Borçlar Kanunu terceme edilerek 22 Nisan 1926 da olduğu gibi kabul edilip; Medenî Kanunla birlikte 4 Ekim 1926 da yürürlüğe girdi". 864 no.lu kanunun 43. maddesi ile Türkiye'de sadece Mecelle'nin değil İslâm Hukukunun tamamen ilğa edildiği îlân edilmiş oldu".
<<"
62. Türk Medeni Huk., s. 79-86.
63. Düstur (3. Tertib), VII, 2250.
64. Intro. To Isl. Law, s. 93.
65. <Önsöz» Fındıkoğlu, Hukuk Tarihi ve Tefekkürü Bakımından Mecelle, s. 3.
4. MECELLE'NİN OSMANLI TÜRK HUKUKUN-DAKİ MEVKİİ
YanıtlaSilMecelle-i Ahkâm-1 Adliyye'nin daha önce gördüğümüz gibi Sark ve Garb'ta olmak üzere bir çok ülkelerde uzun müddet tatbik edilmis olması ve bunun neticesi hâlâ bu ülkelerin hukuki mevzua-tından farklı nisbetlerde tesiri bulunması sebebiyle ve tedvin edil-diği devrede mevcut hukuki mevzuatımızın pek çoğunun yabancı menşe'li olması yanında kaynaklarının tamamen yerli bulunuşu do-layısiyle Türk hukukunda mühim bir mevki işgal eder. İslâm huku-kanun tamamını olmasa bile hukuk muhakemeleri usulü, gayr-ı menkul ve Borçlar hukuku, aynî haklar gibi sahalarına şamil" mo-dern hukuk müdevvenatı tarzında kaleme alınmış ilk kanunlaştırma hareketi olması bakımından da ayrıca büyük bir ehemmiyet taşır.
İslâm hukukunun bu kısmî tedvini dolayısıyla, eskiden bir çok fıkıh ve fetva kitapları karıştırmak suretiyle uzun bir mesaiden sonra ancak bu sahada ihtisas sahibi olan kimselerin istifade ede-bildiği hükümlerden, herkesin az çok faydalanması mümkün ol-muştur. Yine aynı sebebledir ki, Nizamiye Mahkemelerinde ve diğer resmî müesseselerde mevzuat bilir memurların adedi artmış, dola-yısıyla resmî dairelerdeki işlerin intizam içerisinde yürümesi im-kân daihiline girmiştir. Bunların yanı sıra Mecelle'nin tedvini, şerh-lerinin te'lifine sebep olmuş, bu şerhlerin kaleme alınması ise hu-kuk sahasında mühim bir neşriyatın meydana gelmesine sebeb ol-muştur".
Hatta şunu dahi söyleyebiliriz ki, «Mecelle; memleketimizde medenî hukukun derli toplu bir kanun çerçevesi içinde kanunlaştı-rılması çığırını açması bakımından Medenî kanunumuza zemin ha-zırlamıştır» ".
66. Der Gros. Brock., XII, 324: Enc. Ital., XXII, s. 778; Türk Medeni Huk.,
s. 66; İslâm Hususi Huk., s. 58, not 89.
67. LA, VII, 433-b; A. Cevdet Ps., s. 191.
68. Ruh'ul-Mecelle, I, s. 29.
69. Türk Medeni Huk., s. 137-138.
616
YanıtlaSilHADIS-I ŞERİFLER
1299) «Altın ve gümüş kaptan birşey içmeyi, onlarda birşey yemeyl ve onların üzerine oturmayı yasak etti.. İpek ve atlas giymeyi yasak etti..>
İpek ve atlas giymek kadınlara yasak değildir.
Ravi: BUHARI.. Menkıbesi, 2. Hadis-i şerifte..
۱۳۰۰ نهى النبي صلى الله عليه وسلم عَنْ بَيْعِ النَّمَارِ حَتَّى يَبْدُو صلاحها ( نهى ( رواه الجماعة ) البائع والمبتاع » .
وفي رواية : كان إذا سُئل عن صلاحها قال ( حتى تذهب عامتها ..
1300) «Peygamber S.A. efendimiz daha iyi durumu- belli olma. dan meyve satışını yasak etti.. Alana da, satana da.. Bir riva-yete göre, meyvenin iyi durumu- sorulduğu zaman şöyle buyurdu:
Ta ki hastalığı gide..>>
**
Ravi: Hadis imamlarından bir cemaat..
( متفق عليه )
۱۳۰۱ نهى عن صيام يومين : يوم الفطر ، ويوم النحر .
1301) «Şu iki günün orucunu yasak etti: Ramazan ve Kurban bay. ramı günü.>>>
** *
Ramazan bayramında bir gün, kurban bayramında dört gün oruç tutmak yasaktır.
Hadis imamları bu rivayetin sıhhatında müttefiktir.
۱۳۰۲ نهى عن الشَّهْرَتَيْنِ دِقَةِ الثياب وغلظها ، ولينها وخشونتها وطولها وقصرها ، ولكن سَداد (1) فيما بين ذلك واقتصاد . ( رواه البيهقي عن أبي هريرة )
(۱) سداد : أي توسط .
1302) «Şu iki şöhreti yasak etti:
a) Savruntulu, sert ve yumuşak elbise..
b) Sert, çok uzun, veya çok kısa elbise.. Bu ikisinin arasında orta halli olmak en iyisidir.>
**
Ravi: EBU HÜREYRE'den ra. naklen BEYHEKI.. Menkıbeleri, 5. ve 12. Hadis-i şerifte..
VE VAAZ ÖRNEKLERİ
YanıtlaSil617
۱۳۰۳ نهى عن الحب (۱) نفساً واحداً ، وَقَالَ : ذَلِكَ شُرْبُ الشيطان .
( رواه البيهقي عن ابن شهاب مرسلا )
(۱) العب : شرب الماء دفعة واحدة فيورث مرض القلب والأمعاء. والمطلوب صحيحا
مص الماء وشربه على ثلاث مرات للتنفس : خارج الإناء .
1303) «Bir nefeste -su- içişi yasak etti.. Ve buyurdu ki: Bu, şeytan içişidir.>>
**
Su, üç defada içilir.. Başlarken besmele çekilir; sonunda Allah'a hamdedilir..
**
Bu Hadis-i Şerifin esas ravisi malum değildir; mürseldir..
**
Ravi: İBN-İ ŞAHAB'tan r.a. naklen BEYHEKI.. Menkıbesi, 12. Ha-dis-i şerifte..
IBN-I ŞAHAB: Meşhur muhaddis IMAM-I ZÜHRI.. Tabiinden.. On sahabe gördü.. Hicretin 50. yılında doğdu, 124. yılında vefat etti.. Allah ondan razı olsun..
) رواه الخطيب عن جابر )
نهى عن المُواقَعَةِ قَبْلَ المُلاعَبةِ (٢) . (۲)
١٣٠٤
(۲) عند الشروع في الجماع .
1304) «Oynaşmadan evvel, cinsî münasebeti yasak etti..>>>
Ravi: CABİR'den r.a. naklen HATIB.. Menkıbeleri, 12. ve 64. Hadis-i Şerifte..
( رواه أحمد )
نهى عَنِ الوشم في الوَجْهِ ، والضرب في الوجه .
۱۳۰۵
1305) «Yüze döğme yapmayı ve yüze vurmayı yasak etti..>>>
Döğmeler, iğne ile kanatıp üzerine ilaç ekmek suretiyle meydana ge-tirilen lekelerdir.
**
Ravi: İMAM-I AHMED.. Menkıbesi, 1. Hadis-i şerifte..
140
YanıtlaSilcilve-i mânidar
hadisteki) mânânın ortaya çıkan bir şekli
cilve-i manidar حلوة محميدار : manali tecelli, månälı olarak kendini gösterme şekli
cilve-i merhamet جلو مرحمت : merhamet te cellisi, Allah'ın (c.c.) her şeyi kuşatan geniş merhametinin kendini gösteren bir şekli
cilve-i misaliye جلوة مثالية : )bir şeyin) benzeri nin görüntüsü
cilve-i naks جلوة نقش : )Allah'ım (cc.) mübarek isimlerine ait] nakış tecellisi, san'at güzellik leri ile kendini gösteren bir şekli.
cilve-i nur جلوة نور : )Allaha .. ait) nurun (Kur'an ve îman hakikatının) kendini göste ren bir şekli
cilve-i Rabbaniye جلوة ربانية : Allah'ın (cc.) Rab-banî tecellisi; Allah'ın (c.c.) her varlığın ger çek ve tek sahibi, terbiye edicisi ve ihtiyaçla rını karşılayacak imkânların yaratıcısı (Rab) olduğunu belli edip gösteren bir şekli
cilve-i rahmet جلوة رحمت : Allah'ın (c.c.) her şeyi kuşatan geniş merhametinin kendini belli eden ve gösteren bir şekli
cilve-i rahmet-i âlem جلوه رحمت عالم : Allah'ın (c.c.) rahmetinin dünyadaki bir tecellisi, ken-dini gösteren bir şekli
cilve-i rahmet-i Rahmaniye جلوه رحمت رحمدیه sonsuz merhamet sahibi (Rahman) olan Al-lah'ın (c.c.) merhametinin kendini gösteren bir şekli
cilve-i Rububiyet جلوة ربوبيت Allah'ın (c.c.( Rububiyet tecellisi, her varlığın gerçek tek sahibi olma (Rububiyet) sıfatının kendini gösteren şekli
cilve-i saltanat جلوة سلطنت : sultanlığın (háki-miyetin) kendini gösteren bir şekli
cilve-i samediyet جلوه صمدت : Allah'a (.c.c.( ait] samediyet tecellisi; hiç bir şeye muhtaç olmamak ve her şeyin, her bakımdan kendi sine muhtaç bulunması (samediyet) sıfatının kendini gösteren bir şekli
cilve-i sırrı icaz جلوة سر إعجاز : )Kur'an'a ait( îcaz sırrının tecellisi, mucize derecesinde güzel, etkili, yerinde ve doğru, gerçeklere tam uygun söz söyleme san'atının (i'cazın) herkesçe bilinmeyen inceliklerinin (sırrının) kendini gösteren bir şekli
cilve-i şefkat جلوة شفقت : )Allah'acc. ait) şef katin tecellisi; Allah'ın (c.c.) acıyıp koruyan geniş merhametini gösteren örneği
C
46
YanıtlaSilcilve-i suunat جلوشونات : )Allah'a (c.c.) alt isimlerin) suunat tecellisi, gerçekleşen is ve eserlerle kendini belli etme şekli
cilve-i taayyün ve teşahhusجلوه تعین وتخص taayyün ve tesahhus şeklindeki tecelli, Al. lah'ın (c.c.), canlı varlıkların tek sahibi ve tek yaratıcısı olarak, isim ve sıfatlarıyla kendini belli etmesi, göstermesi (taayyun) ve isim ve sıfatlarıyla mânevî bir kişilik olarak kendini tanıtması (teşahhus)
cilve-i tahabbub جلو تحب : Allah'a (c.c.) mah sus) tahabbüb tecellesi: Allah'ın (c.c.), yarat-tığı varlıklara gösterdiği sevginin ve kendini onlara sevdirmeyi istemesinin belirtisi
cilve-i teveddüd ve teprüfحله تودد وتع
[Allah'a (c.c.) mahsus) teveddüd ve tearüf te-cellisi: Allah'ın (c.c.), yarattğı varlıklara gös terdiği sevginin ve onlara kendini sevdirmek (teveddud) ve tanıttırmak (tearüf) istemesi-nin belirtisi
cilve-i tevhid جلوه توحيد : tevhid tecellisi; Al-lah'ın (c.c.) birliğinin delili ve belirtisi
cilve-i vahdaniyet جلوه وحدانیت : vahdaniyet tecellisi; Allah'ın (c.c.) kâinatın tek sahibi ve yaratıcısı olduğunun delil ve belirtisi
cilve-i vahdet جلوه وحدت : vahdet tecellisi; Al-lah'ın (c.c.) bir olduğunu gösteren delil ve belirti
cilve-i zat 1: جلوة ذات.zatteellisi; Allah'ın (c.c.) kendi zâtının (kendisinin) tecellisi, iş ve eserleriyle dolaylı olarak kendi varlığını belli etmesi, göstermesi, isim ve sıfatlarıyla ken-dini tanıtması 2. bir şey veya kimsenin kendi varlığını, iş ve eserleriyle dolaylı olarak belli etmesi, göstermesi, isim ve sıfatlarıyla tanıt ması 3. bir şeyin kendini göstermesi, kendi görüntüsü
cilve-i zati (ye( جلوة ذاتيه : )Allahin.c.) kendi-ne mahsus tecellisi, (dolaylı şekilde) isim veya sıfatlarıyla kendini belli edişi, kendini göster-mesi 2.(bir şeyin) kendine ait görüntüsü
cilvecik جلوه جك : küçük bir tecelli, küçük ölçü de kendini belli etme ve gösterme şekli
cilve-endaz جلوه انداز : görünme, kendini gös-
terme
cilveendaz olmak جلوه انداز اولمق : görünmek, kendini göstermek
cilveger جلوه گر : tecelli eden, kendini belli eden, kendini gösteren
cilveger olmak جلوه گر اولمق : görünmek, ken dini göstermek
ak
YanıtlaSilcilvell
147
k
ni
L
k
ait ve
cllvell 1 : جلوه لى.işveli, nazlı; gönül çelici ve al-datıcı tavır gösteren 2.gösterisli
cive-noma جلوه ما : kendini gösteren, kendini
belli eden
cimnastik (Jimnastik يمناستيbeden çevik-leştirici ve güçlendirici hareketler ve alıştır-malar
cin (cinn, cân جن جان: bir çeşit ateşten ya-ratılmış, akıl ve düşünce sahibi, erkek ve disi
t e
e i
i
cinsleri bulunan, kendine göre ağırlığı olan, dünyamızda yaşayan, oldukça uzun ömürlü, imanlı (inançlı) veya kafir (inkarcı), yahut müşrik [Allah'tan (c.c.) başka varlıkları tanrı edinen), normal şartlarda gözle görünmeyen bir tür yaratık. Kur'an'da cin adı 17 ayrı sûre-de, 31 âyette geçer ve toplam 46 âyet cinlerden söz eder. Kuran'da cin: "cinn". "cânn" ve "cin-ne(t)" seklinde üç farklı kelime ile adlandırı-lır. "cinn" ismi 23 âyette: "cânn" ismi 5 âyette (bkz.15/27; 55/15, 39, 56, 74) ve "cinne(t)" ismi iki ayette geçer (bkz. 32/13; 114/6). Ay-rnca "cânn" ismi "yılan" mânâsında iki âyette geçmektedir (bkz.27/10; 28/31).Cinler de in-sanlar gibi akıl ve irade shibi varlıklar olarak yalnız Allah'a (c.c.) kul olmak ve yalnız O'na İbadet etmekle yükümlüdürler (bkz.Kur'an, 51/56). Onlara da doğru yolu göstermek üzere kendilerinden peygamberler gönderil-miştir. (bkz.Kur'an, 6/130). Ayrıca, insanlara gönderilen peygamberler, aynı zamanda cin-lere de gönderilmiş olmaktadır. Çünkü onları dinleyebilecek ve onların söylediklerini ana-layabilecek durumdadırlar. Bunun iki örneği Hz.Süleyman ve Hz. Muhammed'dir (a.s.m.) (bkz.Kuran, 27/17,39; 34/12,13; 46/29,30; 72/1-15). Cinler akıl ve irade sahibi oldukları ve kendilerine doğru yolu gösteren ve onları uyaran peygamberler gönderildiği için onlar da insanlar gibi inançlarından ve yaptıkla-rından sorumludurlar ve kıyametten sonra âhirette sorguya çekileceklerdir. (bkz.Kur'an, 6/130, 55/39). Cinler arasında en az insanlar kadar zeki, becerikli ve bilgili olanları vardır. Türkçe bazı deyimler cinlerin çok zeki ve kur-naz olduklarını belirtir: "Cin fikirli" (çok zeki, çok kurnaz), "cin gibi" (anlayışlı ve zeki). Cin-lerin çok yetenekli, zeki ve beceriki oldukla-rına dair en güzel örnekler, Hz. Süleyman'ın emri altında çalışan cinlerde görülmüştür. Hz.Süleyman cinlerden bir ordu kurmuştu. (bkz.Kur'an, 27/17). Onun emrinde çalışan usta ve san'ançı cinler, ibadet yerlerini, bir
C
YanıtlaSiltakım heykelleri, kazanları, büyük havuzları, vb, Hz. Süleyman'ın istediği her şeyi yaparlar-dı. (bkz. Kur'an, 34/12,13). Bu cinlerden biri olan "ifrit" cini, Hz. Süleyman'ın isteği üze rine, Sebe Kıraliçesi'nin tahtını Yemen'den Hz.Süleyman'ın Kudüs'teki kırallık sarayına bir iki saniye içinde getirebileceğini bidir-mişti. (bkz.Kur'an, 27/39). Günümüzde tele-vizyon veya bilgisayar gibi teknolojik araçlar, o çağa göre çok ileri seviyede olmasına rağ men henüz, Hz.Süleyman'nın "ifrit" cininin söylediği gibi, uzaktaki cisimleri ışık hızına yakın bir hızla bir yerden bir yere iletme im-kânı yoktur. Kur'an, Hz. Süleyman örneğini vererek cinlerden faydalanma imkânının bu-lunduğunu göstermektedir. Zamanımızda ispirtizma (spritizma: ruh çağırıcılık) yolu ile geçmiş veya gelecekle ilgili bilinmeyen konu-larda ruhlardan bilgi alınabildiği iddiasını ile-ri sürenler vardır. Aslında ruh diye çağırılan hânî varlıklar, gerçekten ölmüşlerin ruh-ları değil; kendilerini ölmüşlerin ruhları imiş gibi gösteren cinlerdir. Cinler, ruh çağırma seanslarını düzenleyenleri aldatmaktadır. Cinler arasında Müslüman ve iyi cinler oldu-ğu gibi, inançsız, müşrik, kötü cinler de var-dır. Kötü cinler yalan söyler, insanları aldat-maktan ve saptırmaktan hoşlanırlar. (bkz. Kur'an, 72/5,11,14,15). Ruh çağırma olayla-rının çoğu altatmacadan ibarettir, şarlatan-lıktır. Bir kısmı gerçek olsa da, konuşan veya konuşturanlar cinlerdir, ruhlar değil. Cinler, asırlar boyu uzun bir ömür yaşadıkları için geçmişe ait bazı doğru bilgileri verebilirler. Bu doğru bilgilerle güveni sağladıktan sonra yalanlarıyla insanları aldatırlar ve saptırırlar. (bkz Kur'an, 72/5; 6/128). O kadar ki, bazı insanlar cinlere tapar hale gelebilmektedir. (bkz.Kur'an, 34/421). Cinler, geçmiş ve gele-cekteki gaybî gerçekleri bilemezler. Falcıların veya cincilerin, yahut kâhinlerin gaybi bilgi-leri cinlerden öğrendikleri iddiası doğru de-ğildir. (bkz.Kur'an, 72/8, 9, 10). İnançsız veya müşrik cinler, bir tür şeytandırlar. Ku'ran onlar için "cin şeytanları" deyimini kullanır. (bkz.Kur'an, 6/112). Şeytanla cin arasında bâzı benzer ve farklı taraflar vardır. İkisi de ateşten yaratılmıştır. (bkz.Kur'an, 7/12; 38/76;15/27; 35/15). Şeytan ve inkârcı cinin ikisi de insana düşmandır. (bkz.Kur'an,35/6; 20/117; 6/112).İkisi de insanı yanıltıp saptırır. (bkz.Kur'an, 28/15; 41/29) İkisi de normal du-rumda gözle görünmez. (bkz, Kur'an, 18/50;
Çünkü onun dilinden bir Müslüman, "Herkesin elinden ve dilinden emin olduğu kişi" şeklinde tarif edilmişti.
YanıtlaSilNasil
Hayvantare bitkileri, dagi bagi tas tepratuite drasiz cutumundan emi ber Efendimizin (asm) merhametli, saygılı, düşünceli, israfsız tutumundan emin buluruz.
seçilmesi.
1565-Turgut Reis'in vefatı.
23
PAZAR
1939-Hatay'ın Türkiye'ye katılmasına ilişkin antlaşma Ankara'da imzalandı.
SUNDAY
HAZİRAN
JUNE
ki, siz birtakım cansız
maddelerden ibaret iken
O sizi yaratıp hayata kavuşturdu.
Bakara Suresi: 28
BİR HADİS Bereketi en fazla olan kadın, geçimi en kolay olandır.
Ahmed b. Hanbel
Mülk cihetinde, esbab dest-i kudrete perde olmuştur.
Mektubat
HİCRİ: 17 ZİLHİCCE 1445 - RUMI: 10 HAZİRAN 1440
HIZIR: 49 - GÜN: 175 KALAN: 191 - GÜN. UZ.: 0 DK
İmsak Günes Öğle İkindi Aksam Yatsı
اية
kabulu için dua etmiş. O asırda Sadin bada sının kabulü de şöhret buldu. Hem meşhur Ebu Katâde'ye ferman etmisk "Allah tüyünü mübarek kıl" diye, genç kalma-
YanıtlaSilTARINTE BUGUN ndan herkes korkuyordu
-1918-Beduzzaman
Said Nursî Varşova, Berlin, Viyana üzerinden İstanbul'a geldi.
1953 - Mısır'ın
bağımsızlığına kavuşması.
HAZİRAN
18
ÇARŞAMBA
22 1446 ZİLHİCCE
RUMI: 5 HAZİRAN 1441 HIZIR: 44
BİR AYET
Sakın zâlimlere
meyletmeyin; yoksa onları saracak ateş size de dokunur. (Hud: 113)
BİR HADİS
İdarecilerden biri size Allah'a isyan sayılan bir şey yapmanızı emrederse buna itaat etmeyin.
(C. Sağîr, No: 3599)
Ulemâü's-sû'tabirine lâyık bazı bedbahtlar hangi maslahatı buluyorlar, hangi fetvâyı veriyorlar ki, lüzumsuz, zararlı bir surette şeâir-i İslâmiyenin bedîhiyâtına karşı geliyorlar, tebdili kabil
görüyorlar? Mektubat
İmsak
Öğle
Yatsı
İmsak
Öğle
İkindi Akşam Yatsı
Güneş
İkindi Akşam
Güneş
Hadislerden Seçmeler
YanıtlaSilAllah'ın rahmeti
Ebu Said (ra) rivayet ediyor:
Şuphesiz Allahu Teâlâ gökleri ve yeri yarattığı gün, yüz rahmet de yaratmıştır. Her bir rahmet, gök ve yerin arasını doldurur. Bunlardan bir ta-nesini yer yüzüne indirmiş. Bu tek rahmet saye-sinde anneler yavrularına, vahşi hayvanlar, kuş-lar birbirlerine şefkat beslerler. Doksandokuz rahmeti ise yanında tutmuştur. Kıyamet Günü geldiğinde bu doksan dokuzu o bir ile yüze ta-mamlayacaktır.
Müslim, Tövbe: 21.
***
Amellerin karşılığı
Enes (ra) rivayet ediyor:
Allah dünyadayken iyiliğinden dolayı mükâ-fatlandırdığı mü'mine haksızlık etmez, onu ahi rette de mükafatlandırır. Kâfire gelince, o dün yada iken yaptığı iyiliklerden dolayı yedirilir Tâki karşılığında hayır verilecek hiçbir iyiliği kal maksızın onu ahirete göndersin.
Müsned, 3: 123, 125, 285
***
İlim öğrenenler
YanıtlaSilEbu Said (ra) rivayet ediyor:
Kun ki Allah'ın kitabından bir ayet veya ilim-den bir mesele öğrenirse Allah Kıyamete kadar onun mükafatını sürekli büyütür.
İbni Asakir'den.
***
Ebu Ümame (ra) rivayet ediyor:
Bir genç, ilim ve ibadet içerisinde yetişir, ol-gunlaşırsa, Allah Kıyamet Günü ona yetmiş iki suddikım sevabı kadar sevap verir.
Tabarani'nin Kebir'inden.
***
Müjdelenenler
Ebu Hüreyre'den (ra) rivayetle:
Kıyamet Günü, içi, okuduğu Kur'ân, işlediği farzlar ve öğrendiği ilimle dop dolu olan kimse-lere müjdeler olsun!
Deylemi'nin Müsnedü'l-Firdevs'inden.
Sarık sarmak
Rükkane (ra) rivayet ediyor:
Takke üzerine sarık sarmak bizimle müşrikler arasındaki ayırıcı özelliktir. Kıyamet Günü ki-
را به الرحمن الرحيم
YanıtlaSilAile Okulumuzu Koruyalım
Son dönemde kadına şiddet ve toplumsal cinsiyet gibi kavramlar üzerinden yürüyen tartışmaları islam ailesinin içini boşaltmak isteyen mihraklar istismar ediyor Allemiz, bizi biz yapan ve geçmişten geleceğe bir olarak taşıyan en temel muessesedir. Fitratin, mahremiyetin ve nezahetin koruyucusu ailenin nebevi ölçülere, göre kurulması ve yürütülmesi toplumumuz üzerindeki butün fesat planlarını akamete uğratacak en muhim iştir, zira aile tabili bir eğitim ve terbiye muessesesidir
Aile okulu tabil bir okuldur, çünkü fıtratı esas alarak kurulmuştur. Orada mesut ve huzurlu geçen her dakika bir eğitim süreci olarak görülebilir. Zahiren bir programının olmaması, bir müfredat takip edilmemesi veya hocanın, talebenin adının konmaması önemli değildir.
Allah için kurulmuş, hak ve sevgi
temelli ailelerde yapılan her sohbet, muzakere edilen her mevzu,
yaşanan her tecrübe ve hatta paylaşılan her suküt hali kulluk sayacını artı sonsuza doğru çeviren bir terbiyenin vesileleridir.
Ailemizle beraber oturamamak, birlikte
yemek yiyememek, sohbet edememek, beraber gülüp, beraber ağlayamamak karşılıklı istifadenin bitmesi demektir. İstifadenin bittiği yerde, aile okul vasfını yitirir. Bu ise, aileye lütfedilen rahmet, bereket ve vikayeye sırtımızı dönmektir. Bu sayımızda böyle bir musibete karşı ailelerimizin okul olma vasfına dikkat
çekiyor ve virüsle evimize daha çok vakit ayırdığımız bu ilginç zamanlarda tabil bir terbiye mecrasını kıymetlendirecek öneriler sunuyoruz.
Bizi aslımızdan uzaklaştırmak isteyenlerle en güzel mucadele aile okulumuzun bir terbiye müessesesi olarak kalmaya devam etmesidir.
Marifet Meclisleri isimli 52 sohbetten oluşan hediye kitabımız abonelerimize ulaşmaya başladı Dergimiz aylık, hediye kitabımız yıllık gündemimizse önümüzdeki bir sene boyunca sohbeti konuşacağız demektir Sohbet, nebevi
ALTINOLUK
Kutuk Tutmech AILE OKULU
terbiye usulünun merkez faaliyetidir. Bu faaliyetin bizim hayatımızda da merkezi bir yere oturması
Müslümanlığımızın kemali açısından
zaruridir Sohbetle geçirdiğimiz
zamanlar kazanılmış zamanlardır. Bu
zamanlar sohbet dışındakı zamanları da korur ve bizi diri tutar. İyiliği
emretmek ve kötülükten nehyetmek
vazifesi hepimiz için elzem bir vazife ise sohbet bu vazifenin tahakkuk vesilesidir.
Nebe Suresi'nde bahsedilen "Büyük Haberin önce kendi şahsımız,
sonra ailemiz, sonra milletimiz ve
nihayet bütün insanlığa halka halka
erişmesini sağlayacak vesile sohbettir. Diğer türlü yalan, yanlış ve sahte malumatla zihnimizi ve
sadrımızı boğmak isteyen ve evimizin içine kadar girmiş rezil bir istilanin kurbanı olmak işten bile değildir. Bu sene abone olacak okuyucularımıza 36 derginin yanında hediye edeceğimiz Marifet
Meclisleri isimli eserimizi okumak ve okutmak bu rezil istilaya karşı bir can simidi olabilir Okumanın, sözün en güzelini dinlemenin ve ona
uymanın gittikçe zorlaştığı bir dönemde böyle bir adım inanıyoruz ki bereket getirecektir. Gelecek sayıda buluşmak temennisiyle Allah'a emanet olunuz.
ML
Siz öyle bir zamanda bulunuyorsunuz ki, fukahası çok, hutebası az, istiyeni az, vereni çok, işte böyle zamanda amel ilimden hayırlıdır. Size öyle bir zaman gelecektir ki, fukahası az, hatibleri çok, istiyeni çok, vereni az. O zamanda ise ilim amelden hayırlıdır.
YanıtlaSilRavi: Hz. Abdullah İbni Said (r.a.)
Sayfa: 135 / No: 8
Ramuz El-Ehadis
Bir işe azmedip de akibetini iyice düşündükten sonra iyi görürsen, o işi yap. Eğer zararlı görürsen o işten vazgeç.
YanıtlaSilRavi: Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma)
Sayfa: 65 / No: 7
Ramuz El-Ehadis
Sizden biri bir elem duyduğunda, elini acısını duyduğu yere koysun ve yedi defa şöyle desin: "Eûzü bi izzetillâhi ve kudretihî alâ külli şey'in min şerri mâ ecidü."
YanıtlaSilRavi: Hz. Kaab İbni Malik (r.a.)
Sayfa: 65 / No: 8
Ramuz El-Ehadis
136-TEVHID
YanıtlaSiller. Eğer üyelerinden herhangi birisi bilgi, güç veya refah sahibi olursa, vazifesi bunları diğerleriyle paylaşmaktır. Kazandığı refaha ve başarıya kavuşabilmeleri için diğerlerine yardım etmek zorun-dadır. Ümmet, kendi yaşamlarının yanısıra, diğer insanların ya-şamlarını da ümmetin değerleri ve ilkeleri ile yönetmeye çalışan insanların düzenidir. Bu insanlar farklı bölgelere, topluluklar ait olabilirler. Ümmete olan mensubiyetleri şeriat'a farklılıkları üze rinde mutlak bir otorite tanır. Ümmet; ırka, bölgeye, dile, siyasî-askerî egemenliğe veya geçmiş tarihe dayalı değildir. İslâm'ı seçen ve hayatını onun yasalarına göre düzenlemeye çalışan herkes sırf bu nedenle, ümmetin bir parçasıdır. Bu ise, şehadet kelimesinin fıkhî yansımasıdır. Bu inanç ile herkes, toplum içinde bütün hak-larından yararlanma ve şeriatın kendisine yüklediği bütün vazife-leri yerine getirme yükümlülüğünü taşır.
Müslüman birey, yeryüzünün herhangi bir yerinde yaşayabilir ve kendi hayatını ilgilendiren konularda şeriat'la çatışmadığı süre-ce o yerin kanunlarına uyabilir. Yaşadığı yerin kanunları hayatını İs-lâm'a aykırı şekilde etkilerse, İslâm diyarına göç etme ya da İslâmî veya başka türlü gizli hedeflere ulaşma ümidiyle yaşamındaki bu zıt etkiye tahammül etme tercihine sahiptir. Ümmet onun namına giri-şimde bulunmaya mecbur değildir. Bununla beraber her Müslüman bireysel olarak etrafındakileri İslâm'a çağırmak, o yerde ümmeti kurmaya ve İslâm hükümlerini uygulamaya çalışmak zorundadır.
1. TEVHİD VE HİLAFET
Yukarıda belirtildiği gibi ümmet, dünyanın yeniden kurulması veya ilâhî iradeyi yerine getirmek amacıyla dünyanın imar ve ısla-hı için bir vasıtadır. Aslında insana verilen halifelik sıfatının, son-raki bölümlerde açıklayacağımız nedenlerle, ümmeti de içine al-ması gerektiğinden ümmet (de) Allah'ın yeryüzündeki halifesidir.
Ümmet, aynı zamanda, egemenlik ve egemenliğin icrasının ge-rektirdiği bütün organ ve güçler açısından, daha doğru bir tanım-
6
bkz. Kur'an, 49:13
SIYASAL DÜZEN İLKESİ
YanıtlaSil157
lama gerekirse devletten çok hilåfet terimine daha yakın olarak laşılmalıdır. Zira birincisi (devlet) modern bir kavram olup, Kur'an'da ümmetin varoluş nedeni olarak ortaya konan halifelik an ayışından oldukça uzak görülebilirken, ikincisi -hilafet terimi İslâm layışına yakın ve doğrudan Kur'an'dan gelen tevhid anlayışının ande bulunur. Hilafetten söz ettiğimizde devleti kastederken Batılı lamdaki devlet kavramı ile ümmet arasındaki köklü farkı aklımız-çıkarmamamız gerekir. Dolayısıyla; halifelik, ümmetin halifeliği-tesis eden egemenliğin icrasıyla ilgili olduğu kadarıyla ümmettir. Bu çalışma çerçevesinde hilafet analiz edilirken; tevhidin siyasî teori-ye yönelik imalarını tahlil etmeyi öneriyoruz. Halifelik üç katlı bir riktir: görüş (rü'yet), güç (irade) ve iş (amel) birliği.
A. GÖRÜŞ BİRLİĞİ (İCMA' ER-RÜYET)
Görüş birliği fikir ve bilinç birlikteliği olup üç kısımdan müte-ekildir. Birincisi ilâhî iradeyi tesis eden değerlerin ve bunların ta-akkukunun tarihte ortaya çıkardığı hareketlerin bilgisidir. Bu bil-hiç şüphesiz sistematik ve tarihîdir. Görüşün muhteviyatı doğal Burak sonsuzdur. Bu nedenle küllî bir kapsayıcılık bir gereklilik bildir. Bu, bir kere elde edildiğinde, kapsayıcılıktaki eksiklikleri mayı ve gidermeyi mümkün kılan bir yapı, bir ilişkilendirme, derecelendirme ve çıkarım yapma metodolojisidir. Bu, özellikle karmağı vahiy-Kur'an ve sünnet-ve kendi yapısını (mantık ve epis-moloji), genel olarak gerçekliği (metafizik), tabiatı (tabi-imler), insanı (antropoloji, psikoloji ve ahlâk) ve toplumu (sos-bilimler) anlaması vasıtasıyla akıl olan sistematik değer bilgisi geçerli ve doğrudur. Ne vahiy, ne de akıl konusunda görüşün dodemik, içeriğin sistematik biçimde kavramsallaştırılmasından ş olması gerekmez; gerekli olan sezgisel olması, yani görüş ga klâm'a uygunluk imajı tesis ederek herhangi bir sahayı aydın-lecek algısal bir ışığa sahip olmasıdır.
Karan'daki ayetlerde hilafet, hulefâ, halaif, yestablifukum gibi terimlerle be-Inilmiştir.
. Kur'an, 3:104
158. TEVHID
YanıtlaSilTarihteki hareket bilgisi, bunun ortaya çıkardığı İslâmî değe lerin tahakkuku, bir taraftan, temelde tecrübî (deneysel) bir olg dur. 10 İşte bu ilk Müslümanların niçin kendilerini durmaksızı Peygamber hakkındaki rivayetler ve sahabelerinin hayatından seç len hikâyelerle beslediklerini ortaya koyar. Bu tür ihtiyaçlar her d nî toplum için geçerlidir, çünkü bir din mensuplarının nazarî inar anlayışından onun somutluk içerisinde nasıl oluştuğu bilgisine ge çişleri esnasında hayatî öneme sahiptirler. Bugünün bilgisi ve b anda onların nasıl yeniden algılanabileceği fikri olmaksızın, değer lerin sistematik algılanışı ve bunların tarihî temsilinden oluşmu bir görüntü hâlen eksik demektir. Hilâfet, geriye dönük olarak va rolamayacağından şimdiki zamanda ve gelecekte yaşayıp, işleyebil melidir; değerleri halihazırla ilişkilendirmesi, hangi unsurların hangi değerlerin tahakkukunu sağlayacağını tesbit etmesi, ve mev cut şartların tahakkuk görevinde değerlerin kıdem sırasını nasıl et kilediğini belirlemesi gerekir.
İcma' er-rü'yet burada tanımlandığı kadarıyla, dinî bilginir kaynağı olarak ele alınmaktadır. Peygamberin "Benim ümmetin yanlış üzerine ittifak etmez" şeklindeki hadisi, ümmetin sesine neredeyse bir kutsallık nefesi üflemiştir. Bununla beraber, dog-matik değildir ve her zaman herkese açıktır. 11 Bu açıklık, akıllı her Müslümanın İslâmî gerçeklerin ve değerlerin bir kısmını ya da tümünü yeni şartlara uydurma becerisi ve hatta görevi olan iç-tihadda kurumsallaştırılır. İçtihad, doğası gereği yaratıcı ve dina-mik olup epeyce geniş bir çerçevede akla ve kavrayışa hitap et-mektedir. Peygamberin (s.a.v.) "İçtihad yapanlar hata ederlerse bir, doğruya erişirlerse iki sevap kazanırlar" şeklindeki hadisi de içtihad mevkiini göstermektedir. İçtihad ve icma beraberce dü-şünce alanında İslâm dinamizmini oluşturan mantık ve münaza-raya ait bir hareket teşkil eder.
10 İslâm somuta dikkat etmesi ve gereklerini yürütmesi nedeniyle pratik bir din olup ütopik inanışların tam karşıtıdır.
11 İslâm'da Vox populi (halkın sesi) hiçbir zaman Vox Dei (Tanrı'nın sesi) ile eş tutulmamıştır. Tamamıyla Allah'ın emirlerine tâbi kılınmış, yoldan çıktığında suçlu tutulmuştur.
ILKEST 159
YanıtlaSilB. GÜÇ BİRLİĞİ (İCMA' EL-İRADE)
Güç birliği, bir irade birlikteliğidir ve iki unsuru vardır: Bun-lardan birisi Müslümanların aracılığıyla Allah'ın çağrısına itaatle her durum ve ortamda ortak bir tavır gösterdikleri asabiyet (sağ-duyu, dayanışma); diğeri ise (kararları billurlaştırma, Müslüman-lara Allah'ın çağrısını ulaştırma ve onları itaat için harekete geçir-me, bireylerin, grupların ve liderlerin yükümlülüklerini hayata ge-çirmelerini sağlama yeteneğine sahip örgütsel ve lojistik bir aygıt olan) nizam'dır.
Asabiyet veya sosyal dayanışma, “görüş birliği"nin bir sonucu olmadığı gibi onun dengi de değildir, ancak böyle bir birlik ile zen-ginleştirilip derinleştirilmelidir. Aslında böyle bir birlik olmaksızın mümkün de değildir; zira müşterek birşeyin olmadığı yerde daya-nışma da olmaz. Bununla birlikte, asabiyet görüş birliğinden fazla-sını gerektirir. Kendini hareketle özdeşleme, kişinin yazgısını, âde-ta ümmet gemisine yükleme ve sonra çağrıya ve çağrının gerekle-rine "evet" diyerek cevap verme kararını da ifade eder. Kararın kendisi uzun bir ruhsal dönüşüm sürecine dayanır. Bu sırada kişi kendini ümmetle özdeşleştirir, fakat sonunda bilinci uygulamaya döner ve kendisini ümmetin tarihsel merkezi ve uç noktası olan hi-lafetle özdeşleştirir. Bu ruhsal süreç eğitim ve pedagojinin konusu olabilir. Böyle olduğu zaman daha arı ve zengin olacaktır. Bunun-la beraber doğal olarak doğuştan da gelebilir ve kabilenin kapalı çevresinde gelişebilir. Bu durumda kabile ya da ırkla özdeşleşecek bağnaz ve kör bir dürtü olacaktır. İbn Haldun asabiyeti, bu bağ-lamda toplumsal dayanışmanın temeli olarak görmüştür. 12 İs-lâm'da bu gibi maddî unsurlar tevhid ile aşıldığı için, İslâm asabi-ye'si yeni bir sürecin, yeni bir kültürün (kişinin kendisini Allah'ın arzu ettiği görünüme sokması) sonucu olacaktır. Bu nedenle asabi-ye arzu edilmeli, beslenmeli, geliştirilmeli ve olgunlaştırılmalıdır. Bu fitrattan gelen gönülsüz bir gelişim olmaz; ayrıca çoğunlukla bilinçsiz, kararsız, anlaşılmaz biçimde içsel ve karanlık ve gerçekte
12 Abdurrahman ibn Haldun. Mukaddime. Kahire: Matbaatu Mustafa Muhammed, s. 127
100 TEVHID
YanıtlaSilkabilecilik asabiye'si olan Avrupa Romantizmi'nin ulusal duygu suyla karıştırılmamalıdır. İslâmt asabiye'ye gelince, o, kandidir ve ahläkt ve sorumluluk gerektiren bir hareket olarak açıkça tanımla nabilir. O, tevhidin ve tevhidin mükemmel anlamlar silsilesinin parlak ışığı altında ümmetin yazgısına bir bağlılık, onda bir taah hüttür. Bu, en saf haliyle hacıların Kabe'yi tavaf ederken veya Ara fat'a çıkarken hep bir ağızdan söyledikleri "Lebbeyk Allahümme Lebbeyk" ifadesinde görülür. "Allah'ım, Senin çağrına geldik" ve işte bu, asırlardır süren Batı ulusçuluğu gibi ülkesel, ırki ya da küt türel bir ayrımcılığın tam zıddını oluşturmaktadır. 13
Dünyanın oldukça büyük bir alanını kaplayan evrensel ümme ti oluşturan bir unsur olarak asabiye Müslümanların sadece ferdi davranışları için geçerli bir tutum olamaz. Asabiyet Müslümanın çeşitli olaylara ve durumlara karşı koyduğu bağımsız bir fonksiyo na da sahip değildir, zira böylesine bir yaklaşım evrensel anlamda bir kaos, karışıklık demektir. Asabiyenin İslâmi olması ve dolayı sıyla sorumluluk gerektirmesi için diğer Müslümanlarla zamanla-ma, şiddet ve yön bakımından uyum içinde olması ve ortak bir ta vır alması için disiplin altına alınması gerekir. İşte bu da icma ku-rumunun Müslümanların tevhidin içerdiği mânâları anlayışını ha zırladığı "nizam"dır. Nizam'ı hedefleyen atalarımız ona ulaşmak için her Müslümanın okur-yazar ve bilgili olması, Kur'an-ı Ke-rim'in büyük surelerini bilmesi ve Peygamber (s.a.v.) ile sahabenin hayatlarını iyice öğrenmiş olması, sık sık cemaatle beraber ibadet-lerini yerine getirmesi gerektiğini gayet iyi biliyorlardı. Cemaatle namaz kılarken Müslümanların omuzlarının birbirine dokunması şartı müminlerin birbirlerine destek vermeleri, kendilerini diğerle riyle özdeşleştirmeleri ve ümmetle dayanışma halinde olmaları hu-susunda bilinci uyanık tutma anlamı taşır. Bütün bunlar hilåfetin kurumlaşmış organizasyonu için bir temel hazırlar. Cami o zaman, şimdi olması gerektiği gibi, İslâmî faaliyetin, İslâm'ın lojistik meka-nizmasının bir merkeziydi. Burada Müslümanlar kardeşleriyle gö rüşüp yakınlaşmakta, tevhidin gölgesinde günlük ruhî, ahlâkî ve si-
13
Yazarın Christian Ethics adlı eseri. Bölüm I ve VII, s. 206
SİYASAL DÜZEN İLKESİ
YanıtlaSil161
yasî ihtiyaçlarını karşılamaktaydılar. Bahsettiğimiz bu ihtiyaçlar il-mi ve daha iyi bilgisi olan her Müslüman tarafından "Allah'ın yo-luna hikmet ve güzel öğütle çağır❞14 ilâhî emrinin yerine getirilme-si için diğer Müslümanlara sunulur, öğretilir ki, Peygamberin nasi-hat vermeyi -emr-i bi'l-mâruf- emreden hadisleri bu hareket ve davranışları cihad ile eşdeğer tutmaktadır. 15 Müslümanların birbir-leri ile olan bu ilişki ve etkileşimleri, imamın hutbesinin temel rü-kün olduğu Cuma namazında zirvesini bulur. Hutbe; günün temel meseleleri, Müslüman toplumun karşılaştığı sosyo-politik ve eko-nomik meselelerle ilgili olur. Hutbe verilirken, sıkça Kur'an ve Sünnet'e atıfta bulunulması, önemli toplumsal meselelerin çözü-münde İslâm'la ilişki kurulması hedefini taşımaktadır. Son olarak, Cuma namazlarını âmil'in kıldırması, hafta içinde yapılan müzake-reler sonucu ortaya çıkan mutabakatın, icra maksadına yönelik olarak billurlaştırılması; ya da ortaya çıkan uzlaşmazlığı yansıtarak sözkonusu mesele için gerekli çözümün sağlanması ve test edilme-si amacı taşır.
İslâm dininde yeryüzünün ve insanın Kur'an'ın vahyedilme amacına uygun olarak dönüşümü, 16 Allah'ın çiftliği olan dünyada bir geçici kiracı gibi samimi olarak çalışmak, rahiplerin ıssız köşe-lerdeki bedenî cambazlık kabili ibadetlerinden, Upanişadçı mür-şidlerin yaşam tarzlarından kaçınmak, dünyayı red ve terk, nefsi inkâr gibi düşüncelere saplanmamak hep birlikte ibadettir.
C. EYLEM BİRLİĞİ (İCMA' EL-AMEL)
Bu birlik, daha önce geçen ve yapılan bütün hazırlıkların ger-çek bir şekilde zirveye ulaşması demektir. İcma ile belirlenmiş yü-kümlülüklerin yerine getirilmesi ve tıpkı icma-içtihad diyalektiği-nin sonsuz dinamizmi gibi hiçbir zaman bitmeyen ve âdeta insana
14 Kur'an-ı Kerim, 16:125
15 Yöneticilerin meşru eleştirilmeleri konusunda Hz. Muhammed (s.a.v.) şöyle der: "Yöneticilerden hesap sorarken hayatını kaybeden şehiddir."
"Zalim bir yönetici karşısında iken onu engellemeyen insanlar Allah'ın ceza-sını vereceği bir günah yüklenirler."
16 bkz. Kur'an, 13:11, 22:41
162. TEVHID
YanıtlaSilcennetin yolunu açan bir süreçtir. Zaman ve mekân içerisinde Al-lah'ın iradesinin tahakkuku insan için ancak Kıyamet Günü sona erecek bir çabadır. Bu uğraşının içinde ümmetin maddî ihtiyaç-larının karşılanması, her ferde kendini tamamen anlayıp değer-lendirebilecek yeterli eğitimin verilmesi, ilâhî iradenin dünyaya hâkim kılınabilmesinin yanısıra, dış düşmanlara karşı etkili bir savunmayı sağlayacak yeterli maddî-manevî araçların sağlanma-sı da yer almaktadır.
Ümmetin maddî ihtiyaçlarının karşılanması, ilâhî iradenin ve dolayısıyla dinin de özüdür. Allah insanları kendisine ibadet etme-leri¹7 ve mülkünde geçici bir süre yaşamaları için yarattığına gö-re, 18 onun toprağı işlemesini, nimetlerden ve doğadan yararlanıp medeniyetler kurmasını istemektedir. 19 Kur'an-ı Kerim'de fakirli-ğin şeytanın bir emri olarak görülüp20 açları doyurmanın ve zayıf-ları korumanın dinin kendisi olarak nitelenmesi21 bu görüşü teyid etmektedir. İnsanın bu dünyanın güzelliklerinden ve nimetlerin-den faydalanabilmesi, özellikle Allah'a karşı ibadet vazifesini yap-mışsa, halifeliğin neticesidir. 22 Mezopotamya kültüründe insanın yaratılışı aynı zamanda onu Allah'ın mülkünde bir hizmetçi yap-mıştır. Bu aynı zamanda düzenli tarımın, barajların yapılışının, su-lama kanalları açılışının, yazma ve kayıt tutmak amacıyla alfabenin keşfinin ve de köyden başlayarak kasabalar, şehirler, ülkeler ve dünya üzerinde idarî mekânizmaların, hükümetlerin kurulmasının da bir başlangıcı oluyordu. Kısaca hilkat dünyanın kaostan çıkar-tılıp düzen ve âhengin oluşturulmasını ifade etmekte idi. 23
Semitik zihniyet zahidin dünyayı terkini ve riyazetini hiçbir zaman anlayamadı. Onlarda cinsellik, yemek-içmek, refah haddi-
17 bkz. Kur'an, 51:56
18 bkz. Kur'an, 11:61
19 bkz. Kur'an, 24:55
20 bkz. Kur'an, 2:268
21
22
23
bkz. Kur'an, 107:1-3
bkz. Kur'an, 7:32
Pritchard, Ancient Near Eastern Texts, s. 60
SİYASAL DÜZEN İLKESİ
YanıtlaSil163
zâtında kötü olarak görülmemiştir. Bu düşünceye göre kötülük ta-biî bir olgu olarak bunların kendisinden değil, suistimallerinden gelmektedir. Hıristiyanlığın miras aldığı bu gnostik kalıntı dehşet-li ve esaslı bir şekilde Hıristiyanlığa zahidliğin ve dünyayı inkâr ediş düşüncesinin tohumlarını atmıştır. Şüphesiz ki, İslâm da oru-cu farz kılmıştır; ancak bunun nefis terbiyesi ve fakirlerin içinde bulunduğu durumu daha iyi anlayabilme gibi amaçları vardır. Ge-ne aynı ayette orucun gün batımında çeşitli yiyecek-içeceklerle ne-şeli, mutlu bir şekilde açılması da emredilmiştir.
Kendisinden bekleneni yerine getirmesi için halifeliğin insanın maddî ihtiyaçlarının ne kadarını karşılaması gerekir? Bunun alt sınırı insanların ve ümmetin hastalıktan, fakirlikten ve ahlâksız-lıktan uzak tutulabileceği bir seviyedir. Üst sınırı belirlemek ise tabiat güçlerinin veya tabiatın işlenmesinin neler sağlayacağı ke-sin bir ölçekle bilinemeyeceği için hemen hemen imkânsız gibi-dir. Her ikisi de Allah'ın insanlığın yararına olarak sürekli bir şekilde sunduğu mekanizmalardır. Kur'an, yeryüzünde ve Cen-netteki herşeyin insan için olduğunu söyler. 24 Hz. Muhammed (s.a.v.) bir hadisinde "Komşusu açken tok yatan bizden değildir" derken, ikinci halife Hz. Ömer de "Ülkemin en ücra köyünde bile olsa, bozuk bir yoldan geçerken tökezleyip düşecek bir ko-yun yüzünden Allah'ın beni Kıyamet Gününde mes'ul tutacağın-dan korkmaktayım" demiştir.25
Şüphesiz ki, İslâm dini de, diğer bütün dinler gibi fakirlere yardımı emreder. Buna sadaka denilerek, kişinin inancının sağlam-lığının bir göstergesi olarak ele alınmıştır. Bütün diğer dinlerin fev-kinde olarak İslâm, kamu hukuku yaptırımı altında toplanmak üzere % 2.5'luk bir yıllık servet vergisi olan zekât (tasfiye) kuru-munu yerleştirdi. Buna zekât denmek suretiyle, eğer kardeşleri-mizle paylaşmazsak servetimizin her yıl bozulacağı ifade edilmiş-tir. Daha da ileri giderek, fakirlere merhameten bir bağışın ya da küçük bir kırıntının değil; zenginin serveti üzerinde bir hakkın ait
24 bkz. Kur'an, 45:13, 67:15
25 M. Hüseyin Heykel, El-Faruk Ömer (Kahire: Mısr Matbaası, 1364) cilt 2, s. 200
164 TEVHID
YanıtlaSilolduğunu teyid etmiştir. 26 İnsanın insanı sömürme araçları olarak görülen stokçuluk, tekelleşme ve faizcilik yasaktır.27 Diğer taraftan İslâm insanlara kısmetlerini her yerde aramalarını emretmekte dir. 28 Allah'ın ahlâkî buyrukları çerçevesinde soygunculuk, hırsız-lık, hilekârlık yapmaksızın zenginleşmek, nasibini elde etmek için yer değiştirip, göç etmek teşvik edilir. Bu refah ve zenginlik dere cesine ulaşınca da, bunların zekât ile temizlenip tasfiyesi, böylece de sahiplerinin inançlarını yansıtması istenir. 29
Allah'ın mülkünden faydalanmaları için bütün ümmet üyelerj. ne şans tanımak elbette ki halifenin görevidir. Fakat bu hedef, asil ve gerekli olsa da, eğer insan hayatının tek veya nihaî amacı olarak gö-rülürse, hayvanlık derecesine inme, insan şahsiyetini yok etme ve Al-lah'ın iradesine karşı gelmeyi ihsas edecek tarzda yozlaşır. 30 Hayatın maddî ihtiyaçları aslen masum ve güzeldir, mümkün olabildiğince en uygun bir şekilde karşılanması gerekir. Fakat bunlar ve hayatın mad-dî cephesi gerek fertler, gerekse bütün bir ümmet için sadece birer araçtır. Dünyevî meşgaleleri başlı başına bir hedef olarak değerlendir-mek, hayatın manevî yönünü inkâr etmek olur.
Kuşkusuz bu değerlendirme gözümüzde dünyevî hayatın tam karşı kutbunda cismanî hayattan sıyrılmış, verimsiz, kişiliğin aşıl-masını hedefleyen bir ruhî hayat imajı canlandırmamalıdır.
İslâm'da manevî hayatın elde edilmesi, aşılması gereken üç ba-samağı vardır. Bunlardan ilkinde, fertler ümmetin genel olarak maddî ihtiyaçları ile meşgul olurlar. Buradaki vazife, kişinin kendi maddî ihtiyaçlarının yerine ümmetin taleplerini koymasıdır. İkin-cisinde ise ikili bir şekilde, kişinin kendisi ve başkaları için gerekli eğitimi görmesi, böylece de, önce insan tarafından doğanın işlen-mesinin daha kolay ve mümkün kılınması ve bunu takiben icma-
26 bkz. Kur'an, 51:19
27 bkz. Kur'an, 104:2-3, 2:275
28 bkz. Kur'an, 62:10
29
30
Zekât hakkındaki âyetler oldukça çoktur. Bkz.; Kur'an, 9:103
Gerçekten de bir değerin, başka bir değerin yitirilmesi ile kazanılışı bir zulüm dür. Böylesine kazançlar asıl amacın kaybolmasını doğurur.
SİYASAL DÜZEN İLKESİ. 165
YanıtlaSiliçtihad diyalektiğinin daha dinamik ve yaratıcı olabilmesi imkânı yer alır. Ümmetin arzularının ve duygularının (tarih içinde, değer-ler ve ilâhî irade gerçekleştirilmeye çalışılırken) estetik eserler ola-rak üretilmeleri de üçüncü basamakta yer alır.
İcma-içtihad'ın ikinci bir boyutu da ümmetin her ferdinin kendini tam olarak tanıyıp idrak etmesini mümkün kılacak eğiti-min sağlanmasıdır. 31 Ferdî potansiyel tam anlamıyla işlenip değer-lendirilmedikçe, hiçbir insan Allah'ın önünde kul olmanın şuuru-na tam olarak varamaz. Böyle bir kişi sadece kendini mutsuz his-setmekle kalmaz; ayrıca bu gibi fertlerden kurulu bir ümmet de hayal kırıklığına uğramış bir toplumdur. Kişiliğin geliştirilmesinin ümmetin sınırları dışında veya hilafet'in temellerini sarsma ya da yıkma planları yapılmasında aranması kullanılmamış yeteneklere, sarfedilmemiş enerjilere ve doyurulmamış ruhlara musallat olma-ya devam edecektir. Hilafet şu iki şeyi yapmalıdır: Kişiliğin geliş-tirilmesi için üyelerdeki gizli enerjiyi harekete geçirmek ve bunun için gerekli ortamı ve araçları sağlamak. Birincisini başaramama durumunda, cahil ve uyanmamış saf insanlardan müteşekkil bir ümmet ortaya çıkabilir. Eğer ikinci noktada bir başarısızlık olursa, dışarıya göç yoluyla kendini harcama, içeriden yıkım ve dışarıdan savaş ve sömürü yoluyla kendini tahrip kapılarını açmış olacaktır.
Hilafet, icma-içtihad gereğince bütün ümmeti düşmanlarının saldırılarına karşı etkili bir savunma için gerekli bütün şartları sağ-layacak şekilde yönlendirip canlı tutmak zorundadır.32 Ümmetin varlığı söz konusu olduğunda, veya ilâhî iradeyi yeryüzünde hakim kılma ameliyesi yardımlarını gerektirdiğinde ümmetin her üyesi bir gönüllü değil, zorunlu bir askerdir.
Son tahlilde, icma el-amel'in ümmetin en büyük kurtuluşunu oluşturan yönü dünyanın İslâmlaşmasına yaptığı katkıdır. Ümme-ti, insanlık ve dünya tarihinde mücadele düzeyine ulaştıran misyo-nunun da bu yönüdür. Bu düzlemdeki başarısı ümmetin Allah nez-dindeki nihaî terbiyesidir.
31 bkz. Kur'an, 96:1 9:122
32 bkz. Kur'an, 8:60
166 TEVHID
YanıtlaSil2. TEVHİD VE SİYASAL GÜÇ
A. İSLÂM VE İSLÂM DÜNYASI: ACI GERÇEKLER
Milyarı aşkın nüfusuyla, Atlantik'ten Pasifik'e kadar uzanan coğrafi bir alanda yer alan ve şimdilerde Avrupa ve Amerika'da fi-lizlenip yayılmaya başlayan İslâm dünyası, Allah'ın kitabının yer-yüzünde hakim olmasında büyük bir potansiyel durumundadır.
Fakat hem kendi adına, hem de dünya namına esef verici bir du-rum olarak, sahip olduğu güçleri ilâhî gaye uğrunda tam olarak kullanmaktan ve geliştirmekten hâlâ çok uzaktır. Gerçekten de, İs-lâm dünyası, kendi öz gücünü kendi gelişmesi için kullanmakla; bu gücü beyhûde bir şekilde kendi aleyhine ve dışardaki gayrimüslim-lerin çıkarlarına hizmet edecek şekilde israf etmek arasında çok hassas bir dengeyi sürdürmektedir.
İslâm ülkelerinin anayasalarının büyük çoğunluğu İslâm'ın devlet dini olduğunu ifade eder. Suudi Arabistan, bu maddenin anlamının şe-riatı uygulamak olduğunu ciddi bir şekilde ifade eden tek ülkedir. Pa-kistan, Kuveyt gibi bazı ülkeler ise, İslâm'ı ümmetin ve devletin varo-luş sebebi olarak görmekle beraber, buna belirli bir topluluğu, toprak parçasını ve egemenliği birleştirdikleri için ulus veya devlet oldukları şeklinde Batılı anlamda bazı tanımlayıcı kavramları da ilave ederler ki, bu İslâm'ı varoluş, nedeni olarak yetersiz görmek anlamına gelir. Mı-sır, Fas, Sudan gibi üçüncü grup ülkelerde ise İslâm adeta pastanın üze-rine konulması gereken krema gibi görülür; çünkü bunların iç yapıla-rı, kurumlaşmaları İslâm'dan ziyade Batılı anlayış çerçevesinde şekil-lendirilmiştir. Yeni bir şuubiye olan milliyetçilik Batı Romantizmini taklid ederek; göçmenlik ve vatandaşlık kanunlarını, liderlerin aktif devlet adamlığını, aydınların ve diğer elitlerin yaşam tarzını, kitlelerin eğitimi ve ruh telkini için öngörülen sosyal benlik olgusunu hep birden belirler. Kendisini sürekli olarak, Peygamberin Medine'deki yönetimi boyunca ümmetin içinde bulunduğu hareket ve uyanıklık içinde tutan hiçbir İslâm ülkesi yoktur. Günümüz İslâm dünyasının en kötü özelliği belki de eğitim alanındaki iflasıdır. Beş yaşındaki bir Müslüman çocu-ğun yükünü omuzuna alıp, onu tamamen gelişmiş bir öz-gücüyle üm-mete teslim eden tek bir kurum yoktur. Bir Müslümanı, ilâhî yasaların kendi varlık sebebi olduğunun bilincinde olarak dünyayı dönüştürebi
SINASAL DÜZEN ILKESI 167
YanıtlaSillecek ve eşyayı ilâhî düzenle uyumlu kılabilecek şekilde eğitebilecek im-kânlardan da yoksunuz. Eğitim görmüş göçmenlerin ve hayal kırıklığı-na uğramış yerlilerin yüksek lisans veya doktora derecesine sahip olan-lara oranı ürkütücü biçimde yüksekken, diğer taraftan okuma yazma bilmeyenlerin bilenlere oranı da dehşet vericidir.
Üzücü olan Müslümanların uzun süren uykularından uyanarak; toplumlarının ekonomik, sosyal, politik hareketleri açısından zayıflı-ğı veya devletlerinin uyuşukluktan sendeleyerek, kesik bir ritm için-de çıkıyor olması değil; ümmetin içindeki liderlerin, ümmetin bugü-nü ve geleceği hakkında sağlıklı bir değerlendirmeden yoksun oluşla-rıdır. Gözlemlediğimiz, bu vizyon eksikliğinin bir sonucudur. Bu so-nuçta yirmibirinci yüzyılda bütün mesaisini İslâm'a adamış Müslü-man vatandaşı oluşturma gayretinin yokluğudur.
B. SİYASAL GÜCÜN ÖNCÜLÜ
Samimi hiçbir Müslüman, ümmetin çağımızdaki eksiklikleriy-le ilgili olarak Müslüman siyasetçilerin öne sürdüğü mazeret ve özürleri anlamaz ya da kabul etmez. Gene kimse, liderlerin re-form insiyatifini ele alıp mücadele etmedikleri sürece kitlelerin bu hareketi başlatabileceğine inanmaz. Mutlaka gerçeği açıkça görüp değerlendirebilen bir elit, bir aydın kesim bulunmalıdır. Tarih çizgisinin bugününde yapılması gereken hareket, ümmetin isteklerini harekete geçirecek olan kıvılcımın atılmasıdır. Bu atı-lım, sadece her türlü tehlikelere karşı koyabilecek nitelikteki li-derlerden gelebilir. 33
Tarihin akışını bozan, değiştirmeye kalkan bir ümmetin bugün varlığından söz edemiyoruz. Demir atabilip üs kurabileceği bir bölge bulduktan sonra önder bütün İslâm dünyasını harekete ça-ğırmalıdır. Gerekirse, bu yolda insanlar feda edilmelidir. Bir kere ümmet hazır olunca, Hz. Ebu Bekir'in halifelik devri gene varola-cak, bu da, gelmiş geçmiş en büyük ân olacaktır.
33 bkz. Kur'an, 9-51-52
Siyasal düzen ilkesi
YanıtlaSil"evhid "ümmetiniz tek ümmettir. Rabbi de Allah'tır. O halde Tevhid O'na kulluk ve ibadet edin"¹ ilkesini ortaya koyar. Bütün ina-nanların birbirlerini Allah için seven kardeşler olmaları, birbirleri-ni adil ve sabırlı olmaya teşvik etmeleri, istisnasız hepsinin Al-lah'ın ipine sarılıp, ayrılığa düşmemeleri, birbirlerine güvenip, doğruya yöneltirken, yanlış olandan sakındırmaları ve nihayet en esaslı unsur olarak Allah'a ve Peygambere inanan kimseler olmala-r1,5 tevhidin toplumla olan ilişkisini yansıtır.
Ümmet anlayışı birdir; dolayısıyla duygu veya irade ve eylem de öyle olmalıdır. Ümmetin üyelerinin fikirleri, tutum ve hareket-leri uyum içindedir. Ümmet; zihin, kalp ve kolların üçlü bir uzlaş-ma içinde bulunduğu beşerî bir düzendir. Ne renk, ne de ırk ayrı-calığı tanımayan evrensel bir kardeşliktir. Bütün insanlar birdir ve tüm insanlar sadece dindarlıklarına (takva) göre değerlendirilir-
1 bkz. Kur'an, 21:92
2 bkz. Kur'an, 103:3 90:17
3 bkz. Kur'an, 3:103
4 bkz. Kur'an, 3:104
5 bkz. Kur'an, 8:1 Ayrıca bkz. 3:32, 4:58, 5:95
Mahtevom Ni Maniden Intizamli Yaunlara
YanıtlaSilOCAR
YUZAKI
AYLIK EDEBİYAT, KÜLTÜR SANAT, TARİH VE TOPLUM DERGİSİ
İnsan, insanlığına veda etti!
DUYARSIZ HAYATLAR
İNSANLIK CİNAYETİ
ÇIKAR SAVAŞLARI
Ahiretsiz Yaşanan Dünya İNSANLIK FELAKETİ
◆EBEDİ FECRE O'NUN MUHTEŞEM AHLAKI-6-(Adaleti ve Hakkı Tevzi Etmesi)
AHLAKIN İMTİHANI
DÜNYADA DA ve ÂHİRETTE DE İYİLİK
FARKLI BİR HAFIZA
VATAN AŞKI ve ŞEHİDLİK
◆ GERÇEK HAYAT AHİRET HAYATIDIR
Fiyatı 8.55 131
beklediler. Sonra mikroskop altın-da görüntüler aldılar. İlk gözlem lerinde her bir damlanın kendine has, eşsiz bir yapıda olduğu görül da. Daha sonra birçok kisiden de ney camina su damlatması istendi ve sonuçta kisilerin art arda dam-lattıkları damla görüntülerinin birbirine benzediği, fakat farklı ki-şilerin damlattığı damlaların imaj larının çok farklı olduğu görüldü Su hep aynı olmasına rağmen böy le bir netice araştırmacıları şaşırttı.
YanıtlaSilO
Demek ki su, kendilerini damlatan kişiye özel bir şekil alıyordu.
Bundan sonra uzmanlar fark lı bir örnek denediler, suyun içine gerçek bir çiçek batırıp sonuçta ne olacağını izlediler ve çıkan görün tülerin şaşırtıcı bir şekilde çiçek resimlerine benzediğini gördüler.
Neticede suyun bir hafıza
ya sahip olduğunu görmek onları hayrete düşürmüş ve dünyaya ba kış açılarının tamamıyla değişme-sine sebep olmuştu.
Mahton Bir Maaiden Phtişamı Younlara...
O hålde,
Nehirler, bilgileri toplaya top laya denize doğru akmakta ve top-ladıkları bilgileri denize aktarmak tadır. Bu bakış açısı ile denizler aslında bir bilgi deposu olmaktadır.
Araştırmacı Eshel Ben Jakob da aynı gerçeğe farklı bir bakış açı sı ile ulaştı. Ona göre su her se yi kaydetmektedir. Su, etrafındaki mekändan ve hädiselerden tesir ahr. Ona göre bu tesiri meydana getiren asıl unsur, nano gaz baloncukları dır. Çok çok küçük boyutta bulunan bu baloncuklar su ile çevresi arasın-da bir ağ kurmakta. Bu yapılar ken-di içinde parça değiştirerek ve farklı şekiller alarak bilgi depolama özel-liği de kazanabilmekte.
Suyun, çevresinden aldığı te-sirleri gösteren bir başka araştır ma da şu:
Su kristalleri üzerine araştır malar yapan Japon bilim adamı Prof. Emoto'nun yaptığı çalışma lar insanın suya aktardığı müsbet ve menfi her şeyin kaydedildiğini ispatlamıştı. Müsbet özellikler su tarafından mükemmel şekilli, duz-gün kristaller hålinde, menfi mua-mele ise karışık ve bozuk şekiller halinde kaydedilmekte.
Yetişkin bir kişinin vücudu nun yaklaşık yüzde 60'ı sudur. Ta bii ki bu miktar vücudumuzda her gün devr-i dăim etmekte. Vücu dumuza günlük 1,5-2 litre su alıp sonra da çeşitli yollarla atmaktayız.
Suyun kaydedici olduğu bilgi siyle düşününce; su, vücudumuzda çeşitli vazifeler İfa ederken aynı za manda olumlu ve olumsuz her şeyi kaydedip saklamakta. Bu bilgi şu ha dis-i şerifle birlikte çok månidardır:
"Mü'min bir kul abdest aldı mı; yüzünü yıkayınca, gözüyle ba karak işlediği bütün günahlar su ile veya suyun son damlasıyla yü zünden dökülür iner, ellerini yıka yınca elleriyle işlediği hatalar su ile
Ayet-i kerimede buyurulur:
"(Kıyamette denilir ki) Bu, yüzünüze karşı gerçeği söyleyen kitabımızdır. (Amel defteridir.) Çünkü biz, yaptıklarınızı kaydediyorduk."
(el-Casiye, 29)
birlikte veya suyun son damlasıy la- ellerinden dökulür iner. Ayakla rını yıkayınca da ayaklarıyla gide rek işlediği bütün günahları su ile -veya suyun son damlasıyla döku lür iner. (Öyle ki abdest tamamla nunca) günahlarından arınmış ola ruk tertemiz çıkar." (Muslem, Taharet. 32)
Şu menkibe ise adeta, bu ha dis-i şerifin bir şahidi:
Ebů Hanife Hazretleri, abdest alan bir genç görür:
"-Şu şu hataları yapma!" der.
Genç, hayret edip Hazret-i Imåm'a sorar:
"-Ya Imam! Bu hataları işledi ğimi nereden bildiniz?"
Ebû Hanife Hazretleri şu ce vabı verir:
"-Abdest äzálarından döku-len sulardan!"
Bilhassa Aydınlanma Çağı
insanına gore, bilim, inançlara ters görülüyordu. Şimdi ise, ilimde de-rinleşme rinleşme arttıkça, akli, fiziki ilim lerin de insanı metafizik sorulara
sevk ettiği görüluyor.
Görebilene ne mutlul
Met 10
OCAK 2016
Kıymetli Okuyucularımız,
YanıtlaSilCahiliyye hortladı.
Insan, insanlığına vedå etti!
Cahiliyye, suursuzca yaşamak...
Cahiliyye, bir tarafta aç ve perişan çaresizler bir tarafta duyarsız hayatlar, hesapsız israflar...
Cahiliyye, hesabı sorulmayan zulümler, tecelli edemeyen adalet...
Cahiliyye, kibir, nefsäniyet, bencillik, acımasız-lık...
İnsanlık cinayeti, çıkar savaşları...
Hepsinin özü:
Ähiretsiz Yaşanan Dünya:
İnsanlık Feläketi...
Çaresi: Dünkü cahiliyyeyi bertaraf eden esasları ihyâ etmek...
Dünya hayatın dengesi olan ahiret hayatını míză-nı hatırlamak.
Dalaletleri, yoldan çıkışları, cehennemin üstüne kurulan Sırat'ı hatırlatarak, Sırât-ı Müstakim'e istikametlendirmek...
Büyük Haber'i, yeniden tedavüle sokmak.
Muhasebeyi, ölmeden önce ölmeyi, hesaba çe-kilmeden hesaba çekilmeyi öğretmek...
En çok bilinen fakat en çok unutulan hakikati terennüm ederek; <>> var.
YUZAKI
INSANLIK FELAKET
Ahiret inancının ehemmiyeti ve dünya hayatın-
daki ferdi, içtimai, ahlâkî ve psikolojik fayda-
ları dosyamızda farklı açılardan ele alındı.
Hådiseleri ahiret ufkunu da katarak görebilmek için, bakış açımızı değiştirmemiz zaruri...
Åhiret inancının, her şeyi âhirete göre planlama-
nın, dünya saådetini engellediği düşünülür, halbuki hiç de öyle değil... Hattà tam tersi... Ahiretsiz bir hayat, aslında dünyayı gerilimler içine boğuyor.
Läkin yine de dünya mü'minin zindanı, kafirin cenneti... Ancak aynı zamanda cehennemi...
Çünkü;
Ahiret yokmuş gibi zulüm ve sefahetlerine de-vam edenler, aslında dünyada da cehennem gibi kaynayan vicdani ve içtimai ızdıraplar icindeler...
Eğitim notlarında;
Ahirete inancı kaybetmenin bir şekli de, zihin-de oluşturulan, hayali bir Allah inancı. O'na, O'nun öğrettiği gibi inanmalı.
Åhiret inancının en güzel tezahürü, ömrü ve im-kânları, bir eser bırakmaya vakfetmek.
Şehådet: dini, vatanı, için canını fedå edip, dün-yasını verip, âhiretin en muhteşem tahtına oturmak...
Ömrünü davasına adamış bir portre: Seyyid Ku-tub...
Şiirler...
Rebiulevvel ilhamları, na'tlar...
Mazlumların feryadına ağıtlar...
İstikbale dair umutlar...
Not: Rebiulevvel vesilesiyle neşrettiğimiz «Bizim Medeniyetimiz» kitabına siz okuyucularımızın gösterdiği teveccühe teşekkür ederiz. Dün-yayı modern cahiliyyeden kurtaracak ham-le, Fahr-i Käinät Efendimiz'in izinde yeniden şaha kalkacak medeniyetimiz ile mümkün...
Yüzakıyla...
Kahır mı, Lütuf mu?
YanıtlaSilBU DEVRİN SONRASI NE?
Cihanı etti harab, ahiretsiz ömre dalan, Huzūru yaktı bu dünyada şeytan aklı alan!
Zeminde güçsüzü ezdikçe çok şımardı fakat, Hüner mi, zalime ancak cehennem oldu kalan!
Başında yoksa ecel gözlüğün, sonunda a göz, Çıkar bu köhne hayattan ne anladınsa yalan!
Unuttu mahşeri Nemrut, ne kahra tosladı o, Beşer, neden yine düşmekte aynı hale şu an?
Kulun değişti mi hiç, ten peşinde can kaderi? İzin mi verdi ecel, ey şu nefsi keyfe salan?
Unutmadan yaşa ahret nedir, bu dünyayı, Çabuk biter kısa fäni, hemen gelir o zaman!
görmedikçe insanlığın cevheri, şey-tanlığın nemrutluğuna yenildi, fira-vunluğuna boğuldu, ebücehil hasta lığına yakalandı. Bir lähzada geçip giden bir dünya ve nefsåniyet ug runa hepsi de kahr u perişan oldu.
Onların etrafında kümelenen kitle-ler de onlar da hep bir insanlık felä-ketinin sebebi oldular sadece.
Yine günler geçti;
Ehl-i dünya yine ahireti unuttu. Şimdi;
Yine insanlık feläketinin orta sında yeryüzü.
Duyarsız hayatlar, cinayetler, zulümler ve çıkar savaşları ekse ninde beşeriyet birbirine girdi.
Üç günlük fani gücüne alda-narak şımaran ve azgınlaşan za limler, kundaktakileri bile param-parça edip mezarlara sürükleyerek yine aynı gaflete sürüklendiler.
Yine göremiyorlar:
Her yanda yükselen eyvah ve imdat çığlıkları neticesinde yarın kim helâk olacak?
Kendileri.
Çünkü,
SEYRİ (M. AI EŞMELİ)
Hayır mı şer mi, revăn olduğun son akıbete, Uyan, mezar dolu her yerde son nefes ilän!
Düşünmemek sonu, insanlığın felaketidir, Şuur için bize yetmez mi kahreden tüfän?
Kahır mı sonrası devrin, lütuf mu, ey Seyri? Gürül gürül oku her gün ne söylüyor Kur'än!
Bugün İslâm coğrafyasında milyonlarca masumu ve mazlumu zulüm bombalarına av yapan o ga filler, aslında;
Cehennem ateşlerine aşık şaş kın balıklar gibi.
Balıklar!
Binlerce yıldır şeytanın attığı aynı oltalara o kadar aldandığı ve hiç şüphesiz azap tavalarında çızır datıldığı halde ne yazık ki hâlâ al-danmamayı bir türlü öğrenemedi. Gafil balıklar, binlerce yıldır o ka dar acı örneklere ve gözleri önün de yaşanan äfetlere ve feläketlere
rağmen dünyevi oltalara yakalan
mamayı beceremedi.
Nankör ve zalimler, onca in-tikam tecellilerine rağmen gerçek felåketi kavrayamadılar.
Halbuki
Dünyada ve âhirette huzurun
yegane kapısı:
Ahiret inancı içinde güzel bir
kulluk ömru.
Makten Bie Maniten Prtisand Younbrea
O hålde yeni yıl,
Ahireti unutma yılı değil!
Bomboş zevk u safalara ve çıl
gın eğlencelere, ya da zulümler gir dabına dalarak yaşama yılı hiç değil.
Hasılı
Kulları, şu kısacık dünyada insanlık felaketine götüren her he ves, fikir, ideoloji, taraftarlık, ya şayış ve saplantı, hangi süslü am balája bürünürse bürünsün, iki cihanda da hüsrandır.
Care,
Ömür boyu ahiret endişesi ve hazırlığı.
Çare,
Şu kısa hayatı, boş felsefelerle uydurulan «sahte sonra lara göre değil Hakk'ın takdir ettiği «mutlak
ve gerçek sonra ya göre yaşamak.
O zaman,
Dünyaya huzur häkim olur.
Insana:
Cennet kapıları ardına kadar
açılır.
Ya Rab!
Nasib et!
Amin!..
OCAK 2016
müslümanlıktan korkutuyor ve tiksindiriyoruz. Çünkü, müs Jümanlığa hiç yakışmıyan, yalan, hiyle, hırsızlık, gazap, ha-sed, hirs, kin, buğz, adavet, israf, şımarıklık ve saire gibi, içki, kumar, zinâ ve emsali fenâlık ve kötülüklerle yetişen, dinini, ilm-i halini bilmiyen ve bunlara hürmet, saygı göster-miyen bedbaht insanlar, «müslümanım demekle, müslü-manlığı ne kadar lekelediklerini bilseler elbette biraz olsun utanır ve yaptıklarına pişman olurlar ve bir daha yapmazlar. Halbuki, gerek cehaleti ve gerekse dünyaya karşı olan aşırı meyil ve muhabbetleri neticesinde, kötü halerini devam et-tirmekde ve müslümanlığa pek büyük zararlar vermektedir-ler.
YanıtlaSilEfendimiz (S.A.V.) hazretleri, mü'mini ve müslimi ta'-rif ederken, ne kadar güzel ta'rif buyurmuşlardır ki, hepimiz için dikkate şâyândır: «Mü'min, insanların kendisinden emin olduğu kimsedir. Müslüman da müslümanların elinden ve dilinden salim olan kimsedir.>>>
Âyet-i Kerîmenin ikinci kısmı daha ziyâde mühimdir ki, hiç bir şeyle Allâh-ü Teâlâ'ya şirk koşmamak, me-âlindedir. (İsâ aleyhisselâm Allah'ın oğludur veyâ me-lekler hakkında ipe sapa gelmez yaramaz söyler, veya tan-rı îcâdı gibi...) O şirki yapmamayı emr etmekle beraber, <> bu-yurmuşdur. Seyyid ve mürebbî, kendilerinin emir ve nehiy-lerine ita'at olunan kimselerdir. Ya'ni, Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretleri buyuruyor ki; «Gerek ruhbân ve gerekse helâlleri kaldıran, haramları ihdas eden kimselere kat'-lyyen ita'at etmeyiniz.» Zîrâ «Hiç bir zaman Halık'a isyan olan yerlerde mahlûka ita'at kat'iyyen câiz değildir. buyrulmuştur.
İş böyleyken, ba'zı kimselerin zekâ, bilgi, kuvvet, şe-ca'at ve benzeri halleriyle, insanlara fir'avnlar gibi musal-lat olup, onları keyiflerinin istediği şekle sokmağa çalış-mışlar. Ba'zan da büyük tehditler, ateşe atmak, asmak ve-
121
ya hapishanelerde pek acı işkencelerle onları korkutup, an zu ve emellerini yerine getirmişler ve bu suretle de dinle ri istedikleri kalıba koymuşlardır. Allah'a çok şükür, Islam dini gelip, bunların hepsinin foyasını meydana çıkararak, hakikat İslam'ı meydana koymuştur. Onun için İslam dinin den gayri din arayanların buldukları şeylerin aslı esası olmayıp, Allah'ın razı olmıyacağı ve kabul etmiyeceği ve neticede ahirette ellerine husrândan başka bir şey geç miyeceği bildirilmiş ve «Kim İslâm'dan başka bir din ararsa, o istediğin din asla kendisinden kabul olunmaz ve o âhiret-te de ebedi zarara uğrayanlardandır.» (12) buyurulmuşdur.. Kemal-i İmânın üçüncü kısmı olan (Ve bezl'üs-selâm)
YanıtlaSilbilikâküm) emri Şerifinden, müslümanlığın ulviyyeti, ne kadar açık ve bariz bir şekilde görülmektedir. Selamın bez linin ne demek olduğunu anlamak için selâm kelimesini lyi tetkik etmek lazımdır. Selamet odur ki Allâh-ü Teâlâ'ya tam teslim olmakla insan selamete erişir. Ålem-I beşeriyyete se-lam bezletmesinin de, kendisinin Hakk'a tesliminden sonra olacağı anlaşılır, Binâen aleyh, İslâm'a tam ma'nâsıyla sa-rılmayan kimsenin âlem-i beşeriyyete faydalı ve nafi olma sı da mümkün olmasa gerektir. Bu gün bizzat görüyor ve müşâhede ediyoruz ki, ne kadar bilginler ve ne kadar ser-vet sahipleri vardır ki, âleme selâmet bezletmek değil, beşeriyyetin kanını emercesine başlarına belâ olmuşlar dır. Bunun sebebi ise apaçıktır. İslâm dinini bilmemek ve ona uymamakdır. Eğer (Bezl'üs-selâm)daki selâm kelime si, hemen (esselâmü aleyküm) demekse, mesela, suda bo-ğulmaya yüz tutmuş bir adama (Esselâmü aleyküm) dese niz, insanlık ve İslâmlık borcunu yapmış olur musunuz?... Oradaki selamın vazifesi, hemen ona imdat ellerini uzatıp, onu kurtarmakdır. Kezālik, yangınlarda malı, eşyası yanan, zelzelelerde malını canını kaybeden, hatta İşini gücünü kay-
(12) Al-i İmrån Süresi, âyet 85.
122
beden, hastahane köşelerinde ıztırabdan kıvranan ve bun-lara benzer hallerde selâmın tek ma'nası, onu kurtarmak İçin İmdadına koşmaktır. Öyle ise selamı yerine göre kul-lanmak lazımdır. Bu Hadis-i Şerîfin kelimeleri her ne kadar kısa ve yalnız üç cümleden ibaret ise de, her cümlesi bi-rer inci tânesidir.
YanıtlaSilAzdan infâk, onun Allâh-ü Teâlâya îmanındaki kuvvet, metânet ve i'timâdını gösterir. Bilir ki, Allâh-ü Teâlâ en az bire on verir. Bu cihetten hiç korkusu yoktur. Her verdikce Ímânı da o kadar kuvvet bulup, yakin ve ihsan mertebesine ulaşır. Bu da pek büyük bir devlettir. Sonra selamda tevazu da vardır ki, kibirden, hasedden, gazapdan, kinden ârî, ah-lâk-ı hamîde sahibi demekdir. Mekârim-i ahlak da islâmiyye-tin hemen köklerinden biridir. Aynı zamanda selâmda, kul-lara karşı şefkat, merhamet ve onların selametine hizmet vardır ki, bu da Hak'kın çok sevdiği büyük bir meziyyettir.
Nefsinden adâlet ise, en büyük ve mühim bir esasdır. Nefsinde adâlete muvaffak olan kişi, ne Allah'ın hakkını ve ne de insanların hakkını terk edebilir. Binâen aleyh bütün haklara riayet eden, Cenâb-ı Hakkın ve Peygamber (S.A.V.) hazretlerinin daimâ rızasını gözleyen ve onların yasaklarından kaçınan ve korunan insandan daha iyi kim olabilir?. İşte bu bahtiyarlar, Allah'ın velîleri ve dostları ve sevdikleri mahbûb, kâmil, mükemmel ve mükemmil kullarıdır. Cenâb-ı Hak, cümlemizi bu bahtiyarların züm-resine ilhak buyursun, âmîn...
TASAVVUFİ
YanıtlaSilAHLAK
Μ.Ζ.Κ.
CÜ CİLT
cinn ü ins
YanıtlaSil148
114/4(. Şeytan ve inkarcı cinin ikisi de insana kötü ve zararlı fikirler aşılar ve vesvese verir-ler. (bkz. Kur'an, 114(6). Bu durumda olan bir insan, Kur'an'ın son iki süresini okumalı ve dilemelidir. Cinle şey-Allah'tan (c.c.) yardım dileme, cinler arasında iyi ve Müslüman olanlar olduğu halde (bkz. Kur'an, 72/11,14) şeytanların hepsinin inkâr cı olmalarıdır. (bkz.Kur'an, 2/34, 102; 38/74) Kur'an'ın bir âyetinde geçen "ricalin min'el cinn" sözünü (bkz.72/6), "bazı erkek cinler" olarak anlayan bir kısım Kur'an müfessirleri (yorumcuları), dolaylı olarak cinlerin dişi ve erkek olmak üzere iki cins olduklarını kabul etmiş olmaktadır. Bir kısmı ise "ricalin" keli-mesini "bâzı, kimi" şeklinde anlayıp cinlerin cinsiyeti konusuna girmemektedir. Kur'an'ın Türkçe meål ve tefsirlerinde bunları görmek mümkündür.
cinnüins جن و انس : cin ve insan
cinan جنان : cennetler 2. bahçeler
cinan-1 cennet جنان جنت : cennet bahçeleri
cinani hilkat جنان خلقت : yaradılış bahçeleri, (mec.) yaratılmış varlıklara ait çok güzel dün-yalar
cinani ulûm جنان علوم : ilimler cenneti, (mec.( ilim ve teknolojinin yol açtığı güzel ve faydalı gelişmeler
cinayat 1 : جنايات.cinayetler, adam öldürme suçları 2 büyük suçlar; büyük günahlar
cinayet 1 : جنایت.adam öldürme, adam öldür me suçu 2.büyük suç; büyük günah
cinayet-i amme جنایت عامه : umumi cinayet, herkese karşı işlenen büyük suç ve günah
cinayet-i azime جنایت عظیمه : büyük cinayet
büyük suç, büyük günah
cinayet-i külliye-i daime جنايت كلية دائمه : her kese ve her şeye karşı işlenen sürekli cinayet (büyük suç, büyük günah)
cinayet-i mutlaka جنایت مطلقه : son derece bü yük suç ve günah, her şeye ve herkese karşı işlenmiş büyük suç ve günah, sınırsız cinayet
cinayet-i sariye جنایت ساریه : bulaşıcı cinayet, herşeye ve herkese zararı bulaşan (geçen, do-kunan) büyük suç ve günah
cinayetkar جنایتکار : cani, cinayet işleyen.
cinayetli جنایتلی : cinayet suçu bulunan; cina-yet kadar ağır suç ve günahı olan
cinn جن : )bkz.cn(
cism-i devlet
cinnet 1 : جنت.çılgınlık, delilik 2. cinler (bkz.cin(
cinnet-i muvakkat جنت موقت : geçici (kisas reli) delilik
cinnet-i müstevlive جنت مستوليه istilaci cinnet, yayılgan delilik, (mec.) büyük ve ciddi hatalar pan, büyük günahlara ve inkârcılığa yol yapan, açan ve yayılma eğilimi gösteren siyasi ve ideolojik akım
cinni حتى : cin türünden varlık.(bkz.cin(
cinniye جنيه : dişi cin.(bkz.cin(
cins 1 : جنس.tür, çeşit 2. (biyo.) ortak özellikleri bulunan türler topluluğu; soy
cinsi amel جنس عمل : iş ve davranış çeşidi
cins-i ceza جنس جزا : ceza çeşidi
cinsi hayvan 1 : جنس حيوان.canlı denilen varlık çeşidi 2.hayvan denilen varlık çeşidi
cinsi hayvani جنس حیوانی : hayvan cinsi, hay-
van denilen canlı çeşidi
cins-i kudret-i mümkinat جنس قدرت ممکنات ya ratılmış veya yaratılabilir varlıklardaki güç ve kuvvet çeşidi
cinsi latif جنس لطيف : )cinsi letif güzel ve hoş olan insan türü (kadın)
cins-i latif ve zayıf ve nazik جنس لطیف و ضعیف و نازك : latif (hoş ve guzel), zayıf ve nazik (da-yanıksız, çabuk etkilenen) insan türü (kadın)
cinsi (ye( جنسيه : cinse ait, aynı çeşit varlıklar topluluğuna ait, aynı cinsten olan varlıklarla ilgili olan
cinsiyet 1 : جنسیت.cins özelliği, belli bir var-lık türünden olma özelliği 2. erkek veya dişi olma özelliği
cirim 1 : جرم.cisim 2.kitle, kütle 3.beden 4.bu-yüklük, hacim 5.yıldız
cirm-i asgar جرم أصغر : çok küçük varlık
cirm-lazim جرم عظیم : büyük cisim büyük kitle
cirmisema جرم سماء : gök kütlesi, gök cismi
cirm-i şems جرم شمس : Güneş kitlesi, Güneşin cismi
cisim (cism( 1 : جسم.şekil almış madde; hacim, şekil ve ağırlığı olan varlık, maddi varlık 2.be-den, vücut 3.bedenli varlık 4.kitle
cism-i Arz جسم أرض : yer (Dunya) kitlesi, Dünya
denilen cisim
cism-i beşerî جسم بشری : insana mahsus beden
cism-i devlet جسم دولت : devlet yapısı, devlet
denilen yapı
C
cism-i dünyevi
YanıtlaSil149
cumhur-u nâs
cism-i dünyevi جسم دنیوی dünya hayatındaki beden
örtüsü ve hayvan türlerinin dağılımı, nüfus ve özellikleri, ekonomi ve siyasi vd. yönle riyle Düya'yı inceleyen bir ilim dalı. İnceledi-ği konusuna göre adlar alır (örnek: yeryüzü şekillerini inceleyen fiziki coğrafya, nüfus ve özelliklerini inceleyen beşeri coğrafya, dille-rin veya dinlerin yeryüzündeki dağılımını in-celeyen dil veya din coğrafyası gibi)
varlık (insan) cism ekrem جسم اکرم dunyadaki) en şerefli
cism-ihas جسم خاص bir canlıya özel olan beden
cism-l hayvani جسم حیوانی hayvan vücudu
cism-i hayvani ve insani, hatta nebati حيواني و إنساني حتى تبانی hayvan ve insan ve hat-tå bitki vücudu
cism-i insan جسم إن: insan bedeni
comertlik جو مردلك : el açıklığı, esirgemezlik cu جو : isteyen, arayan (af-c( عفر حریم : af is teyen)
cism-i insani جسم إنسان insana mahsus vücut
caclik (def'-i cu دفع جوğı gider-me(
cism-i insani ve hayvani جسم إنساني و حيوانی: san ve hayvan bedeni
cism-i maddi جسم مادی : maddi beden, madde-a yapılmış vücut
cism-i Muhammedi جسم محمدی : Hz. Muham med'in (a.s.m.) mübarek vücudu (bedeni)
ism-i mübarek جسم مبارك : )Hz. Muhammede (a.s.m.) ait) mübarek vücut
cism-i nebati جسم نباتی : bitki gövdesi
cism-i nurani جسم تورانی : nurlu beden; nurdan yaratılmış beden sahibi varlık
cud جود : comertlik; muhtaçlara iyilik ve yar-
dim
cud-u icad جود إيجاد : icadda bolluk, pek çok sa-yıda ve bol bol icad, çokça yaratma
cud-u mutlak جود و مطلق : sınırsız ve sonsuz co-mertlik ve muhtaçlara yardım
cud u kerem جود و کرم : comertlik ve bol bağış
cud u seha جود و سخا : comertlik ve el açıklığı, muhtaçlara bol bağış ve yardım
cudu sehavet جود و سخاوت comertlik ve el açıklığı, muhtaçlara bol bağış ve yardım
ism-i sanevberi جسم صنوبری : cam kozalağına benzeyen cisim, kozalaksi (konik) cisim (y rek)
Cudi جودی : Nuh'un gemisinin, tufandan sonra suyun çekilmesiyle üzerine oturduğu
cism-i velayet جسم ولایت : evliyalık (ermişlik) makamı
cism-i vücud جسم وجود : vücut kitlesi, beden
cism-i zihayat جسم ذى حيات : canlının bedeni, canlı beden
cismani 1 : جسمانی.maddi 2.bedene ait
cismen جسم : .bedence 2.maddece
cismiyet جسمیت : cisimlilik, cisimli olma; maddi vücuda sahip olma
cism u can جسم و جان : beden ve can
Cisri جرى : )bkz.Hüseyin-i Cisri(
civanmert جوانمرد : yiğit, mert ve cömert
civanmerdane جوانمردانه : mertce ve cömertce
civanmertlik جوانمردلك : mertlik ve cömertlik civar جوار : etrafcere, yöre, yakın yer
ciz 1 : جذع.kuru direk 2.ağaç kütüğü
cizye جزيه: İslâm devletinde Müslüman olma-yanların mal ve can güvenliklerinin sağlan-ması karşılığında ödedikleri vergi
coğrafya جغرافيا : yeryüzü şekilleri, iklim, bitki
dağ (bkz. Kur'an, 11/44(
Cûdi-i İslâm (İslâmiyet( جودئ إسلاميت : Cudi gibi olan İslâmiyet, (mec.) Cûdi Dağı gibi kurtulu-şa erdiren İslâmiyet
cuhud : bkz.cühud)
cumhur جمهور : .halk 2.çoğunluk 3.kısım, gu-rup, topluluk 4.cumhuriyet idaresi, halk haki-miyetine (egemenliğine) bağlı idare
cumhur-u avam جمهور عوام : halk kesimi, halk tabakası
cumhur-u azam جمهور اعظم : byük çoğunluk
cumhur-u enbiya جمهور أنبيا : peygamberlerin çoğunluğu
cumhur-u muhaddisin جمهور محدثین : hadis
alimlerinin büyük çoğunluğu
cumhur-u mü'minin جمهور مؤمنين: imanlı Mus lüman halk
cumhur-u mü'minin ve muvahhidin جمهور مؤمنین و موحدین : iman sahibi (mu'min( (mu'min) ve Al-lah'ın (c.c.) birliğine inanmış (muvahhid) olan Müslüman halk
cumhur-u nas جمهور ناس : insanların çoğunluğu
eser-i kasd ve şuur
YanıtlaSileser-i kasd ve suur الى قصد و شعور : asd ve suur eseri, gaye gözetilerek ve bilerek yapılan iş v e eser
239
esma-i bakiye
macık ve sahtelik (tasannu') ve zorakilik, tak lit ve özenti (tekellüf) eseri ve belirtisi
لالser-i telkin اثر تلقين : telkin eseri başkalarının asılaması olan düşünceler
eser-i kerarmet-i ilmiye ve Nuriye اثر کرامت
eser-i tereddüd اثر تردد : süphe ve kararsızlık belirtisi
: ilim ve Nur Risalelerinin keramet ese-ri: Kur'an ve iman ilmine ve Nur Risalelerine ait, Allah'ın (c.c.) bir ikramı olarak verilen olağanüstülük (keramet) eseri ve işareti
اثر : kıymetli (değerli) ve mânâlı eser (kitap)
eser-l lütuf أثر لطف : lutuf eseri, (Allah'a (c.c.( ait) iyilik, bağış ve yardım eseri
eser-i metin أثر منين : sağlam ve güvenilir eser (kitap)
eser-i kıymetdar اثر قیمتدار : değerli eser
eser-i minnet أثر منت : minnet eseri, manevi yük altında kalma sonucu
eser-i mucizane اثر معجزانه : mucizeler gösterir nitelikte eser, mu'cizeli eser
eser-i mucize أثر معجزه : mucize eseri
eser-i mübarek أثر مبارك : mübarek eser
eser-i mükemmel اثر مکمل : mükemmel (ku sursuz) eser
eser-i nurani أثر نورانی : )Güneş'e ait) nurlu eser, ışıklı ve parıltılı eser, iz, belirti, (görüntü)
eser-i pürnur أثر پرنور : çok nurlu eser
eser-i rahmet أثر رحمت : rahmet eseri, Allah'ın (c.c.) merhametinin eseri
eser-i rahmet-i İlâhiye أثر رحمت إلهيه : Allah'ın (c.c.) merhametinin eseri, sonucu
eser-i samedani أثر صمدانی : Samed olan Al-lah'ın (c.c.) eseri, hiç bir şeye muhtaç olma-yan fakat her şey her an kendisine muhtaç bulunan Allah'a (c.c.) ait eser
eser-i san'at أثر صنعت : sanat eseri
eser-i zekâ ve dirayet اثر ذکا و درایت: zeka ve dirayet eseri; zeka ve kişisel yetenek yahut kişisel bilgi ve tecrübe eseri
eser-i ziba ve yekta الر زیبا و یکتا : güzel ve eşsiz eser
esfel: ensefil, en alçak, en aşağı
esfel-i safilin أسفل سافلین : aşağıların aşağısı, ce hennemin dibi
ليالي fel-üs safilin أسفل سافلين : )bakesfel-i safilin(
eshab اصحاب : )bak. ashab(
eshab-i vezaif اصحاب وظائف : vazife sahipleri, görev yapanlar, görevliler
eshel أسهل : daha kolay, çok kolay
elle suller, sorular
Es'lle-l Sitte اساله سنه : altı soru 2. Risale-i Nur'dan küçük bir kitabın adı
esir أسير : savaş tutsağı
esir أثير : atomların içini ve bütün uzay boşlu-ğunu doldurduğu var sayılan, uzaktan çekme ve itme kuvvetlerinin, ışık ve diğer ışınların (radyosyonların) manyetik (mıknatıs alanı oluşturan) kuvvetlerin iletimini sağlayan, atom parçacıklarının yaratılmasında ham-madde ve kaynak görevini yapan çok ince ya-pılı bir çeşit madde
esiriye البريه : esir maddesine ait (bak esir(
esirgemek 1 : اسپرگه مك korumak 2.feda etme-mek, kıyamamak, bir şeyi vermekten kaçın-mak
eser-i san'at ve hikmet أثر صنعت و حکمت : )Al) lah'a (c.c.) ait) san'at ve hikmet eseri; eşsiz san'at değeri taşıyan ve bir çok fayda ve gaye-ler gözetilerek yapılan eser
eskal القال : ağırlıklar, ağır yükler
eskam اسقام : sakamlar, hastalıklar, marazlar, dertler
eslaf اسلاف : selfler, geçmiştekiler, öncekiler
eser-l san'at ve naks اثر صنعت و نقش : san'at ve nakış eseri; (Allah'a (c.c.) ait) san'at ve san'atlı süslemelerle donatılmış eser
eslaf-izam اسلاف عظام : geçmişteki büyükler
eslem أسلم : daha sağlam, daha güvenli, daha selâmetli
eser-i sehv أثر سهر : yanlışlık eseri
belirtisi eser-i tasannyapmacık ve sahtelik
eser-i sun أثر صنع : sanat eseri
ma isimler
eser-l tasannu ve tekellüf أثر تصنع و تكلف : yap isimler
esliha اسلحه : silahlar
esma-i baklye أسماء باقيه : )Allah'a cc. ait) baki
618
YanıtlaSilHADİS-I ŞERİFLER
١٣٠٦ نهى عن أكل الطعام الحار حتى يُمكن .
( رواه الطبراني )
1306) «Fazla sıcak yemeği, sıcaklığı geçinceye kadar yasak etti...
Ravi: TABERANI.. Menkıbesi, 9. Hadis-i şerifte..
( رواه ابن عباس )
۱۳۰۷ نهى عَنِ النفخ في الطعام والشراب .
1307) «Suya ve yemeğe üflemeyi yasak etti..>
**
Ravi: IBN-I ABBAS.. r.a. Menkıbesi, 42. Hadis-i şerifte..
۱۳۰۸ نهى عن سَبِّ الأَمْوَاتِ .
( رواه الحاكم عن زيد بن أرقم )
1308) «Ölülere söğmeyi yasak etti..>>>
*
**
Ravi: ZEYD b. ERKAM'dan r.a. naklen HAKİM.. Menkıbeleri, 22, ve 86. Hadis-i Şerifte..
( رواه الترمذي عن أنس )
۱۳۰۹ نهى أن يشرب الرَّجُلُ قائما .
1309) «İnsanın ayakta birşey içmesini yasak etti..>>>
* **
Ravi: ENES'ten r.a. naklen TİRMİZİ.. Menkıbeleri, 1. ve 13. Hadis-1 Şerifte..
۱۳۱۰ نهى أنْ يُقامَ الرَّجُلُ مِنْ مَقْعَدِهِ ، وَيَجْلِسُ فيهِ آخَرُ .
( رواه البخاري )
1310) «Bir kişinin yerinden kaldırılmasını ve oraya diğerinin oturtul-masını yasak etti..>>>
*
** Ravi: BUHARI.. Menkıbesi, 2. Hadis-i Şerifte..
( رواه أبو داود )
۱۳۱۱ نهى أنْ يَمْسَحُ الرَّجُلُ يَدَهُ بِتَوْبِ مَنْ لَم يَكْسُهُ .
1311) «Üzerinde bir giyme hakkı olmadığı kimsenin elbisesine el sil-meyi yasak etti..>>>
**
El silip kirletilen elbisenin yerine bir elbise almak icab eder.. Ya da temizlemek..
**
Ravi: EBU DAVUD.. Menkıbesi, 11. Hadis-i Şerifte..
( رواه الطبراني )
۱۳۱۲ نهى أنْ تُكلَّمَ النِّسَاءِ إِلا بِإِذْنِ أَزْوَاجِهِنَّ .
VE VAAZ ÖRNEKLERİ
YanıtlaSil619
1312) «Kadınların konuşmalarını yasak etti; kocalarının izni olursa müstesna..>>>
Bilhassa kadınların, yabancı erkeklerle konuşmaları, hiç doğru de-ğildir. Zaruri haller müstesna..
** *
Ravi: TABERANI.. Menkıbesi, 9. Hadis-i Şerifte..
هى أنْ يَتَمَعَى الرَّجُلُ في الصلاة ، أَوْ عِندَ النِّسَاء إِلا عِندَ امْرَأَتِهِ ، ۱۳۱۳ أوْ جَوَارِيهِ .
( رواه الدارقطني من أبي هريرة )
1313) «Insanın, namazda veya kadınların yanında up uzun gerinme-sini yasak etti.. Ancak kendi karısı ve samimi komşuları hariç..>>>
**
Adet olmaması için, onların yanında da yapmamalıdır.
**
Ravi: EBU HÜREYRE'den r.a. naklen DAREKUTNI.. Menkıbeleri, 5. ve 46. Hadis-i şerifte..
( رواه البيهقي )
نهى أنْ يَجْلِسَ الرَّجُلُ بَينَ الرَّجُلَيْنِ إِلا بإذنهما . ١٣١٤
1314) «İzinleri olmadan iki kişi arasında insanın oturmasını yasak etti..>>>
* **
Böyle bir hareket edep kaidelerine aykırıdır..
** *
Ravi: BEYHEKI.. Menkıbesi, 12. Hadis-i Şerifte..
١٣٩٥ نهى عن بيع العنب حتى بَسْوَد ، وعن بيع الحب حتى يَشْتَدَّ .
( رواه الجماعة )
1315) «Taa siyahlanıncaya kadar, üzüm satışını, sertleşinceye kadar buğday satışını yasak etti..>>>
**
Zarurî bir durum olmadığı takdirde, üzümün olgunlaşması, buğda-ın da dolgun olması ve tam rengini bulması, satışları için şarttır.. yın
* **
Ravi: Hadis imamlarından bir cemaat..
حرف الهاء
( رواه أبو نعيم عن السيدة عائشة )
١٣١٦ هاجروا (۳) من الدنيا وما فيها .
5. MECELLE HAKKINDA MUHTELİF GÖRÜŞLER
YanıtlaSilMecelle-i Ahkâm-ı Adliyye hakkında pek çok kimseler çeşitli cihetlerden tenkid ve takdirlerini ifade etmişlerdir. Bunları üç grup-ta mütâlea etmek mümkündür.
a) KAYNAK BAKIMINDAN MECELLE
V. Bölümde tafsilatı olarak göreceğimiz gibi, Mecelle'nin kay-nakları tamamen fıkha yani İslâm Hukukuna dayanmaktadır. Fakat buna rağmen Mecelle'nin Code Napoleon'un", muasır kanun-ların ve Roma hukukunun tesiri altında kaleme alınmış olduğunu öne sürenler mevcuttur". Zaten Fransız Code Civilinde Roma hu-kukunun tesiri mevcut kabul edildiğinden Code Napoleon'un Me-celle'ye tesiri olmuştur demek Roma hukukunun da tesirini kabul etmek demektir. Halbuki Roma hukuku ile alakası olmadığını biz-zat Mecelle'yi hazırlayan Cemiyetin reisi Ahmed Cevdet Paşa ifade etmektedir". Ayrıca Fitzgerald'in: «Roma Hukukunun İslâm Hu-kunun temeline müessir bulunması pek zordur.» şeklindeki ifadesi " A. Cevdet Paşa'yı teyid etmektedir. Fitzgerald daha sonra bu fik-rini isbat için: «Şeriat gerek mahiyeti, gerek gayesi bakımından Roma hukukuna nisbetle ta kökünden farklıdır. Roma hukuku, en mücerred ve akademik vasfı ile dahi daima hukukçuların meydana getirdiği bir hukuktur. Yani beşerîdir." dedikten sonra; Allah'ın iradesine dayanan hukuk ile imparatorun keyfine dayanan hukuk arasındaki kaynak ayrılığının Roma hukukunun Mecelle'ye tesirine imkân vermediğini ifade etmektedir". Diğer bir Avrupalı araştırıcı
70. Der Gros Brock., XII, 324.
71. Kanunlaştırma Hareketleri ve Tanzimat H. Veldet, Tanzimat, s. 195-196; Code Civil Ottoman, Önsöz.
72. Hukuk Tarihi ve Tefekürü Bakımından Mecelle, s. 13.
73. Tezākir, I, 64.
74. İslâm Hukukunun Roma Hukukundan İktibasta Bulunduğu İddiası». Fitz-gerald, IHFM, XXIX, 1133-1134.
75. Mz. mk., s. 1154.
MECELLE HAKKINDA MUHTELİF GÖRÜŞLER
YanıtlaSil109
ise; Mecelle'nin yalnız Roma hukukunun değil, Avrupa Kanunları-nın hiç birisinin tesiri altında kalmadığını söylemektedir". Ostro-rog da; «Mecelle'nin muhtevası Fransız, Alman ve İtalyan medenî kanunlarının muhtevalarına hiç bir surette benzemez» ifadesi ile bu kanaata iştirak eder".
Von Kremer'in Mecelle'nin 76. maddesini teşkil eden: «Bey-yine müddaî için ve yemin münkir üzerinedir.» kaidesinin Roma hukukundan alındığını iddia etmesine" karşılık verilecek cevap; bu maddenin çok meşhur ve muteber Hadis kitapları tarafından Hz. Muhammed'e izafe edilen البيئة على المدعى واليمين على من انكر » Hadis'inin kelimesi kelimesine tercemesi olduğudur. Kaldı ki, Kremer bizzat kendisi, İslâm âlimlerinin Kur'an ve Sünnet dışında kalan her türlü kaynağı reddettiklerini ifade etmektedir".
Gerek Von Kremer ve gerek onun fikrinde olanlar, İslâm hu-kuku ile Roma hukuku arasındaki şu bariz farkları göz önünde bu-lundurdukları takdirde herhalde bu fikirlerinde ısrar etmezler.
1. İslâm hukuku kaynak olarak ilâhî, Roma hukuku ise beşe-ridir.
2. Roma hukukuna göre kadınların malları hakkında tasarruf selâhiyeti yoktu. Bu hakkı vasîleri kullanırdı. İslâm Hukukunda ise kadınlar doğrudan doğruya tasarruf hakkına sahiptiler.
3. Roma'da mehri kadın erkeğe verirken İslâmiyette erke-ğin kadına vermesi lâzımdır.
4. (Tebenni) Oğul edinmek Roma hukukunda mevcut ve ma-ruf iken İslâm hukukunda böyle bir şey yoktur.
5. Roma hukukunda akidlerde şekil ve şekilcilik esas olduğu halde, Mecelle'nin 3. maddesinde de gördüğümüz gibi İslâm huku-kunda maksad ve mana esastır".
6. İslâm hukukunda borcu başkasına havale caiz olduğu hal-de, Roma hukuknda caiz değildir".
76. Mz. mk., s. 1141.
77. Islamic Surveys, II, 151.
78. Angora Reform, s. 78-79.
79. Culturgeschichte des Orients, I, 533 ve 536-537.
80. >
84. Mecelle, m. 680.
İSLÂM TARİHİ MEDİNE DEVRİ XI
YanıtlaSil140
19. Atlas Cübbe:
Hz. Ömer, çarşıda, Mescid'in kapısında satışa çıkarılan Siyerå, İstebrak cinsinden ipekli, altlı üstlü bir Elbise görüp onu, Peygambe-
rimize getirdi.. #Yâ Resûlallah! Bunu, satın alsan da, cuma günlerinde, bayram-larda, yanına Heyetler geldiği sıralarda giysen!» dedi.
Peygamberimiz «Bu, ancak, Ahirette nasibi bulunmayanların el-bisesidir!
Bunu, ancak, Ahirette nasibi bulunmayanlar, giyer!» buyurdu.
(63) Sonra, Kendisinde bulunan Atlas bir Cübbe'yi, Hz. Ömer'e gön. derdi.
Hz. Ömer, onu alıp Peygamberimizin yanına geldi.
«Yâ Resûlallah! Senin (Bu, ancak, Ahirette nasibi olmayanların Elbisesidir.
Bunu, ancak, Ahirette nasibi olmayan, giyer!) buyurduğunu İşit-tim.
Sonra da, onu, bana gönderdin!?» dedi.
Peygamberimiz «Sen, bunu satıp bedeli ile bir ihtiyacını karşıla-yasın, ondan yararlanasın diye gönderdim.
Yoksa, giyesin diye göndermedim!» buyurdu. (64)
Peygamberimiz «Şöhret ve gösteriş için elbise giyen kimse -onu, bırakıncaya kadar Allâh, ondan yüz çevirir!» (65)
«Kıyamet gününde, ona zillet elbisesi giydirir!» (66)
«Şöhret ve gösteriş için elbise giyen kimseye, Kıyåmet gününde, Allâh onun gibisini giydirir.» (67)
«Sonra da, onu, ateşle alevlendirir!» buyurmuşlardır. (68)
20. Mısır İşi Palto:
Habeş Necaşîsinin, Peygamberimize gönderdiği hediyeler arasın-da, Mısır işi bir palto da, bulunuyordu. (69)
(63) Malik Muvatta' c. 2, s. 917, Abdurrezzak Musannef c. 11, s. 68, Ahmed b. Hanbel Müsned c. 3, s. 142, c. 2, s. 20, Buhari Sahih c. 7, s. 46, Müslim Sahih c. 3,s. 1638-1639, Ebû Davud Sünen c. 4, s. 46, Nesaî Sünen c. 8, s. 193-198, İbn-i Mace Süven c. 2, s. 1187-1188
(64) Abdurrezzak Musannef c. 11, s. 68, Ahmed b. Hanbel Müsned c. 3, s. 142, Müslim Sahih c. 3, s. 1633-1640
(65) İbn-i Mace Sünen c. 2, s. 1193
(66) Abdurrezzak Musannef c. 11' s. 81
(67) Ebû Davud Sünen c. 4, s. 44, İbn-i Mace Sünen c. 2, s. 1192
(68) Ebû Davud Sünen c. 4, s. 44
(69) İbn-i Habib Kitabülmuhabber s. 76
PEYCAMBERİMİZİN GİYDİĞİ ELBİSELER
YanıtlaSil21. Yünlü Siyah Elbise:
Peygamberimizin, yünlü siyah elbise giydiği de, olmuştur. (70)
Hr. Aişe «Resûlullah Aleyhisselâm için, siyah yünden bir elbise
yapılmıştı. Onu, giyip içinde terleyince, yünün kokusunu duydu. Hemen, onu, sırtından çıkarıp bıraktı.
Çünki, O, yalnız güzel kokudan hoşlanırdı.» demiştir. (71)
22. Bürde:
Bürde; Yemen işi, çubuklu, çizgili kumaş olup İhram gibi, be-dene bürünülür.
Aba ve hırkaya da, Bürde denir. (72)
Sehl b. Sa'd der ki «Resûlullah Aleyhisselâma, bir kadın, dokuduğu kenarlı bir Bürdeyi getirdi.
(Yâ Resûlallah! Bunu, kendi elimle dokudum. Sana giydirmeye getirdim.) dedi.
Resûlullah Aleyhisselâm da, ihtiyacı olduğu için, onu, kabul etti.
Bu Bürdeyi bürünmüş olarak yanımıza çıktı.
Cemâattan filan oğlu filan, ona elini sürüp (Yâ Resûlallah! Bu Bürdeden daha güzeli olamaz!
Bunu, bana giydirsen?) dedi.
Resûlullâh Aleyhisselâm (Olur!) buyurdu.
Mecliste, Allâhın dilediği kadar oturduktan sonra eve döndü.
Bürdeyi dürüp o adama gönderdi.
Cemâat, adama (Sen, hiç te, iyi etmedin! Resûlullah Aleyhisse-lâmın giydiği ve ihtiyacı olduğu bir şeyi, Kendisinden istedin!?
Sen de, bilirsin ki: Resûlullah Aleyhisselâm, hiç bir istekliyi red etmez, boş çevirmez!) diyerek kınadılar.
Adam da (Vallâhi, ben, bunu, giymek için istemedim.
Fakat, öldüğüm gün, kefenim olsun diye istedim!) dedi.
Gerçekten de, o Bürde, adamın öldüğü gün, kefeni oldu. (73)
(70) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 454
(71) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 453, Ebû Davud Sünen c. 4, s. 54
(72) Asım Efendi Kamusulmuhit Tercemesi c. 1, s. 1078
(73) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 454, Ahmed b. Hanbel Müsned c. 5, s. 333-334, Buhari Sahih c. 7, s. 40, İbn-i Mace Sünen c. 2, s. 1177
141
سوره بقره (1)
YanıtlaSilاشارات الاعجاز
هم بینه شایان دفندر که او مادة لطیفه، بمطرك روحی و خلاصه سیدر. او بیمه ای، عالم عنا صر ده جمع و تحصیل طاغينيق منبطرده ایکه منتظم به دستور ایله مخصوص به نظام ایله
ابد يلرلي
ایشته بتون بو نظاملر، بوقانوناي بو انتظاماء هي به قصد، بر اراده، به حکمتون چیغییور اوت، مثلا (حبيب ) ل كو زنده پريشه بر ذره ذلك، عنصر هوادن و با عنصر تر بدن او غريب، عجيب طور پرده انقلا بارده یا دیغی منتظم حر کنند نه اخلا شیا ایر که، او ذره طور راقده ایکه حبيبان کو زینه تعيين ايديا عن. وبر مأمور كبي محل مأموريتنه منتظراً اعزام في الين مشدر.
اون، فى بر نظر له دقت ايديالير سه آهلا شیایی که او ذره ذن حرکتی، کوری کورینه، تصادف اثری دگار چونکه او ذره، هان کی مرتبه یه کیر رسه، او مرتبونك نظا منه تابع اولور. و هان كما بر ل ايمن ايس اورك معه قانوني له عمل این شور و هانکی به طبقه به مسافر کیمه ای طوره انتقال ايمن اب
منتظم بر حرکت ایله سوقه ايديا مشدد.
خلاصه ] نشته اولی به دقت ايدنك نشته اخرا حقنده ترددى قالمان . بيغمر عليه الصلاة والسلامك مو ایتدیگی کی نشته اولى بي کورن آدم، نشسته اخرایی انتظار ایده به ایرمی؟ چونکه ایکنجی تشکل، یعنی اینجی با پلیسه برنجی تشككين داها قولا يدر. بونی یا پان، آونی داها قولاء
یا بار.
مثلا، بر فرقه عكرك ايلك تشكنده، افرادك بربريله انستاري، معار فولري او لماد يفندن و تعلیم و تربیه کورم مه لری یوزند نه یونتو لا من طاشار كبي اولد قلم ندن، او افراد او فرقونك بنیه سنده بر تشير بالنجدیه قدر چومه زحمتار واردد. فقط بعد التشكل ترخيص ايديالوب ده بردها تحت سلام دعوت ایدیلدیگی زمانه، بل قولدي اجتماع الدولي و فرقو بي تشكيل ايدولو.
بو تشکل، اولكي تشككين داها قولاي اولور.
كذلك، بربريله الفت پيدا ليدن و هر بريسم يريني طانييان و به درجه یونتولمن طاشار کی كب لطافت ليدن بدنك ذراتى، ئولوم ليله طاغي القدم موكره، مرده، خالقان از یداله اسرافي الك بوروسيله، او ذرات اصليه والساسية اجتماعه دعوت ايد ياد كرى زمانه، يك قولای
بَعْدَ التَّشَكُلُ
YanıtlaSilجمع
دستور
آفران
فرقه
خالق
حشر
خلاصه
انقلاب
انتقال
اعزاز
كَسْبِ لَطَافَتْ
عَجَلِ مَأْمُورِيَتْ
معارفه
معين
نَشْتَهُ أُخْرَى
نَشْتَة أولى
نظام
تعيين
Ba'de't-teşekkül: Şekillen-dikten sonra
Cem: Toplama
Düstur: Ana kāide
Efrad: Ferdler
Firka: Grup, tümen
Halık: Yaratıcı
Haşir: Ölüleri dirilterek toplama
Hulasa: Öz, özet
İnkılab: Dönüşme
İntikal: Geçme
İ'zam: Yollama
Kesb-i letafet: Güzellik kazanma
Mahall-i me'mûriyet: Me'murluk yeri
Muarefe: Tanışma
Muayyen: Belirli
Nese-i uhra: Ölümden sonraki yeniden yaratılış
Nese-i ula: İlk yaratılış
Nizam: Düzen
Ta'yin: Belirleme
تابع Tabi: Uyan, bağlanan
تحصيل
تحت سلاح
Tahsil: Elde etme
Taht - silah: Silah altı
تشكيل Teşkil Şekillendirme, oluş-turma
عُنْصُرُ تراب
الْفَتْ
انسيت
Unsur-u turâb: Toprak unsuru
Ülfet: Alışma
Ünsiyet: Alışıklık
108
YanıtlaSilALLAH'IN RAHMETİ
Abdullah b. Amr b. As, Resûlüllah (sav)'in şöyle buyurduğunu riva.
yet ediyor:
"Kulun günahı ne kadar büyük olursa olsun onu bağışlamak Allah'a zor gelmez. Dilerse onu bağışlar.
Sizden önceki ümmetlerde bir adam vardı, bu adam doksan dokuz kişiyi öldürmüştü. Sonra yaptıklarından pişmanlık duyarak bir rahibe gidip şöyle dedi:
Ben doksan dokuz kişiyi öldürdüm, tövbe etsem kabul edilir mi?
Rahip:
Hayır! Kabul olmaz. Çünkü sen çok büyük günah işlemişsin de-yince ayağa fırlayıp onu da öldürdü. Sonra pişmanlığı artarak devam ettiği için başka bir rahibe gidip şöyle dedi:
Ben yüz kişiyi öldürdüm, tövbe etmemin bir yolu var mı?
Rahip:
Çok büyük günah işlemişsin, bilemiyorum, ama şurada biri Busra diğeri Küfra adında iki köy var. Busra köyünde yaşayanlar cennetliklerin amelini yaparlar ve içlerinde başka türlü amel eden kimse yoktur. Küfra halkı ise cehennemliklerin amelini işlerler onların içinde de iyi amel eden yoktur.
Şimdi sen Busra köyüne gidip orada yaşayanlar gibi iyi ameller iş-lersen tövbenin kabul olacağına şüphen olmasın.
Bu sözleri duyan adam Busra köyüne gitmek üzere yola çıktı. Fakat iki köyün arasında bir yere geldiğinde eceli gelip öldü.
Bu olay rahmet melekleriyle azap meleklerini anlaşmazlığa düşürdü. Her biri bu ölünün kendilerine ait olduğunu söylüyorlardı. Nihayet işi Al-lah'a havale ettiler.
Allah tarafından şöyle bir cevap geldi:
İki köyün arasını ölçünüz, ölü hangi tarafa daha yakın ise o köye aittir. Melekler ölçtüklerinde Busra köyüne bir karış daha yakın olduğunu gördüler. Bu yüzden o kişi Busra köyünün mensubu olarak yazıldı. Cen-nete konuldu."
Fakih anlatıyor:
Abdullah b. Mesud (ra) şöyle dedi:
Buhari, 3470; Müslim, 2766
TENBIHÜL GAFİLİN
YanıtlaSil109
Üç şeye yemin ettim, buna dördüncüsüne de eklesem hata etmiş ol mam
1. Allah bir kimseyi dünyada iken severse kıyamet gününde onu başkaları da sever.
2. İslam'dan nasibi olan ile nasibi olmayan asla bir değildir.
3. Bir topluluk kimi seviyorsa kıyamet günü onunla birlikte olur.
4. Allah dünyada kusurlarını örttüğü bir kulun kusurlarını kıyamet gününde de örter.
Fakih anlatıyor:
Abdullah b. Mesud şöyle diyor:
"Nisa süresinde dört ayet vardır ki, bunlar Müslümanlar için bütün dünyadan daha hayırlıdır.
Birinci ayet şöyledir:
إِنَّ اللَّهَ لا يَغْفِرُ أَنْ يُشْرَكَ بِهِ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذَلِكَ لِمَنْ يَشَاءُ وَمَن يُشْرِكْ بِاللَّهِ فَقَدْ ضَلَّ ضَلالاً بَعِيداً
"Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; ondan başka günahları dilediği kimse için bağışlar. Kim Allah'a ortak ko-şarsa büsbütün sapıtmıştır."
İkinci ayet şudur:
وَلَوْ أَنَّهُمْ إِذْ ظَلَمُوا أَنْفُسَهُمْ جَاؤُوكَ فَاسْتَغْفَرُوا اللَّهَ وَاسْتَغْفَرَ لَهُمُ الرَّسُولُ لَوَجَدُوا اللَّهَ تَوَّاباً رَحِيماً
"Biz her Peygamberi -Allah'ın izniyle- ancak kendisine itaat edilmesi için gönderdik. Eğer onlar kendilerine zulmettikleri za-man sana gelseler de Allah'tan bağışlanmayı dileseler, Resûl de on-lar için istiğfar etseydi Allah'ı ziyadesiyle affedici, merhametli bu-lurlardı."
Üçüncü ayet şudur:
Nisa 116 Nisa 64
ce'nin de dikkatini çekmekteydi. Bu yüzden onun, zaman zaman çeşitli bölgelere giden kervanlarda, kendi adına her Efendimiz (asm)
YanıtlaSilOnun üstün vasıfları herkesin dikkatini çektiği gibi Hüveylid'in kızı Hz. Hati-
Evet, Peygamberimletakkin Ada ornek bir insan olarak yo gençliğinde de, Cenab Hakkın özel koruması altında örnek bir şamaya devam ediyordu.
-1534-Diyarbakır in fethi. - 1645-Girit Adasının fethi.
- 1910-Japonya Kore'yi istilä etti.
1951-Ankara'daki Üniversiteli Nur talebeleri Gençlik Rehberi için açılan dava sebebiyle İstanbul Sorgu Hâkimliğine protesto yazısı gönderdi.
24 PAZARTESİ MONDAY
"Ben Ona tevekkul ettim. Yuce Arşın Rabbi de Odur"
Tevbe Suresi: 129
HAZİRAN
JUNE
BİR HADİS
nsanların en âlimi, başkasının ilminden istifade ederek ilmini arttırandır. Her ilirn sahibi öğrenmeye susamıştır.
Ebu Ya'lâ
Dağlar ve içindeki mahlûklar Senin mülkünde ve Senin kuvvet ve kudretinle ve ilim ve hikmetinle musahhar ve müddehardırlar. Onları bu tarzda tavzif ve teshir eden Hâlıkını takdis ve
tesbih ederler. Şuâlar
HİCRİ: 18 ZİLHİCCE 1445-RUMI: 11 HAZİRAN 1440
HIZIR: 50-GÜN: 176 KALAN: 190-GÜN. UZ: 0 DK
enneti ya Resulallah Yani, Resul i Ekrem (asm): "Gökten obur rafa nereyi istiyorsun ki, şiirinde orayı niyet ediyorsun?" Nabiga dedi: "Göklerin
YanıtlaSilTARİHTE BUGÜN
-325-İznik Konsülü toplantısı.
1097 - Haçlı Seferlerinin ilki sırasında İznik, Selçuklu Türkleri tarafından alındı.
1788 - Büyük âlim Şems-i Bitlis'in vefatı.
1961 - Kuveyt, Birleşik Krallık'tan bağımsızlığını ilan etti.
HAZİRAN
19
PERŞEMBE
23 1446 ZİLHİCCE
RUMI: 6 HAZİRAN 1441
HIZIR: 45
BİR AYET
O takva sahipleri, bollukta da darlıkta da Allah yolunda harcar, öfkelerini yutar ve insanların kusurlarını affederler. Allah da böyle iyilik ve ihsân sahiplerini sever.
(Al-i İmran: 134)
BİR HADİS
Kim bir zalime yardım ederse, Allah o zalimi ona musallat eder.
(C. Sağîr, No: 3578)
(Ayet), zulme değil yalnız âlet olanı ve taraftar olanı, belki edna bir meyil edenleri dahi dehşetle ve şiddetle tehdit ediyor. Çünkü, rıza-yı küfür küfür olduğu gibi, zulme rıza da zulümdür.
ادة
Mektubat
74 Hadislerden Seçmeler
YanıtlaSilşiye başına sardığı berbir sarıma karşılık bir nur verilir.
El-Baverdi'den.
Allah için birbirini sevenler
Ebu Hüreyre (ra) rivayet ediyor:
Allah Kıyamet Günü şöyle buyurur:
"Nerede Benim rizam için birbirlerini seven.
ler? Gölgemden başka gölgenin bulunmadığı bu günde onları gölgelendireceğim."
Tirmizi, Zühd. 53: Darimi, Rikak: 44
***
Muaz ibni Cebel'den (ra) rivayetle:
Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor: "Benim rizam
için birbirlerini sevenlere Kıyamet Günü nurda minberler verilecektir. Peygamberler ve şehitle onlara gipta edeceklerdir."
Tirmizi, Zühd: 50
***
Ebu Hüreyre'den (ra) rivayetle:
Eğer biri doğuda, biri batıda olan iki kulb birini Allah için severse, Allah Kıyamet Günü ları bir araya getirecek ve şöyle buyuracak bu benim için sevdiğin kimsedir."
Raubahi'nin Suabu'l-Iman'
et Hay
YanıtlaSilSadaka
Jen
Ukbe bin Amir'den rivayetle:
Sadaka, sahibinden kabir hararetini söndü-mir. Mu'min Kıyamet Gününde ancak verdiği sadakanın gölgesinde gölgelenir.
Taberani'nin Kebir'inden.
71-
Ukbe bin Amir'den (ra) rivayetle:
Kıyamet Günü insanlar arasında hüküm ve-rilinceye kadar herkes sadakasının gölgesinde bulunacaktır.
Müsned, 4: 148.
***
Mazlumlar
Ebu Salih rivayet ediyor:
Kıyamet Günü mazlumlar mutlaka kurtuluşa ereceklerdir.
İbni Ebi'd-Dünya'dan.
...
Allah ve mü'minler
Muaz ibni Cebel (ra) rivayet ediyor:
Arzu ederseniz Allah'ın Kıyamet Günü mü'minlere ilk söyleyeceği söz ile mü'minlerin
Aylık Mecmua
YanıtlaSilSeberes ve Altapocak ile birlikte hy/www.altinsok
ALTINOLUK
Mart 2013-Says: 325 R.Ahir Evvel 1434-8.50 TLالك
AMELLERİMİZ
"DEFO"LU ÇIKARSA!
*
Gıdalar için helallik
arandığı gibi, ameller için de ihlas
kalitesi aranmalı...
DEFOLU
Yıldız İstihbarat Teşkilatı
YanıtlaSilYıldız İstihbarat Teşkilatı, 1880 yılında dönemin Osmanlı padişahı Abdülhamid tarafından kurulmuş, Türk tarihinin ilk organize istihbarat teşkilatıdır. Tarihçe
O dönemde gelişen iç ve dış olaylar, Abdülhamid'i, doğrudan kendisine bağlı bir istihbarat teşkilatı kurmaya sevk etmişti. Bu olaylara örnek kendi veziri dahi başkalarının adına ve devlete karşı çalışır olmuştu. Bunun sonucu olarak Yıldız İstihbarat Teşkilatı kuruldu. Teşkilat, emsallerinden farklı olarak devlete değil tek bir kişiye, Abdülhamid'e hizmet veriyordu. Teşkilat daha sonra, Abdülhamid lehine çalışanlar ve aleyhine çalışanlar olmak üzere ikiye ayrıldı. Teşkilat, ülke içerisinde özellikle Ermeni komitacılara karşı istihbarat faaliyetlerinde bulunmaktaydı. Bununla beraber yurt dışında da oldukça iyi organize olmuştu. Paris, Roma, Londra gibi çeşitli merkezlerde kişi ve kurumları yakından takip etmekteydi. Çok kısa sürede geniş bir coğrafyaya yayılan hafiyeleri sayesinde saraya, ayda 3000'den fazla jurnal gelmekteydi. Teşkilat, 1908 yılında Abdülhamid'in tahttan indirilişine kadar faaliyetlerine devam etmiştir. Döneminde, teşkilatın icraatları için jurnalcilik ya da ispiyonculuk tanımlarını kullanarak karşı çıkanlara cevaben Abdülhamid, hatıratında bu kurumun kuruluşuyla ilgili şöyle demektedir:
Yabancı devletler kendi emellerine hizmet edecek kimseleri vezir ve sadrazam mertebesine kadar çıkarabilmişlerse, devlet emniyet içinde olamazdı. Doğrudan doğruya şahsıma bağlı bir İstihbarat Teşkilatı kurmaya, bu düşünce ile karar verdim. İşte düşmanlarımın Jurnalcilik dedikleri teşkilât budur.
Teşkilat kaldırıldıktan sonra yüz binlerce istihbarat bilgisi saraydan alınarak yakılmıştır.
110
YanıtlaSilALLAH'IN RAHMETİ
وَنُدْخِلْكُمْ مُدْخَلاً كَرِيماً
"Eğer yasaklandığınız büyük günahlardan kaçınırsanız, sizin küçük günahlarınızı örteriz ve sizi şerefli bir yere (cennete) karız." SO-
Dördüncü ayet şudur:
وَمَنْ يَعْمَلْ سُوءاً أَوْ يَظْلِمْ نَفْسَهُ ثُمَّ يَسْتَغْفِرِ اللَّهَ يَجِدِ اللَّهَ غَفُوراً رَحِيماً
"Kim bir kötülük yapar yahut nefsine zulmeder de sonra Allah-'tan mağfiret dilerse, Allah'ı çok yargılayıcı ve esirgeyici bulacak-tır.
Cabir b. Abdullah el- Ensari'nin rivayetine göre Resulullah (sav) şöy-le buyurmuştur:
"Şefaatim ümmetimden büyük günah işleyenler içindir. Fakat şefaat edeceğime inanmayanlar bunu elde edemezler."
Bir başka rivayette Cabir b. Abdullah şöyle diyor:
Büyük günahı olmayan bir kişi şefaate ihtiyaç duymaz.
Yukarıdaki hadis Enes b. Malik'ten de rivayet edilmiştir:
Şefaatim ümmetimden büyük günah işleyenler içindir. Fakat şefaat edeceğime inanmayan bunu elde edemez.4
Cabir b. Abdullah el- Ensari anlatıyor:
"Resûlüllah (sav) yanımıza gelip şöyle buyurdu:
Biraz önce dostum Cebrail yanımdan ayrılırken bana şunları anlattı:
Seni hak Peygamber olarak gönderen Allah'a yemin ederek söylü-yorum ki, Allah'ın kullarından biri ona bir dağın başında tam beş yüz yıl ibadet etmişti. Bu dağın uzunluğu ve genişliği otuz arşın olup, her tarafı dört bin fersah uzunluğunda deniz ile çevrili idi. Allah, dağın alt tarafında parmak kalınlığında bir tatlı su pınarı fışkırtmış ve her gün tek meyve veren nar ağacı bitirmişti.
Nisa 31
Nisa 110
Tirmizi, 2436
Ebû Davud, 4739
TENBİHÜ'L GAFİLİN
YanıtlaSil111
Akşam olunca ibadet eden kişi abdest almak için aşağıya iniyor, ağaçtan kopardığı bir adet narı yedikten sonra namazını kılıyordu.
Bu hal üzere ibadete devam ederken Rabbine; secdede iken canını alması ve cesedine herhangi bir zarar gelmeden diriltilene kadar secde ha-linde kalması için niyazda bulundu. Allah da bu dileğini yerine getirdi."
Cebrail (as) diyor ki:
"Biz yeryüzüne indiğimizde onu sürekli secde halinde iken görü-yorduk."
Daha sonra Cebrail (as) şunları anlattı:
"Bizim ilmi kitaplardan öğrendiğimize göre, bu kişi kıyamet gü-nünde diriltilip Allah'ın huzuruna çıkınca Allah şöyle buyurur:
Bu kulumu rahmetimle cennetime koyun.
Buna karşılık o; 'hayır amelime karşılık cennete girmek istiyorum'
der.
Allah Teâlâ meleklere; 'bu kuluma verdiğim nimetlerle amellerini karşılaştırınız' emrini verir. Nimetlerle ameller karşılaştırıldığında görülür ki, sadece bir göz (görme) nimeti beş yüz yıllık ameline karşı gelmiş beden başta olmak üzere diğer nimetler karşılıksız kalmıştır.
Bunun üzerine Allah (cc) 'bu kulumu cehenneme atın' diye emir verir.
Sürüklenerek cehenneme götürülürken bu şahıs Allah'a şöyle yal-
varır:
- Ya Rabbi! Beni rahmetinle cennetine koy.
Allah (cc) geri çevrilmesini emreder.
Geri dönüp Allah'ın huzuruna çıkınca Allah sorar:
Ey kulum! Seni yoktan var eden kim?
'Sensin ya Rabbi' der.
Allah tekrar sorar:
- Bu senin amelinin sonucu mu oldu yoksa benim rahmetim sebe-biyle mi?
'Tabiî ki senin rahmetinle' diye cevap verir.
Allah tekrar sorar:
-Sana beş yüz yıl ibadet etme gücünü kim verdi?
'Sen verdin ya Rabbi' cevabını verir.
سوره انفره (1)
YanıtlaSilاشارات الاعجار
اجتماع الدولي و بدن انسانی بی بینه اسکیسی کی تشکیل ايدولى. مع هذا، قدرت از ليريه نسبتاً ان بیون، ان کوچه کبیدر. هیچ به شی او قدرته آغیر کاله من .
ار قداس ظاهره نظراً مرده اجزای اصلیه ایله اجزای زائده بر لکده اعاده ابدیلی اوت جنب ایکه طيرنا قلرك، ما جلوك كراسى مكروه و بدند نه اير يلان هر بر جزؤن بريده کو مولی سنت اولد يغى اول اشار تدر. فقط تحقيقه كوره، نباتاتك نحو ماری کبی [ عجب الذنب ) تعبير الديله بر قسم ذره لى ان انك تحوم مامنده اولوب، فشرده او ذره لر او زرینه بدن انسانی نشوونما الله تشكل ايدر.
ایک نجی آینانه اشارت ابدیل دلیل عدلی) ایسه اوت، كوربيورزكه على الاكثر غدار، فاجر، ظالماهر لذتلر، نعمتلر ایچنده يك راحت با شایورلی بینه کورپیورز که معصوم، متدین، فقیر مظلومی زحمتالى، ذلتهى تحقير لى تحكميم التنده جان ويربيورلي موكره تولوم کلیر. ایکینی ده کوتورور بو وضعيتد نه به ظالم قوقوى حكيم. حالبوكر لا ئناتك شهادتيله عدالت و حکمت الهيئة. ظلمين پاك و منزهد ولي اويله ايه، عدالت الهيه نك تام معنا سياه تجلى الجمسى الجون قشره و محکمه اکبرایه لزوم دار در که بری جزاستی، دیگری مکافاتنی کورسون.
[ وَ بِالْآخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ ] بو جمله ده کی کام لرن آراسنده بولونا مہ نظم و نظام: (1) بو جملونك ما قبليله باغلاغه منى افاده ايدن [3] بود که ایرانفينك بوراده صراحتاً ذكر ايديالى ايجون، عام اولا رح ذكر ايد باله اولكى جماله من بو جمله نك تخصيص لزومنه بناء عطف با بيد المدر.
(1) تقديمي له حصرى افاده ايدن [ بالآخرة ) كلم ، بعضه اهل کتابان ایمان ایند کالری آخرت، حقیقی بر آخرت او لحماديفه تعریضدر. چونکه او نارك [ لَنْ تَمَسَّنَا النَّارُ إِلَّا أَيَّامَا مَعْدُودَةً ) آیت کریمه منه ما به ایتدیگی کبی، ( جهنم آتشی بزی دائما یا فاجعه دگل یا! آنجه به قاچ کون یا قاجقدر) کی سوزلرینه و بر جهنده لذائذ جسمانیه یی نفی و انتظار ایتد کارند نه آنگلا شيه لدیفنه کوره، بیلد ماری آخرت، مجازی بر آخر تدر.
على الأكْثَر
YanıtlaSilعام
جزو
اجزاي اصليه
اجراي زايده
فاجر
Alel-ekser: Çoğunlukla
Amm: Umûmi
Cilz: Parça
Eczayı asliye: Temel par-çalar
Ecza-ya zaide: Fazla parçalar
Facir: Açıkça günah işleyen
حضر Hasr: Mahsús kılma
اجتماع
قُدْرَتِ آزليه
لَذَائِذٍ جِسْمَانِيَهِ
مع هذا
محكية كبراً
ما قبل
متدين
نظم
نفى
نَشْرُونَمَا
صراحتاً
تعريض
تحقيق
تحقير
تخصيص
تقديم
تجلى
تتكل
ictima : Toplanma
Kudret-i ezeliye: (Allah'ın( Başlangıcı olmayan kudreti
Lezaizi cismâniye: Cisme âit lezzetler
Maahaza: Bununla beraber
Mahkeme-i kübra: Mahşer-deki en büyük mahkeme
Makabl: Ondeki, geçmiş
Mütedeyyin: Dindar
Nazım: Sözün ölçülü bir şekilde dizilmesi
Nefiy: İnkâr
Nesv i nema: Gelişme ve çoğalma
Sarahaten: Açıkça
Ta'riz: Sözü dolaylı olarak dokundurma
Tahakküm: Zorla hükmetme
Tahkik: Etraflica araştırma
Tahkir: Hakaret etme
Tahsis: Hususi kılma
Takdim: One geçirme
Tecelli: Görünme
Teşekkül: Şekillenme, oluşma
ictima ederler. Ve beden-i insaniyi yine eskisi gibi teşkil ederler. Maaházá, kudret-i ezeliyeye nisbeten en büyük, en kuçük gibidir. Hiçbir şey o kudrete ağır gelemez.
YanıtlaSilArkadas! Záhire nazaran haşirde ecză-yı asliye ile eczâ-yı záide birlikte iade edilir. Evet, cünüb iken tırnakların, saçların kesilmesi mekrüh; ve bedenden ayrılan her bir cüz'ün bir yere gömülmesi sünnet olduğu, ona işarettir. Fakat tahkike göre, nebåtåtın tohumları gibi 'acbü'z-zeneb' ta'bir edilen bir kısım zerreler, insanın tohumu hükmünde olup, haşirde o zerreler üzerine beden-i insani neşv ü nemá ile teşekkül eder.
İkinci âyetle işaret edilen delil-i adli ise: Evet, görüyoruz ki alelekser gaddar, fâcir, zâlimler lezzetler, nimetler içinde pek rahat yaşıyorlar. Yine görüyoruz ki, ma'sům, mütedeyyin, fakir mazlumlar zahmetler, zilletler, tahkirler, tahakkümler altında can veriyorlar. Sonra ölüm gelir. İkisini de götürür. Bu vaziyetten bir zulüm kokusu gelir. Halbuki käinatın şehadetiyle adålet ve hikmet-i İlâhiye, zulümden påk ve münezzehtirler. Öyle ise, adâlet-i İlähiyenin tam ma'nâsıyla tecelli etmesi için haşre ve mahkeme-i kübraya lüzüm vardır ki, biri cezasını, diğeri mükafatını görsün.
وبالآخرة هم يوقنون Bu cümledeki kelimelerin arasında bulunan nazım ve nizám: 1- Bu cümlenin makabliyle bağlanmasını ifade eden (5) bu rükn-ü îmânînin burada sarâhaten zikredilmesi için, âmm olarak zikredilen evvelki cümleden bu cümlenin tahsis-i lüzûmuna binäen atıf yapılmıştır.
2- Takdimiyle hası ifade eden بالآخرة kelimesi, bazı ehl-i kitabın imån ettikleri ahiret, hakiki bir ahiret olmadığına ta'rizdir.
أن تعشنا النار إلا أياماً معدودة Cunki onlann
âyet-i kerimesinin hikâye ettiği gibi, "Cehennem ateşi bizi daima yakacak değil ya! Ancak birkaç gün yakacaktır" gibi sözleriyle ve bir cihette lezāiz-i cismâniyeyi nefiy ve inkâr ettiklerinden anlaşıldığına göre, bildikleri ahiret, mecăzi bir âhiretdir.
142
YanıtlaSilİSLÂM TARİHİ MEDİNE DEVRİ XI
23. Peygamberimizin Eyle Halkına Verdiği Bürde (Hırka):
Peygamberimiz, Tebükte, Eyle halkına bir Emân Fermanı yazıp verdiği zaman, emân alámeti olmak üzre bir de, Bürde (Hırka) ver. mişti.
Ebül'Abbas Abdullah b. Muhammed, bu Bürde'yi, onlardan üç yüz dinara satın aldı.
Abbas oğulları, bu Hırkaya, seleften halefe tevârüs ettiler.
Halifeler, bayram günlerinde onu üzerlerine giyip Peygamberimi. ze aid Asa'yı ellerine alarak dışarı çıktıkları zaman, kalbler ürperir, gözler kararırdı. (74)
24. Peygamberimizin Ka'b b. Züheyr'e Giydirdiği Bürde (Hırka):
Namlı Arap şairlerinden Kå'b b. Züheyr, af dilemek ve Müslüman olmak için Peygamberimize gelip içinde «Şüphe yok ki Resûlullâh, doğru yolu gösteren bir Nûr, kötülükleri yok etmek için Allâhın sıyı-rılmış keskin, yalın kılıçlarından bir kılıçtır!» beyti de, bulunan (Bà-net Süad) kasidesini okuduğu zaman, Peygamberimiz, sırtındaki Bür-desini (Hırkasını) çıkarıp ona giydirdi.
Muâviye b. Ebi Süfyan, halifeliği sırasında, Ka'b b. Züheyr'e «Re-sûlullâhın Hırkasını, bize sat!» diye haber saldı. (75) Kendisine on bin dirhem gönderdi. (76)
Ka'b. b. Züheyr «Ben, Resûlullâhın Hırkasını giymek hususunda hiç kimseyi, kendime tercih edemem!» diyerek Muâviye b. Ebi Süf-yan'ın dileğini reddetti.
Ka'b b. Züheyr, vefat ettiği zaman, Muaviye b. Ebi Süfyan, onu, Ka'b'ın oğullarından yirmi bin dirheme satın aldı. (77)
Peygamberimizin, Ka'b b. Züheyr'e vermiş olduğu bu mübarek Hırka, Halifeden Halifeye tevârüs edilerek geçti. (78)
Emevi saltanatının çöküşünden sonra ilk Abbasi Halifesi Ebül'Ab-bas Seffah b. Abdullah b. Muhammed (vefatı: 136) tarafından üç yüz dinara satın alındı. (79)
Bayramlarda Halifeler tarafından giyildi. (80)
(74) Ebülfida Sire c. 4, s. 30, 712
(75) İbn-i Esir Kâmil c. 2, s. 276
(76) Kastalani Mevahibülledünniye c. 1, s. 222, Diyar Bekri Hamis c. 2, s. 121, Halebi İnsanüluyun c. 3, s. 240
(77) İbn-i Estr Kâmil c. 2, s. 276, Kastalini ( Diyar Bekri. Hamis c. 2, s. 121, Halebi Mevahibülledünniye c. 1, s. 222, İnsanüluyun c. 3, s. 240
78) Ibn-i Haldun Tarih c. 2, ks. 2, s. 49, Halebi İnsanüluyun c. 3, s. 240
(79) Halebl İnsanüluyun c. 3, s. 240
(80) İbn-i Hacer İsabe c. 3, s. 296
PEYGAMBERİMİZİN GİYDİĞİ ELBİSELER
YanıtlaSil143
Halife Muktedir'in, öldürüldüğü zaman (Hicrî: 320) - kanı, bulaşarak kirlendi. (81)
Abbasiler, Mısır'a gelirken, onu, yanlarında getirdiler.
Yavuz Sultan Selim, Mısır'ı alıp Halife olduğu zaman (Hicri : 923) Mısırdaki (Mübarek Emânetler) arasında bu mübarek Hırka da, İstanbula getirildi. (82)
İbn-1 Esir'in (Vefatı: 630 Hicri) zamanına kadar Halifeler (83), Kastalanî'nin (Vefatı: 923 Hicrî) zamanına kadar da, Sultanlar nez-dinde buluna gelen (84) ve günümüzde de, İstanbulda Hırka-1 Seâdet
Dairesinde herkes tarafından ziyaret olunan bu mübarek Hırka: 1,24 santim boyunda, geniş kollu siyah yünlü kumaştan ya-
pılmıştır. Hırkanın içi, kaba dokunmuş krem renk yünlü kumaş kaplıdır.
Önünde sağ tarafında 0,23x0,30 eb'adında bir parçası noksandır.
Sağ kolunda da, eksiklik vardır.
Hırka, yer yer haraptır.
Müteaddid bohçalara sarılmış olarak 0,57x0, 45x0,21 eb'adında üst-ten açılır kapaklı altın bir çekmece içindedir.
Hırka-i Seâdetin, bu eb'adda Sultan Murad III. tarafından yap-tırılmış olan altın bir mahfazası da, mevcuddur.
Bu mahfaza, sanat itibarile fevkal'âde olup ayrıca zümrüdlerle de bezenmiştir. (Tahsin Öz-Emânât-ı Mukaddese s. 23-24)
25. Versle Boyanmış Örtü:
Peygamberimiz, Vers (zağferan) zevcelerinin evlerinde örtünürdü. (85) ile boyanmış olan bu örtüyü,
26. Hamisa:
Hamisa, dört köşeli ve iki yanı desenli siyah abaya denir. (86)
Peygamberimiz, hastalanmadan önce Hamisa'nın üzerinde namaz kılardı.
Hz. Aişe'nin bildirdiğine göre: Peygamberimiz, bir gün, Hamisa-nın üzerinde namaz kılarken gözü, desene takılmış, selâm verince «Bu Hamisamı, Ebû Cehm'e götürünüz.
(81) Halebt İnsanüluyun c. 3, s. 240
(82) Corci Zeydan Medeniyet-i İslâmiye Tarihi, Türkçe Terceme c, 1, s. 110
(83) İbn-1 Esír Kâmil c 2, s. 276
(84) Kastalini Mevahibülledünniye c. 1, s. 222, Diyar Bekrî Hamis c. 2, s. 121
(85) Belâzüri Ensabüleşraf c. 1, s. 507, Diyar Bekri Hamis c. 2, s. 173
(86) Firuzâbâdî Kamûsulmuhit c. 2, s. 117
110
YanıtlaSilOBMANLI HUKUK TARİHİNDE MECELLE
7. İslâm hukukunda » لوصية لوار " Hadis'i ile varise va-siyyet hakkı tanınmamışken, Roma hukukunda durum bunun ak-sinedir".
Bütün bu farklılığa rağmen İslâm hukukunda mevcut olan bir hükmün Roma hukukunda veya bir başka hukukta da mevcut olu-su mutlaka birinin diğerinden iktibas ettiğini göstermez. Çünkü, haksız yere adam öldürme, hırsızlık, zina v.s. gibi her cemiyetçe kötü telákki edilen fiiller hakkındaki umumi hükümlerde benzerlik olabilir. Zira bu gibi fiiller ezelden beri her kanunda tecziye edil-miştir. Fer'i hükümler ise çok kere farklıdır. Fakat bunlarda da bazı benzerlikler olabilir. Çünkü her kanunun ihtiva etiği hükümler illete ve sebeplere istinad eder. Her iki cemiyette de aynı sebep ve illetlerin mevcut oluşu; gayet tabii ve ma'kul olarak aynı hükme vardırabilir".
Netice olarak diyebiliriz ki, felsefe ve edebiyat sahasında Yu-nan ve Acem dillerinden yaptıkları tercemelerin kaynaklarını zik-reden müslüman müelliflerin, şayet Roma hukukundan terceme ve iktibas yapmış olsalardı yine aynı ilmi karakter ve namusu göste-recekleri şüphesizdi. Kaldı ki, zengin hukuki kaynak ve muhtevası ile İslâm hukuku hiç bir zaman kanun tedvininde güçlük çekme-miştir. 12. Asra kadar Avrupa ticaret kanunlarında havâle ve ikraz gibi ticari hayatın belkemiğini teşkil eden meseleler hakkında hiçbir hüküm bulunmazken İslâm hukukunda bilhassa Hanefi mezhebinde çok tafsilatlı hükümler mevcuttur".
b) MUHTEVA BAKIMINDAN MECELLE
Muhteva bakımından Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye hakkında söy-lenilen şeylerin ekseriyeti, onun bir medeni kanun olduğu halde, şahıs, aile, miras hukukuna temas etmemesi üzerinde toplanır". Gerçi Medeni hukuk; şahıs, aile, miras, eşya ve borç münasebetle-rini tanzim eden bir hukuk sahasıdır". Fakat Mecelle Cemiyeti tarafından hazırlanmış olan Esbab-ı Mucibe Mazbatasını gözden
85. Cami'us-sağir, II, 196.
86. Daha fazla malumat için bk. Felsefet'ut-Tegri, s. 190-191; İslâm Fikhi ve Roma Hukuku, M. Hamidullah Terc. Kemal Kuşçu, İstanbul 1964. C. H. Bousquet C. A. Nallino,
87. Felsefet'ut-Teşri', s. 192.
88. Aynı eser, a. 193-195.
89. A. Cevdet Pg., s. 188; Türk Medeni Huk., 8. 136-137; IA. VII, 433-b; Medeni Hukuk, s. 47.
90. Türk Medeni Huk., a. 8.
MECELLE HAKKINDA MUHTELİF GÖRÜŞLER
YanıtlaSil111
geçirirsek görürüz ki; büyük çapta gelişen ticari mlamelelerde or-taya çıkan problemleri halletmek birinci planda mütalaa edilerek, fıkıh ilminin dünya işleri ile alakalı, münakehat, muamelat ve uku-bat kısımlarından sadece muamelat kısmını tedvin gayesi güdül-müş, bu arada şahsın hukukuna da bir miktar yer verilmiş", mo-dern manada medenî hukuk tabirinin ihtiva ettiği âile ve miras hukukunu ve bunu haricinde kalan diğer mevzuatı, o gün Şeriyye mahkemeleri mevcut olduğu ve fıkıh kitaplarına istinaden davalara baktığı, bu gibi mevzuatın da fıkıh kitaplarında mevcut olması, Mecelle'nin ise Şer'iyye Mahkemelerinden ziyade Nizamiye Mahke-melerinin işlerini kolaylaştırmak gayesi ile hazırlanışından dolayı muhtevasına dahil etmeye tabiî olarak lüzum görülmemiştir".
Mecelle'nin ihtiva ettiği mevzulardaki eksikleri hakkında söy-lenenler gelince; her şeyden önce dünyanın neresinde olursa ol-sun insanlar tarafından tedvin olunan kanunlar bir takım eksik ve hatalardan salim olamazlar. Yine unutmamalı lâzımdır ki, hukuk ilmi zamanla tekâmül eden bir ilimdir. Kaldı ki, biz 4. Bölümdeki tedvin çalışmalarını incelerken gördük ki, komisyon çalışmaları bir çok defalar inkıtaa uğramış, komisyonun reisi ve muhtevanın tesbitçisi, en kuvvetli şahsiyyeti A. Cevdet Paşa zaman zaman va-zifeden alınmış, azalar arasında mühim değişiklikler olmuş, hatta K. el-Rehn'in hazırlanışında gördüğümüz gibi henüz ikmal edilme-miş bir bahis, A. Cevdet Paşa'nın azlinden sonra tashih bile edil-meden arz edilmiştir. Mecelle'nin ele aldığı mevzulardaki eksiklik-lerin çoğunun bu sebeplerden meydana gelmiş olması her halde ilk akla gelen âmildir.
Hukukçu olmamam sebebiyle bu çalışmamda esas hareket nok-tam tarihî seyri takib etmek olduğundan muhteva mevzuundaki farklı görüşlerin mukayesesini bu sahada otorite olan Prof. Ebu'l-Ula Mardin Bey'e bırakıyorum".
c) SİSTEM BAKIMINDAN MECELLE
Kanun tedvinlerinde dünyada başlıca iki usul takip edilmek-tedir. Bunlardan birincisi; 18. asrın sonlarına kadar devam eden kazuist metoddur. Buna göre her muhtemel hâdiseyi ayrıca ni-zamlayan, her meseleye göre ayrı ayrı kaideler ihtiva eden, tefer-
91. Esbab-u Mucibe Mazbatası.
92. Türk Medeni Huk., s. 66.
93. Esbab-ı Mucibe Mazbatası; Osmanlı Tarihi, VII, 173.
94. Bilhassa bk. Türk Hukuk Tarihi, s. 147; A. Cevdet Ps., s. 171.
95. A. Cevdet Ps., s. 213-226.
620
YanıtlaSilHADIS-I ŞERİFLER
(۳) أي اتركوها لأهلها وهاجروا من المعاصي إلى التوبة . (+)- HE - HARFİ İLE BAŞLAYAN
HADİS-İ ŞERİFLER
1316) «Dünya ve içindekilerden hicret ediniz..>>>
**
Yani: Maddi, fani, şehevi olan kötü şeylerden.. Bir başka Hadis-i Şerifte de belirtildiği gibi, asıl hicret budur..
Ravi: Hz. AlŞE'den r.a. naklen EBU NUAYM.. Menkıbeleri, 8. ve 10. Hadis-i Şerifte..
(رواه الخطيب)
هَدِيَّةُ اللهِ إِلَى الْمُؤْمِنِ السَّائِلُ عَلَى بابه .
۱۳۱۷
1317) «Allah'ın mümine hediyesi, kapısına gelen dilencidir..>>>
Bu sebeble dinleyiciyi boş çevirmemelidir. Hikâye malumdur: Mu-hiddin-i Arabi Hz. kapısına gelen dilenciye, başka verecek birşeyi olma-dığı için evini hediye etmiştir..
**
Ravi: HATIB.. Menkıbesi, 64. Hadis-i Şerifte..
۱۳۱۸ هل من أحَدٍ يَمْشِي عَلَى الماء إلا ابتلتْ قَدَمَاهُ ؟ كَذَلكَ صَاحِبُ الدُّنْيا لا يَسْلَمُ مِنَ الذُّنُوبِ .
( رواه البيهقي عن أنس )
1318) «Kim suda yürüyebilir; ancak ayakları ıslanır?.. İşte dünyalık sahibi de böyledir; günahlarından kurtulamaz..>>
Bundandır ki, Hz. Ömer r.a. her akşam yatmadan nefsini hesaba çe-ker, hatalarını bir bir sayar ve kendini döverdi.. Daima istiğfar etme-li..
Ravi: ENES'ten r.a. naklen BEYHEKI.. Menkıbeleri, 1. ve 12. Hadis-i Şerifte..
۱۳۱۹ هَلْ تُنْصَرُونَ وَتُرْزَقُونَ إِلا بِضُعَفَائِكُم . ( رواه سعد بن أبي وقاص)
VE VAAZ ÖRNEKLERİ
YanıtlaSil621
1319) «Yardım görmeniz ve rızık bulmanız ancak zayıf olanlarınız sayesinde olacaktır..>>>>
Yani: Çocuklarınızın, ihtiyarlarınızın.. Bunlar masumdur.. Derler
ki:
Bolluk içinde olmaları için, her evde bir masum bulunmalı..
Ravi: SAAD b. EBU VAKKAS.. Menkubesi, 600. Hadis-i Şerifte..
( رواه أحمد عن أبي بكرة )
هَلَكَتِ الرِّجال حين أطاعت النساء
۱۳۲۰
1320) «Kadımlara itant ettikleri zaman, erkekler helâkte sayılır..>>
*
Kadınların çoğu hissî hareket eder. Daima idare erkeklerin elinde olmalıdır. Haliyle bu işin istisnası da yok değildir..
Ravi: EBU BEKRE'den r.a. naklen İMAM-I AHMED.. Menkıbeleri, 1. ve 29. Hadis-i Şerifte..
( رواه أبو نعيم)
الْهَوَى (١) مَغْفُورٌ لِصَاحِبِهِ ما لم يَعْمَلْ بهِ أَوْ يَتَكَلَّمْ .
۱۳۲۱
(1) الهوى شهوة النفس وميلها لملأئمها
1321) «HEVA onunla amel etmediği ve konusmadığı takdirde; sahi-binin lehine bağışlanır.>>
HEVA: Nefsin kötü arzusu ve herhangi bir şeye içten meylidir.
**
Ravi: EBU NUAYM.. Menkıbesi, 10. Hadis-i Şerifte..
( رواه الديلمي )
الهم يصفُ الْهَرَمِ .
۱۳۲۲
1322) «Üzüntü, ihtiyarlığın yarısıdır..>>>
* **
Yani: Üzüntü içinde olan insan, yarı yarıya ihtiyar sayılır..
Ravi: DEYLEMI.. Menkibesi, 4. Hadis-i Şerifte..
حرف الواو
۱۳۲۳ وَاللهِ مَا الدُّنْيا في الآخِرَةِ إِلا مِثْلُ ما يَجْعَلُ أَحَدَكُم أَصْبُعَهُ هذه في اليم
( رواه أحمد عن المستورد )
فَلْيَنْظُرُ بِمَ يَرْجِعُ .
cünd-ü Sübhani
YanıtlaSil150
iş ve eylem belirten çekimli söz bulunmayan cümle
cümleri kutsiye جملة قد : kutsal (mübarek( cümle
cümle-i Kur'aniyeجمه قرآKur'an cümlesi
cümle-i mukaddemat جملة مقدمات : başlangıc cümlesi
cümle-i mukaddese جملة مقدس : mukadder cümle, yüce ve kutsal cümle
cümle-i mübareke جمله مبارکه : mübarek cumle cümle-i müstahsinane-i muvaffakiyetcüyane
جمله مستحسنانه موفقیت جویانه : çok beğendiğini bildirir şekilde (müstahsinane) ve başarılar diler tarzdaki (muvaffakiyetcûyane) cumle
cümle-i Nuriye جملة توريه : Nur Suresine ait cümle
cümleri şartiye جملة شرطيه : )dlb.) sart cümlesi, (...) ise, ancak(...) ise gibi içinde şart bildiren ek, edat veya söz bulunan cümle (örnek: çalı şırsan başarırsın, gibi)
cümle-i tevhidiye جملة توحيديه : tevhid cümlesi, Allah'ın (c.c.) birliğini ifade eden cümle
cümle-i tevhidiye-i kudsiye حملة توحيدية قدسيه : kutsî tevhid cümlesi, Allah'ın (c.c.) birliğini ifade eden kutsal cümle
cümle-i tevhidiye ve imaniye ve uhreviye
جملة توحيديه و إيمانيه و أخرويه : Allah'ın (c.c.) birli ği, iman ve ahiretle ilgili olan cümle
cümle ila جمله اولی : ilk cümle
cümud 1: جمود.donuk, donmuş 2.soğuk 3.katı, sert 4.cansız, ruhsuz; cansızlık, ruhsuzluk
cumudu barid جمود بارد : soğuk katılık (mec.( duyarsızlık ve anlayışsızlık
cümud-u mutlaka جمود مطلقه : tam manasıyla cansızlık ve ruhsuzluk, can ve ruhtan hiç bir iz veya belirtinın bulunmaması
cümudet جمودت : katılık, (mec.) duyarsız lık "vicdan läkaydlığa alışır, cümudet peyda eder": vicdan ilgisiz kalmaya alışır ve zaman-la katı ve duyarsız hale gelir
cümudiye (cumudiyet( جمودية : buzul buz dağı (aysberg) 2.katılık, cansızlık, ruhsuzluk
cümbüş جنبش : )bkz.cümbüş(
cünd 1 : چند.ordu 2.asker
cünd-ü Sübhani جند سبحانی : Subhan (her ba kımdan kusursuz ve noksansız) olan Allahın (c.c.) ordusu
cumhur-u ulema
cumhur-u ulema جمهور علماء : din alimlerin ço-ğunluğu, âlimler sınıfı
Cumhuriye( جمهوري cumhuriyet idaresine ait 2.demokratik, halk egemenliğine ait
cumhuriyet جمهوریت : halk egemenliğine daya-nan yönetim şekli, egemenliğin halk temsil-cileri tarafından kullanıldığı devlet yönetimi; temsili yönetim şekli
cumhuriyetçi جمهر رینجی : cumhuriyet taraftarı
cumhuriyetperver جمهوریت پرور : cumhuriyet taraftarı, cumhuriyet idaresini seven
cumhuriyetperverlik جمهوريت پرورلك : cumhu riyet taraftarlığı, cumhuriyet idaresini sevme
cumudiyet 1 : جمودیت.cansızlık katılık cus 1: جوش.cosma, coşkunluk2.kaynama, taşma
cus u hurûs جوش و خروش : cosup taşma
cübbe جبه : namaz kılanlar, hukukçular veya yüksek okul hocaları tarafından elbise üstü ne giyilen uzun, yenleri geniş, düğmesiz üst-lük (giysi, elbise)
cüda جدا : ayrı uzak
chhal : cahiller, bilgisizler
cühhal-i vahşiye جهال وحشيه : vahşi cahiller, medeniyetten uzak yaşayan cahil insanlar
chud جحود : bilerek inkar etmek; bildiği hal-de yanlış söylemek
cülüs 1 : جلوس.oturma 2.padişahın tahta otur-ması, tahta geçme
cülüs-u hümayûn جلوس همایون : padişahın tahta geçme töreni
cümbüs جنبش : eğlence 2.bir çeşit telli saz
cümle 1 : جمله.bütün hep, tamam 2.herkes 3.(dlb.) anlamı tam olan söz dizisi 4.sistem, belli bir görev veya işi (fonksiyonu) gerçekleş-tirecek biçimde bir arada bulunan ve birbiri-ni tamamlayan parçaların meydana getirdiği bütün
cümle - Aleviye جملة علويه : Hz. Ali'ye ait cümle (söz)
cümle-i aliye جملة عاليه : önemi ve manası yük-sek cümle
cümle-i Arabiye جملة عرب : Arapça cümle (söz)
cümle-i âyet جمله آیت : ayet cümlesi
cümle i celile جملة جليله : yüksek manalı cümle
cümle-i filiye جملة فعليه : fiil cümlesi, içinde iş
ve eylem belirten çekimli söz bulunan cümle cümle-i ismiye جملة إسميه : isim cümlesi, içinde
cündüb
YanıtlaSilcundüb جندب bir çeşit çekirge; (mec.) yağma-15
a, çapulcu
)ol.hi.207:
Cüneyd-i Bağdadi جنيد بغدادی : mi.909) Bağdad'lıdır. Fıkıh ve din ilimlerini
İyi öğrendikten sonra tasavvuf düşüncesine ilgi duymuş ve bu konudaki düşünceleriyle tasavvufun öncüleri arasına girmiştir. Ta-savvufta "sahv ve temkin" halini, yani Allah (c.c.) sevgisi ile kendinden geçme halini de-ğil de, aklı başında ve uyanık olma (sahv) ve ölçülü olma (temkin) durumunu esas almış-tir. O'na göre tasavvuf, insanın günahlar-dan, kötü huylarda arınması için bir yoldur. ama, bu yolda şaşırmamak için Kur'an ve sünneti iyi bilmek lazımdır. "Bizim ilmimiz Kitap ve sünnetle mukayyettir", demiştir. Yani, bir düşüncenin, bir bilginin, bir davra-nışın öncelikle Kur'an'a ve Hz. Peygamber'in (a.s.m.) söz ve uygulamalarına (sünnete) uygun olması gerekir. O'nun için bir kimse Kur'an'ı, sünneti bilmezse tasavvufta peşine gidilmez. Cüneyd, tasavvuf açısından tevhidi (Allah'ın (c.c.) birliğine inanmayı), Allah'dan (c.c.) başka her şeyi yok gibi görmek şeklin-de açıklamıştır. Tasavvufu da, "bütün kötü huyları terk ederek, güzel huylarla (güzel ahlâkla) bezenmektir" şeklinde tarif etmiş-tir. Kalb yolu ile mânevî gerçeklere erebilmek için nefisle mücadeleyi, kalbin dünya zevk ve bağlarından arındırılmasını, zikir, dua ve nafileleri çoğaltmayı öğütler. Sıdk (doğruluk) ve ihlas, (Allah c.c. rızasını esas almak, bu-nun dışındaki niyetleri bırakmak) ve ibadet üzerinde çok durmuştur. Cüneyd-i Bağdadî, Bağdad'ta yetişen ve Bağdad tasavvuf akımı olarak isimlendirilen tasavvuf anlayışının öncüsü, "Şeyh-ul Meşâyıh" (Şeyhlerin Şeyhi) ünvanı ile anılır olmuştur. Düşünceleri, za-manındaki tasavvuf anlayışını ve kendisin-den sonra gelenleri önemli ölçüde etkilemiş-tir. Cüneyd-i Bağdadî, Bağdad'ta yaşamış ve orada ölmüştür.(k.s.) Cüneyd'in tasavvufla ilgili "Kitab-ut Tevhid" (Allah'ın birliğine dair kitap), "Kitab-ul Fena" (insanın kendisi de dahil, Allah'dan (c.c.) başka her şeyi yok gibi görme yolunu gösteren kitap), "Deva-ul Er-vah" (ruhların ilacı) gibi eserleri vardır.
cunud 1 : جنود.askerler 2.ordular
cünud-u Rabbaniye جنود ربانيه : Rabbin ordu-
ları
cünud-u semavat ve Arz جنود سماوات و ارض : yer
ve göklerdeki ordular
151
YanıtlaSilCürcani: (Abdülkahir)
cünud u askerler جنودو عسکر لر : ordular ve as kerler
cünudullah جنود الله : Allah'ın (c.c.) orduları (as-kerleri)
cünun جنون : delilik, delirme, çıldırma
cünun-u mutlaka جنون مطلقه : tam çılgınlık, ak-lın baştan tamamen çıkması
cünüb جنب : dince yıkanmak durumunda olan kişi
Cürcanî: (Seyyid Serif جرجانی سید شریف
(hi.740-816; mi. 1339-1413) Arab dili, keläm ve fıkıh (İslâm hukuku) alimi. Hazar Deni-zi'nin güneydoğusunda bir bölge olan Cür-can'da doğdu. Zamanındaki dini ilimleri ve fen ilimlerini öğrendi. Hanefi alimlerinden-dir. Arabça yazdığı eserleri arasında "Tarifat" (Tarifler) adlı fen ve dînî ilimler sözlüğü ve Adudüddin el-Îcî'nin "Mevakif" adlı bin say-falık bir fen ilimleri ansiklopedisinin en iyi açıklaması olan "Şerh-ul Mevakif" adlı eseri en çok tanınan iki eseridir. "Şerh-ul Mevakif", son zamanlara kadar medreselerde okutulan klasikleşmiş bir ders kitabı olmuştur. Kitap, altı mevkife (konu başlığına) bölünmüştür. Dördüncü mevkifte bir kısım astronomi ve coğrafya konularına da yer verilmiştir. Bu bölümde, Dünya'nın yuvarlak olduğu ve ba-tıdan doğuya doğru döndüğü anlatılmakta-dır. Cürcanî'den ikiyüz sene sonra Dünya'nın döndüğünü söyleyen İtalyan fizikçi Galile (Galilei Galileo, 1564-1642) kilisenin kurduğu Engizisyon mahkemesinde ölüme mahküm edilmek üzere yargılanmıştır. Mahkemede iddiasını geri aldığını söyleyerek ölüm ceza-sından kurtulmuş, fakat sekiz yıl süren ev hapsinden kurtulamamıştır. (İslam dünyası-nın Orta Çağda Avrupa'dan yüzyıllarca daha ilerde olduğu konusunda bilgi için "Yunan" maddesine bakılabilir). Seyyid Şerif Cürcanî, Şiraz'da uzun yıllar müderristlik (profesör-
lük) yaptı ve orada öldü. (Rahmetullahi aleyh)
Cürcanî: (Abdülkahir 1) : جرجاني عبد القاهر
hi.471; mi.1078). Arab dili ve edebiyatı âli-migoo Hazar Denizinin güneydoğusunda bir bölge olan Cürcan'da doğduğu için Cürcan'lı mânâsında Cürcanî lâkabiyle anılır. Kur'an'ı dil yapısı bakımından iceledi, Bu yönü ile Kur'an'ın eşsiz, benzersiz, mucizeli İlâhî bir kitap oduğunu göstermek üzere "Delâil-ül İ'câz" adlı eserini yazdı. Bilindiği gibi, Kur'an'ın Allah (c.c.) tarafından gönderilen
A
C
i nos egen
YanıtlaSilBIR AYET
TARİHTE BUGÜN
- 1861-Sultan
Abdülmecid'in vefatı.
1918 - Tanin gazetesinde
Bediüzzaman'ın Rus esaretinden İstanbul'a döndüğü haberi yer aldı.
1950 - Kore Savaşı'nın başlaması.
1993 - Tansu Çiller, Türkiye'nin ilk kadın Başbakanı oldu.
25
SALI
TUESDAY
HAZİRAN
JUNE
Rablerine görmeden inanıp da Ondan korkanlara Allah'tan bir mağfiret ve büyük bir mükafat vardır.
Mülk Suresi: 12
BİR HADİS
Bil ki, sen Allah'a her secde ettiğinde, mutlaka Allah bununla bir dereceni yükseltir ve bir günahını düşürür.
Müsned
Kırk dakikada bir Sahabenin kazandığı fazilete ve makama, kırk günde, hatta kırk senede başkası ancak yetişebilir.
Sözler
HIZIR: 51 - GÜN: 177 KALAN: 189 -
GÜN. UZ.: 0
DK
İkindi Akeam Yatsı
HİCRİ: 19 ZİLHİCCE 1445 - RUMI: 12 HAZİRAN 1440
TARİHTE BUGÜN
YanıtlaSil- 1481 - İkinci Bayezid ile Cem Sultan arasında Yenişehir Savaşı yapıldı.
1890 - Erzurum'da Ermeni ayaklanması.
1943 - Adapazarı zelzelesi.
HAZİRAN
20
CUMA
BİR AYET
Annelerinizin
rahimlerinde size dilediği gibi bir sûret veren Odur.
(Al-i İmrân: 6.)
24 1446 ZİLHİCCE
BİR HADİS
Sizden, elbisesinin ucu ile de olsa, mü'min kardeşinin kusurunu örtebilen örtsün.
(C. Sağîr, No: 3557)
RUMI: 7 HAZİRAN 1441
HIZIR: 46
Sizdeki ihlâs ve sadâkat ve metânet, şimdiki ağır sıkıntılarda birbirinizin kusuruna bakmamaya ve setretmeye kâfi bir sebeptir. Şualar
Imsak Günes
Öğle
İkindi Aksam Yatsı
ادة
76 Hadislerden Seçmeler
YanıtlaSilAllah'a ilk söyleyeceği sözü size haber vereyim Allah müminlere. "Bana kavuşmayı arzu eder miydiniz?" buyurur. Onlar, "Evet, ey Rabbimiz" diye cevap verirler. Allah. "Niçin?" diye sorar. Onlar, "Affinı ve bağışlamanı ümit ederdik" der-ler. Allah "Ben af ve bağışlamamı size vacip kil dim" buyurur.
Müsned, 5: 238,
***
El-Hudrî (ra) rivayet ediyor ki:
"Kıyamet Günü arz, tek bir çörek olacak. Ceb-bar (olan Allah Teâlâ hazretleri), onu, Cennet-liklere azık olarak elinde çevirecektir, tıpkı sizin sefer sırasında çöreğinizi çevirdiğiniz gibi!"
Bu sırada bir Yahudi gelerek, "Ey Ebu'l-Kasım! Rahman (olan) Allah seni mübarek kılsın! Kıya-met Günü Cennet ehlinin (iştah açıcı) ikramı ne olacak haber vereyim mi?" dedi.
Efendimiz, "Söyle bakalım!" buyurdular. Adam, tıpkı Aleyhissalâtü vesselâmın söylediği gibi, "Arz, tek bir çörek olur!" dedi.
Resulullah (asm) bize baktılar. Sonra azı diş leri görününceye kadar tebessüm buyurdular "Peki Cennet ehlinin katıklarını sana haber ve reyim mi?" dediler.
Adam, "Buyurun!" dedi.
YanıtlaSilAleyhissalâtü vesselâm, "Balam ve nun!" bu-yurdular.
Adam, "Bu nedir?" dedi. Aleyhissalâtü vesse-lâm, “Öküz ve balıktır. Bunların ciğerlerinin ke-narından yetmiş bin kişi yer" buyurdular.
Kütüb-i Sitte, Hadis No: 5135.
***
Kıyamet Günü isimler
Ebu'd-Derda'dan (ra) rivayetle:
Siz Kıyamet Gününde kendi isimleriniz ve ba-balarınızın ismiyle çağrılacaksınız. Öyle ise ken-dinize güzel isim koyunuz.
Ebu Davud, Edeb: 61; Darimi, İstizan: 59.
***
Düşük çocuklara isim vermeyenler
Enes'den (ra) rivayetle:
Düşük doğan çocuklarınıza isim veriniz ki, Allah bununla terazinizin sevap kefesini ağırlaş-tırsım. Aksi halde o, Kıyamet Günü gelerek şöyle der: "Ya Rabbi! Bunlar bana isim vermeyerek benden elde edecekleri mükafatı kaçırdılar."
Meysere'nin Mesibat'ından
BİR HADİS:
YanıtlaSilعَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ :
الرَّجُلُ عَلَى دِينِ خَلِيلِهِ ، فَلْيَنْظُرْ أَحَدُكُمْ مَنْ يُخَالِلُ »
Ebû Hüreyre -radıyallahu anh-'ten nakledildiğine göre Hazret-i Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-
Efendimiz şöyle buyurmuştur:
"Kişi arkadaşının dini üzeredir (onun yaşayış tarzından etkilenir). Öyleyse her biriniz arkadaşlık edeceği kişiye dikkat etsin." (Ebû Dâvûd, Edeb, 16)
BİR MESAJ:
Bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söy-"
leyeyim." (Atasözü)
CCC
YanıtlaSilmu'cize bir kitap olduğunu ispat ler arasında Kur'an'ın i'cazı da vardır. Yani Kur'an, getirdiği bilgiler, hakikatler, geçmiş ve gelecek hakkındaki bilgilerı bakımından bir mu'cize kitap olduğu gibi, söz san'atı, ifa-de tarzı bakımından da eşsiz ve olağanüstü-dür. Abdülkahir Cürcanî, Kur'an'ın bu güzel-liklerini ayrıntılı bir şekilde ineledi ve bunları "Delail-ül İ'caz" adlı eserinde açıkladı. Aynı bu konuda bir de "er-Risâlet-üş-Şafiye" adlı bir eser daha yazdı. Edebî san'atlarla ilgili "Esrar-ül Belâga" (Belågatın Sırları), "El-Ava-mil-ül Mie (kelime ve cümle yapısını etkile-yen yüz etken) gibi eserleri yanında "Şerhu Sûret-il Fâtiha" (Fâtiha Sûresinin tefsiri), "El-Mesail-ül Müşkile" (Kur'anda anlaşılması zor bazı konular), "El-Miftah" (Anahtar) adlı kitapları da vardır.
cüret 1 : جرئت.düşüncesizce, saygısızca,çe-kinmeden yapılan davranış; haddini bilmez-lik 2. cesaret, atılganlık; sonucunu düşünme-den ortaya konan cesaret
cür'et-i tağyir جرئت تغییر : değişiklik yapma ce-sareti
cür'et-i teşebbüs جرئت تشبث : girişimde bulun-ma cesareti
cüretkar 1 : جرئتکار.cür't gösteren kendini bil-mez şekilde, düşüncesizce hareket eden, çe-kinmeden saygısızca davranan 2. sonucunu düşünmeden cesaretli davranan
cüretkarane 1 : جرئتکارانه.cüretkârca, çekin-meden ve saygısız tarzda 2. snucunu düşün-meden cesaretli şekilde
cüretkarlık 1 : جرئتكارلق.cekinmeden saygısız-ca davranış 2. sonucunu düşünmeden girişi-len atılganlık, cesaretlilik
cüretle 1 : جرئتله.çekinmeden, saygısızlıkla 2. sonucunu düşünmeden gösterilen cesaretle
cüretli 1 : جرئتلی.haddini bilmez, çekinmeden saygısızca davranan 2. sonucunu düşünme-den cesaret göteren, öne atılan
cürm (cürüm( 1 : جرم.suc 2 günah 3.kabahat, kusur
cürm-ü meşhud جرم مشهود : işlenirken görülen suç, suçüstü 2.suçu işleyenin suçu işlerken yakalanması
cüsse : vücut (mec.) güç ve kuvvet
cüz 1 : جزء.bir kitabın bir veya birkaç forma-lık bölümü (fasikül) 2.bir bütünün her bir parçası 3. bölüm 4. az, sınırlı 5. parça, kısım,
152
YanıtlaSilcüz-ü meşkük
parçacık 6. Kur'an'ın yırmışer sayfalık otuz bölümünden her biri
جزء إعجاز cüz-i 'caz : i'cazın bir bölümü: (Kur'an'da) söylenen sözün mucize nitelikle rinden bir bölümü (bkz.îcaz)
cüz'-i cüzi جزء جزئى parçanın parçası, küçü. cük varlık, küçüklerin küçüğü
cüzi ihtiyar جزء إختيار insandaki) sınırlı irade gücü
cüz'-i ihtiyari (y( جزء إختياريه : )insandaki) irade ile ilgili sınırlı güç
cüz'-i lâyetecezza جزء لا يتجزا : daha küçük par-çalara bölünemeyen en küçük parça, atom
cüzi mufassal جزء مفصل : ayrıntıda kalan kü-çük şey(ler)
cüzi müşettet جزء مشقت : karışık ve düzensiz küçük şeyler
cüzi tefsir جزء تفسير : tefsirin bir bölümü
cüzi vahid جزء واحد : tek parçacık küçük bir
şey cüz-ü asgar جزء أصغر : enküçük parça
cüz-ü cüzi جزء جزئی : küçükler içinden bir kü-çük parçacık, küçücük bir varlık
cuz ferd جزء فرد : tek bir parçacık; fert; atom
cüz-ü hakiki جزء حقیقی : gerçek bir parça
cüz-ü ihtiyar جزء إختيار : )insandaki) sınırlı ira-de gücü
cüz-ü ihtiyari (ye( جزء إختياري : )insandaki) ira-de ile ilgili sınırlı güç, sınırlı olaran dilediğini yapabilbe (irade) gücü
cüz-ü lâyetecezza جزء لا يتجزا : maddenin bö-lünemeyen en küçük parçası, atom.(20.yy.a gelinceye kadar fizikçiler, maddenin bölüne-meyen en küçük parçası olarak düşündükleri atomun, tekniğin ilerlemesi ile daha küçük parçalara ayrılabildiği görüldü. Atomun par-çalanmasını sağlayan, atom reaktörü denilen teknikle, atom çekirdeği parçalanmakta ve çekirdekte bulunan proton, nötron, pozitron gibi çok küçük parçacıklar çekirdekten ayrıl-makta ve büyük bir enerji açığa çıkmaktadır. Bundan faydalanarak atom enerji adı verilen bir enerji türü kullanılır hale gelmektedir. Aynı olay, insanlık ve dünya için büyük bir tehlike oluşturan atom bombasının yapımına da yol açmıştır.
cüz-ü meşkük جزء مشكوك : varlığı şüphe götu rür (nerde ise yokluğa denk) bir küçük parça,
car-ü mufassal
YanıtlaSil153
cüzluk
insanın iradesine bağlı olduğu) şüpheli bir parça yetenek
cut-ü mufassal جزء yaygın geniş ve da ğınık kalan küçük şey(ler)
müşettet جزء مشنت : karışık ve düzensiz
küçük şeyler
dr- nurani جزء نورانی : nurlu bir parçacık
cartesi Kurebelli sinirlar gözetile rek yapılan Kur'an tefsiri 2. Kuran'ın bütünü-mü kapsamayan, parça olarak yapılan tefsir.
parça
- vahid جزء واحد : tek parçacık; küçük bir
cuzdan جزدان : nüfus cüzdanı, kimlik belgesi
1 : جزئی آلله.belirli ve sınırlı kalan yer ve za-mana bağlı olan 2. yalın, tek, ferd 3. çok az, mırlı 4. önemsiz 5. cüz'î olanla ilgili, cüz'î olana ait, tek olana ait, ferdî
cuzi-yi hakiki جزئی حقیقی : belirli ve sınırlı yer
ve zamana bağlı gerçek bir tek varlık
cüziyi müşahhas جزئى مشخص : belirli şekil ve Özelliklere sahip tek varlık
cüz'i-külli جزنی کلی küçuk buyuk; parça-bu-tün; az-çok; küçük ölçüde büyük ölçüde
uzivat küçük şeyler 2.tek tek olaylar 3.belli ve tek tek varlıklar, fertler (bi-reyler), sınırlı ve belirli şeyler, parçalar, kı-sımlar
cüz'iyatı ahval جزئيات أحوال: halve durumların
küçük ayrıntıları
cüziyat kesîre جزئیات كثيره : cok sayıda tek tek
kısımlar, tek tek bir çok fertler, varlıklar
cüz'iyat-ı mevcudat جزئیات موجودات : varlıkların küçücük bölümleri ve kısımları
cüziyet جزئیت: cüzilik, azlık sınırlılık, belli ve sınırlı yer ve zamana bağlılık; önemsizlik
cüz'iyetten geçememek جزئیندن گچه مه مك
cüz'îlik sınırını aşamamak, belli ve sınırlı bir şeyle ilgili noktadan ileri geçememek
cüz'iyete munhasır olmak جزئيته منحصر اولمق yalnız cüz'îliğe mahsus olmak, az ve sınırlı alana ait olmak
cüzlük 1 : جزءلك.küçüklük 2.sınırlılık, belirli
yer ve zamana bağlılık
C
e
D
HADİS-I ŞERİFLER
YanıtlaSil(3) - VAV - HARFİ İLE BAŞLAYAN HADİS-İ ŞERİFLER
1323) «Ahirete nisbetle dünya ancak bir kimsenin- parmağru şu nehre sokuşudur.. Baksın, ne ile dönüyor..>>
* **
**
Ahiret, nehir; dünya da parmağa bulaşıp gelen az bir şeydir.
Ravi: MÜSTEVRİD'den r.a. naklen İMAM-I AHMED.. Menkibesi, 1. Hadis-i Şerifte..
MÜSTEVRID: Kureyş kabilesine mensup bir sahabedir. Peygamber 8.A. efendimizin irtihalinde on yaşındaydı.. Bir müddet Şam'da, bir müd-det de Küfe de ikamet etmiştir.. Vefat tarihi belli değildir. Allah ondan
razı olsun.. ( رواه الحاكم عن أبي هريرة )
١٣٢٤ وَصَبُ (۳) الْمُؤْمِنِ كَفَّارَةٌ نَخِطَايَاهُ (۲) أي دوام تعبه ، أو وجعه .
1324) «Müminin sıkıntılı halleri, hatalarına kefarettir..>>>
**
İman sahibi bilir ki, başına gelen her sıkıntı, yaptığı hataların bir neticesidir. Dolayısiyle istiğfar eder; bağışlanır..
*
Ravi: EBU HUREYRE'den r.a. naklen HAKİM.. Menkıbeleri, 5. ve 22. Hadis-i Şerifte..
١٣٢٥ وكل بالشَّمْسِ تَسْعَةُ أَمْلاكِ يَرْمُونها بالثَّلْجِ كُلَّ يَوْمٍ ، وَلَوْلَا ذَلِكَ مَا أَتَتْ ( رواه الطبراني عن أبي أمامة ) عَلَى شَيْءٍ إِلَّا أَحْرَقَتَهُ .
1325) «Güneşe dokuz melek tevkil edilmiştir; hergün ona kar atar-lar.. Eğer böyle olmasaydı, üzerine doğduğu her şeyi mutlaka yakardı..>>>
**
Bu Hadis-i Şerifle, Peygamber S.A. efendimiz, Allah-ü Taala'nın herşeyi ölçülü ve düzenli yarattığına işaret etmektedir.
***
Ravi: EBU ÜMAME'den r.a. naklen TABERANI.. Menkibeleri, 9. ve 22. Hadis-i Şerifte..
VE VAAZ ÖRNEKLERİ
YanıtlaSil623
١٣٢٦ وَلَهُ آدَمَ كُلُهُمْ تَحْتَ لِوَاى يَوْمَ الْقِيَامَةِ ، وَأَنَا أَوَّلُ مَنْ يُفْتَحُ لَهُ بَاب
) رواه ابن عساكر عن حذيفة )
الجنة .
1326) «Ademoğlunun hepsi kıyamet günü sancağım altındadır. Ben, kendisine cennetin kapısı açılacak ilk kimseyim..>>>
**
Burada, her nekadar bütün insanların orada yani, sancağ-i şerif altında toplanacağı yazılmakta ise de, käfir ve müşrik onları hariç tut-mak icab eder..
* **
Ravi: HUZEYFE'den r.a. naklen IBN-I ASAKİR.. Menkıbeleri, 86. ve 675. Hadis-i Şerifte..
( رواه الحاكم أنس )
۱۳۲۷ ويلٌ لأمتي من علماء السوء .
1327) «Kötü âlimlerden vah ümmetimin başına geleceklere..>>>
**
İmam-ı Gazali Hz. der ki:
Ulema bu ümmetin koruyucusudur.. Çoban kurd clunca sürüyü kim korur?.
**
Ravi: ENES'ten r.a. naklen HAKİM.. Menkıbeleri, 1. ve 22. Hadis-i Şerifte..
وَيلٌ لِمَنْ لا يَعْلَمُ ، وَوَيلٌ لِمَنْ عَلَمَ ثُمَّ لَا يَعْمَلُ . (رواه أبو نعيم ) ۱۳۲۸
1328) «Öğrenmeyene yazıklar olsun.. Öğrendikten sonra amel etme-yene de yazıklar olsun..>>>
Bir başka Hadis-i şerifte: Cahile bir defa, âlime on defa yazıklar ol-sun, buyrulur..
**
Ravi: EBU NUAYM.. Monkıbesi, 10. Hadis-i Şerifte..
۱۳۲۹ وَيلٌ ، وَادٍ في جَهَنَّمَ يَهْوى فيه الكافِرُ أَرْبَعِينَ خَرِيفًا قَبْلَ أَنْ يَبْلُغُ
( رواه الحاكم عن أبي سعيد )
قَمَرَهُ .
1329) «VEYL, cehennemde bir deredir. Kâfir, oranın derinliğine, dibini bulamadan kırk yıl iner..>>>
**
VEYL: Bir manaya göre de, yazıklar olsun, demektir. Bundan önce-ki iki Hadis-i şerifte bu manaya kullandık..
112
YanıtlaSilOSMANLI HUKUK TARİHINDE MECELLE
ruatlı ve mufassal kanunlar hazırlanır. İkinci metod; 18. asrin so-nundan itibaren takibe başlanılan ve Mücerred Metod denilen me-toddur ki, buna göre; kanunlar hazırlanırken hadiselerin mahiye-tine göre umûmî kaideler koymak prensibinden hareket edilir".
Mecelle'nin tedvininde kazuist metod takip edilmiştir. Buna sebeb olarak iki nokta üzerinde durulabilir: 1. Mecelle'nin kaynak-larını teşkil eden fıkıh kitaplarında da aynı usul takib edilmiştir. 2. Müecerred metod, Mecelle'nin tedvinine başlandığı devrede he-nüz yeni takibe başlanılmış bir usûldür. Ayrıca hukuk sahasındaki terakkinin asırların meydana getirdiği tekâmül sistemi ile müm-kün olduğunu da gözden ırak bulundurmamak her hâlde faydalı olur. Şunu da hatırdan çıkarmamak yerinde olur ki, Mecelle'nin tedvininde Avrupa ve Anglo-Amerika'da olduğu gibi ekonomik ih-tiyaçlar zaviyesinden değil, ahlâkî prensipler zaviyesinden hareket edilmiştir".
Tertip bakımından Mecelle'de insicamsızlık olduğu ve muhtelif isimler altındaki kitaplarda o isimlerle alâkası olmayan mevzuların yer aldığı söylenirse de, meselâ K. el-Emanatta vedía ve âriyet-ten, K. el-Hacr'de aynî haklardan bahs etmek, mevzuların birbir-leriyle yakın alâka ve irtibatlarından dolayı zaruridir. Nitekim bu husus Mecelle'nin kaynağını teşkil eden fıkıh kitaplarında böyle ol-duğu gibi, bugünkü kanunî mevzuatımızda da kısmen böyledir.
Mecelle'yi tenkid mahiyetinde söylenilmiş şeylerin hepsinden sonra, onun taşıdığı büyük ehemmiyeti ifade eden cümlelere hemen her zaman rastlamak mümkündür.
96. Türk Medenî Huk., s. 44.
97. Hukuk Tarihi ve Tefekkürü Bakımından Mecelle, s. 87.
98. The Madjallas, Onar, Law In The Middle East, 1955, s. 299.
99. IA, VII, 433-b.
100. Bilhassa bk. A. Cevdet Pş., 8. 213-226; «Mес. Külli Kaide., Belgesay, IHFM, XII, sa. 2-3, s. 562-563; İslâm Hususi Huk., s. 123.
6. MECELLE ŞERHLERİ
YanıtlaSilMecelle-i Ahkam-ı Adliyye hakkında muhtelif lisanlarda muh-tasar ve mufassal pek çok şerhler kaleme alınmıştır. Bunlardan ba-zıları şunlardır:
a) Dürer'ul-Hukkâm Şerh Mecellet'il-Ahkâm: Temyiz Mah-kemeal reisi, Fetva Emini, İstanbul Hukuk Fakültesi (Mekteb-i Hu-kuk) Mecelle hocası ve Adliye Vekili Ali Haydar Efendi tarafın-dan kaleme alınmıştır. Mecelle şerhleri içerisinde en meşhuru ve en mufassalıdır. Bu eser Fehmi el-Huseyni tarafından arapçaya terceme olunmuş ve 1925-1936 arasında, Hayfa, Gazze ve Kahire'-de tab edilmiştir".
b) Ruh'ul-Mecelle: Hacı Reşid Paşa'nın sekiz cild olarak tab olunmuş kıymetli bir şerhidir".
c) Mirat-1 Mecelle Kayseri müftisi ve fıkıh mütehassısı Mes'ud Efendi tarafından arapça olarak kaleme alınmıştır. Me-celle'deki maddelerin kaynaklarını misallerle zikreder. Mecelle'nin kaynakları hakkında yazılmış kitapların en mükemmel ve en ge-nişidir
Ayrıca aynı isimli Yusuf Asaf tarafından yine arapça olarak kaleme alınmış muhtasar bir Mecelle şerhi daha vardır".
d) Şerh'ul-Mecelle: Şuray-1 Devlet azalığı yapmış Lübnan'lı Salim Ibn Rüstem Baz tarafından arapça olarak te'lif edilmiştir. Muhtasar bir şerh olmasına rağmen Arap memleketlerindeki ka-nun adamları nezdinde büyük itibar görmüş ve bir kaç defa tab olunmuştur"".
e) Mecelle-i Ahkâmı Adliyye Şerhi: H. M. Ziyaeddin Türk-zade tarafından kaleme alınmış, oldukça geniş bir şerhtir.
101. Meghur Türk Hukukçuları, 8. 371-372.
102. Ist. 1330, IVC, 992+952+989+8318.
103. bk. Felsefet'ut-Tegri, s. 66.
104. Int. 1326-1328, c. I-VIII, 214+254+258+212+275+359+252+307 s.
105. bk. Osmanlı Müellifleri II, 40.
106. Ist., 1297-1299, 870 sayfa.
107. Kahire, 1894, c. I-II, (bk. Felsefet'ut-Teşri , s. 68)
108. Beyrut, 1888-1889, c. I-II, (bk. Aynı eser, s. 67-68).
109. 1st., 1312, 945 8.
О. Н. Т. Мecelle F: 8
ISLAM TARİHİ MEDİNE DEVRİ XI
YanıtlaSilÇünki, bu, biraz önce, namazımdan bent meşgul etti.
144
Bana, Adly b. Ka'blardan Ebû Cehm b. Huzeyfe b. Ganim'in En-bicaniye'sini getiriniz! buyurdu. (87)
Ebû Cehm «YA Resûlallah! Niçin bunu gönderdiniz?» diye sorun-ca, Peygamberimiz «Gözüm, namazda onun desenine takıldı, buyur du. (88) Bu Hamisa'yı, Peygamberimize, Ebû Cehm, hediye etmişti. Enbican, diye anılan şehirde yünden ve desensiz olarak dokunan örtüye Enbicani denir. (89)
27. Hamisa:
Peygamberimize, Hayber ganimet eşyasından bir de, Hamisa düş-müştü. (90)
Peygamberimiz, doşan, eskimeye yüz tutmuş bulunan (91) bu Hamisa'nın üzerinde de, namaz kılardı. (92)
Peygamberimiz, son hastalığında, sıkıntılandıkça, bu Hamisayı sık sık yüzüne örter dururdu.
Hamisa, kendisine sıkıntı verdikçe de, onu atar, yüzünü açardı.
İşte, o halde iken «Allah, Yahûdilere ve Nasrânîlere lånet etsin. Onlar, Peygamberlerinin kabirlerini Mescid edindiler!» buyururdu, kl, maksadı, onların yaptıklarından Müslümanları, sakındırmaktı, (93)
Medine arzı nemli (94), çorak olduğu için (95), bu Hamisa, Pey-gamberimizin vefatında kabrinin tabanına serilmişti. (96)
28. Peygamberimizin Hz. Abbas'a Hediyye Ettiği Sırmalı Elbise :
Beni Dâr heyetinden Hâni' b. Habib, hicretin dokuzuncu yılında Medineye geldiği zaman, Peygamberimize sırmalı bir elbise hediyye et-mişti.
(87) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 457, Buhari c. 1, s. 391 Sahih c. 7, s. 41, Müslim Sahih
88) Malik Muvatta' c. 1, s. 98, İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 457
( (89) İbn-i Esir Nihaye c. 1, s. 73
(90) Belâzüri Ensabüleşraf c. 1, s. 575
(91) İbn-i Sa'd Tabakat c. 2, s. 299
(92) Ebülfida Sire c. 4, s. 713
(93) Buhari Sahlh c. 1, s. 112
(94) İbn-i Sa'd Tabakat c. 2, s. 299
(95) Belûzüri Ensabüleşraf c. 1, s. 575 (06) İbn-i İshak,
Ibn-1 Hişam Stre c. 4, s. 315, İbn-i Sa'd Tabakat c. 2, s. 299, Belâzüri Ensabülegraf c. 1, s. 575
PEYGAMBERİMİZİN GİYDİĞİ ELBİSELER
YanıtlaSilPeygamberimiz, bu elbiseyi Amucası Hz. Abbas'a verdi.
Hz. Abbas «Bunu, ne yapacağım?» diye sordu.
Peygamberimiz «Altınını sök, kadınına zînet, ya da, geçimlik yap. Atlasını da, sat, bedelini al!» buyurdu.
Hz. Abbas, bu elbiseyi, Yahûdilerden bir adama sekiz bin dirhe-me sattı. (97)
29. Hulle:
Enes b. Mâlik der ki «Kıral Ziyezen, otuz üç tane yaşlı, dişi de-veye satın aldığı bir Hulle'yi, Resûlullâh Aleyhisselâma hediye etmiş, Resûlullah Aleyhisselâm, onu kabul buyurmuştur.» (98)
İshak b. Abdullah b. Hâris de «Resûlullah Aleyhisselâm, yirmi dokuz kadar genç deveye satın aldığı bir Hulle'yı Ziyezen'e hediye et-ti. demiştir. (99)
Hulle: Yemen Bürüd'ünden veya başka bir kumaştan altlı üstlü, aynı cinsten Ridâ ile İzar'dan mürekkep iki parça elbiseye denir.
30. Hulle:
Tek elbiseye Hulle denmez. (100)
Yemen Hükümdarı Zi Yezen'in Hulle'si satılırken Hakîm b. Hi-zam, rastlayıp onu, Peygamberimize hediye etmek üzre, elli dînar'a satın aldı. Üzerine giyip Medine'ye geldi.
Peygamberimiz «Biz, müşriklerden hediye bir şey kabul etmeyiz.
Fakat, istersen, bedelini ödemek şartile onu kabul ede biliriz.>>> buyurdu.
Alıp üzerine giydi.
Onunla, Minber'e çıktığı zaman, görenlerin gözü kamaştı.
Peygamberimiz, bu Hulle'yi, bir müddet sonra, Üsâme b. Zeyd'e verdi.
Hakim b. Hizam, onu, Üsâme'nin üzerinde görünce, şaşırdı: «Ey Üsâ-
me! Zi Yezen'in Hullesini mi giydin?!» dedi.
Üsâme «Evet! Vallâhi, ben, ondan hayırlıyım!
Babam da, onun babasından hayırlıdır!» dedi. (101)
145
(97) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 344
(93) Ebû Duvad Sünen c. 4, s. 44, Dârimi Sünen c. 2, s. 151
(99) Ebû Davud Sünen c. 4, s. 45
(100) İbn-i Esîr Nihâye c. 1,s. 432-433, Firûzabadi Kamûsulmuhit c. 3, s. 370
(101) Zehebi Siyerü Älâmünnübelâ c. 3, s. 31
1. T. Medine Devri XI/F: 10
سوره بقره (0)
YanıtlaSilاشارات الاعجاز
(۳) معلوم و معهود اولا نه شيئه اشارت ايجون وضع ايدياله (ال) اداتي، بتون كتب سما و به نكن لا نلرنده دورانه ايدن معهود آخر ته اشار تدر و یا خود مذکور دلائل فطر به ایله عقل المدن گوزلری او کنده حاضر اولان و آخرت ايله الكيلان حقيقته اشار تدر.
(٤) مقدر بولونان نشسته نك صفتنه آخرت تعبیری، ذهناری نشته اولی به صویر جب اوندنه نشته اخرى به بالانتقال، امكان يولنى كوسترمك ايجون اختيار ايد يا مشدد.
(ه) يقين الله برابر تصديقي به لکده افاده ايدن [ يُؤْمِنُونَ ] كلم منه بدل [ يُوقِنُونَ ] تعبیری حشر مثله سی، شان و شبه لره بر محشر و بر مجمع اولد يفي الجون، تصديقدن فضله، ايقانه و يقين داها اهميتهلى اولد يفته اشار تدر. و يا اهل كتابك ادعا ايتد كارى ايمان، يقيندن خالى اولد يفندن، او نلرك ايراني، ايمان او لما ديفنه اشار تدر.
أُولَئِكَ عَلَى هُدًى مِنْ رَبِّهِمْ ] بو جمله ده کی نکتہ کرہ اشارت ايدن مأخذار مونار در:
(1) اولكى جماله الله بو جمله نك نظمى (٢) [ أوليك ] ايله اشارت هيه - (۳) أوليك عادہ کی اور اقاقه - (٤) [ عَلَى ] وه كى علويت (0) [ هُدًى ] ده کی تنگیر (7) [من ] (۷) در بهم تارہ کی تربیہ دن عبارت (یدی مأخذ ) در.
برنجي مأخذ ] بو جمله لي ما قبليله باغلايات مناسبتار در برنجی مناسبت بو حمله ما قبلندن نشئت ايدن (اوج سواری) جوابدر.
(برجیسی) هدايتدن نشئت ايدن او كوزل وصغرى لابس اولار مه هدایت تختی اوستنده او تورانه او شخصاري كورمك ايسترين سائله جوابدر.
(ایکنجیسی) او آدملرك هدايتة استحقاقه و اختصاصاری نه دندر؟ دبیر سوال ايدن سامعه جوابدر. يعني علت و سبب [ أوليك ] ايله اشارت اليديان وصفار در.
[ سؤال ؟ ] ابقاً مذكور وصفرك تفصيلاً ذكر كريني [ أولئك ] كلمہ سندھ کی اجمال، داها واضح ؟ صورنده سیمی کوسترییور ؟ [ الجواب ] اجمال، بعض تفصيلدن داها واضح اولور. بالخاصه مطلوب به حاج شید نه مركب اولديغى زمانه سامعك غباوتي و يا نسياني طولا سياه، او مركبك اجزاني مزج التموله سیبی چیقار مع مشكل اولور .
بالانتقال
YanıtlaSilBi'l-intikal: İntikal ile, geçerek
دلائِلِ فطرية
Delail-i fitriye: Yaratılışa ait deliller
دوران
Deveran: Dönüp dolanma
آبرا
Ecza: Parçalar
أهْلِ كِتَابٌ
Ehl-i kitab: Hristiyan ve yahûdiler
غَباوت
Gabavet: Ahmaklık, akıl-sızlık
الجمال
İcmal: Özetleme
اختار
İhtiyar: Tercih etme
إيقان
fkan: Sağlam ve kesin bilme
استحقاقى
İstihkak: Hak etme
كتب سماوية
Kütübü semaviye: Semavi kitaplar
معهود
Mahad: Bilinen, tanınan
مختر
Mahşer: Toplanma yeri
مطلوب
Matlab: İstek, istenilen
مأ Me'haz: Kaynak
تجمع
Mecma : Toplanma yeri
موج
Mezc: Kanştırma, katma
مذكور
Mezkûr: Bahsi geçen
مقدر
Mukadder: Sözün gelişinden anlaşılan
مركب
Mürekkeb: Birkaç şeyden oluşturulan
نَفْتَه
Nes'e: Ortaya çıkış, yaratılış
نَفْنَتْ
Neş'et: Ortaya çıkma
نيان
Nisyan: Unutma
سايع
Sami: İşiten
تفصيل
Tafsil: Açıklama
تنكير
Tenkir: Bir ismi belirsiz kılma
علوية
Ulviyet: Yücelik
وضع
Vaz: Koyma
يقين
Yakin: Sağlam ve kesin bilgi
Vazih. Açık
3- Ma'lům ve ma'hüd olan şeye işaret için vaz edilen (J) edåtı, bütün kütüb-ü semåviyenin lisânlarında deverån eden ma'hûd ahirete işarettir.
YanıtlaSilVeyahud mezkůr deläil-i fıtriye ile akılların gözleri önünde hazır olan ve âhiret ile anılan hakikate işarettir.
4- Mukadder bulunan neş'enin sıfatına âhiret ta'biri, zihinleri neş'e-i ûlâya çevirip, ondan neş'e-i uhraya bil'intikāl, imkân yolunu göstermek için ihtiyår edilmiştir.
5- Yakin ile beraber tasdiki birlikte ifade eden يؤينون kelimesine bedel يوقفون tabiri haşir mes'elesi, şekk ve şübhelere bir mahşer ve bir mecma' olduğu için, tasdikten fazla, ikän ve yakin daha ehemmiyetli olduğuna işarettir. Veya ehl-i kitabın iddia ettikleri îmân, yakinden håli olduğundan, onların îmâni, îmân olmadığına işarettir.
Bu cümledeki أُولَئِكَ عَلَى هُدًى مِنْ رَبيعة
nüktelere işaret eden me'hazler şunlardır:
1- Evvelki cümle ile bu cümlenin nazmı
2- أوليك ile işaret-i hissiye -3- أوليك 'deki
uzaklık 4- ) على ('daki ulviyet 5- ) هدى ( 'deki tenkir 6- )ين (
7- ) ربية( 'deki terbiyeden ibåret "Yedi Me'haz"dir.
Birinci Me'haz: Bu cümleyi makabliyle bağlayan münâ-sebetlerdir. Birinci münasebet: Bu cümle måkablinden neş'et eden "Üç Suâle" cevabdır.
Birincisi: Hidayetten neş'et eden o güzel vasıfları labis olarak hidayet tahtı üstünde oturan o şahısları görmek isteyen säile cevabdır.
İkincisi: "O adamların hidayete istihkāk ve ihtisasları nedendir?" diye suâl eden sâmia cevabdır. Yani illetve sebeb أوليك ile işaret edilen vasıflardır.
Sual: Sâbıkan mezkûr vasıfların tafsîlen zikirlerini أوليك kelimesindeki icmâl, daha vâzıh bir surette sebebi gösteriyor? Elcevab: İcmål,
bazen tafsîlden daha vâzıh olur. Bilhassa matlûb, birkaç şeyden mürekkeb olduğu zaman, sâmiin gabâveti veya nisyânı dolayısıyla, o mürekkebin eczâsını mezc etmekle sebebi çıkarmak müşkil olur.
112
YanıtlaSilALLAH'IN RAHMETİ
Bu sefer Allah şunu sorar:
Seni denizin ortasındaki dağa kim yerleştirdi, tuzlu suyun içinden tatlı suyu senin için kim çıkardı, senede bir kere meyve veren nar ağa-cında her gün bir meyveyi bitiren kim?
Secdede iken canını almamı istedin ben de senin bu isteğini yerine getirdim. Bütün bunları kim yaptı?
Adam:
Bütün bunları sen yaptın ya Rabbi diye cevap verir.
Bunun üzerine Allah şöyle buyurur:
İşte bütün bunlar benim rahmetimin sonucudur. Bu sebeple seni rahmetimle cennete koyuyorum.
Cebrail (as) şunu ekliyor:
Her şey Allah'ın rahmetinin bir sonucudur.""
Hz. Hasan (ra) Resulullah (sav) şöyle buyurduğunu rivayet ediyor:
"Bir Müslüman ölürken onun kalbinde hem ümit hem de Allah kor-kusu bulunursa Allah Teâlâ onu umduklarına nail, korktuklarından emin kılar."2
Ebu Hüreyre (ra)'ın rivayetine göre Resulullah (sav) şöyle buyurdu:
"Hiçbiriniz ameliniz sebebiyle kurtuluşa eremezsiniz.
Sahabe-i Kiram sordu:
Sen de mi? Ey Allah'ın Resûlü.
Resulullah (sav) şu cevabı verdi:
- Evet, ben de. Şu kadar var ki, Allah beni rahmetiyle kuşatmıştır.
Öyleyse Allah'ın rahmetine vesile olacak ameller işleyerek ona yak-laşın; sabah akşam ve gecenin bir kısmında Allah'a ibadet edin. İyi niyetle bunları yapmaya çalışırsanız, amacınıza ulaşırsınız."3
Enes b. Malik (ra) Resûlüllah (sav)'in şöyle buyurduğunu rivayet etti:
"Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız, müjdeleyiniz, nefret ettir-meyiniz."4
İbn Mesud (ra) şöyle diyor:
Lisanü'l-Mizan, 357; Duafäül-Ukayli, 639
* Beyhaki, Şuabü'l-İman, 2/524
Buhari, 6463; Müslim, 2816
Buhari, 69; Müslim, 1734
TENBİHÜ'L GÂFİLİN
YanıtlaSil113
"Kıyamet günü Allah'ın rahmeti insanları öylesine kuşatır ki, İblis dahi rahmetin bolluğundan ve şefaat edenlerin çokluğundan dolayı ben de affedilir miyim diye ümitlenir."
Resulullah (sav) şöyle buyurmuştur:
"Kıyamet günü bir nidacı arşın altında durup şöyle nida eder:
"Ey Muhammed ümmeti! Daha önce işlemiş olduğunuz benimle ilgi-li olan günahları bağışladım. Geriye kul hakları kaldı. Onları kendi ara-nızda helalleşin ve rahmetimle cennete girin."
Fudayl b. Iyaz şöyle diyor:
"Kul sağlıklı olduğu sürece Allah korkusu ile dolu olması evladır. Ya-ni sağlıklı iken ibadet etmeye gayret edip, günahlardan uzak durmalıdır. Hastalanıp ibadet ve itaatten zayıf düştüğünde ise ümit içerisinde olması evladır."
Fakih anlatıyor:
Allah (cc) Davud Peygambere şöyle vahyetti:
"Ey Davut! Günahkârları müjdele, sıddıkları da uyar.
Davut (as) sordu:
Günahkârları ne ile müjdeleyeyim, sıddıkları nasıl uyarayım?
Allah (cc) buyurdu:
Günahkârları müjdele ki, bir günah ne kadar büyük olursa olsun onu bağışlamak benim için zor değildir. Sıddıkları da amellerine güven-memeleri hususunda uyar. Çünkü benim adaletimle muamele ettiğim hiç kimse helak olmaktan (cehenneme girmekten) kurtulamaz."
İbn Ebi Revad, babasının ehli kitaptan birinden şunu naklettiğini anlatıyor:
"Allah Teâlâ şöyle buyurdu:
Ben sultanlar sultanıyım ve sultanların kalbine hükmederim. Bir mil-letten razı olursam krallarının kalbini şefkat ve merhametle doldururum. Bir millete de kızarsam, krallarının kalbine intikam duygusunu yerleştiri-rim. Öyleyse boşuna krallarınıza lanet okumakla uğraşmayın, bunun yerine size en çok acıyan Allah'ınıza tövbe edin."
Ebu Hüreyre (ra)'ın rivayetine göre Resulullah (sav) şöyle buyurdu:
Deylemi, Firdevs, 8871
Heysemi, Mecma', 5/249
mmpiri olarak bakogin
YanıtlaSilTARINTE BUGUN
- Birleşmiş Milletler Günü
1645 - Büyük İstanbul yangını.
1911 - Bediüzzaman'ın da iştirak ettiği Sultan Reşad'ın Rumeli Seyahati İstanbul'a dönüşle nihayet buldu.
1945 - Türkiye Birleşmiş Milletlere dâhil oldu.
26
ÇARŞAMBA
WEDNESDAY
HAZİRAN
JUNE
BIR AYET Sizden sözünü gizleyen de, açığa vuran da, gece saklanan da, gündüz meydana çıkan da Onun ilminde birdir.
Ra'd Suresi: 10
BİR HADİS
Kur'ân-ı Kerîm'de en büyük ayet, "Ayete'l-Kürsî'dir.
İbni Mündeveyh
Hakkı tanıyan, hakkın hatırını hiçbir hatıra feda etmez.
HİCRİ: 20 ZİLHİCCE 1445 - RUMI: 13 HAZİRAN 1440
Münazarat
HIZIR: 52 - GÜN: 178 KALAN: 188 - GÜN. UZ: 0 DK
İmrak Günes Öğle
İkindi Aksam Yatsı
бәибәр елuos siu
YanıtlaSilTARİHTE BUGÜN
-1037-Ibni Sina'nın vefatı.
1921 - Adapazarı'nın kurtuluşu.
1921 - Zonguldak'ın kurtuluşu.
1934 - Soyadı Kanunu kabul edildi.
1946 - Rize Çay Fabrikası'nın temeli atıldı.
Kuzey yarımkürede Yaz Gündönümü
HAZİRAN
21 CUMARTESİ
25 1446 ZİLHİCCE
RUMI: 8 HAZİRAN 1441
HIZIR: 47
İmsak
BİR AYET
Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan ve adâletle şahitlik eden kimseler olun.
(Maide: 8)
BİR HADİS
Anne babasını razı eden Allah'ı razı etmiştir. Anne ve babasını kızdıran Allah'ı kızdırmış olur.
(C. Sağîr, No: 3553)
Peder ve validenin arzuları pek mühimdir. Kur'ân-ı Hakîm bir âyet-i kerimede, beş tarzda onlara karşı şefkat ve hürmete emreder. Barla Lahikası
İmsak
Güneş
Öğle
İkindi Aksam
Yatsı
Günes
Öğle
İkindi
Aksam
Yatsı
78\Hadislerden Seçmeler
YanıtlaSilCamilere gidenler/Nur ile müjdelenenler
Büreyde'den (ra) rivayetle:
Karanik gecelerde camilere gelenleri Kıyamet Gününde tam bir nur ile müjdele.
Ebu Davud, Salat: 49: Tirmizi,
Mevakit: 51.
***
Çok hamd edenler
İmran ibni Husayn'dan (ra) rivayetle:
Kıyamet Günü Allah kullarının en üstünler çok hamdedenlerdir.
Taberanî'nin Kebir'inden
***
Çok salavat getirenler
İbni Mes'ud (ra) rivayet ediyor:
Kıyamet Gününde insanlar içerisinde ban en yakın olan bana en fazla salavat getirendi Tarihinde
Ebu Said'den (ra) rivayetle:
YanıtlaSilKıyamet Günü Muhacirler için üzerinde kor el kudan emin olarak oturacakları altından min-berler vardır.
1,
Bezzar'dan.
***
1.
Ebu Said'den (ra) rivayetle:
Kıyamet Günü muhacirlerin üzerine otura-cakları altından minberler vardır. Onlar korku-dan emin olacaklardır.
Hâkim'in Müstedrek'i ve İbni Hibban'dan.
***
Ağaç dikmek
Enes rivayet ediyor:
Birinizin elinde bir fidan olduğu sırada Kıya-met kopacak olsa, onu dikmeye gücü yeterse dik-sin.
Müsned, 3: 184, 191.
***
a
İstiğfar
Ebu Mûsa (ra) rivayet ediyor:
Allah ümmetim için bana iki güvence indirdi: Biri "Sen içlerinde olduğun hâlde Allah onlara
GÖNÜL HAYRAN OLDU
YanıtlaSilBUGÜN...
Rıfat Araz
Nefsi saldı yakasından, Gönül, hayran oldu bugün!.. Sıyrıldı ten hırkasından, Gönül, hayran oldu bugün!..
Gül'e döndü ay yüzünü, Arş'a saldı kalp gözünü!.. Özde bulup Dost izini; Gönül, hayran oldu bugün!..
Hâlde nefes, dilde du'â, Yûsuf kokar bu ar, hayâ!..
Aşk sırrına çalıp maya, Gönül, hayran oldu bugün!..
Hatır yaptı, hatır sordu; Gül mührünü öze vurdu!.. Yakûp gibi yanıp durdu; Gönül, hayran oldu bugün!..
Ahdi güzel, vefâsı hoş, Seyr u sülük cefâsı hoş; Gül elinden safâsı hoş...
Gönül, hayran oldu bugün!..
Tedbir koydu baht yayına, Âlem düştü kul payına!.. Dalıp ma'nâ sarayına, Gönül, hayran oldu bugün!..
Üç kişiye hürmet olmaz: Cenazede para ile ağlıyan kadına hürmet yoktur. Onun kazancı da lanetlenmiştir. Şarkıcılara hürmet yoktur, malları bereketsizdir, kazançları da melundur. Bunları dost edinenler de (hoş gören de) melundur. Riba yiyenin de hürmeti yoktur. Onun malında da bereket yoktur.
YanıtlaSilRavi: Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
Sayfa: 267 / No: 10
Ramuz El-Ehadis
114
YanıtlaSilALLAH'IN RAHMETİ
"Şayet mü'minler Allah'ın azabının büyüklüğünü bilmiş olsalardı, hiç biri cennete girme ümidini taşıyamazdı. Kâfirler de Allah'ın rahmetinin genişliğini bilmiş olsalardı, hiç biri Allah'ın rahmetinden ümidini kes-mezdi."
Ahmed b. Sehl anlatıyor:
Yahya b. Eksem'i rüyada gördüm ve ona Allah'ın kendisine nasıl davrandığını sordum.
Şöyle dedi:
Rabbim beni huzuruna çağırıp dedi ki:
- Ey kötü ihtiyar! Yapacağın her şeyi yaptın.
Ben dedim ki:
Ya Rabbi benim senden rivayet ettiğim hadise göre böyle olma-malıydı.
Allah Teâlâ:
Rivayet ettiğin nedir? diye sorunca şöyle dedim:
Abdürrezzak'ın Ma'mer'den onun Zühri'den Zühri'nin Urveden, Ur-ve'nin Hz. Aişe'den, onun da Peygamber'imizden Resulullah (sav)'in de Cebrail'den (as) haber verdiğine göre sen şöyle buyurmuşsun:
"İslam uğruna saçı beyazlamış (yaşlanmış) hiçbir kimse yoktur ki, ben ona azab etmek isteyip de sonra ondan haya ettiğim için bundan vaz-geçmiş olmayayım." Ben de yaşlı biri olduğuma göre ceza çekmemeliyim.
Bunun üzerine Allah (cc) şöyle buyurdu:
Abdürrezzak, Mamer, Zühri, Urve, Aişe, Peygamber (as) ve Cebrail hepsi de doğru söylemişler. Benim böyle söylediğim de doğrudur. Ey Yah-ya! Ben İslam uğrunda saçlarını beyazlatmış olan kimseye azap etmem. Sonra amel defteri sağından verilenlerle birlikte cennete götürülmem em-redildi.
Hz. Ömer'den rivayet ediliyor:
Bir gün Hz. Ömer, Resulullah (sav)'in yanına girdiğinde onu ağlar-ken görünce sordu:
Ey Allah'ın Resûlü! Seni ağlatan şey nedir?
Resulullah (sav) şöyle cevap verdi:
Müslim, 2755 *Keşfü'l-Hafa, 742
TENBİHÜ'L GAFİLİN
YanıtlaSil115
"Cebrail (as) bana gelip dedi ki:
Allah İslam Dini uğrunda saçlarını beyazlatan kimseye azap etmek-ten hayâ eder. Peki, Müslüman olarak yaşlanmış olan biri nasıl olur da Allah'a isyan etmekten utanmaz."
Fakih diyor ki:
O halde yaşlı Müslüman'a yakışan, bu nimetin kıymetini bilip, Allah-'a şükretmektir. Ayrıca günah işleyeceği zaman Allah'tan ve kendisiyle sü-rekli beraber olan yazıcı meleklerden utanıp bu günahtan vazgeçmeli ve Allah'a itaate yönelmelidir. Çünkü ekin olgunlaşınca bekletilmeden top-lanır.
Aynı şekilde bir Müslüman gençliğini de Allah'tan korktuğu için gü-nahlardan sakınıp, ibadet ve itaatle meşgul olarak geçirmelidir. Çünkü genç olan kişi de ölümün ne zaman karşısına çıkacağını bilemez. Ama eğer gençliğini Allah'a ibadet ve itaatle geçirirse, Allah onu kıyamet gü-nünde arşının gölgesinde barındırır. Nitekim aşağıdaki hadis bunu açıkça ifade etmektedir.
Ebu Hüreyre (ra)'ın rivayetine göre Resulullah (sav) şöyle buyurdu:
"Yedi sınıf insan vardır ki, arşın gölgesinin dışında hiçbir göl-genin bulunmadığı kıyamet günü Allah bunları arşının gölgesinde gölgelendirir:
1. Halkına adaletli davranan yönetici.
2. Gençliğini Allah yolunda harcayan Müslüman.
3. Kalbi mescitlere bağlı olan kimse. Bir namazdan çıktığında büyük bir istekle diğer namazı bekleyen kişi.
4. Allah rızası için birbirini seven; Allah için bir araya gelen ve aynı gaye ile birbirinden ayrılan iki Müslüman.
5. Yalnız kaldığında Allah'ı zikredip gözlerinden yaş gelen kimse.
6. Sağ eliyle verdiğinden sol elinin haberi olmayacak şekilde gizlice sadaka veren kimse.
7. Kendisini şerefli ve güzel bir kadın ilişkiye çağırdığı halde 'ben Allah'tan korkarım' diyerek bunu kabul etmeyen kimse.
Allah, her şeyin doğrusunu en iyi bilendir.
'Keşfu'l-Hafa, 1/284
Buhari, 660; Müslim. 1031
سور ها نفره (0)
YanıtlaSilالحالات الرحمان
(او جنحبي ) هدايتك نتیجه ی تره سی و هد بنده کی لذت و نعمت نه درا و بیر سوال ابو نه سالار جوابدر یعنی هداینده سعادت دارین وار در هدایتان نتیجه ، نفس هد بندر هد ابنك محرومی عنه هدا بندر زیرا هدایت، قد داننده بیون به نعمندر و وجدانی به الزند و روهای جنبیده نام لکه ضلالت، روحك جهنمیدر او بله ده ( وبالأخيرة ) آخرتك فلاح وسعادتي
انتاج ايدر
ايكنجي مأخذ ) ( أوليك) ليله يا بيلان اشارت حسیه به شینگن متعدد صفقة الرين ذكر التملك او شيئك ذهن كرده نجم ايمنه و عقلده حاضر و غير الده محسوس او لمر سنه سبب اولديفة اشار تدر. مع هذا، سابقاً ذكر كرند نه به معهودیت چیقار، بو معهودیت ذکر به معهودیت خارجيه لدینہ قابو آچار خارجی اولان معهود بنا وندن، ممتاز و مستثنا انسانه اولد فاري برارز ایدر که نوع بشر ایجنده کوزینی آچوب با قانارك كوزلرينه اله أول او نارك بارانباری
چار یار
و هيجي مأخذ ) اور اخلفي افاده ايدن ( أوليك ) او نارك في الجمله يا قين اولد قاري والده اوراقہ کو ستر یلمه لری، علو مرتبه لرينه مجازی بر اشارت اولدیفنه اشار تدر. چونکه اوز اقده بولونا ناره با قی الدیغی زمانه، بویجه آن اوز و نارى كورونور. مع هذا، زماني و مكاني اولان بعد حقیقی قصد ايد بايرن، بلاغته داها او يفون اولور چونکه بتون عصر لی، عصر سعادت کی بو آیتی ذكر ايد بیورلی اویله ايه ( أُولَئِكَ ) ايله يا بيلان اشارت، صفرك أو لم ينه اشار تد. و بو اعتبار له بعد، حقیقی اولور، مجازی دیگلور بناء عليه او نارك حقيقتاً زمان و مکانجه او زاحه اولد قاری حالده اشارت حسیه ایله کوستر یلا مولوی، عظمت الرینه و علو مرتبه لرینه
اثار ندر
درد کی مأخذ ) علويتي افاده ابدين ( على ) کلمه سیدر. ار قداسه اشیا و شیلی آراسنده اویله مناسبتار وار در که او مناسبتاه او ناری آیینه کمی با میور هر پریسی او نه کسی کو سر بیور برینه با قیلدیغی زمانه، او نه کیسی کورونور. مثلا به پارچه جام بیون و صحرایی کوستر دیگی کجا. بعضاً اولورکه، به حکم اوزون و خیالی به ماجرایی ها كوتريد. به طعمه، يک عجیب به وقوعاتی
Belägar: Halle uygun sor soyleme
YanıtlaSilبناء علية
Bindenaleyh: Bunun üzenne
بعد Bud: Uzakhk
حلالة Dalater: Haktan sapma
فلاخ Feldh: Kurtuluş
في المثل
Filcümle: Hasılı
هدايت
Hidayet: Doğru yolda olma
التاج
Intde: Netice verme
إشارت حشيه
sareti hissiye: Hislere hitáb eden işaret
معهودیت
Mahildiyet: Bilinme, taun-
معهوديت خارجية
Mahudiyet-i hariciye: Zi-
hinden değil, lafizla bilinme
معهوديت Mahadiyet-i zikriye: An-
makla bilinme, tanınma
ذكريه
Maahaza: Bununla beraber
مع هذا
Mahsüs: Hissolunan
تخشوش
Mümtaz: Seckin
منتاز
Müteaddid: Bir çok
متعدد
نفس هدايت
Nefs-i hidayet: Hidayetin kendisi
سعادت دارین
Saadet-i dâreyn: Dünya ve âhiret saadeti
سابقاً
Sabikan: Bundan evvel
سائل
Sail: Sual eden
تبارز Tebriz: Belli olma
Tecessüm: Cisimlenme
علو مرتبه
Ulive-in mertebe: Mertebece yükseklik
وقوعات
Vukuat: Olaylar
ذكر
Zikir: Anma
5 Stre- Balans, S
YanıtlaSilÜçüncüsü: "Hidayetin neticesi, semeresi ve lhidayetteki lezzet ve ni'met nedir?" diye sual eden såile cevabdır. Yani hidâyette saadet-i dåreyn vardır. Hidâyetin neticesi, nefs-i hidâyettir. Hidayetin semeresi, ayn-ı hidayettir. Zirá hidâyet, hadd-i zâtında büyük bir ni'mettir. Ve vicdânî bir lezzettir. Ve ruhun cennetidir. Nasıl ki dalâlet, ruhun cehennemidir. Öyle de وبالأخرة ahiretin felâh ve saadetini intâc eder.
İkinci me'haz: اوليك ile yapılan işaret-i hissiye, bir şeyin müteaddid sıfatlarını zikretmek, o şeyin zihinlerde tecessüm etmesine ve akılda hazır ve hayålde mahsûs olmasına sebeb olduğuna işarettir. Maaházá, sâbıkan zikirlerinden bir ma'hûdiyet çıkar. Bu ma'hůdiyet-i zikriye ma'hûdiyet-i hâriciyelerine kapı açar. Harici olan ma'hûdiyet-lerinden, mümtâz ve müstesná insanlar oldukları tebârüz eder ki, nev'-i beşer içinde gözünü açıp bakanların gözlerine en evvel onların parıltıları çarpar.
Üçüncü meʼhaz: Uzaklığı ifade eden اوليك onların filcümle yakın oldukları halde uzak gösterilmeleri, ulüvv-ü mertebelerine mecâzî bir işaret olduğuna işarettir. Çünki uzakta bulunanlara bakıldığı zaman, boyca en uzunları görünür. Maaházá, zamani ve mekânî olan bu'd-u hakîkî kasdedilirse, belägate daha uygun olur. Çünki bütün asırlar, asr-ı saadet gibi bu âyeti zikrediyorlar. Öyle ise اوليك ile yapılan işaret, safların evvellerine işarettir. Ve bu i'tibârla bu'd, hakiki olur, mecâzî değildir. Binâenaleyh onların hakikaten zaman ve mekânca uzak oldukları halde işaret-i hissiye ile gösterilmeleri, azametlerine ve ulüvv-ü mertebelerine işarettir.
Dördüncü me'haz: Ulviyeti ifade eden ) على ( kelimesidir. Arkadaş! Eşya ve şeyler arasında öyle münasebetler vardır ki, o münasebetler onları ayna gibi yapıyor. Her birisi ötekisini gösteriyor. birisine bakıldığı zaman, ötekisi görünür. Meselâ bir parça cam büyük bir sahrayı gösterdiği gibi, bazen olur ki, bir kelime, uzun ve hayâlî bir mâcerâyı sana gösterir. Bir kelime, pek acib bir vukūâtı
114
YanıtlaSilOSMANLI HUKUK TARİHİNDE MECELLE
f) Suriye (Şam) Üniversitesi Hukuk Fakültesi hocalarından Muhammed Said el-Mchasini tarafından 1927 senesinde Ali Haydar Efendi'nin Durer'ul-Hukkam'ı tarzında arapça olarak üç eild ha linde kaleme alınmış olan Mecelle şerhinin en büyük özelliği; mad-delerin modern kanunlarla mukayesesini ihtiva etmesidir "".
g) Mecelle'nin arapça şerhleri içerisinde en mufassalının sa-bik Humus milftisi Muhammed Halid el-Atasi'nin başlayıp, oğlu Muhammed Tahir el-Atasi'nin ikmal ve neşr ettiği altı ciltlik şerhi olduğu kaydedilmektedir. 1930-1937 seneleri arasında Humus'ta tab olunmuştur. Mecelle'nin istinad ettiği fıkhi kaynakları zikre-der"
h) Arapça olarak yazılmış bir diğer Mecelle şerhi ise Bağdad Hukuk Fakültesi Dekanı Milnir el-Kaadi tarafından mevzulara göre bablara ayrılmış, Bağdad'da 1936-1942 seneleri arasında tab edil-miş beş cildlik bir eserdir"".
1) G. Sınapian'ın Fransızca olarak kaleme aldığı Code-Civil Ottoman isimli kitab, Mecelle'nin fransızca tercemesi mahiyetinde ise de Mecelle'nin; 9, 11, 12, 13, 14, 15 ve 16. kitaplarındaki mad-delerden bazıları ile Fransız Medeni Kanunu arasındaki bir muka-yeseyi ihtiva etmesi bakımından bir nevi şerh olarak mütalea olu-nabilir"".
j) Evkaf-ı Hümayun İdare Meclisi reisi Kuyucakh-zade Meh-med Atıf Bey tarafından başlanılan Mecelle şerhi; şârihin vefatı dolayısiyle tamamlanamamış ve K. el-Şirket'te kalmıştır"". Eksik olmasına rağmen Mecelle şerhleri içerisinde meşhurdur. Muhtelif tabları mevcuttur.
k) Kitab'ul Edillet'il Asliyyet'il Usûliyye Şerh Mecellet'-il - Ahkâm'il - Adliyye fi Kısm'il Hukuk'il Medeniyye: Mecelle'-deki kavaid-i Külliyye'nin kaynakları ve şerhi mahiyetindedir. Su-riye (Şam) Hukuk Fakültesi öğretim üyelerinden Muhammed Said el-Gazzi tarafından arapça olarak kaleme alınmıştır. 1919 senesinde üç küçük cild halinde Şam'da neşr edilmiştir.
1) Tatbikat-ı Mecelle: Mansûri-zade Mehmed Said Bey ta-rafından te'lif edilmiştir. K. el-Buyûa âid Fıkhi meseleleri Kavaid-i
110. bk. Felsefet'ut-Teşri, s. 68-69.
111. Aynı eser, s. 69.
113. Aynı yer.
113. İst., 1888, 341 s.
114. Hayatı için bk. Osmanlı Müellifleri, I, 388; Meşhur Türk Hukukçuları, s. 341-343.
115. İst., 1315, 508 s.
116. bk. Felsefet'ut-Teşri, s. 68.
624
YanıtlaSilHADIS-I ŞERİFLER
Ravi: EBU SAID'den r.a. naklen HAKİM.. Menkibeleri, 22, ve 65. Hadis-i Şerifte..
۱۳۳۰ الوَحْدَهُ خَيْرٌ من جليس السوء ، والجليس الصالح خَيْر مِن الوَحْدَة وَ إِمْلَاهِ الْخَيْرِ خَيْرٌ مِنَ السُّكُوتِ ، وَالسُّكُوتِ خَيْرٌ مِنْ إِمْلاء الشر .
( رواه البيهقي عن أبي ذر )
1330) «Yalnızlık,
lıktan hayırlıdır. Faydalı İMLA, sükûttan hayırlıdır. Süküt durmak ise, şer İMLA'dan hayırlıdır..>>>
1MLA: Yazı yazmak, doldurmak gibi lugat manalarına gelir.. Da. ha ziyade bir eser yazmak, manasına alıyoruz.. Boş durmaktansa böyle yapmalı..
Ravi: EBUZER'den r.a. naklen BEYHEKİ.. Menkıbeleri, 12. ve 16. Hadis-i Şerifte..
۱۳۳۱ الْوُضُوءِ قَبْلَ الطَّعَامِ وَبَعْدَهُ يَغْنِي الْفَقْرَ وَهُوَ مِنْ سُنَنِ الْمُرْسَلِينَ . ( رواه الطبراني عن ابن عباس )
1331) «Yemekten evvel ve sonra VÜDÜ fakirliği giderir.. Sonra, pey. gamberlerin sünnetlerindendir..>>
** *
VÜDÜ: Herne kadar abdest almak manâsına ise de, burada el yıka-mak manasını taşır.. Haliyle abdest alınırsa daha iyi olur..
Ravi: IBN-1 ABBAS'tan r.a. naklen TABERANI.. Menkıbeleri, 9. ve 42. Hadis-i şerifte..
( رواه الترمذى ) ۱۳۳۲ الْوَلَدُ ثَمَرَةُ الْقَلْبِ ، وَإِنَّهُ مِنْ رَيْحَانِ الْجَنَّةِ .
1332) «Çocuk, kalb meyvesidir. Ve o, cennet kokusundandır..>>
Bu Hadis-i şerif çocukların neden çok sevildiğinin hikmetini anlat maktadır.
Ravi: TİRMİZİ.. Menkıbesi, 13. Hadis-i şerifte.. ** *
*
**
**
*
VE VAAZ ÖRNEKLERI
YanıtlaSil625
١٣٣٣ الويل كل الويل لمن تَرْكَ عِيالَهُ بِخَيْرٍ ، وَقَدِمَ عَلَى رَبِّهِ بِشَرٌ . ) رواه الديلمي عن ابن عمر )
1333) «VEYL, -ama bütün VEYL, çocuklarıma hayır bırakıp Rabbına şer götürenedir..>>>
VEYL: Kelimesinin izahı: 1320 numaralı Hadis-i şerifte geçti..
Ravi: 1BN-İ ÖMER'den ra. naklen DEYLEMI.. Menkıbeleri, 4. ve 7. Hadis-i Şerifte..
١٣٣٤ وَالَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ لِتَأْمُرُنَ بالمَعْرُوفِ ، وَلَتَنْهَوْنَ عَنِ المُنكَرِ، أَوْ لَيُوشِكُنَّ اللَّهُ أَنْ يَبْعَتَ عَلَيْكُمْ عَذَابًا مِنْهُ ، ثُمَّ تَدْعُونَهُ فَلَا يَسْتَجِيبُ لَكُمْ ( تيسير الوصول )
1334) «Varlığımı kudreti ile tutana yemin olsun; iyiliği emredecek, kötülükten alacaksınız.. Aksi halde Allah-ü Taâlâ, tarafından size bir azab göndermesi yakındır. Sonra.. Dua edersiniz; le-hinize kabul etmez..>> **
Batan bir gemide felaket, bütün yolcularınadır. Bu sebeble birinin yaptığı yanlış harekete, diğerleri mani olmak zorundadırlar..
TEYSİR'ÜL-VÜSUL adlı eserden.. İzahı 1191. Hadis-i şerifte..
حرف لا
١٣٣٥ لا تأكلوا بالشمال ، فإنَّ الشَّيْطَانَ يَأكل بالشمال . ( رواه ابن ماجه )
(y) - LAMELIF - HARFİ İLE BAŞLAYAN
HADİS-İ ŞERİFLER
1335) «Solla yemeyiniz, çünkü şeytan solla yer..>>
Yemek dalma sağ elle yenir..
Ravi: IBN-I MACE.. Menkıbesi, 68. Hadis-i Şerifte..
Hadis-i Şerifler, F: 40
Ç
YanıtlaSiltarih devirlerinden her biri: İlk Çağ. Orta Çağ, Yni Çağ, Yakın Çağ 2.devir 3. zaman dilimi
cadas 1 : چاغداش.cağımızda yaşayan (mua sir) 2. yaşadığımız çağa uygun (asri, modern)
3 aynı çağda bulunan
çah چاه : kuyu, çukur
palaktikabuk, çevik
چالی : dalla cok catalli ve sapları odunsu küçük boylu bitki
camur 1 : چامور.balçık, hamur kıvamında yapı lan toprak 2 harç, çimento, kum vb. karışım, hamur kıvamında inşaat malzemesi 3.(mec.) birleştirici, yapıştırıcı (madde)
cap 1 : چاپ.buyüklak, ölçü 2.değer 3.çemberin merkezinden geçen kiriş
capulcu چاپولجی : talancı, yağmacı
Car 1 : چار.Rus imparatoru, Rus kralı 2.Bulgar
kralı
car چار : dört
car-çiz چار چیز : dort şey
çar ü naçar (carnaçar( چار و ناجار : careli veya çaresiz, ister istemez
care 1 : چاره.çözüm yolu, çıkar yol; kurtuluş yolu 2. tedavi yolu
care-i halas چاره خلاص : kurtuluş çaresi (yolu(
care-i Kur'aniye چاره قرآنبه : Kur'an'ın gösterdiği
çare
care-i necat چاره نجات : kurtuluş yolu
care-i tahfif چاره تخفیف : hafifletici care
care-i yegane چاره یگانه : tek care
çak 1 : چاند.yarılma ve çatlama sesi 2.yarma, çat-latma
arhark bak. çark)
parh-1 saadet چرخ سعادت : mutluluk düzeni mutlu hayat düzeni
park چرخ : ekseni etrafında dönen teker lek şeklinde makina parçası 2.düzen, sistem 3.gök sistemi (felek) 4.talih, şans 5.dönme, dönüş 6. tuzak
çarşadınlara ait elbise uzerine gi yilen örtü, üstlük
cars چارشو dükkanların yer aldığı alış veriş yeri
çarşı-yı âlem چارشو عالمdunya veya kainat
çarşısı
carşı-yı ticaret چارشوی تجارت : ticaret çarşısı
Çaycı Emin جايجي أمين : Aslen Vanlı olan Emin
Bey. Doğu Anadolu bölgesinden sürgün ola rak Kastamonu'ya gönderildi. Kastamonu'da Nasrullah Camiinin şadırvanında bir çay oca ğı işletiyordu. Emin Bey Kastamonu'da iken, Üstad Bediüzzaman'ı Kastamonu'da Çarşı Polis Karakoluna getirmişlerdi. Emin Bey Be diüzzaman'ı o zaman tanıdı. Küçük bir alış verişle başlayan hizmeti, ömrünün sonuna kadar devam etti.
Van'daki ismi Yemen Beydi. Üstad Bediuz-zaman, onun ismini Emin Bey olarak değiş tirdi. Risale-i Nur talebeleri arasındaki ismi ise Çaycı Emin'di. Aynı zamanda doğudaki aşiret beylerinden olan Emin Bey, Kastamo nu'da uzun süre Bediüzzaman'a hizmet etti. 1943'de Denizli Hapishanesinde dokuz ay ceza gördü. 1967 yılında Van'da bir trafik ka zasında şehit oldu. Rahmetullahi Aleyh
cayhane چای خانه : cay evi, çay içilen ve oturup sohbet edilen yer
çehre 1.2 : چهره.görünüş, şekil
çekirdek 1 : چكردك.etli meyvelerin tohumu 2.(mec.) bir şeyin temeli, özü
çekirdek-i asli چكردك أصلى : asli çekirdek (mec.( esas öz; başlangıç, başlangıç durumundaki öz, temel, dayanak
çekirdeki esasiye چكردك أساسيه : esas çekirdek, (mec.) ilk temel, dayanak, öz
çekirdeki insaniye چكردك إنسانيه : insan varli-ğının çekirdeği, (mec.) insan varlığının özü, dayandığı temel (ruh, mânevi kalb(
çekirdek misal چكردك مثال : cekirdek benzeri,
çekirdek gibi
cele-cepe چله چپه : saga sola
155
YanıtlaSilçiftçi misal چیفتحی مثال : çiftçi gibi
çekmek
pekmek 1 : جكمك.tartmak 2.germek 3 içine almak, emmek 4.bir yerden başka bir yere sü rüklemek, veyak 5.geri almak 6. zor durumla-ra katlanmak, dayanmak. vb
sendan چندان : gerçi, her ne kadar
esm 1 : چشم.gz su kaynağı
pesmi alil چشم علیل : hastalıklı göz, sakat göz; (mec.) gerçeği görmeyen göz
esmi dil چشم دیل : kalb gözü, gönül gözü
çeşm-i im'an چشم إمعان : dikkatli göz, dikkatli bakış
çeşm-i istikbal-bīnīsi چشم إستقبال بينيسی : gelece ği gören gözü
pesme چشمه : su kaynağı 2.depodan boru veya muslukla akan su
çeşme-i in'am ve ihsan چشمه إنعام و إحسان : inam ve ihsan çeşmesi, (mec.) Allah'ın (c.c.) kulla-rına verdiği ni'metlerin ve yaptığı iyiliklerin, çeşmenin kesintisiz akması gibi, zaman için de sürekli ve kesintisiz devam etmesi
çeşme-i İslam چشمه إسلام : Islam çeşmesi, (mec.) hakikatlerin taze ve bitmeyen kaynağı olan İslam dini
çeşme-i Rabbani چشمه ربانی : Allah'ın (c.c.) çeş-mesi, (mec.) su kaynağı
çeşme-i Rahmet چشمه رحمت :Rahmet çeşme-si; 1. (mec.) bol ve devamlı olan Allah'ın (c.c.) rahmeti ve merhameti 2.Allah'ın (c.c.) mer-hametinin eseri olan su kaynağı
çeyrek جاريك : bir bütünün dörtte biri
çığır 1 : چیغیر toplumda etki meydana getiren yenilik veya değişiklik 2.yeni yöntem, yeni tarz
çıra چيرا : reçineli ağacın çabuk tutuşan kısmı
cira (cera( چراغ : kandil lamba, mum 2.ışık, ışık kaynağı 3.çırak, usta yardımcısı
cirpi چیری : dal parçası
çiçek چيچك : bitkilerde yumurtalığın ve döl-leyici tozların bulunduğu organları, renkli ve güzel şekilli, kokulu taç yaprakları taşıyan kısım
çiçek-i ekber جيجك أكبر : en büyük çiçek
çiçekdanlık 1 : چیچکدائلق ciceklik saksı
çiçekdar چیچکدار : çiçekli
çiftçi چیفنجی : geçiminin tarımla sağlayan, rençber
çün (çün)
ile çille( له : ahmet, sıkıntı, eziyet 2.ka-palı yerde yalnız başına, bir kısım ihtiyaçla rının karşılanması imkânından yoksun ka-larak, nefsin terbiyesi için ibadetle geçiriler kırk gün
çilehane چله خانه : yalnız başına, bir kısım ih-tiyaçların karşılanması imkânından yoksur kalarak, nefsi terbiye için kırk gün ibadetle geçirilen kapalı yer
çilehane-i uzlet جلهخانه عزلت : yalnız başına ve
çile içinde ibadet yapılan yer
çilingir چپلنگیر : kilit, anahtar gibi ince ve kü çük demircilik işleri yapan usta
cimen من : sık ve kısa ot
cimengah چمنگاه : çimenlik, cimen sahası
çin چین : büklüm kıvrım, kırışıklık; dalga
cin-i cebin چین جسين : alın kırışıklığı
Çin چین : büyük bir uzak-doğu ülkesi. Başşeh ri Pekin, nüfusu bir milyarı aşkın, dili Çince dini Bu-dizm, Taoizm ve Konfüçyüs'cülü gibi batıl olan doğu dinleri yanında daha a sayıda insanların benimsediği Müslümanlı
ve Hıristiyanlık
Çini Maçin چین ماچین : Cin ve Çin'in güneyin deki ülkeler (Vietnam, Tayland, Kamboçya, Bin manya v. s.)
çingene چنگانه : Dunyanın çeşitli ülkelere da ğılmış, göçebe olarak çadırlarda yaşayan, es mer tenli bir topluluk veya bu topluluğun bi ferdi, aynı manada başka bir terim Roman
çingenelik چنگانه لك : )mec.) arsızca aç gözlü
lük; cimrilik
çirkab چرکاب : çirkef, pis su, iğrenç.
çirkâb-ı hayat-ı maddiye چرکاب حیات ماديه maddi hayata ait çirkeflik (iğrençlik)
çirkef چرکف : pis su; iğrenç
Çivril چوری : Isparta'nın doksan km. kuzey batısında Denizli iline bağlı bir ilçe
çöl چول : kumluk, susuz ve ıssız geniş araz sahra
چو تو : gibi (Farsca(
cuha چوخه : ince yün kumaş
cun (c( چون :)Farsça) gibi 2.için (çün me lek seyranına چون ملک سیرانه : meleklerin sey retmesi için)
...
n sonra hastalanarak olen ik larindan zenginliolet itibarından kaynaklanıyordu. Yeğeni Hakim bin Hi-
YanıtlaSilTARİHTE BUGÜN
-MO. 209-Büyük Hun Imparatoru Mete Han'ın tahta çıkışı.
1878-Ahmet Mithat Efendi, "Tercüman-ı Hakikat" adlı günlük gazeteyi çıkarmaya başladı.
1884 - İstanbul'da, Beyazıt Devlet Kütüphanesi kuruldu.
1998 - Adana depremi.
27 PERŞEMBE
THURSDAY
HAZİRAN
JUNE
BİR AYET
Gecede ve gündüzde barınan ne varsa Onundur.
En'am Suresi: 13
BİR HADİS
Deveni bağla da, öyle tevekkül et.
Tirmizî, Kıyame: 60
Kur'ân hem zikirdir, hem fikirdir, hem hikmettir, hem ilimdir, hem hakîkattir, hem şeriattır, hem sâdırlara şifâ, mü'minlere hüdâ ve rahmettir.
Mesnevî-i Nûriye
HİCRİ: 21 ZİLHİCCE 1445 - RUMI: 14 HAZİRAN 1440
HIZIR: 53-GÜN: 179 KALAN: 187 - GÜN. UZ.: 0 DK
bir şey unutmadım." İşt er: "Ondan sonra hiçbir ede asem İşte bu vakıalar ehâdis-i
YanıtlaSilmendil seklinde oyle avucunu "Şimdi mendili re ka Sonra, mubarek avucuyle gaibd oraya boşaltmış. İki üç defa öyle yaparak Ebu mânevi-i dua-yı u sirr-i manev li topla." Toplamış. Bu n birşey alır gibi, bu Hureyre'ye demiş: Nebevi ile, Ebu Hürey-
TARINTE BUG
-1284-Nasreddin Hoca nun
vefatı.
-1633-Engizisyon
Mahkemesi'nce mahkûm edilen Galile, Dünya'nın döndüğüne ilişkin tezini inkâr etmek zorunda kaldı.
- 1780 - Erzurumlu İbrahim Hakkı'nın vefatı.
1941 - Almanya SSCB'yi istilā etmeye başladı.
BIR AYET
HAZIRAN
22
PAZAR
26 1446 ZİLHİCCE
RUMI: 9 HAZİRAN 1441
HIZIR: 48
Kalplerinde bir hastalık vardır, Allah, hastalıklarını daha da artırmıştır. Yalan söylemeleri sebebiyle onlar için can yakıcı bir azap vardır. (Bakara: 10)
BİR HADİS
Allah için seven, Allah için düşmanlık eden, Allah için veren ve Allah için vermeyen kimse imanını kemale erdirmiştir.
(C. Sağîr, No: 3521)
Allah için işleyiniz, Allah için görüşünüz, Allah için çalışınız. Lillâh, livechillâh, lieclillâh rızası dairesinde hareket ediniz. Lem'alar
Güneş
İkindi
Yatsı
İmsak Günes
Öğle
İkindi Aksam Yatsı
İmsak
Öğle
Akşam
80 Hadislerden Seçmeler
YanıtlaSilazap edecek değildir." Diğeri, "Onlar Allah'tan bağışlama diledikleri hâlde Allah onlara azap verecek değildir" [Enfal Suresi: 32.] cümleleridir Ben vefat edince aralarında Kıyamete kadar ikinci güvence olan istiğfarı bıraktım.
Tirmizi, Tefsir-i Sure: 4,8
***
Tövbekâr mü'minler
Abdullah ibni Abbas (ra) rivayet ediyor:
Müşriklerden birtakım kimseler adam öldür-müşler ve bir çok cinayet irtikap etmişler ve zina edip bunda da çok ileri gitmişlerdi. Bunlar bu kusurlarıyla Muhammed sallallahü aleyhi ve sel-leme gelerek, "Yâ Muhammed! Senin tebliğ ve kendisine davet ettiğin İslâm dini şüphesiz ki çok güzeldir. Eğer bize vaktiyle işlediğimiz bunca ci-nayet ve sefahatin kefareti (ve arınmak yolu) bu-lunduğunu bildirseniz." demişlerdi. Bunun üze-rine şu mealdeki ayetler nazil oldu: Onlar ki, Allah ile birlikte başka bir Tanrıya dua etmezler ve Allah'ın haram kıldığı canı haksız yere öldür-mezler ve zina etmezler. Her kim de bunları ya-parsa ağır cezaya uğrar. Kıyamet Günü ona iki kat azap edilir. Ve muhakkak azapta ebedî zelil ve hakir kalırlar. Ancak tövbe ve iman edip hayır işleyenler başkadır. Çünkü Allah bu tövbekâr
Mab
YanıtlaSilAhiret Hayatı / 81
elena
ma'minlerin kötülüklerini iyiliklerle değiştirir, çünkü Allah Gafur, Rahîm bulunuyor. Bir de: avet-i kerîmesi nazil oldu.
kad
Sahih-i Buhari, Hadis No: 1729.
re: 4
***
Allah'ın dostluğu
Hz. Aişe'den (r.anha) rivayetle:
di
Şu üç şeyin doğru olduğuna yemin ederim:
rh
(1) Allah İslâm'da nasibi olan kimseyi İs-lâm'dan nasipsiz kimseyle bir tutmaz. İslâm'dan nasip ise şu üç şeydir: Namaz, oruç, zekât.
se
(2) Allah dünyada bir kulunu dost edinirse, Kıyamet Gününde başkasının dostluğuna terket-mez.
ç
(3) Bir kimse bir topluluğu severse Allah onu mutlaka onlarla beraber kılar. Dördüncü birşey daha vardır ki, doğru olduğuna yemin etsem gü-nahkâr olmayacağımı umarım. O da şudur: Allah dünyada bir kulunun kusurunu örterse, Kıyamet Gününde de mutlaka örter.
Müsned, 6: 145, 160.
varlığını maalesef hem duyduk, hem gördük. Yukarıda bahsettiğim yurtta kalırken, üniversiteye baş açık giden kızlar vardı. Burada neden açıldınız sorusuna:
YanıtlaSil"-Babam zorla kapattı, memlekette böyle dolaşa-mıyorum, hevesim var..." gibi cevaplar vermekteydiler. Burada âilenin de yanlışları söz konusu maalesef...
Gelelim kız-erkek evlerini şiddetle savunanlara... Bir defa dînî hassasiyeti olmasa da hayâ duygusunu yi-tirmemiş hiçbir anne-baba, kızlarının karma bir öğrenci evinde, erkeklerle birlikte kalmasını istemez. Hatta ken-dilerini "liberal" diye tanıtan kimi insanlar bile bu du-rumdan rahatsız olurlar. Fakat ne zaman ki bu tartışma ülke gündemine oturdu, kimi çevreler, internet medyası, basın, televizyon gibi yayın organlarıyla, yürüyüşlerle, pankartlarla "kızlı-erkekli ev olmaz" görüşünü protesto ettiler. Onlara göre 18 yaşını geçmiş üniversiteli fertler, artık özgür kararlar alabilirlerdi. Ama bir şeyi ya unut-muşlardı ya da bilmiyorlardı:
"Zināya yaklaşmayın. Zira o, bir hayâsızlık ve çok kötü bir yoldur." (el-İsra, 32)
"Zulmedenlere meyletmeyin, yoksa ateş size
de dokunur." (Hüd, 113)
Bu âyetler, fertlerin ve toplumların nasıl çöktüğünü ve ateş kenarında gezdiğini açıkça ifade ediyor. Tarih bunun pek çok kez şahidi oldu. Bizzat yaşadığımız gün-lerde, Avrupa ve Amerika'nın hâli ortada... Bu örnek-ler ortadayken ibret almamak, göz göre göre maddi ve mânevi bir uçuruma sürüklenmek böyle olsa gerek!..
25 şubat
KAPAK KONUSU
FATMA ÇATAR
YanıtlaSilG eçtiğimiz aylarda Türkiye'nin gündemini belirleyen konulardan biri de, "kız-erkek beraber kalınan evler" konusuydu. Konu gündeme yeni düştü, yeni dile getirildi, ama zaten hayli zamandır kanayan bir yaraydı. Ülkenin idârî makamı konuştu, vâliliklere tâlimat ve yetki verildi; apart yurt ya da ev sahipleri açıklamalar yaptı, hassas âileler tedirgin oldu.
Ölçme Seçme ve Yerleştirme Merkezi (ÖSYM)'nin 2012-2013 dönemi için açıkladığı rakamlara göre, geçen yıl üniversitelerde önlisans, lisans, lisansüstü ve ihtisas eğitimi alan 4 milyon 975 bin 690 öğrencinin 2 milyon 268 bin 753'ünü kızlar, 2 milyon 706 bin 937'sini erkek-ler oluşturuyor. Yine Yurtkur'un verdiği bilgilere göre, yurtlardaki toplam yatak sayısı 310.000; ancak mevcut üniversite öğrencisi sayısı 4.975.690... Özel yurtlarla sayı biraz daha artsa da, bazı öğrenciler, belki konforundan, belki yurdun toplu ortamında kalamadığından, belki de diğer sebeplerden eve çıkmayı tercih ediyorlar. Bazı öğrencilerin eve çıkma ya da apart dairede kalma sebebi ise, tamamen "özgürlük"...
Ülkemizde kız ve erkek apartları olduğu gibi, daire-leri ayrı olmak kaydıyla karma apartlar da var. Apartlar, genellikle iki ya da üç odası olan, mutfağı, banyosu, ça-maşır makinesi, televizyonu, internet bağlantısı ve diğer bazı elektrikli ev âletlerinin bulunduğu dairelerden olu-şuyor. Aparttan kiracılar memnun olduğu gibi ev sahip-leri de memnun oluyor. Çünkü apartlarda daire başına değil, kişi başına kira alınıyor. Bazı Anadolu şehirlerinde
Şebnem
24
fatmabagan@yahoo.com
YanıtlaSilyeterli yurt ya da ev bulunmadığı için öğrenciler apart kiralıyor. Apartların, belki tamamı değil, ama çoğunluğu denetimden uzak... Kamera sistemi, bekçisi, güvenliği var olsa da özel hayat denilerek kimse kimseye karışmı-yor. Yani kız apartında rahatlıkla bir erkek öğrenci ya da erkek apartında rahatlıkla bir kız öğrenci kalabiliyor. Dairede denetim olmadığından evlilik dışı ilişkiler de rahatlıkla mekân bulabiliyor.
Daha evvel görev yaptığım şehirde bol bol apart da-ireler mevcuttu. Kışın ısınma problemi yaşadığımız için arkadaşımla bazı apart daireleri dolaştık. Kira fiyatı, kişi başı ve çok yüksekti. Fakat her türlü konfor mevcuttu. Biz Kur'ân Kursu öğreticisi olduğumuzu ve bazı hassasiyet-lerimiz bulunduğunu söyleyince apartın görevlisi bize:
"-Hocahanımlar, ben gündüz buradayım. Ama gece evime gidiyorum. Gece buraya kim gelir, kim gider bile-mem, burası size uymaz!.." diye bir itirafta bulunmuştu.
Zaten etraftan apartlarla ilgili dedikoduları da duy-muştuk. Daha sonra özel, mütedeyyin bir üniversite yur-duna yerleştik. Öğrenci yurtlarının giriş-çıkış saatleri bellidir. İmza ile girilip çıkılır. Akşam belli bir vakitten sonra dışarı çıkma izni yoktur. Bazı yurtların servisleri bulunur, öğrencilerin okula ulaşımı servislerle sağlanır. Güvenlik kameraları, gece-gündüz güvenlik görevlisi yurtta nöbet tutar.
Gelelim öğrenci evlerine... Meselenin düğümlendiği nokta burasıdır. Okulunda, dersinde, edebiyle üniversite okuyan kardeşlerimizi mevzûnun dışında tuttuğumu-
24
şubat
halatalım Universite okumak, kanaatince, kişi, tomlini ve değerlerini umitmuyorsa, geleceğe bir ya-mdir Bu ayrı bir konu... Fakat birçok öğrenci evi, Jovetinden mahrum. Bundan yıllar önce Anadolu'da meestelerin sayısının artmasıyla öğrencilerin kiralık ev bide de artış yaşanmış, kimi ev sahipleri, öğrenciye kiralamama konusunda çok titiz davranmıştı. Fakat ev sahipleri baktı ki, öğrenciler, kişi başı kira getiriye esler öğrencilere de kiralanır oldu. İşi-gücü tahsilini ta-mamlamak olan öğrencilere komşular tarafindan maddi-manevi destekte bulunulurken, evlerine karşı cinsten arkadaşlarını getiren gençlerin durumu apartmanlarda di krizlere sebep oldu.
YanıtlaSilBir defa bir kız öğrenci evinde erkek öğrencinin, bir ekek öğrenci evinde de kız öğrencinin isterse bir sa-aldine bulunmasını, hiçbir dindar müslüman kabul edemez, Bahanesi ders çalışmak, proje hazırlamak, kut-Ima yapmak... ne olursa olsun, bizim toplumumuz buna ecak bakmaz, Zira "Atesle barut yan yana durmaz!" Bu sebeple talebe kardeşlerimizin evvela kendileri, sonra toplumun değerleri adına bu hususa çok dikkat etmeleri gerekmekte...
Bu hususta memleketim Konya'da yıllardır bir dedi-kodu olarak dillendirilen bir mevzů resmi kaynaklarca da te'yid edilmiş. Ajans haberi bakın ne diyor:
"Konya'nın merkez Selçuklu ilçesine bağlı bin-lerce öğrencinin yaşadığı 100 bin nüfuslu Bosna Hersek Mahallesi Muhtarı Ayhan Ufacık, kız ve er-lek öğrencilerin aynı evde kalmasıyla ilgili yaşanan turtışmalarla ilgili düşüncelerini anlattı. Öğrencileri sevdiklerini ve onlara da yardım ettiklerini belirten Muhtar Ufacık:
"Bazen biz öyle şeylere şahit olduk ki, bir evi bayanlar, diğerini de erkekler tutmuş; ortadan kapı açmışlar. Sonradan vatandaşlar yapılan swadan durumu anlamışlar. Bize de gösterdiler o duvarı, biz de gördük. Bizim örf, adet ve dinimi-zin gereği ateşle barut yan yana durmaz, herkesin ayrı ayrı durmasında fayda var. Beraber kalan öğrencilerden komşular rahatsız. Çok şikâyet geliyor. Gürültü çok oluyor, müzik sesini aşıyorlar, burada açıklayamayacağım şeyler oluyor. Buna duyarı vatandaşlarımız bize gelip şikâyet ediyor, biz de gere-kam yerlere bildiriyoruz. Bir evi kiraya verirken emlakçı ve ev sahiplerinin duyarlı olması gerekiyor." (Bkz: iha.com.tr)
18 yaşını doldurmuş olmak, bizim dinimizce "sı-mrsız bir özgürlük sebebi" değildir. Birbirine nikâh düşen iki cinsin bir arada bulunması, halvet doğurur ve son derece zararlıdır. Bu konuda da maalesef en çok taran kızlar görmektedir. Evlilik hayalleriyle kandırılan kzlar, bekâretlerini kaybetmekte, belki gebe kalmak-tabu bebeği aldırmakta, okul bittikten sonra da terk edilmektedir. Anadolu'nun belki de ücrâ bir kövünde yaşayan masum ailenin olanlardan haberi olmamakta, ebeveynler kızının şehre okumaya gittiğiyle övünmek-tedirler.
zu hatırlatalım. Üniversite okumak, kanaatimce, kişi, kendini ve değerlerini unutmuyorsa, geleceğe bir ya-arımdır. Bu ayrı bir konu... Fakat birçok öğrenci evi, denetimden mahrum... Bundan yıllar önce Anadolu'da üniversitelerin sayısının artmasıyla öğrencilerin kiralık ev talebinde de artış yaşanmış, kimi ev sahipleri, öğrenciye ev kiralamama konusunda çok titiz davranmıştı. Fakat ev sahipleri baktı ki, öğrenciler, kişi başı kira getiriyor; evler öğrencilere de kiralanır oldu. İşi-gücü tahsilini ta-mamlamak olan öğrencilere komşular tarafından maddi-mânevî destekte bulunulurken, evlerine karşı cinsten arkadaşlarını getiren gençlerin durumu apartmanlarda ciddi krizlere sebep oldu.
YanıtlaSilBir defa bir kız öğrenci evinde erkek öğrencinin, bir erkek öğrenci evinde de kız öğrencinin isterse bir sa-atliğine bulunmasını, hiçbir dindar müslüman kabul edemez. Bahanesi ders çalışmak, proje hazırlamak, kut-lama yapmak... ne olursa olsun, bizim toplumumuz buna sıcak bakmaz. Zira "Ateşle barut yan yana durmaz!" Bu sebeple talebe kardeşlerimizin evvela kendileri, sonra toplumun değerleri adına bu hususa çok dikkat etmeleri gerekmekte...
Bu hususta memleketim Konya'da yıllardır bir dedi-kodu olarak dillendirilen bir mevzû resmi kaynaklarca da te'yid edilmiş. Ajans haberi bakın ne diyor:
"Konya'nın merkez Selçuklu ilçesine bağlı bin-lerce öğrencinin yaşadığı 100 bin nüfuslu Bosna Hersek Mahallesi Muhtarı Ayhan Ufacık, kız ve er-kek
Jamil sıcak bakmaz sebeple talebe kardeşlerimizin eve toplumun değerleri adına bu hususa çok dikkat etmeleri gerekmekte...
YanıtlaSilBu hususta memleketim Konya'da yıllardır bir dedi-kodu olarak dillendirilen bir mevzû resmi kaynaklarca da te'yid edilmiş. Ajans haberi bakın ne diyor:
"Konya'nın merkez Selçuklu ilçesine bağlı bin-lerce öğrencinin yaşadığı 100 bin nüfuslu Bosna Hersek Mahallesi Muhtarı Ayhan Ufacık, kız ve er-kek öğrencilerin aynı evde kalmasıyla ilgili yaşanan tartışmalarla ilgili düşüncelerini anlattı. Öğrencileri sevdiklerini ve onlara da yardım ettiklerini belirten Muhtar Ufacık:
"Bazen biz öyle şeylere şahit olduk ki, bir evi bayanlar, diğerini de erkekler tutmuş; ortadan kapı açmışlar. Sonradan vatandaşlar yapılan sıwadan durumu anlamışlar. Bize de gösterdiler o duvarı, biz de gördük. Bizim örf, adet ve dinimi-zin gereği ateşle barut yan yana durmaz, herkesin ayrı ayrı durmasında fayda var. Beraber kalan öğrencilerden komşular rahatsız. Çok şikâyet geliyor. Gürültü çok oluyor, müzik sesini açıyorlar, burada açıklayamayacağım şeyler oluyor. Buna duyarlı vatandaşlarımız bize gelip şikâyet ediyor, biz de gere-ken yerlere bildiriyoruz. Bir evi kiraya verirken emlakçı ve ev sahiplerinin duyarlı olması gerekiyor." (Bkz: iha.com.tr)
18 yaşını doldurmuş olmak, bizim dinimizce "sı-nırsız bir özgürlük sebebi" değildir. Birbirine nikâh düşen iki cinsin bir arada bulunması, halvet doğurur ve son derece zararlıdır. Bu konuda da maalesef en çok zararı kızlar görmektedir. Evlilik hayalleriyle kandırılan kızlar, bekâretlerini kaybetmekte, belki gebe kalmak-ta, bu bebeği aldırmakta, okul bittikten sonra da terk edilmektedir. Anadolu'nun belki de ücrâ bir köyünde yaşayan masum âilenin olanlardan haberi olmamakta, ebeveynler kızının şehre okumaya gittiğiyle övünmek-tedirler.
k
2
i, 1-i, a V
YanıtlaSilAynı şekilde kimi erkek talebe kardeşlerimiz de kız arkadaşlarının tabiri câizse oyununa gelmekte; bursunu, ailesinin dişinden tırnağından artırdığı harçlığını, kızlara harcamakta, mezun olmadan evvel de terk edilmektedir.
Bir kız, bir erkek aynı evde kalan öğrenciler bu-lunduğu gibi, kızlar ve erkekler olarak kalanlar da var. Zaman zaman kız-erkek ilişkileri ya da duygusal bağ-lar, çeşitli terör örgütlerince de kullanılmakta, pırıl pırıl gençler, ülkesine hizmet edecekken hıyânet plânlarına maşa olmaktadır.
Ömrünü başörtülüler ve dindarlarla mücadeleye adamış ve birkaç yıl evvel ölmüş olan bir kadın profe-sörün, kız ve erkek öğrencileri evlerde buluşturduğu, bu öğrencilerin misyonerlik hareketleri ve terör örgütlerinin faaliyetlerinde kullanıldığı haberlere konu olmuş ve tar-tışma konusu olmuştu.
D..
Aileler evlatlarını okutuyor, evlâdını kazandığı üni-versitenin bulunduğu şehre elleriyle yerleştiriyor. Ama bazı kız ya da erkekler âilevî, sosyal, ekonomik ve psi-kolojik sebeplerle üniversitede değerlerinin tamamen zıddı bir genç oluveriyor. Memleketinden başı örtülü, pardesülü gelip okuduğu şehrin otogarında tesettürünü açan, okuduğu şehirde başı açık, makyajlı, asortik giyinip memleketine giderken pür tesettür kapanan kızlarımızın varlığını maalesef hem duyduk, hem gördük. Yukarıda bahsettiğim yurtta kalırken, üniversiteye baş açık giden kızlar vardı. Burada neden açıldınız sorusuna:
"-Babam zorla kapattı, memlekette böyle dolaşa-mıyorum, hevesim var..." gibi cevaplar vermekteydiler. Burada âilenin de yanlışları söz konusu maalesef...
Gelelim kız-erkek evlerini şiddetle savunanlara... Bir defa dînî hassasiyeti olmasa da hayâ duygusunu yi-uma bir öğrenci
açan, okuduğu şehirde başı açık, makyaji, asortir giyini memleketine giderken pür tesettür kapanan kızlarımızı-varlığını maalesef hem duyduk, hem gördük. Yukarıd bahsettiğim yurtta kalırken, üniversiteye baş açık gider kızlar vardı. Burada neden açıldınız sorusuna:
YanıtlaSil"-Babam zorla kapattı, memlekette böyle dolaşa mıyorum, hevesim var..." gibi cevaplar vermekteydile Burada âilenin de yanlışları söz konusu maalesef...
-コ
Gelelim kız-erkek evlerini şiddetle savunanlara.. Bir defa dînî hassasiyeti olmasa da hayâ duygusunu yi tirmemiş hiçbir anne-baba, kızlarının karma bir öğrenc evinde, erkeklerle birlikte kalmasını istemez. Hatta ken-dilerini "liberal" diye tanıtan kimi insanlar bile bu du-rumdan rahatsız olurlar. Fakat ne zaman ki bu tartışma ülke gündemine oturdu, kimi çevreler, internet medyası, basın, televizyon gibi yayın organlarıyla, yürüyüşlerle, pankartlarla "kızlı-erkekli ev olmaz" görüşünü protesto ettiler. Onlara göre 18 yaşını geçmiş üniversiteli fertler, artık özgür kararlar alabilirlerdi. Ama bir şeyi ya unut-muşlardı ya da bilmiyorlardı:
-
"Zinâya yaklaşmayın. Zira o, bir hayâsızlık ve çok kötü bir yoldur." (el-İsrâ, 32)
K 1
"Zulmedenlere meyletmeyin, yoksa ateş size de dokunur." (Hûd, 113)
Bu âyetler, fertlerin ve toplumların nasıl çöktüğünü ve ateş kenarında gezdiğini açıkça ifade ediyor. Tarih bunun pek çok kez şâhidi oldu. Bizzat yaşadığımız gün-lerde, Avrupa ve Amerika'nın hâli ortada... Bu örnek-ler ortadayken ibret almamak, göz göre göre maddi ve mânevî bir uçuruma sürüklenmek böyle olsa gerek!..
Kuantum alanın” ortaya koyduğu görevler ve icrasına vesile olduğu faaliyetler, bu sahanın “esir ortamına” tekabül edip etmediği sorusunu gündeme getirmiştir. Dikkatlerin üzerinde toplandığı nokta ise, bu alanla gelişen mana derinliğinin öteden beri var olan esir ortamı anlayışına paralellik arz etmesidir. Bilimin özellikle yeni fiziğin gittikçe madde ötesi unsurları gündemine sokması ve türlü türlü ince teknolojilerle bilinmeyenlerin sırları üzerindeki yoğun çabaları neticesinde gelecekte “kuantum alanı-esir” ilişkisi konusunda daha açık bir anlayışa ulaşabileceğimizi söyleyebiliriz.
YanıtlaSilKaynaklar:
1 E. Whittaker’in alıntısı, A. History of theTheories of Aether an Electricity, Nelson, London, 1951; 194.
2 O. Lodge, “Theetheranditsfunctions”, Nature, XXVII, 1883; 304.
3 Mach ilkesi: cismin evrende kendi başına sabit bir kütlesi yoktur ve kütle iki cisim arasındaki ilişkiye bağlıdır.
4 F. Hoyle, Frontiers of Astronomy, s.304.
5 W. Thirring, “Urbausteine der Materie”, Almanach der ÖsterrichischenAkademie der Wissenschaften, cilt 118 (1968), s.160.
6 M. CapekThePhilosophicalImpact of ContemporaryPhysics, s.319.
Prof. Dr. Osman ÇAKMAK
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale
Karanlık Madde – Kara Enerji
YanıtlaSil1965’lerden önceki astronomi anlayışı büyük ölçüde değişti ve ders kitapları yeniden yazıldı. 1925’lerde kâinatın sadece Samanyolu galaksisinden ibaret olduğu sanılıyordu. Michelson Morley deneyi dünyanın sadece Güneş etrafındaki hızı esas alınarak tek hareket yaptığı esas alınarak yapılmıştı. Hâlbuki teleskopların büyütülmesiyle anlaşıldı ki, dünya bir değil, birkaç hareketi aynı anda yapmaktadır. Yapılan incelemelere göre dünyanın hızının galaksimiz merkezine göre saatte 220 km dir. Bir önemli diğer bir keşif ise yıldızlar arası boşluğun yıldızların ve gezegenlerin içerdiği kütleden daha büyük kütleye sahip olduğunun belirlenmesidir. Kısaca, boş uzay gerçekte, birbirine bağlı manyetik ve elektriksel sahalarla doluydu. Yıldızların nükleer reaksiyonları ve özellikle süpernova patlamaları açığa çıkan yüksüz ve çok küçük olan nötrino fışkırmaları ile devamlı besleniyordu.
Evren, gerçekte evrende olmasi gereken maddenin yüzde onudur. Bu evren, yüzde
doksan, ne olduğunu bilmediğimiz, hakkında hiçbir fikrimizin bulunmadığı,
"Karanlık Madde"den oluşmaktadır Bu demektir ki uzay “boş” olmayıp, gözlenen maddenin 9 katı kadar ağırlıkta görünmeyen kütle ile dolu bulunmaktadır. Görünmediğinden ve doğrudan belirlenemediğinden karanlık unvanı verilen “kayıp kütle” ya da “Karanlık Madde"nin ve “kara enerji”nin varlığını gerektiren birçok gözlem bulunuyor. Kâinatı ivmeli olarak genişleten etkinin bu “kara enerji” olduğu bildiriliyor.
Açığa çıkarılan sırlar kâinatta hâkim olan muazzam gücün varlığını daha belirgin hale getiriyor. Elbette sayısız gök cisimlerini nizam içerisinde ayakta tutan bir güç var. Elbette belli bir gayeye yönelik böyle büyük bir gücün sahipsiz olduğunu iddia edecek kimse bulunmuyor. Tüm kâinata hâkim olan bu kuvvet beraberinde yıldızları ve galaksileri de bir nizam içinde tutuyor, dengeyi sağlamada “vasıta” bir madde ve enerji olmalıdır. Adına ister “kara enerji” diyelim isterse “esir enerjisi” diyelim açık olan şu ki böyle olağanüstü bir kuvvetin kontrolü, herşeye hâkim, sonsuz bir kuvvete sahip Yüce bir varlık sayesinde mümkün olabilir. Elbette ki, bu gücün sahibi dünyayı ve tüm kâinatı yaratan, kuvveti sonsuz, ilmi nihayetsiz, her şeye gücü yeten Allah’tan başkası olmayacaktır.
Aylık Mecmua
YanıtlaSilŞebnem ve Altınçocuk ile birlikte... http://www.altinoluk.com
ALTINOLUK
Nisan 2018 Sayı: 386 Recep Şaban 1439 13.00 TL (KDV al
"İnsanların kendi işledikleri (kötülükler) sebebiyle karada ve denizde (bütün yeryüzünde) fesat ortaya çıkmıştır..."
(Rum Suresi, 41)
İNSAN ÇÜRÜRSE...
En Zayıflarımız En Çok Ezilir.
f
AD
da."
YanıtlaSilZaman hududu olan bir hazinedir
İlim cesaret verir, cehalet ise küstahlık.
- Hareket halindeki cehalet çok korkunç bir güçtür.
Bir insan ne kadar çok ögrenirse o kadar mütevazidir.
Hiçbir "ruh hastalığı" yoktur ki, sebepleri arasında alkol olmasın
Kısacası haramda insanın faydasına
Silbir şey yoktur.
"Bil bakayım", Bu kemikler zengin kemiği mi fakir kemiği mi?
YanıtlaSilma
YanıtlaSilgerçekten deg
fesinin tezahürüdür bu ikazi
Tesettür düşmanlığı
Ve Bediüzzaman Eskişehir Mahkeme-sinde, Tesettür Risalesi isimli eserinde ge-çen tek bir cümle sebebiyle, on bir ay hap-se mahkum edilir. O cümle de şudur: "Merkez ve payitaht-ı hükümette, çarşı içinde, gündüzde, ahalinin gözleri önünde, gayet adi bir kundura boyacısı, dünyaca rütbeten büyük bir adamın açık bacaklı ka-rısına bilfiil sarkıntılık etmesi, tesettür aleyhinde olanların hayâsız yüzlerine bir şamar vuruyor!"
Güzellik yarışmalarının bizzat Mustafa Kemal'in himâye ve teşvikleriyle organize edildiği; 19 Mayıs kıyafetleri, balolar, dans-lar, karma eğitim yoluyla tesettüre fiilen savaş açıldığı; gazete ve dergilerin müsteh-cen neşriyatta yarışa girdiği bir dönemde söylenen bu söz, gerçeğin tam ifadesi ol-masına rağmen, devrin yöneticilerinin fena halde gücüne gitmiş olmalıdır ki, Bediüz-zaman'ın mahkûmiyetine gerekçe olarak gösterilir.
Cemil Meriç:
YanıtlaSil“AYDINLARIN RİSÂLE-İ NUR'A TAVRI: KORKAK, PISIRIK, SAMİMİYETSİZ"
İslâm düşünce tarihi açısından Bediüz-zaman Said Nursî'yi nasıl değerlendiriyor-sunuz?
Bediüzzaman İslâmî düşüncenin son metin kalelerinden bir tanesidir. Hayatı ile
-
DOSYA
YanıtlaSildusunceleri arasında hiçbir tenákuz olma van gerçek bir fikir adamıdır.
Ülkemiz aydınlarının başlangıcından beri Risale-i Nur'a olan tavrını nasıl bulu-yorsunuz?
Umumiyetle korkak ve pısırık, gerçek manmışların yanında ne istediğini bilme yen, kararsız ve mütereddit bir süru sahte münevver, samimiyeti olmayan, ne istedi-ğını bilmeyen bir tavır
Sizce Bediüzzaman Said Nursi asrın meselelerine ne şekilde yaklaşmıştır?
Bediüzzaman Said Nursi, asrın mesele-lerine tam bir mütefekkir olarak yaklaş-mıştır Bizce Risale-i Nur'ların yeni baştan ve izahlı olarak neşredilmesi çok faydalı olur
Eli kalem tutanlar maalesef gerçek ve samımı mütefekkirlerimizi ihmal edegel-mişlerdir. Avrupa bizden daha kadirşinas-tır. Bir Kenan Rifai'yı, bır Muzaffer Ozak'ı bizden daha iyi tanıyorlar. Düşündürü-củ
Ve ne düşündürücül İslamın son kale-sini saygıyla ve şuurla anmak, tanıyıp ta-nıtmak aydının gerçek vazifesi değil midir? Siz, fedakârlıkta ve sadakatte örnek olarak vazifenize devam edin.
***
Türk halkı nasıl oluyor da, onun peşin-den gidiyor? Biz devrimleri kanun kuvve-tuyle koruyoruz. Said Nursi sırtında bir hır-kayla milyonlarca insanı peşine taktı. İşte bu nokta sosyolojik açıdan çok ilginçtir.
Prof. Dr. Cahit Tanyol
Aydınlar Konuşuyor, s. 199
***
Said Nursi konusunda biz şimdiye ka-rar yanılmışız. Yanlış bilgi sahibi olmuşuz. İslamıyetten ayrı bir bid'a hareketi zannet-mişiz. Siyasi harıltı ve gürültüler içinde, Said Nursi'yi çok yanlış tanımışız
Tarık Buğra
Aydınlar Konuşuyor, s 409
***
Said Nursi'nin görüşlerının bir açıdan İslam dinının ana kurallarına ve Türki-
ye'nın ihtiyacı olan gelişim çizgisine ters dustüğune inanmam, kendısının kendi ol-
çülerinde uygun ve geçerli saydığı ideali uğruna, yılmadan çaba göstermesını takdır etmeme engel değildir. Gerçekten de, Said Nursinın bır ömur boyu, inancı uğruna kavga verışını, uğraşısını salt bu açıdan takdır etmişimdir
Prof. Dr. Çetin Ozek
Aydınlar Konusuyor, s. 61
***
Asrımızda İslamiyetin ihyası için çalı-şan liderler arasında sadece Bediuzzaman mazinin İslâm büyükleri arasında yer ala-bilir. Onun manevi şahsiyeti Arap dunyası-nın ve Hint yarımadasının bütün muasır li-derlerinin niyetleri ve gayretleri ne kadar samimi, halis ve değerli olursa olsun-uze-rinde çıkıyor. Hakiki bir velinin, bir mu-ceddidin ve bir mücahidin bütün vasıfları-nı muhterem şahsiyetinde toplayan Bedi-üzzaman'ın mırası ve eserleri Türkiye'ye veya Türklere mahsus kalamaz, bunlar bu-tün dünya Müslümanlarının ortak malı ha-line gelmelidir.
Meryem Cemile
The Light
***
Risale-i Nur'un son derece etkili bir se-si ve üslûbu vardır. Bir bakıma, Risale-i Nur, tek başına, bir Islám kültürü kulliya-tıdır. Onun Anadolu'da, okumamış insan-dan aydın insana kadar büyük bir kitleyi yeniden Islam kültürü ve inancıyla eğittigi-ni, adeta, Anadolu'da yeni bir kültür akımı doğurduğunu ve bir kültür savaşına girişti-ğini görmemek mümkün değildir.
Sezai Karakoç
İslamın Dirilişi, s. 32
Eğer Bediüzzaman Hazretleri bir asır önce gelseydi ve isteklerini Üçünců Selim Hana arz etseydı, muhakkak ki, Osmanlı Imparatorluğunun mukadderâtı değışırdı
Said Şamil
Aydınlar Konuşuyor, s. 137
RUH KAT'İYYEN BAKİDİR
YanıtlaSilSÖZLER
RUH'UN KABULÜNE DOĞRU
YanıtlaSilDr. Sefa SAYGILI
Sim yeni bulusar ortaya koydukça Kur an gençlesiyor
SIR VOHN ECCLES: 1963
Nobel Fizyoloji mükafatı.
Bugün maddi almayan ve ölümsüz bir "honiik
görüşünü savunuyor.
SIR VOHN ECCLES: 1963
YanıtlaSilNobel Fizyoloji mükafat Bugün maddi olmayan ve ölümsüz bir "benlik"
görüşünü savunuyor.
İnsanoğlu
YanıtlaSiltabiatta
gördüklerini
taklit ederek
teknolojisini
geliştirmektedir.
D
YanıtlaSildağdağa-i kalbi دغدغة قلبي : kalb sıkıntısı, yürek darlığı, gönül kararması, gönül ızdırabı
dağdağa-i siyaset دغدغه سیاست : siyaset çalkan. tıları, siyaset telaş ve sıkıntısı
dağdağa-i tegayür دعدعة تغير : değişip bozulma çalkantısı, sarsıntısı
dağdağa-i tegayür ve fena دغدغة تغير و فنا : de ğişip bozulma ve fäni olarak göçüp gitme çal kantısı
dağdar داغدار : çok üzgün, (yürekten) yaralı,
(içi) yanık, acı dolu
dağdar- teessüf olmak داغدار تأسف اولمق : aca ve üzüntüyle içi yanmak, çok acı ve üzüntü duymak
dağdar etmek داغدار إيتمك : yakmak çok uz
mek, çok acı vermek
dağlar-misal طاغلر مثال : dağlar gibi
dağlarvārī طاعلر راری : dağlar gibi
dağ-misal طاغ مثال : dag gibi
dağvari طاغ راری : dag gibi
dahi دخی : de, da, hem, bile
dahi داهی : çok üstün zekā ve yetenek sahibi
dahi-i azam داهی اعظم en büyük dahi, çok üs-tün zekā ve yetenek sahiblerinin en büyüğü
dähi-i hükema-i mü'minin داهی حکماء مؤمنین mü'min (imanlı, inançlı) ilim ve felsefe dâhi-leri, çok üstün zekâ ve yetenek sahibi olan, dehă derecesinde başarıları bulunan imanlı felsefeci ve ilim adamları (hükema)
dahi-i meşhur داهی مشهور ünlü dahi (bkz.
dahi)
dahi-yi hikmet داهی حکمت : ilim ve felsefe då-hisi, ilim ve felsefede çok üstün zekâ ve yete nek sahibi
dahil داخل : icinde 2. 3.içeri 4.giren, katılan 5.içinde olarak, (...) ile birlikte
dahil-i makam داخل مقام : konu dahili, konu içi
dahil etmek داخل إيتمك : katmak
dahil olmak داخل المق : katılmak, girmek, için-de olmak
da داء : hastalık, maraz 2.zorluk, zahmet
da-is-sila داء الصله : sila hastalığı, memleket özlemi
daavat دعوات : dualar
daavat-ı insaniye دعوات إنسانية : insanların yap-tığı dualar
daavat-i üstadane دعوات استادانه : üstada yakışır makbul dualar
dabb kertenkele
dabbe دانه : hareket eden canlı, hayvan
Dabbet-ül Arz داية الأرض: ayamete yakın za-manlarda kıyamet belirtisi olarak çıkacağı Peygamber (a.s.m.) tarafından bildirilen ve Allah'ın (c.c.) emirlerini tanımıyanları kemi-receği haber verilen bir canlı türü. Kur'an'da (27: 82) kısaca belirtilir
dad 1 : داد.)Allah'tan c.c. gelen) ihsan, lütuf, vergi 2. adalet 3. şikâyet, feryad
dad- ezel داد ازل : )Allah'tan c.c. gelen) ezeli
ihsan, ezeli lütuf, Allah (c.c.) vergisi (bkz. dad-1 Hak)
dad- Hak داد حق : Allah (c.c.) vergisi, Allah'ın
(c.c.) lütuf ve ihsanı
dad ü sited داد و ستد : alışveriş
Daday دادای : Kastamonu'nun bir ilçesi (Kasta muonu'yu Karadeniz'e bağlayan yol üzerinde, Kastamonu'ya yaklaşık 30 km mesafede)
dafi 1 : دافع.defeden, savan, uzaklaştıran 2.za-
rarları, belaları, engelleri, zorlukları kaldıran
(Allah c.c.)
dafi'i beliyyat دافع بليات : felaketleri, belaları, sıkıntıları, üzüntüleri, engelleri, zorlukları gideren, uzaklaştıran (Allah c.c.)
dafia 1 : دافعه.def edici, uzaklaştırıcı, giderici 2.itme, itiş
dağdağa 1 : دغدغه.zahmet, eziyet, dert, sıkıntı 2.çalkantı, sarsıntı 3.kararsızlık 4.şüphe, te-reddüt 5.telaş, gürültü patırtı
dağdağa-i hayat دغدغه حيات : hayatın zahmet ve sıkıntısı
dağdağa-i hayat-ı cismaniye دغدغه حيات جسمانيه : maddi dünya hayatının zahmet ve sıkıntısı
dâhilen
YanıtlaSildahillen داخل : icten, içerden
dahili (y( 1 : داخليه. içteki 2. ülke içindeki ülke nin iç işleriyle ilgili 3.iç hastalıklar bölümü
dahiyane داهیانه : dahice, çok üstün zekâ, anla yış ve yetenek gerektirir bir tarzda
dahiye 1 : داهيه.çok üstün zekâ ve yetenek sa-hibi (dahi, dehå) 2.åfet, belä, büyük dert, bü yük olay
dahiye-i dehya داهية دهبا : dehşetli felaket (bkz dehya)
dahiye-i edeb داهية أدب : edebiyat dahisi, de biyat alanında çok üstün zekâ ve yetenek ge-rektiren edebi san'atlar ustası
dahiye-i harb داهية حرب : harb dehası, savaşın sevk ve idaresinde gereken çok üstün zekâ ve kabiliyete sahip olan (büyük komutan)
dahiye-i hilkat داهية خلقت : yaradılış harikası
dahiye-i ilm-i esrar داهية علم اسرار : manevi sırlar
dünyasının dahisi, bilinmesi çok zor ve çok kimseler için kapalı olan månevi ve tasavvufi gerçekler konusunda dehâ derecesinde ba şarıları, buluşları ve görüşleri olan tasavvuf adamı
dahiye-i siyaset داهیه سیاست : siyaset dehâsı, siyasetin gerektirdiği üstün zekâ ve yeteneğe sahip siyaset adamı
dahl (dahil( 1 : داخل.)bir işe karışmak, (bir işin içine) girmek 2.etki
dai 1 : داعی.duacı, dua eden, isteyen 2.sebep, gerektirici 3.dåvetçi, çağrıda bulunan 4.(psk.) harekete getirici (dürtücü) istek ve ihtiyaç (motiv, motivasyon)
dai-i endise داعی اندیشه : kaygılanmaya sebep
dai-i illallah داعى إلى الله : Allah'a (c.c.) ve Allah (c.c.) yoluna dâvetçi
dai-i sübhe داعی شبهه : supheye sebep
dai-yi sidk داعی صدق : doğruluk davetçisi
daim (e) (daim, daima, dâimî, däimen دائمه devamlı, sürekli, her zaman
daim دائم : varlığı devamlı ve ölümsüz, sonsuz
olan (Allah c.c.)
Daim-i Baki دائم باقی : Daim ve Baki; varlığı de به vamlı ve ölümsüz, sonsuz olan (Allah c.c.)
Daim-üt tecelli دائم التجلى : tecellisi devamlı ve kesintisiz olan iş ve eserleriyle devamlı ken-dini belli eden, kendini gösteren (Allah (c.c.)
daimilik دائميلك : devamlılık, süreklilik
157
daimane دائمانه : devamlı şekilde
daire-i diniye
daimi (daimi( دائمي : devamlı, sürekli
dair دائر : ait, hakkında, ile ilgili, üstüne 2.devreden, dönen, dolaşan
daire 1 : دائره.)mat.) çember, merkezden aynı uzaklıktaki noktaların çevirdiği düz alan (düzlem parçası) 2.devlet veya büro işleri-nin yürütüldüğü ve yönetildiği yer 3. makam, mevki, yer 4.meydan, alan, saha 5.sınırlar, sı nırların içi, iç 6.dünya, âlem, câmia, topluluk,
grup, çevre 7.hal, durum 8.yol daire-i adliye دائرة عدليه adalet işlerinin yürü-tüldüğü daire
daire-i afak 1 : دائرة آفاق.ufuklarla çevrili görü nen dünya 2.dış dünya, maddi varlıklar dün-yası
daire-i ahiret دائرة آخرت : ahiret dünyası, öbür dünya
daire-i akıl دائرة : akıl sahası, akıl ve mantık kurallarına uygun düşünme tarzı
daire-i Ars دائرة عرش : Ars makamı, Allah'ın (c.c.), kâinatta ortaksız ve yardımcısız olarak sınırsız hakimiyetini gösterdiği månevi ma-kamı
daire-i Arz دائرة أرض : yeryüzü sahası
daire-i askeriye دائرة عسكريه : ordu ve askerlikle
ilgili işlerin yürütüldüğü daire
daire-i azam (iye دائرة أعظميه en yüksek ve geniş sınırlar 2.en yüce makam, en üstün ha-kimiyet makamı
daire-i azam - alem دائرة أعظم عالم : kainatın en geniş sınırları
daire-i azamet دائرة عظمت : büyüklük sınırları (bkz.hudud-u kibriya(
daire-i azim (e( دائرة عظيم buyük ve geniş sı-nırlar içindeki yer
daire-i bürhaniye دائره برهانیه : delil ve ispat ala-
daire-i cehl دائرة جهل : bilgisizlik dünyası
daire-i cismaniye دائرة جسمانیه maddi varlıklar dünyası
daire-i dahil دائرة داخل : iç sınırlar iç dünya
daire-i ders دائرة درس :ders halkast, dersi dinle-
yenlerin ders veren hocanın çevresinde oluş-turduğu halka şeklindeki oturma düzeni
daire-i diniye 1 : دائرة دينيه.dini makam, din ku-rumunun idare makamı 2.dinle ilgili saha
VE VAAR ÖRNEKLERI
YanıtlaSil627
Ravi: ENES., Menkibeai, 1. Hadis-i Serifto..
( رواه مسلم)
لا تَجْلِسُوا على الْقُبُورِ ، ولا تُصَلُّوا إليها .
١٣٤٠
1340) «Kabirlerin üzerine oturmaymız ve onlara kılmayınız..» doğru- namaz
Bilmeden kabire basılır ve üzerine oturulursa; sahibine dun okumak Amm gelir.. Namazlar kabristanın dışında kılınmalıdır.. Kabirler arasın-da bulunan mescitte namaz kılmanın mahauru yoktur..
Ravi: MÜSLİM.. Menkibesi, 5. Hadis-i şerifto..
لَا تَخْتَلِفُوا . فَإِنَّ مَنْ قَبْلَكُمُ اخْتَلَفُوا فَهَلَكُوا .
١٣٤١
) رواه ابن مسعود)
1341) «İhtilafa düşmeyiniz.. Çünkü sizden öncekiler ihtilafa düştüler ve helâk oldular..>>>>
İhtilaf, bir gerçeğe dayanmayan meseleler üzerinde, çeşitli ve ayı ayrı görüşlerin belirmesidir..
**
Ravi: IBN-I MESUD.. Menkıbesi, 47. Hadis-i şerifte..
(رواه الشيخان )
(١) بَيْتًا فيه كلب ولا صورة (٢) .
لا تَدْخُلُ المَلائِكَةُ
١٣٤٢
(۲) أى الحيوان ، بخلاف غيره كجيل وشجر .
(1) أراد ملائكة الرحمة .
1342) «İçinde köpek ve suret bulunan evlere melekler girmezler..>>
**
Lüzumsuz yere köpek beslemek ve Allah'a karşı hürmet mevkiinde heykel bulundurmak caiz değildir.
Ravi: BUHARI ve MÜSLİM.. Menkıbeleri, 2. ve 5. Hadis-i Şorifte..
لا تُشَدُّ الرِّجَالُ إِلا ثَلَاثَةِ مَسَاجِدَ : المَسْجِدِ الْحَرَامِ ، وَالْمَسْجِدِ الْأَقْصَى ،
١٣٤٣
) رواه البخاري )
وَمَسْجِدِي هَذَا .
HADIS-1 ŞERİFLER
YanıtlaSil( رواه ابن ماجه )
١٣٣٦ لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ ، لَا يَسْبِقُهَا عَمَل ؛ وَلَا تَتْرُكُ ذَنْبًا .
1336) «Allah'tan başka ilah yoktur; cümlesini hiçbir amel ge çemez.. Sonra, bir günah da bırakmaz..»
Bu cümle kelime-i tevhiddir. Tevhidi okuyan, şirkten uzak olur., Allah-ü Taâlâ ise, dilediği kimse için şirk dışında kalan günahları ba ğışlıyacaktır..
Ravi: IBN-I MACE.. Menkıbesi, 68. Hadis-i Şerifte..
۱۳۳۷ لَا إِيمَانَ لِمَنْ لَا أَمَانَةَ لَهُ وَلا دِينَ أَنْ لا عَهْدَ لَهُ .
) رواه ابن حبان)
1337) «Emin olmayanın imanı yoktur; sözünde durmayanın dini yok-tur..>>
**
Küfre gitmezler; fakat imanlarını da zor kurtarırlar..
** *
Ravi: İBN-İ HİBBAN.. Menkıbesi, 65. Hadis-i Şerifte..
( رواه البخاري )
۱۳۳۸ لا اكُل وَأَنَا مُتكم .
1338) «Bir yere dayanarak yemek yemem..>
* **
Bir yere dayanıp yemek yemek, kibir alâmetidir.
Ravi: BUHARI.. Menkıbesi, 2. Hadis-i Şerifte..
۱۳۳۹ لَا تَبَاغَضُوا ، ولا تَحَاسَدُوا ، ولا تَدَابَرُوا ، وَكُونُوا عِبَادَ اللَّهِ إِخْوَانًا ، ( رواه أنس ) ولا يحل لمسلِم أَنْ يَهْجُرَ أَخَاهُ فَوْقَ ثَلَاثَةِ أَيَّامٍ .
1339) «Birbirinize öfkelenmeyiniz.. Hasedleşmeyiniz.. Sırt çevirmeyi-niz.. Kesilmeyiniz.. Allah'ın kulları, kardeşler gibi nuz... olu-
Bir müslümanın, -din- kardeşine üç günden fazla küs tut-ması helâl olmaz..>>>
* **
Bu Hadis-i Şerifi ile Peygamber S.A. efendimiz bize birlik ve bera-berlik yollarını göstermektedir..
7. İSLÂM ALEMİNDE MECELLE'YE MUVAZİ ÇALIŞMALAR
YanıtlaSilİslâm dünyasında İslâm hukukunun Mecelle'ye benzer tarzda maddeleştirilerek tedvini vadisinde gerek Mecelle'den önce ve gerek sonra pek çok çalışmalar yapılmıştır. Bu çalışmaları; öz olarak Mecelle'den önce ve sonra olmak üzere, iki safhada gözden geçir-mek daha iyi olur kanaatindeyim.
a) MECELLE'DEN ÖNCE
İslâm hukukunun tedvini konusunda ilk teklifin, Abbasilerin ilk devirlerinde mezheplerin çoğalması üzerine; 'Abdullah ibn'ul-Mukaffa' (vef. H. 145/762) tarafından yapıldığını görüyoruz. İbn'-ul-Mukaffa' devrin halifesi Ebu Cafer el-Mansur'a; içtihadın ço-ğalması ve birbirine zıd hükümlerin ortaya çıkışından hasıl olan zararı dile getirip, bütün memlekette tatbik olunan umûmî bir ka-nun tedvin olunmasını, bu tedvinde kitap (Kur'an-ı Kerîm) ve Sün-net'ten, eğer bunlarda mevcut değilse, maslahatın icab ettirdiği rey (ictihad) den istifade edilmesi kanaatinde olduğunu bildiren bir teklifte bulundu. Fakat fakîh (İslâm hukukçusu) lerin ve Ulu'l-Emr (devlet reisi ve halife) in ictihadlarda hata yapmaktan çekinmeleri dolayısiyle bu teklif icra sahasına intikal edemedi "".
Daha sonra İbn'ul-Mukaffa'ın teklifinin tesiri ile olacak ki ha-life Ebu Cafer el-Mansûr, H. 147 (765) ve H. 163 (780) senelerin-deki Hacc ziyareti esnasında Mâlik b. Enes'den fıkhî bir tedvinde bulunmasını ve bu müdevvenatı bütün memlekette tatbik ettirmek istediğini söyledi. Mâlik b. Enes bunun üzerine meşhur eseri el-Mu-vatta'ı kaleme aldı. Fakat muhtemelen hata yapmış olmaktan çe-kindiği içindir ki, halifeden, tatbik olunmamasını istedi.
İslâm hukukunun ilk tedvini mahiyetinde olan bu çalışmaları takiben, kısmî de olsa İslâm hukukunun bazı bölümlerine şâmil
127. Felsefet'ut-Teşri, s. 61
128. Aynı yer.
ISLAM ALEMİNDE MECELLE'YE MUVAZİ ÇALIŞMALAR
YanıtlaSil117
olan ve Mecelle'nin sistemini andıran bir tarzda, umumi kaidelerin tesbiti vâdisinde bir takım faaliyetlere rastlamaktayız. Tarihi sıra-ya göre İslâm hukukunun «Usûl-ul-Fıkh» sahasında diyebileceği-miz bu çalışmaların mühim olanları şunlardır:
1. Bu vadide ilk çalışma, Hanefî fıkhı üzere 17 kaidenin, Ebû Tahir Muh. b. Muh. b. Süfyan el-Debbâs tarafından tesbiti şeklinde tezahür ettiği ifade edilmektedir. ".
2. Kavaid-i Külliyye mevzuunda elimizde hususî bir mecmua şeklinde mevcut risalelerin en eskisi, Ebu Tahir el-Debbas'ın tesbit ettiği 17 kaideyi ele alarak 20 kaide ilavesiyle onu 37 ye çıkaran Hanefi fakihlerinden Ebu'l-Hasan el-Kerhiye (vef. H. 340/951 -952) aiddir. ele Kerhî'nin tesbit ettiği bu kaidelere baktığımız-da, bunların, mes'eleleri ta'lil hususunda mezhep imamlarına yol gösterici fikirler olduğunu görürüz "".
3. İlm-i hilaf (Mukayeseli hukuk) ın kurucusu Ebû Zeyd Ubeydullah b. Ömer el-Debûsî (vef. H. 430/1038-1039) Te'sis'ul-Nazar isimli kitabında bu vadide 86 kaide tesbit etmiştir. Hanefi mezhebi fakîhlerinden olan el-Debusî'nin mezhebler arası mukaye-seli bir çalışması da vardır".
4. Hanefî mezhebi âlimlerinden Ebu Hafs Ömer el-Nesefi (vef. H. 537/1142-1143) el-Kerhî'nin tesbit ettiği 37 kaideyi bazı delîl ve benzeri hükümlerle şerh etmiştir".
5. Dünyaca meşhur Hanefî hukukçularından Alaeddin el-Ka-sânî (vef. H. 587/1191) de yedi cildlik Bedâi'ul-Sanâi fi Tertib'iş-Şerať isimli eseri ile fıkhî tedvin sahasında yeni bir metod takib etmiştir"".
6. Şafiî mezhebi âlimlerinden İzzel-Din Abd'el-Aziz b. Abd'el-Selâm (vef. H. 660/1261-1262) ın Kavaid'ul-Ahkâm fî Mesalih'il -Enâm,
7. Malikî âlimlerinden Şehab'ul-Din Ahmed b. İdris el-Karâfi (vef. H. 684/1285) nin el-Furûk isimli dört ciltlik eseri ana kaide-lerin tesbiti vadisindeki te'lif çalışmalarındandır ".
8. Tac'ud-din el-Subki (vef. H. 771/1369-1370) Tevşih'ut-Tas-
129. el-Eşbah, I, 16; Medhal'ul-Fıkh, s. 113
130. el-Fikh'ul-İslâmi II, 938; Medhal'ul-Fikh, s. 113; «Siyaset-i Şer'iyye», İsmail Hakkı, Meram, sa. 7, s. 203
131. el-Fikh'ul-İslâmi, II, 939
132. Aynı yer; el-Egbah, I, 19; Medhal'ul-Fıkh, s. 113; «Siyaset-i Şer'iyye», İsmail Hakkı, Meram, sa. 7, s. 203
133. el-Fikh'ul-İslâmi, II, 938
134. el-Fikh'ul-İslami, I, 188-189
PEYGAMBERİMİZİN AYAKKABILARI
YanıtlaSilPeygamberimizin Ayakkabıları:
Peygamberimizin Ayakkabı ve su kablarile ilgilenen (1), Enes b. Malik'e:
Resûlullah Aleyhisselâmın Ayakkabısı nasıldı?» diye sorulunca (2), Enes b. Malik «Kıbålân idi.» dedi. (3)
Kıbålän: Ayakkabı tasmasına dikilmiş iki kayıştır ki, baş parma-ğıyla yanındaki parmağın arasına geçirilir. (4)
Enes b. Malik'in, tüyü dökülmüş meşin tasmalı bir çift Ayakkabı çıkarıp «Bu, Resûlullah Aleyhisselâmın Ayakkabısıdır.» dediği, İsâ b. Tahman tarafından rivayet edilir. (5)
Peygamberimizin Ayakkabısı, sığır köselesindendi. (6)
Abdullah b. Abbas da, Peygamberimizin Ayakkabısı hakkında «İkişer tasmalı idi. demiştir. (7)
Bu Ayakkabı, kat kat dikişli (8), kenarlı, ökçeli, ölçümlü biçim-li Hadramevt işi Ayakkabıyı andırır çift tasmalı idi. (9)
Hicretin 100 üncü veya 110 uncu yılında, Peygamberimizin tasma-lı bir Ayakkabısı, Mekke'de Ubeydullah b. Abbas b. Abdulmuttalib'in kızı Fatıma'nın yanında bulunuyor ve isteyenlere gösteriliyordu. (10)
Peygamberimizin Bulunup Saklanan Ayakkabı Teki:
Ebülfida (vefatı: 774 hicri) der ki «600 üncü yıl civarında ve on-dan sonra, İbn-i Ebil'Hadred diye anılan tüccar bir adamın yanında Peygamberimize aid Ayakkabı teki bulunduğu duyulur.
(1) Ibn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 482
(2) Tirmizi Sünen c. 4, s. 242
(3) İbn-i Sa'd - Tabakat c. 1, s. 478, Ahmed b. Hanbel Müsned c. 3, s. 122, 203, Ebû Davud. Sünen c. 4, s. 69, Tirmizi Sünen c. 4, s. 242, İbn-i Mace Sü-nen c. 2, s. 1194
(4) Firuzabadi Kamusulmuhit c. 4, s. 34 (
5) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 478, Buharai Sahih c. 4, s. 47
(6) Ebülferec İbnül'Cevzi Vefa c. 2, s. 572
(7) İbn-i Mace Sünen c. 2, s. 1194
(
8) İbn-i Sa'd. Tabakat c. 1, s. 479, Ahmed b. Hanbel Müsned c. 5, s. 363 (9) Ibn-1 Sa'd Tabakat c. 1, s. 478
(10) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 479
PEYGAMBERİMİZİN AYAKKABILARI
YanıtlaSilMelik Eşref Musâ b. Melik'ül'Adil Ebû Bekir b. Eyyub, bu Ayakka bı'yı pek çok mal verip satın almak isterse de, adam, satmağa yanaş-max.
Tüccarın ölümünden sonra adı geçen Melik, onu satın alır.
Eşrefiyye Dârülhadis'ini yaptırınca, Kale tarafındaki bir odayı ona tahsis ve bir bakıcı da, tayin ederek kendisine her ay kırk dir-
hem aylık bağlar. HAJA, bu Ayakkabı, Eşrefiyye Darülhadisindeki yerinde bulun maktadır. (11)
Peygamberimizin Mestleri:
Peygamberimize Hayber ganîmetinden dört Mest düşmüştü. (12)
Habeş Necaşisi Ashama, Peygamberimize bir çift siyah Mest he-diye etmişti.
Peygamberimiz, bu Mestleri giyer (13), sonradan abdest alırken (14), onların üzerlerine, ayak yıkama yerine, mesh ederdi. (15)
Peygamgerimize, İskenderiye kıralı Mukavkıs da, bir çift siyah Mest hediye ettiği gibi (16), Eshabdan Dihyetül'kelbi de, bir çift Mest hediye etmişti.
Peygamberimiz, bu Mestleri de, glyerdi. (17)
149
(11) Ebülfida Sire c. 4, 8. 710
(12) İbn-i Seyyid Uyunüleser c. 2, s. 319
(13) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 482, Ahmed b. Hanbel Müsned c. 5, s. 352, İbn-1 Mace Sünen c. 2, s. 1196, İbn-i Habib Kitabülmuhabber s. 76
(14) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 5, s. 352, İbn-i Habib Kitabülmuhabber s. 76 (15) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 482, Ahmed b. Hanbel Müsned c. 5, s. 352, İbn-1 Habib Kitabülmuhabber s. 76
(18) İbn-i Abdulhakem Fütuhulmısr s. 47
(17) Tirmizi Sünen c. 4, s. 240
سوره بقره (0)
YanıtlaSilاشارات الاتحاد
سنك كو زيطن او گنه کتیری تمثل ایتدیر یا خود به کلام، ذهنگی آگیر. او علامه مثالی، ذهنگی عالم من الله قدر كوتورور، كرديد. مثلا ( بارز) کلمه ی محار به میدانی (عمر) کلمه ی بیون بر میوه باغچه منى انانك فكرينه كتيري بود بناء، بوراده کی ( علی ) کالم ہی تمثیلی بر الو به پنجره آچار کوستری قصد یله ذکر ابد المشدد. شویله که صدا نکه هدایت الهیه به براحه او لوب مؤمن اكره كوندريال مدر. مؤمنهار طريق بعد مستقيمده مستقيده او کا بینه رن عربه الحالاته يورورلي
تشنجى مأخذ ) (هدى) ده کی تذکیر در بر نكره، معرفه اولار مه مکرراً ذكر ایدیای و معرفه او نكره ذلك عيني اولور فقط او نكره نكره اولارق ذكر ايد يلديكي تقديرده، على الوكثر بربرينك عيني اولا ماز. بو قاعده به گوره نکره اولا رحمه تكرر ايدن (هدى) أو لكى (هدى) نك عینی دیگدر آنجو او لكى (هدى) . حاصل بالمصدر ور. وبرنجينه مصدر در ایکنجیسی عمرہ کی حکمنده محسوس و ثابت بر صفندر
التنجي مأخذ ) هدايتك اللهدن اولديغنى افاده ايدن (من) کلمه سندن بوراده بر جبر مس ايديال مكده ایسه ده حقیقتده جبر دو گرد چونکه او نارك جزء اختيار لريله حاصل بالمصدر اولان هدايتة يورو مه لري اوزرینه جناب حق او صفت ثابتة اولان هدايتي خلاصه و احسان ايتمدر. ديمك ( احيدا) يعني هدايت طوغري يورومك، او نارك کسب و اختیار لری داخلنده در.
فقط صفت ثابتة اولان هدايت اللهدندر.
נ برنجي مأخذ ] تربيه بي افاده ايدن (رب) كلم سيدر. بو كلمه نك بوراده اختيار ايديامي او نكرن رزقه الله تربیه لری ربوبيتك شانندن اولدیغی کبی، هدایت له ده تقدیری ربوبیتان شانندن اولدیفنه آثار تدر.
وَ أُولئِكَ هُمُ المفلحون ، بو جمله ده كى نكته لرك وأخذاري :
(۱) (و) ايله عطف - (٢) ( أُولَئِكَ ) نك تكراري. (۳) ضمير الفصل اولان (هو) .
(ع) (ال) اداتي (6) فلاح يو للدينك عدم ذكريله ( مفلحون) نك عام و مطالعه بر اقدامی كي (بن وأخذ ) من عبارتدر.
عَدَمٍ ذِكْرُ
YanıtlaSilAdemi zikr: Anmama
على الأختر
Alel-ekser: Çoğunlukla
عالم مثال
Alemi misal: Her seyin suretlerinin bulunduğu alem
عام
Amm: Umümi
عَطِيفٌ
Auf: Bağlama, yükleme
Binden: Dayanarak
براق
Burak: Nurani bir binek
جيز
Cebir: Zorlama
جزو اختيارى
Cuz-i ihtiyâri: Kulun tercihi
حاصل
Hasılı bilmasdar: Masdar-
بالمصدر
dan meydana gelen
كلام
Kelam: Söz, cümle
كنب
Kesb: Kazanma
مَعْرِفَه
Marife: Belirli
مصدر
Masdar Kelimelerin şahıs ve zamana bağlı olmayan kökü
محاربة
Muharebe: Savaşma
مطلق
Mutlak: Sınırsız
مكررة
Mükerreren: Tekrar tekrar
نكره
Nekre: Belirsiz
ربوبیت
Rubabiyet: Terbiye edicilik
ثورة
Semere: Meyve
تغذى
Tagaddi: Gıdalanma
طريق مستقية
Tariki müstakim: Dosdoğru yol
تكون
Tekerrür: Tekrarlanma
تتفل
Temessil: Benzer şekil ve surete girme, suretlenme
خَبِيرٌ الْفَضل
Zamiru'l-fast: Cumle içinde ayn olarak gelen zamir
senin görünün önüne geurir, temessul ettirir. Yahud bir kelâm, zihnini alu. O kelamın misāli, zihnim Alemi misällere kadar götürür, gezdirir. Mesela () kelimesi muharebe meydamm, ) امرة( kelimesi büyük bir meyve bahçesini insanın fikrime getirir Buna binden, buradaki () kelimesi, temsili bir uslüba pencere açar, gösterir kasıyla zikredilmiştir. Şöyle ki Sanki hidayers lähiye bir burak olup mu'minlere gönderilmiştir. Mü'minler tarik müstakinde ona binerek arşı kemäläta yürürler. Beşinci me'haz: ()'deki tenkirdir. Bir nekre, ma'rife olarak mükerreren zikrediluse, o ma'rife o nekrenin aynı olur. Fakat o nekre, nekre olarak zikredildiği takdirde, alelekser birbirinin aym olamaz. Bu kaideye göre, nekre olarak tekerrür eden )فتى ( evvelki ) حدد( ayı değildir. Ancak evvelki )حتى( masdardır, ikincisi häsılı bilmasdardır. Ve birincisiin semeresi hükmünde mahsüs ve såbit bir sıfattır.
YanıtlaSilAltıncı me'haz: Hidayetin Allah'dan olduğunu ifade eden (4) kelimesinden burada bir cebir hissedilmekte ise de, hakikatte cebir değildir.
Çünki onların cüzi ihtiyarlarıyla häsıl ı bilmasdar olan hidayete yürümeleri üzerine, Cenab-ı Hakk o sifat-t såbite olan hidayeti halk ve ihsån etmiştir. Demek ihtida yani hidayete doğru yürümek, onların kesb ve ihtiyarları dahilindedir. Fakat sıfat-1 såbite olan hidayet, Allah'dandır.
Yedinci me'haz: Terbiyeyi ifade eden ()
kelimesidir. Bu kelimenin burada ihtiyår edilmesi, onların rızık ile terbiyeleri rubübiyetin şanından olduğu gibi, hidayetle de tegaddileri rubůbiyetin şanından olduğuna işarettir.
وأوليك من الثلاثية Bu cimledeki nüktelerin me'hazleri:
1- )5( ile atıf 2- أرقيك
'nin tekrarı
3- Zamirü'l-fasıl olan ()
4-(J) edåtı 5- Feláh yollarının adem-i zikriyle
) مفقون (nin amm ve mutlak bırakılması
gibi "Beş Me'haz"den ibarettir.
باب الأمر بالمعروف والنهي عن المنكر
YanıtlaSilİYİLİĞİ EMREDİP KÖTÜLÜĞÜ YASAKLAMAK
Ömer b. Abdülaziz şöyle diyor:
"Allah (cc) bazılarının işlediği günahlar sebebiyle bütün insanları cezalandırmaz, fakat günahlar açıkça işlenir diğer insanlar da buna engel olmazlarsa bütün hepsi cezalandırılmayı hak ederler.
Allah (cc) Yuşa b. Nun'a (as) şunu vahyetti:
Senin kavminin hayırlılarından kırk bin, şerlilerinden de altmış bin kişiyi helak edeceğim.
Yuşa (as) dedi ki:
Ya Rabbi! Şerlileri helak etmeni anladık ta hayırlıları helak et-menin sebebi nedir?
Allah şöyle buyurdu:
Çünkü onlar benim kızdığım kimselere kızmıyorlar; onlarla bir-likte yiyip içmekte bir sakınca görmüyorlardı."
Ebu Hüreyre (ra) Resulullah (sav) şöyle buyurduğunu rivayet ediyor:
"Siz iyilik yapmasanız bile insanlara iyiliği emrediniz, kendiniz vaz-geçmeseniz bile insanları kötülükten vazgeçirmeye çalışınız."2
Beyhaki, Şuabü'l-Iman, 9428
Beyhaki, Şuabü'l-Iman, 7570
TENDIMOL GAFILIN
YanıtlaSil117
Es & Malik (ra) Nailillah in style buyuhigung ivayet
Ansanlardan cykelert varshr ki, onlar perre kili, hayra anahtar olma dusenter. Yine insanlar içinde öyleleri vardu ki, onlar, hayra kila re anahtar olurlar
Allah'n ellerine hayrın anahtarlarını verdiği kimselere ne mutlul Serren anahtarların ellerinde tutanlara da yazıklar olsun." Bu hadiste anlatılmak istenen şudur Lyiligi emredips, körüligi yasaklayan bir Müslüman hayra anahtar, serre kilit görevi yapuuuş olup geryek ondominlerden olma şerefine ermiştir Nitekim Allah (cc) Kur'an-ı Kerimde şöyle buyuruyor:
والمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بَعْضُهم أولياء بعض يأمزون بالمعروف وينهون عن المنكر
"Mümin erkeklerle mü'min kadınlar da birbirlerinin velileri dir. Onlar iyiliği emreder, kötülükten alıkorlar.
Körülüğü emredip iyiliği yasaklamak ise münafikların özelliğidir. Şu ayet bunu bildirmektedir:
الْمُنَافِقُونَ وَالْمُنَافِقَاتُ بَعْضُهُمْ مِنْ بَعْضٍ يَأْمُرُونَ بِالْمُنكَرِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمَعْرُوفِ
"Münafik erkekler ve münafık kadınlar (sizden değil) birbirle rindendirler. Onlar kötülüğü emreder, iyilikten alıkorlar."
Hz. Ali b. Ebi Talib Kerremallahü vechehü şöyle diyor
"Amellerin en faziletlisi; iyiliği emredip, kötülükten alıkoymak ve fa sık kimselere buğa etmektir. İyiliği emreden kişi, imanını güçlendirmiş o lur, kötülükten ahkoyan kimse de münafıklık alametinden kurtulmu olur."
Said. Katâde'nin şöyle dediğini anlatıyor:
"Resulullah (sav) Mekke'de iken ona bir adam gelip şöyle dedi:
Ibn Mace, 337
Tevbe
Terbe
Hz. Hatice hayatının en acil gib hamlede 4 amcasını kaybettiği yetmiyormus su babası da bu savaşta ölmüştü. Bardağı taşıran Ficar bası ve yeğeni Häkimin nla ağabeyi Hizami kay-son daml
YanıtlaSilTARINTE BUGUN
- 1363-Kara Kuvvetlerinin kuruluşu.
- 1862-Tasvir-i Efkar gazetesi, Şinasi tarafından çıkarılmaya başlandı.
1914-I. Dünya Savaşı başladı.
1919-1. Balıkesir Kongresi.
1921 - Kocaeli'nin kurtuluşu
28
CUMA
FRIDAY
HAZİRAN
JUNE
BIR AYET
Ey iman eden kullarım! Benim arzım geniştir; ancak Bana kulluk edin.
Ankebut Suresi: 56
BİR HADİS
İKim ki benden sonra unutulmuş bir sünnetimi ihyâ ederse onunla amel edenlerin sevabının bir mislini kazanır.
Tirmizî, İlim: 16
Kalb hangi bir şeye el atarsa bütün kuvvetiyle, şiddetiyle o şeye bağlanır. Ve ebedî bir devamla, onunla beraber kalmak ister. Demek ki kalb bu fânî dünyaya râzı değildir.
Mesnevî-i Nûriye
HİCRĪ: 22 ZİLHİCCE 1445 - RUMI: 15 HAZİRAN 1440
HIZIR: 54 - GÜN: 180 KALAN: 186 - GÜN. UZ.: 0 DK
FARINTE BUGUN
YanıtlaSil656-Hz. Ali'nin (ra) halife
seçilmesi.
1565 - Turgut Reis'in vefatı.
1939 - Hatay'ın Türkiye'ye katılmasına ilişkin antlaşma Ankara'da imzalandı.
HAZİRAN
23 PAZARTESİ
27 1446 ZİLHİCCE
RUMI: 10 HAZİRAN 1441
HIZIR: 49
Zalim izzetinde, mazlum zilletinde kalıp buradan göçüp gidiyorlar. Demek bir mahkeme-i kübraya bırakılıyor. Sözler
BİR AYET
Şüphesiz Allah onları ilmiyle ve kudretiyle her yönden kuşatmış; onları ve amellerini birer birer saymıştır. (Meryem: 94)
BİR HADİS
Allah'tan korkanın dili kırıcı olmaz ve öfkesinin gereğini yapmaz.
(C. Sağîr, No: 3515)
Imsak
Güneş
Öğle
İkindi
Akşam
Yatsı
İmsak
Güneş
Öğle
İkindi
Akşam
Yatsı
İSTANBUL
03.25 05 26 1311 17 11 2017
00:00
82\Hadislerden Seçmeler
YanıtlaSilKıyamet Günü korku
İbni Ömer (ra) rivayet ediyor:
Üç grup insan vardır ki, Kıyamet Günü mishk ten tepeler üzerine oturacaklar. Kıyamet korku onları etkilemez. İnsanlar korku içinde then onlar korkmazlar. Bunlar: Sadece Allah'ın rıza sını ve katındaki mükafatı kazanmak için Kur'ân'ı öğrenip onun hükümlerine göre yaşa yan kişi, sadece Allah'ın rızasını ve katındaki mükafatı kazanmak için her gün beş vakit in sanları namaza çağıran müezzin, ki köleliği, kendisini, Rabbinin emrini yerine getirmekten alıkoymayan köledir.
Taberani'nin Kebir'inden.
***
Şeddad ibni Evs'den (ra) rivayetle:
Allahü Teâlâ şöyle buyuruyor: "İzzetime ve ce-lâlime yemin ederim ki, kuluma iki emniyet ve iki korkuyu birden vermem; Kulum dünyada azabımdan emin olursa, kullarımı topladığım Kıyamet Gününde ona korku veririm. Dünyada Benden korkarsa kullarımı topladığım gün onu emin kılarım.
Ebu Nuaym'in th
Ahiret Hayatı /83
YanıtlaSilArşın gölgesindekiler
Ebu Ümâme'den (ra) rivayetle:
Úc sinif insan vardır ki, gölgesinden başka gölge bulunmayan Kıyamet Gününde Allah'ın gölgeliğinde bulunacaklardır. Bunlar:
mish Rus iken iza için aşa.
(1) Her nereye yönelirse Allah'ın kendisiyle be-raber olduğunu bilen kişi.
(2) Bir kadın kendisiyle beraber olmaya çağır-dığında Allah'tan korktuğu için kabul etmeyen kişi,
(3) Allah rızası için seven kişi.
Taberani'nin Kebir'inden.
***
Enes (ra) rivayet ediyor:
Üç grup insan vardır ki Arş'ın gölgesinden başka hiçbir gölgenin bulunmadığı Kıyamet Gü-nünde Arş'ın gölgesinde barınacaklardır. Bun-lar:
(1) Akrabalarına iyilik yapan kimse. Bu onun hem rızkını arttırır, hem de ömrünü uzatır.
(2) Kocası ölüp arkada küçük yetimler bırak-tığı hâlde "Evlenmeyeceğim. Çocuklarım ölünceye veya Allah onları bana ihtiyaç bıraktırmayacak
84 Hadislerden Seçmeler
YanıtlaSilyaşa getirinceye kadar yetimlerimin başında
racağım" diyen kadın.
(3) Bir yemek yapıp misafir çağıran ve yetim fakire sadece aziz ve celîl olan Allah rızası ip güzelce yemek yedirerek onların duasını ala kimse.
Deylemi'nin Müsnedü'l-Firdevs'inde
***
Ebu Hüreyre (ra) rivayet ediyor:
Şu üç kimse vardır ki, Allah onları başka gö genin bulunmadığı Kıyamet Gününde, gölge sinde gölgelendirecektir: Emin tüccar, âdil ida reci ve hararetle namaz vakitlerini gözleyen.
Hakim'in Tarih'inden.
***
Ebu Said el-Hudrî'den (ra) rivayetle:
Yedi sınıf insan vardır ki, Allah onları başka hiçbir gölgenin bulunmadığı Kıyamet Gününde, Arş'ının gölgesinde gölgelendirecektir:
(1) Adil idareci.
(2) Allah'a ibadet ede ede büyüyen genç.
(3) Camiden çıkınca, bir daha oraya dönün-ceye kadar gönlü camiye bağlı olan.
Ahiret Hayatı/85
YanıtlaSil(4) Allah için birbirlerini seven, bu sevgi üzere bir araya gelen ve bu sevgiyle birbirlerinden ay-ılan iki kişi.
L
(5) Hiç kimsenin bulunmadığı yerde Allah' anıp gözleri yaşla dolan.
(6) Makam ve güzellik sahibi bir kadın kendi-sini harama davet ettiğinde "Ben âlemlerin Rabbi olan Allah'tan korkuyorum" diye redde-den kimse.
(7) Sağ elinin verdiğini sol eli bilmeyecek şe-kilde sakadayı gizli veren kimse.
Tirmizi, Büyů: 67; Darimi, Büyуй': 50.
***
Sehl ibni Hüneyf'den (ra) rivayetle:
Kim ki, Allah yolunda cihad eden; çoluk ço-cuğunu geçindirmek uğrunda borçlanan veya kölelikten kurtarmak için efendisiyle anlaştığı parayı ödemeye çalışana yardım ederse, gölge-sinden başka gölgenin bulunmadığı Kıyamet Gününde Allah onu gölgesinde gölgelendirir.
Müsned, 3: 487.
***
Ebü'l-Yüsr'den (ra) rivayetle:
Kim ki, eli darda olana alacağı konusunda süre tanır veya alacağından vaz geçerse, Allah.
Şubat 2009 Sayı: 276- Safer 1430-7.00 YTL
YanıtlaSilALTINOLUK
aylık mecmua
İnsanlığın Utancı
GAZZE
20 Gün, 1300 Ölü
Şebnem ve Altınçocuk ile birlikte http://www.allinoluk.com
KÜLTÜR-SAN'AT
YanıtlaSilNEREDE MÜKEMMELİYET GÖRSELER. ONA DUŞMAN OLURLAR
Yahûdiler Tahribe Me'murdur
Para hiçbir zaman benim için gaye olmadı. Hålen ayda iki yüz bin lira ile dönen bir evin reisiyim. Yetişmiş ço-cuklarım babalarının sırtın-dadır. Bir eserin hayatta para getirdiği ilk defa görülüyor. Ben seksenine gelmiş yaşta, bu yükün altındayım. Ama kendim bakımından sorarsa-nız bundan on sene evvel ya-pılmış kostümlerimin bir ka-çından başka bir şey giyme-mişim, iskarpin de almamı-şımdır. Paraya hırsım yok. Ama olsaydı eğer, milyarlar-la hesabı gerekirdi. Öyle tek-liflerle karşılaştım... Mahke me zabıtlarına geçmiş teklif-ler vardır bunlar arasında...
Para bir Yahudi icadıdır. Pa-ranın teşkil ettiği zulme karşı antikapitalizm keza Yahudi icadıdır. Velhasıl bu Yahudi garip şeydir. Tahribe memur-dur. Nerede mükemmeliyet görürse onu tahrip eder. Marks, Yahudidir. Ama Yahu-di'ye dehşetli çatar, çıfıt di-ye... Acayip bir şey; tezi Yahu-di, antitezi Yahudi... Bu ince iştir...
★★★
Gençlik, daima bir kemål, bir zevalle birlikte terakki edi-yor... Yetişen gençlikten eli-mizde bir çekirdek var tabii. Ama yetersiz. Adamakıllı bir
32 SUR/Ağustos 90
"Kahraman olmak için o köprüden geçecek, Nefsini köpek leşi gibi ardın sıra çek!"
tålim ve terbiyeden geçiril meleri lazım. Sonra biraz iler-ledi iş, partilerde gençlik kol-ları çıktı... aman ne sun'i işti o... Hepsi birbirinin kopyası
***
Ecevit'i biliyorsunuz Ro bert Kolej deyken benim ta-
lebemdi. Kitabı var kendisi nin, evvelå Necip Fazıl'ın "te siri altında kaldım" diyor. Ben kendisini sınıftan hatırlamı yorum. Demek ki pek parlak bir talehe değildi Ama talih ona bir imkan verdi. O hunu dili tahrip istikametinde kul landı. Buallo'nun bir sözüú
KÜL
YanıtlaSilNe var ki pazarlığa girişecek ecelle?
Sermayem tek kelime: "Allah" azze ve celle!
var: Bir milletin diliyle oyna-mak, ona en büyük suikasti Japmaktır, diyor. Bunların hepsini yazdım. İnandıkları Garbın fikirleri. Bakıyorum Allah dememek için özel gay-ret sarfediyorlar. Tanrı keli-mesini bir îman tavrı olarak kullanıyorlar. Tanrı îlah de-mek. Allah ise İsmi has (özel isim). Bir tek köylü gösterin ki Allah yerine Tanrı desin... Benim, alışveriş edilen bakka-lın, aşçının, esnafın bilmedi-ği kullanmadığı Türkçe, Türkçe olamaz. Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir hâdi-se yok. Ruslar meselâ... Bü-tün eskiye düşmanlar. Çünkü eskinin çok bayatlamış taraf-ları vardır, bunu görmek de bir hünerdir. Cemiyetin eski enkâzı üzerinde kurmaya
Geçti Geçti
Geçti, geçti mevsimler... Süpürüldü takvimler. Gidenlerden kalan şey; Duvarlarda resimler, Mezarlarda isimler...
Geçti, geçti mevsimler...
Hani eski iklimler?
Has ekmekten dilimler. Hey gidi zamane hey! Tesellisiz ilimler, Adaletsiz taksimler...
Hani eski iklimler?
Şiirlerimde tashih_yapıyo-rum. Yirmi yaşında yazdığım bir şiirin yetmiş yaşında bir kelimesini değiştirdiğim ol-muştur. Birçoklarını da ıskar-taya atmışımdır. Yani bu kuv-vetli bir şairdir... Şunlar da şunlar da onun eserleridir... İstemiyorum bunu. Marulun göbek tarafının yaprakları ol-mak istiyorum.
kalktıkları binâ bâtıldır. Yoksa birçok tenkitlerinde haklı olabilirler. Kapitalizm tenkit-lerinde, şunda bunda haklı olabilirler. Ama çârede sıfır dırlar. Onlar bile, dile bunu revâ görmedi.
Son devrin fikir ve edebiyat dün-yasında mühim sîmā, "Kaldırımlar Şairi" Necip Fazılı bu üç bölümlük yazıyla yad etmiş olduk. Bu vesileyle merhûma, Rabbimizden rahmet ve mağfiret niyaz ediyoruz
Derleyen: Ümit KEVSER
"O dem ki, perdeler kalkar, perdeler iner; Azrail'e 'hoş geldin' diyebilmekte hüner!"
118
YanıtlaSilİYİLİĞİ EMREDİP KÖTÜLÜĞÜ YASAKLAMAK
Peygamber olduğunu iddia eden kişi sen misin?
Resulullah (sav)'in "evet" cevabı vermesi üzerine adam şu soruyu sordu:
Allah katında en sevimli olan amel hangisidir?
Allah'a inanmak.
Sonra hangisi?
Akraba ve komşularla iyi ilişki kurmak.
Sonra hangisi?
İyiliği emredip, kötülükten alıkoymak.
Bundan sonra adam şunu sordu:
- Allah katında amellerin en sevimsiz olanı hangisidir?
Allah'a ortak koşmak.
Sonra hangisi?
Komşu ve akrabalarla ilişkiyi kesmek.
Sonra hangisi?
İyiliği emretmeyi ve kötülüğü yasaklamayı terk etmek."
Süfyani Sevri (rh) diyor ki:
"Komşularının tamamı tarafından sevilen ve akrabalarının hepsi ta-rafından övülen birini görürsen, bil ki o, yağcının biridir."
Abdullah b. Cerir'in babasından rivayetine göre Resulullah (sav) şöy-
le buyurdu:
"Herhangi bir toplum, içlerinden biri günah işlediğinde onu engel-lemeye gücü yettiği halde engellemezse, ölmeden önce mutlaka Allah on-ları toplu bir azaba çarptırır."2
Fakih diyor ki:
Görüldüğü gibi Resulullah (sav) kötülüğü engellemenin gerekli ol-ması için, buna gücünün yetmesini şart koştu.
Yani: Bir toplumda iyiler çoğunlukta olursa bunların o toplumda açıktan günah işleyenlere engel olmaları vaciptir. Nitekim Allah Teâlâ üm-meti Muhammed'i bu özellikleri sebebiyle övmüştür.
Konu ile ilgili ayet-i kerime şöyledir:
Mecmau'z-Zeväid, 8/151
Ebû Davud, 4339
TENBIHÜ'L GAFİLİN
YanıtlaSil119
كُنتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَن الْمُنْكَرِ وَتُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَلَوْ آمَنَ أَهْلُ الْكِتَابِ لَكَانَ خَيْراً لَهُمْ مِنْهُمْ الْمُؤْمِنُونَ وَأَكْثَرُهُمُ الْفَاسِقُونَ
"Siz insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmet-siniz; iyiliği emreder, kötülükten meneder ve Allah'a inanırsınız. Ehli kitap ta inansaydı, elbette bu, kendileri için çok iyi olurdu. (Gerçi) içlerinde iman edenler var; (fakat) çoğu yoldan çıkmışlar-dır.
Bu ayetin manası hakkında şöyle denmiştir: Siz, levhi mahfuzda, "insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış olan ümmet" olarak yazılmıştınız.
Maruf (İyilik): Kitaba (Kur'an'a) ve akla uygun olan şeylerdir.
Münker (kötülük): Kitaba ve akla aykırı olan davranışlardır.
Başka bir ayette Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَلْتَكُنْ مِنْكُمْ أُمَّةٌ يَدْعُونَ إِلَى الْخَيْرِ وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَأُولَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ
"Sizden, hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir."
Allah (cc) iyiliği emredip kötülüğü men etmeyi terk eden topluluğu da kötülemiştir.
İlgili ayet şöyledir:
كَانُوا لَا يَتَنَاهَوْنَ عَنْ مُنْكَرٍ فَعَلُوهُ لَبِئْسَ مَا كَانُوا يَفْعَلُونَ
"Onlar, işledikleri kötülükten, birbirini vazgeçirmeye çalış-mazlardı. Andolsun yaptıkları ne kötüdür!"3
Bu konuda bir başka ayet-i kerimede ise şöyledir:
Ali Imran no
Ali Imran 104
Maide 79
سوره بقره (0)
YanıtlaSilاشارات الاعجار
(کسی) (و) ايله باسيلان عطف، هر انکی حمله آراسنده بولونان مناسبة بناء با بدا المدر زيرا برنجي (أوليك ) سعادت عاجله اولان هدايت عمره سنه اشار تدر. ايكنجي (أوليك) هدايتك ثمرة آجله من اثار تدر. اوت، هر بر (أوليك ) ما قبلنه بر فذلكم، براجمالر. فقط هان اسلامية مأخذ طوتو لقه، برنجي (أوليك ) نك برنجی (الَّذِينَ ) به ربطی و ایگنجينه ده امی مؤمنارة تخصيصي. وكذا الركن اليمانيه ايله يقين مأخذ طوتو لمقله، اينجي (أوليك ) لك ايكنجي الَّذِينَ ) به ربطی و ایلینك ده اهل كتاب مؤمناره ارجاعي داها أولى در.
(ايكنجيبي ) (أوليك ) تك تكراري، هر ايكي سعادتك كون هدايته، كرك او نارك مدح وش الحرية مستقل و آیری آیری غایر پر و سیار اولد قارين اثار تدر. فقط ايكنجي (أوليك ) لك حكميله برای بنجي (أوليك ) به اشارتي داها أولى در.
(او منجیبی) ضمير الفصل اولان (هم) اهل كتا بدن اولوب حضرت محمد عليه الصلاة والسلامة إيمان ایتمرینهاده به تعریض اوطعه اوزره بو جمله ایله یا پیلان حصرى تأكيد ايتمان ایله برای کوزل بر نکتری تضمن التمشور شویله که مبتدا ایله خبر آراسنده بولونان بو (هم) ضمیری، مبتدایی حومه خبر اره مبتدا با بار. و بوکی خبرلری تعییبنیاده خیاله حواله ایدر یعنی خبر لون محدود و معينه او محاريقي خیاله عرصه ايتمهله، خیرالی مناسب خبراری تحری اینماگه تشویقه ایدر. فاصله زيدى أله المقاله زيد عالمدر، زید فاضل اور زید کو زلور کی زیدن صفه برند نه چومه حکماری دیده به بیر سان كذلك (أولئِكَ ) من موكره كلن ( هم ) ضمیری، خیرالی حرکته کثیر مقاله و زار انشدن قورتولورلر ] [ او نکر جنته کیر دار ] [ اونار رؤيته مظهر اولورلي ) و داها بوكي صفة المدينه مناسب چون مكملرى وجمله الرى خير اله يا بدير .
(در ديجيي ) ( المُفْلِحُونَ ) کلمہ سندھ کی (ال) حقیقی تصويره اشار تدر. صانكه لسان حاليله دیور کہ: اگر مفلولوك حقيقتني كورمك ايسترسك، (أولئك ) نك آيينه منه باحه. لا تمثل سيده جکدر یا خود او نارك تعيين و تمییز لرینه اشار تدر. صانكه ديور : اهل فلاح اولا نارى طانيه ايسترسرك، (أوليك) به بامه، ایچنده در لی. و يا حكمك ظاهر و بدهی اولدیفنه اشار تدر.
بدیهی
YanıtlaSilBediht: Apaçık
أَهْلِ فَلاح
Ehl-i felah: Kurtuluşa erenler
فَذَلَكَ
Fezleke: Özet
حضر
Hasr: Mahsús kılma
اجمال
İcmal: Özetleme
إرجاع
İrca: Geri döndürme
محدود
Mahdud: Sınırlı
معين
Muayyen: Belirli
مبتدا
Mübteda: İsim cümlesinin ilk kısmı
مفلح
Müflih: Kurtuluşa eren
مُسْتَقِلْ
Müstakil: Kendi başına
ربط
Rabt: Bağlama
رؤيت
Rü'yet: Görme
سَعَادَتِ عاجِله
Saadet-i âcile: Peşin saadet
ثَمَرَةِ أَجِلَه
Semere-i acile: Ertelenen meyve
تعريض
Tariz: Sözü dolaylı olarak dokundurma
تعيين
Ta'yin: Belirleme
تحرى
Taharri: Araştırma
تخصيص
Tahsis: Hususi kılma
تصوير
Tasvir: Resmederek ta'rif etme
تَضَتُنْ
Tazammun: İçine alma
تأكيد Tekid: Kuvvetlendirme, sağlamlaştırma
تنبيز
Temyiz: Ayırt etme
Ümmi: Okur yazar olmayan
ظاهر
Zahir : Ak görünür olan
Birincisi: (,) ile yapılan atıf, her iki cümle arasında bulunan münasebete binåen yapılmıştır.
YanıtlaSilZira birinci a saadet-i acile olan hidâyet semeresine işarettir. İkinci أوليك hidayetin semere-i äcilesine işarettir. Evet, her bir أولئك makabline bir fezleke, bir icmâldir. Fakat erkân-ı İslâmiye me'haz tutulmakla, birinci أوليك 'nin, birinci الري ye rabtı ve ikincisinin de ümmi mü'minlere tahsisi; ve kezå erkân-ı îmâniye ile yakin me'haz tutulmakla, ikinci أوليك 'nin ikinci
الدين 'ye rabtı ve ikisinin de ehl-i kitâb mü'minlere ircâı daha evlådır.
İkincisi: أوليك 'nin tekrarı, her iki saadetin
gerek hidayete, gerek onların medh ü senålarına müstakil ve ayrı ayrı gayeler ve sebebler olduklarına işarettir. Fakat ikinci أوليك 'nin hükmüyle beraber, birinci أوليك 'ye işareti daha evlådır.
Üçüncüsü: Zamirü'l-fasıl olan (2) ehl-i kitabdan olup Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'a îmân etmeyenlere bir ta'riz olmak üzere bu cümle ile yapılan hasrı te'kid etmek ile beraber, güzel bir nükteyi tazammun etmiştir. Şöyle ki: Mübtedå ile haber arasında bulunan bu () zamiri, mübtedayı çok haberlere mübtedå yapar. Ve bu gibi haberlerin ta'yinini de hayåle havâle eder. Yani haberlerin mahdûd ve muayyen olmadığın hayale arz etmekle, hayāli, münasib haberleri taharrî etmeye teşvik eder. Nasıl ki Zeyd'i ele almakla,
"Zeyd âlimdir, Zeyd fazıldır, Zeyd güzeldir" gibi Zeyd'in sıfatlarından çok hükümleri dizebilirsin. Kezalik أوليك 'den sonra gelen (2) zamiri,
hayali harekete getirmekle "Onlar ateşten kurtulurlar" "Onlar cennete girerler" "Onlar rü'yete mazhar olurlar" ve daha bu gibi sıfatlarına münasib çok hükümleri ve cümleleri hayâle yaptırır.
Dördüncüsü: المُفْلِحُونَ kelimesindeki ) ال (
hakîkati tasvire işarettir. Sanki lisân-ı hâliyle diyor ki: "Eğer müflihlerin hakikatini görmek istersen, أوليك 'nin aynasına bak. Sana temessül edecektir." Yahud onların ta'yîn ve temyîzlerine işarettir. Sanki diyor: "Ehl-i felâh olanları
tanımak istersen, أوليك ye bak içindedirler." Veya hükmün zâhir ve bedihî olduğuna işarettir.
PEYGAMBERİMİZİN YÜZÜĞÜ
YanıtlaSilMühür Yüzüğün Kimden Abub
Amr b. Sald, Peygamberimizin yanına gelmişti.
Peygamberimiz, onun parmağındaki halkayı görünce «Nedir bu elindeki yüzük?s diye sordu,
Amr b. Bald «YA Resûlallah! Bu, bir halkadir, Ben, yaptam.s
dedi . Peygamberimiz «Onun nakşı, nedir? diye sordu, Sald «Muhammed'ür'Resûlullah» dedi. (8)
Amr b. Peygamberimls «Bakayım ona?» buyurdu.
Onu, ahp Zat Mührü olarak kullandı ve başkalarının, yüzükleri-ne (Muhammed'ür Resûlullah) kelimelerini nakş etmekten men etti. Peygamberimiz, parmağında bu Mühür yüzük bulunduğu halde,
vefat etmiştir. (90)
Peygamberimizin Mühür Yüzüğü Hangi Eline ve Nasıl Taktığı?
Peygamberimiz, Mühür Yüzüğünü, sol elinin serçe parmağına ta-kardı. (10)
Sağ eline taktığı da, olurdu, (11)
Peygamberimiz, onun kaşlı tarafını, avucunun içine doğru çevi-rir, getirirdi. (12)
Peygamberimiz, halaya (tüvalete) gireceği zaman, Yüzüğünü, parmağından çıkarırdı. (13)
Mühür Yüzüğün Peygamberimizden Sonra Nasıl Kullanıldığı ve Gaybolduğu?
Peygamberimizin Mühür Yüzüğünü, Peygamberimizin vefatın-dan sonra Hz, Ebû Bekir, Ondan sonra Hz. Ömer. Hz. Ömerden sonra da, Hz. Osman, parmağına takmıştır. (14)
(8) Ibn-1 Sa'd Tabakat c. 1, s. 474, Hâkim Müstedrek c. 3, s. 250, İbn-i Abdul-ber İstiab c. 3, 8. 1178
9) Hakim Müstedrek c. 3, s. 250, İbn-i Abdulber ( İstiab c. 3, s. 1178
(10) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 477, Müslim c. 8, s. 193-194 Sahih c. 3, s. 1659, Nesal Sünen
(11) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, 8. 477, Müslim Sahih c. 3, s. 1665, Tirmizi c. 4, s. 228, İbn-i Mace Sünen c. 2, s. 1203, Nesal Sünen c. 8, 8. 193 Sünen
(12) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 477, Müslim Sahih c. 3, s. 1656, İbn-i Mace Sünen c. 2, s. 1202
(13) Tirmizi Sünen e. 4, s. 229
(14) Ibn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 474, Ahmed b. Hanbel Mümned c. 2, s. 122, Bu-harf Sahih c. 7, 8. 54, Müslim Sahih c. 3, s. 1656, Nesal Sünen c. 8, s. 196
151
118
YanıtlaSilOSMANLI HUKUK TARİHİNDE MECELLE
hih fi usul'ul-Fikh isimli eseri ile bu sahada büyük emekleri olan müelliflerdendir "".
9. Hanbeli fakihlerinden Abdurrahman b. Receb (vef. H. 795/1392-1393) el-Kavaid'ul-Fikhiyye isimli eserinde bazı fıkhî kaidele-rin tesbitine çalışmıştır "".
10. Mecelle Cemiyeti tarafından hazırlanmış olan Esbab-ı Mu-cibe Mazbatasında da ifade edildiği gibi, bir çok maddeleri kelimesi kelimesine terceme edilerek Mecelle'ye aktarılmış olan, Zeyn'ul-Abidin İbrahim ibn Nuceym el-Misri (vef. H. 970/1562-1563) nin el-Eşbah ve'l-Nezâir isimli eseri, İslâm hukukunun ana prensiple-rinin tesbiti hususunda en başta gelen bir kaynaktır. Gerek ihtiva ettiği küllî kaideleri ve gerekse bu küllî kaidelerin ışığı altında tes-bit ettiği tali kaidelerle İbn Nuceym Mecelle'deki küllî kaidelerin tesbitinde büyük çapta kolaylık sağlamıştır "
11. el-Eşbah ve'l-Nezair'e yazdığı, Ğamz Uyun'il-Besâir alâ Mehasin'il-Esbah ve'l-Nezâir, isimli şerhi ile İbn Nuceym'in çalış-malarına ilaveler yapan Ahmed b. Muh. el-Hamevi (vef. H. 1098/1686-1687) yi de zikretmek icab eder
12. Yine Mecelle Cemiyetinin mazbatasında ifade edildiği gibi Mecelle vadisinde yapılan çalışmalardan bir tanesi de H. 11 (17.) asrın sonlarına doğru Hind emirlerinden Ebu'l-Muzaffer Muhyid-din'in emri ile Mevlâna Şeyh Nizam'ın riyasetinde yapılan çalışma-dır. Altı cild ve arapça olarak, Hanefi Mezhebi esasları üzere kale-me alınan bu eser, her bakımdan diğer fıkıh kitaplarına benzerse de, bir hey'et tarafından hazırlanmış olması Mecelle tedvin çalış-malarını andırır ve bu cihetten hususiyet arz eder Fetâvây- Hin-diyye ve Fetâvây-ı Alem-giriyye ismi ile meşhurdur "".
13. Büyük Türk fakîhi Ebu Said el-Hadimi (vef. H. 1176/1762-1763) tarafından alfabetik harf sırasına göre kaleme alınmış 154 ana kaideyi ihtiva eden Mecâmi el-Hakaik isimli eser İbn Nuceym'-in tesbit ettiği kaidelere el-Hadîmî'nin yapmış olduğu ilâveleri ve usul'ul-Fikh'a dair kıymetli malumatı ihtiva eder. ".
135. Aynı eser, II, 943; Medhal'ul-Fikh, s. 113-114; Felsefet'ut-Teşri, s. 162.
136. Brockelmann, Supplementband, II, 105-106; Medhal'ul-Fikh, s. 114.
137. el-Fikh'ul-İslami, II, 943; Medhal'ul-Fikh, s. 114.
138. Aynı eser, II, 940; Ruh'ul-Mecelle, I, 68; Esbab-ı Mucibe Mazbatası; Medhal'ul-Fikh, s. 114.
139. Hediyyet'ul-Arifin, I, 164
140. Ruh'ul-Mecelle, I, 29; Felsefetu't-Teşri, s. 62; Esbab-ı Mucibe Mazba-tası.
141. el-Fikh'ul-İslami, II, 940-941; Medhal'ul-Fikh, s. 114; I, 68. Ruh'ul-Mecelle
b) MECELLE'DEN SONRA
YanıtlaSilMecelle'nin İslâm hukukunu tedvinde takib ettiği sistem, İs-lâm âleminde benimsenerek; müteakip tarihlerde girişilen, ta'dil, ilâve ve yeniden hazırlama şeklinde tezahür eden tedvin faaliyetlerin-de onun sistemi takib edilmiştir.
Mısır'da Hidiv İsmail Paşa Türkiye ile olan ihtilafı dolayısiyle Mecelle'nin Mısır'da tatbikine razı olmayıp, devrin meşhur hukuk-çularından Mahlûf el-Minyaviyi Fransız Medenî Kanununu Malikî mezhebi üzerine tatbik ile vazifelendirdi. el-Minyâvî de istenilen tarzda mukayeseli ve geniş bir eser hazırladı. Fakat bu hareket muhafazakâr ilmî muhit tarafından aksul-amelle karşılandı ve böy-le bir harekete ihtiyaç olmadığı ileri sürüldü. Bunun üzerine iş tat-bikat sahasına intikal edemedi "".
Bir müddet sonra Muhammed Kadri Paşa, Hanefî mezhebi esas-ları üzerine modern medenî kanun tarzında; Mürşid'ul-Hayran ila Marifet Ahvali'l-Insan» isimli 1045 maddelik bir eser hazır-ladı "".
Daha sonra Mısır Hükümeti kanunları yeniden tedkik ve ta'dil için komisyonlar teşkil etti. Bunun üzerine milli fikirler ortaya atıl-dı. Muhammed Süleyman, Ahmed Muhammed Şakir ve Muhibbud-din el-Hatib gibi meşhur hukukçular, asırlarca Mısır'da muvaffak tatbikat nümûneleri vermiş olan İslâm hukukunu bırakıp da ya-bancı bir hukuku benimsemenin manasızlığını muhtelif eser ve ma-kaleleri ile ortaya koydular". Bunun üzerine hükümet tamamen İslâm hukukuna istinad eden bir Ahvâl-i Şahşiyye tedvini için Mu-hamed Kadri Paşa'yı vazifelendirdi. Kadri Paşa Hanefî fıkhını esas alarak; evlenme, boşanma, evlâd edinme, vasiyyet, hacr, hibe ve miras gibi kısımları içine alan 647 maddelik bir kanun hazırladı ve hemen Mısır Şer'iyye Mahkemelerinde tatbikine başland. 6 Ağustos 1943 tarihli Miras ve 24 Haziran 1946 tarihli Vasiyyet Kanunu ile yukarıda mezkûr 647 maddelik kanunun vasiyyet ve mirasa aid hükümleri ta'dil edilmiştir".
Mısır'daki Mecelle'ye muvazi tedvîn hareketine paralel olarak Irak'da da 1936 'da hükümet tarafından İslâm hukukundan, zama-nın ve şartların icab ettirdiği maddeleri de modern kanunlardan alarak bir medenî kanun hazırlamakla vazifeli bir komisyon teşek-
142. Felsefet'ut-Teşri, s. 78
143. Aynı eser, s. 78
144. Aynı yer.
145. Aynı eser, s. 79
146. Aynı yer.
628
YanıtlaSilHADIS-I ŞERİFLEE
1343) «Ancak şu üç mescid için yol hazırlığı yapılır; Mescid-i Haram, Mescid-i Aksa ve bu mescidim..>>>
**
Ziyaret kasdı ile gidilecek yerler böylece tesbit edilmiş oluyor.. Ka. be, Kudüs'teki Mescid-i Aksa ve Peygamber S.A. efendimizin bulundu. ğu mescid... Ki bu Medine'dedir.
Bu üçü dışında kalan türbe vb. yerler için ziyaret kasdı ile yola çıkılmaz.. Ancak, güzergâhlarda yapılan ziyaretlerde mahzur yoktur...
Ravi: BUHARI.. Menkıbesi, 2. Hadis-i şerifte..
(رواه الجماعة )
لا يزالُ النَّاسُ بِخَيْرِ مَا عَجَّلُوا الْفِطْرَ .
١٣٤٤
1344) «İnsanlar iftarda acele ettikleri zaman hayır içindedirler..>>
**
İftarı geç bırakmak doğru değildir. Derler ki: Orucu namazdan ön-ce bozmalı..
**
Ravi: Hadis imamlarından bir cemaat..
(رواه الجماعة )
لا صيام لمن لم يُبَيتِ الصَّيام قبل الفجر .
١٣٤٥
1345) «Orucu, şafaktan önce yapmayana oruç yoktur..>>>
**
Burada niyete işaret edilmektedir. Niyet, bilcümle oruçlarda gün battıktan, ertesi gün kuşluk zamanına kadar yapılabilir.. Fakat oruç tu-tulan gün, şafak vaktinden, niyet zamanına kadar, orucu bozan birşey yapılmamış olması şarttır..
* **
Ravi: Hadis imamlarından bir cemaat..
( رواه النسائي )
١٣٤٦ لا تَذْكُرُوا هَلْكاكُمْ إِلَّا بِخَيْرٍ .
VE VAAZ ÖRNEKLERİ
YanıtlaSil629
1346) «Ölülerinizi ancak hayırla anınız..>>
**
Daha ziyade müslüman ölüleri için buyrulmuştur.. Kötülükleri ta-rihe geçmiş facirlerin, ibret için anlatılmasında bir mahzur yoktur..
**
Ravi: NESEÎ.. Menkıbesi, 13. Hadis-i şerifte..
( رواه الطبراني )
لا تَعْجَبُوا بِعَمَلِ عَامِلٍ حَتَّى تَنْظُرُوا بِمَ يُخْتَمُ لَهُ .
١٣٤٧
1347) «Hiçbir iş yapanın işine taaccüb etmeyiniz.. Taa onun son ne-fesinin nasıl kapandığını görünceye kadar..>>>
* **
Ne kimseye yaptığı bir hata için kötü demeli, ne de aşırı takdir et-meli. Sonun beklemeli..
* **
Ravi: TABERANI.. Menkıbesi, 9. Hadis-i Şerifte..
( رواه الطبراني عن أبي الدرداء )
لا تَغْضَبْ وَلَكَ الْجَنَّةُ .
١٣٤٨
1348) «Öfkelenme; cennet sanadır..>>>
**
Allahın kudret ve kuvvetine inanan öfkelenmez ki..
Ravi: EB'UD-DERDA'dan r.a. naklen TABERANI.. Menkıbeleri, 9. Hadis-i şerifte..
( رواه الترمذى )
لا تقص الرؤيا إلا على عالم ، أو ناصح . .
١٣٤٩
1349) «Rüyayı ancak âlime, ya da nasihatçıya anlat..»
** *
Çoğu zaman, rüya yorulduğu gibi çıkar.. Herkese anlatmak doğru ol-maz..
** *
Ravi: TİRMİZİ.. Menkıbesi, 13. Hadis-i Şerifte..
daire-i dua
YanıtlaSil158
daire-i ilim ve kudret
daire-i dua دائرة isimleri anılarak hak larında dua edilen kimseler 2 Allah'tan (c.c.) şeyler
dua ile istenilen seyle : Allah'ın (c.c.) eha-makamı
daire-i emr دائرة أمر : )Allah) cc. tarafından( emirler ve kanunlarla belirlenmiş ve sınırlan-dırılmış saha
daire-i enfüsiye دائرة أنفسيه : enfusi daire, insa-nın månevi olan kendi iç dünyası
daire-i esbab دائرة أسباب : sebepler dünyası, (görünüşte) her şeyin sebeplere bağlı olduğu, sebepsiz hiçbir şeyin meydana gelmediği kai-nat (evren)
daire-i esbab-ı zahiriye دائرة أسباب ظاهر به : zahiri sebepler dünyası, görünüşte her şeyin sebep-lere bağlı olduğu kâinat (evren)
daire-i esma دائرة أسماء : )Allah'a c.c. ait) müba-rek ismlerin asıl ve öz mānālarıyla kendileri-ni belli ettiği (zaman ve mekân ötesi) månevi dünya veya mânevî akam
daire-i esma ve sıfat دائرة أسما و صفات : )tas.) (Allah'a c.c. ait) kutsal sıfat ve isimlerin asıl ve öz mânâlarıyla kendini belli ettiği (zaman ve mekân ötesi) månevî dünya veya månevi makam
daire-i esma-i İlahiye دائرة أسماء إلهيه : Allah'a (c.c.) ait) mübarek ismlerin asıl ve öz mânâla-rıyla kendilerini belli ettiği (zaman ve mekân ötesi) månevi dünya eya månevi makam
daire-i fikr (fikir( دائرة فكر : düşünce dünyası
daire-i fünun دائرة فنون : ilim dünyası deney ve gözleme dayanan ilimlerin ortaya koyduğu bü-tün bilgiler
daire-i gurbet دائرة غربت : gurbet diyarı, gurbet yurdu, insanın kendini yalnız ve kimsesiz hissettiği memleketler, yerler
daire-i hakikat-ı irşad دائرة حقيقت إرشاد : doğruya götüren hakikat yolu
daire-i hâkimiyet دائره حاکمیت : hakimiyet sa-hası, emir ve idare makamı
daire-i hareket دائره حرکت hareket sahası
daire-i harim دائرة حريم : herkese açık olmayan özel yer ve makam
daire-i haşmet دائرة حشمت : ihtişamlı dünya her şeyi ile güzel, büyüleyici (muhteşem) dünya (öbür dünya, ahiret)
daire has hasir meydanı, olmus lerin tekrar diriltilip yaptıklarından Allah'a (c.c.) hesap vermek üzere toplanacakları yer
daire-i haru nemuslerin diriltili bir ve ne toplanacakları (haşr) ve dünyada iken yaptık. larının ortaya konulacağı (neşr) yer
daire-i hayat دائرۂ حیات : yaşama alanı, yaşarken ilişki içinde bulunulan dünya, yaşanan ortam ve çevre
daire-i hayat ve vücüd دائره حیات و وجود : yasani lan ortam (çevre) ve varlık dünyası
daire-i hikmet دائرة حکمت : hikmet dünyası; her işin [Allah (c.c.) tarafından belirlenmiş sebep ve kanunlara, gâye ve faydalara bağlı olarak yürütülmekte olan bu dünya
daire-i hikmet ve adl دائره حکمت و عدل : hikmet, denge ve ölçü (adl) içindeki dünya; (Allah c.c. tarafından) her şeyin belirli sebep ve kanun-lara bağlı tutulduğu, işlerin gerekli tedbir ve hedeflenen gâye ve faydalara göre (hikmetle) yürütüldüğü, her varlıkta denge ve ölçunün (adl) gözetildiği bu dünya
daire-i hilkat دائرة خلقت : yaratılmış butün maddi ve manevi varlıklar dünyası
daire-i hususiye دائرة خصوصيه : herkesin kabul edilmediği özel ve en yüce makam
daire-i huzur دائرة حضور : bizzat ve vasıtasız ka-bul ve görüşme makamı
daire-i hükm (hüküm دائرة حكم : kanun hük-münün veya alınan kararın kapsama alanı 2.hakimiyet alanı, emir ve kanunlarını yürüt-me, etkinliğini gösterme alanı
daire-i hükümet دائره حکومت : hükümet dairesi, devlet işlerinin yürütüldüğü makam
daire-i ihata دائرة إحاطه : anlama ve kavrama gücünün sınırları 2.kuşatma alanı
daire-i ihtiyar دائرة إختيار : iradeye bağlı hareket-ler alanı
daire-i ihtiyar ve suur دائرة إختيار و شعور : irade ve düşünceye bağlı hareket ve davranışlar alanı
daire-i iktidar دائرة إقتدار : iktidar dairesi, güç ve kuvvetin yeterli kaldığı alan
daire-i ilim 1 : دائرة علم.)İlahi) ilmin bilginin( kuşattığı varlıklar dünyası 2.(insana ait) il-min (bilginin) kapsadığı alan
daire-i ilim ve kudret دائرة علم و قدرت : Allaha (c.c.) ait ilim ve kudretin (güç ve kuvvetin) kuşattığı varlıklar dünyası
daire-i ilm-illähi
YanıtlaSil159
daire-i mülkiye
daire-i ilm-i ilahi دائرة علم إلهي Allahun (cc) il minin kuşattığı varlıklar dünyası
daire-i ilmi (ye( دائرة علمية : )be daire-i ilim(
daire-i imkan دائرة إمكان : Limkan Alemi, Allah (c.c.) tarafından yaratılmış veya yaratılabilir olaylar ve varlıklar dünyası, olabilir türden şeylerin hepsi 2. olabilir diye düşünülen şey lerin bütünü
daire-i imkani دائرة إمكاني : )bka daire-i imkân)
daire-l In'amat دائرة انعامات : )Allah) cc. tarafın dan) ni'met olarak verilen şeylerin hepsi
daire-i inkiyad دائرة إنقياد : kabullenip teslim olma ve îmânın gereklerine uyma durumu
daire-i insaniye دائرة إنسانيه : insanlık dünyası
daire-i irade دائرة إراده : )laht) iradenin kuşattı ğı varlıklar dünyası
daire-i irade ve meslet دائرة إراده و مشیئت : )llaht( irade ve isteğin kuşattığı varlıklar dünyası
daire-i irsad دائرة إرشاد : doğru yolu gösterici ders, ilim ve eğitim çalışmalarının ulaşabil diği saha
daire-i İslâm (İslamiye, İslamiyet( دائرة إسلام
1.İslam dini; İslam'ın gösterdiği doğru yol; İslam'daki iman, ibadet ve yaşayış tarzı 2.1s-lâm dünyası, bütün Müslümanlar
daire-i İslâm ve hidayet دائرة إسلام و هدايت : Islam dini ve doğru yol
daire-i ism-i Zahir دائرة اسم ظاهر : )varlığının
delilleri her iş ve her eserinde apaçık ortada olan ve her şeyin dış görünüşünü şekillendi-ren månasındaki) Allah'ın (c.c.) Zahir ismi
nin kuşattığı her şey
daire-i Ismet دائرة عصمت : )Kur'an'a ait) hata sız, kusursuz ve şüphelerden uzak olan haki katler dünyası
daire-i istifade دائرة إستفاده : faydalanma sahası faydalanılacak taraflar, faydalanılacak yönler
hasına giren gerçekler
daire-i itikad دائرة إعتقاد : inanç sahası, inanç sa-
daire-l itikad ve tevhid دائرة إعتقاد و توحيد : lah'ın (c.c.) birliği (tevhid) ve inanç (itikad) sahası, bu sahaya giren gerçekler
daire-i izn (izin( دائرة إذن : izin verilen sınırlar, izin verilen saha
daire-i kader دائرة قدر : kaderin kapsadığı saha
daire-i kalb (iye( دائرة قلبيه : kalb dünyası, ma-nevi gerçekleri hissetme ve görmeye elverişli olan îmånlı kalbdeki duygular ve yetenekler
daire-i Kehkesan دائرة كهكشان : Samanyolu Ga laksisi, Samanyolu denilen ve Guneş Sistemi ni de içine alan milyonlarca yıldız kümesi
daire-i kemal دائرة كمال : kusurlardan uzaklık ve mükemmellik sahası (sınırı)
daire-i kesret دائرة كثرت : her çeşit olaylar, se-bepler, varlıklar, unsurlar ve farklılıkların bulunduğu görünen bu çokluklar (kesret) dünyası
daire-i kudret دائرة قدرت Allah'a (c.c.) ait)] si-nırsız güç ve kuvvetin kuşattığı dünya
daire-i kudsiye دائرة قدسيه : kutsi daire kusur suz, mükemmel ve kutsal olan iman ve İs-lam'ın gösterdiği hakikat yolu
daire-i Kur'aniye دائرة قرآنية : Kur'an'ın gösterdi-gilman ve İslâm yolu
daire-i kübra دائره کبری : )kainat hakkında( 1.çok büyük âlem, uçsuz bucaksız dünya 2 uçsuz bucaksız alan
daire-i külliye دائرة كليه : her çeşit varlıklar dünyasının bütünü 2.en yüksek makam, bü-tün alt makamların bağlı bulunduğu en bü-
yük makam
daire-i maarif دائرة معارف : eğitim işlerini yürü-ten makam, daire
daire-i marziyat دائرة مرضيات : Allah'ın (c.c.( hoşnutluğunu kazandırıcı iş ve davranışlar alanı
daire-i melekût دائرة ملكوت : melekat ålemi, melekler ve ruhlar dünyası
daire-i memleket دائرة مملكت memleketin bü-tünü, bütün ülke
daire-i meşiet ve irade دائره مشیئت و اراده : her şeyi kuşatan (İlâhî) istek ve irade
daire-i meşihat دائرة مشیخت : din işleri dairesi
daire-i meşrua دائرة مشروعه : meşru saha, dinin emir ve yasaklarının gösterdiği sınırlar
daire-i muhit (a( 1 : دائرة محيطه.evre çemberi, daireyi sınırlayan dıştaki çember 2.dış sınır-Allar 3.(mec.) etraf, çevre
daire-i mülk 1 : دائرة ملك.sahip olunan ve kulla-nılması ve yönetimi sahibinin istek ve irade-sine bağlı olan mal ve servet, mülk veya yer 2.Allah'ın (c.c.) mülkü olan ve O'nun emir ve yönetimi altında bulunan varlıklar dünyası
daire-i mülkiye دائرة ملكيه : mülkiye dairesi, ül kenin sivil idare makamı (bakanlık, valilik kaymakamlık gibi)
Tam da bu sırada Fbu Talih hem yası ilerlemis hem de zorlu bir gecim sıkıntıs
YanıtlaSilHz. Hatice yine Şam'a gidecek Kureyş kervanına hazırlanıyordu. Yine ticaretini, kendi adına yürütecek güvenilir bir vekile ihtiyacı vardı.
Peygamberimizm (asm) Hayatı
TARİHTE BUGÜN
- 1913-II.Balkan Savaşı'nın başlaması.
1925 - Şeyh Said ile 46 adamı Diyarbakır İstiklâl Mahkemesi'nce idama mahkûm edildi.
1939 - Hatay Meclisi, oybirliğiyle anavatana katılma kararı aldı.
1971 - Türkiye'de haşhaş ekimi yasaklandı.
29
CUMARTESİ
SATURDAY
HAZİRAN
JUNE
BİR AYET
Namazı dosdoğru kılın ve zekâtı verin.
Bakara Suresi: 110
BİR HADİS
Gerçek malın, ahirete gönderdiğindir. Vârisinin malı ise dünyada bıraktıklarındır.
Buharî, Rikak: 12
İnsanın kıymetini tayin eden, mâhiyetidir. Mâhiyetinin değeri ise, himmeti nispetindedir. Himmeti ise, hedef ittihaz ettiği maksadın derece-i ehemmiyetine bakar.
İşârâtü'l-İcaz