Evet sabıkan bahsi geçmiş: Avucunda küçük taşların zikir ve tesbih etmesi; "Vema ra meyte iz raheyte sırrıyla aynı avucunda, küçücük taş ve toprak, düşmana top ve gülle hük münde onları inhizama sevketmesi; "Ven şakke'l kamer" nassı ile aynı avucunun parmağıy la Kamer'i iki parça etmesi; ve aynı el, çeşme gibi on parmağından suyun akması ve bir or- duya içirmesi; ve aynı el, hastalara ve yaralılara şifa olması, elbette o mübarek el, ne kadar harika bir mu cize-i kudret-i İlahiye olduğunu gösterir. Güya ahbab içinde o elin avucu küçük bir zikirhane-i Sübhanîdir ki, küçücük taşlar dahi içine girse, zikir ve tesbih ederler. Ve a'da- ya karşı küçücük bir cephane-i Rabbanîdir ki; içine taş ve toprak girse, gülle ve bomba olur. Ve yaralılar ve hastalara karşı küçücük bir eczahane-i Rahmanîdir ki, hangi derde temas et- se derman olur. Ve celal ile kalktığı vakit, Kamer'i parçalayıp Kab-ı Kavseyn şeklini verir; ve cemal ile döndüğü vakit, âb-ı kevser akıtan on musluklu bir çeşme-i rahmet hükmüne girer. Acaba böyle bir zâtın bir tek eli, böyle acib mu'cizata mazhar ve medar olsa; o zâtın Hâlık-ı Kainat yanında ne kadar makbul olduğu ve davasında ne kadar sadık bulunduğu ve o el ile bi- at edenler, ne kadar bahtiyar olacakları, bedahet derecesinde anlaşılmaz mı?..
Geçmişte savaşlar ya Müslüman ülkelerde ya da Asya, Afrika ve Güney Amerika’da olur, Avrupa ve ABD ise bu savaşlardan keyifle istifade ederdi. Ukrayna Savaşı ile 2022’den itibaren sıcak savaşlar artık Avrupa’nın göbeğinde. ABD iç savaş tehlikesi ile karşı karşıya. Federal idare ile bazı önemli eyaletler arasındaki siyasi dil son derece düşmanca.
ABD, dikkatleri Karayipler ve Venezüella’ya odaklayarak Ortadoğu ve Asya’dan sessizce çekilmeye başladı.
Fransa, Afrika’nın tamamından tekme tokat kovuldu. Cumhurbaşkanı Macron 12.5 yıllık görevi döneminde 7. Başbakanı görevlendirdi. Ülkede artık siyaset dikiş tutmuyor.
Son gelişmelere bakılacak olursa Rusya-Ukrayna Savaşı, Polonya’ya da sıçrayacak gibi.
AB üyesi Macaristan’ın başbakanı Victor Orban “Ukrayna 3’e bölünecek, AB dağılacak” diyor.
ABD, Avrupalı “dostlarını” adam yerine koymuyor. Yarım düzine Avrupa liderini karşısına dizip talimatlar veriyor ve aşağılıyor. Aynı muameleyi Afrikalı liderlere de yapmıştı. ABD ve Avrupa ülkeleri korkunç bir güven ve güvenlik krizi yaşıyor. Bunun telafi edilebileceğine dair ne bir işaret var ne de siyasi bir potansiyel. Çöküş mukadder görünüyor.
“Onlar toplu olarak sizinle savaşamazlar; ancak müstahkem kaleler içinde veya siperlerin arkasından korka korka savaşırlar. Kendi aralarındaki çatışmaları ise çok şiddetlidir. Sen onları dışarıdan birlik içinde sanırsın; halbuki kalpleri darmadağınıktır. Çünkü onlar, akıllarını kullanamayan bir gürûhtur.”
Haşr Sûresi 14. Ayet.
Batı, kendi mezarını kazdı; tarih bunu böyle yazacak ve bu çöküş durdurulamayacak. Yeni bir dünya doğuyor, ama Batı bu dünyanın “kurucu” unsurları arasında olmayacak.
Fransa Genelkurmay Başkanı Thierry Burkhard bunu açıkça ifade etti. Komutan “Avrupalıları tehdit eden şey Rus tanklarından ziyade, Batı dışı alternatif bir düzenin kurulması ihtimalidir” dedikten sonra şöyle devam etti: “Bazı Avrupa ülkeleri güvenlik risklerini inkar etmeyi bırakmazlarsa Avrupa av olmaktan kurtulamayacak. Zayıflayan bir Avrupa, Batı'nın 200 yıldır damga vurduğu bir dönemden sonra yarın avlanan bir hayvan konumunda bulabilir.”
Son söz olarak şunu söyleyelim... Bundan böyle, günümüze kadar sömürülenlerin, ezilenlerin, mazlumların hesap soracağı, zalimlerin yargılanıp bedel ödeyeceği farklı bir döneme giriyoruz.
Bir davranışın, bir işin, İslâm Dinî hükümleri açısından doğru veya yan-lışlığı, olur veya olmazlığı konusunda, din bilginlerinin verdikleri sözlü veya yazılı cevaplara fetva denilir. Giriş'te daha geniş belirtildiği gibi, bu genel bir tanımlamadır. Kısa tanımıyla fetva, müftünün verdiği şer'i cevaplardır.
Osmanlı Devleti'nde XV. yüzyılın başlarında Şeyhülislamlık (Meşihat) makamı kuruldu. Fetvå verme yetkisi bu makama aitti. Zaman içinde bu konuda özel bir prosedür ve "Fetvåhane" adlı bir teşkilat geliştirilmek-le birlikte, Meşihat Makamı'na bağlı olarak Vilayet, sancak ve kazalarda halkın sorularına cevap veren müftüler de bulunmaktaydı. Şeyhülislâm, Osmanlı idari yapısında Sadrazamdan sonra başta geleniydi. Tanzimatla beraber hükümetin bir üyesi olarak Şeyhülislam, kabinede yer aldı. Ayrıca devletin Şer'iyye mahkemeleri, Şeyhülislamlığa bağlıydı.
Kanunî Sultan Süleyman (1520-1566), düzenlettiği kanunların meş-ruiyetini sağlamak için Ebu's-Suud Efendi (1490-1575)'den fetva almıştır.
Ayrı bir araştırma konusu olmakla birlikte, kanun veya kararlarda yönetici-lerin suistimallerini önlemek için Şeyhülislâmlardan fetvå alınması çok kez devletin yararına olmuştur. Hemen ifade edelim ki, fetvälar Padişahın veya yöneticilerin elinde her zaman hayra kullanılmamıştır. Osmanlı Tarihi'nde bunun örnekleri de vardır: Padişahlar, kendi kardeşlerini öldürtmek, ya da padişahların hal'lerinde yöneticiler, fetväların altına Şeyhülislâmların müh-rünü isteklerince basmaları gibi... Bu durum Şeyhülislâm'ın kişisel iktidarı ile mütenasiptir. Örneğin, II. Osman devrinin (1618-1623) Şeyhülislâmı aynı zamanda Sultan'ın kayınbabası Esad Efendi (1570-1625), Padişahın kardeşini öldürtmek için istediği fetvâyı vermemiş olmakla dirayetini gös-termiştir. Yakın geçmişimizde Haydarizâde İbrahim Efendi (1863-1933) de aynı dirayetin örneğini vermiştir. O, Kuvayı Milliye aleyhindeki fetvâya imza atmamak için dördüncü Damat Ferit hükümetinde yer almamıştır. Hatta Damat Ferit Paşa, bu kabinesine istediği kadar Nazır (Bakan) bulabil-mesine rağmen, Şeyhülislâm bulmakta sıkıntı çekmiştir. Dinî hayatta yüce
yeri olması gereken bu makam, kendilerine teklif edilenlerden, bu yere hakikaten layık olanlar istisnasız reddetmişlerdir. 3 Nisan 1920'de kurulma-sı gereken hükümet, bu yüzden iki gün gecikme ile 5 Nisan'da, Dürrizâde Abdullah Efendi'nin bu görevi kabul etmesiyle teşkil edebilmiştir.
Hükümetin göreve başlamasıyla birlikte, İtiläf güçlerinin özellikle İngi. lizlerin baskısı ve desteğiyle Damat Ferit Paşa'nın en kanlı, en azılı tahrikleri de birbirini kovaladı. Meclis-i Mebusan'ın 11 Nisan'da resmen kapatılması, Damat Ferit'in bu iktidarı zamanına rastlar. Mustafa Kemal Paşa ve Ana-dolu harekatı hakkındaki fetvåların çıkarılması da bu devrede hızlandı, Dürrizâde Abdullah Efendi, ilk fetvasını da 11 Nisan'da yayımladı. Kuva-yı Milliye, Şeyhülislam'ın kaleminde Kuva-yı Bağıye yani eşkiya kuvvetleri ola-rak tanımlanıyordu. Hükümet başkanı Damat Ferit, bu fetvåya dayanarak Mustafa Kemal Paşa ve ulusal harekat aleyhinde bir beyanname neşretti.
İstanbul'da basılan gazetelerde de yayınlanan bu fetvalardan, çok mik-tarda Anadolu'nun her tarafına çeşitli vasıtalarla (Postayla, Anadolu'ya ge-çen kimseler aracılığıyla vs.) hatta İngiliz ve Yunan uçaklarıyla dağıtılmıştı. Bu arada İngiliz konsolosları, İngiliz torpidoları, Rum ve Ermeni teşkilatları ile Yunan kuvvetleri de Fetvå'nın dağıtımında görev aldılar.
Fetvânın Anadolu'da yayılması ve zararlarını önlemek için sıkı önlem-ler alınmış ise de bunda pek başarılı olunduğu söylenemez. Zira TBMM'nin açılışı arefesinde, ülkenin işgalden kurtulabilmiş köşeleri, ayrı görüşlerin kavga sahnesi haline gelmişti. Bu yıkıcı fetvalar ve Bab-ı Ali'nin beyan-nameleri ile aldatılan halk, yer yer vatan kurtarıcılarının önüne dikilmişti. Anadolu'nun muhtelif yerlerinde ayaklanmalar başgöstermişti. İsyancılar, Ayaş belinden Ankara'yı seyreder hale geldiler. Türk Milli Mücadelesi için zor günler yaşanıyordu. İç ve dış ihanet odakları el ele vererek, Anadolu'da bir kardeş kavgası çıkartmak suretiyle müslüman halkı birbirine kırdırmak istiyorlardı. Durum her geçen gün daha tehlikeli bir hal aldı. Ulusal hare-katın başarısızlığı dahi söz konusu olabilirdi.
Böyle bir anda başta Ankara Müftüsü Mehmet Rifat Efendi (BÖREKÇİ) olmak üzere pek çok din bilgini vazifeye koştu. Anadolu'da sağduyu ve va-tansever ulemayı harekete geçirerek karşı fetvalar çıkardı. Bu yönüyle Milli Mücadele'de fetvalar savaşına da tanık olunmuştur. Hemen belirtelim ki, bu savaşta 152'yi aşkın Anadolu ulemasınca tasdik edilen Ankara Fetvası, tek Dürrizâde Abdullah'ın imzasını taşıyan İstanbul Fetvası'na üstün gel-miştir. Başka bir deyişle, Milli Mücadele'yi zafere ulaştıran güç, Ankara Fetvası ile temin edilmiştir.
Çalışmamız girişle birlikte dört bölümden ibarettir. Giriş kısmında "Fetvå" hakkında kısa bilgi sunulmuştur. Birinci Bölüm'de her iki fetvådan söz edilmiştir. Diğer bölümlerde Anadolu uleması, fetvâyı tasdik ettikle-ri esnadaki ünvanlarına göre sınıflandırılmışlardır. Bu cümleden olarak, İkinci Bölüm'de Milletvekilleri, Üçüncü Bölüm'de Müftüler (Müftü mü-sevvidleri ve sabık Müftüler dahil), Dördüncü Bölüm'de Kadı ve Müder-risler yer almıştır. Bu arada Şeyhülislâm Dürrizâde Abdullah Beyefendi İkinci bölümün başında ilk sırada, Ankara Fetvası mimarı Mehmet Rifat Efendi de ikinci sıradadır. Diğerleri için, Hakimiyet-i Milliye'nin 5 Mayıs 1336/1920 tarih ve 27 numaralı EK: III'te sunduğumuz nüshasındaki sıra-lamaya uyulmuştur.
Bütün telif eserlerde Ankara Fetvası'nı tasdik eden Anadolu ulemasının sayısı, 152 veya 153 olarak verilmektedir. Kaynağı da, Hakimiyet-i Milliye gazetesinin yukarıda sözü edilen nüshasıdır. Bu nüshadaki isimlerin sayısı 152'dir. Ancak fetvayı imzaladığı halde isimleri yayınlanmayanlar da vardır. Örneğin, İrade-i Milliye gazetesinin 6 Mayıs 1336/1920 tarihli nüshasın-da, Karahisar-ı Sahip (Afyonkarahisar)'ın tanınmış ulemasından Karahisar-ı Şarkı (Şebinkarahisar) Sabık Müftüsü Mustafa Asım Efendi'nin fetvayı tasdik ettiği haber verilmektedir. Yine aynı haberde, Sivas merkez ve ilçe-leri müftülerinin de fetvayı imzaladıkları bildirilmektedir. O tarihlerde Sivas Müftüsü; "Erzurum yolcularını (Mustafa Kemal ve arkadaşları) parlak bir karşılama merasimi yapmak vazifesini" alan ve bu amaçla, "cübbesinin eteklerini toplayarak ev ev, dükkan dükkan dolaşan", Mustafa Kemal Paşa'nın Sivas'ta oturup dinleneceği, çalışacağı ve yatacağı odaya ko-nulacak eşyanın bir kısmını evinden getiren² Sivas Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Başkanı Abdurrauf Efendi'dir. Ayrıca Genelkurmay Başkanlığı arşivinde rastladığımız bir belgede, Ankara Müderrislerinden Hasan Fehmi Efendi'nin de Ankara Fetvası'nı tasdik ettiği belirtilmektedir.
Bu üç isim, Hakimiyet-i Milliye'de imzaları yayınlanan 152 din alimi arasında bulunmamaktadır. Bu bakımdan fetvâyı tasdik eden ulemanın sayısı 152'nin üzerindedir. Bu arada bir hususu daha belirtelim: Fetvâyı imzalayanlar arasında iki tane "Viranşehir Müftüsü İbrahim" geçmekte-dir. Bunlardan birisinin "Seydişehir Müftüsü İsmail Hakkı" olması gerekir. Zira, Ankara Fetvâsı ve bu fetvayı imzalayanların isimleri Latin harfleri ile
1
Cevdet Yularkıran, Reşit Paşa'nın Hatıraları, İstanbul, 1940, s. 123.
2 Mahmut Goloğlu, Sivas Kongresi, Ankara, 1969, s. 22.
tır. Bunun üzerine, Seydişehir Müftüsü İsmail Hakkı Efendi, bir mektup ilk defa Haziran 1948 tarihli ve üç sayılı Sebilürreşad'da tekrarlanmış. tubunda İsmail Hakkı Efendi; "İstiklâl Savaşı'nda milli vahdeti temin ile göndermiş ve anılan derginin on numaralı nüshasında yayınlanmıştır. Mek. yeni Türk Devleti'nin temellerini atan ve istiklâle kavuşturan Fetva-y Şerife'yi imza ve tasdik edenler arasında ben de bulunmakla iftihar ederim..." demektedir. Aynı şekilde Saruhan (Manisa) Sabık Müftüsü Alim Efendi'nin, "Balıkesir Kadı-ı Sabıkı Alim", "Karahisar-ı Sahip Meb'usu İsmail Şükrü"nün "Karahisar-ı Sahip Meb'usu Mehmet Şükrü" şeklinde zuhulen yazılması muhtemeldir. Bu sebeple, Alim Efendi ile İsmail Şükrü Efendi'yi de Ankara Fetvası'nı imzalayan din alimleri arasına dahil ettik.
Öte yandan Fetva'yı imzalayan din alimlerinin isimleri Latin harfleriyle ilk defa yayınlandığında; "Hizan Müftüsü Mustafa Sırrı", "Hizan Müftü-sü Abdülmecid", "Bünyan Müftüsü İbrahim Hakkı", "Bünyan Müftüsü Mehmet Tevfik" olmak üzere iki Hizan, iki Bünyan Müftüsü ismi yazıl-mıştır. Yanlış okuyuştan kaynaklanan bu hata, daha sonra yayınlanan telif eserlerde de iktibas edildiği için tekrarlanmıştır.
Fetva'nın imzaya sunulduğu tarihlerde Hizan Müftüsü Abdülmecid, Bünyan Müftüsü de İbrahim Hakkı'dır. Birinci Hizan Müftüsü olarak yazı-lan Mustafa Sırrı, Harran Müftüsüdür. "Harran", "Hizan" şeklinde yanlış olarak okunmuştur. Mehmet Tevfik'in hangi yerin müftüsü olduğunu tesbit edemedik. "Bünyan" olarak okunan ikinci kelimeyi biz de okuyamadık. Ancak "Bünyan" olmadığı kesindir. Bu arada "Lice" kelimesi yanlış olarak "Yenice" şeklinde okunmuştur. Bu sebeple, "Yenice Müftüsü Ahmet", "Lice Müftüsü Ahmet" olarak düzeltilmiştir.
Çalışmamızda, Ankara Fetvası'nı tasdik edenlerden EK: IV'te isimleri belirtilen 14'ü dışında diğerleri hakkında bilgi verildi. Haklarında bilgi elde edemediğimiz bu 14 din aliminin büyük çoğunluğu müderristir. Bunların, medreselerin kapatılması üzerine, Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlı okullarda görev almaları muhtemeldir. Ancak Milli Eğitim Bakanlığı arşivindeki dos-yalar henüz düzenlenmemiştir. Bu yüzden anılan arşivde çalışmak şimdilik imkansızdır. İleride bu arşivin faaliyete geçmesiyle, onlar hakkında da bilgi elde edebileceğimizi ümit ediyorum.
5
16
Bkz., Kadir Mısıroğlu, Kurtuluş Savaşında Sarıklı Mücahitler, 2. Baskı, İstanbul,
1969, s. 288-289; Devrin Yazarlarının Kalemiyle Milli Mücadele ve Gazi Mustafa Kemal, (Haz. Mehmet Kaplan-Inci Enginün-Birol Emil-Necat Birinci-Abdullah Uçman) Kültür Bakanlığı Yayını, No: 379, Ankara 1992, s. 288-289.
Öte yandan, kimilerinin sadece biyografilerini verebildik. Bundan on-ların, Ankara Fetvası'nı tasdik etmenin dışında başka hizmetlerinin bulun-madığı anlamı çıkarılmasın. Nedeni, haklarında şimdilik daha fazla bilgi ve belge bulamayışımızdır. Aynı durum, fotoğraflarını veremediklerimiz için de geçerlidir. Hemen belirtelim ki, bilgi ve belge elde edildikçe "MİLLİ MÜCADELE'DE DİN ADAMLARI" serimizin diğer ciltlerinde, onlara da daha geniş yer verilecektir. Bu vesile ile okuyucularımızın özellikle vatan-sever din alimlerinin akraba ve dostlarının bize lütfedecekleri bilgi ve bel-gelere ihtiyaç duyduğumuzu belirtiriz.
Ayrıca isim benzerliği veya başka nedenlerle fetvayı imzalayanın o kişi-nin olduğundan emin olmadıklarımız için de "muhtemel" sözcüğünü kul-landık. Bu arada isim ve görev benzerliğine örnek olması bakımından Yoz-gat Müftü Vekili olarak iki Şükrü'nün özgeçmişleri verildi. Bunlardan Şükrü AKSOY'un Ankara Fetvası'nı tasdik eden "Yozgat Müftü Vekili Şükrü" olması kuvvetle muhtemeldir. Diğer Şükrü KAYA'nın da fetvayı imzalama ihtimali vardır. Çünkü o da Yozgat Müftü Vekilliği görevinde bulunmuştur.
Çalışmamızda büyük ölçüde Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı, Diyanet İşleri Başkanlığı ve İstanbul Müftülüğü Me-şihat arşivlerinden yararlanılmıştır. Bu arada o dönemi yaşayan kişilerin çeşitli gazete ve dergilerde makale türünden yayınlanmış hatıralarını da eserimizin kaynakları arasında belirtmek lazımdır. Ayrıca pek çok Nüfus Müdürlüğü'nden de bilgi elde edilmiştir. Bunlardan başka Bibliyografya'da gösterilen telif eserlerden de istifade edilmiştir.
Sözü edilen arşivlerin bütün görevlilerine teşekkürü borç bilirim. Ayrı-ca değişik şekillerde yardımlarını gördüğüm Recep SÖNMEZ, Fatma ŞİM-ŞEK, Saliha EVEYİK ve Habip EREN'e müteşekkirim.
Ayrıca, çalışmamızın tashih ve kontrollerini yapan İsmail DERİN'e; diz-gi ve grafik çalışmalarını yapan Recep KAYA'ya da teşekkürü borç bilirim.
Fetvâ, Arapça bir sözcüktür. "Yiğit, delikanlı" anlamındaki Feta ke-limesinden türemiştir. Çoğulu ise, Fetâvâ (Fetvalar)'dır. Fetvå, "Fütya ve Fütva" şeklinde de kullanılır. Çoğulu da Fetavî'dir.
Sözlükte, "bir olayın hükmünü açıklayan veya hükmünü koyan güç-lükleri çözen kuvvetli cevap" anlamındadır. Fıkıh terimi olarak, "fakih bir kişinin, sorulan İslâm Dininin ibadet ve hukukuna ait bir meseleye yazılı veya sözlü olarak verdiği cevap, ortaya koyduğu hüküm" demektir. Örfte ise, sorulan dini sorulara müftüler tarafından verilen cevaptır. Fetvå, kısaca "dini ilgilendiren meseleler hakkında müftünün verdiği genel hükümdür.
İslâm Dininin ibadet ve hukukuna ait bir konunun hükmünü, fetva ver-meye ehil kişilerden sormaya istiftâ (sual), fetvâyı isteyene müsteftî (sail), böyle bir meseleyi açıklamaya veya meselenin hükmünü sözlü veya yazılı olarak cevaplandırmaya iftâ, verdiği fetva ile hükmü açıklayana da müftî (mücîb) denir. Kendisine dayanılarak fetvâ verilen şer'i hükme, veya bir hâdise hakkında ortaya konulan çeşitli görüşlerden fetvâ için tercih edilene
1 Ferit Devellioğlu, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lügat, 5. Baskı, Aydın Kitabevi, Ankara, 1982, s. 312.
2 Fetva (eftå), if'al babından isimdir.
3 Dr. Muhammed El-Zuhayli, (Ter. Mustafa Ateş), "Fetva ve Takva", Diyanet İlmi Dergi, C.29, Sayı:1 (Ocak, Şubat, Mart 1993), s. 95.
4 Fıkıh: İslam, İbadet ve Hukuk İlmi.
5 Fakih: Bir konuyu derinden kavrayan, ince anlayış sahibi kimsedir.
6
İA, IV, s. 582-583; DIA, D. XII, 5. 486-487.
19
7 DIA, D. XII, s. 487.
8 Türkçe Sözlük, (Türk Dil Kurumu Lügat Kolu çalışmalarıyla hazırlanmıştır) İstanbul, 1944, C.1, s. 201.
Fetvå, Arapça bir sözcüktür. "Yiğit, delikanlı" anlamındaki Feta ke-limesinden türemiştir. Çoğulu ise, Fetâvâ (Fetvalar)'dır. Fetvå, "Fütya ve Fütva" şeklinde de kullanılır. Çoğulu da Fetavî'dir.
Sözlükte, "bir olayın hükmünü açıklayan veya hükmünü koyan güç-lükleri çözen kuvvetli cevap" anlamındadır. Fıkıh terimi olarak, "fakih bir kişinin, sorulan İslâm Dininin ibadet ve hukukuna ait bir meseleye yazılı veya sözlü olarak verdiği cevap, ortaya koyduğu hüküm" demektir. Örfte ise, sorulan dini sorulara müftüler tarafından verilen cevaptır. Fetvå, kısaca "dini ilgilendiren meseleler hakkında müftünün verdiği genel hükümdür.
İslâm Dininin ibadet ve hukukuna ait bir konunun hükmünü, fetva ver-meye ehil kişilerden sormaya istiftâ (sual), fetvâyı isteyene müsteftî (sail), böyle bir meseleyi açıklamaya veya meselenin hükmünü sözlü veya yazılı olarak cevaplandırmaya iftâ, verdiği fetva ile hükmü açıklayana da müftî (mücîb) denir. Kendisine dayanılarak fetvâ verilen şer'i hükme, veya bir hâdise hakkında ortaya konulan çeşitli görüşlerden fetvâ için tercih edilene
1 Ferit Devellioğlu, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lügat, 5. Baskı, Aydın Kitabevi, Ankara, 1982, s. 312.
2 Fetva (efta), if'al babından isimdir.
3 Dr. Muhammed El-Zuhayli, (Ter. Mustafa Ateş), "Fetva ve Takva", Diyanet İlmi Dergi, C.29, Sayı:1 (Ocak, Şubat, Mart 1993), s. 95.
4 Fıkıh: İslam, İbadet ve Hukuk İlmi.
5
6
7
8
Fakih: Bir konuyu derinden kavrayan, ince anlayış sahibi kimsedir.
İA, IV, s. 582-583; DİA, D. XII, s. 486-487.
DIA, D. XII, s. 487.
Türkçe Sözlük, (Türk Dil Kurumu Lügat Kolu çalışmalarıyla hazırlanmıştır) İstanbul 1944, C.1, s. 201.
müfta-bih, müftünün fetvå verirken ve müsteftinin fetva isterken bilmele ve rivayet etmeleri gereken usul ve kaidelere âdâbü'l-müfti (adabü'l-fetva resmü'l-müfti) adı verilir. Bir mesele hakkındaki muhtelif fikhi görüşlerde hangisinin fetvâya daha elverişli olduğunu gösteren tabirlere Alâmâtü'l-İft (alamatü'l-fetva) denir. Mesela. "Bununla fetva verilir, fetvå bunun üzerine dir. Bugün amel bunun üzerinedir. Sahih olan budur" tabirleri gibi.
Kur'an'ı Kerim'de fetvå kelimesi ve türevleri dokuz ayette geçmekte olup hepsinde sözlük anlamına paralel olarak, hakkında bilgi edinilmek is-tenen bir konuda görüş sorma veya görüş bildirme (en-Nisa 4/127, 176; e Kehf 18/22; en-Neml 27/32), soru sorma (es-Saffat 37/11, 149), rüyayı yo rumlama (Yusuf 12/41, 43, 46) vb. anlamlara gelir. Ayrıca onbeş âyette yer alan "yes'elûneke" (senden soruyorlar) ifadesi de genellikle, "senden ko-nuyla ilgili dinî hükmün ne olduğunu soruyorlar" anlamını taşımaktadır".
II. TARİHÇESİ
Fetvå verme vazifesini ilk defa yerine getirenler; Peygamberler özellik-le Hz. Muhammed (a.s.) dir. O, bir taraftan Allah'ın emirlerini ve hüküm-lerini insanlara tebliğ ediyor, diğer taraftan da ashabın (arkadaşlarının) dini konulardaki suallerine cevap veriyordu. Müslümanlar her taraftan akın akın Medine'ye gelip özel ve genel işlerinde hep ona müracaat ediyor, fetva istiyorlar ve Kur'an-ı Kerim'in:
"Ey iman edenler! Allah'a itaat edin. Peygamber'e ve sizden olan ülü'lemre (idarecilere) de itaat edin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz-Allah'a ve ahirete gerçekten inanıyorsanız- onu Allah'a ve Resûl'e götürün (onların talimatına göre halledin); bu hem hayırlı, hem de netice bakımın-dan daha güzeldir. "10 emrini yerine getirmek için ona başvuruyorlardı".
Hz. Muhammed (a.s.) tarafından verilen fetvålar, tamamen ilahî vahye dayanan Rahmanî fetvalardı. Böylece O, dininin temellerini atıyor, İslâm'ın metodunu açıklıyordu. Rasulullah'ın ashabı, bu fetvålara ve bu hükümle-re sımsıkı sarılıyor, ondan yan çizmiyorlardı. Bunları ruhlarına sindiriyor ve günlük hayatlarında yerine getiriyor ve başkalarına aktarmaya da özen gösteriyorlardı.
Hz. Muhammed (a.s.)'in vefatı üzerine sahabenin uluları ve bilginleri fetvå işiyle meşgul oldular. Bu mümtaz din hizmetini yerine getirdiler. Di-ğer sahabe ve tabiinden olan zevat, fetva işini öğrenmek için canla başla çalıştı. Ve onların ilminden azami derecede istifade etmek için onlara gö-nül bağladılar. Böylece sahabe arasında çok fetva vermekle meşhur olanlar olduğu gibi, çok az fetva verenler ve mutedil yol tutanlar da vardı. 12
Sahabeden sonra fetvå işiyle Müctehid imamlar, diğer müctehitler ve kadılar (hakimler) meşgul oldu. İftâ makamı, İslam devletinde henüz müessese olarak bilinmemekteydi. Onun için de Kaza (yargı)'dan ayrılmış müstakil kuruluş değildi. Halk, dini müşküllerini (sorunlarını) halletmek için bilginlere ve fakihlere başvuruyor, onlardan fetvå alıyor ve hayatlarını buna göre tanzim ediyorlardı. Kendi aralarında meydana gelen ihtilafları onlara soruyor, kendilerine müşkül gelen meselelerde Allah'ın hükmünü arayıp soruyorlardı. Muhasım taraflar çok defa kadılara başvuruyor, ihtilafa düştükleri meselelerde Allah'ın hükmünü onlardan sorup öğreniyorlardı. 13
Müftülüğün resmi bir makam olması ise, fıkıh mezheplerinin teşekkül edip gerek devlet, gerekse halk nezdinde kurumlaşmasıyla birlikte başla-mıştır. Abbasiler döneminde (750-1258) ortaya çıkan adli işlere kadıla-rın, dinî işlere müftülerin bakması ilkesi, daha sonraki dönemlerde de ana çizgisini korumuş, şer'i mesele ve ihtilaflar bu kaza-fetvā ikilemi içinde çözülmeye çalışılmıştır.
Osmanlı Devleti'nin kurucusu Osman Gazi, kayınpederi Edebâli'yi fetvå işlerine, bacanağı Dursun Fakih'i de kaza (yargı) işlerine bakmakla görevlendirmişti. Edebali'nin vefatı üzerine, Dursun Fakih onun görevini de üstlenmişti. Devletin işleri genişleyip, idari sistemler ve müesseseler geliş-meye başlayınca, XV. yüzyılın başlarında Şeyhülislâmlık (Meşihat) makamı
12 "Sahabilerin fakihleri verdikleri fetvå sayısı bakımından üç gruba ayrılmıştır. En çok fetva vermekle meşhur birinci gruptaki yedi sahabinin (Hz. Ömer, Hz. Ali, Abdullah bin Mes'ud, Abdullah bin Ömer, Abdullah bin Abbas, Zeyd bin Sabit, Hz. Aişe) her birinden intikal eden fetvålar birer büyük cilt teşkil edecek sayıdadır. Hz. Ebu Bekir, Osman, Enes bin Malik ve Ebu Hureyre'nin de dahil bulunduğu ikinci grubun sayısı yirmi civarında olup, her birinin verdiği fetvalarla birer küçük kitap oluşturulabilir. Üçüncü grupta 120 kadar sahabi vardır ki, bunlardan çok az sayıda fetvå nakledilmiş-tir..." (DIA, XII, s. 489).
13 M. Ez-Zuhayli, a.g.m., s. 97-98.
14 Müctehidler asrı olarak vasıflandırılan bu devir, Ebu Hanife, Malik bin Enes, el-Evzaî, Süfyânü's-Sevri, Dâvud ez-Zahiri, Taberi, Ahmed bin Hanbel gibi mezhep imamla-rının yetiştiği bir devirdir (Doç. Dr. Fahrettin Atar, "İftâ Teşkilatının Ortaya Çıkışı", MÜİFD, Sayı: 3; İstanbul, 1985, s. 29).
Makamı geliştirildi. Bu cümleden olarak, bu makama bağlı merkezde Fet-kuruldu, 15 Fetvå yetkisi Şeyhülislam'a aitti. Zaman içinde Şeyhülislamlık vahane 16 tesis edildi. Ayrıca vilayet, sancak ve kazalarda halkın sorularına cevap veren müftüler de bulunmaktaydı.17
Osmanlı Devleti ile birlikte Seyhülislamlık ve ona bağlı birimler de ortadan kaldırıldı. Bir süre bu kuruluşun uhdesinde bulunan hizmetler, TBMM Şer'iye ve Evkaf Vekaleti'nce yürütüldü. 3 Mart 1924'te Diyanet İşleri Başkanlığı'nın kurulmasıyla, dini soruların cevaplandırılması bu teş-kilata bırakıldı. Halen bu görev, Başkanlık merkezindeki Din İşleri Yüksek Kurulu ile, il ve ilçe müftülükleri vasıtasıyla yürütülmektedir.
15 İlk Şeyhülislām "İstanbul Müftüsü" ismiyle 1424-1425 tarihinde atanan Molla Şemsüddin-i Fenari Efendi'dir. 498 yıl kadar süren Osmanlı Meşihat döneminin son Şeyhülislāmı Mehmet Nuri Medeni Efendi'dir. Bu ikisi arasında 127 Şeyhülislam gel-miş, bunlar arasında 185 değişme olmuş, 54 kez de aynı kişiler yeniden göreve çağrıl-mışlardır (Bkz, Dr. Abdülkadir Altunsu, Osmanlı Şeyhülislamları, Ayyıldız Matbaası, Ankara, 1972, s. XL vd).
...Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim. Size nimetimi tamamladım ve size din olarak İslam'ı seçtim... (Mâide, 5/3)
SONRADAN İHDAS EDİLENLER: BİD'AT
"Kötü Çığır Açmak" olan bid'at İslam dininin inanç ve ibadet alanlarında son-radan ortaya çıkan ve dinin aslında, Kur'an ve sünnette örneği bulunmayan yeni uygulamalardır. Bir bid'atı uygulamak, Hz. Peygamber tarafından bizzat yaşanan, bizlere de örnek olarak sunulan dinî hayatın ve sünnetin dışına çıkmak demektir. Çünkü her bid'at bir sünnetin yerine konulmakta ve o sünneti işlevsiz hale getir-mektedir. Hz. Peygamber'in, sahabenin ve bütün İslam âlimlerinin bid'ata şiddetle karşı çıkmaları, sünnetin safiyetini korumaya yönelik çabaların bir göstergesidir. Bid'atı inanç ve ibadet alanının dışına çıkararak hayatın tüm alanlarındaki yeni gelişmeleri kapsayacak şekilde tanımlamak ise; hayatın durağanlaşmasına, deği-şime kapıların kapanmasına ve çağın gerektirdiği donanımdan mahrum olmaya sebep olacaktır. Halbuki İslam, getirdiği temel ilkelerle çelişmediği sürece her türlü yeniliğin önünü açmış, hatta bu konuda çığır açanların kat kat mükâfat-landırılacağını Peygamberimiz övgüyle anlatmıştır.
Ermenek'ten Aysel Yildiz: "Filistin davasını nasıl anlayacağız? Mescid-i Aksa'nın bizim İçin önemi nedir?"
BU NAMERTLİKTİR
Filistinin havat-memat meselesi ile ilgili olarak alem-i İslam neden ses çıkarmıyor? Razi mi-dirlar bu durumdan? "Durun bakalım. Ne yapıyorsunuz orada? Insan onlar, hayvan değil! Savaş böyle mi yapılır? Savaşın bir hu kuku yok mudur? Savaş asker askere, erkek erkeğe yapılmaz mı?" demiyorlar!
Bu ne? Kadınları, çocukları, yaşlıları öl dürmek savaş mıdır? Hele çocukları... Ça-resiz, silahsız, amansız, namertçe... Bu ne-dir? Namertliktir! Bu korkaklıktır! Bu katliamdır.
Resulullah'ın Bedir Savaşında "Çocukları, kadınları, yaşlıları öldürmeyin" sözü hälä ku lağımda çınlar!
Bu savaş değildir! Bu, bir neslin kıyımıdır! Sessizce, savaş görünümüyle, dünyayı alda-tarak ve dünyanın gözü önünde.
KRAL FAYSAL'IN GAYRETİ
Suudi Arabistan kralı, merhum Kral Faysal Kudüs'ün işgalden kurtulmasını hayatının ga-yesi bilmişti. 1964 yılında ağabeyi kral Suuddan vazifeyi devralır almaz, İsrail'in Kudüs'teki ve Fi-listin'deki zulümlerine ses çıkarmayan ülkelere petrol ambargosu uyguladı.
Kral, Cidde radyosunda on üç dilde İslâm dünyasına açıkça hitap etti.
"Kardeşlerim neden bekliyorsunuz? Dün-yanın vicdana gelmesini mi bekliyorsunuz? Nerede dünyanın vicdanı? Mukaddes Ku-düs-ü Şerif bizleri çağırıyor. Kendisini kur-tarmamızı bekliyor. Ölümden mi korkuyo-ruz? Allah yolunda cihad ederek ölmekten daha faziletli ve şerefli bir ölüm var mıdır? WAH Harem-i Şerifimiz olan Kudüs ve mukadde-
satımız işgal ve tecavüz altındadır. Ve aşa-ğılanmaktadır. Orada günahlar, orada Al-lah'a isyan ve ahlaki çöküntüler vardır. Arzumuz milliyetçilik, ırkçılık ve bloklaşma değildir. Bizim İsteğimiz dinimiz, inancımız, mukaddesatımız ve harim-i İslâm için İslâm milliyeti ve İslâmi uyanıştır."
Kralın bu konuşması Bediüzzamanın, "Hakiki milliyetimizin esası, ruhu ise İslamiyet'tir. ha-kikatinin bir tecellisi idi.
Merhum Kral Faysal bu konuşmadan sonra ne mi oldu? Yeğeni tarafından bıçaklanarak şe
hit edildi.
"Dünyanın vicdana gelmesini beklemeyin" sözü hälä kulaklarımızda çınlamaktadır."
ÖLÜMÜ İSTEYİN!
Yahudiler en fazla ölümden korkuyorlar. Onlar dünya için çalışırlar. Ölümü isteyeme-veceklerdir. Dolayısıyla Allah için ve ahirette Bunda olmak için çalışamazlar
uzzaman'ın, "Hakiki milliyetimizin esası, ruhu ise İslamiyet'tira ha-kikatinin bir tecellisi idi.
Merhum Kral Faysal bu konuşmadan sonra ne mi oldu? Yeğeni tarafından bıçaklanarak şe-hit edildi.
"Dünyanın vicdana gelmesini beklemeyin" sözü hālā kulaklarımızda çınlamaktadır."
ÖLÜMÜ İSTEYİN!
Yahudiler en fazla ölümden korkuyorlar. Onlar dünya için çalışırlar. Ölümü isteyeme-yeceklerdir. Dolayısıyla Allah için ve ahirette haklı pozisyonda olmak için çalışamazlar. Bu nedenle Kur'ân, Yahudilerin istedikleri cevabı şöyle veriyor:
"Eğer (iddia ettiğiniz gibi) Allah katındaki ahi-ret yurdu (Cennet) diğer insanlar için değil de, yalnız sizin içinse ve doğru söyleyenler iseniz haydi ölümü isteyin!"3
Yahudileri İspanya'dan kurtaran maalesef ki, Osmanlıydı. 1492 yılında Endülüs devleti yıkıldıktan sonra kraliçe İzabella'nın emri ile Müslümanlar ile Yahudîler etnik temizliğe tâbî tutuldular. Müslümanlar Osmanlı tara-fından kabul edildi. Osmanlılar Yahudileri de vatansız bırakmadılar. Ülkelerine kabul ettiler ve Selanik'te onları iskan ettiler.
1665 yılında ise İzmir'de Sabatay Sevi, kendisini mehdi ilân etti ve İzmir'den hare-ket başlattı. Bu yüzden Osmanlı'da idamla yargılandı. Fakat iş mahkemeye düşünce Sabatay Sevi, Müslüman olduğunu söyle-yerek idamdan kurtuldu.
Yahudiler o günden itibaren Selanik'te yer-leşerek, kendi dinî kimliklerini de gizlediler Onlara Sabatayist dendi. Ve Müslüman nü-fustan hepten gizlendiler. Ama İsrail devletini gizlice savundular.
İsrail hep haksız gerekçelerle bu günlere geldi. Bugün de insanlığın başına böyle fe-caat açtılar.
ağaçlardan aziz ve makbul eyledim. Ama kullarıma senin faydanı ateşe yaktırmakla verdim.
Od ağacı sordu:
Beni aziz eyledin; ateşe yaktırmaktaki hikmetin nedir?.
Yüce Hakkın izzetli hitabı şöyle geldi:
Seni aziz kılmamın sebebi, emrime tazim etmendi. Seni yak-tırmam ise peygamberime acıyıp ağlamadığın içindir.
INCİR AĞASI
Ve. Adem a.s. ve Havva kapanmak için hangi ağaçtan yaprak almak istedilerse, hepsi de imtina etti, vermedi. Bu hal içinde şaşırıp kaldıkları zaman, incir ağacı onlara acıyıp yaprak verdi. Bu yaprak-ları alıp edep yerlerini kapattılar; ama o yapraklar parça parça olup Cokülduler. Bu durumu görünce ağlaştılar. Akabinde şöyle bir nida
geldi: Bir kalu ki, Yüce Hak uryan eder; onu hiç kimse kisvelendi-remez. Şu kulu ki, Yüce Hak bırakır; hiç kimse ona yardım edemez. Onlar bu hitabı işittikleri zaman, Yüce Hakka yüz tutup kendi-
lerinin kapatılması için niyaz ettiler.
KEFEN
Yine incir ağacından yaprak almaya geldiler. O ağacı Adem a.s. silktiği zaman ondan üç yaprak düştü. Adem a.s. o yaprakları alıp kapandı. Ağacı tekrar silkince, beş yaprak düştü; bunları da Havva alıp kendini örttü. Bu mana icabı olarak, erkekler için sünnet olan üç kat
kefen olup, kadınlara da beş kat kefendir.
Yüce Hak incir ağacına hitab edip şöyle buyurdu:
Onlara neden yaprak verdin?.
İncir ağacı şöyle dedi:
Ya Rabbi, sen onlara yaprak vermeği haram kılmadın. Ben de
, haram etmediğin için yaprak verdim.
Bunun uzerine Yüce Hak şöyle buyurdu:
Sen, onlara merhamet eyledin. Ben azimüşşan da senin ağacı-ni gayet gevrek ve içini de boş kıldım. Ta ki, senin üzerine çıkmaya-lar ve seni işlerinde kullanmayalar; yakmayalar. Senin yaprağını sert ve acı kıldım. Ta ki, hayvanat ondan yemeye..
Sonra..
Adem a.s. cennetten çıkmasına ilâhî ferman geldiği zaman; Adem a.s. dğier nebileri, resulleri Muhammed Mustafa S.A. efendimi-zi aracı kıldı. Sübhan olan Yüce Hakka şu niyazda bulundu:
Beni evvelâ yerde yarattın; sonra cennete koydun. Bundan sonra, cennetten çıkarıp yere indirmekteki şır ve hikmet nedir?.
Bunun üzerine Yüce Hak şöyle buyurdu:
Ya Adem, ben azimüşşan seni yeryüzünde halife kılmak için yarattım. Seni cennete koymamın sebebi de şudur: Kıyamete kadar gelecek zürriyetin kalblerinde; bu üstün cennet onların asli vatanları olduğundan; ona karşı meyilleri ve sevgileri hâsıl ola. Bu yoldan: Be-ni tevhid, gönderdiğim peygamberlerimi tasdik, getirdiklerini kabul ve gereğine göre amel etmek sureti ile cennete girmeye çalışalar.
Manasına gelen hadis-i şerifi, üstte anlatılan manaya işaret ka-bul ettiler.
Adern a.s. Yüce Hakkın emrinden muradın ne olduğunu anladı; cennetten çıktı.
Ve.. Adem a.s. Serendib'e indirildi. Havva ise. Cidde'ye indirildi. Şeytanın İndirildiği yer üzerinde ihtilaf vardır.
Bazılarına göre: Basra'nın Eyle nam yerine inmiştir. Bazıları da, başka bir beldeye indiğini söylemişlerdir.
Bazıları da:
Onun muayyen bir menzili yoktur.
Dediler.
Bir haberde şöyle anlatıldı:
Adem a.s. ve Havva r.a. ve İblis yere indirildikten sonra, Ib-lis kendi kendine şöyle söylendi:
Adem'i vesvesemle cennetten çıkardım. Şimdi dünyaya indi-rildi. Acaba, şimdi ona ne gibi bir mekir etsem?.
Düşündükten sonra, yırtıcı ve vahşi hayvanları bir yere topladı. Onlara Adem a.s. peygamberin yere indirildiğini haber verdi. Sonra
şöyle dedi: Yeryüzünde onun nesli çoğaldığı zaman, sizleri avlayıp öldü-
rürler.
Onları daha başka yollardan azdırmaya çalıştı. Onun bu azdırma sözlerine karşılık sordular:
Peki, biz ne yapalım?. Ne gibi bir tedbir alalım?.
İblis şöyle dedi:
Tedbir ne demektir?. Hepiniz birden saldırın ve öldürün.
Böylece onları tahrik edip, dalâlete sürüklemek istedi.
Bunun üzerine onlar, Ådem'in as. etrafını çember içine alıp,
dört yandan üzerine yürümeye başladılar. Onların bu halini gören Ádem a.s. ne yapacağını bilemedi; şaşırdı. Hemen Cebrail a.s. geldi ve şöyle dedi:
Ya Ådem, köpeğin başını okşa. Yüce Hakkın acaip kudretini görürsün.
Adem a.s. derhal köpeğin başını okşayınca, köpek öbür hayvan-lara hücum etti; hepsini dağıttı. O günden beri köpek, bütün yırtıcı hayvanların hasmı olup, gördüğü yerde onların üzerine hücum eder.
Sonra..
Adem a.s. yeryüzünde çok seneler ağladı. Sonra, Hak Taålâ'ya yalvarıp affedilip bağışlanmasını niyaz etti. Havva ile buluşmasını diledi. Duâsı makbul oldu.
Adem'e a.s. duâ telkin edilip öğretildi. O duâ sebebi ile bağışları-di. Bu mana şu âyet-i kerime ile sabittir:
#Adem. Rabbından bazı kelimeler öğrendi: ona göre tevbe et ti.» (2/37)
ADEM'İN A.S. OKUDUĞU DUALAR
Müfessirler, Ådem'in okuduğu duâ üzerine çokça görüş ileri sür-düler. Onlardan ikisini anlatalım.
BİRİNCİSİ ŞÖYLEDİR:
Hz. Ali'den r.a. rivayet olunduğuna göre Adem'e a.s. telkin olu-nan dua şudur:
LA İLAHE İLLA ENTE SÜBHANEKE RABBİ AMİLTÜ SUEN VE ZALEMTÜ NEFSİ VE ENTE ERHAM'ÜR-RAHİMİN. (İlâh yoktur. ancak sen varsın; sübhansın. Rabbım, hata işledim ve nefsime zul-mettim. Sen merhametlilerin en merhametlisisin.)
için şöyle buyurdu: «Her kim, bu kelimeleri okursa.. Yüce Hak onun günahlarını bağışlar. Isterse onun günahları, deniz dalgaları ve çöl kumları ka-dar olsun.»
İKİNCİSİ ŞÖYLEDİR:
Hasan-1 Basri ra. şöyle anlattı:
Ådem'e a.s. telkin edilen kelime, Kur'an-ı Kerim'de beyan bu-yurulan şu ayettedir:
«Rabbımız, biz nefsimize zulmettik. Bizi bağışlamazsan, bize merhamet etmezsen; gerçekten hüsranda kalanlardan oluruz.» (7/23)
Adem a.s. bu duâyı yaptığı zaman, Hak Taâlâ onun duâsını ka-bul buyurdu. Ve ona cennetten yakut bir ev gönderdi. Bu ev: Kâbe-i Mükerreme'nin büyüklüğündeydi. Onu Kâbe'nin yerine koydular. Onun iki kapısı vardı; biri meşrıka, biri de mağribe açılıyordu. Bu-nun adına:
BEYT'ÜL-MA'MUR.
Derler.
Allah-ü Taâlâ, Adem'e a.s. şöyle vahyetti:
Sen bu beytimi tavaf eyle; senin duânı kabul ederim. Haccın makbul, sa'yin meşkûr olsun.
Kendisine delil olması için, Cebrail'i yolladı. Geldi; haccın usul-lerini öğretti.
Adem a.s. haccın edeplerini yerine getirerek tamamladı; Beyt'i ziyaret etti. Sonra, Arafat'a çıktı.
Hazret-i Havva dahi, Cidde'den Adem'i a.s. aramaya başlamıştı. Nice yıllar ayrılık şiddeti çektikten sonra, Arafat'ta buluştular. O yerde buluştukları ve tanıştıkları için adına:
ARAFAT.
Dendi.
Bundan sonra, Mine'ye geldiler. Burada Melekler Adem'e a.s. şöy-le sordu:
Adem the Havva birleşmek istedikleri zaman, kendilerini temizler paklenirterit. Ve, Adem as. qöyle derdi:
melhtin Bana emanet edilen bu şanh nur, sana temizlikle intikal et-
mayle yapmadan sail (geçici) olmadılar.
Haaret-i Havva her hamile kaldıkta, Adem a.s. bakıp o şanlı nu-ru kendinde gördüğü zaman anlardı ki: Henüz o nurun sahibi gel-
SIT PEYGAMBER
Havva na, yirmi kere hamile oldu. Her hamile oldukta, bir kız ve bir oğlan doğurdu. Taa, Eb'ül-Enblya Şit n.s peygambere hamile kahncaya kadar.
Havva, Sit'e as. hamile olduktan sonra, o şanlı nur Adem'in a.s. almından kaybolup gitti. Havva anamızın alnında zahir oldu; tesbih tehlil sesleri gelmeye başladı. Bundan mesrur oldu. Güzelliği ve hos hğu arttı.
Yüce Nak, Muhammedi nura ikram olsun diye, Şit'l a.s. yalnız yarattı. Ta ki bileler: O şanı nurun sahibi Resulüllah S.A. efendimiz, ashnda insandır ama, onun bir benzeri bulunmaz. Ayrıca, kendisinde olan kemalatım bir başkasında bulunmadığına işaret sayıla.
O çocuk doğduktan sonra adını: ŞİT koydular.
-ŞIT.
Demek, şu manaya gelir: Allah'ın hibesi.. Allah'ın İhsanı..
Havva ananız, ŞİT'i a.s. doğurduktan sonra bakıp gördü ki: İki kaşının arasında Nur-u Muhammedi parlıyor.
Hak Taala, ŞİT a.s. ile şeytanın arasında perde yaratıp, ondan
sakladı ve korudu. Melekler, ŞİT'i a.s. tavaf edip ona ikram ederlerdi; gelip ya-
nunda otururlardı.
Sema canibinden yere şu nida gelirdi:
-Ey yer, sana ve sende sakin olanlara müjde.. KI: Nur-u Mu-hammedi ŞİT'te a.s. doğdu; yeri ve semaları nurlandırdı. Ondan da, påk soylara ve påk erhama geçerek sonunda bizzat kendileri tes-rif edeceklerdir.
ŞİT a.s. erginlik yaşına gelinceye kadar bu nida devam etti.
Şİ Ta.s. büluğa erdikten sonra, Adem a.s. ŞİT'in elinden
tuttu ve şöyle dedi:
Senin vastam, Allah-ü Taala benden tekidli bir ahd aldı. Şöyleki: bulunan Nur-u ancak hatunların pek temiz ve ayıplardan azade olanını bulayım.
Bundan sonra Adem as. Yüce Hakka şöyle niyaz eyledi:
Ya Allah, ben kulundan bu şanlı nuru muhafaza için ahd al-chn. Bu nur için, ben de oğlum ŞİT'ten ahd almak isterim; şahid gönder. Ta ki, bu ahdin sağlamlığına şehadet edeler.
Bunun üzerine, Cibril-i Emin, yetmiş bin melekle yere Indi. Bir beyaz ipek ve cennet kalemlerinden bir kalem getirdi; Adem'e a.s.
verdi. Sonra şöyle dedi: Yüce Hak şöyle buyurdu:
Habibim Muhammed'in nuru için, sulblerden rahimlere geç-me vakti yaklaştı. Oğlun ŞI T'e vasiyet et. Oğul oğullarından birbi. rine tavsiye etmek üzere bu meleklerin şehadeti ile sağlam ahd al.
Bundan sonra.. taa, bu şanı nurun sahibi gelinceye kadar, påk erkeklere ve påk kadınlara nakledilsin. Asla onun mübarek soyuna ve latif nesebine kusur ve emsali ayıp bulaşmasın. Böylece ahdi alıp Cibril'in getirdiği cennet kalemi ile o ipek üzerine yazdı. Orada bulu nan melekler de şahid oldular.
Cibril gelirken, beraberinde cennetten bir kutu getirmişti. O ku-tunun içinde bütün nebilerin ve resullerin resimleri vardı. O ahdin yazıldığı ipeği de o kutunun içine koydular.
O makamda, ŞİT'e a.s. iki kırmızı hulle giydirildi. Kendisine NAHVAILET'UL-BEYZA adındaki hanım verildi. Bu hanım güzellik-te ve değerde Havva anamızın benzeri idi. Hemen orada, Cibril'in bir konuşması ve gelen meleklerin şehadeti ile nikâh kıyıldı.
Bu hanım ŞİT'ten a.s. hamile kaldıktan sonra, kendisine bir ni-da geldi:
-Ya Nehvailet'ül-Beyza, sana müjde. Sana konan şanlı nurun sahibine hamile oldun.
Doğduktan sonra, oğlunun adını: ANUŞ koydular. Bu Anuş dahi, Nur-u Muhammedi hürmetine şeytanın hilelerinden korundu.
Anuş erginlik çağına gelince, babası Şit a.s. onu davet edip şöy-le vasiyet etti:
evlenme. Ålemlerdeki kadınların en temizini, pâkini buluncaya kadar
Babasının vasiyetini kabul etti; aynı vasiyeti, kendi oğlu Kay-nan'a yaptı.
İDRİS PEYGAMBER
Kaynan dahi kendi oğlu Mehlâil'e vasiyet etti.
Mehlâil dahi, kendi oğlu Yerd'e vasiyet etti. Ve.. Yerd'i, Birre namında eteği pâk bir hanımla nikâhladı. Birre'den Yerd'in bir oğlu oldu. Adını Uhnuh koydular; bu, İdris a.s. idi. Yerd, Uhnuh oğluna, yazılan vasiyetlerin hepsini bildirip yerine getirmesini istedi. Uhnuh da bu vasiyetleri kabul etti. Yerd bu oğlu Uhnuh'u Beruha isminde bir hanımla nikâhladı.
Uhnuh'un, Beruha hanımdan bir oğlu oldu; adını: Müteveşlah koydular.
"Herhangi bir mevzuda takıldığım zaman, iki rekât håcet namazi kılar, Ebû Hanife Hazretleri'nin kabrine gider, kendisini ziyaret ederdim. Hâcetim de böylece hâsıl olurdu..." (Saymeri, Ahbáru Ebl Hanife ve Ashabihi, Beyrût, 1985, s. 94)
YALNIZKEN
İmam-ı Azam'ın müstesnâ edebini Dâvûd-i Tâî şöyle anlatmıştır:
"Yirmi yıl Ebû Hanife Hazretleri ile birlikte bulundum. Bu zaman zarfında dikkat ettim, ne yalnızken, ne de yanında birileri varken isti-rahat maksadıyla ayaklarını uzattığını hiç görmedim. Kendisine;
<<<-Yalnızken ayağını uzatmanda ne mahzur var?» dedim.
Bana;
<<-Cenâb-ı Hak karşısında edepli olmak daha efdaldir.>> dedi."
FİRASET
Ebû Hanife Hazretleri, abdest alan bir genç görür ve tatlı bir şekilde îkāz eder:
"-şu şu hataları yapma!"
Genç, hayret edip Hazret-i İmâm'a;
"-Yâ İmam! Bu hataları işlediğimi nereden bildiniz?" diye sorar, Ebû Hanife Hazretleri de cevap verir:
tha Hanife Hazretleri, batıl karşısında istikameti kay betmeme ve eğrilmeme im tihanından muvaffakiyetle geçmiştir.
Abbasi halifesi Ebû Cafer Man-sur, İmam-ı Azam'ın ilmi ve manevi otoritesini istismar etmek için, onu Bağdat Kadılığı ma kamına getirmek istedi. Bu mevki, sultandan sonra gelen büyük bir makamdı.
Lakin Ebů Hanife Hazretleri bu teklifi reddetti. Zindana atıldı, işken celer gördü fakat yine de makam-mevki karşısında da, zulümler karşısında da eğrilmedi, istikametini kaybetmedi. Başındaki sarığı daimă lekesiz ve dimdik oldu.
ANNEM DUYMASIN!
Hapishanedeyken bile o, içinde bulunduğu hâlin derdinden ziyâde yüce prensip ve huku-kun derdindeydi.
Öyle ki bu durumunun anne yü-reğinde açacağı yarayı bile hesap edip demişti ki:
"-Zindanın ağırlığı beni incitmez. Buradaki kırbaçlara da da-yanırım.
Fakat;
Sakın annem bu hâlimi duymasın. Onun üzülmesine asla tahammül edemem."
Bir gün Ebû Hanife Hazretleri çamurda yürüyen bir delikanlıya rastlamıştı. Ona merhamet ve şefkatle tebessüm ederek;
"-Evlâdım, dikkat et de düşmeyesin!" dedi.
Delikanlı da, zekâ ve basîret parlayan gözleriyle İmâm'a döndü ve kendisinden pek de beklenmeyecek şu ibretli mukabelede bulundu:
"-Ey İmam! Benim düşmem basittir, düşersem yalnız ben zarar görürüm. Fakat asıl siz dikkatli olunuz. Zira eğer sizin ayağınız kayacak olursa, size tâbî olup peşinizden gidenlerin de ayağı kayar ve düşerler ki, bunların hepsini kaldırmak da oldukça zordur."
Delikanlının sözlerine hayran kalan İmam, ağlamaya başladı ve talebelerine şöyle dedi:
"-Şayet bir meselede size daha kuvvetli bir delil ulaşırsa, o hususta bana tâbî olmayınız. İslâm'da kemâlin alâmeti budur. Bana olan sevgi ve bağlılığınız da ancak bu şekilde ortaya çıkar...
Bir gün bir kadıncağız, İmâm-ı Azam Hazretleri'ne satmak için ipekli bir elbise getirmişti. İmâm-ı Azam kaça sattığını sordu. Kadın;
"-Yüz dirhem!" dedi.
Ebu Hanife buna itiraz etti:
"-Hayır, bu daha fazla eder." dedi.
Büyük müçtehidi fazla tanımayan kadın şaşırdı. Yüz dirhem daha artırdı. İmâm-ı Azam yine kabul etmedi. Kadın yüz dirhem daha artırdı, sonra yüz dirhem daha...
Ebu Hanife Hazretleri yine;
"-Hayır, bu dört yüz dirhemden de fazla eder." deyince kadıncağız hayretle;
*-Yâ İmam! Siz bana şaka mı yapıyorsunuz?" demekten kendini alamadı.
Bunun üzerine İmam, işten anlayan birini çağırttı. Gelen kişi, fiyatı beş yüz dirhem olarak belirledi ve İmâm-ı Azam onu bu fiyattan satın aldı.
İbadet, İmâm-ı Azam için bir in-şirah ve lezzet vesilesiydi. Fıkhî bir mesele düğümlendiğinde, nakil ve akıl kifayet etmediğinde;
"-Bu meselenin çözülememesi Ebû Hanife'nin işlediği bir gunah. tan dolayıdır." der, hemen istiğfår eder, kalkar abdestini tazeler, husů ve huzur ile iki rekât namaz kılardı. Mesele çözülüverirdi.
Ebû Hanife Hazretleri, ortağı Hafs bin Abdurrah-mân'ı kumaş satmaya göndermiş ve ona;
"-Ey Hafs! Malda şu şu özürler var. Onun için bunu müşteriye söyle ve şu kadar ucuza sat!" demişti.
Hafs da, malı İmâm'ın belirttiği fiyata satmış, ancak ondaki özrü müşteriye söylemeyi unutmuştu. Durumu öğrenen Ebû Hanife Hazretleri, Hafs'a kumaşı alan müşteriyi tanıyıp tanımadığını sordu. Hafs'ın, müşteriyi tanımadığını belirtmesi üzerine İmam, satılan maldan elde edilen otuz bin dirhemlik kazancın tamamı-
ni tasadduk etti ve ortaklığına son verdi. (Ibn-i Hacer el-Heytenî, İmâm-ı Azam'ın Menkıbeleri, trc. Abdulvehhab ÖZTÜRK, Ankara 1978, s. 82)
Haşhaşîler'in Alamut Kalesi, Hülagû Han ordusu tarafından yok edildi.
1925 - Medresetüzzehra kanun teklifi layihalar komisyonunda iki buçuk sene kadar bekletildikten sonra reddine karar verilerek Meclis'e iade edildi.
15
PAZAR
SUNDAY
ARALIK
DECEMBER
BİR AYET
Allah neyi murad ederse,
onu yapar...
Bakara Suresi: 253
BİR HADİS
Allah sana bir mal verdiğinde Allah'ın sana olan nimet ve kereminin izleri sende görülsün.
Darimî, Libas: 14
İnsanı hayvandan ayıran şeylerden biri: Mazi ve müstakbelle alakadar olmasıdır. Hayvan bu iki zamanı bihakkın düşünecek bir idrake malik değildir. Mesnevî-i Nuriye
6.3.4. Osmanlı Şeyhüllslamı İbn-i Kemal'in Konuyla ilgili Risalea 1468-1543 yılları arasında yaşayan İbn-i Kemal'in asıl adı Şemseddin M
olan dedesinin adına nisbet edilir. Yavuz zamanında Anadolu Kazaskeri w med'dir. Kemal Paşazade diye de bilinir. Tokath olan bu Osmanlı Alimi, Payn Kanuni'nin ilk yıllarında ise Seyh'ül-Islam olan İbn-i Kemal, dini ilimlerin ta mamında ve özellikle de fikih, tefsir, kelâm ve tarihte haklı bir şöhrete sahip tir. Sadece Osmanlı ülkesinde değil, bütün İslâm âleminde kabul görmüştür. Bizim burada bahsedeceğimiz eseri ise, Kur'ân Ayetlerinden Yavuz'un Misu fethedeceğine dair işaretler ihtiva eden ve dedikleri aynen väki olan bir başka fir ilmi kaideleri çerçevesinde tahlil ederek, Yavuz'un Mısır' fethedeceğini
bunun kolay olacağını ve günü ile yerini ayrı ayrı ortaya koymuştur. İbn-i Kemål bu ilmin ehemmiyetini "Er-Risalet'ül-Münire" adlı eserinde şöyle belirtmektedir:
"Büyük evliyaların kerametleri de böyledir. Müşkil ve zor meselelerin istihrio gibi. Yani evliyalar, Kur'än åyetlerinden, hatta her kelimesinden ve harfinden ve hatta Resûlullah'ın hadislerinden bazı mühim ve müşkil hakikatları istihraç etmişlerdir. Bu onlara ilham nuruyla müyesser olur.","
İbn-i Kemål, büyük ilmî dehasıyla Kuran'ın Enbiya Sûresi'ndeki 105. Aye-tini, cifir ilminin käidelerine göre tahlil ediyor ve bu âyetten Mısır ülkesinin, hicretten 922 yıl sonra, kış (zemherir) günlerinde fethedileceğini, Mısır elle-rinden alınan kavmin köle diye bilindiklerini, fethedenlerin hür Osmanlılar olacağını, başında da Selim isimli bir komutanın bulunacağını Kur'ân'ın işa retlerinden çıkarıyor ve Yavuz'a arzediyor. Üç senelik Mısır Seferinde Yavuz, Ibn-i Kemål ile beraber, Kur'ân'ın verdiği haberleri birlikte müşâhede ediyor. lar. Şimdi biz de beraberce bu âyeti görelim:
"Şüphesiz biz "zikr"den (yani Tevrat'dan yahut bazı hakikatları ihtar ettikden) sonra Zebur'da yazdık ki yeryüzü, (fesadçılardan alınır) ve veråsete, hilåfete layık salih kullarıma verilir, onlara miras kalır"3. Bu âyet, kâinatta tekvinî şerîatın kâidele rinden olan "eslah kanunu" yahut "elyak kanunu"nu anlatmaktadır. Yani de-vam ve bekanın sırrı, salâhat ve liyåkat kanununa bağlıdır. Bozukların devam
ve beka hakkı yoktur. Olsa da muvakkattır. Mısır'ın Yavuz tarafından fethinde de bu hakikat tecelli etmiştir.
Kısaca bu âyetten İbn-i Kemal, Sultan Selim'in Mısır'ın Osmanlı ülkesine ilhak tarihini çıkarmıştır. Ayette Tevrat yerinde kullanılan "ez-Zikr" kelimesi, ebced hesabı ile konunun düğümünü çözen anahtar kelimedir. Ayette "ez-Zikr'den sonra" tabiri kullanılmıştır. Bu kelimenin ebced değeri (okunmayan lâm hariç) 921'dir. Mısır'ın fetih tarihi ise, hicrî 922'dir. Demek ki âyet işârî mânâsıyla hicrî 921'den sonra fethin gerçekleşeceğini ifade etmiştir.
فتح قاهره مصر حقنده واقع اولا ايمان شار شد حضرت ام سلیم کا عن المرحوم قاهره معانی ایلان کار المرحوم کمال زاده احدا امتداد قد حضر تار وفتح مصر حسن پورروائی ایما و اشان و تحن الرية عيان و بیان او سخت بر آنرا به کتب مانده قال لا والمقر كستنائي الرتي ي عربيد مذكرات الأرض يرثها عبادي الصالحون الآية فراج رايت كر عيد تك عبارات شريفي اسي تحتدم اشارات الطفرسی دارد که دیار مصر تاریخ هجر بن طفي
Ahmed Cevdet Paşa, Kısası Enbiya eseri cüz: 11, sh: 76'da İbn-i Bircan namında büyük bir âlimin (Salahaddin-i Eyyübî'ye müjde vererek) لما
غُلِبَتِ الرُّومُ ayetinin tefsirinde Ebced değeriyle olan hesabından 583 yılında
Beyt'ül-Makdis'in gavurlardan alınacağını yazmıştır. Büyük muhakkik, al-lame olan İbn-i Şame bu tevafuk için demiştir ki: "İbn-i Bircan bu tarihten çok zaman evvel vefat eylemişken, verdiği haberinin aynen çıkması acaib hususlardandır."
6.3.5. Diğer Alimlerin İstihraçları
Meselâ, Osmanlı ulemâsından Molla Câmî, Sebe' Süresinin 15. Ayetinde geçen "beldetün tayyibetün" ibâresinden ebced hesabına göre hicrî 857,
Dünya, aldatıcı bir seråp, âhıret ise ölümsüz bir hayattır. Ümümi-yetle insan, hayatın binbir cilve ve tezahürleri içinde aynadaki yalanların esîridir. Her an bu yalanlar ile vefasızlığını devam ettiren şu dünya, bir aldanış mekânı değil de nedir?
İnsan ibret almaz mı ki, her fānī varlığın tazelik ve zindeliği zaman değirmeninde dâimî bir sürette öğütülmektedir! Ahıretsiz yaşanan bir dünyada nefsäni hayatı besleyen iltifatlar, dünya oyuncakları, büyük is-tikbal adına ne korkunç bir aldanıştır!.. Gâfilâne bir hayat; çocuklukta oyun, delikanlılıkta şehvet, erginlikte gaflet, ihtiyarlıkta elden giden-lere hasret ve binbir türlü çırpınış ve nedâmetten ibârettir.
Ölüm kişinin husūsi kıyametidir. Kıyametimizden evvel uyanalım ki nedâmete uğrayanlardan olmayalım. Zîrå her fânînin meçhül bir zaman ve mekânda Azrail'le karşılaşacağı muhakkaktır. Ölümden kaçılacak hiç-bir mekân yoktur. O halde insan, vakit kaybetmeden "Allah'a ko-şun..." (Zariyat 51/50) hitabından nasib alarak rahmet-i ilâhiyyeyi yegâne sığınak ve barınak kabül etmelidir.
Ölümün en net tefekkürü, ölenlerin mor dudaklarında düğümlenen çözülmez sükütun sırrında gizlidir.
Ölümün öğüt vermekteki belägatı karşısında dünyadan gelen ce-vaplar, ancak gözyaşları ve kuru hıçkırıklardır.
Dünya emelleri, fâni ümid ve teselliler, kabir toprağına dökülen ne müthiş bir yaprak dökümüdür.
İnsan ne tuhaftır ki, bir-iki günlük misafir olarak bulunduğu bu cün-yada kendini aldatır. Hergün cenaze sahnelerini seyrettiği halde ölmü kendine uzak görür. Kendisini, kaybetmesi her an muhtemel olan fåı emânetlerin dâimî sahibi sanır. Halbuki insan, rûhuna cesed giydirilerek bir kapıdan dünyaya dahil edildiğinde, artık bir ölüm yolcusu demektir. O yolun bir hazırlık mekânına girmiştir de bunu hiç hatırına getirmez. Bir gün gelir, ruh cesedden soyundurulur. Ahıret kapısı olan kabirde di-ğer bir büyük yolculuğa uğurlanır.
Zaman şeridinden düşen her ânın bizi hakikat sabahına yaklaştır-masını, âyet-i kerîme ne güzel ifade eder:
"Kime uzun ömür verirsek, biz onun gelişmesini tersine çe viririz. Hiç (bu manzarayı) düşünmüyorlar mı?" (Bu ibretli yolculu ğu idrak etmiyorlar mı?) (Yasin 36/68)
Ayet-i kerimede, insana en güzel şekilde nasihat edilmektedir. Dün yanın fårik vasfı, vefasızlıktır. Verdiğini geriye çabuk alır. Bir gün yüksel-tir, ertesi gün kuyunun zeminine indirir. Gölge gibidir. Onu yakalamak istersen däimå kaçar. Sen kaçarsan da peşini bırakmaz. Arkasında ko-şulan şeylere nail olmak için bugün yarın derken ömür biter. Dünyaya gönül verilirse o, huysuz bir acûze olur. Zaman zaman insanı yere çar-par. Vesvese ve dırdırının ardı arkası kesilmez. Tavır ve hareketleri vefå-sızdır. Ona bağlananları çok çabuk feda eder.
Düşünmelidir ki, ne dünyada ölümden kaçacak bir zaman ve me-kån, ne kabirde tekrar geriye dönecek bir imkân, ne de kıyametin şid-detinden sığınacak bir barınak vardır...
Bir sahabî Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem-'e:
"Akıllı insan kimdir yå Rasûlallah?" diye sordu:
lar: Hazret-i Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- cevaben buyurdu-
-"Zeki insan nefsini hesaba çeken ve ölümden sonrası için hazırlığını tamamlamakla meşgul olan kimsedir" (İbn Mace, Zühd, 31)
Yine buyurdular:
"Ölümü çok hatırla, seni dünyada zâhid yapar, günahlarına keffâret olur" (İbn Ebi'd-dünya).
Başka bir hadislerinde de şöyle buyurdular:
"İnsana nasihatçi olarak ölüm kâfidir".
Ashâb-ı kirâm -aleyhimü'r-rıdvân- bir kimseyi çok övmüşlerdi de Rasûlullah -sallallahü aleyhi ve sellem- Efendimiz:
"Bu kişi ölümü hatırlar mı?" buyurdu. Ashâb-ı kirâm:
Bunun üzerine Allah Resülü -sallallahü aleyhi ve sellem-:
"Öyleyse o adam sizin sandığınız gibi değildir". (İbn Ebi'd-dünya) buyurdu.
Bir kul, nefis sultasında dünyayı gâye edinerek yaşarsa, kabir ona karanlık bir dehliz olarak görülür. Ölümün hatırlanması bile hiç-bir şeyle mukâyese edilemeyecek derecede onu muzdarib kılar. Hal böyleyken nefs engelini aşar ve tefekkür-i mevt neticesinde rûhunda meknüz olan melekiyet istikametinde merhaleler kat ederse ölüm, hayāl ötesi muazzam ve müteâl olan Rabb'e vuslatın mecbûrî bir şartı olarak görülür. Böylece ekseri insanlarda soğuk ürpertilere sebeb olan ölüm onda bir sevgiliye kavuşma heyecanına dönüşür. Böyle ölümler tasavvuf yolunun büyüklerinden Mevlâna Celaleddîn-i Rū-mî'nin tabiriyle "Şeb-i Arûs" yâni düğün gecesidir. Bu öyle bir yoldur ki beşer için en dehşet verici vakıa olan ölümü güzelleştirir. "Ölümü güzelleştirmek için nefs engelini aşıp tevbe, zühd, tevekkül, kanaat, zikir, teveccüh, sabır, murâkabe ve rıza gibi kalbi hallerle kemâle er-mek zarûrîdir.
İnsanlar istîdat ve iktidarları itibariyle muhtelif seviyelerde yaratıl-mışlardır. Tasavvuftaki eğitim, sālikin kalbi istidāt ve iktidarı ile mîzācına göredir. Mizaç ise büsbütün değiştirilemeyeceği cihetle ilâhî emirlerle terbiye edilip yönlendirilmesi sayesinde matlüb hasıl olur. Şeriatin, umû-ma mahsüs ve herkes için aynı olan käideler koymasına mukābil, tasav-vufta sålike tıpkı numaralı gözlükler gibi ferdden ferde değişen terbiyevi metodlar kullanılması yolu tervic edilmiştir. Bu ikisi arasında bir tezâd ve aykırılık olduğu zannı yanlıştır. Zîrā, tasavvuf-şeriat münasebeti maruf misali ile bir pergele benzetilegelmiştir. Pergelin sâbit ayağı şeriat, müteharrik ayaksa tasavvuftur. Bu iki ayak arasındaki açıklık ise mu-hatabın mîzaç ve istîdâdına göre azaltılıp çoğaltılabilir.
Diğer taraftan tasavvufun bu hassas ölçüleri, Allah'ın emir ve nehiy-lerine riâyeti ikmal etmiş insanlar için mevzubahistir. Bu sebeple ger-çek mutasavvıflar, zâhirî âlemlerini düzeltmiş ve terbiye sırasını iç âlemlerine getirmiş kimselerdir. Zähirdeki kemålatı bir de bâtınî inki-şaf ile taçlandırmanın gayreti içindedirler. Zīrā, zâhirin ıslah ve ikmåli mühimse de aslolan iç âlem, yani kalbdir. Çünkü fiillere vücüd veren ira-de ise de irâdeyi yönlendirenin de hisler olduğu hatırdan uzak tutulma-malıdır. Hislerin makarr (karar kıldığı yer) merkeziyse kalbdir.
Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizin mânevi terbiye-de tâkib ettiği hassas düstürlardan biri, muhātabını itāb etmemek, hattå kusûru kendisine hamlederek ikāzda bulunmaktır. Pek çok vesileyle "Bana ne oluyor ki sizleri böyle görüyorum." şeklinde vakî olan kavil
1-Bismillahirrahmanirrahim (Esir-ğeyen, bağışlayan Allah'ın adı ile başla-rım).
2,3,4-Hamd, sena ve şükür Yüce Al lah'a mahsustur. (Çünkü O,) bütün varlık -rahman -ların yaratıcısı, yetiştiricisi, rahim ve kıyamet gününün sahibidir.
5-(Öyle ise Allahım!) Yalnız, sana ibadet eder, her ihtiyacımızı senden di-leriz.
6,7-İhsan ettiğiniz (peygamber, me-(is-lek ve evliyaların) doğru yolu olan lâm Yoluna) bizleri ulaştır. O yol ki ga-zabına uğramış, dalalete sapmış (hıristi-yan ve yahudilerin) yolu değildir. (Amin: Allahım kabul et.)
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM SUBHANALLAH ELHAMDULİLLAH ALLAHUEKBER ESTAĞFİRULLAH ALLAHUMME SALLİ ALA SEYYİDİNA MUHAMMED
Yanıtla
yuksel30 Mart 2019 08:08 Beş vakit namazı camide kılan bismillahirrahmanirrahim demiş gibidir. Ümmetim yıldızlara gidesiye kadar kıyamet kopmayacaktır.
YanıtlaSil
Yuksel24 Eylül 2025 22:54 BESMELE :
بسم الله الرحمن الرحيم
Dö-
r.
zgün-
Bos-
in kısaltılmış ismi. Müslüman her işine Bismillah ile başlar. Yani her işi Allah adına ve Allah için yapar. Atomlardan yıldızlara kadar her varlık da Allah adına ve Allah için hareket eder. İnsan da bis-millah diyemiyeceği, yani Allahın emri ve izni ol-mayan bir işi ve hareketi yapmamak, onun emri dairesinde kalmakla gerçekten insan olur. Aksi halde hayvanlardan aşağı dereceye iner.
bos-
بسمله خان
Besmele-hån : f. Besmele çe-
pan,
ken.
بنه
BESNE : Yumuşak yer.
YanıtlaSil
Yuksel24 Eylül 2025 22:49 127
Bisyäri
kesilmiş.
silen yer, sålhane. BISMIL-GAH: f. Hayvan ke-
بسم الله BISMILLAHİ na, Allah için, Allahın adı ve izni ile. Allah nami-
(Esbâb-ı záhirlye eliyle gelen nimetleri, o esbab hesabına almamak gerektir. Eğer o sebep Ihtiyar sahibi değilse-meselä: hayvan ve ağaç gibi-doğrudan doğruya Cenab-ı Hak hesabına verir. Mådem o, lisân-ı hål ile Bismillah der, sana verir. Sen de Allah hesabına olarak Bismillah de, al. Eğer o sebep Ihtiyar såhlbi ise: o Bismillah deme-II, sonra ondan al, yoksa alma, Çünkü
ولا تأكلوا مما لم يذكر اسم الله عليه
âyetinin mânâ-yı sarihinden başka bir mânâ-yı İşärisi şudur ki: "Mün'im-i Hakikiyi hatıra getir-mlyen ve onun nåmıyla verilmiyen nimeti yeme-yiniz" demektir. O hålde hem veren Bismilläh demell, hem alan Bismillah demeli. Eğer o Bis-millâh demlyor, fakat sen de almağa muhtaç isen sen Bismillah de, onun başı üstünde rahmet-i İlâhlyenin elini gör, şükür ile öp, ondan al. Yâni: Nimetten In'âma bak, in'amdan, Mün'im-i Hakiki-yi düşün. Bu düşünmek bir şükürdür. Sonra o zahiri vasıtaya istersen dua et. Çünki o nimet onun eliyle size gönderildi. L.)
âyet-l celllesi tekrar ile zikredilmekte olduğun-dan şöyle bir delålet vardır ki: Cin ve insin en çok Isyanlarını, en şedit tuğyanlarını, en azim küfranlarını tevlid eden şöyle bir vaziyetleridir ki, nimet İçinde in'âmı görmüyorlar. İn'âmı görmediklerinden Mün'im-i hakikiden gaflet ederler. Mün'imden gafletleri saikasıyla, o ni'metlerl, esbaba veya tesadüfe Isnad ederek, Allahdan o nimetlerin geldiğini tekzib ediyorlar. Binaenaleyh, herbir nimetin bidâyetinde, mü'min olan kimse, Besmeleyi okusun. Ve o nimetin Al-lahdan olduğunu kasdetmekle, kendisi ancak Al-lahın Ismlyle, Allahın hesabına aldığını bilerek, Al-laha minnet ve şükranla mukabelede bulunsun. Μ.Ν.)
"Benim sizden ücret almadığım gibi sizde kendilerine ilim öğrettiği-niz kimselerden ücret almayın" sözünün anlamı şudur:
Alimler Peygamberlerin varisleridir. Dolayısıyla her konuda Peygam-berlerine tabi olmalıdırlar. Nasıl ki Peygamberler öğrettiklerine karşılık olarak bir ücret istememişlerse âlimlere yakışan bu konuda da onlara tabi olmalarıdır.
Nitekim Allah (cc) bu hususu şöyle anlatmaktadır:
قُلْ لا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ أَجْراً إِلَّا الْمَوَدَّةَ فِي الْقُرْبَى
"Deki: Ben buna karşılık sizden akrabalık sevgisinden başka bir ücret istemiyorum.""
Konuyla ilgili başka bir ayet ise şöyledir:
إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى اللَّهِ
"De ki: Benim ücretim yalnız Allah'a aittir."*
"Gülmeyi gerektiren bir şey yokken gülmek" sözünün anlamı; kahka-ha ile gülmektir. Çünkü kahkaha ile gülmek, basit insanların yaptığı bir davranış olduğu için mekruhtur.
"Seher vaktinde uyumak" sözü ile kastedilen; sabahın ilk saatlerinde uyumaktır. Bu hoş bir davranış değildir, çünkü bir nevi ahmaklık kabul edilmiştir.
Nitekim bu konu ile ilgili olarak Resulullah (sav) şöyle buyurmuştur:
"Sabahın ilk saatlerinde uyumak, ahmaklık; gün ortasında uyumak a-detten; günün sonunda uyumak ise cehalettendir."
MADDE 948 Ikrah, bir kimseyi ihâfe ile rızası olmaksızın bir i işlemek üzre bi-ğayr-i hakkın icbar etmekdir ki ol kimesneye ra'nın fethi ile mükreh ve icbar eden kimseye mücbir ve ol işe mükrehun-aleyh ve havfi mucib olan şeye mükreh-ün-bih denilir.
MADDE 949 krah iki kısımdır, kısmı evvel ikrah-i mülcidir ki itlaj-ı nefs ya kat-ı uzuv yahut bunlardan birine müeddi olur darb-şedid ile olan ikrahdır. Kısmı sâni ikrah-ı ğayr-i mülci'dir ki yal mz ğam ve elemi mucib olur. Darb ve habs gibi şeylerle olan ik rahdır.
MADDE 950 Şuf a bir mülk-ü müşterayı müşteriye her kaça mal oldu ise ol mikdar ile temellük etmekdir.
MADDE 951 Şefi hakk-ı şufası olan kimsedir.
MADDE 952 Meşfü hakkı şufanın taallûk eylediği akardır.
MADDE 953 Meşfu-un-bih şefi'in mâbih-iş-şufa olan mülküdür.
MADDE 954 Halit, su hissesi ve yol hissesi gibi hukuk-u mülkde müşarik demektir.
MADDE 955 Şirb-i hass eşhas-ı ma'dûdeye mahsus olan mâ-i câ rideki hakk-ı şirbdir. Amma umumun müntefi olduğu nehirlerden su almak şirb-i hass kabilinden değildir.
MADDE 956 Tarik-i hass çıkmaz sokak demekdir.
BAB-I EVVEL
Hacr'e müteallik mesâil beyanında olup dört fasla münkasimdir.
FASL-I EVVEL
Sunûf ve ahkâm-ı mahcûrîn beyanındadır.
MADDE 957 Sağır ve mecnûn ve matûh zaten mahcurlardır.
MADDE 958 Sefih olan kimse hâkim tarafından hacr olunabilir.
MADDE 959 Medyûn dahi ğûremânın talebi ile hâkim tarafından hacr olunabilir.
MADDE 960 Mevadd-ı ânifede zikr olunan mahcûrînin bey' ve şirâ gibi tasarrufat-ı kavliyyeleri muteber olmaz ise de kendi fiille-rinden neş'et eden zarar ve ziyanı hemen zâmin olurlar.
Mesela, bir çocuk gayri mümeyyiz olsa bile birinin malını itlif ettikde zamân lâzım gelir.
MADDE 961 Sefih ve medyûn hâkim tarafından haer olundukda sebebi nasa beyan ile işhad ve i'lån olunur.
MADDE 962 Hakim tarafından hacri murad olunan kimsenin hu-zúru şart olmayıp guyaben dahi hacri sahih olur.
Fakat haber-i hacrin ol kimseye vusûlü şartdır. Haer olunduğu haberi kendisine vasıl olmadıkça münhacir olmayıp ol vakte kadar vaki olan ukûd ve ikrarı mu'teber olur.
MADDE 963 Fâsık olan kimesne malını tebzir ve israf etmedikçe mücerred fiskı sebebiyle hacr olunamaz.
MADDE 964 Tabib-i câhil gibi umuma mazarratı olan ba'zı kesân dahi hacr olunur. Fakat bunda hacrden murad icray-i amelden men' demekdir yoksa tasarrufat-ı kavliyyeden men' ma'nasına değildir.
MADDE 965 Bir kimse bir çarşıda san'at ya ticaret icra edip de ol san'at ve ticaret erbabı bizim kâr ve kesbimize halel geliyor diye ol kimseyi sana't veya ticaretini icradan haer ve men'ettiremezler.
FASL-I SANI
Sağîr ve mecnûn ve ma'tûha müteallik mesâil beyanındadır.
MADDE 966 Sağir-i gayri mümeyyizin velisi izin verse bile anın tasarrufat-ı kavliyyesi asla sahih olmaz.
MADDE 967 Sağir-i mümeyyizin kabul-ü hibe ve hediyye gibi hakkında nef-i mahz olan tasarrufu velisinin izin ve icazeti olmasa bile mu'teberdir, ve âhara bir şey hibe etmek gibi hakkında zarar-mahz olan tasarrufu velisinin izin ve icazeti olsa bile muteber ol-maz.
Amma zâten nef ile zarar beyninde dâir olan ukûdu velisinin icazetine mevkûfen mün'akid olur. Velisi dahi icazet verip verme-mekde muhayyerdir. Şöyle ki sağır hakkında faydalı görürse muciz olur, görmezse muciz olmaz.
Meselâ, bir sağir-i mümeyyiz bila izin bir mal satsa velev ki değerinden ziyade semen ile satmış olsa bile bey'in nefâzı velisinin icazetine mevkufdur. Zira akd-i bey' zaten nef' ile zarar beyninde mütereddit olan ukûddandır.
hacht- süfliye حاجات سفلیه : aşağı derecede olan (maddi ve bedene ait) ihtiyaçlar
hacát- zaruriye حاجات ضروریه : zaruri (yaşamak için zorunlu) olan ihtiyaçlar
häcăt zaruriye-i diniye حاجات ضروریه دینیه : din deki zaruri (karşılanması zorunlu) olan ihti-yaçlar
Haccac حجاج : tam olarak adı, Haccac bin Yu-suf Es-Sakafidir. Taif şehrindeki Beni Sakif Kabilesine mensubdur. İslâm tarihcileri ve halk arasında Haccac-ı Zalim (Zalim Hac-cac) olarak bilinir. Emevi hükümdarlarından Abdülmelik Bin Mervan zamanında Irak ve Hicaz bölgesini itaat altına almak için görev aldı. Önce Küfe ve Basra şehirlerindeki karı-şıklıkları sert tedbirlerle önledi. daha sonra Medine, Mekke, Yemen dahil Hicaz Bölgesi Emiri olan Abdullah Bin Zübeyr'i (r.a.) itaa-tı altına almak için Hac mevsiminde Mekke üzerine yürüdü. Abdullah Bin Zübeyr (r.a.) teslim olup itaat etmeyi reddetti ve şehri so-nuna kadar savunmaya karar verdi. Şehir ku-şatma altında idi. şehir halkı aç kaldı ve tes-lim oldu. Abdullan Bin Zübeyr (r.a.), teslim olmayıp şehit oluncaya kadar kadar savaştı. (hi. 72, mi. 692) Haccac Mekke'ye girdi. şe-hit olan Abdullah Bin Zübeyr'in (r.a.) başını kestirip Şam'a, Emevi Devleti hükümdarına gönderdi; vücudunu da astırdı. Hz. Ebube-kir'in (r.a.) kızı olan Abdullah Bin Zübeyr'in annesi Hz. Esma (r.a.)'nın yanına varıp: "Oğ-lun Abdullah'a olan muamelemi nasıl gör-dün?" diye sordu. Hz. Esma: "Şöyle gördüm ki, sen oğlumun dünyasını yıktın, o da senin ahiretini yıkmış oldu. Resulullah (a.s.m.) bize Sakif'ten (Beni Sakif kabilesinden) bir kez-zåb (yalancı) ve bir mühlik (çok kan dökücü ve adam öldürücü) çıkacak diye haber verdi. kezzab'ı (yalancıyı) gördük, mühlik de sen-sin" diye cevap verdi. (Hz. Esma'nın yalan-cıyı gördük dediği şahıs, yine aynı kabileden olan Muhtar Bin Ebi Ubeyd Es-Sakafi idi. Bu şahıs mehdilik iddiası ile isyan edip Irak ve Doğu vilayetlerini bir süre kendine bağladı ve Abdullah Bin Zübeyr'in hilafetini reddetti. Kuvvetlerini Mekke'ye kadar gönderdi. fakat
304 Zabeyr, kardeşi Mu'sab's Baara'ya gönder istediği başarıya ulaşamadı Abdullah yapılan savaşta Muhtar yenildi ve olduruld Irak Valisi olarak tayin etti sürekli ayan karışıklıklara sahne olan Irak bölgesini sen Haccac' başarılı bulan Emevi hakamdarsons ve müsamahasız idaresi ile tam bir itaat alti na aldı. Yirmi yıl süren Irak Valiliği esnasında onun emriyle idam edilenlerin
yirmi bini bulduğu rivayet edilir Haccac-Zalim حاج عالم )bak. haccac(
hace hoca, din adams 2 efendi, aga 3 aile büyüğü, aile reisi
Hacegan خواجه كان : hocalar, din adamları 2.(önceki yüzyıllarda) bir kısım devlet me
murları
hacegan tarikatı خواجه گان طریقتی : Naksilik
hacer حجر : tap
köşesinde, yerden bir buçuk metre kadar yükseklikte bir yere konmuş olan) siyah taş (rivayete göre, peygamberlere vahiy getiren melek Cebrail (a.s.m.) tarafından Hz. İbra him Peygamber'e (a.s.) getirilmiş)
hacet حاجت : ihtiyaç, lüzum, gerekli olma 2.dua, dilek
hacet-i amme حاجت عم : herkesin ihtiyacı
hacet-i zaruriye حاجت ضروريه : yaşamak için zo runlu ihtiyaçlar
haci حاجی : hacca giden, hac yapan
hacil حجيل : utanç içinde, mahcup, utanan
hacil olmak خجیل اولمق : utanmak
hacil kılmak حجيل فيلم : hacil etmek, utandır-mak
hacim حجم : bir cismin boşlukta kapladığı yer
haciz 1 : حجز alacak karşılığı olarak mahkeme kararıyla borçlunun para veya malına el ko-nulması 2.engel olma, men etme, mâni olma
haciz حاجز : haciz koyan, haczeden (bak. haciz(
hacz etmek 1 : حجز ايتمك.engel olmak, mâni olmak, men etmek 2.haciz yolu ile el koymak
haczolunmak حجز او لو نمل : engel olunmak mâni olunmak; men edilmek 2.haciz yolu ile el koymak
hac حاج : Hıristiyanlara göre Hz. İsa'nın çar-mıha gerilişini hatırlatan şekil
tenekleri ve kuramsal bilgileriyle, donanımlarıyla bağda fakat öldürücü sonuçlara da götürmeyen bir alana kaymak temişlerdi. Chicago Üniversitesi'nin İktisat Bölümü her anla da kondilerine uygun geldiği için onu seçmişlerdi." (http://gan.bilgi.edu.tr/docs/iktisat_ve_Etik.doc)
Bilim sosyal hayattan dışlanamayacağına göre, onun ahlak boyutta kullanılmasını sağlamak insan neslinin görevidir. Yukan. da söz edildiği gibi, bilimi insanlığın mahvolmasında kullanmak laktan yoksun tanrı tanımaz mekanik bilimin ürünü olan Dr. cinayetten öte bir şeydir. Mary Shelley'in kahramanı, etik ve ah Frankensteinlerin meydana çıkmasını engellemek için etik kural lar şarttır. Çizgi filmlerde neden kötülerle mücadele vardır? Atom bombası, nükleer bombalar insanoğlunu neden korkutuyor? So. run bilimde değil, onun ahlaksızlığın bir türü olan sorumsuz kul. lanımındadır. Bilim ve teknolojiyi kendi şahsi ve toplumsal çıkar. ları için kullanan dünyanın sömürgeci siyasi liderlerini de yeri gelmişken bu ahlaksız tavırlarından dolayı ayıplıyoruz. Bilim, ya şamı kolaylaştırırken, gelişen teknolojiyle birlikte "Kontrol edilen ahlak" sistemi de oluşmaktadır. Gelişen güvenlik sistemleri ve e-lektronik tanıma sistemlerinin, hırsızlık gibi ahlak dışı davranış ları, çabucak belirlemesi teknolojiyle sağlanmaktadır.
Öte yandan, çevreyi koruyamayarak tabiatın ölümüne neden olan, bilimi yanlış kullanan etikten yoksun kesimleri, organ nak linden suni döllenmeyle ve sperm bankalarıyla insan türü oluş turan çevreleri de ahlaki davranış kalıplarına çekilmeye çağın-yoruz. Bilimsel ahlak insana hizmet etmektir. Bilgiyi ve bilimi banka hortumlamakta, şahsi çıkar elde etmekte, bilerek eksik ve çalma inşaatlarla, bir depremde binlerce ailenin yok olmasını so-nuç veren bir tür hırsızlıkta kullananları tel'in ediyoruz.
Bilim çevrelerinin ve özellikle üniversitelerin akademik ku-rullar oluşturarak bilimsel hırsızlığa engel olma çabalarını des-tekliyoruz. Ancak henüz okul sıralarındayken kes-kopyala-ya-pıştır kolaycılığıyla büyüyen nesillerimizin, akademik ve iş ya-şamlarında da benzer davranışlar sergileme eğilimlerinin ol-dukça yüksek olduğuna ve insan haklarına dikkat edeceklerini ise sanmıyoruz. "Bilim metodolojisi üzerinde çalışan I. Lacatos, bütün bilim dallarının ana çekirdeğinde bir 'inanç, ahlaki de-ğerler' bulunduğunu, kuramın ancak bunun üzerine inşa edil-diğini söyler, toplumbilimleri ile doğa bilimleri arasında bu bağlamda bir ayırım yapmaz. Atom bombası çalışmaları örne-ği, bize, doğa bilimleri araştırmalarının ve buluşlarının da ge-
risinde en azından bir hedef aranması gerektiğini gösteriyor. Çünkü bilimsel kuram, nesnel ilişkileri gösterse de, açıkca bir sonunda, rahatça istenen tarafa çekilebiliyor. Atom araştırma-larından, atom enerjisi gibi atom bombası da çıkabiliyor; hay-hedef koymasa da, değer yargılarından arındırılmış olsa da, sosyo-biyoloji yoluyla kuram insan davranışlarına genelleştiri-van davranışlarının genetik kökenlerinin ortaya konmasından, lip, insan ırkları arasındaki farklara ve ırkçılığa gelebiliyor.
"İnsan doğasının doğrudan bilimsel kuramla, buluşla içiçe geçtiği durumlardaysa, 'etik' (dinsel inançlardan ötürü) hemen gündeme zaten getiriliyor. Bunun en yakın örneği 'insan kopya-lama' ile ilgili olarak ortaya çıktı. Kopyalama, 'yaratılış inancı'nı sarsabildiği kadar olumsuz toplumsal sonuçlara da yol açabile-ceği için, 'etik' kural hemen devreye girdi; insan kopyalaması yapılmaması konusunda anlaşmaya varıldı. Ancak, bu anlaşma gan.bilgi.edu.tr/docs/iktisat ve_Etik.doc) şimdiden her yanından aşınmaya başladı bile." (http://kaz-
Bediüzzaman'a göre, insan, kainat ve kutsal kitabımız Kur'an, birbirinin hem tamamlayıcısı, hem de tefsiridir. Kaina-un kendisi bir kitaptır. Kur'an kainattan söz ederek, kainatın anlamını ve kainatta tecelli eden esma ve sıfatları tefsir etmek-tedir. Bunu neden yapmaktadır? Amaç, insanın varlığın anla-mını idrak etmesi ve evrensel tasarımla örtüşmesini sağlamak-ur. Kainatın küçük bir numunesi, misal-i musağğarı olan insan ise, kainattaki anlamı şuuruyla idrak ettikten sonra, kendisi i-çin gönderilen Kur'an'ın rehberliğinde yaşamına anlam katma-lıdır. Bu anlam bilim şeklinde tezahür etmektedir. "Sâni-i Zül-celâlin âlem-i ekberdeki san'atı o derece mânidardır ki, o san'at bir kitap suretinde tezahür edip, kâinatı bir kitab-ı kebir hük-müne getirdiğinden, akl-ı beşer, hakikî fenn-i hikmet kütüpha-nesini ondan aldı ve ona göre yazdı. Ve o kitab-ı hikmet, o de-rece hakikatle bağlı ve hakikatten medet alıyor ki, büyük Ki-tab-ı Mübînin bir nüshası olan Kur'ân-ı Hakîm şeklinde ilân e-dildi." (Mektubat, 228) O halde bilim, kainatta tezahür eden i-sim ve sıfatların kurallar şeklinde ifade edilmesidir. İçinde in-sanın yaşamasına elverişli bir ortam olan kainat ve bu sistemin ezeli tercümanı olan Kur'an, onu getiren Peygamberi (sav) ara-cılığıyla bize bir örnek olmakta, "temsil ettiği güzel ahlak" ile biz insanlara kainat-insan ve Kur'an üçgeninde yol gösterici ol-maktadır. Cünkü "Onun ahlakı Kur'an ahlakıydı, " Bilime ve bi-lim adamlarına düşen görev, evrensel sisteme "ayinedarlık" ya-parak etik davranmaktır.
Bediüzzaman, sosyal bilimlerin yorumlanmasına ilişkin me todolojiye, özellikle dini konuların sosyal yaşamda algılanma sında doğru ve yanlışlara, Muhakemat isimli eserinde mkga vurgu yapmıştır. Her şeyden önce o, lehte ve aleyhte, Islamiye hakkında asırlardır birikmiş olan yanlış zanların, yıkıcı düğün celerin tamir ve ıslahı için mücadele etmiştir.
celikle Bediüzzaman'ı örnek göstermek mümkündür. O, toplum Sosyal bilimlere iliskin ahlaki ölçülere uyum konusunda, on. tarafından yüceltilen nice alim ve sosyal bilimcilerin gösterdik leri kaynaklardan daha parlak görünmesine kızmaktadır. "Ben görüyorum ki; Kur'ân-ı Hakimin hakaikine ait bazı kemålåt, o hakaike dellällik eden vasıtalara veriliyor. Su ise yanlıştır. Çün kü, me'hazın kudsiyeti, çok burhanlar kuvvetinde tesirat gös teriyor, onunla ahkâmı umuma kabul ettiriyor. Ne vakit dell ve vekil gölge etse, yani onlara teveccüh edilse, o mohazdaki kudsiyetin tesiri kaybolur." (Mektubat, 307)
Yine o, "Cumhůru, burhandan ziyade, mehazdeki kudsiyet imtisale sevk eder. Müştehidînin kitapları vesile gibi, cam gibi Kur'ân'ı göstermeli; yoksa vekil, gölge olmamalı... şeriat kitap. ları, birer şeffaf cam mâhiyetinde olmak lazım gelirken, mürur. u zamanla, mukallitlerin hatásı yüzünden paslanıp hicap ol. muşlardır. Evet bu kitaplar, Kur'ân'a tefsir olmak lazımken, başlı başına tasnifat hükmüne geçmişlerdir." (Sünuhat) diyerek bilim ve sanat eseri yazanların kaynaklara önem vermesini ve kaynağı doğru yansıtması gerektiği üzerinde durmaktadır.
Bediüzzaman Said Nursi, sosyal bilimlerde ahlaki kurallara uyulması için her şeyden önce "doğruluk" ilkesine dikkat çek-mektedir. Bilimsel doğruluk, deneyerek elde edilmiş doğru so-nuçlar üzerinde yazmak ve konuşmaktır. Objektif olmayan gö-rüşler, indi mülahazalarla yapılmış kişisel yorumlar insanlan yanıltabilir. Bunun için araştırma yöntemleri geliştirilmiştir. Bi-limsel doğruluğu bozan art niyetli yaklaşımlar yanında, bazen iyi niyetli olup, ancak bilimselliğe ters düşen davranışlar da söz konusudur. Bunlardan biri de, "mübalağa ve mücazefe"dir. Be-diüzzaman'a göre, "Mübalağa ihtillacidir"; "Beşerin seciyelerin-dendir, telezzüz ettiği şeyde meylü't-tezeyyüd ve vasfettiği şeyde meylü'l-mücazefe ve hikâye ettiği şeyde meylü'l-mübalá-lik etmek, fenalık etmek demektir. Bilmediği halde, tezyidin-ğa ile, hayali hakikate karıştırmaktır. Bu seciye-i seyyie ile iyi-den noksan, ıslahından fesat, medhinden zemm, tahsininden
kubh tovellüd eder. Zira muvazenet ve tenasüpten nagi olan hüsnü, min haysü layes'ur (bilinçsizce) thlal eder. Nasıl ki, bir Öyle de, hiçbir vakit hak ona muhtaç olmayan mübalağalı tor-ilacı istihsan edip izdiyad etmek, devayı da's inkılâp etmektir. gib ve terhible, grybeti katle müsavi; veya ayakta bevletmek, hacca mukabil tutmak gibi muvazenesiz sözler, kati ve zinayı zina derecesinde göstermek; veya bir dirhemi tasadduk etmek, tahfif ve haccın kıymetini tonzil ediyorlar. Bu sırra binaen, va-vaizler, çok hakaik-i neyyire-i diniyenin husufuna sebep olmus-iz hem hakim, hem muhakemeli olmalıdır. Evet, muvazenesiz lardır. Meselâa, inşikak-ı kamer olan mucize-i mütevatire-i bá hiroyi, meylü'l-mücazefe ile, 'arza nüzul ile Peygamberin cebi-ne girip çıkmış olan ilave, o günes-misal mucizevi Süha yıldızı gibi, mahfi ve kamer-misal olan burhan-ı nübüvveti münhasif ettiği gibi münkirlerinin bahanelerine kapılar açtı" (Muhake-yorum kavramlarını bilim ve ahlak bağlamında ele almakta, ō-mat, 37) Bediüzzaman'ın yukarıdaki bu ifadeleri, yorum-aşırı zellikle Muhakemat eseri başta olmak üzere, 5. Sua, 24. Söz, Sünühat, Telvihat-1 Tis'a gibi müteaddit eserlerinde asırlardır tahrip edilen İslamiyet kalesini doğru yöntemler sunarak tamir etmektedir.
Sonuç
Bilim ve ahlak, insanla birlikte var olmaya ve insanın da bu ikiliye ihtiyacı devam ettiği müddetçe birbirinden asla ayrılma-yarak, insanın kemålåtına hizmet eden iki önemli araç olarak görevlerine devam etmelidir. Bilim ve ahlak, insan, sistem ve yönetim kalitesinin arttırılmasına hizmet etmelidir. İnsan kali-tesine, insanın daha yakından anlaşılması ve bireysel gelişimin önünü açarak yardımcı olurken, sistem kalitesine, insan hak ve hürriyetlerinin açık ve şeffaf bir şekilde yaşanmasıyla destek-leyerek, buradan yönetim kalitesine, yani hukuk sisteminin yerleşmesini de desteklemiş olacaktır. Böylece bilim ve ahlak, insan ve sistem kalitesini birleştirerek yaşamda mükemmelliği sonuç verecek bir hizmet sunabilir.
Π
Öz
"Bilim ve ahlak" kavramları toplumsal ahlakın oluşmasında ve şekillenmesinde etkin bir role sahiptir. Medeniyetler ince-lendiğinde, onları zirvede tutan iki temel direğin olduğu görül-
mektedir. Bunlardan birincisi, bilimi, kendi içinde geliştirm toplumsal hizmet için kullanma ve gelecek kuşaklarda devan etmesini sağlama; diğeri ise, bireysel ve toplumsal hayatta ah larındaki temel etkenin de yine bu iki direkten birinin ya da lakın yaşanıyor ve yaşatılıyor olmasıdır. Medeniyetlerin yıkılış kisinin birden çökmesinde olduğunu görmekteyiz.
mantıksal düzey ki, ahlaki değerler olmadan bilimin insan le Bilim ve etik arasında iki düzeyde ilişki vardır: Birincia de ikisi birlikte olmak zorundadır. İkincisi, uygulama düzeyi ki hine, iyi niyetle kullanımı oldukça zordur. Yani temel bileşitn. ahlakın bilim üzerindeki kontrolüdür.
Anahtar Kelimeler: Bilim, ahlak, fen bilimleri, sosyal bi
limler
Abstract
Both of the concepts of "science and ethics" have a very prominent role in the formation of the social ethics. In many civilizations, these are two foundational pillars in their devel-opments to the highest point. The first of these seems to be the development of the science in itself, using it for the sake of society and to enable its continuation in the further genera-tions. As to the second feature, the moral assumptions and ethical values should be practised among individuals and in society. The basic factor in the dissolution of different civiliza-tions has been the fact that either one or both of these pillars have been dissolved and destroyed.
The relationship between science and ethics occur in two levels: The first one is the logical level that it is very difficult to use the science for the sake of men without the ethical val-ues. This means that in the basic composition both of these should co-exist. The second one is the application level where the issue goes on the control of ethics upon science.
Key Words: Science, morality, ethics, natural sciences, social sciences
Ülkemizin içinde bulunduğu ekonomik krizle ilgili yaşamış olduğumuz sıkıntıların sebepleri yazılı ve görsel basında gün geçmiyor ki, haber konusu yapılmasın. Hemen hemen bütün yorumcuların, gelmiş olduğumuz durumdan kurtulabilmemiz İçin yapılması gerekenler hakkında farklı görüşler ortaya koy-malarına rağmen, artık eski alışkanlıklarımızı terk etmemiz ge-rektiği ile ilgili ortak bir noktada buluştuklarını görmekteyiz. Peki değiştirilmesi gereken davranışlarımız nelerdir ve bunu sağlamak için ne yapmak gerekir? Bu konuda toplumun hangi kesimlerine görevler düşmektedir? İşte üzerinde durulması ve belki de toptan davranış modlarımızda değişikliğe gitmemizi gerektiren husus budur. Toplum olarak yıllardır büyük bir ah-lāki kirliliğin içerisinde bocalayıp durmakta fakat bu bocalama-dan kurtulma yollarını pek de arar görünmemekteyiz. Ailede, okulda çocuklarımıza öğrettiğimiz değerlerle televizyon ekran-larında ve toplumdaki değerlerin bir birine uymadığını gören çocuklarımız bocalamakta ve büyük bir zihinsel bunalıma sü-rüklenmektedirler. Az ile yetinmenin, başkalarının haklarına saygı göstermenin artık günümüz toplumunda geçer akçe ol-madığını görmek, karakterleri oturmakta olan bu genç dimağ-ları mefluç etmekte ve deyim yerindeyse tam bir araf psikolo-dir? Teorik ve pratik anlamda yansımaları nelerdir? Ahlâki jisine düşürmektedir. Bu çalışmada "Genel anlamda ahlâk ne-davranışı ahlâki olmayan davranıştan ayıran hususlar nelerdir?
(ثانات) کار جمع صحبه اسید ذکری است با وطارت هم فراما ما هم کامیاب هم فراشام و کثافت عام اولد يعني لهم يا أمورك قطر پر بناه كتافنا عنده حاصل اولوی طالعاده اشارنده نیکوی و مجهولیتی افتاده امین (طالبات) رول ہوں، موطاء مه حقیقداری مجهول بر طاقم طاعدار اولديقة الشارند. ديمك وتوين بولدارك علم برده اولورمہ رطانی داها علاوه انتشدر او هانده بوتون بولارك لو زیر ندیده اولان ظلمانی تاکید در
(وَرَعْد وبرق) یعنی کون کوروالتوسل شیشه جناب معك عامتہ و خسته دلالت میں بك انا الکی آنند که عالم عبيدن باوطارك إداره وندورلرین موصل و نظام و نظام قانو نارينك ممثالهاري و مأمور لري اولان ملكاون به صلاحينارينه و بر با شور
موگره مشباتك اسبابله ظاهرده با غنای اولديغة بناء، باوطاه، هواده منتشر اولان بخار مائي من أذنه الهيله تشكل ايد ولى بو با وطارك حکمت ربانیه ایله به شمسی منفی الکتریکی مامور قسمی ده مثبت الکتریکی ها ماه در بوقسماء بربرينه با خلا شوب، آر الرنده معد ادمه حاصل اولدیفنده، اراده فالعه ایله برعه تولد ایده با وظاهرن به شکمی صلحجوم، می ده فرار ايندكاری زمان، أو الزنده هوا از قالان برابرى طول بر من الجون امر رباني ايام طبقات هوائيه حرکت و هیجانه کله بگنده رعد صداسی یعنی کون کورولتوی میدانه كاير. فقط بوحا للرك جریانی به نظام و بر قانون آلتنده اولورکه او نظامی و او قانونی تمثیل ايدن رعد و برعه
ملكر يد ولى
سؤال ؟ ] (رعد و برقك ) ( ظلمات ) كلم منه عطفاله ند نه اخلاش البركه، بونارك ظرفی با غمور در مالبوکر، ظر فاری بلوطدر، با غمور دگلدر
الجواب ) دهستند نه باید امن اولان سامعحه، او با غمورك هر شیئی احاطه ایمن اول یعنی ظن اید یلد یا نه کوره، رعد و برعه ده با غمورن ایجنه الدیغی شیاره داخل در.
PEYGAMBERİMİZİN BIRAKTIĞI İKİNCİ BÜYÜK EMANET: SÜNNET
303
16) Harbülkirmâni, Said b. Mansur'un (Vefatı: 207) ezberinden (On bin) Hadis yazdırdığını söyler. (232)
17) Yahya b. Zekeriyya (Vefatı: 182) kitap tasnifile uğraşan ilim adamlarındandı. (233)
18) Ali b. Medini (Vefatı: 233) «Revh b. Ubåde'ye (Vefatı: 205) aid (Yüz binden fazla) Hadisi gözden geçirip onlardan (On bin) ini yazdım. (234)
Âmeş'in (Vefatı: 148) (Üç yüz bine yakın) Hadis ezberinde idi.» demiştir. (235)
19) Ebû Zür'a (Vefatı: 244) «İbrahim b. Müsă (Vefatı: 230'-larda) dan (Yüz bin) Hadis yazdım.
Ebû Bekir b. Ebî Şeybe'den de (Vefatı: 235), (O kadar) yazdım.
demiştir. (236)
20) Yahya b. Main'in (Vefatı: 233) «Elimle (Bin kerre bin) Ha-dis yazdım!» dediği rivayet edilir. (237) 21) İshak b. Râhüye (Vefatı: 238) «Ben, kitaplarımın içindeki (Yüz bin) Hadis'e bakıyor gibiyimdir!
(Otuz bin)i ezberimden ard arda okuya bilirim!» demiş, ezberin-den (On bir bin) Hadis'i yazdırdıktan sonra, onları, Ebû Davud ve arkadaşlarına okuduğu zaman, ne bir harf fazla, ne de, bir harf nok-san çıkmıştır! (238)
22) Ahmed b. İbrahîm b. Kesîr'ül'bağdadi (Vefatı: 246) Hadis cem ve tasnif eden ilim adamlarındandı. (239)
23) Ebû Küreyb Muhammed b. Alâülhemdânî (Vefatı: 248) nin ezberinde (Üç yüz bin) Hadis olup, Mûsâ b. İshak; «Ebû Küreyb'den (Yüz bin) Hadis dinledim.» demiştir. (240)
24) Ebû Bekir Muhammed b. Beşşar b. Osman'ül'Abdi (Vefatı: 252) Basra Hadis Hafızlarından olup Ebû Davud, ondan, (Elli bin) Hadis yazmış olduğunu söyler. (241)
25) Ebû Said Yahya b. Hakimülbasri (Vefatı: 256), Hadis cem ve tasnifle uğraşan ilim adamlarındandı. (242)
Cennet-mekân Sultan Selim Han Allah'ın nasip ettiği başarıyla Memluk Sultanı'nı ortadan kaldırıp Şam'a vardıktan sonra Mısır'a doğru yürüyüşe geçmiş. Kızgın çölleri askerleriyle beraber geçerken orduda su kıtlığı başlamıştı. Suyun ne kendisi ne adı kalmıştı. Asker de, kapı halkı da perişan, herkes 'duman olmuş'tu.
İşte bu sırada Sultan Selim Hazretleri gönül bağlılığıyla hacet-leri karşılayan Rabbinin kapısına yönelerek ona, kendisine kolaylık vermesi ve su meselesinin kolaylıkla halli için yalvarıp yakarmıştı. Gerçekten de Allah Teala'nın hesaba gelmez ihsan bulutlarının kapı-larını açıp o kupkuru çöllere durmak bilmeyen yağmurlar indirdiğini, hatta ortalığı sellerin götürdüğünü cümle âlem hayretle seyretti. Askerler ve hayvanlar kana kana su içtiler.
Öte yandan ordunun etrafında bedevi Araplar, yol kesiciler, yağ-macılar da türemişti. Öyle ki Osmanlı ordusu düz yolda ilerlerken onlar tepeleri tutuyor, orduyu bir halka gibi çevirerek bir fırsatını kolluyorlardı yağma edebilmek için. Gerçi kuru kalabalıktılar ama akbabalar gibi ordunun çevresinden ayrılmaz, bir punduna getirip ağırlık ve hayvanları yağmalarlardı.
Bir gece bir konakta mola verilmişti. Beylik giysi yükünü taşıyan arabalardan biri kafileden geride kalınca Araplar onu talan etmişler-
di. Giysiler neyse de, ganimet olarak aldıkları sandıklardan birinde Sultan Selim'in gözü gibi korunmasını emrettiği çok değerli kitaplarn vardı. İçinde nadide bir kitap vardı ki beş ciltlik Târih-i Vassaf adlı bir Moğol ve İlhanlı hanları tarihiydi, Hind tarihinden de bahisler vardı. Sultan Selim onu çok sever, yolda istetip okur, okutur, onunla vakit geçirmekten zevk alırdı.
Derken bir gün Yavuz Sultan Selim'in aklına yine Târih-i Vassaf düşer. Istetir ama araştırılınca yağma sırasında bedevilerce kaçırıl-dığı anlaşılır. Haber verildiğinde ise Sultan Selim'i büyük bir üzüntü bulutu kaplar.
Bir saray hocası vardı, adına Molla Semseddin derlerdi. Teheccüd namazını kaçırmayan, iyi huylu, bir aziz kişiydi. Fakat öyle hızlı yazı yazardı ki, bir Mushaf-ı Şerifi 10 günde yazıp tamam ederdi. Keza 8-9 günde bir Hafız Divanı'nı yazardı. Aklıma bu Molla geldi. Padişahın huzuruna 'Molla Şemseddin'in yazıdaki hızını bildirdim, bu kitabı yazma işi ona verilse olmaz mı?' dedim. 'Olur', buyurdular.
Aradan zaman geçti, ordu Mısır'ı fethetti, artık Kahire'deydik.
Harp darp olmuş ama Sultan bu teklifimi unutmamıştı. Hocası Halimî Efendi'ye emir verdi ki, 'Molla Şemseddin bize bir Târih-i Vassaf yazsın. Kaç günde yetiştirebilir?' Kimi yağma, kimi altın, gümüş, hazine, anlaşılan o ki, Sultan Selim Kahire'de bir kitabın derdine düşmüştür!
Molla Şemseddin'den cevap gelir, beş ciltlik kitap için tamam 25 gün mühlet istemiştir. İsteği derhal kabul edilmiş ve Halimi Efendi'nin konağında başlamıştır çalışmaya.
Lakin meşhur bir âlim olduğu için Halimî Efendi'nin ziyaretçisi bitmek bilmiyor, gelenin gidenin ardı arkası kesilmiyormuş. Şark-lıları bilirsiniz, gelen misafirler de Şemseddin Efendi'ye takılıyor, onu meşgul ediyor, çalışmasına engel oluyorlarmış ama bu arada hattatın Sultana verdiği sözdeki sayılı saatler de hızla tükeniyormuş...
Öte yandan kapı gibi Padişah'ın emri duruyor karşısında. Padişah dediğin de celaliyle meşhur. Ne yapsın Molla? Bir hücreye giriyor, kapıyı üstünden kilitletip içeriden de mandallıyor, başlıyor olanca gayretiyle gecesini gündüzüne katıp çalışmaya.
Şimdi rahat bir nefes almış gibidir. Çalışabilmektedir nihayet. Ta ki ansızın yanı başında birisi belirinceye kadar!
Hayırdır inşallah, diye düşünürken in mi cin mi olduğuna karar veremediği 'aziz'in kendi dizine yapıştığını görür. Korku ve telas içindedir. Fakat gelen meçhul şahıs Arapça "Korkma, biz dahi se-nin gibi bir âdemiz. Seni ziyarete geldik', diye onu yatıştırır. Molla Şemseddin gelen zatın gayb ricalinden olduğunu dakikasında anlar, Yazmayı bırakıp sohbete çeker. Şunu sorar:
"Arap diyarı bütünüyle alınıp Osmanlı Devleti'nin korunmuş üil. keleri (memalik-i mahrusa'sı) arasına katılacak mı? Yoksa Mısır'dan döndükten sonra Memlukler veya başka bir grubun eline düşecek mi?"
Gelen esrarengiz zât şöyle cevap verir:
"Selim Han bu hizmete memur olup buraya gelmiştir. Haremeyn hizmeti ona ve soyuna görev olarak verilmiştir. Peki aldığı topraklar tekrar kaybedilebilir mi? Şimdi İslam padişahları arasında Hakk'ın gözdesi olan Ål-i Osman'dır (Osmanoğulları'dır). Selim Han ise evliya dairesinin dışında değildir. Makam sahibidir."
Molla Şemseddin yakasını bırakmaz esrarengiz şahsın, birbiri ardınca sormaya devam eder:
"Peki saltanat süresi uzun sürer mi?"
"Üç yıl vakti vardır."
"Konağında oturduğum Halimî Efendi'nin sonu nicedir?"
"Şam'dan öteye geçemez. Şam'da kalır (ölür)."
"Ya benim ölümüm ne zaman olur?"
"Kişinin kendi ölümünü bilmesi âdetullah'a (Allah'ın kanununa) ters düşer."
"Ama lutfedin, beni uyandırın!"
"Ilim Allah katındadır. Ama madem bu kadar ısrar ettin, söyle yeceğim. Senin de Halimi Efendi'nin de cenazeleri bir üçüncü bir cenaze ile birlikte Sam'da musalla taşına yan yana konulacak ve namazınızda Sultan Selim Han da bizzat bulunacaktır."
Daha sonra koynundan bir külah çıkardı, "Bu Selim Han'a arma-ganımızdır, iletesin" dedi. Bir tane daha çıkardı, "Bunu da Halimi Efendi'ye veresin" dedi. "Ya bana?" dediğimde "Iğrenmezsen başım-daki arakiyeyi sana vereyim," dedi. Çıkarıp verdi. Sonra "Yaz, nice hizh yazışın var, göreyim," buyurdu. Emrine uyup yazdım. Yazar yazmaz sırra kadem bastı. Aşağıda Nil Nehri üzerinde yürüdüğü-nü gördüm bir tek. Gözden kayboluncaya kadar ardından baktım. Kaybolunca kendimi yorgun hissettim. Sıkıntı içinde o gün şaşkın
ve dalgın bir halde kalakaldım. Babam Hasan Can anlatmaya devam etti:
Semseddin Efendi bana olan biteni böyle anlattı. Ve emanet külahı Sultana iletmemi istedi. Padişah'ın huzuruna vardığımda olanları naklettim, Sultan Selim Han kendisine gönderilen külahı eline alınca kokladılar. Buyurdular ki:
"Bir hal var gibi. Peki Semseddin Efendi've bir nesne vermemiş mi?"
"Bir şey söylemedi," dedim.
"Git sor, mutlaka ona da vermiştir," buyurdular.
Gidip sordum, vermek istemedi, 'Benimki kirlicedir, onun yeri-ne Halimî Efendi'nin külahını iletsem olur mu?' dedi ve elime onu tutuşturdu. Sultan'a verince bu külahı da kokladı, belli ki aradığı bu da değildi. Bir süre derinlere daldıktan sonra garip bir şekilde, "Peki kendisine ne vermiş?" diye sordu.
"Köhnece bir külah vermiş Sultanım," deyince onu da getirmemi buyurdular. Getirdim. Esrarengiz zâtın başından çıkarıp verdiği kü-lahı uzun boylu koklayıp mübarek gözlerine yaş gelip külahın yayılan kokusundan tepeden tırnağa etkilendiler. Ve "Bunda bûy-i hâl var" (Bunda manevî hâl kokusu var) deyüp sözlerini tasdik buyurdular.
Molla Şemseddin Târih-i Vassâfı verilen süre içinde tamamlayıp Sultana teslim ettikten sonra ben de istedim ki bana da bir kitap Jazsın. İsmini dahi verdim kitabın. Ama Mısır'dan dönme kararı verildiği için bu iş ertelendi.
Mısır'dan Sam'a dönülürken volda hakikaten Halimî Efendi has-talandı. Hekimler ne kadar ilaç verdilerse kâr etmedi. Sam'a varılınca
ağrıları şiddetlendi. Onu çok seven Padişah Hazretleri kendisini ziyarete gittiler.
Bu sırada Molla Semseddin gelip, "Galiba o azizin sözleri doğru çıkacak ama benim sağlığında hiçbir şey yok" demesine kalmadı, Efendi ile aynu günde öldüler. Nitekim Padişah sarayından bir hoca ertesi gün o da aniden sancılandı. Helallik istedi. Hakikaten Halimi üçüncü cenaze olarak onlara yoldaş oldu. Üç meyyit musallaya beraber yatırıldılar ve hücrede 'aziz'in Molla Şemseddin'e dediği gibi Padişah Hazretleri de onların cenazelerinde hazır bulundular.
O esrarengiz 'aziz'in Padişah hakkında 'ruhaniyetten hisseyab olduğu'na dair söylediği söze, Padişah'ın bu kerameti dahi delildir.
Hatta Şemseddin Efendi ölünce terekesindeki kitaplar varisi kalmadığı için beytülmale (fevlet hazinesine) devredilmiş ve kitap tutkunu Yavuz Sultan Selim'e getirilmişti. Önüne konulan kitapları karıştırırken içlerinden bir kitabı görüp eline aldı, biraz karıştırdıktan sonra, "Al bu senin" diyerek bana bağışladı. Gözlerime inanamadım! Bu benim Molla Şemseddin'e sipariş ettiğim kitabın ta kendisiydi!
Aramızdaki konuşmaları bilmeden bunca kitabın içinden özel-likle onu seçip bana armağan etmeleri gerçekten keramet sahibi olduğunu zâhir ve bahir kıldı. Ben hayretler içindeydim. Tabiatıyla şaşkınlığımı fark etti Sultan Hazretleri. Neye şaşırdığımı sordular. Anlattım. Tebessüm ettiler. 'Olağan bir iştir' deyüp nefsini bastırma yoluna gittiler.
O Hısn u Hasin adlı kitabı o gün bu gündür bir an olsun yanım-dan ayırmam...
BIZE SALTANATI KADIR TANLAR KRALLIKLARINI YAŞATIYORLAR
Lajian Trump, Ingiltere ziyaretinde Windsor Kalesi'ne helikopterle geldi. ong ve esi Melania'yı, Galler Prensi William ve Prenses Middleton karşıladı. traliyet iyeleri ile Trump cifti, fayton konvoyuyla kalenin avlusuna geçti.
+
B arihimizde istam IN yıllık tarihin piol'ne, kültürlimüze, dilimize, hukuki ve sosyal hayatımıza vurulmuş en büyük darbelerin yüzyıl evvel yapılmış Batıcı devrimler olduğu süphesizdir. Daha acı olan tarafı da bamm billamevisi ve sorgulanmayısıdır, Oysaki bu durum İslam ve Türk dünyasını yönlendirmesi gereken milletimiz için bir beka sorunudur.
SALTANATI SAVUNAMAYIZ
Osmanlı hanedanı kendisine verilen le çelişen yaşamları ile tepince, İlahi ve altı yüz yıl devam eden nimeti, İslam adalet de tecelli ederek kendi yetiştirdikleri asi çocuklarımın eliyle yönetimlerini sona erdirdi. Temelde İslam'a da aykırı olan Saltanat kaldırıldı. Ardından Hilafet yok edildi. Kurucularınca saltanat gibi kullanıldı ise de saltanata tercih edilir olan Cumhuriyet kuruldu.
Burada İslam açısından yalnızca seçim sistemi olarak görebileceğimiz
da açıklamış olahm Cumhuriyet the problemimiz olmadığım
BAŞ BELASI İNGİLİZLER
İngilizler İstam Dünyası içi düşmanlıkları beşin bas het. Di in de devam eden Inglizier, siyasi ve ekonomik pikarları gerektirdiği için Hilafeti kaldırmak İstediler. Bumon için de önce saltanatı kaldırttılar. Ama kendi saltanatlarına dokunmadılar. Krallıklarını sürdürdiller.
değişti. Devrimlerle bizi de 20. asırda dünya her alanda çok
değiştirdiler. Ama kegilizler hazı alanlarda hiç değişmediler. İngiltere, Belçika, Hollanda, İsνες, Norve krallıklar devam ediyor. Biz saltanatıa özlemini duymuyoruz ama zavur kafasıyla onu kaldıranları ve amaçlarını da unutmuyoruz. Din bize saltanatı kaldırtanlar pkarlan
gerektirdiği için örneğin Körfez krallıklarını yaşatıyorlar.
Hamas in bura esirlerd raktığı erden Israil ail-ABD
vatandast asker Idan Alexander, intikam
çığlığı atarak yeniden
Gazze'de sivil katliamı yapmayı seçti Peygambe
rimizi zin Bedir'de esir aldığı ve Müslü manlarla
savaşmaya-cağı sözünü
alarak serbest bıraktığı Yahudi de ihanet etmişti.
NCHLIKLE "Savan Pira Eski Rehnen Alexan Belac esaretin kal asker Idan Alronder sind lac ve ynkamın semboli haline geldi. Ha ame Role salih travmatik deneyimden des dindan serbest hraklan bu asker, ya Sampon elçisi olmak yerine, Game'de vil katliamı yapmayı seçti. Alexan der'n "Hikayem hayatta kalmakla bit miyor himetle devam ediyor. Zadere
kadar stolen, sadece b Senin hayatian pahaber
PEYGAMBER EFENDİMİZ DE İHANETİ GÖRDÜ
Allah'n Elçisi Peygamberimizin Bedir'de esir al savaşmayacağı stein alarak Sdye lebi Ame içinde bir yıl sonra Uhud da dişman sadları arasında yer almıştı Allah yaramalarını bilmet m
YAHUDİ'NİN ¡HANETİ!
İNSAN VEFASIZLIĞA DA EĞİLİMLİDİR
n bizlent parmak için F açıklamaya yapma "Ah, keşke dinyaya ge
inamanlardan olsaydik dediki
giesen Hayw! Aslida, daha önce vicdanlarında örthest hayatıyla ilgili gereki edemeyeceklem biçimde karşılana pimybe Salanmaların asıl sebebi budur. Yoksa eğer dünya hayata
yapacakleh. Zramiyele yalan söylüyoria (nam 27-28)
esirlerden İsrail-ABD vatandaşı asker Idan Alexander, intikam çığlığı atarak Gazze'de sivil katliamı seçti. Peygambe-rimizin Bedir'de esir aldığı ve Müslü-manlarla savaşmaya-cağı sözünü alarak serbest bıraktığı Yahudi de ihanet etmişti.
NCELİKLE "Savaşın Yüz Kara-s1: Eski Rehine Idan Alexan-der" başlıklı haberi okuya-lım: "Bir zamanlar esaretin sembolü olan İsrailli-Ameri-kalı asker Idan Alexander, şimdi kan ve yıkımın sembolü haline geldi. Ha-mas'ın elinde geçirdiği 584 günün ar-dından serbest bırakılan bu asker, ya-şadığı travmatik deneyimden ders alıp barışın elçisi olmak yerine, Gazze'de si-vil katliamı yapmayı seçti. Alexan-der'ın "Hikayem hayatta kalmakla bit-miyor, hizmetle devam ediyor. Zafere
kadar" sözleri, sadece bir intikam çığlı ğı değil, aynı zamanda masum Gazzeli-lerin hayatları pahasına bir zafer arayı-şının iğrenç bir itirafıdır."
PEYGAMBER EFENDİMİZ DE İHANETİ GÖRDÜ
Allah'ın Elçisi Peygamberimizin Bedir'de esir aldığı ve Müslümanlarla savaşmayacağı sözünü alarak fidye almaksızın serbest bıraktığı şair Ebu Azze el-Cumahi, tam bir nankörlük içinde bir yıl sonra Uhud'da düşman
safları arasında yer almıştı. Allah yarattıklarını bilmez mi?
Bildiği için bizleri uyarmak için şu açıklamaya yapmaktadır:
"Onları, zincirlerle bağlanmış bir hâlde ateşin karşısında dururlarken, "Ah, keşke dünyaya geri
gönderilseydik de, Rabb'imizin ayetlerini yalanlamayıp
inananlardan olsaydık!" dedikleri zamanki içler acısı hâllerini bir görsen! Hayır! Aslında, daha önce vicdanlarında örtbas ettikleri âhiret hayatıyla ilgili gerçekler, inkâr
edemeyecekleri biçimde karşılarına çıkmıştır. Sızlanmalarının asıl sebebi budur. Yoksa eğer dünya hayatına
YÜCE Allah Kur'an-ı Ke-rim'de, "Insan vefaya da nankörlüğe de eğilimli bir varlıktır. (Insan Suresi 3) buyurmaktadır. Kendisini yaratan, yaşatan, rızıklandı-ran ve yönetimi altında bulun-duran Allah'a karşı namkörlüğü seçebilen insan, vefalı olması gereken insanlara karşı namkör olmaz mi? Üstelik Yahudiler gibi bir de düşman olarak bel-letilen insanfara zulmetme amacı üzerinde yetiştirilirse. İhanet etmek, Hamas'n serbest bıraktığı ABD-İsrailli asker Idan Alexander gibilerin ruhlarına sinmiştir. Bu tipler tarihin her dönemin de var olagelmiştir.
Gazze'de 80 bin Fi-listinliyi katleden İsrail Terör Örgü-tü'ne bağlı kadın teröristler, savaş uçakları ve bom-balaria enkaza çe-virdikleri Gaz-ze'de, öz çekim ya-parak bu yıkımı kutladı.
geri gönderilmiş olsalardı, yine kendilerine yasak edilen şeyleri yapacaklardı. Zira onlar, kesinlikle yalan söylüyorlar." (Enam 27-28)
YİNE DE ERDEMLE YÜKÜMLÜYÜZ
Bütün bu gerçeklere rağmen Müslümanlar İslami emirler çizgisinde esir aldıkları düşmanlarına karşı yine de insanca muamele yapmakla yükümlüdürler. Mükafatı bazen dünyada görülür ama âhirette görüleceği ise kesindir. Bizim gerçek amacımız da zaten âhiret saadetidir.
"Onların ateşin karşısında "Ah, keşke dünyaya geri gönderilsek de Rabbimizin âyetlerini yalan saymayıp inananlardan olsak" dediklerini bir görsen! Hayır! Geri gönderilseler bile yasaklanan şeylere döneceklerdir. Zira onlar gerçekten yalancıdırlar." (EN'AM 27-28)
"Hz. Ebû Bekir es-Sıddîk'in işittiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: "İnsanlar bir zalimi görürler de onun zulmüne engel olmazlarsa, Allah'ın onları genel bir azaba uğratması kaçınılmazdır.” (TİRMİZÎ, EBÛ DÂVÛD)
Kıyamet yaklaştığında; taylasan giyilmesi çoğalır, ticaret artar, mal çoğalır, mal sahibine malı için tazim edilir, fuhuş yayılır, çocuklar amir durumuna gelir, kadınların sayısı artar, Sultan zulüm eder, eksik ölçü ve tartı yapılır, bir adamın köpek yavrusunu yetiştirmesi, kendi çocuğunu yetiştirmekten kendisine daha cazip gelir, büyüğe hürmet, küçüğe de merhamet edilmez ve gayri meşru çocuklar çoğalır, hatta yol ortasında adam kadınla yakınlaşır. İnsanlar, kalbleri kurt olduğu halde koyun postuna bürünürler, o zaman da insanların en iyi görüneni "müdahim" (kötülükleri gördüğü halde karışmayıp, kendi işine bakan) olanıdır. Ravi: Hz. Ebû Zerr (r.a.) Sayfa: 33 / No: 7 Ramuz El-Ehadis
İsrail gizli servisi Mossad neden dünyanın en iyi ve en çabuk iş bitiren istihbarat teşkilatı olarak biliniyor? Dünya üzerindeki uyuşturucu, fuhuş, silah kaçakçılığı, insan ticareti vb işlerin arkasında CIA mi var?
Alman gizli servisi BND, Türki Cumhuriyetler'de ne gibi faaliyetlerde bulunuyor? Irak işgali öncesi BND'yle CIA arasında ne tür anlaşmalar imzalandı? İngiliz derin devleti, M16 üzerinden nasıl Ortadoğu'ya hükmediyor?
MİT Bergama dosyasında neden yetersiz kaldı? 1970 darbesine giden yolda MİT kimlerden, nasıl bilgi aldı? Önemli istihbarat teşkilatları elemanlarını staj yapmaları için neden Türkiye'ye gönderiyor?
Gizli servisler mafyayı nasıl kullanır? Örtülü operasyonlar nasıl yapılır?
Stratejist Mahir Kaynak ile gazeteci Ömer Lütfi Mete gizli servislerle ilgili aklınızı kurcalayan soruları cevaplandırıyor, karanlık odalar ve kör noktaları aralıyorlar.
O arada Ibrahim'in as altı çocuğu vardı. Altısını da biraraya getirip Yüce Hak'tan izinli olarak, Adem'den as, naklen gelen kutu yu açtı
Buna bakın.
Diye buyurduğu zaman, içinde, nebilerin ve resullerin sayısı ka dar ev bulunduğunu gördüler. Her evin içinde, peygamberlerden biri-nin resmi yapılmıştı.
HZ EBU BEKİR HZ. ÖMER HZ. OSMAN HZ. ALI
Bu evlerin sonunda, Hazret-i Muhammed Mustafa S.A. efendimi-zin, bu dünya Alemindeki vücudunun resmi yapılmıştı. Namazda kı-yamda duruşu şeklinde idi.
Sağında Hz. Ebu Bekir vardı. Onun resmi yapılmıştı.. ve alnında su yazı vardı.
Bana Ilk iman edendir.
Solunda Hz. Ömer'in r.a. resmi yapılmıştı. Alnında şu yazı vardı:
Hakkı icra etmede, ayıplayanın ayıplamasından hiç korkmaz.
Ardında Ha. Osman Zinnureyn'in resmi yapılmıştı. Alnında şu yazı vardı:
Hayanın madeni.. kaynağı..
Önünde Hz. All b. Ebi Talib'in resmi yapılmıştı. Alnında da şu yazı vardı:
Cömertlik menbai. Muhammed'in S.A. din kardeşi.
Bundan başka, Resulüllah'ın S.A. çevresine, amcalarının, ashabı-nm, vekillerinin, bir bir resimleri yapılmış, alınlarına isimleri yazıl-mıştı.
İbrahim a.s. çocukları ile, kendisinden sonra gelecek nebilerin ve resullerin silsilesine bakıp gördüler ki: Hepsi İshak'ın påk neslinden gelecektir. Ancak Hatem'ün-Nebiyyin Resulüllah S.A. efendimiz, İs-mall'in a.s. påk ırkından gelecektir.
Ve.. Ismall'den sonra, taa, Resulüllah S.A. efendimiz gelinceye kadar påk ırkından hiç bir peygamber gelmeyecek.
Bunun üzerine, İbrahim a.s. İsmail'den kuvvetli ahd alıp güzel tavsiyesini şöyle yaptı:
Ey İsmail, bu gördüğün: Ålemlerin şereflisi ve cümle mahlu-katın aslı Muhammed S.A. senin soyundan gelecektir.
Şimdi, kendin ve çocukların birbirlerine tavsiye etmelidir: Her-kes kendi asrında yaşayan temiz, iffeti ile bilinen hanımları alıp ko-ruyalar. Taa, o şanlı nur: Sahibine selâmetle ulaşıncaya kadar..
Ismail a.s. Hale isminde bir hanımla nikâhlandı. Bu hanımdan Kaydar isimli bir oğlu dünyaya geldi. Kaydar gayet güzeldi; yiğitti. Binicilikte ve ok atma ilminde mahirdi. Güreş tutma işinde gayet güçlü idi.
İsmail a.s. Kaydar'ın alnında, Resulüllah S.A. efendimizin påk nurunu gördü ve kutuyu ona teslim etti; o şanlı nuru muhafaza et-
mesini tavsiye etti. Bu tavsiye üzerine Kaydar İshak'ın as. soyundan kadın almanın münasip olacağını düşünerek o soydan yüz kadar påk, iffetli hanim aldı. Onlarla iki
yüz sene yaşadı; hiç çocuğu olmadı Bir gün, avdan dönüyordu. Çevresini aniden vahşi hayvanlar sar-dı. Kendisine açık bir dille şöyle dediler:
Sana ne oldu ya Kaydar. Ömrün bitti. Hani alnındaki nurun sahibi?. Henüz vakti gelmedi mi?. Yoksa onu yitirecek, boşa mı gide-receksin?. Nerede kaldı yaptığın ahd ve sana edilen vasiyet?.
Kaydar, bu halinden gayet üzüldü. Kendi kendine şöyle yemin etti: Bu müşkil işim çözülünceye kadar, hiç bir şekilde dünya lezzet-leri ile meşgul olmayacağım.
Bundan sonra başını alıp gezmeye başladı.
Bu halinde ona Yüce Hak bir melek gönderdi. Gelen melek, in-sar suretine girdi ve şöyle dedi:
Ya Kaydar, Yüce Hak seni kuvvetle güzelleştirdi. Şu kadar şehirlere sahip etti. Sana emanet bırakılan nuru, İshak'ın a.s. påk neslinden başka iffetli ve påk kadınlara bırakmalısın. Allah yolunda kurbanlar kes; o nuru taşıyacak kadın sana açıklanır.
Böylece, Kaydar'ı irşad eyledi.
Kaydar, yedi yüz koç kurban etti. Semadan beyaz bir zincir gibi ateş indi; kurbanları yaktı. Bu anda bir ses geldi:
Ya Kaydar, duân makbul oldu; muradın verildi. İçinde ahd bulunan kutunun altında yat; rüyada sana gereken anlatılacaktır.
Kaydar, bu irşad haberini de aldıktan sonra, gidip uyudu. Rü-vasında, kendisine şöyle söylendi:
O latif nurun sahibi şanlı peygamber, Arap kavmine men-suptur. Onun påk ırkı ve påk soyu Arap'tan gelecektir. Bunun için, Arap kavminden Fahire namlı bir kadını ara ve nikâhına al. Onda muradına erersin.
Uykudan uyanınca, çok sevindi. Allah'a hamd etti; sena etti.
Bundan sonra, Arap kabilelerinin beğlerinden her birine adam-lar ve elçiler yolladı; rüyada anlatılan isimli hanımı arattı. Ama hiç birinden haber çıkmadı.
Sonunda, kendisi, Arap kabilelerine gitti; bir bir dolaştı. En so-nunda, Cürhüm b. Zühel b. Amir b. Ya'rub b. Kahtan kabilesine git-ti. Orada şu haberi aldı: Cürhüm Meliki'nin bir kızı var. İffet sahibi olup ismi de: FAHİRE..
Bunu bildikten sonra, o kıza talib oldu. Nikâhla aldı ve kendi diyarına getirdi.
Fahire, Kaydar'dan hamile kaldı.
Bunun üzerine Kaydar o kutuyu açmak istedi. O anda bir ses çıktı:
Bu kutuyu ancak, peygamber olan açabilir; korur. Açarsan bana zarar vermiş olursun.
Bunun üzerine Kaydar, o kutuyu aldı: amcası İshak'ın oğlu Ya-kub'a teslim etti.
Fahire doğumunu vaptı; bir erkek çocuk dünyaya getirdi. Adını: Hamel koydular.
Hamel, bdyüyüp kendisini bildikten sonra, babası Kaydar ona şöyle dedi:
Orada bulunan makamları sana göstereyim. Bundan böyle, orayı her Gel; seni deden İbrahim'in a.s. yaptığı Beytüllah'a götüreyim. zaman ziyaret edip dileğini yapasın; muradına nail olasın.
Böyle dedikten sonra, Beytüllah'ın yakınında:
SEBİR.
Diye anlattıkları dağa geldiler. Orada ölüm meleği insan suretin-de çıktı ve şöyle dedi:
Ey Kaydar, nereye gidiyorsun?.
Kaydar şöyle dedi:
Oğlumu Kâbe'ye götürüyorum. Orada ziyaret edilecek yerleri
kendisine göstereceğim.
Ölüm meleği şöyle dedi:
Hele benim yanıma gel; sana gizli bir şey söyleyeceğim.
Kaydar ölüm meleğinin yanına gidince, kendisini tanıttı ve ru-hunu aldı.
Hamel babasının düşüp öldüğünü görünce kızdı; ölüm meleğine şöyle dedi: tanımadığı
Babamı niçin öldürdün?.
Ve.. üzerine atılacağı sırada ölüm meleği ona şöyle dedi:
Hele bir bak, baban gerçekten ölü müdür?.
O, babasına baktığı anda, ölüm meleği semaya çıktı.
Hamel başını kaldırıp baktığı zaman, kimseyi göremedi. Şaşırdı ve bildi ki: O, ölüm meleğidir.
Ve.. gördü ki: Hak Taålä İshak a.s. çocuklarından adamlar gön-dermiş.. Onlar geldiler; yıkadılar, kefenlediler, namazını kılıp defnet-tiler.
Hameı geri dönüp geldi.
Büluğa erince, Cüveyde namında bir hanım aldı. Bu hanımdan Leys adında bir oğlu oldu.
Leys'in Hemisa' namında bir oğlu oldu.
Hemisa'ın Eded namında bir oğlu oldu.
Eded'in Ad namında bir oğlu oldu.
Ad'ın da Adnan namında bir oğlu oldu.
Resulüllah SA. efendimizin Adnan'a gelinceye kadar neseb-i la-
tifleri ve silsile-i şerifleri böyledir. Ama, artıklığında ve eksikliğinde çeşitli görüşler vardır; bunun için durum kesin değildir.
Resul-ü Ekrem S.A. efendimiz, pâk neseplerini Adnan'a kadar saydılar; daha fazlasını saymakta påk dillerini tutup saymadılar.
İbn-i Abbas r.a. Adnan'dan İsmail'e gelinceye kadar gelenler için: Otuz tanedir.
Eger Allah-ü Tahla'nın onların bilinmesi babında bir muradı olsaydi; Resulüllah B.A. efendimize bildirirdi
. Resulüilah B.A efendimizin nesebi, babası Abdüllah'tan Adnan'a kadar ittifakla sabittir, bunlarda ihtilaf yoktur. Bunlar, yirmi birinel atada: Adnan'a ulaşır.
Adnan'ın Ma'd (veya Mald) namında bir oğlu oldu.
Ma'd'in, Nezar namında bir oğlu oldu. Nezar Sevde isimli bir ha-mmmla evlendi; bu hanımdan Mudar namında bir oğlu oldu. (Bazı núshada: Bevde, Bevre'dir.)
Bu Mudar, gayet avcı idi.
Adem'den a.s. beri gelen ahd kitaplarını yeniledi. Kendinde ema-net duran Nur-u Muhammedi'yi påk nesep ve temiz rahimlerde ko runması için kuvvetli bir ahdname yazdı; oğluna vasiyetini yaptı. Ve.. yazdığı ahdnameyi Kabe-i Mükerreme'ye astı.
Kendisinden sonra gelen çocuklarından her biri: Gayet temiz ve pák hanımlarla nikâhlanıp o şanlı nuru sahibine pek temiz bir şekil-de ulaştırmaya gayret gösterirlerdi.
Mudar, İbrahim'in as. dininde idi. Kendisinde Nur-u Muhamme di parladığı için, gayet güzeldi. Onu kim görse severdi. Sesi de gayet güzeldi.
Nezar'ın dört tane oğlu vardı: Mudar, Rebla, Yeman, Eyar.. Bunların anası: Adnan oğlu Akk'ın kızı Sevde (bazı nüshalarda: Sev-re) idi. Bazıları şöyle dedi:
Sevde, yalnız Mudar'ın anasıdır. Öbürlerinin anası: Sevde'nin kız kardeşi Şefika bint-i Akk b. Adnan'dır.
Nezar'ın ölümü yaklaştı. Hastalanınca çocuklarını topladı onlara vasiyetini yaptı:
Kızıl sahtiyandan çadır ve buna benzer ne varsa Mudar'ın
olsun.
Derll. Bunun için Mudar'ın adına:
Mudar'ül-Hamra. (Kızıl Mudar.)
Lakabını taktılar.
Nezar'ın bir de kır atı vardı; bunu da Rebla'ya verip şöyle dedi: Buna benzer ne varsa, Rebla'nın olsun.
Bunun için, Rebía'ya şu lakap verildi:
Reblat'ül-Feres. (Atlı Rebia.)
Nezar'ın bir hizmetçisi vardı; bunu da Yeman'a verip şöyle dedi -Buna benzer ne varsa, Yeman'ın olsun.
Bir tane kara döşeği vardı; bunu da Eyar'a verdi ve şöyle dedi:
Buna benzer ne varsa, Eyar'ın olsun.
KAHIN EF'A
Bundan sonra, onlara şöyle dedi:
- Eğer aranızda, bir ayrılık veya çekişme olursa; Bahreyn'de bir kahin vardır; onun adına:
Derler; ona gidin. O size taksim eder; paylaştırır.
Nezar'ın söylediği bu EF'A, gayet kâhin bir kimse idi.
Nezar öldü; çocuklarının arasında ayrı görüşler ve çekişme vu-ku buldu. Bunun üzerine, her biri bir deveye binip Bahreyn'deki o ka. hine gittiler.
Yolda giderken, bir çayırlığa uğradılar. O çayırın çimenleri çık mıştı. Bazı yeri hayvanlara otlatılmış, bazı yerleri de otlatılmamıştı. O çayırı gördükleri zaman Mudar şöyle dedi:
Buranın otunu bir deve otlamış; bir gözü de körmüş. Kör olan gözü de sol gözü imiş.
Rebla ise şöyle dedi: Devenin sağ ayağı aksakmış.
Yeman şöyle dedi: Devenin kuyruğu kesikmiş.
Eyar ise, şöyle dedi: Deve, sahibinden kaçmış.
Sonunda yola çıktılar. Biraz gittikten sonra, bir Arab'a çattılar.
Sordular:
Sen kimsin?.
Arap şöyle dedi
Devemi kaybettim; onu arıyorum.
Mudar sordu:
Devenin sol gözü kör müydü?.
Arap şöyle dedi:
-Evet.. kördü.
Rebia sordu:
Devenin sağ ayağı aksak mıydı?.
Arap şöyle dedi:
Evet.. sağ ayağı aksaktı.
Yeman sordu:
- Devenin kuyruğu kesik miydi?.
Arap şöyle dedi:
- Evet.. kuyruğu kesikti.
Eyar sordu:
- Senin deve kaçkın mıydı?.
Arap şöyle dedi:
Evet.. kaçkındı.
Bundan sonra, dördü de şöyle dedi:
Git, deveni ara bul.
Onların bu sözüne karşılık, Arap şöyle dedi:
Vallahi, devemin bütün vasıflarını bildiniz. Benim devem siz-dedir. Devemi gösterin.
Sizin yemininize nasıl inanayım?, Devemin bütün vasıflarını anlattınız. Görmediğinizi kabul edeyim, devenin vasıflarını nasıl ve nereden bildiniz?. Devem sizdedir; verin deveml..
Arab'ın bu ısrarı karşısında; biraz sert şöyle dediler:
Hey.. adam, biz senin deveni görmedik.
Arap sordu:
Siz nereye gidiyorsunuz?.
Şöyle dediler:
Bahreyn'e gidiyoruz; orada EF'A nam kahini bulacağız
Arap şöyle dedi:
Ben de sizinle beraber geleceğim.
Böylece, beşi birden yol arkadaşı olarak gittiler.
Bahreyn'de Kähine vardıkları zaman, Arap feryad edip şöyle de-
meye başladı:
Ben devemi kaybettim; bunlar bulmuşlar. Çünkü devemin ni-şanlarını bir bir haber verdiler; şimdi de inkâr ediyorlar.
Tekrar onlar:
Biz deveyi görmedik.
Dediler. EF'Å kâhin onlara şöyle sordu:
Mademki, deveyi görmediniz; o halde, sıfatlarını ve nişanları
nı nasıl bildiniz?.
Önce Mudar anlattı:
Ben devenin sol gözünün kör olduğunu şundan anladım: Git-tiği yerin sağ tarafından otlamış.
Rebia anlattı:
Sağ ayağının aksak olduğunu şundan anladım: Sol ayağını yere kuvvetli basmış; sağ ayağını kuvvetli basmamış.
Yeman anlattı:
Devenin kuyruğunun olmadığını şundan anladım: Bir yere kığını yapmış; ama dağıtmamış. Devenin âdeti odur ki: Bir yere kı-gıladıkta, kuyruğu ile dağıtır. Oradaki kıgısı dağılmamıştı; bundan bildim ki: Onun kuyruğu yoktur.
Eyar anlattı:
Devenin sahibinden kaçtığını şundan anladım: Deve bir yer-den otlamamış; oradan buradan otlamış. Bundan bildim ki: Sahibin-den kaçıp gitmiş.
EF'Á, bunların sözlerini pek beğendi; feraset ilminde kemalle-rini anladı. Arab'a dönüp şöyle dedi:
Biz, Nezar'ın oğullarıvız. Aramızda nizamız var. İşimizi gör, aramızı bul
Onlar böyle deyince, kahin izzet ikram etti ve şöyle dedi:
Bu gece benim misafirimsiniz; yarın işinizi görürüm.
Sonra, onlara bir pişmiş kuzu ve bir tulum şarap getirdi, yiyip ie. mekle meşgul oldular. Kendisi bunlarla oturmadı. Gizli bir yerden:
Acaba bunlar neler söyleşecekler?.
Diyerek, onların konuşmalarını dinledi.
Mudar şöyle dedi:
Bu şarap gayet güzei; ama teveği mezar üzerinde yetişmiş.
Rebia şöyle dedi:
Yediğimiz bu kuzu gayet semiz ve lezzetli; ama köpek sütü ile
beslenmiş.
Yeman şöyle dedi:
Yediğimiz bu ekmek pek güzel; ama hamurunu yapan kadın hayz (aybaşı adeti) halinde imiş.
Eyar ise, şöyle dedi:
-Bu kahin de, iyi ve hoş; ama piçtir. Yani: Haramzade..
EF'A, bu sözleri işittikten sonra, önce şarap getirene sordu:
- Bu şarap ne yoldan elde edilen bir şaraptır?.
Şarap getiren şöyle anlattı:
Başka şarap kalmadı. Bu şarabın üzüm teveği senin babanın
mezarında yetişmiştir.
Sonra çobana sordu:
Bu kuzu nasıl yetişti?. Nasıl bir kuzudur?.
Çoban şöyle anlattı:
Bu kuzunun anası öldü. Onu emzirecek başka kuzulu koyun da yoktu ki, onun sütünü emzirteyim. Onu bir köpek sütü ile besle-dim. Kuzular içinde bundan semizi bulunmadığı için, onu getirdim.
Bundan sonra, evine gitti. Hamuru yuğuran cariyenin durumu-nu araştırdı; hayz halinde olduğunu anladı.
Bundan sonra, anasına geldi; şöyle sordu:
Doğru söyle; benim babam kimdir?. Ben, haramzade miyim?.
Kadın şöyle anlattı:
Senin baban bu vilayetin valisi idi. Malı da çoktu. Ama çocu
ğu olmuyordu.
Korktum, o öldükten sonra, vilayetine başkası vali olur; oraya hákim olur. Malı da telef olur gider. Bunu düşündükten sonra, eve bir misafir geldi; kendimi ona teslim ettim. Sen onun belinden geldin.
Bundan sonra, EF'Å bir adama şöyle dedi:
Benim haberim olmadan, şunlara sor; bu ahvali nasıl bildiler? O adam geldi, nasıl bildiklerini onlara sordu. Onlar da anlattılar.
Şarabın durumu odur ki, içildiği zaman: Gamı ve susuzluğu gi-derir. Bu ise, içtiğim zaman bana gam verdi: susuzluğumu da gider-medi. Bundan anladım ki, bu üzümün ağacı kabristanda vetişmiştir.
Rebia şöyle anlattı:
Koyunun ve keçinin yağı eti üstünde olur. Köpeğin yağı ise.. etinin altında olur. Bu kuzunun da yağı, etinin altındadır. Köpek sütü ile beslendiğini bundan anladım.
Yeman şöyle anlattı:
Ekmeğin durumu odur ki, yemeğe batırıldığı zaman, yemeğin suyunu çeker. Bu ekmek ise.. yemeği içine çekmedi. Bundan anladım ki, hamur uyuğuran hanım, hayz halinde imis..
Eyar ise.. şöyle anlattı:
Bu rahibin haramzade olduğunu şundan anladım, helâlzade misafirle beraber yemeğe oturur; yemeği birlikte yerler. Ama bu: Bi-zimle beraber oturmadı; birlikte yemek yemedi. Bundan anladım ki, haramzadedir.
EF'Å, bunların bu sözlerini yine gizliden dinledi. Onların bu hal-Jerine, anlayışlarına, ferasetlerine hayran kaldı:
- Aferin.
Dedi. Bundan sonra, onlar kâhine:
Bizim davamızı gör.
Deyince, kâhin onlara şöyle dedi:
Sizin gibi bilgin ve kâmil kimselerin ne gibi müşkili olur ki.
onu halletmeyesiniz?.
Buna karşılık şöyle dediler:
Babamız bize vasiyet etti; bizim nizalı işimizi sen ayıracaksın.
EF'À şöyle sordu:
Babanız size bir vasiyet etmedi mi?
Şu cevabı verdiler:
Evet.. bize vasiyet etti. Birimize bir kırmızı çadır, birimize bir kır at, birimize hizmetçi bir köle, birimize bir döşek verdi.
Onların bu anlattıklarını dinledikten sonra; EF'Å şöyle anlattı:
Bunun manası şudur:
Ne kadar kızıl altın var ise.. onu Mudar'a verdim.
dim. Ne kadar sığır, deve, inek, at, eşek varsa.. onları da Rebia'ya ver-
Nekadar ak akça ve ağır bezler ve kumaşlar varsa.. onları da Ye-man'a verdim.
Yerden ve bağdan ne var ise.. onları da Eyar'a verdim.
Kâhin böyle dedikten sonra, hepsi de onun hükmünü kabul etti-ler; razı oldular.
Bir rivayet..
İbn-i Abbas'ın r.a. rivayetine göre, Resulüllah S.A. efendimiz şöy-le buyurdu:
Siz, Mudar'a ve Rebia'ya sövmeyiniz; onların ikisi de müslü-man oldular.
Sonra.
Habib idi. Bunu nikâh ederek aldı ve bundan İlyas adında bir oğlu ol-Mudar, Kerime naminda bir hanım aldı. Bunun künvesi Ümmü du. İlyas da babası gibi müslüman idi.
Münteka, adlı kitapta şöyle anlatıldı:
Zaman zaman, İlyas'ın arkasından arı vızıltısı gibi seslerle, o NUR-U NEBİ'nin telbiye ettiği işitilirdi.
İlyas, Fethe adında bir hanımı zevceliğe aldı; bundan Müdrike adında bir oğlu oldu.
Müdrike, Kuz'a namında bir hanımı nikâhla aldı; bundan Huzey.
me adında bir oğlu oldu. Huzeyme'ye rüyasında şöyle bir emir verildi:
Berre bnt. Åd b. Tabiha namındaki kadını al.
Uyandı; bu hanımı bulup nikáhla aldı. Bu hanımdan Kinane adında oğlu oldu.
KUREYŞ TABİRİ
Kinane; Reyhane adında bir hanımı aldı. Bu hanımdan Nadr na-mında bir oğlu oldu. Bunun adına da:
Kureyş.
Dediler.
Kinane, rüyasında şöyle gördü: Arkasında bir ağaç bitmiş; dalla-rı çok, yaprakları yeşil ve gayet güzel. Başı dünya semasına ulaşmış ve semanın her yanını kaplamış.. Aniden birtakım adamlar peydah oldu; o ağacın dallarına sarıldılar.
Uyanınca bir kâhine gitti; rüyasını anlattı. Kâhin ona şöyle dedi: Eğer anlattığın rüya doğru ise.. senin soyundan âhir zaman peygamberi gelecektir. Yer ehli ona saygı gösterecek, ikram edip di-nine girecekler.
Orada hazır bulunan kavmi; kendisinin anlattığı rüyayı ve kâhi-nin yaptığı tabiri işitince:
Bu Nadr, nekadar iyi nekadar iyi.. Bu ancak KUREYŞ'tir. Dediler.
- KUREYŞ,
Demeleri, güzel kazanç; iyi çocuk.. manasınadır. Öyle denilince, Nadr'ın lakabı. KUREYŞ olarak kaldı. Bundan sonra, Nadr'dan olan kabileye:
KUREYŞ,
Denildi.
KUREYŞ İçin bir başka mana daha var; o da şöyledir:
KUREYŞ, KIRŞ kökünden gelir; Arap dili kaidesine göre, ism-i tasgirdir.
Kırş ise.. denizde yaşayan bir cins balıktır. Sair balıklara ve nay-vanlara üstün gelir öldürür. Nadr da, kuvvet ve galebe çalmakta ona benzetildi. Tazim için, ism-1 tasgir ile anlatıldı:
Malik adında bir oğlu oldu namında bir hanımı nikkhladı. Bundan
Malik, Cedle bnt. Haris adında bir hanımla evlendi. Bundan Fe-bir adında bir oğlu oldu.
Fehir, Selma bnt. Saad adında bir hánım aldı; bundan Galib ad-h bir oğlu vücuda geldi.
Galib, Vahşiye bnt. Müdeyh adında bir hanım aldı; bundan Lu-eş adlı bir oğlu vücuda geldi
Lüey, Selma bnt. Haris namında bir hanım aldı. Bu hanımdan Kasb adlı bir oğlu oldu.
Kaab, Bint-1 Şeyban adında bir hanım aldı. Bu hanımdan Mürre adlı bir oğlu oldu.
Mürre, Nü'ma bnt. Saad adında bir hanımla nikâhlands. Ondan Kilab adında bir oğlu oldu.
Kilab, Fatıma bnt. Saad adında bir hanımla nikahlandı. Bu ka-numdan Kusay adında bir oğlu oldu.
Kusay, Atike bnt. Falih adında bir hanımla evlendi. Bu hanım-dan Abdimenaf adında bir oğlu oldu.
Abdimenaf, Atike bnt. Mürre namında bir hanımla nikählandı. Bu hanımdan Haşim adlı oğlu vücuda gelmiştir.
Bu Haşim'in izzeti ve saltanatı, şerefi ve efendiliği mükemmeldi.
Arap boyları arasında muazzez ve muhteremdi. Resulüllah SA. efen-
dimizin saadetli ceddi idi. Her hali ile iyi şöhret bulduğundan, bütün kabilelerin reisleri kızlarını ona arz edip o temiz soya bağlanmak is-tediler. Kız çocuklarının ona zevce olmasını çok çok arzuladılar.
Hatta Rumların kıralları Kaysar b. Kostantin, Haşim'e elçi yolla-yıp şöyle dedi:
Gelesin. Bir kızım vardır ki, zamanede hüsn-ü cemalde misli voktur; nikah ile sana vereyim.
tü: Böylece, onu kızı için davet eyledi. Çünkü, İncil'de şöyle görmüş
Åhir zaman peygamberi Muhammed S.A. Mekke'de Haşim b. Abdi-menaf neslinden gelecektir.
O påk soya girmek için, tam manası ile rağbet eder heves göste-rirdi. Bunun için de; türlü türlü vaadlerle gelmesine fazlaca himmet ederdi.
Ancak, Haşim için, geçmişinden gelen ahdname gereğince: Arap kabilesinin gayet påk, temiz bir hanımını almak vardı. Bunun için, Kaysar b. Kostantin'nin zevce teklifine heves edip itibar göstermedi. Ama:
Acaba kimi nikâhıma alıp zevce eylesem..
Diyerek ne yapacağını bilemez bir halde idi. Tam bu sıralarda. şu emri rüyasında aldı:
Ömer bin Abdülaziz Hazret-leri'nin bir katırı vardı. Onu pazarda çalıştırır, gelen parayla ihtiyaçla-rını temin ederdi. Katırı çalıştıran işçisi, bir gün her zamankinden fazla para getirdi. İşçisine;
"-Bugün niçin böyle fazla para geldi?" diye sorduğunda;
"-Pazar kalabalık ve bereketliydi." cevabını aldı.
Lâkin aldığı cevaptan tatmin olmayan Ömer bin Abdülaziz Hazretleri işçisine;
"-Hayır, öyle değil! Sen katırı çok çalıştırıp yormuşsun. Katırı, üç gün dinlendir." tâlimatını verdi.
Haramlar birer ateştir. Ona ancak (kalbi) ölüler uzanır. Eğer el uzatanlar diri olsalardı, o ateşin acısını duyarlardı.
TEFEKKÜR DİYARI
Meymûn bin Mihran anlatıyor:
Ömer bin Abdülaziz ile bir mezarlığa doğru gittik. Me-zarları görünce hüzünlendi. Sonra bana dönerek;
"-Ey Meymûn, bunlar atalarımın mezarlarıdır. Sanki dünyaya hiç karışmamışlar gibidir. Baksana, nasıl toprak altında kaldılar, mezarları eskidi, bedenlerini de toprak yedi bitirdi." dedi.
Halife Ömer bin Abdülaziz ile vezirinin geç vakitte görüşmesi için kandile ihtiyaç olur.
Vezir;
"-Yarınki istihkäkınıza mahsûben lâzım olan yağı beytülmalden alsak olmaz mı?" diye sorar.
Halife;
"-Olur." diyerek bir senet yazar ve veziri, kiler emînine gönderir. Kiler emîni senedi okuduktan sonra şöyle der:
"-Bu yalnız yarınki istihkākın senedidir, kifâyet etmez. Halifenin, yarına çıkacağına dair de bir senet imzalaması lâzımdır ve o senedi de getirmeniz îcâb eder."
Bu cevap üzerine çaresiz kalan vezir, kendi evinden tedarik ettiği yağ kandilini alarak tekrar halifenin huzûruna çıkar ve görüşmek istediği meseleyi neticeye bağlar.
Mezîd bin Havşeb şöyle der:
"Hasan bin Ali ve Ömer bin Abdülaziz ten daha fazla (Allah'tan) korkan iki insan görmedim. Sanki cehennem o ikisinden başkası için yaratılmamıştı!" (Ibn-i Sa'd, V, 398)
Ömer bin Abdülaziz ile Medine-i Münevvere'de karşılaşmıştım. O zaman genç, yakışıklı, ter ü tâze ve bolluk içindeydi. Daha sonra halife olunca yanına gittim, izin istedim, izin verilince içeri girdim. Ömer bin Abdülaziz'i görünce şaşırdım ve ona şaşkın şaşkın bakmaya başladım. Bana sordu:
-Ey İbn-i Ka'b! Neden öyle şaşkın bir vaziyette bakıyorsun?
-Ey Mü'minlerin Emîri! Renginiz uçmuş, bedeniniz yıpranmış, saçlarınız ağarmış ve dökülmüş! Sizi bu hâlde görünce hayretimi gizleyemedim.
-Ey İbn-i Ka'b! Beni kabre konduktan üç gün sonra görsen kim bilir ne kadar şaşıracaksın? O zaman karıncalar gözlerimi çıkarmış, gözlerim yanaklarımın üzerine akmış, ağzım burnum da kan ve irinle dolmuş olur. İşte o zaman beni hiç tanıyamaz ve daha çok şaşırırsın.
Şimdi bunları bırak da sen bana İbn-i Abbâs'ın Rasûlullah'den rivâyet ettiği hadîsi tekrar et...
Bir gun Ömer bin Abdülaziz'in yanina girdim. Namazgâhında oturmuş, elini alnına dayamış, durmadan ağlıyor, gözyaşları yanaklarını islatıyordu. Ona sordum:
-Nedir bu hâlin?
Şöyle cevap verdi:
-Fatıma! Bu ümmetin en ağır yükünü omuzlarımda taşıyorum. Ümmet içindeki açlar, fakirler, hasta olup da ilâç bulamayanlar, sırtına giyecek elbisesi olmayan muhtaçlar, boynu bükük yetimler, yalnızlığa terkedilmiş dul kadınlar, hakkını arayamayan mazlumlar, küfür ve gurbet diyarlarındaki müslüman esirler, ihtiyaçlarını karşılayabilmek için çalışmaya tâkati olmayan muhtaç yaşlılar, aile efrâdı kalabalık olan fakir aile reisleri... Yakın ve uzak diyarlardaki böyle mümin kardeşlerimi düşündükçe yükümün altında ezilip duruyorum.
Yarın hesap gününde Rabbim bunlar için beni sorguya çekerse, Rasûlullah bunlar için bana itâb ve serzenişte bulunursa, ben nasıl cevap vereceğim!..
Hanımı Fâtıma anlatır:
"Onun ibâdeti sizlerinki kadardı. Lakin gece yatakta Allah korkusunu ve kıyâmet hesabını tefekkürden öyle bir hâle gelirdi ki haşye-tullah ile kalbi çarpmaya başlardı. Sanki suya düşmüş, yahut avuç içine alınmış bir kuş gibi çırpınırdı. Ben de onun bu hâline dayanamayıp yorganı üstüne örterdim ve kendi kendime;
<<<-Keşke idarecilik mes'ûliyeti bize tevdî edilmeseydi, keşke o vazifeyle aramızdaki uzaklık, güneşle dünya arasındaki mesafe kadar olsaydı. >>> derdim." (Ibn-i Kesir, Tefsir, IX, 201)
Emevi halifelerinden Velid bin Abdülmelik, yeni ya-pılan binalar ve çiftlikler merakında idi. Insanlar da bina ve çiftlik mera-kına düştü. Toplantı ve meclislerde hep inşaattan ve çiftliklerden bahsedilir oldu.
Süleyman bin Abdülmelik ise, sefåhate meyyâl, harem hayatına ve yemeğe düşkündü. Onun zamanında da süs, debdebe, şaşaalı ziyafetler, sefåhat, hevâ ve heves aldı yürüdü. Eğlenceler devrin modası hâline geldi.
Ömer bin Abdülaziz'e gelince, bu yüce halife, âbid ve zâhid bi-riydi. Onun zamanında da halk, ibâdet ve tâat yoluna girdi. Meclislerde;
-Bu gece evrâdın ne idi?
-Kur'ân-ı Kerim'den kaç âyet hifzettin?
-Bu ay kaç gün oruç tuttun?
-(Kaç garip ve yalnızın yanıbaşında idin?) » gibi mânevî hasbihåller
edilir
oldu... (Kısası Enbiya ve Tevárih-i Hulefâ, c. 1, s. 717)
Halife Ömer bin Abdülaziz, zekât memurunu Afrika ülkelerine göndermişti. Memur, malları dağıtamadan geri getirdi. Çünkü zekât alacak kimse bulamamıştı.
Bunun üzerine o da bu paralarla pek çok köle alıp âzâd etti.
(Bkz. Said Ramazan el-Būti, Fıkhu's-Sire, Beyrut 1980, s. 434)
1910 - Çırağan Sarayı yandı. Saray 1865'te Sultan Abdülaziz tarafından inşa ettirilmişti.
18
BİR AYET
Belki sevmediğiniz şey hakkınızda hayırlıdır.
Bakara Suresi: 216
1950- Demokrat Parti (DP) işçiye grev hakkı istedi.
SALI
TUESDAY
BİR HADİS
Dünya müminin zindanı, kâfirin cennetidir.
OCAK
JANUARY
C
Şükret, hayrâtın en hâlisinin kapısını sana açan, hastalıktır. Hastalık mütemâdiyen hastaya ve lillah için hastaya bakıcılara sevap kazandırmakla beraber, duânın makbuliyetine en mühim
Ma'şere'l-Ekrâd!" ve "Kürtler Neye Muhtaç?" başlıklı makaleleri Kürd Teâvün ve Terakki gazetesinde yayınlandı.
ARALIK
12
CUMA
1965 - Bediüzzaman'ın eski talebelerinden Vanlı Ali Çavuş'un vefatı.
2003 - Azerbaycan devlet başkanı Haydar Aliyev'in ölümü.
22 1447
C.AHİR
RUMI: 29 T.SANİ 1441 KASIM: 35
BİR AYET
Onlar görmez mi ki, gökleri ve yeri yoktan yaratan Allah onların benzerini de yaratmaya kadirdir.
İsra Suresi: 99
BİR HADİS
Dünya işlerinizi yoluna koyunuz ve yarın ölecekmiş gibi ahiretinize çalışınız.
Deylemî
Hem hiç imkân var mı ki, bu kâinatın Sânii, mahlûkatını yüz bin diller ile birbiriyle konuştursun ve onların konuşmalarını işitsin ve bilsin ve kendisi konuşmasın? Hâşâ!
leri bunun tipik bir tezahür misalidir. Bu kalbi rikkat ve hassasiyet ölçü lerine täbi olan gönül ehli de, muâhezeyi nefsine, müsâmahayı ken-dinden gayriye tevcih etmeyi şiâr edinmişlerdir. Onlar, zâhirden ziya-de kalb temizliği ve dolayısıyla kalb terbiyesiyle meşgul oldukları için, günahkara dahi merhamet ve müsâmaha ile yaklaşırlar. Zirâ onlar, gü-nahkârı değil, günahı bertaraf etmenin derdindedirler. Bu sebeple in-sanın menfi hallerini düzeltmeden önce sohbetin feyz ve bereketiyle kalblerini yumuşatarak, ıslaha hazır hale getirirler. Nefislerdeki öfke ve gazap fırtınalarını dindirerek nedämetin tatlı meltemlerinin vücûd bul-masına zemin hazırlarlar.
Yusuf -aleyhisselâm-'ın Mısır azīzi olduktan sonra, vaktiyle kendisi-ni öldürmeye kastedip kuyuya atan kardeşlerinin yardım taleblerini red-detmemesi ve kendisini gizleyerek onlara îzâz, ikrâm ve ihsânlarda bu-lunması da kalbi terbiyede kabına varılamaz bir inceliktir. Halbuki o an, elindeki güç ve saltanat ile kardeşlerinden pekālā intikam alabilirdi. Fa-kat o, kusurları başa kakmak sûretiyle gönül yıkmak yerine; kötülüğe İyilikle mukâbele edebilmenin, ayıp ve hataları setretmenin, Hakk'ın rı-zası uğruna şahsına yapılanları unutuvermenin eşsiz faziletine nâil ol-muş bir hidâyet rehberiydi. Ayet-i kerîmede Cenâb-ı Hak, Yûsuf -aley-hisselâm-'ın kardeşlerine olan bu hüsn-i mukābelesini şöyle beyân eder:
"(Yusuf) dedi ki:
-Bugün sizi kınamak yok, Allah sizi afvetsin! O, merhametli-lerin en merhametlisidir.»" (Yūsuf 12/92)
Bu asil ve âlicenap tavırlar karşısında kardeşleri de nedâmet göste-rip tevbekår oldular. Yūsuf -aleyhisselâm-'ın üstünlüğünü kabül ve hak-kåniyetini tasdik ettiler. Matlûb olan netice de bu sayede hâsıl oldu.
Aşağıdaki şu misal de bu terbiyevi metodun bir başka tezahürüne aiddir:
Bir bölük gåfil genç, Dicle kenarında şarab içip eğleniyorlardı. Meş-hur Hak dostlarından Maruf-ı Kerhi -kuddise sirruh- oradan geçiyordu. Şimdi bu şeyhin, işlemekte oldukları mel'anetlerinden dolayı kendileri-
nin helāki için beddua edeceğini düşünen gençlerin keyfi kaçtı. Bunun da kızgınlığıyla içlerinden biri dayanamayıp kalktı ve müstehzi bir tavır-la:
"-Ya Şeyh! Haydi durma, bizim şu anda Dicle'nin azgın sularına gark olmamız için hemen bedduāna başla!." dedi.
Maruf Hazretleri hiç bir gazap emâresi göstermeksizin merhametle ellerini kaldırdı ve:
"-Ya İlâhî! Bu yiğitlere dünyada hoş dirlik verdiğin gibi, âhırette de dirlik ver." dedi.
Ummadıkları bu tavır karşısında gençler:
"-Ya Şeyh! Siz ne diyorsunuz? Bu sözün mânâsını anlayamadık." dediler.
İhlası bereketiyle şu kısacık ve sade sözlerine Cenâb-ı Hakk'ın tesir verdiği Maruf-ı Kerhi Hazretleri şöyle dedi:
"-Evladlarım! Hak Teâlâ, size âhirette dirlik vermek isterse tevbe et-menizi nasîb kılar."
Yiğitler beklemedikleri bu müşfikāne tavır karşısında önce bir müd-det düşünceye daldılar. Akabinden kendilerine pişmanlık ve nefis muha-sebesi hali geldi. Derken intibaha gelerek nedâmet göz yaşları içinde şa-raplarını döktüler, çalgılarını kırdılar ve tevbe ettiler. Her iki cihanın se-ådet ve selâmetine talib oldular.
Yukarıda da başka bir vesileyle zikrettiğimiz üzere tasavvuftaki kalbi terbiyenin diğer bir husûsiyeti de, her ferdin mizācına göre bir ıslah ve irşad metodu tatbik edilmesidir. Tarîkatlerin çeşitlenmesi, mizaçlardaki farklılıklara göre terbiye ve telkin metodunun zarûretinden doğmuştur. Meselā, coşkun mizaçlı bir insan Kadiriliğin telkîn ettiği temrinlerle daha kolay terakkî eder. Şair, sanatkâr ve romantik mizaçlı kimseler, Mevlevi-lik'te huzûr bulur. Vakûr ve sakin mizaçlı insanlar ise Nakşi tarîkatinde kendilerine bir uygunluk görür ve bundan dolayı da o yolun temrin ve telkinlerine daha kolay râm olarak terakki imkânı bulurlar.
Yine başka bir vesileyle daha önce de îzah ettiğimiz üzere mizacır yok edilmesi imkânsızdır. Mürşid-i kâmiller de ancak, sâliklerin mizaçla-rındaki istidätların nefsânî bir mecrâya akmasına mâní olarak, onları ul vi gâyelere yönlendirmekle vazîfelidirler. Her talebenin mânevi âlemdek şahsi hastalıklarına çare olacak husûsî tedavi reçeteleri sunarlar.
Ashâb-ı Kirâm câhiliyet devrinde, kız çocuklarını diri diri gömen tas yürekli kimselerdi. Onlar, hakkın yalnız güçlüye aid olduğu, güçsüzür her türlü dayanak, barınak ve sığınaktan mahrum bulunduğu, merha-metten nasîbsiz bir toplumun insanlarıydılar. Bu toplum, hidayet bulup Allah Rasülü'nün manevi terbiyesiyle dünyanın en mümtaz insanları hâ-line geldi. Allah ve Rasûlü'ne duydukları muhabbeti kalblerinde her ar taze tutmakla kazandıkları zindelik sâyesinde ibadetleri huşü ile doldu. Fazilet menkıbeleri, kıyamete kadar müslümanların dillerinden düşür-medikleri, gönül âlemlerini tenvir eden bir ahlâk-ı hamîde nümûnesi ol-du.
Abdullah bin Mes'ûd -radıyallahu anh-:
"-Biz Rasûlullah'ın terbiyesinde öyle bir hale gelmiştik ki, boğazı-mızdan geçen lokmaların tesbihlerini duyardık!" buyuruyor.
Allâh -celle celâlühû, cümlemize, ölmeden önce yuttuğumuz lok-maların zikrini duyabilecek bir mânevî tâkat nasib eylesin!...
Kalb, tasfiye edile edile, beşerî ve tasavvufî temrinlere munzam (ilā-ve) olan Allah'ın lutf u keremiyle yolun nihayetinde öyle bir håle gelir ki sahibini süreten insan bırakmakla beraber sîreten ådetâ melekiyet dere-cesine yükseltir. Bu durumda olanlardan bazıları, fezâdaki sonsuz yıldız-lardan herhangi biri gibi kendi âlemlerinde ve dışa karşı tam bir mechû-liyyet içinde yaşarlar. Böyleleri bilinemez. Nitekim bir hadis-i kudsi oldu-ğu rivayet edilen:
"Velilerim kubbelerim altındadır. Onları benden başkası bile-mez." (Abdurrahman Cami, Nefahatu'l-üns s. 45) şeklindeki beyân da bu züm-re hakkındadır.
Bunlardan diğer bazıları ise uhdelerine tevdî olunan ictimai vazifeler dolayısıyla belli ölçüde bilinirler ve kendi zamanlarından geleceğe doğ-ru bir hidayet meş'alesi olarak beşerî hayatta memuriyetlerini devam et-tirmek üzere bekā sırrına ererler. Vukû bulan hadiselerin arkasındaki se-bepler zincirinde nihâî sebebi, yani muradı ilâhîyi kavrarlar. Bundan dolayı hikmete vukûfiyetin huzûr ve sükūnu içinde yaşarlar. Telāşdan, endîşeden ve sair beşerî zaaflardan masûndurlar (korunmuşlardır).
Onlar için artık "abes" yoktur. "Yaratılmışı hoş gör Yaratan'dan ötürü." ölçüsüyle başlayan mânevî terakkide, hikmete itibar ile âlemin kaffesini ibret, muhabbet ve hayret hisleriyle dolu olarak seyre başlarlar.
Doğan güneşe, ışık huzmelerinin gurûbda resmettiği rengarenk tab-lolara, kudret-i ilahiyyenin tecellileri olarak hayrete gark olmuş bir süret-
diğini haber vermiştir. Meşhur müfessirlerden Alusî'nin tefsirinde kaydet miladi 1453 tarihini çıkarmış ve İstanbul'un Fethinin bu ayetle de mujdelen tiği şu olay da, konumuz açısından güzel bir örnektir:
Ahmed Zeyni Dahlan da, El-Fütühat'ül-İslâmiye eseri 2/296da
لدة ط (Sebe' Süresi âyet: 15) olan âyetinin bu cümlesinden İstanbul'un fetih tarihi olan'Hicri 857 adedini çıkaranların olduğunu kaydetmiştir
İbn-i Hallikan tarihinde zikrediyor ki, Selahaddin-i Eyyubi Haleb'i fethet. tiğinde, Kadı Muhyiddin güzel bir şiirini okudu. Cümleleri arasında, "Sehba ifadesi vardı. Dediği gibi çıkınca kendisine "Bunu nerden bildin?" diye so kal'ayı Safer avında fethettin. Recebte de Kudüs'ü fetihle mübessersin' ruldu. "Ibnu Berrecan'ın Rum Suresi'nin bas kısmını tefsirinden aldım." diye cevap verdi.2
Nur'ül-Ebsar kitabı kenarında tab' edilmiş Is'af-ur Ragibîn eseri sh: 154'de İmam-ı Şa'ranî'den naklen Mehdî'nin Hicrî 1255'de doğacağını yaz mıştır., ki bu tarih, Hicri Şemsi hesabının karşılığında Hicrî Kamerîce olsa 1294 eder.
Yine Ahmed Zeynî Dahlan El-Fütûhat'ül-Islamiye eseri 2/296'da Şeyh Sa-lahaddin Es-Safedi'nin Eş-Şeceret-ün Numaniye eserinden naklen: Osmanlı Devletinin, Hazret-i Mehdi'nin zuhuruna kadar devam edeceğini ve bu devlet, herşeyiyle Mehdî'ye yardımcı olacağını kaydetmiştir.
El-İşaa Fi Eşrat-is Sa'a eseri sh: 189'da, Kur'an'ın بَغْتَةً kelimesinin cifri
karşılığı olan 1407'de Mehdî'nin zuhur asrı olacağını kaydetmiştir.
Şeyh Muhyiddin-i Arabi Anka-u Magrib eseri sh: 77'de harfleri
mıştır. 3 nin Ebcedî hesabıyla 1403 eder ki, bu tarihte Mehdî'nin zuhur edeceğini yaz-
Bediüzzaman'a göre, "Yüksek edipler bu hesabı, edebi bir kanun-u letâfet kabul edip eski zamandan beri onu istimal etmişler. Hattâ letáfetin ha-tırı için iradî ve sun'î ve taklidi olmamak lazım gelirken, sun'î ve kasdî bir su-rette o gaybi anahtarların taklidini yapıyorlar".
Bu konuda yüzlerce misal verilebilir. Ancak biz burada nümune olarak bir-iki misal vermekle yetineceğiz: Kırım Balıkova Kalesi civarındaki bir ca-miin kitabesinde: "Hakk muradın hemîşe ide atâ; "Kabbelallahu hayrekum" ta-rih ola." şeklinde bir ifadeyle "Allah hayrınızı kabul buyursun" anlamındaki son cümle ile mâbedin 1068'de yapıldığı gösterilmiştir. Mihriman Sultan'ın vefatına, "Hadise-i mevt" terimi ile tarih düşürülmüştür. Bu tabirin ebced de-ğeri 965 olup, onun vefat tarihidir. Ebced harflerinin aritmetik değerlerine göre kullanımları edebiyat sahasında olduğu gibi, fizik, kimya gibi fen bilim-leri sahasında da kullanılmıştır. Büyük memurların tayin ve terfi tarihlerinde, doğum ve ölüm tarihlerini belirlemede yaygın bir şekilde kullanılmıştır.1
Mesela İstanbul'un Fetih tarihi için Kur'ân-ı Kerîm'den "Āherûn" kelimesi düşürülmüştür. Bunların toplamı (elif+gayn+ra+vav+nun) =1+600+200+6+ 50-857çıkmaktadır ve bu tarih Hicrî 857 (M. 1453) yılı olan fetih tarihidir. Ayrıca şair Fuzûli, Kanunî Sultan Süleyman'ın Bağdat'ı fetih tarihi olan 941 H. yılı için; "Geldi burc-i evliyaya padişah-ı namdar" mısraını tarih düşmüştür. Yine Sultan Abdülmecid'in saltanata geçişine de "Bir, iki, iki delik Abdülmecid oldu Melik" mısrası ile tarih düşmüşlerdir.
Kur'ân-ı Kerim inmeye başladığında Araplar arasında Ebced hesabı bili-niyordu ve alfabe bilgisi olan şairler ve edebiyatçılar tarafından da kullanılı-yordu. Arap lisanının belâğat, fesâhat ve edebiyat açısından en gelişmiş dö-neminde nazil olmaya başlayan ve mu'cize ifadeleriyle şairleri ve edebiyatçı-ları hemen etkisi altına alan Kur'ân-ı Kerim'in; bu lisanı vahiy dili olarak ka-bul edip, bu lisanın yan bir ürünü diyebileceğimiz Cifir İlmini reddetmesi dü-şünülemezdi. Esâsen Cifir İlmini reddetmesi için geçerli bir sebep de yoktu. Zīra Kur'ân-ı Kerim prensip olarak, insanlığın zararına kullanılmayan her "bi-rikime" kapılarını açan bir İlâhî Kitaptı. Cifir İlmi ise, Arap Lisanının binlerce
1 İsmail Yakıt, Türk-İslâm Kültüründe Ebced Hesabı ve Târih Düşürme, Ötüken Neş riyat, İstanbul 2017, sh. 149, 172.
Nitekim edebiyatça, belagatça, güzel ve şairâne söz söylemek sanatı ba edebiyatçıların gerisinde asla kalmayan ve sözüyle-hakîkatıyla her bir şairi kımından ve bilhassa düpedüz hakikati ifade etmesi açısından şairlerin ve ilmine göre muhtelif tarihler veren birer anahtar hüviyetinde donatması, mu-edebiyatçıyı ve akıl ehlini hayran bırakan Kur'ân-ı Kerîm'in, âyetlerini Cifir cize oluşunun da bir gereği idi. Bundan dolayıdır ki, Peygamber Efendi. âyet ve kelimelerinden Cifir İlmine göre bir takım tarihler çıkarıla gelmiş ve miz'den (asm) günümüze kadar ehil âlimler tarafından, Kur'ân-ı Kerim'in bazı hakikatlerin sırlarına bu yol ile ulaşılabilmiştir. Ancak, bu çalışmayı bu ilme vakıf ehliyetli ulemâ yapabilir. Yoksa her önüne gelenin bu ilme göre ta. rih çıkarma girişiminde bulunmasının yanlış ve sıhhatsiz sonuçlara götüre ceği açıktır.
Ed-Dai
Yıkılmış bir mezarım ki, yığılmıştır içinde Said'den yetmiş dokuz emvat 2 bå-ásâm âlâma.
Sekseninci olmuştur mezara bir mezar taş, Beraber ağlıyor 3 hüsran-ı İslama.
Mezar taşımla pür-emvat enindar o mezarımla Revanım saha-i ukbâ-yı ferdâma.
Yakinim var ki, istikbal semāvâtı, zemin-i Asya Båhem olur teslim yed-i beyzâ-yı İslâma.
Zira yemin-i yümn-ü imandır, Verir emn ü eman ile enama
Türkçe Mevlid yazan meşhur Süleyman Çelebi Hazretleri: "Ol Rebi'ül Ev-vel ayın nicesi, onikinci gece isneyn gecesi" beytinde Resulullah'ın doğum ta-
rihinin bulunduğunu., ve beytin birinci mısra'ı olan "Ol Rebi'ül Evvel ayın ni-cesi" cümlesinin Ebced hesabıyla 546 yaptığını ve ikinci mısra'daki "İsneyn" kelimesinin Türkçe karşılığı 2 rakamını, beytteki "Oniki" kelimesiyle çarp-ması neticesinde 24 ettiğini ve bu da 546'ya ilâve olunduğunda, 570 tarihini gösterdiğini yazmıştır.
Mevlâna Câmî Hazretleri Konya'da bulunduğu bir sırada, Mevlâna Celaleddin-i Rumi hakkında Farsça olarak:
ان فَرِيدونِ جِهَانِ مَعْنَوى بس بوَدْ بُرْهَانِ ذَاتَ مَثْنَوى
beytlerinden Mevlâna'nın hem doğumu olan Hicrî 604, hem de vefatı olan 672'yi Ebced hesabıyla gizlediğini yazmaktadır. Bunun izahı ve tahlili, Zafer Mecmuası'nın mezkûr sayısındadır, 1
8. BEDÜZZAMAN'IN EBCED VE CİFİR İLMİNİ KULLANMASI
Bu izahlarımızın sebebi, Bediüzzaman Said-i Nursî Hazretlerinin eserleri olan Risale-i Nur'ların az bazılarında Cifir ve Ebced hesablarıyla yapılmış hu-susî ve mahrem bazı mühim istihraçların doğruluklarını ispattır. Yani, Bedi-üzzaman'dan önce de başta İmam-ı Ali ve Ca'fer-i Sâdık ve Muhyiddin-i Arabî gibi daha birçok büyük islâm âlimlerinin de Cifir ve Ebcedle uğraşmış olduk-larını me'hazlere dayanarak ispatlamaktır.
Bu durumda elbette sebebin kendisinden de bir nebze bahsetmek vâcib olmuş oluyor. Çünki Bediüzzaman Hazretleri, Cifir ve Ebcedin en hâlis ve en safi ve en pürüzsüz kısmını ele almış, en kudsî ve en şirin ve en câzibedar bir mes'elede isti'mal etmiştir. İşte o mes'ele ise, başta Kur'an'ın i'cazı olmak üzere, iman hizmeti ve Kur'an Nurları olan Nur Risalelerine ehl-i imanın na-zar-ı dikkatlerini celbetme gaye ve niyetidir. Bu gaye ve niyetle Kur'an'ın âyetlerinde ve Hazret-i Ali'nin Celcelûtiye ve Ercüze Kasidelerinde ve Gavs-1 A'zam olan Şeyh-i Geylânî'nin bazı kasidelerinde, bini mütecaviz işaretler, îmalar ve remizlerle; ve bütün bunların toplamı neticesi, âdeta kuvvetli hüc-cet ve deliller ile Nur Risalelerinin makbuliyetini, müstakimliğini ve hak ve doğru olduklarını sarahat derecesinde bildirdiklerini bulmuş ve kaydetmiş-
Görülüyor ki, Yakup Aleyhisselam, oğullarının getirdiği habere inanmıyor ve bu yüzden ümitsizliğe düşmüyor. Fakat onlara fazla yüz vermiyor, onlarla olan ilişkisini bile Allah'a arzetmek, bütün dertleriyle içini Allah'a dökmek çabasını sürdürüyor.
وتولى عنهم Ve onlardan yüz çevirdi de وَقَالَ يَا اسْتَى عَلَى يُوسُفَ Ya esefa ala Yu-suf Yusuf, ah Yusuf, yetti artık!... Dedi.
Esef: Esef bilindiği gibi, şiddetli hüzün demektir ki, bu anlamda dilimizde daha ziyade "gam" kelimesi kullanılır. A'raf Sûresi'nde وَلَمَّا رَجَعَ مُوسَى غَضَبَانَ أَسِنَّا "Musa öfkeli ve çok üzgün bir şekilde dönüp gelince" (âyet 150) ifadesinde bu-nun bir de öfke ile ilişkisi söz konusu edilmişti. اسنى kelimesinin sonundaki elif-i maksure mütekellim "ya" sından bedeldir ve kelime "ey esefim" demektir. Ya-hud nüdbe elifidir ki, musibetin şiddetiyle "ah" demek gibi hüzün ve hasretin ifadesinde kullanılır ve uzayıp gittiğini ifade eder. Nidanın cevabı mahzuftur. "Alå Yusuf" ise esefin mebnasını gösteren müteallakıdır. "Esef" ile "Yusuf" arasındaki cinas ise ifadeye ayrı bir güzellik ve mûsikî kazandırmaktadır. Ki, bedi' ilminde buna "tecnis-i tasrif" adı verilir. "Yâ" esasen uzaktakini çağırmak için kullanılan bir ünlemdir. Kalbinin derinlerindeki üzüntüyü sanki söz anlar bir şahıs gibi böyle nida ile çağırmak da ayrıca pek anlamlı bir mecazdır. Ya-kup, bu sefer iki oğlunun birden acısına katlanmak zorunda kalıyor; Yusufun ötedenberi sürüp gelen hicranına bir de Bünyamin'in acısı ekleniyor. Üstelik oğullarının getirdiği haberin de uydurma olduğunu anlıyor. Bütün bunlara rağmen ümitsizliğe kapılmıyor, Allah'dan ümidini kesmiyor, ümit ve sabırla beklemeye karar veriyor. İkincisinin hayatı ve yeri hakkında bir haber getirilmiş olmakla birlikte, vaktiyle kanlı bir gömlek getirip, onu kurt yedi dedikleri Yusuf hakkında ise, ilâhî rahmet ve maneviyat delilinden başka görünürde bir delil de bulunmuyor. Böyle bir anda Yusuf yanında olsaydı da bu sabır makamında ken-disine ne güzel bir dert ortağı olacaktı düşüncesi de zaman zaman gönlünü sarıyor. Şu halde bütün bu musibetleri bir tek Yusufun hicranında toplanmış bu-
83 arkadaş göremez oluyor da sözlerine inanmadığı oğullarından yüz çevirip, sanki Juyor. Ve Yusuf yerine artık onun üzüntüsünden başka kendisine dost olacak bir Yusufa seslenir gibi bir iştiyakla, "esef" e nida ederek, demiş oluyor ki: "Ey esefim, ey bana başka gam ve keder duyurmayacak olan şiddetli acım, cy Yu-suf'un yadigarı olan esefim!... Uzak durma, gel yetiş imdadıma ki, tam sana muhtacım, tam zamanıdır, hicranim son dereceyi buldu.
Resulullah (s.a.v.) efendimizden nakledilmiştir ki: Hz. Peygamber, Ceb-rail'e "Yakub'un Yusufa hicrant ne dereceye varmıştı?" diye sual etmiş, Cebrail de "Evladını kaybeden yetmiş ananın toplam hicranina" demis. "O halde onun sevabı ne kadardır?" deyince, o da "Yüz sehid sevabıdır. Çünkü o, Allah'a bir an bile suizan etmedi"(1) demiştir.
Bu da gösterir ki, musibet zamanlarında üzülmek ve ağlamak caizdir. Cünkü şiddetli acı zamanlarında insan kendisini tutmaya pek az muvaffak olabi-
leceğinden dolayı, bundan büsbütün kendini engellemesi elinde olmayabilir. Bu da mükellefiyeti gerektiren bir husus değildir. Çünkü teklif, nefsin gücü yettiği yere kadardır. Gerçekten de Resulullah efendimiz, oğlu İbrahim'e ağlamış ve 'Kalb hüzün duyar, göz yaş döker, biz elbette Rabbimizin gadap edeceği şeyi söylemeyiz ve biz elbette sana üzülüyoruz ya İbrahim!..." buyurmuştur. Ancak caiz olmayanı, birtakım cahillerin yaptığı gibi, bağırıp çağırmak, feryad u figan eylemek, döğünmek ve yaka paça yırtmak, saçını başını yolmak, mukadderata dil uzatacak sözler etmek ve benzeri aşırılıklardır.
Yine nakledilmiştir ki, Hz. Peygamber, kerimelerinden birinin çocuğu vefat ettiğinde onun için ağlamış ve üzülmüştü. Onun ağladığını görenler "Ya Resu-lallah! Sen ağlıyorsun, halbuki bizi ağlamaktan menetmiştin" deyince, bunun üzerine buyurmuştur ki: "Ben sizi ağlamaktan menetmedim, ancak iki çirkin (ahmak) sesten menettim: Biri sevinç zamanındaki çığlık, biri de üzüntü za-manındaki feryat". (2)
Bir haberde varid olduğuna göre, Muhammed ümmetinden başka ümmet-lere انا لله وانا اليه رَاجِعُونَ "Inna lillah ve innâ ileyhi raciûn" verilmemişti(3), Nitekim
(1) Süyüti, ed-Dürrü'l-Mensûr, IV, 570.
(2 ) Buhari, Cenaiz, 43, 44; Müslim, Fezail, 62; Ebu Davud, Cenâiz, 24; Ibn Mace, Cenaiz, 53; Ahmed b. Hanbel, III, 194. "
Biz Allah'a aidiz ve O'na döneceğiz" meâlindeki bu ayet (Bakara 2/156) bir musibet karşısında Allah'a sığınmak için söylenir. Allah'ın olmak ve Allah'a dönmek, O'na rücu etmek zevkine erişebilecek hiçbir zevk ve hiçbir teselli yoktur. Allah'a kavuşmanın üstünde bir nimet ve yücelik olabileceğini tasavvur etmek bile mümkün değildir. Böyle olduğu içindir ki, bunun-la unutulmayacak, bununla teselli bulunmayacak hiçbir kayıp, hiçbir acı, hiçbir musibet ola-maz.(Müellif)
Yakup bile bovle istirea etmeksizin "Ya esefa" dedi. رائضت عيناء من الحزن varid olduğuna gore, çok zayıf görüyordu Ve artık o bir kazim idi. hüzünden gözleri ağardı, hüzünden gözlerine ak düştü. Veya bir rivayette Derdini içine atıyordu. Ağlamaktan, şuna buna dert yanmaktan kendini tutu. yor, gamini kederini hep içine atıyordu. İçi gamla dolmuş olduğu halde, yine de kendini tutuyor, acıdan yutkunup duruyordu.
Onun bu acıklı haline bakan ve sırrına eremeyenler: لا اللهu Te vallahi, deyip duruyorsun تكون حرف nihayet üzgün düşeceksin از تَكُونَ مِنْ الهالكين dediler. Hayret doğrusu, vallahi hayret dediler: Yusuf, Yusuf veya helak olup gidenlerden olacaksın! Yani, böyle boşu boşuna ağlayıp sizliyorsun ve kendine yazık ediyorsun, şeklinde nasihatlere kalkıştılar. Gerçi bu sözler bir azar olarak söylenmiyor, bir teselli için söyleniyordu. Lakin Yusufu ölmüş gitmiş farzetmek gibi bir ye'se, bir ümitsizliğe bağlı olarak söylendiği için, onun haline bir itirazı ve ona karşı yöneltilmiş bir tenkidi tazammun edi. yordu. Şu halde Yakup gibi ince ruhlu, hassas ve içli bir zata karşı böyle cahi-lane teselliler bile bir azar, bir kadir kıymet bilmezlik, bir kabalık anlamı taşıyordu veya ona öyle geliyordu. Fakat bütün bu kaba tesellilere karşı onun sabrına, kendini tutmasına, incelik ve nezaketine bakınız ki, o bunlara karşı "Size noluyor?" veya "Sizi ilgilendirmez" gibi cümlelerle karşılık vermiyordu.
نال إِنَّمَا اشكر بَلَى وَحزَنَى إلى الله Ben, dedi, bessimi ve hüznümü ancak Allah'a
şikayet ederim, derdimi O'na açarım; ne size, ne de başkalarına değil.
Bess: Aslında yaymak, serip neşretmek mânâsına mastar ise de bundan
mebsus mânâsına isim de kullanılır. O zaman anlamı, herkesin içine sığdırama-yıp çevreye yaymaktan kendini alamayacağı zorlu bir dert ve merak demektir.
Yani, ben sabrımı allak bullak eden içimdeki bu ateşi ve hüznümü kimselere
değil, ancak Allah'a şikayet ediyorum.
وَأَعْلَمُ مِنَ اللَّهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ Ve sizin bilmediğiniz şeyleri Allah tarafından ben biliyorum. Şu halde bunları boşuna zannetmeyin, Allah belki hiç umulmadık bir yerden neşeler verir.
فتحوا مِنْ يُوسُف وأخيه gidiniz اذهبوا Ve dedi ki Ey ogullarim وقال يا بني . suru ve kardeşini iyice araştırınız, tehassüs ediniz, onlardan bir haber edin-mek için bütün duyularınızı, hislerinizi kullanınız. Yani elinizle yoklayınız, gözünüzle dikkat ediniz, sağa sola sorunuz, öğreniniz, var gücünüzle bilgi top-layınız.
almabilir. Gerçekten de gerek hastalık, gerek sıhhat açısından üzüntünün ve ruh sal etkilerin beden uzerindeki rolü, böylece tedavisi tip açısından dahi inkar olu ubben mümkundür, tıbbın kurallarından ve tecrübelerden böyle bir ilham namarsa da burada akla uygunlugun bu kadarcığı yine de meselenin çözümüne veterli değildir. Böyle bir düşunceyle "belki iyi gelir" denilebilirse de kesin hukum verilemez. Oysa meselenin en önemli noktası Yusuf'un kesin bir ifade Kullanarak بات صر ormesteri gelir" demesidir. Akıl yoluyla ele alındığı za man, tibbin hiçbir tedavisinde boyle konuşulamaz. En maddi ve en basit tibbi te davi sekillerinde bile vüzde yüz kesin sonuç şudur diyerek hüküm verilemez. Buna işaret olmak için ihtimal ki, Razi de bu maksatla: "Bu kadarını kalb ile marifet mümkun olur" demiş, "akıl bunu bilir" dememiştir. Diyelim ki: Yu-sufun aklına böyle bir imkan ve ihtimal doğuvermiştir. Peki onun kalbine bu kesinliği veren, kazandıran kuvvet nedir? Bu nokta muhakkiklerin dedikleri gibi, ilahi vahiyden başka bir sebeple açıklanamaz.
Yusuf, kardeşlerini böylece memnun edip onların gönüllerini aldıktan sonra ilk iş olarak onları böyle güzel ve mucizeli bir tedavi yolu ile babasına müjde vermek ve ahir ömründe ona güzel güzel hizmet etmek için Mısır'a davetle görevlendirdi. Onları hiç bekletmeden geri gönderdi ve dedi ki:
Babamla beraber وانتوني بأعليكم اجمعين bütün ehlinizi; yani erkek, dişi, büyük, küçük Yakup hanedanından olan bütün kimseleri, bütün ailenizi toptan alıp bana getiriniz. Rivayet olunur ki, gömleği kardeşleri içinden Yahuda almış ve "Daha önce kanlı gömleği götürüp, babamızı mahzun eden ben idim. O vakit mahzun ettiğim gibi, şimdi de müjde verip sevindireyim" demiş ve yalın ayak, başı kabak Mısır'dan koşarak yola çıkmış. Mısır'la Kenan arasındaki mesafe seksen fersah imiş. Daha önceki seferlerde kardeşlerini hazırlayıp donatan Yu-suf'un bu kerre, bu emirleri verirken gerekli hazırlığı ve donanımı daha mükem-mel şekilde hazırlayıp gönderdiğini hatırlatmaya lüzum yoktur. Rivayet olun-duğuna göre, bu kafilede babasına ikiyüz deve yükü yiyecek ve mal gönder-miştir.
Şimdi bakınız burada ikbal yüzünü gösterir göstermez ötede ne olacak. Allah'ın rahmeti nasıl tecelli edecek, vuslat esintileri nasıl gelecek, ayrılık ve hicran nasıl kaçacak, nasıl bir neş'e ve lutuf kaynaşacak?
94. Ne zaman ki, kafile (Mısır'dan) ayrıldı, öteden babaları dedi ki: "Eğer bana bunak demezseniz, doğrusu ben Yusuf'un kokusunu alıyo-rum."
95. Dediler ki: "Vallahi sen hâlâ o eski şaşkınlığındasın."
96. Fakat ne zaman ki, gerçekten müjdeci geldi, gömleği Yakub'un yüzüne koydu, hemen gözü açıldı. "Ben size demedim mi, ben Allah'dan si-zin bilmediklerinizi bilirim." dedi.
97. Dediler ki: "Ey babamız, bizim için Allah'a istiğfar eyle. Biz gerçekten büyük günah işlemiştik."
98. Dedi ki: "Sizin için Rabbime sonra istiğfar edeceğim. Şüphesiz o jafurdur, rahîmdir.
ولما تصلت العبر Vakta ki, kafile ayrıldı. Yani, Mısır'dan hareket edip Kenan diyarına doğru yola çıktı, ötede babaları قَالَ أَبُوهُمْ إِنِّي لَأَجِدُ رِيحَ يُوسُفَ dedi ki, inanın ben Yusuf'un kokusunu alıyorum لولاً أن تنتدون beni bunak yerine koymaya-caksanız!... Yani, ey bu sözümü işitenler, siz benim aklıma ve şuuruma halel geldi sanıp, bana bunak demeyecekseniz, vicdanıma güvenecekseniz, bu sözü-me inanırsınız. Veya daha önce bana bunak demeseydiniz şimdi sözüme inanır-diniz. Fakat يَا أَسْقَى عَلَى يُوسُفَ derken, hiç de akıl dışı bir şey olmayan o esef duy-gusuna bile saçma ve mânâsız deyip itiraz eden ve Yusuf kokusu burunlarında Julmeyen siz gafiller, şu anda derin bir sekilde içimi saran sevinci, bu Yusuf kokusunu nereden duyacaksınız? Henüz kendi vicdanımdan başka hiçbir delili
317 Mam Mahmud Herkesin hamd ile yücelteceği muazzam makam de hamdi gerçek anlamının dayanağı olan mutlak yakınlık makams. Ladderde rivayet edildiği urere Livault hamd altında hoyük sefaat maka ando
Ve de ki, yani teheccud namazını kılıp şöyle dua et kiرب الظ Rabbim! Gireceğim yere dürüstlükle girmemi sağla واخرجي مخرج lacağım yerden de dürüstlükle çıkmamı sağla. Yani herhangi bir işe hangi bir yere koyarken tam dürustlükle kabul olunan ve razi olunan bir phille kay ve herhangi bir işe veya bir yere çıkarırken de yine tam bir likle kabul olunan ve razı olunan, övülen bir şekilde çıkar. Bundan do tiin Kulluk vazifelerinin girişinde, çıkışında, yüklediğin peygamber-yerine getirilmesinde ve tamamlanmasında doğruluk ve dürüstlük baan ihan edip ahiretin girişi olan mezara koyduğunda dürüstlükle koy ve لك لقاء من ve tarafından bana, kafirleri, mağlup edecek kudretli bir vardim ver. Bana gizli kahredici bir delil, mağlup edici bir kudret tahsis et ki, saltanatı karşısında käfirler mağlub ve kahredilmiş, iman edenler üstün pimiş ve zafer kazanmış olsun. dukten sonra diriittiğinde de dürüstlükle dirilterek gönder وأفعل فى من
Dikkat etmeye değerdir ki, bu duanın kabul edildiğini müjdeleme tarzında şöyle buyurulmuştur
وقل جاء الحق ورهن العلي Yine de ki: Hak geldi batıl yok oldu ان الباطل كان زمونا Gerçekten batıl, daima yok olmuştur. Hz. Muhammed'in peygamberliği ile hua dinin gelmesi anından itibaren gerçekten käfirlik ve Allah'a ortak koşmanın sok oluşu başlamış, daha sonra Mekke fethedildiği zaman Ka'be'den putları kes Hz. Peygamber bu ayeti okuyarak önce verilen bu haberin doğruluğunu
Hak ne ile geldi, denecek olursa, işte cevabı şudur: والنيل من القرآن ماهو شفاء ورحمة Biz Kur'ân'dan öyle âyetler indiriyoruz ki, müminler için şifa ve
rahmettir. Burada dünya türlü türlü kaygı ve hastalıklar, bela ve sıkıntı ile dolu Behastahaneye, Peygamber bir doktora, Kur'ân da şifa verici ilaç ve yeterli paya benzetilmiş oluyor. Şüphe ve iki yüzlülük, kâfirlik ve uyuşmazlık, zulüm bászlık, hırs, ümitsizlik, işsizlik, cahillik, taklid, bağnazlık, kötü niyetli ol-mihi ahlâki ve sosyal, psikolojik hastalıklara karşı Kur'an'ın şifa ve rahmet
dugu kesin bir gerçektir. Bundan başka maddi hekimliğin, tedavisinde aciz nice vücut hastalıklarına karşı da Kur'ân'ın şifa bağışlayan özellikleri,
yetkili kimselerin oteden beri gördükleri bir husustur. Bununla beraberli )الطالبين الأخبار zalimlerin ise, ancak zararını artırır. Hakkı sevmeyenler inan artırmaktan başka bir şey yapmazlar, kendi nefislerine zulmederler. Bunun sche mazlar da o sila ve rahmetten faydalanamazlar ve bu şekilde zararlarini bide واذا العين على الانسان biz o insana, o çok zalim ve çok bilgisiz olan insana nimet verdiğimiz zaman اغرض وا بجانی yüz çevirir ve yan çizerek uzaklaşır Nimetle simarir, nimet verenden yüz çevirir, nankörlük ederواذاعة الكاذ Ona zarar ziyan dokununca da son derece ümitsizliğe düşer. İşte böyle nimet halinde teşekkur, zarar halinde ümit ve dua özelliği bulunmayan insan-lardır ki, o zalimlerdir. Kur'ân böylelerinin zararını artırır. Böyleleri, müjdele mekle de yola gelmez, korkutmakla da. De ki hepsi, iman edenler de etmeyenler de يعمل على شاكلته kendi hal ve niyetine göre iş yapar.
شاكل "ŞAKILE" kelimesi tabiat, ådet, din, ahlâk, niyet, mizaç ve yaratıdış, birbirine benzeyen yollar gibi değişik ve fakat birbirine yakın månälarla tefsir edilmiş ise de en kapsamlı mânâsı sonuncusudur. Yani herkes kendi durum ve mizacına uygun olan yolda hareket eder. Başka bir ifade ile özel hislerine göre is yapar. فرنكم أعلم بمنْ هُوَ اهْذى سبيلاً Bu durumda en doğru yola gideni Rabbiniz en iyi bilendir. Yani herkes kendi mizacına göre hareket ederek hoşuna giden yolu tutmakla doğru yol tutmuş olmaz. Bir din veya mezheb herhangi bir kişinin veya toplumun mizaç ve duygularına uygun gelmekle hemen doğru olamaz. Hak din, Allah'ın kitap ve Resulü ile bildirdiğidir. Buna göre mizacı hakka uy-gun olan kimselere ne mutlu! Mizac, ruh meselesine temas etmek dolayısıyla:
şiddetli rüzgarı, 459 81- Bereketli kıldığımız yere doğru, Süleyman'ın emriyle yürüyen rüzgarı, onun buyruğuna verdik. Biz her şeyi biliyorduk. 82- Onun için dalgıçlık yapan ve bundan başka işler de gören şey-unlardan da onun buyruğu altına verdik. Onların hepsini biz gözetiyor-
از يَحْكَمَان فى العرث Hani onlar ikisi de ekin hakkında hükmettiler Hani milletin koyunları içinde yayılmıştı. Rivayet olunduğuna göre, Davud (as) koyunların, tazminat olarak tarla sahibine verilmesine hük-metmişti. Süleyman (a.s) ise, (ekinin, koyun sahibinde kalıp eski haline gelene kadar tarla sahibinin tazminat olarak koyunların sütünden yararlanmasını her iki taraf için de daha uygun olduğunu düşünmust وكنا لحكمهم شاهدين "Biz onların hükümlerine şahittik.
83- Eyyüb da: "Başıma bir bela geldi, (sana sığındım), sen merhametli-lerin en merhametlisisin" diye Rabbine nida etti.
84- Biz de onun duasını kabul ettik de başına gelenleri kaldırdık. Katımızdan bir rahmet ve kulluk edenlere bir hatıra olmak üzere, ona tek-rar ailesini ve kaybettikleriyle bir mislini daha verdik.
87- Zünnun'u (balık sahibini) da (hatırla). Hani o, öfkelenerek gitmişti de, bizim kendisini hiçbir zaman sıkıştırmayacağınızı sanmıştı. Fakat so nunda karanlıklar içinde: "Senden başka tanrı yoktur, sen münezzehsin,
Şüphesiz ben haksızlık edenlerden oldum" diye seslenmişti. 88- Biz de duasını kabul ile icabet ettik, kendisini üzüntüden kur-tardık. İşte biz iman edenleri böyle kurtarırız.
لا اله الا انت سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ Senden başka ilah yok, sana tesbih arz ederim, ben doğrusu zalimlerden oldum. (Zünnûn, Hz. Yunus kıssası için Saffat, 37/139-148. âyetlerinin tefsirine bkz.)
Siz kıyamet günü kendi isimlerinizle ve babalarınızın isimleriyle çağın lacaksınız. Öyleyse güzel isimler koyun. (ED)
İSLAMİYET'İN BATI KAPISI: FAS KRALLIĞI
Fas, İslam dünyasının Mağrip kapısıdır. Kuzey Afrika'nın en kallabalik deledic Başşehri, Atlas Okyanusu kıyısının kuzeyinde bulunan Rabattır. Fransa'nun hakimiyetinden kurtularak 1956 yılında bağımsızlığını kazanımıştır. Müsili manların Mağribü'l-aksā dedikleri Fas'a ilk ayak basan lider Ulkhe b. Näft dic Kuzey Afrika'daki valiliği döneminde Müslümanların Tunus'taki varlığı koru mak için Fas'ta askerî ve dinî bir üs kurmuştur. Ukbe b. Näfi ile başlayan İslam fetihleri 711 yılında Mūsā b. Nusayr ile tamamlandığında İslam dini, bölgede etkin bir güç olan Berberilerin direnmesi sebebiyle halkın içine tam olarak nüfuz edememişti. Devlet desteğine sahip olmamasına rağmen Endülüs yoluyla gelen Maliki mezhebi tanınmış âlimler vasıtasıyla Fas'ta etkisini göstermeye başladı. Kuzey Afrika'nın İslamiyet ile şereflenmesi sonucu Fas, Müslüman bir kimlik kazanmıştı. İslami dönemle birlikte Fas'ta canlanan ilmi hayat fıkıh hadis, tefsir, dil, edebiyat, tarih ve coğrafya alanlarında hızla gelişti.
Sakın, Allah'ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma! O sadece, onların işini bir güne erteliyor ki, o gün gözler dehşetten dışarı fırlamış, başları yukarıya kalkık, bakışları bir noktaya sabitlenmiş, zihinleri bomboş kalmış olarak toplanma yerine koşarlar. (İbrahim, 14/42-43)
GUNES
OGLE
IKINDI
AKSAM
YATSI
KIBLE
YanıtlaSil
Yuksel28 Eylül 2025 09:25 182
14- İBRAHİM SÜRESİ: 42-46
Meal-i Şerifi
Clic: 10
Cuz: 13
42- Ey Peygamber! Sakın zalimlerin yaptıklarından Allah' p güne erteler. olduğunu sanma! Ancak Allah, onların cezalarını, gözlerin dışa fırlayacag
43- O gün, başlarını dikerek koşacaklar, gözleri kendilerine bile dönmeyecek ve gönülleri bomboş kalacaktır.
44- Ey Peygamber! İnsanları, azabın geleceği gün ile korkut. O gia zalimler şöyle diyecekler: "Ey Rabbimiz! Bizi yakın bir zamana kadar er tele de senin davetine uyalım ve peygamberlere tabi olalım." Onları: "Daha önce ahirete intikal etmeyeceğinize dair yemin etmemiş miydiniz?" denilir.
45- Siz, kendilerine zulmedenlerin yurtlarında oturdunuz. Onlara nasi azab ettiğimiz size apaçık belli oldu. Ve size misaller de vermiştik.
46- Gerçekten onlar çeşitli hileler ve tuzaklar kurdular. Allah katında oynatacak olsun. da onlara hilelerine karşı azab var; isterse onların hileleri dağları yerinden
eyle Cürhum kabilesinden, Belma bnt Zeyd b. Amr'l al, nikah
Bunun üzerine Haşim onu zevceliğe alıp nikah etti. Bu Selma, bollukta ve zenginlikte, Haticetül Kübra validemize benzerdi; akılda ve fesahatte de öyle idi. Allah ondan razı olsun.
ABDULMUTTALİB
Haşim'in bu Selma Hatun'dan bir oğlu oldu. Adını:
ŞEYDE
Koydular Sonradan lakabı: Abdülmuttalib oldu.
Abdulmuttalib'in gözleri kudretten sürmell idi. Son derece güzel di, cemal sahibi idi.
Kahraman ve heybetli bir kimse idi. Babası Haşim; Benlåmir b Sa'saa kabilesinden Safiyye bnt. Cündeb namındaki hanımı Abdül muttalib'e nikahla aldı. Abdülmuttalib'in bu hanımdan Haris namin da bir oğlu oldu. Bundan sonra künyesine:
EBULHARIS.
Denildi.
Abdülmuttalib yirmi beş yaşına geldiği zaman, babası Haşim has talandı. Oğlu Abdülmuttalib'e şöyle dedi:
Ey oğul, Beninadr kabilelerinin Benimahzum'unu, Benilüey inl, Benitehd'ini, Benigalib'ini cümleten davet edip çağır.
Abdülmuttalib, bunların cümlesini davet etti. Hepsi gelip topla-nınca, Haşim onlara şöyle hitab etti:
Ey Kureyş topluluğu, siz, İsmail çocuklarının sevgilisi ve seç-melerisiniz. Allah-ü Taâlâ sizi, harem-i muhteremi için seçti. Bugün ben: Cümlenizin reisiyim. Nezar'ın sancağını, İsmail'in yayını, Bi-kaye-i Hüccac'ı (hacılara su verme işini) Kâbe'nin anahtarlarını.. bü tün bunları oğlum Abdülmuttalib'e verdim. Bu benim vasiyetimdir. Bu sözümü kabul edip itaat edin.
Bunun üzerine hepsi de:
Can baş üstüne itaat ederiz.
Deyip kabullendiler.
Haşim Allah'ın emriyle vefat etti; yerine oğlu Abdülmuttalib va-siyeti icabı geçti. Mekke'ye hâkim, cümleye reis oldu. Tam bir izzet ve yücelik buldu.
O kadar, ki, Kisra b. Hürmüz hariç; bütün çevre sultanları hac mevsiminde türlü türlü hediyeler gönderip Abdülmuttallb'e tazimle-rini arz ederlerdi.
Yağmur yağmadığı, kıtlık olduğu zamanlar, Kureyş Abdülmut talib ile yağmur duâsına çıkıp dua ettiklerinde Allah'ın izni ile, kendisinde olan Nur-u Muhammedi hürmetine yağmur yağar bolluk olurdu.
O şanlı nur dolayısı ile, Abdülmuttalib'de tam bir heybet hasıl olmuştu. Onu görenler, zaruri olarak tam ikramda bulunurlardı, say-gı gösterirlerdi.
İsmail'in çocuklarından biri Zemzem Kuyusuna, kızıl altın dan yapımlış iki geyik heykeli, yüz aded Süleyman'a ait kılıç, yüz ta ne de Davud'a ait zırh bıraktı. Onları çıkarıp al.
Abdülmuttalib bu emri aldıktan sonra, o şeyleri oradan çıkar maya teşebbüs etti. Ancak Kureyş, onun bu işi yapmasına razı olma di; engellediler.
Abdülmuttalibi'n o zamanda, Haris'ten başka oğlu yoktu. Bunun için, onlara mukavemet edemedi.
Bunun üzerine, doğruca Beyt-i Mükerreme'ye geldi. Hak Talla ya tazarru ve niyaz etti. Alnında bulunan Nur-u Muhammedi'yi şe faatçı bilip duâda, niyazda bulundu. Sonra.. şöyle bir adak yaptı:
Eğer on tane oğlum olursa.. onu da, erkeklik çağına gelip buna yardımcı olurlarsa.. Kureyş'in Zemzem Kuyusunu açmama engel ol-malarını def ederlerse.. Zemzem kuyusunun suyu çekilmeden o şey-leri elde edersem: Kåbe-i Mükerreme'de Allah için oğlumun birini kurban edeceğim.
Bundan sonra, Abdülmuttalib, Hale bnt. Vüheyb b. Abdimenaf isimli hanımı aldı. Bu hanımdan Hazret-i Hamza ve kardeşi doğdu.
Bundan sonra, Lübba bnt. Hacer'i nikâhına aldı. Bundan da Ebu Leheb doğdu; anası öldü.
Bundan sonra, Esile bnt. Hübab isimli hanımı aldı. Bu hanımın-dan Hazret-i Abbas doğdu; bir de ikiz kardeş doğdu.
Abbas r.a. şöyle anlattı:
Bir gün, babam Abdülmuttalib hücrede uyuyordu. Aniden titreyerek uyandı. Tezce yerinden kalktı. İzarını sürüyerek acele ile giderken gördük. Kendi kendime:
Böyle acele ile nereye gidiyor?.
Diyerek peşine düştüm. Kehene'ye yani: Rüya tabircisine gittiği-ni gördüm. Kehene, onda korku eseri görüp halini sorunca, Abdülmut talib şöyle anlattı:
Görülmemiş bir rüya gördüm. Arkamdan bir beyaz zincir çık-
tı. Dörde bölündü:
Bir tarafı meşrıka vardı.
Bir tarafı mağribe vardı.
Bir tarafı göklere yükseldi.
Bir tarafı yere girdi.
Bunlara bakarken, bir yeşil ağaç peydah oldu; gayet güzeldi. Dünyada nekadar yemiş varsa, hepsi onda mevcuttu. Hiç kimse, öyle güzel ve öyle nurlu ağaç görmemiştir.
Bütün dünya ehli; Arab'ı ve diğerleri ona secde ediyorlardı. Her an, onun nuru artmakta idi.
Kureyş'ten bir bölük cemaat onun dallarına yapıştılar; yine Ku-reyş'ten bir bölük cemaat, o ağacı kesmeğe toplandılar.
Bir güzel yüzlu kimse auhur etti. Ondan daha güzelini hiç gör medim. Gekli, e ağacı onlardan kurtarch. O ağacın nurundan biraz almak için elimi usattum. Ve güzel yaalu kimseye sordum:
Bu aur kime nasib olacak
Sayle buyurdu:
Bu ağacın dallarıma yapışanlara nasib olacak.
O nurlu kimsenin güzelliğini (yahut ağacım güzelliğini) seyre dip dururken; ağacın altında iki ihtiyar gördum. Son derece güzel ve heybetli duruyorlardı. Onlara:
Sia kimsiniz?.
Diye sordum, biri:
Ben Nuh as, peygamberim.
Dedi; öbürü de:
Ibrahim as peygamberim.
Dedi
Babam, ba rüyasını söyleyince, tabircinin rengi değişti, şöyle dedi -Rüyan doğru ise.. senden ähir zaman peygamberi vücuda ge lir. Cümle gök ehli ve yer ehli meşrıktan mağribe kadar onun nübüv vetini tasdik edip ona ümmet olmayı kabul ederler. Semaya mirac için çıkar. Sonunda beka ålemine teşrif eder; defnolunur. Kureyş'ten bir bölük cemaat onun nübüvvetini tasdik eder; bir bölüğü de inkâr ederek helåk etmeye yeltenirler. O şahıs, İslam dininin münevveridir; heläkine kasdedenleri kahreder. Ona düşman olanların hepsi de Is-lâm saltanatı altında kahra uğrarlar.
Nuh as. peygamberin, o ağacın altında bulunması şuna delalet eder: Ona muhalefet edenler, Nuh'un a.s. kavmi gibi bela denizinde boğulup ölürler.
İbrahim'in as, orada görünmesi ise.. şuna delalet eder: Ona tabl olanlar, Haliliyet milleti ile müşerref olup muradlarına vâsıl olurlar.
Onun şeriatı: Nesh olmaktan, tebdilden ve tegayyürden beri olup şeriatı ve ümmeti devamlı ve sebatlı olur.
Onun dini doğru hayırlı, kolay olur.
Tabircinin yaptığı tabir bu kadardı.
RESULULLAH'IN BABASI ABDÜLLAH
Bundan sonra, Abdülmuttalib Fatıma bnt. Amr b. Aid adında bir hanım aldı. Bu hanımdan oğlan çocukları oldu. En sonunda, Resulül-lah S.A. efendimizin babası Abdüllah doğdu. Abdülmuttalib'in en kü-çük oğludur.
YAHYA PEYGAMBERİN KANLI CÜBBESİ
Abdüllah doğduğu zaman, Şam'da nekadar Yahudi bilgini varsa, hepsi de onun doğduğundan haberdar oldular.
Çünkü: Yahudi bilginlerinin yanında Yahya'nın şehid edildiği za-man giydiği cübbesi bulunuyordu ve üzerine o zaman bulaşan kan vardı. Onlar, bu cübbeyi saklıyorlardı ve kitaplarında şu yazıları görmüşlerdi:
O cübbe-i şerifede bulunan kurumuş kan, taze kan gibi dam-
Bu sebepten, her ashish, gider o citibeye bakarierdi
Astüllah'in Mekke'de vücuda geldigi gecenin saha tmkincs
düler ki bu kadar yildan beri kurumuş ken, vicuddan yeni mas gibi damıyor. Bundan anladıdar ki Ahte zaman peygambenon tata
as doğdu Birbirlerine haber verililer. Burada burada bulunan ehli kitapla in cümlesi bu haberi bekliyorlardı. Onlara kağıtlar yazıp Midratter ve haberdar elviler
Ve Abdüllah'ı öldürmek için, aralarında müşavere ettiler. Boy-le dediler
Bayet biz bunu çocuk iken öldürmezsek, oğlu Muhammed dan yaya gelir. Peygamber olduğu zaman, Yahudilerden Hazret-i Yshys nin kanını ister, bizi kırar geçirir. Bunun için tez tedtér: Abdallah's çocukken öldürmektir.
ler Bu yolda, çeşitli hileler düşündüler. Bonunda, şöyle karar verdi
Yahudilerden birtakım kimseler, ticaret yollu Mekke'ye git sin; Abdüllah'ı orada gece gündüz gözetain. Tenha buldukları yerde öldürerek, dinimize ve bütün Yahudilere yardım etmiş olsun.
Bu fikirde birleştikten sonra, gücü kuvveti yerinde olanlardan yetmiş Yahudi seçtiler. Ellerine zehirli kılıçlar vererek Mekke'ye g derdiler.
lar Mekke'ye geldikten sonra, gece gündüz fırsat kollamaya başladı
Abdüllah'da gün begün, Nur-u Muhammedi artıyordu. Yüce Hak onu: Beytanın ve cinnin gözünden koruyordu. Her gün biraz daha gü sellikte ve cemalde, edepte ve kemalde terakki ediyordu. Bütün halk Içinde:
-Ahir zaman peygamberinin babasıdır.
Diye anlatılarak meşhur oluyordu.
Bonra..
Abdüllah dahil; Abdülmuttalib'in on iki oğlu tamam oldu. Hepsi de, erkeklik çağına gelip babalarına yardımcı olmaya başladılar.
Bu sırada Abdülmuttalib, sözü geçerli bir kimse olmuştu. Bütün Arap kabileleri onun emrine boyun eğerdi. Kureyş, hiç bir işte ona aykırı hareket etmezdi.
Abdülmuttalib, rüyada kendisine emredilen şekli ile Zemzem Ku-yusundan, o emanet duran malları çıkarmak istedi.
Uzun zamandan beri, üzeri kapalı duran Zemzem Kuyusunu on oğlu ile kazıp açtı; oradaki malları çıkardı.
KABE'NİN İLK KAPISI
Polat kılıçları bozdurup Kabe-i Mükerreme'ye kapı yaptı. Altın-dan geyikleri bozdurup o kapının üzerini altınladı.
Ve.. Kâbe'ye ilk kapıyı yapan kimse: Abdülmuttalib'dir.
Bu işleri bitirdikten sonra, Abdülmuttalib'e kalan: Allahu Ta álá'ya yaptığı adak gereğince, oğullarından birini kurhen etmekti. Çocukları arasında üç defa kur'a attı; üçünde de Abdülish's cik
ti.
Ebu Talib'in ana tarafı, Beni Mahzum kabilesindendi. Bu, hemen gidip dayılarına Abdülmuttalib'in yapacağı kurban işinden haber verdi. Bunlar hemen gelip Abdülmuttalib'in başına toplandılar. Ab düllah'ı Abdülmuttalib'in elinden aldılar, şöyle dediler:
-Sen Kureyş'ın büyüğüsün. Ben bunu yaparsan, senden sonra ådet olup kalır. Böyle bir iş yapma.
KAHIN SECCAC
Onların bu sözüne karşılık, Abdülmuttalib şöyle dedi:
Peki, bunun çaresi nedir?. Ne yapalım?.
Onlardan şu cevabı aldı:
Hayber'de bir kahin var. Adma:
SECCAC.
Derler. Ona gidelim; bu müşkil işin çözüm yolunu ona soralım. Belki buna bir çare bulur.
Bunun üzerine, Abdülmuttalib o kähine gitti; bu müşkil işini arz etti. Kahin şöyle dedi:
Abdüllah'a karşılık, on deve kur'aya koy. Şayet kur'a Abdül-lah'a çıkarsa.. on deve daha artır. Taa, kur'alar deve tarafına dü-şünceye kadar; deve adedini onar onar artır. Kur'a develere çıktığı zaman, bilesin ki: Abdüllah'ın karşılığı o deve adedidir; onun fidyesi-dir. O develeri kurban edersin.
Kahin'in bu sözü Abdülmuttallb'l sevindirdi. Evine geldi. Abdül-lah'a karşılık, on deve koydu; Kur'a Abdüllah'a çıktı. Develeri onar onar artırdı; hep Abdüllah'a çıktı. Ancak, deve adedi yüzü bulunca, Kur'a, develere çıktı; yüz deve kurban edince, Abdüllah kurtuldu.
Bu mana icabıdır ki: Resulüllah S.A. efendimizin şeriatında kati Işinde diyet: Yüz devedir.
Yine yukarıda anlatılan mana icabıdır ki: Resulüllah S.A. efen-dimiz şöyle buyurdu:
Ben, iki kurbanın oğluyum.>>
Burada anlatılan kurbandan murad: Biri İsmail as. peygamber olup diğeri de, Resulüllah S.A. efendimizin babası: Hazret-i Abdül-lah'tır.
Abdüllah türlü türlü acaib işler görürdü; gelip anlatırdı. Bir gün, babası Abdülmuttalib'e şöyle dedi:
-Ben, Mekke dışında bir yere gittim. Orada şöyle gördüm: Ar-kamdan bir nur çıktı; İkiye bölündü. Biri meşrıka, biri mağribe gitti. Bütün dünyayı dolanıp göz açıp kapayacak kadar az zaman içinde; çember şeklinde oldu; gelip başımın üstünde durdu. Sema kapıları açıldı; o nur semaya yükseldi. Sonra olduğu gibi gelip yine arkama girdi. Nereye otursam, o yerden bana şöyle bir ses gelir:
sende emanettir. Selam olsun sana; Muhammed aleyhissalâtü vesselâmın nuru
Kuru bir agar altında olursan, hemen yagilenig ben ири ediyor. Oradan kalkıp gittiğim zaman, yine ecki haline done ru ağaç oluyor.
Onun bu anlattıklarına babası Abdulmuttelih Vied
Verdiğin haberde doğru isen benim de rüyada gördüğüm ve tabircinin bana müjdelediği kerem sahibi kanin oyundan cuda gelir.
Anlatılanlara benzer nice haller kendisinden zuhur ettig pin, çevrede bulunan, ekåbir, ayan ve sultanlar kızlarını Abdullah's ver mege talip oldular; bu ş için hayli ragbetli gorondater. Hep isten şöyle diyorlardı:
Nebiyy-i Mükerrem ve Resul-ü Muazzam'a bağlık kuralım.
Ama, Abdülmuttalib:
O kızın babası Kureyşi olmalıdır.
Diyerek, hiç birine itibar etmezdi.
Abdüllah yirmi beş yaşına geldiği zaman, güzelliği tam kemale erdi. Nur-u Muhammedi yüzünde parlamaya başladı
Nice güzel kadınlar, Abdüllah'a aşık olur; kendilerine davet eder-lerdi. Bu durumda Allah'ın kudreti ile, heybetli melekler zahir olur, engellerdi.
Hiç puthaneye girmezdi. Puthaneye girmek istediği zaman, put lar feryad edip şöyle seslenirlerdi:
- Ey Abdüllah, sakın yanımıza gelmeyesin. O Fahr-i Alem'in nuru sende emanettir. O şanlı peygamber, Ahir zaman peygamberidir. Eu putların ve puta tapanların helaki onun elindedir.
Sonra..
Abdülmuttalib, çocukları ve akrabaları ile bir yerde toplantı yap ti: şöyle anlattı:
- Oğlum Abdüllah kemale erdi. Etrafta ona talib olanlar ve is teyenler de çoğaldı. Kureyş arasında ona uygun bir kız nasıl bulu-nur?.
Böylece bir müşavere kapısı açtı; oradakiler şöyle dediler:
Medine hâkimi Vehb b. Abdimenaf b. Züheyr'in kızı Amine ona münasiptir. Bu zamanda, ondan dana edeplisi yoktur. İyilikte, güzellikte, hal ve tavır itibarı ile ona denk bir kız yoktur.
Bilhassa ulema:
O Neblyy-i Mükerrem'in S.A. hem anası, hem de babası tara-fından Abdimenaf isimli kimse bulunmalıdır.
Şeklinde fikir birliği etmişlerdir. Abdüllah'ın büyük babası: Ab dimenať; Amine'nin de büyük babası: Abdimenaf.. Bunun için gayet uygundur.
Bunları dinleyen Abdülmuttalib şöyle dedi:
Doğru.. Sözünüz gerçektir. Amine her bakımdan pek müna-siptir. Ancak: Onun da, Arap, kabileler ve emirler arasında, ismet ve iffet ile şöhreti vardır. Bu bakımdan kabile reisleri, emirleri ve sul
tanları onun nikahına talib olup çok şeyler verdiler, istediler. Ama babası vermedi. Bizim, onların verdiği kadar vermeğe gücümüz yet-mez. Bu halimizle istesek, belki de vermezler. Acaba ne yapalım?
Böyle bir fikir ve endişe içinde iken, sebeplerin hallkı Yüce Hak: Abdüllah'ın iyiliğini ve cemalini, edebini ve tavrını tabirci kahinlerin dillerinden, Medine'de bulunan Yahudi hahamlarının dilinden åhir zaman peygamberinin babası olacağını Amine'nin babası Vehb'e de-falarca işittirdi. Bunun üzerine onun kalbinde, zaruri bir mahabbet peydah oldu. Kızı Amine'yi Abdüllah'a vermeğe talib oldu; bunun için de haber göndermek istedi. Ama, kendisi olgun ve tedbirli bir kimse olduğundan şu karara vardı: Medine'de yerime bir vekil bırakayım; Mekke'ye bizzat kendim gideyim. Hem ziyaret edeyim; hem de Abdül-lah'ı gözümle göreyim. Eğer haber verdikleri alâmet onda varsa.. kı
zım Amine'yi orada nikâhlayayım. Bundan sonra, tek başına Medine'den çıktı: Mekke'ye yöneldi. Gayet cesur ve kahraman bir kimse idi.
Tam bu sıralarda:
Abdüllah bir gün, babası Abdülmuttalib'in yanında oturuyordu. Abdülmuttalib'e hediye olarak bir hecin deve geldi.
Abdüllah o deveyi görünce, babasından rica etti:
Ona binip ava gideyim.
Dedi. Babası onun ricasını kabul etti ve şöyle dedi:
Birkaç kişi daha hazır olsun; beraber gitsinler.
Bunun için, adamlar seçti.
Abdüllah'ın ava çıkacağı haberi duyulunca, fırsat kollayan o yet-ıniş Yahudi bundan haberdar oldu. Daha evvel, Mekke'den dışarı çı-kıp bir dağın dibinde pusuya yattılar; fırsatını gözetmeye başladılar.
Allah'ın izni ile, Vehb o gün Mekke'ye erişti. Ama kendi kendine: Pek yoruldum.
Diyerek, bir mikdar istirahat için, o Yahudilerin pusuya yattık-ları dağın üstüne geldi; devesinden inip oturdu.
Tam bu sırada, Abdüllah o hecin deveye binmiş avlanmak için Mekke'den dışarı çıkmıştı. O hecin deve Yahudilerin pusuya girdiği ve Vehb'in üzerinde oturduğu dağa yöneldi.
Vehb otururken gördü ki: Mekke'den doğru bir hecin deve geli-yor; üzerinde taze bir yiğit var. Yüzünde nur parlıyor. Bunu görünce; kendi kendine şöyle dedi:
Bu yiğit olsa olsa, Abdülmuttalib'in oğlu Abdüllah'tır. Çünkü, onun bu yüzündeki nur, Nur-u Muhammedi'dir; şüphem kalmadı. Ve bu: Ahir zaman peygamberi Muhammed'in S.A. babasıdır. Kızım Ami-ne'yi derhal ona zevce olarak vereyim.
Tam böyle düşündüğü sırada: Yetmiş Yahudi yalın kılıç çıktı; Abdüllah'ın etrafını sardı. Ona vurmaya hazırlandılar.
Vehb bu olanları görünce, kendisine bir gayret geldi; devesine bindi. Muradı onlarla çarpışmak idi. Tam bu anda aklına bir şey gel-di; kendi kendine şöyle dedi:
151 Eğer Abdüllah gerçekten Ahir zaman peygamberinin babası sarar vermeye güçleri yetmez, Allah-0 TRAIA onu, cümlesinin hilesin-ise bu yetmiş aded Yahudi değil; dünya dolusu düşmanı olsa, ona den ve düşmanlığından korur. Şayet onun babası değilse.. öldürürler: süphem de def olur.
Bu düşünce ile onlara bakarken, ani olarak semadan ablak atlara binmis, korkunç ve uzun boylu adamlar zuhur etti. Yahudiler ellerini kaldırdıkları sırada yetmisi birden yuvarlanıp yere düştü ve öldü. Ab-düllah salimen geri dönüp Mekke'ye gitti. Vehb dahi, onun ardından devesine bindi; Mekke'ye geldi
Bu sıralarda, Abdülmuttalib Mekke'de akrabaları ile oturmuş: Vehb'in kızı Amine'yi nasıl etsek de Abdüllah'a alabilsek?.
Diyerek müşavereye devam ediyordu. Tam bu esnada Abdülmut-talib'in adamları geldi: Medine Hâkimi Vehb geldi; sizinle görüşmek istiyor.
Diyerek haber verdiler. Onlar böyle deyince, hemen Abdülmutta-lib dışarı çıktı: Vehb'i karşıladı.
Vehb, içeri girdikten sonra şöyle dedi:
Ey Abdülmuttalib, benim senden büyük bir ricam var. Şu eş-raf huzurunda bu ricamı kabul buyurasın.
Onun bu sözüne karşılık, Abdülmuttallb şöyle dedi:
Can baş üstüne, her ne ise.. buyurun.
Vehb devam etti:
- Hepiniz bilirsiniz; kızım Amine, iffet ve temizlikte bu asrin kadınlarının cümlesinden hayırlıdır. Şu kadar emirler ve melikler onunla nikâhlanmak için rağbet gösterip talib oldular; ama onların hiç birine vermedim. Ey Abdülmuttallb Abdülmu senden ricam şudur: Kızım Amine'yi oğlun Abdüllah'a cariyeliğe verdim. Şu eşraf içinde kabul buyur. Onun nikâhını kıyıp tezvic etmek sureti ile beni mesrur eyle..
Abdulmuttalib, bu teklifi derhal kabul etti; o saatte nikâh kı-yıldı. Abdüllah ile Amine'yi tezvic ettiler.
Her iki taraftan hazırlık yapıldı; ziyafetler verildi.
Receb ayının ilk cuma gecesinde gerdeğe girdiler. Bunun için, o gecenin adına:
Leyle-i Regaib.
Dediler.
Ulema şöyle anlattı:
Resulüllah S.A. efendimizin, varlığı, ana rahmine inerken, ba-
Jasının vücudu pâkti.
Allah onları rahmetine nail eylesin.
O gece, Cism-i Ahmedî'nin pek temiz maddesi, Vücud-u Muham-nedi'nin munevver unsuru Abdüllah'ın sulbünden dürrüşehvar (şa-
mane inci) gibi Amine'nin sedefine kondu; orada karar kıldı.
Allah Taala Resulüllah 8. A efendimizi yaratmayı murad et. zaman, cennet bekçisi Rıdvan'a şu emri verdi
Connetim kapalarını aç. Muhammed'i cumle cennet sakintert. ne mitystele
Yende ve semadaki münadilere, şöyle seslenmelert emrediidi:
Ry semanin ve yerin sakinleri, hepiniz bilin; o sakh duran Nuru Mohammedi bu gewe ana rahmine kondu Oradan, müjdeel ve cekinstriel, Alemlere rahmet olarak teşrif edecektir.
Bir rivayel.
Söyle anlatikh:
Pek temiz Muhammedi nutfe ve Cism-i Ahmedi cevheri Ami-ne sedelinde karar kılhktan sonra, mülk ve melekût Alemine şu nida
Ky kudsiler, kudsi mahfilleri ıtır kokuları ile kokulayınız. Tür la türlü şenliklerle Muhammed'in kudümünü her çeşit saygı gösterisi ile tazim, tekrim ve tebell ediniz.
Sara
O gece zuhur eden acaip işlerin haddi hesabı yoktur. Ancak, özet olarak birkaçını anlatalım.
O gwe, Mekke'de bulunan hayvanlar açıktan dile gelip anlaşılan şekli ile şöyle dediler:
Kabe'nin Rabbına yemin olsun ki, bu gece Hazret-i Muham-med aleyhissalátů vesselám ana rahmine yüklendi. O: Bütün dünya-nan aydınığı, alemin imamı ve nurudur.
O gece, vahşi hayvanlar ve kuşlar Resulüllah S.A. efendiinizin teşrifini birbirlerine müjdelediler.
Dünya sultanlarının tahtları altüst oldu; putları yere düşüp par-çalandı.
Kiliselerin damları çöktü.
Kähinlerin dilleri tutuldu.
O dünya melikleri, bilgin, müneccim ve kahinleri toplayıp:
Bu ne haldir?.
Diye sordukları zaman şu cevabı aldılar:
Gerçekten, inen kitaplarda ve büyük peygamberlerin dili ile övülen, latif vasıfları açıklanan, âleme teşrifi beklenen Nebiyy-i Azim Resul-ü Arabi Kerim Mekke şehrinde ana rahmine kondu. Bundan sonra, sizin devletiniz, mülkünüz ve saltanatınız gidecektir. Onun ümmetinin kahrı altında kalacağınıza alamet olarak: Tahtınız altüst oldu.
O, sizin şeriatınızı nesheden bir şeriat sahibi olacaktır.
Onun getireceği hak din, küfrü, şirki, dalaleti ve zulmeti kaldı-racaktır.
İşte bu anlatılanları İman ve İslâm nuru ile yayıp âlemi nurla dolduran bir resulün geleceğine işarettir ki: Kiliseleriniz yıkıldı; put-larınız kırıldı.
Bundan sonra, kitaplarımızla amel caiz olmayacaktır. Gelecek Ne blyy-i Kerim'in kitabı ve şeriata lle kıyamete kadar amel ve hüküm elunacaktır. Onun dini ve şerlatı böylece baki kalacaktır.
Yukarıda anlatılan haberleri dinleyen bütün dünya sultanlarının kalblerine Resulüllah S.A. efendimizin korkusu, dehşeti ve heybett doldu
Resulüllah S.A. efendimiz, ana karnında durduğu süre; her ayin başında anası Amine'ye su nida gelirdi:
Sana müjde.. Gerçekten Ebülkasim'in mübarek ve muhterem olarak teşrifi yaklaştı.
Amine şöyle anlattı:
Resul-ü Ekrem'e hamile olduğum ilk ay recep ayı idi. Bir ge ce yalnız otururken şöyle gördüm: Yüzü güzel bir adam içeri girdi. Göğsüme bakarak, karnımdakı masuma işaret ederek şöyle selâm
verdi:
Selâm sana ya Muhammed.
Ben o gelen kimseye.
Ey efendim, sen kimsin?.
Diye sordum; şöyle dedi:
Ben, beşerin babası Adem Safi'yim. Sana müjde ya Amine. Sen beşerin efendisine yüklüsün.
İkinci ay oldukta, yine bir adamın içeri girdiğini gördüm. Sakin ve vakarlı idi. Yüzünde değer taşıyan bir ifade ve nur vardı. Bu da göğsüne doğru baktı; şöyle selâm verdi:
Selâm sana ey gaye sevgill, selâm sana ey matlub..
Buna da:
Ey efendim, sen kimsin?.
Dedim, bana şöyle dedi:
Ben, Şit peygamberim. Sana müjdeler olsun. Sen ey Amine, Nebiyy-i Cemil Resul-ü Celil'e yüklüsün.
Üçüncü ay oldu; yine gördüm ki: Nurlu, vakarlı hoş görünüşlü biri içeri girdi. Bu da göğsüme doğru nazar edip şöyle selâm verdi:
Selâm sana ey Müzzemmil, selâm sana ey Müddessir.
Buna da sordum:
- Ey efendim, sen kimsin?.
Şöyle dedi:
Ben, İdris peygamberim. Sana müjde ya Amine, sen cümlenin reisi olan şanlı peygambere S.A. yüklüsün.
Dördüncü ay oldu. Yine birinin içeri girdiğini gördüm. Esmer renkli ve güzel bakışlı idi. Yüzü nurlu idi. O da göğsüme nazar etti; karnımdaki masuma işaretle şöyle selâm verdi:
-Ben, Nuh peygamberim. Bana müjde.. ya Amine, sen sevilen peygambere, yardımların ve fetihlerin sahibi şanlı peygambere yük-Jüstün
Beşinci ay oldu; yine biri içeri girdi. Güzelliği mükemmel, yüzü nurlu idi. Göğsüme nazar ederek karnımdaki masuma işaret etti ve böyle selam verdi:
Belâm sana ey Resullerin süsü, selâm sana ey peygamberlerin sonuncusu.
Buna da:
Ey efendim, sen kimsin?.
Dedim, şöyle söyledi:
Ben, Hud peygamberim. Sana müjde ya Amine; sen sevilen peygamber, kerem ve cömertlik sahibi zata yüklüsün.
Altıncı ay oldu. Yine İçeri biri girdi. Değerli ve nurlu bir kimse Idi. Göğsüme doğru nazar edip, karnımdaki masuma işaretle şöyle selâm verdi:
lisi.. Selâm sana ey Allah'ın resulü. Selâm sana ey Allah'ın sevgi-
Buna da:
Ey efendim, sen kimsin?.
Diye sordum; şöyle dedi:
Ben, İbrahim Halllüllah peygamberim. Sana müjde ya Ami-ne, güzel yüzlü büyük peygambere yüklüsün.
Yedinci ay oldu; yine bir zatın İçeri girdiğini gördüm. Göğsüme doğru baktı. Yüklü bulunduğum masuma işaret ederek şöyle selâm verdi:
Selâm sana ey Allah'ın peygamberi, selâm sana ey Allah'ın temiz yarattığı.
Buna da:
Sen kimsin? ey efendim.
Diye sordum; şöyle dedi:
-Ben, İsmail Zebih'im. Sana müjdeler olsun ey Amine, güzel peygambere ve sağlam soylu zata yüklüsün.
Sekizinci ay oldu. Yine bir zatın içeri girdiğini gördüm. Uzun boyluydu. Yüzü güzeldi. Bu da göğsüme doğru baktı. Yüklü bulun-duğum masuma İşaretle şöyle selâm verdi:
Selâm sana, ey Gaffar Allah'ın sevgilisi.. Selâm sana, ey Ceb-bar Allah'ın Resulü:
Buna da:
- Ey efendim, sen kimsin?.
Diye sordum; şöyle dedi:
-Ben, Musa b. İmran'ım. Sana müjde, sevin ya Amine, kendisi-ne Kur'an gönderilen, Rahman Allah ile kelâm eden, Adnanoğulla-rının efendisi zata yüklüsün.
Dokuzuncu aya girdikte yine biri içeri girdi. Softan bir elbise glymişti. Göğsüme doğru baktı. Yüklü bulunduğum masumia işaret ederek şöyle selâm verdi:
Selâm sana ey Allah'ın Resulü. Selâm sana ey Allah'ın Nebi-
Buna da sordum:
Ey efendim, sen kimsin?.
Bana şöyle dedi:
Ben. Meryem'in oğlu Isa Mesih'im. Sana müjdeler olsun ey Amine. Taşıdığın yükü doğurma zamanın yaklaştı; hazır ol.
Şu da başka bir rivayet..
Resulüllah S.A. efendimizin anası, kendisine hamile olduğu sene, halk arasında kıtlık ve pahalılık vardı. Şiddetli rüzgârlar ve birçok zorluklar vardı.
Resulüllah S.A. efendimiz, ana rahmine konduğu anda, Yüce Hak onun hürmetine, cümle halkı: Bolluk, rahat, İyiliklerle mesrur edip sevindirdi. O kadar ki; o senenin adına:
Fetih Senesi...
Dediler.
Resulüllah S.A. efendimizin İyiliği ve bereketi ile, o yıl: Bütün kadınlar erkek çocuk doğurdular.
Resulüllah S.A. efendimiz, anasının karnında iki aylık olunca, dedesi Abdülmuttalib oğlu Abdüllah'a şöyle dedi:
Ey oğul, biliyor musun? Bütün ehl-i kitab arasında; senden áhir zaman peygamberinin geleceği, bu mübarek senede doğacağı ha-beri verilmiştir. Bunun için; durum bütün Arapların, hatta tüm in-sanların bildiği bir şey olmuştur. Hemen herkes, onun teşrifini bekle-mektedir.
Bütün bunlar bir yana; hem bana, hem de sana rüya âleminde bu mükerrem çocuğun izzeti ve üstünlüğü gösterildi. Şimdi, onun teşrifi için, İyice hazırlanmak ve bunun üzerinde önemle durmak gerekir. Onun geleceği için, tam bağlılık ve tam hazırlık lâzımdır.
Dinle ey oğul, şimdi hurma mevsimidir. Medine-i Münevvere'nin hurması ise, sair hurmalardan çok çok üstündür. Medine-i Münev-vere'ye git; oradaki hurmaların en iyisinden topla getir.
Böyle dedikten sonra, onu Medine-i Münevvere'ye hurma getir-mesi için gönderdi. Abdüllah Medine'ye gitti. İşini tamam edip Medi-ne'den ayrıldı; ikinci konağa vardıkta vefat etti.
Ve.. Abdüllah'ı orada defnettiler.
Nebiyy-i Muazzam S.A. efendimiz, daha ana karnında iken ye-tim kaldı. Bunun için, bütün melekler esef edip şöyle yalvardılar:
Ey Rabbımız, cümle kulların arasında; en zayıf bir durumda Iken, âlemleri de onun hürmetine yarattığın halde bu en keremli sevgilin Muhammed'i S.A. böyle ana karnında yetim bırakmanın sır-rı, hikmeti nedir?.
Allah-ü Taâlâ şöyle buyurdu:
Baba, çocuğunu büyütmek, edep öğretmek ve korumak için-dir. Benim habibim için benden başkasının büyütüp öğretmesine ve korumasına ihtiyaç yoktur. Onu koruyan ve ona yardım eden ancak benim; onu ancak ben terbive edip büyütürüm. Ondan başkaları:
Diye çağırdıkları zaman, habibim Muhammed ancak bana:
Ya Rabbi.. (Ey Rabbim.)
Demeli ve isteyeceğini benden istemell; başkasından bir şey iste. memelidir.
du: Bu manaya işaret olarak, Resulüllah S.A. efendimiz şöyle buyur-
«Bana Allah-ü Taalá edep öğretti; edebimi çok güzel eyledi.. Resulüllah S.A. efendimizin babası vefat ettiği zaman, geriye
sunları bırakmıştı: Bir koyun sürüsü, beş tane deve, bir de emzikli Habeşi cariye.. Bu carlyenin adı: Umm-ü Eymen'di. Resulüllah S.A. efendimiz bu vücud Alemine teşrif buyurunca, o Ümm-ü Eymen ken-disine süt emzirip süt anası oldu. Resulüllah S.A. efendimiz büluğ çağına geldikten sonra, onu azad etti. Sonra, yine kendi azadlıların dan Zeyd b. Haris'e nikâhladı. Ve.. bu izdivaçtan Üsame doğdu.
RESULULLAH'IN ANA KARNINDA KALMA SÜRESİ
Resulülah S.A. efendimizin ana karnında kalma süresi üzerinde çeşitli görüşler ileri sürüldü.
Bazıları:
Dokuz ay ana karnında kaldı.
Dedi. Bazıları:
Sekiz ay ana karnında kaldı.
Dedi. Bazıları:
Yedi ay ana karnında kaldı.
Dedi. Bazıları da:
Altı ay ana karnında kaldı.
Dedi..
İbn-i Abbas r.a. Resulüllah S.A. efendimizin doğumu hakkında
söyle anlattı: -Resulüllah S.A. efendimiz anasının karnında dokuz ay dur-
du. Anası hiç bir şekilde, sair hanımların gördükleri gibi, hiç bir elem ve acı sızı görmedi. Ağırlık, şiddet ve reyh (gaz) olmadı.
Resulüllah S.A. efendimizin anası Amine Hatun şöyle anlattı: Yüklü bulunduğum süre, sair hamile kadınlar gibi bir ağır-
lık görmedim. Ancak yüklü olduğumu, âdet halimin kesilmesinden bildim. Karnımdan daima güzel bir koku gelirdi. Gece olduğu za man, zikir ve tesbih sesi İşitirdim. Melekler bana şöyle müjde verirler. di:
Müjde sana, ya Amine, sen halkın hayırlısına hamilesin.
Yüküm karnımda altı aylık olduğu zaman, bana biri geldi; şöy-le dedi:
- Sen, cümle âlemin hayırlısına hamilesin ya Amine.. Onu do-ğurduğun zaman, adını: Muhammed koy.. Bu kerem sahibi çocuğun şanını şerefini pek koru.
İbn-i Abbas'tan r.a. şöyle rivayet edildi:
Semadan melekler geldi; Åmine'nin dört yanını sardılar. Onu
157 yalar. Onların içinden bir melek nida edip şöyle dedi: ortaya aldılar ki: Cin tayfasının gözlerinden ve zararlarından koru-Ben sana, karnındaki çocuğun hayırlı ve bereketli olacağını
müjdelerim. Çünku, o muhterem çocuk, cümle resullerin efendisi ve rebilerin sonuncusudur. Zülcelal Allah'ın evvellere ve âhirlere bir hüccetidir. Sen onu doğurduğun zaman Allah'a 15marla. Ben onu nasıl Allah'a ısmarlıyorsam, sen de öyle yap. Onu Allah'a ısmarla-dua dua sekli şudur:
(Allah'ın adı ile.. Sana emanet ediyorum Allahım.
Her hasedçinin şerrinden, onu vahid Allah'a ısmarlıyorum. Hat-ta oturanın, kalkanın serrinden koruman icin sana ismarlıyorum.
Her yoldan çıkanın, fesada kalkanın, fesatçı mahlukun geçerlisi-nin ve geçersizinin şerrinden sana ısmarlıyorum.
Varidat yollarına durup gözeten her azgın şeytan'ın şerrinden sa-na ısmarlıyorum.
Sana sığınıp onu birliğine ısmarladığım için, zararları dokun-maz: Ne uykuda ne ayık halde; ne bir yere giderken, ne makamında
otururken.. Allah'ın kudret eli, onların ellerinin çok üstündedir.
Allah'ın hicabı, onların yapacağı işlerin çok çok ötesindedir.) Muhammed b. Abdillah'll-Kerim Halef'il-Bağdadi bu Allah'a sı-
ğınma duasını ravilerden alarak rivayet etti; şöyle dedi:
Bu Allah'a sığınıp ona ısmarlama duası, Resulüllah S.A. efendimizin kalkanıdır.
Resulüllah S.A. efendimizin anası Amine'nin şöyle dediği riva-
yet edildi. Rüyamda bana biri geldi ve şöyle dedi:
Ya Amine, sen cümlenin ulusu ve efendisi olan âhir zaman
peygamberine hamilesin. Onu doğurduğun zaman, ismini: Muham-ined koy. Onun Tevrat'taki İsmi: Ahmed'dir. Şu yazılı sahifeyi ona as.
Uyandığım zaman gördüm ki: Başımın ucunda gümüşten bir sayfa.. üzerinde ise.. yukarıda anlatılan duâ yazılı..
Ulema şöyle anlattı:
Bu Allah'a sığınmak ve ona ısmarlamak duâsı, hangi çocuğa konsa, Allah'ın izni ile, cümle kötülüklerden ve cin tayfasının zara-rından korunur.
Allah onlara rahmet eylesin.
Ebu Ömer merhum şöyle anlattı:
Bu hirz-i nebi duâsı, kimin üzerinde bulunsa.. nerede yatarsa yatsın; korkulmaz. Bu hirz-i nebi duâsı hürmetine ona zarar isabet etmez.
RESULULLAH'IN DOĞDUĞU AY VE GÜN
Sonra..
Resulüllah SA. efendimizin doğduğu ayda ihtilaf vardır; bu hu-susta gelen rivayetler değişiktir. Ancak, meşhur olan rivayet: Resu-lüllah S.A. efendimizin, rebiülevvel ayı içinde doğduğudur.
Bu reblülevvel ayının hangi günü olduğu üzerinde de ihtilaf var. dır. Ancak meşhur rivayet: On ikisinde doğduğudur.
Bugünün gecesinde mi gündüzünde mi olduğu üzerinde de inti-laf vardır. Sahih olan rivayet gündüz doğduğudur.
Bazıları şöyle anlattı: Resulullah S.A. efendimizin doğduğu vakitte ihtilaf yoktur. Ancak bir niza vardır. Bu da, gece ve gündüzün vaktindedir.
Sahih olan durum şudur: Resulüllah S.A efendimiz, subh-u sa-dıkta doğdu. Yani: Şafak attığı zaman. Henúz tam aydınlık olma-mıştı.
Resulüllah S.A. efendimiz gece doğdu.
Diyenler, geceyi:
Gün batışından gün doğuşuna kadardır.
Diye kabul edenlerdir. Bunlara göre, Resulüllah S.A. efendimiz
gece doğmuş olur. Resulüllah S.A. efendimiz gündüz doğdu.
Diyenler ise.. geceyi:
Gün batışından subh-u sadıkın, yani: Tanyerinin ağardığı zamandır.
Diye kabul edenlerdir. Bunlara göre, Resulüllah S.A. efendimiz gündüz doğmuş olur. Sahih olan kavl de budur. Nitekim bu mana, oruçtan da bellidir. Orucun zamanı gündüzdür. İlk vakti de: Tanye-rinin ağarması ile başlar.
Resulüllah S.A. efendimizin doğduğu gün üzerinde de ihtilaf vardır. Sağlam rivayet, pazartesi günü doğduğudur.
Allah-u Taálá: Resulüllah S.A. efendimiz, nisan ayında dunyaya tesrif buyurdukları için, onun hürmetine o ayda yazan muria kullar için büyük bereketler ihsan buyurmuştur.
Resulullan S.A. efendimiz dünyaya tesrif buyurduklarında gü nes. Hamel (boga) burcunun sonunda idi. Ay ise... terazi burcunds idi. Gezegen yıldızların cümlesi serefli zamanlarında idi
Sonra...
Resulüllah S.A. efendimiz, Isa as peygamberin semaya çıkma sundan altı yuz sene sonra; Ibrahim as peygamberin vefatından iki bin yuz yıl sonra; Adem as peygamberin yere inip halife oluşundan altı bin altmış iki sene sonra bu vücud alemine tesrif buyurmuşlardır.
Şöyle bir soru sorulabilir:
Acaba sırrı ve hikmeti nedir?. Alemlerin şerefi Resul-ü Ekrem Ramaran-ı şerif ayında, EŞHUR-U HÜRUM (1) aylarından birinde doğmadı neden?. Kadir gecesi, cuma gecesi, şabanın yarısında bulunan berat gecesi veya bunlara benzer bir gecede doğmadı da, pazartesi gecesi doğdu,
sebebi, hikmeti nedir?. Bu soruya şöyle cevap verilir:
Anlatılan ayların ve gecelerin şerefi zatidir. Yani: Kendileri-ne hastır. Allah-ü Taåla'nın sevgili peygamberi peygamberlerin sul-tanı, asfiya kulların baş tacı, müttaki kulların imamı, kıyamet gü-nünün şefaatçısı ve iki cihanın efendisi Resulüllah S.A. o ayların ve o gecelerin birinde doğmuş olsaydı; bazı cahiller sanırlardı ki: Kendi-sine ihsan olunan keramet ve fazilet, yücelik ve üstünlük, değer ve makam o zamanların sebebi ile oldu. Halbuki iş öyle değildir; Resu-Jüllah S.A. efendimiz, öyle alicenap bir zat-ı şeriftir ki: Cümle za-man ve mekân ona bağlanmakla şeref kazanmışlardır. Bu manada bir misal olmak üzere, Resulüllah S.A. efendimiz, yerlerin en fazilet-lisi Mekke-i Mükerreme'de doğduğu halde Medine-i Münevvere'de álem-i bekaya teşrifini alabiliriz.
Resulüllah S.A. efendimiz, Mekke-i Mükerreme'de doğdu. Kırk yaşına kadar orada kaldı ve aynı yaşta peygamber oldu. Orada on üç sene halkı ımana davet etti; nice mucizeler gösterdi. Bundan son-ra, Medine-i Münevvere'ye hicret etti. Burada da on sene halkı davet etti. Ve, burada dar-1 bekaya teşrif etti. Påk cesetleri burada medfun oldu. Bunun sebebi şudur: Sanılmaya ki, ravza-i mutahharasına ve kabr-i münevverine olan tazim ve tekrimler Mekke-i Mükerreme'de medfun olduğu içindir. Resulüllah S.A. efendimiz, Medine-i Münev-vere'ye defnolundu ki, pâk cesetleri orada olmakla; o mekân-ı müba-rek cümle mekânlardan, hatta arş-ı alâdan bile şerefli ve faziletli ola..
Allahım, bize, Mekke-1 Mükerreme'nin ve Medine-i Münevvere'-nin ziyaretini nasib eyle.
Amine hazretlerinin, hamilelik süresi tamam olup doğumu yakın
(1) EŞHÜR-Ü HURUM: Kıtalin haram olduğu dört aydır ki, şunlardır: Zilka'de, zilhice, muharrem, recep..
clduğu zaman, Kábe-1 Mükerreme ikiye bölündü. Onun yarılıp ikiye bölünmesi ile Kureyş taifesi feryad edip çok korktu. Benihaşim şöy
le dedi: Kabe-i Mükerreme'nin yarılması, ancak Abdülmuttalib'in oğ Ju Abdüllah'ın ölümü dolayısı ile oldu.
Benizüheyr ise, şöyle dedi:
Amine'nin babası Vehb b. Abdimenaf Arab'ın pek cesuru ve Kureyş'ın kahramanı ve yiğitidir; o öldüğü için Kâbe-1 Muazzama İkiye bölündü.
Çünkü, bu sırada o dahi vefat etmişti.
Bunlar bu sözleri ederken aniden Kâbe-i Mükerreme'nin için-den bir seda geldi; işittiler. Şöyle deniyordu:
Ey Kureyş topluluğu, Kâbe-i Mükerreme bir kimsenin ölümü ile yarılmadı. Lakin, dünyanın nuru, âhiretin şerefi, cennet ehlinin kandili olan Muhammed b. Abdillah S.A. ana karnından dünyaya çıkmayı ister. O öyle alicenap bir peygamberdir ki, müşriklerin put-larla ve sanemlerle kirlettiği ben Beyt-i Mükerrem'i temizleyecektir. Evvelki nur-u cemalimi yerine getirecektir. İman nuru ile pürnur kı-lip insanların kıblesi edecektir. Ve ümmeti, yılda bir kere haccetmek sureti ile bana tazim edeceklerdir.
İşte, bunun için Kâbe-i Mükerreme ikiye ayrıldı.
Resulüllah S.A. efendimizin doğum gecesi olduğu zaman, Allah-ü Azimüşşan meleklerine şu emri verdi:
- Göklerin bütün kapılarını, cennetin butün kapılarını açın.
O gün doğan güneş, sair günlerden ziyade nurlu ve ruşen, bü-yük bir nurla bütün dünyaya yayıldı. Ta ki: O gecenin, günün ve güneşin nurundan bütün dünya ehli; asıl nur olan Muhammed Mus-tafa S.A. efendimizin dünyaya teşrif ettiğinden haberdar olup mes-rur olalar.
Abdüllah b. Selâm şöyle anlattı:
Resulüllah S.A. efendimizin doğduğu gece, ehl-i kitap bilgin-
Jerinden biri ile beraberdim. O bilgin başını semaya kaldırıp baktı ve bana şöyle dedi: Ey İbn-i Selâm, bu gece Mekke'de Nebiyy-i Arabi Muham-
med b. Abdillah S.A. anasından doğdu; âlemi pürnur eyledi.
Buna karşılık ben ona şöyle dedim:
Ne diyorsun?. Bunu sana ne bildirdi?.
Bana şöyle dedi:
Semaya baktığım zaman, orada büyük bır nur âlemi gördum; dünya yaratılalı beri öylesini hiç kimse gödmemiştir. Bundan bildim.
O sırada, ben karanlık bir odaya girdim. Şöyle gördüm: Sanki o odanın içinde yetmiş tane mum ve kandil yanmış.. orası böyle bir aydınlık ve ruşendi. Hayran oldum; o gecenin tarihini yazdım. Son-ra Mekke'ye geldiğimde sordum; işin gerçeği o bilginin dediği gibi, o gece Resulüllah S.A. efendimizin doğumu vaki olmuş.
Amine şöyle anlattı:
Resulüllah'ın S.A. doğumu olduğu zaman, yanımda erkek
161 tullah'ı tavafa gitmişti. Ben, evimde yalnızdım. Aniden korkunç bir vera kadın hiç kimse yoktu. Büyük babası Abdülmuttalib dahi Bey-korku girdi. Peşinden bir beyaz kuş çıktı; gelip göğsümü sığayınca, o gürültü ve seda işittim. Büyük bir şey görmüş olduğumdan, kalbime korku benden tamamen zail olup gitti. Kesin olarak, bende bir elem
re keder, hatta ağrı kalmadı. Bundan sonra bana bir tas içinde şerbet sundular. Alıp içtiğim saman, kalbim büyük bir nurla pürnur oldu; tam bir sürur ve ferah hasıl oldu.
Bundan sonra, çokça hatunlar gördüm. Servi gibi uzun boylu ga-yet güzel cemal sahibi idiler. Sanki onlar, Abdimenať kızları idi. Onlar geldiler, etrafıma halka kurup oturdular.
Bunları görünce, hayran olup söylendim:
Acaba bunlar kimdir?. Benim halimi bunlara kim haber ver-
di Kimden öğrendiler?. İçimden geçen bu sorulara karşılık onlardan biri şöyle dedi:
Ben, Adem'in a.s. hanımı Havva'yım.
Diğeri şöyle dedi:
İbrahim a.s. peygamberin hanımı Sare'yim.
Diğer biri de şöyle dedi:
Ben Asiye Bnt. Mezahim'im; Firavun'un karısı idim.
Bir diğeri de şöyle dedi:
Ben, Meryem bnt. İmra'ın; İsa'nın anasıyım. Bunlar da cen-net hurileridir. Teşrif buyuracak mükerrem nebiyi tazim ve tebcil için geldik.
Her an bir evvelkinden daha şiddetli gürültü ve sedalar, korkulu sesler işitir oldum.
Tam bu sırada, gökten ipekli bir perde yere kadar gerildi. Bu perdenin gerilişi, onu cinlerin gözünden saklamak içindi.
Birtakım yeşil kuşlar geldi. Bunların burunları yeşil zümrütten ve kanatları yakuttandı. Bunlar yakınıma geldiler. Göğsüme kadar yaklaşıp burunları ve kanatları ile öper gibi yaptılar. Sonra çevremi dönüp durdular.
Yüce Hak gözümden perdeyi kaldırdı; bütün âlemi bana açtı. Yer-yüzünün meşrıkını ve mağribini gördüm. Yine gördüm ki: Üç sancak getirdiler.
O sancakların birini meşrıka, birini mağribe, birini de Kâbe'nin üzerine diktiler.
Semada bazı adamlar gördüm, ellerinde cevahirden leğen, ibrik ve altın tas tutuyorlardı.
Yine gördüm ki: O mükerrem çocuk, zahmetsiz ve meşakkatsiz olarak benden doğup teşrif eyledi..
Allahım, Resulüllah S.A. efendimize, onun âline ve ashabına sa-lât ve selâm eyle.
Bakıp gördüm ki: Sünnet olmuş ve göbeği kesilmiş.. Beyaz bir İpekliye sarılmıştı. Başını yere koyup secdeye varmıştı. Mübarek sağ
elinin şehadet parmağını kaldırıp Yüce Hakka tazarru ve niyaz edi yordu. Eğillp dinledim; şöyle diyordu:
Şehadet ederim ki, Allah'tan başka lån yoktur; ben Allah'ın Resulüyum. Büyüklük yönü ile Allah en büyüktür. Bütün çokluğu ile, Allah'a hamd olsun. Sabah akşam Allah'ı tesbih ederim. Allahım, üm
metim... ümmetim..
Böylece, halikına ve mabuduna tazarru, niyaz ediyordu.
Safiye bnt. Abdülmuttalib şöyle dedi:
Muhammed S.A. doğduğu gece ben yanında idim. Doğum anında bir nurun zuhur ettiğini gördüm.
Ve.. o gece altı alamet gördüm.
BİRİNCİSİ: Doğduğu saatte secde etti.
İKİNCİSİ: Mübarek başını kaldırıp anlaşılır bir dille şu şehadett
yaptı:
Şehadet ederim ki, Allah'tan başka ilah yoktur; ben Allah'ın
Resulüyüm.
ÜÇÜNCÜSÜ: Büyük bir nur zahir oldu.
DÖRDÜNCÜSÜ: Onu yıkamak istediğim zaman, şöyle bir ses işit-
tim:
Ey Safiye, zahmet çekme; biz onu yıkadık pak eyledik.
BEŞİNCİSİ: Sünneti yapılmış ve göbeği kesilmiş gördüm.
ALTINCISI: Onu bir şeye sarmak istediğim zaman, arkasında bir
mühür gördüm. Üzerinde şu yazı vardı: LA İLAHE ILLALLAH MU-HAMMEDÜN RESULÜLLAH. (Allah'tan başka ilah yoktur; Muham-med Allah'ın Resulüdür.)
Safiye şöyle anlattı:
Resulüllah doğduktan sonra, secde etti; yavaşça konuşuyordu. Kulağımı ağzına tutup dinledim; şöyle dua ediyordu:
Ümmetim... ümmetim...
maz: Hele bir düşün, bak; o Neblyy-i Muhterem S.A. anadan doğar doğ-
Ümmetim... ümmetim...
Diyerek, bizi Yüce Hak'tan diliyordu. Bize gelince; dünyada ve áhirette onun şefaatına muhtaç olduğumuz halde, gaflet edip onun sünnet-i şerifelerini terk ediyoruz. Onun påk şeriatına bağlanmayı ih-mal ediyoruz.
Gece gündüz salat ve selâm ile ona bağlanmayı bırakıp gaflete dalmak sureti ile kusurlu olmak bize lâyık mıdır?.
Düşünülmeli.. Gafletten kendimizi almalıyız. Gece gündüz daima ve aralıksız onun pâk şeriatı ile amel etmeliyiz. Onun getirdiği hida-yet yoluna girmeliyiz. Ona her zama nsalât ve selâm okumak surett İle bağlılık peydah etmeye koşmamız gerekir.
Hak Taâlâ cümlemizi islâh edip, bu anlatılanları yerine getirme-yi cümlemize başarı ile ihsan buyursun.
Amin!. Nebilerin ve resullerin efendisi hürmetine..
163 Semadan beyaz bir bulutun bana doğru geldiğini gördüm. O bulutun içinden at kisnemesi biçiminde sesler geliyordu. O bulut gel-di: oğlum Muhammed'i bürüdü gözümden koyboldu. Bu arada bir münadi sovle seslendi:
Muhammed'i bütün magrib ve meşrika gezdirip tavaf ettirin. Denizler içine daldırın. Ta ki: Cümle yerdekiler ve denizdekiler onun tesrif ettiğini, sekil ve suretini bilip bi'setinden haberdar olsunlar. Yi-ne bilsinler ki: Onun ismine:
- MAHI
Dendi. Bunun için dünyada şirk, küfür, tuğyan, dalålet bataklı-ğından yana gizli bir şey kalmayacaktır. Onun bi'setinden sonra, cüm-le sirk ve tuğyan mahvolup âlem iman nuru ile purnur olacaktır.
Bir an sonra, o bulut açıldı. O zaman gördüm ki: Oğlum Muham-med veşil bir ipekliye sarılmıştı ve bu sarıldığı ipekliden su damlıyor-du.
Bu esnada, birinin şöyle dediğini işittim:
Nekadar güzel; Muhammed bütün dünyayı meşrıktan mağri-be kadar dolaştı. Bütün dünva ehli, ona itaat edip emrine boyun eğe-
cektir. Getirdiği seriatı ve dini cümlesine üstün gelecektir. Bundan sonra, oğluma nazar ettim; ayın ondördü gibi nurlu idi.
Kendisinden misk-i ezfer gibi güzel koku geliyordu. Bundan sonra, üç kişi gördüm; ayakta duruyorlardı.
Birinin elinde gümüşten bir ibrik vardı.
İkincisinin elinde yeşil zümrütten bir leğen; üçüncüsünün elinde
dürülmüş beyaz bir ipekli vardı. O ipekliyi açtı; içinden bir mühür çı-kardı. Ona bakanların gözleri kamaşırdı. Muhammed'i o ibrikteki suy-la yedi kere yıkadı. Sonra, iki omuzu arasına mühür vurdu. Tekrar mühürü, önceki ipekliye sardı. Bundan sonra, Muhammed'i S.A. ka-nadı altında bir saat kadar tuttu; sonra bana verdi.
Kendisinde İpekli bulunan melek, Muhammed'in S.A. kulağına sessiz sessiz çokça kelâm etti. İki gözlerinden öptü ve şöyle dedi:
Mübarek olsun sana ya Muhammed, sen bütün kalblerde me-habet ve saygı bulacaksın. Sana ve senin ümmetine yardım gelecek ve sana kalelerin anahtarları verildi.
İbn-i Abbas r.a. şöyle anlattı:
O gece Kâbe-i Mükerreme içinde bulunan putlar yüzüstü dü-şüp kırıldı. Gizliden şöyle bir ses geldi:
Helâk ve veyl Kureyş'e... Gerçekten sadık ve emin olan şanlı peygamber geldi. Ona salât ve selâm olsun. Lât, Uzza ve sair putların cümlesi helak oldu.
O gece İblis hapsolundu.
Cennetler türlü türlü süslerle tezyin edildi.
Kâbe-i Mükerreme'nin içine cennetten gelme altın kandiller asıldı.
Cennetlerde bulunan huriler ve yeryüzünde olan insan ve cinden başka nekadar mahluk varsa, cümlesi birbirine müjdeler verdi; sevinç alåmeti gösterdi. Hep birden şöyle dediler:
Ya Muhammed, Yüce Hak daima seni mesrur eylesin. Çünkü,
şanı yüce Allah senden daha keremli bir kul yaratmadı. Benden fa ziletli bir çocuk doğmadı. Melekler, senin doğuşunla ferahlandıkları gibi, hiç bir çocuğun doğumuna ferah duymamışlardır.
Yerle sema arasında, çokça direkler dikildi. Her biri, bir başka cev. herdendi ve hiç biri, diğerine benzemiyordu.
Kaab'el-Ahbar r.a. şöyle anlattı:
balık vardı, Onun adına:
Talmusa..
O gece zuhur eden alametlerden biri de şuydu: Denizde bir
Derlerdi. O balığın yetmiş başı vardı. Kuyruğuna ve arkasındaki bir puluna yetmiş dağ bütün ovaları ile sığardı. Ki bu dağların en kü-çüğü, Cebel-1 Kubeysten daha büyüktür. O balığın büyüklüğünü bun-dan anla. O balık Resulüllah S.A. efendimizin doğumuna çokça sevin-di ve şiddetli bir şekilde çırpındı. Bütün denizleri coşturdu. Denizde bulunan mahlukata, Resulüllah S.A. efendimizin doğmunu anlattı; müjdeledi.
Sonra..
Resulüllah S.A. efendimiz doğduğu zaman, muhterem dedeleri Abdülmuttalib Kâbe-i Mükerreme'de idi. Amine, ona haber gönderdi: müjdeledi:
Gelsin, oğlunu görsün.
Dedi. Abdülmuttalib gelince şöyle dedi:
Ben, Kåbe-i Mükerreme içinde idim. Şöyle gördüm: Kâbe-1 Mü-kerreme'nin duvarları sevincinden titredi; birbirine seslenip şöyle de-diler:
Beni aynı necis olan putlardan temizleyen alicenap peygamber teşrif etti.
Ben de buna hayran oldum ve anladım ki: Sen doğurdun. Ve.. bu çocuğumun şanı büyüktür.
Bundan sonra, oğlum Muhammed'e bakıp şöyle dedi:
eyledi. Hamd olsun. Yüce Allah bana böyle kadri yüce bir çocuk ihsan
Türlü türlü senalar eyledi.
Resulüllah S.A. efendimizin mübarek vücudundan çıkan güzel koku, bütün Mekke içine yayıldı; misk ve anber dolmuş gibi oldu. Türlü türlü beşaretler, avazlar ve sedalar zahir oldu.
Hatta, Resulüllah S.A. efendimizin amcası Ebu Leheb uyuyordu. O sedalardan uyandı; evi misk ve anber dolmuş gibi güzel kokular genzine girdi. Şaşırdı. Bakınca, yanında duran Süveybe namındaki cariyesini gördü; ona hitap edip sordu:
Resulallah B.A. efendimize yedi gün, anası Amine süt verdi: ern-mirdi. Yedi günden sonra, Süveybe emzirdi: bunun da Mesruc adında bir oğlu vardı. Hazret-i Halime gelinceye kadar bu Süveybe Resulül-Jah B.A. efendimizi emzirdi.
Bir rivayet..
Ebu Leheb vefat ettikten sonra, rüyada görüldü. Halinden suat edilince, şöyle dedi: Ne olmamı istersiniz?. Öyle ulu bir peygamberin amcası ol-
dum. Bana düşen: Ona Iman etmekti. Böylece cennetin nimetlerine
ererdim. Halbuki ben, onun en büyük düşmanı oldum. Küfürde, da-Ajette kaldım; cehennem ehlinden oldum. Ancak, bende iki hal var-dır; be iki hal sair cehennem ehlinde yoktur. Birincisi şudur: Pazartesi gecesi olduğu zaman, taa, salı gecesine kadar benden azap tahfif edilir.
İkincisi de şudur: Pazartesinin gecesinde ve gündüzünde, şehadet parmağımla orta parmağımı ağzıma sokup emerim. İkisinin arasın-dan soğuk bir su gelir. Onunla hafiflik bulurum, rahatlarım.
Bu olanların hikmeti nedir?.
Diye soruldaca şöyle anlattı:
Muhai..med pazartesi gecesi doğdu. Carlyem Süveybe bu do-ğumu bara müjdeleyince, onun doğumuna sevinip kendisini azad et-tim. Bu sebeple, o gece ve o günde benden azap alınıp hafifletilir. O carlyeme:
Var ona meme ver.
Diye emrettiğim için, o gece ve o gündüzde, parmağım arasından soğu su ile hafifler, rahatlar, ferah bulurum.
İbn-i Cevzi Rh. şöyle anlattı:
Ebu Lehep öyle bir kimsedir ki; Yüce Hak, kelam-ı kadiminde bir surede onu ve karısını zemmetti ve cehennem ehli olduklarını ha-ber verdi.
Böyle bir kafir, Resulüllah S.A. efendimizin doğumuna sevindiği için azabı tahfif olursa.. Cenab-ı Hakkı tevhid eden, Resulüllah S.A. efendimizi tasdik, getirdiğini kabul edip ümmeti olan kimsenin cehennemden azad olacağında ve llâhi rahmețe vâsıl olacağında asla şüphe yoktur.
O gece, bütün dünya putları yüzüstü düşüp kırıldı. Şeytanın tah-tı başaşağı çevrilip düştü. Melekler şeytanı tutup deryalara daldırdı. Kırk gün kadar denizlerde mahpus kaldı. Kurtulduktan sonra, kaçıp Ebu Kubeys dağına geldi. Çokça bağırdı, çağırdı sayha attı; feryad etti.
- Öyle bir helåkle helak oldunuz ki, şimdiye kadar böyle bir he lake uğradığınız yoktu. Bunun için, hiç bir ilaç yoktur.
Şeytanlar ona sordular:
Ne gibi bir hal zuhur etti?.
Onlara şöyle anlattı:
Bu doğan, Muhammed b. Abdillah b. Abdilmuttalib öyle bir sanlı peygamberdir ki, bütün dünyaya kılıçla gönderilmiştir. Bütün dünyada bulunan sirk ve küfrü kesecek mahvedecektir. Bütün dunya-ya magripten meşrika varıncaya kadar iman nuru ile münevver ve ver kalmayacaktır. Küfür ve dalalet chlini katledecek, hor ve zelll ki-İslam şerefi ile müşerref edecektir. Yüce Hakkın tevhidini duymayan lacaktır. Bunun define hic bir çare yoktur, lác kabul etmez bir istir, baki ve sabit kalacaktır. Ona ümmet olanlar, daima Yüce Hakkın af. Ümmeti, dini ve seriata icin nazil olan Kur'an kitabı kıyamete kadar fında, mağfiretinde, lutuf, kerem ve rahmetinde olacaklardır.
Sonra..
Yine, Resulüllah S.A. efendimizin doğduğu gece, bin yıldan beri söndu. O kadar söndü ki: Bin yıldan beri, içinde ateş yanan yerlerin yanıp duran sönmeyen, ateşe tapan Mecusilerin ateşleri tamamen İçinde kesin olarak ateşin hararetinden ve ısısından hiç bir eser kal-
madı; buz danu gibi oldu. Soğuğun şiddetinden su damlar oldu. Ve.. dünyada, Mecusilerin taptıkları nekadar ateş varsa... cüm
lesi söndü.
Faris diyarında Keşan'a yakın:
Sava
Dedikleri beldenin yanında akan fırat suyu vardı. Bunun çevre-sinde Yahudiler ve Nasraniler kilise ve manastır yapmışlardı. Bütün dünya kafirleri onlara tam itina edip izzet ikram gösterirlerdi. O gece, o su oradan tamamen çekildi. O kadar ki, onun yerinde sudan eser kalmadı. Hatta, orada çoktan beri ateş yanmış gibi sıcaklık ve hara-ret çıktı. Halk orada yürüdükte, ayaklarının altından toz kalkar oldu.
Sonra..
Kisra'nın yirmi iki şürfeli ve künküreli köşkünün on dört şürfe ve künküresi yıkıldı. Sekiz şürfe ve künküresi kaldı.
O vakitte padişah olan Nuşirevan b. Keykubad idi. O gece tahtı yıkıldı ve kendisi çok korkulu bir rüya gördü. Sabah olunca, bütün müneccimlerini, kâhinlerini ve rüya tabircilerini topladı; şöyle dedi:
Bu gece ben, çok korkulu bir rüya gördüm; bunu tabir edin.
Bunun üzerine sordular:
Gördüğün rüya nasıldı?. Anlat, tabirini yapalım.
Nuşirevan şöyle dedi:
Rüyamı söylemem. Siz bilin ve tabirini de yapın. Rüyamı bil-
meyenin tabirine inanmam.
KAHİN SATIH
Nuşirevan'ın bu sözüne karşılık onlar şöyle dediler:
Bu zamanda, senin rüyanı hiç kimse bilip tabir edemez. Meğer ki, Satıh'a adam gönderip ondan sorasın.. Belki o bilir; tabirini yapar.
Satch'in esas istzil. Rebin b Rebia idi. Kendisine Satih
207
Denilmesinin sebebi su idi Daima arka üstü yatardi, hic otura-mand Cunkü vücudunda cemcüme kemiğinden başka hiç kemik yok-Bunun hikmeti de şuydu İki kadının çiftleşmesinden halk olmus-to Halbuki kemik erkek menisinden olur
Bu Satih'in yeri Bahreyn de idi. Çok yaş yaşamışta Hatta dedik-lecine göre Satih'in o zamanda yaşı, otuz KARNI gecmisti, Her KARN se otur seneden fazla idi
Bu Satih, semavi kitapların cümlesini bilirdi. Kehanet ilminde
mahirdi
Yılda bir kere, Satih'ı altın bir taht üzerine koyup dışarı çıka rinlardı. Çevresine iklimlerden birçok insan yoplanırdı: onun anlattik-are dinlerlerdi. O da, bir sene icinde neler olacağını sövlerdi. Din-evenler de bütün söylediklerini yazıp saklardı.
Her neyse...
Nuşirevan, hususi hizmetçilerinden Abdülmesih isimli birini se-Satih'a gonderdi. Bahreyn'e geldiği zaman Hakkın işi, Satıh'ın çı-kacağı güne rastladı.
Abdülmesih, onun çıkmasını bekledi.
Satıh çıkınca, ilk başta, Melik-i Kisra'nın rüyasını beyan etti. Köşkünün şürefat ve künkürelerinin yıkıldığını anlattı. Sava gölünün Kuruduğunu, ateşperestlerin ateşinin söndüğünü haber verdi. Son-şöyle dedi:
ra Medayin meliki Nuşirevan çok korkulu bir rüya gördü. Arap stları ve hecin develeri geldi; Medayin şehrini doldurdu. Atlar, kendi
derelerini dışarı çıkardılar. Bunun manası ve hikmeti şudur:
Mekke-i Mükerreme'de, bir Nebiyy-i Ümmiyy-i Arabi Haşimi Mek-k. Ebtihi olar Hazret-i Muhammed S.A. doğdu. Öyle bir Muhammed
Ibrahim Halil'in a.s. en şerefli evladı ve Hatem'en - Nebiyyin'dir Öyle bir Muhammed ki, Tevrat ve İncil'de, sair semavi kitaplarda medh ü sena ile påk naatleri ve güzel vasıfları ayan olmuştur. Bun-dan sonra, bütün ålemin kâhinleri tamamen iptal oldu. Çünkü, bun-dan sonra şeytanlar, semada meleklerin birbirlerine verdikleri haber-leri dinlemek sureti ile çalmaktan men olundu. O kadar ki: Oranın. yakınına vardıkları zaman dahi, semadan bir ateş atılıp yakılacak-lardır. Çünkü, ilm-i ledün sultanı teşrif etti. Nuşirevan'ın gördüğü rü-yanın tabiri ve tevili şudur: Arabi atlılar, Hak tarafından kendisine vahly gonderilen şanlı nebinin ashabıdır. O şehirlerden, yerlilere ait develeri çıkarmalarının tabiri ve tevili de şudur. O şanlı nebinin' as-habi, o diyarları fethedip, oradakileri o diyarlardan çıkaracaklardır. Kasrın yıkılması, sekiz şürfe ve künküresinin tabiri de şudur: Nuşi-revan'ın ardından tam sekiz melik gelecektir. Bunlar tamam olduk-tan sonra, o diyar fetholunacaktır.
Ateşperestlerin ateşinin söndüğü, Sava gölünün kuruduğu şuna İşarettir: Mecusilerin, Yahudi ve Nasara taifesinin batıl inançları, kü-für ve daláletleri hızını kaybedecek ve silinecektir. O şanlı Peygamber
ve bilyok Resul getirdiği muazzam delillerle bütün Alemi iman nuru ile aydınlatacaktır
Batih, bunları anlattıktan sonra, çokça ağladı. Sonra şöyle dedi: Batih'ın ömrü ar kaldı. O şanlı Peygamberin peygamberliğini ilan edeceği günlere yetişemez. Bunun için hasret duyarım. Hüzünle nir, kendim için ağlarım.
Abdülmesih, Batih'tan bu işittiklerini yazıp ezberledi; gelip Nuşi-revan'a haber verdi; anlattı.
Hasil
Resulüllah B.A. efendimizin doğumları ile zuhur eden alâmetler coktur
Resulültah SA efendimizin nuraniyeti, ruhani yaratılışı, cisma-ni yaratılışı dolayısı ile: Adem'den as. Itibaren, Alem-i vücuda teşrif buyuruncaya kadar soyundaki babalarına ve sadrında büyüdüğü ana-ların bu şanlı nur hürmetine nice ilahi lütuflar ve üstün keramet-ler ihsan olunmuştur.
Resulüllah SA. efendimizin anası Amine'nin yüklü bulunduğu sırada, doğum sırasında, kendisine olan teşrifat ve tekrimat, o anda beliren alametier, doğum sırasında zuhur eden irhasat ve hayret ve-rici haller tafsilen yazılmak istense, nice cilt kitaplar dolardı. Yine de, binde biri tamam olmazdı. Çünkü, onların haddi hesabı yoktur.
MEVLID KANDİLİ
Resulüllah S.A. efendimizin doğduğu geceyi tazimle ihya edenler, kadir gecesini ihya etmiş gibi sevap alırlar. Hem de, bol bol.. bunda hiç şüphe yoktur.
Hundandır ki, her sene, o mübarek gece geldiği zaman, gafillere ve türlü türlü işlerle dünyaya dalanlara bildirmek için, anlatılan bol sevaba nail olmalarını temin zımnında minarelerde kandiller yakıp herkesi agåb ederler. Bütün İslâm beldelerinde o geceye tazim ve tek-rim ederler.
Şimdi..
Her Iman sahibine yakışan odur ki: O geceye ve o aya tazim edip Resulüllah S.A. efendimizin doğuşuna sevgi izhar ede.. O geceye tazim babında şunları yapmak gerekir:
Sadat-ı kiram, Resulüllah S.A. efendimizin çocuklarıdır; bunla-ra sevgi gösterip tazim edilmelidir. Din alimleri, peygamberlerin varisleridir
; bunlara sevgi göster-meli, tazim etmeli ve ziyafetler verilip ikram olunmalıdır. İlim taliplerine, zayıflara, fakirlere, dul kadınlara, yetimlere ih-san edilmelidir.
Bütün bu anlatılanların değerini takdir edip, nekadar sevgi gös-termeye güç yetiyorsa.. o kadar sevgi göstermelidir. Hülasa: Resulül-lah S.A. efendimize tazim niyeti ile o gece ne türlü amel işlense ca-indir. Mesela: Ziyafet verilebilir; vaaz ettirilir; Kur'ân okutturulur; bunların hepsi de guzeldir.
Yazılan mevlid-i şerifi okutup, hazır olan din kardeşlerine şeker-ler ve şerbetler ikram edilmesi güzeldir.
Replüllah SA efendimizin dunya Alemine tesrif buyurduklar kim olunduğu zama tam cim ayağa kalkmak üzeldir Bun okunan mevlid-serife tegazini karışmamak sartu lan yapan ecir ve seva sam clumacağında supbe yoktur Ancak rair değlidir
teganini olursa Bira, teganni Be Kur'an cikumak da haramu Kur'an Kerim talkıp gitmesi, dinlememesi ikimdur. Mevlid-serif ve hier de boy-tegaani ile okunduğu zaman, dinleyenlerin engel olması, olmuyorsa ledir. Çünkü teganini bütün dinlerde haram olmustur.
Bir hikkye:
Muhammed
b. Hatim söyle anlattı:
Mısır diyarında bir adam vardı. Her sene mevlid gecesi olun-ca. Resulüllah SA. efendimize tazim icin sadat-ı kiramı, ulema-i iza-mi bütün fakir, zavif. caresizleri ve vetimleri davet eder: büyük ziya-fetlerle onlara ikram ederdi. Vaaz, ettirir: Kur'an-ı Kerim cesitli ka-deler ve Resulüllah B.A. efendimize medhiyeler okutmak sureti ile. Resulallah S.A. efendimize ikramı icra ettirir, gelenlerin hepsine ivi-Ukte insanda bulunurdu. Bu kimsenin vakınında bir Yahudi konmsa-vard O Yahudinin karısı kocasına sövie sordu:
Bu komşumuz, her sene bu gecede, bu kadar adam çağırır, şu andar büyük ziyafetler verir; çokça mal harcar. Bunun sebebi nedir? O kadının kocası olan Yahudi şöyle dedi:
Bu gece, onların peygamberlerinin doğduğu gecedir. Ona ye-tistiğinden peygamberlerine ve doğduğu geceye tazim ederler.
O gece, o Yahudinin karısı rüyasında bir kimse gördü: Gayet gü-el yüzlü ve çokça heybetli idi. O kadar ki: Yüzünün nuru güneşi bas-unyordu. Çevresinde çokça ashabı vardı. Yüzleri sabah yıldızı gibi parlıyordu. Gelip o ziyafet veren adamın evine girdiler.
O Yahudi kadın, onun güzelliğine hayran oldu. Gitti, ashabından birine şöyle sordu:
Bu kimdir?. Ben, bunun gibi böyle nurlu, güzelliği ve cemali tath nur yüzlü bir kimse görmedim.
Bu soruyu sorduğu sahabe ona şöyle dedi:
Bu zat-ı şerif, fahr-i álem âdemoğullarının efendisi Allah'ın Resulü ve Allah'ın Habibi Hazret-i Muhammed'dir. Bu ev sahibi ona tarim ve tekrim ettiği için memnun oldu ziyaretine geldi.
Bunun üzerine, o Yahudi kadını, o sahabeye tekrar sordu:
Burada durup beklesem, dışarı çıktığı zaman ona bir şey söy-
lesem, acaba bana bakıp sözüme cevap verir mi?. Kadının o sorusuna karşılık, sahabe şöyle dedi:
Bekleneğe ne hacet. İçeri gir; oturdukları yere git. İstediğin gibi sor. Onun huzuruna varmaktan hiç kimse geri bırakılmaz. O, her-kese cevap verir. Hiç kimseyi ve seni mahzun bırakmaz.
Bundan sonra, o Yahudi kadını içeri girdi. Resulüllah S.A. efen-dimizin huzuruna varınca gördü ki: Nura gark olup oturmuşlar. Çev-resinde seçkin ashabı var.
O Yahudi kadını Resulüllah S.A. efendimize hitap edip:
Deyince, Resulüllah A. efendimiz, o Yahudi kadına:
Lebbeyk
Dive cevap verdi. Bunu duyan o Yahudi kadını hayret edip le dedi
бу-Brain gibi allcenap bir peygamber, benim gibi miskin bir Ya hudi kadına
Lebbeyk.
Lafam ile cevap verir mi?. Halbuki ben, senin dininde bile değilim. Bunun üzerine, Resulüllah SA efendimiz şöyle buyurdu:
Ben, senin yüzünü gördüğüm zaman anladım ki: Allah- Ta-ATA SANA Islam dinine hidayet nasib edecektir. Iman nuru ile müser. ref kılacaktır. Bunun için sana:
Lebbeyk
Lafzi ile cevap verdim.
Bundan sonra, o Yahudi kadın şöyle sordu:
Sen, kerem sahibi bir peygambersin, Gerçekten büyük bir ah-taka sahipsin Hal böyle iken, buraya teşrif buyurmanızdaki sır ve hik met nedir?.
Onun bu sorusuna karşılık, Resulümüz ve şefaatçımız Muham-med S.A. efendimiz saadetle şöyle buyurdu:
Bu evin sahibi beni sevdiği için, çocuklarımı, ümmetimin âlim-lerini ve hafızlarını, fakirlerini ve zayıflarını, miskin, yetim ve salih-leri davet edip ziyafet verdi. Bunca mal harcayıp in'am ve ihsanlar vaptı. Ben de, Yüce Hak'tan izinli gelip, kendisini ziyaret için evine girdim. Ta ki: Yüce Hak, benim buraya gelmem hürmetine bu evi ve içinde olanları cümle kaza ve belalardan, afattan ve sıkıntıdan koru-yup, türlü türlü rahmetine ve çeşitli nimetine nail eyleye. Selâmette ve afiyette daim kıla..
Bunun üzrine, o Yahudi kadını şöyle dedi:
Ben de senin dinine girsem, bu gibi ziyafetler, tazim ve tek-rimler eylesem bana da gelir misiniz?
Resulüllah S.A. efendimiz şöyle buyurdu:
-Evet, gelirim.
Bundan sonra, o Yahudi kadın şöyle dedi:
-Ben, batıl dinimden döndüm. Şehadet ederim ki, Allah'tan
başka ilah yoktur; şehadet ederim ki, sen Allah'ın resulüsün. Ve.. İslâm şerefi ile müşerref oldu. Şöyle ahd etti: Büyük bir mev
lid şenliği tertipleye, sahibi bulunduğu malı, o yolda feda edip harca-ya..
Uykudan uyandığı zaman; kendisini nura gark olmuş, kalbini İman nuru ile açılmış, sübhan olan Yüce Hakkın hidayetine mazhar olmuş buldu.
Sabah oldukta, kocasının evden çıkmasını bekler oldu. İçinden söyle diyordu:
171 Kocan dışarı çıkınca, hakime gideyim; iman ve İslâmimi 12-har edeyim Kocamdan bos dustuğum için, bugün alacağım mikdarı sart ecideyim, neyim varsa hepsini harcayıp ziyafet vereyim ve büyük bir mevlid senligi hazırlayayım. Böylece, Resulüllah S.A. efendimize bathitk peydah edeyim.
Böyle düşünup dururken, kocası kendisine şöyle dedi:
Nekadar tavuk, kuzu ve başka her ne istersen söyle; gidip alavim. Ziyafeti güzelce hazır edelim.
Kadın sordu:
Nasıl bir ziyafet!?.
Kocası şöyle dedi:
Senin gördüğün rüyayı ben de gördüm. İslam dinini kabul edip, iman nuru ile ben de müşerref oldum. Resulüllah S.A. bana söy-Je emretti:
Senin malın yoktur. Hanımın vereceği ziyafete yardımcı ol. Böylece sen de bu yardımın sayesinde, o şereften meramına nail olur
sur Kadın, kocasından bunları dinleyince, pek hoşlandı; memnun ol-du. İkisi de hâkim huzuruna çıktılar; imanlarını aşikâre ettiler.
Şimdi..
Bu olan durumu düşünelim.
Resulüllah S.A. efendimize can ve malla sevgi gösterip tazim eden kimsenin komşusu olan Yahudilere iman ve İslam ihsan olunuyor. böylece rahmete ve hidayete nail oluyorlar. Acaba, bu tazimi yapanın kendisine ne gibi ihsanlar olunacaktır?. Düşünmeli..
Bunu anlamalı ve öğüt almalısın.
Yüce Hak, cümlemizin ömrü son buluncaya kadar, Resulüllah S.A. efendimizin tazimine ve sevgisi yoluna irşad eylesin. Bu yolda ba-şarı ihsan eylesin. Onun sevgisinin belirtisini, bütün erkek ve kadın müminlere bir ihsan olarak nasib eylesin. Bu yolda, kolaylık ihsan bu-yursun.
Amin!.
Feygamberlerin ve resullerin efendisi hürmetine.. Hepsine, Al-lah- Taala'dan salát ü selâm olsun.
54. İsim SİRAC. (Sallallahü Taâlà aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selám eyle.
Yüce Hak, Resulümüz ve şefaatçımız S.A. efendimizi, Kur'ân-ı Kerim'de:
- Nurlu SİRAC (kandil).» (33/46)
Meâlini taşıyan âyet-i kerime ile anlattı.
Resulüllah S.A. efendimizin peygamberlik durumu açık, risaleti belli bir şekilde beyan edilmiştir. Yüce Hak katından getirdiği şeyler le irfan sahibi müminlerin kalblerini pürnur ettiği için, kendisine.
İsmi verildi. Ayrıca, bu SIRAC ismi güneşe ve aya da verilir. Re-sulüllah S.A. efendimizin nuru; güneşin ve ayın nurundan fazladır. Hatta, Resulüllah S.A. efendimizin zatı nurun aynıdır. Bütün âlemi kıyamete kadar hidayet nuru ile aydınlatacağı için; kendisine:
SIRAC.
İsmi verildi. Allah-ü Taåla ona salát ve selâm eylesin.
55. İsim: MISBAH. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.
Bu isim de, mana itibarı ile, SİRAC ism-i şerifi gibidir. Ancak, MISBAH ismi,aya, güneşe verildiği gibi, yıldızlara da verilir.
Bütün dünyada olan küfür, dalálet ve isyan ve mekruh şeyler onun nuru ile izmihlale uğradı. İslâm ve iman nuru ile her yanı nu-ra gark ettiği çeşitli taat ve İbadetle âlemi aydınlattığı için, ism-i şe rifine.
MISBAH.
Denildi. Allah-ü Taâlâ ona salāt ve selâm eylesin.
56. İsim: HÜDA. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salāt ve selâm eyle.
HUDA.
İsmi, masdardır. (Masdar: Kelime üreten kök isim, manasına-dır.) Resulüllah S.A. efendimize verildi. Cümle müminleri, Hakkın yo-luna bütün gücü ile irşad edip delil olarak yol gösterdiği, devamlı ni-metler meyanında sayılan cennet nimetlerine ulaştırdığı için, ism-i şerifine:
173 Sirk ve tuğyan ehlini iman ve İslâm'a irşad ve hidayet; mümin-jeri taata ve ibadete irşad, bu yolda onlara delil olduğundan ism-i şe
riflerine MÜNDI
Denildi. Allah-ü Taâlà ona salat ve selâm eylesin.
Bazı nüshalarda bu isim:
MEHDIY.
Olarak gelmiştir. (Bizim bu esere aidığımız metinde de böyledir. )
Manası su olur:
İrşad eden, başr.ya erdiren.
Ne var ki, bu mana ile bu ism-i serii aşağıda gelecektir. Bazı nüs-
hada ise, bu isim:
MÜHDİ.
Olarak alınmıştır. Manası şu olur: Hediye ve ihsan, atiyye. Resulüllah S.A. efendimizin vücud-ü şerifleri, nübüvvet ve risa-Alemlerine bir hediyesi ve ihsanı manasında, ism-i şerifine: leti bütün âleme rahmet ve saadet olduğundan, Yüce Hakkın cümle
MÜHDİ.
Buyurulmuştur. Allah-ü Taâia ona salât ve selâm eylesin.
58. İsim: MÜNİR. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.
Resulüllah S.A. efendimiz sırf nurdur. Bütün âlemlerde olan nur, ondan olduğu için; ism-i şerifine:
MÜNIR.
Denildi. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.
59. İsim: DAI. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selåm eyle.
Bu isim, ismi faildir. Sübhan olan Yüce Hak, Resulüllah S.A.
efendimizi bu isimle Kur'an'da şöyle anlattı:
--..Ve onun emri ile Allah'a davetçi.» (33/46)
-«Allah'ın davetçisine icabet ediniz.» (46/31)
DAİ, lafzı her iki âyet-i kerimede de vardır ve: DAVETÇİ mana-
sinadır.
Resulüllah S.A. efendimiz, bütün halkı aın ve imana, doğru yola davet etti. Davetine icabet edenler için, cennet ihsan olundu. İcabet elmeyenler, küfür ve azgınlıkta kalanlar ise.. cehennemde ebedî kala-caklardır.
Denildi. Allah-ü Taálá ona salât ve selâm eylesin.
60. Isim: MED'ÜVV. (Sallallahü Taálá aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selåm eyle.
Bu isim: Arap dili kaidesine göre, ism-i mfe'ul sığası ile gelmek-
tedir.
Şanı yüce, nimeti yaygın, kendisinden başka ilah olmayan Al-lah-ü Taálá; Resulüllah S.A. efendimizi, mahlukatı yaratmadan ev-vel yarattı. Dünya âleminde ve ahiret åleminde davet edildiği zaman-larda doğru konuşarak icabet ettiği için ism-i şerifine:
MED ÜVV.
Denildi. Allah-ü Taâlà ona salát ve selâm eylesin.
Allah-ü Taâlâ, cümle mahlukatı yaratmadan önce, Resulüllah SA. efendimizin nurunu yarattı.
Deyince de gitti. Böylece, Yüce Hakkın davetine icabet etti; onun emrine inkıyad etti. Bunun üzerine, Yüce Hak şöyle buyurdu:
İzzetime celălime yemin olsun ki, ben: Senden daha sevgili bir kul yaratmadım. Sen, bana cümleden sevgilisin. Ben ancak, senin-le bilinirim. Cümle nimetlerimi, lütuflarımı, keremlerimi ancak senin vasıtanla kullarıma vereceğim. Ve.. ancak, senin sebebinle itap ve azab edeceğim. Sevabı da ancak senin sebebinle veririm.
Bundan sonra, sair mahlukat yaratıldı. Resulüllah S.A. efendi-miz ise.. yaratılan âlemlere rahmet olarak peygamber gönderildi. Ken-disine Kur'ân-ı Kerim indirildi; şöyle ferman buyuruldu:
-Ey Nebi, Rabbından sana indirileni tebliğ et.» (5/67)
Ey Nebi, biz seni elçi olarak gönderdik.» (33/45)
-Ey bürünüp yatan, gecenin bir kısmında kalk.» (73/1-2)
-Ey bürünüp sarınan, kalk; çekindir.» (74/1-2)
Bu davetlerden sonra, mirac gecesi:
Yaklaş, ey halkın hayırlısı; yaklaş, ya Ahmed; yaklaş, ya Mu-hammed.
Diye nida edildi. Allah-ü Taâlâ'dan ona salât ve selâm dileriz.
Bu yapılan nidalardan ötürü, Resulüllah S.A. efendimize:
MED'UVV.
İsmi verildi. Bir başka sebep de şudur:
Kıyamet günü, insanlar mahşer yerine toplandığı zaman, Resu-lüllah S.A. efendimiz şefaat için mübarek başını secdeye koyacaktır. Bunun üzerine kendisine şu nida gelecek:
Ya Muhammed, başını kaldır, sefaat et, sefaatın kabul edile cektir. Iste; istediğin kadar verilecektir. Iste, Resulullah S.A. efendimize bu nida yapıldığından ism-i şeri-
MED'UVV.
Denildi. Allah-ü Taala ona salat ve selâm eylesin.
61. Isim: MÜCIB (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salat ve selâm eyle.
Misak alındığı gun, basta ve herkesten evvel:
Ben sizin Rabbınız değil miyim?.
Hitabina:
- Bell.. (Evet.)
Diye cevap verdi. Bunun için, Resulüllah S.A. efendimizin ismine.
MUCIB.
Denildi. Bir başka mana da şudur:
Resulüllah S.A. efendimiz bu vücud âlemine teşrif buyurduktan senra, bütün ilahi emir ve yasakların gereğini yapmakta; insanları davet ve ahkâmı onlara tebliğ işinde, Rabbına itaat ve inkıyad işinde tam dürüst olduğu için, zat-ı şeriflerine:
MUCİB.
Denildi. Bir başka mana da şöyledir:
Resulüllah S.A. efendimiz, ashab-ı kiram tarafından bìr koyun paçası yemeğe davet edilse dahi, bir arpa ekmeği yemeğe davet edilse dahi; yani: Nekadar az şey için olursa olsun; davet edildiği her yere icabet ederdi. Hiç kimseyi mahzun etmezdi. Davetlere icabet ederek, davet edenleri mesrur ederdi. Kendilerine:
-MUCİB.
İsminin verilmesindeki bir mana da budur.
Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.
62. İsim: MÜCAB. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.
- MÜCAB.
Lafzı, Arap dili kaidesine göre; ism-i mef'uldür.
Yerleri ve gökleri Ketm-i Ademden vücude getiren, hacetleri bi-tiren Yüce Allah, Resulüllah S.A. efendimizin bütün dualarını ka-bul buyurdu. Tazarru ve niyazlarını katında makbul kıldı. Bütün te-mennileri kendisine ihsan olundu. İnsi ve cinni imana davet, ima-
Getirdiği din, kıvamete kadar sabit kalacaktır. Dini sair dinlere na irsad, taat ve ibadete davet ve irsad isinde kendisine icabet olundu Bütün bu anlatılan işlerde kendisine itaat olunduğundan, påk isim-üstün gelecektir. Seriatının ahkâmı da cünileve icra olunacaktır.
Jerine:
MÜCAB.
Denildi. Allah-ü Taåla ona salât ve selâm eylesin.
63. İsim: HAFİYY. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.
HAFİYY.
Lafzı, Arap dili kaidesine göre ism-i faildir.
Resulüllah S.A. efendimize, hangi müşkilat olursa olsun; sorul-duğu zaman, her birine hakikatı ve künhiyle cevap vererek, hiç bir süpheli yan bırakmadığı için, ism-i serifine:
HAFIYY.
Denildi. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selåm eylesin.
Nitekim bu mana, Kur'an-ı Azim ve Fürkan-ı Kerim'de kendisi
hakkında şöyle buyuruldu:
-Tam manası ile biliyormuşsun gibi, onu sana sorarlar.» (7/187)
Bazıları da:
-HAFIY Y.
Lafzını, itina manası taşıyan:
HAFİYY.
Kelimesinin kökünden geldiğini söylemişlerdir. Bu manaya göre, Resulüllah S.A. efendimiz; Müslümanların işini görmeye, tevhid ehli kimselerin yararlı hale gelmelerine, dine yardım etmekte ve kâfirler-le mücahede işinde tam manası ile itina edip ziyade ihtimam göster-dikleri için, påk isimlerine:
HAFİYY.
Denildi. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.
*
64. İsim: A FÜV V. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.
- AFÜVV.
Lafzı, Arap dili kaidesine göre, mübalağa ile ism-i faildir.
- Çok çok affeden.
Demeğe gelir.
Resulüllah S.A. efendimiz, kendisine kötülük edenlerden intikam almaya gücü yettiği halde fazilet ve kerem icabı intikamdan vazge-çer, bırakırdı. Kendisine kötülük edenin suçundan geçip affetmek dai-ma güzel âdetleri idi.
177 Uhud gazasında, Resulüllah S.A. efendimizin vüzü yara aldı, mü-carek kanları akmava basladı. Bu hal, ashab-ı kirama ağır geldi. Re-
du. ere ar. n-
sulillah S.A. efendimize: Müsriklere beddua edin.
Dive nivaz ettiler. Onların bu arzularına karşılık, Resulüllah S.A.
efendimiz, söyle buyurdu:
«Ben, insanlara lanet etmek icin peygamber gönderilmedim. Hakka irsad ve islahları icin rahmet olarak peygamber gönderildim.» Sonra, onların bağışlanmaları ve
ettiler. hidavetleri icin Yüce Hakka dua Kendisine büyü yapıldığı ve yemeğine zehir katıldığı yapanları öldürtmedi; affetti.
zaman; bun-ları Hasılı: Kendisine eza ve suikasd edenlere, ceza verilmesi için hiç kimseye intikam emri vermedi.
Cihaddan başka bir verde, mübarek elleri ile hiç kimseye vurma-dh; böyle bir şey adetleri değildi.
ederlerdi. Bütün ümmetini affa tesvik eder: affetmenin faydalarını bevan
Affa dair çok hadis-i şerif rivayet edilmiştir: onlardan bir kaçını
Şöyle buyurdu: anlatalım.
Bir kimse, öfkesini icraya kadir iken, kendisini tutup öfkesini yutarsa.. Yüce Hak, onu kıyamet günü halkın önünde davet edip şöy-je buyurur:
Sen, kulumun cürmünü affettin. Ben de sana bir huri kızı ih-san ettim. Git, hurilerden hangisini istersen al.»
Bir başka hadis-i şerifte ise, Resulüllah S.A. efendimiz şöyle bu-yurdu:
«Mükafatları Allah'a kalan kimseler neredeler, onlar cennete
girsinler. Diyerek, bir münadi seslenir. Kendisine:
Allahım, bu ismin sahibi zata salát ve selâm eyle.
VELITT
Killment vumi yedi kadar manaya gelir. Buradaki manat, Re ullah SA. efendimiz hakkında
NASIR
Ollman muhtemeldir. Yani Yardım eden. Bu manaya göre; Re-SA. efendimiz. Dine, din ehline, fakiriere, zayıflara, miskin-Jere, daima yardim ettiği için, ism-i şeriflerine:
VALIYY
Denildi
VELIYY.
LAB, ASTI JAmanda
Arif, irfan mhibi
Manasma da gelir. Bu manaya göre: Resulüllah S.A. efendimiz Vüce Hakka karp en iyi marifet sahibi olduğu için, kendisine:
-VELIYY.
lumi verildi. Allah-ü Taálá ona sajat ve selâm eylesın.
Bamları da, şöyle anlattı:
VELIYY, yakın; manasına gelir. Bu duruma göre mana şu
olar: Resulüllah SA. efendimiz, sübhan olan Yüce Hakka cümleden ya-kım olduğu için, Allah-ü Takla'nın rahmetine cümleden ileri olduğu
için: ism-i şerifine:
-VELIYY.
Denlidi. Allah- Taálá ona salât ve selâm eylesin.
Buraya kadar anlatılanlar:
-VELIYY.
Lafını ism-i fall olarak ele alanlara göredir. Bazıları da:
VELİYY.
Lafuni ism-i meful manasında almak gerekir.
Dediler. Bu durumda mana şöyle olur:
Celal sahibi Yüce Allah, Resui-ü Ekrem S.A. efendimize, herhalde nusret verip yardım ettiği için, ism-i şerifine:
VELIYY.
Denlidi. Allah-ü Taäjä ona salât ve selâm eylesin.
ti. Ancak:
Resulüllah SA. efendimizde: Risalet, nübüvvet ve velayet birleş-
Bu üçünden hangisi daha faziletli yanıdır?.
Diyerek, ulema arasında ayrı ayrı görüşler ileri sürüldü. Her birl-rán, diğerinden daha faziletli oldáğuna dair görüş vardır. Bunların
179 tercih şekilleri, FASİ'nin şerhinde anlatılmıştır. Tafsilini görmek is-teyenler, oraya baksınlar. (1)
66. Isim: HAKK. (Sallallahü Taala aleyhi ve sellem.)
Re
Allahım, bu ismin sahibi zata salát ve selâm
eyle. Burada anlatılan HAKK ism-i serifi, Yüce Hakkın güzel isim-leri arasında sayılır. Allah-ü Taalá. Kur'an-ı Kerim'de bu ism-i şerifi. peygamberine ikram olarak vermiştir. Bunun için şöyle buyurdu:
-Rabbinizdan size HAKK geldi.» (10/108)
Bir başka âyet-i kerimede ise, şöyle buyuruldu:
Tarafımızdan, kendilerine HAKK geldiği zaman..» (10/76) Her iki âyet-i kerimede de, HAKK lafzından murad: Resulüllah
S.A. efendimizdir. Bunun manası şudur: Resulüllah S.A. efendimiz, davet ettiği dinde ve tebliğ ettiği seriat ahkamında, HAKK'dır. Dini ve şeriatı, kıyamete kadar tağ-tebdil olmaktan, batıla alt kikatta ve üstünlükte daim ve sabit olduğundan ism-i påklerine:
HAKK.
Denildi. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.
67. İsim: KAVİYY. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.
Resulüllah S.A. efendimiz, Yüce Allah'ın emrini yerine getirmek-te, yasaklarından içtinap etmekte, şer'i hükümlerin infazında, şanı yüce Allah'ın haklarını ve kulların hakkını ifa etmekte, şeriat ile ha-kikatın arasını bulmakta tam manası ile kudretlidir; güçlüdür. Bu manada, hem KAVİYY, hem de şediddir. Böyle olduğu için påk ismine:
ra:
KAVİYY.
Denildi. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selám eylesin.
68. İsim: EMIN. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.
(1) FASI: Deláil-ül-Hayrat üzerine şerh yapan bir zatın lakabıdır. KARA DAVUD kadar değilse de, o da kısa ve özlü bir şerh yapmıştır. Sadeleştirmemizde ondan faydalandık; ancak elimizdeki FASİ nüshası Arapçadır.
Diye verilen ism-i şerifi ile bilinirdi; meşhurdu. Hatta, peygam berliğini ilan etmeden evvel, Kureyş taifesi ona:
Muhammed EMİN.
İsmini vermişlerdi. Allah-ü Taalà ona salât ve selâm eylesin.
Kur'anı Kerim'de:
O makamda kendisine itaat edilen EMİN'dir.» (81/21)
Buyuruldu. Bir manaya göre; burada anlatılan: EMİN lafzı ile Resulüllah S.A. efendimizdir.
Resulüllah S.A. efendimiz, kendisine gelen vahiylerin cümlesini tamamı tamamına hıfzına almış, zabtetmiş; ne fazla ne de eksik üm-metine bildirmiştir. Bu manada dahi EMİN olduğu için, zat-ı påki-ne yerde ve gökte:
EMİN.
İsmi verilmiştir. Nitekim bu manayı, Resulüllah S.A. efendimiz
bir hadis-i şerifinde şöyle anlattı:
-«Ben, yerde ve semada EMİN'im.»
Ayrıca, Fetih suresinde sübhan olan Yüce Hak şöyle buyurdu:
"...Ta ki, Allah senin gelmiş ve gelecek günahlarını bağışlasın.
(48/2)
Bu mana açısından bakılınca, Resulüllah S.A. efendimiz itaptan ve ikaptan tam manası ile EMİN 'dir. Mübarek ismine:
- EMIN.
Denilmesinin bir sebebi de bu olsa gerektir. Allah-ü Taâlâ ona sa-lát ve selâm eylesin.
69. İsim: ME'MUN. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm evle.
İsm-i mef'ul olarak gelmiştir.
Resulullah S.A. efendimizden bir zarar, zulüm, şer görmekten yana; yaratılmışların tümü: Kurt, kuş, insan, cin emindir
Resulüllah S.A. efendimizden bize daima hayır gelir; başka bir şey gelmez.
Diyerek, hepsi ondan emin oldukları için, påk zatlarına:
ME'MUN. (Emniyet ve itimad edilen.)
Denildi. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.
70. İsim: KERİM. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.
Allah-ü Taâlâ, Resulüllah S.A. efendimiz için, Kur'an-ı Kerim'de:
«Gerçekten o, KERİM resulün sözüdür.» (69/40)
Buyurdu; Resulüllah S.A. efendimizin KERIM ismini anlattı.
183 Bir hadis gerifte ine bizzat Resulüllah BA efendimiz söyle bu-yurdu
övünmek için söylemiyorum. ve Ahirierin KERİM'iyim, bunu
hamide, nüut u celile ile sifatlanmış bir zatti ziyade cermii ve sifat-1
Allahü Taklá cümle kullarından daha fazla ikramda bulunmuş iği ve büyüklüğü itibarı ile kendisi ile övünülecek bütün sıfatlar on tu Yani Resulullah, efendimize. Zatının güzelliği, huylarının iyi da mevcuttu. Hasepte ve nesepte, ilimde ve hilimde, insanları affet mekte, fukara, zayıf, dul kadınlara, yetimlere ve muhtaçlara İyilik elmekte ondan üstünü yoktu. Istenmeden, hiç bir vasıta araya konma-dan herkese thaanda bulunurdu.
Iste, anlatılan manalarda; keren itibarı ile herkesten ileri oldu-ğu için, påk isimlerine:
KERIM
Denildi. Allah-ü Taála, ona salát ve selâm eylesin.
71. Isim: MÜKERREM. (Sallallahü Taälä aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salát ve selâm eyle
Bu isim: Arap dili kaidesine göre; tef'll babından ism-i mef'uldur. Resulüllah S.A. efendimizin ism-i şerifleri tafsilatlı anlatılırken verilen manaların cümlesi Allah-ü Taala'nın fazlı ve ihsanıdır.
Yüce Allah, Resulüllah S.A. efendimizin zatını cümle mahlukun dan, hatta nebilerden ve resullerden daha kereme nail eyleyip fazilet Ii kılmıştır. Böyle olduğu için, övülen ve beğenilen sıfatlarına:
MÜKERREM.
İsmi verildi. Allah-ü Taálá ona salát ve selám eylesin.
72. İsim: MEKİN. (Sallallahü Tadlá aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.
Allah-ü Taâlâ Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurdu:
20) -Kuvvet sahibidir; arşın sahibi nezdinde çok itibarlıdır... (81
Burada geçen:
-«İtibarlı.»
Lafzı, MEKİN İsminin karşılık manasıdır. Bundan murad, Ri sulüllah S.A. efendimiz olduğu söylenir. Çünkü, Resulüllah S.A. efer dimiz, Yüce Hakka yakınlık bulmuş; hissi, yani: Maddi ve manevi tar İtibar görmüş ve yüksek mertebeye ermiştir
11661 Yaroyn kotu olam it kapar, oturması kotu olana unutkanlık (gergeklik. gomaralik) gelir (Balikesir'de kullanılışı: Yürüyüşü kötü olanı it kapar. aturmast kötü olan pot yapar)
11662. Zamansız serçe ölmez.
11663. Zayıf düşünceden ölür, semiz yağdan ölür.
11664. Zayıf toklu saklarsan, ağzın burnun yağ olur.
13665 Zehir içen bir (kez) ölür, ant içen bin (kez) ölür.
13666 Zorla ava giden it, tavşan yakalamaz.
NORVEÇ ATASÖZLERİ
13667. Acıyla karşılaşan insan, onu asla unutmaz.
13668 Aile, dosttan yakındır.
13669. Barışın kurduğu kentleri, savaş yıkar.
13670. Her şey yandıktan sonra, ateşi söndürmenize gerek olmaz.
13671 Insanın dostundan iyisi olmaz.
13672. Mustafa Kemal gibi düşünmek. (Herhangi bir sorun karşısında, çözümu olanaksız olduğu düşüncesiyle hemen kestirmeden teslim olma eğiliminde olan, ne yapıp edip bir çözüm üretmek için yaratıcılığını zorlama zahmetine katlanmak istemeyen ruh ve zihin tembeli kişilere söylenir.)
13673. Yalan dört mala gider, gerçek adım adım yürür, ama gene de vaktinde yetişir.
OĞUZ ATASÖZLERİ
13674. Ağlama ölü içün, ağlagil deli içün.
13675. Ak akça, gara (kara) gün içündür.
13676. Al ile aslan tutulur, güç ile keçi tutulmaz.
13677. Alp ere korku vermek, ayıp olur.
13678. Arap toyunca yeyir, Türk ölünce yeyir.
13679. At binenindir, kılıç kuşananındır.
13680. At kulağı sak (uykusu hafif) olur.
13681. Az söyle, uz söyle!
13682. Azacık aşım, govgasız (kavgasız) başım.
13683. Cihan içinde her eşya sebepdir, sebepsiz nesne yokdur, bu acepdir. (Yazılı edebiyattan alınmıştır.)
Varikhum kızı ölmeden, yoksulun kızına gün doğmaz.
Varhkliva bayram etmek kolay
Varlıkliva pazar, kendi evinde,
2008 Varna soylu katına, varlıklıysan o gelir senin yanına.
1000 Veren comert değil, alan comert.
Verirsen ahrsın, ekersen biçersin.
Yabaml at kovalayan, toz kovalar,
11002. Yağmur yağarsa, kartal yavrusunu korur; dolu yağarsa, kendi başını korur. (Eski bir Uygurca metinde geçen bu atasözünün benzeri, hem Nogay, hem de Aumuk lehçelerinde vardır.)
11601. Yakında duran dişleşir, uzakta duran kişneştir.
11504. Yalancı baş köşeye bir (kez) oturur, ikinci (kez) oturamaz.
13605. Yalancının doğru sözü de boşuna (olur).
11606. Yalanın kökeni kısar(dır).
13607. Yalnız konuşmakla söz olmaz, tek ağaç kulübe olmaz, gizli yenen aş olmaz.
13608. Yalnız koyunu, kurt yer.
13609 Yalnızın yayı kalsa da bulunmaz, dölü kalabalık olanın oku da kalsa bulunur.
13610. Yanılmayan er olmaz, sürçmeyen at olmaz.
13611. Yarı doymuş kursaktan, ılı yatak (daha) iyidir.
13612. Yarınki tavuktan, bugünkü yumurta artık (daha iyidir).
13613. Yaşı denk gelen arkadaş değil, sözü (aklı) uyan arkadaş(tır).
13614. Yaşını gizleyen genç olmaz, gizli yenen aş olmaz.
13615. Yavaş bassan, uyuşuk derler; sert bassan, terelelli derler.
13616. Yavrulu kargaya bok artmaz.
13617. Yayık (Ural) yönünden yel eserse, yaz da olsa, kış varsay!
13618. Yaz başında duman olursa, aşlık (tahıl) iyi olur.
13619. Yaz cennet, kış kıyamet.
13620. Yaz günü, yoksulluğun günüdür.
13621. Yazın açık havada yay gibi gelinim otursun, güzün açık (güneşli) havada ayna gibi kızım otursun!
13622. Yazın beynini kanatmayan, kışın kazanını kaynatamaz.
13623. Yazım gün batarken ufuk kızarırsa, hava rüzgârı olur; kışın gün batarken ufuk kızarırsa, hava ılık olur.
Onları arındırmak ve temize çıkarmak üzere mallarından sadaka al! Bir de onlar için dua et; çünkü senin duan onlara huzur verir. Allah her şeyi çok iyi işitmekte ve bilmektedir. (Teube, 9/103)
ZEKAT: MALIN ARINDIRILMASI
Zekât, İslam'ın beş esasından biridir. Rabbinin rızasına ermek arzusuyla zenginin yerine getirdiği bu ibadette birçok hikmet vardır. Zekât, bir yandan fakirlerin ihtiyacını karşılarken diğer yandan da veren kişinin şahsiyetini geliştirmektedir. Zekât, hem maldaki kirleri temizlemekte hem de sahibini arındırmaktadır. Zekâtın maddi boyutu olduğu gibi manevi ve ruhi bir boyutu da vardır. Yılda bir kez zekât vermek, hem malın hem de nefsin temizlenmesine yardımcı olmaktadır. Zekât, insanın benliğinde yer alan cimrilik hastalığının giderilmesine de yardımcı olur. Zekât fakirin hakkı olduğu için emaneti sahibine vermek gerekir. Müslüman zekâtını ödeyerek hem Allah (cc) hakkını yerine getirmiş hem de kul hakkını ödemiş olur ve böylelikle malını arındırmış olur. Zekât aynı zamanda malın temizlenerek bereketlenmesine vesile olur. Nite-kim Rabbimiz ayetinde şöyle buyurmaktadır: "Başkaları için ne harcarsanız Allah onun yerine yenisini verir. O rızık verenlerin en hayırlısıdır." (Sebe', 34/39)
Fiyatları artırmak i için Müslümanların fiyatla-rına (piyasalarına) müdahale eden kişiyi, Allah Teâlâ'nın kıyamet gününde büyük bir ateşe oturtması haktır. (İbn Hanbel, V, 28)
Evet sabıkan bahsi geçmiş: Avucunda küçük taşların zikir ve tesbih etmesi; "Vema ra meyte iz raheyte sırrıyla aynı avucunda, küçücük taş ve toprak, düşmana top ve gülle hük münde onları inhizama sevketmesi; "Ven şakke'l kamer" nassı ile aynı avucunun parmağıy la Kamer'i iki parça etmesi; ve aynı el, çeşme gibi on parmağından suyun akması ve bir or- duya içirmesi; ve aynı el, hastalara ve yaralılara şifa olması, elbette o mübarek el, ne kadar harika bir mu cize-i kudret-i İlahiye olduğunu gösterir. Güya ahbab içinde o elin avucu küçük bir zikirhane-i Sübhanîdir ki, küçücük taşlar dahi içine girse, zikir ve tesbih ederler. Ve a'da- ya karşı küçücük bir cephane-i Rabbanîdir ki; içine taş ve toprak girse, gülle ve bomba olur. Ve yaralılar ve hastalara karşı küçücük bir eczahane-i Rahmanîdir ki, hangi derde temas et- se derman olur. Ve celal ile kalktığı vakit, Kamer'i parçalayıp Kab-ı Kavseyn şeklini verir; ve cemal ile döndüğü vakit, âb-ı kevser akıtan on musluklu bir çeşme-i rahmet hükmüne girer. Acaba böyle bir zâtın bir tek eli, böyle acib mu'cizata mazhar ve medar olsa; o zâtın Hâlık-ı Kainat yanında ne kadar makbul olduğu ve davasında ne kadar sadık bulunduğu ve o el ile bi- at edenler, ne kadar bahtiyar olacakları, bedahet derecesinde anlaşılmaz mı?..
YanıtlaSilO, bütün resullerin sevuid
mukarrob
Savaşlar Artık Batının Kalbinde
YanıtlaSilGeçmişte savaşlar ya Müslüman ülkelerde ya da Asya, Afrika ve Güney Amerika’da olur, Avrupa ve ABD ise bu savaşlardan keyifle istifade ederdi. Ukrayna Savaşı ile 2022’den itibaren sıcak savaşlar artık Avrupa’nın göbeğinde. ABD iç savaş tehlikesi ile karşı karşıya. Federal idare ile bazı önemli eyaletler arasındaki siyasi dil son derece düşmanca.
ABD, dikkatleri Karayipler ve Venezüella’ya odaklayarak Ortadoğu ve Asya’dan sessizce çekilmeye başladı.
Fransa, Afrika’nın tamamından tekme tokat kovuldu. Cumhurbaşkanı Macron 12.5 yıllık görevi döneminde 7. Başbakanı görevlendirdi. Ülkede artık siyaset dikiş tutmuyor.
Son gelişmelere bakılacak olursa Rusya-Ukrayna Savaşı, Polonya’ya da sıçrayacak gibi.
AB üyesi Macaristan’ın başbakanı Victor Orban “Ukrayna 3’e bölünecek, AB dağılacak” diyor.
ABD, Avrupalı “dostlarını” adam yerine koymuyor. Yarım düzine Avrupa liderini karşısına dizip talimatlar veriyor ve aşağılıyor. Aynı muameleyi Afrikalı liderlere de yapmıştı. ABD ve Avrupa ülkeleri korkunç bir güven ve güvenlik krizi yaşıyor. Bunun telafi edilebileceğine dair ne bir işaret var ne de siyasi bir potansiyel. Çöküş mukadder görünüyor.
“Onlar toplu olarak sizinle savaşamazlar; ancak müstahkem kaleler içinde veya siperlerin arkasından korka korka savaşırlar. Kendi aralarındaki çatışmaları ise çok şiddetlidir. Sen onları dışarıdan birlik içinde sanırsın; halbuki kalpleri darmadağınıktır. Çünkü onlar, akıllarını kullanamayan bir gürûhtur.”
Haşr Sûresi 14. Ayet.
Batı, kendi mezarını kazdı; tarih bunu böyle yazacak ve bu çöküş durdurulamayacak. Yeni bir dünya doğuyor, ama Batı bu dünyanın “kurucu” unsurları arasında olmayacak.
Fransa Genelkurmay Başkanı Thierry Burkhard bunu açıkça ifade etti. Komutan “Avrupalıları tehdit eden şey Rus tanklarından ziyade, Batı dışı alternatif bir düzenin kurulması ihtimalidir” dedikten sonra şöyle devam etti: “Bazı Avrupa ülkeleri güvenlik risklerini inkar etmeyi bırakmazlarsa Avrupa av olmaktan kurtulamayacak. Zayıflayan bir Avrupa, Batı'nın 200 yıldır damga vurduğu bir dönemden sonra yarın avlanan bir hayvan konumunda bulabilir.”
Son söz olarak şunu söyleyelim... Bundan böyle, günümüze kadar sömürülenlerin, ezilenlerin, mazlumların hesap soracağı, zalimlerin yargılanıp bedel ödeyeceği farklı bir döneme giriyoruz.
Kutlu olsun
MILLI MÜCADELEDE DIN ADAMLARI -
YanıtlaSilÖN SÖZ
Bir davranışın, bir işin, İslâm Dinî hükümleri açısından doğru veya yan-lışlığı, olur veya olmazlığı konusunda, din bilginlerinin verdikleri sözlü veya yazılı cevaplara fetva denilir. Giriş'te daha geniş belirtildiği gibi, bu genel bir tanımlamadır. Kısa tanımıyla fetva, müftünün verdiği şer'i cevaplardır.
Osmanlı Devleti'nde XV. yüzyılın başlarında Şeyhülislamlık (Meşihat) makamı kuruldu. Fetvå verme yetkisi bu makama aitti. Zaman içinde bu konuda özel bir prosedür ve "Fetvåhane" adlı bir teşkilat geliştirilmek-le birlikte, Meşihat Makamı'na bağlı olarak Vilayet, sancak ve kazalarda halkın sorularına cevap veren müftüler de bulunmaktaydı. Şeyhülislâm, Osmanlı idari yapısında Sadrazamdan sonra başta geleniydi. Tanzimatla beraber hükümetin bir üyesi olarak Şeyhülislam, kabinede yer aldı. Ayrıca devletin Şer'iyye mahkemeleri, Şeyhülislamlığa bağlıydı.
Kanunî Sultan Süleyman (1520-1566), düzenlettiği kanunların meş-ruiyetini sağlamak için Ebu's-Suud Efendi (1490-1575)'den fetva almıştır.
Ayrı bir araştırma konusu olmakla birlikte, kanun veya kararlarda yönetici-lerin suistimallerini önlemek için Şeyhülislâmlardan fetvå alınması çok kez devletin yararına olmuştur. Hemen ifade edelim ki, fetvälar Padişahın veya yöneticilerin elinde her zaman hayra kullanılmamıştır. Osmanlı Tarihi'nde bunun örnekleri de vardır: Padişahlar, kendi kardeşlerini öldürtmek, ya da padişahların hal'lerinde yöneticiler, fetväların altına Şeyhülislâmların müh-rünü isteklerince basmaları gibi... Bu durum Şeyhülislâm'ın kişisel iktidarı ile mütenasiptir. Örneğin, II. Osman devrinin (1618-1623) Şeyhülislâmı aynı zamanda Sultan'ın kayınbabası Esad Efendi (1570-1625), Padişahın kardeşini öldürtmek için istediği fetvâyı vermemiş olmakla dirayetini gös-termiştir. Yakın geçmişimizde Haydarizâde İbrahim Efendi (1863-1933) de aynı dirayetin örneğini vermiştir. O, Kuvayı Milliye aleyhindeki fetvâya imza atmamak için dördüncü Damat Ferit hükümetinde yer almamıştır. Hatta Damat Ferit Paşa, bu kabinesine istediği kadar Nazır (Bakan) bulabil-mesine rağmen, Şeyhülislâm bulmakta sıkıntı çekmiştir. Dinî hayatta yüce
13
MİLLİ MÜCADELEDE DIN ADAMLARI -11-
YanıtlaSilyeri olması gereken bu makam, kendilerine teklif edilenlerden, bu yere hakikaten layık olanlar istisnasız reddetmişlerdir. 3 Nisan 1920'de kurulma-sı gereken hükümet, bu yüzden iki gün gecikme ile 5 Nisan'da, Dürrizâde Abdullah Efendi'nin bu görevi kabul etmesiyle teşkil edebilmiştir.
Hükümetin göreve başlamasıyla birlikte, İtiläf güçlerinin özellikle İngi. lizlerin baskısı ve desteğiyle Damat Ferit Paşa'nın en kanlı, en azılı tahrikleri de birbirini kovaladı. Meclis-i Mebusan'ın 11 Nisan'da resmen kapatılması, Damat Ferit'in bu iktidarı zamanına rastlar. Mustafa Kemal Paşa ve Ana-dolu harekatı hakkındaki fetvåların çıkarılması da bu devrede hızlandı, Dürrizâde Abdullah Efendi, ilk fetvasını da 11 Nisan'da yayımladı. Kuva-yı Milliye, Şeyhülislam'ın kaleminde Kuva-yı Bağıye yani eşkiya kuvvetleri ola-rak tanımlanıyordu. Hükümet başkanı Damat Ferit, bu fetvåya dayanarak Mustafa Kemal Paşa ve ulusal harekat aleyhinde bir beyanname neşretti.
İstanbul'da basılan gazetelerde de yayınlanan bu fetvalardan, çok mik-tarda Anadolu'nun her tarafına çeşitli vasıtalarla (Postayla, Anadolu'ya ge-çen kimseler aracılığıyla vs.) hatta İngiliz ve Yunan uçaklarıyla dağıtılmıştı. Bu arada İngiliz konsolosları, İngiliz torpidoları, Rum ve Ermeni teşkilatları ile Yunan kuvvetleri de Fetvå'nın dağıtımında görev aldılar.
Fetvânın Anadolu'da yayılması ve zararlarını önlemek için sıkı önlem-ler alınmış ise de bunda pek başarılı olunduğu söylenemez. Zira TBMM'nin açılışı arefesinde, ülkenin işgalden kurtulabilmiş köşeleri, ayrı görüşlerin kavga sahnesi haline gelmişti. Bu yıkıcı fetvalar ve Bab-ı Ali'nin beyan-nameleri ile aldatılan halk, yer yer vatan kurtarıcılarının önüne dikilmişti. Anadolu'nun muhtelif yerlerinde ayaklanmalar başgöstermişti. İsyancılar, Ayaş belinden Ankara'yı seyreder hale geldiler. Türk Milli Mücadelesi için zor günler yaşanıyordu. İç ve dış ihanet odakları el ele vererek, Anadolu'da bir kardeş kavgası çıkartmak suretiyle müslüman halkı birbirine kırdırmak istiyorlardı. Durum her geçen gün daha tehlikeli bir hal aldı. Ulusal hare-katın başarısızlığı dahi söz konusu olabilirdi.
Böyle bir anda başta Ankara Müftüsü Mehmet Rifat Efendi (BÖREKÇİ) olmak üzere pek çok din bilgini vazifeye koştu. Anadolu'da sağduyu ve va-tansever ulemayı harekete geçirerek karşı fetvalar çıkardı. Bu yönüyle Milli Mücadele'de fetvalar savaşına da tanık olunmuştur. Hemen belirtelim ki, bu savaşta 152'yi aşkın Anadolu ulemasınca tasdik edilen Ankara Fetvası, tek Dürrizâde Abdullah'ın imzasını taşıyan İstanbul Fetvası'na üstün gel-miştir. Başka bir deyişle, Milli Mücadele'yi zafere ulaştıran güç, Ankara Fetvası ile temin edilmiştir.
14
MİLLİ MÜCADELEDE DİN ADAMLARI -II-
YanıtlaSilÇalışmamız girişle birlikte dört bölümden ibarettir. Giriş kısmında "Fetvå" hakkında kısa bilgi sunulmuştur. Birinci Bölüm'de her iki fetvådan söz edilmiştir. Diğer bölümlerde Anadolu uleması, fetvâyı tasdik ettikle-ri esnadaki ünvanlarına göre sınıflandırılmışlardır. Bu cümleden olarak, İkinci Bölüm'de Milletvekilleri, Üçüncü Bölüm'de Müftüler (Müftü mü-sevvidleri ve sabık Müftüler dahil), Dördüncü Bölüm'de Kadı ve Müder-risler yer almıştır. Bu arada Şeyhülislâm Dürrizâde Abdullah Beyefendi İkinci bölümün başında ilk sırada, Ankara Fetvası mimarı Mehmet Rifat Efendi de ikinci sıradadır. Diğerleri için, Hakimiyet-i Milliye'nin 5 Mayıs 1336/1920 tarih ve 27 numaralı EK: III'te sunduğumuz nüshasındaki sıra-lamaya uyulmuştur.
Bütün telif eserlerde Ankara Fetvası'nı tasdik eden Anadolu ulemasının sayısı, 152 veya 153 olarak verilmektedir. Kaynağı da, Hakimiyet-i Milliye gazetesinin yukarıda sözü edilen nüshasıdır. Bu nüshadaki isimlerin sayısı 152'dir. Ancak fetvayı imzaladığı halde isimleri yayınlanmayanlar da vardır. Örneğin, İrade-i Milliye gazetesinin 6 Mayıs 1336/1920 tarihli nüshasın-da, Karahisar-ı Sahip (Afyonkarahisar)'ın tanınmış ulemasından Karahisar-ı Şarkı (Şebinkarahisar) Sabık Müftüsü Mustafa Asım Efendi'nin fetvayı tasdik ettiği haber verilmektedir. Yine aynı haberde, Sivas merkez ve ilçe-leri müftülerinin de fetvayı imzaladıkları bildirilmektedir. O tarihlerde Sivas Müftüsü; "Erzurum yolcularını (Mustafa Kemal ve arkadaşları) parlak bir karşılama merasimi yapmak vazifesini" alan ve bu amaçla, "cübbesinin eteklerini toplayarak ev ev, dükkan dükkan dolaşan", Mustafa Kemal Paşa'nın Sivas'ta oturup dinleneceği, çalışacağı ve yatacağı odaya ko-nulacak eşyanın bir kısmını evinden getiren² Sivas Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Başkanı Abdurrauf Efendi'dir. Ayrıca Genelkurmay Başkanlığı arşivinde rastladığımız bir belgede, Ankara Müderrislerinden Hasan Fehmi Efendi'nin de Ankara Fetvası'nı tasdik ettiği belirtilmektedir.
Bu üç isim, Hakimiyet-i Milliye'de imzaları yayınlanan 152 din alimi arasında bulunmamaktadır. Bu bakımdan fetvâyı tasdik eden ulemanın sayısı 152'nin üzerindedir. Bu arada bir hususu daha belirtelim: Fetvâyı imzalayanlar arasında iki tane "Viranşehir Müftüsü İbrahim" geçmekte-dir. Bunlardan birisinin "Seydişehir Müftüsü İsmail Hakkı" olması gerekir. Zira, Ankara Fetvâsı ve bu fetvayı imzalayanların isimleri Latin harfleri ile
1
Cevdet Yularkıran, Reşit Paşa'nın Hatıraları, İstanbul, 1940, s. 123.
2 Mahmut Goloğlu, Sivas Kongresi, Ankara, 1969, s. 22.
3 BTTD, Sayı: 19 (Eylül 1986).
4
ATASE Arş., Kl: 312, D: (65) 51, Fh: 145-6.
15
MİLLİ MÜCADELEDE DİN ADAMLARI -II-
YanıtlaSiltır. Bunun üzerine, Seydişehir Müftüsü İsmail Hakkı Efendi, bir mektup ilk defa Haziran 1948 tarihli ve üç sayılı Sebilürreşad'da tekrarlanmış. tubunda İsmail Hakkı Efendi; "İstiklâl Savaşı'nda milli vahdeti temin ile göndermiş ve anılan derginin on numaralı nüshasında yayınlanmıştır. Mek. yeni Türk Devleti'nin temellerini atan ve istiklâle kavuşturan Fetva-y Şerife'yi imza ve tasdik edenler arasında ben de bulunmakla iftihar ederim..." demektedir. Aynı şekilde Saruhan (Manisa) Sabık Müftüsü Alim Efendi'nin, "Balıkesir Kadı-ı Sabıkı Alim", "Karahisar-ı Sahip Meb'usu İsmail Şükrü"nün "Karahisar-ı Sahip Meb'usu Mehmet Şükrü" şeklinde zuhulen yazılması muhtemeldir. Bu sebeple, Alim Efendi ile İsmail Şükrü Efendi'yi de Ankara Fetvası'nı imzalayan din alimleri arasına dahil ettik.
Öte yandan Fetva'yı imzalayan din alimlerinin isimleri Latin harfleriyle ilk defa yayınlandığında; "Hizan Müftüsü Mustafa Sırrı", "Hizan Müftü-sü Abdülmecid", "Bünyan Müftüsü İbrahim Hakkı", "Bünyan Müftüsü Mehmet Tevfik" olmak üzere iki Hizan, iki Bünyan Müftüsü ismi yazıl-mıştır. Yanlış okuyuştan kaynaklanan bu hata, daha sonra yayınlanan telif eserlerde de iktibas edildiği için tekrarlanmıştır.
Fetva'nın imzaya sunulduğu tarihlerde Hizan Müftüsü Abdülmecid, Bünyan Müftüsü de İbrahim Hakkı'dır. Birinci Hizan Müftüsü olarak yazı-lan Mustafa Sırrı, Harran Müftüsüdür. "Harran", "Hizan" şeklinde yanlış olarak okunmuştur. Mehmet Tevfik'in hangi yerin müftüsü olduğunu tesbit edemedik. "Bünyan" olarak okunan ikinci kelimeyi biz de okuyamadık. Ancak "Bünyan" olmadığı kesindir. Bu arada "Lice" kelimesi yanlış olarak "Yenice" şeklinde okunmuştur. Bu sebeple, "Yenice Müftüsü Ahmet", "Lice Müftüsü Ahmet" olarak düzeltilmiştir.
Çalışmamızda, Ankara Fetvası'nı tasdik edenlerden EK: IV'te isimleri belirtilen 14'ü dışında diğerleri hakkında bilgi verildi. Haklarında bilgi elde edemediğimiz bu 14 din aliminin büyük çoğunluğu müderristir. Bunların, medreselerin kapatılması üzerine, Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlı okullarda görev almaları muhtemeldir. Ancak Milli Eğitim Bakanlığı arşivindeki dos-yalar henüz düzenlenmemiştir. Bu yüzden anılan arşivde çalışmak şimdilik imkansızdır. İleride bu arşivin faaliyete geçmesiyle, onlar hakkında da bilgi elde edebileceğimizi ümit ediyorum.
5
16
Bkz., Kadir Mısıroğlu, Kurtuluş Savaşında Sarıklı Mücahitler, 2. Baskı, İstanbul,
1969, s. 288-289; Devrin Yazarlarının Kalemiyle Milli Mücadele ve Gazi Mustafa Kemal, (Haz. Mehmet Kaplan-Inci Enginün-Birol Emil-Necat Birinci-Abdullah Uçman) Kültür Bakanlığı Yayını, No: 379, Ankara 1992, s. 288-289.
MİLLİ MÜCADELEDE DİN ADAMLARI -11-
YanıtlaSilÖte yandan, kimilerinin sadece biyografilerini verebildik. Bundan on-ların, Ankara Fetvası'nı tasdik etmenin dışında başka hizmetlerinin bulun-madığı anlamı çıkarılmasın. Nedeni, haklarında şimdilik daha fazla bilgi ve belge bulamayışımızdır. Aynı durum, fotoğraflarını veremediklerimiz için de geçerlidir. Hemen belirtelim ki, bilgi ve belge elde edildikçe "MİLLİ MÜCADELE'DE DİN ADAMLARI" serimizin diğer ciltlerinde, onlara da daha geniş yer verilecektir. Bu vesile ile okuyucularımızın özellikle vatan-sever din alimlerinin akraba ve dostlarının bize lütfedecekleri bilgi ve bel-gelere ihtiyaç duyduğumuzu belirtiriz.
Ayrıca isim benzerliği veya başka nedenlerle fetvayı imzalayanın o kişi-nin olduğundan emin olmadıklarımız için de "muhtemel" sözcüğünü kul-landık. Bu arada isim ve görev benzerliğine örnek olması bakımından Yoz-gat Müftü Vekili olarak iki Şükrü'nün özgeçmişleri verildi. Bunlardan Şükrü AKSOY'un Ankara Fetvası'nı tasdik eden "Yozgat Müftü Vekili Şükrü" olması kuvvetle muhtemeldir. Diğer Şükrü KAYA'nın da fetvayı imzalama ihtimali vardır. Çünkü o da Yozgat Müftü Vekilliği görevinde bulunmuştur.
Çalışmamızda büyük ölçüde Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı, Diyanet İşleri Başkanlığı ve İstanbul Müftülüğü Me-şihat arşivlerinden yararlanılmıştır. Bu arada o dönemi yaşayan kişilerin çeşitli gazete ve dergilerde makale türünden yayınlanmış hatıralarını da eserimizin kaynakları arasında belirtmek lazımdır. Ayrıca pek çok Nüfus Müdürlüğü'nden de bilgi elde edilmiştir. Bunlardan başka Bibliyografya'da gösterilen telif eserlerden de istifade edilmiştir.
Sözü edilen arşivlerin bütün görevlilerine teşekkürü borç bilirim. Ayrı-ca değişik şekillerde yardımlarını gördüğüm Recep SÖNMEZ, Fatma ŞİM-ŞEK, Saliha EVEYİK ve Habip EREN'e müteşekkirim.
Ayrıca, çalışmamızın tashih ve kontrollerini yapan İsmail DERİN'e; diz-gi ve grafik çalışmalarını yapan Recep KAYA'ya da teşekkürü borç bilirim.
Ali SARIKOYUNCU
23 Nisan 1997
ANKARA
17
MILLF MOCADELEDE DIN ADAMLARI-II
YanıtlaSilKISALTMALAR
a.g.e.
: Adı geçen eser
a.g.m.
: Adı geçen makale
ATASE Arş.
: Genelkurmay Başkanlığı Askeri Tarih, Stratejik Etüt Başkanlığı Arşivi
ATASE Ata Özel Arş
.: Genelkurmay Başkanlığı Askeri Tarih Stratejik Etüt Başkanlığı Atatürk Özel Arşivi
ATBD
: Askeri Tarih Belgeleri Dergisi
AÜDTCF
: Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi
AÜTİTE
: Ankara Üniversitesi Türk İnkilap Tarihi Enstitüsü
Bkz.
: Bakınız
BTTD
C.
D:
: Belgelerle Türk Tarihi Dergisi
: Cilt
DEÜAİİTE
: Dosya
: Dokuz Eylül Üniversitesi Atatürk İlke ve İnkılâpları Enstitüsü
DIA
: Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi
DİB Arş.
: Diyanet İşleri Başkanlığı Arşivi
Fh:
: Fihrist
gös. yer
: Gösterilen Yer
HTVD
IA
: Harp Tarihi Vesikaları Dergisi
: İslâm Ansiklopedisi
İMMEŞ Arş.
KI
: İstanbul Müftülüğü Meşihat Arşivi
MEB
: Klasör
MÜİFD
S.
: Milli Eğitim Bakanlığı
: Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi
TBMM
: Sayfa
vd.
: Türkiye Büyük Millet Meclisi
YTA
: ve devamı
: Yeni Türk Ansiklopedisi
MILLI MOCADO
YanıtlaSilGİRİŞ
FETVA HAKKINDA KISA BİLGİ
I. TERİMLER:
Fetvâ, Arapça bir sözcüktür. "Yiğit, delikanlı" anlamındaki Feta ke-limesinden türemiştir. Çoğulu ise, Fetâvâ (Fetvalar)'dır. Fetvå, "Fütya ve Fütva" şeklinde de kullanılır. Çoğulu da Fetavî'dir.
Sözlükte, "bir olayın hükmünü açıklayan veya hükmünü koyan güç-lükleri çözen kuvvetli cevap" anlamındadır. Fıkıh terimi olarak, "fakih bir kişinin, sorulan İslâm Dininin ibadet ve hukukuna ait bir meseleye yazılı veya sözlü olarak verdiği cevap, ortaya koyduğu hüküm" demektir. Örfte ise, sorulan dini sorulara müftüler tarafından verilen cevaptır. Fetvå, kısaca "dini ilgilendiren meseleler hakkında müftünün verdiği genel hükümdür.
İslâm Dininin ibadet ve hukukuna ait bir konunun hükmünü, fetva ver-meye ehil kişilerden sormaya istiftâ (sual), fetvâyı isteyene müsteftî (sail), böyle bir meseleyi açıklamaya veya meselenin hükmünü sözlü veya yazılı olarak cevaplandırmaya iftâ, verdiği fetva ile hükmü açıklayana da müftî (mücîb) denir. Kendisine dayanılarak fetvâ verilen şer'i hükme, veya bir hâdise hakkında ortaya konulan çeşitli görüşlerden fetvâ için tercih edilene
1 Ferit Devellioğlu, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lügat, 5. Baskı, Aydın Kitabevi, Ankara, 1982, s. 312.
2 Fetva (eftå), if'al babından isimdir.
3 Dr. Muhammed El-Zuhayli, (Ter. Mustafa Ateş), "Fetva ve Takva", Diyanet İlmi Dergi, C.29, Sayı:1 (Ocak, Şubat, Mart 1993), s. 95.
4 Fıkıh: İslam, İbadet ve Hukuk İlmi.
5 Fakih: Bir konuyu derinden kavrayan, ince anlayış sahibi kimsedir.
6
İA, IV, s. 582-583; DIA, D. XII, 5. 486-487.
19
7 DIA, D. XII, s. 487.
8 Türkçe Sözlük, (Türk Dil Kurumu Lügat Kolu çalışmalarıyla hazırlanmıştır) İstanbul, 1944, C.1, s. 201.
MILLI MOD
YanıtlaSiltüt
GİRİŞ FETVA HAKKINDA KISA BİLGİ
1. TERİMLER:
Fetvå, Arapça bir sözcüktür. "Yiğit, delikanlı" anlamındaki Feta ke-limesinden türemiştir. Çoğulu ise, Fetâvâ (Fetvalar)'dır. Fetvå, "Fütya ve Fütva" şeklinde de kullanılır. Çoğulu da Fetavî'dir.
Sözlükte, "bir olayın hükmünü açıklayan veya hükmünü koyan güç-lükleri çözen kuvvetli cevap" anlamındadır. Fıkıh terimi olarak, "fakih bir kişinin, sorulan İslâm Dininin ibadet ve hukukuna ait bir meseleye yazılı veya sözlü olarak verdiği cevap, ortaya koyduğu hüküm" demektir. Örfte ise, sorulan dini sorulara müftüler tarafından verilen cevaptır. Fetvå, kısaca "dini ilgilendiren meseleler hakkında müftünün verdiği genel hükümdür.
İslâm Dininin ibadet ve hukukuna ait bir konunun hükmünü, fetva ver-meye ehil kişilerden sormaya istiftâ (sual), fetvâyı isteyene müsteftî (sail), böyle bir meseleyi açıklamaya veya meselenin hükmünü sözlü veya yazılı olarak cevaplandırmaya iftâ, verdiği fetva ile hükmü açıklayana da müftî (mücîb) denir. Kendisine dayanılarak fetvâ verilen şer'i hükme, veya bir hâdise hakkında ortaya konulan çeşitli görüşlerden fetvâ için tercih edilene
1 Ferit Devellioğlu, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lügat, 5. Baskı, Aydın Kitabevi, Ankara, 1982, s. 312.
2 Fetva (efta), if'al babından isimdir.
3 Dr. Muhammed El-Zuhayli, (Ter. Mustafa Ateş), "Fetva ve Takva", Diyanet İlmi Dergi, C.29, Sayı:1 (Ocak, Şubat, Mart 1993), s. 95.
4 Fıkıh: İslam, İbadet ve Hukuk İlmi.
5
6
7
8
Fakih: Bir konuyu derinden kavrayan, ince anlayış sahibi kimsedir.
İA, IV, s. 582-583; DİA, D. XII, s. 486-487.
DIA, D. XII, s. 487.
Türkçe Sözlük, (Türk Dil Kurumu Lügat Kolu çalışmalarıyla hazırlanmıştır) İstanbul 1944, C.1, s. 201.
19
MİLLİ MÜCADELEDE DIN ADAMLARI-II-
YanıtlaSilmüfta-bih, müftünün fetvå verirken ve müsteftinin fetva isterken bilmele ve rivayet etmeleri gereken usul ve kaidelere âdâbü'l-müfti (adabü'l-fetva resmü'l-müfti) adı verilir. Bir mesele hakkındaki muhtelif fikhi görüşlerde hangisinin fetvâya daha elverişli olduğunu gösteren tabirlere Alâmâtü'l-İft (alamatü'l-fetva) denir. Mesela. "Bununla fetva verilir, fetvå bunun üzerine dir. Bugün amel bunun üzerinedir. Sahih olan budur" tabirleri gibi.
Kur'an'ı Kerim'de fetvå kelimesi ve türevleri dokuz ayette geçmekte olup hepsinde sözlük anlamına paralel olarak, hakkında bilgi edinilmek is-tenen bir konuda görüş sorma veya görüş bildirme (en-Nisa 4/127, 176; e Kehf 18/22; en-Neml 27/32), soru sorma (es-Saffat 37/11, 149), rüyayı yo rumlama (Yusuf 12/41, 43, 46) vb. anlamlara gelir. Ayrıca onbeş âyette yer alan "yes'elûneke" (senden soruyorlar) ifadesi de genellikle, "senden ko-nuyla ilgili dinî hükmün ne olduğunu soruyorlar" anlamını taşımaktadır".
II. TARİHÇESİ
Fetvå verme vazifesini ilk defa yerine getirenler; Peygamberler özellik-le Hz. Muhammed (a.s.) dir. O, bir taraftan Allah'ın emirlerini ve hüküm-lerini insanlara tebliğ ediyor, diğer taraftan da ashabın (arkadaşlarının) dini konulardaki suallerine cevap veriyordu. Müslümanlar her taraftan akın akın Medine'ye gelip özel ve genel işlerinde hep ona müracaat ediyor, fetva istiyorlar ve Kur'an-ı Kerim'in:
"Ey iman edenler! Allah'a itaat edin. Peygamber'e ve sizden olan ülü'lemre (idarecilere) de itaat edin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz-Allah'a ve ahirete gerçekten inanıyorsanız- onu Allah'a ve Resûl'e götürün (onların talimatına göre halledin); bu hem hayırlı, hem de netice bakımın-dan daha güzeldir. "10 emrini yerine getirmek için ona başvuruyorlardı".
Hz. Muhammed (a.s.) tarafından verilen fetvålar, tamamen ilahî vahye dayanan Rahmanî fetvalardı. Böylece O, dininin temellerini atıyor, İslâm'ın metodunu açıklıyordu. Rasulullah'ın ashabı, bu fetvålara ve bu hükümle-re sımsıkı sarılıyor, ondan yan çizmiyorlardı. Bunları ruhlarına sindiriyor ve günlük hayatlarında yerine getiriyor ve başkalarına aktarmaya da özen gösteriyorlardı.
9 DIA, XII, s. 487.
10 Nisa Suresi, ayet: 59.
11 M. El-Zuhayli, a.g.m., s. 97.
20
MİLLİ MÜCADELEDE DİN ADAMLARI-11-
YanıtlaSilri ר
Hz. Muhammed (a.s.)'in vefatı üzerine sahabenin uluları ve bilginleri fetvå işiyle meşgul oldular. Bu mümtaz din hizmetini yerine getirdiler. Di-ğer sahabe ve tabiinden olan zevat, fetva işini öğrenmek için canla başla çalıştı. Ve onların ilminden azami derecede istifade etmek için onlara gö-nül bağladılar. Böylece sahabe arasında çok fetva vermekle meşhur olanlar olduğu gibi, çok az fetva verenler ve mutedil yol tutanlar da vardı. 12
Sahabeden sonra fetvå işiyle Müctehid imamlar, diğer müctehitler ve kadılar (hakimler) meşgul oldu. İftâ makamı, İslam devletinde henüz müessese olarak bilinmemekteydi. Onun için de Kaza (yargı)'dan ayrılmış müstakil kuruluş değildi. Halk, dini müşküllerini (sorunlarını) halletmek için bilginlere ve fakihlere başvuruyor, onlardan fetvå alıyor ve hayatlarını buna göre tanzim ediyorlardı. Kendi aralarında meydana gelen ihtilafları onlara soruyor, kendilerine müşkül gelen meselelerde Allah'ın hükmünü arayıp soruyorlardı. Muhasım taraflar çok defa kadılara başvuruyor, ihtilafa düştükleri meselelerde Allah'ın hükmünü onlardan sorup öğreniyorlardı. 13
Müftülüğün resmi bir makam olması ise, fıkıh mezheplerinin teşekkül edip gerek devlet, gerekse halk nezdinde kurumlaşmasıyla birlikte başla-mıştır. Abbasiler döneminde (750-1258) ortaya çıkan adli işlere kadıla-rın, dinî işlere müftülerin bakması ilkesi, daha sonraki dönemlerde de ana çizgisini korumuş, şer'i mesele ve ihtilaflar bu kaza-fetvā ikilemi içinde çözülmeye çalışılmıştır.
Osmanlı Devleti'nin kurucusu Osman Gazi, kayınpederi Edebâli'yi fetvå işlerine, bacanağı Dursun Fakih'i de kaza (yargı) işlerine bakmakla görevlendirmişti. Edebali'nin vefatı üzerine, Dursun Fakih onun görevini de üstlenmişti. Devletin işleri genişleyip, idari sistemler ve müesseseler geliş-meye başlayınca, XV. yüzyılın başlarında Şeyhülislâmlık (Meşihat) makamı
12 "Sahabilerin fakihleri verdikleri fetvå sayısı bakımından üç gruba ayrılmıştır. En çok fetva vermekle meşhur birinci gruptaki yedi sahabinin (Hz. Ömer, Hz. Ali, Abdullah bin Mes'ud, Abdullah bin Ömer, Abdullah bin Abbas, Zeyd bin Sabit, Hz. Aişe) her birinden intikal eden fetvålar birer büyük cilt teşkil edecek sayıdadır. Hz. Ebu Bekir, Osman, Enes bin Malik ve Ebu Hureyre'nin de dahil bulunduğu ikinci grubun sayısı yirmi civarında olup, her birinin verdiği fetvalarla birer küçük kitap oluşturulabilir. Üçüncü grupta 120 kadar sahabi vardır ki, bunlardan çok az sayıda fetvå nakledilmiş-tir..." (DIA, XII, s. 489).
13 M. Ez-Zuhayli, a.g.m., s. 97-98.
14 Müctehidler asrı olarak vasıflandırılan bu devir, Ebu Hanife, Malik bin Enes, el-Evzaî, Süfyânü's-Sevri, Dâvud ez-Zahiri, Taberi, Ahmed bin Hanbel gibi mezhep imamla-rının yetiştiği bir devirdir (Doç. Dr. Fahrettin Atar, "İftâ Teşkilatının Ortaya Çıkışı", MÜİFD, Sayı: 3; İstanbul, 1985, s. 29).
21
MİLLİ MÜCADELEDE DİN ADAMLARI-II-
YanıtlaSilMakamı geliştirildi. Bu cümleden olarak, bu makama bağlı merkezde Fet-kuruldu, 15 Fetvå yetkisi Şeyhülislam'a aitti. Zaman içinde Şeyhülislamlık vahane 16 tesis edildi. Ayrıca vilayet, sancak ve kazalarda halkın sorularına cevap veren müftüler de bulunmaktaydı.17
Osmanlı Devleti ile birlikte Seyhülislamlık ve ona bağlı birimler de ortadan kaldırıldı. Bir süre bu kuruluşun uhdesinde bulunan hizmetler, TBMM Şer'iye ve Evkaf Vekaleti'nce yürütüldü. 3 Mart 1924'te Diyanet İşleri Başkanlığı'nın kurulmasıyla, dini soruların cevaplandırılması bu teş-kilata bırakıldı. Halen bu görev, Başkanlık merkezindeki Din İşleri Yüksek Kurulu ile, il ve ilçe müftülükleri vasıtasıyla yürütülmektedir.
15 İlk Şeyhülislām "İstanbul Müftüsü" ismiyle 1424-1425 tarihinde atanan Molla Şemsüddin-i Fenari Efendi'dir. 498 yıl kadar süren Osmanlı Meşihat döneminin son Şeyhülislāmı Mehmet Nuri Medeni Efendi'dir. Bu ikisi arasında 127 Şeyhülislam gel-miş, bunlar arasında 185 değişme olmuş, 54 kez de aynı kişiler yeniden göreve çağrıl-mışlardır (Bkz, Dr. Abdülkadir Altunsu, Osmanlı Şeyhülislamları, Ayyıldız Matbaası, Ankara, 1972, s. XL vd).
16 Bkz., DIA, XII, s. 496-500.
17 DIA, XII, 5. 490.
22
BİR AYET
YanıtlaSil...Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim. Size nimetimi tamamladım ve size din olarak İslam'ı seçtim... (Mâide, 5/3)
SONRADAN İHDAS EDİLENLER: BİD'AT
"Kötü Çığır Açmak" olan bid'at İslam dininin inanç ve ibadet alanlarında son-radan ortaya çıkan ve dinin aslında, Kur'an ve sünnette örneği bulunmayan yeni uygulamalardır. Bir bid'atı uygulamak, Hz. Peygamber tarafından bizzat yaşanan, bizlere de örnek olarak sunulan dinî hayatın ve sünnetin dışına çıkmak demektir. Çünkü her bid'at bir sünnetin yerine konulmakta ve o sünneti işlevsiz hale getir-mektedir. Hz. Peygamber'in, sahabenin ve bütün İslam âlimlerinin bid'ata şiddetle karşı çıkmaları, sünnetin safiyetini korumaya yönelik çabaların bir göstergesidir. Bid'atı inanç ve ibadet alanının dışına çıkararak hayatın tüm alanlarındaki yeni gelişmeleri kapsayacak şekilde tanımlamak ise; hayatın durağanlaşmasına, deği-şime kapıların kapanmasına ve çağın gerektirdiği donanımdan mahrum olmaya sebep olacaktır. Halbuki İslam, getirdiği temel ilkelerle çelişmediği sürece her türlü yeniliğin önünü açmış, hatta bu konuda çığır açanların kat kat mükâfat-landırılacağını Peygamberimiz övgüyle anlatmıştır.
23 EYLÜL 2025 SALI
YanıtlaSilYENİASYA
Fıkıh Günlüğü
SÜLEYMAN KÖSMENE
Fikihqunluqu@veniasya.com
Tel: (0 501) 608 52.50
Namertlikle yapılan namertçe işler
Ermenek'ten Aysel Yildiz: "Filistin davasını nasıl anlayacağız? Mescid-i Aksa'nın bizim İçin önemi nedir?"
BU NAMERTLİKTİR
Filistinin havat-memat meselesi ile ilgili olarak alem-i İslam neden ses çıkarmıyor? Razi mi-dirlar bu durumdan? "Durun bakalım. Ne yapıyorsunuz orada? Insan onlar, hayvan değil! Savaş böyle mi yapılır? Savaşın bir hu kuku yok mudur? Savaş asker askere, erkek erkeğe yapılmaz mı?" demiyorlar!
Bu ne? Kadınları, çocukları, yaşlıları öl dürmek savaş mıdır? Hele çocukları... Ça-resiz, silahsız, amansız, namertçe... Bu ne-dir? Namertliktir! Bu korkaklıktır! Bu katliamdır.
Resulullah'ın Bedir Savaşında "Çocukları, kadınları, yaşlıları öldürmeyin" sözü hälä ku lağımda çınlar!
Bu savaş değildir! Bu, bir neslin kıyımıdır! Sessizce, savaş görünümüyle, dünyayı alda-tarak ve dünyanın gözü önünde.
KRAL FAYSAL'IN GAYRETİ
Suudi Arabistan kralı, merhum Kral Faysal Kudüs'ün işgalden kurtulmasını hayatının ga-yesi bilmişti. 1964 yılında ağabeyi kral Suuddan vazifeyi devralır almaz, İsrail'in Kudüs'teki ve Fi-listin'deki zulümlerine ses çıkarmayan ülkelere petrol ambargosu uyguladı.
Kral, Cidde radyosunda on üç dilde İslâm dünyasına açıkça hitap etti.
"Kardeşlerim neden bekliyorsunuz? Dün-yanın vicdana gelmesini mi bekliyorsunuz? Nerede dünyanın vicdanı? Mukaddes Ku-düs-ü Şerif bizleri çağırıyor. Kendisini kur-tarmamızı bekliyor. Ölümden mi korkuyo-ruz? Allah yolunda cihad ederek ölmekten daha faziletli ve şerefli bir ölüm var mıdır? WAH Harem-i Şerifimiz olan Kudüs ve mukadde-
satımız işgal ve tecavüz altındadır. Ve aşa-ğılanmaktadır. Orada günahlar, orada Al-lah'a isyan ve ahlaki çöküntüler vardır. Arzumuz milliyetçilik, ırkçılık ve bloklaşma değildir. Bizim İsteğimiz dinimiz, inancımız, mukaddesatımız ve harim-i İslâm için İslâm milliyeti ve İslâmi uyanıştır."
Kralın bu konuşması Bediüzzamanın, "Hakiki milliyetimizin esası, ruhu ise İslamiyet'tir. ha-kikatinin bir tecellisi idi.
Merhum Kral Faysal bu konuşmadan sonra ne mi oldu? Yeğeni tarafından bıçaklanarak şe
hit edildi.
"Dünyanın vicdana gelmesini beklemeyin" sözü hälä kulaklarımızda çınlamaktadır."
ÖLÜMÜ İSTEYİN!
Yahudiler en fazla ölümden korkuyorlar. Onlar dünya için çalışırlar. Ölümü isteyeme-veceklerdir. Dolayısıyla Allah için ve ahirette Bunda olmak için çalışamazlar
uzzaman'ın, "Hakiki milliyetimizin esası, ruhu ise İslamiyet'tira ha-kikatinin bir tecellisi idi.
YanıtlaSilMerhum Kral Faysal bu konuşmadan sonra ne mi oldu? Yeğeni tarafından bıçaklanarak şe-hit edildi.
"Dünyanın vicdana gelmesini beklemeyin" sözü hālā kulaklarımızda çınlamaktadır."
ÖLÜMÜ İSTEYİN!
Yahudiler en fazla ölümden korkuyorlar. Onlar dünya için çalışırlar. Ölümü isteyeme-yeceklerdir. Dolayısıyla Allah için ve ahirette haklı pozisyonda olmak için çalışamazlar. Bu nedenle Kur'ân, Yahudilerin istedikleri cevabı şöyle veriyor:
"Eğer (iddia ettiğiniz gibi) Allah katındaki ahi-ret yurdu (Cennet) diğer insanlar için değil de, yalnız sizin içinse ve doğru söyleyenler iseniz haydi ölümü isteyin!"3
Yahudileri İspanya'dan kurtaran maalesef ki, Osmanlıydı. 1492 yılında Endülüs devleti yıkıldıktan sonra kraliçe İzabella'nın emri ile Müslümanlar ile Yahudîler etnik temizliğe tâbî tutuldular. Müslümanlar Osmanlı tara-fından kabul edildi. Osmanlılar Yahudileri de vatansız bırakmadılar. Ülkelerine kabul ettiler ve Selanik'te onları iskan ettiler.
1665 yılında ise İzmir'de Sabatay Sevi, kendisini mehdi ilân etti ve İzmir'den hare-ket başlattı. Bu yüzden Osmanlı'da idamla yargılandı. Fakat iş mahkemeye düşünce Sabatay Sevi, Müslüman olduğunu söyle-yerek idamdan kurtuldu.
Yahudiler o günden itibaren Selanik'te yer-leşerek, kendi dinî kimliklerini de gizlediler Onlara Sabatayist dendi. Ve Müslüman nü-fustan hepten gizlendiler. Ama İsrail devletini gizlice savundular.
İsrail hep haksız gerekçelerle bu günlere geldi. Bugün de insanlığın başına böyle fe-caat açtılar.
Dipnotlar:
1- Bekir Berkle Hatıralar, M. N. Sungur, s.
2- Eski Said Dönemi Eserleri, s. 254
3- Bakara Suresi: 94.
128
YanıtlaSilDELAIL-1 HAYRAT ŞERHİ
ağaçlardan aziz ve makbul eyledim. Ama kullarıma senin faydanı ateşe yaktırmakla verdim.
Od ağacı sordu:
Beni aziz eyledin; ateşe yaktırmaktaki hikmetin nedir?.
Yüce Hakkın izzetli hitabı şöyle geldi:
Seni aziz kılmamın sebebi, emrime tazim etmendi. Seni yak-tırmam ise peygamberime acıyıp ağlamadığın içindir.
INCİR AĞASI
Ve. Adem a.s. ve Havva kapanmak için hangi ağaçtan yaprak almak istedilerse, hepsi de imtina etti, vermedi. Bu hal içinde şaşırıp kaldıkları zaman, incir ağacı onlara acıyıp yaprak verdi. Bu yaprak-ları alıp edep yerlerini kapattılar; ama o yapraklar parça parça olup Cokülduler. Bu durumu görünce ağlaştılar. Akabinde şöyle bir nida
geldi: Bir kalu ki, Yüce Hak uryan eder; onu hiç kimse kisvelendi-remez. Şu kulu ki, Yüce Hak bırakır; hiç kimse ona yardım edemez. Onlar bu hitabı işittikleri zaman, Yüce Hakka yüz tutup kendi-
lerinin kapatılması için niyaz ettiler.
KEFEN
Yine incir ağacından yaprak almaya geldiler. O ağacı Adem a.s. silktiği zaman ondan üç yaprak düştü. Adem a.s. o yaprakları alıp kapandı. Ağacı tekrar silkince, beş yaprak düştü; bunları da Havva alıp kendini örttü. Bu mana icabı olarak, erkekler için sünnet olan üç kat
kefen olup, kadınlara da beş kat kefendir.
Yüce Hak incir ağacına hitab edip şöyle buyurdu:
Onlara neden yaprak verdin?.
İncir ağacı şöyle dedi:
Ya Rabbi, sen onlara yaprak vermeği haram kılmadın. Ben de
, haram etmediğin için yaprak verdim.
Bunun uzerine Yüce Hak şöyle buyurdu:
Sen, onlara merhamet eyledin. Ben azimüşşan da senin ağacı-ni gayet gevrek ve içini de boş kıldım. Ta ki, senin üzerine çıkmaya-lar ve seni işlerinde kullanmayalar; yakmayalar. Senin yaprağını sert ve acı kıldım. Ta ki, hayvanat ondan yemeye..
Sonra..
Adem a.s. cennetten çıkmasına ilâhî ferman geldiği zaman; Adem a.s. dğier nebileri, resulleri Muhammed Mustafa S.A. efendimi-zi aracı kıldı. Sübhan olan Yüce Hakka şu niyazda bulundu:
Beni evvelâ yerde yarattın; sonra cennete koydun. Bundan sonra, cennetten çıkarıp yere indirmekteki şır ve hikmet nedir?.
Bunun üzerine Yüce Hak şöyle buyurdu:
Ya Adem, ben azimüşşan seni yeryüzünde halife kılmak için yarattım. Seni cennete koymamın sebebi de şudur: Kıyamete kadar gelecek zürriyetin kalblerinde; bu üstün cennet onların asli vatanları olduğundan; ona karşı meyilleri ve sevgileri hâsıl ola. Bu yoldan: Be-ni tevhid, gönderdiğim peygamberlerimi tasdik, getirdiklerini kabul ve gereğine göre amel etmek sureti ile cennete girmeye çalışalar.
KARA DAVUD
YanıtlaSilNitekim bazı ulena:
Vatan sevgisi imandandır.D
129
Manasına gelen hadis-i şerifi, üstte anlatılan manaya işaret ka-bul ettiler.
Adern a.s. Yüce Hakkın emrinden muradın ne olduğunu anladı; cennetten çıktı.
Ve.. Adem a.s. Serendib'e indirildi. Havva ise. Cidde'ye indirildi. Şeytanın İndirildiği yer üzerinde ihtilaf vardır.
Bazılarına göre: Basra'nın Eyle nam yerine inmiştir. Bazıları da, başka bir beldeye indiğini söylemişlerdir.
Bazıları da:
Onun muayyen bir menzili yoktur.
Dediler.
Bir haberde şöyle anlatıldı:
Adem a.s. ve Havva r.a. ve İblis yere indirildikten sonra, Ib-lis kendi kendine şöyle söylendi:
Adem'i vesvesemle cennetten çıkardım. Şimdi dünyaya indi-rildi. Acaba, şimdi ona ne gibi bir mekir etsem?.
Düşündükten sonra, yırtıcı ve vahşi hayvanları bir yere topladı. Onlara Adem a.s. peygamberin yere indirildiğini haber verdi. Sonra
şöyle dedi: Yeryüzünde onun nesli çoğaldığı zaman, sizleri avlayıp öldü-
rürler.
Onları daha başka yollardan azdırmaya çalıştı. Onun bu azdırma sözlerine karşılık sordular:
Peki, biz ne yapalım?. Ne gibi bir tedbir alalım?.
İblis şöyle dedi:
Tedbir ne demektir?. Hepiniz birden saldırın ve öldürün.
Böylece onları tahrik edip, dalâlete sürüklemek istedi.
Bunun üzerine onlar, Ådem'in as. etrafını çember içine alıp,
dört yandan üzerine yürümeye başladılar. Onların bu halini gören Ádem a.s. ne yapacağını bilemedi; şaşırdı. Hemen Cebrail a.s. geldi ve şöyle dedi:
Ya Ådem, köpeğin başını okşa. Yüce Hakkın acaip kudretini görürsün.
Adem a.s. derhal köpeğin başını okşayınca, köpek öbür hayvan-lara hücum etti; hepsini dağıttı. O günden beri köpek, bütün yırtıcı hayvanların hasmı olup, gördüğü yerde onların üzerine hücum eder.
Sonra..
Adem a.s. yeryüzünde çok seneler ağladı. Sonra, Hak Taålâ'ya yalvarıp affedilip bağışlanmasını niyaz etti. Havva ile buluşmasını diledi. Duâsı makbul oldu.
Adem'e a.s. duâ telkin edilip öğretildi. O duâ sebebi ile bağışları-di. Bu mana şu âyet-i kerime ile sabittir:
F. 9
130
YanıtlaSilDELAIL-1 HAYRAT ŞERHİ
#Adem. Rabbından bazı kelimeler öğrendi: ona göre tevbe et ti.» (2/37)
ADEM'İN A.S. OKUDUĞU DUALAR
Müfessirler, Ådem'in okuduğu duâ üzerine çokça görüş ileri sür-düler. Onlardan ikisini anlatalım.
BİRİNCİSİ ŞÖYLEDİR:
Hz. Ali'den r.a. rivayet olunduğuna göre Adem'e a.s. telkin olu-nan dua şudur:
LA İLAHE İLLA ENTE SÜBHANEKE RABBİ AMİLTÜ SUEN VE ZALEMTÜ NEFSİ VE ENTE ERHAM'ÜR-RAHİMİN. (İlâh yoktur. ancak sen varsın; sübhansın. Rabbım, hata işledim ve nefsime zul-mettim. Sen merhametlilerin en merhametlisisin.)
Resulüllah S.A. efendimiz Adem'in a.s. yukarıda anlatılan duası
için şöyle buyurdu: «Her kim, bu kelimeleri okursa.. Yüce Hak onun günahlarını bağışlar. Isterse onun günahları, deniz dalgaları ve çöl kumları ka-dar olsun.»
İKİNCİSİ ŞÖYLEDİR:
Hasan-1 Basri ra. şöyle anlattı:
Ådem'e a.s. telkin edilen kelime, Kur'an-ı Kerim'de beyan bu-yurulan şu ayettedir:
«Rabbımız, biz nefsimize zulmettik. Bizi bağışlamazsan, bize merhamet etmezsen; gerçekten hüsranda kalanlardan oluruz.» (7/23)
Adem a.s. bu duâyı yaptığı zaman, Hak Taâlâ onun duâsını ka-bul buyurdu. Ve ona cennetten yakut bir ev gönderdi. Bu ev: Kâbe-i Mükerreme'nin büyüklüğündeydi. Onu Kâbe'nin yerine koydular. Onun iki kapısı vardı; biri meşrıka, biri de mağribe açılıyordu. Bu-nun adına:
BEYT'ÜL-MA'MUR.
Derler.
Allah-ü Taâlâ, Adem'e a.s. şöyle vahyetti:
Sen bu beytimi tavaf eyle; senin duânı kabul ederim. Haccın makbul, sa'yin meşkûr olsun.
Kendisine delil olması için, Cebrail'i yolladı. Geldi; haccın usul-lerini öğretti.
Adem a.s. haccın edeplerini yerine getirerek tamamladı; Beyt'i ziyaret etti. Sonra, Arafat'a çıktı.
Hazret-i Havva dahi, Cidde'den Adem'i a.s. aramaya başlamıştı. Nice yıllar ayrılık şiddeti çektikten sonra, Arafat'ta buluştular. O yerde buluştukları ve tanıştıkları için adına:
ARAFAT.
Dendi.
Bundan sonra, Mine'ye geldiler. Burada Melekler Adem'e a.s. şöy-le sordu:
KARA DAVUD
YanıtlaSilAlemlerin Rabbandan ne istersinia?,
Onlar da, eüyle dediler:
Magriret ve rahmet taleb ederiz.
thundandır ki, o yerin adma:
MINE (Mina).
Neati
131
Adem the Havva birleşmek istedikleri zaman, kendilerini temizler paklenirterit. Ve, Adem as. qöyle derdi:
melhtin Bana emanet edilen bu şanh nur, sana temizlikle intikal et-
mayle yapmadan sail (geçici) olmadılar.
Haaret-i Havva her hamile kaldıkta, Adem a.s. bakıp o şanlı nu-ru kendinde gördüğü zaman anlardı ki: Henüz o nurun sahibi gel-
SIT PEYGAMBER
Havva na, yirmi kere hamile oldu. Her hamile oldukta, bir kız ve bir oğlan doğurdu. Taa, Eb'ül-Enblya Şit n.s peygambere hamile kahncaya kadar.
Havva, Sit'e as. hamile olduktan sonra, o şanlı nur Adem'in a.s. almından kaybolup gitti. Havva anamızın alnında zahir oldu; tesbih tehlil sesleri gelmeye başladı. Bundan mesrur oldu. Güzelliği ve hos hğu arttı.
Yüce Nak, Muhammedi nura ikram olsun diye, Şit'l a.s. yalnız yarattı. Ta ki bileler: O şanı nurun sahibi Resulüllah S.A. efendimiz, ashnda insandır ama, onun bir benzeri bulunmaz. Ayrıca, kendisinde olan kemalatım bir başkasında bulunmadığına işaret sayıla.
O çocuk doğduktan sonra adını: ŞİT koydular.
-ŞIT.
Demek, şu manaya gelir: Allah'ın hibesi.. Allah'ın İhsanı..
Havva ananız, ŞİT'i a.s. doğurduktan sonra bakıp gördü ki: İki kaşının arasında Nur-u Muhammedi parlıyor.
Hak Taala, ŞİT a.s. ile şeytanın arasında perde yaratıp, ondan
sakladı ve korudu. Melekler, ŞİT'i a.s. tavaf edip ona ikram ederlerdi; gelip ya-
nunda otururlardı.
Sema canibinden yere şu nida gelirdi:
-Ey yer, sana ve sende sakin olanlara müjde.. KI: Nur-u Mu-hammedi ŞİT'te a.s. doğdu; yeri ve semaları nurlandırdı. Ondan da, påk soylara ve påk erhama geçerek sonunda bizzat kendileri tes-rif edeceklerdir.
ŞİT a.s. erginlik yaşına gelinceye kadar bu nida devam etti.
Şİ Ta.s. büluğa erdikten sonra, Adem a.s. ŞİT'in elinden
tuttu ve şöyle dedi:
Senin vastam, Allah-ü Taala benden tekidli bir ahd aldı. Şöyleki: bulunan Nur-u ancak hatunların pek temiz ve ayıplardan azade olanını bulayım.
132
YanıtlaSilDELAIL I HAVHAT SERHI
Bundan sonra Adem as. Yüce Hakka şöyle niyaz eyledi:
Ya Allah, ben kulundan bu şanlı nuru muhafaza için ahd al-chn. Bu nur için, ben de oğlum ŞİT'ten ahd almak isterim; şahid gönder. Ta ki, bu ahdin sağlamlığına şehadet edeler.
Bunun üzerine, Cibril-i Emin, yetmiş bin melekle yere Indi. Bir beyaz ipek ve cennet kalemlerinden bir kalem getirdi; Adem'e a.s.
verdi. Sonra şöyle dedi: Yüce Hak şöyle buyurdu:
Habibim Muhammed'in nuru için, sulblerden rahimlere geç-me vakti yaklaştı. Oğlun ŞI T'e vasiyet et. Oğul oğullarından birbi. rine tavsiye etmek üzere bu meleklerin şehadeti ile sağlam ahd al.
Bundan sonra.. taa, bu şanı nurun sahibi gelinceye kadar, påk erkeklere ve påk kadınlara nakledilsin. Asla onun mübarek soyuna ve latif nesebine kusur ve emsali ayıp bulaşmasın. Böylece ahdi alıp Cibril'in getirdiği cennet kalemi ile o ipek üzerine yazdı. Orada bulu nan melekler de şahid oldular.
Cibril gelirken, beraberinde cennetten bir kutu getirmişti. O ku-tunun içinde bütün nebilerin ve resullerin resimleri vardı. O ahdin yazıldığı ipeği de o kutunun içine koydular.
O makamda, ŞİT'e a.s. iki kırmızı hulle giydirildi. Kendisine NAHVAILET'UL-BEYZA adındaki hanım verildi. Bu hanım güzellik-te ve değerde Havva anamızın benzeri idi. Hemen orada, Cibril'in bir konuşması ve gelen meleklerin şehadeti ile nikâh kıyıldı.
Bu hanım ŞİT'ten a.s. hamile kaldıktan sonra, kendisine bir ni-da geldi:
-Ya Nehvailet'ül-Beyza, sana müjde. Sana konan şanlı nurun sahibine hamile oldun.
Doğduktan sonra, oğlunun adını: ANUŞ koydular. Bu Anuş dahi, Nur-u Muhammedi hürmetine şeytanın hilelerinden korundu.
Anuş erginlik çağına gelince, babası Şit a.s. onu davet edip şöy-le vasiyet etti:
evlenme. Ålemlerdeki kadınların en temizini, pâkini buluncaya kadar
Babasının vasiyetini kabul etti; aynı vasiyeti, kendi oğlu Kay-nan'a yaptı.
İDRİS PEYGAMBER
Kaynan dahi kendi oğlu Mehlâil'e vasiyet etti.
Mehlâil dahi, kendi oğlu Yerd'e vasiyet etti. Ve.. Yerd'i, Birre namında eteği pâk bir hanımla nikâhladı. Birre'den Yerd'in bir oğlu oldu. Adını Uhnuh koydular; bu, İdris a.s. idi. Yerd, Uhnuh oğluna, yazılan vasiyetlerin hepsini bildirip yerine getirmesini istedi. Uhnuh da bu vasiyetleri kabul etti. Yerd bu oğlu Uhnuh'u Beruha isminde bir hanımla nikâhladı.
Uhnuh'un, Beruha hanımdan bir oğlu oldu; adını: Müteveşlah koydular.
KARA DAVUD
YanıtlaSil133
Müteveslah'ın Lemek adında bir oğlu oldu. Lemek, gayet akıllı ve çok güçlü idi.
NUH HUD İBRAHİM İSMAİL İSHAK PEYGAMBERLER
Lemek, Rasvir isminde bir hanımla nikâhlandı. Bu hanımdan Nuh as. peygamber doğdu. Lermek, Nuh'a a.s. bütün vasiyetleri bil-
dirdi. Nuh a.s. gayet iffetli (adı belli değil) bir hanımla nikâhlandı. Bu hanımdan oğlu Sam dünyaya geldi.
Nuh a.s. oğlu Sam'ın yüzünde Nur-u Muhammedi'yi görünce; içinde Adem'in a.s. ahdi bulunan kutuyu Sam'a teslim etti.
Sam'ın Erfahşid namında bir oğlu oldu. Alnında Nur-u Muham-medi'yi görünce gereken vasiyeti yaptı ve kutuyu Erfahşid'e teslim etti.
Sonra.. Erfahşid'in Şaleh namında bir oğlu oldu; Şaleh'ę gerekli vasiyetini yaptı.
Şaleh, Merhane adında pek temiz bir hanımla evlendi. Bu ha nımdan Åbir isimli bir oğlu oldu. Ki bu oğlu: Hud a.s. idi.
Abir Menşaha namında bir hanımı nikâhına aldı. Bundan Kala-ğın namında bir oğlu oldu.
Kalağın'ın dahi Erguva namında bir oğlu oldu.
Erguva'ın ise, Saruğ namında bir oğlu oldu.
Saruğ'un da Nahur adında bir oğlu oldu.
Nahur'un da Taruh isminde bir oğlu oldu.
Taruh, Edna isminde bir temiz kadınla nikahlandı. Bu hanımdan Hazret-i İbrahim a.s. doğdu.
İbrahim a.s. doğduktan sonra, nurdan iki bayrak dikildi; biri meşrıka, biri de mağribe...
İbrahim a.s. yetişkin oldu. Mübarek alnında, Nur-u Muhamme-di'nin tesbih sesini duydu. Yüce Hakka niyaz edip sorunca, şöyle bu-yurdu:
O ses, benim habibımin nurundan gelen sestir. Beni tesbih ve tehlil eder. O nuru koru. Ve.. Adem'e yaptığı vasiyetin aynısını ona da yaptı.
İbrahim a.s. zevcesi Sare'ye bu halleri anlatınca, kendi kendine: O nurun sahibi benden zuhur etse..
Diyerek nice zaman, teşrifini bekledi; durdu.
O şanlı nurun sahibi İsmail a.s. Hacer'den r.a. bu vücud âlemine teşrif buyuruńca, Sare r.a. gayet gamlendi ve mahzun oldu.
Hanımları, ortaklarına karşı tutan kıskançlık onu da tuttu ve İbrahim'e a.s. sordu:
Bana ne oldu ki, bu saadetten mahrum oldum?.
Bunun üzerine İbrahim a.s. onu teselli ederek şöyle anlattı:
rir. Üzülme, Allah kerimdir. Vaadinden dönmez. Seni de sevindi-
Böylece, ona da müjde verdi. Sare r.a. sabretti; bekledi. Hak Ta-âlâ İshak'ı a.s. ona ihsan ederek sevindirdi.
13848. Sıcak aştan (yemekten) ağzı yanan, yoğurdu üfleyerek içer.
YanıtlaSil13849 Sican deliğe sığmamış, bir de kuyruğuna kabak bağlamış.
13850 Sinamadığın ata binme!
13851. Su içene, yılan bile dokunmaz.
13852. Su küçüğün, aş (sofra, söz) büyüğün.
13853 Suyu (payı) görmeden, etekleri (paçaları) sıvama.
13854. Sütle giren huy, canla çıkar.
13855. Şeriatın kestiği parmak acımaz.
13856. Takdirde yazılan, tedbirle bozulmaz.
13857. Tembele iş buyur (buyurursan), sana nasihat (akıl) öğretsin (öğretir).
13858. Tok, açın halinden bilmez (ne bilir).
13859. Tüküren, tükürdüğünü geri alamaz.
13860. Ucuzun çorbası, tatlı olmaz.
13861. Ucuzun vardır illeti, pahalının vardır bir hikmeti.
13862. Uğru (hırsız) ol, harami ol, insafı elden koma (bırakma)!
13863. Üzümünü ye de bağını sorma!
445
13864. Yaban ilde padişah olmaktansa, kendi yurdunda çoban olmak daha iyidir.
13865. Yemekle doymadı, kaldı yalamakla. (Van'da da kullanılır.)
13866. Yemeyenin malını yerler.
13867. Yolu bilen kimse tökezlemez.
13868. Zaman sana uymazsa, sen zamana uy!
13869. Zamanın değerini bilmeyen, kendi değerini de bilmez.
PERU ATASÖZLERİ
13870. Bağışladığın her zaman, sen yükselirsin, bağışladığım düşer.
13871. Erkek yaşını saklamaya, kadın ise saklamamaya başladığında yaşlanmıştır.
13872. Kimse çömleği, kaşıktan iyi tanıyamaz.
13873. Küçük adımlarla çok uzağa gidilebilir.
13874. Sürekli düşen damlalar, taş aşındırır.
PİGME ATASÖZÜ
13875. Insan yarı beline dek bataktaysa, gırtlağına değin de gömülebilir.
...
444
YanıtlaSil13816. Dost ağlatır, düşman güldürür.
13817. Dost başa bakar, düşman ayağa.
13818. Dost, dost için, çiğ tavuk yer.
13819. Doyumluk değil, tadımlık.
13820. Düşmanına acırsan, zararını görürsün.
13821. Eğrı kazığa, eğri tokmak. (Bolu'da da kullanılır.)
13822. Eski düşman dost olmaz, eski pamuk bez olmaz. (Anadolu'da ikinci bölümü "domuz derisinden post olmaz" bizimini almıştır.)
13823. Evdeki hesap, çarşıya uymaz,
13824. Evvel (once) düşün, sonra söyle!
13825. Gelmesi ile gitmesi bir oldu.
13826. Güç, her zaman beraberliktedir.
13827. Hayvan sahibine benzemezse, haramdır.
13828. Huda'ya (Tanrı'ya) bir can borcum var.
13829. İçi başka, dışı başka.
13830. İki karpuz, bir koltuğa sığmaz.
13831. İki koç başı (kafası) bir kazanda kaynamaz.
13832. Insan olmak kolay, adam olmak zordur.
13833. İsteyenin bir yüzü kara, vermeyenin iki yüzü kara.
13834. İş olan yerde aş var. (Anadolu'da: İşi olmayanın, aşı da olmaz.)
13835. İşin yoksa şahit ol, pulun (paran) çoksa kefil ol.
13836. İt ürür, kervan yürür.
13837. İyiliğe iyilik her kişinin kârı, kötülüğe iyilik er kişinin kârı.
13838. İyilik et, denize at; balık bilmezse, Halik bilir.
13839. Kör yürekli insan, kör gözlü insandan daha kötüdür.
13840. Kötü evden kötü duman çıkar.
13841. Mollanın (hocanın) yap dediğini yap, yaptığını yapma!
13842. Olmayana bulaşma (yanaşma, deyimdir).
13843. Ömür törpüsü. (Deyimdir.)
13844. Rüzgâr esmeyince, yaprak kımıldamaz.
13845. Saçım süpürge, elim kösengi oldu. (Konya'da da söylenir.)
13846. Sağ gözden sol göze yarar yok. (Amasya, Çankırı, Elazığ, Ordu'da da söylenir.)
13847. Sıcak aşa, soğuk su katar. (Anadolu ağzında bu atasözü: "Pişmiş aşa, soğuk su katar" biçiminde de kullanılır.)
IMAM I AZAM KBO BANIFE RAZRETI
YanıtlaSilVESİLE
Imam Şafii
"Herhangi bir mevzuda takıldığım zaman, iki rekât håcet namazi kılar, Ebû Hanife Hazretleri'nin kabrine gider, kendisini ziyaret ederdim. Hâcetim de böylece hâsıl olurdu..." (Saymeri, Ahbáru Ebl Hanife ve Ashabihi, Beyrût, 1985, s. 94)
YALNIZKEN
İmam-ı Azam'ın müstesnâ edebini Dâvûd-i Tâî şöyle anlatmıştır:
"Yirmi yıl Ebû Hanife Hazretleri ile birlikte bulundum. Bu zaman zarfında dikkat ettim, ne yalnızken, ne de yanında birileri varken isti-rahat maksadıyla ayaklarını uzattığını hiç görmedim. Kendisine;
<<<-Yalnızken ayağını uzatmanda ne mahzur var?» dedim.
Bana;
<<-Cenâb-ı Hak karşısında edepli olmak daha efdaldir.>> dedi."
FİRASET
Ebû Hanife Hazretleri, abdest alan bir genç görür ve tatlı bir şekilde îkāz eder:
"-şu şu hataları yapma!"
Genç, hayret edip Hazret-i İmâm'a;
"-Yâ İmam! Bu hataları işlediğimi nereden bildiniz?" diye sorar, Ebû Hanife Hazretleri de cevap verir:
"-Abdest âzâlarından dökülen sulardan!"
tha Hanife Hazretleri, batıl karşısında istikameti kay betmeme ve eğrilmeme im tihanından muvaffakiyetle geçmiştir.
YanıtlaSilAbbasi halifesi Ebû Cafer Man-sur, İmam-ı Azam'ın ilmi ve manevi otoritesini istismar etmek için, onu Bağdat Kadılığı ma kamına getirmek istedi. Bu mevki, sultandan sonra gelen büyük bir makamdı.
Lakin Ebů Hanife Hazretleri bu teklifi reddetti. Zindana atıldı, işken celer gördü fakat yine de makam-mevki karşısında da, zulümler karşısında da eğrilmedi, istikametini kaybetmedi. Başındaki sarığı daimă lekesiz ve dimdik oldu.
ANNEM DUYMASIN!
Hapishanedeyken bile o, içinde bulunduğu hâlin derdinden ziyâde yüce prensip ve huku-kun derdindeydi.
Öyle ki bu durumunun anne yü-reğinde açacağı yarayı bile hesap edip demişti ki:
"-Zindanın ağırlığı beni incitmez. Buradaki kırbaçlara da da-yanırım.
Fakat;
Sakın annem bu hâlimi duymasın. Onun üzülmesine asla tahammül edemem."
NAA
İMAM SÜRÇERSE!..
YanıtlaSilBir gün Ebû Hanife Hazretleri çamurda yürüyen bir delikanlıya rastlamıştı. Ona merhamet ve şefkatle tebessüm ederek;
"-Evlâdım, dikkat et de düşmeyesin!" dedi.
Delikanlı da, zekâ ve basîret parlayan gözleriyle İmâm'a döndü ve kendisinden pek de beklenmeyecek şu ibretli mukabelede bulundu:
"-Ey İmam! Benim düşmem basittir, düşersem yalnız ben zarar görürüm. Fakat asıl siz dikkatli olunuz. Zira eğer sizin ayağınız kayacak olursa, size tâbî olup peşinizden gidenlerin de ayağı kayar ve düşerler ki, bunların hepsini kaldırmak da oldukça zordur."
Delikanlının sözlerine hayran kalan İmam, ağlamaya başladı ve talebelerine şöyle dedi:
"-Şayet bir meselede size daha kuvvetli bir delil ulaşırsa, o hususta bana tâbî olmayınız. İslâm'da kemâlin alâmeti budur. Bana olan sevgi ve bağlılığınız da ancak bu şekilde ortaya çıkar...
(Hâşiyetü İbn-i Abidin, I, 217-219, Dımaşk, 2000)
132
FİYATI ARTIR!..
YanıtlaSilBir gün bir kadıncağız, İmâm-ı Azam Hazretleri'ne satmak için ipekli bir elbise getirmişti. İmâm-ı Azam kaça sattığını sordu. Kadın;
"-Yüz dirhem!" dedi.
Ebu Hanife buna itiraz etti:
"-Hayır, bu daha fazla eder." dedi.
Büyük müçtehidi fazla tanımayan kadın şaşırdı. Yüz dirhem daha artırdı. İmâm-ı Azam yine kabul etmedi. Kadın yüz dirhem daha artırdı, sonra yüz dirhem daha...
Ebu Hanife Hazretleri yine;
"-Hayır, bu dört yüz dirhemden de fazla eder." deyince kadıncağız hayretle;
*-Yâ İmam! Siz bana şaka mı yapıyorsunuz?" demekten kendini alamadı.
Bunun üzerine İmam, işten anlayan birini çağırttı. Gelen kişi, fiyatı beş yüz dirhem olarak belirledi ve İmâm-ı Azam onu bu fiyattan satın aldı.
(Ibn-i Hacer el-Heytemi, Hayrâtu'l-Hisân, s. 44)
131
ASHI SALDETTEN CENEMIZE
YanıtlaSilNEFSİ HESABA ÇЕКМЕК...
İbadet, İmâm-ı Azam için bir in-şirah ve lezzet vesilesiydi. Fıkhî bir mesele düğümlendiğinde, nakil ve akıl kifayet etmediğinde;
"-Bu meselenin çözülememesi Ebû Hanife'nin işlediği bir gunah. tan dolayıdır." der, hemen istiğfår eder, kalkar abdestini tazeler, husů ve huzur ile iki rekât namaz kılardı. Mesele çözülüverirdi.
CÖMERT İMAM...
Ebû Hanife Hazretleri, kazancıyla ilim ehline infakta bulunur, geceleri fakirlerin evlerine yardımlar yollardı.
Gönlünü, onlara bir dergâh hâline getirmişti.
DÜRÜSTLÜK VE HELAL
Ebû Hanife Hazretleri, ortağı Hafs bin Abdurrah-mân'ı kumaş satmaya göndermiş ve ona;
"-Ey Hafs! Malda şu şu özürler var. Onun için bunu müşteriye söyle ve şu kadar ucuza sat!" demişti.
Hafs da, malı İmâm'ın belirttiği fiyata satmış, ancak ondaki özrü müşteriye söylemeyi unutmuştu. Durumu öğrenen Ebû Hanife Hazretleri, Hafs'a kumaşı alan müşteriyi tanıyıp tanımadığını sordu. Hafs'ın, müşteriyi tanımadığını belirtmesi üzerine İmam, satılan maldan elde edilen otuz bin dirhemlik kazancın tamamı-
ni tasadduk etti ve ortaklığına son verdi. (Ibn-i Hacer el-Heytenî, İmâm-ı Azam'ın Menkıbeleri, trc. Abdulvehhab ÖZTÜRK, Ankara 1978, s. 82)
130
İMÂM-I ÂZAM EBU HANIFE HAZRETLERİ'NDEN HİKMETLİ SÖZLER
YanıtlaSil"Bilmiş ol ki;
İnsanlarla iyi geçinmezsen onlar sana düşman kesilirler, velev ki annen-baban bile olsa senden hoşlanmazlar.
Akrabandan olmayanlarla bile iyi geçinebilirsen, onlar sana âdetâ ana-baba olurlar."
2022 BEDİÜZZAMAN TAKVİMİ
YanıtlaSilTARİHTE BUGÜN
1875-Karaköy - Beyoğlu arasındaki tünel hizmete girdi. Tünel dünyanın en eski ikinci ve en küçük metrosuydu.
1948 - Bediüzzaman, on beş talebesiyle birlikte tutuklanarak Emirdağ'dan Afyon'a Emniyet Oteline getirildi.
1990- Nur Talebelerinden Mustafa Acet vefat etti.
HİCRÍ: 14 C.AHİR 1443 - RUMI: 4 K. SANÍ 1437
İmeak Güner Öğle İkindi Akram Yatsı
17
PAZARTESİ
MONDAY
OCAK
JANUARY
C
Mesnevî-i Nuriye
Imsak Günes
BİR AYET
Allah mülkü dilediğine verir. Allah, lütfu bol olan ve her
şeyi bilendir
Bakara Suresi: 247
BİR HADİS
Koğuculuk yapan Cennete
Karanlık gece şeklinde olan istikbal Kur'ân'ın ziyasıyla tenevvür eder. Cennetin bostanları şekline girer.
giremez.
KASIM: 71-GÜN: 17 KALAN: 348 - GÜN UZA. 1 DK
Dale
İkindi
Aksam Yatsı
2024 BEDIUZZAMAN TAKVIMI
YanıtlaSilTARİHTE BUGÜN
1256 - İran'da bulunan
Haşhaşîler'in Alamut Kalesi, Hülagû Han ordusu tarafından yok edildi.
1925 - Medresetüzzehra kanun teklifi layihalar komisyonunda iki buçuk sene kadar bekletildikten sonra reddine karar verilerek Meclis'e iade edildi.
15
PAZAR
SUNDAY
ARALIK
DECEMBER
BİR AYET
Allah neyi murad ederse,
onu yapar...
Bakara Suresi: 253
BİR HADİS
Allah sana bir mal verdiğinde Allah'ın sana olan nimet ve kereminin izleri sende görülsün.
Darimî, Libas: 14
İnsanı hayvandan ayıran şeylerden biri: Mazi ve müstakbelle alakadar olmasıdır. Hayvan bu iki zamanı bihakkın düşünecek bir idrake malik değildir. Mesnevî-i Nuriye
HİCRİ: 14 CAHİR 1446-RUMI: 2 K. EVVEL 1440
KASIM: 38-GÜN: 350 KALAN: 16-GÜN. KIS.: 0 DK
insan ahirete gider. Ruh yok olmaz
YanıtlaSil2025 BEDİÜZZAMAN TAKVİMİ
YanıtlaSilTARİHTE BUGÜN
1051 - Müslüman
matematikçi El-Birûni'nin vefatı.
1877 - İkinci Meclis-i Mebusan, çalışmalarına başladı.
1995 - AP, Türkiye ile imzalanan Gümrük Birliği anlaşmasını onayladı.
23 1447
C.AHİR
RUMI: 30 T.SANİ 1441 KASIM: 36
ARALIK
13
CUMARTESİ
BİR AYET
"Adem'e secde edin" dedik. Onlar da secde ettiler İblis müstesna. O secde edenlerden olmadı.
A'raf Suresi: 11
BİR HADİS
Miraslarınızı paylaşırken birbirinize haksızlık
yapmayın.
Taberanî
Kuvvet haktadır ve ihlâstadır. Haksızlar dahi, haksızlıkları içinde gösterdikleri ihlâs ve samimiyet yüzünden kuvvet kazanıyorlar. Lem'alar
50
YanıtlaSilSIRR-LINNA ATAVNA-RUMUZATI SEMANIYE MAADETUL KUWAL
6.3.4. Osmanlı Şeyhüllslamı İbn-i Kemal'in Konuyla ilgili Risalea 1468-1543 yılları arasında yaşayan İbn-i Kemal'in asıl adı Şemseddin M
olan dedesinin adına nisbet edilir. Yavuz zamanında Anadolu Kazaskeri w med'dir. Kemal Paşazade diye de bilinir. Tokath olan bu Osmanlı Alimi, Payn Kanuni'nin ilk yıllarında ise Seyh'ül-Islam olan İbn-i Kemal, dini ilimlerin ta mamında ve özellikle de fikih, tefsir, kelâm ve tarihte haklı bir şöhrete sahip tir. Sadece Osmanlı ülkesinde değil, bütün İslâm âleminde kabul görmüştür. Bizim burada bahsedeceğimiz eseri ise, Kur'ân Ayetlerinden Yavuz'un Misu fethedeceğine dair işaretler ihtiva eden ve dedikleri aynen väki olan bir başka fir ilmi kaideleri çerçevesinde tahlil ederek, Yavuz'un Mısır' fethedeceğini
bunun kolay olacağını ve günü ile yerini ayrı ayrı ortaya koymuştur. İbn-i Kemål bu ilmin ehemmiyetini "Er-Risalet'ül-Münire" adlı eserinde şöyle belirtmektedir:
"Büyük evliyaların kerametleri de böyledir. Müşkil ve zor meselelerin istihrio gibi. Yani evliyalar, Kur'än åyetlerinden, hatta her kelimesinden ve harfinden ve hatta Resûlullah'ın hadislerinden bazı mühim ve müşkil hakikatları istihraç etmişlerdir. Bu onlara ilham nuruyla müyesser olur.","
İbn-i Kemål, büyük ilmî dehasıyla Kuran'ın Enbiya Sûresi'ndeki 105. Aye-tini, cifir ilminin käidelerine göre tahlil ediyor ve bu âyetten Mısır ülkesinin, hicretten 922 yıl sonra, kış (zemherir) günlerinde fethedileceğini, Mısır elle-rinden alınan kavmin köle diye bilindiklerini, fethedenlerin hür Osmanlılar olacağını, başında da Selim isimli bir komutanın bulunacağını Kur'ân'ın işa retlerinden çıkarıyor ve Yavuz'a arzediyor. Üç senelik Mısır Seferinde Yavuz, Ibn-i Kemål ile beraber, Kur'ân'ın verdiği haberleri birlikte müşâhede ediyor. lar. Şimdi biz de beraberce bu âyeti görelim:
"Şüphesiz biz "zikr"den (yani Tevrat'dan yahut bazı hakikatları ihtar ettikden) sonra Zebur'da yazdık ki yeryüzü, (fesadçılardan alınır) ve veråsete, hilåfete layık salih kullarıma verilir, onlara miras kalır"3. Bu âyet, kâinatta tekvinî şerîatın kâidele rinden olan "eslah kanunu" yahut "elyak kanunu"nu anlatmaktadır. Yani de-vam ve bekanın sırrı, salâhat ve liyåkat kanununa bağlıdır. Bozukların devam
Süleymaniye Kütüphanesi, Pertev Paşa, No. 621 vrk. 31/a vd.; İslâm Ansiklope disi, 6/561 vd.
İbn-i Kemål, Er-Risalet'ül-Münire, Sh. 8.
Kur'an, Enbiya, 105; Yazır, Hak Dini, sh. 3373-3374.
IŞARİ TEFSİR VE CİFİR ILMI
YanıtlaSil51
ve beka hakkı yoktur. Olsa da muvakkattır. Mısır'ın Yavuz tarafından fethinde de bu hakikat tecelli etmiştir.
Kısaca bu âyetten İbn-i Kemal, Sultan Selim'in Mısır'ın Osmanlı ülkesine ilhak tarihini çıkarmıştır. Ayette Tevrat yerinde kullanılan "ez-Zikr" kelimesi, ebced hesabı ile konunun düğümünü çözen anahtar kelimedir. Ayette "ez-Zikr'den sonra" tabiri kullanılmıştır. Bu kelimenin ebced değeri (okunmayan lâm hariç) 921'dir. Mısır'ın fetih tarihi ise, hicrî 922'dir. Demek ki âyet işârî mânâsıyla hicrî 921'den sonra fethin gerçekleşeceğini ifade etmiştir.
فتح قاهره مصر حقنده واقع اولا ايمان شار شد حضرت ام سلیم کا عن المرحوم قاهره معانی ایلان کار المرحوم کمال زاده احدا امتداد قد حضر تار وفتح مصر حسن پورروائی ایما و اشان و تحن الرية عيان و بیان او سخت بر آنرا به کتب مانده قال لا والمقر كستنائي الرتي ي عربيد مذكرات الأرض يرثها عبادي الصالحون الآية فراج رايت كر عيد تك عبارات شريفي اسي تحتدم اشارات الطفرسی دارد که دیار مصر تاریخ هجر بن طفي
Ahmed Cevdet Paşa, Kısası Enbiya eseri cüz: 11, sh: 76'da İbn-i Bircan namında büyük bir âlimin (Salahaddin-i Eyyübî'ye müjde vererek) لما
غُلِبَتِ الرُّومُ ayetinin tefsirinde Ebced değeriyle olan hesabından 583 yılında
Beyt'ül-Makdis'in gavurlardan alınacağını yazmıştır. Büyük muhakkik, al-lame olan İbn-i Şame bu tevafuk için demiştir ki: "İbn-i Bircan bu tarihten çok zaman evvel vefat eylemişken, verdiği haberinin aynen çıkması acaib hususlardandır."
6.3.5. Diğer Alimlerin İstihraçları
Meselâ, Osmanlı ulemâsından Molla Câmî, Sebe' Süresinin 15. Ayetinde geçen "beldetün tayyibetün" ibâresinden ebced hesabına göre hicrî 857,
Süleymaniye Kütüphanesi, Esat Efendi, No. 3729, vrk. 136/a-138/a.
70 Kalb Alemi
YanıtlaSilDünya, aldatıcı bir seråp, âhıret ise ölümsüz bir hayattır. Ümümi-yetle insan, hayatın binbir cilve ve tezahürleri içinde aynadaki yalanların esîridir. Her an bu yalanlar ile vefasızlığını devam ettiren şu dünya, bir aldanış mekânı değil de nedir?
İnsan ibret almaz mı ki, her fānī varlığın tazelik ve zindeliği zaman değirmeninde dâimî bir sürette öğütülmektedir! Ahıretsiz yaşanan bir dünyada nefsäni hayatı besleyen iltifatlar, dünya oyuncakları, büyük is-tikbal adına ne korkunç bir aldanıştır!.. Gâfilâne bir hayat; çocuklukta oyun, delikanlılıkta şehvet, erginlikte gaflet, ihtiyarlıkta elden giden-lere hasret ve binbir türlü çırpınış ve nedâmetten ibârettir.
Ölüm kişinin husūsi kıyametidir. Kıyametimizden evvel uyanalım ki nedâmete uğrayanlardan olmayalım. Zîrå her fânînin meçhül bir zaman ve mekânda Azrail'le karşılaşacağı muhakkaktır. Ölümden kaçılacak hiç-bir mekân yoktur. O halde insan, vakit kaybetmeden "Allah'a ko-şun..." (Zariyat 51/50) hitabından nasib alarak rahmet-i ilâhiyyeyi yegâne sığınak ve barınak kabül etmelidir.
Ölümün en net tefekkürü, ölenlerin mor dudaklarında düğümlenen çözülmez sükütun sırrında gizlidir.
Ölümün öğüt vermekteki belägatı karşısında dünyadan gelen ce-vaplar, ancak gözyaşları ve kuru hıçkırıklardır.
Dünya emelleri, fâni ümid ve teselliler, kabir toprağına dökülen ne müthiş bir yaprak dökümüdür.
İnsan ne tuhaftır ki, bir-iki günlük misafir olarak bulunduğu bu cün-yada kendini aldatır. Hergün cenaze sahnelerini seyrettiği halde ölmü kendine uzak görür. Kendisini, kaybetmesi her an muhtemel olan fåı emânetlerin dâimî sahibi sanır. Halbuki insan, rûhuna cesed giydirilerek bir kapıdan dünyaya dahil edildiğinde, artık bir ölüm yolcusu demektir. O yolun bir hazırlık mekânına girmiştir de bunu hiç hatırına getirmez. Bir gün gelir, ruh cesedden soyundurulur. Ahıret kapısı olan kabirde di-ğer bir büyük yolculuğa uğurlanır.
Zaman şeridinden düşen her ânın bizi hakikat sabahına yaklaştır-masını, âyet-i kerîme ne güzel ifade eder:
Kalb Tedavisi ve Kalb-i Selim'e Ulaşmak 71
YanıtlaSil"Kime uzun ömür verirsek, biz onun gelişmesini tersine çe viririz. Hiç (bu manzarayı) düşünmüyorlar mı?" (Bu ibretli yolculu ğu idrak etmiyorlar mı?) (Yasin 36/68)
Ayet-i kerimede, insana en güzel şekilde nasihat edilmektedir. Dün yanın fårik vasfı, vefasızlıktır. Verdiğini geriye çabuk alır. Bir gün yüksel-tir, ertesi gün kuyunun zeminine indirir. Gölge gibidir. Onu yakalamak istersen däimå kaçar. Sen kaçarsan da peşini bırakmaz. Arkasında ko-şulan şeylere nail olmak için bugün yarın derken ömür biter. Dünyaya gönül verilirse o, huysuz bir acûze olur. Zaman zaman insanı yere çar-par. Vesvese ve dırdırının ardı arkası kesilmez. Tavır ve hareketleri vefå-sızdır. Ona bağlananları çok çabuk feda eder.
Düşünmelidir ki, ne dünyada ölümden kaçacak bir zaman ve me-kån, ne kabirde tekrar geriye dönecek bir imkân, ne de kıyametin şid-detinden sığınacak bir barınak vardır...
Bir sahabî Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem-'e:
"Akıllı insan kimdir yå Rasûlallah?" diye sordu:
lar: Hazret-i Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- cevaben buyurdu-
-"Zeki insan nefsini hesaba çeken ve ölümden sonrası için hazırlığını tamamlamakla meşgul olan kimsedir" (İbn Mace, Zühd, 31)
Yine buyurdular:
"Ölümü çok hatırla, seni dünyada zâhid yapar, günahlarına keffâret olur" (İbn Ebi'd-dünya).
Başka bir hadislerinde de şöyle buyurdular:
"İnsana nasihatçi olarak ölüm kâfidir".
Ashâb-ı kirâm -aleyhimü'r-rıdvân- bir kimseyi çok övmüşlerdi de Rasûlullah -sallallahü aleyhi ve sellem- Efendimiz:
"Bu kişi ölümü hatırlar mı?" buyurdu. Ashâb-ı kirâm:
"Ölümden bahsettiğini hiç duymadık" dediler.
72 Kalb Alemi
YanıtlaSilBunun üzerine Allah Resülü -sallallahü aleyhi ve sellem-:
"Öyleyse o adam sizin sandığınız gibi değildir". (İbn Ebi'd-dünya) buyurdu.
Bir kul, nefis sultasında dünyayı gâye edinerek yaşarsa, kabir ona karanlık bir dehliz olarak görülür. Ölümün hatırlanması bile hiç-bir şeyle mukâyese edilemeyecek derecede onu muzdarib kılar. Hal böyleyken nefs engelini aşar ve tefekkür-i mevt neticesinde rûhunda meknüz olan melekiyet istikametinde merhaleler kat ederse ölüm, hayāl ötesi muazzam ve müteâl olan Rabb'e vuslatın mecbûrî bir şartı olarak görülür. Böylece ekseri insanlarda soğuk ürpertilere sebeb olan ölüm onda bir sevgiliye kavuşma heyecanına dönüşür. Böyle ölümler tasavvuf yolunun büyüklerinden Mevlâna Celaleddîn-i Rū-mî'nin tabiriyle "Şeb-i Arûs" yâni düğün gecesidir. Bu öyle bir yoldur ki beşer için en dehşet verici vakıa olan ölümü güzelleştirir. "Ölümü güzelleştirmek için nefs engelini aşıp tevbe, zühd, tevekkül, kanaat, zikir, teveccüh, sabır, murâkabe ve rıza gibi kalbi hallerle kemâle er-mek zarûrîdir.
myt
MÂNEVÎ TERBİYE
YanıtlaSilİnsanlar istîdat ve iktidarları itibariyle muhtelif seviyelerde yaratıl-mışlardır. Tasavvuftaki eğitim, sālikin kalbi istidāt ve iktidarı ile mîzācına göredir. Mizaç ise büsbütün değiştirilemeyeceği cihetle ilâhî emirlerle terbiye edilip yönlendirilmesi sayesinde matlüb hasıl olur. Şeriatin, umû-ma mahsüs ve herkes için aynı olan käideler koymasına mukābil, tasav-vufta sålike tıpkı numaralı gözlükler gibi ferdden ferde değişen terbiyevi metodlar kullanılması yolu tervic edilmiştir. Bu ikisi arasında bir tezâd ve aykırılık olduğu zannı yanlıştır. Zîrā, tasavvuf-şeriat münasebeti maruf misali ile bir pergele benzetilegelmiştir. Pergelin sâbit ayağı şeriat, müteharrik ayaksa tasavvuftur. Bu iki ayak arasındaki açıklık ise mu-hatabın mîzaç ve istîdâdına göre azaltılıp çoğaltılabilir.
Diğer taraftan tasavvufun bu hassas ölçüleri, Allah'ın emir ve nehiy-lerine riâyeti ikmal etmiş insanlar için mevzubahistir. Bu sebeple ger-çek mutasavvıflar, zâhirî âlemlerini düzeltmiş ve terbiye sırasını iç âlemlerine getirmiş kimselerdir. Zähirdeki kemålatı bir de bâtınî inki-şaf ile taçlandırmanın gayreti içindedirler. Zīrā, zâhirin ıslah ve ikmåli mühimse de aslolan iç âlem, yani kalbdir. Çünkü fiillere vücüd veren ira-de ise de irâdeyi yönlendirenin de hisler olduğu hatırdan uzak tutulma-malıdır. Hislerin makarr (karar kıldığı yer) merkeziyse kalbdir.
Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizin mânevi terbiye-de tâkib ettiği hassas düstürlardan biri, muhātabını itāb etmemek, hattå kusûru kendisine hamlederek ikāzda bulunmaktır. Pek çok vesileyle "Bana ne oluyor ki sizleri böyle görüyorum." şeklinde vakî olan kavil
ب اله الرحمن الرحيم الحمد اللَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ الرَّحْمنِ الرَّحيم مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ اهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمُ صِرَاطَ الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمُغَضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّالِّينَ )
YanıtlaSilFATİHA (AÇIŞ) SURESİ
1-Bismillahirrahmanirrahim (Esir-ğeyen, bağışlayan Allah'ın adı ile başla-rım).
2,3,4-Hamd, sena ve şükür Yüce Al lah'a mahsustur. (Çünkü O,) bütün varlık -rahman -ların yaratıcısı, yetiştiricisi, rahim ve kıyamet gününün sahibidir.
5-(Öyle ise Allahım!) Yalnız, sana ibadet eder, her ihtiyacımızı senden di-leriz.
6,7-İhsan ettiğiniz (peygamber, me-(is-lek ve evliyaların) doğru yolu olan lâm Yoluna) bizleri ulaştır. O yol ki ga-zabına uğramış, dalalete sapmış (hıristi-yan ve yahudilerin) yolu değildir. (Amin: Allahım kabul et.)
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM
YanıtlaSilSUBHANALLAH
ELHAMDULİLLAH
ALLAHUEKBER
ESTAĞFİRULLAH
ALLAHUMME SALLİ ALA SEYYİDİNA MUHAMMED
Yanıtla
yuksel30 Mart 2019 08:08
Beş vakit namazı camide kılan bismillahirrahmanirrahim demiş gibidir.
Ümmetim yıldızlara gidesiye kadar kıyamet kopmayacaktır.
YanıtlaSil
Yuksel24 Eylül 2025 22:54
BESMELE :
بسم الله الرحمن الرحيم
Dö-
r.
zgün-
Bos-
in kısaltılmış ismi. Müslüman her işine Bismillah ile başlar. Yani her işi Allah adına ve Allah için yapar. Atomlardan yıldızlara kadar her varlık da Allah adına ve Allah için hareket eder. İnsan da bis-millah diyemiyeceği, yani Allahın emri ve izni ol-mayan bir işi ve hareketi yapmamak, onun emri dairesinde kalmakla gerçekten insan olur. Aksi halde hayvanlardan aşağı dereceye iner.
bos-
بسمله خان
Besmele-hån : f. Besmele çe-
pan,
ken.
بنه
BESNE : Yumuşak yer.
YanıtlaSil
Yuksel24 Eylül 2025 22:49
127
Bisyäri
kesilmiş.
silen yer, sålhane. BISMIL-GAH: f. Hayvan ke-
بسم الله BISMILLAHİ na, Allah için, Allahın adı ve izni ile. Allah nami-
(Esbâb-ı záhirlye eliyle gelen nimetleri, o esbab hesabına almamak gerektir. Eğer o sebep Ihtiyar sahibi değilse-meselä: hayvan ve ağaç gibi-doğrudan doğruya Cenab-ı Hak hesabına verir. Mådem o, lisân-ı hål ile Bismillah der, sana verir. Sen de Allah hesabına olarak Bismillah de, al. Eğer o sebep Ihtiyar såhlbi ise: o Bismillah deme-II, sonra ondan al, yoksa alma, Çünkü
ولا تأكلوا مما لم يذكر اسم الله عليه
âyetinin mânâ-yı sarihinden başka bir mânâ-yı İşärisi şudur ki: "Mün'im-i Hakikiyi hatıra getir-mlyen ve onun nåmıyla verilmiyen nimeti yeme-yiniz" demektir. O hålde hem veren Bismilläh demell, hem alan Bismillah demeli. Eğer o Bis-millâh demlyor, fakat sen de almağa muhtaç isen sen Bismillah de, onun başı üstünde rahmet-i İlâhlyenin elini gör, şükür ile öp, ondan al. Yâni: Nimetten In'âma bak, in'amdan, Mün'im-i Hakiki-yi düşün. Bu düşünmek bir şükürdür. Sonra o zahiri vasıtaya istersen dua et. Çünki o nimet onun eliyle size gönderildi. L.)
(Kur'an-ı Kerim, nimetleri, âyetlerl, delil-فباي الاء ربكما تكذبان lerl tâdat ederken
âyet-l celllesi tekrar ile zikredilmekte olduğun-dan şöyle bir delålet vardır ki: Cin ve insin en çok Isyanlarını, en şedit tuğyanlarını, en azim küfranlarını tevlid eden şöyle bir vaziyetleridir ki, nimet İçinde in'âmı görmüyorlar. İn'âmı görmediklerinden Mün'im-i hakikiden gaflet ederler. Mün'imden gafletleri saikasıyla, o ni'metlerl, esbaba veya tesadüfe Isnad ederek, Allahdan o nimetlerin geldiğini tekzib ediyorlar. Binaenaleyh, herbir nimetin bidâyetinde, mü'min olan kimse, Besmeleyi okusun. Ve o nimetin Al-lahdan olduğunu kasdetmekle, kendisi ancak Al-lahın Ismlyle, Allahın hesabına aldığını bilerek, Al-laha minnet ve şükranla mukabelede bulunsun. Μ.Ν.)
بسمل شده BISMIL-ŞÜDE f. Boğaz-lanmış, kesilmiş.
بشر BISR: Vücudu sivilcell olan
264
YanıtlaSilÇOK GÜLMENİN ZARARLARI
"Benim sizden ücret almadığım gibi sizde kendilerine ilim öğrettiği-niz kimselerden ücret almayın" sözünün anlamı şudur:
Alimler Peygamberlerin varisleridir. Dolayısıyla her konuda Peygam-berlerine tabi olmalıdırlar. Nasıl ki Peygamberler öğrettiklerine karşılık olarak bir ücret istememişlerse âlimlere yakışan bu konuda da onlara tabi olmalarıdır.
Nitekim Allah (cc) bu hususu şöyle anlatmaktadır:
قُلْ لا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ أَجْراً إِلَّا الْمَوَدَّةَ فِي الْقُرْبَى
"Deki: Ben buna karşılık sizden akrabalık sevgisinden başka bir ücret istemiyorum.""
Konuyla ilgili başka bir ayet ise şöyledir:
إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى اللَّهِ
"De ki: Benim ücretim yalnız Allah'a aittir."*
"Gülmeyi gerektiren bir şey yokken gülmek" sözünün anlamı; kahka-ha ile gülmektir. Çünkü kahkaha ile gülmek, basit insanların yaptığı bir davranış olduğu için mekruhtur.
"Seher vaktinde uyumak" sözü ile kastedilen; sabahın ilk saatlerinde uyumaktır. Bu hoş bir davranış değildir, çünkü bir nevi ahmaklık kabul edilmiştir.
Nitekim bu konu ile ilgili olarak Resulullah (sav) şöyle buyurmuştur:
"Sabahın ilk saatlerinde uyumak, ahmaklık; gün ortasında uyumak a-detten; günün sonunda uyumak ise cehalettendir."
Ibn Ömer (ra) anlatıyor:
خَرَجَ النَّبِيَّ ﷺ ذَاتَ يَوْمٍ إِلَى الْمَسْجِدِ فَإِذَا قَوْمٌ يَتَحَدَّثُونَ وَيَضْحَكُونَ فَوَقَفَ وَسَلَّمَ عَلَيْهِ ثُمَّ قَالَ: أَكْثِرُوا ذِكْرَ هَاذِمِ اللَّذَّاتِ، قُلْنَا: وَمَا هَاذِمُ اللَّذَّاتِ؟ قَالَ: الْمَوْتُ
Şûra 23
Sebe 47
Hakim, Müstedrek, 7797
280
YanıtlaSilMECELLE-1 AHKAM-I ADLİYYE
MADDE 948 Ikrah, bir kimseyi ihâfe ile rızası olmaksızın bir i işlemek üzre bi-ğayr-i hakkın icbar etmekdir ki ol kimesneye ra'nın fethi ile mükreh ve icbar eden kimseye mücbir ve ol işe mükrehun-aleyh ve havfi mucib olan şeye mükreh-ün-bih denilir.
MADDE 949 krah iki kısımdır, kısmı evvel ikrah-i mülcidir ki itlaj-ı nefs ya kat-ı uzuv yahut bunlardan birine müeddi olur darb-şedid ile olan ikrahdır. Kısmı sâni ikrah-ı ğayr-i mülci'dir ki yal mz ğam ve elemi mucib olur. Darb ve habs gibi şeylerle olan ik rahdır.
MADDE 950 Şuf a bir mülk-ü müşterayı müşteriye her kaça mal oldu ise ol mikdar ile temellük etmekdir.
MADDE 951 Şefi hakk-ı şufası olan kimsedir.
MADDE 952 Meşfü hakkı şufanın taallûk eylediği akardır.
MADDE 953 Meşfu-un-bih şefi'in mâbih-iş-şufa olan mülküdür.
MADDE 954 Halit, su hissesi ve yol hissesi gibi hukuk-u mülkde müşarik demektir.
MADDE 955 Şirb-i hass eşhas-ı ma'dûdeye mahsus olan mâ-i câ rideki hakk-ı şirbdir. Amma umumun müntefi olduğu nehirlerden su almak şirb-i hass kabilinden değildir.
MADDE 956 Tarik-i hass çıkmaz sokak demekdir.
BAB-I EVVEL
Hacr'e müteallik mesâil beyanında olup dört fasla münkasimdir.
FASL-I EVVEL
Sunûf ve ahkâm-ı mahcûrîn beyanındadır.
MADDE 957 Sağır ve mecnûn ve matûh zaten mahcurlardır.
MADDE 958 Sefih olan kimse hâkim tarafından hacr olunabilir.
MADDE 959 Medyûn dahi ğûremânın talebi ile hâkim tarafından hacr olunabilir.
MADDE 960 Mevadd-ı ânifede zikr olunan mahcûrînin bey' ve şirâ gibi tasarrufat-ı kavliyyeleri muteber olmaz ise de kendi fiille-rinden neş'et eden zarar ve ziyanı hemen zâmin olurlar.
KITABUL-HACR VEL-IKRAH VEL-BUFA
YanıtlaSil281
Mesela, bir çocuk gayri mümeyyiz olsa bile birinin malını itlif ettikde zamân lâzım gelir.
MADDE 961 Sefih ve medyûn hâkim tarafından haer olundukda sebebi nasa beyan ile işhad ve i'lån olunur.
MADDE 962 Hakim tarafından hacri murad olunan kimsenin hu-zúru şart olmayıp guyaben dahi hacri sahih olur.
Fakat haber-i hacrin ol kimseye vusûlü şartdır. Haer olunduğu haberi kendisine vasıl olmadıkça münhacir olmayıp ol vakte kadar vaki olan ukûd ve ikrarı mu'teber olur.
MADDE 963 Fâsık olan kimesne malını tebzir ve israf etmedikçe mücerred fiskı sebebiyle hacr olunamaz.
MADDE 964 Tabib-i câhil gibi umuma mazarratı olan ba'zı kesân dahi hacr olunur. Fakat bunda hacrden murad icray-i amelden men' demekdir yoksa tasarrufat-ı kavliyyeden men' ma'nasına değildir.
MADDE 965 Bir kimse bir çarşıda san'at ya ticaret icra edip de ol san'at ve ticaret erbabı bizim kâr ve kesbimize halel geliyor diye ol kimseyi sana't veya ticaretini icradan haer ve men'ettiremezler.
FASL-I SANI
Sağîr ve mecnûn ve ma'tûha müteallik mesâil beyanındadır.
MADDE 966 Sağir-i gayri mümeyyizin velisi izin verse bile anın tasarrufat-ı kavliyyesi asla sahih olmaz.
MADDE 967 Sağir-i mümeyyizin kabul-ü hibe ve hediyye gibi hakkında nef-i mahz olan tasarrufu velisinin izin ve icazeti olmasa bile mu'teberdir, ve âhara bir şey hibe etmek gibi hakkında zarar-mahz olan tasarrufu velisinin izin ve icazeti olsa bile muteber ol-maz.
Amma zâten nef ile zarar beyninde dâir olan ukûdu velisinin icazetine mevkûfen mün'akid olur. Velisi dahi icazet verip verme-mekde muhayyerdir. Şöyle ki sağır hakkında faydalı görürse muciz olur, görmezse muciz olmaz.
Meselâ, bir sağir-i mümeyyiz bila izin bir mal satsa velev ki değerinden ziyade semen ile satmış olsa bile bey'in nefâzı velisinin icazetine mevkufdur. Zira akd-i bey' zaten nef' ile zarar beyninde mütereddit olan ukûddandır.
3
YanıtlaSilhäcât maddiye
hacat-i maddiye حاجات ماديه : maddi ihtiyaçlar
hacht- maneviye حاجات مصوبه : manevi ihtiyaç lar
häcát- maneviye-i insaniye حاجات معنوية إنسانية
insanın manevi ihtiyaçları
hacht- süfliye حاجات سفلیه : aşağı derecede olan (maddi ve bedene ait) ihtiyaçlar
hacát- zaruriye حاجات ضروریه : zaruri (yaşamak için zorunlu) olan ihtiyaçlar
häcăt zaruriye-i diniye حاجات ضروریه دینیه : din deki zaruri (karşılanması zorunlu) olan ihti-yaçlar
Haccac حجاج : tam olarak adı, Haccac bin Yu-suf Es-Sakafidir. Taif şehrindeki Beni Sakif Kabilesine mensubdur. İslâm tarihcileri ve halk arasında Haccac-ı Zalim (Zalim Hac-cac) olarak bilinir. Emevi hükümdarlarından Abdülmelik Bin Mervan zamanında Irak ve Hicaz bölgesini itaat altına almak için görev aldı. Önce Küfe ve Basra şehirlerindeki karı-şıklıkları sert tedbirlerle önledi. daha sonra Medine, Mekke, Yemen dahil Hicaz Bölgesi Emiri olan Abdullah Bin Zübeyr'i (r.a.) itaa-tı altına almak için Hac mevsiminde Mekke üzerine yürüdü. Abdullah Bin Zübeyr (r.a.) teslim olup itaat etmeyi reddetti ve şehri so-nuna kadar savunmaya karar verdi. Şehir ku-şatma altında idi. şehir halkı aç kaldı ve tes-lim oldu. Abdullan Bin Zübeyr (r.a.), teslim olmayıp şehit oluncaya kadar kadar savaştı. (hi. 72, mi. 692) Haccac Mekke'ye girdi. şe-hit olan Abdullah Bin Zübeyr'in (r.a.) başını kestirip Şam'a, Emevi Devleti hükümdarına gönderdi; vücudunu da astırdı. Hz. Ebube-kir'in (r.a.) kızı olan Abdullah Bin Zübeyr'in annesi Hz. Esma (r.a.)'nın yanına varıp: "Oğ-lun Abdullah'a olan muamelemi nasıl gör-dün?" diye sordu. Hz. Esma: "Şöyle gördüm ki, sen oğlumun dünyasını yıktın, o da senin ahiretini yıkmış oldu. Resulullah (a.s.m.) bize Sakif'ten (Beni Sakif kabilesinden) bir kez-zåb (yalancı) ve bir mühlik (çok kan dökücü ve adam öldürücü) çıkacak diye haber verdi. kezzab'ı (yalancıyı) gördük, mühlik de sen-sin" diye cevap verdi. (Hz. Esma'nın yalan-cıyı gördük dediği şahıs, yine aynı kabileden olan Muhtar Bin Ebi Ubeyd Es-Sakafi idi. Bu şahıs mehdilik iddiası ile isyan edip Irak ve Doğu vilayetlerini bir süre kendine bağladı ve Abdullah Bin Zübeyr'in hilafetini reddetti. Kuvvetlerini Mekke'ye kadar gönderdi. fakat
had Dind
YanıtlaSil304 Zabeyr, kardeşi Mu'sab's Baara'ya gönder istediği başarıya ulaşamadı Abdullah yapılan savaşta Muhtar yenildi ve olduruld Irak Valisi olarak tayin etti sürekli ayan karışıklıklara sahne olan Irak bölgesini sen Haccac' başarılı bulan Emevi hakamdarsons ve müsamahasız idaresi ile tam bir itaat alti na aldı. Yirmi yıl süren Irak Valiliği esnasında onun emriyle idam edilenlerin
yirmi bini bulduğu rivayet edilir Haccac-Zalim حاج عالم )bak. haccac(
hace hoca, din adams 2 efendi, aga 3 aile büyüğü, aile reisi
Hacegan خواجه كان : hocalar, din adamları 2.(önceki yüzyıllarda) bir kısım devlet me
murları
hacegan tarikatı خواجه گان طریقتی : Naksilik
hacer حجر : tap
köşesinde, yerden bir buçuk metre kadar yükseklikte bir yere konmuş olan) siyah taş (rivayete göre, peygamberlere vahiy getiren melek Cebrail (a.s.m.) tarafından Hz. İbra him Peygamber'e (a.s.) getirilmiş)
hacet حاجت : ihtiyaç, lüzum, gerekli olma 2.dua, dilek
hacet-i amme حاجت عم : herkesin ihtiyacı
hacet-i zaruriye حاجت ضروريه : yaşamak için zo runlu ihtiyaçlar
haci حاجی : hacca giden, hac yapan
hacil حجيل : utanç içinde, mahcup, utanan
hacil olmak خجیل اولمق : utanmak
hacil kılmak حجيل فيلم : hacil etmek, utandır-mak
hacim حجم : bir cismin boşlukta kapladığı yer
haciz 1 : حجز alacak karşılığı olarak mahkeme kararıyla borçlunun para veya malına el ko-nulması 2.engel olma, men etme, mâni olma
haciz حاجز : haciz koyan, haczeden (bak. haciz(
hacz etmek 1 : حجز ايتمك.engel olmak, mâni olmak, men etmek 2.haciz yolu ile el koymak
haczolunmak حجز او لو نمل : engel olunmak mâni olunmak; men edilmek 2.haciz yolu ile el koymak
hac حاج : Hıristiyanlara göre Hz. İsa'nın çar-mıha gerilişini hatırlatan şekil
had (hadd( 1 : حد. sınır, çizgi 2.son, uç 3.mik-
tar, derece 4.dinde bazı suçlar için konmuş
add)
YanıtlaSilDin опц Ve sert da
T
haddi bala
306
hadim-ül Kur'an
lan ceza 5. (mantikta) kıyastaki önermelerde (comlelerde) geçen terimlerden her biri
hadd-bala حد بل yuksek derece
haddi bolu حد بلو : ergenlik yaşı, çocukluk tan çıkma yaşı
hadd i evsat حد وسطkiyasta ille iki öner mede (cumlede) geçen ortak terim (kelime) 2 (mec) iki tarafı birleştirici olan
hadd-i istikamet حد استقامت aşırılığa sapma yan doğru ve orta yol
add kemal حد كمال : olgunluğun ve mükem melliğin son derecesi
hadd-i kusva حد قصرى : son sınır, som nokta
hadd-i maruf حد معروف : dinin müsaade ettiği
sinir hadd-i mesru حد مشروع : dinin bildirdiği sınır, dinin koyduğu sınır
hadd-i mevhum حد موهوم :aslı olmayıp var gibi düşünülen sınır
hadd-i muayyen (e( حد معين : belli sınır
hadd-i nihayet حد نهایت : son sınır
hadd-i ser'i حد شرعی : dinin koyduğu sınır,
dine ait sınır ve ceza
hadd-i Şeriat حذ شریعت : dinin koyduğu sınır
ve ceza
hadd-i tevatür حد تواتر : tevatur derecesi, te-vatür denilen sağlam haber (hadis) derecesi (bak, tevatür)
hadd-i vasat 1 : حد وسط aşırılıklara sapmayan orta yol, orta çizgi 2.(mantık) (bak. hadd-i evsat)
hadd-i zatında حد ذائنده : aslında, gerçekte
haddi olmamak حدى اولمامق : hakkı ve yetkisi olmamak
haddinden fazla حدندن فضله : gereğinden çok
haddinden tecavüz حدندن تجاوز : haddini aşma, hak ve yetkisinin dışına çıkma
hadd ü hesaba gelmemek حد و حسابه گلمه مك : sayılamayacak kadar çok olmak
: حد و حسابی اولمامق hadd u hesabı olmamak yıca bilinmeyecek kadar çok olmak
hadd ü hesabsız حد و حسابز : sayılamayacak kadar çok
hadd ü hududu bulunmamak حد و حدودی بولو تمام: sır ve sonu bulunmamak
hadd i hududa alınmamak حد و حدوده التعامل : sınır konamamak, sınırsız olmak
hadd & inkosam olmamak حد و انقسام أو المال nur bulunmamak ve bölünür olmamak
hadd ü nihayeti olmamak حد و نهایتی اور تمامل nur ve sonu olmamak
hadd ü payanı olmamak حد و پایانی ارتعامل :sm ri ve sonu olmamak
haddizatında حد فانيد :hakhadd i zatında(
hadeka حدقه göz bebeği
hademe 1 : حدمه hizmet etmekle görevli 2 te mizlik ve alıp götürme getirme, yani ayak ig leri yapmakla görevli, hizmetli
hades حدث : abdestin bozulma hali
hadi 1 : هادی hidayeti gösteren, kurtuluş yolu nu gösteren, mürşid, rehber 2 hidayete (kur tuluşa) eriştiren (Allah c.c.).
bozuk yanıltıcı
Hadid 1 : حديد demir, çelik 2 sert, keskin 3 of keli, sinirli 4. Kur'an'da 57. Sürenin adı
hadid-ül mizaç حديد المراح : mizaci sert, sert mizaçlı, sert ve çabuk öfkelenen yaradılışta
hadika حديقة : bahçe
hadim )1( حادم : hizmet etmekle görevli, hiz metkår
hadimi furkan خادم فرقان : doğru ile yanlışın ayırıcısı olan Kur'an'a hizmet için çalışan
hadimi fürkan خادم فرقان : )bak hadimi fur
kan)
hadim Hakk خادم حق : Allah'ın (c.c.) hizmet-karı
hadim-i iman خادم إيمان : imana hizmet eden
hadim-i Islam خادم إسلام : Islama hizmet eden, kendini İslam'ın hizmetine adamış olan, Is låm hizmetkârı
hadim-i Kur'an خادم قرآن : Kur'an hizmetkârı, kendini Kur'an hizmetine adamış olan
hadimi Kur'ani خادم قرآنی : Kur'an için hizmet eden, kendini Kur'an hizmetine adamış olan
hadim-i Nebevi خادم نبوی : Hz. Peygamberin (a.s.m.) hizmetkárı, kendini Hz. Peygambe rin (a.s.m.) hizmetine adamış olan
hadim-i yegane خادم یگانه : yegane (epsiz, biri-
cik) hizmetkär
hadim-ül furkan حادث الفرقان : )bak hadim i fur
kan)
hadim-l Kur'an خادم القرآن : )bak hadimi
Kur'an)
56
YanıtlaSilAHLAK
tenekleri ve kuramsal bilgileriyle, donanımlarıyla bağda fakat öldürücü sonuçlara da götürmeyen bir alana kaymak temişlerdi. Chicago Üniversitesi'nin İktisat Bölümü her anla da kondilerine uygun geldiği için onu seçmişlerdi." (http://gan.bilgi.edu.tr/docs/iktisat_ve_Etik.doc)
Bilim sosyal hayattan dışlanamayacağına göre, onun ahlak boyutta kullanılmasını sağlamak insan neslinin görevidir. Yukan. da söz edildiği gibi, bilimi insanlığın mahvolmasında kullanmak laktan yoksun tanrı tanımaz mekanik bilimin ürünü olan Dr. cinayetten öte bir şeydir. Mary Shelley'in kahramanı, etik ve ah Frankensteinlerin meydana çıkmasını engellemek için etik kural lar şarttır. Çizgi filmlerde neden kötülerle mücadele vardır? Atom bombası, nükleer bombalar insanoğlunu neden korkutuyor? So. run bilimde değil, onun ahlaksızlığın bir türü olan sorumsuz kul. lanımındadır. Bilim ve teknolojiyi kendi şahsi ve toplumsal çıkar. ları için kullanan dünyanın sömürgeci siyasi liderlerini de yeri gelmişken bu ahlaksız tavırlarından dolayı ayıplıyoruz. Bilim, ya şamı kolaylaştırırken, gelişen teknolojiyle birlikte "Kontrol edilen ahlak" sistemi de oluşmaktadır. Gelişen güvenlik sistemleri ve e-lektronik tanıma sistemlerinin, hırsızlık gibi ahlak dışı davranış ları, çabucak belirlemesi teknolojiyle sağlanmaktadır.
Öte yandan, çevreyi koruyamayarak tabiatın ölümüne neden olan, bilimi yanlış kullanan etikten yoksun kesimleri, organ nak linden suni döllenmeyle ve sperm bankalarıyla insan türü oluş turan çevreleri de ahlaki davranış kalıplarına çekilmeye çağın-yoruz. Bilimsel ahlak insana hizmet etmektir. Bilgiyi ve bilimi banka hortumlamakta, şahsi çıkar elde etmekte, bilerek eksik ve çalma inşaatlarla, bir depremde binlerce ailenin yok olmasını so-nuç veren bir tür hırsızlıkta kullananları tel'in ediyoruz.
Bilim çevrelerinin ve özellikle üniversitelerin akademik ku-rullar oluşturarak bilimsel hırsızlığa engel olma çabalarını des-tekliyoruz. Ancak henüz okul sıralarındayken kes-kopyala-ya-pıştır kolaycılığıyla büyüyen nesillerimizin, akademik ve iş ya-şamlarında da benzer davranışlar sergileme eğilimlerinin ol-dukça yüksek olduğuna ve insan haklarına dikkat edeceklerini ise sanmıyoruz. "Bilim metodolojisi üzerinde çalışan I. Lacatos, bütün bilim dallarının ana çekirdeğinde bir 'inanç, ahlaki de-ğerler' bulunduğunu, kuramın ancak bunun üzerine inşa edil-diğini söyler, toplumbilimleri ile doğa bilimleri arasında bu bağlamda bir ayırım yapmaz. Atom bombası çalışmaları örne-ği, bize, doğa bilimleri araştırmalarının ve buluşlarının da ge-
RO-VAZ/2006
BİLİM VE AHLAK İLİŞKİSİ
YanıtlaSilrisinde en azından bir hedef aranması gerektiğini gösteriyor. Çünkü bilimsel kuram, nesnel ilişkileri gösterse de, açıkca bir sonunda, rahatça istenen tarafa çekilebiliyor. Atom araştırma-larından, atom enerjisi gibi atom bombası da çıkabiliyor; hay-hedef koymasa da, değer yargılarından arındırılmış olsa da, sosyo-biyoloji yoluyla kuram insan davranışlarına genelleştiri-van davranışlarının genetik kökenlerinin ortaya konmasından, lip, insan ırkları arasındaki farklara ve ırkçılığa gelebiliyor.
"İnsan doğasının doğrudan bilimsel kuramla, buluşla içiçe geçtiği durumlardaysa, 'etik' (dinsel inançlardan ötürü) hemen gündeme zaten getiriliyor. Bunun en yakın örneği 'insan kopya-lama' ile ilgili olarak ortaya çıktı. Kopyalama, 'yaratılış inancı'nı sarsabildiği kadar olumsuz toplumsal sonuçlara da yol açabile-ceği için, 'etik' kural hemen devreye girdi; insan kopyalaması yapılmaması konusunda anlaşmaya varıldı. Ancak, bu anlaşma gan.bilgi.edu.tr/docs/iktisat ve_Etik.doc) şimdiden her yanından aşınmaya başladı bile." (http://kaz-
Bediüzzaman'a göre, insan, kainat ve kutsal kitabımız Kur'an, birbirinin hem tamamlayıcısı, hem de tefsiridir. Kaina-un kendisi bir kitaptır. Kur'an kainattan söz ederek, kainatın anlamını ve kainatta tecelli eden esma ve sıfatları tefsir etmek-tedir. Bunu neden yapmaktadır? Amaç, insanın varlığın anla-mını idrak etmesi ve evrensel tasarımla örtüşmesini sağlamak-ur. Kainatın küçük bir numunesi, misal-i musağğarı olan insan ise, kainattaki anlamı şuuruyla idrak ettikten sonra, kendisi i-çin gönderilen Kur'an'ın rehberliğinde yaşamına anlam katma-lıdır. Bu anlam bilim şeklinde tezahür etmektedir. "Sâni-i Zül-celâlin âlem-i ekberdeki san'atı o derece mânidardır ki, o san'at bir kitap suretinde tezahür edip, kâinatı bir kitab-ı kebir hük-müne getirdiğinden, akl-ı beşer, hakikî fenn-i hikmet kütüpha-nesini ondan aldı ve ona göre yazdı. Ve o kitab-ı hikmet, o de-rece hakikatle bağlı ve hakikatten medet alıyor ki, büyük Ki-tab-ı Mübînin bir nüshası olan Kur'ân-ı Hakîm şeklinde ilân e-dildi." (Mektubat, 228) O halde bilim, kainatta tezahür eden i-sim ve sıfatların kurallar şeklinde ifade edilmesidir. İçinde in-sanın yaşamasına elverişli bir ortam olan kainat ve bu sistemin ezeli tercümanı olan Kur'an, onu getiren Peygamberi (sav) ara-cılığıyla bize bir örnek olmakta, "temsil ettiği güzel ahlak" ile biz insanlara kainat-insan ve Kur'an üçgeninde yol gösterici ol-maktadır. Cünkü "Onun ahlakı Kur'an ahlakıydı, " Bilime ve bi-lim adamlarına düşen görev, evrensel sisteme "ayinedarlık" ya-parak etik davranmaktır.
167
KÖPRÜ YAZ/2006
AHLAK
YanıtlaSilSosyal bilimler ve ahlak
Bediüzzaman, sosyal bilimlerin yorumlanmasına ilişkin me todolojiye, özellikle dini konuların sosyal yaşamda algılanma sında doğru ve yanlışlara, Muhakemat isimli eserinde mkga vurgu yapmıştır. Her şeyden önce o, lehte ve aleyhte, Islamiye hakkında asırlardır birikmiş olan yanlış zanların, yıkıcı düğün celerin tamir ve ıslahı için mücadele etmiştir.
celikle Bediüzzaman'ı örnek göstermek mümkündür. O, toplum Sosyal bilimlere iliskin ahlaki ölçülere uyum konusunda, on. tarafından yüceltilen nice alim ve sosyal bilimcilerin gösterdik leri kaynaklardan daha parlak görünmesine kızmaktadır. "Ben görüyorum ki; Kur'ân-ı Hakimin hakaikine ait bazı kemålåt, o hakaike dellällik eden vasıtalara veriliyor. Su ise yanlıştır. Çün kü, me'hazın kudsiyeti, çok burhanlar kuvvetinde tesirat gös teriyor, onunla ahkâmı umuma kabul ettiriyor. Ne vakit dell ve vekil gölge etse, yani onlara teveccüh edilse, o mohazdaki kudsiyetin tesiri kaybolur." (Mektubat, 307)
Yine o, "Cumhůru, burhandan ziyade, mehazdeki kudsiyet imtisale sevk eder. Müştehidînin kitapları vesile gibi, cam gibi Kur'ân'ı göstermeli; yoksa vekil, gölge olmamalı... şeriat kitap. ları, birer şeffaf cam mâhiyetinde olmak lazım gelirken, mürur. u zamanla, mukallitlerin hatásı yüzünden paslanıp hicap ol. muşlardır. Evet bu kitaplar, Kur'ân'a tefsir olmak lazımken, başlı başına tasnifat hükmüne geçmişlerdir." (Sünuhat) diyerek bilim ve sanat eseri yazanların kaynaklara önem vermesini ve kaynağı doğru yansıtması gerektiği üzerinde durmaktadır.
Bediüzzaman Said Nursi, sosyal bilimlerde ahlaki kurallara uyulması için her şeyden önce "doğruluk" ilkesine dikkat çek-mektedir. Bilimsel doğruluk, deneyerek elde edilmiş doğru so-nuçlar üzerinde yazmak ve konuşmaktır. Objektif olmayan gö-rüşler, indi mülahazalarla yapılmış kişisel yorumlar insanlan yanıltabilir. Bunun için araştırma yöntemleri geliştirilmiştir. Bi-limsel doğruluğu bozan art niyetli yaklaşımlar yanında, bazen iyi niyetli olup, ancak bilimselliğe ters düşen davranışlar da söz konusudur. Bunlardan biri de, "mübalağa ve mücazefe"dir. Be-diüzzaman'a göre, "Mübalağa ihtillacidir"; "Beşerin seciyelerin-dendir, telezzüz ettiği şeyde meylü't-tezeyyüd ve vasfettiği şeyde meylü'l-mücazefe ve hikâye ettiği şeyde meylü'l-mübalá-lik etmek, fenalık etmek demektir. Bilmediği halde, tezyidin-ğa ile, hayali hakikate karıştırmaktır. Bu seciye-i seyyie ile iyi-den noksan, ıslahından fesat, medhinden zemm, tahsininden
68
RO-YAZ/2006
BİLİM VE AHLAK İLİŞKİSİ
YanıtlaSilkubh tovellüd eder. Zira muvazenet ve tenasüpten nagi olan hüsnü, min haysü layes'ur (bilinçsizce) thlal eder. Nasıl ki, bir Öyle de, hiçbir vakit hak ona muhtaç olmayan mübalağalı tor-ilacı istihsan edip izdiyad etmek, devayı da's inkılâp etmektir. gib ve terhible, grybeti katle müsavi; veya ayakta bevletmek, hacca mukabil tutmak gibi muvazenesiz sözler, kati ve zinayı zina derecesinde göstermek; veya bir dirhemi tasadduk etmek, tahfif ve haccın kıymetini tonzil ediyorlar. Bu sırra binaen, va-vaizler, çok hakaik-i neyyire-i diniyenin husufuna sebep olmus-iz hem hakim, hem muhakemeli olmalıdır. Evet, muvazenesiz lardır. Meselâa, inşikak-ı kamer olan mucize-i mütevatire-i bá hiroyi, meylü'l-mücazefe ile, 'arza nüzul ile Peygamberin cebi-ne girip çıkmış olan ilave, o günes-misal mucizevi Süha yıldızı gibi, mahfi ve kamer-misal olan burhan-ı nübüvveti münhasif ettiği gibi münkirlerinin bahanelerine kapılar açtı" (Muhake-yorum kavramlarını bilim ve ahlak bağlamında ele almakta, ō-mat, 37) Bediüzzaman'ın yukarıdaki bu ifadeleri, yorum-aşırı zellikle Muhakemat eseri başta olmak üzere, 5. Sua, 24. Söz, Sünühat, Telvihat-1 Tis'a gibi müteaddit eserlerinde asırlardır tahrip edilen İslamiyet kalesini doğru yöntemler sunarak tamir etmektedir.
Sonuç
Bilim ve ahlak, insanla birlikte var olmaya ve insanın da bu ikiliye ihtiyacı devam ettiği müddetçe birbirinden asla ayrılma-yarak, insanın kemålåtına hizmet eden iki önemli araç olarak görevlerine devam etmelidir. Bilim ve ahlak, insan, sistem ve yönetim kalitesinin arttırılmasına hizmet etmelidir. İnsan kali-tesine, insanın daha yakından anlaşılması ve bireysel gelişimin önünü açarak yardımcı olurken, sistem kalitesine, insan hak ve hürriyetlerinin açık ve şeffaf bir şekilde yaşanmasıyla destek-leyerek, buradan yönetim kalitesine, yani hukuk sisteminin yerleşmesini de desteklemiş olacaktır. Böylece bilim ve ahlak, insan ve sistem kalitesini birleştirerek yaşamda mükemmelliği sonuç verecek bir hizmet sunabilir.
Π
Öz
"Bilim ve ahlak" kavramları toplumsal ahlakın oluşmasında ve şekillenmesinde etkin bir role sahiptir. Medeniyetler ince-lendiğinde, onları zirvede tutan iki temel direğin olduğu görül-
169
KOPRO-YAZ/2006
AHLAK
YanıtlaSilmektedir. Bunlardan birincisi, bilimi, kendi içinde geliştirm toplumsal hizmet için kullanma ve gelecek kuşaklarda devan etmesini sağlama; diğeri ise, bireysel ve toplumsal hayatta ah larındaki temel etkenin de yine bu iki direkten birinin ya da lakın yaşanıyor ve yaşatılıyor olmasıdır. Medeniyetlerin yıkılış kisinin birden çökmesinde olduğunu görmekteyiz.
mantıksal düzey ki, ahlaki değerler olmadan bilimin insan le Bilim ve etik arasında iki düzeyde ilişki vardır: Birincia de ikisi birlikte olmak zorundadır. İkincisi, uygulama düzeyi ki hine, iyi niyetle kullanımı oldukça zordur. Yani temel bileşitn. ahlakın bilim üzerindeki kontrolüdür.
Anahtar Kelimeler: Bilim, ahlak, fen bilimleri, sosyal bi
limler
Abstract
Both of the concepts of "science and ethics" have a very prominent role in the formation of the social ethics. In many civilizations, these are two foundational pillars in their devel-opments to the highest point. The first of these seems to be the development of the science in itself, using it for the sake of society and to enable its continuation in the further genera-tions. As to the second feature, the moral assumptions and ethical values should be practised among individuals and in society. The basic factor in the dissolution of different civiliza-tions has been the fact that either one or both of these pillars have been dissolved and destroyed.
The relationship between science and ethics occur in two levels: The first one is the logical level that it is very difficult to use the science for the sake of men without the ethical val-ues. This means that in the basic composition both of these should co-exist. The second one is the application level where the issue goes on the control of ethics upon science.
Key Words: Science, morality, ethics, natural sciences, social sciences
170
KÖPRÜ YAZ/2006
DÜŞÜNCE TARİHİNDE AHLAK EKOLLERİ VE GÖRÜŞLERİ
YanıtlaSilDüşünce Tarihinde
Ahlâk Ekolleri ve Görüşleri
Kemal KIZILTOPRAK
Ülkemizin içinde bulunduğu ekonomik krizle ilgili yaşamış olduğumuz sıkıntıların sebepleri yazılı ve görsel basında gün geçmiyor ki, haber konusu yapılmasın. Hemen hemen bütün yorumcuların, gelmiş olduğumuz durumdan kurtulabilmemiz İçin yapılması gerekenler hakkında farklı görüşler ortaya koy-malarına rağmen, artık eski alışkanlıklarımızı terk etmemiz ge-rektiği ile ilgili ortak bir noktada buluştuklarını görmekteyiz. Peki değiştirilmesi gereken davranışlarımız nelerdir ve bunu sağlamak için ne yapmak gerekir? Bu konuda toplumun hangi kesimlerine görevler düşmektedir? İşte üzerinde durulması ve belki de toptan davranış modlarımızda değişikliğe gitmemizi gerektiren husus budur. Toplum olarak yıllardır büyük bir ah-lāki kirliliğin içerisinde bocalayıp durmakta fakat bu bocalama-dan kurtulma yollarını pek de arar görünmemekteyiz. Ailede, okulda çocuklarımıza öğrettiğimiz değerlerle televizyon ekran-larında ve toplumdaki değerlerin bir birine uymadığını gören çocuklarımız bocalamakta ve büyük bir zihinsel bunalıma sü-rüklenmektedirler. Az ile yetinmenin, başkalarının haklarına saygı göstermenin artık günümüz toplumunda geçer akçe ol-madığını görmek, karakterleri oturmakta olan bu genç dimağ-ları mefluç etmekte ve deyim yerindeyse tam bir araf psikolo-dir? Teorik ve pratik anlamda yansımaları nelerdir? Ahlâki jisine düşürmektedir. Bu çalışmada "Genel anlamda ahlâk ne-davranışı ahlâki olmayan davranıştan ayıran hususlar nelerdir?
KÖPRÜ
(ثانات) کار جمع صحبه اسید ذکری است با وطارت هم فراما ما هم کامیاب هم فراشام و کثافت عام اولد يعني لهم يا أمورك قطر پر بناه كتافنا عنده حاصل اولوی طالعاده اشارنده نیکوی و مجهولیتی افتاده امین (طالبات) رول ہوں، موطاء مه حقیقداری مجهول بر طاقم طاعدار اولديقة الشارند. ديمك وتوين بولدارك علم برده اولورمہ رطانی داها علاوه انتشدر او هانده بوتون بولارك لو زیر ندیده اولان ظلمانی تاکید در
YanıtlaSil(وَرَعْد وبرق) یعنی کون کوروالتوسل شیشه جناب معك عامتہ و خسته دلالت میں بك انا الکی آنند که عالم عبيدن باوطارك إداره وندورلرین موصل و نظام و نظام قانو نارينك ممثالهاري و مأمور لري اولان ملكاون به صلاحينارينه و بر با شور
موگره مشباتك اسبابله ظاهرده با غنای اولديغة بناء، باوطاه، هواده منتشر اولان بخار مائي من أذنه الهيله تشكل ايد ولى بو با وطارك حکمت ربانیه ایله به شمسی منفی الکتریکی مامور قسمی ده مثبت الکتریکی ها ماه در بوقسماء بربرينه با خلا شوب، آر الرنده معد ادمه حاصل اولدیفنده، اراده فالعه ایله برعه تولد ایده با وظاهرن به شکمی صلحجوم، می ده فرار ايندكاری زمان، أو الزنده هوا از قالان برابرى طول بر من الجون امر رباني ايام طبقات هوائيه حرکت و هیجانه کله بگنده رعد صداسی یعنی کون کورولتوی میدانه كاير. فقط بوحا للرك جریانی به نظام و بر قانون آلتنده اولورکه او نظامی و او قانونی تمثیل ايدن رعد و برعه
ملكر يد ولى
سؤال ؟ ] (رعد و برقك ) ( ظلمات ) كلم منه عطفاله ند نه اخلاش البركه، بونارك ظرفی با غمور در مالبوکر، ظر فاری بلوطدر، با غمور دگلدر
الجواب ) دهستند نه باید امن اولان سامعحه، او با غمورك هر شیئی احاطه ایمن اول یعنی ظن اید یلد یا نه کوره، رعد و برعه ده با غمورن ایجنه الدیغی شیاره داخل در.
عالم غيب
YanıtlaSilAtem-i gayb: Görünmeyen dlem
Amm: Umami
عطف
Auf: Dayandırıma, yukleme
برق Berk: Simsek
بخار مائي
Buhari mat: Su buharı
جنع Cem: Coul
جريان Cereyan: Bir süreç içinde gerçekleşme
حيل Hamil Tastya
إرادة عالي
irade-i Halık: Yaratıcımın irådesi, dilemesi
كتان
Kesafet: Şeffaf olmama, yoğunluk ve katılık
مجهوليت Mechaliyet: Bilinmezlik
منفى
Menfi: Negatif
مؤكل
Müekkel: Vekil kılınan
هيت
لي
ممثل
Mümessil: Temsilci
مصادمة
Müsademe: Çarpışma
مثبت
Müsbet: Pozitif
مسببات Müsebbebat: Sebeble meyda-na gelenler
لية
5
متعدد
Müteaddid: Bir çok
نظام
Nizam: Düzen
سمع
Sami: İşiten
صيغه
Siga: Kip
طَبَقَاتِ هَوائية
Tabakat - havaiye: Atmosfer tabakaları
تأكيد
Te'kid: Kuvvetlendirme, sağlamlaştırma
تذويز
Tedvir: İdare etme, dondurme
تنكير
Tenkir: Bir ismi belirsiz kılma
تولد
Tevelliid: Doğma
يَدِ صَلاحِيَتْ
Yedi salahiyet: Yetkili olma eli
بت
302
YanıtlaSilİSLÂM TARİHİ MEDİNE DEVRİ XI
Abdurrezzak; «Mâmer ile yedi yıl oturdum. (220) Kendisinden, (On bin) Hadis yazdım." demiştir. (221)
4) Mekke'de Abdulmelik b. Abdulaziz b. Curayc (Vefatı: 150)
5) Basra'da Ebû Seleme Hammad b. Seleme b. Dinar (Vefatı: 167) (222)
Hammâd, İbn-i Arûbe (Vefatı: 156) ile birlikte ilk önce Hadis ve Sünnet'i tasnif edenlerdendi.
Hammad , Ebdal'dan sayılırdı.
Yahya b. Daris, Hammad'dan (On bin) Hadis Ahz ve telakki et-
mişti. Amr b. Asım (Vefatı: 213) da, «Hammad'dan (On dokuz bin) Hadis yazdım.» demiştir. (223)
6) Medine'de Mâlik b. Enes (Vefatı: 179),
7) Küfe'de Ebû Abdullah Süfyan b. Saîd'üs'sevri (Vefatı: 161),
8) Şam'da Abdurrahman b. Amr Evzâî (Vefatı: 157) (224),
9) Horasan'da Abdullah b. Mübarek (Vefatı: 181),
İbn-i Main, onun (Yirmi bin kadar) Hadis yazmış olduğunu söy-ler. (225)
10) Muhammed b. Bişr (Vefatı: 203),
Mis'ar b. Kidam (Vefatı: 155) dan (Bin) Hadis yazmıştır. (226)
11) Basra Kadısı Muaz b. Hişam'ın (Vefatı: 200) da, yanında babasından (On bin) Hadis bulunuyordu. (227)
12) Ebû Üsâme Hammad b. Üsâme (Vefatı: 201) «Şu iki par-mağımla (Yüz bin) Hadis yazdım!» demiştir. (228)
13) Humeyd b. Rebi', Hüseyin b. Ali b. Velid'ül Cu'fi (Vefatı: 203) den (On binden fazla) Hadis yazmıştır. (229)
14) Ebû Dâvud'üttayâlisî'nin (Vefatı: 204) ezberindeki Hadis-lerden (Kırk bin) Hadis yazılmıştır. (230)
15) İshak b. Yesâr «Ben, Hammad b. Seleme'nin (Vefatı: 167) rivayetlerinden (On dokuz bin kadar) Hadis yazdım.» demiştir. (231)
(220) Zehebi Tezkiretülhuffaz c. 1, s. 364
(221) c. 1, s. 191
(222) İbn-i Hacer Fethulbari Mukaddime s. 4
(223) Zehebî Tezkiretülhuffaz c. 1, s. 203, 392
(224) İbn-i Hacer Fethulbâri Mukaddime s. 4
(225) Zehebî Tezkiretülhuffaz c. 1, s. 276
(226)
c. 1, s. 188
(227)
c. 1, s. 325
(228)
c. 1, s. 322
(229)
c. 1, s. 349
(230)
c. 1, s. 352
(231)
c. 1, s. 392
PEYGAMBERİMİZİN BIRAKTIĞI İKİNCİ BÜYÜK EMANET: SÜNNET
YanıtlaSil303
16) Harbülkirmâni, Said b. Mansur'un (Vefatı: 207) ezberinden (On bin) Hadis yazdırdığını söyler. (232)
17) Yahya b. Zekeriyya (Vefatı: 182) kitap tasnifile uğraşan ilim adamlarındandı. (233)
18) Ali b. Medini (Vefatı: 233) «Revh b. Ubåde'ye (Vefatı: 205) aid (Yüz binden fazla) Hadisi gözden geçirip onlardan (On bin) ini yazdım. (234)
Âmeş'in (Vefatı: 148) (Üç yüz bine yakın) Hadis ezberinde idi.» demiştir. (235)
19) Ebû Zür'a (Vefatı: 244) «İbrahim b. Müsă (Vefatı: 230'-larda) dan (Yüz bin) Hadis yazdım.
Ebû Bekir b. Ebî Şeybe'den de (Vefatı: 235), (O kadar) yazdım.
demiştir. (236)
20) Yahya b. Main'in (Vefatı: 233) «Elimle (Bin kerre bin) Ha-dis yazdım!» dediği rivayet edilir. (237) 21) İshak b. Râhüye (Vefatı: 238) «Ben, kitaplarımın içindeki (Yüz bin) Hadis'e bakıyor gibiyimdir!
(Otuz bin)i ezberimden ard arda okuya bilirim!» demiş, ezberin-den (On bir bin) Hadis'i yazdırdıktan sonra, onları, Ebû Davud ve arkadaşlarına okuduğu zaman, ne bir harf fazla, ne de, bir harf nok-san çıkmıştır! (238)
22) Ahmed b. İbrahîm b. Kesîr'ül'bağdadi (Vefatı: 246) Hadis cem ve tasnif eden ilim adamlarındandı. (239)
23) Ebû Küreyb Muhammed b. Alâülhemdânî (Vefatı: 248) nin ezberinde (Üç yüz bin) Hadis olup, Mûsâ b. İshak; «Ebû Küreyb'den (Yüz bin) Hadis dinledim.» demiştir. (240)
24) Ebû Bekir Muhammed b. Beşşar b. Osman'ül'Abdi (Vefatı: 252) Basra Hadis Hafızlarından olup Ebû Davud, ondan, (Elli bin) Hadis yazmış olduğunu söyler. (241)
25) Ebû Said Yahya b. Hakimülbasri (Vefatı: 256), Hadis cem ve tasnifle uğraşan ilim adamlarındandı. (242)
(232) Zehebî Tezkiretülhuffaz c. 2, s. 416
(233)
c. 1, s. 268
(234)
c. 1, s. 349
(235)
c. 1, s. 154
(236) Zehebî Tezkiretülhuffaz c. 2, s. 449, 557
(237)
c. 2, s. 430
(438)
c. 2, s. 434
(239)
c. 2, s. 505
(240)
c. 2, s. 497
(241)
c. 2, s. 511
(242)
c. 2, s. 515
Kitap Tutkunu Bir Padişah
YanıtlaSilHasan Can anlatır:
Cennet-mekân Sultan Selim Han Allah'ın nasip ettiği başarıyla Memluk Sultanı'nı ortadan kaldırıp Şam'a vardıktan sonra Mısır'a doğru yürüyüşe geçmiş. Kızgın çölleri askerleriyle beraber geçerken orduda su kıtlığı başlamıştı. Suyun ne kendisi ne adı kalmıştı. Asker de, kapı halkı da perişan, herkes 'duman olmuş'tu.
İşte bu sırada Sultan Selim Hazretleri gönül bağlılığıyla hacet-leri karşılayan Rabbinin kapısına yönelerek ona, kendisine kolaylık vermesi ve su meselesinin kolaylıkla halli için yalvarıp yakarmıştı. Gerçekten de Allah Teala'nın hesaba gelmez ihsan bulutlarının kapı-larını açıp o kupkuru çöllere durmak bilmeyen yağmurlar indirdiğini, hatta ortalığı sellerin götürdüğünü cümle âlem hayretle seyretti. Askerler ve hayvanlar kana kana su içtiler.
Öte yandan ordunun etrafında bedevi Araplar, yol kesiciler, yağ-macılar da türemişti. Öyle ki Osmanlı ordusu düz yolda ilerlerken onlar tepeleri tutuyor, orduyu bir halka gibi çevirerek bir fırsatını kolluyorlardı yağma edebilmek için. Gerçi kuru kalabalıktılar ama akbabalar gibi ordunun çevresinden ayrılmaz, bir punduna getirip ağırlık ve hayvanları yağmalarlardı.
Bir gece bir konakta mola verilmişti. Beylik giysi yükünü taşıyan arabalardan biri kafileden geride kalınca Araplar onu talan etmişler-
270. yavuz sultan selim han
YanıtlaSildi. Giysiler neyse de, ganimet olarak aldıkları sandıklardan birinde Sultan Selim'in gözü gibi korunmasını emrettiği çok değerli kitaplarn vardı. İçinde nadide bir kitap vardı ki beş ciltlik Târih-i Vassaf adlı bir Moğol ve İlhanlı hanları tarihiydi, Hind tarihinden de bahisler vardı. Sultan Selim onu çok sever, yolda istetip okur, okutur, onunla vakit geçirmekten zevk alırdı.
Derken bir gün Yavuz Sultan Selim'in aklına yine Târih-i Vassaf düşer. Istetir ama araştırılınca yağma sırasında bedevilerce kaçırıl-dığı anlaşılır. Haber verildiğinde ise Sultan Selim'i büyük bir üzüntü bulutu kaplar.
Bir saray hocası vardı, adına Molla Semseddin derlerdi. Teheccüd namazını kaçırmayan, iyi huylu, bir aziz kişiydi. Fakat öyle hızlı yazı yazardı ki, bir Mushaf-ı Şerifi 10 günde yazıp tamam ederdi. Keza 8-9 günde bir Hafız Divanı'nı yazardı. Aklıma bu Molla geldi. Padişahın huzuruna 'Molla Şemseddin'in yazıdaki hızını bildirdim, bu kitabı yazma işi ona verilse olmaz mı?' dedim. 'Olur', buyurdular.
Aradan zaman geçti, ordu Mısır'ı fethetti, artık Kahire'deydik.
Harp darp olmuş ama Sultan bu teklifimi unutmamıştı. Hocası Halimî Efendi'ye emir verdi ki, 'Molla Şemseddin bize bir Târih-i Vassaf yazsın. Kaç günde yetiştirebilir?' Kimi yağma, kimi altın, gümüş, hazine, anlaşılan o ki, Sultan Selim Kahire'de bir kitabın derdine düşmüştür!
Molla Şemseddin'den cevap gelir, beş ciltlik kitap için tamam 25 gün mühlet istemiştir. İsteği derhal kabul edilmiş ve Halimi Efendi'nin konağında başlamıştır çalışmaya.
Lakin meşhur bir âlim olduğu için Halimî Efendi'nin ziyaretçisi bitmek bilmiyor, gelenin gidenin ardı arkası kesilmiyormuş. Şark-lıları bilirsiniz, gelen misafirler de Şemseddin Efendi'ye takılıyor, onu meşgul ediyor, çalışmasına engel oluyorlarmış ama bu arada hattatın Sultana verdiği sözdeki sayılı saatler de hızla tükeniyormuş...
Öte yandan kapı gibi Padişah'ın emri duruyor karşısında. Padişah dediğin de celaliyle meşhur. Ne yapsın Molla? Bir hücreye giriyor, kapıyı üstünden kilitletip içeriden de mandallıyor, başlıyor olanca gayretiyle gecesini gündüzüne katıp çalışmaya.
-
YanıtlaSilor,
da
Yavuz Sultan Selim ve hocası Halimi Çelebi sandalda. The Age Of Discovery, New Caxton Library Service, Londra, 1969
Şimdi rahat bir nefes almış gibidir. Çalışabilmektedir nihayet. Ta ki ansızın yanı başında birisi belirinceye kadar!
YanıtlaSilHayırdır inşallah, diye düşünürken in mi cin mi olduğuna karar veremediği 'aziz'in kendi dizine yapıştığını görür. Korku ve telas içindedir. Fakat gelen meçhul şahıs Arapça "Korkma, biz dahi se-nin gibi bir âdemiz. Seni ziyarete geldik', diye onu yatıştırır. Molla Şemseddin gelen zatın gayb ricalinden olduğunu dakikasında anlar, Yazmayı bırakıp sohbete çeker. Şunu sorar:
"Arap diyarı bütünüyle alınıp Osmanlı Devleti'nin korunmuş üil. keleri (memalik-i mahrusa'sı) arasına katılacak mı? Yoksa Mısır'dan döndükten sonra Memlukler veya başka bir grubun eline düşecek mi?"
Gelen esrarengiz zât şöyle cevap verir:
"Selim Han bu hizmete memur olup buraya gelmiştir. Haremeyn hizmeti ona ve soyuna görev olarak verilmiştir. Peki aldığı topraklar tekrar kaybedilebilir mi? Şimdi İslam padişahları arasında Hakk'ın gözdesi olan Ål-i Osman'dır (Osmanoğulları'dır). Selim Han ise evliya dairesinin dışında değildir. Makam sahibidir."
Molla Şemseddin yakasını bırakmaz esrarengiz şahsın, birbiri ardınca sormaya devam eder:
"Peki saltanat süresi uzun sürer mi?"
"Üç yıl vakti vardır."
"Konağında oturduğum Halimî Efendi'nin sonu nicedir?"
"Şam'dan öteye geçemez. Şam'da kalır (ölür)."
"Ya benim ölümüm ne zaman olur?"
"Kişinin kendi ölümünü bilmesi âdetullah'a (Allah'ın kanununa) ters düşer."
"Ama lutfedin, beni uyandırın!"
"Ilim Allah katındadır. Ama madem bu kadar ısrar ettin, söyle yeceğim. Senin de Halimi Efendi'nin de cenazeleri bir üçüncü bir cenaze ile birlikte Sam'da musalla taşına yan yana konulacak ve namazınızda Sultan Selim Han da bizzat bulunacaktır."
Hayret ki hayret!
Daha sonra koynundan bir külah çıkardı, "Bu Selim Han'a arma-ganımızdır, iletesin" dedi. Bir tane daha çıkardı, "Bunu da Halimi Efendi'ye veresin" dedi. "Ya bana?" dediğimde "Iğrenmezsen başım-daki arakiyeyi sana vereyim," dedi. Çıkarıp verdi. Sonra "Yaz, nice hizh yazışın var, göreyim," buyurdu. Emrine uyup yazdım. Yazar yazmaz sırra kadem bastı. Aşağıda Nil Nehri üzerinde yürüdüğü-nü gördüm bir tek. Gözden kayboluncaya kadar ardından baktım. Kaybolunca kendimi yorgun hissettim. Sıkıntı içinde o gün şaşkın
YanıtlaSilve dalgın bir halde kalakaldım. Babam Hasan Can anlatmaya devam etti:
Semseddin Efendi bana olan biteni böyle anlattı. Ve emanet külahı Sultana iletmemi istedi. Padişah'ın huzuruna vardığımda olanları naklettim, Sultan Selim Han kendisine gönderilen külahı eline alınca kokladılar. Buyurdular ki:
"Bir hal var gibi. Peki Semseddin Efendi've bir nesne vermemiş mi?"
"Bir şey söylemedi," dedim.
"Git sor, mutlaka ona da vermiştir," buyurdular.
Gidip sordum, vermek istemedi, 'Benimki kirlicedir, onun yeri-ne Halimî Efendi'nin külahını iletsem olur mu?' dedi ve elime onu tutuşturdu. Sultan'a verince bu külahı da kokladı, belli ki aradığı bu da değildi. Bir süre derinlere daldıktan sonra garip bir şekilde, "Peki kendisine ne vermiş?" diye sordu.
"Köhnece bir külah vermiş Sultanım," deyince onu da getirmemi buyurdular. Getirdim. Esrarengiz zâtın başından çıkarıp verdiği kü-lahı uzun boylu koklayıp mübarek gözlerine yaş gelip külahın yayılan kokusundan tepeden tırnağa etkilendiler. Ve "Bunda bûy-i hâl var" (Bunda manevî hâl kokusu var) deyüp sözlerini tasdik buyurdular.
Molla Şemseddin Târih-i Vassâfı verilen süre içinde tamamlayıp Sultana teslim ettikten sonra ben de istedim ki bana da bir kitap Jazsın. İsmini dahi verdim kitabın. Ama Mısır'dan dönme kararı verildiği için bu iş ertelendi.
Mısır'dan Sam'a dönülürken volda hakikaten Halimî Efendi has-talandı. Hekimler ne kadar ilaç verdilerse kâr etmedi. Sam'a varılınca
21 yeres soltan batim han
YanıtlaSilağrıları şiddetlendi. Onu çok seven Padişah Hazretleri kendisini ziyarete gittiler.
Bu sırada Molla Semseddin gelip, "Galiba o azizin sözleri doğru çıkacak ama benim sağlığında hiçbir şey yok" demesine kalmadı, Efendi ile aynu günde öldüler. Nitekim Padişah sarayından bir hoca ertesi gün o da aniden sancılandı. Helallik istedi. Hakikaten Halimi üçüncü cenaze olarak onlara yoldaş oldu. Üç meyyit musallaya beraber yatırıldılar ve hücrede 'aziz'in Molla Şemseddin'e dediği gibi Padişah Hazretleri de onların cenazelerinde hazır bulundular.
O esrarengiz 'aziz'in Padişah hakkında 'ruhaniyetten hisseyab olduğu'na dair söylediği söze, Padişah'ın bu kerameti dahi delildir.
Hatta Şemseddin Efendi ölünce terekesindeki kitaplar varisi kalmadığı için beytülmale (fevlet hazinesine) devredilmiş ve kitap tutkunu Yavuz Sultan Selim'e getirilmişti. Önüne konulan kitapları karıştırırken içlerinden bir kitabı görüp eline aldı, biraz karıştırdıktan sonra, "Al bu senin" diyerek bana bağışladı. Gözlerime inanamadım! Bu benim Molla Şemseddin'e sipariş ettiğim kitabın ta kendisiydi!
Aramızdaki konuşmaları bilmeden bunca kitabın içinden özel-likle onu seçip bana armağan etmeleri gerçekten keramet sahibi olduğunu zâhir ve bahir kıldı. Ben hayretler içindeydim. Tabiatıyla şaşkınlığımı fark etti Sultan Hazretleri. Neye şaşırdığımı sordular. Anlattım. Tebessüm ettiler. 'Olağan bir iştir' deyüp nefsini bastırma yoluna gittiler.
O Hısn u Hasin adlı kitabı o gün bu gündür bir an olsun yanım-dan ayırmam...
BIZE SALTANATI KADIR TANLAR KRALLIKLARINI YAŞATIYORLAR
YanıtlaSilLajian Trump, Ingiltere ziyaretinde Windsor Kalesi'ne helikopterle geldi. ong ve esi Melania'yı, Galler Prensi William ve Prenses Middleton karşıladı. traliyet iyeleri ile Trump cifti, fayton konvoyuyla kalenin avlusuna geçti.
+
B arihimizde istam IN yıllık tarihin piol'ne, kültürlimüze, dilimize, hukuki ve sosyal hayatımıza vurulmuş en büyük darbelerin yüzyıl evvel yapılmış Batıcı devrimler olduğu süphesizdir. Daha acı olan tarafı da bamm billamevisi ve sorgulanmayısıdır, Oysaki bu durum İslam ve Türk dünyasını yönlendirmesi gereken milletimiz için bir beka sorunudur.
SALTANATI SAVUNAMAYIZ
Osmanlı hanedanı kendisine verilen le çelişen yaşamları ile tepince, İlahi ve altı yüz yıl devam eden nimeti, İslam adalet de tecelli ederek kendi yetiştirdikleri asi çocuklarımın eliyle yönetimlerini sona erdirdi. Temelde İslam'a da aykırı olan Saltanat kaldırıldı. Ardından Hilafet yok edildi. Kurucularınca saltanat gibi kullanıldı ise de saltanata tercih edilir olan Cumhuriyet kuruldu.
Burada İslam açısından yalnızca seçim sistemi olarak görebileceğimiz
da açıklamış olahm Cumhuriyet the problemimiz olmadığım
BAŞ BELASI İNGİLİZLER
İngilizler İstam Dünyası içi düşmanlıkları beşin bas het. Di in de devam eden Inglizier, siyasi ve ekonomik pikarları gerektirdiği için Hilafeti kaldırmak İstediler. Bumon için de önce saltanatı kaldırttılar. Ama kendi saltanatlarına dokunmadılar. Krallıklarını sürdürdiller.
değişti. Devrimlerle bizi de 20. asırda dünya her alanda çok
değiştirdiler. Ama kegilizler hazı alanlarda hiç değişmediler. İngiltere, Belçika, Hollanda, İsνες, Norve krallıklar devam ediyor. Biz saltanatıa özlemini duymuyoruz ama zavur kafasıyla onu kaldıranları ve amaçlarını da unutmuyoruz. Din bize saltanatı kaldırtanlar pkarlan
gerektirdiği için örneğin Körfez krallıklarını yaşatıyorlar.
Akıllanmamız gerekmez mi?
Hamas in bura esirlerd raktığı erden Israil ail-ABD
YanıtlaSilvatandast asker Idan Alexander, intikam
çığlığı atarak yeniden
Gazze'de sivil katliamı yapmayı seçti Peygambe
rimizi zin Bedir'de esir aldığı ve Müslü manlarla
savaşmaya-cağı sözünü
alarak serbest bıraktığı Yahudi de ihanet etmişti.
NCHLIKLE "Savan Pira Eski Rehnen Alexan Belac esaretin kal asker Idan Alronder sind lac ve ynkamın semboli haline geldi. Ha ame Role salih travmatik deneyimden des dindan serbest hraklan bu asker, ya Sampon elçisi olmak yerine, Game'de vil katliamı yapmayı seçti. Alexan der'n "Hikayem hayatta kalmakla bit miyor himetle devam ediyor. Zadere
kadar stolen, sadece b Senin hayatian pahaber
PEYGAMBER EFENDİMİZ DE İHANETİ GÖRDÜ
Allah'n Elçisi Peygamberimizin Bedir'de esir al savaşmayacağı stein alarak Sdye lebi Ame içinde bir yıl sonra Uhud da dişman sadları arasında yer almıştı Allah yaramalarını bilmet m
YAHUDİ'NİN ¡HANETİ!
İNSAN VEFASIZLIĞA DA EĞİLİMLİDİR
n bizlent parmak için F açıklamaya yapma "Ah, keşke dinyaya ge
inamanlardan olsaydik dediki
giesen Hayw! Aslida, daha önce vicdanlarında örthest hayatıyla ilgili gereki edemeyeceklem biçimde karşılana pimybe Salanmaların asıl sebebi budur. Yoksa eğer dünya hayata
yapacakleh. Zramiyele yalan söylüyoria (nam 27-28)
YINE DE ERDEMLE YÜKÜMLÜYÜZ
DIZE GA
Hamas'ın
YanıtlaSilbıraktığı
esirlerden İsrail-ABD vatandaşı asker Idan Alexander, intikam çığlığı atarak Gazze'de sivil katliamı seçti. Peygambe-rimizin Bedir'de esir aldığı ve Müslü-manlarla savaşmaya-cağı sözünü alarak serbest bıraktığı Yahudi de ihanet etmişti.
yeniden
Bismillahirrahmanirrahim...
YanıtlaSilrak pest tığı de et ti.
NCELİKLE "Savaşın Yüz Kara-s1: Eski Rehine Idan Alexan-der" başlıklı haberi okuya-lım: "Bir zamanlar esaretin sembolü olan İsrailli-Ameri-kalı asker Idan Alexander, şimdi kan ve yıkımın sembolü haline geldi. Ha-mas'ın elinde geçirdiği 584 günün ar-dından serbest bırakılan bu asker, ya-şadığı travmatik deneyimden ders alıp barışın elçisi olmak yerine, Gazze'de si-vil katliamı yapmayı seçti. Alexan-der'ın "Hikayem hayatta kalmakla bit-miyor, hizmetle devam ediyor. Zafere
kadar" sözleri, sadece bir intikam çığlı ğı değil, aynı zamanda masum Gazzeli-lerin hayatları pahasına bir zafer arayı-şının iğrenç bir itirafıdır."
PEYGAMBER EFENDİMİZ DE İHANETİ GÖRDÜ
Allah'ın Elçisi Peygamberimizin Bedir'de esir aldığı ve Müslümanlarla savaşmayacağı sözünü alarak fidye almaksızın serbest bıraktığı şair Ebu Azze el-Cumahi, tam bir nankörlük içinde bir yıl sonra Uhud'da düşman
safları arasında yer almıştı. Allah yarattıklarını bilmez mi?
Bildiği için bizleri uyarmak için şu açıklamaya yapmaktadır:
"Onları, zincirlerle bağlanmış bir hâlde ateşin karşısında dururlarken, "Ah, keşke dünyaya geri
gönderilseydik de, Rabb'imizin ayetlerini yalanlamayıp
inananlardan olsaydık!" dedikleri zamanki içler acısı hâllerini bir görsen! Hayır! Aslında, daha önce vicdanlarında örtbas ettikleri âhiret hayatıyla ilgili gerçekler, inkâr
edemeyecekleri biçimde karşılarına çıkmıştır. Sızlanmalarının asıl sebebi budur. Yoksa eğer dünya hayatına
Büti Müslü çizgisi karşı yapm baze görü ama
BİZE SALTANATI KADIRTA KRALLIKI ARINI YASATIYO
geri gönd kendileri yapacak yalan
İNSAN VEFASIZLIĞA DA EĞİLİMLİDİR
YanıtlaSilYÜCE Allah Kur'an-ı Ke-rim'de, "Insan vefaya da nankörlüğe de eğilimli bir varlıktır. (Insan Suresi 3) buyurmaktadır. Kendisini yaratan, yaşatan, rızıklandı-ran ve yönetimi altında bulun-duran Allah'a karşı namkörlüğü seçebilen insan, vefalı olması gereken insanlara karşı namkör olmaz mi? Üstelik Yahudiler gibi bir de düşman olarak bel-letilen insanfara zulmetme amacı üzerinde yetiştirilirse. İhanet etmek, Hamas'n serbest bıraktığı ABD-İsrailli asker Idan Alexander gibilerin ruhlarına sinmiştir. Bu tipler tarihin her dönemin de var olagelmiştir.
Gazze'de 80 bin Fi-listinliyi katleden İsrail Terör Örgü-tü'ne bağlı kadın teröristler, savaş uçakları ve bom-balaria enkaza çe-virdikleri Gaz-ze'de, öz çekim ya-parak bu yıkımı kutladı.
geri gönderilmiş olsalardı, yine kendilerine yasak edilen şeyleri yapacaklardı. Zira onlar, kesinlikle yalan söylüyorlar." (Enam 27-28)
YİNE DE ERDEMLE YÜKÜMLÜYÜZ
Bütün bu gerçeklere rağmen Müslümanlar İslami emirler çizgisinde esir aldıkları düşmanlarına karşı yine de insanca muamele yapmakla yükümlüdürler. Mükafatı bazen dünyada görülür ama âhirette görüleceği ise kesindir. Bizim gerçek amacımız da zaten âhiret saadetidir.
ANIAR
GÜNÜN AYETİ
YanıtlaSil"Onların ateşin karşısında "Ah, keşke dünyaya geri gönderilsek de Rabbimizin âyetlerini yalan saymayıp inananlardan olsak" dediklerini bir görsen! Hayır! Geri gönderilseler bile yasaklanan şeylere döneceklerdir. Zira onlar gerçekten yalancıdırlar." (EN'AM 27-28)
GÜNÜN HADİSİ
YanıtlaSil"Hz. Ebû Bekir es-Sıddîk'in işittiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: "İnsanlar bir zalimi görürler de onun zulmüne engel olmazlarsa, Allah'ın onları genel bir azaba uğratması kaçınılmazdır.” (TİRMİZÎ, EBÛ DÂVÛD)
DERİN DEVLET
YanıtlaSilTanımlanamayan Güç
"Almanya'da Balder Mainhoff, Italya'da Kızıl Tugaylar üyelerini bir gecede çökertmek Hasıl bir derin devlet operasyonu?
Amerika Başkanı Kennnedy hangi derin devletlerin yaptığı ittifak sonucu öldü? Susurluk kazası kimin eseri?
Sir perdest hala aralanmamış Uğur Mumcu, Eşref Bitlis, Necip Hablemitoğlu vb. cinayetler hangi istihbarat örgütünün operasyonu?
Dünyanın en iyi yapılanış derin devleti hangisi? PKK ve Abdullah Öcalan hangi derin devletin kucağında büyüdü?
Derin devletler niçin mafyaya ihtiyaç duyarlar?
Aklınızı kurcalayan, merak ettiğiniz tüm bu soruların cevaplarını deneyimli gazeteci Ömer Lütfi Mete ve eski istihbaratçı Mahir Kaynak veriyor.
Kıyamet yaklaştığında; taylasan giyilmesi çoğalır, ticaret artar, mal çoğalır, mal sahibine malı için tazim edilir, fuhuş yayılır, çocuklar amir durumuna gelir, kadınların sayısı artar, Sultan zulüm eder, eksik ölçü ve tartı yapılır, bir adamın köpek yavrusunu yetiştirmesi, kendi çocuğunu yetiştirmekten kendisine daha cazip gelir, büyüğe hürmet, küçüğe de merhamet edilmez ve gayri meşru çocuklar çoğalır, hatta yol ortasında adam kadınla yakınlaşır. İnsanlar, kalbleri kurt olduğu halde koyun postuna bürünürler, o zaman da insanların en iyi görüneni "müdahim" (kötülükleri gördüğü halde karışmayıp, kendi işine bakan) olanıdır.
YanıtlaSilRavi: Hz. Ebû Zerr (r.a.)
Sayfa: 33 / No: 7
Ramuz El-Ehadis
İsrail gizli servisi Mossad neden dünyanın en iyi ve en çabuk iş bitiren istihbarat teşkilatı olarak biliniyor? Dünya üzerindeki uyuşturucu, fuhuş, silah kaçakçılığı, insan ticareti vb işlerin arkasında CIA mi var?
YanıtlaSilAlman gizli servisi BND, Türki Cumhuriyetler'de ne gibi faaliyetlerde bulunuyor? Irak işgali öncesi BND'yle CIA arasında ne tür anlaşmalar imzalandı? İngiliz derin devleti, M16 üzerinden nasıl Ortadoğu'ya hükmediyor?
MİT Bergama dosyasında neden yetersiz kaldı? 1970 darbesine giden yolda MİT kimlerden, nasıl bilgi aldı? Önemli istihbarat teşkilatları elemanlarını staj yapmaları için neden Türkiye'ye gönderiyor?
Gizli servisler mafyayı nasıl kullanır? Örtülü operasyonlar nasıl yapılır?
Stratejist Mahir Kaynak ile gazeteci Ömer Lütfi Mete gizli servislerle ilgili aklınızı kurcalayan soruları cevaplandırıyor, karanlık odalar ve kör noktaları aralıyorlar.
15780. At binene, kürk giyene. (Bitlis'te de söylenir.)
YanıtlaSil13781. At ile deve değil ya. (Çankırı ile Sivas'da da kullanılır. )
13782. Ateş, kış günün meyvasıdır.
13783. Ayağını yorganına göre uzat!
13784. Az olsun. uz (öz) olsun.
13785. Bakarsan bağ olur, bakmazsan dağ olur.
13786. Bal tutan, parmağını yalar.
13787. Balık, baştan çürür (kokar).
13788. Baş olmazsa, gövde leş.
13789. Başını kaşımağa vakti yok.
13790. Benden gidinceye, sahibine yetinceye. (Balıkesir'de de kullanılır.)
13791. Bir kötü buzağı, bır sürüyü bozar.
13792. Bir senden büyüğün sözünü dinle, bir senden küçüğün!
13793. Bir yakadan baş çıkar.
13794. Boş çuval dik durmaz.
13795. Boş oturmaktansa, aylak işlemek yeğdir.
13796. Boş yere öfkelenmek, kendi kendini sıkıntıya sokmak, demektir.
443
13797. Bölüneni kurt yer, ayrılanı ayı. (Anadolu'da: Sürüden ayrılanı, kurt kapar.)
13798. Bugünün işini, yarına bırakma!
13799. Büyük lokma ye, büyük söz söyleme!
13800. Can çıkar. huy çıkmaz.
13801. Canı tez. (Gaziantep vb. yerlerde de söylenir bir deyim.)
13802. Cücüğü (civcivi) güzün sayarlar. (Artvin ve Sivas'ta da söylenir.)
13803. Çağrılan yere erinme, çağrılmayan yere görünme!
13804. Çapağını alayım, derken gözünü kör etti. (Anadolu'da: "Çapağını alırken gözünü çıkardı" biçiminde de söylenir.)
13805. Çıkmadık canda umut var.
13806. Çoğu gitti, azı kaldı.
13807. Çocukla ev pazar, çocuksuz ev mezar.
13808. Çumçukdan (serçe) korkan, tarık (darı) ekmez.
13809. Dağ dağa kavuşmaz, adam adama kavuşur.
13810. Damdan düşer gibi. (Deyimdir.)
13811. Damlaya damlaya göl olur, ama damlalar kesilince, çöl olur.
13812. Davacısı kadı olanın yardımcısı Huda (Tanrı) olsun!
13813. Deliye borç etme, ya düğünde, ya bayramda ister. (Ankara'da da söylenir.)
13814. Deliye her gün toy (düğün, bayram, şölen).
13815. Dilin kemiği yok.
442
YanıtlaSil13751. Yaya'nın atı, etmek (ekmek) dir.
13752. Yemez isem, başıma taş ko(y)!
13753. Yenmedik aşa dua kılınmaz.
13754. Yılan öc'in kertenkele'den alma.
13755. Yılanı biregü (birisi) elile tut.
13756. Yiyidin (yiğidin) bahtinden kocaların (yaşlıların) fikri yey (yeğ)dir.
13757. Yurdundan sürülen, yurduna varınca ağlar.
13758. Yuvarlanan taşa yosun yapışmaz.
OSET ATASÖZLERİ
13759. Ayı, balı yedikten sonra, "acı imiş" demiş.
13760. Güneşe bile tümüyle güven olmaz.
13761. Kafaya doldurulan bilgi, akıl değildir.
13762. Küçük taylar, analarına bakılarak seçilir.
13763. Yanlışını bilmeyen, başka bir yanlış yapar.
ÖZBEK ATASÖZLERİ
13764. Acele işe, şeytan karışır.
13765. Aç ayı oynamaz.
13766. Aç karnım, dinç kulağım.
13767. Acı işletme (çalıştırma), toku kımıldatma (tepreştirme).
13768. Açlık neyi yedirmez, tokluk neyi dedirmez.
13769. Adam (insan) alası (alacası) içinde, mal (hayvan) alası dışında.
13770. Adam kıymetini (değerini) adam bilir.
13771. Adam olana, bir söz yeter.
13772. Ademoğlu (insanoğlu) çiğ süt emmiş.
13773. Ağızdan çıkanı, kulağın işitsin.
13774. Ağzı kulağında. (Anadolu'da: Ağzı kulaklarına vardı.)
13775. Ağzımdan çıktı, sakalıma yapıştı. (Anadolu'da: Ağızdan çıkan, başa değer.)
13776. Akıl, yaşta değil, baştadır.
13777. Ala kargada alacağın olsun. (Isparta'da da söylenir.)
13778. Arpa eken arpa alır, buğday eken buğday alır. (Anadolu'da: Arpa eken, buğday biçmez. Arpa ekip buğday bekleme.)
13779. Arpa ekmeğin (unun) yoksa, tatlı dilin de mi yok? (Burdur ve Elazığ'da da söylenir.)
114
YanıtlaSilDELAIL 1 HAVRAT BERHI
Ishak as büluğ çağına erdi.
O arada Ibrahim'in as altı çocuğu vardı. Altısını da biraraya getirip Yüce Hak'tan izinli olarak, Adem'den as, naklen gelen kutu yu açtı
Buna bakın.
Diye buyurduğu zaman, içinde, nebilerin ve resullerin sayısı ka dar ev bulunduğunu gördüler. Her evin içinde, peygamberlerden biri-nin resmi yapılmıştı.
HZ EBU BEKİR HZ. ÖMER HZ. OSMAN HZ. ALI
Bu evlerin sonunda, Hazret-i Muhammed Mustafa S.A. efendimi-zin, bu dünya Alemindeki vücudunun resmi yapılmıştı. Namazda kı-yamda duruşu şeklinde idi.
Sağında Hz. Ebu Bekir vardı. Onun resmi yapılmıştı.. ve alnında su yazı vardı.
Bana Ilk iman edendir.
Solunda Hz. Ömer'in r.a. resmi yapılmıştı. Alnında şu yazı vardı:
Hakkı icra etmede, ayıplayanın ayıplamasından hiç korkmaz.
Ardında Ha. Osman Zinnureyn'in resmi yapılmıştı. Alnında şu yazı vardı:
Hayanın madeni.. kaynağı..
Önünde Hz. All b. Ebi Talib'in resmi yapılmıştı. Alnında da şu yazı vardı:
Cömertlik menbai. Muhammed'in S.A. din kardeşi.
Bundan başka, Resulüllah'ın S.A. çevresine, amcalarının, ashabı-nm, vekillerinin, bir bir resimleri yapılmış, alınlarına isimleri yazıl-mıştı.
İbrahim a.s. çocukları ile, kendisinden sonra gelecek nebilerin ve resullerin silsilesine bakıp gördüler ki: Hepsi İshak'ın påk neslinden gelecektir. Ancak Hatem'ün-Nebiyyin Resulüllah S.A. efendimiz, İs-mall'in a.s. påk ırkından gelecektir.
Ve.. Ismall'den sonra, taa, Resulüllah S.A. efendimiz gelinceye kadar påk ırkından hiç bir peygamber gelmeyecek.
Bunun üzerine, İbrahim a.s. İsmail'den kuvvetli ahd alıp güzel tavsiyesini şöyle yaptı:
Ey İsmail, bu gördüğün: Ålemlerin şereflisi ve cümle mahlu-katın aslı Muhammed S.A. senin soyundan gelecektir.
Şimdi, kendin ve çocukların birbirlerine tavsiye etmelidir: Her-kes kendi asrında yaşayan temiz, iffeti ile bilinen hanımları alıp ko-ruyalar. Taa, o şanlı nur: Sahibine selâmetle ulaşıncaya kadar..
Ismail a.s. Hale isminde bir hanımla nikâhlandı. Bu hanımdan Kaydar isimli bir oğlu dünyaya geldi. Kaydar gayet güzeldi; yiğitti. Binicilikte ve ok atma ilminde mahirdi. Güreş tutma işinde gayet güçlü idi.
İsmail a.s. Kaydar'ın alnında, Resulüllah S.A. efendimizin påk nurunu gördü ve kutuyu ona teslim etti; o şanlı nuru muhafaza et-
a
YanıtlaSilKARA DAVUD
135
mesini tavsiye etti. Bu tavsiye üzerine Kaydar İshak'ın as. soyundan kadın almanın münasip olacağını düşünerek o soydan yüz kadar påk, iffetli hanim aldı. Onlarla iki
yüz sene yaşadı; hiç çocuğu olmadı Bir gün, avdan dönüyordu. Çevresini aniden vahşi hayvanlar sar-dı. Kendisine açık bir dille şöyle dediler:
Sana ne oldu ya Kaydar. Ömrün bitti. Hani alnındaki nurun sahibi?. Henüz vakti gelmedi mi?. Yoksa onu yitirecek, boşa mı gide-receksin?. Nerede kaldı yaptığın ahd ve sana edilen vasiyet?.
Kaydar, bu halinden gayet üzüldü. Kendi kendine şöyle yemin etti: Bu müşkil işim çözülünceye kadar, hiç bir şekilde dünya lezzet-leri ile meşgul olmayacağım.
Bundan sonra başını alıp gezmeye başladı.
Bu halinde ona Yüce Hak bir melek gönderdi. Gelen melek, in-sar suretine girdi ve şöyle dedi:
Ya Kaydar, Yüce Hak seni kuvvetle güzelleştirdi. Şu kadar şehirlere sahip etti. Sana emanet bırakılan nuru, İshak'ın a.s. påk neslinden başka iffetli ve påk kadınlara bırakmalısın. Allah yolunda kurbanlar kes; o nuru taşıyacak kadın sana açıklanır.
Böylece, Kaydar'ı irşad eyledi.
Kaydar, yedi yüz koç kurban etti. Semadan beyaz bir zincir gibi ateş indi; kurbanları yaktı. Bu anda bir ses geldi:
Ya Kaydar, duân makbul oldu; muradın verildi. İçinde ahd bulunan kutunun altında yat; rüyada sana gereken anlatılacaktır.
Kaydar, bu irşad haberini de aldıktan sonra, gidip uyudu. Rü-vasında, kendisine şöyle söylendi:
O latif nurun sahibi şanlı peygamber, Arap kavmine men-suptur. Onun påk ırkı ve påk soyu Arap'tan gelecektir. Bunun için, Arap kavminden Fahire namlı bir kadını ara ve nikâhına al. Onda muradına erersin.
Uykudan uyanınca, çok sevindi. Allah'a hamd etti; sena etti.
Bundan sonra, Arap kabilelerinin beğlerinden her birine adam-lar ve elçiler yolladı; rüyada anlatılan isimli hanımı arattı. Ama hiç birinden haber çıkmadı.
Sonunda, kendisi, Arap kabilelerine gitti; bir bir dolaştı. En so-nunda, Cürhüm b. Zühel b. Amir b. Ya'rub b. Kahtan kabilesine git-ti. Orada şu haberi aldı: Cürhüm Meliki'nin bir kızı var. İffet sahibi olup ismi de: FAHİRE..
Bunu bildikten sonra, o kıza talib oldu. Nikâhla aldı ve kendi diyarına getirdi.
Fahire, Kaydar'dan hamile kaldı.
Bunun üzerine Kaydar o kutuyu açmak istedi. O anda bir ses çıktı:
Bu kutuyu ancak, peygamber olan açabilir; korur. Açarsan bana zarar vermiş olursun.
136
YanıtlaSilDELAIL-1 HAYRAT ŞERHİ
Bunun üzerine Kaydar, o kutuyu aldı: amcası İshak'ın oğlu Ya-kub'a teslim etti.
Fahire doğumunu vaptı; bir erkek çocuk dünyaya getirdi. Adını: Hamel koydular.
Hamel, bdyüyüp kendisini bildikten sonra, babası Kaydar ona şöyle dedi:
Orada bulunan makamları sana göstereyim. Bundan böyle, orayı her Gel; seni deden İbrahim'in a.s. yaptığı Beytüllah'a götüreyim. zaman ziyaret edip dileğini yapasın; muradına nail olasın.
Böyle dedikten sonra, Beytüllah'ın yakınında:
SEBİR.
Diye anlattıkları dağa geldiler. Orada ölüm meleği insan suretin-de çıktı ve şöyle dedi:
Ey Kaydar, nereye gidiyorsun?.
Kaydar şöyle dedi:
Oğlumu Kâbe'ye götürüyorum. Orada ziyaret edilecek yerleri
kendisine göstereceğim.
Ölüm meleği şöyle dedi:
Hele benim yanıma gel; sana gizli bir şey söyleyeceğim.
Kaydar ölüm meleğinin yanına gidince, kendisini tanıttı ve ru-hunu aldı.
Hamel babasının düşüp öldüğünü görünce kızdı; ölüm meleğine şöyle dedi: tanımadığı
Babamı niçin öldürdün?.
Ve.. üzerine atılacağı sırada ölüm meleği ona şöyle dedi:
Hele bir bak, baban gerçekten ölü müdür?.
O, babasına baktığı anda, ölüm meleği semaya çıktı.
Hamel başını kaldırıp baktığı zaman, kimseyi göremedi. Şaşırdı ve bildi ki: O, ölüm meleğidir.
Ve.. gördü ki: Hak Taålä İshak a.s. çocuklarından adamlar gön-dermiş.. Onlar geldiler; yıkadılar, kefenlediler, namazını kılıp defnet-tiler.
Hameı geri dönüp geldi.
Büluğa erince, Cüveyde namında bir hanım aldı. Bu hanımdan Leys adında bir oğlu oldu.
Leys'in Hemisa' namında bir oğlu oldu.
Hemisa'ın Eded namında bir oğlu oldu.
Eded'in Ad namında bir oğlu oldu.
Ad'ın da Adnan namında bir oğlu oldu.
Resulüllah SA. efendimizin Adnan'a gelinceye kadar neseb-i la-
tifleri ve silsile-i şerifleri böyledir. Ama, artıklığında ve eksikliğinde çeşitli görüşler vardır; bunun için durum kesin değildir.
Resul-ü Ekrem S.A. efendimiz, pâk neseplerini Adnan'a kadar saydılar; daha fazlasını saymakta påk dillerini tutup saymadılar.
İbn-i Abbas r.a. Adnan'dan İsmail'e gelinceye kadar gelenler için: Otuz tanedir.
KARA DAVUD
YanıtlaSilDedi; ama isimlerini saymadı. Böyle dedi
137
Eger Allah-ü Tahla'nın onların bilinmesi babında bir muradı olsaydi; Resulüllah B.A. efendimize bildirirdi
. Resulüilah B.A efendimizin nesebi, babası Abdüllah'tan Adnan'a kadar ittifakla sabittir, bunlarda ihtilaf yoktur. Bunlar, yirmi birinel atada: Adnan'a ulaşır.
Adnan'ın Ma'd (veya Mald) namında bir oğlu oldu.
Ma'd'in, Nezar namında bir oğlu oldu. Nezar Sevde isimli bir ha-mmmla evlendi; bu hanımdan Mudar namında bir oğlu oldu. (Bazı núshada: Bevde, Bevre'dir.)
Bu Mudar, gayet avcı idi.
Adem'den a.s. beri gelen ahd kitaplarını yeniledi. Kendinde ema-net duran Nur-u Muhammedi'yi påk nesep ve temiz rahimlerde ko runması için kuvvetli bir ahdname yazdı; oğluna vasiyetini yaptı. Ve.. yazdığı ahdnameyi Kabe-i Mükerreme'ye astı.
Kendisinden sonra gelen çocuklarından her biri: Gayet temiz ve pák hanımlarla nikâhlanıp o şanlı nuru sahibine pek temiz bir şekil-de ulaştırmaya gayret gösterirlerdi.
Mudar, İbrahim'in as. dininde idi. Kendisinde Nur-u Muhamme di parladığı için, gayet güzeldi. Onu kim görse severdi. Sesi de gayet güzeldi.
Nezar'ın dört tane oğlu vardı: Mudar, Rebla, Yeman, Eyar.. Bunların anası: Adnan oğlu Akk'ın kızı Sevde (bazı nüshalarda: Sev-re) idi. Bazıları şöyle dedi:
Sevde, yalnız Mudar'ın anasıdır. Öbürlerinin anası: Sevde'nin kız kardeşi Şefika bint-i Akk b. Adnan'dır.
Nezar'ın ölümü yaklaştı. Hastalanınca çocuklarını topladı onlara vasiyetini yaptı:
Kızıl sahtiyandan çadır ve buna benzer ne varsa Mudar'ın
olsun.
Derll. Bunun için Mudar'ın adına:
Mudar'ül-Hamra. (Kızıl Mudar.)
Lakabını taktılar.
Nezar'ın bir de kır atı vardı; bunu da Rebla'ya verip şöyle dedi: Buna benzer ne varsa, Rebla'nın olsun.
Bunun için, Rebía'ya şu lakap verildi:
Reblat'ül-Feres. (Atlı Rebia.)
Nezar'ın bir hizmetçisi vardı; bunu da Yeman'a verip şöyle dedi -Buna benzer ne varsa, Yeman'ın olsun.
Bir tane kara döşeği vardı; bunu da Eyar'a verdi ve şöyle dedi:
Buna benzer ne varsa, Eyar'ın olsun.
KAHIN EF'A
Bundan sonra, onlara şöyle dedi:
- Eğer aranızda, bir ayrılık veya çekişme olursa; Bahreyn'de bir kahin vardır; onun adına:
138
YanıtlaSilDELAIL-1 HAYRAT ŞERHİ
- EF'A
Derler; ona gidin. O size taksim eder; paylaştırır.
Nezar'ın söylediği bu EF'A, gayet kâhin bir kimse idi.
Nezar öldü; çocuklarının arasında ayrı görüşler ve çekişme vu-ku buldu. Bunun üzerine, her biri bir deveye binip Bahreyn'deki o ka. hine gittiler.
Yolda giderken, bir çayırlığa uğradılar. O çayırın çimenleri çık mıştı. Bazı yeri hayvanlara otlatılmış, bazı yerleri de otlatılmamıştı. O çayırı gördükleri zaman Mudar şöyle dedi:
Buranın otunu bir deve otlamış; bir gözü de körmüş. Kör olan gözü de sol gözü imiş.
Rebla ise şöyle dedi: Devenin sağ ayağı aksakmış.
Yeman şöyle dedi: Devenin kuyruğu kesikmiş.
Eyar ise, şöyle dedi: Deve, sahibinden kaçmış.
Sonunda yola çıktılar. Biraz gittikten sonra, bir Arab'a çattılar.
Sordular:
Sen kimsin?.
Arap şöyle dedi
Devemi kaybettim; onu arıyorum.
Mudar sordu:
Devenin sol gözü kör müydü?.
Arap şöyle dedi:
-Evet.. kördü.
Rebia sordu:
Devenin sağ ayağı aksak mıydı?.
Arap şöyle dedi:
Evet.. sağ ayağı aksaktı.
Yeman sordu:
- Devenin kuyruğu kesik miydi?.
Arap şöyle dedi:
- Evet.. kuyruğu kesikti.
Eyar sordu:
- Senin deve kaçkın mıydı?.
Arap şöyle dedi:
Evet.. kaçkındı.
Bundan sonra, dördü de şöyle dedi:
Git, deveni ara bul.
Onların bu sözüne karşılık, Arap şöyle dedi:
Vallahi, devemin bütün vasıflarını bildiniz. Benim devem siz-dedir. Devemi gösterin.
Ama onlar şöyle dediler:
- Biz senin deveni görmedik.
KARA DAVUD
YanıtlaSil139
Bu sözlerinin doğruluğuna yemin ettiler.
Arap şöyle dedi:
Sizin yemininize nasıl inanayım?, Devemin bütün vasıflarını anlattınız. Görmediğinizi kabul edeyim, devenin vasıflarını nasıl ve nereden bildiniz?. Devem sizdedir; verin deveml..
Arab'ın bu ısrarı karşısında; biraz sert şöyle dediler:
Hey.. adam, biz senin deveni görmedik.
Arap sordu:
Siz nereye gidiyorsunuz?.
Şöyle dediler:
Bahreyn'e gidiyoruz; orada EF'A nam kahini bulacağız
Arap şöyle dedi:
Ben de sizinle beraber geleceğim.
Böylece, beşi birden yol arkadaşı olarak gittiler.
Bahreyn'de Kähine vardıkları zaman, Arap feryad edip şöyle de-
meye başladı:
Ben devemi kaybettim; bunlar bulmuşlar. Çünkü devemin ni-şanlarını bir bir haber verdiler; şimdi de inkâr ediyorlar.
Tekrar onlar:
Biz deveyi görmedik.
Dediler. EF'Å kâhin onlara şöyle sordu:
Mademki, deveyi görmediniz; o halde, sıfatlarını ve nişanları
nı nasıl bildiniz?.
Önce Mudar anlattı:
Ben devenin sol gözünün kör olduğunu şundan anladım: Git-tiği yerin sağ tarafından otlamış.
Rebia anlattı:
Sağ ayağının aksak olduğunu şundan anladım: Sol ayağını yere kuvvetli basmış; sağ ayağını kuvvetli basmamış.
Yeman anlattı:
Devenin kuyruğunun olmadığını şundan anladım: Bir yere kığını yapmış; ama dağıtmamış. Devenin âdeti odur ki: Bir yere kı-gıladıkta, kuyruğu ile dağıtır. Oradaki kıgısı dağılmamıştı; bundan bildim ki: Onun kuyruğu yoktur.
Eyar anlattı:
Devenin sahibinden kaçtığını şundan anladım: Deve bir yer-den otlamamış; oradan buradan otlamış. Bundan bildim ki: Sahibin-den kaçıp gitmiş.
EF'Á, bunların sözlerini pek beğendi; feraset ilminde kemalle-rini anladı. Arab'a dönüp şöyle dedi:
Git, deveni araştır. Senin deve bunlarda değil..
Bundan sonra, öbürlerine sordu:
- Siz, kimin nesi oluyorsunuz?.
Şöyle dediler:
140
YanıtlaSilDELAII. HAYRAT ŞERHI
Biz, Nezar'ın oğullarıvız. Aramızda nizamız var. İşimizi gör, aramızı bul
Onlar böyle deyince, kahin izzet ikram etti ve şöyle dedi:
Bu gece benim misafirimsiniz; yarın işinizi görürüm.
Sonra, onlara bir pişmiş kuzu ve bir tulum şarap getirdi, yiyip ie. mekle meşgul oldular. Kendisi bunlarla oturmadı. Gizli bir yerden:
Acaba bunlar neler söyleşecekler?.
Diyerek, onların konuşmalarını dinledi.
Mudar şöyle dedi:
Bu şarap gayet güzei; ama teveği mezar üzerinde yetişmiş.
Rebia şöyle dedi:
Yediğimiz bu kuzu gayet semiz ve lezzetli; ama köpek sütü ile
beslenmiş.
Yeman şöyle dedi:
Yediğimiz bu ekmek pek güzel; ama hamurunu yapan kadın hayz (aybaşı adeti) halinde imiş.
Eyar ise, şöyle dedi:
-Bu kahin de, iyi ve hoş; ama piçtir. Yani: Haramzade..
EF'A, bu sözleri işittikten sonra, önce şarap getirene sordu:
- Bu şarap ne yoldan elde edilen bir şaraptır?.
Şarap getiren şöyle anlattı:
Başka şarap kalmadı. Bu şarabın üzüm teveği senin babanın
mezarında yetişmiştir.
Sonra çobana sordu:
Bu kuzu nasıl yetişti?. Nasıl bir kuzudur?.
Çoban şöyle anlattı:
Bu kuzunun anası öldü. Onu emzirecek başka kuzulu koyun da yoktu ki, onun sütünü emzirteyim. Onu bir köpek sütü ile besle-dim. Kuzular içinde bundan semizi bulunmadığı için, onu getirdim.
Bundan sonra, evine gitti. Hamuru yuğuran cariyenin durumu-nu araştırdı; hayz halinde olduğunu anladı.
Bundan sonra, anasına geldi; şöyle sordu:
Doğru söyle; benim babam kimdir?. Ben, haramzade miyim?.
Kadın şöyle anlattı:
Senin baban bu vilayetin valisi idi. Malı da çoktu. Ama çocu
ğu olmuyordu.
Korktum, o öldükten sonra, vilayetine başkası vali olur; oraya hákim olur. Malı da telef olur gider. Bunu düşündükten sonra, eve bir misafir geldi; kendimi ona teslim ettim. Sen onun belinden geldin.
Bundan sonra, EF'Å bir adama şöyle dedi:
Benim haberim olmadan, şunlara sor; bu ahvali nasıl bildiler? O adam geldi, nasıl bildiklerini onlara sordu. Onlar da anlattılar.
KARA DAVUD
YanıtlaSil141
Mudar şöyle dedi:
Şarabın durumu odur ki, içildiği zaman: Gamı ve susuzluğu gi-derir. Bu ise, içtiğim zaman bana gam verdi: susuzluğumu da gider-medi. Bundan anladım ki, bu üzümün ağacı kabristanda vetişmiştir.
Rebia şöyle anlattı:
Koyunun ve keçinin yağı eti üstünde olur. Köpeğin yağı ise.. etinin altında olur. Bu kuzunun da yağı, etinin altındadır. Köpek sütü ile beslendiğini bundan anladım.
Yeman şöyle anlattı:
Ekmeğin durumu odur ki, yemeğe batırıldığı zaman, yemeğin suyunu çeker. Bu ekmek ise.. yemeği içine çekmedi. Bundan anladım ki, hamur uyuğuran hanım, hayz halinde imis..
Eyar ise.. şöyle anlattı:
Bu rahibin haramzade olduğunu şundan anladım, helâlzade misafirle beraber yemeğe oturur; yemeği birlikte yerler. Ama bu: Bi-zimle beraber oturmadı; birlikte yemek yemedi. Bundan anladım ki, haramzadedir.
EF'Å, bunların bu sözlerini yine gizliden dinledi. Onların bu hal-Jerine, anlayışlarına, ferasetlerine hayran kaldı:
- Aferin.
Dedi. Bundan sonra, onlar kâhine:
Bizim davamızı gör.
Deyince, kâhin onlara şöyle dedi:
Sizin gibi bilgin ve kâmil kimselerin ne gibi müşkili olur ki.
onu halletmeyesiniz?.
Buna karşılık şöyle dediler:
Babamız bize vasiyet etti; bizim nizalı işimizi sen ayıracaksın.
EF'À şöyle sordu:
Babanız size bir vasiyet etmedi mi?
Şu cevabı verdiler:
Evet.. bize vasiyet etti. Birimize bir kırmızı çadır, birimize bir kır at, birimize hizmetçi bir köle, birimize bir döşek verdi.
Onların bu anlattıklarını dinledikten sonra; EF'Å şöyle anlattı:
Bunun manası şudur:
Ne kadar kızıl altın var ise.. onu Mudar'a verdim.
dim. Ne kadar sığır, deve, inek, at, eşek varsa.. onları da Rebia'ya ver-
Nekadar ak akça ve ağır bezler ve kumaşlar varsa.. onları da Ye-man'a verdim.
Yerden ve bağdan ne var ise.. onları da Eyar'a verdim.
Kâhin böyle dedikten sonra, hepsi de onun hükmünü kabul etti-ler; razı oldular.
Bir rivayet..
İbn-i Abbas'ın r.a. rivayetine göre, Resulüllah S.A. efendimiz şöy-le buyurdu:
142
YanıtlaSilDELAIL-1 HAYRAT ŞERHİ
Siz, Mudar'a ve Rebia'ya sövmeyiniz; onların ikisi de müslü-man oldular.
Sonra.
Habib idi. Bunu nikâh ederek aldı ve bundan İlyas adında bir oğlu ol-Mudar, Kerime naminda bir hanım aldı. Bunun künvesi Ümmü du. İlyas da babası gibi müslüman idi.
Münteka, adlı kitapta şöyle anlatıldı:
Zaman zaman, İlyas'ın arkasından arı vızıltısı gibi seslerle, o NUR-U NEBİ'nin telbiye ettiği işitilirdi.
İlyas, Fethe adında bir hanımı zevceliğe aldı; bundan Müdrike adında bir oğlu oldu.
Müdrike, Kuz'a namında bir hanımı nikâhla aldı; bundan Huzey.
me adında bir oğlu oldu. Huzeyme'ye rüyasında şöyle bir emir verildi:
Berre bnt. Åd b. Tabiha namındaki kadını al.
Uyandı; bu hanımı bulup nikáhla aldı. Bu hanımdan Kinane adında oğlu oldu.
KUREYŞ TABİRİ
Kinane; Reyhane adında bir hanımı aldı. Bu hanımdan Nadr na-mında bir oğlu oldu. Bunun adına da:
Kureyş.
Dediler.
Kinane, rüyasında şöyle gördü: Arkasında bir ağaç bitmiş; dalla-rı çok, yaprakları yeşil ve gayet güzel. Başı dünya semasına ulaşmış ve semanın her yanını kaplamış.. Aniden birtakım adamlar peydah oldu; o ağacın dallarına sarıldılar.
Uyanınca bir kâhine gitti; rüyasını anlattı. Kâhin ona şöyle dedi: Eğer anlattığın rüya doğru ise.. senin soyundan âhir zaman peygamberi gelecektir. Yer ehli ona saygı gösterecek, ikram edip di-nine girecekler.
Orada hazır bulunan kavmi; kendisinin anlattığı rüyayı ve kâhi-nin yaptığı tabiri işitince:
Bu Nadr, nekadar iyi nekadar iyi.. Bu ancak KUREYŞ'tir. Dediler.
- KUREYŞ,
Demeleri, güzel kazanç; iyi çocuk.. manasınadır. Öyle denilince, Nadr'ın lakabı. KUREYŞ olarak kaldı. Bundan sonra, Nadr'dan olan kabileye:
KUREYŞ,
Denildi.
KUREYŞ İçin bir başka mana daha var; o da şöyledir:
KUREYŞ, KIRŞ kökünden gelir; Arap dili kaidesine göre, ism-i tasgirdir.
Kırş ise.. denizde yaşayan bir cins balıktır. Sair balıklara ve nay-vanlara üstün gelir öldürür. Nadr da, kuvvet ve galebe çalmakta ona benzetildi. Tazim için, ism-1 tasgir ile anlatıldı:
KARA DAVUD
YanıtlaSil142
KUREYS
Denildi.
Malik adında bir oğlu oldu namında bir hanımı nikkhladı. Bundan
Malik, Cedle bnt. Haris adında bir hanımla evlendi. Bundan Fe-bir adında bir oğlu oldu.
Fehir, Selma bnt. Saad adında bir hánım aldı; bundan Galib ad-h bir oğlu vücuda geldi.
Galib, Vahşiye bnt. Müdeyh adında bir hanım aldı; bundan Lu-eş adlı bir oğlu vücuda geldi
Lüey, Selma bnt. Haris namında bir hanım aldı. Bu hanımdan Kasb adlı bir oğlu oldu.
Kaab, Bint-1 Şeyban adında bir hanım aldı. Bu hanımdan Mürre adlı bir oğlu oldu.
Mürre, Nü'ma bnt. Saad adında bir hanımla nikâhlands. Ondan Kilab adında bir oğlu oldu.
Kilab, Fatıma bnt. Saad adında bir hanımla nikahlandı. Bu ka-numdan Kusay adında bir oğlu oldu.
Kusay, Atike bnt. Falih adında bir hanımla evlendi. Bu hanım-dan Abdimenaf adında bir oğlu oldu.
Abdimenaf, Atike bnt. Mürre namında bir hanımla nikählandı. Bu hanımdan Haşim adlı oğlu vücuda gelmiştir.
Bu Haşim'in izzeti ve saltanatı, şerefi ve efendiliği mükemmeldi.
Arap boyları arasında muazzez ve muhteremdi. Resulüllah SA. efen-
dimizin saadetli ceddi idi. Her hali ile iyi şöhret bulduğundan, bütün kabilelerin reisleri kızlarını ona arz edip o temiz soya bağlanmak is-tediler. Kız çocuklarının ona zevce olmasını çok çok arzuladılar.
Hatta Rumların kıralları Kaysar b. Kostantin, Haşim'e elçi yolla-yıp şöyle dedi:
Gelesin. Bir kızım vardır ki, zamanede hüsn-ü cemalde misli voktur; nikah ile sana vereyim.
tü: Böylece, onu kızı için davet eyledi. Çünkü, İncil'de şöyle görmüş
Åhir zaman peygamberi Muhammed S.A. Mekke'de Haşim b. Abdi-menaf neslinden gelecektir.
O påk soya girmek için, tam manası ile rağbet eder heves göste-rirdi. Bunun için de; türlü türlü vaadlerle gelmesine fazlaca himmet ederdi.
Ancak, Haşim için, geçmişinden gelen ahdname gereğince: Arap kabilesinin gayet påk, temiz bir hanımını almak vardı. Bunun için, Kaysar b. Kostantin'nin zevce teklifine heves edip itibar göstermedi. Ama:
Acaba kimi nikâhıma alıp zevce eylesem..
Diyerek ne yapacağını bilemez bir halde idi. Tam bu sıralarda. şu emri rüyasında aldı:
Andiendan da nemli gözlerle bir mezara bakarak;
YanıtlaSilnimete kavuşmuş bir kimse düşünemiyorum." dedi. (Gazåll, lhyd, IV, 868) hi, şu mezara girip de azaptan emin olan kimseden daha büyük bir
Allah'ı zikrederek sohbet etmek çok güzeldir. Allah'in nimetleri üzerinde tefekkür ise, ibadetlerin en faziletlile-
rindendir. (Ebů Nuaym, Hilye, V, 314; Gazali, İhya, VI, 45)
HUZURA VARDIRIR
Namaz, seni yolun ortasına kadar götürür.
Oruç, Padişah'ın kapısını açar.
Sadaka da, Padişah'ın huzû-runa sokar.
Ömer bin Abdülaziz ken-disine;
"-Neyi seversin?" diye soranlara şöyle derdi:
"-Benim sevincim, yalnız mukadderattır.
Ben Allah Teâlâ'nın hükmünü severim..."
Medine'nin fakihlerinden Ubeydullah bin Abdullah ile bir mec-liste bulunmak, benim için bütün dünyadan daha sevimli ve hayırlıdır.
Onun gibilerle oturup kalkmakla;
Akıl nurlanır,
Kalp huzura erer,
Edep elde edilir.
MAHLÜKÄTIN НАККІ
YanıtlaSilÖmer bin Abdülaziz Hazret-leri'nin bir katırı vardı. Onu pazarda çalıştırır, gelen parayla ihtiyaçla-rını temin ederdi. Katırı çalıştıran işçisi, bir gün her zamankinden fazla para getirdi. İşçisine;
"-Bugün niçin böyle fazla para geldi?" diye sorduğunda;
"-Pazar kalabalık ve bereketliydi." cevabını aldı.
Lâkin aldığı cevaptan tatmin olmayan Ömer bin Abdülaziz Hazretleri işçisine;
"-Hayır, öyle değil! Sen katırı çok çalıştırıp yormuşsun. Katırı, üç gün dinlendir." tâlimatını verdi.
Haramlar birer ateştir. Ona ancak (kalbi) ölüler uzanır. Eğer el uzatanlar diri olsalardı, o ateşin acısını duyarlardı.
TEFEKKÜR DİYARI
Meymûn bin Mihran anlatıyor:
Ömer bin Abdülaziz ile bir mezarlığa doğru gittik. Me-zarları görünce hüzünlendi. Sonra bana dönerek;
"-Ey Meymûn, bunlar atalarımın mezarlarıdır. Sanki dünyaya hiç karışmamışlar gibidir. Baksana, nasıl toprak altında kaldılar, mezarları eskidi, bedenlerini de toprak yedi bitirdi." dedi.
ABDULAZIZHAZRETLERI NDEN HIKMETLE SHEL
YanıtlaSilYARINA ÇIKACAĞINIZA SENET?
Halife Ömer bin Abdülaziz ile vezirinin geç vakitte görüşmesi için kandile ihtiyaç olur.
Vezir;
"-Yarınki istihkäkınıza mahsûben lâzım olan yağı beytülmalden alsak olmaz mı?" diye sorar.
Halife;
"-Olur." diyerek bir senet yazar ve veziri, kiler emînine gönderir. Kiler emîni senedi okuduktan sonra şöyle der:
"-Bu yalnız yarınki istihkākın senedidir, kifâyet etmez. Halifenin, yarına çıkacağına dair de bir senet imzalaması lâzımdır ve o senedi de getirmeniz îcâb eder."
Bu cevap üzerine çaresiz kalan vezir, kendi evinden tedarik ettiği yağ kandilini alarak tekrar halifenin huzûruna çıkar ve görüşmek istediği meseleyi neticeye bağlar.
Mezîd bin Havşeb şöyle der:
"Hasan bin Ali ve Ömer bin Abdülaziz ten daha fazla (Allah'tan) korkan iki insan görmedim. Sanki cehennem o ikisinden başkası için yaratılmamıştı!" (Ibn-i Sa'd, V, 398)
İKİ YILDA ÇÖKTÜ
YanıtlaSilMuhammed bin Ka'b el-Kurazî şöyle anlatır:
Ömer bin Abdülaziz ile Medine-i Münevvere'de karşılaşmıştım. O zaman genç, yakışıklı, ter ü tâze ve bolluk içindeydi. Daha sonra halife olunca yanına gittim, izin istedim, izin verilince içeri girdim. Ömer bin Abdülaziz'i görünce şaşırdım ve ona şaşkın şaşkın bakmaya başladım. Bana sordu:
-Ey İbn-i Ka'b! Neden öyle şaşkın bir vaziyette bakıyorsun?
-Ey Mü'minlerin Emîri! Renginiz uçmuş, bedeniniz yıpranmış, saçlarınız ağarmış ve dökülmüş! Sizi bu hâlde görünce hayretimi gizleyemedim.
-Ey İbn-i Ka'b! Beni kabre konduktan üç gün sonra görsen kim bilir ne kadar şaşıracaksın? O zaman karıncalar gözlerimi çıkarmış, gözlerim yanaklarımın üzerine akmış, ağzım burnum da kan ve irinle dolmuş olur. İşte o zaman beni hiç tanıyamaz ve daha çok şaşırırsın.
Şimdi bunları bırak da sen bana İbn-i Abbâs'ın Rasûlullah'den rivâyet ettiği hadîsi tekrar et...
(Hakim, IV, 300/7706)
ONTA DIN ABDULAZIZARETLERINGER B
YanıtlaSilVARICI MES'ÜLİYET
Hammi Fatima anlatır:
Bir gun Ömer bin Abdülaziz'in yanina girdim. Namazgâhında oturmuş, elini alnına dayamış, durmadan ağlıyor, gözyaşları yanaklarını islatıyordu. Ona sordum:
-Nedir bu hâlin?
Şöyle cevap verdi:
-Fatıma! Bu ümmetin en ağır yükünü omuzlarımda taşıyorum. Ümmet içindeki açlar, fakirler, hasta olup da ilâç bulamayanlar, sırtına giyecek elbisesi olmayan muhtaçlar, boynu bükük yetimler, yalnızlığa terkedilmiş dul kadınlar, hakkını arayamayan mazlumlar, küfür ve gurbet diyarlarındaki müslüman esirler, ihtiyaçlarını karşılayabilmek için çalışmaya tâkati olmayan muhtaç yaşlılar, aile efrâdı kalabalık olan fakir aile reisleri... Yakın ve uzak diyarlardaki böyle mümin kardeşlerimi düşündükçe yükümün altında ezilip duruyorum.
Yarın hesap gününde Rabbim bunlar için beni sorguya çekerse, Rasûlullah bunlar için bana itâb ve serzenişte bulunursa, ben nasıl cevap vereceğim!..
Hanımı Fâtıma anlatır:
"Onun ibâdeti sizlerinki kadardı. Lakin gece yatakta Allah korkusunu ve kıyâmet hesabını tefekkürden öyle bir hâle gelirdi ki haşye-tullah ile kalbi çarpmaya başlardı. Sanki suya düşmüş, yahut avuç içine alınmış bir kuş gibi çırpınırdı. Ben de onun bu hâline dayanamayıp yorganı üstüne örterdim ve kendi kendime;
<<<-Keşke idarecilik mes'ûliyeti bize tevdî edilmeseydi, keşke o vazifeyle aramızdaki uzaklık, güneşle dünya arasındaki mesafe kadar olsaydı. >>> derdim." (Ibn-i Kesir, Tefsir, IX, 201)
İDARECİNİN HALKA TESİRİ
YanıtlaSilAhmed Cevdet Paşa anlatır:
Emevi halifelerinden Velid bin Abdülmelik, yeni ya-pılan binalar ve çiftlikler merakında idi. Insanlar da bina ve çiftlik mera-kına düştü. Toplantı ve meclislerde hep inşaattan ve çiftliklerden bahsedilir oldu.
Süleyman bin Abdülmelik ise, sefåhate meyyâl, harem hayatına ve yemeğe düşkündü. Onun zamanında da süs, debdebe, şaşaalı ziyafetler, sefåhat, hevâ ve heves aldı yürüdü. Eğlenceler devrin modası hâline geldi.
Ömer bin Abdülaziz'e gelince, bu yüce halife, âbid ve zâhid bi-riydi. Onun zamanında da halk, ibâdet ve tâat yoluna girdi. Meclislerde;
-Bu gece evrâdın ne idi?
-Kur'ân-ı Kerim'den kaç âyet hifzettin?
-Bu ay kaç gün oruç tuttun?
-(Kaç garip ve yalnızın yanıbaşında idin?) » gibi mânevî hasbihåller
edilir
oldu... (Kısası Enbiya ve Tevárih-i Hulefâ, c. 1, s. 717)
Halife Ömer bin Abdülaziz, zekât memurunu Afrika ülkelerine göndermişti. Memur, malları dağıtamadan geri getirdi. Çünkü zekât alacak kimse bulamamıştı.
Bunun üzerine o da bu paralarla pek çok köle alıp âzâd etti.
(Bkz. Said Ramazan el-Būti, Fıkhu's-Sire, Beyrut 1980, s. 434)
TARİHTE BUGÜN
YanıtlaSil2022 BEDİÜZZAMAN TAKVİMİ
1910 - Çırağan Sarayı yandı. Saray 1865'te Sultan Abdülaziz tarafından inşa ettirilmişti.
18
BİR AYET
Belki sevmediğiniz şey hakkınızda hayırlıdır.
Bakara Suresi: 216
1950- Demokrat Parti (DP) işçiye grev hakkı istedi.
SALI
TUESDAY
BİR HADİS
Dünya müminin zindanı, kâfirin cennetidir.
OCAK
JANUARY
C
Şükret, hayrâtın en hâlisinin kapısını sana açan, hastalıktır. Hastalık mütemâdiyen hastaya ve lillah için hastaya bakıcılara sevap kazandırmakla beraber, duânın makbuliyetine en mühim
meseledir. Lem'alar
HİCRİ: 15 C.AHİR 1443 - RUMI: 5 K. SANÍ 1437
İmsak Güneş Öğle İkindi Akşam Yatsı
KASIM: 72 - GÜN: 18 KALAN: 347 - GÜN UZA. 1 DK
İmsak Güneş Öğle İkindi Akşam Yatsı
HV EL
YanıtlaSil2024 BEDIUZZAMAN TAKVIMI
TARİHTE BUGÜN
1503 - Fransız astrolog ve fizikçi Nostradamus (Michel de Nostredame) doğdu.
1799 - ABD Başkanı George Washington öldü.
1900 - Bilim adamı Max Planck, kuantum teorisini Berlin Fizik Birliği'ne sundu.
14
CUMARTESİ
SATURDAY
ARALIK
DECEMBER
İnkâr etmemek başkadır, iman etmek bütün bütün başkadır.
Hirni. 12 AHİR 1446 - RUMI: 1 K. EVVEL 1440
Emirdağ Lahikası
KASIM: 37-GÜN: 349 KALAN: 17 - GÜN. KIS.: 1 DK
BİR AYET
Sizi doğru yola iletmesinden dolayı Allah'ı tekbir ve tâzim edin.
Bakara Suresi: 185
BİR HADİS
İnsanların ayıp ve kusurlarıyla uğraşmayın ki, şerlerinden emin kalasınız.
Hatib
ملحة İkindi Aksam
Yatsı
2025 BEDIUZZAMAN TAKVIMI
YanıtlaSilTARİHTE BUGÜN
1908 - Bediüzzaman'ın "Yâ
Ma'şere'l-Ekrâd!" ve "Kürtler Neye Muhtaç?" başlıklı makaleleri Kürd Teâvün ve Terakki gazetesinde yayınlandı.
ARALIK
12
CUMA
1965 - Bediüzzaman'ın eski talebelerinden Vanlı Ali Çavuş'un vefatı.
2003 - Azerbaycan devlet başkanı Haydar Aliyev'in ölümü.
22 1447
C.AHİR
RUMI: 29 T.SANİ 1441 KASIM: 35
BİR AYET
Onlar görmez mi ki, gökleri ve yeri yoktan yaratan Allah onların benzerini de yaratmaya kadirdir.
İsra Suresi: 99
BİR HADİS
Dünya işlerinizi yoluna koyunuz ve yarın ölecekmiş gibi ahiretinize çalışınız.
Deylemî
Hem hiç imkân var mı ki, bu kâinatın Sânii, mahlûkatını yüz bin diller ile birbiriyle konuştursun ve onların konuşmalarını işitsin ve bilsin ve kendisi konuşmasın? Hâşâ!
Imsak
Güneş
Öğle
İkindi Akşam Yatsı
Mesnevî-i Nûriye
Imsak Güneş
Öğle
İkindi
Akşam
Yatsı
06 30 07 57 12 56 15 25 17 46
10.08
1000
ICPARTA
74 Kalb Alemi
YanıtlaSilleri bunun tipik bir tezahür misalidir. Bu kalbi rikkat ve hassasiyet ölçü lerine täbi olan gönül ehli de, muâhezeyi nefsine, müsâmahayı ken-dinden gayriye tevcih etmeyi şiâr edinmişlerdir. Onlar, zâhirden ziya-de kalb temizliği ve dolayısıyla kalb terbiyesiyle meşgul oldukları için, günahkara dahi merhamet ve müsâmaha ile yaklaşırlar. Zirâ onlar, gü-nahkârı değil, günahı bertaraf etmenin derdindedirler. Bu sebeple in-sanın menfi hallerini düzeltmeden önce sohbetin feyz ve bereketiyle kalblerini yumuşatarak, ıslaha hazır hale getirirler. Nefislerdeki öfke ve gazap fırtınalarını dindirerek nedämetin tatlı meltemlerinin vücûd bul-masına zemin hazırlarlar.
Yusuf -aleyhisselâm-'ın Mısır azīzi olduktan sonra, vaktiyle kendisi-ni öldürmeye kastedip kuyuya atan kardeşlerinin yardım taleblerini red-detmemesi ve kendisini gizleyerek onlara îzâz, ikrâm ve ihsânlarda bu-lunması da kalbi terbiyede kabına varılamaz bir inceliktir. Halbuki o an, elindeki güç ve saltanat ile kardeşlerinden pekālā intikam alabilirdi. Fa-kat o, kusurları başa kakmak sûretiyle gönül yıkmak yerine; kötülüğe İyilikle mukâbele edebilmenin, ayıp ve hataları setretmenin, Hakk'ın rı-zası uğruna şahsına yapılanları unutuvermenin eşsiz faziletine nâil ol-muş bir hidâyet rehberiydi. Ayet-i kerîmede Cenâb-ı Hak, Yûsuf -aley-hisselâm-'ın kardeşlerine olan bu hüsn-i mukābelesini şöyle beyân eder:
"(Yusuf) dedi ki:
-Bugün sizi kınamak yok, Allah sizi afvetsin! O, merhametli-lerin en merhametlisidir.»" (Yūsuf 12/92)
Bu asil ve âlicenap tavırlar karşısında kardeşleri de nedâmet göste-rip tevbekår oldular. Yūsuf -aleyhisselâm-'ın üstünlüğünü kabül ve hak-kåniyetini tasdik ettiler. Matlûb olan netice de bu sayede hâsıl oldu.
Aşağıdaki şu misal de bu terbiyevi metodun bir başka tezahürüne aiddir:
Bir bölük gåfil genç, Dicle kenarında şarab içip eğleniyorlardı. Meş-hur Hak dostlarından Maruf-ı Kerhi -kuddise sirruh- oradan geçiyordu. Şimdi bu şeyhin, işlemekte oldukları mel'anetlerinden dolayı kendileri-
Manevi Terbiye 75
YanıtlaSilnin helāki için beddua edeceğini düşünen gençlerin keyfi kaçtı. Bunun da kızgınlığıyla içlerinden biri dayanamayıp kalktı ve müstehzi bir tavır-la:
"-Ya Şeyh! Haydi durma, bizim şu anda Dicle'nin azgın sularına gark olmamız için hemen bedduāna başla!." dedi.
Maruf Hazretleri hiç bir gazap emâresi göstermeksizin merhametle ellerini kaldırdı ve:
"-Ya İlâhî! Bu yiğitlere dünyada hoş dirlik verdiğin gibi, âhırette de dirlik ver." dedi.
Ummadıkları bu tavır karşısında gençler:
"-Ya Şeyh! Siz ne diyorsunuz? Bu sözün mânâsını anlayamadık." dediler.
İhlası bereketiyle şu kısacık ve sade sözlerine Cenâb-ı Hakk'ın tesir verdiği Maruf-ı Kerhi Hazretleri şöyle dedi:
"-Evladlarım! Hak Teâlâ, size âhirette dirlik vermek isterse tevbe et-menizi nasîb kılar."
Yiğitler beklemedikleri bu müşfikāne tavır karşısında önce bir müd-det düşünceye daldılar. Akabinden kendilerine pişmanlık ve nefis muha-sebesi hali geldi. Derken intibaha gelerek nedâmet göz yaşları içinde şa-raplarını döktüler, çalgılarını kırdılar ve tevbe ettiler. Her iki cihanın se-ådet ve selâmetine talib oldular.
Yukarıda da başka bir vesileyle zikrettiğimiz üzere tasavvuftaki kalbi terbiyenin diğer bir husûsiyeti de, her ferdin mizācına göre bir ıslah ve irşad metodu tatbik edilmesidir. Tarîkatlerin çeşitlenmesi, mizaçlardaki farklılıklara göre terbiye ve telkin metodunun zarûretinden doğmuştur. Meselā, coşkun mizaçlı bir insan Kadiriliğin telkîn ettiği temrinlerle daha kolay terakkî eder. Şair, sanatkâr ve romantik mizaçlı kimseler, Mevlevi-lik'te huzûr bulur. Vakûr ve sakin mizaçlı insanlar ise Nakşi tarîkatinde kendilerine bir uygunluk görür ve bundan dolayı da o yolun temrin ve telkinlerine daha kolay râm olarak terakki imkânı bulurlar.
76
YanıtlaSilYine başka bir vesileyle daha önce de îzah ettiğimiz üzere mizacır yok edilmesi imkânsızdır. Mürşid-i kâmiller de ancak, sâliklerin mizaçla-rındaki istidätların nefsânî bir mecrâya akmasına mâní olarak, onları ul vi gâyelere yönlendirmekle vazîfelidirler. Her talebenin mânevi âlemdek şahsi hastalıklarına çare olacak husûsî tedavi reçeteleri sunarlar.
Ashâb-ı Kirâm câhiliyet devrinde, kız çocuklarını diri diri gömen tas yürekli kimselerdi. Onlar, hakkın yalnız güçlüye aid olduğu, güçsüzür her türlü dayanak, barınak ve sığınaktan mahrum bulunduğu, merha-metten nasîbsiz bir toplumun insanlarıydılar. Bu toplum, hidayet bulup Allah Rasülü'nün manevi terbiyesiyle dünyanın en mümtaz insanları hâ-line geldi. Allah ve Rasûlü'ne duydukları muhabbeti kalblerinde her ar taze tutmakla kazandıkları zindelik sâyesinde ibadetleri huşü ile doldu. Fazilet menkıbeleri, kıyamete kadar müslümanların dillerinden düşür-medikleri, gönül âlemlerini tenvir eden bir ahlâk-ı hamîde nümûnesi ol-du.
Abdullah bin Mes'ûd -radıyallahu anh-:
"-Biz Rasûlullah'ın terbiyesinde öyle bir hale gelmiştik ki, boğazı-mızdan geçen lokmaların tesbihlerini duyardık!" buyuruyor.
Allâh -celle celâlühû, cümlemize, ölmeden önce yuttuğumuz lok-maların zikrini duyabilecek bir mânevî tâkat nasib eylesin!...
MUSAFFA BİR KALB İLE ÂLEME BAKIŞ
YanıtlaSilKalb, tasfiye edile edile, beşerî ve tasavvufî temrinlere munzam (ilā-ve) olan Allah'ın lutf u keremiyle yolun nihayetinde öyle bir håle gelir ki sahibini süreten insan bırakmakla beraber sîreten ådetâ melekiyet dere-cesine yükseltir. Bu durumda olanlardan bazıları, fezâdaki sonsuz yıldız-lardan herhangi biri gibi kendi âlemlerinde ve dışa karşı tam bir mechû-liyyet içinde yaşarlar. Böyleleri bilinemez. Nitekim bir hadis-i kudsi oldu-ğu rivayet edilen:
"Velilerim kubbelerim altındadır. Onları benden başkası bile-mez." (Abdurrahman Cami, Nefahatu'l-üns s. 45) şeklindeki beyân da bu züm-re hakkındadır.
Bunlardan diğer bazıları ise uhdelerine tevdî olunan ictimai vazifeler dolayısıyla belli ölçüde bilinirler ve kendi zamanlarından geleceğe doğ-ru bir hidayet meş'alesi olarak beşerî hayatta memuriyetlerini devam et-tirmek üzere bekā sırrına ererler. Vukû bulan hadiselerin arkasındaki se-bepler zincirinde nihâî sebebi, yani muradı ilâhîyi kavrarlar. Bundan dolayı hikmete vukûfiyetin huzûr ve sükūnu içinde yaşarlar. Telāşdan, endîşeden ve sair beşerî zaaflardan masûndurlar (korunmuşlardır).
Onlar için artık "abes" yoktur. "Yaratılmışı hoş gör Yaratan'dan ötürü." ölçüsüyle başlayan mânevî terakkide, hikmete itibar ile âlemin kaffesini ibret, muhabbet ve hayret hisleriyle dolu olarak seyre başlarlar.
Doğan güneşe, ışık huzmelerinin gurûbda resmettiği rengarenk tab-lolara, kudret-i ilahiyyenin tecellileri olarak hayrete gark olmuş bir süret-
52
YanıtlaSilSIRR-I INNA ATAYNA-RUMUZAT-I SEMANIYE-MAIDETULKURA
diğini haber vermiştir. Meşhur müfessirlerden Alusî'nin tefsirinde kaydet miladi 1453 tarihini çıkarmış ve İstanbul'un Fethinin bu ayetle de mujdelen tiği şu olay da, konumuz açısından güzel bir örnektir:
Ahmed Zeyni Dahlan da, El-Fütühat'ül-İslâmiye eseri 2/296da
لدة ط (Sebe' Süresi âyet: 15) olan âyetinin bu cümlesinden İstanbul'un fetih tarihi olan'Hicri 857 adedini çıkaranların olduğunu kaydetmiştir
İbn-i Hallikan tarihinde zikrediyor ki, Selahaddin-i Eyyubi Haleb'i fethet. tiğinde, Kadı Muhyiddin güzel bir şiirini okudu. Cümleleri arasında, "Sehba ifadesi vardı. Dediği gibi çıkınca kendisine "Bunu nerden bildin?" diye so kal'ayı Safer avında fethettin. Recebte de Kudüs'ü fetihle mübessersin' ruldu. "Ibnu Berrecan'ın Rum Suresi'nin bas kısmını tefsirinden aldım." diye cevap verdi.2
Sa'rani, Et-Tabakat-1 Kübra, kenarında sh: 5'de Hazret-i Mehdi'nin 1200 Hicrî asırda zuhur edeceğini yazmıştır.
Nur'ül-Ebsar kitabı kenarında tab' edilmiş Is'af-ur Ragibîn eseri sh: 154'de İmam-ı Şa'ranî'den naklen Mehdî'nin Hicrî 1255'de doğacağını yaz mıştır., ki bu tarih, Hicri Şemsi hesabının karşılığında Hicrî Kamerîce olsa 1294 eder.
Yine Ahmed Zeynî Dahlan El-Fütûhat'ül-Islamiye eseri 2/296'da Şeyh Sa-lahaddin Es-Safedi'nin Eş-Şeceret-ün Numaniye eserinden naklen: Osmanlı Devletinin, Hazret-i Mehdi'nin zuhuruna kadar devam edeceğini ve bu devlet, herşeyiyle Mehdî'ye yardımcı olacağını kaydetmiştir.
El-İşaa Fi Eşrat-is Sa'a eseri sh: 189'da, Kur'an'ın بَغْتَةً kelimesinin cifri
karşılığı olan 1407'de Mehdî'nin zuhur asrı olacağını kaydetmiştir.
Şeyh Muhyiddin-i Arabi Anka-u Magrib eseri sh: 77'de harfleri
mıştır. 3 nin Ebcedî hesabıyla 1403 eder ki, bu tarihte Mehdî'nin zuhur edeceğini yaz-
Yazır, Hak Dini, sh. 3956.
2 İbn-i Kesir, Tefsirü'l-Kur'ani'l-Azim: 1/38; Taberi, Câmi' el-Beyân, 1/71-72; Suyûti,
ed-Dürrü'l-Mensûr, 2/22.
3 Abdülkadir Badıllı Notları.
İŞARİ TEFSİR VE CİFİR ILMI
YanıtlaSil7. EDEBİYATÇILARIN EBCED HESABINI KULLANMALARI
53
Bediüzzaman'a göre, "Yüksek edipler bu hesabı, edebi bir kanun-u letâfet kabul edip eski zamandan beri onu istimal etmişler. Hattâ letáfetin ha-tırı için iradî ve sun'î ve taklidi olmamak lazım gelirken, sun'î ve kasdî bir su-rette o gaybi anahtarların taklidini yapıyorlar".
Bu konuda yüzlerce misal verilebilir. Ancak biz burada nümune olarak bir-iki misal vermekle yetineceğiz: Kırım Balıkova Kalesi civarındaki bir ca-miin kitabesinde: "Hakk muradın hemîşe ide atâ; "Kabbelallahu hayrekum" ta-rih ola." şeklinde bir ifadeyle "Allah hayrınızı kabul buyursun" anlamındaki son cümle ile mâbedin 1068'de yapıldığı gösterilmiştir. Mihriman Sultan'ın vefatına, "Hadise-i mevt" terimi ile tarih düşürülmüştür. Bu tabirin ebced de-ğeri 965 olup, onun vefat tarihidir. Ebced harflerinin aritmetik değerlerine göre kullanımları edebiyat sahasında olduğu gibi, fizik, kimya gibi fen bilim-leri sahasında da kullanılmıştır. Büyük memurların tayin ve terfi tarihlerinde, doğum ve ölüm tarihlerini belirlemede yaygın bir şekilde kullanılmıştır.1
Mesela İstanbul'un Fetih tarihi için Kur'ân-ı Kerîm'den "Āherûn" kelimesi düşürülmüştür. Bunların toplamı (elif+gayn+ra+vav+nun) =1+600+200+6+ 50-857çıkmaktadır ve bu tarih Hicrî 857 (M. 1453) yılı olan fetih tarihidir. Ayrıca şair Fuzûli, Kanunî Sultan Süleyman'ın Bağdat'ı fetih tarihi olan 941 H. yılı için; "Geldi burc-i evliyaya padişah-ı namdar" mısraını tarih düşmüştür. Yine Sultan Abdülmecid'in saltanata geçişine de "Bir, iki, iki delik Abdülmecid oldu Melik" mısrası ile tarih düşmüşlerdir.
Kur'ân-ı Kerim inmeye başladığında Araplar arasında Ebced hesabı bili-niyordu ve alfabe bilgisi olan şairler ve edebiyatçılar tarafından da kullanılı-yordu. Arap lisanının belâğat, fesâhat ve edebiyat açısından en gelişmiş dö-neminde nazil olmaya başlayan ve mu'cize ifadeleriyle şairleri ve edebiyatçı-ları hemen etkisi altına alan Kur'ân-ı Kerim'in; bu lisanı vahiy dili olarak ka-bul edip, bu lisanın yan bir ürünü diyebileceğimiz Cifir İlmini reddetmesi dü-şünülemezdi. Esâsen Cifir İlmini reddetmesi için geçerli bir sebep de yoktu. Zīra Kur'ân-ı Kerim prensip olarak, insanlığın zararına kullanılmayan her "bi-rikime" kapılarını açan bir İlâhî Kitaptı. Cifir İlmi ise, Arap Lisanının binlerce
1 İsmail Yakıt, Türk-İslâm Kültüründe Ebced Hesabı ve Târih Düşürme, Ötüken Neş riyat, İstanbul 2017, sh. 149, 172.
31
YanıtlaSilSIRR-1 INNA ATAYNA-RUMUZAT-I SEMANİYE MA'IDETUL-KURAN
yıllık birikimini yansıtan bir ürünü idi.
Nitekim edebiyatça, belagatça, güzel ve şairâne söz söylemek sanatı ba edebiyatçıların gerisinde asla kalmayan ve sözüyle-hakîkatıyla her bir şairi kımından ve bilhassa düpedüz hakikati ifade etmesi açısından şairlerin ve ilmine göre muhtelif tarihler veren birer anahtar hüviyetinde donatması, mu-edebiyatçıyı ve akıl ehlini hayran bırakan Kur'ân-ı Kerîm'in, âyetlerini Cifir cize oluşunun da bir gereği idi. Bundan dolayıdır ki, Peygamber Efendi. âyet ve kelimelerinden Cifir İlmine göre bir takım tarihler çıkarıla gelmiş ve miz'den (asm) günümüze kadar ehil âlimler tarafından, Kur'ân-ı Kerim'in bazı hakikatlerin sırlarına bu yol ile ulaşılabilmiştir. Ancak, bu çalışmayı bu ilme vakıf ehliyetli ulemâ yapabilir. Yoksa her önüne gelenin bu ilme göre ta. rih çıkarma girişiminde bulunmasının yanlış ve sıhhatsiz sonuçlara götüre ceği açıktır.
Ed-Dai
Yıkılmış bir mezarım ki, yığılmıştır içinde Said'den yetmiş dokuz emvat 2 bå-ásâm âlâma.
Sekseninci olmuştur mezara bir mezar taş, Beraber ağlıyor 3 hüsran-ı İslama.
Mezar taşımla pür-emvat enindar o mezarımla Revanım saha-i ukbâ-yı ferdâma.
Yakinim var ki, istikbal semāvâtı, zemin-i Asya Båhem olur teslim yed-i beyzâ-yı İslâma.
Zira yemin-i yümn-ü imandır, Verir emn ü eman ile enama
Türkçe Mevlid yazan meşhur Süleyman Çelebi Hazretleri: "Ol Rebi'ül Ev-vel ayın nicesi, onikinci gece isneyn gecesi" beytinde Resulullah'ın doğum ta-
Niyazi Beki, Ebced ve Cifir, http://www.sorularlalslâmiyet. com/sub-page.php$s=article&aid=556 (15.3.2010); Krş. http://www. sorularlalslâmi-yet.com/subpage.php?s=show_qna&id=609.
IŞARİ TEFSİR VE CİFİR ILMI
YanıtlaSil35
rihinin bulunduğunu., ve beytin birinci mısra'ı olan "Ol Rebi'ül Evvel ayın ni-cesi" cümlesinin Ebced hesabıyla 546 yaptığını ve ikinci mısra'daki "İsneyn" kelimesinin Türkçe karşılığı 2 rakamını, beytteki "Oniki" kelimesiyle çarp-ması neticesinde 24 ettiğini ve bu da 546'ya ilâve olunduğunda, 570 tarihini gösterdiğini yazmıştır.
Mevlâna Câmî Hazretleri Konya'da bulunduğu bir sırada, Mevlâna Celaleddin-i Rumi hakkında Farsça olarak:
ان فَرِيدونِ جِهَانِ مَعْنَوى بس بوَدْ بُرْهَانِ ذَاتَ مَثْنَوى
beytlerinden Mevlâna'nın hem doğumu olan Hicrî 604, hem de vefatı olan 672'yi Ebced hesabıyla gizlediğini yazmaktadır. Bunun izahı ve tahlili, Zafer Mecmuası'nın mezkûr sayısındadır, 1
8. BEDÜZZAMAN'IN EBCED VE CİFİR İLMİNİ KULLANMASI
Bu izahlarımızın sebebi, Bediüzzaman Said-i Nursî Hazretlerinin eserleri olan Risale-i Nur'ların az bazılarında Cifir ve Ebced hesablarıyla yapılmış hu-susî ve mahrem bazı mühim istihraçların doğruluklarını ispattır. Yani, Bedi-üzzaman'dan önce de başta İmam-ı Ali ve Ca'fer-i Sâdık ve Muhyiddin-i Arabî gibi daha birçok büyük islâm âlimlerinin de Cifir ve Ebcedle uğraşmış olduk-larını me'hazlere dayanarak ispatlamaktır.
Bu durumda elbette sebebin kendisinden de bir nebze bahsetmek vâcib olmuş oluyor. Çünki Bediüzzaman Hazretleri, Cifir ve Ebcedin en hâlis ve en safi ve en pürüzsüz kısmını ele almış, en kudsî ve en şirin ve en câzibedar bir mes'elede isti'mal etmiştir. İşte o mes'ele ise, başta Kur'an'ın i'cazı olmak üzere, iman hizmeti ve Kur'an Nurları olan Nur Risalelerine ehl-i imanın na-zar-ı dikkatlerini celbetme gaye ve niyetidir. Bu gaye ve niyetle Kur'an'ın âyetlerinde ve Hazret-i Ali'nin Celcelûtiye ve Ercüze Kasidelerinde ve Gavs-1 A'zam olan Şeyh-i Geylânî'nin bazı kasidelerinde, bini mütecaviz işaretler, îmalar ve remizlerle; ve bütün bunların toplamı neticesi, âdeta kuvvetli hüc-cet ve deliller ile Nur Risalelerinin makbuliyetini, müstakimliğini ve hak ve doğru olduklarını sarahat derecesinde bildirdiklerini bulmuş ve kaydetmiş-
1 Abdülkadir Badıllı Notları.
12- YUSUF SÛRESİ: 84
YanıtlaSilCüz: 13
82 rusu!" ederiz ki, sonunda eriyip gideceksin, tükenip helak olacaksın. Hayret doğ.
86. Dedi ki: "Ben hüznümü, kederimi ancak Allah'a şikayet ederim ve Allah tarafından sizin bilmediğiniz şeyleri de bilirim."
87. Ey oğullarım, gidin, Yusufu ve kardeşini araştırın. Allah'ın rahme. tinden ümit kesmeyin; zira kâfir kavimden başkası Allah'ın rahmetinden ümit kesmez.
Görülüyor ki, Yakup Aleyhisselam, oğullarının getirdiği habere inanmıyor ve bu yüzden ümitsizliğe düşmüyor. Fakat onlara fazla yüz vermiyor, onlarla olan ilişkisini bile Allah'a arzetmek, bütün dertleriyle içini Allah'a dökmek çabasını sürdürüyor.
وتولى عنهم Ve onlardan yüz çevirdi de وَقَالَ يَا اسْتَى عَلَى يُوسُفَ Ya esefa ala Yu-suf Yusuf, ah Yusuf, yetti artık!... Dedi.
Esef: Esef bilindiği gibi, şiddetli hüzün demektir ki, bu anlamda dilimizde daha ziyade "gam" kelimesi kullanılır. A'raf Sûresi'nde وَلَمَّا رَجَعَ مُوسَى غَضَبَانَ أَسِنَّا "Musa öfkeli ve çok üzgün bir şekilde dönüp gelince" (âyet 150) ifadesinde bu-nun bir de öfke ile ilişkisi söz konusu edilmişti. اسنى kelimesinin sonundaki elif-i maksure mütekellim "ya" sından bedeldir ve kelime "ey esefim" demektir. Ya-hud nüdbe elifidir ki, musibetin şiddetiyle "ah" demek gibi hüzün ve hasretin ifadesinde kullanılır ve uzayıp gittiğini ifade eder. Nidanın cevabı mahzuftur. "Alå Yusuf" ise esefin mebnasını gösteren müteallakıdır. "Esef" ile "Yusuf" arasındaki cinas ise ifadeye ayrı bir güzellik ve mûsikî kazandırmaktadır. Ki, bedi' ilminde buna "tecnis-i tasrif" adı verilir. "Yâ" esasen uzaktakini çağırmak için kullanılan bir ünlemdir. Kalbinin derinlerindeki üzüntüyü sanki söz anlar bir şahıs gibi böyle nida ile çağırmak da ayrıca pek anlamlı bir mecazdır. Ya-kup, bu sefer iki oğlunun birden acısına katlanmak zorunda kalıyor; Yusufun ötedenberi sürüp gelen hicranına bir de Bünyamin'in acısı ekleniyor. Üstelik oğullarının getirdiği haberin de uydurma olduğunu anlıyor. Bütün bunlara rağmen ümitsizliğe kapılmıyor, Allah'dan ümidini kesmiyor, ümit ve sabırla beklemeye karar veriyor. İkincisinin hayatı ve yeri hakkında bir haber getirilmiş olmakla birlikte, vaktiyle kanlı bir gömlek getirip, onu kurt yedi dedikleri Yusuf hakkında ise, ilâhî rahmet ve maneviyat delilinden başka görünürde bir delil de bulunmuyor. Böyle bir anda Yusuf yanında olsaydı da bu sabır makamında ken-disine ne güzel bir dert ortağı olacaktı düşüncesi de zaman zaman gönlünü sarıyor. Şu halde bütün bu musibetleri bir tek Yusufun hicranında toplanmış bu-
12- YUSUF SÜRESİ: 84
YanıtlaSilCüz: 13
83 arkadaş göremez oluyor da sözlerine inanmadığı oğullarından yüz çevirip, sanki Juyor. Ve Yusuf yerine artık onun üzüntüsünden başka kendisine dost olacak bir Yusufa seslenir gibi bir iştiyakla, "esef" e nida ederek, demiş oluyor ki: "Ey esefim, ey bana başka gam ve keder duyurmayacak olan şiddetli acım, cy Yu-suf'un yadigarı olan esefim!... Uzak durma, gel yetiş imdadıma ki, tam sana muhtacım, tam zamanıdır, hicranim son dereceyi buldu.
Resulullah (s.a.v.) efendimizden nakledilmiştir ki: Hz. Peygamber, Ceb-rail'e "Yakub'un Yusufa hicrant ne dereceye varmıştı?" diye sual etmiş, Cebrail de "Evladını kaybeden yetmiş ananın toplam hicranina" demis. "O halde onun sevabı ne kadardır?" deyince, o da "Yüz sehid sevabıdır. Çünkü o, Allah'a bir an bile suizan etmedi"(1) demiştir.
Bu da gösterir ki, musibet zamanlarında üzülmek ve ağlamak caizdir. Cünkü şiddetli acı zamanlarında insan kendisini tutmaya pek az muvaffak olabi-
leceğinden dolayı, bundan büsbütün kendini engellemesi elinde olmayabilir. Bu da mükellefiyeti gerektiren bir husus değildir. Çünkü teklif, nefsin gücü yettiği yere kadardır. Gerçekten de Resulullah efendimiz, oğlu İbrahim'e ağlamış ve 'Kalb hüzün duyar, göz yaş döker, biz elbette Rabbimizin gadap edeceği şeyi söylemeyiz ve biz elbette sana üzülüyoruz ya İbrahim!..." buyurmuştur. Ancak caiz olmayanı, birtakım cahillerin yaptığı gibi, bağırıp çağırmak, feryad u figan eylemek, döğünmek ve yaka paça yırtmak, saçını başını yolmak, mukadderata dil uzatacak sözler etmek ve benzeri aşırılıklardır.
Yine nakledilmiştir ki, Hz. Peygamber, kerimelerinden birinin çocuğu vefat ettiğinde onun için ağlamış ve üzülmüştü. Onun ağladığını görenler "Ya Resu-lallah! Sen ağlıyorsun, halbuki bizi ağlamaktan menetmiştin" deyince, bunun üzerine buyurmuştur ki: "Ben sizi ağlamaktan menetmedim, ancak iki çirkin (ahmak) sesten menettim: Biri sevinç zamanındaki çığlık, biri de üzüntü za-manındaki feryat". (2)
Bir haberde varid olduğuna göre, Muhammed ümmetinden başka ümmet-lere انا لله وانا اليه رَاجِعُونَ "Inna lillah ve innâ ileyhi raciûn" verilmemişti(3), Nitekim
(1) Süyüti, ed-Dürrü'l-Mensûr, IV, 570.
(2 ) Buhari, Cenaiz, 43, 44; Müslim, Fezail, 62; Ebu Davud, Cenâiz, 24; Ibn Mace, Cenaiz, 53; Ahmed b. Hanbel, III, 194. "
Biz Allah'a aidiz ve O'na döneceğiz" meâlindeki bu ayet (Bakara 2/156) bir musibet karşısında Allah'a sığınmak için söylenir. Allah'ın olmak ve Allah'a dönmek, O'na rücu etmek zevkine erişebilecek hiçbir zevk ve hiçbir teselli yoktur. Allah'a kavuşmanın üstünde bir nimet ve yücelik olabileceğini tasavvur etmek bile mümkün değildir. Böyle olduğu içindir ki, bunun-la unutulmayacak, bununla teselli bulunmayacak hiçbir kayıp, hiçbir acı, hiçbir musibet ola-maz.(Müellif)
12-YUSUF SÜRESİ: 84-87
YanıtlaSilCüz: 13
Yakup bile bovle istirea etmeksizin "Ya esefa" dedi. رائضت عيناء من الحزن varid olduğuna gore, çok zayıf görüyordu Ve artık o bir kazim idi. hüzünden gözleri ağardı, hüzünden gözlerine ak düştü. Veya bir rivayette Derdini içine atıyordu. Ağlamaktan, şuna buna dert yanmaktan kendini tutu. yor, gamini kederini hep içine atıyordu. İçi gamla dolmuş olduğu halde, yine de kendini tutuyor, acıdan yutkunup duruyordu.
Onun bu acıklı haline bakan ve sırrına eremeyenler: لا اللهu Te vallahi, deyip duruyorsun تكون حرف nihayet üzgün düşeceksin از تَكُونَ مِنْ الهالكين dediler. Hayret doğrusu, vallahi hayret dediler: Yusuf, Yusuf veya helak olup gidenlerden olacaksın! Yani, böyle boşu boşuna ağlayıp sizliyorsun ve kendine yazık ediyorsun, şeklinde nasihatlere kalkıştılar. Gerçi bu sözler bir azar olarak söylenmiyor, bir teselli için söyleniyordu. Lakin Yusufu ölmüş gitmiş farzetmek gibi bir ye'se, bir ümitsizliğe bağlı olarak söylendiği için, onun haline bir itirazı ve ona karşı yöneltilmiş bir tenkidi tazammun edi. yordu. Şu halde Yakup gibi ince ruhlu, hassas ve içli bir zata karşı böyle cahi-lane teselliler bile bir azar, bir kadir kıymet bilmezlik, bir kabalık anlamı taşıyordu veya ona öyle geliyordu. Fakat bütün bu kaba tesellilere karşı onun sabrına, kendini tutmasına, incelik ve nezaketine bakınız ki, o bunlara karşı "Size noluyor?" veya "Sizi ilgilendirmez" gibi cümlelerle karşılık vermiyordu.
نال إِنَّمَا اشكر بَلَى وَحزَنَى إلى الله Ben, dedi, bessimi ve hüznümü ancak Allah'a
şikayet ederim, derdimi O'na açarım; ne size, ne de başkalarına değil.
Bess: Aslında yaymak, serip neşretmek mânâsına mastar ise de bundan
mebsus mânâsına isim de kullanılır. O zaman anlamı, herkesin içine sığdırama-yıp çevreye yaymaktan kendini alamayacağı zorlu bir dert ve merak demektir.
Yani, ben sabrımı allak bullak eden içimdeki bu ateşi ve hüznümü kimselere
değil, ancak Allah'a şikayet ediyorum.
وَأَعْلَمُ مِنَ اللَّهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ Ve sizin bilmediğiniz şeyleri Allah tarafından ben biliyorum. Şu halde bunları boşuna zannetmeyin, Allah belki hiç umulmadık bir yerden neşeler verir.
فتحوا مِنْ يُوسُف وأخيه gidiniz اذهبوا Ve dedi ki Ey ogullarim وقال يا بني . suru ve kardeşini iyice araştırınız, tehassüs ediniz, onlardan bir haber edin-mek için bütün duyularınızı, hislerinizi kullanınız. Yani elinizle yoklayınız, gözünüzle dikkat ediniz, sağa sola sorunuz, öğreniniz, var gücünüzle bilgi top-layınız.
12- YUSUF SURESİ: 93
YanıtlaSilCuz 13
almabilir. Gerçekten de gerek hastalık, gerek sıhhat açısından üzüntünün ve ruh sal etkilerin beden uzerindeki rolü, böylece tedavisi tip açısından dahi inkar olu ubben mümkundür, tıbbın kurallarından ve tecrübelerden böyle bir ilham namarsa da burada akla uygunlugun bu kadarcığı yine de meselenin çözümüne veterli değildir. Böyle bir düşunceyle "belki iyi gelir" denilebilirse de kesin hukum verilemez. Oysa meselenin en önemli noktası Yusuf'un kesin bir ifade Kullanarak بات صر ormesteri gelir" demesidir. Akıl yoluyla ele alındığı za man, tibbin hiçbir tedavisinde boyle konuşulamaz. En maddi ve en basit tibbi te davi sekillerinde bile vüzde yüz kesin sonuç şudur diyerek hüküm verilemez. Buna işaret olmak için ihtimal ki, Razi de bu maksatla: "Bu kadarını kalb ile marifet mümkun olur" demiş, "akıl bunu bilir" dememiştir. Diyelim ki: Yu-sufun aklına böyle bir imkan ve ihtimal doğuvermiştir. Peki onun kalbine bu kesinliği veren, kazandıran kuvvet nedir? Bu nokta muhakkiklerin dedikleri gibi, ilahi vahiyden başka bir sebeple açıklanamaz.
Yusuf, kardeşlerini böylece memnun edip onların gönüllerini aldıktan sonra ilk iş olarak onları böyle güzel ve mucizeli bir tedavi yolu ile babasına müjde vermek ve ahir ömründe ona güzel güzel hizmet etmek için Mısır'a davetle görevlendirdi. Onları hiç bekletmeden geri gönderdi ve dedi ki:
Babamla beraber وانتوني بأعليكم اجمعين bütün ehlinizi; yani erkek, dişi, büyük, küçük Yakup hanedanından olan bütün kimseleri, bütün ailenizi toptan alıp bana getiriniz. Rivayet olunur ki, gömleği kardeşleri içinden Yahuda almış ve "Daha önce kanlı gömleği götürüp, babamızı mahzun eden ben idim. O vakit mahzun ettiğim gibi, şimdi de müjde verip sevindireyim" demiş ve yalın ayak, başı kabak Mısır'dan koşarak yola çıkmış. Mısır'la Kenan arasındaki mesafe seksen fersah imiş. Daha önceki seferlerde kardeşlerini hazırlayıp donatan Yu-suf'un bu kerre, bu emirleri verirken gerekli hazırlığı ve donanımı daha mükem-mel şekilde hazırlayıp gönderdiğini hatırlatmaya lüzum yoktur. Rivayet olun-duğuna göre, bu kafilede babasına ikiyüz deve yükü yiyecek ve mal gönder-miştir.
Şimdi bakınız burada ikbal yüzünü gösterir göstermez ötede ne olacak. Allah'ın rahmeti nasıl tecelli edecek, vuslat esintileri nasıl gelecek, ayrılık ve hicran nasıl kaçacak, nasıl bir neş'e ve lutuf kaynaşacak?
وَلَا فَصَلَتِ الْعِيرِ قَالَ أَبُوهُمْ إِنِّي
12- YUSUF SÜRESİ: 94
YanıtlaSilCar 13
am h u. ne in a.
لَا جِدْ رِيحَ يُوسُفَ لَوْلَا أَنْ تُفْسِدُونِ قَالُوانَا للَّهِ إِنَّكَ لي ضَلَالِكَ الْقَدِيمِ فَلَمَا أَنْ جَاءَ البَشِيرُ الْقَيهُ عَلَى وَجْهِهِ ارَنَ بَصَر قَالَ أَلَمْ أَمْ لَكُمْ إِنا عَلَمُ مِنَ اللَّهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ قالُوا يَا أَبَانَا اسْتَغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا إِنَّا كُنَّا خَاطِيْنَ قَالَ سَوْفَ اسْتَغْفِرُ لَكُمْ رَبِّي إِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيم )
91
Meâl-i Şerifi
94. Ne zaman ki, kafile (Mısır'dan) ayrıldı, öteden babaları dedi ki: "Eğer bana bunak demezseniz, doğrusu ben Yusuf'un kokusunu alıyo-rum."
95. Dediler ki: "Vallahi sen hâlâ o eski şaşkınlığındasın."
96. Fakat ne zaman ki, gerçekten müjdeci geldi, gömleği Yakub'un yüzüne koydu, hemen gözü açıldı. "Ben size demedim mi, ben Allah'dan si-zin bilmediklerinizi bilirim." dedi.
97. Dediler ki: "Ey babamız, bizim için Allah'a istiğfar eyle. Biz gerçekten büyük günah işlemiştik."
98. Dedi ki: "Sizin için Rabbime sonra istiğfar edeceğim. Şüphesiz o jafurdur, rahîmdir.
ولما تصلت العبر Vakta ki, kafile ayrıldı. Yani, Mısır'dan hareket edip Kenan diyarına doğru yola çıktı, ötede babaları قَالَ أَبُوهُمْ إِنِّي لَأَجِدُ رِيحَ يُوسُفَ dedi ki, inanın ben Yusuf'un kokusunu alıyorum لولاً أن تنتدون beni bunak yerine koymaya-caksanız!... Yani, ey bu sözümü işitenler, siz benim aklıma ve şuuruma halel geldi sanıp, bana bunak demeyecekseniz, vicdanıma güvenecekseniz, bu sözü-me inanırsınız. Veya daha önce bana bunak demeseydiniz şimdi sözüme inanır-diniz. Fakat يَا أَسْقَى عَلَى يُوسُفَ derken, hiç de akıl dışı bir şey olmayan o esef duy-gusuna bile saçma ve mânâsız deyip itiraz eden ve Yusuf kokusu burunlarında Julmeyen siz gafiller, şu anda derin bir sekilde içimi saran sevinci, bu Yusuf kokusunu nereden duyacaksınız? Henüz kendi vicdanımdan başka hiçbir delili
17. ISRA SURESİ 79-82
YanıtlaSil317 Mam Mahmud Herkesin hamd ile yücelteceği muazzam makam de hamdi gerçek anlamının dayanağı olan mutlak yakınlık makams. Ladderde rivayet edildiği urere Livault hamd altında hoyük sefaat maka ando
Ve de ki, yani teheccud namazını kılıp şöyle dua et kiرب الظ Rabbim! Gireceğim yere dürüstlükle girmemi sağla واخرجي مخرج lacağım yerden de dürüstlükle çıkmamı sağla. Yani herhangi bir işe hangi bir yere koyarken tam dürustlükle kabul olunan ve razi olunan bir phille kay ve herhangi bir işe veya bir yere çıkarırken de yine tam bir likle kabul olunan ve razı olunan, övülen bir şekilde çıkar. Bundan do tiin Kulluk vazifelerinin girişinde, çıkışında, yüklediğin peygamber-yerine getirilmesinde ve tamamlanmasında doğruluk ve dürüstlük baan ihan edip ahiretin girişi olan mezara koyduğunda dürüstlükle koy ve لك لقاء من ve tarafından bana, kafirleri, mağlup edecek kudretli bir vardim ver. Bana gizli kahredici bir delil, mağlup edici bir kudret tahsis et ki, saltanatı karşısında käfirler mağlub ve kahredilmiş, iman edenler üstün pimiş ve zafer kazanmış olsun. dukten sonra diriittiğinde de dürüstlükle dirilterek gönder وأفعل فى من
Dikkat etmeye değerdir ki, bu duanın kabul edildiğini müjdeleme tarzında şöyle buyurulmuştur
وقل جاء الحق ورهن العلي Yine de ki: Hak geldi batıl yok oldu ان الباطل كان زمونا Gerçekten batıl, daima yok olmuştur. Hz. Muhammed'in peygamberliği ile hua dinin gelmesi anından itibaren gerçekten käfirlik ve Allah'a ortak koşmanın sok oluşu başlamış, daha sonra Mekke fethedildiği zaman Ka'be'den putları kes Hz. Peygamber bu ayeti okuyarak önce verilen bu haberin doğruluğunu
Hak ne ile geldi, denecek olursa, işte cevabı şudur: والنيل من القرآن ماهو شفاء ورحمة Biz Kur'ân'dan öyle âyetler indiriyoruz ki, müminler için şifa ve
rahmettir. Burada dünya türlü türlü kaygı ve hastalıklar, bela ve sıkıntı ile dolu Behastahaneye, Peygamber bir doktora, Kur'ân da şifa verici ilaç ve yeterli paya benzetilmiş oluyor. Şüphe ve iki yüzlülük, kâfirlik ve uyuşmazlık, zulüm bászlık, hırs, ümitsizlik, işsizlik, cahillik, taklid, bağnazlık, kötü niyetli ol-mihi ahlâki ve sosyal, psikolojik hastalıklara karşı Kur'an'ın şifa ve rahmet
dugu kesin bir gerçektir. Bundan başka maddi hekimliğin, tedavisinde aciz nice vücut hastalıklarına karşı da Kur'ân'ın şifa bağışlayan özellikleri,
17. ISRA SURESİ 82-84
YanıtlaSilCuz 15
yetkili kimselerin oteden beri gördükleri bir husustur. Bununla beraberli )الطالبين الأخبار zalimlerin ise, ancak zararını artırır. Hakkı sevmeyenler inan artırmaktan başka bir şey yapmazlar, kendi nefislerine zulmederler. Bunun sche mazlar da o sila ve rahmetten faydalanamazlar ve bu şekilde zararlarini bide واذا العين على الانسان biz o insana, o çok zalim ve çok bilgisiz olan insana nimet verdiğimiz zaman اغرض وا بجانی yüz çevirir ve yan çizerek uzaklaşır Nimetle simarir, nimet verenden yüz çevirir, nankörlük ederواذاعة الكاذ Ona zarar ziyan dokununca da son derece ümitsizliğe düşer. İşte böyle nimet halinde teşekkur, zarar halinde ümit ve dua özelliği bulunmayan insan-lardır ki, o zalimlerdir. Kur'ân böylelerinin zararını artırır. Böyleleri, müjdele mekle de yola gelmez, korkutmakla da. De ki hepsi, iman edenler de etmeyenler de يعمل على شاكلته kendi hal ve niyetine göre iş yapar.
شاكل "ŞAKILE" kelimesi tabiat, ådet, din, ahlâk, niyet, mizaç ve yaratıdış, birbirine benzeyen yollar gibi değişik ve fakat birbirine yakın månälarla tefsir edilmiş ise de en kapsamlı mânâsı sonuncusudur. Yani herkes kendi durum ve mizacına uygun olan yolda hareket eder. Başka bir ifade ile özel hislerine göre is yapar. فرنكم أعلم بمنْ هُوَ اهْذى سبيلاً Bu durumda en doğru yola gideni Rabbiniz en iyi bilendir. Yani herkes kendi mizacına göre hareket ederek hoşuna giden yolu tutmakla doğru yol tutmuş olmaz. Bir din veya mezheb herhangi bir kişinin veya toplumun mizaç ve duygularına uygun gelmekle hemen doğru olamaz. Hak din, Allah'ın kitap ve Resulü ile bildirdiğidir. Buna göre mizacı hakka uy-gun olan kimselere ne mutlu! Mizac, ruh meselesine temas etmek dolayısıyla:
عنِ الرُّوحُ قُلِ الرُّوحُ مِنْ أَمْرِ رَبِّي وَمَا أَو بَيتُمْ مِنَ الْعِلم إِلَّا قليلا ) وَلَئِنْ يَعْنَا لَتَذْهَبَنَ بِالَّذِي أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ ثُمَّ لَا تَجِدُ لَكَ بِهِ عَلَيْنَا وَكِيلًا إِلَّا رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَ ان فضلَهُ كَانَ عَلَيْكَ كَبِيرًا قُلْ لَيْنِ اسْتَمَعَتِ الْأَنْسُ
20- TAHA SÚRESI: 10-38
YanıtlaSil422
Ch
yol gösterici bulurum" demişti.
11- Ateşe vardığı zaman şöyle çağrıldı: "Ey Musa!
12- "Ben şüphesiz senin Rabbinim. Hemen ayakkabılarını çıkar, çünkü sen kutsal bir vadi olan Tuva'dasın."
13- "Ben seni seçtim, şimdi (sana) vahyolunacak şeyleri dinle."
14- Süphesiz Ben Allah'ım, benden başka hiçbir ilah yoktur. Onun için bana kulluk et ve beni anmak için namaz kıl.
15. Çünkü kıyamet muhakkak gelecektir. Onun vaktini gizli tutuyo rum ki, herkes yaptığının karşılığını görsün.
16- Sakın kıyamete inanmayıp, kendi heva ve hevesine uyan kimsu seni, ona iman etmekten alıkoymasın; sonra helak olursun.
17- Ey Musal Sağ elindeki nedir?
18- Musa dedi: "O benim asam (değneğim) dır, ona dayanırım, onunla davarlarıma yaprak silkerim ve onda başka hacetlerim (faydalanacağ
şeyler) de var" 19- Allah: "Ey Musa! onu (yere) bırak" dedi.
20- Musa da onu bıraktı, bir de ne görsün! o bir yılan olmuş koşuyor.
21- Allah buyurdu ki: "Tut onu, korkma; biz onu yine eski durumuna çevireceğiz"
22. "Bir de diğer bir mucize olmak üzere elini koynuna koy ki, kusur. suz olarak bembeyaz çıksın."
23. "Bunları sana en büyük mucizelerimizden (bir kısmını) gösterelim diye yaptık."
24- "Firavun'a git, çünkü o hakikaten azdı."
25- Musa dedi ki: "Ey Rabbim! Benim göğsüme genişlik ver,
26- İşimi kolaylaştır,
27- Dilimden düğümü çöz
28- Ki, sözümü iyi anlasınlar.
29- Bir de bana ailemden bir vezir ver.
30- Kardeşim Harun'u (ver).
31- Onunla arkamı kuvvetlendir.
32- (Elçilik) işimde onu bana ortak et.
33- Ki seni çok tesbih edelim.
34- Seni çok analım.
35- Şüphe yok ki sen bizi görüp duruyorsun."
36- Allah buyurdu: "Ey Musa dilediğin (şeyler) sana verildi."
37- "And olsun biz, sana diğer bir defa daha ihsan etmiştik"
38- Hani bir vakit ilham edilmesi gereken (ancak ilham ile biline bilen) şu ilhamı annene verdik:
Cr: 17
YanıtlaSil21- ENBİYA SÜRESİ: 80-84
Juk
pikreder misiniz?
şiddetli rüzgarı, 459 81- Bereketli kıldığımız yere doğru, Süleyman'ın emriyle yürüyen rüzgarı, onun buyruğuna verdik. Biz her şeyi biliyorduk. 82- Onun için dalgıçlık yapan ve bundan başka işler de gören şey-unlardan da onun buyruğu altına verdik. Onların hepsini biz gözetiyor-
از يَحْكَمَان فى العرث Hani onlar ikisi de ekin hakkında hükmettiler Hani milletin koyunları içinde yayılmıştı. Rivayet olunduğuna göre, Davud (as) koyunların, tazminat olarak tarla sahibine verilmesine hük-metmişti. Süleyman (a.s) ise, (ekinin, koyun sahibinde kalıp eski haline gelene kadar tarla sahibinin tazminat olarak koyunların sütünden yararlanmasını her iki taraf için de daha uygun olduğunu düşünmust وكنا لحكمهم شاهدين "Biz onların hükümlerine şahittik.
وَأَيُّوبَ إِذْ نَادَى رَبَّهُ أَنَّى مَسَّنِي الضُّرُ وَأَنْتَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ فَاسْتَجَبْنَا لَهُ فَكَشَفْنَا مَا بِهِ مِنْ ضُرٍ وَآتَيْنَاهُ أَهْلَهُ وَمِثْلَهُمْ مَعَهُمْ رَحْمَةً مِنْ عِنْدِنَا
وذكرى العابدين
Meâl-i Şerifi
83- Eyyüb da: "Başıma bir bela geldi, (sana sığındım), sen merhametli-lerin en merhametlisisin" diye Rabbine nida etti.
84- Biz de onun duasını kabul ettik de başına gelenleri kaldırdık. Katımızdan bir rahmet ve kulluk edenlere bir hatıra olmak üzere, ona tek-rar ailesini ve kaybettikleriyle bir mislini daha verdik.
وَاسْمَعِيلَ وَإِدْرِيسَ وَذَا الْكِفْلِ كُلُّ من الصابرينَ وَأَدْخَلْنَاهُمْ فِي حَمَتِنَا أَنَّهُمْ مِنَ الصَّالِحِينَ )
400
YanıtlaSil21-ENBİYA SÜRESİ: 85-88
Cüz 17
Meal-i Şerifi
85. Ismail, Idris ve Zülkifl'i de (hatırla). Onların hepsi de sabredenler.
dendi. 86- Onları da rahmetimizin içine aldık. Onlar gerçekten salih olanlar. dandı.
وَذَا النُّونِ إِذْ ذَهَبَ مُغَاضِبًا فَظَنَّ أَنْ لَنْ نَقْدِرَ عَلَيْهِ فَنَادَى فِي الظُّلُمَاتِ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظالمين ) فَاسْتَجَبْنَا لَهُ وَنَحْنَاهُ مِنَ الْغَمِ وَكَذَلِكَ نجي المؤمنين
Meal-i Şerifi
87- Zünnun'u (balık sahibini) da (hatırla). Hani o, öfkelenerek gitmişti de, bizim kendisini hiçbir zaman sıkıştırmayacağınızı sanmıştı. Fakat so nunda karanlıklar içinde: "Senden başka tanrı yoktur, sen münezzehsin,
Şüphesiz ben haksızlık edenlerden oldum" diye seslenmişti. 88- Biz de duasını kabul ile icabet ettik, kendisini üzüntüden kur-tardık. İşte biz iman edenleri böyle kurtarırız.
لا اله الا انت سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ Senden başka ilah yok, sana tesbih arz ederim, ben doğrusu zalimlerden oldum. (Zünnûn, Hz. Yunus kıssası için Saffat, 37/139-148. âyetlerinin tefsirine bkz.)
رَبِّ لا تذرني فردا وَزَكَرِيَّا إِذْ نَادَى رَبَّهُ رَبِّ لَا دی وَانْتَ خَيْرُ الْوَارِثِينَ فَاسْتَجَبْنَالَهُ وَوَهَبْنَا لَهُ يَحْيَى وَأَصْلَنَا لَهُ زَوْجَهُ إِنَّهُمْ كَانُوا يُسَارِعُونَ فِي الْخَيْرَاتِ وَيَدْعُونَنَا
BİR HADİS
YanıtlaSilSiz kıyamet günü kendi isimlerinizle ve babalarınızın isimleriyle çağın lacaksınız. Öyleyse güzel isimler koyun. (ED)
İSLAMİYET'İN BATI KAPISI: FAS KRALLIĞI
Fas, İslam dünyasının Mağrip kapısıdır. Kuzey Afrika'nın en kallabalik deledic Başşehri, Atlas Okyanusu kıyısının kuzeyinde bulunan Rabattır. Fransa'nun hakimiyetinden kurtularak 1956 yılında bağımsızlığını kazanımıştır. Müsili manların Mağribü'l-aksā dedikleri Fas'a ilk ayak basan lider Ulkhe b. Näft dic Kuzey Afrika'daki valiliği döneminde Müslümanların Tunus'taki varlığı koru mak için Fas'ta askerî ve dinî bir üs kurmuştur. Ukbe b. Näfi ile başlayan İslam fetihleri 711 yılında Mūsā b. Nusayr ile tamamlandığında İslam dini, bölgede etkin bir güç olan Berberilerin direnmesi sebebiyle halkın içine tam olarak nüfuz edememişti. Devlet desteğine sahip olmamasına rağmen Endülüs yoluyla gelen Maliki mezhebi tanınmış âlimler vasıtasıyla Fas'ta etkisini göstermeye başladı. Kuzey Afrika'nın İslamiyet ile şereflenmesi sonucu Fas, Müslüman bir kimlik kazanmıştı. İslami dönemle birlikte Fas'ta canlanan ilmi hayat fıkıh hadis, tefsir, dil, edebiyat, tarih ve coğrafya alanlarında hızla gelişti.
DİYANET TAKVİMİ - 2025
YanıtlaSil28
EYLÜL PAZAR
Ay Doğuş: 13.21
6 Rebiu'l-Ahir 1447
Rumi: 15 Eylül 1441.
Hızır: 146
Ay Batig: 22.05 •
Gun/Katan Gün: 271/94
MSAK
Sakın, Allah'ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma! O sadece, onların işini bir güne erteliyor ki, o gün gözler dehşetten dışarı fırlamış, başları yukarıya kalkık, bakışları bir noktaya sabitlenmiş, zihinleri bomboş kalmış olarak toplanma yerine koşarlar. (İbrahim, 14/42-43)
GUNES
OGLE
IKINDI
AKSAM
YATSI
KIBLE
YanıtlaSil
Yuksel28 Eylül 2025 09:25
182
14- İBRAHİM SÜRESİ: 42-46
Meal-i Şerifi
Clic: 10
Cuz: 13
42- Ey Peygamber! Sakın zalimlerin yaptıklarından Allah' p güne erteler. olduğunu sanma! Ancak Allah, onların cezalarını, gözlerin dışa fırlayacag
43- O gün, başlarını dikerek koşacaklar, gözleri kendilerine bile dönmeyecek ve gönülleri bomboş kalacaktır.
44- Ey Peygamber! İnsanları, azabın geleceği gün ile korkut. O gia zalimler şöyle diyecekler: "Ey Rabbimiz! Bizi yakın bir zamana kadar er tele de senin davetine uyalım ve peygamberlere tabi olalım." Onları: "Daha önce ahirete intikal etmeyeceğinize dair yemin etmemiş miydiniz?" denilir.
45- Siz, kendilerine zulmedenlerin yurtlarında oturdunuz. Onlara nasi azab ettiğimiz size apaçık belli oldu. Ve size misaller de vermiştik.
46- Gerçekten onlar çeşitli hileler ve tuzaklar kurdular. Allah katında oynatacak olsun. da onlara hilelerine karşı azab var; isterse onların hileleri dağları yerinden
47
4
bütün
4
Allah
Allah 5 5 bir te
olduğ
144
YanıtlaSilDELAIL 1 HAYRAT SERHI
eyle Cürhum kabilesinden, Belma bnt Zeyd b. Amr'l al, nikah
Bunun üzerine Haşim onu zevceliğe alıp nikah etti. Bu Selma, bollukta ve zenginlikte, Haticetül Kübra validemize benzerdi; akılda ve fesahatte de öyle idi. Allah ondan razı olsun.
ABDULMUTTALİB
Haşim'in bu Selma Hatun'dan bir oğlu oldu. Adını:
ŞEYDE
Koydular Sonradan lakabı: Abdülmuttalib oldu.
Abdulmuttalib'in gözleri kudretten sürmell idi. Son derece güzel di, cemal sahibi idi.
Kahraman ve heybetli bir kimse idi. Babası Haşim; Benlåmir b Sa'saa kabilesinden Safiyye bnt. Cündeb namındaki hanımı Abdül muttalib'e nikahla aldı. Abdülmuttalib'in bu hanımdan Haris namin da bir oğlu oldu. Bundan sonra künyesine:
EBULHARIS.
Denildi.
Abdülmuttalib yirmi beş yaşına geldiği zaman, babası Haşim has talandı. Oğlu Abdülmuttalib'e şöyle dedi:
Ey oğul, Beninadr kabilelerinin Benimahzum'unu, Benilüey inl, Benitehd'ini, Benigalib'ini cümleten davet edip çağır.
Abdülmuttalib, bunların cümlesini davet etti. Hepsi gelip topla-nınca, Haşim onlara şöyle hitab etti:
Ey Kureyş topluluğu, siz, İsmail çocuklarının sevgilisi ve seç-melerisiniz. Allah-ü Taâlâ sizi, harem-i muhteremi için seçti. Bugün ben: Cümlenizin reisiyim. Nezar'ın sancağını, İsmail'in yayını, Bi-kaye-i Hüccac'ı (hacılara su verme işini) Kâbe'nin anahtarlarını.. bü tün bunları oğlum Abdülmuttalib'e verdim. Bu benim vasiyetimdir. Bu sözümü kabul edip itaat edin.
Bunun üzerine hepsi de:
Can baş üstüne itaat ederiz.
Deyip kabullendiler.
Haşim Allah'ın emriyle vefat etti; yerine oğlu Abdülmuttalib va-siyeti icabı geçti. Mekke'ye hâkim, cümleye reis oldu. Tam bir izzet ve yücelik buldu.
O kadar, ki, Kisra b. Hürmüz hariç; bütün çevre sultanları hac mevsiminde türlü türlü hediyeler gönderip Abdülmuttallb'e tazimle-rini arz ederlerdi.
Yağmur yağmadığı, kıtlık olduğu zamanlar, Kureyş Abdülmut talib ile yağmur duâsına çıkıp dua ettiklerinde Allah'ın izni ile, kendisinde olan Nur-u Muhammedi hürmetine yağmur yağar bolluk olurdu.
O şanlı nur dolayısı ile, Abdülmuttalib'de tam bir heybet hasıl olmuştu. Onu görenler, zaruri olarak tam ikramda bulunurlardı, say-gı gösterirlerdi.
KARA DAVUD
YanıtlaSil145
Abdülmuttalib'e rüya åleminde şu tenbih yapıldı
İsmail'in çocuklarından biri Zemzem Kuyusuna, kızıl altın dan yapımlış iki geyik heykeli, yüz aded Süleyman'a ait kılıç, yüz ta ne de Davud'a ait zırh bıraktı. Onları çıkarıp al.
Abdülmuttalib bu emri aldıktan sonra, o şeyleri oradan çıkar maya teşebbüs etti. Ancak Kureyş, onun bu işi yapmasına razı olma di; engellediler.
Abdülmuttalibi'n o zamanda, Haris'ten başka oğlu yoktu. Bunun için, onlara mukavemet edemedi.
Bunun üzerine, doğruca Beyt-i Mükerreme'ye geldi. Hak Talla ya tazarru ve niyaz etti. Alnında bulunan Nur-u Muhammedi'yi şe faatçı bilip duâda, niyazda bulundu. Sonra.. şöyle bir adak yaptı:
Eğer on tane oğlum olursa.. onu da, erkeklik çağına gelip buna yardımcı olurlarsa.. Kureyş'in Zemzem Kuyusunu açmama engel ol-malarını def ederlerse.. Zemzem kuyusunun suyu çekilmeden o şey-leri elde edersem: Kåbe-i Mükerreme'de Allah için oğlumun birini kurban edeceğim.
Bundan sonra, Abdülmuttalib, Hale bnt. Vüheyb b. Abdimenaf isimli hanımı aldı. Bu hanımdan Hazret-i Hamza ve kardeşi doğdu.
Bundan sonra, Lübba bnt. Hacer'i nikâhına aldı. Bundan da Ebu Leheb doğdu; anası öldü.
Bundan sonra, Esile bnt. Hübab isimli hanımı aldı. Bu hanımın-dan Hazret-i Abbas doğdu; bir de ikiz kardeş doğdu.
Abbas r.a. şöyle anlattı:
Bir gün, babam Abdülmuttalib hücrede uyuyordu. Aniden titreyerek uyandı. Tezce yerinden kalktı. İzarını sürüyerek acele ile giderken gördük. Kendi kendime:
Böyle acele ile nereye gidiyor?.
Diyerek peşine düştüm. Kehene'ye yani: Rüya tabircisine gittiği-ni gördüm. Kehene, onda korku eseri görüp halini sorunca, Abdülmut talib şöyle anlattı:
Görülmemiş bir rüya gördüm. Arkamdan bir beyaz zincir çık-
tı. Dörde bölündü:
Bir tarafı meşrıka vardı.
Bir tarafı mağribe vardı.
Bir tarafı göklere yükseldi.
Bir tarafı yere girdi.
Bunlara bakarken, bir yeşil ağaç peydah oldu; gayet güzeldi. Dünyada nekadar yemiş varsa, hepsi onda mevcuttu. Hiç kimse, öyle güzel ve öyle nurlu ağaç görmemiştir.
Bütün dünya ehli; Arab'ı ve diğerleri ona secde ediyorlardı. Her an, onun nuru artmakta idi.
Kureyş'ten bir bölük cemaat onun dallarına yapıştılar; yine Ku-reyş'ten bir bölük cemaat, o ağacı kesmeğe toplandılar.
F. 10
146
YanıtlaSilINELAR I MAYRAT SERHI
Bir güzel yüzlu kimse auhur etti. Ondan daha güzelini hiç gör medim. Gekli, e ağacı onlardan kurtarch. O ağacın nurundan biraz almak için elimi usattum. Ve güzel yaalu kimseye sordum:
Bu aur kime nasib olacak
Sayle buyurdu:
Bu ağacın dallarıma yapışanlara nasib olacak.
O nurlu kimsenin güzelliğini (yahut ağacım güzelliğini) seyre dip dururken; ağacın altında iki ihtiyar gördum. Son derece güzel ve heybetli duruyorlardı. Onlara:
Sia kimsiniz?.
Diye sordum, biri:
Ben Nuh as, peygamberim.
Dedi; öbürü de:
Ibrahim as peygamberim.
Dedi
Babam, ba rüyasını söyleyince, tabircinin rengi değişti, şöyle dedi -Rüyan doğru ise.. senden ähir zaman peygamberi vücuda ge lir. Cümle gök ehli ve yer ehli meşrıktan mağribe kadar onun nübüv vetini tasdik edip ona ümmet olmayı kabul ederler. Semaya mirac için çıkar. Sonunda beka ålemine teşrif eder; defnolunur. Kureyş'ten bir bölük cemaat onun nübüvvetini tasdik eder; bir bölüğü de inkâr ederek helåk etmeye yeltenirler. O şahıs, İslam dininin münevveridir; heläkine kasdedenleri kahreder. Ona düşman olanların hepsi de Is-lâm saltanatı altında kahra uğrarlar.
Nuh as. peygamberin, o ağacın altında bulunması şuna delalet eder: Ona muhalefet edenler, Nuh'un a.s. kavmi gibi bela denizinde boğulup ölürler.
İbrahim'in as, orada görünmesi ise.. şuna delalet eder: Ona tabl olanlar, Haliliyet milleti ile müşerref olup muradlarına vâsıl olurlar.
Onun şeriatı: Nesh olmaktan, tebdilden ve tegayyürden beri olup şeriatı ve ümmeti devamlı ve sebatlı olur.
Onun dini doğru hayırlı, kolay olur.
Tabircinin yaptığı tabir bu kadardı.
RESULULLAH'IN BABASI ABDÜLLAH
Bundan sonra, Abdülmuttalib Fatıma bnt. Amr b. Aid adında bir hanım aldı. Bu hanımdan oğlan çocukları oldu. En sonunda, Resulül-lah S.A. efendimizin babası Abdüllah doğdu. Abdülmuttalib'in en kü-çük oğludur.
YAHYA PEYGAMBERİN KANLI CÜBBESİ
Abdüllah doğduğu zaman, Şam'da nekadar Yahudi bilgini varsa, hepsi de onun doğduğundan haberdar oldular.
Çünkü: Yahudi bilginlerinin yanında Yahya'nın şehid edildiği za-man giydiği cübbesi bulunuyordu ve üzerine o zaman bulaşan kan vardı. Onlar, bu cübbeyi saklıyorlardı ve kitaplarında şu yazıları görmüşlerdi:
O cübbe-i şerifede bulunan kurumuş kan, taze kan gibi dam-
KARA DAVUD
YanıtlaSillamara başladığı saman. Hasret Muhammed'in Abar AMW Jah Mekke'de doğmuş olacaktır
Bu sebepten, her ashish, gider o citibeye bakarierdi
Astüllah'in Mekke'de vücuda geldigi gecenin saha tmkincs
düler ki bu kadar yildan beri kurumuş ken, vicuddan yeni mas gibi damıyor. Bundan anladıdar ki Ahte zaman peygambenon tata
as doğdu Birbirlerine haber verililer. Burada burada bulunan ehli kitapla in cümlesi bu haberi bekliyorlardı. Onlara kağıtlar yazıp Midratter ve haberdar elviler
Ve Abdüllah'ı öldürmek için, aralarında müşavere ettiler. Boy-le dediler
Bayet biz bunu çocuk iken öldürmezsek, oğlu Muhammed dan yaya gelir. Peygamber olduğu zaman, Yahudilerden Hazret-i Yshys nin kanını ister, bizi kırar geçirir. Bunun için tez tedtér: Abdallah's çocukken öldürmektir.
ler Bu yolda, çeşitli hileler düşündüler. Bonunda, şöyle karar verdi
Yahudilerden birtakım kimseler, ticaret yollu Mekke'ye git sin; Abdüllah'ı orada gece gündüz gözetain. Tenha buldukları yerde öldürerek, dinimize ve bütün Yahudilere yardım etmiş olsun.
Bu fikirde birleştikten sonra, gücü kuvveti yerinde olanlardan yetmiş Yahudi seçtiler. Ellerine zehirli kılıçlar vererek Mekke'ye g derdiler.
lar Mekke'ye geldikten sonra, gece gündüz fırsat kollamaya başladı
Abdüllah'da gün begün, Nur-u Muhammedi artıyordu. Yüce Hak onu: Beytanın ve cinnin gözünden koruyordu. Her gün biraz daha gü sellikte ve cemalde, edepte ve kemalde terakki ediyordu. Bütün halk Içinde:
-Ahir zaman peygamberinin babasıdır.
Diye anlatılarak meşhur oluyordu.
Bonra..
Abdüllah dahil; Abdülmuttalib'in on iki oğlu tamam oldu. Hepsi de, erkeklik çağına gelip babalarına yardımcı olmaya başladılar.
Bu sırada Abdülmuttalib, sözü geçerli bir kimse olmuştu. Bütün Arap kabileleri onun emrine boyun eğerdi. Kureyş, hiç bir işte ona aykırı hareket etmezdi.
Abdülmuttalib, rüyada kendisine emredilen şekli ile Zemzem Ku-yusundan, o emanet duran malları çıkarmak istedi.
Uzun zamandan beri, üzeri kapalı duran Zemzem Kuyusunu on oğlu ile kazıp açtı; oradaki malları çıkardı.
KABE'NİN İLK KAPISI
Polat kılıçları bozdurup Kabe-i Mükerreme'ye kapı yaptı. Altın-dan geyikleri bozdurup o kapının üzerini altınladı.
Ve.. Kâbe'ye ilk kapıyı yapan kimse: Abdülmuttalib'dir.
148
YanıtlaSilDELAIL 1 HAYRAT ŞERHI
Bu işleri bitirdikten sonra, Abdülmuttalib'e kalan: Allahu Ta álá'ya yaptığı adak gereğince, oğullarından birini kurhen etmekti. Çocukları arasında üç defa kur'a attı; üçünde de Abdülish's cik
ti.
Ebu Talib'in ana tarafı, Beni Mahzum kabilesindendi. Bu, hemen gidip dayılarına Abdülmuttalib'in yapacağı kurban işinden haber verdi. Bunlar hemen gelip Abdülmuttalib'in başına toplandılar. Ab düllah'ı Abdülmuttalib'in elinden aldılar, şöyle dediler:
-Sen Kureyş'ın büyüğüsün. Ben bunu yaparsan, senden sonra ådet olup kalır. Böyle bir iş yapma.
KAHIN SECCAC
Onların bu sözüne karşılık, Abdülmuttalib şöyle dedi:
Peki, bunun çaresi nedir?. Ne yapalım?.
Onlardan şu cevabı aldı:
Hayber'de bir kahin var. Adma:
SECCAC.
Derler. Ona gidelim; bu müşkil işin çözüm yolunu ona soralım. Belki buna bir çare bulur.
Bunun üzerine, Abdülmuttalib o kähine gitti; bu müşkil işini arz etti. Kahin şöyle dedi:
Abdüllah'a karşılık, on deve kur'aya koy. Şayet kur'a Abdül-lah'a çıkarsa.. on deve daha artır. Taa, kur'alar deve tarafına dü-şünceye kadar; deve adedini onar onar artır. Kur'a develere çıktığı zaman, bilesin ki: Abdüllah'ın karşılığı o deve adedidir; onun fidyesi-dir. O develeri kurban edersin.
Kahin'in bu sözü Abdülmuttallb'l sevindirdi. Evine geldi. Abdül-lah'a karşılık, on deve koydu; Kur'a Abdüllah'a çıktı. Develeri onar onar artırdı; hep Abdüllah'a çıktı. Ancak, deve adedi yüzü bulunca, Kur'a, develere çıktı; yüz deve kurban edince, Abdüllah kurtuldu.
Bu mana icabıdır ki: Resulüllah S.A. efendimizin şeriatında kati Işinde diyet: Yüz devedir.
Yine yukarıda anlatılan mana icabıdır ki: Resulüllah S.A. efen-dimiz şöyle buyurdu:
Ben, iki kurbanın oğluyum.>>
Burada anlatılan kurbandan murad: Biri İsmail as. peygamber olup diğeri de, Resulüllah S.A. efendimizin babası: Hazret-i Abdül-lah'tır.
Abdüllah türlü türlü acaib işler görürdü; gelip anlatırdı. Bir gün, babası Abdülmuttalib'e şöyle dedi:
-Ben, Mekke dışında bir yere gittim. Orada şöyle gördüm: Ar-kamdan bir nur çıktı; İkiye bölündü. Biri meşrıka, biri mağribe gitti. Bütün dünyayı dolanıp göz açıp kapayacak kadar az zaman içinde; çember şeklinde oldu; gelip başımın üstünde durdu. Sema kapıları açıldı; o nur semaya yükseldi. Sonra olduğu gibi gelip yine arkama girdi. Nereye otursam, o yerden bana şöyle bir ses gelir:
sende emanettir. Selam olsun sana; Muhammed aleyhissalâtü vesselâmın nuru
sende emanettir.
YanıtlaSilKARA DAVUD
YanıtlaSil144
Kuru bir agar altında olursan, hemen yagilenig ben ири ediyor. Oradan kalkıp gittiğim zaman, yine ecki haline done ru ağaç oluyor.
Onun bu anlattıklarına babası Abdulmuttelih Vied
Verdiğin haberde doğru isen benim de rüyada gördüğüm ve tabircinin bana müjdelediği kerem sahibi kanin oyundan cuda gelir.
Anlatılanlara benzer nice haller kendisinden zuhur ettig pin, çevrede bulunan, ekåbir, ayan ve sultanlar kızlarını Abdullah's ver mege talip oldular; bu ş için hayli ragbetli gorondater. Hep isten şöyle diyorlardı:
Nebiyy-i Mükerrem ve Resul-ü Muazzam'a bağlık kuralım.
Ama, Abdülmuttalib:
O kızın babası Kureyşi olmalıdır.
Diyerek, hiç birine itibar etmezdi.
Abdüllah yirmi beş yaşına geldiği zaman, güzelliği tam kemale erdi. Nur-u Muhammedi yüzünde parlamaya başladı
Nice güzel kadınlar, Abdüllah'a aşık olur; kendilerine davet eder-lerdi. Bu durumda Allah'ın kudreti ile, heybetli melekler zahir olur, engellerdi.
Hiç puthaneye girmezdi. Puthaneye girmek istediği zaman, put lar feryad edip şöyle seslenirlerdi:
- Ey Abdüllah, sakın yanımıza gelmeyesin. O Fahr-i Alem'in nuru sende emanettir. O şanlı peygamber, Ahir zaman peygamberidir. Eu putların ve puta tapanların helaki onun elindedir.
Sonra..
Abdülmuttalib, çocukları ve akrabaları ile bir yerde toplantı yap ti: şöyle anlattı:
- Oğlum Abdüllah kemale erdi. Etrafta ona talib olanlar ve is teyenler de çoğaldı. Kureyş arasında ona uygun bir kız nasıl bulu-nur?.
Böylece bir müşavere kapısı açtı; oradakiler şöyle dediler:
Medine hâkimi Vehb b. Abdimenaf b. Züheyr'in kızı Amine ona münasiptir. Bu zamanda, ondan dana edeplisi yoktur. İyilikte, güzellikte, hal ve tavır itibarı ile ona denk bir kız yoktur.
Bilhassa ulema:
O Neblyy-i Mükerrem'in S.A. hem anası, hem de babası tara-fından Abdimenaf isimli kimse bulunmalıdır.
Şeklinde fikir birliği etmişlerdir. Abdüllah'ın büyük babası: Ab dimenať; Amine'nin de büyük babası: Abdimenaf.. Bunun için gayet uygundur.
Bunları dinleyen Abdülmuttalib şöyle dedi:
Doğru.. Sözünüz gerçektir. Amine her bakımdan pek müna-siptir. Ancak: Onun da, Arap, kabileler ve emirler arasında, ismet ve iffet ile şöhreti vardır. Bu bakımdan kabile reisleri, emirleri ve sul
150
YanıtlaSilDELAIL 1 HAYRAT SERHİ
tanları onun nikahına talib olup çok şeyler verdiler, istediler. Ama babası vermedi. Bizim, onların verdiği kadar vermeğe gücümüz yet-mez. Bu halimizle istesek, belki de vermezler. Acaba ne yapalım?
Böyle bir fikir ve endişe içinde iken, sebeplerin hallkı Yüce Hak: Abdüllah'ın iyiliğini ve cemalini, edebini ve tavrını tabirci kahinlerin dillerinden, Medine'de bulunan Yahudi hahamlarının dilinden åhir zaman peygamberinin babası olacağını Amine'nin babası Vehb'e de-falarca işittirdi. Bunun üzerine onun kalbinde, zaruri bir mahabbet peydah oldu. Kızı Amine'yi Abdüllah'a vermeğe talib oldu; bunun için de haber göndermek istedi. Ama, kendisi olgun ve tedbirli bir kimse olduğundan şu karara vardı: Medine'de yerime bir vekil bırakayım; Mekke'ye bizzat kendim gideyim. Hem ziyaret edeyim; hem de Abdül-lah'ı gözümle göreyim. Eğer haber verdikleri alâmet onda varsa.. kı
zım Amine'yi orada nikâhlayayım. Bundan sonra, tek başına Medine'den çıktı: Mekke'ye yöneldi. Gayet cesur ve kahraman bir kimse idi.
Tam bu sıralarda:
Abdüllah bir gün, babası Abdülmuttalib'in yanında oturuyordu. Abdülmuttalib'e hediye olarak bir hecin deve geldi.
Abdüllah o deveyi görünce, babasından rica etti:
Ona binip ava gideyim.
Dedi. Babası onun ricasını kabul etti ve şöyle dedi:
Birkaç kişi daha hazır olsun; beraber gitsinler.
Bunun için, adamlar seçti.
Abdüllah'ın ava çıkacağı haberi duyulunca, fırsat kollayan o yet-ıniş Yahudi bundan haberdar oldu. Daha evvel, Mekke'den dışarı çı-kıp bir dağın dibinde pusuya yattılar; fırsatını gözetmeye başladılar.
Allah'ın izni ile, Vehb o gün Mekke'ye erişti. Ama kendi kendine: Pek yoruldum.
Diyerek, bir mikdar istirahat için, o Yahudilerin pusuya yattık-ları dağın üstüne geldi; devesinden inip oturdu.
Tam bu sırada, Abdüllah o hecin deveye binmiş avlanmak için Mekke'den dışarı çıkmıştı. O hecin deve Yahudilerin pusuya girdiği ve Vehb'in üzerinde oturduğu dağa yöneldi.
Vehb otururken gördü ki: Mekke'den doğru bir hecin deve geli-yor; üzerinde taze bir yiğit var. Yüzünde nur parlıyor. Bunu görünce; kendi kendine şöyle dedi:
Bu yiğit olsa olsa, Abdülmuttalib'in oğlu Abdüllah'tır. Çünkü, onun bu yüzündeki nur, Nur-u Muhammedi'dir; şüphem kalmadı. Ve bu: Ahir zaman peygamberi Muhammed'in S.A. babasıdır. Kızım Ami-ne'yi derhal ona zevce olarak vereyim.
Tam böyle düşündüğü sırada: Yetmiş Yahudi yalın kılıç çıktı; Abdüllah'ın etrafını sardı. Ona vurmaya hazırlandılar.
Vehb bu olanları görünce, kendisine bir gayret geldi; devesine bindi. Muradı onlarla çarpışmak idi. Tam bu anda aklına bir şey gel-di; kendi kendine şöyle dedi:
KARA DAVUD
YanıtlaSil151 Eğer Abdüllah gerçekten Ahir zaman peygamberinin babası sarar vermeye güçleri yetmez, Allah-0 TRAIA onu, cümlesinin hilesin-ise bu yetmiş aded Yahudi değil; dünya dolusu düşmanı olsa, ona den ve düşmanlığından korur. Şayet onun babası değilse.. öldürürler: süphem de def olur.
Bu düşünce ile onlara bakarken, ani olarak semadan ablak atlara binmis, korkunç ve uzun boylu adamlar zuhur etti. Yahudiler ellerini kaldırdıkları sırada yetmisi birden yuvarlanıp yere düştü ve öldü. Ab-düllah salimen geri dönüp Mekke'ye gitti. Vehb dahi, onun ardından devesine bindi; Mekke'ye geldi
Bu sıralarda, Abdülmuttalib Mekke'de akrabaları ile oturmuş: Vehb'in kızı Amine'yi nasıl etsek de Abdüllah'a alabilsek?.
Diyerek müşavereye devam ediyordu. Tam bu esnada Abdülmut-talib'in adamları geldi: Medine Hâkimi Vehb geldi; sizinle görüşmek istiyor.
Diyerek haber verdiler. Onlar böyle deyince, hemen Abdülmutta-lib dışarı çıktı: Vehb'i karşıladı.
Vehb, içeri girdikten sonra şöyle dedi:
Ey Abdülmuttalib, benim senden büyük bir ricam var. Şu eş-raf huzurunda bu ricamı kabul buyurasın.
Onun bu sözüne karşılık, Abdülmuttallb şöyle dedi:
Can baş üstüne, her ne ise.. buyurun.
Vehb devam etti:
- Hepiniz bilirsiniz; kızım Amine, iffet ve temizlikte bu asrin kadınlarının cümlesinden hayırlıdır. Şu kadar emirler ve melikler onunla nikâhlanmak için rağbet gösterip talib oldular; ama onların hiç birine vermedim. Ey Abdülmuttallb Abdülmu senden ricam şudur: Kızım Amine'yi oğlun Abdüllah'a cariyeliğe verdim. Şu eşraf içinde kabul buyur. Onun nikâhını kıyıp tezvic etmek sureti ile beni mesrur eyle..
Abdulmuttalib, bu teklifi derhal kabul etti; o saatte nikâh kı-yıldı. Abdüllah ile Amine'yi tezvic ettiler.
Her iki taraftan hazırlık yapıldı; ziyafetler verildi.
Receb ayının ilk cuma gecesinde gerdeğe girdiler. Bunun için, o gecenin adına:
Leyle-i Regaib.
Dediler.
Ulema şöyle anlattı:
Resulüllah S.A. efendimizin, varlığı, ana rahmine inerken, ba-
Jasının vücudu pâkti.
Allah onları rahmetine nail eylesin.
O gece, Cism-i Ahmedî'nin pek temiz maddesi, Vücud-u Muham-nedi'nin munevver unsuru Abdüllah'ın sulbünden dürrüşehvar (şa-
mane inci) gibi Amine'nin sedefine kondu; orada karar kıldı.
Sonra..
Sehl b. Abdillah Rh. şöyle anlattı:
182
YanıtlaSilDRLAR I HAVNAT SERHI
Allah Taala Resulüllah 8. A efendimizi yaratmayı murad et. zaman, cennet bekçisi Rıdvan'a şu emri verdi
Connetim kapalarını aç. Muhammed'i cumle cennet sakintert. ne mitystele
Yende ve semadaki münadilere, şöyle seslenmelert emrediidi:
Ry semanin ve yerin sakinleri, hepiniz bilin; o sakh duran Nuru Mohammedi bu gewe ana rahmine kondu Oradan, müjdeel ve cekinstriel, Alemlere rahmet olarak teşrif edecektir.
Bir rivayel.
Söyle anlatikh:
Pek temiz Muhammedi nutfe ve Cism-i Ahmedi cevheri Ami-ne sedelinde karar kılhktan sonra, mülk ve melekût Alemine şu nida
Ky kudsiler, kudsi mahfilleri ıtır kokuları ile kokulayınız. Tür la türlü şenliklerle Muhammed'in kudümünü her çeşit saygı gösterisi ile tazim, tekrim ve tebell ediniz.
Sara
O gece zuhur eden acaip işlerin haddi hesabı yoktur. Ancak, özet olarak birkaçını anlatalım.
O gwe, Mekke'de bulunan hayvanlar açıktan dile gelip anlaşılan şekli ile şöyle dediler:
Kabe'nin Rabbına yemin olsun ki, bu gece Hazret-i Muham-med aleyhissalátů vesselám ana rahmine yüklendi. O: Bütün dünya-nan aydınığı, alemin imamı ve nurudur.
O gece, vahşi hayvanlar ve kuşlar Resulüllah S.A. efendiinizin teşrifini birbirlerine müjdelediler.
Dünya sultanlarının tahtları altüst oldu; putları yere düşüp par-çalandı.
Kiliselerin damları çöktü.
Kähinlerin dilleri tutuldu.
O dünya melikleri, bilgin, müneccim ve kahinleri toplayıp:
Bu ne haldir?.
Diye sordukları zaman şu cevabı aldılar:
Gerçekten, inen kitaplarda ve büyük peygamberlerin dili ile övülen, latif vasıfları açıklanan, âleme teşrifi beklenen Nebiyy-i Azim Resul-ü Arabi Kerim Mekke şehrinde ana rahmine kondu. Bundan sonra, sizin devletiniz, mülkünüz ve saltanatınız gidecektir. Onun ümmetinin kahrı altında kalacağınıza alamet olarak: Tahtınız altüst oldu.
O, sizin şeriatınızı nesheden bir şeriat sahibi olacaktır.
Onun getireceği hak din, küfrü, şirki, dalaleti ve zulmeti kaldı-racaktır.
İşte bu anlatılanları İman ve İslâm nuru ile yayıp âlemi nurla dolduran bir resulün geleceğine işarettir ki: Kiliseleriniz yıkıldı; put-larınız kırıldı.
KARA DAVUD
YanıtlaSil153
Bundan sonra, kitaplarımızla amel caiz olmayacaktır. Gelecek Ne blyy-i Kerim'in kitabı ve şeriata lle kıyamete kadar amel ve hüküm elunacaktır. Onun dini ve şerlatı böylece baki kalacaktır.
Yukarıda anlatılan haberleri dinleyen bütün dünya sultanlarının kalblerine Resulüllah S.A. efendimizin korkusu, dehşeti ve heybett doldu
Resulüllah S.A. efendimiz, ana karnında durduğu süre; her ayin başında anası Amine'ye su nida gelirdi:
Sana müjde.. Gerçekten Ebülkasim'in mübarek ve muhterem olarak teşrifi yaklaştı.
Amine şöyle anlattı:
Resul-ü Ekrem'e hamile olduğum ilk ay recep ayı idi. Bir ge ce yalnız otururken şöyle gördüm: Yüzü güzel bir adam içeri girdi. Göğsüme bakarak, karnımdakı masuma işaret ederek şöyle selâm
verdi:
Selâm sana ya Muhammed.
Ben o gelen kimseye.
Ey efendim, sen kimsin?.
Diye sordum; şöyle dedi:
Ben, beşerin babası Adem Safi'yim. Sana müjde ya Amine. Sen beşerin efendisine yüklüsün.
İkinci ay oldukta, yine bir adamın içeri girdiğini gördüm. Sakin ve vakarlı idi. Yüzünde değer taşıyan bir ifade ve nur vardı. Bu da göğsüne doğru baktı; şöyle selâm verdi:
Selâm sana ey gaye sevgill, selâm sana ey matlub..
Buna da:
Ey efendim, sen kimsin?.
Dedim, bana şöyle dedi:
Ben, Şit peygamberim. Sana müjdeler olsun. Sen ey Amine, Nebiyy-i Cemil Resul-ü Celil'e yüklüsün.
Üçüncü ay oldu; yine gördüm ki: Nurlu, vakarlı hoş görünüşlü biri içeri girdi. Bu da göğsüme doğru nazar edip şöyle selâm verdi:
Selâm sana ey Müzzemmil, selâm sana ey Müddessir.
Buna da sordum:
- Ey efendim, sen kimsin?.
Şöyle dedi:
Ben, İdris peygamberim. Sana müjde ya Amine, sen cümlenin reisi olan şanlı peygambere S.A. yüklüsün.
Dördüncü ay oldu. Yine birinin içeri girdiğini gördüm. Esmer renkli ve güzel bakışlı idi. Yüzü nurlu idi. O da göğsüme nazar etti; karnımdaki masuma işaretle şöyle selâm verdi:
Selâm sana ey halkın påkl..
Buna da:
- Ey efendim, sen kimsin?.
Diye sordum; şöyle dedi:
104
YanıtlaSilDELAIL-1 HAYRAT ŞERHİ
-Ben, Nuh peygamberim. Bana müjde.. ya Amine, sen sevilen peygambere, yardımların ve fetihlerin sahibi şanlı peygambere yük-Jüstün
Beşinci ay oldu; yine biri içeri girdi. Güzelliği mükemmel, yüzü nurlu idi. Göğsüme nazar ederek karnımdaki masuma işaret etti ve böyle selam verdi:
Belâm sana ey Resullerin süsü, selâm sana ey peygamberlerin sonuncusu.
Buna da:
Ey efendim, sen kimsin?.
Dedim, şöyle söyledi:
Ben, Hud peygamberim. Sana müjde ya Amine; sen sevilen peygamber, kerem ve cömertlik sahibi zata yüklüsün.
Altıncı ay oldu. Yine İçeri biri girdi. Değerli ve nurlu bir kimse Idi. Göğsüme doğru nazar edip, karnımdaki masuma işaretle şöyle selâm verdi:
lisi.. Selâm sana ey Allah'ın resulü. Selâm sana ey Allah'ın sevgi-
Buna da:
Ey efendim, sen kimsin?.
Diye sordum; şöyle dedi:
Ben, İbrahim Halllüllah peygamberim. Sana müjde ya Ami-ne, güzel yüzlü büyük peygambere yüklüsün.
Yedinci ay oldu; yine bir zatın İçeri girdiğini gördüm. Göğsüme doğru baktı. Yüklü bulunduğum masuma işaret ederek şöyle selâm verdi:
Selâm sana ey Allah'ın peygamberi, selâm sana ey Allah'ın temiz yarattığı.
Buna da:
Sen kimsin? ey efendim.
Diye sordum; şöyle dedi:
-Ben, İsmail Zebih'im. Sana müjdeler olsun ey Amine, güzel peygambere ve sağlam soylu zata yüklüsün.
Sekizinci ay oldu. Yine bir zatın içeri girdiğini gördüm. Uzun boyluydu. Yüzü güzeldi. Bu da göğsüme doğru baktı. Yüklü bulun-duğum masuma İşaretle şöyle selâm verdi:
Selâm sana, ey Gaffar Allah'ın sevgilisi.. Selâm sana, ey Ceb-bar Allah'ın Resulü:
Buna da:
- Ey efendim, sen kimsin?.
Diye sordum; şöyle dedi:
-Ben, Musa b. İmran'ım. Sana müjde, sevin ya Amine, kendisi-ne Kur'an gönderilen, Rahman Allah ile kelâm eden, Adnanoğulla-rının efendisi zata yüklüsün.
Dokuzuncu aya girdikte yine biri içeri girdi. Softan bir elbise glymişti. Göğsüme doğru baktı. Yüklü bulunduğum masumia işaret ederek şöyle selâm verdi:
KARA DAVUD
YanıtlaSil155
Selâm sana ey Allah'ın Resulü. Selâm sana ey Allah'ın Nebi-
Buna da sordum:
Ey efendim, sen kimsin?.
Bana şöyle dedi:
Ben. Meryem'in oğlu Isa Mesih'im. Sana müjdeler olsun ey Amine. Taşıdığın yükü doğurma zamanın yaklaştı; hazır ol.
Şu da başka bir rivayet..
Resulüllah S.A. efendimizin anası, kendisine hamile olduğu sene, halk arasında kıtlık ve pahalılık vardı. Şiddetli rüzgârlar ve birçok zorluklar vardı.
Resulüllah S.A. efendimiz, ana rahmine konduğu anda, Yüce Hak onun hürmetine, cümle halkı: Bolluk, rahat, İyiliklerle mesrur edip sevindirdi. O kadar ki; o senenin adına:
Fetih Senesi...
Dediler.
Resulüllah S.A. efendimizin İyiliği ve bereketi ile, o yıl: Bütün kadınlar erkek çocuk doğurdular.
Resulüllah S.A. efendimiz, anasının karnında iki aylık olunca, dedesi Abdülmuttalib oğlu Abdüllah'a şöyle dedi:
Ey oğul, biliyor musun? Bütün ehl-i kitab arasında; senden áhir zaman peygamberinin geleceği, bu mübarek senede doğacağı ha-beri verilmiştir. Bunun için; durum bütün Arapların, hatta tüm in-sanların bildiği bir şey olmuştur. Hemen herkes, onun teşrifini bekle-mektedir.
Bütün bunlar bir yana; hem bana, hem de sana rüya âleminde bu mükerrem çocuğun izzeti ve üstünlüğü gösterildi. Şimdi, onun teşrifi için, İyice hazırlanmak ve bunun üzerinde önemle durmak gerekir. Onun geleceği için, tam bağlılık ve tam hazırlık lâzımdır.
Dinle ey oğul, şimdi hurma mevsimidir. Medine-i Münevvere'nin hurması ise, sair hurmalardan çok çok üstündür. Medine-i Münev-vere'ye git; oradaki hurmaların en iyisinden topla getir.
Böyle dedikten sonra, onu Medine-i Münevvere'ye hurma getir-mesi için gönderdi. Abdüllah Medine'ye gitti. İşini tamam edip Medi-ne'den ayrıldı; ikinci konağa vardıkta vefat etti.
Ve.. Abdüllah'ı orada defnettiler.
Nebiyy-i Muazzam S.A. efendimiz, daha ana karnında iken ye-tim kaldı. Bunun için, bütün melekler esef edip şöyle yalvardılar:
Ey Rabbımız, cümle kulların arasında; en zayıf bir durumda Iken, âlemleri de onun hürmetine yarattığın halde bu en keremli sevgilin Muhammed'i S.A. böyle ana karnında yetim bırakmanın sır-rı, hikmeti nedir?.
Allah-ü Taâlâ şöyle buyurdu:
Baba, çocuğunu büyütmek, edep öğretmek ve korumak için-dir. Benim habibim için benden başkasının büyütüp öğretmesine ve korumasına ihtiyaç yoktur. Onu koruyan ve ona yardım eden ancak benim; onu ancak ben terbive edip büyütürüm. Ondan başkaları:
150
YanıtlaSilDELAL 1 HAYRAT ŞERHI
Ey babacığım.
Diye çağırdıkları zaman, habibim Muhammed ancak bana:
Ya Rabbi.. (Ey Rabbim.)
Demeli ve isteyeceğini benden istemell; başkasından bir şey iste. memelidir.
du: Bu manaya işaret olarak, Resulüllah S.A. efendimiz şöyle buyur-
«Bana Allah-ü Taalá edep öğretti; edebimi çok güzel eyledi.. Resulüllah S.A. efendimizin babası vefat ettiği zaman, geriye
sunları bırakmıştı: Bir koyun sürüsü, beş tane deve, bir de emzikli Habeşi cariye.. Bu carlyenin adı: Umm-ü Eymen'di. Resulüllah S.A. efendimiz bu vücud Alemine teşrif buyurunca, o Ümm-ü Eymen ken-disine süt emzirip süt anası oldu. Resulüllah S.A. efendimiz büluğ çağına geldikten sonra, onu azad etti. Sonra, yine kendi azadlıların dan Zeyd b. Haris'e nikâhladı. Ve.. bu izdivaçtan Üsame doğdu.
RESULULLAH'IN ANA KARNINDA KALMA SÜRESİ
Resulülah S.A. efendimizin ana karnında kalma süresi üzerinde çeşitli görüşler ileri sürüldü.
Bazıları:
Dokuz ay ana karnında kaldı.
Dedi. Bazıları:
Sekiz ay ana karnında kaldı.
Dedi. Bazıları:
Yedi ay ana karnında kaldı.
Dedi. Bazıları da:
Altı ay ana karnında kaldı.
Dedi..
İbn-i Abbas r.a. Resulüllah S.A. efendimizin doğumu hakkında
söyle anlattı: -Resulüllah S.A. efendimiz anasının karnında dokuz ay dur-
du. Anası hiç bir şekilde, sair hanımların gördükleri gibi, hiç bir elem ve acı sızı görmedi. Ağırlık, şiddet ve reyh (gaz) olmadı.
Resulüllah S.A. efendimizin anası Amine Hatun şöyle anlattı: Yüklü bulunduğum süre, sair hamile kadınlar gibi bir ağır-
lık görmedim. Ancak yüklü olduğumu, âdet halimin kesilmesinden bildim. Karnımdan daima güzel bir koku gelirdi. Gece olduğu za man, zikir ve tesbih sesi İşitirdim. Melekler bana şöyle müjde verirler. di:
Müjde sana, ya Amine, sen halkın hayırlısına hamilesin.
Yüküm karnımda altı aylık olduğu zaman, bana biri geldi; şöy-le dedi:
- Sen, cümle âlemin hayırlısına hamilesin ya Amine.. Onu do-ğurduğun zaman, adını: Muhammed koy.. Bu kerem sahibi çocuğun şanını şerefini pek koru.
İbn-i Abbas'tan r.a. şöyle rivayet edildi:
Semadan melekler geldi; Åmine'nin dört yanını sardılar. Onu
KARA DAVUD
YanıtlaSil157 yalar. Onların içinden bir melek nida edip şöyle dedi: ortaya aldılar ki: Cin tayfasının gözlerinden ve zararlarından koru-Ben sana, karnındaki çocuğun hayırlı ve bereketli olacağını
müjdelerim. Çünku, o muhterem çocuk, cümle resullerin efendisi ve rebilerin sonuncusudur. Zülcelal Allah'ın evvellere ve âhirlere bir hüccetidir. Sen onu doğurduğun zaman Allah'a 15marla. Ben onu nasıl Allah'a ısmarlıyorsam, sen de öyle yap. Onu Allah'a ısmarla-dua dua sekli şudur:
(Allah'ın adı ile.. Sana emanet ediyorum Allahım.
Her hasedçinin şerrinden, onu vahid Allah'a ısmarlıyorum. Hat-ta oturanın, kalkanın serrinden koruman icin sana ismarlıyorum.
Her yoldan çıkanın, fesada kalkanın, fesatçı mahlukun geçerlisi-nin ve geçersizinin şerrinden sana ısmarlıyorum.
Varidat yollarına durup gözeten her azgın şeytan'ın şerrinden sa-na ısmarlıyorum.
Sana sığınıp onu birliğine ısmarladığım için, zararları dokun-maz: Ne uykuda ne ayık halde; ne bir yere giderken, ne makamında
otururken.. Allah'ın kudret eli, onların ellerinin çok üstündedir.
Allah'ın hicabı, onların yapacağı işlerin çok çok ötesindedir.) Muhammed b. Abdillah'll-Kerim Halef'il-Bağdadi bu Allah'a sı-
ğınma duasını ravilerden alarak rivayet etti; şöyle dedi:
Bu Allah'a sığınıp ona ısmarlama duası, Resulüllah S.A. efendimizin kalkanıdır.
Resulüllah S.A. efendimizin anası Amine'nin şöyle dediği riva-
yet edildi. Rüyamda bana biri geldi ve şöyle dedi:
Ya Amine, sen cümlenin ulusu ve efendisi olan âhir zaman
peygamberine hamilesin. Onu doğurduğun zaman, ismini: Muham-ined koy. Onun Tevrat'taki İsmi: Ahmed'dir. Şu yazılı sahifeyi ona as.
Uyandığım zaman gördüm ki: Başımın ucunda gümüşten bir sayfa.. üzerinde ise.. yukarıda anlatılan duâ yazılı..
Ulema şöyle anlattı:
Bu Allah'a sığınmak ve ona ısmarlamak duâsı, hangi çocuğa konsa, Allah'ın izni ile, cümle kötülüklerden ve cin tayfasının zara-rından korunur.
Allah onlara rahmet eylesin.
Ebu Ömer merhum şöyle anlattı:
Bu hirz-i nebi duâsı, kimin üzerinde bulunsa.. nerede yatarsa yatsın; korkulmaz. Bu hirz-i nebi duâsı hürmetine ona zarar isabet etmez.
RESULULLAH'IN DOĞDUĞU AY VE GÜN
Sonra..
Resulüllah SA. efendimizin doğduğu ayda ihtilaf vardır; bu hu-susta gelen rivayetler değişiktir. Ancak, meşhur olan rivayet: Resu-lüllah S.A. efendimizin, rebiülevvel ayı içinde doğduğudur.
158
YanıtlaSilDELAIL 1 HAYRAT ŞERHI
Bu reblülevvel ayının hangi günü olduğu üzerinde de ihtilaf var. dır. Ancak meşhur rivayet: On ikisinde doğduğudur.
Bugünün gecesinde mi gündüzünde mi olduğu üzerinde de inti-laf vardır. Sahih olan rivayet gündüz doğduğudur.
Bazıları şöyle anlattı: Resulullah S.A. efendimizin doğduğu vakitte ihtilaf yoktur. Ancak bir niza vardır. Bu da, gece ve gündüzün vaktindedir.
Sahih olan durum şudur: Resulüllah S.A efendimiz, subh-u sa-dıkta doğdu. Yani: Şafak attığı zaman. Henúz tam aydınlık olma-mıştı.
Resulüllah S.A. efendimiz gece doğdu.
Diyenler, geceyi:
Gün batışından gün doğuşuna kadardır.
Diye kabul edenlerdir. Bunlara göre, Resulüllah S.A. efendimiz
gece doğmuş olur. Resulüllah S.A. efendimiz gündüz doğdu.
Diyenler ise.. geceyi:
Gün batışından subh-u sadıkın, yani: Tanyerinin ağardığı zamandır.
Diye kabul edenlerdir. Bunlara göre, Resulüllah S.A. efendimiz gündüz doğmuş olur. Sahih olan kavl de budur. Nitekim bu mana, oruçtan da bellidir. Orucun zamanı gündüzdür. İlk vakti de: Tanye-rinin ağarması ile başlar.
Resulüllah S.A. efendimizin doğduğu gün üzerinde de ihtilaf vardır. Sağlam rivayet, pazartesi günü doğduğudur.
Resulüllah S.A. efendimizin Mekke-i Mükerreme'den çıkışı pa-zartesi gunüdür.
Medine-i Münevvere'ye de pazartesi günü girmişlerdir.
Allah-u Taâlâ, Mekke-i Mükerreme'nin ve Medine-i Münevvere--
nin şerefini artırsın ve bizlere onları ziyaret etmeyi nasib eylesin. Maide suresi, pazartesi günü nazil olmuştur.
Resulüllah S.A. efendimiz mirac şerefine pazartesi gecesi nail olup kerem bulmuştur.
Mekke-i Mükerreme'nin fethi de pazartesi günü olmuştur.
Ve.. Resulüllah S.A. efendimiz pazartesi günü beka âlemine teş-rif buyurmuşlardır. Ulema şöyle anlattı:
Resulüllah S.A. efendimiz ashab-ı filin helâk oluşundan elli gün sonra; Rebiülevvel ayının on ikinci günü doğmuştur. Günün adı: Pazartesidir.
Fil vakası: Muharrem ayının bitmesine dokuz gün kala olmuştu.
Resulüllah S.A. efendimizin bu doğum günü, nisan ayının yir-misine raslar. Bazıları da:
Sereflendirdi. Resulüllah S.A. efendimiz, nisan ayının ikinci günü dünyayı Demişlerdir.
KARA DAVUD
YanıtlaSil250
Allah-u Taálá: Resulüllah S.A. efendimiz, nisan ayında dunyaya tesrif buyurdukları için, onun hürmetine o ayda yazan muria kullar için büyük bereketler ihsan buyurmuştur.
Resulullan S.A. efendimiz dünyaya tesrif buyurduklarında gü nes. Hamel (boga) burcunun sonunda idi. Ay ise... terazi burcunds idi. Gezegen yıldızların cümlesi serefli zamanlarında idi
Sonra...
Resulüllah S.A. efendimiz, Isa as peygamberin semaya çıkma sundan altı yuz sene sonra; Ibrahim as peygamberin vefatından iki bin yuz yıl sonra; Adem as peygamberin yere inip halife oluşundan altı bin altmış iki sene sonra bu vücud alemine tesrif buyurmuşlardır.
Şöyle bir soru sorulabilir:
Acaba sırrı ve hikmeti nedir?. Alemlerin şerefi Resul-ü Ekrem Ramaran-ı şerif ayında, EŞHUR-U HÜRUM (1) aylarından birinde doğmadı neden?. Kadir gecesi, cuma gecesi, şabanın yarısında bulunan berat gecesi veya bunlara benzer bir gecede doğmadı da, pazartesi gecesi doğdu,
sebebi, hikmeti nedir?. Bu soruya şöyle cevap verilir:
Anlatılan ayların ve gecelerin şerefi zatidir. Yani: Kendileri-ne hastır. Allah-ü Taåla'nın sevgili peygamberi peygamberlerin sul-tanı, asfiya kulların baş tacı, müttaki kulların imamı, kıyamet gü-nünün şefaatçısı ve iki cihanın efendisi Resulüllah S.A. o ayların ve o gecelerin birinde doğmuş olsaydı; bazı cahiller sanırlardı ki: Kendi-sine ihsan olunan keramet ve fazilet, yücelik ve üstünlük, değer ve makam o zamanların sebebi ile oldu. Halbuki iş öyle değildir; Resu-Jüllah S.A. efendimiz, öyle alicenap bir zat-ı şeriftir ki: Cümle za-man ve mekân ona bağlanmakla şeref kazanmışlardır. Bu manada bir misal olmak üzere, Resulüllah S.A. efendimiz, yerlerin en fazilet-lisi Mekke-i Mükerreme'de doğduğu halde Medine-i Münevvere'de álem-i bekaya teşrifini alabiliriz.
Resulüllah S.A. efendimiz, Mekke-i Mükerreme'de doğdu. Kırk yaşına kadar orada kaldı ve aynı yaşta peygamber oldu. Orada on üç sene halkı ımana davet etti; nice mucizeler gösterdi. Bundan son-ra, Medine-i Münevvere'ye hicret etti. Burada da on sene halkı davet etti. Ve, burada dar-1 bekaya teşrif etti. Påk cesetleri burada medfun oldu. Bunun sebebi şudur: Sanılmaya ki, ravza-i mutahharasına ve kabr-i münevverine olan tazim ve tekrimler Mekke-i Mükerreme'de medfun olduğu içindir. Resulüllah S.A. efendimiz, Medine-i Münev-vere'ye defnolundu ki, pâk cesetleri orada olmakla; o mekân-ı müba-rek cümle mekânlardan, hatta arş-ı alâdan bile şerefli ve faziletli ola..
Allahım, bize, Mekke-1 Mükerreme'nin ve Medine-i Münevvere'-nin ziyaretini nasib eyle.
Amine hazretlerinin, hamilelik süresi tamam olup doğumu yakın
(1) EŞHÜR-Ü HURUM: Kıtalin haram olduğu dört aydır ki, şunlardır: Zilka'de, zilhice, muharrem, recep..
160
YanıtlaSilDELAIL-I HAYRAT ŞERHİ
clduğu zaman, Kábe-1 Mükerreme ikiye bölündü. Onun yarılıp ikiye bölünmesi ile Kureyş taifesi feryad edip çok korktu. Benihaşim şöy
le dedi: Kabe-i Mükerreme'nin yarılması, ancak Abdülmuttalib'in oğ Ju Abdüllah'ın ölümü dolayısı ile oldu.
Benizüheyr ise, şöyle dedi:
Amine'nin babası Vehb b. Abdimenaf Arab'ın pek cesuru ve Kureyş'ın kahramanı ve yiğitidir; o öldüğü için Kâbe-1 Muazzama İkiye bölündü.
Çünkü, bu sırada o dahi vefat etmişti.
Bunlar bu sözleri ederken aniden Kâbe-i Mükerreme'nin için-den bir seda geldi; işittiler. Şöyle deniyordu:
Ey Kureyş topluluğu, Kâbe-i Mükerreme bir kimsenin ölümü ile yarılmadı. Lakin, dünyanın nuru, âhiretin şerefi, cennet ehlinin kandili olan Muhammed b. Abdillah S.A. ana karnından dünyaya çıkmayı ister. O öyle alicenap bir peygamberdir ki, müşriklerin put-larla ve sanemlerle kirlettiği ben Beyt-i Mükerrem'i temizleyecektir. Evvelki nur-u cemalimi yerine getirecektir. İman nuru ile pürnur kı-lip insanların kıblesi edecektir. Ve ümmeti, yılda bir kere haccetmek sureti ile bana tazim edeceklerdir.
İşte, bunun için Kâbe-i Mükerreme ikiye ayrıldı.
Resulüllah S.A. efendimizin doğum gecesi olduğu zaman, Allah-ü Azimüşşan meleklerine şu emri verdi:
- Göklerin bütün kapılarını, cennetin butün kapılarını açın.
O gün doğan güneş, sair günlerden ziyade nurlu ve ruşen, bü-yük bir nurla bütün dünyaya yayıldı. Ta ki: O gecenin, günün ve güneşin nurundan bütün dünya ehli; asıl nur olan Muhammed Mus-tafa S.A. efendimizin dünyaya teşrif ettiğinden haberdar olup mes-rur olalar.
Abdüllah b. Selâm şöyle anlattı:
Resulüllah S.A. efendimizin doğduğu gece, ehl-i kitap bilgin-
Jerinden biri ile beraberdim. O bilgin başını semaya kaldırıp baktı ve bana şöyle dedi: Ey İbn-i Selâm, bu gece Mekke'de Nebiyy-i Arabi Muham-
med b. Abdillah S.A. anasından doğdu; âlemi pürnur eyledi.
Buna karşılık ben ona şöyle dedim:
Ne diyorsun?. Bunu sana ne bildirdi?.
Bana şöyle dedi:
Semaya baktığım zaman, orada büyük bır nur âlemi gördum; dünya yaratılalı beri öylesini hiç kimse gödmemiştir. Bundan bildim.
O sırada, ben karanlık bir odaya girdim. Şöyle gördüm: Sanki o odanın içinde yetmiş tane mum ve kandil yanmış.. orası böyle bir aydınlık ve ruşendi. Hayran oldum; o gecenin tarihini yazdım. Son-ra Mekke'ye geldiğimde sordum; işin gerçeği o bilginin dediği gibi, o gece Resulüllah S.A. efendimizin doğumu vaki olmuş.
Amine şöyle anlattı:
Resulüllah'ın S.A. doğumu olduğu zaman, yanımda erkek
KARA DAVUD
YanıtlaSil161 tullah'ı tavafa gitmişti. Ben, evimde yalnızdım. Aniden korkunç bir vera kadın hiç kimse yoktu. Büyük babası Abdülmuttalib dahi Bey-korku girdi. Peşinden bir beyaz kuş çıktı; gelip göğsümü sığayınca, o gürültü ve seda işittim. Büyük bir şey görmüş olduğumdan, kalbime korku benden tamamen zail olup gitti. Kesin olarak, bende bir elem
re keder, hatta ağrı kalmadı. Bundan sonra bana bir tas içinde şerbet sundular. Alıp içtiğim saman, kalbim büyük bir nurla pürnur oldu; tam bir sürur ve ferah hasıl oldu.
Bundan sonra, çokça hatunlar gördüm. Servi gibi uzun boylu ga-yet güzel cemal sahibi idiler. Sanki onlar, Abdimenať kızları idi. Onlar geldiler, etrafıma halka kurup oturdular.
Bunları görünce, hayran olup söylendim:
Acaba bunlar kimdir?. Benim halimi bunlara kim haber ver-
di Kimden öğrendiler?. İçimden geçen bu sorulara karşılık onlardan biri şöyle dedi:
Ben, Adem'in a.s. hanımı Havva'yım.
Diğeri şöyle dedi:
İbrahim a.s. peygamberin hanımı Sare'yim.
Diğer biri de şöyle dedi:
Ben Asiye Bnt. Mezahim'im; Firavun'un karısı idim.
Bir diğeri de şöyle dedi:
Ben, Meryem bnt. İmra'ın; İsa'nın anasıyım. Bunlar da cen-net hurileridir. Teşrif buyuracak mükerrem nebiyi tazim ve tebcil için geldik.
Her an bir evvelkinden daha şiddetli gürültü ve sedalar, korkulu sesler işitir oldum.
Tam bu sırada, gökten ipekli bir perde yere kadar gerildi. Bu perdenin gerilişi, onu cinlerin gözünden saklamak içindi.
Birtakım yeşil kuşlar geldi. Bunların burunları yeşil zümrütten ve kanatları yakuttandı. Bunlar yakınıma geldiler. Göğsüme kadar yaklaşıp burunları ve kanatları ile öper gibi yaptılar. Sonra çevremi dönüp durdular.
Yüce Hak gözümden perdeyi kaldırdı; bütün âlemi bana açtı. Yer-yüzünün meşrıkını ve mağribini gördüm. Yine gördüm ki: Üç sancak getirdiler.
O sancakların birini meşrıka, birini mağribe, birini de Kâbe'nin üzerine diktiler.
Semada bazı adamlar gördüm, ellerinde cevahirden leğen, ibrik ve altın tas tutuyorlardı.
Yine gördüm ki: O mükerrem çocuk, zahmetsiz ve meşakkatsiz olarak benden doğup teşrif eyledi..
Allahım, Resulüllah S.A. efendimize, onun âline ve ashabına sa-lât ve selâm eyle.
Bakıp gördüm ki: Sünnet olmuş ve göbeği kesilmiş.. Beyaz bir İpekliye sarılmıştı. Başını yere koyup secdeye varmıştı. Mübarek sağ
F. 11
162
YanıtlaSilDELAILI HAYRAT ŞERHI
elinin şehadet parmağını kaldırıp Yüce Hakka tazarru ve niyaz edi yordu. Eğillp dinledim; şöyle diyordu:
Şehadet ederim ki, Allah'tan başka lån yoktur; ben Allah'ın Resulüyum. Büyüklük yönü ile Allah en büyüktür. Bütün çokluğu ile, Allah'a hamd olsun. Sabah akşam Allah'ı tesbih ederim. Allahım, üm
metim... ümmetim..
Böylece, halikına ve mabuduna tazarru, niyaz ediyordu.
Safiye bnt. Abdülmuttalib şöyle dedi:
Muhammed S.A. doğduğu gece ben yanında idim. Doğum anında bir nurun zuhur ettiğini gördüm.
Ve.. o gece altı alamet gördüm.
BİRİNCİSİ: Doğduğu saatte secde etti.
İKİNCİSİ: Mübarek başını kaldırıp anlaşılır bir dille şu şehadett
yaptı:
Şehadet ederim ki, Allah'tan başka ilah yoktur; ben Allah'ın
Resulüyüm.
ÜÇÜNCÜSÜ: Büyük bir nur zahir oldu.
DÖRDÜNCÜSÜ: Onu yıkamak istediğim zaman, şöyle bir ses işit-
tim:
Ey Safiye, zahmet çekme; biz onu yıkadık pak eyledik.
BEŞİNCİSİ: Sünneti yapılmış ve göbeği kesilmiş gördüm.
ALTINCISI: Onu bir şeye sarmak istediğim zaman, arkasında bir
mühür gördüm. Üzerinde şu yazı vardı: LA İLAHE ILLALLAH MU-HAMMEDÜN RESULÜLLAH. (Allah'tan başka ilah yoktur; Muham-med Allah'ın Resulüdür.)
Safiye şöyle anlattı:
Resulüllah doğduktan sonra, secde etti; yavaşça konuşuyordu. Kulağımı ağzına tutup dinledim; şöyle dua ediyordu:
Ümmetim... ümmetim...
maz: Hele bir düşün, bak; o Neblyy-i Muhterem S.A. anadan doğar doğ-
Ümmetim... ümmetim...
Diyerek, bizi Yüce Hak'tan diliyordu. Bize gelince; dünyada ve áhirette onun şefaatına muhtaç olduğumuz halde, gaflet edip onun sünnet-i şerifelerini terk ediyoruz. Onun påk şeriatına bağlanmayı ih-mal ediyoruz.
Gece gündüz salat ve selâm ile ona bağlanmayı bırakıp gaflete dalmak sureti ile kusurlu olmak bize lâyık mıdır?.
Düşünülmeli.. Gafletten kendimizi almalıyız. Gece gündüz daima ve aralıksız onun pâk şeriatı ile amel etmeliyiz. Onun getirdiği hida-yet yoluna girmeliyiz. Ona her zama nsalât ve selâm okumak surett İle bağlılık peydah etmeye koşmamız gerekir.
Hak Taâlâ cümlemizi islâh edip, bu anlatılanları yerine getirme-yi cümlemize başarı ile ihsan buyursun.
Amin!. Nebilerin ve resullerin efendisi hürmetine..
Sonra..
Amine şöyle anlattı:
KARA DAVUD
YanıtlaSil163 Semadan beyaz bir bulutun bana doğru geldiğini gördüm. O bulutun içinden at kisnemesi biçiminde sesler geliyordu. O bulut gel-di: oğlum Muhammed'i bürüdü gözümden koyboldu. Bu arada bir münadi sovle seslendi:
Muhammed'i bütün magrib ve meşrika gezdirip tavaf ettirin. Denizler içine daldırın. Ta ki: Cümle yerdekiler ve denizdekiler onun tesrif ettiğini, sekil ve suretini bilip bi'setinden haberdar olsunlar. Yi-ne bilsinler ki: Onun ismine:
- MAHI
Dendi. Bunun için dünyada şirk, küfür, tuğyan, dalålet bataklı-ğından yana gizli bir şey kalmayacaktır. Onun bi'setinden sonra, cüm-le sirk ve tuğyan mahvolup âlem iman nuru ile purnur olacaktır.
Bir an sonra, o bulut açıldı. O zaman gördüm ki: Oğlum Muham-med veşil bir ipekliye sarılmıştı ve bu sarıldığı ipekliden su damlıyor-du.
Bu esnada, birinin şöyle dediğini işittim:
Nekadar güzel; Muhammed bütün dünyayı meşrıktan mağri-be kadar dolaştı. Bütün dünva ehli, ona itaat edip emrine boyun eğe-
cektir. Getirdiği seriatı ve dini cümlesine üstün gelecektir. Bundan sonra, oğluma nazar ettim; ayın ondördü gibi nurlu idi.
Kendisinden misk-i ezfer gibi güzel koku geliyordu. Bundan sonra, üç kişi gördüm; ayakta duruyorlardı.
Birinin elinde gümüşten bir ibrik vardı.
İkincisinin elinde yeşil zümrütten bir leğen; üçüncüsünün elinde
dürülmüş beyaz bir ipekli vardı. O ipekliyi açtı; içinden bir mühür çı-kardı. Ona bakanların gözleri kamaşırdı. Muhammed'i o ibrikteki suy-la yedi kere yıkadı. Sonra, iki omuzu arasına mühür vurdu. Tekrar mühürü, önceki ipekliye sardı. Bundan sonra, Muhammed'i S.A. ka-nadı altında bir saat kadar tuttu; sonra bana verdi.
Kendisinde İpekli bulunan melek, Muhammed'in S.A. kulağına sessiz sessiz çokça kelâm etti. İki gözlerinden öptü ve şöyle dedi:
Mübarek olsun sana ya Muhammed, sen bütün kalblerde me-habet ve saygı bulacaksın. Sana ve senin ümmetine yardım gelecek ve sana kalelerin anahtarları verildi.
İbn-i Abbas r.a. şöyle anlattı:
O gece Kâbe-i Mükerreme içinde bulunan putlar yüzüstü dü-şüp kırıldı. Gizliden şöyle bir ses geldi:
Helâk ve veyl Kureyş'e... Gerçekten sadık ve emin olan şanlı peygamber geldi. Ona salât ve selâm olsun. Lât, Uzza ve sair putların cümlesi helak oldu.
O gece İblis hapsolundu.
Cennetler türlü türlü süslerle tezyin edildi.
Kâbe-i Mükerreme'nin içine cennetten gelme altın kandiller asıldı.
Cennetlerde bulunan huriler ve yeryüzünde olan insan ve cinden başka nekadar mahluk varsa, cümlesi birbirine müjdeler verdi; sevinç alåmeti gösterdi. Hep birden şöyle dediler:
Ya Muhammed, Yüce Hak daima seni mesrur eylesin. Çünkü,
164
YanıtlaSilDELAIL I HAYRAT SERHİ
şanı yüce Allah senden daha keremli bir kul yaratmadı. Benden fa ziletli bir çocuk doğmadı. Melekler, senin doğuşunla ferahlandıkları gibi, hiç bir çocuğun doğumuna ferah duymamışlardır.
Yerle sema arasında, çokça direkler dikildi. Her biri, bir başka cev. herdendi ve hiç biri, diğerine benzemiyordu.
Kaab'el-Ahbar r.a. şöyle anlattı:
balık vardı, Onun adına:
Talmusa..
O gece zuhur eden alametlerden biri de şuydu: Denizde bir
Derlerdi. O balığın yetmiş başı vardı. Kuyruğuna ve arkasındaki bir puluna yetmiş dağ bütün ovaları ile sığardı. Ki bu dağların en kü-çüğü, Cebel-1 Kubeysten daha büyüktür. O balığın büyüklüğünü bun-dan anla. O balık Resulüllah S.A. efendimizin doğumuna çokça sevin-di ve şiddetli bir şekilde çırpındı. Bütün denizleri coşturdu. Denizde bulunan mahlukata, Resulüllah S.A. efendimizin doğmunu anlattı; müjdeledi.
Sonra..
Resulüllah S.A. efendimiz doğduğu zaman, muhterem dedeleri Abdülmuttalib Kâbe-i Mükerreme'de idi. Amine, ona haber gönderdi: müjdeledi:
Gelsin, oğlunu görsün.
Dedi. Abdülmuttalib gelince şöyle dedi:
Ben, Kåbe-i Mükerreme içinde idim. Şöyle gördüm: Kâbe-1 Mü-kerreme'nin duvarları sevincinden titredi; birbirine seslenip şöyle de-diler:
Beni aynı necis olan putlardan temizleyen alicenap peygamber teşrif etti.
Ben de buna hayran oldum ve anladım ki: Sen doğurdun. Ve.. bu çocuğumun şanı büyüktür.
Bundan sonra, oğlum Muhammed'e bakıp şöyle dedi:
eyledi. Hamd olsun. Yüce Allah bana böyle kadri yüce bir çocuk ihsan
Türlü türlü senalar eyledi.
Resulüllah S.A. efendimizin mübarek vücudundan çıkan güzel koku, bütün Mekke içine yayıldı; misk ve anber dolmuş gibi oldu. Türlü türlü beşaretler, avazlar ve sedalar zahir oldu.
Hatta, Resulüllah S.A. efendimizin amcası Ebu Leheb uyuyordu. O sedalardan uyandı; evi misk ve anber dolmuş gibi güzel kokular genzine girdi. Şaşırdı. Bakınca, yanında duran Süveybe namındaki cariyesini gördü; ona hitap edip sordu:
Ya Süveybe, bu rayiha ve sedalar nedir?.
Süveybe şöyle anlattı:
Size müjde.. Kardeşiniz Abdüllah'ın hanımı Amine Muham
med S.A. isminde bir oğlan doğurdu. Bu güzel koku, o muhterem ço-cuğun vücudundan yayılan kokudur. Bu sedalar ise.. yerle gök ara-sında:
Muhammed aleyhisselâm dogdu.
KARA DAVUD
YanıtlaSil165
arı
Seklinde yapılan müjde sesleridir.
Bunun uzerine Ebu Lehep şöyle dedi
verdiğin için, seni azad et-
tim Var. Muhammed'e meme ver.
süveybe emzikli idi.
Resulallah B.A. efendimize yedi gün, anası Amine süt verdi: ern-mirdi. Yedi günden sonra, Süveybe emzirdi: bunun da Mesruc adında bir oğlu vardı. Hazret-i Halime gelinceye kadar bu Süveybe Resulül-Jah B.A. efendimizi emzirdi.
Bir rivayet..
Ebu Leheb vefat ettikten sonra, rüyada görüldü. Halinden suat edilince, şöyle dedi: Ne olmamı istersiniz?. Öyle ulu bir peygamberin amcası ol-
dum. Bana düşen: Ona Iman etmekti. Böylece cennetin nimetlerine
ererdim. Halbuki ben, onun en büyük düşmanı oldum. Küfürde, da-Ajette kaldım; cehennem ehlinden oldum. Ancak, bende iki hal var-dır; be iki hal sair cehennem ehlinde yoktur. Birincisi şudur: Pazartesi gecesi olduğu zaman, taa, salı gecesine kadar benden azap tahfif edilir.
İkincisi de şudur: Pazartesinin gecesinde ve gündüzünde, şehadet parmağımla orta parmağımı ağzıma sokup emerim. İkisinin arasın-dan soğuk bir su gelir. Onunla hafiflik bulurum, rahatlarım.
Bu olanların hikmeti nedir?.
Diye soruldaca şöyle anlattı:
Muhai..med pazartesi gecesi doğdu. Carlyem Süveybe bu do-ğumu bara müjdeleyince, onun doğumuna sevinip kendisini azad et-tim. Bu sebeple, o gece ve o günde benden azap alınıp hafifletilir. O carlyeme:
Var ona meme ver.
Diye emrettiğim için, o gece ve o gündüzde, parmağım arasından soğu su ile hafifler, rahatlar, ferah bulurum.
İbn-i Cevzi Rh. şöyle anlattı:
Ebu Lehep öyle bir kimsedir ki; Yüce Hak, kelam-ı kadiminde bir surede onu ve karısını zemmetti ve cehennem ehli olduklarını ha-ber verdi.
Böyle bir kafir, Resulüllah S.A. efendimizin doğumuna sevindiği için azabı tahfif olursa.. Cenab-ı Hakkı tevhid eden, Resulüllah S.A. efendimizi tasdik, getirdiğini kabul edip ümmeti olan kimsenin cehennemden azad olacağında ve llâhi rahmețe vâsıl olacağında asla şüphe yoktur.
O gece, bütün dünya putları yüzüstü düşüp kırıldı. Şeytanın tah-tı başaşağı çevrilip düştü. Melekler şeytanı tutup deryalara daldırdı. Kırk gün kadar denizlerde mahpus kaldı. Kurtulduktan sonra, kaçıp Ebu Kubeys dağına geldi. Çokça bağırdı, çağırdı sayha attı; feryad etti.
Başına şeytanlar ve askerleri topladı:
-Sana n'oldu, neden böyle feryad edersin?
Dediler, onlara şöyle anlattı:
166
YanıtlaSilDELALL I HAYRAT ŞERHI
- Öyle bir helåkle helak oldunuz ki, şimdiye kadar böyle bir he lake uğradığınız yoktu. Bunun için, hiç bir ilaç yoktur.
Şeytanlar ona sordular:
Ne gibi bir hal zuhur etti?.
Onlara şöyle anlattı:
Bu doğan, Muhammed b. Abdillah b. Abdilmuttalib öyle bir sanlı peygamberdir ki, bütün dünyaya kılıçla gönderilmiştir. Bütün dünyada bulunan sirk ve küfrü kesecek mahvedecektir. Bütün dunya-ya magripten meşrika varıncaya kadar iman nuru ile münevver ve ver kalmayacaktır. Küfür ve dalalet chlini katledecek, hor ve zelll ki-İslam şerefi ile müşerref edecektir. Yüce Hakkın tevhidini duymayan lacaktır. Bunun define hic bir çare yoktur, lác kabul etmez bir istir, baki ve sabit kalacaktır. Ona ümmet olanlar, daima Yüce Hakkın af. Ümmeti, dini ve seriata icin nazil olan Kur'an kitabı kıyamete kadar fında, mağfiretinde, lutuf, kerem ve rahmetinde olacaklardır.
Sonra..
Yine, Resulüllah S.A. efendimizin doğduğu gece, bin yıldan beri söndu. O kadar söndü ki: Bin yıldan beri, içinde ateş yanan yerlerin yanıp duran sönmeyen, ateşe tapan Mecusilerin ateşleri tamamen İçinde kesin olarak ateşin hararetinden ve ısısından hiç bir eser kal-
madı; buz danu gibi oldu. Soğuğun şiddetinden su damlar oldu. Ve.. dünyada, Mecusilerin taptıkları nekadar ateş varsa... cüm
lesi söndü.
Faris diyarında Keşan'a yakın:
Sava
Dedikleri beldenin yanında akan fırat suyu vardı. Bunun çevre-sinde Yahudiler ve Nasraniler kilise ve manastır yapmışlardı. Bütün dünya kafirleri onlara tam itina edip izzet ikram gösterirlerdi. O gece, o su oradan tamamen çekildi. O kadar ki, onun yerinde sudan eser kalmadı. Hatta, orada çoktan beri ateş yanmış gibi sıcaklık ve hara-ret çıktı. Halk orada yürüdükte, ayaklarının altından toz kalkar oldu.
Sonra..
Kisra'nın yirmi iki şürfeli ve künküreli köşkünün on dört şürfe ve künküresi yıkıldı. Sekiz şürfe ve künküresi kaldı.
O vakitte padişah olan Nuşirevan b. Keykubad idi. O gece tahtı yıkıldı ve kendisi çok korkulu bir rüya gördü. Sabah olunca, bütün müneccimlerini, kâhinlerini ve rüya tabircilerini topladı; şöyle dedi:
Bu gece ben, çok korkulu bir rüya gördüm; bunu tabir edin.
Bunun üzerine sordular:
Gördüğün rüya nasıldı?. Anlat, tabirini yapalım.
Nuşirevan şöyle dedi:
Rüyamı söylemem. Siz bilin ve tabirini de yapın. Rüyamı bil-
meyenin tabirine inanmam.
KAHİN SATIH
Nuşirevan'ın bu sözüne karşılık onlar şöyle dediler:
Bu zamanda, senin rüyanı hiç kimse bilip tabir edemez. Meğer ki, Satıh'a adam gönderip ondan sorasın.. Belki o bilir; tabirini yapar.
KARA DAVUD
YanıtlaSilSatch'in esas istzil. Rebin b Rebia idi. Kendisine Satih
207
Denilmesinin sebebi su idi Daima arka üstü yatardi, hic otura-mand Cunkü vücudunda cemcüme kemiğinden başka hiç kemik yok-Bunun hikmeti de şuydu İki kadının çiftleşmesinden halk olmus-to Halbuki kemik erkek menisinden olur
Bu Satih'in yeri Bahreyn de idi. Çok yaş yaşamışta Hatta dedik-lecine göre Satih'in o zamanda yaşı, otuz KARNI gecmisti, Her KARN se otur seneden fazla idi
Bu Satih, semavi kitapların cümlesini bilirdi. Kehanet ilminde
mahirdi
Yılda bir kere, Satih'ı altın bir taht üzerine koyup dışarı çıka rinlardı. Çevresine iklimlerden birçok insan yoplanırdı: onun anlattik-are dinlerlerdi. O da, bir sene icinde neler olacağını sövlerdi. Din-evenler de bütün söylediklerini yazıp saklardı.
Her neyse...
Nuşirevan, hususi hizmetçilerinden Abdülmesih isimli birini se-Satih'a gonderdi. Bahreyn'e geldiği zaman Hakkın işi, Satıh'ın çı-kacağı güne rastladı.
Abdülmesih, onun çıkmasını bekledi.
Satıh çıkınca, ilk başta, Melik-i Kisra'nın rüyasını beyan etti. Köşkünün şürefat ve künkürelerinin yıkıldığını anlattı. Sava gölünün Kuruduğunu, ateşperestlerin ateşinin söndüğünü haber verdi. Son-şöyle dedi:
ra Medayin meliki Nuşirevan çok korkulu bir rüya gördü. Arap stları ve hecin develeri geldi; Medayin şehrini doldurdu. Atlar, kendi
derelerini dışarı çıkardılar. Bunun manası ve hikmeti şudur:
Mekke-i Mükerreme'de, bir Nebiyy-i Ümmiyy-i Arabi Haşimi Mek-k. Ebtihi olar Hazret-i Muhammed S.A. doğdu. Öyle bir Muhammed
Ibrahim Halil'in a.s. en şerefli evladı ve Hatem'en - Nebiyyin'dir Öyle bir Muhammed ki, Tevrat ve İncil'de, sair semavi kitaplarda medh ü sena ile påk naatleri ve güzel vasıfları ayan olmuştur. Bun-dan sonra, bütün ålemin kâhinleri tamamen iptal oldu. Çünkü, bun-dan sonra şeytanlar, semada meleklerin birbirlerine verdikleri haber-leri dinlemek sureti ile çalmaktan men olundu. O kadar ki: Oranın. yakınına vardıkları zaman dahi, semadan bir ateş atılıp yakılacak-lardır. Çünkü, ilm-i ledün sultanı teşrif etti. Nuşirevan'ın gördüğü rü-yanın tabiri ve tevili şudur: Arabi atlılar, Hak tarafından kendisine vahly gonderilen şanlı nebinin ashabıdır. O şehirlerden, yerlilere ait develeri çıkarmalarının tabiri ve tevili de şudur. O şanlı nebinin' as-habi, o diyarları fethedip, oradakileri o diyarlardan çıkaracaklardır. Kasrın yıkılması, sekiz şürfe ve künküresinin tabiri de şudur: Nuşi-revan'ın ardından tam sekiz melik gelecektir. Bunlar tamam olduk-tan sonra, o diyar fetholunacaktır.
Ateşperestlerin ateşinin söndüğü, Sava gölünün kuruduğu şuna İşarettir: Mecusilerin, Yahudi ve Nasara taifesinin batıl inançları, kü-für ve daláletleri hızını kaybedecek ve silinecektir. O şanlı Peygamber
108
YanıtlaSilDELAIL I HAYRAT BERHI
ve bilyok Resul getirdiği muazzam delillerle bütün Alemi iman nuru ile aydınlatacaktır
Batih, bunları anlattıktan sonra, çokça ağladı. Sonra şöyle dedi: Batih'ın ömrü ar kaldı. O şanlı Peygamberin peygamberliğini ilan edeceği günlere yetişemez. Bunun için hasret duyarım. Hüzünle nir, kendim için ağlarım.
Abdülmesih, Batih'tan bu işittiklerini yazıp ezberledi; gelip Nuşi-revan'a haber verdi; anlattı.
Hasil
Resulüllah B.A. efendimizin doğumları ile zuhur eden alâmetler coktur
Resulültah SA efendimizin nuraniyeti, ruhani yaratılışı, cisma-ni yaratılışı dolayısı ile: Adem'den as. Itibaren, Alem-i vücuda teşrif buyuruncaya kadar soyundaki babalarına ve sadrında büyüdüğü ana-ların bu şanlı nur hürmetine nice ilahi lütuflar ve üstün keramet-ler ihsan olunmuştur.
Resulüllah SA. efendimizin anası Amine'nin yüklü bulunduğu sırada, doğum sırasında, kendisine olan teşrifat ve tekrimat, o anda beliren alametier, doğum sırasında zuhur eden irhasat ve hayret ve-rici haller tafsilen yazılmak istense, nice cilt kitaplar dolardı. Yine de, binde biri tamam olmazdı. Çünkü, onların haddi hesabı yoktur.
MEVLID KANDİLİ
Resulüllah S.A. efendimizin doğduğu geceyi tazimle ihya edenler, kadir gecesini ihya etmiş gibi sevap alırlar. Hem de, bol bol.. bunda hiç şüphe yoktur.
Hundandır ki, her sene, o mübarek gece geldiği zaman, gafillere ve türlü türlü işlerle dünyaya dalanlara bildirmek için, anlatılan bol sevaba nail olmalarını temin zımnında minarelerde kandiller yakıp herkesi agåb ederler. Bütün İslâm beldelerinde o geceye tazim ve tek-rim ederler.
Şimdi..
Her Iman sahibine yakışan odur ki: O geceye ve o aya tazim edip Resulüllah S.A. efendimizin doğuşuna sevgi izhar ede.. O geceye tazim babında şunları yapmak gerekir:
Sadat-ı kiram, Resulüllah S.A. efendimizin çocuklarıdır; bunla-ra sevgi gösterip tazim edilmelidir. Din alimleri, peygamberlerin varisleridir
; bunlara sevgi göster-meli, tazim etmeli ve ziyafetler verilip ikram olunmalıdır. İlim taliplerine, zayıflara, fakirlere, dul kadınlara, yetimlere ih-san edilmelidir.
Bütün bu anlatılanların değerini takdir edip, nekadar sevgi gös-termeye güç yetiyorsa.. o kadar sevgi göstermelidir. Hülasa: Resulül-lah S.A. efendimize tazim niyeti ile o gece ne türlü amel işlense ca-indir. Mesela: Ziyafet verilebilir; vaaz ettirilir; Kur'ân okutturulur; bunların hepsi de guzeldir.
Yazılan mevlid-i şerifi okutup, hazır olan din kardeşlerine şeker-ler ve şerbetler ikram edilmesi güzeldir.
KARA DAVUD
YanıtlaSilReplüllah SA efendimizin dunya Alemine tesrif buyurduklar kim olunduğu zama tam cim ayağa kalkmak üzeldir Bun okunan mevlid-serife tegazini karışmamak sartu lan yapan ecir ve seva sam clumacağında supbe yoktur Ancak rair değlidir
teganini olursa Bira, teganni Be Kur'an cikumak da haramu Kur'an Kerim talkıp gitmesi, dinlememesi ikimdur. Mevlid-serif ve hier de boy-tegaani ile okunduğu zaman, dinleyenlerin engel olması, olmuyorsa ledir. Çünkü teganini bütün dinlerde haram olmustur.
Bir hikkye:
Muhammed
b. Hatim söyle anlattı:
Mısır diyarında bir adam vardı. Her sene mevlid gecesi olun-ca. Resulüllah SA. efendimize tazim icin sadat-ı kiramı, ulema-i iza-mi bütün fakir, zavif. caresizleri ve vetimleri davet eder: büyük ziya-fetlerle onlara ikram ederdi. Vaaz, ettirir: Kur'an-ı Kerim cesitli ka-deler ve Resulüllah B.A. efendimize medhiyeler okutmak sureti ile. Resulallah S.A. efendimize ikramı icra ettirir, gelenlerin hepsine ivi-Ukte insanda bulunurdu. Bu kimsenin vakınında bir Yahudi konmsa-vard O Yahudinin karısı kocasına sövie sordu:
Bu komşumuz, her sene bu gecede, bu kadar adam çağırır, şu andar büyük ziyafetler verir; çokça mal harcar. Bunun sebebi nedir? O kadının kocası olan Yahudi şöyle dedi:
Bu gece, onların peygamberlerinin doğduğu gecedir. Ona ye-tistiğinden peygamberlerine ve doğduğu geceye tazim ederler.
O gece, o Yahudinin karısı rüyasında bir kimse gördü: Gayet gü-el yüzlü ve çokça heybetli idi. O kadar ki: Yüzünün nuru güneşi bas-unyordu. Çevresinde çokça ashabı vardı. Yüzleri sabah yıldızı gibi parlıyordu. Gelip o ziyafet veren adamın evine girdiler.
O Yahudi kadın, onun güzelliğine hayran oldu. Gitti, ashabından birine şöyle sordu:
Bu kimdir?. Ben, bunun gibi böyle nurlu, güzelliği ve cemali tath nur yüzlü bir kimse görmedim.
Bu soruyu sorduğu sahabe ona şöyle dedi:
Bu zat-ı şerif, fahr-i álem âdemoğullarının efendisi Allah'ın Resulü ve Allah'ın Habibi Hazret-i Muhammed'dir. Bu ev sahibi ona tarim ve tekrim ettiği için memnun oldu ziyaretine geldi.
Bunun üzerine, o Yahudi kadını, o sahabeye tekrar sordu:
Burada durup beklesem, dışarı çıktığı zaman ona bir şey söy-
lesem, acaba bana bakıp sözüme cevap verir mi?. Kadının o sorusuna karşılık, sahabe şöyle dedi:
Bekleneğe ne hacet. İçeri gir; oturdukları yere git. İstediğin gibi sor. Onun huzuruna varmaktan hiç kimse geri bırakılmaz. O, her-kese cevap verir. Hiç kimseyi ve seni mahzun bırakmaz.
Bundan sonra, o Yahudi kadını içeri girdi. Resulüllah S.A. efen-dimizin huzuruna varınca gördü ki: Nura gark olup oturmuşlar. Çev-resinde seçkin ashabı var.
O Yahudi kadını Resulüllah S.A. efendimize hitap edip:
170
YanıtlaSilDELAIL I HAYRAT SERHI
Ya Muhammed
Deyince, Resulüllah A. efendimiz, o Yahudi kadına:
Lebbeyk
Dive cevap verdi. Bunu duyan o Yahudi kadını hayret edip le dedi
бу-Brain gibi allcenap bir peygamber, benim gibi miskin bir Ya hudi kadına
Lebbeyk.
Lafam ile cevap verir mi?. Halbuki ben, senin dininde bile değilim. Bunun üzerine, Resulüllah SA efendimiz şöyle buyurdu:
Ben, senin yüzünü gördüğüm zaman anladım ki: Allah- Ta-ATA SANA Islam dinine hidayet nasib edecektir. Iman nuru ile müser. ref kılacaktır. Bunun için sana:
Lebbeyk
Lafzi ile cevap verdim.
Bundan sonra, o Yahudi kadın şöyle sordu:
Sen, kerem sahibi bir peygambersin, Gerçekten büyük bir ah-taka sahipsin Hal böyle iken, buraya teşrif buyurmanızdaki sır ve hik met nedir?.
Onun bu sorusuna karşılık, Resulümüz ve şefaatçımız Muham-med S.A. efendimiz saadetle şöyle buyurdu:
Bu evin sahibi beni sevdiği için, çocuklarımı, ümmetimin âlim-lerini ve hafızlarını, fakirlerini ve zayıflarını, miskin, yetim ve salih-leri davet edip ziyafet verdi. Bunca mal harcayıp in'am ve ihsanlar vaptı. Ben de, Yüce Hak'tan izinli gelip, kendisini ziyaret için evine girdim. Ta ki: Yüce Hak, benim buraya gelmem hürmetine bu evi ve içinde olanları cümle kaza ve belalardan, afattan ve sıkıntıdan koru-yup, türlü türlü rahmetine ve çeşitli nimetine nail eyleye. Selâmette ve afiyette daim kıla..
Bunun üzrine, o Yahudi kadını şöyle dedi:
Ben de senin dinine girsem, bu gibi ziyafetler, tazim ve tek-rimler eylesem bana da gelir misiniz?
Resulüllah S.A. efendimiz şöyle buyurdu:
-Evet, gelirim.
Bundan sonra, o Yahudi kadın şöyle dedi:
-Ben, batıl dinimden döndüm. Şehadet ederim ki, Allah'tan
başka ilah yoktur; şehadet ederim ki, sen Allah'ın resulüsün. Ve.. İslâm şerefi ile müşerref oldu. Şöyle ahd etti: Büyük bir mev
lid şenliği tertipleye, sahibi bulunduğu malı, o yolda feda edip harca-ya..
Uykudan uyandığı zaman; kendisini nura gark olmuş, kalbini İman nuru ile açılmış, sübhan olan Yüce Hakkın hidayetine mazhar olmuş buldu.
Sabah oldukta, kocasının evden çıkmasını bekler oldu. İçinden söyle diyordu:
KARA DAVUD
YanıtlaSil171 Kocan dışarı çıkınca, hakime gideyim; iman ve İslâmimi 12-har edeyim Kocamdan bos dustuğum için, bugün alacağım mikdarı sart ecideyim, neyim varsa hepsini harcayıp ziyafet vereyim ve büyük bir mevlid senligi hazırlayayım. Böylece, Resulüllah S.A. efendimize bathitk peydah edeyim.
Böyle düşünup dururken, kocası kendisine şöyle dedi:
Nekadar tavuk, kuzu ve başka her ne istersen söyle; gidip alavim. Ziyafeti güzelce hazır edelim.
Kadın sordu:
Nasıl bir ziyafet!?.
Kocası şöyle dedi:
Senin gördüğün rüyayı ben de gördüm. İslam dinini kabul edip, iman nuru ile ben de müşerref oldum. Resulüllah S.A. bana söy-Je emretti:
Senin malın yoktur. Hanımın vereceği ziyafete yardımcı ol. Böylece sen de bu yardımın sayesinde, o şereften meramına nail olur
sur Kadın, kocasından bunları dinleyince, pek hoşlandı; memnun ol-du. İkisi de hâkim huzuruna çıktılar; imanlarını aşikâre ettiler.
Şimdi..
Bu olan durumu düşünelim.
Resulüllah S.A. efendimize can ve malla sevgi gösterip tazim eden kimsenin komşusu olan Yahudilere iman ve İslam ihsan olunuyor. böylece rahmete ve hidayete nail oluyorlar. Acaba, bu tazimi yapanın kendisine ne gibi ihsanlar olunacaktır?. Düşünmeli..
Bunu anlamalı ve öğüt almalısın.
Yüce Hak, cümlemizin ömrü son buluncaya kadar, Resulüllah S.A. efendimizin tazimine ve sevgisi yoluna irşad eylesin. Bu yolda ba-şarı ihsan eylesin. Onun sevgisinin belirtisini, bütün erkek ve kadın müminlere bir ihsan olarak nasib eylesin. Bu yolda, kolaylık ihsan bu-yursun.
Amin!.
Feygamberlerin ve resullerin efendisi hürmetine.. Hepsine, Al-lah- Taala'dan salát ü selâm olsun.
54. İsim SİRAC. (Sallallahü Taâlà aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selám eyle.
Yüce Hak, Resulümüz ve şefaatçımız S.A. efendimizi, Kur'ân-ı Kerim'de:
- Nurlu SİRAC (kandil).» (33/46)
Meâlini taşıyan âyet-i kerime ile anlattı.
Resulüllah S.A. efendimizin peygamberlik durumu açık, risaleti belli bir şekilde beyan edilmiştir. Yüce Hak katından getirdiği şeyler le irfan sahibi müminlerin kalblerini pürnur ettiği için, kendisine.
172
YanıtlaSilDELAIL I HAYRAT ŞERHI
- SIRAC
İsmi verildi. Ayrıca, bu SIRAC ismi güneşe ve aya da verilir. Re-sulüllah S.A. efendimizin nuru; güneşin ve ayın nurundan fazladır. Hatta, Resulüllah S.A. efendimizin zatı nurun aynıdır. Bütün âlemi kıyamete kadar hidayet nuru ile aydınlatacağı için; kendisine:
SIRAC.
İsmi verildi. Allah-ü Taåla ona salát ve selâm eylesin.
55. İsim: MISBAH. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.
Bu isim de, mana itibarı ile, SİRAC ism-i şerifi gibidir. Ancak, MISBAH ismi,aya, güneşe verildiği gibi, yıldızlara da verilir.
Bütün dünyada olan küfür, dalálet ve isyan ve mekruh şeyler onun nuru ile izmihlale uğradı. İslâm ve iman nuru ile her yanı nu-ra gark ettiği çeşitli taat ve İbadetle âlemi aydınlattığı için, ism-i şe rifine.
MISBAH.
Denildi. Allah-ü Taâlâ ona salāt ve selâm eylesin.
56. İsim: HÜDA. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salāt ve selâm eyle.
HUDA.
İsmi, masdardır. (Masdar: Kelime üreten kök isim, manasına-dır.) Resulüllah S.A. efendimize verildi. Cümle müminleri, Hakkın yo-luna bütün gücü ile irşad edip delil olarak yol gösterdiği, devamlı ni-metler meyanında sayılan cennet nimetlerine ulaştırdığı için, ism-i şerifine:
-- HUDA.
Denildi. Allah-ü Taâlá'dan salât ve selâm dileriz. Resulüllah S.A. efendimiz, hidayete sebeptir. Ancak:
Tam manası ile hidayetin aynıdır.
Manasına olmak üzere:
HUDA.
Denildi. Arap dilinde:
Mahza adalet kimse..
Cümlesindeki mana gibidir.
Allah-ü Taâlâ ona salāt ve selâm eylesin.
*
**
57. İsim: MÜHDİ. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.
KARA DAVUD
YanıtlaSil173 Sirk ve tuğyan ehlini iman ve İslâm'a irşad ve hidayet; mümin-jeri taata ve ibadete irşad, bu yolda onlara delil olduğundan ism-i şe
riflerine MÜNDI
Denildi. Allah-ü Taâlà ona salat ve selâm eylesin.
Bazı nüshalarda bu isim:
MEHDIY.
Olarak gelmiştir. (Bizim bu esere aidığımız metinde de böyledir. )
Manası su olur:
İrşad eden, başr.ya erdiren.
Ne var ki, bu mana ile bu ism-i serii aşağıda gelecektir. Bazı nüs-
hada ise, bu isim:
MÜHDİ.
Olarak alınmıştır. Manası şu olur: Hediye ve ihsan, atiyye. Resulüllah S.A. efendimizin vücud-ü şerifleri, nübüvvet ve risa-Alemlerine bir hediyesi ve ihsanı manasında, ism-i şerifine: leti bütün âleme rahmet ve saadet olduğundan, Yüce Hakkın cümle
MÜHDİ.
Buyurulmuştur. Allah-ü Taâia ona salât ve selâm eylesin.
58. İsim: MÜNİR. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.
Resulüllah S.A. efendimiz sırf nurdur. Bütün âlemlerde olan nur, ondan olduğu için; ism-i şerifine:
MÜNIR.
Denildi. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.
59. İsim: DAI. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selåm eyle.
Bu isim, ismi faildir. Sübhan olan Yüce Hak, Resulüllah S.A.
efendimizi bu isimle Kur'an'da şöyle anlattı:
--..Ve onun emri ile Allah'a davetçi.» (33/46)
-«Allah'ın davetçisine icabet ediniz.» (46/31)
DAİ, lafzı her iki âyet-i kerimede de vardır ve: DAVETÇİ mana-
sinadır.
Resulüllah S.A. efendimiz, bütün halkı aın ve imana, doğru yola davet etti. Davetine icabet edenler için, cennet ihsan olundu. İcabet elmeyenler, küfür ve azgınlıkta kalanlar ise.. cehennemde ebedî kala-caklardır.
İşte yukarıda anlatılan manadan ötürüdür ki, Resulüllah S.A. elendimizin ism-i şerifne:
DELAIL I HAYRAT ŞERHI
YanıtlaSil174
DAI, yani: DAVETÇİ.
Denildi. Allah-ü Taálá ona salât ve selâm eylesin.
60. Isim: MED'ÜVV. (Sallallahü Taálá aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selåm eyle.
Bu isim: Arap dili kaidesine göre, ism-i mfe'ul sığası ile gelmek-
tedir.
Şanı yüce, nimeti yaygın, kendisinden başka ilah olmayan Al-lah-ü Taálá; Resulüllah S.A. efendimizi, mahlukatı yaratmadan ev-vel yarattı. Dünya âleminde ve ahiret åleminde davet edildiği zaman-larda doğru konuşarak icabet ettiği için ism-i şerifine:
MED ÜVV.
Denildi. Allah-ü Taâlà ona salát ve selâm eylesin.
Allah-ü Taâlâ, cümle mahlukatı yaratmadan önce, Resulüllah SA. efendimizin nurunu yarattı.
Ve.. cümle mahlukatı yaratmadan evvel, Allah-ü Taala; Nur-u
Muhammediye:
Gel.
Deyince, geldi. Yine ona:
Git
Deyince de gitti. Böylece, Yüce Hakkın davetine icabet etti; onun emrine inkıyad etti. Bunun üzerine, Yüce Hak şöyle buyurdu:
İzzetime celălime yemin olsun ki, ben: Senden daha sevgili bir kul yaratmadım. Sen, bana cümleden sevgilisin. Ben ancak, senin-le bilinirim. Cümle nimetlerimi, lütuflarımı, keremlerimi ancak senin vasıtanla kullarıma vereceğim. Ve.. ancak, senin sebebinle itap ve azab edeceğim. Sevabı da ancak senin sebebinle veririm.
Bundan sonra, sair mahlukat yaratıldı. Resulüllah S.A. efendi-miz ise.. yaratılan âlemlere rahmet olarak peygamber gönderildi. Ken-disine Kur'ân-ı Kerim indirildi; şöyle ferman buyuruldu:
-Ey Nebi, Rabbından sana indirileni tebliğ et.» (5/67)
Ey Nebi, biz seni elçi olarak gönderdik.» (33/45)
-Ey bürünüp yatan, gecenin bir kısmında kalk.» (73/1-2)
-Ey bürünüp sarınan, kalk; çekindir.» (74/1-2)
Bu davetlerden sonra, mirac gecesi:
Yaklaş, ey halkın hayırlısı; yaklaş, ya Ahmed; yaklaş, ya Mu-hammed.
Diye nida edildi. Allah-ü Taâlâ'dan ona salât ve selâm dileriz.
Bu yapılan nidalardan ötürü, Resulüllah S.A. efendimize:
MED'UVV.
İsmi verildi. Bir başka sebep de şudur:
Kıyamet günü, insanlar mahşer yerine toplandığı zaman, Resu-lüllah S.A. efendimiz şefaat için mübarek başını secdeye koyacaktır. Bunun üzerine kendisine şu nida gelecek:
KARA DAVUD
YanıtlaSil175
Ya Muhammed, başını kaldır, sefaat et, sefaatın kabul edile cektir. Iste; istediğin kadar verilecektir. Iste, Resulullah S.A. efendimize bu nida yapıldığından ism-i şeri-
MED'UVV.
Denildi. Allah-ü Taala ona salat ve selâm eylesin.
61. Isim: MÜCIB (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salat ve selâm eyle.
Misak alındığı gun, basta ve herkesten evvel:
Ben sizin Rabbınız değil miyim?.
Hitabina:
- Bell.. (Evet.)
Diye cevap verdi. Bunun için, Resulüllah S.A. efendimizin ismine.
MUCIB.
Denildi. Bir başka mana da şudur:
Resulüllah S.A. efendimiz bu vücud âlemine teşrif buyurduktan senra, bütün ilahi emir ve yasakların gereğini yapmakta; insanları davet ve ahkâmı onlara tebliğ işinde, Rabbına itaat ve inkıyad işinde tam dürüst olduğu için, zat-ı şeriflerine:
MUCİB.
Denildi. Bir başka mana da şöyledir:
Resulüllah S.A. efendimiz, ashab-ı kiram tarafından bìr koyun paçası yemeğe davet edilse dahi, bir arpa ekmeği yemeğe davet edilse dahi; yani: Nekadar az şey için olursa olsun; davet edildiği her yere icabet ederdi. Hiç kimseyi mahzun etmezdi. Davetlere icabet ederek, davet edenleri mesrur ederdi. Kendilerine:
-MUCİB.
İsminin verilmesindeki bir mana da budur.
Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.
62. İsim: MÜCAB. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.
- MÜCAB.
Lafzı, Arap dili kaidesine göre; ism-i mef'uldür.
Yerleri ve gökleri Ketm-i Ademden vücude getiren, hacetleri bi-tiren Yüce Allah, Resulüllah S.A. efendimizin bütün dualarını ka-bul buyurdu. Tazarru ve niyazlarını katında makbul kıldı. Bütün te-mennileri kendisine ihsan olundu. İnsi ve cinni imana davet, ima-
176
YanıtlaSilDELAIL-1 HAYRAT ŞERHI
Getirdiği din, kıvamete kadar sabit kalacaktır. Dini sair dinlere na irsad, taat ve ibadete davet ve irsad isinde kendisine icabet olundu Bütün bu anlatılan işlerde kendisine itaat olunduğundan, påk isim-üstün gelecektir. Seriatının ahkâmı da cünileve icra olunacaktır.
Jerine:
MÜCAB.
Denildi. Allah-ü Taåla ona salât ve selâm eylesin.
63. İsim: HAFİYY. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.
HAFİYY.
Lafzı, Arap dili kaidesine göre ism-i faildir.
Resulüllah S.A. efendimize, hangi müşkilat olursa olsun; sorul-duğu zaman, her birine hakikatı ve künhiyle cevap vererek, hiç bir süpheli yan bırakmadığı için, ism-i serifine:
HAFIYY.
Denildi. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selåm eylesin.
Nitekim bu mana, Kur'an-ı Azim ve Fürkan-ı Kerim'de kendisi
hakkında şöyle buyuruldu:
-Tam manası ile biliyormuşsun gibi, onu sana sorarlar.» (7/187)
Bazıları da:
-HAFIY Y.
Lafzını, itina manası taşıyan:
HAFİYY.
Kelimesinin kökünden geldiğini söylemişlerdir. Bu manaya göre, Resulüllah S.A. efendimiz; Müslümanların işini görmeye, tevhid ehli kimselerin yararlı hale gelmelerine, dine yardım etmekte ve kâfirler-le mücahede işinde tam manası ile itina edip ziyade ihtimam göster-dikleri için, påk isimlerine:
HAFİYY.
Denildi. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.
*
64. İsim: A FÜV V. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.
- AFÜVV.
Lafzı, Arap dili kaidesine göre, mübalağa ile ism-i faildir.
- Çok çok affeden.
Demeğe gelir.
Resulüllah S.A. efendimiz, kendisine kötülük edenlerden intikam almaya gücü yettiği halde fazilet ve kerem icabı intikamdan vazge-çer, bırakırdı. Kendisine kötülük edenin suçundan geçip affetmek dai-ma güzel âdetleri idi.
KARA DAVUD
YanıtlaSil177 Uhud gazasında, Resulüllah S.A. efendimizin vüzü yara aldı, mü-carek kanları akmava basladı. Bu hal, ashab-ı kirama ağır geldi. Re-
du. ere ar. n-
sulillah S.A. efendimize: Müsriklere beddua edin.
Dive nivaz ettiler. Onların bu arzularına karşılık, Resulüllah S.A.
efendimiz, söyle buyurdu:
«Ben, insanlara lanet etmek icin peygamber gönderilmedim. Hakka irsad ve islahları icin rahmet olarak peygamber gönderildim.» Sonra, onların bağışlanmaları ve
ettiler. hidavetleri icin Yüce Hakka dua Kendisine büyü yapıldığı ve yemeğine zehir katıldığı yapanları öldürtmedi; affetti.
zaman; bun-ları Hasılı: Kendisine eza ve suikasd edenlere, ceza verilmesi için hiç kimseye intikam emri vermedi.
Cihaddan başka bir verde, mübarek elleri ile hiç kimseye vurma-dh; böyle bir şey adetleri değildi.
ederlerdi. Bütün ümmetini affa tesvik eder: affetmenin faydalarını bevan
Affa dair çok hadis-i şerif rivayet edilmiştir: onlardan bir kaçını
Şöyle buyurdu: anlatalım.
Bir kimse, öfkesini icraya kadir iken, kendisini tutup öfkesini yutarsa.. Yüce Hak, onu kıyamet günü halkın önünde davet edip şöy-je buyurur:
Sen, kulumun cürmünü affettin. Ben de sana bir huri kızı ih-san ettim. Git, hurilerden hangisini istersen al.»
Bir başka hadis-i şerifte ise, Resulüllah S.A. efendimiz şöyle bu-yurdu:
«Mükafatları Allah'a kalan kimseler neredeler, onlar cennete
girsinler. Diyerek, bir münadi seslenir. Kendisine:
Onlar kimlerdir?.
Diye sorulduğu zaman, şu cevabı verir:
İnsanların suçlarını affedenlerdir. Onlar, cennete azapsız gire-ceklerdir.»
du: Resulüllah S.A. efendimiz bir başka hadis-i şerifinde şöyle buyur-
«Bir kimse öfkesini tutarsa, Yüce Hak ondan azabını kaldırır. Bir kimse, dilini korursa.. Yüce Hak, onun gizli yanlarını örter.>>>
«Gizli yanlarını.»
Demek, şu manayadır:
«Günahlarını örter.»
Bunlara benzer hadis-i şerifler çoktur.
Resulüllah S.A. efendimiz, ümmetini affa gark ettiğinden, ken-disine:
F. 12
DELA HAYRAT SERI
YanıtlaSilBandverk Allah Thonsalat ve selam eylesin
VELIYY (Sallallahü Taalà aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salát ve selâm eyle.
VELITT
Killment vumi yedi kadar manaya gelir. Buradaki manat, Re ullah SA. efendimiz hakkında
NASIR
Ollman muhtemeldir. Yani Yardım eden. Bu manaya göre; Re-SA. efendimiz. Dine, din ehline, fakiriere, zayıflara, miskin-Jere, daima yardim ettiği için, ism-i şeriflerine:
VALIYY
Denildi
VELIYY.
LAB, ASTI JAmanda
Arif, irfan mhibi
Manasma da gelir. Bu manaya göre: Resulüllah S.A. efendimiz Vüce Hakka karp en iyi marifet sahibi olduğu için, kendisine:
-VELIYY.
lumi verildi. Allah-ü Taálá ona sajat ve selâm eylesın.
Bamları da, şöyle anlattı:
VELIYY, yakın; manasına gelir. Bu duruma göre mana şu
olar: Resulüllah SA. efendimiz, sübhan olan Yüce Hakka cümleden ya-kım olduğu için, Allah-ü Takla'nın rahmetine cümleden ileri olduğu
için: ism-i şerifine:
-VELIYY.
Denlidi. Allah- Taálá ona salât ve selâm eylesin.
Buraya kadar anlatılanlar:
-VELIYY.
Lafını ism-i fall olarak ele alanlara göredir. Bazıları da:
VELİYY.
Lafuni ism-i meful manasında almak gerekir.
Dediler. Bu durumda mana şöyle olur:
Celal sahibi Yüce Allah, Resui-ü Ekrem S.A. efendimize, herhalde nusret verip yardım ettiği için, ism-i şerifine:
VELIYY.
Denlidi. Allah-ü Taäjä ona salât ve selâm eylesin.
ti. Ancak:
Resulüllah SA. efendimizde: Risalet, nübüvvet ve velayet birleş-
Bu üçünden hangisi daha faziletli yanıdır?.
Diyerek, ulema arasında ayrı ayrı görüşler ileri sürüldü. Her birl-rán, diğerinden daha faziletli oldáğuna dair görüş vardır. Bunların
KARA DAVUD
YanıtlaSil179 tercih şekilleri, FASİ'nin şerhinde anlatılmıştır. Tafsilini görmek is-teyenler, oraya baksınlar. (1)
66. Isim: HAKK. (Sallallahü Taala aleyhi ve sellem.)
Re
Allahım, bu ismin sahibi zata salát ve selâm
eyle. Burada anlatılan HAKK ism-i serifi, Yüce Hakkın güzel isim-leri arasında sayılır. Allah-ü Taalá. Kur'an-ı Kerim'de bu ism-i şerifi. peygamberine ikram olarak vermiştir. Bunun için şöyle buyurdu:
-Rabbinizdan size HAKK geldi.» (10/108)
Bir başka âyet-i kerimede ise, şöyle buyuruldu:
Tarafımızdan, kendilerine HAKK geldiği zaman..» (10/76) Her iki âyet-i kerimede de, HAKK lafzından murad: Resulüllah
S.A. efendimizdir. Bunun manası şudur: Resulüllah S.A. efendimiz, davet ettiği dinde ve tebliğ ettiği seriat ahkamında, HAKK'dır. Dini ve şeriatı, kıyamete kadar tağ-tebdil olmaktan, batıla alt kikatta ve üstünlükte daim ve sabit olduğundan ism-i påklerine:
HAKK.
Denildi. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.
67. İsim: KAVİYY. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.
Resulüllah S.A. efendimiz, Yüce Allah'ın emrini yerine getirmek-te, yasaklarından içtinap etmekte, şer'i hükümlerin infazında, şanı yüce Allah'ın haklarını ve kulların hakkını ifa etmekte, şeriat ile ha-kikatın arasını bulmakta tam manası ile kudretlidir; güçlüdür. Bu manada, hem KAVİYY, hem de şediddir. Böyle olduğu için påk ismine:
ra:
KAVİYY.
Denildi. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selám eylesin.
68. İsim: EMIN. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.
Resulüllah S.A. efendimiz, nübüvvetten evvel vè nübüvvetten son-
EMİN.
(1) FASI: Deláil-ül-Hayrat üzerine şerh yapan bir zatın lakabıdır. KARA DAVUD kadar değilse de, o da kısa ve özlü bir şerh yapmıştır. Sadeleştirmemizde ondan faydalandık; ancak elimizdeki FASİ nüshası Arapçadır.
DELAIL-1 HAYRAT ŞERHİ
YanıtlaSil100
Diye verilen ism-i şerifi ile bilinirdi; meşhurdu. Hatta, peygam berliğini ilan etmeden evvel, Kureyş taifesi ona:
Muhammed EMİN.
İsmini vermişlerdi. Allah-ü Taalà ona salât ve selâm eylesin.
Kur'anı Kerim'de:
O makamda kendisine itaat edilen EMİN'dir.» (81/21)
Buyuruldu. Bir manaya göre; burada anlatılan: EMİN lafzı ile Resulüllah S.A. efendimizdir.
Resulüllah S.A. efendimiz, kendisine gelen vahiylerin cümlesini tamamı tamamına hıfzına almış, zabtetmiş; ne fazla ne de eksik üm-metine bildirmiştir. Bu manada dahi EMİN olduğu için, zat-ı påki-ne yerde ve gökte:
EMİN.
İsmi verilmiştir. Nitekim bu manayı, Resulüllah S.A. efendimiz
bir hadis-i şerifinde şöyle anlattı:
-«Ben, yerde ve semada EMİN'im.»
Ayrıca, Fetih suresinde sübhan olan Yüce Hak şöyle buyurdu:
"...Ta ki, Allah senin gelmiş ve gelecek günahlarını bağışlasın.
(48/2)
Bu mana açısından bakılınca, Resulüllah S.A. efendimiz itaptan ve ikaptan tam manası ile EMİN 'dir. Mübarek ismine:
- EMIN.
Denilmesinin bir sebebi de bu olsa gerektir. Allah-ü Taâlâ ona sa-lát ve selâm eylesin.
69. İsim: ME'MUN. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm evle.
İsm-i mef'ul olarak gelmiştir.
Resulullah S.A. efendimizden bir zarar, zulüm, şer görmekten yana; yaratılmışların tümü: Kurt, kuş, insan, cin emindir
Resulüllah S.A. efendimizden bize daima hayır gelir; başka bir şey gelmez.
Diyerek, hepsi ondan emin oldukları için, påk zatlarına:
ME'MUN. (Emniyet ve itimad edilen.)
Denildi. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.
70. İsim: KERİM. (Sallallahü Taâlâ aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.
Allah-ü Taâlâ, Resulüllah S.A. efendimiz için, Kur'an-ı Kerim'de:
«Gerçekten o, KERİM resulün sözüdür.» (69/40)
Buyurdu; Resulüllah S.A. efendimizin KERIM ismini anlattı.
KARA DAVUD
YanıtlaSil181
موسل
بين
متين
مكين
ذُو مَكَا
ذُو حُرْمَةٍ
ذُو قوة
وصول
مطيع
مطاع
ذُو فضل
ذوعة
على الله
على الحياة
علاقة الحياة
على اللاية
قد صدوق
عون
بشرى
رحمة
هَدِيَّةُ الله
نعمة الله
غيات
غيث
النَّجْمُ الثَّاقِ
حِرْبُ اللهُ
سيف الله
72. Mekinün sallallahü aley-hi ve sellem.
73. Metinün sallallahü aley. hi ve sellem.
74. Mübinün sallallahü aley-hi ve sellem.
75. Müemmilün sallallahü aleyhi ve sellem.
76. Vesulün sallallahü aley hi ve sellem.
77. Zukuvvetin sallallahü aleyhi ve sellem.
78. Zuhurmetin sallalla-hü aleyhi ve sellem.
79. Zumekanetin sallalla-hü aleyhi ve sellem.
80. Zuizzin sallallahü aley-hi ve sellem.
81. Zufazlin sallallahü aley-hi ve sellem.
82. Mutaün sallallahü aleyhi ve sellem.
83. Mutiün sallallahü aleyhi ve sellem.
84. Kademüsıdkın sallallahü aleyhi ve sellem.
85. Rahmetün sallallahü aleyhi ve sellem.
86. Büşra sallallahü aleyhi ve sellem.
87. Gavsün sallallahü aleyhi ve sellem.
88. Gaysün sallallahü aleyhi ve sellem.
89. Gıyasün sallallahü aleyhi ve sellem.
90. Nimetüllahı sallallahü aleyhi ve sellem.
91. Hediyetüllahi sallallahü aleyhi ve sellem.
92. Urvetünväska sallallahü aleyhi ve sellem.
93. Sıratullahi sallallahü aleyhi ve sellem.
94. Sıratunmüstakim sallallahü aleyhi ve sellem.
95. Zikrüllahı sallallahü aleyhi ve sellem.
96. Seyfüllahi sallallahü aleyhi ve sellem.
97. Hizbüllahi sallallahü aleyhi ve sellem.
90. Ennecmüssakibü sallallahü aleyhi ve sellem.
* **
(Devamı: 182. Sayfada)
182
YanıtlaSilDELAIL 1 HAYRAT ŞERHI
72. Mekin. Allahü Taala ona salat ve selâm eylesin.
73. Metin. Allahü Taálá ona salât ve selâm eylesin.
74. Mübin. Allahü Taála ona salat ve selâm eylesin.
75. Mäemmil. Allahü Taálá ona salát ve selâm eylesin.
76. Vesul. Allahü Taálá ona salát ve selam eylesin.
77. Zukuvvet. Allahü Taåla ona salât ve selâm eylesin.
78. Zukürmet Allah-ü Taâlâ ona salât ve selám eylesin.
79 Zumekánet. Allahü Taâlâ ona salát ve selâm eylesin.
50. Znizzin. Allahü Taalà ona salât ve selâm eylesin.
81. Zufazl Allah-ü Taâlâ ona salât ve selân eylesin.
82. Muta. Allahü Tallà ona salât ve selâm eylesin.
83. Muti. Allahü Tallà ona salāt ve selâm eylesin.
84. Kademüssıdk. Allahü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.
85. Rahmet. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.
86. Büşra. Allah-ü Taåla ona salāt ve selåm eylesin.
87 Gavs. Allah-ü Taalà ona salât ve selâm eylesin.
89. Gays. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selän eylesin.
89. Gıyas. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selåm eylesin.
90. Nimetüllah. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.
91. Hediyetüllah. Allahü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.
92. Urve-i vüska. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selåm eylesin.
93. Stratullah. Allahü Taâlâ ona salât ve selåm eylesin.
94. Sıratunmüstakim. Allah-ü Taâlâ ona salāt ve seläm eylesin
95. Zikrullah. Allah-ü Taålà ona salát ve selâm eylesin.
96. Seyfüllah. Allah-ü Taâlâ ona salát ve selâm eylesin.
97. Hizbüllah. Allahü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.
98. Ennecmüssakib. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.
(Devamı: 199. Sayfada)
KARA DAVUD
YanıtlaSil183 Bir hadis gerifte ine bizzat Resulüllah BA efendimiz söyle bu-yurdu
övünmek için söylemiyorum. ve Ahirierin KERİM'iyim, bunu
hamide, nüut u celile ile sifatlanmış bir zatti ziyade cermii ve sifat-1
Allahü Taklá cümle kullarından daha fazla ikramda bulunmuş iği ve büyüklüğü itibarı ile kendisi ile övünülecek bütün sıfatlar on tu Yani Resulullah, efendimize. Zatının güzelliği, huylarının iyi da mevcuttu. Hasepte ve nesepte, ilimde ve hilimde, insanları affet mekte, fukara, zayıf, dul kadınlara, yetimlere ve muhtaçlara İyilik elmekte ondan üstünü yoktu. Istenmeden, hiç bir vasıta araya konma-dan herkese thaanda bulunurdu.
Iste, anlatılan manalarda; keren itibarı ile herkesten ileri oldu-ğu için, påk isimlerine:
KERIM
Denildi. Allah-ü Taála, ona salát ve selâm eylesin.
71. Isim: MÜKERREM. (Sallallahü Taälä aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salát ve selâm eyle
Bu isim: Arap dili kaidesine göre; tef'll babından ism-i mef'uldur. Resulüllah S.A. efendimizin ism-i şerifleri tafsilatlı anlatılırken verilen manaların cümlesi Allah-ü Taala'nın fazlı ve ihsanıdır.
Yüce Allah, Resulüllah S.A. efendimizin zatını cümle mahlukun dan, hatta nebilerden ve resullerden daha kereme nail eyleyip fazilet Ii kılmıştır. Böyle olduğu için, övülen ve beğenilen sıfatlarına:
MÜKERREM.
İsmi verildi. Allah-ü Taálá ona salát ve selám eylesin.
72. İsim: MEKİN. (Sallallahü Tadlá aleyhi ve sellem.)
Allahım, bu ismin sahibi zata salât ve selâm eyle.
Allah-ü Taâlâ Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurdu:
20) -Kuvvet sahibidir; arşın sahibi nezdinde çok itibarlıdır... (81
Burada geçen:
-«İtibarlı.»
Lafzı, MEKİN İsminin karşılık manasıdır. Bundan murad, Ri sulüllah S.A. efendimiz olduğu söylenir. Çünkü, Resulüllah S.A. efer dimiz, Yüce Hakka yakınlık bulmuş; hissi, yani: Maddi ve manevi tar İtibar görmüş ve yüksek mertebeye ermiştir
mdi
YanıtlaSil441
175 Kulun (kolen) yok ise, küyegün (güvey) de mi yok?
Kurd eigi (yavrusu), yene kurd olur. Kuru katında (yanında) yaş da yanar.
Maslahat bitürici yalan, govga (kavga) kopana gerçekten yey (yeğidir. Muhannes (namussuz) köprusünden geçmekden(se), suya boğulmak yeydir
(yeğdir). 1372/ Ne ugen (pok) yavuz ol kim asılasan, ne igen yavaş ol kim basılasan.
722 Ne kadar yuca (vüce) isen. düşmanın alu (alçak) görme!
723 Oğuz yumundan bayımışdır (zengin olmuştur).
13734 Ok atmak, yazu yazmak, suda (y) üzmek, gerekdir bu üçi her şahse düzmek.
13725 On'dan geç, tokuzi (dokuzu) kalsun.
1726. Oynaşına inanan ovret (avrat), ersiz (kocasız) kalur.
Oğüme (önüme) aş ko(y), iki elim boş ko(y)!
15728 Öksöz oğlanın dili, acı olur.
13729 Öyke (öfke) ile kalkan, ziyanla oturur.
13730. Sağlıklı-sayrılık (hastalık) bizim içündür.
13731. Senden uluga (uluya) kız ver, senden alçakdan kız al.
13732. Söz ulunun, suç kiçiğin (küçüğün).
13733. Şeherlü akça bulsa evler yapar, Türk akça bulsa tavara verir.
13734. Tama tama (damlaya damlaya) göl olur.
13735. Tama tama (damlaya damlaya) göz olur, düşmen gözi kör olur.
13736. Taş kopduk (koptuğu, düştüğü) yerde ağır olur.
13737. Tavul (davul) üni (sesi) ırakdan hoşdur.
13738. Toğmadık (doğurmadığın) oğlana ad koma!
13739. Tonuzdan (domuzdan) bir kıl assı (yararlı)dır.
13740. Tutulmayan oğrı (hırsız), beğden togri.
13741. Uyur yılanın kuyruğuna basma!
13742. Vatan sevmek imandandır, vay ana (ona) kim içinde olmuya.
13743. Yağı yalan, kış gerçek.
13744. Yalan olmaz, ki anın yarısı gerçek olmaya.
13745. Yalancıdan it yeydir (yeğdir).
13746. Yalnız Hallacı sanma, her könül Mansur'dur. (Yazılı edebiyattan alınmıştır.)
13747. Yanlış, Bağdad'dan döner.
13748. Yapmak güçdür, yıkmak kolaydır.
13749. Yâr bir olur, iki zinhar (sakın) olmasun! (Yazılı edebiyattan alınmıştır.)
13750. Yaramazdan eyilik gelmez.
440
YanıtlaSil13684. Delüyi zincir usladır (uslandırır)
13685. "Deve gördün mü?" deseler. "köşeğin de görmedim" di (de)!
13686. Dünya içün oda düşüp yananın, su yerine kanın içer ruzigar (zamane), (Yazil edebiyattan alınmadır)
13687. Eğri otur, toğru (doğru) söyle!
13688. El aybın sana söyliyen, senin aybını da ele söyler.
13689. El ile gelen belä, bayramdır.
13690. Ele uyan, avretin (karısın) boşar.
13691. Elin aşda iken, gözün işde olsun!
13692. El(in) geçdiği köprüden sen de geç!
13693. Eme-seme inanma, emsiz-semsiz de kalma!
13694. Er (koca) gelse kiyu artar, ovret (avrat) gelse ku artar.
13695. Erliğin sına, andan avret al!
13696. Eşeğin berk bağla, andan (ondan sonra) Tanrı'ya ısmarla!
13697. Eşeğün ölümi, ite düğündür.
13698. Ev var iken, mescide haramdır.
13699. Eyilik etdüğün kişinin şerrinden kork!
13700. Eyüden yaramazlık gelmez.
13701. Fırsatı fevt eyleyip koma bugüni yarına, dünyanın yokdur vefası, bakma şimdi varına. (Yazılı edebiyattan alınmıştır.)
13702. Gelecek nesne gelür çar-u naçar (ister-islemez), gerek gönlüni sen gen tut, gerek tar. (Yazılı edebiyattan alınmadır.)
13703. Görünü-duran köye, ne kulağız (kılavuz)?
13704. Güneş, balçığ ile tutulmaz.
13705. Horatanın (şaka) yarısı, gerçek olur.
13706. İki karbuz, bir koltuğa sığmaz.
13707. It ağzın kemik tutar.
13708. Kağırdıkları (çağırdıkları) yere var, erinme (üşenme), kağırmadıkları yerde görünme, eğer dediğümün aksin(i) edersen, hor olursun.
13709. Karağıdan şaşı yeydir (yeğdir).
13710. Karavaşa ton (don) geyürsen, kadın olmaz.
13711. Kartala ok tokunmaş, ok yeleğin göricek bana, benden oldı, demiş.
13712. Kedi ete erişmese, "murdardır" deyer.
13713. Kırkına dek onmayan, kırkından son(ra) onmaz.
13714. Kim eşek olursa, biz semeriyüz.
13715. Kitap yüzi, kutlu olur.
439
YanıtlaSil1659 Yuvasında ne görürse, uçunca da öyle yapar
13060 Yureklinizi anası ağlamaz
11661 Yaroyn kotu olam it kapar, oturması kotu olana unutkanlık (gergeklik. gomaralik) gelir (Balikesir'de kullanılışı: Yürüyüşü kötü olanı it kapar. aturmast kötü olan pot yapar)
11662. Zamansız serçe ölmez.
11663. Zayıf düşünceden ölür, semiz yağdan ölür.
11664. Zayıf toklu saklarsan, ağzın burnun yağ olur.
13665 Zehir içen bir (kez) ölür, ant içen bin (kez) ölür.
13666 Zorla ava giden it, tavşan yakalamaz.
NORVEÇ ATASÖZLERİ
13667. Acıyla karşılaşan insan, onu asla unutmaz.
13668 Aile, dosttan yakındır.
13669. Barışın kurduğu kentleri, savaş yıkar.
13670. Her şey yandıktan sonra, ateşi söndürmenize gerek olmaz.
13671 Insanın dostundan iyisi olmaz.
13672. Mustafa Kemal gibi düşünmek. (Herhangi bir sorun karşısında, çözümu olanaksız olduğu düşüncesiyle hemen kestirmeden teslim olma eğiliminde olan, ne yapıp edip bir çözüm üretmek için yaratıcılığını zorlama zahmetine katlanmak istemeyen ruh ve zihin tembeli kişilere söylenir.)
13673. Yalan dört mala gider, gerçek adım adım yürür, ama gene de vaktinde yetişir.
OĞUZ ATASÖZLERİ
13674. Ağlama ölü içün, ağlagil deli içün.
13675. Ak akça, gara (kara) gün içündür.
13676. Al ile aslan tutulur, güç ile keçi tutulmaz.
13677. Alp ere korku vermek, ayıp olur.
13678. Arap toyunca yeyir, Türk ölünce yeyir.
13679. At binenindir, kılıç kuşananındır.
13680. At kulağı sak (uykusu hafif) olur.
13681. Az söyle, uz söyle!
13682. Azacık aşım, govgasız (kavgasız) başım.
13683. Cihan içinde her eşya sebepdir, sebepsiz nesne yokdur, bu acepdir. (Yazılı edebiyattan alınmıştır.)
438
YanıtlaSil13624. Yazım örtmediği örtüsünü kışın örten, akılsız(dır).
13625. Yazın tırmıklayan, kışın türkü söyler.
13626. Yazın yılandan korkan, kışın urgandan korkar.
13627. Yedi kere ölç, bir kere kes!
13628. Yel esmezse, ağacın tepesi kımıldamaz.
13629. Yel esmezse, soğuk olmaz.
13630. Yemek, kendi ayıbını söyler.
13631. Yemişin iyisine kurt düşer.
13632. Yeni bakracın sapı, yukarıya doğru (dik) olur.
13633. Yeni elek çivide asılı olur, yeni gelin evde oturur.
13634. Yeri varsılın ili varsıl.
13635. Yerin kökünden, er (kişinin) kökü (daha) çok olur
13636. Yerini bilmeden alma, kötü (insana) gizini (sırrımı) söyleme, çıktığın yüksek mevkii bir daha bulamazsın.
13637. Yetime yedi kişi buyurur.
13638. Yetimin karnı, yedi kat(tır).
13639. Yığıdın aslını sorma, işini sor!
13640. Yiğit ölse de sözü ölmez.
13641. Yiğit ölür, şanı kalır.
13642. Yiyen bilmez, doğrayan bilir.
13643. Yiyip doymayan, yalayıp doymaz.
13644. Yoğurdu yiyen kurtulur, çömleği yalayan yakalanır.
13645. Yokluk vuruşturur (kavga ettirir), varlık yaraştırır.
13646. Yoksul yatarsa ölür, varsıl yürürse ölür.
13647. Yoksulun varlığı, sağlığı(dır).
13648. Yolcu, yola yakışır.
13649. Yolda rastlanılan, yoldaş olmaz.
13650. Yoldaşın yorulduysa, kendini öldü bil!
13651. Yolla uğraşan hazneye rastlar, sözle uğraşan belâya rastlar.
13652. "Yolumu şaşırmam" diyen erkeği, kara duman şaşırtır.
13653. Yolunu şaşırana ayıp değil, dönüp evini bulduktan sonra.
13654. Yolunun ortasında araban kırılmasın, orta yaşta kadının ölmesin!
13655. Yorganına göre ayağını uzat!
13656. Yorulan ata, kamçı ağır.
13657. Yorulmayan ulaşır, ölmeyen görür.
13658. Yuvarlak evin başköşesi olmaz.
437
YanıtlaSilVan yoğu bilmez, damağım bal ister
Vark seviştirir, yokluk dövüştürür.
Varikh ile görüşme, yiğit (bahadır) ile güreşme!
Varikhum kızı ölmeden, yoksulun kızına gün doğmaz.
Varhkliva bayram etmek kolay
Varlıkliva pazar, kendi evinde,
2008 Varna soylu katına, varlıklıysan o gelir senin yanına.
1000 Veren comert değil, alan comert.
Verirsen ahrsın, ekersen biçersin.
Yabaml at kovalayan, toz kovalar,
11002. Yağmur yağarsa, kartal yavrusunu korur; dolu yağarsa, kendi başını korur. (Eski bir Uygurca metinde geçen bu atasözünün benzeri, hem Nogay, hem de Aumuk lehçelerinde vardır.)
11601. Yakında duran dişleşir, uzakta duran kişneştir.
11504. Yalancı baş köşeye bir (kez) oturur, ikinci (kez) oturamaz.
13605. Yalancının doğru sözü de boşuna (olur).
11606. Yalanın kökeni kısar(dır).
13607. Yalnız konuşmakla söz olmaz, tek ağaç kulübe olmaz, gizli yenen aş olmaz.
13608. Yalnız koyunu, kurt yer.
13609 Yalnızın yayı kalsa da bulunmaz, dölü kalabalık olanın oku da kalsa bulunur.
13610. Yanılmayan er olmaz, sürçmeyen at olmaz.
13611. Yarı doymuş kursaktan, ılı yatak (daha) iyidir.
13612. Yarınki tavuktan, bugünkü yumurta artık (daha iyidir).
13613. Yaşı denk gelen arkadaş değil, sözü (aklı) uyan arkadaş(tır).
13614. Yaşını gizleyen genç olmaz, gizli yenen aş olmaz.
13615. Yavaş bassan, uyuşuk derler; sert bassan, terelelli derler.
13616. Yavrulu kargaya bok artmaz.
13617. Yayık (Ural) yönünden yel eserse, yaz da olsa, kış varsay!
13618. Yaz başında duman olursa, aşlık (tahıl) iyi olur.
13619. Yaz cennet, kış kıyamet.
13620. Yaz günü, yoksulluğun günüdür.
13621. Yazın açık havada yay gibi gelinim otursun, güzün açık (güneşli) havada ayna gibi kızım otursun!
13622. Yazın beynini kanatmayan, kışın kazanını kaynatamaz.
13623. Yazım gün batarken ufuk kızarırsa, hava rüzgârı olur; kışın gün batarken ufuk kızarırsa, hava ılık olur.
436
YanıtlaSil13557. Taşa, veba zarar vermez.
13558. Tatlı olursan, bal gibi ol; acı olursan, tuz gibi ol!
13559. Tavşanın boyuna bak da ondan yapılacak yemekten umut kes!
13560. Tavuğun düşüne darı girer.
13561. Tavuk, kendini kesecek bıçağı kendi gagalayıp çıkarır.
13562. Tay at oluncaya (dek), sahibi it olur.
13563. Tayın kötüsü, rahvan koşan at olur; adamın kötüsü, molla (hoca) olur.
13564. Tehlike neredense, hata da oradan olur.
13565. Tek at koşup yürük olmaz.
13566. Ter çıktığını ten duymaz, akça (para) çıktığını er (erkek) duymaz.
13567. Testinin hakkını, çömlek tüketir.
13568. Tokluk yaraştırır, açlık dalaştırır.
13569. Topal koyun, öğleden sonra meler.
13570. Toy (düğün) bahanesiyle giysi yapılır.
13571. Toya (düğüne) gidersen, erken git; erken gidene, yer var.
13572. Toyun (düğünün) olmasından, "oluyor" denmesi daha coşku verir.
13573. Tulpar ortaya çıkmaz, çıkınca da gitmez.
13574. Tulpar'ın kendi tırnağı, kendisine ilâç(tır).
13575. Tulpar'ın otlağı bir olsa da dinlendiği yer başkadır.
13576. Turna gelirse, kış olmaz.
13577. Tüfeksiz avcı olmaz, belsiz bahçıvan olmaz.
13578. Türkü gönlü yatıştırır, uzak yeri kısaltır (yakınlaştırır).
13579. Türlü türlü zaman var, zamanına göre amal (işlemler, emeller) var.
13580. Ulaşamayan, yeri teper (tekmeler).
13581. Ulu sözü dinlemeyen, yaşlanıncaya (dek) hiç onmaz.
13582. Utanma, ölümden beterdir.
13583. Uzak ile yakını yürüyen bilir, acı ile tatlıyı tadan bilir.
13584. Uzak yere dünür olursan, araba araba yemek gelir, yakın yere dünür olursan. deve deve söz gelir.
13585. Uzaktaki güneş, sıcak olur.
13586. Uzaktakinin atı geçeceğine, yakındakinin tayı geçsin.
13587. Uzaktan sırtında getireceğine, yakından torba ile taşı!
13588. Ülker (yıldızı) batınca, yer donar.
13589. Üşenen, iki (kez) oturur (iki kat uğraşır).
13590. Üşengenin yarını bitmez,
13591. Vara vara bayram kalır, bayramdan sonra kurban kalır.
110!! Sexste msanin utanması olmest lemekte)
YanıtlaSil1107 Sevilmeyen ay kushurun
121 Sevmediğim (key) gelirse, ov supile! HM Sevmediğine yaslanma (gevenme)!
25 Sevmesem de soverim, sevildiğimin sevdigini
tu Siyana olum, kediye oyunfour)
1127 Sigir (ineki su içerken, buzağı buz yalar
1128 Sığu, uyuz hastalığına diliyle yakalan
1109 Sikintisiz rahatlık olmaz.
100 Sirat köprüsü kıldan ince, kılıçtan keskin/dir)
153/ Sarunt söyleme dostuna, dostunun da dostu var
11512 Sirkeli (bali) tay at olur, sümüklü çocuk er olur
11513, Sopaya basarsan, ucu çarpar
11534. Soylu buyruğuna dayanır, tilki kuyruğuna dayanır.
1535. Söylenen söz, atılan ok gibidir.
11536, Söylerim, benden gider, dinlemezsen, senden gider.
13537. Söyleye söyleye söz çıkar, dürtüklersen göz çıkar.
11538 Söyleyene inanma, aklına yatıyorsa inan!
13539. Söz (laf) peşinde koşan, belāya çatar, mal peşinde koşan, hazneye rastlar.
13540. Söz sözü çıkarır, yumruk gözü çıkarır.
13541 Sözle (lafla) sivrisinek öldürülmez.
13542. Sözün başı bir buçuk (bile olsa), izi bir kucak (olur).
13543. Sözün doğru olursa, başın dağ (gibi) olur.
13544. Susma, razılık belirtisi(dir).
13545. Suya batan dal ısırır.
13546. Suya güvenme, düşmana inanma!
13547. Suyu görmeden, çizme çıkarma!
13548. Sütle giren, kemikle çıkar.
13549 . Sütten ağzı yanan, yoğurdu üfleyerek yer.
13550. Şubat, iyi isen, beş gün soğut; kötü isen, yirmi beş gün soğut (soğuk yap).
13551. Tahtanın eğrisini rende düzeltir, insanın eğrisini halkı düzeltir.
13552. Talihi yaver gidenin evine kopuz girer, talibi yaver gitmeyenin evine hoca girer.
13553. Talihsiz yiğit, olmadık yerde konut (mesken) tutar.
13554. Tambura (saz) çalan kendi seçer, sazın neresine basacağını
13555. Tanımayan melekten, tanıyan şeytan daha iyidir.
13556. Tanıyan yerde baş saygı görür, tanımayan yerde giysi saygı görür.
434
YanıtlaSil13486. Ofkeye egemen olma, düşmanı yenme gibidir.
13487. Öksüz kızın baba ocağı yok.
13488. Öküz ölürse et, araba kırılırsa odun (olur).
13489. Öküzün mendeburu, buzağılar arasında yatar.
13490. Olen sığır (inek), sütlü olur.
13491 Ölmemen ne iyi, görmediğini görürsün, bilmediğini öğrenirsin.
13492. Ölu değil, diriyim, ölümlülerden (fanilerden) biriyim.
13493. Ölüden söz edersen, dirilerin keyfi kaçar.
13494. Ön tekerlek nereden giderse, arka tekerlek de oradan gider.
13495. Önceden düşünmeyenin sonu karanlık.
13496. Önünde kılavuzun olsa da, arkanda da dayanağın olsun.
13497. Özüne bakma, sözüne bak!
13498. Para olursa, (parayı koymaya) çanta da bulunur.
13499. Paralının eli oynar, parasızın gözü oynar.
13500. Parasız pazara gitmektense, kefensiz mezara gir!
13501. Pazar aşı gözyaşı.
13502. Pazarlı yer varlıklı olmaz, varlıklı olmasa da aç olmaz.
13503. Perkik, kırıktan kötüdür; horluk, ölümden beterdir.
13504. Rahat olursa bu başım, saçım yine biter.
13505. Rakibin ateşi de, suyu da rakip.
13506. Rüzgarlı ayazdan, yedi günlük bora artık (daha iyidir).
13507. Sabah güneşi (tan) kızarırsa, ülkene düşman saldırmış say, akşam güneşi kızarırsa, gelinin oğlan doğurmuş say!
13508. Saban dibi, sarı altın(dır).
13509. Saban sürerken (tarlada) anlaşmayan, harmanda hırlaşır.
13510. Sabreden (derviş), muradına ermiş.
13511. Sağmal hayvanın bir tane de olsa, sağacak kabın iki tane olsun!
13512. Sahibine saygı gösterilen ite kemik atılır.
13513. Sahipsiz eşeği, kurt yer.
13514. Sahipsiz köpeğin kuyruğu butunda (olur).
13515. Sakalsızın sözü dinlenmez.
13516. Sakınan (değerli) göze, çöp düşer.
13517. Sayarsan sayılırsın.
13518. Sen zamana uymazsan, zaman sana uymaz.
13519. Seni sokmayan yılan, bin yaşasın.
13520. Serseri, başa tırmanır.
147 Karnayat, adamı karda bırakır.
YanıtlaSil114 Kurt kılını değiştirse de huyunu değiştirmez. kuyruğu kesilmekle, it olmaz
Kart, 11456 Kurt olursan, bozkurt ol; er olursan, sözüntin eri off
11457 Kurt yavrusuna bork giydirsen, yuvarlanıp düşer.
1458 Kurt zayıflayınca, köpeklerin maskarası olur.
11439 Kurt zayıflığım belli etmez, köpeğe dişlerini gösterir.
13460 Kuru (boy) kaşık ağız yırtar.
11461 Kus, kanadından kira istemez.
13462 Kuy kanadıyla uçar, kuyruğuyla konar.
(346) Kutlu (uğurlu) konuk gelirse, koyun ikiz yavrular, kutsuz konuk gelirse, koyunlara kurt saldırır.
13464, Küçük kardeşi olanın dinlenmesi vardır.
13465. Mal biriktirinceye dek. Azrail can almaya gelir.
13466. Malı giden yoksul değil, onuru giden yoksul(dur).
13467. Manalı (anlamlı) söz, maldan iyidir.
13468. Mart çıkmadan, dert çıkmaz.
433
11469. Martta kurbağa işemesin, Nisanda kırk (kez) damlasın (yağsın), kırk (kez) olmasa da bir (kez) damlasın!
13470. Meşe ağacının eğilmesi kırılması(na), babanın oğlunun sözünden çıkması ölümüne neden) olur.
13471. Mısır'da padişah olmaktan, ilimde (ülkemde) çoban olmam daha iyi.
13472. Misafir (konuk), babandan büvük.
13473. Misalsiz söz, tuzsuz aş (gibidir).
13474. Molla (hoca) çok olunca, toklu (koyun) haram ölür.
13475. Molla (hoca) vermez, veren yerden de kalmaz.
13476. Nasip (kısmet), nereye gidiyorsun? -Dili bir olana gidiyorum.
13477. Ne ekersen, onu biçersin.
13478. Nerede birlik, orada bolluk.
13479. Oğlanlı evin kavgası bitmez.
13480. Oğlu doğana gün doğar.
13481. Oğlun öfkelenirse, başköşeye otur; güveyin öfkelenirse, eşiğin bağını tut!
13482. On iki parçadan da olsa, giysi (olması) iyidir.
13483. Oturan kız, yer bulur.
13484, Oturan yer alır, yürüyen yol alır.
13485. Oynayıp da söylesen, düşünüp söyle!
13453. Kurnaz at, adamı kırda bırakır.
YanıtlaSil433
13454. Kurt, kılını değiştirse de huyunu değiştirmez,
13455. Kurt, kuyruğu kesilmekle, it olmaz.
13456. Kurt olursan, bozkurt ol; er olursan, sözünün eri ol!
13457. Kurt yavrusuna börk giydirsen, yuvarlanıp düşer.
13458. Kurt zayıflayınca, köpeklerin maskarası olur.
13459. Kurt zayıflığını belli etmez, köpeğe dişlerini gösterir.
13460. Kuru (boş) kaşık, ağız yırtar.
13461. Kuş, kanadından kira istemez.
13462. Kuş kanadıyla uçar, kuyruğuyla konar.
13463 Kutlu (uğurlu) konuk gelirse, koyun ikiz yavrular; kutsuz konuk gelirse,
432
YanıtlaSil13419. Kor tavuğa hepsi buğday
13420. Kore, adım başı çukur var, demektu
13421. Koru alusan, (ondan) sağlam logar
13422. Körün gözü görmese de cam sezer
13423. Köseğısı uzun olanın eli yanmaz
13424. Kotu araba yol bozar, kötü elçi if (ulke) bay
13425 Kotu aygır anasına düşman, ketu adam yoklaama simaman
13426. Kötu damak yoksul eder, kötü netis hor ester
13427. Kötü evlât, babasına sövgu getirin
13428. Kötü görülmeden, iyinin değert bilinmes
13429. Kötu ugat, camyla öder.
13430. Kötü insana çok saygı gösterme, ka man anlamaz, iyi inşan ise, kıskançlık bilmes
13431. Kötü kişi ayağına bakıp yürür, kendini beğenmiş sige bakıp am
13432. Kötu kişi, "doğruyu söyleyeyim derken, surimi söyk
13433. Kötu kişi kinci(dir).
13434. Kötü (kişi) sözünü iki (kez) söyler
13435. Kötu kişinin dih (sözü) acı, yapağı süsinin bisi ac
13436. Kötü köyün ağası olma, yoksul köyün varssh olmal
13437. Kötu oğla da, iyi oğla da mal yığта (Фиките))
13438. Kötü söz baş kazığı, iyi söz çanağı
13439. Kötüde altın durmaz.
13440. Kötünün ayağı sekiz (tanedir), biri dokunmasa, otoki shakumus
13441. Kötünün yüzü gön(dur), iyinin yilвки видите)
13442. Kötüyü yabancı sayma, eşeği davar saymal
13443. Köyden kuk adım bile ayrılmış olsan, yoklaşma gremi
13444. Köye söylesem dile verir, komşura savleme ekler
13445. Köye yaklaşıldığında, it (one) geçer
13446. Köyü uzak olan yiğit, cömert olur
13447. Köyün itleri uyuşmazlık içinde de olsalar, kuishi porince, beb
13448. Köyün köpeğinin kuyruğu, kıvrık olur
13449. Kuldan doğan kul olmaz, kötü doğan kul olar
13450. Kulun nerede semirirse, Myini orada doker
13451. "Kunan"in (genç tay) ardından gechen piyekliğe dipend giden, balçığa düşer
13452. Kurdun ağzı yøse de kan, yemese de kan
BİR AYET
YanıtlaSilOnları arındırmak ve temize çıkarmak üzere mallarından sadaka al! Bir de onlar için dua et; çünkü senin duan onlara huzur verir. Allah her şeyi çok iyi işitmekte ve bilmektedir. (Teube, 9/103)
ZEKAT: MALIN ARINDIRILMASI
Zekât, İslam'ın beş esasından biridir. Rabbinin rızasına ermek arzusuyla zenginin yerine getirdiği bu ibadette birçok hikmet vardır. Zekât, bir yandan fakirlerin ihtiyacını karşılarken diğer yandan da veren kişinin şahsiyetini geliştirmektedir. Zekât, hem maldaki kirleri temizlemekte hem de sahibini arındırmaktadır. Zekâtın maddi boyutu olduğu gibi manevi ve ruhi bir boyutu da vardır. Yılda bir kez zekât vermek, hem malın hem de nefsin temizlenmesine yardımcı olmaktadır. Zekât, insanın benliğinde yer alan cimrilik hastalığının giderilmesine de yardımcı olur. Zekât fakirin hakkı olduğu için emaneti sahibine vermek gerekir. Müslüman zekâtını ödeyerek hem Allah (cc) hakkını yerine getirmiş hem de kul hakkını ödemiş olur ve böylelikle malını arındırmış olur. Zekât aynı zamanda malın temizlenerek bereketlenmesine vesile olur. Nite-kim Rabbimiz ayetinde şöyle buyurmaktadır: "Başkaları için ne harcarsanız Allah onun yerine yenisini verir. O rızık verenlerin en hayırlısıdır." (Sebe', 34/39)
عيد
YanıtlaSilDİYANET TAKVİMİ - 2025
30
EYLÜL SALI
8 Rebîu'l-Ahir 1447
Rumî: 17 Eylül 1441.
Ay Batış: 23.59.
Hızır: 148
Gün/Kalan Gün: 273/92
IMSAK
Fiyatları artırmak i için Müslümanların fiyatla-rına (piyasalarına) müdahale eden kişiyi, Allah Teâlâ'nın kıyamet gününde büyük bir ateşe oturtması haktır. (İbn Hanbel, V, 28)
GÜNES:
ÖĞLE :
İKİNDİ :
AKŞAM:
YATSI :
Ay Doğuş: 15.03.
KIBLE: