Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla anlamına gelen "Bismillahirrah- nânirrahîm" âyetinin adıdır. Besmeleye 'Allah'ın adını anmak" anlamına gelen 'tesmiye" de denir. Besmele, Neml sûre- sinin 30. âyetinin bir bölümü ve Fâtiha sûresinin ilk âyetidir. Tevbe sûresi hâriç diğer sûrelerin başında besmele yazıl- mıştır. Sûre başlarındaki besmeleler, müstakil birer âyettir. Ancak o sûreye dahil değildir.
Peygamberimiz (a.s.) her hayırlı işe besmele ile başlanmasını tavsiye etmiş ve "Besmele ile başlanmayan her iş be- reketsiz ve sonu güdüktür" buyurmuştur (Aclûni, Keşfü'l-Hafa, II,174). Kur'ân okumaya, bir şey yiyip içmeye ve bir işe başlanır- ken besmele çekilir. Kur'ân'da Allah'ın adı anılmadan kesilen hayvanların etleri- nin yenmeyeceği bildirilmiştir (En'âm, 6/121).
Besmele çeken insan; başka bir var- lık adına değil sadece Allah adına, O'nun rızası için ve O'nun izniyle başlı- yorum, demiş olur. Besmelede Yüce Ya-
YANITLASİL
yuksel22 Mayıs 2024 13:52 ratıcının üç ismi geçmektedir: Allah, Rahman ve Rahim. Besmele çeken Kur'ân okumuş ve Allah'ı anmış olur,
Terbiye ile ona-müsbet veya men-fi- istenilen şekil verilebilir.
(Meselâ üç yaşındaki iki çocuğun biri, gördüğü bir köpek yav-rusuna süt verir, diğeriyse taş atar. Bu, onların aldıkları terbiye far-kının bir neticesidir.
İşte insanın fıtratındaki menfi temâyülleri bertaraf edip müsbet istî-datları geliştirmek için mânevî terbiye gereklidir.)
DAİMA NEFSİN ALEYHİNE
Senden gencini gördüğün va-kit; "Bunun günahı benden azdır." diye düşün.
Senden yaşlısını gördüğün va-kit; "Bunun sevâbı benden çoktur, bilmediğim tarafları ile benden daha faziletlidir." düşün-cesi ile ona bak!
Senden âlimini gördüğünde; "Bunun ilmi var, kendisini kurtarır." diye düşün.
Senden câhilini gördüğünde; "Bu bilmez, Allah onu bağışlar." diye düşün!
(Müsamaha gayra, muâheze nefsedir.
Yani nefsinin bu kişilere bakıp da kendi durumunu daha iyi görme-sine fırsat verme! Zira bir mü'min için ölçü; etrafındaki, zama-nındaki kişiler değil, sahâbe-i kiramdır.)
İmam Gazâlî, ilmin ve şöhretin zirvesinde idi. Husûsî halka-sında 300 talebesi vardı. Fakat içinde vicdanını yakan, sadrını daraltan bir sual vardı:
<<<-Ben acaba Allah rızâsında mıyım yoksa şöhretin pençesinde miyim?>>>
Sonunda bu endişe galip geldi ve her şeyi terk ederek uzlete çekildi. Sadece ilâhî nasiplerin sonsuz tecellîsi içinde dirâyetli bir hiçliğe büründü. En nihayet;
"-Allah Rasûlü'nün rûhâniyeti tecellî etti de kurtuldum." dedi. Yeniden irşâda, ancak bu şekilde döndü. Neticede << İhyâ ve Kimyâ » gibi, bereketli eserlerini kaleme alması da, ancak böyle bir derûnî terbiye sonrasında gerçekleşti.
BİR AT GİBİ
Ruh bir süvari, beden bir at gi-bidir.
Atını terbiye eden süvariyi, o at, sa-hibinin istediği menzile götürür.
Fakat terbiye edilmemiş at ile sefere çıkan kimse, an gelir o atın hamlığı yüzünden uçu-rumlara yuvarlanır.
lah (s.a.), "Küçük abdest bozduğu yerin üzerine bir kova dolu-su su dökün" dedi ve şöyle buyurdu: "Muhakkak siz, zorlaştın. cı değil, kolaylaştırıcı olarak gönderildiniz."
Şüphesiz bu ahmak ve kaba bedevînin davranışına karşı gösterilecek en güzel tavır, kolaylık ve genişliktir. Enes'ten (ra.) nakledildiğine göre o şöyle demiştir: "Bir keresinde Resû-lüllah ile birlikte yürüyordum. Resûlüllah'ın üzerinde saçağı kalın Necrån dokuması bir kaftan vardı. Derken bir bedevî bi-ze yetişti ve Hz. Peygamber'in kaftanından tutup şiddetle çek-ti. Bu sırada ben Resûlüllah'ın boynu ile iki omuzu arasına bak-tım. (Bir de ne göreyim?) Bedevinin kaftanı şiddetli çekişinin etkisiyle kaftanın (kalın) kenarı Resûlüllah'ın boynunda iz bı-rakmıştı. Sonra bedevî, 'Yâ Muhammed! Yanında bulunan Al-lah'ın malından bana da verilmesini emret!' dedi. Bunun üzeri-ne Resûlüllah şefkatle bedevîye baktı ve gülerek, ona istediği-nin verilmesini emretti. "20
Bu tavrıyla Hz. Peygamber, câhil, usûl ve âdap bilmez bu be-devînin yetişme ortamını dikkate alıp ona karşı medenî bir in-sandan beklenen tavrı ortaya koymuştur.
Abdullah b. Mes'ûd'dan nakledildiğine göre, o şöyle demiş-tir: "Resûlüllah (s.a), Huneyn savaşı sona erince bazı insanlara ganimetten fazla pay vermek suretiyle diğerlerinden ayırmıştı. Mesela kalpleri İslâm'a ısındırılmak istenenlerden (müellefe-i kulûb) olan Akra' b. Hâbis'e yüz deve vermişti. Uyeyne'ye de bir o kadar vermişti. Arap eşrâfından bazılarına da yine yüz de-ve vermiş ve böylece Arapların bu ileri gelenlerini o gün gani-met bölüşümünde başkalarına tercih etmişti. Hz. Peygamber'in bundaki gayesini anlayamayanlardan biri -ki Vâkidî'nin beyanı-na göre bu kimse, münafıklardan Ma'teb b. Kuşey'dir- itiraz e-derek, 'Vallahi muhakkak bu, adaletsiz ve Allah rızası gözetil-meyen bir taksimdir' dedi. Ben, 'Vallahi bu (küstahça) sözü Ne-bi'ye (s.a.) muhakkak haber veririm', diyerek durumu Resûlül-lah'a haber verdim. Bunun üzerine Resûlüllah (s.a.) şöyle bu-yurdu:
'Allah ve Resûlü âdil olmazsa, kim olur? Allah Mûsa'ya rah-met etsin, o, bundan daha ağır sözlerle karşılaştı da sabretti (böyle küstahları cezalandırmazdı)."27
Bu kaba ve medenî olmayan tavır sahibinin, henüz İslâm kalplerinde tam olarak yer etmemiş bu kavmin önde gelenleri-nin kalplerini İslâm'a ısındırmak için Resûlüllah'ın, ileride mey-veleri alınacak uygulamasını anlamaları mümkün olamazdı. Böylelikle Resûlüllah, küçük bir dünyalık karşılığında, İslâm daveti ve önderliği yararına onların velayetlerini satın almıştır. Kaldı ki Allah Teâla, "Vel-müellefeti kulübühüm Gönülleri (İslâm'a) ısındırılacak olanlara buyurarak, zekât mallarından onlara da pay verilmesini meşru kılmıştır.
Peşin hükümlü bazı kimseler ve kendisini hiç ilgilendirme-yen meselelere müdahale etmeye kalkışıp bu konuda kendile-rinde hak iddia edenlere Hz. Peygamber, affedici ve ağırbaşlı-lıkla muamele etmiş ve tıpkı kendisinden önceki büyük (ulü'l-azm) peygamberler gibi, kendisine yönelik eza ve cefaya sabır-la karşılık vermiştir. Bu itibarla Resûlüllah, hamasetle hareket edip kötü muamelelerin karşılığını vermede aceleci davranan ashâptan bazılarının bu aceleciliklerini, örnek olması amacıyla kesinlikle onaylamamıştır.
Abdullah b. Mes'ûd'dan nakledilene benzer bir olay da, kalp-leri İslâm'a ısındırılacak olanlara verilmek üzere Yemen'den ge-len altın külçesinin dağıtımında yaşanmıştır. Buna göre bu da-ğıtım esnasında bir adam ayağa kalkarak, "Biz, bu altına bun-lardan daha layık idik" demişti. Bu söz Resûlüllah'a ulaşınca, 'Ben göktekiler nezdinde emin olduğum, akşam sabah bana se-madan haber geldiği halde, siz bana güvenmiyor musunuz? buyurdu. Derken çukur gözlü, geniş alınlı, gür sakallı, başı tı-raşlı ve gömleği yukarıya çekilmiş halde bir adam,
'Sana yazıklar olsun! Ben yeryüzündeki insanların Allah'tan korkmaya en layık olanı değil miyim? buyurdu. Adam sonra dönüp gitti. Arkasından Hâlid b. Velîd,
'Yâ Resûlüllah! Şunun boynunu vurayım mı?' dedi. Hz. Pey-gamber, buna iltifat etmedi ve 'Belki ileride namaz kılan biri olur buyurdu. Hâlid, 'Nice namaz kılanlar var ki, kalplerinde olmayanı dilleri söylüyor' diye söylenince Resûlüllah şöyle buyurdu:
'Ben, ne insanların kalplerini açmaya, ne de karınlarını yar-maya memurum! "20
28. et-Tevbe, 9/60.
29. Müslim, Zekât, 144; Ahmed b. Hanbel, Müsned, III. 4.
ehl-i tevekkül اهل توكل : tevekkül sahipleri, ge reken tedbir ve sebeplere başvurup sonuct Allah'a (c.c.) bırakıp O'na güvenenler
ehl-i tevekkül ve riza أهل توكل و رضا : Allah tevekkül eden ve O'dan gelen hiç bir şeyder şikayet etmeyip hoşnut kalanlar (bak. ehl-tevekkül)
ehl-i tevhid أهل توحيد : Allah (cc.) bir bilenler Allah'ın (c.c.) birliğine inananlar
ehl-i ticaret أهل تجارت : ticaret yapanlar, tica retle uğraşanlar
ehl-i tugyan أهل طغيان : inkarlarında azgınla şanlar, azgınlar
ehl-i turuk أهل طرق : tarikatlara bağlı olan(lar(
ehl-i ukül أهل عقول : akıl sahipleri
ehl-i ulüm أهل علوم : ilim sahipleri, din âlimleri
ehl-i ulûm-u diniye أهل علوم دينيه : din sahasın-da ilim sahibi olanlar, din âlimleri; dinle ilgili doğru araştırma ve açıklamalar yapabilmek için uygulaması gereken metodun ilkelerini ortaya koyanlar
ehl-i usûl-üd din أهل اصول الدين : dinin esasla-rını (prensiplerini, temellerini) inceleyen din âlimleri
ehl-i usûlül fıkıh أهل اصول الفقه : İslâm huku-kunun esaslarını (temellerini) inceleyen din âlimleri
ehl-i uzlet أهل عزلت : tek başına bir kenara çe-kilip ibadet, zikir ve tefekkür ile uğraşanlar. (bak. ehl-i tefekkür)
ehl-i vahdet-üş şuhud (sühud( أهل وحدت الشهود
: yaradan ve yaratılanın bir ve aynı olmadığı-nı, Yaradan'ın ezeli ve varlığı zorunlu (vacib) olduğunu, yaratılmışların çok çeşitli ve varlık-larının mümkün olduğunu, yani var oldukları gibi yok da olabileceklerini, kâinat, tabiat veya varlıklarla kendi varlığını gösterenin bir ve tek varlık yani her şeyin yaratıcısı olan Allah (c.c.) olduğunu, var olan yalnız Allah'tır (c.c.) iddia-
olduğunu Ven sinin, Allah'ın (cc.) başta yaratıcılık sıfati mak ozere llahi sifatlarını (niteliklerini) inkat olduğunu, gördüğümüz yaratılmış varlıkların gerçek olduğunu, ancak gördüklerimizle di varlığını ve birliğini gösterenin Allah (cc) unu savunan görüş sahipleri Bunlara ilerleme yolunda kendilerinin içine girdiklen göre "varlık birdir" diyenler, tarikatta manen psikolojik bir haldir, bir aşama (merhale, basa mak) dir. Bu halde iken insan bütün varlıkları, bütün kainatı ve kendisini de unutur het Wi zihninde silinir, sanki yok olur. O zaman var olarak yalnız Allah's (c.c.) bilir. Ve "la mevch de illa ho" der, yani "var olan yalnız Allah'tir (c.c.), O'ndan başka varlık yoktur" der. Fakat bu psikolojik halden daha ileri bir hale ge cenler, Allah'ın (c.c.) yaratıcılığının şuuruna (bilincine) varır ve Allah'ın (c.c.) yarattigi bu varlıkların da gerçekliğini anlar. (Bu görüşun tipik temsilcisi İmam-ı Rabbanidir. Mektubat adlı eserinde bu görüşlerine de yer vermiştir.
ehl-i vahdet-ül vücud أهل وحدت الوجود : )fels
ve tas.) 1.varlığın birliğini, yani var olan her şeyin farklı farklı görüntülerine rağmen aynı ve özünde bir ve tek olduğunu savunan görüş sahipleri (monistler, birciler) Felsefede bunu savunanlardan, var olan tek şeyin madde veya tabiat olduğunu iddia edenlere monist materyalist, "biri-maddeci" denir. Bunu savu-nan tasavvufçulardan var olanın sadece Allah (c.c.) olduğunu, maddenin veya tabiatın tan-rının bir görünüş biçimi olduğunu savunan-lara panteist denir)
2.(Tas.) Allah'tan (c.c.) başka gerçek varlığın olmadığını, Allah'ın (c.c.) her an her şeyi sü rekli var etmesi (yaratması) olmasaydı hiç bir şeyin kendi kendine var olamayacağını ve var lıkta kalamayacağını, dolayısıyla hiç bir şeyin gerçek varlık olmadığını, ancak bir çeşit gölge varlık olduğunu, buna da varlık denemeyece ğini, gerçek varlığın yalnız Allah (c.c.) olduğu-nu savunan görüş sahipleri (Tipik temsilcisi: Muhyiddin İbn-i Arabi Mi. 1165.1240)
ehl-i veber ve badiye أهل وبر و باديه : )ehl-i ve-ber ve ehl-i bâdiye) göçebe hayatı yaşayanlar (ehl-i veber) ve çöllerde yaşayanlar
ehl-i velayet أهل ولايت : evliyalık makamına erenler, evliya(lar), ermiş kişiler
ehl-i velayet ve hakikat اهل ولایت و حقیقت : )ehl-i velâyet ve ehl-i hakikat) evliyalık (ermişlik) derecesine erenler (ehl-i velâyet) ve din, iman
217 manevi dunyalara ait gerçekleri bilen evli ermiş kişiler (ehl-i hakikat)
velayet ve kesif أهل ولایت و vesine yükselenler (ehl-i velayet) ve iman liyet ve ehl-i kesif) evliyalık (ermişlik) de manevi dünya ile ilgili bilinmeyen bazı ger-cekleri ruh ve kalb gözü ile keşfeden, bulan eliya, ermiş kişiler (ehl-i keşif)
Hvelayet ve suhudأها ولايت و : )ehl-i ellyet ve ehl-i suhud) evliyalık (ermişlik) derecesine erenler (ehl-i velavet) ve iman ve minevi dunyalarla ilgili gerçekleri ruh ve kalb aile görebilen evliya, ermiş kişiler (ehl-i Fabud)
Hvelayet ve tahkik اهل ولایت :ehl-i relliyet ve ehl-i tahkik) evliyalık (ermişlik) de-ecesine yükselenler (ehl-i velayet) ve dinle, manla ilgili konularda her şeyin özünü, doğ-yasunu inceden inceye araştırıp delilleriyle ortaya koyan İslâm âlimleri (ehl-i tahkik)
chii veraset-i nübüvvet أها وراثت نبوت: pey-ramberliğin månevi varisleri, Hz. Peygam-her in (a.s.m.) getirdiği İslâm'a ve sünnetine sahip çıkan din alimleri (bak. sünnet)
hi vicdan أهل وجدان : vicdan sahipleri
ahli vifak أهل وفاق : müslümanlar arasında bir kanlaşma ve barış isteyenler, birlik taraf tarları, birlikçiler
ahli vukuf أهل وقوف : bilirkişiler, mahkemece bilgisine başvurulan konunun uzmanları
ebi zahir أهل ظاهر : tefsirde Kur'an âyetleri nin ilk bakışta anlaşılan açık mânalarını esas alanlar
ehli zenb أهل زنب : günahkår kullar
ehl-i zendeka أهل زندقه : dinsizler
ehl-i zevk أهل ذوق : manevî gerçekleri bilmenin zevkine varanlar
ehl-i zevk ve keşf اهل ذوق و کشف : manevi ger çekleri bilmenin zevkine erenler ve mânevi gerçekleri bulanlar (ermiş zatlar)
ehlizindika أهل زندق : dinsizler
ehl zikr ve münacat أهل ذكر و مناجات : Allah (cc.) zikreden ve yalvarıp dua edenler
ehl zimme (t( أهل ذقت : İslam devleti himaye ande, belli bir vergi vererek yaşayan müslü man olmamış kimseler
ehli zulüm أهل ظلوم : zulüm yapanlar, zalimler, haksızlıkta azgınlaşanlar
E
ve ehl-i şevk) månevi gerçekleri bilmenin ve ehl-i zevk ve sevkأهل ذوق و : )ehli zevk yaşamanın zevkine erenler (ehl-i zevk) ve yanlar (ehl-i şevk) manevi gerçeklere ermenin coşkusunu yaşa-
ehlen (ve) sehlen اهلا وسهلا: hos geldiniz, safa geldiniz
ehli (ye( أهلى : evcil, insana alışkın
ehliyet 1.yeterlilik, yeterli nitelikleri taşıma 2.bir işi yapabilme gucü 3.liyakat, bir 4.yetkili olma 5.yetki belgesi 6. sürücü belgesi şeye layık olmak için gerekli nitelikleri taşıma
ehliyetsiz أهلينسز : yetersiz, yeterli bilgi ve be
cerisi olmayan
Ehl-i Sünnet Mecmuası اهل سنت مجموعه می :s
tad Bediüzzaman'ın 1948 Afyon Mahkemesi avukatlarından olan Hulūsi Bitlisi Aktürk ta-rafından kurulan bir dergidir.
Bediüzzaman'ın Kosturma'daki esareti sıra-sında yaşadığı ve üzerinden 30 sene geçmesi-ne rağmen hiç kimseye anlatmadığı bir hadi-se olan Rus kumandanına ayağa kalkmadığı olan olayı 1948 yılında, Abdurrahim Zapsu imzasıyla bu dergide yayınlandı.
Ayrıca mecmuanın sahibi olan Hulûsi Ak-türk, 1 Kasım 1948 tarihli sayısında ve "Be-diüzzaman" başlıklı bir makåle yayınladı. Diğer yandan Bediüzzaman, bu yıllarda yayın hayatında olan gazete ve dergileri, özellikle de Islam dünyası ile ilgili haberleri takip edi-yordu. Bunlardan birisi de Ehl-i Sünnet der-gisi idi.
ehlullah أهل الله : Allah'ın (c.c.) sevdiği veli (er-miş) kulu
ehram 1 : اهرام.taştan yüksek piramit şeklinde yapılan Firavun mezarı 2.piramit
ehriman (ehrimen أفرمان : eski Iran dini olan Zerdüşt dinindeki kötülük tanrısı, şeytan
Burada teheccüd namazından balisedilmektedir. Bu namaz, Peygam-ber S.A. efendimize farzdı, bize ise sünnet..
ISRA suresinin 79. âyetidir..
وقال الله تعالى : تَتَجَافَى جَنُوبُهُمْ عَنِ الْمَضَاجِعِ .
2) Allah-ii Taâlâ şöyle buyurdu:
>
**
Böylece kalkar ve gece namazı kılarlar..
SECDE suresinin 116. âyetinden..
۲
وقال تعالى : كانُوا قَلِيلًا مِنَ اللَّيْلِ مَا يَهْجَعُونَ .
3) «Ve şöyle buyurdu:
«Onlar gecenin az bir kısmında uyurlar..>>>
* **
Sonra kalkar teheccüd namazını kılarlar..
ZARİYAT suresinin 17. âyetinden..
وروى الشيخان عن السيدة عائشة رضى الله عنها أنها قالت كان النبي صلى الله عليه وسلم يَقُومُ مِنَ اللَّيْلِ حَتى تَنْفَطِرَ قَدَمَاهُ ، فقلتُ لَهُ : لَم تَصْنَعُ هُذَا يا رَسُولَ اللَّهِ وَقَدْ غُفِرَ لَكَ مِنْ ذَنْبِكَ مَا تَقَدَّمَ وَمَا تَأَخَّرَ؟ قَالَ : ( أَفَلَا أَكُونُ عَبْدًا شَكُورًا ؟
٤
4) BUHARİ ve MÜSLİM, Hz. AİŞE'den r.a. naklen anlatıyor:
Peygamber S.A. gecenin bir kısmında kalkar ibadet ederdi; öyle ki, ayakları şişti.. Ona şöyle dedim:
Ey Allah'ım resûlü, niçin böyle yaparsın; senin gelmiş ve gele cek günahların bağışlandı?..
Şöyle buyurdu:
<<Şükreden bir kul olmayayın mı?..»
**
İşbu Hadis-i Şerif, bizi gece namazını kılımaya teşvik etmektedir. Ravilerin menkıbesi, 2. 5. ve 8. Hadis-i Şerifte..
MADDE 394 - Maraz-ı mevtinde iken mariz hin-i vefatında ken-düye varis olmayan birine semen-i misliyle bir şey satsa sahih ve muteber olur. Ve eğer muhabat yani semen-i mislinden noksan ile bey ve teslim ettikten sonra fevt olsa sülüs-i mâli muhâbâta müsait olduğu takdirde bey' yine sahih ve muteber olur.
Ve sülüs-i máli muhâbâta müsaid olmadığı suretde mikdar-1 noksanı müşteri ikmale mecbur olur. Ve ikmal etmezse verese bey'i fesh edebilir.
Meselâ bin beş yüz kuruş kıymetli bir haneden başka nesne-ye malik olmayan mariz maraz-ı mevtinde ol hanesini varisi ol-mayan bir kimseye bin kuruşa bey' ve teslim ettikden sonra fevt olsa muhâbât etmiş olduğu beş yüz kuruş sülüs-i mâla müsaid ol-mağla bey' sahih ve muteber olup verese bu bey'i feshedemez. Ve eğer mariz ol haneyi beş yüz kuruşa bey' ve teslim etmiş olsa muhâbât etmiş olduğu bin kuruş sülüs-i mâlın iki katı olmağla verese müşteriye semeni mebîin sülüsan kıymetine iblâğ et deyu teklif ettiklerinde müşteri nâkıs olan beş yüz kuruşu verirse vere-se bey'i feshedemez ve eğer vermez ise bey'i fesh ile haneyi istir-dad edebilirler.
MADDE 395
Terekesi müstağrak-ı düyün olan kimse maraz-ı mevtinde malını semen-i mislinden noksan ile satıp da fevt olduğu suretde dâyinleri mebi'in semen-i mislini müşteriye ikmal ettirirler ve ikmal etmezse bey'i fesh edebilirler.
FASL-I SADİS
Bey'-ül-vefa hakkındadır.
MADDE 396 Bey-i vefada bayi semeni reddile mebi'i istirdat edebildiği gibi müşteri dahi mebi'i reddile semeni istirdad edebilir.
MADDE 397 Bey-i vefa ile satılan mebi'i gerek bâyi ve gerek müşteri ahara satamaz.
MADDE 398 Mebi'in menâfi'inden bir miktarı müşteriye ait olmak üzere şart kılmsa ol şarta riayet olunur.
Meselâ, vefa'en satılan bağın üzümü bâyi' ile müşteri beyninde münasafeten taksim olunmak üzere bitterazi mukavele etseler ol mukavele mucibince amel olunmak lâzım gelir.
MADDE 399 Vefa'en satılan malın kıymeti deyne müsavi olduğu halde müşteri yedinde telef olsa mukabili olan deyn sâkıt olur.
MADDE 400 Vefa'en satılan malın kıymeti deynden nâkıs ol-duğu halde müşteri yedinde telef olsa kıymeti mikdar-ı deynden sâkıt olur. Ve üst tarafını dahi müşteri bâyïden alır ve istirdad cyler.
MADDE 401 - Vefa'en satılan malın kıymeti deynden ziyade oldu-ğu halde müşteri yedinde telef olsa kıymetinden deyn mukabili olan mikdarı sâkıt olur. Ve teaddi vuku' bulmuşsa ziyadeyi dahi müşteri zâmin olur. Ve eğer bilâteaddin telef olmuş ise ol ziyadeyi müşterinin ödemesi lâzım gelmez.
MADDE 402 Bey-i vefa'da mütebayiandan birisi fevt oldukda hakk-ı fesh vârise intikal eder.
MADDE 403 - Müşteri alacağım istifa etmedikçe vefa'en iştira et-miş olduğu mâla bâyi'in diğer ğarimleri müdahale edemez.
Bütün insanlara karşı olan vazifelerimizi bildirir.
Kur'ana Kerim; her hususta İhlasa, temizliğe, başkalarının hayr ve yararını gözetmeğe, tevăzua, sabr ve sebâta, iyiliği takdire, afva, nefse hakim ve cesur olmağa, iffet ve nezähetten ayrılamamağa., dâ vet eder
Teahhüdlerimize riayeti, muamelatta dürüstlüğü, muhtaçlara yarchmu, sulh'u salahı, dargınların arasını bulup düzeltmeyi, daima is-tikamet ve adalet üzere hareket etmeyi, işleri ehliyetli olanlara verme-yi, çalışmayı emr ve her habere inanmayıp onu incelemeyi ve eleştir-meyi tavsiye eder.
Kur'an-ı Kerim; her hususta hayati icaplara göre hareket edil-mesini, iyilik yaparken bile, bunun göz önünde tutulmasını, her şe-yin zamanında ve yerinde yapılmasını öğretir.
Afv ile muamele olunmasını tavsiye ederken, bunun, topluluklar-daki huzuru alt üst etmesine meydan verdirmez.
Tecavüzün, icabında ceza ile önlenmesini ister.
Kur'ân-ı Kerim; birbirimize yardımda bulunurken, o yardımın bizi, yoksulluğa düşürecek bir dereceye vardırılmamasını, tavsiye, her-kesin şahsi hürriyet ve haklarını kullanırken, başkalarının haklarına tecárüz etmemeyi de, tenbih eder.
Kur'ân-ı Kerim; hased, fesad, gazap, zulüm, kin, hiyanet, iftira, yalan, hile, sù-i zan, adam çekiştirmek, koğuculuk, kibir, riya, hır-sızlık, adam öldürmek, israf, pintilik... gibi bütün kötülükleri, İçki ku-mar.. gibi kötü itiyadları nehy eder.
Kur'ân-ı Kerim; gözü, gönlü açık tutmayı, körü körüne hareket etmemeyi, düşünmeyi, yerleri ve gökleri ve aralarındakileri inceleme-yi, ilim ve irfan sahibi olmayı, geçmiş milletlerin ve memleketlerin hallerini tedkik etmeyi tavsiye eder ve geçmiş Peygamberlerle ümmet-lerinin ibretli kıssalarını anlatır, bunlarda insanlar için ibretler ve his-seler bulunduğuna dikkatı çeker.
Kur'ân-ı Kerim; büyük küçük, hayr ve şer.. işlediğimiz bütün iş-lerin ortaya döküleceği, herkesin hisaba çekileceği çetin bir Hisap Gü-nünün gelip çatacağını bildirir.
(Bu konularda müteaddid Sürelerde müteaddid Ayetler bulundu-ğu ve hepsini göstermek uzun süreceği için Kur'ân-ı Kerim Âyetleri-ni konulara göre sıralayan kitaplara bakılmasını rica ederiz.)
Hulasa Kur'ân-ı Kerim; insanların beşikten mezara kadar kendi-lerini ilgilendiren her konuya temas ve maddi, manevi seâdetlerini sağ-
Bazı hayvanlarda, husûsile Arılarda görülen hârikulâde ince işle-rin onlara Allâh tarafından ilham edilmek sûretile yaptırıldığını (114),
Yerde yürüyen, havada uçan hayvanların da, insanlar gibi birer topluluk olduğunu (115),
Yerde olduğu gibi, göklerde de, canlı mahluklar bulunduğunu ve bunların bir gün bir araya geleceklerini (116),
Rûh'u anlamağa insan ilminin yetmiyeceğini (117),
Cansız, dilsiz sanılan şeylerin de, Allâhı tesbih ve tahmid etmek-te olduğunu, fakat, bu hadisenin insan oğluna kapalı kaldığını (118)... on dört asır önce haber vererek ilim ve fen âlemine yep ye-ni inceleme ve araştırma ufukları açar. (119)
Müslümanların Kur'ân-ı Kerime Hizmet Edişleri ve Gayr-1
Müslimlerin Kur'ân-ı Kerim Hakkındaki Görüşleri:
Kur'ân-ı Kerimle meşgul olunduğu kadar hiç bir Semâvi kitapla
meşgul olunmamış, başka bir deyişle hiç bir kitaba Kur'ân-ı Kerim kadar hizmet edilmemiştir.
Hemen her asırda Müslümanlar arasında yetişen binlerce hik-met, Felsefe, Kelâm bilginleri, Edipler, Şairler, Dilciler, Müfessirler, Muhaddisler, Fakihler, Mutasavvifler, Kurralar, Hattatlar, Mücellid-ler, Müzehhipler.. Kur'ân-ı Kerime hizmete hayatlarını vakf etmişler ve bunu, kendileri için en büyük mutluluk saymışlardır.
Kur'ân-ı Kerim, yalnız Müslümanlar tarafından değil, Müslüman olmayan insaflı bir çok ilim adamları tarafından da, incelenerek lâ-yık olduğu takdir ve saygıyı görmüştür.
Onlardan bazı örnekler vererek Kur'ân-ı Kerim hakkındaki İslâ-mi görüşlerin nasıl benimsendiğini ve Kur'ân-ı Kerime gelişi güzel dil uzatmanın ne kadar yersiz olduğunu göstermek isteriz:
Kur'ân Herkesi İrşad Edebilir:
İngilizlerin Arapca bilginlerinden Stanley Lenpol (Kur'ândan Seçmeler) adlı kitabının Önsözünde şöyle der:
«Peygamberin Medine'de telakki ettiği Âyetler, bilhassa dikkata şâyandır.
Çünki, bunlar, İslâm cemiyetini idare eden, her Müslümanı doğ-ru yola sevk eyleyen Âyetlerdir.
Mekke'de vahy olunan Sûreler ise, büyük ve müessir bir diyânet için gereken her şeyi içine alır.»
Kur'ân Bütün Ahlak ve Felsefe Esaslarını Câmidir:
Fransanın en şöhretli Müsteşrıklarından Sediyo (Arabistanın Muhtasar Tarihi) unvanlı eserinin 59, 63, 64.cü sahifelerinde der ki: «Kur'an, her saygıya değer eserdir.
Kur'an, insanlara hukukullâhı tanıtmış, mahlûkatın, Hålıktan ne bekleyeceğini, mahlûkatın Hâlıkıyla münasebetlerini en sarih şe-kilde öğretmiştir.
Kur'an, Ahlak ve Felsefenin bütün esaslarını câmidir.
Fazilet ve rezîlet, hayr ve şer, eşyanın hakiki mahiyeti, hulâsa, her mevzu Kur'ânda ifade olunmuştur...
Hikmet ve felsefenin esası olan kaideler, adâlet ve müsâvâtı ve başkalarına iyilik etmeyi, faziletkâr olmayı öğreten esaslar, bunların hepsi Kur'ânda vardır.
Kur'ân, insanı ıktısad ve adâlete sevk eder, dalâletten korur, ah-laki za'fların karanlığından çıkarır, ahlâkî yüksekliklerin ışığına ulaş-tırır, insanın kusurlarını, hatalarını yüksekliğe ve olgunluğa çevirir..
221 lardır 28manlığa barbar bir din diyenler, suurdan mahrum insan-
Çünki, onlar, Kur'anın sarih ve berråk Ayetlerine karşı gözlerini yumuyorlar ve Kur'anın nasıl asırdide reziletleri silip süpürdüğünü İncelemiyorlar..>
Fıransanın en tanınmış Müsteşrıklarından Gaston Kar da, şöy
le der: dir. «Kur'ân, cihan medeniyetinin istinad ettiği temelleri muhtevi-
O kadar ki, bu medeniyetin, İslâmiyet tarafından neşr olunan esasların uyuşumundan vücud bulduğunu söyleye biliriz.."
Kur'ân Hikmetle Dolu Bir Ahlak Mecellesidir:
Fıransız Filozoflarından Aleksi Luvazon der ki:
«İnsanlığın hidayeti için Hz. Muhammed'e vahy olunan Kur'ân, hikmetle dolu parlak bir eserdir.
Hz. Muhammed'in hakiki bir Peygamber ve âlemin mukadderâtı-na hakim yüce Varlığın gönderdiği gerçek bir Peygamber olduğunda şek ve şüphe yoktur.
Hz. Muhammed, cihana öyle bir kitap bırakmıştır ki, bir nådire-i belağat, bir Mecelle-i ahlâk ve bir Kitab-ı mukaddestir..
Yeni fennî keşifler, yahut ilim ve irfanın yardımile hall olunan veya halline uğraşılan meseleler arasında bir mesele yoktur ki, İslâ-miytin esaslarile çelişsin.
Bizim Hıristiyanların, Hıristiyanlığı tabii kanunlarla bağdaştır-mak için harcadığımız çalışmalara mukabil, Kur'ân ve talimatlarile tabli kanunlar arasında tam bir åhenk görülmektedir.>>
Kur'ân Semavi Kitapların En Güzeli, Her Tenkadin Üstünde
Bir Fesâhat ve Belâğat Mûcizesidir:
Tanınmış Müsteşrıklardan, Arap Edebiyatı uzmanı ve Kur'ân Mütercimi Dr. Moris de, şöyle der:
«Kur'ân, nedir? Her tenkıdin üstünde bir fesâhat ve beláğat mű-cizesidir.
Kur'ân'ın, 350 milyon Müslümanın göksünü haklı bir gururla ka-bartan meziyeti, onun her mânayı güzel ifade etmek itibarile Sema-vi kitapların en mükemmeli olmasıdır.
وكذا مقامك اقتضای ،خلافته (النثى) به بدل (الله) و (المؤمنون ) به بدل ( وَالَّذِينَ آمنى) ذكراه باشد چونکہ (بخادِعُونَ ) نك ماده سندن نفرت ميقار. صفه سندس دوام و استمرار چیقار بابندن مشاركت جيغار مشاركت ال مشاكتي، يعنى مقابلة بالمثلى ايجاب اندر مشاکلت ایم او زارك سيئة الرين قاشو سينه الله مقابله الدوله هانى است الزام ايدر. ديمك او نارك دوام الله باید قاری شوکونو فعل نفسارى شيرين العربى انتاج ابتديلى لى تعقیب الندكرى غرضك ده عظيم قالديفه
دلالت ایدر
(الله) قلم سنك نصر محندن ده غرض اربين محال اولد نعنه دلالت وارد جونكه رسول الرحم عليه الصلادة و السلامه یا پیلان خداع اللهه راجعد الله اله پنير الشمال ايستر ین دوشی
وَالَّذِينَ آمَنُوا) (الَّذِينَ ) نك ابها مني ازاله ايتمكن ايجون صله اولارق ايمان صفتناك اختيار الدياعي او نارك ایمان جهتیله كند يلريني سوديره من مؤمن كردن عد ايتمك ايته من اولد قارينه اشار تدر. و گذار نور ایمان له عقلهاری منور اولان مؤمنان در ايتندن حياه الرينك كيز لى قالما حسنه بر ایجاد.
(وَمَا يَخْدَعُونَ إِلَّا أَنْفُسَهُمْ ) بو جملہ دہ کی حصى، كمال سفاهتهارينه الشار تدر. زیرا مؤمناره حمر وير دير من ايجون باید قاری معامله معكون اولوب ، اوزار بالطربي نفرينه و در مقاله، مردان كه او خداعى بالذات تفارين يا عقاله سفاهتلريني إعلان انتشار در. (يَخْدَعُونَ ) نك ( يَغْرُونَ) به ترجیحی، بینه او نارك سفاهتلرینه اشار تدر. چونکه اصحاب عقول آراسنده قصداً نفسه خور ويرن وار در فقط عمداً كنديسيه خدعه ايدن يوقدر. مگر که انسان صورتندن چیغه اولا
(أَنْفُسَهُمْ ) بو عنوانه، او نارك بك عزيز و سوکی لی اولان نفسارین ممنون ایمانی اوزره به خط نفسانی فراغه فیتیله باید قاری نظامه، عكس العمل قبيلندن بر زقوم اثمار اولد يفنه
اشار تدر
سؤال ؟ ] بو جملہ دہ کی حصر نہ گلا شی ای که اونارك خداع و نفاقاری، اسلامية و علم السلام ضرر ويرم مشدر حالبوكه عالم اسلامك عنصر لري، او نارك تولد ير يجي زهر كي انتشار اين نظامه شعبه برنده کوردیگی خورلری، هیچ به شید به کورده شد.
Ve keza, makamın iktizásı hilafına, ye bedeleye bedel والد
zikredilmiştir. Çünki in maddesinden nefret çıkar. Sigasından devam ve istimrar çıkar Babından müşäreket çıkar. Müsareket ise müşäkeleti.
yani mukābele-i bilmisli icab eder. Müsäkelet ise, onların seyyielerine karşı seyyie ile mukābele edileceğini istilzām eder. Demek onların devam ile yaptıkları şu kötü fiil, nefisleri titreten bir nefreti intåc ettiği gibi, ta'kib ettikleri garazın da akim kaldığına delålet eder.
الله kelimesinin tasrihinden de garazlarının muhäl olduğuna delålet vardır. Çünki Resül-ü Ekrem Aleyhis-salâtü Vesselâm'a yapılan huda', Allah'a raci'dir.
Allah ile pençeleşmek isteyen düşer.
nin ibhamim izale etmek' (الذين) (والذين امنوا)
için sıla olarak îmân sıfatının ihtiyâr edilmesi, onların îmån cihetiyle kendilerini sevdirerek mü'min-lerden addetmek istemiş olduklarına işarettir.
Ve kezå, nûr-u îmânla akılları münevver olan mü'minlerin dirâyetinden hilelerinin gizli kalmamasına bir îmâdır.
وَمَا يُخْدَعُونَ إِلَّا أَنْفُسَهُمْ Bu cümledeki hasr, kemål-i sefâhetlerine işarettir. Zira mü'minlere zarar verdirmek için yaptıkları muâmele ma'kûse olup, onlar baltayı nefislerine vurmakla, sanki o
hudâı bizzat nefislerine yapmakla sefähetlerini
i'lân etmişlerdir. يخدمون nin يخوة ye
tercihi, yine onların sefähetlerine işarettir. Çünki ashâb-ı ukül arasında kasden nefsine zarar veren vardır. Fakat amden kendisiyle hud'a eden yoktur. Meğer ki, insan suretinden çıkmış ola.
آلة Bu ünvan, onların pek azîz ve sevgili olan nefislerini memnun etmek üzere bir hazz-1
nefsânî kazanmak niyetiyle yaptıkları nifåk, aksülamel kabilinden bir zakkûm-u esmâr olduğuna işarettir.
Suâl: Bu cümledeki hasrdan anlaşılır ki, onların hudâ' ve nifäkları, İslâmiyet'e ve âlem-i İslâma zarar vermemiştir. Halbuki âlem-i İslâmın unsurları, onların öldürücü zehir gibi intişår eden nifäk şubelerinden gördüğü zararları, hiçbir şeyden görmemiştir.
Tabii ki var. Şöyle ki: Evlenirken çocuğuna iyi bir anne seçmeyi hedeflemelidir. Aksi halde kötü biri ile evlenirse annesinden dolayı çocuk ayıplanabilir.
Doğduğunda ona güzel bir isim koymalı ve ona Kur'an okumayı öğretmelidir.
Bunları duyan çocuk şöyle dedi:
Allah'a yemin ederim ki, babam benim için bunların hiç birini yapmadı. Anam Sind'li bir kadınmış. Babam onu dört yüz dirheme satın almış.
Bana güzel bir isim koymamış. "Erkek yarasa" manasında bir ad vermiştir.
Ayrıca bana Kur'an-ı Kerim'den bir ayet bile öğretmemiştir.
Hz. Ömer (ra) söylenenleri dinledikten sonra çocuğun babasına
dönüp şöyle dedi:
Oğlunun sana karşı geldiğini söylüyorsun ama daha önce sen ona karşı görevini yapmamışsın. Şimdi yanımdan çık, git.
Fakih diyor ki:
Babamdan dinlemiştim. Semerkant âlimlerinden Ebu Hafs el- Yek sendi ona şöyle bir olay anlatmış:
Bir adam bu zata gelip şöyle demiş:
Oğlum beni dövdü ve canımı yaktı.
"Sübhanellah nasıl olur da bir çocuk babasını döver" deyince adam dedi ki:
Evet, evet o beni dövdü.
Alim sordu:
Sen çocuğuna ilim ve terbiye verdin mi?
Adam "hayır" cevabını verdi.
Peki, ona Kur'an öğrettin mi?
Adamın "hayır öğretmedim" demesi üzerine âlim, tekrar sordu:
Oğlun ne iş yapar.
Adam: "Ziraatle meşguldür" deyince, âlim bir soru daha sordu:
Adamın "hayır bilmiyorum" demesi üzerine âlim şunları söyledi:
Belki de olay şöyle gelişmiştir: Senin oğlun sabahleyin eşeğine binmiş öküzleri önünde köpeği arkasında tarlaya gidiyordu. Kur'an oku-mayı bilmediği için de şarkı türkü söylüyordu. Sende bu sırada ona sataş-mışsındır, o da öküz zannedip seni dövmüştür. Bu durumda kafanı kır-madığına şükretmelisin.
Sabit el- Bennai anlatıyor:
Rivayete göre adamın biri babasını dövüyordu.
Kendisine denildi ki:
Bu ne! Hiç insan babasını döver mi?
Bunu duyan baba dedi ki:
- Bırakın! Dövsün. Çünkü bende aynı burada babamı dövmüştüm. Şimdi yaptığımın cezasını çekiyorum.
Hükemadan bazıları şöyle demiştir:
Ana babasına karşı gelen kimse çocuğundan saygı sevgi göremez. İşlerini danışarak yapmayan kimse istediğini elde edemez. Ailesi ile iyi geçinmeyen kimse de huzur bulamaz.
Şa'bi Resulullah (sav) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
"Oğlunun kendisine iyilik etmesi hususunda ona yardımcı olan ba-baya Allah rahmetiyle muamele eder." Yani baba oğlunun karşı geleceği konularda ondan bir şey istememelidir.
Nitekim Allah'ın salih kullarından birinin şöyle yaptığı anlatılmıştır:
O, bir şeye ihtiyaç duyduğunda çocuklarından istemez, bu ihtiyacını başkasına gördürürdü. Kendisine niçin böyle yaptığı sorulunca o, şöyle dedi:
Çocuğumdan bir şey istersem o da bunu yapmazsa cehenneme gir-meyi hak eder diye korkuyorum. Çünkü ben çocuğumun cehennemde yanmasını istemem.
Halef b. Eyyüb'ün de benzer sözler söylediği rivayet edilir.
Fudayl b. Iyaz şöyle der:
"Bir kimsenin iyi bir kişi olması şu özellikleri kendisinde bulun-durmasına bağlıdır:
Ana babasına iyi davranması, akraba ve komşularıyla ilişkiyi kesme-mesi, dostlarına ikram etmesi, ailesi, çoluk çocuğu ve hizmetçileriyle iyi geçinmesi, Dinini muhafaza etmesi, malını helalden kazanıp, fazlasını in-fak etmesi, dilini kötü sözlerden koruması, evine bağlı olup, zamanını iba-detle geçirmesi ve kötü kimselerin meclisinde bulunmaması.
Bir rivayette Resulullah (sav) şöyle buyurmuştur:
"Bir insanın mutluluğu dört şeye bağlıdır.
1. Hanımının iyi geçimli olması
2. Çocuklarının iyiliksever olması
3. İyi huylu arkadaşlarının olması
4. Kendi oturduğu yerde bir işinin olması.""
Enes b. Malik diyor ki:
dırır. "Yedi şey vardır ki, bunlar öldükten sonra da sahibine sevap kazan-
1. Bir mescit yapan kimseye insanlar orada namaz kıldığı sürece se-vap yazılır.
2. Bir çeşme veya su sebili yaptıran kimseye insanlar oradan su içtik-leri sürece sevap yazılır.
3. Bir Mushaf yazan kimseye insanlar onu okuduğu müddetçe sevap yazılır.
4. Suyundan faydalanılan bir kuyu kazan kimseye burası var oldukça sevap verilir.
5. Bir ağaç diken kimseye insanlar ve kuşlar onun meyvesinden yediği sürece sevap yazılır.
6. Başkalarına bir şey öğreten kimseye de insanlar o bilgiden fay-dalandıkları sürece sevap verilir.
7. Ardından kendisine dua eden bir çocuk bırakan kimseye de o dua ettikçe sevap yazılır."
Yani; babasının kendisine Kur'an öğretmesi ve iyi bir terbiye vermesi sayesinde çocuk topluma faydalı biri olursa onun iyi davranışları sebebiyle babası sevap kazanır. Kendi sevabından da hiçbir şey eksilmez. Aynı şe-kilde babası ona Kur'an öğretmemiş, bunun yerine kötü davranışları
Bir iş üzerine terettüp edecek hüküm; o işten maksad ne ise ona göre olur. Meselâ :
a) Bir şey hem helallık hem de haramlık vasfını taşıyorsa bunlardan hangisi kastedilerek işlenmişse, ona göre hüküm alır. Yerde bulunan bir eşyayı, sahibini bulup vermek için almak helâldir. Kendine mal etmek için almak haramdır.
b) Kurulan çadıra bir av hayvanı takılıp kalırsa, bakılır: Eğer çadır bu maksatla kurulmuşsa, takılan hayvan çadır sa-hibinin olur; bu maksadla değilse ona sahip olamaz.
2. AKİDLERDE İTİBAR MAKSAD VE MÂNAYADIR; ELFAZ VE MEBANİYE DEĞİLDİR.
Yapılan bir akidde,kasdedilen mânâ başka, lâfız da baş-ka olursa, îtibar mânayadır. Meselâ:
a) Beş gram altını 4,5 gram altınla değiştirme muamelesi beyi' alım-satım» ismi altında cereyân etse bile bu, mânâ yö-nünden «ribâ-fâiz» muamelesine girdiğinden câiz değildir.
b) Vefâen beyi'de «rehin>> hükmü câri olur. Çünkü, bir malı kararlaştırılan şartlara göre semen ve mebi' (malın değeri olan para ve satışı yapılan mal) tekrar iade edilmek üzere sa-tışını yapmaya, her ne kadar lafız yönünden «bey'i bi'l-vefâ» de-niliyorsa da, mâna yönünden «rehin>> muamelesine girdiği için, bunda rehin hükmü câridir. Bir nev'i ipotek olup borcu te'mi-nata bağlamaktır.
3. YAKİN (KESİNLİK İFADE EDEN ŞEY) ŞÜPHE İLE ZAİL OLMAZ.
Meselâ:
(A)nın (B) üzerinde 1000 lira alacağı var. (B) bu bor-cu (A) ya ödediğine dair hüccet ve delil gösteriyor. (A) da hâlâ 1000 lira (B)'de alacağı olduğuna hücvet ve delil gösteri-yor. Bu durumda (A)nın delili, bu alacağının diğer 1000 lira alacağını (B) ödedikten sonra yenilendiğini beyyine ile isbat etmedikçe kabul olunmaz. Çünkü, Beyyine huccet-i kaviye de-mektir ki, şehadet ikrar ve yeminden nükûle şâmildir. (B) nin bu borcu ödediğini delile dayanarak söylemesi yakîn (kesin bilgi) ifade eder. (A) nın iddiası ise, her ne kadar delile dayan-sa da şüphe ifade eder.
4. BİR ŞEY'İN BULUNDUĞU HAL ÜZERE KALMASI ASILDIR.
Bir şey bulunduğu, tesbit edildiği zamanda ne hal üzere ise, aksine bir delil sabit olmadıkça, o hal üzere kalması, deği-şikliğe uğramaması asıldır; ona göre hüküm verilir.
Bilindiği gibi, eşya zamanla değişir, değişikliğe uğrayabi-lir. Her değişmeği bir hâdise meydana getirir. Fakat bir şey'in bulunduğu hal üzere kalması muhakkak, değişime uğraması ise muhtemeldir. Bu bakımdan muhakkak olan hal, muhtemel olan hâle nazaran önde gelir.
Meselâ:
a) Bir şahıs uzun müddet kaybolur; sağ veya ölü olduğuna dair kesin bir bilgi elde edilmezse, - Hanefîlere göre 90 yaşı-nı bitirinceye kadar - onun sağ bulunduğuna hükmedilir ve buna göre mîras ve bâzı hususlar da dikkate alınır.
b) Evin bir kısmı satıldıktan sonra, biri o kısma şerîk (ortak) olduğunu iddia ederek şuf'a talebinde bulunur, müşte-ri de elinde satın aldığı kısım hakkındaki bu iddiayı inkâr ve
red ederse, müşterinin sözü asıl olarak kabûl olunur; şuf'a id-diası ise ancak delil ve huccet ile sübut bulur. Çünkü burada asıl olan satılan kısmında başkasının şüf'adar olmamasıdır ve böylece o, bulunduğu hal üzere kalır.
5. KADIM KADEMİ ÜZERE TERK OLUNUR.
Çünkü bu hususta asıl olan bir şey'i bulunduğu hal üzere bırakmaktır.
Bir şey'in ötedenberi devam edegeldiği hal, onun o hal üze-re meşrûiyetine delil sayılır. Zira bu kaide esas tutulmayacak olursa, birçok tarihi kıymetler bulunduğu hal üzere bırakılma-ma ve böylece asliyetini kaybetme tehlikesiyle başbaşa kalır.
Meselâ:
a) Vakıf olduğu bilinen, fakat vakfiyesi ve vakıf şartı tes-bit edilmiyen bir vakfın gallesi (geliri) ötedenberi nereye sar-fediliyor ve nasıl kullanılıyorsa öylece dokunulmadan devam eder; dokunulmaz.
b) Tarla sahibi ötedenberi tarlasının içinden geçen yol ve-ya suyu kaldırmak istese veya yoldan ve sudan istifade eden-lere mâni' olmak istese, bakılır: Eğer ötedenberi bunun böyle devam edip geldiği isbat edilirse, kademi üzere kalır; tarla sa-hibinin müdahalesi men'edilir.
6. ZARAR KADİM OLMAZ.
Genel olarak zararlı bilinen şeylerin işlenip yapılmasına cevaz verilmez. Bu, hemen hemen her devir ve idare sistemin-de böyledir. Müstesná olarak, böyle bir şey'e müsamaha edil-miş veya yapılırken görülmemişse, umumi kaideyi bozmıyaca-ğından kademine bakılmaksızın kaldırılır.
Meselâ:
a) Birine ait ağaç yola sarkmış, gelip geçenlere zarar veri-yorsa, bu ağaç bir asır önce bile buraya dikildiği isbat edilse bile, kesilir. Cünkü zarar kadîm olamaz.
de ona vermediğini bilmiyor musun? Ona verd Hinde Benim batimda karşılığını bulacağını bi bana su vermedin" der. Kul. "Ya Rabbi, Sen miyor muyun? Ey Ademoğlu, senden su istedim kendisine su vermeni istemişti; sen ise vermedin rebilirdim?" der. Allah. "Falan kulum senden Ona su verseydin Benim katımda mükafatim Alemlerin Rabbi olduğun halde sana nasil su te bulacağını bilmiyor muydun?"
f
Müslim, Birr: 43
***
Adil hâkim
Aişe'den (r.anha) rivayetle:
Adil hâkim Kıyamet Günü hesap için getirili Şiddetli hesapla karşılaşınca şöyle der: "Keşke ik kişi arasında bir hurma için dahi hüküm verme seydim."
Dârekutnî'nin Sünen'inder
***
Sıhhat ve nimetin sorgusu
Ebu Hüreyre (ra) rivayet ediyor:
Kıyamet Günü kula hesabı ilk sorulacak ni şudur: “Biz sana sıhhat vermedik mi? Ve sa kana kana soğuk su içirmedik mi?"
. Sihhatten söz açılsa, tartışmasız herkes öne-, mini itiraf eder. Ne var ki sağlığın kıymetini çoğu insane pek bilmez. Peygamberimiz de bir hadislerinde insanların iki şeyin kıymetini bil-mediklerini anlatırken, bunlardan birinin boş vakit, diğerinin de sıhhat olduğunu bildirmişler-dir. Aydınlık karanlıkla bilindiği gibi sağlığın kıymeti de daha çok hastalanınca anlaşılır. Ama mühim olan hastalanmadan da onun kıymetini bilebilmektir. Yukarıdaki hadiste ilk hesabı sorulacak nimetin sıhhat olduğunun bildirilişi, pek önemsenmeyen bu büyük nimetin değerini bilmeye dikkat çekmek içindir.
Sağlığa dikkat edilmelidir. Çünkü sağlık hayatta herşey için gereklidir. İbadetler, maddî ve manevî her türlü faaliyetler onun sayesinde gerçekleşir. Sağlıktaki bir aksama, diğer görev-lerde de aksamaları netice verir. Sonra sağlıklı bir vücutla yapılan görevler, hasta bir vücutla yapılan görevlerden çok daha üstündür.
el
Her nimetin olduğu bahşedilen sağlık nimeti-nin de hakkını vermek, sorumluluklarını yerine getirmek zorunda olduğumuzu hatırdan çıkar-amamalıyız. Sağlıklı bir vücutla neler yapılmaz ki? Her şeyin en iyi ve en güzelini yapmak eli-mizdedir. İbadetlerimiz, çalışmalarımız en mükemmel seviyeye sağlıkla ulaşır. Bunu yerine
Cüneyd-i Bağdâdî, bir sabah, na-maza gideceği sırada cübbesinin üzerine yatmış, uyuyan bir kedi görmüştü. Onu rahatsız etme-mek için o gün namaza cübbe-siz gitmeyi düşündüyse de, uygun bulmadı. Kediyi rahatsız etmeden, onun yattığı kısmı usulca kesti ve kesik cübbesiyle camiye gitti. Kedi de uykusuna devam etti.
ŞÜMULLÜ TARİFLER
Şükür, Allah Teâlâ'nın lutfetti-ği nimetle O'na âsî olmamak ve o nimeti günaha sermâye etmemektir.
Hayâ, Yüce Mevlâ'nın sayısız nimetlerini görme ve bu nimetler kar-şısında ne kadar kusurlu olduğumuzu fark etme hâlidir.
Sabır, yüzünü ekşitmeden acıyı içmektir.
Belâ ve musîbetlere sabır; âriflerin kandili, dervişlerin dersidir. Ama gafiller bunu idrâk edemezler.
Tasavvuf;
Hakk'ın, seni senliğinde öldürmesi ve kendisi ile ihyâ etmesidir.
Evliyâullâhın büyüklerinden Cüneyd-i Bağdadî Hazretleri, bulunduğu ma-halde birtakım insanların telâş ve merak içerisinde bir yere doğru ko-şuşturduğunu görünce onlara sordu:
-Böyle telâş ve heyecan ile nereye gi-diyorsunuz?"
Onlar;
-Falan yerden bir âlim gelmiş! Allah Teâlâ'nın varlık ve birliğini bin bir delille îzâh ediyormuş! Onun bu delil ve îzahlarından istifa-deye gidiyoruz. İstersen sen de buyur!" dediler.
3
Bunun üzerine Cüneyd Hazretleri, buruk bir tebessümle onlara ba-karak şöyle dedi:
-Gören gözler, işiten kulaklar ve hisseden kalpler için kâinatta sa-yısız ilâhî şahâdet terennümleri ve deliller var. Bizzat Cenâb-ı Hakk'ın kendisi hakkında nice şahâdeti var.
Ey ahâlî!
Bütün bunlara rağmen şüphesi olan varsa, buyursun gitsin! Bizim gönlümüzde gümânın (şüphenin) kırıntısı dahî yoktur."
Nitekim bu mânâyı, mârifet erbâbı şöyle açıklar:
"Cenâb-ı Allah, asla gāib değildir. Ancak bizim beşerî istîdat ve idrâ-kimiz açısından; «Zuhûrunun şiddetinden gäibdir.» denilebilir."
Cüneyd-i Bağdâdî bir gün yolda giderken gökten meleklerin indi-ğini ve yerden bir şeyler kapış-tıklarını gördü. Onlardan birine;
"-Kapıştığınız şey nedir?" diye sordu.
Melek cevap verdi:
"-Bir Allah dostu buradan geçerken iştiyakla bir << Ââh!..» çekti ve gözünden birkaç damla yaş döküldü. Bu vesileyle Cenâb-ı Hakk'ın rahmet ve mağfiretine nâil olalım diye o damlaları kapışıyoruz."
YUVAMDAN BİR KUŞ KAÇMIŞ!
Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri'nin bir talebesi, düştüğü bir zaaf netice-sinde ağır bir günah işler, son derece mahcup olup dergâhtan kaçar.
Aradan bir müddet geçtikten sonra, sohbet arkadaşlarıyla çarşıdan geçmekte olan Cüneyd-i Bağdâdî'nin gözüne bu talebesi ilişiverdi.
Talebe, hocasını fark edip, utancı sebebiyle oradan hızla uzaklaştı. Du-rumu sezen Cüneyd, yanındaki sohbet arkadaşlarına dönüp;
"-Siz gidin, benim yuvamdan bir kuşum kaçmış!" deyip, talebesinin ardınca gitti. Geri dönüp bakan talebe, hocasının kendisini takip etmekte olduğunu görünce, daha da heyecanlandı ve adımlarını sıklaştırdı. Gide gide bir çıkmaz sokağa girdi. Mahcubiyetin verdiği telaşla, gayr-i ihtiyârî başını duvara çarptı. Hocasını karşısında gör-düğünde ise renkten renge girdi ve başını önüne eğdi. Cüneyd;
"-Evlâdım! Nereye gidiyorsun, kimden kaçıyorsun? Bir hocanın talebe-sine yardım ve himmeti asıl böyle zor günlerde ve müşkil zaman-larda olur." dedi ve onu şefkatle alıp dergâha götürdü. Hocasının ayaklarına kapanan talebe, yaptığına pişman olup tevbe etti.
Nitekim deryaların da kendilerine ait bir rengi yoktur. Onlarda görünen renk, semådan aldıkları ışığın farklı yansımalarıdır. Evliyâul-lah'ın durumu da Cenab-ı Hakk'ın esmå tecel-Merinin kendilerindeki farklı tezahürlerinden ibårettir.
Mesela Cenab-ı Hak, bazı veli kulları-nı Şahı Nakşibend gibi månevi tasarruf ve marifetullah'ta eşsiz bir himmet deryası kıl-mış kimini Mecnün gibi aşk çöllerinde do-laştırmış: kimini hayret vådilerinde gezdir-miş, kimini azamet-i ilähiyye karşısında dilsiz kılarak süküt ve häl lisänıyla irşadın şi'riyyeti içinde yaşatmış; kimini Yunus Emre gibi aşk-ı ilähi bülbülü kılmış; kimini de Hazret-i Mevlå-nä gibi, dilinden hikmet incileri dökülen, eşsiz bir mână deryåsı eylemiştir.
Büyük bir Hak dostu olan Ab-dülkadir Geyläni Hazretleri de, her şeyden evvel, älim ve årif bir mürşid-i kamildir. Mīlādi 11 ve 12. asırlarda yaşamış olmasına rağmen, hälisane irşadına Cenab-ı Hakk'ın bugün bile büyük bir tesir bereketi ihsån ettiği müstesnă şahsiyetler-den biridir.
Abdülkadir Geyläni Hazretle-ri'nin Fethu'r-Rabbani adlı eserini büyüklerimiz de okur ve sohbetle-rinde okuturlardı. Bizim de yazıla-rnımızda ve sohbetlerimizde istifade ettiğimiz bu kıymetli eserin bizce en mühim mesajlarından bazılarını şöyle hulāsa edebi-liriz:
İlim son derece lüzumludur, fakat tek ba-şına kafi değildir. Onun muhakkak amel-i så-lihlerle desteklenmesi gerekir. Amel de kafi değildir, onun da riyådan korunup ihlás ile îfāsı zarûridir.
İlmin İrfāna dönüşmesi için nefislerin tezkiye görmesi şarttır. Kişide ne kadar ilim olursa olsun, bir okyanus kadar bile olsa, o okyanusun dahi zehirlenme tehlikesi vardır. Nitekim bu zehirlenmeyi Kärun'da, Bel'am bin ALTENOLLIN
Bâūra'da görüyoruz. Her ikisi de sälih birer b iken, nefislerine meyletmeleri onlan zehirledi
Demek ki her bir mu'min, kendi nefsinin serrinden kendisini korumak zorundadır. Yari nefis tezkiyesi en mühim ve öncelikli mesele dir. Nitekim bir hadis-i şerifte de;
"(Hakiki) mücahid, nefsine karşı cihad eden kimsedir." buyrulmuştur. (Tirmizi, Fedalus Cihad, 2/1621; Ahmed, VI, 20)
Yine Abdülkadir Gevläni Hazretlerinin "tevhid" üzerinde çokça durduğunu görüyoruz Hakikaten akäid, dinin en hassas noktasıdır Çünkü tevhid inancının ortaklığa aslā taham mülü yoktur. Akäid hiçbir şekilde taviz kabul etmez.
Her mü'min, İslam'ın izzet haysiyet ve vakârını korumak zo rundadır. Bunun için dalaletteki lere benzemekten, küfür ve gaf-let ehliyle ülfetten kaçınmalıdır. Salih ve sadıklarla beraber olup onlardan månen istifadeye gay ret göstermelidir.
Mü'min, her türlü imtihan
da îmâna sadākatle bağlı kal malı, kendisi hakkındaki ilähi takdire rıza göstermeli, Allah'tan başkasına muhtaçlık duymama lı, fänīlerden müstağni kalmalı, âhiret endişesini dâima dünya endişelerinden önde tutmalıdır. Dünyaya karşı kalben zühd ve riyazat halinde yaşamalıdır. Gaflet ve mäläyäniden sakınma lıdır. Her ahvålde Kur'ân ve Sünnet'e ittibå etmelidir. Haramlardan, ateşten kaçar gibi kaçmalı, helâlden kazanıp helal lokma ile g dalanmalıdır. Cimrilikten sakınmalı, cömert ve fedakâr olmalıdır. İsraf ve güç gösterisinden uzak durmalı, sade ve mütevazı yaşamayı ter cih etmelidir.
Yine mü'min, vaktin kıymetini çok iyi idrak etmeli, ecel gelip çatmadan tevbe edip halini släha yönelmeli, ömrünün kalan kısmını mu hakkak sälih amellerle ihya etmeye çalışma lıdır.
Yemek yediğinde veya bir şey içtiğinde şöyle de: Bismillâhi ve billâhillezî lâ yedurru ma'asmihî şey'ün fil ardı ve lâ fissemâi yâ Hayyu ya Kayyûm." Böyle söylersen o yiyecek veya içecekten sana bir hastalık gelmez. Hatta içinde zehir bile olsa. Ravi: Hz. Enes (r.a.) Sayfa: 35 / No: 8 Ramuz El-Ehadis
"Güç" kurulu düzenin sahipleri ve düzenin sürdürülmesi taraftarlarını, "Değer" ise, Hz. Peygamberi ve insanlık projesini içermektedir. Hz. Peygamber'in değer merkezli oluşturmaya çalıştığı toplumsal yapı, etrafa yaydığı olumlu sinerji ile birlikte çekim merkezi haline dönüşmüş, "insanlar bölük bölük" değer merkezli anlayışa iltihak etmeye başlamışlardır. Ancak "her nefis ölümü tadacaktır" prensibi doğrultusunda hayata veda eden Hz. Peygamber'den sonra güç, değer karşısında kaybettiği otoritesini yeniden kazanma yolunda, küllerinden dirilme çabası içine girmiştirl
b) Bir evin lâğım veya mutfak suyu sokağa açıktan akıyor; gelip geçenlere zarar veriyor, komşuların sıhhatını bozuyorsa, ev yapıldı yapılalı bu suyun sokağa aktığı isbat edilse bile, der-hal kaldırılır.
7. BERAAT-İ ZİMMET ASILDIR.
Suç sonradan işlenir. İnsan önce suçlu değildir; sonra bir sebeb ve fiilden dolayı suçlu olabilir.
Meselâ:
a) Hırsızlık suçu iddiasiyle hâkimin huzuruna çıkarılan kimse hakkında ilk düşünülen husus, hırsız olmamasıdır. Hır-sız olduğu beyyine ile isbat edilmedikçe suçsuz olduğu kanaa-tına varılarak serbest bırakılır. Çünkü berâet-i zimmet asıldır.
b) Bir kimse bir diğerinin malını telef eder de o malın miktarında ihtilafa düşerlerse, mal sahibi iddia ettiği fazlalığı isbat edemediği takdirde, söz, o malı telef edenindir. Yani onun sözü kabul edilip hüküm verilir.
8. ÂRIZÎ SIFATLARDA ASLOLAN ADEMDİR.
Genel olarak sıfat ikiye ayrılır: biri aslî, diğeri ârızî. Asli olan sıfat hayat, bekâret gibi mevsufla birlikte var olan şey-lerdir. Arızî olan sıfat, mevsufla birlikte var olmayıp sonradan ölüm, hastalık, dulluk gibi - ârız olan şeylerdir.
Meselâ:
a) Müdârebe şirketinde kâr sağlanıp sağlanmadığı ihtilaf konusu olursa, ademi (kâr sağlanmadığı) asıl olduğuna göre söz müdâribindir; sermaye sahibi ise kâr sağlandığını isbata muhtaç olur.
b) Ölen kimsenin vârisleri, (meselâ oğulları) babamız şu yerdeki tarlayı, (A) ya, şuuruna sahip olmadığı bir zamanda satmıştır, diye dâvacı olsalar, (A) da bunun aksini (yâni şuuru yerindeyken sattı) iddia etse, beyyine dâvacıya aittir. Çünkü asıl olan şuurlu bir halde satışın yapılmasıdır. Bunama ve gay-ri şuurî hal, hareket ve sözler ârızîdir.
9. BİR ZAMANDA SABİT OLAN ŞEYİN HİLAFINA DELİL OLMADIKÇA BAKASİYLE HÜKMOLUNUR.
Az yukarıda da belirtildiği gibi kadim kıdemi üzere terk alunur. Çünkü bu hususta aslolan, bir sey'i bulunduğu hal üze re bırakmaktır.
Meselá:
a) Bir zamanda bir yerin (A) ye ait olduğu, onun mülkiye-tü altında bulunduğu sabit olduğu takdirde, mülkiyeti izále eder bir hal sübut bulmadıkça o yerin ötedenberi mülkiyeti altında bulunduran (A) ya ait olduğuyla hükmolunur.
b) Bir kadının ölen (B)ye våris olduğunu iddia edip dâ-vacı olması halinde bakılır:
Kadın (B) nin nikâhlı karısı ise, onu boşadığına dair bey-yine olmadıkça, iddiası kabul edilip (B) ye varis olacağına hük-medilir.
10. YENİ MEYDANA GELEN BİR OLAYIN HALE (ŞİMDİKİ ZAMANA) EN YAKIN VAKTE İZÁFESİ ASILDIR.
Sonradan meydana gelen bir olayın ne zaman meydana gel-diğinde ihtilaf edilirse, uzak bir zamanda vuku' bulduğu isbat edilmezse, şimdiki zamana en yakın olan vakte izâfe olunarak hükme bağlanır.
Meselâ:
a) Alım-satımda akid yapılırken alıcı için (hiyâr-ı Şart)a (Pişman olma müddeti) yer verilir ve sonra bu akdi alıcı boz-mak ister de hiyar-ı şartın müddetinin bitip bitmediğinde ihti-láfa düşerlerse, fesh zamanı hâle en yakın olan vakte izafe edi-lir ve muhayyer olan alıcıya (ki bunun muayyen müddeti için-de feshettiğini iddia ediyordu) beyyine düşer.
Resülüllah'ın bu tasarrufunun mâna ve maksatları anlayama rufu hakkında tupla daha öncekiler gibi çirkin sözler sarf etmiş yan dar kafalıların bu mensubu da. O'nun (sa) söz konusu Vasar ve böylece si düşüncenin tipik bir örneğini vermiştir. Ne var ki onların bu sığlıklarına rağmen Hz. Peygamber, Hålid b. Velid in teklifini ki benzer durumlarda Hz. Ömer'in benzer tekliflerini de kabul etmemiştir kabul etmemiş ve onlara Müslüman muame lesi yapmıştır. Zira bir örnek şahsiyet olarak Hz. Peygamber in ahlâkında kin değil, affedicilik ve müsamaha osastır.
Mekke'nin fethi sırasında, müşrik olan ve daha önce kendi. lerinden her tür eza cefa ve işkenceyi gördüğü kendi kabilesi Kureyşlilere de Hz. Peygamber şöyle demiştir: "Ey Kureyşliler! Size ne gibi bir muamelede bulunacağımı düşünüyorsunuz? Onlar, "Senden hayırdan başka bir şey beklemeyiz; (zira sen) 1. yi bir kardeş ve iyi bir kardeşin oğlusun!" dediler. Bunun üze rine Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:
"Ben sizin için, Yûsuf'un (a.s.) kardeşleri hakkındaki sözünü söyleyeceğim: Size bir kızgınlık ve kınama yoktur! Serbest ve hür kimseler olarak gidin.
Resûlüllah (s.a.), bu gibi insanları affederek, onlar nezdinde yeni bir sayfa açmış, böylece ashâbına da, kin ve kızgınlıkları nı bastırmalarını öğretmiştir. Zira ahlakı bir değer olarak ame-le dönüştürmek isteyen kişi, başkalarına galebe çalmaya kal-kışmadan önce nefsinin menfi telkinlerini kontrol etmelidir.
Bediüzzaman ve Ahlak-Amel Bütünlüğü
Yukarıda Kur'an ve Sünnet ışığında ele almaya çalıştığımız ahlak-edep-amel ve medeni davranış bütünlüğü konusuna Be-diüzzaman'ın yaklaşımı da tamamen Kur'an ve Sünnet pers-pektifindedir. Zira genel olarak değerlendirildiğinde Bediüzza-man'a göre ahlakın esasları esasen Kur'an ve Sünnet'te belir-lenmiş ve Hz. Peygamber'in şahsında vücut bulmuştur.
Şu halde Bediüzzaman'a göre Kur'an'ın tebliğcisi Hz. Pey-gamber bu ahlâka insanları davet etmiştir. Hz. Peygamber'in ahlâkı Kur'an'dan ibarettir. Bu yukarıda naklettiğimiz Hz. Ai-şe'nin "Onun ahlakı Kur'an'dan ibarettir" sözünün ifadesidir Bediüzzaman'a göre O'nun bu ahlâkı insanlara olan davranış ve
30. Bu rivayeti İbn Hişâm Siresinde (bk. 11. 274) ve İbnü'l-Ceval, İbn Ebid-Dünya ta rikiyla el-Vefdanda zikretmiştir. Ancak Iraki'nin İhyanın hadislerinin tahricinde de belirttiği üzere, bu rivayet zayıftır
muamelelerinde ortaya çıkmıştır. O güzel ahlakın tamamını şahsında cem etmiştir. Onun ahlâkı en yüce mertebede, sıfat-ları da en yüksek derecededir. O bütün mahlukatın kemalinin misali, güzel ahlâkının temsilcisi ve onun 'üsve-i hasene'sidir. Bediüzzaman bunu şöyle ifade eder:
"Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın Kur'ân'dan sonra en büyük mucizesi kendi zâtıdır. Yani, onda içtima etmiş ahlâk-1 aliyedir ki, her bir haslette en yüksek tabakada olduğuna, dost ve düşman ittifak ediyorlar. Hatta şecaat kahramanı Haz-ret-i Ali, mükerreren diyordu: "Harbin dehşetlendiği vakit, biz Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın arkasına iltica edip ta-hassun ediyorduk." Ve hâkeza, bütün ahlâk-ı hamîdede en yük-sek ve yetişilmeyecek bir dereceye mâlikti. Şu mucize-i ekberi Allâme-i Mağrib Kadı İyaz'ın Şifa-i Şerifine havale ediyoruz. Elhak, o zat, o mucize-i ahlâk-ı hamîdeyi pek güzel beyan edip ispat etmiştir. "32
Bediüzzaman'ın hayatı ve fikirleri tetkik edildiğinde hayatı-nın her karesinde ve her bir fikrinde esasen Kur'an'ın ve dola-yısıyla Resûlüllah'ın (s.a.) ahlâkının yansımaları görülür. Kendi-sindeki bu ahlâkî vasıflardan söz edildiğinde ise o, bunların kendisine ait olmadığını, bilakis Kur'an'a ait olduğunu belirt-mektedir. Bu ise ayrıca üzerinde durulması gereken başlı başı-na üstün bir ahlâkî özellik yani tevâzudur. Kaldı ki Kur'an'ı reh-ber edinmenin asıl anlamı da budur. Zira O'nun düşüncesinin i-ki ana kaynağı vardır: Kur'ân-ı Kerîm ve Kur'an'ın tatbiki olma-sı hasebiyle Hz. Peygamber'in sünneti ve sîreti. Bu ikincisi, e-sasen Kur'an ahlâkının amele (amel-i salihe) değerin davranı-şa, fikrin aksiyona dönüşmesi, ahlâkın amelle bütünleşmesidir.
Bu açıdan bakılırsa Bediüzzaman'ın nazarında Hz. Peygam-ber, bütün insanlık için "medenî davranış modelleri" sunmuş-tur. Allah'tan aldığı mesajların gereğini önce kendi hayatında yaşamış ve böylece ümmetine ve bütün insanlığa örnek olmuş-tur. Bu itibarladır ki, Bediüzzaman da yaşamadığı yani ahlâk ve amel haline getirmediği hiç bir şeyi eserlerine yazmamıştır. E-serlerinde yazdıkları bizzat hayatında tatbik edip amel ettikle-ridir. Bu açıdan O, Kur'an ve Sünnet ahlâkını hayatında ve e-serlerinde yansıtmış ve böylece özü-sözü bir, değer ve davranı-şı mutâbık bir alim prototipi çizmiştir. Mesela, İhlas Risale-sinde Bediüzzaman, ahlakın ve ahlakiliğin en yüksek mertebe-
31. Mektubat, 19. Mektup, Envar Neşriyat, İstanbul 2003, s. 212.
32. Mektubat, 19. Mektup, Envar Neşriyat, İstanbul 2003, s. 179.
"Bir bedevi Resulullah (sav)'in karşısına çıkıp devesinin yularından tuttu ve şöyle dedi:
söyle. Bana cennete yaklaştırıp cehennemden uzaklaştıracak bir amel
Resulullah (sav) buyurdu ki:
Yalnızca Allah'a ibadet edecek ona hiçbir şeyi ortak koşmaya-caksın, namazı dosdoğru kılıp, zekâtı vereceksin, akraba ve komşularınla iyi ilişki kuracaksın."
Abdullah b. Ebi Evfa anlatıyor:
Bir arefe gününün akşamı Resulullah (sav)'inle birlikte oturuyorduk.
Resulullah (sav) şöyle buyurdu:
"Akrabaları ile ilişkisini kesen varsa benimle oturmasın. Buradan kalkıp, gitsin." Kimse kalkmadı, ancak arkalarda oturan biri kalkıp gitti. Kısa bir süre sonra da geri döndü.
Resulullah (sav) ona sordu:
Buradakilerden kimse yerinden kalkmadı. Sen niye kalkıp gittin?
Uzun zamandır kendisiyle gidip gelmediğim bir teyzem vardı. Söylediklerini duyunca kalkıp onu ziyarete gittim.
Teyzem bana dedi ki:
Sen buralara pek gelmezdin ne oldu, niye geldin?
Ona, senin söylediklerini anlattım. Bunun üzerine Allah'ın bağış-laması için birbirimize dua ettik ve geri döndüm.
Bunları dinleyen Resulullah (sav) şöyle buyurdu:
"İyi etmişsin. Otur. Bilesiniz ki, içlerinde akrabalarıyla ilişkisini ke-sen birinin bulunduğu bir topluluğa rahmet inmez."
Fakih diyor ki:
Bu haber akrabalarla ilişkiyi kesmenin büyük günahlardan olduğunu gösterir. Çünkü hem bu kişi hem de onun meclisinde bulunanlar Allah'ın rahmetinden mahrum oluyorlar.
O halde bir Müslüman'ın yapması gereken; akrabalarıyla ilişkisi iyi değilse bundan tövbe edip, bağışlanması için Allah'a yalvarması ve bozuk olan ilişkilerini düzeltmesidir.
Çünkü Resulullah (sav)'in bir önceki hadiste akraba ziyaretinin kişiyi cennete yaklaştırıp, cehennemden uzaklaştıracağını beyan etmiştir.
tur. Akraba ziyaretinden daha çabuk sevap verilen hiçbir davranış yok-
Yine Allah'ın ahiretteki cezasından bir şey eksiltmeksizin dünyada cezasını peşin olarak vereceği iki davranış vardır.
tir." Bunlar: "Meşru devlete başkaldırmak ve akraba ziyaretini kesmek-
Amr b. Şuayb babasından o da dedesinden naklen şunu anlattı:
Bir adam Resulullah (sav)'e gelip:
- Benim akrabalarım var. Ben kendilerini ziyaret ediyorum ama on-lar beni ziyaret etmiyorlar. Bana haksızlık yapıyorlar ben affediyorum. Ben onlara iyilik ediyorum onlar bana kötülük yapıyorlar. Ben de onlara aynı şekilde karşılık verebilir miyim? dedi. Resulullah (sav):
Hayır! Böyle yaptığın takdirde aranızda fark kalmaz. Sen doğru olanı yap ve onları ziyarete devam et. Çünkü böyle yaptığın sürece Al-lah'ın sana yardımı devam edecektir."
( الجواب ) عالم اسلامده كوروش خرير انجم او نارك بوز ولمن طبيعة ارندن نفسم بين قطر ترند تعض التحن وهذا انكرندن نشئت وانتشار انتشدر بوقته او نارك آرزو و اقتدار لريله باید قاری ضدع و جولدن مجری دکور چونکه او نارك ما الذى جناب مصر معمر زنان جماعت مانه با پیلان بر معاملہ در الله او معامله عالمدر مغمر نشانه ده و هي الله واققدر جماعت مسا منجوده ایمانی پر شدن ذه سنده وکی لر تتراندون للى قالامان. دعمك او نارك عالم اسلام دور د قاری بالطه، دو نوب کندی با شیرینی پارچه ام شد. چون که آلدانان ، جماعت مسلمین دیلدر انجم الدانان الدا تاندر
( وَمَا يَشْعُرُونَ ) يعني او نار، يا د قارى حيله نك نفرين راجع اولد يغني حس انته يولي بوفد لکه او زارن جهالتی اعلامه اید یور. چونکه عقلا ده د درلی. چونکه او دارن بوایشی عقلا ایشی دیگلدر وكذا، جوان صنفنه ده بگره میورلد چونکه حیوانار فر لی اولان شیاری حس ابتد کاری زمان چکينير لي ديمك بونار، حس حیوانید ن ده محرومد ولی اویله ایسه بونای اختیار کری و شعور لری
اولمايان جمادات نو عنه داخلد ولى.
( في قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ ) بو جمله نك ما قبليله وجه ارتباطی: وقتا که اونلی، شعور حسنی استخدام محاکمه عطیه ایله عمل ایتبدیلی آنگلا شیلد یکه رو ها رنده بر معرض واردر. ولا اقل اونك فر لى بر مرض اولد يغني بيلم الرى لازمدركه، او مرضون صادر اولان حكماده اعتماد اتیجه سینار. چونکه او مرض حقیقتهاری تغییر ایت اله آجی بی الامی، چرکینی کوزل کوسترون شاننده در.
ظرفیتی افتاده ايدن (في) كلمه سندن اهلا شباير كه، او نارك مرضاري قلبك سطحنده دیلدر آنجه قلبه ملکوتنده، یعنی ایج بوزنده کائن بر مرصدر.
(قلب) عنوانند نه آهلا يا ایر که قلبك سطحنده بولونان به خسته که بتونه اعمال بد نیه یی ساکنندید او غراندیغی کی قلبك اسم بوزی ده نو قالبدان ایچ روزی ده نظامه ایله خسه لاندینی زمانه، افعال روحیه تماماً استقامت اوزرینه حرکت ایده من چون که حياتك محوری و ماکینه ی آنجه قلبدر.
Elcevab: Ålem-i İslamda görünen zararlar, ancak onların bozulmuş tabiatlarından, tefessüh etmiş fıtratlarından, taaffun etmis vicdanlarından nes'et ve intisar etmiştir.
Yoksa onların arzu ve ihtiyarlarıyla yaptıkları huda' ve hilelerin neticesi değildir. Çünki onların hileleri Cenab-ı Hakk'a, Peygamber-i Zisan'a (am), cemaat-i müslimine yapılan bir muameledir, Allah, o muameleye älimdir. Peygam ber-i Zişan da (a) vahiy ile vakıftır. Cemaat-i müslimince d imâni bir şiddet-i zekā sayesinde, o gibi hileler tesettür edip gizli kalamaz. Demek onların älem-i İslama vurdukları balta, dönüp kendi başlarını parçalamıştır. Çünki aldanan, cemaat-i müslimin değildir. Ancak aldanan aldatandır.
وَمَا يَشْعُرُونَ Yani onlar, yaptıkları hilenin nefislerine
râci olduğunu hissetmiyorlar. Bu fezleke onların cehaletini i'lân ediyor. Çünki ukalådan değildirler. Çünki onların bu işi ukala işi değildir. Ve kezá, hayvan sınıfına da benzemiyorlar. Çünki hayvanlar zararlı olan şeyleri hissettikleri zaman çekinirler. Demek bunlar, hiss-i hayvaniden de mahrumdurlar. Öyle ise bunlar, ihtiyârları ve şuúrları olmayan cemâdât nev'ine dâhildirler.
في تلوييه ترس Bu cümlenin makabliyle vech-i irtibatı: Vaktā ki onlar, şuûr hissini istihdam ederek muhakeme-i akliye ile amel etmediler. Anlaşıldı ki, ruhlarında bir maraz vardır. Ve läakal onun zararlı bir maraz olduğunu bilmeleri lâzımdır ki, o marazdan sådır olan hükümlere i'timåd etmesinler. Çünki o maraz. hakikatleri tağyîr etmekle acıyı
tatlı, çirkini güzel göstermek şânındadır.
Zarfiyeti ifade eden (3) kelimesinden anlaşılır ki, onların marazları kalbin sathında değildir. Ancak kalbin melekûtünde, yani içyüzünde káin bir marazdır.
) قلب ( ünvanından anlaşılır ki, kalbin sathında bulunan bir hastalık, bütün a'mâl-i bedeniyeyi sekteye uğrattığı gibi; kalbin içyüzü de nifåk ile hastalandığı zaman, efâl-i rûhiye tamamen istikamet üzerine hareket edemez. Çünki hayatın mihveri ve makinesi ancak kalbdir.
Kur'ân, Tabiatın ezell inåyet ile insana bahş ettiği Bemavi kitap ların en güzelidir,
Beşerin refahı nokta-i nazarından Kur'ânın beyanları, Yunan felsefesinin ifadelerinden çok yüksektir.
Kur'ân, arz ve semânın Hâlıkına hamd'ü şükrle doludur.
Kur'ânın her kelimesi, her şeyi yaratan ve her şeyi tapdığı kabi liyete göre sevk ve irşad eden yüce Varlığın azametinde mündemic. tir.
Edebiyat ile ilgililer için Kur'ân, bir kitab-ı edeb'dir. Lisan mutahassisları için Kur'ân, bir hazine-i elfazdır
Şairler İçin Kur'ân, bir menba-1 åhenktir.
Bundan başka, bu kitap, hukuki hükümler namına bir Muhit-s maåriftir.
Dâvud'un zamanından Jon Talmos'un devrine kadar gönderilen kitapların hiç biri, Kur'ânın Ayetlerile muvaffakıyetli bir şekilde ra-kabet edememiştir.
Bundan dolayıdır ki: Müslümanların yüksek sınıfları, hayatın hakikatlarını kavramak nokta-i nazarından ne kadar aydınlanırlar. sa, o derece Kur'ânla ilgileniyor ve ona o derece tâzim ve saygı gös teriyor.
İslâm muharirleri, Kur'ân Ayetlerini iktibas ile yazılarını süs lerler ve o Ayetlerden mülhem olurlar.
Müslümanlar, tahsil ve terbiye itibarile yükseldikçe, fikirlerini o nisbette Kur'âna istinad ettiriyorlar..>
Kur'ân Akaid ve Ahlakın İnsanlara Hidayet ve Hayatta Muvaffakıyet Sağlayan Esaslarım Mükemmel Bir Mecellesidir:
(Inglizce-Arapca, Arapca-Inglizce) lügatların Müellifi Dr. Stein-gas şöyle der:
«Kur'ân, Akaid ve Ahlâkın, insanlara hidayet ve hayatta muvaf-fakıyet sağlayan esasların mükemmel bir Mecellesidir.
Zaman ve mekân itibarile birbirlerinden uzak, fikri inkişafları ba-kımından da, birbirlerinden çok farklı olan insanlara hårikulåde bir hassasiyet bahş eden, muhalefeti hayra ve İyiliğe çeviren Kur'ân, na-sıl en hayretlere şâyân bir kitap olarak kabul edilmeğe lâyıksa, be-şerin mukadderâtile uğraşan bilginler için de, üzerinde o derece du-rulmağa, incelenmeğe lâyık ve yararlı bir konudur.»
rinde diyor ki: Ingilterenin en tanınmış ve en büyük Tarihcilerinden Edward Gibbon (Roma Imparatorluğunun inhitâtı ve Çöküşü
223
) ünvanlı ese-«Ganj nehirile Atlas okyanusu arasındaki memleketler, Kur'ân'ı bir Kanon-l Essi ve tegril hayatın ruhu
olarak tanımıştı. Kur'anın nazarında satvetli bir Hükümdarla zavallı bir fakir arasında fark yoktur,
Bu gibi esaslar üzerinde öyle bir teşri vücude gelmiştir ki, dün-yada bir naziri yoktur.»
Kur'ânın En Saf ve En Temiz Tevhidi Öğretmesi:
Dr. Gustave Le Bon der ki:
Dünyanın bütün dinleri içinde Müslümanlık, Kur'ân ile en såf ve en temiz tevhid'i öğretmekle temâyüz eder.»
Kur'ân Yüksek Ahlâk Öğretir :
Mtr. Arnold şöyle der:
«Ahd-1 Kadim ile Ahd-1 Cedid'den Yahudiler vasıtasile öğrendi-ğimiz dersler, bizi mahlükata hürmet ve muhabbetle muâmeleyi emr ediyor.
Halbuki, Kur'ân, insanlara mükemmel bir terbiye verdikten baş-ka, onlara hususi hayatlarında ahlâklı, âlicenab, hayır sever, cesûr ve şeci olmayı ve bütün Müslümanları sevmeyi öğretmektedir.»
İmanın Hakiki Kitabı, Fikre İtmi'nan Veren Kitap:
Hindli Dini Lider Baba Nanak şöyle der:
«Hakikat-ı halde, imanın hakiki kitabı, fikre itminan veren kitap, ancak Kur'andır.>>>>
Kur'ân Temiz ve Afif Bir Hayatı Sağlayacak Mâkul ve Mantıki Emirleri Muhtevidir:
İngilizce Popular Encyclopeadia = Halk Ansiplopedisi'nde şöyle denir:
« Arapcaya göre Kur'ân, son derece beliğdir.
Gerçekten de, Kur'ânın bedâyi-i edebiyyesi eşsizdir.
Icarat hakkında olup bir mukaddime ile sekiz bâbı şâmildir.
Mukaddime
İcâreye müteallik olan ıstılahat beyanındadır.
MADDE 404 Ücret; kira yani bedel-i menfaat ve icar kiraya ver-mek ve isticar kira ile tutmak demektir.
MADDE 405 İcâre, lugat-ı Arabda ücret mânasınadır. Fakat icar mânasında dahi istimal olunmuştur. Istilah-ı fukahada menfaat-malûmeyi ivaz-ı malúm mukabelesinde bey etmek demektir.
MADDE 406 Icare-i lâzime, hiyar-ı şart ve hıyar-ı ayb ve hıyar-1 rü'yetten âri olan icare-i sahihadır ki tarafeynden birisi bila özr bunu feshedemez.
MADDE 407 Icare-i münecceze, vakt-ı akidden itibaren icardır.
MADDE 408 İcare-i muzâfe, gelecek bir vakt-i muayyenden iti-baren icardır.
Meselâ, gelecek filan ayın ibtidasından itibaren bir hane bu kadar müddet için şu kadar kuruşa icar olunsa icare-i muzafe ola-rak mün'akid olur.
MADDE 409 Acir, icareye veren kimsedir. Zamm-1 mîm ile mü-kârî ve kesr-i cim ile mucir dahi denilir.
MADDE 410 Müstecir, kesr-i cim ile isticar eden kimsedir.
Me'cur, kiraya verilen şeydir. Cimlerin fethiyle mû-MADDE 411 cer ve müstecer dahi denilir.
MADDE 412 diği ameli ifa için müstecir tarafından kendisine teslim olunan mal-Müste'cer-un fih, ecirin akd-i icare ile iltizam eyle-
dr. Elbise dikmek üzere terziye verilen kumaş ve naki için hamala verilen hamûle gibi,
MADDE 413 Ecir, nefsini kiraya veren kimsedir,
MADDE 414 ücretdir, Ecr-i misl, biğaraz chl-i vukůfun takdir ettikleri
MADDE 415 Ecr-i müsemma, hin-i akidde zikr ve tâyin olunan leretdir.
MADDE 416 - Zamân, bir şey'in misliyattan ise mislini ve kayemiy-yatdan ise kıymetini vermekdir.
MADDE 417 Muaddün-lil'istiğlal, kiraya verilmek üzere Pdad ve tayin olunmuş şeydir ki filasıl kiraya verilmek üzere yapılmış ya ahnmış han ve hane ve hamam ve dükkân gibi akarat ile kira ara-bası ve kira beygiri misillû şeylerdir. Ve bir şey'in alelitevali üç sene icar olunması muadd-ün-lil istiğlal olduğuna delildir. Ve bir kimse nefsi için yaptırmış olduğu bir şeyin muadd-ün-lil istiğlal olduğunu nasa ihbar ve ilâm ile muadd-ün-lil istiğlal olur.
MADDE 418 Müsterzi ücret ile süt ana tutan kimsedir.
MADDE 419 Muhayee, taksim-i menâfi'den ibaretdir.
Meselâ, bir hanede müşterek olan iki kimse bir sene biri ve diğer sene diğeri münavebeten intifa' etmek üzere karar verilmek gibi.
BAB-I EVVEL
Zavabıt-ı umumiye beyanındadır.
MADDE 420 Icarede ma'kûdünaleyh menfaatdir.
MADDE 421 Ma'kûdünaleyh itibariyle icare iki nevidir.
Nev-i evvel menafi-i a'yân üzerine varid olan akd-ı icare olup icar olunan şeye aynı me'cur ve ayn-ı müstecir dahi denilir. Ve işbu nev-i evvel üç kısma taksim olunur:
Kısmı-1 evvel icare-i akardır; hane ve arazi icarı gibi,
Kısm-ı sani icare-i urûzdur; elbise ve evâni icarı gibi,
Kısm- salis icare-i hayvandır.
Nev-i sâni amel üzerine varid olan akd- icare olup bunda me'-cûra ecir denilir; ücretle amele ve hademe tutmak gibi.
Hiref ve sanayi eshabım isticar etmek dahi bu kabildendir ki, mesela, kumaş terziden olmak üzere elbise kestirmek istisna' ol-
8) «Her kim, ramazan orucunu- inanarak ve sevabını- Al-lah'tan bilerek tutarsa; geçmiş günahları bağışlanır..>>
Harf sırasına göre tertib edilen bölümde geçen 1223 numaralı Hadis-1 Şerifin aynıdır. Yalnız burada ravi EBU HÜREYRE'dir.. Menkibesi, 5 Hadis-i Şerifte..
ehven-üş şer (ehven-i şer أهون الشر : kötüler arasında daha az zararlısı, daha az kötüsü
elmme الله : imamlar: 1.ictihad ve öncüleri olan din alimleri 2.halifelik sıfatı bu-lunan zatlar 3.müslümanların devlet başkan-ları 4.cemaata namaz kıldıran kimseler
elmme-i Al-I Beyt انتة آل بيت : Al-i Beyt'ten len imamlar, Hz. Peygamber'in (a.s.m.) barek soyundan gelen ve İsláma ve Hz. Pey-gamber'in sünnetine sahip çıkan ve manevi önderlik yapan zatlar
mü-
elmme-i alisan أئمة عاليشان : şanı yüce imamlar, Hz. Alinin (ra) soyundan gelen Cäfer-i Sadık Zeynel Abidin veya İmam-ı Azam, İmam Şafi gibi büyük imamlar
elmme-i Ehl-i Beyt أئمة أهل بيت : )bak. eimme-i Ali Beyt)
eimme-i erbaa ائمة أربعة : dort imam, dört büyük mezhebin imamları: 1. İmam-ı Azam Ebu Hanife: 2.İmam-ı Şafit 3.İmam-ı Malik 4. İmam-ı Ahmed İbn-i Hanbel (r.a.)
eimme-i hadis أئمة حديث : hadis imamları ru hadisleri toplayıp kitap haline getire bü-yük hadis âlimleri (bak. ehl-i kütüb-ü sahiha)
eimme-i isna aşer أئمة إثنا عشر : oniki imam, Hz. Ali, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin ve bunların so-yundan gelen, İslâma ve sünnete sahip çıkan, månevi önderlik yapan oniki imam: 1.Hz. Ali 2.Hz. Hasan 3.Hz. Hüseyin 4.Hz. Zeynel-A-bidin Ali 5.Ebu Câfer Muhammed 6. Cafer-es Sadık 7. Mūsa el-Kazım 8. Ali Rıza(Ali er-Ri-za) 9. Muhammed Cevad 10. Ali el-Naki el Hadi 11.Hasan el. Askeri 12.Muhammed Mehdi (kayıp imam) (Şiilere göre on ikinci imam hâlâ gelmemiştir, kıyamete yakın Meh-di ve kurtarıcı olarak gelecektir)
eimme-i müctehidin أئمة مجتهدين : müctehid
imamları, başta dört mezhep imamı olmak üzere büyük müctehid älimler (bak. eimme-i erbaa, ictihad, müctehid)
eimme-i verese أئمة ورثه : Hz. Peygamber'in )a.s.m.) mânevi vårisi olan, Kur'an'a ve Hz. Peygamber'in (a.s.m.) sünnetine sahip çıkan imamlar, mânavi önderlik yapan zätlar
ejder (ejderha ( اژدر : büyük yılan canavar; ma-sallarda geçen hirkaç başlı, kanatlı ve ağzın-
dan alev fışkıran, yılana benzer canavar
kabir اکابر : en buyükler, en önde gelenler
ekabir-i sahabe أكابر صحابه : sahabenin en b yükleri (bak. sahabe)
kalekalahan az, çok küçuk, çok az sayıda olan,
mezhepealikali
zinazo en küçük
ekall-i zalim أقل ظالم : zalim olan çok küçük grup, zalim azınlık
ekalliyet 1 : اقلیت azınlık, bir ülkede din ve mil geliyet bakımından azınlık durumunda olanlar
2 azınlık olan, az sayıda olan
ekalliyet-i müsrife اقلیت مسرفه : savurgan ve aşırılığa giden az sayıdaki insanlar, gereksiz
harcamalar yapan azınlıktakiler ekarib اقارب : akrabalar, yakınlar
ber en byük
ekber-ül kebair أكبر الكبائر : büyük günahların en büyüğu
ekdar أكدار : kederler, üzünltüler
ekl أكل : yemek yeme
eklü sürb أكل وشرب : yeme ve içme
ekl ve sürb اکل و شرب : yeme ve içme
deme : en mükemmel, en olgun; en kå mil; en kusursuz, en üstün
ekmel-i āhirzaman أكمل آخر زمان : son zamanla rın månevi bakımdan en olgun olan zâtı
ekmel-i enbiya أكمل أنبياء peygamberlerin en
mükemmeli, en üstünü (Hz. Muhammed
asm)
ekmel-i zevil hayat أكمل ذرى الحيات : can sahibi varlıklar içinde en mükemmel olanı, en üstün olanı
ekmelül halk أكمل الخلق : yaratılmışların, en kusursuzu, en üstünü (Hz. Muhammed asm)
ekmel-ür rusül أكمل الرسل : resullerin (peygam-berlerin) en üstünü (Hz. Muhammed asm)
219 ekmelü't-tahiyyat مل التحياتilekle-rin en iyisi (aleyhi ckmelü'ttahiyyat ve aley hisselâtü vesselâm): en iyi dua ve dilekler O'na ve rahmet dualarının ve selamların da en iyisi O'na, (Hz. Muhammed'e (a.s.m.) ol-sun)
ekrad أكراد : Kürdler
kremأكرم : Len kerim, en cömert, cok co-mert; en çok bağış sahibi2.en şerefli 3.en mü-barek 4.en büyük, en üstün, en değerli
Ekrem Enbiya peygamberlerin en büyüğü (Hz. Muhammed a. s. m.)
kem-halkاکرم خ yaratılmış varlıkların en şereflisi en üstünü (insan)
Ekrem-ül Ekremin أكرم الأكرمين : comertlerin en comerti; yücelerin yücesi (Cenab-ı Hak c. c.)
ekremin أكرمين : ekrem olanlar (bak. ekrem(
ekser 1 : أكثر.çoğu 2.en çok, en çoğu, en fazla
elser-i enbiya أكثر أنبياء : peygamberlerin çoğu
ekser-i hükema أكثر حكماء : filozoflar, düşu nürler, tabiat bilginlerinin çoğu
ekseri mahbusin أكثر محبوسين : hapse girenle-
rin pek çoğu
elser-i meratib أكثر مراتب : )gelişmede) derece ler ve basamakların pek çoğu
ekseri mutlak (a( اکثر مطلق : yarıdan fazlası büyük çoğunluk
elserce أكثرجه : coğunlukça
ekserin أكثرين : büyük çoğunluklar
elserini avam أكثرين عوام : halk çoğunlukları, halk çoğunluğu
ekseriya أكثريا : cok defa, sık sık, çok zaman
ekseriyet أكثريت : çoğunluk, çokluk
ekseriyet-i azami اکثریت اعظمی : en büyük ço-
ğunluk
elseriyet-i azime اكثريت عظیمه : büyük çoğun luk, çok büyük çoğunluk
ekseriyet-i masum أكثريت معصوم : masumların (suçsuz ve günahsızların) çoğunluğu
ekseriyet-i mutlaka اكثريت مطلقه : büyük çoğun-luk
ekseriyetçe أكثر يتجه : çoğunlukça, çoğunluğa göre
ekseriyetle أكثريتله : çok defa, çoklukla, çoğun-lukça
el-Ayet-ül Kübra الآية الكبرى : "büyük delil" må-nasına gelen bir risalenin (kücük kitabın) adı
el-azametü lillah العظمة الله : "büyüklük Allah'a (c.c.) mahsustur" mânasında söylenen bir söz
el-azametu lillah ve-l-minnetüleh العظمة الله
والمنة له : büyüklük Allah'a(c.c.) mahsustur ve ancak O'na minnet edilir, ancak O'na hamd ve şükür borcumuz vardır
azizlaziz (el : aziz, sevgiye
layık, sevgi-li, muhterem, saygıdeğer (örnek: eyyühel-a-ziz!: ey sevgili ve saygıdeğer dost ve okuyu-cu!(
el-Aziz العزيز : Allah'ın (c.c.) Kur'an'da ve ha-diste geçen mübarek isimlerinden biri. Son-suz güç, üstünlük ve şeref sahibi mânâsına gelir. Kur'an'da bu isim tek başına geçmez. "el-Alim", "el-Hamid", "er-Rahim", "el-Hakim", "el-Kavi", "el-Muktedir", "el-Gafür", "el-Gaffar", "el-Vehhab", "Zü-ntikam" isim-leriyle birlikte kullanılmıştır. (Bak. Kur'an, 6: 96, 14: 1, 26: 217, 3: 4, 5: 95, 14:47, 39:37(
el-Aziz-ül Hakim العزيز الحكيم : her isi hikmetle yapan ve sonsuz yüce ve güçlü olan (Allah c.c.)
el-Bakara البقرة: Kur'an'ın 2.sûresi
el-Baki الباقي : varlığı ebedi ve sonsuz olan (Allah c.c.)
el-bugzu fillah البعض فى الله : Allah (cc.) için buğ-zetmek (nefret etmek, düşman olmak)
el-cennetü hakkun الجنة حق : cennet haktır (gerçektir.)
el-cevab (elcevab الجواب: cevap sorunun karşılığı
el-Ehram Ceridesi الأهرام جريده سي: Mısır'da El-Ehram (Piramit) adlı gazete
getirmemek ise şüphesiz insane büyük soru luluklar yükler.
Hesabı sorulacak ilk şeylerden biri de ka kana içilen soğuk sudur. Bir çoğumuzun bo nimetinin büyüklüğü, bilhassa susayınca anl ğu sebebiyle pek değerini bilemediğimiz lara bedeldir. Bu kadar değerli bir nimetin, s lır. O anda verilen bir bardak soğuk su, dün rü yerine getirilip getirilmediğinin hesabı sor caktır. Getirilmemişse cezası ağır olacaktır.
***
Zalim ile mazlumun hesaplaşması
Enes'den (ra) rivayetle:
Kul ile Cennet arasında yedi sarp yokuşı dır. Bunların en kolay geçileni ölümdür. En olanı ise mazlumun zalimin yakasına yapı günde hesap vermek için Allah'ın huzurunda kilmektir.
İbni Necca
Ebu Said en-Nakkaş'ın Mu'cem'in
***
Arşın gölgesindekiler
İbni Ömer'den (ra) rivayet ediyor:
Üç kişi vardır ki insanlar Mahşerde hesap rirken Allah'ın Arşının gölgesinde sohbet eden
Bunlar, Allah yolunda hiçbir kınayıcının kına-masından etkilenmeyen kişi, kendisine helâl ol-mayan şeye elini uzatmayan kişi ve Allah'in ba-tulmasını baram kıldığı şeye bakmayan kişi.
Isbahani'nin Tergib'inden.
***
Comert, cesur ve âlim
Ebu Hüreyre'den (ra) rivayetle:
Şu üç kişi ahiret günü hesap anında helâk urlar: (iblâsı davranmayan] Cömert, cesur ve m.
Hakim'in Müstedrek'inden.
***
Amellerin karşılığı
Ebu Zer (ra) rivayet ediyor:
(...)
Ey kullarım! Yaptıklarınız ancak sizin amel-mizdir. Onları sizin için hesap eder, sonra da arılıklarını size eksiksiz veririm. Kim ki, hayır ursa Allah'a hamd etsin. Kim de bunun di-nda birşey bulursa, nefsinden başkasını kına-main."
Behlül Dână Hazretleri, yol üzerindeki bir vîrânenin yıkılmak üzere olan eğilmiş duvarına bakıp sık sık akıbetini tefekkür ederdi.
Yine bir gün derin bir tefekkürle orayı seyrederken duvar ânîden çöküverdi.
Bu hadise Behlül Dânâ Hazretleri'nde gözle görülür derecede büyük bir sürûra vesile oldu. Onun bu büyük sevincine mânâ vereme-yen insanlar, merakla ondaki bu değişikliğin sebebini sordular.
Behlül Dână Hazretleri, onlara şu cevabı verdi:
"-Duvar meyilli olduğu tarafa yıkıldı!"
Hazret'in az evvelki sevincine bir türlü akıl erdiremeyen insanlar, Behlül Dânâ'nın bu sözleriyle iyice şaşkınlaştılar;
"-Peki, bunda şaşılacak ne var?!!" diye sordular.
O ise, derin tefekkürünün bir neticesi olan şu hikmetli cevabı verdi:
"-Mademki dünyadaki her şey nihayetinde meylettiği tarafa yıkılı-yor, benim de meylim Hakk'a doğrudur, o hâlde ben de ölünce -inşaallah- Hakk'a varırım.
Ey ahâlî, rükû ve secdelerimizle Hakk'a meylimizi her an artırmaya gayret edelim ki, başka yönlere yıkılmayalım!"
Harun, Behlül'ün sözünün tesiriyle ağlamaya başladı. Behlül'e donerek;
Benim hâlimi nasıl görüyorsun?" dedi.
Behlül;
-(Bu sualinin cevabını) Allah'ın kitabına arz ediyorum. Allah Teâlâ;
«Ebrår/salihler muhakkak cennettedirler.
Facirler de cehennemdedirler. >>> (el-Infitar, 13-14) buyuruyor." dedi.
Harun;
*-Amellerimizin durumu nicedir?" diye sordu.
Behlül;
"-Allah ancak takvâ sahiplerinden kabul eder." (Bkz. el-Maide, 27) âyetini okuyarak cevap verdi.
Harun Reşid;
*-Rasûlullah 'e akrabalığımıza ne dersin (Bunun âhirette bana faydası olmaz mı)?" diye sordu.
Behlül;
"-Sûr'a üflendiği zaman artık aralarında akrabalık bağları kal-mamıştır; birbirlerini de arayıp sormazlar." (el-Mü'minûn, 101) âye-tini okuyarak cevap verdi.
Harun Reşid;
"-Rasûlullah'in bize şefaati nerede kaldı?" dedi.
Behlül bu defa;
"-O gün, Rahmân'ın izin verdiği ve sözünden hoşlandığının dı-şındakilere şefaat fayda vermez." (Tâhâ, 109) âyetiyle cevap verdi.
Harun;
"-Bir ihtiyacın var mı?" dedi.
Behlül;
"-Evet, günahlarımı bağışlaman ve beni cennete koyman." dedi.
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 336 1 Müminin kalbi tatlıdır, tatlılığı sever. Hz. Ebû Ümâme (r.a.) 336 2 Kendinde Hikmetten birşey olmayan kalb, harap bir ev gibidir. Şu halde öğrenin, öğretin. Fıkıh tahsil edin ve cahil olarak ölmeyin. Zira Allah cahillik için mazeret kabul etmez. Hz. İbni Ömer (r.anhüma) 336 3 Dedim ki: "Ya Cibril (a.s.) Rabbını görür müsün? Dedi ki: "Benimle O'nun arasında nur veya nardan yetmiş bin hicap vardır, en yakınını görseydim yanardım." Hz. Enes (r.a.) 336 4 Tevfikin azı, aklın çoğundan hayırlıdır. Dünya hususundaki akıl mazarrat, din hususundaki akıl ise meserrettir. Hz. Ebud Derda (r.a.) 336 5 Fıkhın azı, ibadetin çoğundan hayırlıdır. Kul, Allah'a halis olarak ibadet ederse, fıkıh ona öğretilir. Cehil olarak da kişiye, aklını beğenmek yeter. İnsanlar iki sınıftır: Mü'min ve cahil. Öyle ise sen mü'mine eza etme, cahille de bulunma. Hz. İbni Amr (r.a.) 336 6 Çoğu sekir veren şeyin azı da haramdır. Hz. Câbir (r.a.) 336 7 Cennetin kapısında durdum. Gördüm ki, oraya girenler fakirlerdir. Vakitli adamlar ise (hesap için) mahpusturlar. Cehennem ehli ise tutulmuyor, Cehenneme sürülüyor. Cehennemin kapısında durdum, girenlerin hemen hepsi kadındı. Hz. Usame (r.a.) 336 8 Kalk, zira bu Cehennem adamlarının yatışıdır. (Yüzü koyun yatanı kastediyor.) Hz. Ebû Usame (r.a.) 336 9 Bu minberimin ayakları Cennete tesbit edilmiştir. Hz. Ümmü Seleme (r.anha) 336 10 Harpte, fisebillillah bir saat safta bulunmak, altmış senenin gecesini ibadetle ihyadan daha hayırlıdır. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 336 11 Bir din kardeşinin işine bakmak, bir sene mescidde itikaftan efdaldir. Hz. Enes (r.a.) 336 12 İlmi, yazı ile tesbit edin. Hz. Enes (r.a.) 336 13 Onu bağla da sonra tevekkül et.( Bir kimse, devesini salıverip de mi tevekkül edeceğini sorduğunda bu hadis varid olmuştur.) Hz. İbni Ömer (r.anhüma) 336 14 Bana denildi ki: "Ya Muhammed (s.a.s.) gözün uyusun, kulağın duysun ve kalbin de uyanık olsun." Gözüm uyudu, kalbim uyanık kaldı ve kulağım da işitti. Hz. Ebubekir İbni Abdullah (r.a.)
başta geliyor. Ağacın le binanın temelleri indeki iman esasları der Azacın canlı, sadalmase köklere ve bahalduğu gibi, ibadet baktaki olrenluk ta iman Allah (cc)
Sedererginin des gorilduğunu, ber duyulduğuna, en gizli hindulni hesaba katan, hesabını vereceğini, Le pireğini tam bir yakin male) kabül eden kişi A helal ve haram sınırlarına torektir. Aksi takdirde, án el çabukluğu, göz açıklığı -Allah'a (c.c.) güven ve
Hayatımın Allah'a beğendirme guyreti içinde söz vermektir. Imbini derin bir Allah (cc) pana götürür. İsim ve armdaki mükemelliğe palemeyen Allah (c.c.) panda derin bir saygı laşamamak gerçekten alktır. Kitaptan tan, enfüs ve áfaktan (ię dünyalardan) Allah'ın (cc) på på umınin kemålini idräk mümkündür. Gülümseyen bir çocuktan, gülden ve çiçekten, latiam ve umuttan neden yüksek düşüncelere Allah'a (cc.) gidilmesin?
Allah'a iman ve zátına duyulan derin saygı, Indni O'na beğendirmek isteyen kişiyi, däima meselelere çekecektir. Müslüman daima nimeselelerle meşguldür. Saf ve temiz doludur. Çünkü büyük makam boş işlerle
mânetçi oluşurnuzun kaçınılmaz bir neticesi daha vardır: O da dünya günlerinin son ucuna geldiğimizde, bize verilenleri sahibine låde edip, ayılış töreni icră edildikten sonra (cenazemizin namazı kılındıktan sonra) asıl vatanımızın yolunu tutmak ve dünya misafirhanesini
arkada bırakmaktır.
mesgül olanlardan hognüt olmayacaktır. Değerli insanlar, dünya-ähiret yuz güldürecek işlerle uğraşmak durumundadır. Duger üretenler, ürettikleri bu değerleri bir ölçü dahilinde topluma sunacaklardır. Allah'tan aldığını topluma vereceklerdir. Allah'ın (ce) rızasını beyin, hilek ve yürek enerjisi sarfederek arayacaklardır. Allah'i (cc) sevdiklerini çalışarak
ispatlayacaklardır. "Veren el olmak verebilir
duruma gelmekle, verebilir duruma gelmek çalışmakla, çalışmak sağlıkla mümkündür. Sthhati muhafaza etmek, çalışmak ve kazanmak tıpkı zekât gibi, infak (Allah rızası için harcamada bulunmak gibi bir ¡bådettir. Dinlenmek çalışmanın şartı olduğuna göre dinlenmek te bir ibadettir. Aç insan namaz kılamayacağına göre, namazı önemseyip ekmeği önemsememek mümkün müdür?
İnsan hem göklerin, hem yerlerin evladıdır. Şahsiyetinin oluşumu fıtratına, anne-babasından geçen özelliklere ve
çevre şartlarına bağlıdır. Maddi ve manevi gelişim fizik ve metafizik atmosferle irtibatlıdır. O, kendi içinden çürümeye razı olmadığı gibi, çürümüş bir çevrede
yaşamaya da râzı değildir. Çürümüş çevrede değerler çürür. Bu acı gerçek mu'min kişiyi bir değerler muhafızı haline getirir. Melek-şeytan zıtlaşmasında o hep meleğin safında yer alır. Hep ıslah kaygısındadır, iſsäda karşıdır. Şeytana destek olmamak şarttır ama yeterli değildir. Asıl
b) (A) ölmeden önce (B) benim vârisimdir dive ikrarda bulunur ve sonra ölürse, (B) ile (A) nin varisleri bu ikrarın ihtilafa düşerlerse, burada varislerin sözüne itibar edilir; bey sthhath iken mi, yoksa ölüm hastalığında mı edildiği üzerinde yine de (B) ye düşer.
11. KELAMDA ASLOLAN MÅNA-YI HAKİKİDİR.
Kelimenin delalet ettiği hakiki mânaya göre hükme varı-lır; karine olmadıkça mecâz-ı mânaya veya tağlib kaidesine gö re mâna çıkarmaya gidilmez.
Mesela:
a) Bir kimse oğlu için birşeyler vasiyet ederse, oğlunun oğlu buna girmez. Çünkü kelimenin hakikî mânası oğlu ifade ediyor; torunu değil.
b) (A) «Şu kadar malımı evladıma vakfettim» dedikten sonra ölürse, (A) nın erkek ve kız bütün çocukları buna girer, çünkü örfen «evlåd» kelimesi umumiyetle erkek ve kız çocuk-larına delalet eder; yâni mâna-yı hakikîsi budur.
12, SARAHAT KARŞISINDA DELÅLETE İTİBAR YOKTUR.
Sözle bir şeyi irâde etmek sarahattır. Fiil veya sükût ile irâde etmek, delâlettir. Bir hususun yapılmasında sarahatle de-lâlet arasında ihtilaf vuku bulursa, sarahatle amel edilir. Çün-kü delâlet sarahat gibi kesinlik ifade etmez.
Meselâ:
a) Bir evde misafir olarak bulunan topluluktan biri bulun-duğu evin aynasını alır bakar, sonra diğer birine verir, der-ken ara yerde kırılırsa, hiç birisi buna zâmin olmaz. Çünkü bu gibi hallerde delâleten müsaade vardır. Ama ev sahibi mevcut hiç bir eşyaya dokunmayın veya aynaya falan dokunmayın de-miş olsaydı, o zaman delâletin hükmü kalmaz, sarih beyanla amel edilir ve aynayı kıranlar zâmin olurlardı.
b) Uçüncü bir sahıs (B) nin nam u hesabına fuzúli olarak bir mal satın alır, (B) de bu malın kendisine teslimini arzu 399 ederse, bu akde (alım-satima) delaleten izin vermiş sayılır. Ama (B) kendi namina satın alınan malın reddini emrettikten sonra kendisine teslimini iråde ederse red emri sarahat, teslim etme iradesi ise delalet ifade ettiğinden, red emri ile amel olu-nur.
13. MEVRİD-İ NASDA İCTİHADA MESAĞ YOKTUR.
Yani bir mes'ele hakkında âyet veya hadiste kat'i bir be yan varsa, bu o mes'ele hakkında bir nass sayılacağından artık omes'ele hakkında ictihada cevaz yoktur. Çünkü ictihad an-cak kesin ve sarih olmayan mes'elelerde şâriin muradını arayıp bulmak için meşru'dur.
Meselâ:
a) Hâkim, boğazlanırken besmelenin kasden terkedildiği bir havvanın etinin satışına ve yenilmesine ceváz verecek olur-sa, her ne kadar Şâfiî mezhebinde buna cevâz verilmişse de- hâkimin bu hükmü infaz edilmez.
b) Yine Hâkim, dâvacıyla dâvalı arasındaki ihtilafı halle-derken, dâvacı, dâvalıda 1000 lira alacağı olduğunu iddia edi-yor, dâvalı da bunu inkâr ediyor. Hâkim dâvacıya yemin, dâ-valıya da beyyine teklif ederse, böyle bir ictihadın hiç bir şer'î kıymeti yoktur. Çünkü Mütevâtir hadiste: «Beyyine müddeîye alttir; yemin de münkir üzerinedir» buyurulmuştur ki bu bir nassdır. Artık buna karşı ictihâda cevâz olmaz.
14. KIYASA AYKIRI OLARAK SABİT OLAN ŞEY BAŞKA ŞEYE MAKÎSÜN ALEYH OLAMAZ.
Genel kaideye aykırı olarak sabit olan şey, istisna teşkil edeceğinden başka şey'e makisün aleyh olamaz. Yani başka şey ona kıyas edilemez.
lerini beyan ettiği gibi, "ihlası kıran hususları da açıklamış-tir. Esasen bu Risale (Lem'a), başlı başına bir ahlak-amel bü-tünlüğü manifestosudur.
Bütün bunlar göstermektedir ki Bediüzzaman, temel olarak hakkaniyet, adalet, uzlaşma ve dayanışmanın yoğurduğu bir ahlâk anlayışı önermektedir. Bu itibarladır ki O'na göre seküler felsefeye dayalı etik sistemler, Kur'an'ın beyan ettiği ve Hz. Peygamber'in hayatında modele dönüşen bu ahlâkî değerlere ulaşamaz. Bu açıdan bakılırsa O'na göre insanın sadece çalışa-rak kemale erişebileceğini iddia eden felsefi etik sistemler ken-dini kandırmaktadır. Zira Kur'an'ın bazı ayetlerinden de anlaşı-lacağı üzere mü'min kalbinde çift yönlü bir aydınlatılma olur. Halbuki inanmayan onun ancak bir tanesine sahip olabilir. Bu itibarla kanaatimizce Bediüzzaman'a göre "seküler ahlak", na-kıs bir ahlaktır ve kemal derecesine ancak dinle bütünleşince ulaşabilir. "Dinsiz bir Müslüman" ve "gayr-i müslim bir mü'-min" tabirleriyle Bediüzzaman'ın işaret etmek istediği de bu olsa gerektir.
Öte yandan Bediüzzaman'ın ahlâkî değerleri takdimdeki üs-lûbu da, ayrıca üzerinde durulması gereken bir husustur. Onun bu üslubu, günümüz dünya toplumuna hitap edecek şekildedir. Zira Bediüzzaman'ın ahlâkı imanla entegre ederek vurgulama-sı, hitap ettiği kimselerde hiçbir kavga, çatışma ve rahatsızlık uyandırmadığı gibi tesirini de kısa zamanda gösterecek özellik-ler taşır. Bunda onun insan fıtratına uygun yorum ve tahlilleri-nin etkisi olduğu kadar, ortak insanlık dilini konuşmasının da payı vardır. Zira Bediüzzaman evrensel bir dil kullanmaktadır. Tebliğimizin başında da ifade ettiğimiz üzere ahlâkî ilkeler as-lında evrenseldir ve çoğunlukla onları tek bir kültüre mal et-mek doğru değildir. Bu sebeple evrensel bir üslup ve dil kulla-nıldığında farklı dil, din ve ırka mensup insanların aklı ve kal-bi üzerinde etkili olmamak mümkün değildir.
Risale-i Nur'un ilgili bölümleri dikkatle tetkik edildiğinde Bediüzzaman'ın ahlâk anlayışında, yukarıda hadis perspektifli olarak değindiğimiz "edep" kavramının önemli bir yeri olduğu görülür. Hatta onun ahlakı takdim etmedeki merkezi kavram-
33. Lem'alar, 21. Lem'a (İhlas Risalesi) , Envar Neşriyat, İstanbul 2003, s. 164.
34. Bu konudaki görüş ve değerlendirmeler için bk. Duran, Bünyamin, Akıl ve Ahlak. İstanbul 2002, s. 100.
35. Abdullah Draz, Kur'an Ahlakı, İstanbul 2002, s. 39.
36. Mektubat, 9. Mektup, Envar Neşriyat, İstanbul 2003
larından birinin "edep" olduğu söylenebilir. Muhaddislerin da-ha ziyade ahlâkla ilgili hadisleri tasnîf için kullandıkları "edep" kavramı, oldukça geniş kapsamlıdır ve hayatın her alanını kap-samaktadır. Sadece temel hadis kaynaklarının "edeb" bölümle-rinde yer alan bazı hadisleri zikretmek bile bu konuda yeterli-dir." Zira kaynaklarda bu konularda sahih ve hasen nitelikli pek çok hadis bulunmaktadır. Bu hadislerin tamamı, bir temel konu etrafında dönmektedir ki o da, ahlâk güzelliği, edep, a-dab-ı muaaşeret ve "medeni davranış"tır.
Sayıları 644'ü bulan Buhârî'nin bu eserindeki başlıkları tek tek burada sayacak değiliz. Ancak örnek olması bakımından "e-dep" ana başlığı altında yer alan bu alt konu başlıklarından bir kısmını zikretmekte fayda mülahaza etmekteyiz. Böylece Bedi-üzzaman'ın "Sünnet-i Seniyye edeptir..." sözünün isabeti ortaya çıkacaktır. Bu konu başlıklarından bazılarını şunlardır:
"Ana-babaya iyilik etmek", "ana-babaya güzel sözler söyle-mek", "ana-babasına lanet edene Allah da lanet eder", "müşrik ana-babaya iyilikte bulunmak", ölümlerinden sonra ana-baba adına iyilik etmek", "babanın dostları ile alakayı kesmemek", "babasından önce oturmayıp onun önünden yürümemesi", "sı-la-i rahimde bulunmanın gerekliliği", "akrabaya yakınlık dere-cesine göre iyilikte bulunmak", "zalim ve kötü ahlaklı akrabayı ziyaret edenin fazileti", "üç kız kardeşin geçimini temin eden kimse", "babanın edepli olması ve çocuğuna iyilik etmesi", "komşuların hal ve hatırını sormak", "komşusuzluk, insanı hu-zursuz kılar", "komşulara yemek dağıtılması", "küçük bir iyilik-le bile olsa, komşunun komşuya iyilikte bulunması", "Yahudi komşu", "ister itaatkâr isterse günahkâr olsun herkese iyilikte bulunmak", "yetimi gözetenin fazileti", "iyilikte bulunana iyilik-le mukabelede bulunmak", "yaptığı iyilik kişinin yardımcısıdır",
37. Buhari'nin el-Câmiu's-sahih'inin "Edeb" bölümü, toplam 256 hadis ihtiva etmekte-dir. Bununla birlikte aynı eserin Nikah, İstizân, Tıp, Rikák, Et'ime, Eşribe ve Te-menni gibi bölümleri de, konuyla yakından ilgili hadisler ihtiva etmektedir. Müs-lim'in Sahill'inde bulunan "Adab" bölümünde de 45 hadis yer alır. Ne var ki, "Se-lâm" bölümündeki 155, "Birr"de bulunan 166 ve "Elfåz mine'l-edeb" kısmındaki 21 hadis de, "Adab" bölümündeki 45 hadise ilave edilebilir. Ayrıca Sahih'in değişik bö-lümlerinde bulunan konuyla alakalı diğer hadisler de, aynı şekilde mütâlaa edile-bilir. Ebû Dâvûd'un Sünen'inin "Edeb" bölümü ise, konuyla ilgili 180 değişik konu başlığı altında beş yüzden fazla hadis ihtiva eder. Öte yandan Buhâri, konuyla ilgi-Ii hadisleri özel olarak öne çıkarak bu konuda müstakil bir kitap telif etmiş ve bu eserdeki hadisleri Sahihindekilerden ayırmak için de ona, el-Edebü'l-müfred ismi-ni vermiştir. Bu eserinde o, Sahihinde olduğu gibi, hadislerin en üst derecede sa-hih hadisin şartlarını taşımasını şart koşmamıştır. el-Edebü'l-müfredde Buhârî, toplam 1322 hadise yer vermiştir.
el-Hak (El-Hakk( الحق: varlığı hiç değişmeyen ezeli ve sonsuz gerçeklik; ibadete lâyık ve her hakkın sahibi; hak, adalet ve gerçeği ortaya koyan (Allah c.c.) (bak. Hakk)
el-hak (elhak, elhakk( الحق : doğru, doğrusu,
gerçekten, hiç şüphesiz 2.doğruluk 3.adalet
el-Hakem الحكم : haklı ile haksızı ayıran ve hükmüne karşı konulmayan (Allah c.c.)
el-Hakim الحكيم : her şeyi hikmetle yapan ve
yaratan, yani tam yerinde, uygun bir çok gâye ve faydalar gözeterek yapan ve yaratan mânâ-sında Allah'ın (c.c.) bir ismidir. Kur'an'da baş-ka isimlerle birlikte 97 ayette geçer
el-Hakim الحاكم : .her şeye hükmeden, herşe-
ye hükmünü geçiren, herşeyi emir ve hükmü (yönetimi) altında bulunduran (Allah c.c.) 2.haklı ve haksızı ayıran, hiçbir haksızlığa yer vermeden hükmünü ve kararını veren (Allah). Kur'an'da bu mânada kullanılan de-yim "ahkemû'l- hâkimîn" hâkimlerin hâki-mi, yani düşünülebilecek hâkimlerin sonsuz derecede üstünü ve adaletlisi olan hâkim) ve "hayr-ül hâkimîn" hâkimlerin en iyisi) şeklin-dedir (bak. Kur'an: Hûd, 11: 45; et-Tîn; 95: 8; el-A'raf, 7: 87; Yûnus, 10: 109; Yûsuf, 12: 80) 3.Mahkemede dâvalara bakan ve âdalet göre-vini yürüten kişi, yargıç 4.Hükümdar, ülke-nin yöneticisi, sultan
el-hakku ya'lu الحق يعلو : "hak üstündür, mânâ-
sına gelen özlü (veciz) bir sözdür. Hak olan, doğru olan, haklılık ve doğruluk eninde so-nunda üstün gelir demektir
el-Hamdü الحمد : Fatiha Sûresi
el-hannas الخناس : sinsi şeytan
el-Hâtem-ül Hâtem الخاتم الخاتم : Hz. Muham med'in (a.s.m.) bozulmamış Tevrat'taki bir ismi, son olarak gönderilecek peygamberle-rin en sonuncusu ve hepsinin peygamberliği-nin doğrulamco
e-hubbu fillah الحب في الله : Allah (c.c.) için sev-kyas
mek
El-Hutbet-üş-Şamiye (Hutbe-i Samiye الخطبة
Sama verilen hutbe" mânasındaki kitabın adı, Hutbeyi okuyan ve yayınlayan Üstad Bediüzzaman Said Nursi (Şam, Suri-ye'nin güney bölgesinde bir şehir)
El-Hüccetü-üz-Zehra (Elhüccetüzzehra الحجة parlak ve apaçık delil" mânasındaki risale (küçük kitap)
el-hükm الحكم : hüküm yetkili karar
el-hükmü lillahhüküm Allah'ın'dır (c.c.), hükmü Allah (c.c.) verir
el-hükmü-lil-ekser الحكم اكثر : hüküm (ka-rar) çoğunluğa göre verilir" mânasında bir SÖZ
el-hükmü lil-galip الحكم للغالب : galip gelenin (çoğunlukta olanların) hükmü geçerlidir, ma-nasında bir söz
el-insaf (el'insaf( 1 : الإنصاف.insaf edilsin ta-rafsız kalarak, yalnız akıl ve vicdana uygun hareket edilsin 2.insaf, yalnız akıl ve vicdana dayanan tarafsızlık, yalnız hak ve adalete uy-gun davranış
eliyazübillah العياذ بالله : )böyle bir şeyden Al-lah'a (c.c.) sığınırız, Allah (c.c.) korusun
el-Kürdi الكردى : Kürd toplumundan biri
El-Mesneviyy-ül Arabi المثنوى العربي : Üstad Be-diüzzamn'a ait Arapça Mesnevi (Mesnevi adlı kitap)
el-mevtü hakkun المَرْتُ حَقِّ : ölüm gerçektir
el-Mikyas المقياس : "ölçü” mânasına gelen bir tefsir kitabının adı. El-Mikyas'ın yazarı, Mu-hammed bin Ya'kub Mecdüddin Firuz-Abádi (Firūzābādi)dir. Firuzâbâd, güney İran'da, Basra Körfezinde kıyısı bulunan Farsistan dağlık bölgesinde, Şiraz şehrinin güneyinde bir kasabadır. El-Mikyas tefsirinin yazarı bu kasabada doğduğu için Firuzâbâd'lı mânâsı-na gelen Firuz-Abâdî lâkabıyla (takma adıyla) anılır olmuştur. Bu Firuzâbâd'1, Hindistan'da-ki Firuzâbâd'la karıştırmamalıdır. Himalaya Dağları'nın güneyinde yer alan, Hindistan'a bağlı Utrar pradesh eyaletinde yer alan Agra şehri yakınlarındaki Firuzâbâd'ın, sözünü et-tiğimiz Firuz-Abad'la bir ilgisi yoktur. El-Mik-yas'ın yazarı Firuzābādi, bu şehirde doğdu (Hi 729, Mi. 1329). Öğrenimini Si dad, Şam gibi çeşitli lerden doul
oldu. On yıl Kudüs'te müderrislik (profesör-(uk) yaptı. Anadolu, Mısır, Arabistan, Hindis-tan'da gezilerde bulundu. Bir süre Yemen'de kadılık (hakimlik, yargıçlık) yaptı. Arabçadaki bütün sözleri ve deyimleri topladı. Bunların hangi mânâda ve nasıl kullanıldığını gösteren çok büyük bir lugat (ansiklopedik sözlük) yani kamus hazırladı. Altmış cilt olduğu söylenen bu eserin sonradan üç cilt halindeki özeti ele geçti. Arabça dil uzmanı olduğu kadar Kur'an tefsiri, hadis ve fıkıh (İslâm hukuku) alanında da alimdi. Yemen'de kadılık yaparken seksen
yaşlarında ölmüştür (Hic. 816, Mi. 1413) el-minnetü lillah السنة الله : teşekkür borcumuz Allah'a (c.c.) aittir" mânasına gelen söz
El-Muhtar المُختار : Allah (c.c.) tarafından seçilmiş" mânasında Hz. Muhammed'in (a.s.m.) bir ismi
el-Müsned المسند : "Sahih" yani güvenilir altı
önemli hadis kitabından biri. Yazarı İbn-i Mâce'dir. Künyesi Ebû Abdullah Muhammed bin Yezid İbn-i Mâce'dir. Kazvin'de doğdu (Hic. 209; Mi. 824) Kazvin İran'ın kuzey böl-gesinde, bugünkü başkent Tahran'ın kuzey-batısında yer alan bir şehirdir. İbn-i Mâce'nin yaşadığı dönemde önemli bir ilim ve kültür merkezi idi. Burada ünlü başka ilim adamları yetişti. Bunlar çoğunlukla Kazvin'li mânasın-da "Kazvinî" takma adı ile anılırlar
"Müsned" hadis terimi olarak içindeki metin-ler senetleri, yani sahabeden başlayarak ya-zarın kendisine kadar hadisi iletenlerin isim-lerinin sıra ile sayılarak yazıldığı hadis kitabı demektir. Doksana yakın "müsned" olan ha-dis kitabı vardır. O'nun için kimin müsnedi olduğu yazarının adı ile belirtilir. Eğer yaza-rının adı belirtilmeden söylenirse, dört sünni (Hz. Peygamber'in (a.s.m.) sünnetine bağlı) mezhepten biri olan Hanbelî mezhebinin ku-rucusu Ahmed ibn-i Hanbel'in Müsned kitabı kastedilmiş olur. En önemli altı sahih (güve-nilir, doğru) hadis kitabından birinin yazarı olan İbn-i Mâce Hicrî 273'de (Mi. 886) ölmüş-tür (r.a.). (bak. ehl-i kütüb-ü sahiha)
el-Müstedrek المستدرك : tanınmış ve kabul gör-müş önemli bir hadis kitabı. Yazarı Muham-med bin Abdullah Hâkim en-Nişaburidir. (Hicri 321-405; Mi. 933-1014). Hâkim en-Ni-şaburi zamanının büyük hadis âlimlerinden-
Kuzey-batısında yer alan bir şehirdir. İbn-i Mâce'nin gesinde, yaşadığı dönemde önemli bir ilim ve kültür merkezi idi. Burada ünlü başka ilim adamları yetişti. Bunlar çoğunlukla Kazvin'li mânasın-da "Kazvinî" takma adı ile anılırlar
"Müsned" hadis terimi olarak içindeki metin-ler senetleri, yani sahabeden başlayarak ya-zarın kendisine kadar hadisi iletenlerin isim-lerinin sıra ile sayılarak yazıldığı hadis kitabı demektir. Doksana yakın "müsned" olan ha-dis kitabı vardır. O'nun için kimin müsnedi olduğu yazarının adı ile belirtilir. Eğer yaza-rının adı belirtilmeden söylenirse, dört sünnî (Hz. Peygamber'in (a.s.m.) sünnetine bağlı) mezhepten biri olan Hanbelî mezhebinin ku-rucusu Ahmed ibn-i Hanbel'in Müsned kitabı kastedilmiş olur. En önemli altı sahih (güve-nilir, doğru) hadis kitabından birinin yazarı olan İbn-i Mâce Hicrî 273'de (Mi. 886) ölmüş-tür (r.a.). (bak. ehl-i kütüb-ü sahiha)
el-Müstedrek المستدرك : tanınmış ve kabul gör-
müş önemli bir hadis kitabı. Yazarı Muham-med bin Abdullah Hâkim en-Nişaburîdir. (Hicrî 321-405; Mi. 933-1014). Hâkim en-Ni-şaburî zamanının büyük hadis âlimlerinden-di. Aynı zamanda Şafiî fıkıh âlimlerinden-di. el-Müstedrek'i iki sahih hadis kitabını (Buharî ve Müslim) esas alarak yazmıştır:
"el-Müstedrek ale-s Sahihayn". Tarih-i Ule ma-i Nişabur (Nişabur ilim adamları tarihi), Fazail-ül İmam-üş Şafii (İmam-i Şafif'nin Fa ziletleri (üstün vasıfları), Marifet al Ulami-1 Hadis (Hadis ilimleri hakkında bilgiler), Ki-tab-ül ilel, onun yazdığı eserlerden bazıları dır. Nişabur kadılığı (hakimliği) yaptığı için el-Hâkim lâkabı (takma adı) ile tanınmıştır. Nişabur (veya Nişapur) İran'ın kuzey doğu sunda Horasan bölgesinde bir şehirdir. Mi. X. ve XI. yy. da önemli bir konuma sahipti. Sa-manoğulları Devleti zamanında (IX. - X. yy.) Horasan bölgesinin merkezi olmuştur. Büyük Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey bu şehri başkent yapmıştı (Mi. 1037). O dönemlerde Nişabur aynı zamanda bir kültür ve ilim şehri idi. Mo-ğollar burayı alınca şehri yağmaladılar, yakıp yıktılar (Mi. 1221). Ondan sonra şehir artık eski durumuna kavuşamadı
E
ela ألا : )Arapçada) "öyle değil mi?" sorusu
elbab الباب : akıllar (zevi'l-elbab: akıl sahipleri(
Elaziz العزيز : Elazığ, Doğu Anadolu Bölgesin-de, Keban Baraj Gölü'nün güneyinde bir ili-miz. (bu şehir başlangıçta küçük bir yerleşim yeri iken Mezre (Mezraa) adı ile biliniyordu. 19. yy. da Harput'ta bulunan idare merkezi-nin buraya taşınması, askeri kışla ve hükü-met dairelerinin inşasiyle önem kazanmaya başladı. Padişah Abdülaziz zamanında bura-ya Mamuret-ül Aziz adı verildi (1862). Sonra bu isim kısaltılarak Elaziz olmuştur. Cumhu-riyet devrinde, 10 aralık 1937 de bu ad Elazığ olarak değiştirilmiştir.)
elbise-i fahire البسة فخره : gösterişli elbise, övünç veren elbise
eli 1 : الجي peygamber, rasul, nebi 2.sefir, bir devleti başka bir devlette temsil etmek üze-re gönderilen kimse 3.bir anlaşma sağlamak üzere birinin yanına gönderilen kimse
elektrik 11: الكتريقk, ısı, hareket gibi başka enerji ceşitlerine dönüştürülebilen bir enerji türü
elbise-i fahire ألبسه فخره : gösterişli elbise, övünç veren elbise
elçi 1 : الجى.peygamber, rasul, nebi 2.sefir, bir devleti başka bir devlette temsil etmek üze-re gönderilen kimse 3.bir anlaşma sağlamak üzere birinin yanına gönderilen kimse
elektrik 15111 : ألكتريق hareket gibi başka enerji ceşitlerine dönüştürülebilen bir enerji türü
elektirik-i hakaik-i İslamiyet ألكتريق حقائق إسلاميت : İslamiyetteki hakikatler elektiriği, İslamiye-tin elektirik gibi aydınlatıcı olan hakikatleri
Rabbım, beni geri gönder de, bıraktığın iyi ameli yapayım.. Hayır, bu bir sözdür; o da diyenidir.. Önlerinde bir BERZAH vardır; taa dirilecekleri güne kadar..>>>>
BERZAH: Man'i, engel ve uçurum, manalarındadır. Yani: Bu engel ve uçurumları aşıp, dünyaya nasıl varabilir?.. konuşması boşunadır.
MUMINUN sûresinin 99. âyetidir.
2) Ve şöyle buyurdu:
<>»
Elbette ondan gelmişiz, ona döneceğiz.. MÜMINUN suresinin 115. âyetidir.
وروى مسلم عن عوف بن مالك رضى الله عنه قال صلى رسول صلى الله عليه
(1) قال الإمام النووى فى كيفية صلاة الجنازة يكبر أربع تكبيرات يتعوذ بعد الأولى ثم يقرأ فاتحة الكتاب ، ثم يكبر الثانية ، ثم يصلى على النبي صلى الله عليه وسلم
فيقول : اللهم صل على محمد وعلى آل محمد . والأفضل أن يتممها بقوله : كما صليت على إبراهيم إلى قوله حميد مجيد . ثم يكبر الثالثة ويدعو الميت وللمسلمين ثم يكبر الرابعة ويدعو ومن أحسنه اللهم لا تحرمنا أجره ، ولا تفتنا بعده ، واغفر لناوله. و روی مسلم عن ابن عباس رضی الله عنها قال سمعت رسول الله صلى الله عليه وسلم يقول : ما من رجل مسلم يموت فيقوم على جنازته أربعون رجلا لا يشركون بالله شيئا إلا شفعهم الله فيه.
3) AVF b. MALİK'den r.a. naklen MÜSLİM rivayet ediyor:
Resûlüllah S.A. bir cenaze namazı kıldırdı; duasını ezberle. dim; şöyle okudu:
«Allahım, onu bağışla.. Ona merhamet et.. Ona afiyet ver.. Onu affet.. NÜZÜL'ünü kerenı eyle.. Giriş yerini genişlet.. Su, kar ve buzla onu yıka.. Ve onu bütün hatalardan yana temizle; tıpkı bir elbiseyi kirden yana temizlediğin gibi..
Ona, kendi evinden hayırlı bir ev ver.. Ehlinden hayırlı bir chil ver.. Eşinden hayırlı bir eş ver.. Onu cennete koy.. Onu kabir aza-bından ve cehennem azabından koru..>>>
NÜZÜL: Gelen bir misafire ilk yapılan ikramdır. Cenaze İçin yapı-lan dualar çok çeşitlidir. Esasen dualar muayyen şekilde değil, içten gel-ğiği şekilde yapılmalıdır.
Tercümemize esas aldığımız bu eserin müellifi, bu Hadis-i Şerifin ya-zılı bulunduğu sayfanın dip notuna İmam-ı Nevevi'den naklen bir haşiye koymuştur..
O haşiyede, daha ziyade cenaze namazının, kendi kavline göre tari-fini yapmaktadır. Türkçe fıkıh kitaplarında bu husus daha geniş anla-tıldığı için biz burada o kısmın tercümesini yapmayacağız..
Sadece teberrüken zikrettiği bir Hadis-i Şerifin tercümesini alaca-ğız..
Müslim, İbn-i Abbas'tan r.a. naklen şöyle anlatıyor:
Resulullahın S.A. Şöyle buyurduğunu duydum:
MÜSLİM'in menkıbesi, 5. Hadis-i Şerifte..
* ** AVF b. MALIK: Tabiindendir. Buhari, Nesci ve Ibn-i Mace kendisin-den hadis rivayet etmişlerdir. Bu durum, onun itimada şayan bir zat oldu-ğuna delildir. Allah ondan razı olsun..
الدرس الثاني والعشرون فيما يستحب فعله عند المختصر والميت حين يموت
روی مسلم عن أبي سعيد الخدرى رضى الله عنه قال : قال رسول الله صلى الله عليه وسلم لَقْنُوا مَوْتَاكُمْ لا إله إلا الله .
duğu gibi terziye kumaş verip de elbise diktirmek dahi amel üze-rine icare demektir.
MADDE 422 Ecir iki kısımdır:
Kism-i evvel ecir-i hâsdır ki yalnız müstecire işlemek üzere tu-tulan ecirdir; aylıklı hizmetkâr gibi.
Kısm-1 sânî ecir-i müşterektir ki müstecirden başkasına işleme-mek şartiyle mukayyet olmayan ecirdir.
Meselâ, hammal ve tellâl ve terzi ve saatçı ve kuyumcu ve is-kele kayıkçısı ve kira arabacısı ve karye çobanı hep ecîr-i müşte-rektir ki bir şahsa mahsus olmayıp herkes için işliyebilirler. Fakat bunlardan biri filân vakte kadar yalnız müstecire işlemek üzere is-ticar olundukda ol müddet zarfında ecîr-i hâs olur. Kezalik bir ham-mal yahut arabacı ya kayıkçı filân mahalle kadar başkasına işle-meyip müstecire mahsus olmak üzere isticar olundukda oraya va-rıncaya kadar ecîr-i hâs olur.
MADDE 423 Ecîr-i hâssın müsteciri bir şahıs olduğu gibi şahs-ı vâhid hükmünde olan müteaddit şahıslar dahi olabilir.
Binaenaleyh bir karye ahalisi kendilerine mahsus olmak üzere akd-i vahid ile bir çoban isticar ettiklerinde ol çoban ecîr-i hâs olur. Amma kendilerinden başkasının hayvanını dahi ra'y eylemesini tec-viz etikleri suretde ol çoban ecîr-i müşterek olur.
MADDE 424 Ecir-i müşterekin ücrete istihkakı amel iledir.
MADDE 425 Ecir-i hâssın ücrete istihkakı müddet-i icarede amel için hazır bulunmasiyledir. Yoksa bilfiil işlemesi şart değildir. Fa-kat amelden imtina edemez ve ederse ücrete müstehik olmaz.
MADDE 426 Akd-i icare ile menfaat-ı muayyeneye müstehik olan kimse aynen ol menfaatı ya mislini yahut madûnunu istifa edebilir. Amma mâfevkına tecavüz edemez.
Meselâ, demircilik işlemek üzere isticar olunan dükkânda müs-tecir mazaratta demirciliğe müsavi yahut ondan ehven bir san'atı icra edebilir. Ve bir kimse sâkin olmak üzere isticar eylediği hanede sakin olmayıp da eşya vaz edecek olsa caiz olur. Amma attarlık etmek üzere isticar eylediği dükkânda demircilik işleyemez.
MADDE 427 Her şey ki müsta'milinin ihtilafiyle muhtelif ola, anda takyid muteberdir.
Meselâ, bir kimsenin rükûbu için istikrâ olunan ata başkası irkâb olunamaz.
MADDE 428 Herşey ki müsta'milinin ihtilafiyle muhtelif olmaya, anda takyid lâğıdır.
Mesela, bir kimsenin süknası için isticar olunan hanede bag-kası iskån olunabilir.
MADDE 429 Gerek kaabil-i taksim olsun ve gerek olmasın bir kimse hisse-i saviasını şerikine icar edebilir ise de ahara icar ede-mez. Fakat ba'd-cl-muhayee nöbetini icar edebilir.
MADDE 430 - Şuyu-u tari akd-i icareyi ifsad etmez, Mesela, bir kimse hanesini icar ettikten sonra msif hissesi bir müstahik tarafından zaptolunsa baki hisse-i şåyia hakkında icare baki kalır.
MADDE 431 İki şerik birlikte olarak mal-i müştereki şahs-ı aha-ra icar edebilirler.
MADDE 432 Bir şeyi iki kişiye icar etmek caizdir. Ve her biri ücretten kendi hissesine ait olan mikdarı verip yekdiğere kefil olma-dıkça birinin hissesi diğerden alınamaz.
BAB-I SANI
Akd-i icareye müteallik mesail beyanında olup dört fash havidir.
FASL-I EVVEL
Rükn-i icareye dair olan mesail beyanındadır.
MADDE 433 Bey' gibi icare dahi icab ve kabul ile mün'akid olur.
MADDE 434 Icarede icab ve kabul, icar ettim ve kiraya verdim ve isticar ettim ve kabul ettim gibi akd-i icare için müsta'mel olan sözlerdir.
MADDE 435 Icare dahi bey gibi mazi sigasiyle mün'akid olup müstakbel sigasiyle mün'akid olmaz.
Meselâ, biri icar edeceğim deyip diğeri isticar ettim yahut biri icar et deyip diğeri icar ettim dese iki suretde dahi icare mün'. akid olmaz.
MADDE 436 - Icare müşafehe ile olduğu gibi mükâtebe ile ve dil sizin işaret-i marûfesiyle dahi münakid olur.
MADDE 437 - Teâti tarikiyle dahi icare mün'akid olur. Nitekim, şifahen pazarlık olunmaksızın yolcu vapuruna ve is
Bundan baska, Kur'ânın emirleri o kadar måkul ve mantikicar ki, insanlar, bunları dikkatla mutâlea edecek olurlarsa, onların temiz ve afif bir hayatı sağlayacağını anlarlar.» (120)
Kur'ân-ı Kerim'in Başlıca Özellikleri:
John Davenport da (Hz. Muhammed ve Kur'ân-ı Kerim) isimli eserinde Kur'ân-ı Kerim'den bahs ederken şöyle der:
«Müslümanlar, Kur'ân-ı Kerim'e âzami hürmet ve tevkiri göste. rirler. Tâhir olmazlarsa, kitaba el sürmezler.
Bunun için kitabın kapağına (Lâ yemessuhû illelmutahherûn) Aveti yazılır ve bu süretle kitaba tahåretsiz iken kimsenin yanlışlık-la el sürmemesini sağlarlar.
Müslümanlar, kitabı, kemâl-i hürmetle okurlar, onu öperler, sa-vaşa giderken ceplerinde taşırlar, silahlarına ondan Ayetler kazıt tırırlar, kitabı altınlar ve mücevherlerle süslerler, onun bir gayr-1 Mü'minin elinde bulunmamasını isterler.
İslam terbiyesinin kaynağı, bu kitab-ı mübîndir.
kik Çocuklar, her şeyden önce onu okumayı öğrenirler ve ezberlerler. Hayatın nûrunu bulmak için Müslümanlar, kitab-ı mübîn'i ted-
ve tetebbû ederler.
Câmiler vardır ki, orada Kur'ân-ı Kerim sürekli hatm olunur. On iki asırdanberi Kur'ân-ı Kerim'in sesi, milyonlarca Mü'minin
kalbinde ve ruhunda devamlı bir sûrette akisler uyandırmıştır.
Nice İslam Fakihleri vardır ki Kur'ân-ı Kerimi yetmiş bin kerre hatm etmişlerdir.
Kur'ân-ı Kerim, Allâha imanı, İlâhî irâdeye teslimiyeti, İlâhi emirlere itâatı, iyilik etmeyi, takvâlı, itidallı olmayı, içkiden sakın-mayı, hoş görür olmayı, din uğruna ölenlere bir hürmet-i mahsusa beslemeyi emr eder.
Ameli farzlara gelince, bunlar, İslâm dininin neşr ve tebliği, beş vakit namazın edası, ramazan ayında orucun tutulması, malın kırk ta birinin zekât olarak verilmesidir.
Fakat, Kur'anın emirleri dinî ve ahlâkî vazifelere munhasır de ğildir.
Gibbon der ki (Kur'ân, Atlas Okyanusu sahillerinden Ganja ka-dar yalnız İlâhivatın değil, medenî cezâî ahkâmın Mecelle-i Esasi sa-yılmakta, insanların bütün harekât ve ahvalini tanzim eden kanun-lar, Allâhın bozulmaz emirlerile teyid edilmiş bulunmaktadır.
Başka bir deyişle Kur'ân Müslümanların dinî, ictimâi, medenî, ticari, askeri, kazaî, cinaî, cezâî umumi kitabıdır. 225
Kur'ân, her şeyin, dinî vazifelerden günlük vazifelere, ruhun ne-cat ve felâhından bedenin sağlığına, umumun hukukundan ferdin hukukuna, insanın menfeatlarından cemiyetin menfeatlarına, ahlâ-kiyat sahasından cinâiyat sahasına, dünyevi hayatın ukubâtından
uhrevi hayatın ukubâtına kadar her şeyin nâzımıdır. Binnetice Kur'ân, Tevrattan ayrılmaktadır.
Kumb'un dediği gibi: Tevrat, bir İlâhiyat sistemini hâiz değil-
dir.
Tevrat, kıssalardan, vasıflardan, takva perverâne teheyyücler-den, birbirine mantıki bir bağla bağlı olmamakla beraber kuvvetli bir ahlaktan müteşekkildir.
Kur'ân, İncil gibi de, ancak sâliklerin dinî fikirlerini, ibadet ve amellerini düzenleyen bir düsturdan da ibâret değildir.
Belki, Kur'ân, siyasî bir sistemdir de.
Çünki, devletin her kanunu ona müsteniddir.
Hayat ve emvala aid olan her şey onun hükmü ile hall olunmak-tadır...)
Kur'ân-ı Kerim, tevhid akîdesinin en şerefli âbidesidir..
Kur'ân-ı Kerim, en sarih sûrette ezelî, ebedî olan, doğmayan, do-ğurmayan, şerîk ve nazîri olmayan, her şeyi yaratan, Rahman ve Ra-him olan, Kendisine bağlananları koruyan, kötülük yapıp pişman olanları afveden, Kıyamet gününün Sahibi olan, herkesi ameline gö-re muhakeme eden, iyilik yapanlara, Allah yolunda ölenlere ebedî seådet bahş eden, kötüleri cezalandıran Allah'ın varlığını öğretir.
Kur'ân, Meleklerin varlığını da, öğretmektedir.
Fakat, Meleklerin de, Peygamberlerin de, tapınılmağa müstahık olmadıklarını anlatır.
dır. Her insanı koruyan ve amellerini murâkaba eden iki Melek var-
Şeytanlar, insan nevinin düşmanıdırlar.
Müslümanlar, Cinlerin, varlığına da, inanırlar.
Kur'ân-ı Kerim'in açıkladığı bu akîdeler, ne kadar haksızca te-cavüze uğradıysa, Kur'ânın ahlâkî tâlimâtı da, aynı sûretle tecavüze uğramıştır.
Halbuki, Kur'ânın ahlakı, fısk-u fücuru ve her türlü aşırılığı, ri-yayı, pintiliği, kibirlenmeyi, iftirayı, kıskançlığı, dünyevi şeyler uğrun-da ihtirasla koşmayı, kınar..
Sadaka vermeyi, ana babayı sevmeyi, Allah'a şükranı, ahde ve-
(فی قلوبهو ) كلا منك (مرض) کلمه ی اوزرند تقدیمی اعلى جهاله مصری قاده اندر بری مرحمه باشقه عضو کرده دگل انجی قله کرده در دیگری او قلب ارده انجم منا فقدك قلبارى اولود. باشقر لون قلباری دکلدر بواللى حصرون تعریض صور تلہ اگلا شعار کی نوراعانك انسانك تون افعال و آثارینه صحت و استقامتي ويرمك، شانند ندر.
مرجع به مصدر در. و بینه آگلا شی ای که فساد قلبده در بر شینه اساسی، قلبی بو زوجه اولورسه، تفرعاتی تعمیر ايمك به فائده بی تشکیل ایمنی و بینه اخلا میاید که فطرتد نه حقیقت چیقار. فطرت، حقیقت اره فاد و خراب ایم، عارضی بر مرضدر. چونکه اشیاده اصل، محندر مرحمه ايه عارضيدر. بناء عليه اونار [ نفاق و فاديمن فطر يدر. اختياري او لما ديفندم موجب جزاد گلدر تا دبینه اعتذارده بولونا مازلی تنگیری، مجهولیتی افاده اید نه تنوین اینه، او مرض یک کنیز لی اولد يفندن، نه کوروغی و نه ده تداویسی ممکن او لما ديفنه اشار تدر.
بشنجی جمله بي تشكيل ايدن (فَزَادَهُمُ اللهُ مَرَضًا ) لك ما قبلیه وجه ارتباطی ایله اجزای آراسنده کی جهت انتظام کالنجر اوت، وقتا که منافقار، باید قاری عملدن بر مرض اولد يغي قنا عتيلم اجتناب ايتمديلر. بالعكس او عمل الريني استحسان ايدرك او مرضك فضا جه طلبنده بولوند یار جذاب هو ده طلباری اوزرینه او نارك مرحلرینی آرتیردی.
سوال ؟ ) (فَزَادَ ) ده كى (ف) ما قبلنك ما بعدين سبب اولد یعنی افاده ایدر حالبوكه بوراده مرضك وجودی، مرضك زیادہ سند سبب دیگلور.
الجواب ) وقتا که اونالي، مرض لريني تشخيص ايدوب تداویسی طلبنده بولو ناديالي. مان که اهما الله ده یوزند نه زیاده منی طلب انتشار در جذاب هو ده مؤمن ارك ظفر يله او نارك اميد لريني يأسه جوير مشدد. و مسلمانارك غلبه سيله او نارك خصومتهاريني حد و كينه قلب اتمشدر صوكره ده او نارن معروض قالد قاری او یأس و کندن طوغان قورقو، ضعفیت و ذلت امراض لاريني، او نارك قلب المدينه استيلا
kelamının kelimesi üzerine takdimi, iki cihetle hasrı ifade eder. Biri, maraz baska uzuvlarda değil, ancak kalblerdedir Diğeri, o kalbler de ancak münafıkların kalbleri olup, .
baskaların kalbleri değildir. Bu iki hasırdan ta'riz suretiyle anlaşılır ki, nûr-u îmânın, insanın bütün ef al ve âsârına sıhhat ve istikameti vermek, såındandır.
Ve yine anlaşılır ki, fesâd kalbdedir. Bir şeyin esası, kalbi bozuk olursa, teferruâtını ta'mir etmek bir fâideyi teşkil etmez. Ve yine anlaşılır ki, fıtrattan hakikat çıkar. Fıtrat, hakikatlere merci bir masdardır. Fesâd ve haråb ise, arizi bir marazdır. Çünki eşyâda asıl, sıhhattir. Maraz ise ârızîdir. Binâenaleyh onlar, "Nifak ve fesâdımız fıtridir. İhtiyâri olmadığından múcib-i ceză değildir" diye i'tizárda bulunamazlar. Tenkiri, meçhûliyeti ifade eden tenvin ise, o maraz pek gizli olduğundan, ne görünmesi ve ne de tedavisi mümkün olmadığına işarettir.
Beşinci cümleyi teşkil eden قرادَهُمُ الله مَرَكاً nin makabliyle vech-i irtibatı ile eczásı arasındaki cihet-i intizama gelince: Evet, vaktâ ki münafıklar, yaptıkları amelden bir maraz olduğu kanâatiyle ictináb etmediler. Bil'akis o amellerini istihsân ederek o marazın fazlaca talebinde bulundular. Cenâb-ı Hakk da talebleri üzerine onların marazlarını artırdı.
Sual: قرار 'deki (3) makablinin maba'dine sebeb olduğunu ifade eder. Halbuki burada marazın vücûdu, marazın ziyâdesine sebeb değildir.
Elcevab: Vaktâ ki onlar, marazlarını teşhîs edip tedavisi talebinde bulunmadılar. Sanki ihmällik yüzünden ziyâdesini taleb etmişlerdir. Cenâb-ı Hakk da mü'minlerin zaferiyle onların ümidlerini ye'se çevirmiştir. Ve müslümanların galebesiyle onların husûmetlerini hased ve kine kalb etmiştir. Sonra da onların ma'růz kaldıkları o yeis ve kinden doğan korku, za'fiyet ve zillet emrâzlarını, onların kalblerine istîlå ettirmekle marazlarını ziyâdeleştirdi.
Üç şey vardır ki, bunlar cennetlik olan kimselerin huyudur ve sadece yüce ahlaklı kimselerde bulunur:
1. Kötülük edene iyilikte bulunmak.
2. Haksızlık yapanı affetmek.
3. Vermeyene verebilmek.
Dahhak b. Müzahim;
يَمْحُو اللَّهُ مَا يَشَاءُ وَيُثْبِتُ
"Allah dilediğini siler, dilediğini de sabit bırakır" mealindeki ayeti şöyle tefsir etmiştir:
"Ölümüne üç gün kalmış olan biri akrabasını ziyaret eder. Bu sebep-le Allah onun ömrünü otuz sene uzatır. Aynı şekilde ömründen otuz se-nesi olan bir kişi de akrabalarını ziyaret etmemesi sebebiyle Allah onun ömrünü üç güne indirir."3
Sevban Resulullah (sav) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
"Kaderi sadece dua değiştirebilir. Ömrü de ancak iyilik yapmak uza-tır. Bir kişi işlediği bir günah sebebiyle elde edeceği rızıktan mahrum kalır."+
İbn Ömer'in (ra) şöyle dediği rivayet edilmiştir:
"Bir kimse Allah'tan hakkıyla korkar ve akrabalarını ziyaret ederse ömrü uzar, malı çoğalır ve ailesi (çoluk çocuğu) kendisini sever."5
Fakih diyor ki:
Alimler ömrün uzamasının ne anlama geldiği konusunda ihtilafa düşmüşlerdir:
Bir kısım âlimlere göre, hadiste geçen bu ifade kendi anlamındadır: Yani, akrabalarını ziyaret eden kimsenin ömrü gerçekten uzar.
Bazı âlimler ise şöyle demişlerdir:
Bir kimse için takdir edilmiş olan yaşama süresi artmaz. Çünkü Allah (cc) şöyle buyurmuştur:
"Ecelleri geldiği zaman ne bir an geri kalırlar ne de bir an ileri gidebilirler."
Dolayısıyla yukarıdaki hadiste geçen ömrün uzaması şöyle anlaşıl-malıdır:
Akrabalarını ziyaret eden bir kimseye öldükten sonra da sevap yazı-lır. Böylece ömrü uzamış gibi olur.
Said, Katâde'nin şöyle dediğini anlattı:
"Resulullah (sav) bize şunları hatırlatıp dedi ki:
Allah'tan korkun ve akrabalarınızı ziyaret edin. Böylece dünyada ka-lıcı bir iş yapmış, ahirette de sevap kazanmış olursunuz."2
Denilir ki:
Bir yakının bulunur da ona gidip gelmezsen ve yardım etmezsen ak-raba ile ilişkilerini kesmişsin demektir.
Allah'ın indirmiş olduğu suhuflardan birinde şu yazılıdır:
"Ey insanoğlu! Yardım etmek suretiyle akrabalarınla ilişki kur. Eğer yardım etmeye imkânın yoksa ya da cimri biri isen o takdirde onları zi-yaret ederek ilişkini sürdür."
Konuyla ilgili olarak Resulullah (sav) şöyle buyurdu:
"Bir selamla da olsa akrabalarınızla ilişki kurun."3
Meymun b. Mihran şöyle dedi:
Üç şey vardır ki, onlarda kâfir ve Müslüman farkı gözetilmez.
1. Söz verdiğinde muhatabının Müslüman ya da kâfır olduğuna bak-maksızın sözünü yerine getir.
2. Akraban varsa Müslüman veya kâfır olduğuna bakmaksızın iliş-kilerini sürdür.
3. Sana bir emanet bırakıldığında sahibinin Müslüman veya kâfır ol-ması fark etmez. Onu sahibine teslim et.
Ey iman edenler! Sabrederek ve namaz kılarak Allah'tan yardım isteyin. Çünkü Allah, sabredenlerle beraberdir.
(Bakara: 153)
BİR HADİS
MUHARREM
Kim sabrederse, Allah ona dayanma gücü verir. Kimseye sabırdan daha hayırlı ve daha geniş bir ikram verilmemiştir.
Müslim.
RUMI: 9 TEMMUZ 1441
HIZIR: 78
Biz sabır ve şükür ve kazaya rıza ve kadere teslim ile mukabele ederek ta inayet-i İlâhiye imdadımıza gelinceye kadar, az zamanda ve az amelde pel çok sevap ve hayrat kazanmaya
Allahü Teala şöyle buyuruyor: "Kullarımdan berbangi birine bedeniyle, çocuklarıyla veya ma kyla ilgili bir musibet verdiğimde bunu güzel bir sabırla karşılarsa Kıyamet Günü onun için bu mizan kurmaktan veya bir hesap defteri açтай tan haya ederim.
Hakim der
..
Allah'ın kitabına uyanlar
İbni Abbas (ra) rivayet ediyor:
Allah'ın Kitabına uyanı Allah'ın kitabı sap lıktan hidayete erdirir ve Kıyamet Gününde hesaptan korur.
Taberanî'nin Evsatn
***
Mizanda ağır gelen ameller
Ebu Ümame (ra) rivayet ediyor:
Şu beş şey ne güzel! Ne güzel! Bunlar mizu ne kadar da ağır gelirler: La ilahe ill Sübhanallah, Elhamdülillah, Allahü ekbe
Mishiman bir kişinin salih bir Evladı vefat etti-ğinde sabredip sevabını Allah'tan beklemesi.
***
Müsned, 4: 237; 5: 245.
Sübhanallah" demek mizanın sevap kefesi-min yarısını doldurur. "Elhamdülillah" demek ise tamamını doldurur. Tekbir getirmek gökle yer arasını doldurur. Oruç sabrın yarısıdır. Temizlik de imanın yarısıdır.
Tirmizi, Daavat: 86; Müsned, 5: 363, 365, 372.
Ebu Hüreyre'den (ra) rivayetle:
İki söz vardır ki söylenmesi kolay, mizanın sevap kefesinde ağır ve Rahman olan Allahca se-vimlidirler. Bu iki söz şunlardır: "Sübhanallahi ve bihamdihî. Sübhanallahil'-Azîm=Allah'a hamd ederek Onu her türlü noksan sıfattan teh-zih ederim. Büyük olan Allah her türlü noksan sıfattan mühezzehtir."
Buhari, İman: 19; Daavat: 66; Tevhid: 58.
Ebu'd-Derda (ra) rivayet ediyor:
Mizanın sevap kefesinde güzel ahlâktan daha ağır gelen birşey yoktur.
Behlül, bir gün kardeşi Harun Reşid'in tahtına geçip oturmuştu. Birkaç dakika geçtikten sonra sarayın muhafızları onu tahttan indirdikleri gibi üstüne bir de dayak attılar. Behlül ağlamaya başladı. O anda Harun Reşid gelerek Behlül'ün neden ağladı-ğını sordu. Onun tahta çıkıp oturarak büyük ve affedilmez bir hata işlediğini, kendilerinin de onu tahttan indirip dövdüklerini söylediler. Bu duruma üzülen Harun Reşid;
"-Behlül böyle hatalardan dolayı dövülür mü?" deyip kardeşinin gönlünü aldı. Behlül Dânâ Hazretleri kardeşine;
"-Kardeşim ben, beni dövdüler diye ağlamıyorum. Ben birkaç dakika tahta çıkmakla bu kadar dayak yedim, yarın senin durumun ne olur, ne kadar dayak yiyeceksin diye düşünüyor ve onun için ağlıyorum." dedi.
Bu sözler Harun Reşid'in gözlerini yaşarttı;
"-O hâlde söyle, nasıl hareket edersem kurtulurum?" diye sordu.
Behlül Dânâ Hazretleri de şu nasihatte bulundu:
"-Adâletle hükmet, kimseyi incitme, millet senden memnun olup sana duâ etsinler. Ancak o zaman kurtulursun."
Fırıncı ise bütün bu sorulara menfi olarak cevap verir. Yani hayatta memnun olduğu bir şey yoktur.
Behlül bir şey demeden o fırından, bir başka fırına geçer. Orada da birkaç ekmek tartar. Görür ki bütün ekmekler olması gereken ağırlığından daha fazla. Aynı sualleri bu fırının sahibine de sorar. Bütün sorulara müsbet cevap alır. Yani fırıncı gayet huzurludur.
Behlül, başka bir yere uğramadan doğru Harun Reşid'in huzûru-na çıkıp vazifesini yerine getirdiğini söyler. Harun Reşid der ki:
"-Behlül, daha yeni vazife verdik sana, ne çabuk bıktın?"
Behlül de şunu îzâh eder:
"-Efendim, çarşı-pazarın ağası zaten varmış. Benden önce ekmek-leri tartmış. Buna göre herkes zaten hesabını ödeyip durmakta. Çarşının başka bir ağaya ihtiyacı yok!.."
Devrin birinde bir hükümdar, mu-azzam bir saray yaptırır. Bir Hak dostunu da sarayına da-vet edip her tarafını dolaştırır, temâşâ ettirir; sonra da sorar:
"-Efendim, sarayımı nasıl buldu-nuz? Beğendiniz mi?"
Allah dostu zât, hükümdarın beklemediği bir cevap verir:
"-Sarayın gerçekten şâşaalı, muhteşem bir bina olmuş. Her şey ne-redeyse mükemmel, fakat mühim bir eksiği var."
Nükteyi kavrayamayan hükümdar, şaşkınlıkla sorar:
"-Neymiş o eksik?"
Hak dostu, mânidar bir tebessümle cevap verir:
"-Her şeyi var fakat bekāsı yok!"
Behlül Dânâ Hazretleri de, bir gün Harun Reşid'in yaptırdığı ihti-şamlı bir sarayı görünce dayanamamış, onu îkaz mâhiyetinde sarayın duvarına şu veciz ve şiirî ifadeleri yazmıştı:
-Ey Harun! Çamuru yücelttin, fakat dîni alçalttın, ona hizmet et-medin; kireci yücelttin, fakat nassı yani Kur'ân ve Sünnet'i al-çalttın, onlara gereken değeri vermedin.
➤Eğer bu sarayı kendi malından yaptıysan israf ettin demektir, Al-lah ise israf edenleri sevmez.
Yok, beytülmalden alıp yaptıysan, o zaman da ümmete zulmet-tin demektir, Allah zulmedenleri de sevmez.
Behlül Dânâ Hazretleri, bir gün Harun Reşid'e sordu:
-Ey halife, sana üç suâlim var:
Yer üstünde en fazla olan,
Yer altında en fazla olan,
Gökyüzünde en fazla olan nedir?
Harun Reşid, bu suâli gayet basit bularak şu cevabı verdi:
-Yeryüzünde en çok olan canlılardır.
Yer altında en çok olan mevtâlardır.
Gökyüzünde en çok olan da kanatlılardır; kelebekler, kuşlar, vesâiredir.
Behlül Dânâ ise Harun Reşid'e mânidar bir şekilde bakarak şu mukabelede bulundu:
"-Hayır ey halife, sen işin zâhirî tarafını söyledin. Hakikatini söy-lemedin.
Gerçek şu ki:
Yeryüzünde en çok mevcut olan şey; tamahlardır, hırslardır, kıs-kançlıklardır, bitmek-tükenmek bilmeyen nefsânî arzulardır.
Yer altında en çok mevcut olan şey de; <«eyvah, vah vah» ile << keşke >>lerdir.
Gökyüzünde en çok mevcut olan ise Arş-ı âlâ'ya yükselen sâlih amellerdir.
)Kur'ân-ı Kerîm'in pek çok âyetinde "يَا لَيْتَ / Ah keşke!" ifadeleri var-dır. Cenâb-ı Hak bu ifadelerle, insanın âhiretteki pişmanlıklarını haber vererek, bizleri şimdiden îkaz buyurmaktadır.)
Behlül Dânâ Hazretleri, Harun Reşid'in sütkardeşi idi. Hakikatleri hayret verici bir şekilde ifade eden meczup bir zât idi. Halife ile aralarında çok nükteli hâdiseler yaşanmıştır.
Göz tembelliği (Göz kaslarının yeterince gelişmemiş
3. Konsantre olamamak.
olması) 2. Okurken İçten seslendirerek adeta konuşur gibi
okumak
4. Kelimeleri sesli okumak
5. Kelimeleri tek tek okumak.
6. Okuma planı yapmamak.
7. Okuma mesafesinin ve oturma pozisyonunun uygunsuz
oluşu
8. Ne okuyacağını belirlemeden okumak.
9. Okuma mekanının uygun olmayışı
10. Geri dönüşler yaparak okumak ve ayrıntılara takılarak
okumak.
11. Bügi ve kültür düzeyi, kelime dağarcığı eksikliği. 12. Hızlı okursam anlayamam inancı.
sevememek.
13. Okunan materyalden kaynaklanan sorunlar.
14. Yanlış yönlendirme ve alışkanlıklardan dolayı okumayı
Eğer Yukarıdaki Problemlerden Sizde Mevcutsa Şu Hususlara Dikkat Etmenizde Fayda Var!
1. Okurken önce niçin okuduğunuzu düşünün ve bir amaç
belirleyin.
2. Ana düşünceyl yakalamak İçin okuyun.
3. Her metni aynı şekilde okumaya çalışma gafletinden kurtulun. Nitekim gazeteyle bilimsel bir metin aynı şekil ve hizda okunmaz
4. Yüksek sesle okumaktan, dudak kıpırdatmaktan, içten seslendirmekten ve minitılardan, okurken geri dönüşler
yapmaktan, ayrıntılarla uğraşmaktan vazgeçin.
5. Dikkatinizi yoğunlaştırarak okuyun.
6. Okuma ortamınızı muhakkak okumaya elverişli hale getirin. Aşırı sesli ve ışıklı ortamlarda okumak verimi azaltacaktır.
Bu nedenle kendi alışkanlıklarımıza göre odamızı okumaya en uygun hale getirmek yerinde olacaktır.
7. Okuma İşlemi beyin ve gözle yapılmalıdır. Asla ses, dudak, boğaz veya kafanın da satır boyunca hareketiyle değil. Eğitimsiz bir göz satırlar üzerinde gezinir durur. Sıçramalar ve duraklamalarda fazla vakit kaybeder.
İçin okuyorsanız başka)
8. Yatarak veya uzanarak okumaya çalışmayın. (Uyumak
9. Kitapla olan okuma mesafesini İyi ayarlayın. Aksi takdirde gözlerimiz çabuk bozulacaktır. İdeal okuma mesafesi 20 cm' dir.
18 ALTINOLUK ARALIK 2003
10. Kitap okurken duruşumuz
önemlidir. Zira kötü bir duruşa
uyduracaktır. Antalya sahillerinde tatil yapıyor gibi uzanır veya parende atıyor gibi ayaklarımızı
havaya dikerek kitap okumaya çalışıyorsak kısa süre sonra uyumaya başlayabiliriz. Veya
sahipsek ruhi durumumuz da bedenimizin duruşuna ayak kitap okumayı bırakıp tatil hayalleri kuruyor bulabiliriz kendimizi.
11. Okuyacağınız metinle
000000003 yazının üslubunu ve türünü
ilgili beynimizi hazırlamadan,
belirlemeden, başta duruşunuz olmak üzere beden dilinizi de uygun bir hale getirmeden, okuma planınız
belirlemeden verimli bir okuma yapmış olmazsınız.
12. Yazıya başlamadan önce plan yapmak, bizi bütün satırla
tek tek okuma derdinden kurtaracağı gibi aradığımız konuy belirleyeceğimiz paragraflarda taradıktan sonra, dikkatlice okumak için geri dönüp okumak şansına da sahip olabiliriz
13 Okuduğumuzu bir kerede anladığımız konusunda kendimize güvenmemiz şarttır. Bu İnancımızı güçlendirmek le başlangıçta altını çizerek okuma yapabiliriz.
14. Kötü okuyucu okuduğundan emin olmak İçin geri dönüşler yaparak okuyan okuyucudur.
15. Kelimeleri tek tek okumaya çalışmaktan ve yavaş okumasam anlayamam inancından vazgeçin.
16. Bütün çözümler bizim İrademizle bağlantılıdır. Öncel sorunun çözümüne karar vermek en büyük adımdır.
17. Dişlerimiz arasına kalem koyarak, ciklet çiğneyera kelime hazinemizi geliştirirken kelimelerin şekillerini de beynin
engelleyebiliriz. kodlayarak dudak kıpırdatmayı ve içten seslendirmeyi
18. Kitabın kağıdının kalitesizliği, gözü yorması, yazıl puntosunun küçük oluşu gibi okunan materyalden kaynakla
sorunlar İçin yapılacak çok fazla bir şey yoktur. Fakat yin çok yakın okumamak, okumadan önce amacımızı belirlem ve bu doğrultuda aradığımız konunun olabileceği paragra cümleleri belirledikten sonra belirlediğimiz bu yerleri oku İşimizi kolaylaştıracaktır.
geniş bilgiye sahip olun.
19. En yakın zamanda Hızlı Okuma Teknikleriyle ilgill
Kıyamet yaklaştığında; taylasan giyilmesi çoğalır, ticaret artar, mal çoğalır, mal sahibine malı için tazim edilir, fuhuş yayılır, çocuklar amir durumuna gelir, kadınların sayısı artar, Sultan zulüm eder, eksik ölçü ve tartı yapılır, bir adamın köpek yavrusunu yetiştirmesi, kendi çocuğunu yetiştirmekten kendisine daha cazip gelir, büyüğe hürmet, küçüğe de merhamet edilmez ve gayri meşru çocuklar çoğalır, hatta yol ortasında adam kadınla yakınlaşır. İnsanlar, kalbleri kurt olduğu halde koyun postuna bürünürler, o zaman da insanların en iyi görüneni "müdahim" (kötülükleri gördüğü halde karışmayıp, kendi işine bakan) olanıdır. Ravi: Hz. Ebû Zerr (r.a.) Sayfa: 33 / No: 7 Ramuz El-Ehadis
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 33 1 Sizden birisi eli ile, arada hiçbir hicab, bir perde olmadan fercine dokunursa abdest ona vacib olur. Bu takdirde abdest alsın. (Bu husus şafilere göredir. Hanefilerde abdest bozulmuyor.) Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 33 2 Sizden biri iftar edeceği zaman hurma ile iftar etsin, zira o berekettir. Şayet hurma bulamazsa su ile iftar etsin, çünkü o tertemizdir. Hz. Selman (r.a.) 33 3 Çocuklarınız vazıh konuşmaya başladığı zaman onlara: "Lâ ilâhe İllallah"ı öğretin. Sonra vefat etseler de merak etmeyin. Okumaya başladıklarında ise onlara namazla emredin. Hz. İbni Amr (r.a.) 33 4 Bir adam iflas ettiği zaman, kendisine bir malı veresiye olarak satmış olan kimse, o malı aynı ile bulursa, bu mala diğer alacaklılardan daha ziyade hak sahibidir. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 33 5 Siyah bayraklar gelip de karşınıza çıktığında, Farslılara ikramda bulunun. Zira devletiniz onlarla beraberdir. Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 33 6 Zaman (kıyamet) yaklaştığında müslüman kimsenin rüyası hemen hemen yalan çıkmayacaktır. Rüyası en sadık olan da sözü en doğru olandır. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 33 7 Kıyamet yaklaştığında; taylasan giyilmesi çoğalır, ticaret artar, mal çoğalır, mal sahibine malı için tazim edilir, fuhuş yayılır, çocuklar amir durumuna gelir, kadınların sayısı artar, Sultan zulüm eder, eksik ölçü ve tartı yapılır, bir adamın köpek yavrusunu yetiştirmesi, kendi çocuğunu yetiştirmekten kendisine daha cazip gelir, büyüğe hürmet, küçüğe de merhamet edilmez ve gayri meşru çocuklar çoğalır, hatta yol ortasında adam kadınla yakınlaşır. İnsanlar, kalbleri kurt olduğu halde koyun postuna bürünürler, o zaman da insanların en iyi görüneni "müdahim" (kötülükleri gördüğü halde karışmayıp, kendi işine bakan) olanıdır. Hz. Ebû Zerr (r.a.) 33 8 Kıyamet yaklaştığında, müslümanın rüyası hemen hemen yalan çıkmaz. Rüyası en sadık olan da sözü en doğru olandır. Müslümanın rüyası Nübüvvetin kırkbeş cüz'ünden biridir. Rüya üçtür: Salih rüya ki, Bu Allah'dan bir müjdedir. Hüzün veren rüya ki, bu da şeytandandır. Ve bir de kişinin kendi nefsinin ilka ettiği rüyadır. Biriniz hoşuna gitmeyen bir rüya gördüğünde kalksın ve (sol tarafına) tükürsün. Ve onu başkalarına anlatmasın. Rüyada bağlı olmaktan sevin. Zira rüyada bağ, dinde sebattır. Lakin boynundaki demir bağdan hoşlanma. (Zira bu ağır yüke delalet eder.) Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 33 9 Kıyamet yaklaştığında zamanın akışı hızlanır. Böylece sene ay gibi, ay Cuma (hafta) gibi olur. Cuma'dan Cuma'ya olan vakit de kuru bir hurma dalının yaprakları ile birlikte ateşte yanması gibi kısa olur. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 33 10 Sizden birisi eşine yaklaştığında inzal vaki olmaz ise veya acizlik durumu olursa, sadece abdest alması yeterlidir. (Sonradan bu hadisi şerifin hükmü başka bir hadisi şerifle nesh edilmiştir) Sahabeden bir zattan 33 11 Sizden birisi bir kardeşine bir şeyi ödünç verdiğinde, o kardeşi bir tabak hediye gönderirse, kabul etmesin, yahud bir hayvana bindirirse binmesin. Ancak bundan önce aralarında böyle işler cereyan ediyordu ise o zaman müstesna. Hz. Enes (r.a.) 33 12 Bir kulun cildi, Allah'dan haşyeti dolayısı ile, ürperir ve tüyleri diken diken olursa, o kulun hataları kurumuş ağaç yapraklarının dökülmesi gibi, üzerinden dökülür. Hz. Abbas (r.a.) 33 13 İnsan yemesini azalttığı zaman içi nur dolar. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
B IR vakitler medeniyetin başkenti Is-tanbul, şimdi ise sanki bir açık hava striptiz sahnesine dönen bu şehirde, erkek olmak artık düpedüz işkencel Kadınların "özgür-furyası, koca koca adamları, taze delikanlıları, hatta 16'lık oğlanları diken üstünde gezdiri-yor, hayırlı olsun efendim!
Erdal ŞİMŞEK
lük" diye kakala-erdalsimsek.tr@gmail.comdığı bu çıplaklık
Kadıköy'ün göbeğinde, iş koştur-macasında, bir Nane çayı içeyim de-dim, oturdum kafeye. Karşı masada iki hanımefendi, sanki banyodan fırla-mış, havluyu kapıda unutmuş, öylece arz-ı endam ediyor. Sağa bakıyorum, şort mu, yoksa iç çamaşırı mı, karar veremedim. Sola dönüyorum, aynı kepazelik! Sandalyeyi hafif kıpırdat-sam, bir başkası, "Bu sütyen mi, yok-sa modern sanat faciası mı?" dedirte-cek cinsten.
İstanbul'un caddeleri Amsterdam'ın "Red Light House"larına (kırmızı ışıklı sokağına) on çeker! Bağcılar'dan Ba-kırköy'e, Beşiktaş'tan Mecidiyeköy'e, Levent'ten Halaskârgazi'ye, her yer bir "çıplaklık panayırı"! Hani "Batı özentisi" diye yırtınıyorlar ya, yemin-le, Batı'da böyle rezillik görmediml Paris'te, Amstoul
özentisi" diye yırtınıyorlar ya, yemin-le, Batı'da böyle rezillik görmedim! Paris'te, Amsterdam'da, Kuzey Avru-pa'nın birçok başkentinde yaşadım; en "uçuk sokaklarında bile, zengin-der bizim buranın orta hålli esnaf gibi giyinip çıkıyor,
Ya bizde? Şort dedikleri, apış ara-sında kayboluyor, arkadaş! Sutyen var mı, yok mu, o bile muamma.
Hey gidi Paris, hey gidi Amster-dam! Ah ulan Rio de Jenario! Sizin en çılgın sokaklarınızda bile böyle bir "özgürlük" şovu görmedik. Bizimkiler öyle bir özgürleşti ki, Batı'nın en libe-ral semtleri bile muhafazakâr kaldı yanlarında. Bravo vallahi!
Metrobüste, Marmaray'da, Tram-vayda, Metroda... Karşıda bir hanım-efendi(!), bacaklar meydan muhare-besi gibi yayılmış, "ped"i gözüküyor, midem allak bullak! Senin özgürlü-ğün, benim midemi bulandırma hak-kını mı veriyor, sayın kevaşe hanım? Erkek olarak, bırak dindarlığı, iki damla testosteronu olan bir insan bile sokağa çıkmaya korkar vallahi! Bakı-şın kaysa, "Sapık!" diye linç sırasına koyarlar. Peki, bu "cinsel terör" ne? Kadınların özgürlük diye sunduğu bu kepazelik, bizim özgürlüğümüzü ça-lıp çırpıyor! 16'lık oğlan bu sokaklar-da aklını nasıl korusun? Kız evladını bu manzaradan nasıl saklayacaksın?
Bir erkek mayo ile sokağa çıksa, anında karakola! Ama hanımefendiler öyle mi? Onlara her şey serbest! No de olsay
anında karakola! Ama hanımefendiler öyle mi? Onlara her şey serbest! Ne de olsa "çağdaşlık" bu! Bir karış ku-maşı bile fazla bulan bir anlayış... Al-lah için söyleyin: Bu mu medeniyet?
Bağcılar'dan Bakırköy'e, Levent'ten Mecidiyeköy'e, Beşiktaş'tan Bostan-cı'ya... Her yer aynı “özgürlük" sergi-si! Gözünüzü nereye çevirseniz, bir "modern" manzara! Çocuklarımıza ne anlatacağız? "Bak yavrum, bu mo-dern Türkiye!" mi diyeceğiz?
Vallahi artık sokağa çıkmak için GPS lazım! "Şu sokağa girme - tehli-keli bölge! Bu caddeden uzak dur -görsel bombardıman var! Metroya binme - gözlerini nereye dikeceksin şaşırırsın!"
Sevgili devlet yetkilileri ve TBMM! Bu "özgürlük" furyasına bir el atma-yacak mısınız? Yoksa yakında biz er-keklere göz bandı mı dağıtacaksınız? Ya da belki rehber köpek? Ne de olsa görme özürlü sayılırız artık bu sokak-larda!
Netice-i kelam: İstanbul'da erkek olmak, artık bir aksiyon filmi senaryo-su gibi! Her an tetikte, her an alarma hazır... Tek suçumuz gözlerimizin açık olması! Ne günlere kaldık, ey ahali!
Not: Bu yazıdaki hiçbir kelime, İs-tanbul sokaklarındaki "özgürlük" şo-vunun tam karşılığını veremez. Geri kalan kısmını siz düşünün...
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 169 1 Haberiniz olsun ki dünya hazır bir meta olup, ondan iyi de, kötü de yer. Yine biliniz ki hesap günü gelecektir ve haktır. Orada her şeye kadir olan bir melik hükmedecektir. Biliniz ki, hayrın hepsi, bütün kısımlarıyla Cennettedir. Yine biliniz ki, şer de bütün parçalarıyla ateştedir. Gene haberiniz olsun ki, amellerinizi Allah'tan sakınır halde işleyin. Ve biliniz ki, sizler muhakkak surette amellerinizle karşılaşacaksınız. Her kim zerre miktarı hayır işlerse onu görecek ve her kim de zerre miktarı şer işlerse onu görecektir. Hz. Amr (r.a.) 169 2 Agah olunuz ki; insana dünyada yakın ve afiyetten daha hayırlı birşey verilmemiştir. Öyle ise Allah'dan o ikisini isteyin. Hz. Hasan (r.a.) 169 3 Agah olunuz ki; sarhoşluk veren her şey haramdır. Her uyuşturucu haramdır. Çoğu sarhoşluk veren şeyin azı da haramdır. Kalbi perdeleyen şey de haramdır. Hz. Enes (r.a.) 169 4 Haberiniz olsun ki, İslamın direği şiddetlere maruz kalacaktır. Denildi ki; "Öyle ise ya Resulallah biz ne yapalım?" Buyurdu ki; Hadislerimi Kitaba arzedin. Ona uygun olan Bendendir. Ve Ben onu söylemişimdir. Hz. Sevban (r.a.) 169 5 Neden dolayı güldüğümü sormayacak mısınız? Allahın, müslüman kulu hakkındaki kazası hoşuma gitti. Doğrusu Allah, müslüman kulu için her ne hüküm buyursa hayırdır. Allah'ın kazası, herkes için hayır değildir. Sadece müslim kul müstesna. Hz. Suheybe (r.a.) 169 6 Beni dinlemez misiniz? Rabbinize ibadet ediniz, beş vaktinizi kılınız. Ramazan ayını tutunuz. Mallarınızın zekatını eda ediniz. Emir sahiblerinize itaat ediniz. Böylece Rabbınızın Cennetine girersiniz. Hz. Ebû Ümâme (r.a.) 169 7 Meleklerin, Rabları huzurunda saf tuttukları gibi siz de saf tutmaz mısınız? Onlar birinci saffı tamamlarlar ve sıkı ve sağlam dururlar. Hz Cabir İbni Semure (r.a.) 169 8 Agah olunuz ki, Allah'ın ve meleklerin ve insanların hepsinin laneti şu kimselerin üzerine olsun ki, Beni hakkımdan bir şeyi nakzeder, Benim yakınlarımdan yüz çevirir, Benim velayetimi hafife alır, hayvanını kıbleden gayriye doğru keser, çocuğunu kabullenmez, efendisinden uzaklaşır, arazinin sınırını değiştirir. İslamda cinayet ihdas eder ve ihdas edeni barındırır, hayvana takarrüb eder, eli ile istimdana bulunur, alemlerden erkeklere yaklaşır, meşru evlilikten sakınır-ki Zekeriya (a.s) oğlu Yahya (a.s)'dan sonra "Hasur" yoktur. Bir erkek ki kendini kadına benzetir, bir kadın ki kendini erkeğe benzetir, bir kadına, sonra da onun kızın yakın olur, iki kız kardeşi bir arada nikahı altına alır- geçmişte olanlar müstesna- akar suyun yolunu tıkar, menzillerin gölgeliklerini kirletir, yollarımızda bize eza verir, kibrinden dolayı eteğini yerde sürükler, büyüklük taslıyarak yürür, çirkin sözler söyler, içki içer ve ayakkabılarını ters giyer. Hz. Bişr İbni Atiyye (r.a.)
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 293 1 Oğullarınızı ve kızlarınızı evlendirin. Kızları altın ve gümüşle süsleyin, ve elbiseleri güzel olsun. Ve kendilerine rağbet edilmesi içinde onlara güzel hediyelerle ihsanda bulunun. Hz. İbni Ömer (r.anhüma) 293 2 Zengini ziyaret eden, sâim ve kâim gibi sevab alır. Fakiri ziyaret eden kimes ise fisebilillah cihad sevabı alır. Ve bunun için atılan adımlar, Aziz ve Celil olan Allah yolundaki adımlara denk olur. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 293 3 Kur'an-ı Kerim'i seslerinizle ziynetlendiriniz. Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 293 4 Bayram namazlarınızı tehlil, tekbir, tahmid ve takdislerle ziynetlendiriniz. Hz. Enes (r.a.) 293 5 Meclislerinizi Bana selat ve selam getirmekle ziynetlendiriniz. Zira Bana selavat getirmeniz kıyamette size nur olur. Hz. İbni Ömer (r.anhüma) 293 6 Rabbimden "Lahinlere" (Aptal, çoluk çocuk gibi aklı az olan) azab etmemesini diledim, kabul buyurdu. Hz. Enes (r.a.) 293 7 Rabbimden, müşrik çocuklarından ölenleri Benim için bağışlamasını diledim, kabul buyurdu ve Cennete soktu. Hz. Enes (r.a.) 293 8 Rabbimden, Benden sonra, ashabımın ihtilaf edecekleri meseleler hakkında sual ettim. Bana vahyetti ki: "Ya Muhammed (s.a.s.) Senin eshabın Benim yanımda gökteki yıldızlar gibidir. Bazısı diğerinden daha parlaktır. Kim ki, onlardan birisini (içtihadlarında )takip etse, o kimse Benim nazarımda hidayet üzerindedir." Hz. Ömer (r.a.) 293 9 Ya Ali, senin hakkında Allah'dan beş şey istedim. Birini kabul etmedi, dördünü verdi: Ümmetimin senin başında toplanmasını Allah'dan istedim, kabul etmedi. Senin hakkında Bana verdikleri ise şunlardır: Kıyamet gününde ilk olarak Ben ve yanımda sen kalkacağız. Önümde "Hamd" sancağını sen taşıyacaksın. Evvelkileri ve sonrakileri geçeceksin. Benden sonra mü'minlerin veliside sen olacaksın. Hz. Ali (r.a.) 293 10 Aziz ve Celil olan Allah'dan seni takdim etmesini (önce hilafete geçmeni) üç kere istedim, kabul etmedi. Ancak Ebu Bekir'i kabul etti. (Bu sözü Hz. Ali (r.a)'a buyurdu.) Hz Ali (r.a.)
"her iyilik bir sadakadır", "Müslüman, kardeşinin aynasıdır". "hayra yönelten, onu bizzat yapan gibidir", "insanlara karşı gu. ler yüzlü ve mutlu görünmek", "insanlar arasında sevilip sayıl mak", "ülfet kurmak", "büyüklere saygı", "küçüklere karşı mer hamet", "es ve çocuklara karşı şefkatli ve merhametli davran. mak", "hayvanlara merhametle muamele etmek", "hasta ziyare tinin fazileti", "inanmayanlara ziyarette bulunmak", "sır tut. mak", "hediye vermek ve kabul etmek", "misafire hizmet ve ik. ram", misafirlikte ev sahibini zora sokacak şekilde uzun süre kalmamak", "kişiyi en beğendiği isimle çağırmak", "müsafaha etmek", "selâm vermek", "bir meclise girildiğinde, oturuş hal. kası nerede bitiyorsa orada oturmak", "izinsiz iki kimse arasına girmemek."
Burada ancak küçük bir kısmını zikrettiğimiz edebe dair bu konu başlıklarının hemen hemen hayatın her alanını kapsadığı görülmektedir. Hadis kaynaklarında bu konuların her biriyle il-gili hadis veya hadisler bulunmaktadır. Bu da göstermektedir ki, muhaddislerin ahlâkla ilgili hadisleri tasnif etmek için kul-landıkları "edeb" kavramı, oldukça geniş kapsamlı olup hayatın her alanını kapsamaktadır. Şu halde ahlâk ve medení davranış, hayatın tamamına hakim olan davranışlar bütünü olmaktadır.
Bediüzzaman da "edep" kavramını hayatın tamamına hakim olan davranışlar olarak görmektedir. Zira "Sünnet-i Seniyye e-deptir, hiçbir meselesi yoktur ki, altında bir nur, bir edep bu-lunmasın" sözü ile o, Kur'an'ın hayata tatbiki olan sünnetin ö-zünü edep ve ahlakın oluşturduğunu vurgulamaktadır.
Dikkat edilirse burada Bediüzzaman, "Sünnet-i seniyyede e-deple ilgili pek çok değer vardır" dememiş doğrudan Sünnet'in tastamam ve bütünüyle edepten ibaret olduğunu ifade etmiş-tir. Bu ifade, Hz. Peygamber'in ahlâkı sorulduğunda Hz. Ai-şe'nin "Onun ahlâkı Kur'an'dır" mealindeki ifadesine benze-mektedir. Burada da Hz. Aişe "Onun ahlâkı Kur'an'a benzer" de-memiş doğrudan Kur'an'ın kendisi olduğunu bildirmiştir. Şüp-hesiz bu durum, her yönüyle ahlak-ı hamide sahibi olmayı, bü-tün azalarıyla ahlakı kuşanmayı gerektirir.
Öte yandan Bediüzzaman, Sünnet'teki edebe, "Sünnet-i se-niyyedeki edep, o Sâni-i Zülcelâlin hudutları içinde bir mahzı e-dep vaziyeti takınmaktır" diyerek açıklık getirmiştir. Buradan
38. Lem'alar, 11. Lema, Envar Neşriyat, İstanbul 2003, s. 54.
56
39. Lem'alar, 11. Lema. Envar Neşriyat. İstanbul 2003, s. 54.
anlaşılmaktadır ki onun edepten kastı, her an Allah'ı görüyor-muşçasına hareket etmek, dolayısıyla her an Allah Teala'nın mu-rakabesi altında olduğunun bilincinde "ihsan" kıvamında bir kul-lukta bulunmaktır. Bunun ise Kur'an ve Sünnet'i azami ölçüde tatbik ile mümkün olacağı, Hz. Peygamber'i örnek alarak O'nun ahlakıyla ahlaklanmakla gerçekleşeceği izahtan varestedir. Zira bütün Kur'an ayetleri ve hadisler, zevk, estetik değerler ile yara-tılış arasındaki ahenk ve dengeyi koruma, itidalli hareket etme, sağlam bir fikrî temele, merhametli bir kalbe sahip olma ve ni-hayet bütün bunların yönlendirmesiyle hayatı anlamlandıracak işlere (hayır işleri) yönelmede insanoğluna rehberlik etmektedir. Bu noktada Bediüzzaman'a göre ahlak ile itidal arasında bire bir ilişki olduğuna dair değerlendirme anlamlıdır. Kur'an'da itidal, daha ziyade "vasatıyye orta yol", kavramı olarak karşımıza çı-kar. Bu açıdan bakılırsa, "Kur'an ve Sünnet'in özü, ifrat ve tefrit-ten uzak itidal ve vasatıyye'dir" demek abartı olmayacaktır.
Orta, normal, âdil, mutedil, hayırlı anlamlarına" gelen "va-satıyye", esasen iyi ve kötünün ortası, iki tarafı eşit olan bir nesnenin ortası, tarafları eşit olan şey ve merkezin kutupla-ra olan uzaklığını eşit hale getirip taraflara eşit mesafede dur-mak" anlamlarına gelir. Bir başka deyişle vasatıyye, ifrat ve tefritin ortasını bulmak, bunlara karşı eşit mesafede durmak, kısaca itidal üzere olmak diye tanımlayabiliriz. İsraf ve cimrilik arasında orta yol olan cömertlik buna örnektir. Nitekim yuka-rıda da zikredildiği üzere Kur'an ve Sünnet'teki kullanımlar bu-na uygundur." Kur'an ve Sünnet'teki bu genel vasatıyye ve iti-
40. Bk. Duran, Akıl ve Ahlak, s. 106.
41. "Vasat" kelimesinin muhtelif kullanımları ve bu kullanımlara yönelik anlamları i-çin bk. İbn Fåris, Mu'cemu mekāyisil-luga, VI, 108; İbn Manzûr, Lisânü'l-Arab, VI-1, 427-30.
45. Ancak "vasat/vasatıyye" terimi dikkatle incelendiğinde onun, kullanıldığı yere gö-re değer ve anlam ifade ettiği farkedilir. Zira bu terim, bazan ifrat ve tefrit gibi i-ki mezmum kutbu olan bir şey hakkında kullanılır. Bazan da övülen ve yerilen di-ye iki kutba sahip bir şeyin ortası olmak anlamında kullanılır ki, "hayır" ve "şer" a-rasındaki vasat/orta yol da bunun misalidir. Bu ikinci durumdaki "vasat", düşük-lükten kinayedir. Zira buna göre "vasat adam" denildiğinde, onun övgüye layık bi-ri olmadığına dikkat çekilmektedir (Bk. Rağib. Müfredat, s. 544. Ayrıca bk. Cevhe-ri, Sthâh, 1, 568).
46. Bu konudaki Kur'an âyetlerini yukarıda beyan etmiştik. Hz. Peygamber de bazı ha-dislerinde bu yönde emir ve tavsiyelerde bulunmuştur. Mesela bir hadislerinde O (s.a.v.), "Allah'tan cenneti istediğinizde Firdevs'i isteyin. Zira Firdevs, cennetin en hayırlı (evsat) yeridir" (Buhâri, Cihâd, 4; Tirmizi, Cennet, 4) buyururken diğer bir hadisinde de, "...Amellerin en hayırlısı orta (mutedil) olanıdır" (Deylemi. Firdevs, II, 331) buyurmuştur.
a) Hazret-i Peygamber (S.A.V.)in yalnız olarak Huzeyne (R.A.)nin şehadetini kabul buyurması ve: «Hüzeyme kime hid olursa bu ona kâfidir!» ilave etmesi gibi Çünkü genel kau de «iki erkek şahid» dinletmektir. Kur'ân'da sarih beyan var dır. O halde Hüzeyme'nin yaptığı şahitliğin kabül edilmesi is tisná teşkil eder; başkası ona kıyas edilemez.
b) Müslüman erkekler ancak hür kadınlardan 4 tane ile evlenebilirler. Kur'ânda bu kesin olarak tahdit edilmiştir. De mek ki genel kaide budur. Ama Hz. Peygamber'in 9 kadınla ev lenmesi istisná teşkil eder, başkası ona kıyasla 4'ten fazla ka dınla evlenemez.
15. İCTİHADLA İCTİHAD NAKZ OLUNMAZ.
Yani ictihad etme seviyesinde olan bir müctehidin bir me sele hakkındaki ictihadını, diğer bir müctehidin ictihádı boza-maz. Bu icmâ ile sabit olmuştur. Nitekim Ebûbekir (R.A.) bå zı meselelerde ictihadda bulunup hükümler vermiştir. Hz. Ömer ona o hükümlerde muhalefet etmiştir.
Bunun gibi müctehid bir mes'ele hakkında hüküm verir, sonra bu husustaki ictihâdını değiştirecek olursa, evvelki ic tihadiyle verilen hüküm bozulmaz.
16. MEŞAKKAT KOLAYLIĞI CELBEDER.
Güçlük kolaylığa, sıkıntı genişliğe yol açar: Darlık vaktin de genişlik gösterilmek gerekir. Faizsiz ödeme, havale, hicir gibi birçok fıkhi meseleler bu asıl kaideye göre hükme bağ lanır.
a) Selem usûlü. (Alım-Satımda mebiin mevcut olması ik-tiza ederken, para sıkıntısı çeken kimsenin ileride elde edeceği malı şimdiden satıp bedeli olan parayı alması câiz görülmüş tür.) Bu bir nevi ihtiyaç karşısında ruhsat olmuş oluyor.
17. BİR İŞ DARALINCA GENİŞLEMEYE YÜZ TUTAR.
Şöyle ki; bir işte darlık ve meşakkat görülünce, genişlik ve ruhsat gösterilir. Bâzıları bu hususta şöyle bir kaide zikre-der: «Bir iş daralıp sıkışınca genişler.. Bir iş fazla genişleyince de daralır..>>
Gerçi bu kaide yukarıdaki kaideden çıkarılmıştır; fakat arada bir takım ince farklar vardır. Meselâ:
a) Borçlu belirtilen vakitte borcunu ödiyemez de sıkıntı-ya düşerse, ona borcu ödiyebilecek kadar geniş bir müddet ve-rilir..
b) Nafaka vermekle yükümlü tutulan kimsenin mali du-rumu bozulur; tâyin edilen miktarı ödemekten âciz kalırsa, kudretine göre bir imkân tanınır.
18. ZARAR VE MUKABELE-İ BİZZARAR YOKTUR.
Başlangıçta başkasına zarar verilmiyeceği gibi zarara za-rarla karşılıkta bulunmak da yasaktır. O halde zarar; zarar ver-miyecek bir şekilde giderilir.
Meselâ:
a) Ev komşusu, kendi evinin çatısını tâmir ederken biti-şiğindeki baskasına ait evin çatısını tahrib eder veya kiremitle-rini kıracak olursa, bu bir zarardır; yapılmamalıydı. Ama ka-zara veva cehâleten olduğuna göre bu zarara zararla mukabele edilmez. Ancak mevcut zararın telafisi cihetine gidilir.
Musa (as) ve onun kavmi İsrail oğulları için denizi yarıp yollar açan Allah'a yemin ederim ki, Tevrat'ta şöyle geçer.
"Rabbin olan Allah'tan kork, ana babana iyilikte bulun ve akraba larını ziyaret et ki, ömrun uzasın ve Allah senden zorlukları giderip işlerini kolaylaştırsan."
Nitekim Allah (cc) Kur'an-ı Kerim'in birçok yerinde akraba ziyaretini emretmiştir:
"Muhakkak ki Allah, adaleti, iyiliği ve akrabaya yardım etmeyi emreder. Buradaki adaletten maksat; tevhid, yani Allah'tan başka ilah olmadığına şehadet etmektir.
İyilikten maksat; insanların kusurlarını bağışlayıp onlara iyilik et-mektir. Akrabaya yardım etmek ise, onlarla iyi ilişkiler içinde bulunmak anlamındadır.
Görüldüğü gibi bu ayette Allah üç şeyi emrediyor, sonra da üç şeyi yasaklıyor ve şöyle buyuruyor:
وَيَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاءِ وَالْمُنْكَرِ
"Allah, çirkin işleri fenalık ve azgınlığı da yasaklar." Çirkin işler den maksat, günahlardır. Fenalıktan maksat ise, Kur'an ve sünnete uygun olmayan davranışlardır. Azgınlık ise, başkalarının haklarına saldırı anla mındadır.
"Allah, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor." Yani Allah ge-reğini yerine getirmeniz için size üç şeyi emredip üç şeyi de yasaklıyor.
Osman b. Mazun (ra) anlatıyor:
"Allah Resûlü benim yakın arkadaşımdı ve ben ondan utandığım için Müslüman olmuştum. Çünkü Resülüllah beni sürekli İslam'a davet ediyor-ilk zamanlar İslam dinine Bir gün Resulullah (sav) ile birlikte oturmuş konuşuyorduk. Bir ara benden yüz çevirdi, sanki yanındaki başka biriyle bir şeyler konuşuyordu.
"Şüphesiz ki Allah, adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi em-reder, çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O düşünüp tuta-sınız diye size öğüt veriyor." Bu olay benim hoşuma gitti ve İslam iyice kalbimde yer etti.
Bunun üzerine Resûlüllahın yanından kalkıp amcası Ebu Talib'e git-tim ve ona; "ben senin yeğeninin yanında otururken şu ayet indi" dedim.
Buna karşılık Ebu Talib dedi ki:
Muhammed'e tabi olan doğru yolu bulur ve kurtuluşa erer. Al-lah'a yemin ederim ki, yeğenim insanlara güzel ahlakı emrediyor. O doğ-ruyu da söylese yalan da söylese insanları iyilik dışında bir şeye çağır-miyor.
Resulullah (sav) Ebu Talib'in bu tavrını öğrendiğinde onun Müslü-man olacağını umarak yanına gitti ve onu İslam'a çağırdı, fakat o bu çağrı-ja olumsuz cevap verdi.
(سوال (9) قرآن كر من تو حماده مرض حکم سنی مفعول دخل تمیز شکلنده قوللاغی نه به اشار ندر؟
( الجواب ) منا فقدك باطني وقلبي ولان مرضارى مانكه ظاهره صفمن وبنون عمل اليمن وفعل ارم سرايت ايتمله او نارك وجود لري تماميلا مرض لان أول يفنى فاده عمل كون (مرض) کا مرسی تمییز اولارق قول لابنه الشدر اون (مرض) کلمه می مفعول اولریخی تقدیر ده بو معنایی افاده الجيز چونکہ او وقت زياده لك، بالاز مرضه تعلق ایدر
التنجي جمله بي تشكيل ابدن (وَلَهُمْ عَذَابٌ البيمان وقه ارتباطی ایسی منفعتی افاده ایدن (ل) در تلا به ای که منافقون منطقی یا دینداده ایم به غذا بدر. و یا خود آخر نده شدید بر آمد . بونا را به منفعت دگلدر اوبله ايه منفعتهاري مجالدر.
سؤال ؟ اليم، متألم معناسنه در متألم اينه شخصيه صفتيدر. بناء عليه عذابك اليم ايله وصف لا ندیریلمه سنده نه حکمت واردر ؟
الجواب ) عذاب، او نارك وجود لريني اويله قابلار و جد لرینی او یاله احاطه ایدر و باظهار نیز او یاده نفوذ ایدر که مردان که او نارك وجود لری به عذاب کو چرسی کسبیاید. او نارك جد ارندن، عذا بدن ما عدا برش کور و غمز اولور حتى او عذاب کو لچه سندن فيشقيران أهلي، فيزا لى، تألملى، همانكه نفسي عذا بدن نشست اید ولی یعنی جا غیران، با غیران، متألم اولان، عين عذاب اولد يضي جدا نيايد.
يد نجم جمله بي تشكيل اليدن (بما كانوا يكذبون ) نك وجه ارتباطی: منافقارن عذابالم ينك مذكور جنایت داری آراسنده بالنگز کذب ایله وصف اندير يلم ، كذبك شدت قبح و چرکین گونه اشار تدر بو اشارت دخى، كذبك نه قدر تأثير لى بر زهر اولدیفنه به شاهد صاد قدر.
زيرا كذب، كفرن الاسيدر. كذب، نفاقك برنجی علامتيدر كذب، قدرت الهیه به بر افتراد. كذب، حکمت ربانید به ضددر اخلاقه عاليه بي تخريب ايدن، کذبور عالم اسلامی هر لنديون آنجه گذیدر. عالم بشرون اهوالنی فاده و رن، کذبور، نوع بشری کمال تد به کری بیر اقامه کنید. يام كذاب ایله امتثالتي عالمده رذیل و رسوای ایدن، کذبدر
اشته بو سید الردن طولا مدر که بتون جنابناء مجنده تلعينه، تهديده تخصص البديل لذيدر بوايت انساناری، بالخاصه مسلماناری دفته دعوت ایدر
Sual: Kur'ân-ı Kerim'in bu cümlede 'maraz kelimesini mefül değil, temyiz seklinde kullanması neye işarettir?
Elcevab: Münafıkların batıni ve kalbi olan marazları, sanki zahire çıkmış ve bütün amellerine ve fillerine sirayet etmekle, onların vücüdları tamamıyla maraz kesilmiş olduğunu ifade etmek için kelimesi temyiz olarak kullanılmıştır. Evet kelimesi
mefül olduğu takdirde, bu ma'nayı ifade etmez. Çünki o vakit ziyadelik, yalnız maraza taalluk eder.
Altına cümleyi teşkil eden ولمة عذاب البيت in
vech-i irtibatı ise: Menfaati ifade eden (J)'dan anlaşılır ki, münafıkların menfaati ya dünyada elim bir azabdır. Veyahud âhirette şedid bir elemdır. Bunlar ise menfaat değildir. Öyle ise menfaatleri muhaldır.
Suâl: Elim, müteellim ma'nâsınadır. Müteellim ise şahsın sıfatıdır. Binâenaleyh azabın elim ile vasıflandırılmasında ne hikmet vardır?
Elcevab: Azab, onların vücüdlarını öyle kaplar
ve cesedlerini öyle ihâta eder ve bâtınlarına öyle nüfüz eder ki, sanki onların vücûdları bir azab külçesi kesilir. Onların cesedlerinden, azabdan mâada bir şey görünmez olur. Hatta o azab külçesinden fışkıran åhlar, fizârlar, teellümler, sanki nefs-i azabdan
neş'et ederler. Yani çağıran, bağıran,
müteellim olan, ayn-ı azab olduğu sanılır.
Yedinci cümleyi teşkil eden يما كانوا يَكْذِبُونَ nin vech-i irtibâtı: Münafıkların azablarının mezkür
cinayetleri arasında yalnız kizb ile vasıflandırılması,
kizbin şiddet-i kubuh ve çirkinliğine işarettir.
Bu işaret dahi, kizbin ne kadar te'sîrli
bir zehir olduğuna bir şâhid-i sâdıktır.
Zira kizb, küfrün esasıdır. Kizb, nifakın birinci
alâmetidir. Kizb, kudret-i İlâhiyeye bir iftiradır.
Müseyleme-i Kezzâb ile emsâlini âlemde rezîl ü rüsvây eden, kizbdir.
İşte bu sebeblerden dolayıdır ki, bütün cinayetler içinde tel'îne, tehdîde tahsis edilen, kizbdir. Bu âyet insanları, bilhassa müslümanları dikkate da'vet eder.
721 rafta duran felsefi bir İllet-i na değil, her dem hâzır ve nâzır, her an fa'al bir Kudrettir...D (121)
Kur'ân-ı Kerim'i Öğrenip Öğretmenin ve Okumanın Fazileti:
Peygamberimiz buyurmuşlardır ki:
«Sizin hayırlınız, Kur'ân'ı öğrenen ve Onu öğretendir.» (122)
«Bu Kur'ân'ı öğreniniz!
Çünki, Onun tilavet edeceğiniz her bir harfine karşılık, on Hase-ne ile me'cur olursunuz.» (123)
Her kim, Kitabullah'dan bir Harf okursa, o Harf karşılığında kendisine bir Hasene verilir. (124)
«Her Hasenenin karşılığı da, on mislidir.
Elif Lâm Mim! Bir Harfdir demeyorum.
(125) Fakat, Elif bir Harfdir; Lâm, bir Harfdir, Mim de, bir Harfdir..
Okunacak her bir Harf'e karşılık, on Hasene vardır.» (126)
«Kur'an'da mâhir olan, Kerîm ve Muti Sefereler'le (Husûsî bir sınıf Meleklerle) birlikte bulunacaktır.
Varlığım, Kudret Elinde bulunan Allâha yemin ederim ki: Kur'-an okumak, kendisine güc geldiği halde, onu okuyana iki ecir var-dır! (127)
«Kim, Kur'an okur, ezberler, Onun helalını helal, haramım ha-ram kılarsa, Allah, o kimseyi, bu amelinden dolayı Cennet'e koyar ve kendisini, ev halkından Cehennemlik on kişinin her birisi için de, şefaatcı kılar.» (128)
«Kur'ân'ı öğreniniz!
Çünki, Kur'an, Kıyamet günü şefâatcı olacaktır.» (129)
(121) John Davenport Hz. Muhammed ve Kur'an-ı Kerîm Türkçe terceme a. 72-81 (122) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 1, s. 69, 153, Buharf Sahih c. 6, s. 108, Ebû Davud Sünen c. 2, s. 70, İbn-i Mace Sünen c. 1, s. 77, Dârimi Sünen c. 2, s. 314
(123) Dârimi Sünen c. 2, s. 308
(124) Tirmizi Sünen c. 5, s. 175
(125) Tirmizi Sünen c. 5, s. 175, Dârimi Sünen c. 2, 8. 308, Hakim - Müstedrek с. 1, 3. 555
(128) Dârimi Sünen c. 2, s. 308
(127) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 6, s. 170, Müslim Sahih e. 1, s. 549-550, Ebû Davud Sünen c. 2, s. 71, Tirmizi Sünen c. 5, s. 171, Dârimi Sönen
c. 2, s. 319 (128) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 1, s. 149, Tirmizi Sünen c. 5, s. 171
kele kayığına ve kira beygirine binmek gibi ki ücret ma'lum ise ol kadar ve değilse ecr-i misil i'tâsı lâzım gelir.
MADDE 438 İcarede sükût riza ve kabul addolunur.
Meselâ, bir adam şehriyye elli kuruş kira ile bir dükkân isti-car edip de birkaç ay sâkin olduktan sonra ay başında âcir eğer altmış kuruşa razı olursan otur, olmazsan dükkânı bırak dedikde müstecir anı red ile altmış kuruşa razı olmam dedikten sonra dük-kânda müstemirren otursa kemâfissabık elli kuruş kira lâzım olur. Ve eğer bir şey demeyip ve dükkândan çıkmayıp da müstemirren oturmuşsa şehriyye altmışar kuruş vermesi lâzım gelir.
Kezalik, dükkân sahibi yüz kuruşa ve müstecir seksen kuruşa dese ve sahibi müsteciri bırakıp o dahi dükkânda sakin olsa seksen kuruş ücret lâzım olur. Ve eğer tarafeyn sözlerinde israr eyledik-leri halde müstecir sakin olursa ecr-i misil lâzım gelir.
MADDE 439 Ba'd-el-akd bedelin tebdil veya tezyid veya tenzili ile tekrar pazarlık olundukda akd-i sâni muteberdir.
MADDE 440 zım olur. İcare-i muzafe sahih ve vakti hülülünden evvel là-
Binaenaleyh ehad-i âkıdeyn mücerret vakti gelmedi diye icareyi fesh edemez.
MADDE 441 İcare sahih olarak mün'akid olduktan sonra başkası ücrete ne kadar zam etse âcir mücerret bunun için icareyi fesh ede-mez. Fakat vâsi ya mütevelli yetimin ya vakfın akarını ecr-i mis-linden noksan ile icar etse icare fâsid olup ecr-i mislin ikmali lâ-zım gelir.
MADDE 442 malik olıcak icarenin hükmü kalmaz. Müstecir irs ya hibe gibi bir veçhile ayn-ı me'cure
MADDE 443 Muceb-i akdin icrasına mani' olur bir özür zuhur etdikde icare münfesih olur.
Meselâ, düğün için bir aşçı isticar olundukta ehad-i zevceyn fevt olsa icare münfesih olur.
Ve keza disi ağrıyan kimse disini çıkarmak üzere şu kadar kuruşa bir dişçiyle mukavele etmişken ağrı zail oluverse icare mün fesih olur.
cuğun yahut süt ananın vefatiyle münfesih olur. Kezalik, müsterzi'in vefatiyle icare münfesih olmayıp, amma ço-
Icarenin in'ikadında akideynin chliyeti yani akil, MADDE 444 mümeyyiz olmaları şarttır.
MADDE 445 Büyůda olduğu gibi icarenin in'ikadında dahi ica-bin kabule muvafakati ve meclis-i akdın ittihadı şarttır.
MADDE 446 Acir icar edeceği şeyin mutasarrıfı yahut muta-sarrıfın vekili ya velisi ya vasisi olmak lazımdır.
MADDE 447 Fuzûlinin icarı mutasarrıfım icazetine ve mutasar-rip sağir veya mecnun ise ecr-i misliyle icar olunduğu surette veli-sinin veya vasisinin icâzetine mevkûfen mün'akid olur. Fakat icá-zetin sıhhatında dört şeyin yani âkıdeyn ve malik ve maʼkudun aleyhin ve bedel-i icare uruzdan olduğu takdirde anın dahi kıyam ve bakası şart olup bunlardan birisi ma'dûm olsa icazet sahih ol-maz.
FASL-I SALIS
Sıhhat-i icarenin şeraiti hakkındadır.
MADDE 448 Icarenin sıhhatında âkıdeynin rızası şarttır.
MADDE 449 Me'cûrun ta'yini lâzımdır.
Binaenaleyh iki dükkândan biri ta'yin ve tahyîr edilmeksizin icar olunsa sahih olmaz.
MADDE 450 Ücret ma'lum olmak şarttır.
MADDE 451 Icarede menfaat mani-i münazaa olacak veçhile ma-lûm olmak şarttır.
MADDE 452 Hane ve dekâkîn ve süt ana emsalinde müddet-i ica-renin beyaniyle menfaat ma'lim olur.
MADDE 453 - Hayvan isticar olundukda yük yükletmek için midir yoksa rukûb için midir ve kim binecektir burasımın tâyini yahut dilediğini irkab etmek üzere ta'mimi ile beraber icarenin müddeti yahut mesafesi dahi beyan olunmak lazımdır.
MADDE 454 - Arazi isticarında ta'yin-i müddetle beraber ne iş için olduğu beyan olunmak ve ziraat için ise ne ekileceği tâyin veyahut
قَالَتْ : فَلَمَّا تُوفَى أَبُو سَلَمَةَ قُلْتُ كما أمرني رسول الله صلى الله عليه وسلم فَأَخْلَفَ اللَّهُ خَيْرًا مِنْهُ رسول الله صلى الله عليه وسلم .
3) ÜMMÜ SELEME'den r.a. naklen MÜSLİM rivayet ediyor: Resûlüllah'tan S.A. şöyle duydum:
<>> Ümmü Seleme devam ediyor:
Ebu Seleme vefat ettiği zaman, Resûlüllahın emrettiği duayı yaptım; dolayısıyla Allah-ü Taâlâ bana ondan hayırlı olan Resû-lüllah'ı ihsan etti..
Ebu Seleme, Ümmü Selemenin kocasıydı; o vefat edince, zevcesi, Peygamber S.A. efendimizle nikâhlandı ve müminlerin anası oldu.. Ravilerin menkıbesi, 5. ve 107. Hadis-i Şerifte..
الدرس الثالث والعشرون في تحريم النياحة على الميت ولطم الخدود قال النبي صلى الله عليه وسلم الميتُ يُعَذِّبُ فِي قَبْرِهِ بِمَا نِيحَ عَلَيْهِ . ۱ ( رواه الشيخان )
IRMIÜÇÜNCÜ DERS
ÖLÜ ÜZERİNE AĞIT VE EL AYASI İLE YÜZE VURMAK
1) Peygamber S.A. efendimiz şöyle buyurdu:
«Ölü, üzerine yapılan ağıt dolayısıyla kabrinde azab görür..>
Bu, daha ziyade cahiliyet devri âdeti idi.. Ölülerin ardından husust ağlayıcı ve ağıtçı tutarlardı.. Dinimiz bunu yasak etti..
elektrizasyon الکتريزاسيون : elektirik gücü yük lemek, elektirik gücü vermek
elem الى : acı, üzüntü, dert, keder
elemeli المالم : siddetli acı yakıcı acı, acık lh keder
elemi fikri المفكرى urucu bir şeyi, bir du rumu düşünmekten ileri gelen, düşünceden kaynaklanan (fikri) elem, acı, üzüntü
elem-i havf ve gam المخوف و غم : korku (hay) ve kaygı (gam) dan kaynaklanan elem, acı. üzüntü
elem-i manevi الم معنوی : manevi aci
elem-i mevt الموت : ölüm acısı
elem-i ris-i cefa المريض جفا : cefa (zulüm, ezi
yet) yarasının acısı
elem-i şefkat الم خلقت : sefkat duyulan, sevgiy le korunmak istenen kimsenin durumundan ileri gelen elem, acı ve üzüntü
elem-i tasavvur ألم تصور : düşünme ve hayalde canlandırma ile gelen acı ve üzüntü
elem-i teessür الم تأثر : hayal kırıklığına uğra maktan veya ümitsizliğe düşmekten ileri ge len elem, acı, üzüntü
elem-i zeval ألم زوال : )bir şeyin) son bulmasın-dan veya geçip gitmesinden duyulan acı ve üzüntü
elemkarane المكارانه : acı verici şekilde
eleman 1 : المان.bir kuruluşta görev yapan, ça lışan kimse 2.unsur (öğe), temel parça
elest (elest( الست : "bezm-i elest", "bezm-i ezel", "bezm-i ezel-i elestu" gibi ifadeler, Cenab-ı Hakkın yarattığı ruhlara sorduğu "elestü birabbiküm" "Ben sizin rabbiniz de ğilmiyim?" sorusunu ve ruhların bu soruya verdikleri "kalů bela"; "evet, dediler" sözünü hatırlatmak üzere kullanılmaktadır. Aynı gerçeği hatırlatmak için "kalü bela" sözü de
elestu birabbikûm الست برنكم : )bak elest
elf: bin (1000 sayısı)
sonra gelen ikici bin yıl elf-i saniالثانى:Peygamberimizden (a.s.m.)
elfaz الفاظ : lafızlar kelimeler, sözler
elfaz-ı hadisiye الفاظ حديثيه : hadise ait sözler,
kelimeler
elmas sutu
ayelfar-llahiye الفاظ إلهية Allah'a (cc) ait soules
kelimeler
elfaz-ı İlahiye ve Nebevive الفاظ الهيه و تویه Allah'a (c.c.) ve Hz. Peygamber'e (asmla mübarek sözler
elfazi kudsiye ilahiye الفاظ قدسية الهيه Allah'a (c.c.) ait kutsal sözler, kelimeler
elfaz-ı Kuraniye الفاظ قرانية: Kur'an'a ait se ler, kelimeler
elfaz Kur'an(iye) ve Nebeviyeالفاظ قرآنيه ونبو Kur'an'a ait sözler ile Peygamber'e (asm) at sözler, kelimeler
elfaz-ı Kur'aniye ve zikriveالفاظ قرآنیه و کره Kur'an'da ve zikirlerde geçen mübarek sözler
elfaz-ı tazimiye الفاظ تعظيميه : )birinin veya bir şeyin) değer ve büyüklüğünü anlatmak için kullanılan sözler
felfi bin kere bin
elhamdülillah(i( الحمد لله : hamd (övgu) ve su kür Allah'a (c.c.) mahsustur, Allah'a (c.c.) su kür
elhamdülillahi alâ Rahmaniyyetihi ve ală Rahimiyyetihi الحمد لله على رحمتيته و على رحیمیته lığından dolayı Allah'a(c.c.) hamd olsun! sonsuz merhametliliğinden ve sonsuz acıyıcı
elhasil الحاصل : kisacası, özü, sonuç olarak
Elif الف : Arap alfabesindeki ilk harf
elif-i sakine ألف ساكنه : okunmayan elif harfi
elifba الب : alfabe
harfleri elif-lam الف لام : Arapçada "elif" ve "lam" )0(
"el"-i Istigrak ال استغراق : genellik ifade eden. "her, bütün" månasına da gelen ve Arapcada isimlerin başına getirilen "el" takısı
elim اليم : acıklı acı verici üzüntü verici
elimane اليمانه : elemli, acıklı şekilde
elmas الماس : mücevher olarak kullanılan, par lak ve değerli taş
elpence ال پنچه: ellerini önde kavuşturmuş durumda, saygılı bir duruşta
elsine.lisanlar, diller 2.ifadeler, ifade sine-i fahiresi veyahut cemali كلامك أله فاخره tarzları, söyleyiş tarzları; sözler (kelamın el سی و یاخود جمالی sözün öğünülesi söyleyiş tarzı veya güzelliği)
elsine-i alem الة عالم: dunyadaki diller
elsine-i Arab ألسنة عرب : Arab dilleri, Arapca
konuşmalar
elsine-i enam أله أنام : halkın konuştuğu dil. ler
elsine-i külliye bütün varlık çeşitle rinin dilleri
elsine-i mahsusa ألسنة مخصوصه : husisi (özel) diller, herkesin anlayamadığı diller
elsine-i semaviye السنة سماويه : göklerdeki dil ler, göklerde (yücelerde) bulunan melekler, ruhaniler veya başka varlıkların kendilerine mahsus (özel) dilleri
elsine-i terkibiye ve tasrifiye السنه تركيبيه و
تصري : terkibli ve tasrifli diller, birleşik ke-limeler yapan ve fiil ve kelime çekimleri bu-lunan diller
eltaf 1 : الطاف.lütuflar, iyilikler 2.daha çok iyi, çok hoş
eltaf - Rabbaniye الطاف ربانيه : Rabbimiz (terbi yecimiz ve sahibimiz) olan Allah'ın (c.c.) lü tufları, (iyilikleri, nimetleri)
eltaf - Sübhaniye الطاف سبحانيه : Suphant sıfat ve işlerinde kusursuz) olan Allah'ın (c.c.) lütufları (iyilikleri, niğmetleri)
elvah الواح : levhalar, kayıt levhaları, kayıt tab-loları; manzaralar, tablolar, görünümler
vah-lem الواح عالم : kainattaki manzaralar, tablolar, görünümler
elvah-i kaderiye ألواح قرية kader levhaları, ka-derdeki yazılar, kayıtlar
elvah-ı mahfuza ألواح محفوظ : Allah'ın (c.c.) ko-ruması altındaki kader yazıları
elvah - misaliye مثاليه الواح مثالية : bu dunyada olup bitenlerin kaydedildiği) mânevi kayıt levhala-n, mânevi kayıtlar
elvah-ı mütehavvile وله levhalar, değişken levhalar, değişken tablolar ve manzaralar الواح منحوله : tahavvül eden
elvah-ı nukuş-ukudret الواج نقوش :llahi
kuvvetinin eserleri olan ince sanatların ser kudretin nakış levhaları, Allah'ın gilendiği varlık tabloları, varlık manzaraları Allah'ın (c.c.) guç ve
elvah-i san'at-ı Rabbaniye الواح صنعت ربانیه terbiye edicisine (Rabb'e) ait san'at tablolar Rabbani san'at levhaları, her şeyin sahibi ve ve manzaralar
elvanukusince sanatların çok renkli ve farklı şekilleri
elvan-ı seba الوان سبعه : )güneş ışığındaki) yedi renk: 1.kırmızı 2. turuncu 3.sarı 4.yeşil 5.mavi 6. lacivert 7. mor (menekşe.(
elvan ziya الران با : işıktaki renkler
elveda etmek الوداع ايتمك : "Allahaısmarladık" deyip dönmemek üzere gitmek
التعليق:ahalayık, daha uygun, çok uygun,
çok yaraşır
elyem اليوم bugün, hålă, şimdi
elzem الزم : en çok gerekli, çok lazım, en vaz-geçilmez
için en gerekli
elzemi zad الزمزاد : yol azığı (yiyecek içecek(
elemiyat الزميات : cok gerekli şeyler
elzemiyet الزميت : cok gereklilik, çok gerekli olma
elemiyetli الزميلي : en gerekli, en vazgeçilmez olanı
emam أمام : bir şeyin ön tarafı, ön
eman (aman( 1 : أمان.güvenlikte olma 2.yar-dım veya af dileme
emanat أمانات emanetler
emanat-ı Peygamberi أمانات پیغمبری : Hz. Pey-gamberi'in (a.s.m.) emanetleri (iman ve Kur'an hakikatleri)
emanet 1 امانت.korunmak üzere güvenile-rek bırakılan şey 2.korunmak üzere birileri-ne güvenerek bir şey bırakma 3.güvenirlilik 4.Allah'ın (c.c.) verdiği yetenekleri kullanarak Allah'ı (c.c.) tanıma, tanıtma, emirlerine uy-
emanet-I hilafet امانت خلافت halifelik emaneti, emanet olarak verilen halifelik görev ve yü kamlaloga
emanet-i kübra امانت کبری : en büyük emanet: ligi: Allah'm (c.c.) kanunlarına uygun yaşama 1.Allah'm (c.c.) insana verdiği yeryüzü ve dünyayı ve içindekileri bu kanunlara uy-lah (cc) tanımak ve O'nun emri doğrultu gun idare etme görev ve yükümlülüğu 2.Al sunda kullanmak ve geliştirmek üzere insana verilen üstün güç ve yetenekler(akıl, irade, benlik, kalb ve mâneví neví duygular, ruh gücü, güç ve kuvvet, duyu organları vb.)
emanet-i tebliğ امانت تبلیغ : )Allah'ım (cc) emir-lerini eksiksiz olarak) insanlara duyurma go rev ve sorumluluğu (emanet-i tebliği hamil bulunmak: Allah'ın (c.c.) emirlerini duyurma görev ve sorumluluğunu yüklenmek)
emanette emin kil امانده آمین قبل : emaneti sag lam koruyanlardan eyle
emanetçi امانتجی : emanetin gereğini yapmak la görevli ve yükümlü
emaneten emanet olarak
emanetullah امانت الله : Allah'ın (c.c.) emaneti
emangah امان گاه: güvenlik yeri (Allah'ın (c.c.) koruması altındaki yer, dünya)
emced أحد en büyük, şan ve şerefi en is tün(bak. cedd-i emced(
halifa hedef 2.güçlu istek 3. umit
emel-i acizane أمل عاجزانه:zavallı bir kula yara
emeli halisane أمل خالصانه : gönülden gelen in şan istek ve gaye tek ve niyet
emeli vehmi أمل وهمی : kuruntuya dayanan tek ve gâye (amaç)
emel ü niyet أمل و تيت : emel ve niyet (bak emel(
Emevi أمرى : Emevi Devletini kuran sülaleye (hanedana) ait
Emeviler 1 : أمريلر.Emevi Devletini kuran Emevi sülalesinden (soyundan) olanlar, umeyye Oğulları 2.Emevi Devletinin idare cileri. 3.Emevi taraftarları, halifeliğin Emevi lerin hakkı olduğunu iddia edenler. (Emevi Devleti mi. 66 1.750)
Emevilik أمويلك : Emevi taraftarlığı, halifelik iddiasında Emevilerden yana olmak
emin 1 : أمين guvenli 2 güvenilir, inanılır (kim se) 3.şüphesi olmayan 4.tehlikesiz
Emirdağ Emirdağı denen dağın kuzey yamacında, Afyonkarahisar'a bağlı bir ilçe
Emirdağ Lähikasi أمير الاحقه سي : Ustad Be-diüzzaman Said Nursi'nin (r.a.) Emirdağ'da sürgün ve gözetim altında yaşadığı 1944-1949 yılları arasında öğrencileriyle yaptığı yanşma ve mektuplaşmalarından oluşan bir kitap
Emirdağ Lähikasi-1 أمير طاغ لاحقه : Ustad Be-diüzzaman Said Nursi'nin (r.a.) 1950-1960 yılları arasında zamanın olayları hakkında. talebelerine ve sair kişilere yazdığı mektup-ların toplandığı kitap
emirlik 1 : أميرلك.amirlik, emir yetkisini taşı ma 2.beylik, prenslik
emimame أمير نامه : yazılı emir
emimame-l arifane أميرنامه عارفانه : gerçeklerin inceliklerini bilen âlime yaraşır tarzdaki ya nh emir (yapılması gerekenleri bildiren mek-
tup)
emma أنا : amma, lakin, fakat, ancak, şu da var ki
emma ba'dü أما بعدو : bundan sonrasına
cek olursak
emmare آماره : emredici, zorlayıcı
emn 1 : أمن.güven, güvenlik, korkusuzluk 2.ra
hatlık, sükunet
emni adalet امن و عدالت : güven ve adalet
emn-ü eman (emn eman أمن أمان : güven ve
huzur, dirlik ve düzenlik
emnü emanet امن و امانت : güvenliğin sağ-
lanması ve emanet olarak verilen yetki ve sorumluluk görevi (yeryüzü halifeliği: bak hiläfet-i kübra)
emnü eman ü emniyet أمن وأمان و أمنيت : huzur,
sükün ve güvenlik; dirlik, rahatlık ve güven-lik
emniyet أمنيت : güvenlik; güven, itimad
emniyet-i dahiliye أمنيت داخليه : )ülkede is venlik, dirlik ve düzenlik
Emniyet-i mutlaka أمنيت مطلقه : tam güvenlik
emniyet-i mütekabile أمنيت متقابل : karşılıklı güven
emniyet-i tamme أمنيت نامه : tam güvenlik
emniyet-i umumi (ye( أمنيت عموميه : genelgu venlik, toplumun güvenliği
emniyetli
güvenli
emniyetsiz أمنيتسر : guvensiz, güvenlikten yoksun
emniyeti ihlal etmek أمنيتى إخلال اتمك toplum düşürmek veya devlet güvenliğini bozarak, tehlikeye
emperyalist امپریالیست : sömürgeci
emperyalizm (a( امپرياليزما : sömürgecilik
mr 1 : أمر.emir, buyruk 2.iş, olay, durum
emri herbaska bir iş veya olay
emr-i aliitaat ve saygı ile bağlılık gös terilen bir büyükten gelen emir
emr-i azim أمر عظيم : çok büyük ve çok önemli iş
emr-ibatıl أمر باطل : geçersiz, boş ve gerçek dışı iş
emr-i biemani أمر بي أماني : karşı konulmaz emir
emri bilma'ruf أمر بالمعروف : Islamda müslü-manlara Allah'ın (c.c.) verdiği bir görev olan "iyiliği emretmek, yahut tavsiye etmek, öğüt-
lemek"
emri cebri أمر جبرى : zorbaca emir, zor kulla-
nılması istenen emir
gelemi celiأمج : yuce emir, yüce buyruk
emr-i celil-i Nebevi أمر جليل نبوى : Hz. Peygam-
berin yüce emri
emri cüzi أمر جزئى : basit bir iş
emr-i daimî ve vücubi أمر دائمی و وجوبی : sürekli ve zorunlu olan emir
le ilgili konu
emr-i din امر دین : din işi, dinle ilgili husus, din-
emr-i ezeli أمر ازلی : )Allah'a (c.c.) ait) ezeli (ön-
cesiz) emir
emri gaybi أمر غيبي : duyu organlarıyla bilin-meyen iş ve olay
emr-i gayr-ı makul أمر غير معقول : akla aykırı
emir veya iş, durum
emri Hak 1 : أمر حق.Allah'ın (c.c.) emri 2.ölüm
emri Halık أمر خالق : Yaratıcının emri
gemri has أمر خاص : özel emir, belli bir kimseye verilen emir
emri hayır أمر خبر : hayır işi, iyilik işi, iyi iş
emri hayr-i azim أمر خير عظيم : çok büyük ha
yırlı (iyi) iş emri hususi امر خصوصی : özel ve sahsa ait (ki-
sisel) iş
emr-i ilahi (ye( 1: أمر إلهيه.Allah'ın (c.c.) emri 2.Allah'ın emri olan ölüm
1821 - Mora İsyanı sırasında Yunanlılar 3.000 Türk'ü katlettiler.
TEMMUZ
23
ÇARŞAMBA
BİR AYET
Rahman'ın has kulları onlar-dır ki, yeryüzünde tevazu ve vakar ile yürürler; kendini bilmez kimseler onlara laf attığında incitmeksizin "Selametle" derler, geçerler.
(Furkan: 63)
28 1447 MUHARREM
BİR HADİS
İnsanların Allah katında en makbulü ve Ona en yakın olanı, önce selâm verendir.
Ebu Davud
RUMI: 10 TEMMUZ 1441
HIZIR: 79
Demek selâmet ve emniyet, yalnız İslamiyette ve imandadır.
sunda kendisi üzerinde bir hakkı olup da, Ку met Gününde bu hak kendisinden alınmada önce helallık dileyen kula merhamet etsin. Og dinar ve dirhem yoktur. İyilikleri varsa bu yil lerden alınır, iyilikleri yoksa, hak sahiplerin günahlarını kendisine yüklerler. Allah, din kardeşinin şerefi veya mah komu
Tirmizi, Kıyame: 2; Müsned, 2:4
***
Kan davaları
İbni Mes'ut'dan (ra) rivayetle:
Kıyamet Günü insanlar arasındaki dan dan ilk hükme bağlanacak olan, kan daval dır.
Nice komşular vardır ki Kıyamet Günü kom-Jousunun yakasına yapışacak ve şöyle diyecektir: Ya Rabbi, bu yüzüme kapısını kapadı. İyiliğini benden esirgedi.
Buhari'nin Edeb'inden.
***
Kisas
Ebu Hüreyre'den (ra) rivayetle:
Kim ki haksız yere birine bir kamçı vurursa, Kryamet Gününde ona kısas uygulanır.
Buhari'nin Edeb'i ve
Beyhaki'nin Şuabü'l-İman'ından.
***
Ümmü Seleme'den (ra) rivayetle:
Eğer Kıyamet Günü hakkını alacağının kor-kusu olmasaydı, şu misvakla canını acıtırdım.
Taberanî'nin Kebir'i ve Hâkim'in Müstedrek'inden.
***
Resulullah hata işleyen hizmetçisine kızgınlık ânında bu ifadeyi kullanıyor. O anda elinde misvak bulunmakta, eğer misvakla vurmuş olsa incitilmiş olacak, dolayısıyla hakkı geçecek.
Abbasi halifesi Harun Reşid, ken-di ihtişâm ve saltanatı içinde Rakka'da ikamet ediyordu.
Bir gün oraya Abdullah bin Mü-bârek Hazretleri geldi. Bütün şehir halkı onu karşılamak için şehir dışına çıktı. Halife neredey-se koca şehirde yalnız kalmıştı. Bu manzarayı balkondan seyreden Harun Reşid'in bir câriyesi;
"-Bu da nedir? Ne oluyor?" diye sorunca oradakiler:
"-Horasan'dan bir âlim geldi. Adı Abdullah bin Mübarek. Ahâlî onu karşılıyor." dediler.
Bunun üzerine o câriye;
"-Gerçek sultanlık işte budur, Harun'un sultanlığı değil! Çünkü Harun'un sultanlığında polis olmadan işçiler bile bir araya top-lanmıyor." dedi.
HAFİFE ALMA!
Ulemâyı hafife alanın âhireti,
Ümerâyı hafife alanın dünyası,
Dostlarını hafife alanın mürüvveti yıkılır.
(Feridüddin Attår, Tezkire, 1, 224)
Mü'min, özürlerin kabul edilip müslümanların arasına soğukluğun girmemesini arzu eder.
Münafık ise müslümanların darmadağın ve perişan olmasını ister.
Abdullah bin Mübarek Hazretleri, kötü huylu bir kimseyle yolculuk yapmıştı. Seyahatleri bitip ayrıl-dıklarında Abdullah bin Mübâ-rek içli içli ağlamaya başladı. Bu hâle şaşıran dostları;
"-Neden ağlıyorsun? Seni böylesine mahzun eden şey nedir?" diye sordular.
O kadri yüce Hak dostu, bir iç çekti ve nemli gözlerle;
"-O kadar yolculuğa rağmen beraberimde bulunan arkadaşımın kötü hållerini düzeltemedim. O bîçârenin ahlâkını güzelleştiremedim.
Düşünüyorum ki;
Acaba benim bir noksanlığımdan ötürü mü ona faydalı olamadım?
Şayet o, benden kaynaklanan bir hatadan dolayı istikamete gel-mediyse, yarın hâlim nice olur..." dedi ve hıçkırıkları boğazında düğümlenmiş bir vaziyette ağlamasına devam etti.
(Feridüddin Attår, Tezkire)
BEDDUA ETME!
Bir kişi Abdullah bin Mübarek Hazretle-ri'ne gelerek ona çocuğunun isyanından şikâyet ediyordu. Abdullah bin Mübâ-rek o kimseye;
Ali bin Muvaffak, Abdullah bin Mübarek gibi meşhur bir zatı karşısında görünce ön-ce çok şaşırdı. Heyecandan bayıldı. Kendisine geldiğinde ise şöyle anlattı:
-Otuz senedir hacca gitmeyi arzu eder dururdum. Ayakkabı ta-mirinden 300 dirhem para bi-riktirdim. Hac yolculuğuna ni-yet ettim. Hanımım hâmile idi;
<<-Komşudan et kokusu geliyor; bana bir parça et ister misin?» dedi.
Komşuma gittim. Durumu anlattım. Komşum ağladı;
<<-Yedi gün oldu ki, çocuklarım açtır. Yolda ölü bir hayvan buldum. Ondan bir parça kestim. Şimdi onu kaynatıp çocukları avutu-yorum. Helâl bir gıda bulamaz isem, mecburen onu yedirece-ğim. İsterseniz vereyim, fakat bu kaynayan et, bunlara ölümle burun buruna geldikleri için helâl, size ise böyle bir zarűretiniz olmadığı için haramdır.»" dedi.
Ali bin Muvaffak devamla;
*-Bunu duyunca, sanki içimden bir parça koptu. Bin bir zorlukla biriktirdiğim bu 300 dirhemi ona verdim;
«Yâ Rabbi, hac niyetimi kabul et!..>> diye Rabbime ilticâ ettim." dedi.
Bunun üzerine Abdullah bin Mübarek;
"-Rabbim bana rüyada doğruyu bildirmiş!" dedi.
(Feridüddin Attår, Tezkire, 212-213)
Nice küçük ameller vardır ki, niyetler onları büyültür.
Nice büyük görünen ameller vardır ki, niyetler onları küçültür.
Abdullah İbn-i Mübarek çok tak-vâ sahibi ve Allah Rasûlü âşığı bir âlimdi.
İkindi namazından sonra, cemaate;
"-Ben Rasûlullah Efendimiz'le soh-bet etmeye gidiyorum." derdi.
Fahr-i Kainat Efendimiz'in hadis-i şeriflerini okumaya yahut ta-lebelerine hadis dersi vermeye gidişini, Efendimiz'le sohbet ola-rak ifade ederdi.
Demek ki;
Siyer-i Nebî ve hadis-i şerifleri titiz ve derûnî bir kalp rikkatiyle oku-mak lâzımdır.
MERHAMETİN DEĞERİ
Tâbiînden âlim, fâzıl, muhaddis ve sûfi Abdullah bin Mübâ-rek, haccı îfâ ettikten sonra Harem'de uyku ile yakaza arasında iken semâdan iki melek gelir. Biri diğerine;
"-Bu sene 600 bin kişi haccetti. Hepsinin haccı, Şam'da Ali bin Mu-vaffak ismindeki bir ayakkabı tamircisinin yaptığı sâlih amel hürmetine makbul oldu. Bu kişi hacca gitmeye niyet etti, lakin gidemedi. Onun yaptığı bir amel hürmetine bu kadar huccâcin haccı kabul edildi." der.
Abdullah bin Mübarek uyku ile yakaza arası olan bu hâlden uya-ninca, merak ve hayret içinde kaldı. Şam kervanı ile Şam'a gitti. O zâtı bulup sordu:
ABDULLAH BİN MÜBAREK HAZRETLERİ'NDEN HİKMETLİ SÖZLER
"Adâbı basit görenin, yerine getirdiği sünnetlerde aksamalar olur. Sünnetleri basit göreni farzlardan mahrum ederler. Farzları basit göreni ilâhî mârifetten mahrum ederler. Mârifetten mahrum kalanın hâlinin nasıl olacağı da malûm!" (Feridüddin Attår, Tezkire, 216)
-varması açısından bazı faydaları da var, zira nefes teknikleri akciğerler-de yani göğüs kafesinde oluyor bu-rada da kalp yani ruhun merkezi ol-duğunda bu teknikleri uygulayan-lar belki hemen Allah Teälä'yı bula-masalar da ona gitmekte en önemli aracımız olan ruhu keşfediyorlar. Ne var ki bu dinin tanrı anlayışına bak-tığınızda buradaki manasızlığı insan kolayca görebiliyordu. Psikolojik ve-rileri hiçbir şekilde tevhid anlayışı ile bağdaşmıyordu. Kısacası ulaşabil-diğim her dini bu açıdan inceledim. Hepsinde hakikatin küçük bir parça-sını bulsam da insan ruhu ile alakalı kämil ve hakiki bilginin İslam'da ol-duğu içime doğdu.
S. DERİN: Bu gerçeklere ulaşır-ken tasavvufun bir rolü oldu mu?
A. ROTHMAN: Evet, konuyu tam da buraya getirmek istiyor-dum, İslam'ın ruh ile ilgili bilgileri-ni kamil manada tasavvufta buldum. Aslında şöyle demem lazım İslam'da ruh ilmi demek tasavvuf demektir. Daha açık söylersem; tasavvufun ruh ile ilgili bazı görüşleri var demi-yorum, tasavvuf İslam'ın ruh ilmi-nin ta kendisidir, diyorum. Tasavvuf ruhu anlamanın hakiki yoludur, in-sanın manevi/psikolojik gelişiminin makamları, insanın kendisini keşfet-mesinin yöntemi, insanın fıtratıyla yüzleşmesi tasavvufun asli konula-rıdır. Ben bunları söylerken de ki-tabi konuşmuyorum, zira sufilerin ruh ile ilgili tecrübelerini şeyhlerin dizi dibinde bizzat yaşayarak öğren-meye gayret ettim. Sufilerin yanın-da iken ruhumu nasıl daha iyiye gö-türürüm diye kitap okumaktan ziya-de şeyhimin bana verdiği vazifeleri yapıyordum. Mesela bir örnek ve-reyim, Virginia (ABD) da bir dergâh inşa etmiştik ve şeyhim bana di-reklerin tümünü yeşile boyamamı söyledi, ben de dondurucu soğuk-ta birkaç günlük yoğun bir çalışma ile tüm direkleri boyadım. Ama bu arada egom şişmeye başladı, ken-dimle ve yaptığım işle gurur duyu-yordum, Şeyhin beni çok öveceği-ni belki de beni önemli bir konuma
ALTINOLUK
İSLAM IN RUH İLE İLGİLİ BİLGİLERİNİ KAMİL MANADA
TASAVVUFTA BULDUM ASLINDA ŞÖYLE DEMEM LAZIM İSLAM'DA RUH ILMI DEMEK TASAVVUF DEMEKTİR. DAHA AÇIK SÖYLERSEM; TASAVVUFUN RUH İLE İLGİLİ BAZI GÖRÜŞLERİ VAR DEMİYORUM, TASAVVUF İSLAM'IN RUH İLMİNİN TA KENDİSİDİR, DİYORUM.
koyacağını düşünmeye başlamış-tım. İşleri bitirince şeyhimi çağırdım, ondan övgü beklerken o bana: "bu renk istediğim gibi olmamış tüm di-rekleri senden yeniden boyama-nı istiyorum" dedi, halbuki o ren-gi bana kendisi söylemişti, bir an-da nefsim paramparça oldu. Ağzım açık kalmış bir anda, şeyhim yap-tığım işi beğenmediği gibi o zor işi benden tekrar yapmamı istiyordu. Böylece şeyhim bana sabrı ve teva-zuu öğretiyordu, daha bunun gibi pek çok hal yaşadım. Böylece be-nim İslam'a girmem tasavvuf yolu ile oldu. Önce psikolojik gelişimim için tasavvufu buldum oradan da İslam'a girdim yaklaşık 13 yıl önce.
S. DERİN: Şeytanın en bilgili psikolog gibi hareket ettiği herkesin zafiyetine göre bir menfi yol gösterdiği söylenir, mesela na-maz kılma dediğinde kendini din-lemeyen kimseye bu sefer sağdan yaklaşır ve "sen ne güzel namaz kı-lıyorsun, senden daha büyük bir Müslüman yoktur" diyerek ona ucub verir, bu konuda ne dersiniz.
A. ROTHMAN: Bu kesinlikle doğrudur, şeytan her insanın içine
mış-dim, bu di-ma-en-an-im ap-işi du. va-bi De-lu m da
keli tuza-gi kurar, birine yaptığı tavsiyeyi baş. kasına yapmaz, herkesin şahsiyeti ni zaaf ve üstünlük noktalarını şey-tan çok iyi bilir, bu sebeple sufiler de ayni metodu uygulamalı kişiye özel dini çözümler geliştirmelidir-ler. Her insanın hastalığı için farklı bir tedavi muhakkak vardır. Hatta bence tarikatların her biri farklı bir psikolojik tedavi metodudur. Nasıl ki seküler psikolojide, kognitif (bi-lişsel), psikanaliz, gibi onlarca fark-lı metot varsa, sufiler de tarikatlar vasıtası ile farklı ruh sağlığını ko-ruma ve geliştirme yolları geliştir-mişlerdir. Dışa açık veya içine ka-palı her tür insan için illaki onların yapısına uyan bir tarikat bulunur. Bu sebeple tarikatların hak yolda ol-mak koşulu ile farklı metotlar tavsi-ye etmeleri son derece yerinde ve normaldir. Nasıl ki birisi için yazılan bir reçete başkasını tedavi edemi-yorsa, bir insan için iyi olan bir tari-kat başka birine tam fayda vermeye-bilir. Bu sebeple sufi yoluna girmek isteyen kimseler kendilerine uygun bir tarikatı bulmalıdırlar.
S. DERİN: Siz terapilerinizde İslami ve sufi ögeleri nasıl kullanı-yorsunuz?
A. ROTHMAN: Bu konuyu ne zamandır düşünüyorum, acaba Kuran ve Sünneti açıkça söylesem mi yoksa söylemesem mi? di-ye. Burada sıkıntı şudur, bazı gayri müslimler, İslam, Kuran, tasavvuf gibi kelimelerden korkmaktadırlar, Müslümanlara gelince, maalesef tasavvuf kelimesi onların çoğunda bidat hurafe düşüncesini akla getiri-yor, böylece her iki kesimden bazıla-rı bize kulak tıkıyor. Selefi veya vah-habi olmayan pek çok Müslüman da tasavvuf hakkında negatif şeyler duyduklarından bu konuda önyargı-lı davranmaktadırlar. Halbuki psiko-lojik sıkıntı çekenlerin İslami ve su-fi kaynaklardan istifade etmesi kaçı-pilmaade bu sebeple ben özellikle
birlikte şunu nim terapim hicbir şekilde deg miyor, hep islami kalıyor, hatta b gayrimüslimler benim Müslüma olduğumu bildikleri halde yine d bana geliyorlar. Bu da beni cok s vindiriyor zira gayrimüslimleri İslamın psikolojik çözümlerine açı olması dinimizin gücünü gösteriya Zira ben bu kişileri terapi yaparke dinimizin ortaya koyduğu akıl, n fis, ruh paradigmalarını kullanıy rum, sadece onlarla kullandığım li biraz değiştiriyorum. Benim h defim ilk planda onları Müslüma etmek değil, ama onların halim İslam'a yaklaştırmak. Biliyorsunu çağımızda İslam'ı yaşamadığı halde pek çok kimse ben Müslümanım d yor ben de ilk planda bunun tersin yapmaya çalışıyorum. İslam'ı açık ça deklare etmeden önce onların İslam'ı halleri ile kabullenmelerini sağlıyorum.
Bir örnek vermek gerekir ise ba zıları önce başını kapatır, sonra te-settürün hikmetini anlar, başka ba-zı hanımlar da önce işin hikmetini anlar, ona iman eder ve sonra ba-şını örter. Meseleyi buna benzete-biliriz. İslam ve sufi ismini duyma-dan dinimizin kavramlarına muha-tap olanların daha sonra bir kısmı Müslüman da oluyor.
S.DERİN: Sizce psikoloji ilmi ta-savvuftan bir şeyler öğrenmeli ve istifade etmeli mi?
A. ROTHMAN: Bence psikoloji ilmi tasavvuftan istifade etmelidir. Zira sufilerin ruh konusunda eşsiz bilgi ve tecrübeleri vardır. Hatta ta-savvuf batılı psikologların ruh konu-
sundaki hatalı bilgilerini düzeltecek bir güce sahiptir. Zira sufilerin bu sahadaki bilgi ve tecrübeleri psikologlarınkinden yüzlerce kere daha güçlüdür. Psikolojinin tasav-vufa faydası ise sufilerdeki bu bil-gilerin modern zamanlara aktarımı hususunda olabilir. Zira bazen şeyh efendiye gelenler ondaki muazzam bilgiden sadece ufak bir kırıntıya ta-liptirler veya güçleri ancak bir kırıntı taşımaya yeter. Ayrıca sufilerin yap-tıkları sohbetler tam bir psikoterapi gibidir. Bu sohbetlerde harikalar or-taya çıkar, buralara devam edenler pek çok psikolojik hastalıklarına ça-re bulurlar. Sohbetler büyük bir ec-zane gibidir ve ihtiyacı olanlara ge-rekli ilaçları buradan farkına varma-dan alır.
Bununla beraber tasavvuftan is tifade konusunda psikologların en i büyük sıkıntısı onların her şeyi data ve veri olarak görmeleri, imanı hat-ta takvayı ölçmeye cüret etmeleridir. Mesela tasavvuf psikolojisi kongre-lerinde "benim huşum 10. seviyede, takvam 7. seviyede, huşuda tama-ma ermişim, ama takvamı geliştir-meliyim" diyen Müslüman psikolog-lar gördür. Bence bu normal değildir, zira dinde sadece Allah ile kul ara-sında olan bir bağlantı vardır ki psi-koloji bu sahada bir söz söyleyemez. Yani insanın takvasını, huşunu, ihla-sını ölçemez. Bazı kimselerin iddia-sının aksine biz tasavvufu bu mana-da bir psikoloji ilmi yapamayız. Her şey objektif olacak dediğinizde bu hataya düşersiniz, zira din yüzde yüz sübjektiftir. İnsanların kalbinde ola-nı ancak Allah bilir.
a-
e
ال Z a--
yük sorunu herhalde hala ruhu ka-bul etmemesidir. Batılı Psikologlar hala Freud'u takip ediyorlar mı, hâlâ insanı bir tür hayvan ola-rak kabul ediyorlar mı? Ayrıca biz Müslümanların bu sahada kendi psikoloji terapilerimizi geliştirme-miz gerekmiyor mu?
A. ROTHMAN: Bugün psikolog ve psikiyatrların pek çoğu Freud'un peşinden gitmediklerini söylüyorlar ama şuuraltında istemeseler de Freud'u takip ediyorlar. Onun çizdi-ği çemberden çıkamıyorlar. Yani in-sanı ruhu olmayan, hayvan ama bi-raz akıllı bir hayvan olarak görüyor-lar. Bu sebeple biz Prof. Bedri Malik beyle uluslararası Müslüman psi-kologlar derneğini kurduk. İki de-ğişik üniversitede hatta ileride bel-ki Türkiye'de de bu "İslami psikolo-ji" programını öğretmeyi düşünüyo-ruz. Biz bu sahanın İslami paramet-relerini ortaya koymak istiyoruz. Biz kurduğumuz dernek ile İslami psiko-loji metodolojisini ortaya koymaya çalışıyoruz, böylece bu sahada orta-ya çıkanları kontrol etmeye de gay-ret edeceğiz.
S. DERİN: Psikolojinin en bü-
Derneğimizin başka bir haya-li ise ciddi araştırmalar yapmaktır. Organize gruplar kullanarak, farklı fi-kirleri, ilginç planları olanlardan isti-fade edeceğiz. İnsanlar tezkiye, ih-san ve pek çok isimler altında fark-lı İslami psikoterapi paradigmaları geliştirecekler. Bu meyanda biz tari-katları da farklı psikolojik ihtiyaçlara cevap veren okullar gibi incelemeye çalışacağız. Zira her tarikat farklı psi-kolojik özellikleri olan insanlara hi-tap etmektedir. İnsanlar dışa veya içe dönük olmalarına göre tarikat seçmektedirler, kadiri olan ile Nakşi olan veya bir başka tarikata münte-sip olanların ortak yönlerini tespit etmek son derece faydalı olacaktır. Hatta bazı şeyh efendiler kendisin-den beyat almak isteyenlere, "sana ancak geçici bir beyat verebilirim zi-ra senin gerçek şeyhin ben olamam, sen seni irşad edecek gerçek şeyhi buluncaya kadar bana mürid olabi-lirsin" demektedirler.
Allah'a iman eden Onu sever. Onu seven Ha-bibini sever. Onu sevmek demek ona uymak, onun yaptığı gibi yapmak, onun yaşadığı gibi ya-şamak demektir. Cenab-ı Hakkın Habib-i Edibi Peygamberimiz Hz. Muhammed Efendimize (asm) uymayan, onun gibi yaşamaya gayret etme-yen, en azından bu niyetle hayatını tanzime çalış-mayan, onu sevmiyor demektir. Onu sevmeyen-de ise Allah'a iman ve muhabbetten ne derece söz edilebilir?
Bu ifadeler, "Eğer Allah'a muhabbetiniz varsa, Habibullaha ittiba edilecek. İttiba edilmez ise, netice veriyor ki, Allah'a muhabbetiniz yoktur" mealindeki ayet-i kerimeye dayanmaktadır.
Anlaşılan odur ki, mümin bir Müslümanın en belirgin özelliği Peygamberimizi örnek alması ol-malıdır. Hadis-i şerifler, bu açıdan hepimiz için büyük öneme sahiptir.
Ayrıca Peygamberimiz (asm), "Her bid'at dala-lettir, her dalalet Cehennem ateşindedir." buyur-muştur.
Katındaki tek makbul din olan İslâmiyeti, Kur'ân'ı indirmekle tamamlayan ve Peygamberi-mizin bütün hayatını ona mihenk kılan Cenab-ı Hak, dolayısıyla, Peygamberimizin (asm) sünneti haricinde sonradan ortaya çıkarılan hiç bir şeye iltifat etmemektedir.
Bir de Peygamberimiz (asm), "Kim, ümmeti-min fesadı zamanında benim sünnetime yapışır, onları tatbik ederse yüz şehidin ecir ve sevabını kazanır" ifadesi ile ahirzamanın büyük fitnelerine dikkat çekmiştir.
Böyle dehşetli zamanlarda insan ne yapacağını bilemez hâle gelebilir, ne yöne gideceğini kestire-mez, neyin doğru neyin yanlış olduğu konusun-da şaşkınlığa düşebilir.
İşte Peygamber Efendimizin (asm) sünneti, böyle zamanlarda, kıblenameli pusula veya kutup yıldızı gibidir. Doğruyu ve istikametli yolu göste-rir. Karamsarlığa, şaşkınlığa düşmeden, şeytanca hazırlanan tuzaklara yakalanmadan, gönül ferah-
lığı içinde yaşayabilmek onun sünnetine sımsıkı yapışmakla mümkün olur.
Öyle ise Peygamberimizin sünneti sırat-ı müs-takimin ölçüsüdür, edeptir, ahlâkın en güzelidir. Cenab-ı Hak onu en güzel şekilde edeplendirmiş, edebin her türünü onda toplamıştır. Zaten, bü-yüklerin dediği gibi, "Din edepten başka nedir ki?"
Kâinatın meyvesi, fihristesi, özeti, listesi olan insanlığın çekirdeği, nuru, en münevver meyvesi Hz. Muhammed'in (asm), bu harika insanın sünneti söz, fiil, hâl ve davranışlarına dayanır. Yani onun sünnetinden söz etmek, hayatına dikkat çekmek; sünnetini ortaya koyan hadisle-ri okumak, hayatını okumak demektir.
Bütün sahih hadisler, günümüze, yine kendisi-nin, “insanlığın yıldızları" olarak vasıflandırdığı Sahabeleri ve onları takip eden Tabiin, Tebe-i Ta-biinin eşsiz insanları tarafından eksiksiz ve doğru olarak ulaştırılmıştır.
Bu kayıtların en güvenilir ve muteber olanları "Kütüb-ü Sitte" adı ile meşhur hadis külliyatında yer alanlarıdır.
İlim ikidir: Birisi kalptedir. Faydalı ilim de budur.
Birisi de sadece dildedir. Bu ilim Allah'ın insanoğlu aleyhindeki delilidir.
İbni Ebî Şeybe ve Hatib'in Tarih'inden.
Hadise göre faydalı ilim kalbe kök salmış olan ilimdir. Bu ilim "Marifetullah," yani Allah'ı tanıma ilmidir. Marifetullah insana Allah sevgisi ve korku-sunu verir. İnsanı gizli ve açık büyük günahlardan uzaklaştırır.
Görüldüğü gibi böyle bir ilim olgun ve ideal bir Müslüman olmaya sevkeden bir ilimdir. Bunu elde etmenin yolu ise tahkikî iman aşılayan eserleri bol bol okumak, kâinat kitabını satır satır tefekkür et-mek, bir arı gibi marifetullah polenleri almakla olur. Hangi ilim olursa olsun, eğer o ilim marife-tullahta mesafe aldırıyorsa, o ilim kalbe yerleşmis ilimdir.
Dildeki ilim ise öze işlememiş, kalbe kök salama-mış, gücünü kalpten almayan ilimdir. Böyle bir ilim kökü kurumuş ağaca benzer.
Dildeki ilim kalbe nüfuz edememiş, dille kalp arasında çelişki içerisinde olan ilimdir.
Dildeki ilim, yaşanmayan ilimdir. "Yapmadığınız şeyi niçin söylersiniz?" ayeti, yaptıklarıyla söyledik-leri birbirini tutmayan insanları şiddetle kınar.
Eğer ilim dilde kalıyor, tatbikata dönüştürülmü-yorsa; hadis, bunun kişinin aleyhine bir delil olaca-ğını bildirmektedir.
İbni Ömer (ra), Resul-i Ekrem Efendimizin (asm) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
İlim üç türlüdür: (1) açıklayıcı bir kitap, (2) eski-den beri sürüp gelen güzel bir adet ve (3) "Bilmiyo-rum" diyebilmektir.
Deylemînin Müsnedü'l-Firdevs'inden.
Üç türlü ilimden birincisi kapalı hiçbir nokta bı-rakmayan, ele aldığı meseleleri hiçbir şüpheye yer bırakmayacak, akla yeni sorular getirmeyecek tarz-da açıklığa kavuşturan kitaptır. Burada kitabın yazı-lı metin manasına geldiği ve yazılı olan herşeyi içine aldığı düşünülürse, bu özelliği taşıyan bir makalenin
Hadisleri özet halinde toplayan onlarca, yüz-lerce farklı çalışmalar da olmuştur. En meşhuru "Camiü's-Sağir" dir.
İşte elinizdeki "Hadis Dünyasından Seçme-ler" isimli kitap dizisi bu eserden, belirli konular dikkate alınarak aynı başlık altında toplanan ha-dis-i şeriflerden oluşmuştur.
Elinizdeki ilk kitap ilimle ilgili olan hadisler-den meydana geldiğinden Hadislerden Seçmeler -İLİM ismi ile yayınlanmıştır.
Hayatınıza hayat katması dileği ile Hadisler-den Seçmeler isimli serinin ilk kitabını takdim ediyoruz.
Yeni Asya Neşriyat
YanıtlaSil
Yuksel18 Temmuz 2025 22:10 İLİM
İLMİN İSLAMİYETTEKİ YERİ VE ÖNEMİ
İbni Abbas (ra), Peygamber Efendimizin (asm) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
İlim İslamın hayatıdır, imanın direğidir. Bir ilmi öğrenene Allah, eksiksiz mükâfat verir. İlmi öğrenip de onunla amel eden kimseye Allah bilmediğini öğretir.
Ebû'ş-Şeyh'ten.
ALLAH KORKUSU İLMİN BAŞIDIR.
Mesruk (ra), Peygamber Efendimizin (asm) şöy-le buyurduğunu rivayet etmiştir:
Allah'tan korkması kişiye ilim, kendini beğenmesi de cahillik olarak yeter.
Beyhakî'nin Şi'bü'l-İman'ından.
Muaz ibni Cebel (ra) rivayet ediyor:
Eğer Allah'tan gerçek manada korksaydınız, yanında cahilliğin barınamayacağı bir ilimle âlim olurdunuz.
Muhteşem tarihi yapılar, muhte sem mimarların, o eserlerin her bir malzemesini ihtimamla seçip rek, göz núru yapım teknikleriyle inşa etmelerinin semeresidir. Geçen yüz lerce, binlerce yıla rağmen solmayan. paha biçilmez mücevherlere nisbet edilebilecek göz kamaştıran parıltılar, bu ihtimamın işaretleridir. Her yapı asırları aşamaz; aşanların esrårı, bu sıra dışı fevkaladelikte gizlidir.
Her medeniyet, kendi hususiyetle rini yansıtacak, kendi vasıflarıyla do-nanmış, şahsiyeti bu kimlikle tezahür etmiş insan tipi ile hayat bulur; onlar la devam eder. Bu keyfiyetin bozul ması halinde, zevali mukadder olur. Bu meseleyle alakalı olarak, şanlı ta rihimizdeki Kanuni Sultan Süleyman ile Yahya Efendi Hazretleri arasında ki konuşma ibretamiz bir örnektir. Os manlı cihan devletinin en muhteşem bir devrinde Kanuni Sultan Süleyman, sütkardeşi Yahya Efendı Hazretleri'ne bir mektupla; «Bu devletin bir gün zeval bulup bulmayacağını Hazret'in cevabı pek
Nemelâzım Sultanım!" Sul tan bu cevaba bir mână veremeye işleyerek, bizzat yanina gider ve tekrar so rar. Yahya Efendi de bunun üzerine şu izahatta bulunur:
"Sultanım! Bir devlette zulüm yayılsa, haksızlık şäyi olsa, işitenler de; «Nemelâzım deyip uzaklaşsalar; sonra koyunları kurtlar değil de ço banlar yese, bilenler bunu söylemeyip sussa; fakirlerin, muhtaçların, yok-sulların, kimsesizlerin feryadı gökle re çıksa da bunu da taşlardan başkası işitmese, işte o zaman devletin sonu görünür. Çöküş ve izmíhlál de böyle ce mukadder håle gelir..."
Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz; câhiliyye cemiye-tini «asr-ı saådet»e yükseltirken, bu emsalsiz ruh inkılâbını gerçekleştir-mede kimlik şuuru temelinde, şah-siyetin inşasının en güzel örneklerini vermiştir. Bu sağlam esasa istinaden-dir ki; vücut bulan bu muhteşem me deniyet, insanlığa asırlar boyu süren, artarihin bir benzerini daha kaydetme diği bir rahmet iklimini bahşetmiştir.
laksiler, gözlediğimiz kâinâtın sa-dece, % 5'lik kısmı, Geri kalan?
% 20 karanlık madde ve asıl çoğunluk ise;
% 75 oranında karanlık ener-jiden oluşmakta.
Bu bilim dünyasını hayrete düşüren bir tablo. İnsan aklının âciz kaldığı, açıklayamadığı bir tablo. Bu madde kadîm kaynak-larda ismi geçen «Ether>>> veya <<>> olabilir. Ancak henüz ye-terli bir dayanak yok.
Karanlık enerji, kâinâtın dü-zenli bir şekilde ve âhenk üzere akıp gitmesini sağlamakta, fakat misina ipi misali görünmemekte.
Her binanın bir iskeleti olur. Demirden veya beton ile sağlamlaş-
"Göğü kudretimizle Biz kur-duk ve şüphesiz Biz genişletmek-teyiz." (ez-Zariyat, 47)
Dünyanın etrafını saran ga laksiler, gözlediğimiz kainatın sa-dece, % 5'lik kısmı, Geri kalan?
% 20 karanlık madde ve asıl çoğunluk ise;
% 75 oranında karanlık ener-jiden oluşmakta.
Bu bilim dünyasını hayrete düşüren bir tablo. İnsan aklının âciz kaldığı, açıklayamadığı bir tablo. Bu madde kadîm kaynak-larda ismi geçen «Ether>> veya <<>> olabilir. Ancak henüz ye-terli bir dayanak yok.
Karanlık enerji, kâinâtın dü jonli bir şekilde ve âhenk üzere
eshab vezaif اصحاب وظائف : vazife sahipleri, görev yapanlar, görevliler
shel أسهل : daha kolay, çok kolay
esile suller, sorular
Esile-i Sitte اساله سنه : altisoru 2.Risale-i Nur'dan küçük bir kitabın adı
esir أسير : savaş tutsağı
esir أثير : atomların içini ve bütün uzay boşlu-ğunu doldurduğu var sayılan, uzaktan çekme ve itme kuvvetlerinin, ışık ve diğer ışınların (radyosyonların) manyetik (mıknatıs alanı oluşturan) kuvvetlerin iletimini sağlayan, atom parçacıklarının yaratılmasında ham-madde ve kaynak görevini yapan çok ince ya-pılı bir çeşit madde
er maddesine ait (bak esir)
esirgemek 1 : أسيركه مك.korumak feda etme-mek, kıyamamak, bir şeyi vermekten kaçın-mak
Göğü kudretimizle Biz kur-duk ve şüphesiz Biz genişletmek-teyiz." (ez-Zariyat, 47)
Dünyanın etrafını saran ga laksiler, gözlediğimiz kainatın sa-dece, % 5'lik kısmı, Geri kalan?
% 20 karanlık madde ve asıl çoğunluk ise;
% 75 oranında karanlık ener-jiden oluşmakta.
Bu bilim dünyasını hayrete düşüren bir tablo. İnsan aklının âciz kaldığı, açıklayamadığı bir tablo. Bu madde kadîm kaynak-larda ismi geçen «Ether>> veya <<>> olabilir. Ancak henüz ye-terli bir dayanak yok.
Karanlık enerji, kâinâtın dü jonli bir şekilde ve âhenk üzere
YanıtlaSil
Yuksel19 Temmuz 2025 11:42 Ether :esir
YanıtlaSil
Yuksel19 Temmuz 2025 11:46 esfelsefil, en alçak, en aşağı
eshab vezaif اصحاب وظائف : vazife sahipleri, görev yapanlar, görevliler
shel أسهل : daha kolay, çok kolay
esile suller, sorular
Esile-i Sitte اساله سنه : altisoru 2.Risale-i Nur'dan küçük bir kitabın adı
esir أسير : savaş tutsağı
esir أثير : atomların içini ve bütün uzay boşlu-ğunu doldurduğu var sayılan, uzaktan çekme ve itme kuvvetlerinin, ışık ve diğer ışınların (radyosyonların) manyetik (mıknatıs alanı oluşturan) kuvvetlerin iletimini sağlayan, atom parçacıklarının yaratılmasında ham-madde ve kaynak görevini yapan çok ince ya-pılı bir çeşit madde
er maddesine ait (bak esir)
esirgemek 1 : أسيركه مك.korumak feda etme-mek, kıyamamak, bir şeyi vermekten kaçın-mak
b) Umuma ait yoldan herkes geçebilir. Ama birisinin bas-kasının geçeceğine engel olacak şekilde bir vüklü arabayı geti-rip yolun ortasına bırakması yasaktır.. Bu vazivete başkası da karşılık olsun diye onun yolunu kapamaz.
19. ZARAR İZÂLE OLUNUR.
Bu kaide yukarıdaki kaidenin sonucu mahiyetindedir. Çün-kü zarara zarar ile mukabele edilmiyeceğine göre, mevcut za-rarı gidermek gerektir. Hazret-i Peygamber (S.A.V.):
buyurmuştur, yani kisi الأَضَرَرَ وَلا ضِرارَ فِي الْإِسْلامِ
kardeşine ne başlangıçta zarar verir, ne de onun zararına kar-şılık bir zarar verir...
Fıkhın birçok babları bu kaide üzerine kurulmuştur: Ayıplı malı reddetmek, pişmanlık, şüf'a, kısas, hudut, keffaret V.S.
Meselâ:
Zarar mümkünse aynen, değilse karşılığı ödettirilerek gi-derilir..
a) Zor ve zulümle alınan bir malın, aynı muhafaza edili-yorsa aynen sâhibine iâde ettirilir; bu surette, o malı zorla zim-metine geçiren, «ben onun kıymetini vereyim diyemez. Aynı muhafaza edilmiyorsa yâni telef olmuş veya itlâf edilmiş ise, misli varsa misliyle, değilse kıymetiyle ödenir.
b) Üzerine su bırakmak suretiyle tahrip edilip kullanılmaz hale getirilen bir tarlada, zararı misliyle ödemek mümkün ol-madığında bedeli cihetine gidilir.
20. ZARÛRETLER MAHZURLU ŞEYLERİ MUBAH KILAR..
İslâmda zarûretler tahdît edilmiştir.. Haramla karşı kar-şıya gelen kimse bu tahdit çerçevesine giriyorsa, onu ihtiyaç nisbetinde kullanabilir; aksi halde câiz değildir.
dal anlayışından hareketle Bediüzzaman, her türlü aşırılığı (if. bütün peygamberler ve erdemli insanların davranışları, ifrat ve rat-tefrit) ahlaksızlık olarak değerlendirmiştir. Zira ona göre tefritten uzak dengeli, mutedil ve vasatiyye üzere olmuştur."
Ahlakın ve yukarıda medenî davranış olarak ifade ettiğimiz "edeb"in yansımalarından biri de, İslâm'ın, Müslüman'dan her gün yerine getirmesini istediği hayır işleri (sadaka-i cariye)dir Bu esasen yukarıda da üzerinde durduğumuz ahlâkın amele değerin davranışa dönüşmesidir. Mesela toplumdaki açların doyurulması, yaralının tedavi edilmesi, hastaların şifa bulma-larına vesile olunması, giyecekleri olmayanların giydirilmesi, hasta ve düşkünlere yardım elinin uzatılması gibi, Müslü man'dan yapılması istenen hayır işlerinin pek çok yöntemi bu-lunmaktadır. İslâm'ın üçüncü rüknü olan zekât müessesesi de esasen bu gayeye matuftur. Ancak ahlaki kıvamı yakalamış İs. lam toplumunun fertleri zekat vecibesinin ile yetinmeyip onun ötesinde hayırda yarışan müminlerdir. İlk İslam toplumunun fertleri olan sahabede de gördüğümüz üzere, bu özellik onların en temel ahlâkî özelliklerindendir.
Ebû Hüreyre'den rivayete göre de Resûlüllah şöyle buyur-muştur: "Şüphesiz Allah Teâla kıyamet günü, Ey Ademoğlu! Senden yiyecek istedim; beni doyurmadın!' diyecek. Ademoğ-lu: 'Ey Allah'ım! Seni nasıl doyurabilirim ki! Sen âlemlerin Rab-bisin!' diyecek. Allah Teâla, 'Bilmez misin ki, filan kulum sen-den yiyecek istedi, sen onu doyurmadın. Bilmez miydin ki, onu doyurmuş olsan; bunu benim katımda bulacaktın!' buyuracak.
Ey Ademoğlu! Senden su istedim; beni sulamadın!' diyecek Ademoğlu, Ey Allahım! Ben seni nasıl sularım! sen alemlerin Rabbisin!' cevabını verecek. Allah Teâla, 'Filan kulum senden su istedi; ona su vermedin! Onu sulamış olsaydın bunu (n kar-şılığını) benim nezdimde bulurdun! buyuracaktır."48
Dikkat edilirse bu hadiste, sözü edilen hayır işlerinin Allah ka-tındaki değerini göstermek amacıyla son derece etkileyici bir tas-vir yapılmıştır. Zira Allah Teâla bu tasvirinde, kullarının yine kul-lardan temin edeceği açlık, susuzluk gibi ihtiyaç ve istekleri, "Sen-den yiyecek istedim; beni doyurmadın!... Senden su istedim; beni sulamadın!" buyurarak, kendi mukaddes zatına nisbet etmiştir.
Şu halde, bu hadisi işitip hayır işlerine yönelmeyen, yaratı-
47. Bu yöndeki değerlendirmeler için bk. Duran, Akıl ve Ahlak, s. 106, 107.
lanlara yardım için iradesini ortaya koymayan kimseler, öz iti-bariyle ahlakımın dumura uğraması ve dolayısıyla kalbinin ka-tulaşması neticesinde hayır işlerinden mahrum bırakılmış kim-selerden başkası olmayacaktır. Bu durum aynı zamanda, Bedi-üzzaman'ın ifadestyle "ahlâk-ı rezilenin" hem sebebi hem de so-nucudur. Zira ona göre fert ve toplumların fesadının ve kötü ahlakın esas kaynağı, iki anlayışta (kelimede) gizlidir:
Birincisi, "Ben tok olsam, başkası açlıktan ölse bana ne."
İkincisi ise, "İstirahatım için zahmet çek; sen çalış, ben yiyeyim. "40
Bediüzzaman daha sonra birinci anlayışın devasının zekat olduğunu ikincisinin devasının ise, faizin yasaklanması olduğu-nu; ancak insanların bu Kur'an fermanına kulak vermediğini i-fade etmiştir. Bu çarpıcı ifadeleriyle Bediüzzaman, esasen gü-nümüz toplumlarının fesadında önemli rolü olan "bencillik", "benmerkezcilik" gibi tamamen su-i ahlâk (ahlak-ı rezile) ile a-lakalı iki noktaya dikkatimizi çekmiştir.
Sonuç
Netice olarak şunu söyleyebiliriz ki, Bediüzzaman'ın ahlak telakkisinde ahlak-amel, değer-davranış bütünlüğü son derece önemi haizdir. Ahlakın amele dönüşmesinde ise o, kanaatimce iki hususun önemine daha ziyade vurgu yapmıştır:
1. Bir örnek şahsiyet, ahlak abidesi olarak Hz. Peygamber
2. Bu örnek şahsiyetin (Hz. Peygamber) sünnetinin bütü-nünde tezahür eden "edep".
Esasen bu iki husus, bir değer olarak ahlakını amele ve dav-ranışa dönüştürmek isteyen kişi için önem arz eder. Zira Bedi-üzzaman, bir yandan Kur'an tabiriyle "üsve-i hasene" olan ve "büyük bir ahlak üzere gönderildiği" bildirilen Hz. Peygamber'in şahsiyetini bir rol model olarak öne çıkarırken diğer taraftan da, "Sünnet-i Seniyye edeptir..." sözüyle, O'nun (s.a.) ahlakının te-zahürlerinin Sünnet'le ortaya çıktığını ifade etmektedir.
Öz
Ahlâkın kaynağı meselesi, asırlar boyu pek çok İslâm alim
49. İşararül-İcaz, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 2001, s. 49; Sözler, 25. Söz, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 2001 s. 373: Mektubat 22, Mektup, s. 273.
(sevaplı) veya sünnet olduğu için yapılan iş veya görev emr-i istihbabi أمر استحبابی : )dinde müstehab
emr-i itibari ve ademi أمر اعتباری و عدمی : emri itibari ve emr-i ademî) itibari olan, yani ken-kabul edilen olay (düsünene göre düşünce, hissedene göre duygu, aynaya göre görüntü, di başına var olmayıp bir başka şeye göre var bir cisme göre gölge uzağa göre yakın, büyüğe göre küçük gibi) ve de bir iş ve hareket yap-mamaktan ibaret olan olay veya durum (emri ademi)
emr-i kati أمر قطعى : kesin emir
emr-i itibari أمر إعتبارى : itibari is, bir iş ve hare-ket yapma eğilimi ve isteği
emr-i Kur'an أمر قرآن : Kur'an'ın emri (buyruğu)
emri küfrî امر کفری : inkârla ilgili iş ve düşünce
emr-i kün fe yekün أمر كن فيكون : Allah'ın (c.c.( bir şeye "ol" deyince hemen onu var eden ya-ratıcı emri
emr-i maaş أمر معاش : geçim işi geçim hususu, geçim konusu
emr-i manevi 1 : أمر معنوی.manevi emir, Al-lah'ın (c.c.) koyduğu yaradılış kanunu 2.dini hayatla ilgili emir
emr-i maruf أمر معروف : dinimizde iyi olan iş ve hareket, herkesçe iyi bilinen iş ve hareket
emr-i memdud أمر ممدود : genel ve devam eden emir, kanun
emr-i müheyyls أمر مهيج : kuvvetli bir his (duy -gu) uyandıra olay, durum
emr-i mühimme أمر مهمه : önemli is
emr-i Nebevi أمر نبوى : Hz. Peygamber'in (a.s.m.) buyruğu
emr-i nisbi أمر نسبى : nisbi iş bak.emr-i itibari(
emr-i Peygamberi امر پیغمبری : Peygamber'in (a.s.m.) emri (buyruğu)
emr-i Rabbani (ye( أمر ربانيه : Rabbin emri (buy-ruğu)
emr-i Rahmani (y( أمر رحمانيه : rahmeti, mer-hameti her şeyi kuşatan (Rahman olan) Al-lah'ın (c.c.) emri
emr-i sabit أمر ثابت : olmuş (gerçekleşmiş) iş ve hareket
emr-i şer'i أمر شرعى : dini emir, dindeki emir
emr-i tacizi أمر تعجيزى : yerine getirmede in-sanları âciz (güçsüz ve çaresiz) bırakan iş
mak için verilen emir veya iş emr-i teklif ملف:bir iş ve görevi yapt
emr-i tekvini 1 : أمر تكويني.varlıkların yarad gereği uydukları ilahi emir (kanun( ) ğuyunca donar, ateş yakar; iki madde kati birbirini çeker; canlılar doğar, büyür ve vs.) 2.Allah'ın (c.c.) kudret, ilim ve iradesi bir şeyi yapmak veya yaratmak için verdiği emri
emri üstadane أمر استادانه : ustada (hocaya(
raşır iş
mr-iyakiأمر واقع: kabul edilmek zorunda kalınan olay veya durum; oldu bitti, şeklinde iş veya durum 2.beklenmedik ve şaşkanlık ve rici durum
olan ve zihin dışında varlığı olmayan iş veya kanun
emr-i vicdani أمر وجدانی : vicdan duygusu, vic danda beliren duygu ve eğilim, vicdani de rum
emr-i zekât امر زكات : zekat verilmesi emri
emraz أمراض : marazlar, rahatsızlıklar, sağlık bozuklukları
emraz-ı asabiye أمراض عصبيه : sinir bozuklukla rı, sinirsel rahatsızlıklar
emraz-ı içtimaiye أمراض إجتماعية : toplumdaki bozukluklar ve rahatsızlıklar
emraz-ı kalb (iye( أمراض قلبي : )manevi) kalb hastalıkları; månevi hayata aykırı istek, duy gu, düşünce ve hallerin kalbde bulunması, kalbin bozulması
emraz-ı nefsaniye أمراض نفسانيه : nefisteki bo zukluklar, nefisteki manevi hastalıklar
emraz-ı ruhiye ve akliye ve kalbiye أمراض روحیه و عقلیه و قلبیه :ruh, akıl ve kalbdeki manevi bo-zukluk ve hastalıklar (dünya sevgisi, dünya zevkleri, ruhi sıkıntılar, ümitsizlik, kötüm serlik, kötü ahlâk ve alışkanlıklar, şüpheler, itirazlar, vesveseler, yanlış düşünceler, boş gayeler ve hevesler, vs.)
emred امرد : henüz sakalı çıkmamış genç
emri (ye( أمر به : emirle ilgili, emirle olan
emsal أمثال : .rnekler, benzer veya denk olanlar 2.hikâyeler, destanlar
emsal-i kesire أمثال كثيره : çok sayıda örnekler. nice örnekler (ramazan-ı şerifin emsål-i kesi resi: nice ramazanlar, çok ramazanlar)
endaz انداز : atan, eden, veren gibi månåları olan ve kelimeye eklenen ek (ör.nazar-endaz: göz gezdirir, göz atar; cilve-endaz: görünme, kendini gösterme(
endaze 1.65 : اندازه cm. boyunda bir uzunluk ölçüsü 2.Ölçü
ender 1 : اندر.çok az bulunan, çok az rastlanan, çok nadir 2.(fa)içinde; iç içe(azab ender azab; azab içinde azab)
Bu Hadis-i Şerif harf sirasiyle tertip edilen bölümde 1003 numarada geçti.. Ravisi de aynı..
الدرس الرابع والعشرون فى تحريم إحداد المرأة فوق ثلاث إلا على زوجها
روى الشيخان عن زينب بنت أبي سلمة رضي الله عنهما قالت : دخلتُ عَلَى أُمَّ حَبِيبَةَ رضى اللهُ عنها زَوْجِ النَّبي صلى الله عليه وسلم حِينَ تُوَفَّى أَبُوهَا ( وَهُوَ أَبُو سَفْيَانَ بْنَ حَرْبٍ ) فَدَعَتْ بِطِيبٍ فِيهِ صُفْرَهُ خُلُوقٍ أَوْ غَيْرِهِ ، فدهَنَتْ مِنْهُ ، ثُمَّ مَسَّتْ بِعَارِضَيْهَا ، ثمَّ قَالَتْ : والله ما لي بالطَّيِّبِ مِنْ حَاجَةٍ ، غَيْرَ أَنِّي سَمِعْتُ رسول الله صلى الله عليه وسلم يقولُ عَلَى المَنبَرِ : لا يحل لامرأة تُؤْمِنُ بِاللهِ وَاليَوْمِ الآخِرِ أَنْ تُحِدَّ على مَيْتَ فَوْقَ ثَلَاثَ لَيَالٍ إِلَّا عَلى زَوْجٍ أَرْبَعَةَ أَشْهُرٍ وَعَشْراً .
۱
YİRMİDÖRDÜNCÜ DERS
KADININ ÜÇ GÜNDEN FAZLA YAS TUTMASININ
HARAM OLDUĞUNA DAİR
KOCASI ÖLEN BUNDAN MÜSTESNA
1) BUHARI ve MÜSLİM, Ebu Seleme'nin kızı ZEYNEB'den r.a. naklen rivayet ediyor:
Peygamberin S.A. zevcesi Ümmü Habibe'nin r.a. yanına git. tim; babası (Ebu Süfyan b. Harb) vefat etmişti.. Ümmü Habibe içinde SUFRAT-I HULUK veya başkası bulunan bir koku istedi ve ondan süründü; yanaklarına da sürdü.. Sonra şöyle dedi:
Vallahi, benim kokuya ihtiyacım yok.. Şu kadar ki, Resûlülla-hın S.A. minber üzerinde şöyle buyurduğunu duydum:
«Allah'a ve Ahiret gününe inanan bir kadına, bir meyit için üç günden fazla yas tutmak helal değildir. Ancak kocası hariça. Onun için, dört ay on gun yas tutar..>>
SUFRAT-I HULUK: O zamanda sürünmesi adet olan bir koku cinsi-
dir.
Dinimize göre kocası ölen bir kadın üzerinden dört ay on gün geç-medikçe başkasıyla nikâhlanamaz..
**
Ravi: BUHARI ve MÜSLİM.. Menkıbeleri, 2. ve 5. Hadis-i şerifte..
* **
ZEYNEE: b. EBU SELEME.. Müminlerin anası Ümmü Scleme'nin ilk kocasından çocuğudur. Dolayısıyla Peygamber S.A. efendimizin üvey kızı.. Habes'de dünyaya gelmiştir. Bilgili ve dini inceliklere vakıf bir ha-mmdı.. Hicretin SS. yılında vefat etti. Allah ondan razı olsun..
الدرس الخامس والعشرون في استحباب ذكر الموت وكراهة تمنيه
قال الله تعالى : يا أيها الذين آمنوا لا تُلْهِكُمْ أَمْوَالُكُمْ وَلَا أَوْلَادُكُمْ عَنْ ذِكرِ اللَّهِ ، وَمَنْ يَفْعَلْ ذَلِكَ فَأُولَئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ ، وَأَنْفِقُوا مِمَّا رَزَقْنَاكُمْ مِنْ قَبْلِ أَنْ يَأْتِيَ أَحَدَكُمُ الْمَوْتُ ، فَيَقُولُ : رُبِّ لَوْلَا أَخْرْتَنِي إِلَى أَجَلٍ قرِيبٍ فَأَصْدِّقَ وَأَكُنْ مِنَ الصَّالِحِينَ ، وَأَنْ يُؤَخِّرَ اللَّهُ نَفْسًا إِذَا جَاءَ أَجَلُهَا
واللهُ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ : YIRAMIBESINCI DERS
۱
ÖLÜMÜ HATIRLAMANIN İYİLİĞİ VE ONU TEMENNİ ETMENİN KÖTÜLÜĞÜ
1) Allah-ü Taâlâ şöyle buyurdu:
- «Ey iman edenler, sizi ne mallarınız, ne evladımız, Allah'ın zikrinden alıkoymasın. Kim bunu yaparsa, işte onlar hüsrana uğ-rayanların ta kendileridir.
Herhangi birinize ölüm gelip de: Ey Rabbim, beni yakın bir müd-dete kadar geciktirseydin de sadaka verip dursaydun, iyi adamlar-
müstecir her ne dilerse ekmek üzere diye ta'mim kılınmak dahi lâzımdır.
MADDE 455 Ehl-i san'atım isticarında menfaatın malúmiyeti amelin beyaniyle yani ne yapacağını ve nasıl yapacağım ta'yin ile olur.
Meselâ, esvab boyatılacak oldukta esvabın boyacıya irâesi ya-hut ğilzat ve rikkatinin bildirilmesi ve renginin beyanı lazımdır.
MADDE 456 - Eşya naklinde işaretle ve naklolunacak mahallin ta-yini ile menfaat ma'lum olur.
Mesela, şu yükü filân mahalle nakledeceksin denildikte yük müşahed ve mesafe ma'lum olduğu cihetle menfaat dahi ma'lum olur.
MADDE 457 Menfaat makdur-ül istifa olmak şarttır. Binaenaleyh bir firarî hayvanın icarı sahih olmaz.
FASL-I RABI'
İcarenin butlan ve fesadı hakkındadır.
MADDE 458 In'ikad-ı icarenin şeraitinden biri bulunmasa icare bâtıl olur.
Meselâ, mecnunun ve sabi-i gayr-ı mümeyyizin icar ve isticarı bâtıldır. Fakat ba'd-el-in'ikad âcir ya müstecirin tecennün etmesiyle icare münfesih olmaz.
MADDE 459 İcare-i bâtılada istimal ile ücret lâzım olmaz.
Fakat mål-ı vakf veya mâl-1 yetimse istimâl ile ecr-i misil lå-zım olur. Mecnun dahi yetim hükmündedir
MADDE 460 In'ikadı icarenin şartları bulunup da şerait-i sıh-hatdan birisi bulunmasa icare fâsid olur.
MADDE 461 Icare-i fâside nâfizdir. Fakat icare-i fâsidede âcir olan kimse ecr-i misle mâlik olup ecr-i müsemmaya malik olmaz.
MADDE 462 - İcarenin fesâdı bazan bedelin meçhul olmasından ve bazan diğer şerait-i sıhhatın bulunmamasından neş'et eder.
Evvelki sûretde bâliğan mâbelağ ecr-i misil lâzım gelir.
İkinci suretde ecr-i müsemmayı tecavüz etmemek şartiyle ecr-i misil lâzım gelir.
Verete müteallik mesail beyanında olup üç fash havidir.
FASL-I EVVEL
Bedel-i icare hakkındadır.
MADDE 463 Bey'de semen olmağa salih olan şey icarede bedel olmağa salih olduğu gibi semen olmağa salih olmayan şeyler dahi bedel-i icare olabilir.
Mesela, bir hayvan mukabilinde yahut bir hanenin süknası mu-kabilinde bir bostan isticar olunabilir.
MADDE 464 Bede-i icare nakid ise semen-i mebi gibi mikdarını ta'yin ile ma'lum olur.
MADDE 465 Bedel-i icare urûzdan yahut mekiylât ya mevzûnat yahut adediyyat-ı mütekaribeden olduğu halde mikdariyle beraber vasfını dahi beyan etmek lazım gelir.
Ve nakli, haml ve meûnete muhtac olan şeylerde her nerede teslimi şart kılınırsa orada ifa olunmak lazım gelir. Ve mekân-ı ifa beyan olunmadığı takdirde me'cur eğer akar ise ol akarın olduğu mahalde ve amel ise ecîrin ameli ifa ettiği yerde ve eğer hamûle ise ücretin lâzım olduğu mekânda ifası lazım gelir.
Amma haml ve meûneti olmayan şeylerde dilediği yerde alır.
FASL-I SANI
Ücretin sebeb-i lüzumuna ve âcirin ücrete keyfiyet-i istihkakına dair olan mesâil beyanındadır.
MADDE 466 Akd-i mutlak ile ücret lâzım olmaz.
Ya'ni, müecrred icare mün'akid olduğu gibi hemen bedel-i ica-renin teslimi lâzım gelmez.
MADDE 467 Ta'cil ile ücret lâzım olur.
Ya'ni, müstecir berveçh-i peşin ücreti teslim etse acir ana ma-lik olup ba'dehu müstecir anı istirdad edemez.
MADDE 468 Şart-1 tâ'cil ile ücret lâzım olur.
Ya'ni, bedel-i icarenin berveçh-i peşin verilmesi şart kılındıkda akd-i icare gerek menâfi'-i âyan üzerine vârid olsun ve gerek amel üzerine vârid olsun her halde müstecirin evvelemirde bedel-i ica-reyi teslim etmesi lâzım gelir.
Kur'ân'ı okuyan ve Onun içindekilere göre amel eden kimsenin bütün dünya evlerindeki ziyâsından daha
parlak ve güzel Tac giydirilecektir! Babasına böyle olursa, artık kendisine niz! (143) ne olacağını hisab edi-
«Ehl-i Kur'ân'a (Oku ve yüksel!) buyrulacak.
Okuyacağı her Âyet karşılığında bir Hasene artırılacak.
(Oku ve yüksel! Dünyada, Kur'ân'ı Tertil ettiğin gibi, Tertil et!
Çünki, senin merteben, okuyacağın en son Ayetin yanındadır. (144)
Oku! Cennet derecelerine, Cennet'in yüksek katlarına yüksel!) buyrulacak.
O da, okumağa devam ettikçe, yükseldiği yer, kendisinin yeri ola-caktır.» (145)
Peygamberimiz, Eshabdan Ebû Saîd b. Mualla'ya «Mescidden çıkmadan sana öyle bir sûre öğreteceğim ki, o, Kur'ândaki sûrelerin en büyüğüdür.
Elhamdü lillahi Rabbil'âlemîn Seb'ülmesânî (Namazlarda tekrar tekrar okunan yedi Âyet) ve bana verilen büyük Kur'ân'dır.» buyur-du. (146)
Ubeyy b. Ka'b'a da:
«Sana, ne Tevratta, ne İncil'de, ne Zebûr'da, ne de, Kur'ân'ın di-ğer sûreleri arasında bir benzeri indirilmemiş olan bir sûre öğretme-mi istermisin?» diye sordu.
Übeyy b. Ka'b «Evet! Yâ Resûlallah!» deyince,
«Varlığım, Kudret Elinde bulunan Allâha yemin ederim ki: onun,
(141) İbn-i Hacer Metālibül'âliye c. 3, s. 293
(142) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 5, s. 348, Dârimi Sünen c. 2, s. 324
(143) Ebû Davud Sünen c. 2, s. 70, Hâkim Müstedrek c. 1, s. 567-568 (
144) Tirmizi Sünen c. 5, s. 178, Hâkim Müstedrek c. 1, s. 552-553
(145) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 5, s. 348, Dârimi Sünen c. 2, s. 324
(146) Buharî Sahih c. 5, s. 146, c. 6, s. 103, İbn-i Mâce Sünen c. 2, s. 1244, Dârimi Sünen c. 2, s. 320
[ سؤال ] - مصلحتة بناء كذبك جائز اول یعنی سویا نیا مکده در او یاه میر؟
د الخوان ] اون قطعی و ضروری، مصالحت كون مساع شرعی وارد فقط حقیقہ باقر مصلحت دید فکری شما باطل و عذر در زیرا حول شرمنده تقرر انند علی وجهان مضبوط و مقداری معتم اولمايان برشى حكماءه علت و مدار اولامان مونکہ مقداری بدهد الته الينجاد يفندن سوء استعماله او غرار. مع هذا، بر شيتك ضرری منفعتنه غلبه الدرس اوشی منسوخ وغير معتبر اولور. مصد الحت، أو شيئي ترك ايمكنده اولور.
اوت، عاله کورونه بوقدر انقلابار و قاريشي القلي، ضروك، عذر تلقى ايديان مصلحته علیه ایجسته بر شاهد.. فقط کنایه و یا تعریض صور تیله، یعنی غیر صریح به حکم ایله سویا نیلم
بالان، كذبدن صدايه الماز
خلاصه، پول ایکید.. یا سکون ایتم کرد. چونکه سویا نیلیه هر سوزن طوغری اولمه می لوز مدر. و یا صد قدر. چونکه اسلامیتان اساسی، صد قدر ایمانك خاصه ی، صد قدر بتون كمالاته ايصال الديجي صد قدر اخلاقه عاليه نك حياتي، صد قدر. ترقياتك محورى، صد قدر عالم اسلامات نظامی صد قدر نوع بشرى كعبه كمالاته ايصال ايدن، صد قدر اصحاب کرامی بتونه ان اناره تفوقه ایتدیرن صد قدر محمد هاشمي ( عليه الصلاة والسلامي ) مراتب الشريبه نك ان یوکسکنه چیقاران، صد قدر
بو ينتك او لكى آيتها وجه ارتباطی: وقتا که، منافقارك نفاقند ن نشئت ايدن جنایت الریان برنجینی تشکيل ايدن، (نفلر ينه ظلم المعالم، حقوقه الله تجاوزلری اولان) جنایت ذكر ايد ياد كردن مو كره، مذکور جنایت ارینان اینجینی تشکیل این [ حقوق عباده تجاوز اتمقاله آرالدین فساد القاتمك ) جنایتهاری دخی موقع مناسبده ذکر اید یا مدر.
موگره و از این جمله ی منافقارن قصه سنه و خط به سنه داخل اولد يغي جهتله [ و من الناس من يقول ) ده کی [ يَقُولُ تا به باغليد، معنا و مألجه 1 يُخادِعُونَ تا یه ناظر در حد ذاننده دخی
Sual: Bir maslahata binäen kızbin catz olduğu söylenilmektedir. Oyle midir?
Elcevab: Evet, kat'i ve zaruri bir maslahat için mesag-1 ser'i vardır. Fakat, hakikate bakılırsa, maslahat dedikleri sey bâtıl bir özürdur Zira usûl-ü seriatta takarrur ettiği vechile, mazbút ve mikdarı muayyen olmayan bir sey, hükümlere illet ve medar olamaz. Çünki mikdarı bir had altına alınmadığından sû'-i isti'male uğrar Maaháza, bir şeyin zararı menfaatine galebe ederse, o sey mensûh ve gayr-i mu'teber olur. Maslahat, o şeyi terk etmekte olur.
Evet, alemde görünen bu kadar inkılablar ve karışıklıklar, zararın, özür telakki edilen maslahata galebe etmesine bir sahiddir. Fakat kinaye veya ta'riz suretiyle, yani gayr-i sarih bir kelime ile söylenilen yalan, kizbden sayılmaz.
Hulása, yol ikidir. Ya sükût etmektir. Çünki söylenilen her sözün doğru olması lazımdır. Veya sıdktır. Çünki İslâmiyet'in esası, sıdktır. İmânın hässası, sıdktır. Bütün kemålåta îsål edici, sıdktır. Ahlâk-ı âliyenin hayatı, sıdktır. Terakkıyâtın mihveri, sıdktır. Ålem-i İslâmın nizamı, sıdktır. Nev-i beşeri ka'be-i kemâlâta isål eden, sıdktır. Ashâb-ı Kirâm'ı bütün insanlara tefevvuk ettiren, sıdktır. Muhammed-i Hâşimi Aleyhissalâtü Vesselåm'ı merâtib-i beşeriyenin en yükseğine çıkaran, sıdktır.
وإذا قيلَ لَهُمْ لا تُفْسِدُوا فِي الْأَرْضِ قَالُوا إِنَّمَا نَحْنُ مُصْلِحُونَ )
الا انهُمْ هُمُ الْمُفْسِدُونَ وَلَكِنْ لا يَشْعُرُونَ
Bu ayetin evvelki âyetle vech-i irtibatı: Vaktå ki, münafıkların nifâkından neş'et eden cinayetlerinin birincisini teşkil eden, nefislerine zulmetmekle, hukukullâha tecavüzleri olan cinâyet zikredildikten sonra, mezkûr cinayetlerinin ikincisini teşkil eden, hukuk-u ibâda tecavüz etmekle aralarına fesâd ilkä etmek cinâyetleri dahi, mevki-i münasibde zikredilmiştir.
Sonra وَإِذَا قيل cümlesi, münafıkların kıssasına ve hikâyesine dâhil olduğu cihetle ومن الناس مَنْ يَقُولُ 'deki يَقُول 'ye bağlıdır, ma'nâ ve meålce يُخادِعُونَ ye nazırdır. Hadd-i zâtında dahi
"Geri dönerseniz yeryüzünde bozgunculuk yapmaya ve akra balık bağlarını kesmeye dönmüş olmaz mısınız? İşte bunlar (akra-balık bağlarını kesenler) Allah'ın kendilerini lanetlediği, sağır kıl dığı ve gözlerini kör ettiği kimselerdir."2
Şöyle denildi:
Allah Teâlâ akrabalığı yarattığında şöyle buyurdu:
"Ben rahman olan Allah'ım, sen de "rahim" (akrabalık) sin. Seninle ilişkilerini kesen kişi ile ben de ilişkilerimi keserim; seninle iyi ilişki içinde olan kimse ile ben de iyi ilişki kurarım."3
Şöyle denilmiştir:
Akrabalık arşta asılı durmakta olup, gece gündüz Allah'a şöyle yal-varmaktadır:
"Ya Rabbi! Senin rızan için akrabalarını ziyaret edene sen iyilikle muamele et. Akraba ziyaretini terk edeni sen de terk et."4
Hasan Basri şöyle demiştir:
"İnsanlar ilim sahibi görünüp bununla amel etmediklerinde, dille-riyle birbirini sevdiklerini söyleyip kalpleriyle buğz ettiklerinde ve akraba ziyaretini terk ettiklerinde, Allah onlara lanet eder ve kulaklarını sağır gözlerini de kör eder."
anlatmış: Babamın bana anlattığına göre, Yahya b. Selim ona şöyle bir olay
Biz Mekke'de iken yanımızda Horasanlı biri vardı. Bu zat salih bir kişi olduğundan insanlar eşyalarını ona emanet ediyorlardı.
Bir adam gelip on bin dinar parasını emanet bıraktıktan sonra çıkıp gitti. Adam Mekke'ye geri döndüğünde Horasanlı ölmüştü
. Bunun üzerine Horasanlının ailesini ve çoluk çocuğunu bulup onlara malının akıbetini sordu, fakat onlar bilmediklerini söylediler.
Ne yapacağını şaşıran adam, Mekke'nin fakihlerine - ki o gün onlar orada toplantı halinde idiler.- olayı anlattı ve şöyle dedi:
Falan kişiye on bin dinar emanet bırakmıştım. Kendisi ölmüş, çoluk çocuğu da olayla ilgili bilgileri olmadığını söylüyor. Bana ne tavsiye edersiniz?
Fakihler şöyle dediler:
Biz onun cennetlik olduğunu zannediyoruz. Sen gecenin üçte biri veya yarısından sonra zemzem kuyusunun yanına git ve şöyle seslen:
Ey falan oğlu filan kişi ben emanetin sahibiyim.
Adam üç gece peş peşe söyleneni yaptı, fakat kendisine cevap veren olmadı.
Bunun üzerine başından geçenleri fakihlere anlattı.
Onlar kendisine şöyle dediler:
Biz Allah'tan geldik ve ona döneceğiz. Korkarız ki senin bu arka-daşın cehennemlik biridir.
Sen Yemen'e git! Oradaki Berhut vadisinde bir kuyu var. Gecenin üçte biri veya yarısı geçtiğinde bu kuyunun başına git ve şöyle seslen:
Ey falan oğlu filan ben emanetin sahibiyim.
Adam denileni yaptı. Sözlerini bitirir bitirmez Horasanlı cevap verdi.
Emanetin sahibi olan adam ona:
Yazık sana! Sen iyi biriydin. Cehenneme neden girdin? dedi.
Horasanlı cevap verdi:
Horasan'da akrabalarım vardı ve ben ölene kadar onların yanına gitmemiştim. Allah bu sebeple beni cezalandırdı ve cehennemine koydu.
Malın ise bıraktığın gibi duruyor. Ben çocuklarıma güvenmediğim için onu falan eve gömdüm. Şimdi git çocuğumu bul. O seni evime götür-sün. Evin falan odasına gir ve orayı kaz malını orada bulacaksın.
1974 - Bediüzzaman'ın talebelerinden Süleyman Rüştü Çakın vefat etti.
2020 - Ayasofya 86 yıl sonra tekrar cami olarak ibadete açıldı.
BIOZAMAN TAKVIMI
TEMMUZ
24
PERŞEMBE
MUHARREM 29 1447
RUMI: 11 TEMMUZ 1441
HIZIR: 80
(İnsan,) eğer Kadîr-i Zülcelâl'e dayanıp tevekkül etmezse ve itimad edip teslim olmazsa, vicdanı daim azab içinde kalır. Sözler
BİR AYET Vakti gelince de artık hiçbir toplum ne ecelini bir an öne alabilir, ne de onu bir an geciktirebilir. (Hicr: 5)
BİR HADİS
Sizden hiç kimse, maruz kaldığı bir zarar sebebiyle, ölümü temenni etmesin. Mutlaka onu yapmak mec-buriyeti hissederse, bari şöyle desin: Rabbim! Hakkımda hayat hayırlı ise yaşat,ölüm hayırlı ise canımı al. Buhârî
Resulullahın hak ve hukuka olan sayg hizmetçisine misvakla dahi vurmayı eng Misvak gibi küçük bir şeyle bile olsa canı acıtıldığında, Kıyamet Gününde alacağını güzel bir şekilde göstermiş oluyor
Bu ve buna benzer örnekler gösterme ki hakkın küçüğüne, büyüğüne bakılmaz kı çiğnenen küçük de olsa helâl etmediği s hakkını alacaktır. Bu hakkı dünyada alma ahirette alacaktır.
...
Fakir ve zenginlerin hesabı
Ebu Said'den (ra) rivayetle:
Mü'min fakirlere, Kıyamet Günü zenginlerde beş yüz sene kadar önce kurtulma konusund müjdeler olsun. Bunlar, Cennette nimetlenirker zenginler hesaba çekileceklerdir.
Ebu Nuaym'in Hilye'sinden
Namaz kılanın önünden geçenler
İbni Amr'dan (ra) rivayetle:
Namaz kılanın önünden kasdi olarak geçen kimse, Kıyamet Günü, kuru bir ağaç olup geç memiş olmayı temenni edecektir.
Kiyamet Günü, haklar sahiplerine ödenecek-Boynuzlu koyundan boynuzsuzu boynuzla-masının hakkı bile alınacaktır.
Müslim, Birr: 61; Tirmizi, Kıyame: 2.
***
Haksız yere öldürülen hayvanlar
İbni Amr'dan (ra) rivayetle:
Hiçbir kuş veya başka bir hayvan yoktur ki, baksız yere öldürülsün de Kıyamet Günü hakkı-mın alınmasını istemesin.
Taberani'nin Kebir'inden.
***
Şerid İbni Süveyd rivayet ediyor:
"Kim bir kuşu boş yere sırf eğlence olsun diye rek Allah'a şöyle seslenir: "Ey Rabbim! Falan beni Adürürse Kıyamet Günü, o kuş, sesini yükselte-bos yere öldürdü, bir menfaat için öldürmedi."
Kütüb-i Sitte, Hadis No: 5335.
***
İbni Amr'dan (ra) rivayetle:
Bir serçe kuşunu haksız yere öldüren kişiden Kiyamet C llah hunun hesabını sorar.
İbrahim bin Edhem Hazretleri, karşısındaki gafil insanın gönlunu uyandırabilmek umidiyle;
"-Aslında benim birçok bineğim var, ama sen onlan goremiyor-sun..." cevabını verir.
Bu sözler üzerine reis, alaycı tavrına devamla;
*-Ne olur onları açıkla da ben de bileyim." der.
İbrahim bin Edhem Hazretleri anlatmaya başlar:
*-Benim «sabır » adlı bir bineğim vardır ki, başıma bir belå geldi-ğinde onunla yoluma devam ederim.
<> adlı bir bineğim vardır ki, nimete kavuştuğum zaman onunla nice menziller geçerim.
Yine önleme imkânım olmayan ve kusurum bulunmayan bir ka-
zaya uğradığım zaman kendi kendime;
<<-Ben gaybı bilmiyorum, olanda benim için hayır vardır. >> derim,
<> adlı uysal bineğimle maksúduma ererim."
Bunları dinleyen reisin alaycı tavrı, yerini şaşkınlığa bırakır. Hay-
retle tekrar sorar:
"-Daha başka neyin var?"
"-Bir de şu var ki, nefsim dunyevi bir arzuya yöneldiği vakit, kabir-lerde benden çok daha küçük yaşta, hattå gencecik insanların yattığını düşünerek, nefsime uymaktan sakınırım.
Zira;
Her insan ölecek yaştadır!"
Bu sözlerle derin bir tefekkure dalan kabile reisi, Ibrahim bin Ed-hem Hazretleri'ne uzun uzun bakar ve sonra dudaklarından şu sözler dökulür:
"-Desene, asıl yaya benmişim de hakikatte binekli olan senmişsin ey muhterem pir!
Var yoluna devam et.
Zira bu zarif ve hakikate våkıf gönlünle sen, nasıl olsa muradına ereceksin."
İbrahim bin Edhem Hazretleri, hacca niyetlenir ve yaya olarak yola çıkar.
Yolda giderken, cins devesi üzerine kurulu, mağrur bir kabile rei-sine rastlar.
Reis, İbrahim bin Edhem Hazretleri'nin yaşlı hâliyle tek başına yola çıkmasına ve görünürde de bir azığının olmamasına çok şaşırır. Bu sebeple de tuhaf bakışlarla sorar:
"-Ey ihtiyar, nereye gidiyorsun böyle?"
İbrahim bin Edhem Hazretleri ise sükûnetle;
"-Haccetmek niyetiyle Kâbe'ye gidiyorum." der.
Aldığı bu cevap üzerine kabîle reisinin tuhaf bakışları, yerini alaycı bir tebessüme bırakır. Bir müddet böyle devam eder. Sonra da küçümseyici bir tavırla;
"-Be hey ihtiyar! Deli misin, dîvâne misin?! Bineğin yok, azığın yok! Yol ise uzun, hem de çook uzun!
Sen bu zayıf ve ihtiyar hâlinle Kâbe'ye nasıl varacaksın? Bu uzun yola nasıl dayanacaksın?.." der.
İbrahim bin Edhem Hazretleri, sızmış hâl-deki bir sarhoşun pis kokulu ve bulaşık ağzını yıkamıştı. Niçin böyle yaptığını soranlara da şu cevabı vermişti:
"-Eğer yüce Allah'ın adını zikretmek için yaratılan dil ve ağzı bu-laşık olarak bıraksaydım, (zikre) hürmetsizlik olurdu..."
Sarhoş ayıldığı zaman ona;
"-Horasan zâhidi İbrahim bin Edhem senin ağzını yıkadı..." dediler.
Bu durumdan mahcub olan sarhoşun gönlü de uyandı ve;
"-Öyleyse ben de tevbe ettim..." dedi.
Böyle bir ıslaha vesile olan İbrahim bin Edhem Hazretleri'ne rüya-sında Hak katından şöyle nidâ edildi:
"-Sen Biz'im için onun ağzını yıkadın!
Biz de senin için onun kalbini yıkadık!.."
ŞEREFTİR
Bir kimse İbrahim bin Edhem Hazretleri'ne;
"-Gece ibâdetine kalkamıyorum, bana bir çare öğret." deyince Hazret, şu cevabı verdi:
"-Gündüzleri Allâh'a isyan etme (yani mâneviyâtına zehir saça-cak hâl ve davranışlardan kendini koru); geceleri O seni huzû-runda durdurur.
Geceleyin O'nun huzûrunda bulunmak, yüce bir şereftir.
Ömrün sonuna kadar ibâdet şuuruyla, yeni nesillere güzel bir örneklik içinde, şefkatli ve merhametli bir insan olmaya gayret edeceksin...
Sonbaharın sararan yapraklarından ve kuruyan ağaçlarından ibret alıp, bu manzara içinde kendi hâlini, yani ömrünü resmini göreceksin. Çünkü sen hayatının başında tıpkı ilkbaharda muazzam bir canlılık, yeşerme ve verimlilik yaşarken ğer taraftan yaşlılık vaktinde de sonbaha gibi bunun tersini yaşarsın. Görürsün ki artık selviler sana el sallamaya başlamış. Bu bakımdan kerâhat vakti içinde olduğunu iş işten geçmeden idrâk etmeli ve âhiret hazırlığını artırmalısın.
bir risalenin, bir tezin veya küçük büyük herhangi bir maksada matuf olarak yazılmış yazıların ne derece faydalı olacağı, birçoğunun ruh dünyasını aydınlata-cağı, yola getireceği, kötülüklere bir kılıç gibi ineceği göz önüne getirilebilir. Kur'ân'da kaleme yemin edilmesi bu hikmete binaen olsa gerektir. Tarih boyunca bu manayı taşıyan nice kitabın kütüpha-nelerin baş köşesinde yer aldığını, elden ele dolaştı-ğını, ruh ve kalplerin derinliklerine kadar işlediğini görüyoruz.
İşte hadis-i şerifte dikkat çekilen özellikleri azami derecede kendisinde bulunduran en mükemmel ki-tap hiç şüphesiz Kur'ân-ı Kerîm'dir. Kur'ân'ın bir is-minin "Kitap" olması da bu ismin en liyakatlı şekil-de ve öncelikle ona yakıştığının bir ifadesidir. Diğer kitaplar onunla paralellik arz ettiği ve onun mane-vî güneşinden feyizlendiği ölçüde değer kazanırlar.
Hadiste yerleşmiş, eskiden beri devam edegelen gü zel âdetlerin de ilim çeşitleri arasında sayılması olduk-ça manalıdır. Çünkü bu adetler defalarca tecrübe lerden geçirilerek süzülegelen, muşahhaslaşan, şu-urluca devam ettirilen, bilerek uygulanan, kökü maziye dayalı prensiplerdir. Bu manevî miras kültür kelimesiyle de ifade edilebilir. Milletleri ayakta tu-tan unsurların en önemlilerinden biridir. Çünkü
öyle âdetler geleceğe atlama tahtası olur, geçmiş-gelecek arasındaki bağı kurar, devamlılık ve can-lık sağlar. Bu güzel âdetler bir milletin âdeta kim-k belgesidir. Bu belgeyi yitiren milletler şahsiyetle-ini kendi elleriyle ayakları altına almış olurlar.
Faydalısıyla zararlısıyla kültürü, örf ve âdetleri öğrenmek faydalı bir davranıştır. Faydalı uygulan-mak, zararlı da sakınılmak için öğrenilir. Faydalılık we zararlılığın ölçüsü de Allah'ın dinidir.
Hadiste "Bilmiyorum" diyebilmek de ilim olarak gösterilmiştir. Yerinde ve zamanında söylenen bu ke-lime gerçekten ilmin, birşeyler bilmenin ifadesidir. Bilmiyorum" diyebilmek tevazudan çok bir gerçeği dile getirir. Aynı zamanda bu ilerlemenin, inkişafın da temel taşıdır. İnsan bilmediği konuda "Bilmiyo-rum" diyebilmelidir. Çünkü bir kimsenin herşeyi bilmesi mümkün değildir. Bilmediği halde "Biliyo-rum" diyen kimsenin öğrenebileceği birşey de yok-tur. Kendine ilim hazinelerini kapamış olur. Yüksel-mesi de söz konusu olmaz.
Illimde mesafe alanlar öğrendikçe cehaletlerini anlamış, daha çok öğrenme aşk ve şevki içerisine girmişlerdir.
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 294 1 Aziz ve Celil olan Rabbimden diledim ki, Ümmetimden evlendiğim ve evlendirdiğim kimseler Cennette Benimle beraber olsunlar. Allah (z.c.hz)'leri bu dileğimi kabul etti. Hz. Abdullah İbni Ebu Evfa (r.a.) 294 2 Rabbimden diledim ki, evlendireceğimi Cennetlik bir adama vereyim ve alacağımı da Cennetlik alayım, kabul etti. Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 294 3 Cebrail (a.s)'a dedim ki, Rabbimi görür müsün? Dedi ki: "Benimle O'nun arasında nurdan yetmiş bin hicap vardır. En ednasını görsem yanarım." Hz. Enes (r.a.) 294 4 Rabbimden kadın tarafından hısımlarım için Cenneti diledim. Kat'i olarak kabul etti. Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 294 5 (Allah'dan sabır istiyen bir kimseye) Allah'dan bela istiyorsun. Evvela afiyet iste, (Sabır bela ile gelir.) Hz. Muaz (r.a.) 294 6 Musa (a.s) altı şeyden sual eyledi: Zanneder ki o hasletler kendisi içindi. Yedinci bir suali ise, kendisini düşünerek sormamıştı. Dedi ki: "Ya Rabbi, Kullarının hangisi daha müttekidir?" Allah Buyurdu ki: "Allah'ı zikreden ve Onu unutmayan." Dedi ki: "Hangi kulun daha hidayettedir?" Buyurdu ki: "Hangi kulum Hudaya (inzal olunan vahye) tabi ise o." Dedi ki: "Hangi kulun daha (ahkem)dir?" Buyurdu ki: "İnsanlara hükmederken kendine hükmettiği gibi olan." Dedi ki: "Hangi kulun daha ilim sahibidir?" Buyurdu ki: "İlimden doymıyan ve nâsın ilmini de kendi ilmi üzerine toplıyan alimdir." Dedi ki: "Hangi kulun daha azizdir?" Buyurdu ki: "Kısmetine razı olan." Dedi ki: "Kularının hangisi en fakirdir?" Buyurdu ki: "Sahibi sefer olan." Resulallah buyurdu ki: "Zenginlik mal zenginliği değil, kalb zenginliğidir. Allah, bir kulu için hayır murad ettiğinde onun gönlünü zengin eder, ve kalbine kanaat verir. Allah, bir kul hakkında da şer murad ettiğinde onun ihtiyacını iki gözü arasına kor. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 294 7 Ümmetimden hiç kimsenin Bana sormadığını sen sordun. Ümmetimin bolluk müddeti yüz senedir. Denildi ki: "Bunun bir alameti var mıdır?" Evet; yere batmalar, zelzeleler ve gemde olan şeytanların salıverilmesi. (Kudurtan şeytanlar manasına da geliyor) Hz. Ubâde (r.a.) 294 8 Musa (a.s.)'dan yahudiler sordular, gene sordular, suali çoğalttılar, artırdılar, eksilttiler, ta ki küfre düştüler. Hristiyanlar da İsa (a.s)'dan sordular da sordular, suali çoğalttılar, artırdılar, eksilttiler ve neticede onlar da küfre düştüler. Muhakkak ki Benden size hadisler söylenecektir. Size Benim hadislerim geldiğinde Allah'ın kitabını okuyun, Onunla karşılaştırın. Allah'ın kitabına uygunsa, onu Ben söylemişimdir. Allah'ın kitabına uymuyor ise, onu Ben söylememişimdir. Hz. İbni Ömer (r.anhüma
var. Doğrudan kendilerine bağ. lı hükümetler bulamadığı ya da yerli halkları uyandırmak iste. mediği durumlarda karizmatik liderleri devreye sokar. Yani kit-lelerin sevgisini toplamış, bir kahraman, bir kurtarıcı olarak tanınan herkesin gözünde bü-yüttüğü, yücelttiği kişileri. Za-ten bu imajın oluşması için yine en büyük çabayı CIA uzmanları gösteriyor. Bunun pek çok ör-neklerini sıralamak mümkün; Pakistan'da Benazir Butto, Filipinler'de Karazan Akino,
Muhteşem tarihi yapılar; muhte şem mimarların, o eserlerin her bir malzemesini ihtimamla seçip işleye rek, göz núru yapım teknikleriyle inşa etmelerinin semeresidir. Geçen yüz lerce, binlerce yıla rağmen solmayan, paha biçilmez mücevherlere nisbet edilebilecek göz kamaştıran parıltılar, bu ihtimamın işaretleridir. Her yapı asırları aşamaz; aşanların esrarı, bu sıra dışı fevkalādelikte gizlidir.
Her medeniyet; kendi hususiyetle rini yansıtacak, kendi vasıflarıyla do-nanmış, şahsiyeti bu kimlikle tezahür etmiş insan tipi ile hayat bulur; onlar la devam eder. Bu keyfiyetin bozul-ması halinde, zevali mukadder olur. Bu meseleyle alakalı olarak, şanlı ta rihimizdeki Kanuni Sultan Süleyman ile Yahya Efendi Hazretleri arasında-ki konuşma ibretȧmiz bir örnektir. Os manlı cihan devletinin en muhteşem bir devrinde Kanuni Sultan Süleyman, sütkardeşi Yahya Efendi Hazretleri'ne bir mektupla; «Bu devletin bir gün zeval bulup bulmayacağını...» sorar. Hazret'in cevabı pek vecizdir:
Nemelázım Sultanım!" Sul-tan bu cevaba bir månå veremeye-rek, bizzat yanına gider ve tekrar so-rar. Yahya Efendi de bunun üzerine şu izahatta bulunur:
"-Sultanım! Bir devlette zulüm yayılsa, haksızlık şayi olsa, işitenler de; «Nemelâzım deyip uzaklaşsalar; sonra koyunları kurtlar değil de ço banlar yese, bilenler bunu söylemeyip sussa; fakirlerin, muhtaçların, yok-sulların, kimsesizlerin feryadı gökle-re çıksa da bunu da taşlardan başkası işitmese, işte o zaman devletin sonu görünür. Çöküş ve izmihlál de böyle ce mukadder håle gelir..."
Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-Efendimiz; câhiliyye cemiye-tini «asr-ı saâdet»e yükseltirken, bu emsalsiz ruh inkılâbını gerçekleştir mede kimlik şuuru temelinde, şah-siyetin inşâsının en güzel örneklerini vermiştir. Bu sağlam esasa istinaden-dir ki; vücut bulan bu muhteşem me deniyet, insanlığa asırlar boyu süren, tarihin bir benzerini daha kaydetme-diği bir rahmet iklimini bahşetmiştir.
umber-sallallahu aleyhi ve Efendimiz in bu irsad wan mahiyetine, muha-annin her birisinin anlays nididina göre farklı tarzlar erahür etmiştir. Dikkat bu denshtimam ve titizlik, fert cahiliyye tortularından ta-men kurtulup nev'i şahsına hasır İslam kimliğinin, i-meliktir. Bu da ancak «tezki-yani nefsini temizleme ve Jenin hakimiyeti ile müm-et suurunun kazanılmasına für
Alemlere rahmet Fahr-i Ka--sallallahu aleyhi ve sellem-Kodimiz: «canlı bir Kur'an o-rak. O'nunla aynileşmeyi en erük saadet olarak gören asha. kiram hazerâtının önündeki güzel örnektir. Bu vaziyet-mümine düşen; o llahi Reh-erin halini temessül ederek ke-mile ermek; başkalarını örnek
alma yerine, onlara örnek ol-
maktır.
"Kim bir kavme benzemeye lışırsa, o da onlardandır." (Eb Darüd, Libás, 4/4031) hadis-i şeri-yle, kimlik şuuruna dikkat çe-blerek, hayat tarzı bakımından Islam cemiyetinin diğer toplu-luklardan kesin hatlarla ayrıl-ması gerektiğine işaret buyurul-maktadır. Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in tälim ve terbiyesiyle, «gökteki yıldızlar gibi kamil rehber vasfı kazanan ashâb-ı kiram hazerá-ta ve onları takip eden mübarek nesiller, asr-1 saådet ikliminin, fevkalade geniş bir coğrafyaya vayılmasına vasıta olmuşlardır.
Nasıl ki kimlik şuuru, bir medeniyeti ve onu temsil eden cemiyetleri ayakta tutan bir amilse; «kimlik buhranı da, o-nun zevalinin sebebidir. Günü-müzde İslâm âleminin düştüğü zilleti doğuran da bu acı vakıadır. İslâm coğrafyasının yüz akı sos-yoloğu İbn-i Haldun; «Mağlup-
Islám alemi, izzetini kaybetti. Düştüğü kimlik buhranının sevkiyle,
<> adı verilen bu mariz ruh hali, düşmanına bağlanma» olarak tarif ediliyor.
çağrılarak direnilmesi ve akame-te uğratılmaya çalışılması; maa lesef memleketimizin acı bir ger çeği. Tarihe şan veren, mukaddes davanın şerefle yürütüldüğü bir máziye sahip ülkemizde, daha yakın bir geçmişte, dindar in-sanların fişlenip zulmedildiği: okullara seçmeli din dersleri ko-nulmasına şiddetle karşı çıkılıp velilerin tahrik edildiği; «zinânın serbest bırakılması için hükü mete baskı yapmak maksadıyla birtakım kadın derneklerinin ve partilerin sokaklara döküldüğü; nesli korumaya yönelik olarak zaman zaman, batıdaki uygu Jamalar örnek alınarak günde-me gelen içkili mekânlara çe-kidüzen verme teşebbüslerinin, feryat figanlarla akamete uğra tıldığı; kadınlar günü vesile edi-lerek, haklarını savunmak baha-nesiyle kadınların yüz kızartıcı pankartlarla nümayiş yapmala-ri... bu cümleden zikredilebile-cek bazı hadiseler.
Yeni míládi yıl dolayısıyla, zapılan yılbaşı kutlamaları» da, düçar olduğumuz kimlik buhra-mının en çarpıcı alámetlerinden birisidir. İçkinin sel gibi aktı-ğı, müstehcenlik ve gayr-i meş-
Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla anlamına gelen "Bismillahirrah- nânirrahîm" âyetinin adıdır. Besmeleye 'Allah'ın adını anmak" anlamına gelen 'tesmiye" de denir. Besmele, Neml sûre- sinin 30. âyetinin bir bölümü ve Fâtiha sûresinin ilk âyetidir. Tevbe sûresi hâriç diğer sûrelerin başında besmele yazıl- mıştır. Sûre başlarındaki besmeleler, müstakil birer âyettir. Ancak o sûreye dahil değildir.
YanıtlaSilPeygamberimiz (a.s.) her hayırlı işe besmele ile başlanmasını tavsiye etmiş ve "Besmele ile başlanmayan her iş be- reketsiz ve sonu güdüktür" buyurmuştur (Aclûni, Keşfü'l-Hafa, II,174). Kur'ân okumaya, bir şey yiyip içmeye ve bir işe başlanır- ken besmele çekilir. Kur'ân'da Allah'ın adı anılmadan kesilen hayvanların etleri- nin yenmeyeceği bildirilmiştir (En'âm, 6/121).
Besmele çeken insan; başka bir var- lık adına değil sadece Allah adına, O'nun rızası için ve O'nun izniyle başlı- yorum, demiş olur. Besmelede Yüce Ya-
YANITLASİL
yuksel22 Mayıs 2024 13:52
ratıcının üç ismi geçmektedir: Allah, Rahman ve Rahim. Besmele çeken Kur'ân okumuş ve Allah'ı anmış olur,
.Κ.)
BESİR
Kuvve-i şeheviyyenin;
YanıtlaSilIfratı, fücurdur, edepsizlik ve ahlâksızlıktır.
Tefriti, cümûd yani donukluktur.
Makbul olan itidali ise, edep, iffet ve hayâdır.
Bütün bu husûsiyetlerdeki itidal, hayatımızın Kur'ân ve Sünnet ile te'lif etmemizle hâsıl olur.
BİR ÇÜRÜK ELMA!
-Evlâdım!
Son derece dikkat edeceğin bir hu-sus varsa, o da kimlerle düşüp kalktığındır.
Şunu iyi bil ki;
Bir sepet sağlam elma, içindeki bir çürük elmayı sağlama çıkaramaz.
Fakat bir çürük elma, hepsini çü-rütebilir.
Bunun için dâimâ sâlihlerle düşüp kalk!
Asıl hüner ve afiyet, bollukta da riyâzet hâlinde yaşayarak sab-retmesini bilmektir.
Dil, okumalı; akıl, firâsetiyle tercüme ve tefekkür etmeli, kalp ise hazmedip ders almalıdır. (Bkz. lhyȧ, 1, 816)
İnsan dış görünüş bakımından istediği kadar kendini gizlesin, bir gün iç yüzü kendini ele verir.
ZE HİDAYET REHBERLERİ
YanıtlaSilFITRATIN ŞİFRELERİ
İmam Gazâlî Hazretleri; insanda, hâl ve dav-ranışları şekillendiren üç fıtrî kuvvet tespit etmiştir:
Kuvve-i Akliyye (aklın gücü),
Kuvve-i Gadabiyye (bedenin gücü),
Kuvve-i Şeheviyye (arzuların gücüdür).
Bu fıtrî kuvvetler de üç şekilde hayata akseder: İfrat, tefrit ve itidal.
- İfrat; ölçüyü aşmak, aşırıya kaçmaktır.
Tefrit; aşırılığın zıddıdır. Yani noksanlık ve gevşeklik gösterip orta-lamanın altında kalmaktır.
- İtidal ise, ifrat ve tefrîtin ortası, yani hâl ve davranışların makbul olan denge noktasıdır.
Kuvve-i akliyenin;
İfrâtı, cerbezedir/taşkınlıktır.
Tefrîti, ahmaklıktır.
Makbul olan itidali ise, hikmete râm olmaktır.
Kuvve-i gadabiyyenin;
İfrâtı, hiddet, yani aşırı öfkedir.
Tefrîti, korkaklıktır.
Makbul olan itidali ise şecaattir; güç ve cesareti yerinde ve lüzumu kadar kullanmaktır.
IMAM I KAZALI BATRETLERİNDEN BIKMETLI MIZU
YanıtlaSilBALMUMU GİBİ
Insan, balmumu gibidir.
Terbiye ile ona-müsbet veya men-fi- istenilen şekil verilebilir.
(Meselâ üç yaşındaki iki çocuğun biri, gördüğü bir köpek yav-rusuna süt verir, diğeriyse taş atar. Bu, onların aldıkları terbiye far-kının bir neticesidir.
İşte insanın fıtratındaki menfi temâyülleri bertaraf edip müsbet istî-datları geliştirmek için mânevî terbiye gereklidir.)
DAİMA NEFSİN ALEYHİNE
Senden gencini gördüğün va-kit; "Bunun günahı benden azdır." diye düşün.
Senden yaşlısını gördüğün va-kit; "Bunun sevâbı benden çoktur, bilmediğim tarafları ile benden daha faziletlidir." düşün-cesi ile ona bak!
Senden âlimini gördüğünde; "Bunun ilmi var, kendisini kurtarır." diye düşün.
Senden câhilini gördüğünde; "Bu bilmez, Allah onu bağışlar." diye düşün!
(Müsamaha gayra, muâheze nefsedir.
Yani nefsinin bu kişilere bakıp da kendi durumunu daha iyi görme-sine fırsat verme! Zira bir mü'min için ölçü; etrafındaki, zama-nındaki kişiler değil, sahâbe-i kiramdır.)
GÜNÜMÜZE HİDAYET REHBERLERİ
YanıtlaSilALLAH RIZĀSINDA MIYIM?
IHYÂU ULÜMID DIN
MAM GAZAL
THYAU UUMID DIN
IHJAU ULOMID DIN
İmam Gazâlî, ilmin ve şöhretin zirvesinde idi. Husûsî halka-sında 300 talebesi vardı. Fakat içinde vicdanını yakan, sadrını daraltan bir sual vardı:
<<<-Ben acaba Allah rızâsında mıyım yoksa şöhretin pençesinde miyim?>>>
Sonunda bu endişe galip geldi ve her şeyi terk ederek uzlete çekildi. Sadece ilâhî nasiplerin sonsuz tecellîsi içinde dirâyetli bir hiçliğe büründü. En nihayet;
"-Allah Rasûlü'nün rûhâniyeti tecellî etti de kurtuldum." dedi. Yeniden irşâda, ancak bu şekilde döndü. Neticede << İhyâ ve Kimyâ » gibi, bereketli eserlerini kaleme alması da, ancak böyle bir derûnî terbiye sonrasında gerçekleşti.
BİR AT GİBİ
Ruh bir süvari, beden bir at gi-bidir.
Atını terbiye eden süvariyi, o at, sa-hibinin istediği menzile götürür.
Fakat terbiye edilmemiş at ile sefere çıkan kimse, an gelir o atın hamlığı yüzünden uçu-rumlara yuvarlanır.
İMAM-I GAZALI HAZRETLERİ'NDEN HİKMETLİ SÖZLER
YanıtlaSilFâsıklar ve gafillerle zâhirî beraberlik, zamanla zihnî beraberliğe, zihnî beraberlik de bir müddet sonra kalbî beraberliğe dönüşür.
Bu ise, insanın adım adım helâke sürüklenmesi demektir.
AHLAK
YanıtlaSillah (s.a.), "Küçük abdest bozduğu yerin üzerine bir kova dolu-su su dökün" dedi ve şöyle buyurdu: "Muhakkak siz, zorlaştın. cı değil, kolaylaştırıcı olarak gönderildiniz."
Şüphesiz bu ahmak ve kaba bedevînin davranışına karşı gösterilecek en güzel tavır, kolaylık ve genişliktir. Enes'ten (ra.) nakledildiğine göre o şöyle demiştir: "Bir keresinde Resû-lüllah ile birlikte yürüyordum. Resûlüllah'ın üzerinde saçağı kalın Necrån dokuması bir kaftan vardı. Derken bir bedevî bi-ze yetişti ve Hz. Peygamber'in kaftanından tutup şiddetle çek-ti. Bu sırada ben Resûlüllah'ın boynu ile iki omuzu arasına bak-tım. (Bir de ne göreyim?) Bedevinin kaftanı şiddetli çekişinin etkisiyle kaftanın (kalın) kenarı Resûlüllah'ın boynunda iz bı-rakmıştı. Sonra bedevî, 'Yâ Muhammed! Yanında bulunan Al-lah'ın malından bana da verilmesini emret!' dedi. Bunun üzeri-ne Resûlüllah şefkatle bedevîye baktı ve gülerek, ona istediği-nin verilmesini emretti. "20
Bu tavrıyla Hz. Peygamber, câhil, usûl ve âdap bilmez bu be-devînin yetişme ortamını dikkate alıp ona karşı medenî bir in-sandan beklenen tavrı ortaya koymuştur.
Abdullah b. Mes'ûd'dan nakledildiğine göre, o şöyle demiş-tir: "Resûlüllah (s.a), Huneyn savaşı sona erince bazı insanlara ganimetten fazla pay vermek suretiyle diğerlerinden ayırmıştı. Mesela kalpleri İslâm'a ısındırılmak istenenlerden (müellefe-i kulûb) olan Akra' b. Hâbis'e yüz deve vermişti. Uyeyne'ye de bir o kadar vermişti. Arap eşrâfından bazılarına da yine yüz de-ve vermiş ve böylece Arapların bu ileri gelenlerini o gün gani-met bölüşümünde başkalarına tercih etmişti. Hz. Peygamber'in bundaki gayesini anlayamayanlardan biri -ki Vâkidî'nin beyanı-na göre bu kimse, münafıklardan Ma'teb b. Kuşey'dir- itiraz e-derek, 'Vallahi muhakkak bu, adaletsiz ve Allah rızası gözetil-meyen bir taksimdir' dedi. Ben, 'Vallahi bu (küstahça) sözü Ne-bi'ye (s.a.) muhakkak haber veririm', diyerek durumu Resûlül-lah'a haber verdim. Bunun üzerine Resûlüllah (s.a.) şöyle bu-yurdu:
'Allah ve Resûlü âdil olmazsa, kim olur? Allah Mûsa'ya rah-met etsin, o, bundan daha ağır sözlerle karşılaştı da sabretti (böyle küstahları cezalandırmazdı)."27
25. Buhâri, Vudů, 58: Edeb, 80; Ebû Dâvûd. Taháret, 136; Tirmizi, Taháret, 112.
26. Buhâri, Libás, 18; Edeb, 68; Humus, 19; Ibn Mâce, Menāsik, 30; Libas, 1.
27. Buhari, Humus, 19; Müslim, Zekât, 140.
50
KÖPRÜ YAZ/2006
Ju-
YanıtlaSilen TE
KUR'AN VE SÜNNET'E GÖRE AHLÂKIN KAYNAĞI...
Bu kaba ve medenî olmayan tavır sahibinin, henüz İslâm kalplerinde tam olarak yer etmemiş bu kavmin önde gelenleri-nin kalplerini İslâm'a ısındırmak için Resûlüllah'ın, ileride mey-veleri alınacak uygulamasını anlamaları mümkün olamazdı. Böylelikle Resûlüllah, küçük bir dünyalık karşılığında, İslâm daveti ve önderliği yararına onların velayetlerini satın almıştır. Kaldı ki Allah Teâla, "Vel-müellefeti kulübühüm Gönülleri (İslâm'a) ısındırılacak olanlara buyurarak, zekât mallarından onlara da pay verilmesini meşru kılmıştır.
Peşin hükümlü bazı kimseler ve kendisini hiç ilgilendirme-yen meselelere müdahale etmeye kalkışıp bu konuda kendile-rinde hak iddia edenlere Hz. Peygamber, affedici ve ağırbaşlı-lıkla muamele etmiş ve tıpkı kendisinden önceki büyük (ulü'l-azm) peygamberler gibi, kendisine yönelik eza ve cefaya sabır-la karşılık vermiştir. Bu itibarla Resûlüllah, hamasetle hareket edip kötü muamelelerin karşılığını vermede aceleci davranan ashâptan bazılarının bu aceleciliklerini, örnek olması amacıyla kesinlikle onaylamamıştır.
Abdullah b. Mes'ûd'dan nakledilene benzer bir olay da, kalp-leri İslâm'a ısındırılacak olanlara verilmek üzere Yemen'den ge-len altın külçesinin dağıtımında yaşanmıştır. Buna göre bu da-ğıtım esnasında bir adam ayağa kalkarak, "Biz, bu altına bun-lardan daha layık idik" demişti. Bu söz Resûlüllah'a ulaşınca, 'Ben göktekiler nezdinde emin olduğum, akşam sabah bana se-madan haber geldiği halde, siz bana güvenmiyor musunuz? buyurdu. Derken çukur gözlü, geniş alınlı, gür sakallı, başı tı-raşlı ve gömleği yukarıya çekilmiş halde bir adam,
'Ey Allah'ın Resûlü! Allah'tan kork' dedi. Resûlüllah (s.a.),
'Sana yazıklar olsun! Ben yeryüzündeki insanların Allah'tan korkmaya en layık olanı değil miyim? buyurdu. Adam sonra dönüp gitti. Arkasından Hâlid b. Velîd,
'Yâ Resûlüllah! Şunun boynunu vurayım mı?' dedi. Hz. Pey-gamber, buna iltifat etmedi ve 'Belki ileride namaz kılan biri olur buyurdu. Hâlid, 'Nice namaz kılanlar var ki, kalplerinde olmayanı dilleri söylüyor' diye söylenince Resûlüllah şöyle buyurdu:
'Ben, ne insanların kalplerini açmaya, ne de karınlarını yar-maya memurum! "20
28. et-Tevbe, 9/60.
29. Müslim, Zekât, 144; Ahmed b. Hanbel, Müsned, III. 4.
EE
YanıtlaSilehl-i tenkid
216
almak ve tefekkür için (yani, yaratıcı sanatkā rın birliği, büyüklüğü, sıfatları hakkında fiki edinmek için) bakıp seyredenler
ehl-i tenkid أهل تنقيد : tenkitçiler, eleştiriciler
ehli teslis أهل تثليث : teslise ülemeye) yan "Baba, Oğul, Ruh-ul Kudus" şeklinde üç ilā hın birliğine inanan Hıristiyanlar
ehl-i teseyyu أهل تشيع : Siilik iddiasında bulu nanlar (bak. ehl-i Şia)
ehl-i tevekkül اهل توكل : tevekkül sahipleri, ge reken tedbir ve sebeplere başvurup sonuct Allah'a (c.c.) bırakıp O'na güvenenler
ehl-i tevekkül ve riza أهل توكل و رضا : Allah tevekkül eden ve O'dan gelen hiç bir şeyder şikayet etmeyip hoşnut kalanlar (bak. ehl-tevekkül)
ehl-i tevhid أهل توحيد : Allah (cc.) bir bilenler Allah'ın (c.c.) birliğine inananlar
ehl-i ticaret أهل تجارت : ticaret yapanlar, tica retle uğraşanlar
ehl-i tugyan أهل طغيان : inkarlarında azgınla şanlar, azgınlar
ehl-i turuk أهل طرق : tarikatlara bağlı olan(lar(
ehl-i ukül أهل عقول : akıl sahipleri
ehl-i ulüm أهل علوم : ilim sahipleri, din âlimleri
ehl-i ulûm-u diniye أهل علوم دينيه : din sahasın-da ilim sahibi olanlar, din âlimleri; dinle ilgili doğru araştırma ve açıklamalar yapabilmek için uygulaması gereken metodun ilkelerini ortaya koyanlar
ehl-i usûl-üd din أهل اصول الدين : dinin esasla-rını (prensiplerini, temellerini) inceleyen din âlimleri
ehl-i usûlül fıkıh أهل اصول الفقه : İslâm huku-kunun esaslarını (temellerini) inceleyen din âlimleri
ehl-i uzlet أهل عزلت : tek başına bir kenara çe-kilip ibadet, zikir ve tefekkür ile uğraşanlar. (bak. ehl-i tefekkür)
ehl-i vahdet-üş şuhud (sühud( أهل وحدت الشهود
: yaradan ve yaratılanın bir ve aynı olmadığı-nı, Yaradan'ın ezeli ve varlığı zorunlu (vacib) olduğunu, yaratılmışların çok çeşitli ve varlık-larının mümkün olduğunu, yani var oldukları gibi yok da olabileceklerini, kâinat, tabiat veya varlıklarla kendi varlığını gösterenin bir ve tek varlık yani her şeyin yaratıcısı olan Allah (c.c.) olduğunu, var olan yalnız Allah'tır (c.c.) iddia-
ehl-i tenkid
YanıtlaSil216
ehl-i velayet ve havice
olduğunu Ven sinin, Allah'ın (cc.) başta yaratıcılık sıfati mak ozere llahi sifatlarını (niteliklerini) inkat olduğunu, gördüğümüz yaratılmış varlıkların gerçek olduğunu, ancak gördüklerimizle di varlığını ve birliğini gösterenin Allah (cc) unu savunan görüş sahipleri Bunlara ilerleme yolunda kendilerinin içine girdiklen göre "varlık birdir" diyenler, tarikatta manen psikolojik bir haldir, bir aşama (merhale, basa mak) dir. Bu halde iken insan bütün varlıkları, bütün kainatı ve kendisini de unutur het Wi zihninde silinir, sanki yok olur. O zaman var olarak yalnız Allah's (c.c.) bilir. Ve "la mevch de illa ho" der, yani "var olan yalnız Allah'tir (c.c.), O'ndan başka varlık yoktur" der. Fakat bu psikolojik halden daha ileri bir hale ge cenler, Allah'ın (c.c.) yaratıcılığının şuuruna (bilincine) varır ve Allah'ın (c.c.) yarattigi bu varlıkların da gerçekliğini anlar. (Bu görüşun tipik temsilcisi İmam-ı Rabbanidir. Mektubat adlı eserinde bu görüşlerine de yer vermiştir.
ehl-i vahdet-ül vücud أهل وحدت الوجود : )fels
ve tas.) 1.varlığın birliğini, yani var olan her şeyin farklı farklı görüntülerine rağmen aynı ve özünde bir ve tek olduğunu savunan görüş sahipleri (monistler, birciler) Felsefede bunu savunanlardan, var olan tek şeyin madde veya tabiat olduğunu iddia edenlere monist materyalist, "biri-maddeci" denir. Bunu savu-nan tasavvufçulardan var olanın sadece Allah (c.c.) olduğunu, maddenin veya tabiatın tan-rının bir görünüş biçimi olduğunu savunan-lara panteist denir)
2.(Tas.) Allah'tan (c.c.) başka gerçek varlığın olmadığını, Allah'ın (c.c.) her an her şeyi sü rekli var etmesi (yaratması) olmasaydı hiç bir şeyin kendi kendine var olamayacağını ve var lıkta kalamayacağını, dolayısıyla hiç bir şeyin gerçek varlık olmadığını, ancak bir çeşit gölge varlık olduğunu, buna da varlık denemeyece ğini, gerçek varlığın yalnız Allah (c.c.) olduğu-nu savunan görüş sahipleri (Tipik temsilcisi: Muhyiddin İbn-i Arabi Mi. 1165.1240)
ehl-i veber ve badiye أهل وبر و باديه : )ehl-i ve-ber ve ehl-i bâdiye) göçebe hayatı yaşayanlar (ehl-i veber) ve çöllerde yaşayanlar
ehl-i velayet أهل ولايت : evliyalık makamına erenler, evliya(lar), ermiş kişiler
ehl-i velayet ve hakikat اهل ولایت و حقیقت : )ehl-i velâyet ve ehl-i hakikat) evliyalık (ermişlik) derecesine erenler (ehl-i velâyet) ve din, iman
veliyet ve keşif
YanıtlaSilehval-i haşir
217 manevi dunyalara ait gerçekleri bilen evli ermiş kişiler (ehl-i hakikat)
velayet ve kesif أهل ولایت و vesine yükselenler (ehl-i velayet) ve iman liyet ve ehl-i kesif) evliyalık (ermişlik) de manevi dünya ile ilgili bilinmeyen bazı ger-cekleri ruh ve kalb gözü ile keşfeden, bulan eliya, ermiş kişiler (ehl-i keşif)
Hvelayet ve suhudأها ولايت و : )ehl-i ellyet ve ehl-i suhud) evliyalık (ermişlik) derecesine erenler (ehl-i velavet) ve iman ve minevi dunyalarla ilgili gerçekleri ruh ve kalb aile görebilen evliya, ermiş kişiler (ehl-i Fabud)
Hvelayet ve tahkik اهل ولایت :ehl-i relliyet ve ehl-i tahkik) evliyalık (ermişlik) de-ecesine yükselenler (ehl-i velayet) ve dinle, manla ilgili konularda her şeyin özünü, doğ-yasunu inceden inceye araştırıp delilleriyle ortaya koyan İslâm âlimleri (ehl-i tahkik)
chii veraset-i nübüvvet أها وراثت نبوت: pey-ramberliğin månevi varisleri, Hz. Peygam-her in (a.s.m.) getirdiği İslâm'a ve sünnetine sahip çıkan din alimleri (bak. sünnet)
hi vicdan أهل وجدان : vicdan sahipleri
ahli vifak أهل وفاق : müslümanlar arasında bir kanlaşma ve barış isteyenler, birlik taraf tarları, birlikçiler
ahli vukuf أهل وقوف : bilirkişiler, mahkemece bilgisine başvurulan konunun uzmanları
ebi zahir أهل ظاهر : tefsirde Kur'an âyetleri nin ilk bakışta anlaşılan açık mânalarını esas alanlar
ehli zenb أهل زنب : günahkår kullar
ehl-i zendeka أهل زندقه : dinsizler
ehl-i zevk أهل ذوق : manevî gerçekleri bilmenin zevkine varanlar
ehl-i zevk ve keşf اهل ذوق و کشف : manevi ger çekleri bilmenin zevkine erenler ve mânevi gerçekleri bulanlar (ermiş zatlar)
ehlizindika أهل زندق : dinsizler
ehl zikr ve münacat أهل ذكر و مناجات : Allah (cc.) zikreden ve yalvarıp dua edenler
ehl zimme (t( أهل ذقت : İslam devleti himaye ande, belli bir vergi vererek yaşayan müslü man olmamış kimseler
ehli zulüm أهل ظلوم : zulüm yapanlar, zalimler, haksızlıkta azgınlaşanlar
E
ve ehl-i şevk) månevi gerçekleri bilmenin ve ehl-i zevk ve sevkأهل ذوق و : )ehli zevk yaşamanın zevkine erenler (ehl-i zevk) ve yanlar (ehl-i şevk) manevi gerçeklere ermenin coşkusunu yaşa-
ehlen (ve) sehlen اهلا وسهلا: hos geldiniz, safa geldiniz
ehli (ye( أهلى : evcil, insana alışkın
ehliyet 1.yeterlilik, yeterli nitelikleri taşıma 2.bir işi yapabilme gucü 3.liyakat, bir 4.yetkili olma 5.yetki belgesi 6. sürücü belgesi şeye layık olmak için gerekli nitelikleri taşıma
ehliyetsiz أهلينسز : yetersiz, yeterli bilgi ve be
cerisi olmayan
Ehl-i Sünnet Mecmuası اهل سنت مجموعه می :s
tad Bediüzzaman'ın 1948 Afyon Mahkemesi avukatlarından olan Hulūsi Bitlisi Aktürk ta-rafından kurulan bir dergidir.
Bediüzzaman'ın Kosturma'daki esareti sıra-sında yaşadığı ve üzerinden 30 sene geçmesi-ne rağmen hiç kimseye anlatmadığı bir hadi-se olan Rus kumandanına ayağa kalkmadığı olan olayı 1948 yılında, Abdurrahim Zapsu imzasıyla bu dergide yayınlandı.
Ayrıca mecmuanın sahibi olan Hulûsi Ak-türk, 1 Kasım 1948 tarihli sayısında ve "Be-diüzzaman" başlıklı bir makåle yayınladı. Diğer yandan Bediüzzaman, bu yıllarda yayın hayatında olan gazete ve dergileri, özellikle de Islam dünyası ile ilgili haberleri takip edi-yordu. Bunlardan birisi de Ehl-i Sünnet der-gisi idi.
ehlullah أهل الله : Allah'ın (c.c.) sevdiği veli (er-miş) kulu
ehram 1 : اهرام.taştan yüksek piramit şeklinde yapılan Firavun mezarı 2.piramit
ehriman (ehrimen أفرمان : eski Iran dini olan Zerdüşt dinindeki kötülük tanrısı, şeytan
ehsas احساس : hisler, duygular(zevil-ehsas: du-yarlı insanlar)
ehu'l acaib اخ العجائب : garip ve alışılımadık ni-
telikte kardeş
ehva اهوا : hevalar, boş istekler
ehval اهوال : fenalıklar, kötülükler; korkular;
korkutucu haller
ehval-i haşir أهوال حشر : haşirde, kıyametten sonra dirilip hesap vermek üzere toplanılan zamanda dehşet ve korku verici haller, du-rumlar
688
YanıtlaSilHADIS-I ŞERİFLER
اجْعَلُوا آخِرَ صَلَاتِكُم بِاللَّيْلِ وِتْرًا . ۳
( رواه ابن عمر )
3) «Son namazınızı, VITIR olarak kılınız.>>>
**
VİTİR: Yatsı namazından sonra kılınan üç rikât namazdır.
Ravi: İBN-İ ÖMER.. Menkıbesi, 7. Hadis-i Şerifte..
أوصاني خليلي صلى الله عليه وسلم بصيام ثَلَاثَةَ أَيَّامِ مِنْ كُلِّ شَهْرٍ وَرَكمَتى الضُّحَى ، وَأَنْ أُوتِرَ قَبْلَ أَنْ أَرْقَدَ .
( رواه أبو هريرة )
4) «Dostum bana vasiyet etti: Her ay üç gün oruç tutmayı.. İki rikât kuşluk namazı kılmayı.. Bir de uyumadan önce vitir namazı kıl-mayı..>>
**
Vitir namazı vacib olup, diğerleri sünnettir..
Ravi: EBU HUREYRE.. Menkıbesi, 5. Hadis-i şerifte..
الدرس العشرون فى استحباب قيام الليل وقيام ليلة القدر وقيام رمضان
) وهو التراويح ) واستحباب جعل النوافل في البيت
قال الله تعالى : وَمِنَ اللَّيْلِ فَتَهَجَّدْ بِهِ نَافِلَةً لَكَ ، عَسَى أَنْ يَبْعَثَكَ رَبِّكَ مَقَامًا مَحْمُودًا . ۱
YİRMİNCİ DERS
RAMAZAN - KADİR VE BİLCÜMLE GECE NAMAZLARININ MÜSTAHAB OLDUĞU VE NAFILE OLAN NAMAZLARI EVDE KILMANIN MÜSTAHAB OLDUĞU
Ramazan gecelerinde kılınan namazın adı, teravihtir; yirmi rikâttır..
1) Allah-ü Taâlâ şöyle buyurdu:
<>>
VE VAAZ ÖRNEKLERİ
YanıtlaSil689
Burada teheccüd namazından balisedilmektedir. Bu namaz, Peygam-ber S.A. efendimize farzdı, bize ise sünnet..
ISRA suresinin 79. âyetidir..
وقال الله تعالى : تَتَجَافَى جَنُوبُهُمْ عَنِ الْمَضَاجِعِ .
2) Allah-ii Taâlâ şöyle buyurdu:
>
**
Böylece kalkar ve gece namazı kılarlar..
SECDE suresinin 116. âyetinden..
۲
وقال تعالى : كانُوا قَلِيلًا مِنَ اللَّيْلِ مَا يَهْجَعُونَ .
3) «Ve şöyle buyurdu:
«Onlar gecenin az bir kısmında uyurlar..>>>
* **
Sonra kalkar teheccüd namazını kılarlar..
ZARİYAT suresinin 17. âyetinden..
وروى الشيخان عن السيدة عائشة رضى الله عنها أنها قالت كان النبي صلى الله عليه وسلم يَقُومُ مِنَ اللَّيْلِ حَتى تَنْفَطِرَ قَدَمَاهُ ، فقلتُ لَهُ : لَم تَصْنَعُ هُذَا يا رَسُولَ اللَّهِ وَقَدْ غُفِرَ لَكَ مِنْ ذَنْبِكَ مَا تَقَدَّمَ وَمَا تَأَخَّرَ؟ قَالَ : ( أَفَلَا أَكُونُ عَبْدًا شَكُورًا ؟
٤
4) BUHARİ ve MÜSLİM, Hz. AİŞE'den r.a. naklen anlatıyor:
Peygamber S.A. gecenin bir kısmında kalkar ibadet ederdi; öyle ki, ayakları şişti.. Ona şöyle dedim:
Ey Allah'ım resûlü, niçin böyle yaparsın; senin gelmiş ve gele cek günahların bağışlandı?..
Şöyle buyurdu:
<<Şükreden bir kul olmayayın mı?..»
**
İşbu Hadis-i Şerif, bizi gece namazını kılımaya teşvik etmektedir. Ravilerin menkıbesi, 2. 5. ve 8. Hadis-i Şerifte..
أَفْضَلُ الصَّيَامِ بَعْدَ رَمَضَانَ شَهْرُ اللَّهِ الحَرَّمُ - وَأَفْضَلُ الصَّلَاةِ بَعْدَ الْفَرِيضَةِ صَلَاةُ اللَّيْلِ . ( رواه مسلم )
Hadis-1 Şerifler, F: 44
200
YanıtlaSilMECELLE-1 AHKAM-I ADLİYYE
MADDE 394 - Maraz-ı mevtinde iken mariz hin-i vefatında ken-düye varis olmayan birine semen-i misliyle bir şey satsa sahih ve muteber olur. Ve eğer muhabat yani semen-i mislinden noksan ile bey ve teslim ettikten sonra fevt olsa sülüs-i mâli muhâbâta müsait olduğu takdirde bey' yine sahih ve muteber olur.
Ve sülüs-i máli muhâbâta müsaid olmadığı suretde mikdar-1 noksanı müşteri ikmale mecbur olur. Ve ikmal etmezse verese bey'i fesh edebilir.
Meselâ bin beş yüz kuruş kıymetli bir haneden başka nesne-ye malik olmayan mariz maraz-ı mevtinde ol hanesini varisi ol-mayan bir kimseye bin kuruşa bey' ve teslim ettikden sonra fevt olsa muhâbât etmiş olduğu beş yüz kuruş sülüs-i mâla müsaid ol-mağla bey' sahih ve muteber olup verese bu bey'i feshedemez. Ve eğer mariz ol haneyi beş yüz kuruşa bey' ve teslim etmiş olsa muhâbât etmiş olduğu bin kuruş sülüs-i mâlın iki katı olmağla verese müşteriye semeni mebîin sülüsan kıymetine iblâğ et deyu teklif ettiklerinde müşteri nâkıs olan beş yüz kuruşu verirse vere-se bey'i feshedemez ve eğer vermez ise bey'i fesh ile haneyi istir-dad edebilirler.
MADDE 395
Terekesi müstağrak-ı düyün olan kimse maraz-ı mevtinde malını semen-i mislinden noksan ile satıp da fevt olduğu suretde dâyinleri mebi'in semen-i mislini müşteriye ikmal ettirirler ve ikmal etmezse bey'i fesh edebilirler.
FASL-I SADİS
Bey'-ül-vefa hakkındadır.
MADDE 396 Bey-i vefada bayi semeni reddile mebi'i istirdat edebildiği gibi müşteri dahi mebi'i reddile semeni istirdad edebilir.
MADDE 397 Bey-i vefa ile satılan mebi'i gerek bâyi ve gerek müşteri ahara satamaz.
MADDE 398 Mebi'in menâfi'inden bir miktarı müşteriye ait olmak üzere şart kılmsa ol şarta riayet olunur.
Meselâ, vefa'en satılan bağın üzümü bâyi' ile müşteri beyninde münasafeten taksim olunmak üzere bitterazi mukavele etseler ol mukavele mucibince amel olunmak lâzım gelir.
MADDE 399 Vefa'en satılan malın kıymeti deyne müsavi olduğu halde müşteri yedinde telef olsa mukabili olan deyn sâkıt olur.
KİTAB'UL BÜYÜ
YanıtlaSil201
MADDE 400 Vefa'en satılan malın kıymeti deynden nâkıs ol-duğu halde müşteri yedinde telef olsa kıymeti mikdar-ı deynden sâkıt olur. Ve üst tarafını dahi müşteri bâyïden alır ve istirdad cyler.
MADDE 401 - Vefa'en satılan malın kıymeti deynden ziyade oldu-ğu halde müşteri yedinde telef olsa kıymetinden deyn mukabili olan mikdarı sâkıt olur. Ve teaddi vuku' bulmuşsa ziyadeyi dahi müşteri zâmin olur. Ve eğer bilâteaddin telef olmuş ise ol ziyadeyi müşterinin ödemesi lâzım gelmez.
MADDE 402 Bey-i vefa'da mütebayiandan birisi fevt oldukda hakk-ı fesh vârise intikal eder.
MADDE 403 - Müşteri alacağım istifa etmedikçe vefa'en iştira et-miş olduğu mâla bâyi'in diğer ğarimleri müdahale edemez.
ISLAM TARIHI MEDINE DEVRÍ XI
YanıtlaSilYetimlere karşı,
Yoksullara karşı,
Komşulara karşı,
Yolda, belde bulunanlara karşı,
Bütün insanlara karşı olan vazifelerimizi bildirir.
Kur'ana Kerim; her hususta İhlasa, temizliğe, başkalarının hayr ve yararını gözetmeğe, tevăzua, sabr ve sebâta, iyiliği takdire, afva, nefse hakim ve cesur olmağa, iffet ve nezähetten ayrılamamağa., dâ vet eder
Teahhüdlerimize riayeti, muamelatta dürüstlüğü, muhtaçlara yarchmu, sulh'u salahı, dargınların arasını bulup düzeltmeyi, daima is-tikamet ve adalet üzere hareket etmeyi, işleri ehliyetli olanlara verme-yi, çalışmayı emr ve her habere inanmayıp onu incelemeyi ve eleştir-meyi tavsiye eder.
Kur'an-ı Kerim; her hususta hayati icaplara göre hareket edil-mesini, iyilik yaparken bile, bunun göz önünde tutulmasını, her şe-yin zamanında ve yerinde yapılmasını öğretir.
Afv ile muamele olunmasını tavsiye ederken, bunun, topluluklar-daki huzuru alt üst etmesine meydan verdirmez.
Tecavüzün, icabında ceza ile önlenmesini ister.
Kur'ân-ı Kerim; birbirimize yardımda bulunurken, o yardımın bizi, yoksulluğa düşürecek bir dereceye vardırılmamasını, tavsiye, her-kesin şahsi hürriyet ve haklarını kullanırken, başkalarının haklarına tecárüz etmemeyi de, tenbih eder.
Kur'ân-ı Kerim; hased, fesad, gazap, zulüm, kin, hiyanet, iftira, yalan, hile, sù-i zan, adam çekiştirmek, koğuculuk, kibir, riya, hır-sızlık, adam öldürmek, israf, pintilik... gibi bütün kötülükleri, İçki ku-mar.. gibi kötü itiyadları nehy eder.
Kur'ân-ı Kerim; gözü, gönlü açık tutmayı, körü körüne hareket etmemeyi, düşünmeyi, yerleri ve gökleri ve aralarındakileri inceleme-yi, ilim ve irfan sahibi olmayı, geçmiş milletlerin ve memleketlerin hallerini tedkik etmeyi tavsiye eder ve geçmiş Peygamberlerle ümmet-lerinin ibretli kıssalarını anlatır, bunlarda insanlar için ibretler ve his-seler bulunduğuna dikkatı çeker.
Kur'ân-ı Kerim; büyük küçük, hayr ve şer.. işlediğimiz bütün iş-lerin ortaya döküleceği, herkesin hisaba çekileceği çetin bir Hisap Gü-nünün gelip çatacağını bildirir.
(Bu konularda müteaddid Sürelerde müteaddid Ayetler bulundu-ğu ve hepsini göstermek uzun süreceği için Kur'ân-ı Kerim Âyetleri-ni konulara göre sıralayan kitaplara bakılmasını rica ederiz.)
Hulasa Kur'ân-ı Kerim; insanların beşikten mezara kadar kendi-lerini ilgilendiren her konuya temas ve maddi, manevi seâdetlerini sağ-
İKİ BÜYÜK EMANET: KUR'AN-I KERİM VE SÜNNET
YanıtlaSil219
layacak ferdi ve ictimai kaideleri, hak ve vazifeleri beyan ettiği gibi, is-tikbalde keşf edilecek veya keşfine çalışılacak bir takım ilmi, fenni ger-
çekler hakkında da, açık veya kapalı beyanlarda bulunur ve meselȧ: Arz'ın, semâvî ecramla bitişik iken, biri birlerinden ayırılmış olduklarını.
Güneş, ay gibi semâvî ecrâmdan her birinin birer Felek'te yüz-düğünü, her canlının Su'dan yaratıldığını. (108)
Güneşin, Karargâhı için seyr'ü cereyan ettiğini (109),
Semâlara Muvâzene Kanunun konulduğu (110),
Semânın ilk halinin Duhan (Gaz) olduğunu (111),
Bütün insan zürriyetinin Hz. Adem'de zerreler (Gen) halinde bu-lunduğunu (112),
Semerelerin ilkah edici, aşılayıcı rüzgârlar vasıtasile husûle geldi-ğini (113),
Bazı hayvanlarda, husûsile Arılarda görülen hârikulâde ince işle-rin onlara Allâh tarafından ilham edilmek sûretile yaptırıldığını (114),
Yerde yürüyen, havada uçan hayvanların da, insanlar gibi birer topluluk olduğunu (115),
Yerde olduğu gibi, göklerde de, canlı mahluklar bulunduğunu ve bunların bir gün bir araya geleceklerini (116),
Rûh'u anlamağa insan ilminin yetmiyeceğini (117),
Cansız, dilsiz sanılan şeylerin de, Allâhı tesbih ve tahmid etmek-te olduğunu, fakat, bu hadisenin insan oğluna kapalı kaldığını (118)... on dört asır önce haber vererek ilim ve fen âlemine yep ye-ni inceleme ve araştırma ufukları açar. (119)
Müslümanların Kur'ân-ı Kerime Hizmet Edişleri ve Gayr-1
Müslimlerin Kur'ân-ı Kerim Hakkındaki Görüşleri:
Kur'ân-ı Kerimle meşgul olunduğu kadar hiç bir Semâvi kitapla
(108) Enbiya: 30, 33
(109) Yasin: 38
(110) Rahman: 7
(111) Fussilet: 11
(112) Arâf: 173
(113) Hier: 22
(114) Nahl: 68, 69
(115) En'am: 38
(116) Şûrâ: 29
(117) İsra: 85
(118) İsra: 44
(119) M. Asım Köksal Reddiye s. 204-208
220
YanıtlaSilİSLÂM TARİHİ MEDİNE DEVRİ XI
meşgul olunmamış, başka bir deyişle hiç bir kitaba Kur'ân-ı Kerim kadar hizmet edilmemiştir.
Hemen her asırda Müslümanlar arasında yetişen binlerce hik-met, Felsefe, Kelâm bilginleri, Edipler, Şairler, Dilciler, Müfessirler, Muhaddisler, Fakihler, Mutasavvifler, Kurralar, Hattatlar, Mücellid-ler, Müzehhipler.. Kur'ân-ı Kerime hizmete hayatlarını vakf etmişler ve bunu, kendileri için en büyük mutluluk saymışlardır.
Kur'ân-ı Kerim, yalnız Müslümanlar tarafından değil, Müslüman olmayan insaflı bir çok ilim adamları tarafından da, incelenerek lâ-yık olduğu takdir ve saygıyı görmüştür.
Onlardan bazı örnekler vererek Kur'ân-ı Kerim hakkındaki İslâ-mi görüşlerin nasıl benimsendiğini ve Kur'ân-ı Kerime gelişi güzel dil uzatmanın ne kadar yersiz olduğunu göstermek isteriz:
Kur'ân Herkesi İrşad Edebilir:
İngilizlerin Arapca bilginlerinden Stanley Lenpol (Kur'ândan Seçmeler) adlı kitabının Önsözünde şöyle der:
«Peygamberin Medine'de telakki ettiği Âyetler, bilhassa dikkata şâyandır.
Çünki, bunlar, İslâm cemiyetini idare eden, her Müslümanı doğ-ru yola sevk eyleyen Âyetlerdir.
Mekke'de vahy olunan Sûreler ise, büyük ve müessir bir diyânet için gereken her şeyi içine alır.»
Kur'ân Bütün Ahlak ve Felsefe Esaslarını Câmidir:
Fransanın en şöhretli Müsteşrıklarından Sediyo (Arabistanın Muhtasar Tarihi) unvanlı eserinin 59, 63, 64.cü sahifelerinde der ki: «Kur'an, her saygıya değer eserdir.
Kur'an, insanlara hukukullâhı tanıtmış, mahlûkatın, Hålıktan ne bekleyeceğini, mahlûkatın Hâlıkıyla münasebetlerini en sarih şe-kilde öğretmiştir.
Kur'an, Ahlak ve Felsefenin bütün esaslarını câmidir.
Fazilet ve rezîlet, hayr ve şer, eşyanın hakiki mahiyeti, hulâsa, her mevzu Kur'ânda ifade olunmuştur...
Hikmet ve felsefenin esası olan kaideler, adâlet ve müsâvâtı ve başkalarına iyilik etmeyi, faziletkâr olmayı öğreten esaslar, bunların hepsi Kur'ânda vardır.
Kur'ân, insanı ıktısad ve adâlete sevk eder, dalâletten korur, ah-laki za'fların karanlığından çıkarır, ahlâkî yüksekliklerin ışığına ulaş-tırır, insanın kusurlarını, hatalarını yüksekliğe ve olgunluğa çevirir..
İKİ BÜYÜK EMANET: KUR'AN-I KERİM VE SÜNNET
YanıtlaSil221 lardır 28manlığa barbar bir din diyenler, suurdan mahrum insan-
Çünki, onlar, Kur'anın sarih ve berråk Ayetlerine karşı gözlerini yumuyorlar ve Kur'anın nasıl asırdide reziletleri silip süpürdüğünü İncelemiyorlar..>
Kur'ân Cihan Medeniyetinin Dayandığı Temelleri Muhtevidir:
Fıransanın en tanınmış Müsteşrıklarından Gaston Kar da, şöy
le der: dir. «Kur'ân, cihan medeniyetinin istinad ettiği temelleri muhtevi-
O kadar ki, bu medeniyetin, İslâmiyet tarafından neşr olunan esasların uyuşumundan vücud bulduğunu söyleye biliriz.."
Kur'ân Hikmetle Dolu Bir Ahlak Mecellesidir:
Fıransız Filozoflarından Aleksi Luvazon der ki:
«İnsanlığın hidayeti için Hz. Muhammed'e vahy olunan Kur'ân, hikmetle dolu parlak bir eserdir.
Hz. Muhammed'in hakiki bir Peygamber ve âlemin mukadderâtı-na hakim yüce Varlığın gönderdiği gerçek bir Peygamber olduğunda şek ve şüphe yoktur.
Hz. Muhammed, cihana öyle bir kitap bırakmıştır ki, bir nådire-i belağat, bir Mecelle-i ahlâk ve bir Kitab-ı mukaddestir..
Yeni fennî keşifler, yahut ilim ve irfanın yardımile hall olunan veya halline uğraşılan meseleler arasında bir mesele yoktur ki, İslâ-miytin esaslarile çelişsin.
Bizim Hıristiyanların, Hıristiyanlığı tabii kanunlarla bağdaştır-mak için harcadığımız çalışmalara mukabil, Kur'ân ve talimatlarile tabli kanunlar arasında tam bir åhenk görülmektedir.>>
Kur'ân Semavi Kitapların En Güzeli, Her Tenkadin Üstünde
Bir Fesâhat ve Belâğat Mûcizesidir:
Tanınmış Müsteşrıklardan, Arap Edebiyatı uzmanı ve Kur'ân Mütercimi Dr. Moris de, şöyle der:
«Kur'ân, nedir? Her tenkıdin üstünde bir fesâhat ve beláğat mű-cizesidir.
Kur'ân'ın, 350 milyon Müslümanın göksünü haklı bir gururla ka-bartan meziyeti, onun her mânayı güzel ifade etmek itibarile Sema-vi kitapların en mükemmeli olmasıdır.
1-1
YanıtlaSilin
m
سورة انقره (۱۰۰۹)
اشارات الاعمار
وكذا مقامك اقتضای ،خلافته (النثى) به بدل (الله) و (المؤمنون ) به بدل ( وَالَّذِينَ آمنى) ذكراه باشد چونکہ (بخادِعُونَ ) نك ماده سندن نفرت ميقار. صفه سندس دوام و استمرار چیقار بابندن مشاركت جيغار مشاركت ال مشاكتي، يعنى مقابلة بالمثلى ايجاب اندر مشاکلت ایم او زارك سيئة الرين قاشو سينه الله مقابله الدوله هانى است الزام ايدر. ديمك او نارك دوام الله باید قاری شوکونو فعل نفسارى شيرين العربى انتاج ابتديلى لى تعقیب الندكرى غرضك ده عظيم قالديفه
دلالت ایدر
(الله) قلم سنك نصر محندن ده غرض اربين محال اولد نعنه دلالت وارد جونكه رسول الرحم عليه الصلادة و السلامه یا پیلان خداع اللهه راجعد الله اله پنير الشمال ايستر ین دوشی
وَالَّذِينَ آمَنُوا) (الَّذِينَ ) نك ابها مني ازاله ايتمكن ايجون صله اولارق ايمان صفتناك اختيار الدياعي او نارك ایمان جهتیله كند يلريني سوديره من مؤمن كردن عد ايتمك ايته من اولد قارينه اشار تدر. و گذار نور ایمان له عقلهاری منور اولان مؤمنان در ايتندن حياه الرينك كيز لى قالما حسنه بر ایجاد.
(وَمَا يَخْدَعُونَ إِلَّا أَنْفُسَهُمْ ) بو جملہ دہ کی حصى، كمال سفاهتهارينه الشار تدر. زیرا مؤمناره حمر وير دير من ايجون باید قاری معامله معكون اولوب ، اوزار بالطربي نفرينه و در مقاله، مردان كه او خداعى بالذات تفارين يا عقاله سفاهتلريني إعلان انتشار در. (يَخْدَعُونَ ) نك ( يَغْرُونَ) به ترجیحی، بینه او نارك سفاهتلرینه اشار تدر. چونکه اصحاب عقول آراسنده قصداً نفسه خور ويرن وار در فقط عمداً كنديسيه خدعه ايدن يوقدر. مگر که انسان صورتندن چیغه اولا
(أَنْفُسَهُمْ ) بو عنوانه، او نارك بك عزيز و سوکی لی اولان نفسارین ممنون ایمانی اوزره به خط نفسانی فراغه فیتیله باید قاری نظامه، عكس العمل قبيلندن بر زقوم اثمار اولد يفنه
اشار تدر
سؤال ؟ ] بو جملہ دہ کی حصر نہ گلا شی ای که اونارك خداع و نفاقاری، اسلامية و علم السلام ضرر ويرم مشدر حالبوكه عالم اسلامك عنصر لري، او نارك تولد ير يجي زهر كي انتشار اين نظامه شعبه برنده کوردیگی خورلری، هیچ به شید به کورده شد.
عد Add: Sayma
YanıtlaSilعقية Akim: Neticesiz
عَنْ الْعَمَلُ Aksiil-amel: Ters tepki
عنداً Amden: Kasden
اصحاب عقول Ashab-kül: Akıl sahibleri
دلالت Delalet: Delil olma
درایت Dirayet: Anlayış, zekâ
عرض Garaz: Hedef
حضر Hasr: Mahsús kılma
حظ نفساني Hazz-ı nefsini: Nefsin payı
انهار İbhâm: Kapalı bırakma
انتشار İntisar: Yayılma
إثمار İsmar: Meyve verme
استلام İstilzam: Gerektirme
استمران İstimrar: Sürekli olma
كَمَالِ سَفَاهَتْ
Kemal-i sefähet: Tam bir akılsızlık
معكوسة Makuse: Ters, zid
محل Muhal: İmkansız
مُقَابَلَةِ بِالْمِيلُ
Mukābele-i bi'l-misil: Ay-nen karşılık verme
متور Münevver: Nûrlanmış
مُشَاكَلَتْ
Müşakelet: Aynı şekil ve cinsten olma
سَيِّئَه
Seyyie: Günah, kötülük
صله Sila: "O kimse ki" gibi ism-i mevsûlden sonra gelen ve onu izah eden cümle
عنصر
Unsur: Milliyet, ırk
زَقُومُ أَنْمَارْ
Zakkum-u esmar: Zakkūm meyveleri
Ve keza, makamın iktizásı hilafına, ye bedeleye bedel والد
YanıtlaSilzikredilmiştir. Çünki in maddesinden nefret çıkar. Sigasından devam ve istimrar çıkar Babından müşäreket çıkar. Müsareket ise müşäkeleti.
yani mukābele-i bilmisli icab eder. Müsäkelet ise, onların seyyielerine karşı seyyie ile mukābele edileceğini istilzām eder. Demek onların devam ile yaptıkları şu kötü fiil, nefisleri titreten bir nefreti intåc ettiği gibi, ta'kib ettikleri garazın da akim kaldığına delålet eder.
الله kelimesinin tasrihinden de garazlarının muhäl olduğuna delålet vardır. Çünki Resül-ü Ekrem Aleyhis-salâtü Vesselâm'a yapılan huda', Allah'a raci'dir.
Allah ile pençeleşmek isteyen düşer.
nin ibhamim izale etmek' (الذين) (والذين امنوا)
için sıla olarak îmân sıfatının ihtiyâr edilmesi, onların îmån cihetiyle kendilerini sevdirerek mü'min-lerden addetmek istemiş olduklarına işarettir.
Ve kezå, nûr-u îmânla akılları münevver olan mü'minlerin dirâyetinden hilelerinin gizli kalmamasına bir îmâdır.
وَمَا يُخْدَعُونَ إِلَّا أَنْفُسَهُمْ Bu cümledeki hasr, kemål-i sefâhetlerine işarettir. Zira mü'minlere zarar verdirmek için yaptıkları muâmele ma'kûse olup, onlar baltayı nefislerine vurmakla, sanki o
hudâı bizzat nefislerine yapmakla sefähetlerini
i'lân etmişlerdir. يخدمون nin يخوة ye
tercihi, yine onların sefähetlerine işarettir. Çünki ashâb-ı ukül arasında kasden nefsine zarar veren vardır. Fakat amden kendisiyle hud'a eden yoktur. Meğer ki, insan suretinden çıkmış ola.
آلة Bu ünvan, onların pek azîz ve sevgili olan nefislerini memnun etmek üzere bir hazz-1
nefsânî kazanmak niyetiyle yaptıkları nifåk, aksülamel kabilinden bir zakkûm-u esmâr olduğuna işarettir.
Suâl: Bu cümledeki hasrdan anlaşılır ki, onların hudâ' ve nifäkları, İslâmiyet'e ve âlem-i İslâma zarar vermemiştir. Halbuki âlem-i İslâmın unsurları, onların öldürücü zehir gibi intişår eden nifäk şubelerinden gördüğü zararları, hiçbir şeyden görmemiştir.
172
YanıtlaSilÇOCUĞUN ANA BABASI ÜZERİNDEKİ HAKLARI
Çocuğunun babası üzerinde hiç mi hakkı yok?
Hz. Ömer (ra) cevap verdi:
Tabii ki var. Şöyle ki: Evlenirken çocuğuna iyi bir anne seçmeyi hedeflemelidir. Aksi halde kötü biri ile evlenirse annesinden dolayı çocuk ayıplanabilir.
Doğduğunda ona güzel bir isim koymalı ve ona Kur'an okumayı öğretmelidir.
Bunları duyan çocuk şöyle dedi:
Allah'a yemin ederim ki, babam benim için bunların hiç birini yapmadı. Anam Sind'li bir kadınmış. Babam onu dört yüz dirheme satın almış.
Bana güzel bir isim koymamış. "Erkek yarasa" manasında bir ad vermiştir.
Ayrıca bana Kur'an-ı Kerim'den bir ayet bile öğretmemiştir.
Hz. Ömer (ra) söylenenleri dinledikten sonra çocuğun babasına
dönüp şöyle dedi:
Oğlunun sana karşı geldiğini söylüyorsun ama daha önce sen ona karşı görevini yapmamışsın. Şimdi yanımdan çık, git.
Fakih diyor ki:
Babamdan dinlemiştim. Semerkant âlimlerinden Ebu Hafs el- Yek sendi ona şöyle bir olay anlatmış:
Bir adam bu zata gelip şöyle demiş:
Oğlum beni dövdü ve canımı yaktı.
"Sübhanellah nasıl olur da bir çocuk babasını döver" deyince adam dedi ki:
Evet, evet o beni dövdü.
Alim sordu:
Sen çocuğuna ilim ve terbiye verdin mi?
Adam "hayır" cevabını verdi.
Peki, ona Kur'an öğrettin mi?
Adamın "hayır öğretmedim" demesi üzerine âlim, tekrar sordu:
Oğlun ne iş yapar.
Adam: "Ziraatle meşguldür" deyince, âlim bir soru daha sordu:
Oğlunun seni niçin dövdüğünü biliyor musun?
TENBIHÜL GAFİLİN
YanıtlaSil173
Adamın "hayır bilmiyorum" demesi üzerine âlim şunları söyledi:
Belki de olay şöyle gelişmiştir: Senin oğlun sabahleyin eşeğine binmiş öküzleri önünde köpeği arkasında tarlaya gidiyordu. Kur'an oku-mayı bilmediği için de şarkı türkü söylüyordu. Sende bu sırada ona sataş-mışsındır, o da öküz zannedip seni dövmüştür. Bu durumda kafanı kır-madığına şükretmelisin.
Sabit el- Bennai anlatıyor:
Rivayete göre adamın biri babasını dövüyordu.
Kendisine denildi ki:
Bu ne! Hiç insan babasını döver mi?
Bunu duyan baba dedi ki:
- Bırakın! Dövsün. Çünkü bende aynı burada babamı dövmüştüm. Şimdi yaptığımın cezasını çekiyorum.
Hükemadan bazıları şöyle demiştir:
Ana babasına karşı gelen kimse çocuğundan saygı sevgi göremez. İşlerini danışarak yapmayan kimse istediğini elde edemez. Ailesi ile iyi geçinmeyen kimse de huzur bulamaz.
Şa'bi Resulullah (sav) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
"Oğlunun kendisine iyilik etmesi hususunda ona yardımcı olan ba-baya Allah rahmetiyle muamele eder." Yani baba oğlunun karşı geleceği konularda ondan bir şey istememelidir.
Nitekim Allah'ın salih kullarından birinin şöyle yaptığı anlatılmıştır:
O, bir şeye ihtiyaç duyduğunda çocuklarından istemez, bu ihtiyacını başkasına gördürürdü. Kendisine niçin böyle yaptığı sorulunca o, şöyle dedi:
Çocuğumdan bir şey istersem o da bunu yapmazsa cehenneme gir-meyi hak eder diye korkuyorum. Çünkü ben çocuğumun cehennemde yanmasını istemem.
Halef b. Eyyüb'ün de benzer sözler söylediği rivayet edilir.
Fudayl b. Iyaz şöyle der:
"Bir kimsenin iyi bir kişi olması şu özellikleri kendisinde bulun-durmasına bağlıdır:
Ibn Ebi Şeybe, Musannef, 5/219
174
YanıtlaSilÇOCUĞUN ANA BABASI ÜZERİNDEKİ HAKLARI
Ana babasına iyi davranması, akraba ve komşularıyla ilişkiyi kesme-mesi, dostlarına ikram etmesi, ailesi, çoluk çocuğu ve hizmetçileriyle iyi geçinmesi, Dinini muhafaza etmesi, malını helalden kazanıp, fazlasını in-fak etmesi, dilini kötü sözlerden koruması, evine bağlı olup, zamanını iba-detle geçirmesi ve kötü kimselerin meclisinde bulunmaması.
Bir rivayette Resulullah (sav) şöyle buyurmuştur:
"Bir insanın mutluluğu dört şeye bağlıdır.
1. Hanımının iyi geçimli olması
2. Çocuklarının iyiliksever olması
3. İyi huylu arkadaşlarının olması
4. Kendi oturduğu yerde bir işinin olması.""
Enes b. Malik diyor ki:
dırır. "Yedi şey vardır ki, bunlar öldükten sonra da sahibine sevap kazan-
1. Bir mescit yapan kimseye insanlar orada namaz kıldığı sürece se-vap yazılır.
2. Bir çeşme veya su sebili yaptıran kimseye insanlar oradan su içtik-leri sürece sevap yazılır.
3. Bir Mushaf yazan kimseye insanlar onu okuduğu müddetçe sevap yazılır.
4. Suyundan faydalanılan bir kuyu kazan kimseye burası var oldukça sevap verilir.
5. Bir ağaç diken kimseye insanlar ve kuşlar onun meyvesinden yediği sürece sevap yazılır.
6. Başkalarına bir şey öğreten kimseye de insanlar o bilgiden fay-dalandıkları sürece sevap verilir.
7. Ardından kendisine dua eden bir çocuk bırakan kimseye de o dua ettikçe sevap yazılır."
Yani; babasının kendisine Kur'an öğretmesi ve iyi bir terbiye vermesi sayesinde çocuk topluma faydalı biri olursa onun iyi davranışları sebebiyle babası sevap kazanır. Kendi sevabından da hiçbir şey eksilmez. Aynı şe-kilde babası ona Kur'an öğretmemiş, bunun yerine kötü davranışları
Keşfü'l-Hafa, 310 (Hadis zayıftır)
TENBIHÜL GAFİLİN
YanıtlaSil175
öğretmişse yaptığı her kötü davranıştan babası günah kazanacağı gibi, kendi günahından bir şey eksilmez."
Konuyla ilgili Ebu Hüreyre (ra)'ın rivayet ettiği hadis-i şerif şöyledir: Resulullah (sav) buyurdular:
إِذَا مَاتَ الْعَبْدُ انْقَطَعَ عَمَلُهُ إِلَّا مِنْ ثَلَاثَةٍ صَدَقَةٍ جَارِيَةٍ أَوْ عِلْمٍ يُنْتَفَعُ بِهِ أَوْ وَلَدٍ صَالِحٍ يَدْعُولَهُ بِخَيْرٍ
hariç: "İnsanoğlu öldüğü zaman amel defteri kapanır. Ancak şu üç şey
1. Insanlara sürekli fayda sağlayan bir sadaka.
2. Faydalı bir ilim
3. Onun iyiliği için dua eden salih bir çocuk."
Ebû Nuaym, Hilye, 2/344
Müslim, 1631
FIKHÍ KAİDELER
YanıtlaSil1. «BİR İŞTEN MAKSAT NE İSE HÜKÜM ONA GÖREDİR.>>>
Açıklaması:
Bir iş üzerine terettüp edecek hüküm; o işten maksad ne ise ona göre olur. Meselâ :
a) Bir şey hem helallık hem de haramlık vasfını taşıyorsa bunlardan hangisi kastedilerek işlenmişse, ona göre hüküm alır. Yerde bulunan bir eşyayı, sahibini bulup vermek için almak helâldir. Kendine mal etmek için almak haramdır.
b) Kurulan çadıra bir av hayvanı takılıp kalırsa, bakılır: Eğer çadır bu maksatla kurulmuşsa, takılan hayvan çadır sa-hibinin olur; bu maksadla değilse ona sahip olamaz.
2. AKİDLERDE İTİBAR MAKSAD VE MÂNAYADIR; ELFAZ VE MEBANİYE DEĞİLDİR.
Yapılan bir akidde,kasdedilen mânâ başka, lâfız da baş-ka olursa, îtibar mânayadır. Meselâ:
a) Beş gram altını 4,5 gram altınla değiştirme muamelesi beyi' alım-satım» ismi altında cereyân etse bile bu, mânâ yö-nünden «ribâ-fâiz» muamelesine girdiğinden câiz değildir.
b) Vefâen beyi'de «rehin>> hükmü câri olur. Çünkü, bir malı kararlaştırılan şartlara göre semen ve mebi' (malın değeri olan para ve satışı yapılan mal) tekrar iade edilmek üzere sa-tışını yapmaya, her ne kadar lafız yönünden «bey'i bi'l-vefâ» de-niliyorsa da, mâna yönünden «rehin>> muamelesine girdiği için, bunda rehin hükmü câridir. Bir nev'i ipotek olup borcu te'mi-nata bağlamaktır.
394
YanıtlaSilKUR'AN AHKAMI
3. YAKİN (KESİNLİK İFADE EDEN ŞEY) ŞÜPHE İLE ZAİL OLMAZ.
Meselâ:
(A)nın (B) üzerinde 1000 lira alacağı var. (B) bu bor-cu (A) ya ödediğine dair hüccet ve delil gösteriyor. (A) da hâlâ 1000 lira (B)'de alacağı olduğuna hücvet ve delil gösteri-yor. Bu durumda (A)nın delili, bu alacağının diğer 1000 lira alacağını (B) ödedikten sonra yenilendiğini beyyine ile isbat etmedikçe kabul olunmaz. Çünkü, Beyyine huccet-i kaviye de-mektir ki, şehadet ikrar ve yeminden nükûle şâmildir. (B) nin bu borcu ödediğini delile dayanarak söylemesi yakîn (kesin bilgi) ifade eder. (A) nın iddiası ise, her ne kadar delile dayan-sa da şüphe ifade eder.
4. BİR ŞEY'İN BULUNDUĞU HAL ÜZERE KALMASI ASILDIR.
Bir şey bulunduğu, tesbit edildiği zamanda ne hal üzere ise, aksine bir delil sabit olmadıkça, o hal üzere kalması, deği-şikliğe uğramaması asıldır; ona göre hüküm verilir.
Bilindiği gibi, eşya zamanla değişir, değişikliğe uğrayabi-lir. Her değişmeği bir hâdise meydana getirir. Fakat bir şey'in bulunduğu hal üzere kalması muhakkak, değişime uğraması ise muhtemeldir. Bu bakımdan muhakkak olan hal, muhtemel olan hâle nazaran önde gelir.
Meselâ:
a) Bir şahıs uzun müddet kaybolur; sağ veya ölü olduğuna dair kesin bir bilgi elde edilmezse, - Hanefîlere göre 90 yaşı-nı bitirinceye kadar - onun sağ bulunduğuna hükmedilir ve buna göre mîras ve bâzı hususlar da dikkate alınır.
b) Evin bir kısmı satıldıktan sonra, biri o kısma şerîk (ortak) olduğunu iddia ederek şuf'a talebinde bulunur, müşte-ri de elinde satın aldığı kısım hakkındaki bu iddiayı inkâr ve
FIKHI KAİDELER
YanıtlaSil395
red ederse, müşterinin sözü asıl olarak kabûl olunur; şuf'a id-diası ise ancak delil ve huccet ile sübut bulur. Çünkü burada asıl olan satılan kısmında başkasının şüf'adar olmamasıdır ve böylece o, bulunduğu hal üzere kalır.
5. KADIM KADEMİ ÜZERE TERK OLUNUR.
Çünkü bu hususta asıl olan bir şey'i bulunduğu hal üzere bırakmaktır.
Bir şey'in ötedenberi devam edegeldiği hal, onun o hal üze-re meşrûiyetine delil sayılır. Zira bu kaide esas tutulmayacak olursa, birçok tarihi kıymetler bulunduğu hal üzere bırakılma-ma ve böylece asliyetini kaybetme tehlikesiyle başbaşa kalır.
Meselâ:
a) Vakıf olduğu bilinen, fakat vakfiyesi ve vakıf şartı tes-bit edilmiyen bir vakfın gallesi (geliri) ötedenberi nereye sar-fediliyor ve nasıl kullanılıyorsa öylece dokunulmadan devam eder; dokunulmaz.
b) Tarla sahibi ötedenberi tarlasının içinden geçen yol ve-ya suyu kaldırmak istese veya yoldan ve sudan istifade eden-lere mâni' olmak istese, bakılır: Eğer ötedenberi bunun böyle devam edip geldiği isbat edilirse, kademi üzere kalır; tarla sa-hibinin müdahalesi men'edilir.
6. ZARAR KADİM OLMAZ.
Genel olarak zararlı bilinen şeylerin işlenip yapılmasına cevaz verilmez. Bu, hemen hemen her devir ve idare sistemin-de böyledir. Müstesná olarak, böyle bir şey'e müsamaha edil-miş veya yapılırken görülmemişse, umumi kaideyi bozmıyaca-ğından kademine bakılmaksızın kaldırılır.
Meselâ:
a) Birine ait ağaç yola sarkmış, gelip geçenlere zarar veri-yorsa, bu ağaç bir asır önce bile buraya dikildiği isbat edilse bile, kesilir. Cünkü zarar kadîm olamaz.
TARİHTE BUGÜN
YanıtlaSil-855-Hanbeli Mezhebi'nin
kurucusu Ahmed bin Hanbel'in (ra) vefatı.
- 1944-Bediüzzaman'ın Emirdağ'a sürgün emri verildi.
1964 - MİT'in kuruluşu.
- 1980-ASELSAN, ilk Türk telsizini üretti.
31
ÇARŞAMBA
WEDNESDAY
TEMMUZ
JULY
BİR AYET
Allah'tan da korkun.
Bilin ki, muhakkak Onun huzuruna çıkacaksınız.
Bakara Suresi: 223
BİR HADİS
En üstün Müslümanlık, dilinden ve elinden insanların selâmette kalmasıdır.
Taberani
Ölüm, muzır hayvanlarla dolu bir hapisten geniş bir sahraya çıkmak gibidir.
HİCRİ: 25 MUHARREM 1446 - RUMI: 18 TEMMUZ 1440
İşârâtü'l-İcaz
HIZIR: 87-GÜN: 213 KALAN: 153-GÜN. KIS.: 2 DK
Imsak Günes Önle İkindi Akram Yatu
Imsak Günes
Önle
Ikindi Aksam Yatsı
Ankara Meydan Muharebesinde Timur'un ordularına yenildi.
YanıtlaSil-1974-Kıbrıs Barış harekatının başlaması.
- 1877 - Plevne müdaafası.
TEMMUZ
20
PAZAR
Biz
günahını boyna Coladik,
Öyle ki kıyamet günu önüne, her şeyi açık açık kaydedilmiş bulacağı bir defter çıkaracağız.
(İsra: 13)
BİR HADİS
25 1447
MUHARREM)
RUMI: 7 TEMMUZ 1441
HIZIR: 76
İlmin kaldırılması, cehlin kökleşmesi, içkinin içilmesi ve zinanın çoğalması, kıyamet alametlerindendir.
Buhârî
Öyle de bugünü halk eden, kıyamet gününü halk edebilir ve baharı icad edecek, haşrin icadına muktedir bir zat olabilir. Sözler
Imsak Güneş
Öğle
İkindi
Akşam
Yatsı
İmsak
Güneş
Öğle
İkindi
Akşam
Yatsı
136 Hadislerden Seçmeler
YanıtlaSilde ona vermediğini bilmiyor musun? Ona verd Hinde Benim batimda karşılığını bulacağını bi bana su vermedin" der. Kul. "Ya Rabbi, Sen miyor muyun? Ey Ademoğlu, senden su istedim kendisine su vermeni istemişti; sen ise vermedin rebilirdim?" der. Allah. "Falan kulum senden Ona su verseydin Benim katımda mükafatim Alemlerin Rabbi olduğun halde sana nasil su te bulacağını bilmiyor muydun?"
f
Müslim, Birr: 43
***
Adil hâkim
Aişe'den (r.anha) rivayetle:
Adil hâkim Kıyamet Günü hesap için getirili Şiddetli hesapla karşılaşınca şöyle der: "Keşke ik kişi arasında bir hurma için dahi hüküm verme seydim."
Dârekutnî'nin Sünen'inder
***
Sıhhat ve nimetin sorgusu
Ebu Hüreyre (ra) rivayet ediyor:
Kıyamet Günü kula hesabı ilk sorulacak ni şudur: “Biz sana sıhhat vermedik mi? Ve sa kana kana soğuk su içirmedik mi?"
Tirmizi, Tefsir-i Sure
Ahiret Hayatı/137
YanıtlaSildi bil im, Sen
. Sihhatten söz açılsa, tartışmasız herkes öne-, mini itiraf eder. Ne var ki sağlığın kıymetini çoğu insane pek bilmez. Peygamberimiz de bir hadislerinde insanların iki şeyin kıymetini bil-mediklerini anlatırken, bunlardan birinin boş vakit, diğerinin de sıhhat olduğunu bildirmişler-dir. Aydınlık karanlıkla bilindiği gibi sağlığın kıymeti de daha çok hastalanınca anlaşılır. Ama mühim olan hastalanmadan da onun kıymetini bilebilmektir. Yukarıdaki hadiste ilk hesabı sorulacak nimetin sıhhat olduğunun bildirilişi, pek önemsenmeyen bu büyük nimetin değerini bilmeye dikkat çekmek içindir.
Sağlığa dikkat edilmelidir. Çünkü sağlık hayatta herşey için gereklidir. İbadetler, maddî ve manevî her türlü faaliyetler onun sayesinde gerçekleşir. Sağlıktaki bir aksama, diğer görev-lerde de aksamaları netice verir. Sonra sağlıklı bir vücutla yapılan görevler, hasta bir vücutla yapılan görevlerden çok daha üstündür.
el
Her nimetin olduğu bahşedilen sağlık nimeti-nin de hakkını vermek, sorumluluklarını yerine getirmek zorunda olduğumuzu hatırdan çıkar-amamalıyız. Sağlıklı bir vücutla neler yapılmaz ki? Her şeyin en iyi ve en güzelini yapmak eli-mizdedir. İbadetlerimiz, çalışmalarımız en mükemmel seviyeye sağlıkla ulaşır. Bunu yerine
SERMAYE BİL!..
YanıtlaSilDünyanın bir günü, âhiretin bin senesinden daha hayırlıdır.
Çünkü dünyanın bir gününde rızâ-yı ilâhîyi tahsil etme im-kânı vardır.
Ahirette ise dünyadaki gibi amel-i sâlihler yapıp da kazanma imkânı yoktur. Orada sade-ce hesap vardır.
Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri buz satan bir satıcıya rastlar. Satıcı;
"-Sermâyesi erimekte olan insana yardım edin!" diye nidâ eder. Cüneyd Hazretleri bu sözü duyunca düşüp bayılır.
GERİYE NE KALDI?
Allah dostlarından Cüneyd-i Bağ-dâdî Hazretleri'ni, vefâtından sonra bir zât rüyasında gör-dü. Kendisine;
"-Ne haber var, ey Allah Rasû-lü'nün torunu?" diye sordu.
O da cevâben buyurdu ki:
"-Okuduğumuz ilmî ibareler ke-narda kaldı.
Keşfi işaretler de kenarda kaldı.
Bize gecenin ortasında kıldığımız rekâtlardan başka bir şey fay-da vermedi."
MAHLŪKĀTA ŞEFKAT
YanıtlaSilCüneyd-i Bağdâdî, bir sabah, na-maza gideceği sırada cübbesinin üzerine yatmış, uyuyan bir kedi görmüştü. Onu rahatsız etme-mek için o gün namaza cübbe-siz gitmeyi düşündüyse de, uygun bulmadı. Kediyi rahatsız etmeden, onun yattığı kısmı usulca kesti ve kesik cübbesiyle camiye gitti. Kedi de uykusuna devam etti.
ŞÜMULLÜ TARİFLER
Şükür, Allah Teâlâ'nın lutfetti-ği nimetle O'na âsî olmamak ve o nimeti günaha sermâye etmemektir.
Hayâ, Yüce Mevlâ'nın sayısız nimetlerini görme ve bu nimetler kar-şısında ne kadar kusurlu olduğumuzu fark etme hâlidir.
Sabır, yüzünü ekşitmeden acıyı içmektir.
Belâ ve musîbetlere sabır; âriflerin kandili, dervişlerin dersidir. Ama gafiller bunu idrâk edemezler.
Tasavvuf;
Hakk'ın, seni senliğinde öldürmesi ve kendisi ile ihyâ etmesidir.
Sulhü olmayan bir cenktir.
İhlâs, ameli mânevî bulanıklıktan tasfiye etmektir.
406
CUNETDI BAGDADI BAZRETLERENDE
YanıtlaSilZİKİRLE GELEN İRFAN
Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri'ne birisi gelip;
"- Üstâdım; « Lâ ilâhe illâllâh »ın mânâsı nedir?" diye sorar.
O büyük Hak dostu şu cevabı verir:
"-Evlâdım bu sözü çokça tekrar et ki, mânâsının hakikatine eresin."
GÖREN, DELİL ARAR MI?
<> denilebilir."
405
الله
CÜNEYDI BAĞDADI
YanıtlaSilHAZRETLERİNDEN HİKMETLİ SO
ZİKİRLE GELEN İRFAN
Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri'ne birisi gelip;
"_Üstâdım; << Lâ ilâhe illâllâh »ın mânâsı nedir?" diye sorar.
O büyük Hak dostu şu cevabı verir:
"-Evlâdım bu sözü çokça tekrar et ki, mânâsının hakikatine eresin."
GÖREN, DELİL ARAR MI?
<> denilebilir."
3 لله
GÖREN, DELİL ARAR MI?
YanıtlaSilEvliyâullâhın büyüklerinden Cüneyd-i Bağdadî Hazretleri, bulunduğu ma-halde birtakım insanların telâş ve merak içerisinde bir yere doğru ko-şuşturduğunu görünce onlara sordu:
-Böyle telâş ve heyecan ile nereye gi-diyorsunuz?"
Onlar;
-Falan yerden bir âlim gelmiş! Allah Teâlâ'nın varlık ve birliğini bin bir delille îzâh ediyormuş! Onun bu delil ve îzahlarından istifa-deye gidiyoruz. İstersen sen de buyur!" dediler.
3
Bunun üzerine Cüneyd Hazretleri, buruk bir tebessümle onlara ba-karak şöyle dedi:
-Gören gözler, işiten kulaklar ve hisseden kalpler için kâinatta sa-yısız ilâhî şahâdet terennümleri ve deliller var. Bizzat Cenâb-ı Hakk'ın kendisi hakkında nice şahâdeti var.
Ey ahâlî!
Bütün bunlara rağmen şüphesi olan varsa, buyursun gitsin! Bizim gönlümüzde gümânın (şüphenin) kırıntısı dahî yoktur."
Nitekim bu mânâyı, mârifet erbâbı şöyle açıklar:
"Cenâb-ı Allah, asla gāib değildir. Ancak bizim beşerî istîdat ve idrâ-kimiz açısından; «Zuhûrunun şiddetinden gäibdir.» denilebilir."
MELEKLERİ CEZBEDEN
YanıtlaSilCüneyd-i Bağdâdî bir gün yolda giderken gökten meleklerin indi-ğini ve yerden bir şeyler kapış-tıklarını gördü. Onlardan birine;
"-Kapıştığınız şey nedir?" diye sordu.
Melek cevap verdi:
"-Bir Allah dostu buradan geçerken iştiyakla bir << Ââh!..» çekti ve gözünden birkaç damla yaş döküldü. Bu vesileyle Cenâb-ı Hakk'ın rahmet ve mağfiretine nâil olalım diye o damlaları kapışıyoruz."
YUVAMDAN BİR KUŞ KAÇMIŞ!
Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri'nin bir talebesi, düştüğü bir zaaf netice-sinde ağır bir günah işler, son derece mahcup olup dergâhtan kaçar.
Aradan bir müddet geçtikten sonra, sohbet arkadaşlarıyla çarşıdan geçmekte olan Cüneyd-i Bağdâdî'nin gözüne bu talebesi ilişiverdi.
Talebe, hocasını fark edip, utancı sebebiyle oradan hızla uzaklaştı. Du-rumu sezen Cüneyd, yanındaki sohbet arkadaşlarına dönüp;
"-Siz gidin, benim yuvamdan bir kuşum kaçmış!" deyip, talebesinin ardınca gitti. Geri dönüp bakan talebe, hocasının kendisini takip etmekte olduğunu görünce, daha da heyecanlandı ve adımlarını sıklaştırdı. Gide gide bir çıkmaz sokağa girdi. Mahcubiyetin verdiği telaşla, gayr-i ihtiyârî başını duvara çarptı. Hocasını karşısında gör-düğünde ise renkten renge girdi ve başını önüne eğdi. Cüneyd;
"-Evlâdım! Nereye gidiyorsun, kimden kaçıyorsun? Bir hocanın talebe-sine yardım ve himmeti asıl böyle zor günlerde ve müşkil zaman-larda olur." dedi ve onu şefkatle alıp dergâha götürdü. Hocasının ayaklarına kapanan talebe, yaptığına pişman olup tevbe etti.
CÜNEYD-İ BAĞDADÎ ة HAZRETLERİ'NDEN HİKMETLİ SÖZLER
YanıtlaSil"Bir kişiyi havada uçarken bile görseniz, hâli Kitap ve Sünnet'e uymuyorsa bu bir (kerâmet değil) istidraçtır."
Nitekim deryaların da kendilerine ait bir rengi yoktur. Onlarda görünen renk, semådan aldıkları ışığın farklı yansımalarıdır. Evliyâul-lah'ın durumu da Cenab-ı Hakk'ın esmå tecel-Merinin kendilerindeki farklı tezahürlerinden ibårettir.
YanıtlaSilMesela Cenab-ı Hak, bazı veli kulları-nı Şahı Nakşibend gibi månevi tasarruf ve marifetullah'ta eşsiz bir himmet deryası kıl-mış kimini Mecnün gibi aşk çöllerinde do-laştırmış: kimini hayret vådilerinde gezdir-miş, kimini azamet-i ilähiyye karşısında dilsiz kılarak süküt ve häl lisänıyla irşadın şi'riyyeti içinde yaşatmış; kimini Yunus Emre gibi aşk-ı ilähi bülbülü kılmış; kimini de Hazret-i Mevlå-nä gibi, dilinden hikmet incileri dökülen, eşsiz bir mână deryåsı eylemiştir.
Büyük bir Hak dostu olan Ab-dülkadir Geyläni Hazretleri de, her şeyden evvel, älim ve årif bir mürşid-i kamildir. Mīlādi 11 ve 12. asırlarda yaşamış olmasına rağmen, hälisane irşadına Cenab-ı Hakk'ın bugün bile büyük bir tesir bereketi ihsån ettiği müstesnă şahsiyetler-den biridir.
Abdülkadir Geyläni Hazretle-ri'nin Fethu'r-Rabbani adlı eserini büyüklerimiz de okur ve sohbetle-rinde okuturlardı. Bizim de yazıla-rnımızda ve sohbetlerimizde istifade ettiğimiz bu kıymetli eserin bizce en mühim mesajlarından bazılarını şöyle hulāsa edebi-liriz:
İlim son derece lüzumludur, fakat tek ba-şına kafi değildir. Onun muhakkak amel-i så-lihlerle desteklenmesi gerekir. Amel de kafi değildir, onun da riyådan korunup ihlás ile îfāsı zarûridir.
İlmin İrfāna dönüşmesi için nefislerin tezkiye görmesi şarttır. Kişide ne kadar ilim olursa olsun, bir okyanus kadar bile olsa, o okyanusun dahi zehirlenme tehlikesi vardır. Nitekim bu zehirlenmeyi Kärun'da, Bel'am bin ALTENOLLIN
Bâūra'da görüyoruz. Her ikisi de sälih birer b iken, nefislerine meyletmeleri onlan zehirledi
Demek ki her bir mu'min, kendi nefsinin serrinden kendisini korumak zorundadır. Yari nefis tezkiyesi en mühim ve öncelikli mesele dir. Nitekim bir hadis-i şerifte de;
"(Hakiki) mücahid, nefsine karşı cihad eden kimsedir." buyrulmuştur. (Tirmizi, Fedalus Cihad, 2/1621; Ahmed, VI, 20)
Yine Abdülkadir Gevläni Hazretlerinin "tevhid" üzerinde çokça durduğunu görüyoruz Hakikaten akäid, dinin en hassas noktasıdır Çünkü tevhid inancının ortaklığa aslā taham mülü yoktur. Akäid hiçbir şekilde taviz kabul etmez.
Her mü'min, İslam'ın izzet haysiyet ve vakârını korumak zo rundadır. Bunun için dalaletteki lere benzemekten, küfür ve gaf-let ehliyle ülfetten kaçınmalıdır. Salih ve sadıklarla beraber olup onlardan månen istifadeye gay ret göstermelidir.
Mü'min, her türlü imtihan
da îmâna sadākatle bağlı kal malı, kendisi hakkındaki ilähi takdire rıza göstermeli, Allah'tan başkasına muhtaçlık duymama lı, fänīlerden müstağni kalmalı, âhiret endişesini dâima dünya endişelerinden önde tutmalıdır. Dünyaya karşı kalben zühd ve riyazat halinde yaşamalıdır. Gaflet ve mäläyäniden sakınma lıdır. Her ahvålde Kur'ân ve Sünnet'e ittibå etmelidir. Haramlardan, ateşten kaçar gibi kaçmalı, helâlden kazanıp helal lokma ile g dalanmalıdır. Cimrilikten sakınmalı, cömert ve fedakâr olmalıdır. İsraf ve güç gösterisinden uzak durmalı, sade ve mütevazı yaşamayı ter cih etmelidir.
Yine mü'min, vaktin kıymetini çok iyi idrak etmeli, ecel gelip çatmadan tevbe edip halini släha yönelmeli, ömrünün kalan kısmını mu hakkak sälih amellerle ihya etmeye çalışma lıdır.
HADİSLERDEN SEÇMELER
YanıtlaSilİlim
YENİASYA NEŞRİYAT ARAŞTIRMA MERKEZİ
İçindekiler
YanıtlaSilTakdim
11
İLİM
İlmin islâmiyetteki yeri ve önemi.
15
Allah korkusu ilmin başıdır
15
İlim türleri.
16
İlimlerin ve sanatların kaynağı
20
İlimlerin en üstünü iman ilmidir.
21
İlmin kalkması kıyamet alametlerindendir.
21
İLİM ÖĞRENMEK
İlim öğrenmek farzdır.
23
İlim öğrenmeyenler.
.25
llim öğrenirken ağırbaşlı ve vakur davranmalı........26
İlmi sadece Allah rızası için öğrenmek.
.26
Faydalı ilimleri öğrenmeli, faydasız ilimden Allah'a sı-ğınmalı .28
6/ Hadislenden SEÇMELER
YanıtlaSilIlim öğrenmeye erken yaşta başlamalı
İlim mü'minin dostudur, müslüman ilme sarılmalı......32
Aile fertleri ilim öğrenmeli... .33
İlim öğrenmenin diğer amellere üstünlüğü
.33
İlim öğrenme isteği ve şevki. .36
İlim öğrenmeye erken saatlerde başlamak
..37
İlmi aramak ve bulduğu yerde almak.
Başkalarının ilminden istifadeye çalışmak.
.39
.40
Alimin hatasından sakınmak. 41
İlim öğrenilecek yer ve kaynak. 42
İlim meclislerine katılmak. .45
İlim öğrenmek için kendini zorlamak. 48
Not tutmak ..51
İlim öğrenmede soru sormanın yeri ve önemi.........53
Çalışmakla öğrenilmeyen, sırf Allahın ihsanı olan bir ilim: ilm-i ledün .54
Allahtan başkasının bilemeyeceği beş şey .55
İLİM ÖĞRENENLER
İlim öğrenenlerin üstünlüğü .61
İlim öğrenen tevazu sahibi olmalı .61
İlim öğrenen Allah yolundadır.
.62
Melekler ilim öğrenenlere hürmet eder.
62
İlim öğrenenler rahmete mazhardır.
62
....64
Bildiğiyle amel edene Allah bilmediklerini öğretir
İlim tahsil edenler öğrendiklerini başkalarına anlatımalı 64
İlim öğrenenin geçimi ve rızkı
.64
İlmi tercih etmek.
.65
İçindekiler
YanıtlaSil|
7
İLİM ÖĞRENENLERİN MÜKAFATI İLİM ÖĞ-RENMENİN FAYDALARI
İlmin mükafatı
.66
İlim cennetin yoludur. .68
İlim öğrenmenin sevabı .68
İlim öğrenenin günahları bağışlanır .68
İlim öğrenirken ölene şehadet makamına ulaşır .....70
İlimle yapılan az amel çok hükmüne geçer
.71
İlim, dinde bilgili ve ince anlayış sahibi kılar
.72
İlim kişinin imanını ve inancını korur.
.72
İlim kusurları örter
.72
İLİM SAHİPLERİ VE ÂLİMLER
Alimlerin önemi ve üstünlüğü .73
İslâm âlimleri.
.76
Alimler peygamberlerin varisleridir.
.77
Alimler şefaat edecek
.77
Alimlerin mürekkebi.
.78
Alim çeşitleri.
.78
Alimlerin yüzüne bakmak sevaptır.
.78
Alimler ahiret işlerini ihmal etmemeli.
.79
.79
Alimler insanlara yol gösterir
Alimler ile uğraşmamak, onlara dil uzatmamak
.81
84
Ålimlere hürmet göstermek
davranmamalı Alimlerin kıymetini bilmeli, onlara karşı müstağni
.86
İlim sahipleri hilim sahibi de olmalı
.88
İlim sahipleri tevazu göstermeli.
.88
8| Hadislerden SEÇMELER
YanıtlaSilAlimler allah korkusu taşımalı
Alimler olgun bir mü'minin vasıflarına sahip olmalı
89 Alimler dinde titiz olmalı.
Alimler günahlardan sakınmalı 90 ...91
Âlimin hatası
Alimler derece derecedir
İlim sahipleri başkalarının ilminden istifade etmeli..95
Yüz yılda bir gelen âlimler ....95
Alimlerin azalması ..98
Alimlere imam ve önder olmalı. 98
Alimlere uymak. 99
Alimler ve ilmi araştırmalar. .99
Alimler gerektiğinde susmayı bilmeli .100
İLİM ÖĞRETMEK VE NEŞRETMEK
İlim öğretmenin ve neşretmenin sevabı / mükafatı..101
İlmi öğretmek ve neşretmek sadaka hükmüne geçer 103
İlim öğretmek cihaddan daha faziletlidir. 104
İlim öğretimini kolaylaştırmak.. 104
İlim öğretenler alçakgönüllü olmalı 105
Hayrı öğretenler rahmet mazhardır. 105
İlmi layık olmayana öğretmemek.. 106
İLİM SAHİPLERİ VE ALİMLERİN
DİKKAT ETMESİ GEREKEN HUSUSLAR İlim sahipleri bildikleriyle amel etmeli.
İlim sahipleri ihlâsı esas tutmalı. 108
Alimler şöhretten kaçınmalı..... 114 115
İçindekiler |
YanıtlaSil9
İlim sahipleri aşırı mal sevgisinden sakınmalı 116 İlmin hesabı..
İlim sahipleri ilmini kötüye kallanmamalı.. 117 117
İlim sahipleri emin olmadığı konularda konuşmamalı 117
İlim sahipleri tamadan (aç gözlülük/hırs) sakınmalı.118
İlim sahipleri idarecilere alet olmamalı... 118
İlim sahipleri dini ve ilmi dünya menfaatine alet et-119 memeli.
Gayr-i meşru lezzetlerden kaçınmak 120
Faydasız ilimlerden uzak durmak ve Allah'a sığınmak 120
Alim ilmiyle fitneden kurtulur. .123
İlim sahipleri nifak ve dalalete düşmekten sakınmalı.123
Gerçek âlimler 123
Diğer insanlara iyilik yapmak suretiyle ilmin hakkını vermek.. 124
İlmi gizlememek ve layık olanlardan esirgememek..124
İLMİ MUHAFAZA
İlmin tehlikesi unutmaktır. 131
Yazmak suretiyle ilmi muhafaza etmek.. 131
CEHALET
Cehalet kusurları ortaya çıkarır. 136
İlimden mahrumiyet / cehalet. 136
Cehalet sayılan ilimlerden uzak durmak 137
Cehaletin yaygınlaşması kıyamet alametlerindendir 137
Cehalet sarhoşluğu. 138
Cehalet ile yapılan amel fayda vermez.. 138
10 |
YanıtlaSilHadislerden SEÇMELER
Cahil kalmayıp ilim öğrenmeye çalışmak.............138 Bilgi sahibi olmadığı konularda tasarrufta bulun-mamak ....139
Yemek yediğinde veya bir şey içtiğinde şöyle de: Bismillâhi ve billâhillezî lâ yedurru ma'asmihî şey'ün fil ardı ve lâ fissemâi yâ Hayyu ya Kayyûm." Böyle söylersen o yiyecek veya içecekten sana bir hastalık gelmez. Hatta içinde zehir bile olsa.
YanıtlaSilRavi: Hz. Enes (r.a.)
Sayfa: 35 / No: 8
Ramuz El-Ehadis
Güç ve Değer
YanıtlaSilİlk Dönem İslam Toplumu Üzerine
Sosyolojik Bir Çözümleme
Prof. Dr. RAMAZAN UÇAR
"Güç" kurulu düzenin sahipleri ve düzenin sürdürülmesi taraftarlarını, "Değer" ise, Hz. Peygamberi ve insanlık projesini içermektedir. Hz. Peygamber'in değer merkezli oluşturmaya çalıştığı toplumsal yapı, etrafa yaydığı olumlu sinerji ile birlikte çekim merkezi haline dönüşmüş, "insanlar bölük bölük" değer merkezli anlayışa iltihak etmeye başlamışlardır. Ancak "her nefis ölümü tadacaktır" prensibi doğrultusunda hayata veda eden Hz. Peygamber'den sonra güç, değer karşısında kaybettiği otoritesini yeniden kazanma yolunda, küllerinden dirilme çabası içine girmiştirl
396
YanıtlaSilKUR'AN AHΚΑΜΙ
b) Bir evin lâğım veya mutfak suyu sokağa açıktan akıyor; gelip geçenlere zarar veriyor, komşuların sıhhatını bozuyorsa, ev yapıldı yapılalı bu suyun sokağa aktığı isbat edilse bile, der-hal kaldırılır.
7. BERAAT-İ ZİMMET ASILDIR.
Suç sonradan işlenir. İnsan önce suçlu değildir; sonra bir sebeb ve fiilden dolayı suçlu olabilir.
Meselâ:
a) Hırsızlık suçu iddiasiyle hâkimin huzuruna çıkarılan kimse hakkında ilk düşünülen husus, hırsız olmamasıdır. Hır-sız olduğu beyyine ile isbat edilmedikçe suçsuz olduğu kanaa-tına varılarak serbest bırakılır. Çünkü berâet-i zimmet asıldır.
b) Bir kimse bir diğerinin malını telef eder de o malın miktarında ihtilafa düşerlerse, mal sahibi iddia ettiği fazlalığı isbat edemediği takdirde, söz, o malı telef edenindir. Yani onun sözü kabul edilip hüküm verilir.
8. ÂRIZÎ SIFATLARDA ASLOLAN ADEMDİR.
Genel olarak sıfat ikiye ayrılır: biri aslî, diğeri ârızî. Asli olan sıfat hayat, bekâret gibi mevsufla birlikte var olan şey-lerdir. Arızî olan sıfat, mevsufla birlikte var olmayıp sonradan ölüm, hastalık, dulluk gibi - ârız olan şeylerdir.
Meselâ:
a) Müdârebe şirketinde kâr sağlanıp sağlanmadığı ihtilaf konusu olursa, ademi (kâr sağlanmadığı) asıl olduğuna göre söz müdâribindir; sermaye sahibi ise kâr sağlandığını isbata muhtaç olur.
b) Ölen kimsenin vârisleri, (meselâ oğulları) babamız şu yerdeki tarlayı, (A) ya, şuuruna sahip olmadığı bir zamanda satmıştır, diye dâvacı olsalar, (A) da bunun aksini (yâni şuuru yerindeyken sattı) iddia etse, beyyine dâvacıya aittir. Çünkü asıl olan şuurlu bir halde satışın yapılmasıdır. Bunama ve gay-ri şuurî hal, hareket ve sözler ârızîdir.
FIKHI KAIDELER
YanıtlaSil397
9. BİR ZAMANDA SABİT OLAN ŞEYİN HİLAFINA DELİL OLMADIKÇA BAKASİYLE HÜKMOLUNUR.
Az yukarıda da belirtildiği gibi kadim kıdemi üzere terk alunur. Çünkü bu hususta aslolan, bir sey'i bulunduğu hal üze re bırakmaktır.
Meselá:
a) Bir zamanda bir yerin (A) ye ait olduğu, onun mülkiye-tü altında bulunduğu sabit olduğu takdirde, mülkiyeti izále eder bir hal sübut bulmadıkça o yerin ötedenberi mülkiyeti altında bulunduran (A) ya ait olduğuyla hükmolunur.
b) Bir kadının ölen (B)ye våris olduğunu iddia edip dâ-vacı olması halinde bakılır:
Kadın (B) nin nikâhlı karısı ise, onu boşadığına dair bey-yine olmadıkça, iddiası kabul edilip (B) ye varis olacağına hük-medilir.
10. YENİ MEYDANA GELEN BİR OLAYIN HALE (ŞİMDİKİ ZAMANA) EN YAKIN VAKTE İZÁFESİ ASILDIR.
Sonradan meydana gelen bir olayın ne zaman meydana gel-diğinde ihtilaf edilirse, uzak bir zamanda vuku' bulduğu isbat edilmezse, şimdiki zamana en yakın olan vakte izâfe olunarak hükme bağlanır.
Meselâ:
a) Alım-satımda akid yapılırken alıcı için (hiyâr-ı Şart)a (Pişman olma müddeti) yer verilir ve sonra bu akdi alıcı boz-mak ister de hiyar-ı şartın müddetinin bitip bitmediğinde ihti-láfa düşerlerse, fesh zamanı hâle en yakın olan vakte izafe edi-lir ve muhayyer olan alıcıya (ki bunun muayyen müddeti için-de feshettiğini iddia ediyordu) beyyine düşer.
AHLAK
YanıtlaSilResülüllah'ın bu tasarrufunun mâna ve maksatları anlayama rufu hakkında tupla daha öncekiler gibi çirkin sözler sarf etmiş yan dar kafalıların bu mensubu da. O'nun (sa) söz konusu Vasar ve böylece si düşüncenin tipik bir örneğini vermiştir. Ne var ki onların bu sığlıklarına rağmen Hz. Peygamber, Hålid b. Velid in teklifini ki benzer durumlarda Hz. Ömer'in benzer tekliflerini de kabul etmemiştir kabul etmemiş ve onlara Müslüman muame lesi yapmıştır. Zira bir örnek şahsiyet olarak Hz. Peygamber in ahlâkında kin değil, affedicilik ve müsamaha osastır.
Mekke'nin fethi sırasında, müşrik olan ve daha önce kendi. lerinden her tür eza cefa ve işkenceyi gördüğü kendi kabilesi Kureyşlilere de Hz. Peygamber şöyle demiştir: "Ey Kureyşliler! Size ne gibi bir muamelede bulunacağımı düşünüyorsunuz? Onlar, "Senden hayırdan başka bir şey beklemeyiz; (zira sen) 1. yi bir kardeş ve iyi bir kardeşin oğlusun!" dediler. Bunun üze rine Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:
"Ben sizin için, Yûsuf'un (a.s.) kardeşleri hakkındaki sözünü söyleyeceğim: Size bir kızgınlık ve kınama yoktur! Serbest ve hür kimseler olarak gidin.
Resûlüllah (s.a.), bu gibi insanları affederek, onlar nezdinde yeni bir sayfa açmış, böylece ashâbına da, kin ve kızgınlıkları nı bastırmalarını öğretmiştir. Zira ahlakı bir değer olarak ame-le dönüştürmek isteyen kişi, başkalarına galebe çalmaya kal-kışmadan önce nefsinin menfi telkinlerini kontrol etmelidir.
Bediüzzaman ve Ahlak-Amel Bütünlüğü
Yukarıda Kur'an ve Sünnet ışığında ele almaya çalıştığımız ahlak-edep-amel ve medeni davranış bütünlüğü konusuna Be-diüzzaman'ın yaklaşımı da tamamen Kur'an ve Sünnet pers-pektifindedir. Zira genel olarak değerlendirildiğinde Bediüzza-man'a göre ahlakın esasları esasen Kur'an ve Sünnet'te belir-lenmiş ve Hz. Peygamber'in şahsında vücut bulmuştur.
Şu halde Bediüzzaman'a göre Kur'an'ın tebliğcisi Hz. Pey-gamber bu ahlâka insanları davet etmiştir. Hz. Peygamber'in ahlâkı Kur'an'dan ibarettir. Bu yukarıda naklettiğimiz Hz. Ai-şe'nin "Onun ahlakı Kur'an'dan ibarettir" sözünün ifadesidir Bediüzzaman'a göre O'nun bu ahlâkı insanlara olan davranış ve
30. Bu rivayeti İbn Hişâm Siresinde (bk. 11. 274) ve İbnü'l-Ceval, İbn Ebid-Dünya ta rikiyla el-Vefdanda zikretmiştir. Ancak Iraki'nin İhyanın hadislerinin tahricinde de belirttiği üzere, bu rivayet zayıftır
52
KOPRO-YAZ/2006
KUR'AN VE SÜNNET'E GÖRE AHLÄKIN KAYNAĞI...
YanıtlaSilmuamelelerinde ortaya çıkmıştır. O güzel ahlakın tamamını şahsında cem etmiştir. Onun ahlâkı en yüce mertebede, sıfat-ları da en yüksek derecededir. O bütün mahlukatın kemalinin misali, güzel ahlâkının temsilcisi ve onun 'üsve-i hasene'sidir. Bediüzzaman bunu şöyle ifade eder:
"Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın Kur'ân'dan sonra en büyük mucizesi kendi zâtıdır. Yani, onda içtima etmiş ahlâk-1 aliyedir ki, her bir haslette en yüksek tabakada olduğuna, dost ve düşman ittifak ediyorlar. Hatta şecaat kahramanı Haz-ret-i Ali, mükerreren diyordu: "Harbin dehşetlendiği vakit, biz Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın arkasına iltica edip ta-hassun ediyorduk." Ve hâkeza, bütün ahlâk-ı hamîdede en yük-sek ve yetişilmeyecek bir dereceye mâlikti. Şu mucize-i ekberi Allâme-i Mağrib Kadı İyaz'ın Şifa-i Şerifine havale ediyoruz. Elhak, o zat, o mucize-i ahlâk-ı hamîdeyi pek güzel beyan edip ispat etmiştir. "32
Bediüzzaman'ın hayatı ve fikirleri tetkik edildiğinde hayatı-nın her karesinde ve her bir fikrinde esasen Kur'an'ın ve dola-yısıyla Resûlüllah'ın (s.a.) ahlâkının yansımaları görülür. Kendi-sindeki bu ahlâkî vasıflardan söz edildiğinde ise o, bunların kendisine ait olmadığını, bilakis Kur'an'a ait olduğunu belirt-mektedir. Bu ise ayrıca üzerinde durulması gereken başlı başı-na üstün bir ahlâkî özellik yani tevâzudur. Kaldı ki Kur'an'ı reh-ber edinmenin asıl anlamı da budur. Zira O'nun düşüncesinin i-ki ana kaynağı vardır: Kur'ân-ı Kerîm ve Kur'an'ın tatbiki olma-sı hasebiyle Hz. Peygamber'in sünneti ve sîreti. Bu ikincisi, e-sasen Kur'an ahlâkının amele (amel-i salihe) değerin davranı-şa, fikrin aksiyona dönüşmesi, ahlâkın amelle bütünleşmesidir.
Bu açıdan bakılırsa Bediüzzaman'ın nazarında Hz. Peygam-ber, bütün insanlık için "medenî davranış modelleri" sunmuş-tur. Allah'tan aldığı mesajların gereğini önce kendi hayatında yaşamış ve böylece ümmetine ve bütün insanlığa örnek olmuş-tur. Bu itibarladır ki, Bediüzzaman da yaşamadığı yani ahlâk ve amel haline getirmediği hiç bir şeyi eserlerine yazmamıştır. E-serlerinde yazdıkları bizzat hayatında tatbik edip amel ettikle-ridir. Bu açıdan O, Kur'an ve Sünnet ahlâkını hayatında ve e-serlerinde yansıtmış ve böylece özü-sözü bir, değer ve davranı-şı mutâbık bir alim prototipi çizmiştir. Mesela, İhlas Risale-sinde Bediüzzaman, ahlakın ve ahlakiliğin en yüksek mertebe-
31. Mektubat, 19. Mektup, Envar Neşriyat, İstanbul 2003, s. 212.
32. Mektubat, 19. Mektup, Envar Neşriyat, İstanbul 2003, s. 179.
باب صلة الرحم
YanıtlaSilAKRABALIK İLİŞKİLERİ (SILA-İ RAHİM)
Ebu Eyyüb (ra) anlatıyor:
"Bir bedevi Resulullah (sav)'in karşısına çıkıp devesinin yularından tuttu ve şöyle dedi:
söyle. Bana cennete yaklaştırıp cehennemden uzaklaştıracak bir amel
Resulullah (sav) buyurdu ki:
Yalnızca Allah'a ibadet edecek ona hiçbir şeyi ortak koşmaya-caksın, namazı dosdoğru kılıp, zekâtı vereceksin, akraba ve komşularınla iyi ilişki kuracaksın."
Abdullah b. Ebi Evfa anlatıyor:
Bir arefe gününün akşamı Resulullah (sav)'inle birlikte oturuyorduk.
Resulullah (sav) şöyle buyurdu:
"Akrabaları ile ilişkisini kesen varsa benimle oturmasın. Buradan kalkıp, gitsin." Kimse kalkmadı, ancak arkalarda oturan biri kalkıp gitti. Kısa bir süre sonra da geri döndü.
Resulullah (sav) ona sordu:
Buradakilerden kimse yerinden kalkmadı. Sen niye kalkıp gittin?
Adam şöyle cevap verdi:
'Buhari, 5983; Müslim, 13
TENBİHÜ'L GAFİLİN
YanıtlaSil177
Uzun zamandır kendisiyle gidip gelmediğim bir teyzem vardı. Söylediklerini duyunca kalkıp onu ziyarete gittim.
Teyzem bana dedi ki:
Sen buralara pek gelmezdin ne oldu, niye geldin?
Ona, senin söylediklerini anlattım. Bunun üzerine Allah'ın bağış-laması için birbirimize dua ettik ve geri döndüm.
Bunları dinleyen Resulullah (sav) şöyle buyurdu:
"İyi etmişsin. Otur. Bilesiniz ki, içlerinde akrabalarıyla ilişkisini ke-sen birinin bulunduğu bir topluluğa rahmet inmez."
Fakih diyor ki:
Bu haber akrabalarla ilişkiyi kesmenin büyük günahlardan olduğunu gösterir. Çünkü hem bu kişi hem de onun meclisinde bulunanlar Allah'ın rahmetinden mahrum oluyorlar.
O halde bir Müslüman'ın yapması gereken; akrabalarıyla ilişkisi iyi değilse bundan tövbe edip, bağışlanması için Allah'a yalvarması ve bozuk olan ilişkilerini düzeltmesidir.
Çünkü Resulullah (sav)'in bir önceki hadiste akraba ziyaretinin kişiyi cennete yaklaştırıp, cehennemden uzaklaştıracağını beyan etmiştir.
tur. Akraba ziyaretinden daha çabuk sevap verilen hiçbir davranış yok-
Yine Allah'ın ahiretteki cezasından bir şey eksiltmeksizin dünyada cezasını peşin olarak vereceği iki davranış vardır.
tir." Bunlar: "Meşru devlete başkaldırmak ve akraba ziyaretini kesmek-
Amr b. Şuayb babasından o da dedesinden naklen şunu anlattı:
Bir adam Resulullah (sav)'e gelip:
- Benim akrabalarım var. Ben kendilerini ziyaret ediyorum ama on-lar beni ziyaret etmiyorlar. Bana haksızlık yapıyorlar ben affediyorum. Ben onlara iyilik ediyorum onlar bana kötülük yapıyorlar. Ben de onlara aynı şekilde karşılık verebilir miyim? dedi. Resulullah (sav):
Hayır! Böyle yaptığın takdirde aranızda fark kalmaz. Sen doğru olanı yap ve onları ziyarete devam et. Çünkü böyle yaptığın sürece Al-lah'ın sana yardımı devam edecektir."
Beyhaki, Şuabü'l-İman, 7962
Ebû Davud, 4902
الايجار
YanıtlaSilسور القره (۱۹)
( الجواب ) عالم اسلامده كوروش خرير انجم او نارك بوز ولمن طبيعة ارندن نفسم بين قطر ترند تعض التحن وهذا انكرندن نشئت وانتشار انتشدر بوقته او نارك آرزو و اقتدار لريله باید قاری ضدع و جولدن مجری دکور چونکه او نارك ما الذى جناب مصر معمر زنان جماعت مانه با پیلان بر معاملہ در الله او معامله عالمدر مغمر نشانه ده و هي الله واققدر جماعت مسا منجوده ایمانی پر شدن ذه سنده وکی لر تتراندون للى قالامان. دعمك او نارك عالم اسلام دور د قاری بالطه، دو نوب کندی با شیرینی پارچه ام شد. چون که آلدانان ، جماعت مسلمین دیلدر انجم الدانان الدا تاندر
( وَمَا يَشْعُرُونَ ) يعني او نار، يا د قارى حيله نك نفرين راجع اولد يغني حس انته يولي بوفد لکه او زارن جهالتی اعلامه اید یور. چونکه عقلا ده د درلی. چونکه او دارن بوایشی عقلا ایشی دیگلدر وكذا، جوان صنفنه ده بگره میورلد چونکه حیوانار فر لی اولان شیاری حس ابتد کاری زمان چکينير لي ديمك بونار، حس حیوانید ن ده محرومد ولی اویله ایسه بونای اختیار کری و شعور لری
اولمايان جمادات نو عنه داخلد ولى.
( في قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ ) بو جمله نك ما قبليله وجه ارتباطی: وقتا که اونلی، شعور حسنی استخدام محاکمه عطیه ایله عمل ایتبدیلی آنگلا شیلد یکه رو ها رنده بر معرض واردر. ولا اقل اونك فر لى بر مرض اولد يغني بيلم الرى لازمدركه، او مرضون صادر اولان حكماده اعتماد اتیجه سینار. چونکه او مرض حقیقتهاری تغییر ایت اله آجی بی الامی، چرکینی کوزل کوسترون شاننده در.
ظرفیتی افتاده ايدن (في) كلمه سندن اهلا شباير كه، او نارك مرضاري قلبك سطحنده دیلدر آنجه قلبه ملکوتنده، یعنی ایج بوزنده کائن بر مرصدر.
(قلب) عنوانند نه آهلا يا ایر که قلبك سطحنده بولونان به خسته که بتونه اعمال بد نیه یی ساکنندید او غراندیغی کی قلبك اسم بوزی ده نو قالبدان ایچ روزی ده نظامه ایله خسه لاندینی زمانه، افعال روحیه تماماً استقامت اوزرینه حرکت ایده من چون که حياتك محوری و ماکینه ی آنجه قلبدر.
اعمال بدنيه
YanıtlaSilA'mal-i bedeniye: Bedenle yapılan ameller
جمادات
Cemadat: (Cansız gibi görü nen) donuk şeyler
المحال توجيه
ali ahiye: Ruha dit füller
قاله
Fezteke: Özet
فطرت
Fitrat: Kişiye has yaratılış
امتياز
İhtiyar: Tercih etme
استخدام
İstihdam: Hizmette kullan-Ma
كان
Kain: Bulunan, olan
لا أقل
Laakal: En az
ما قبل
Makabl: Ondeki, geçmiş
مرض
Maraz: Hastalık
مخوز
Mihver: Eksen
محاكمة
Muhakeme-i akliye: Aklen
عقلية
tartıp değerlendirme
نَفْتَتْ
Nes'et: Ortaya çıkma
يفاق
Nifak: Münafıklık
راجع
Raci: Geri dönen
سايز
Sadır: Çıkan
سخ
Satih: Yüzey
مته
Sekte: Duraklama
تعفن
Taaffin: Kokuşma
تغيير
Tağyir: Başkalaştırma
تقشم
Tefessülh : Bozulma
تفر
Tesettür: Gizlenme
عقلاً
Ukala: Akıllılar
واقف
Vakıf: Bilen, haberdar olan
وَجْهِ ارْتِبال
Vech-i irtibat: İrtibat yönü
ظرفيت
Zarfiyet: Zarf olma, içine alma
83 Sar- Nakana, 9-10
YanıtlaSilElcevab: Ålem-i İslamda görünen zararlar, ancak onların bozulmuş tabiatlarından, tefessüh etmiş fıtratlarından, taaffun etmis vicdanlarından nes'et ve intisar etmiştir.
Yoksa onların arzu ve ihtiyarlarıyla yaptıkları huda' ve hilelerin neticesi değildir. Çünki onların hileleri Cenab-ı Hakk'a, Peygamber-i Zisan'a (am), cemaat-i müslimine yapılan bir muameledir, Allah, o muameleye älimdir. Peygam ber-i Zişan da (a) vahiy ile vakıftır. Cemaat-i müslimince d imâni bir şiddet-i zekā sayesinde, o gibi hileler tesettür edip gizli kalamaz. Demek onların älem-i İslama vurdukları balta, dönüp kendi başlarını parçalamıştır. Çünki aldanan, cemaat-i müslimin değildir. Ancak aldanan aldatandır.
وَمَا يَشْعُرُونَ Yani onlar, yaptıkları hilenin nefislerine
râci olduğunu hissetmiyorlar. Bu fezleke onların cehaletini i'lân ediyor. Çünki ukalådan değildirler. Çünki onların bu işi ukala işi değildir. Ve kezá, hayvan sınıfına da benzemiyorlar. Çünki hayvanlar zararlı olan şeyleri hissettikleri zaman çekinirler. Demek bunlar, hiss-i hayvaniden de mahrumdurlar. Öyle ise bunlar, ihtiyârları ve şuúrları olmayan cemâdât nev'ine dâhildirler.
في تلوييه ترس Bu cümlenin makabliyle vech-i irtibatı: Vaktā ki onlar, şuûr hissini istihdam ederek muhakeme-i akliye ile amel etmediler. Anlaşıldı ki, ruhlarında bir maraz vardır. Ve läakal onun zararlı bir maraz olduğunu bilmeleri lâzımdır ki, o marazdan sådır olan hükümlere i'timåd etmesinler. Çünki o maraz. hakikatleri tağyîr etmekle acıyı
tatlı, çirkini güzel göstermek şânındadır.
Zarfiyeti ifade eden (3) kelimesinden anlaşılır ki, onların marazları kalbin sathında değildir. Ancak kalbin melekûtünde, yani içyüzünde káin bir marazdır.
) قلب ( ünvanından anlaşılır ki, kalbin sathında bulunan bir hastalık, bütün a'mâl-i bedeniyeyi sekteye uğrattığı gibi; kalbin içyüzü de nifåk ile hastalandığı zaman, efâl-i rûhiye tamamen istikamet üzerine hareket edemez. Çünki hayatın mihveri ve makinesi ancak kalbdir.
222
YanıtlaSilISLAM TARİHİ MEDİNE DEVRİ XI
Hayır! Daha ileri gide biliriz.
Kur'ân, Tabiatın ezell inåyet ile insana bahş ettiği Bemavi kitap ların en güzelidir,
Beşerin refahı nokta-i nazarından Kur'ânın beyanları, Yunan felsefesinin ifadelerinden çok yüksektir.
Kur'ân, arz ve semânın Hâlıkına hamd'ü şükrle doludur.
Kur'ânın her kelimesi, her şeyi yaratan ve her şeyi tapdığı kabi liyete göre sevk ve irşad eden yüce Varlığın azametinde mündemic. tir.
Edebiyat ile ilgililer için Kur'ân, bir kitab-ı edeb'dir. Lisan mutahassisları için Kur'ân, bir hazine-i elfazdır
Şairler İçin Kur'ân, bir menba-1 åhenktir.
Bundan başka, bu kitap, hukuki hükümler namına bir Muhit-s maåriftir.
Dâvud'un zamanından Jon Talmos'un devrine kadar gönderilen kitapların hiç biri, Kur'ânın Ayetlerile muvaffakıyetli bir şekilde ra-kabet edememiştir.
Bundan dolayıdır ki: Müslümanların yüksek sınıfları, hayatın hakikatlarını kavramak nokta-i nazarından ne kadar aydınlanırlar. sa, o derece Kur'ânla ilgileniyor ve ona o derece tâzim ve saygı gös teriyor.
Müslümanların Kur'âna saygıları, dâimá artmaktadır.
İslâm muharirleri, Kur'ân Ayetlerini iktibas ile yazılarını süs lerler ve o Ayetlerden mülhem olurlar.
Müslümanlar, tahsil ve terbiye itibarile yükseldikçe, fikirlerini o nisbette Kur'âna istinad ettiriyorlar..>
Kur'ân Akaid ve Ahlakın İnsanlara Hidayet ve Hayatta Muvaffakıyet Sağlayan Esaslarım Mükemmel Bir Mecellesidir:
(Inglizce-Arapca, Arapca-Inglizce) lügatların Müellifi Dr. Stein-gas şöyle der:
«Kur'ân, Akaid ve Ahlâkın, insanlara hidayet ve hayatta muvaf-fakıyet sağlayan esasların mükemmel bir Mecellesidir.
Zaman ve mekân itibarile birbirlerinden uzak, fikri inkişafları ba-kımından da, birbirlerinden çok farklı olan insanlara hårikulåde bir hassasiyet bahş eden, muhalefeti hayra ve İyiliğe çeviren Kur'ân, na-sıl en hayretlere şâyân bir kitap olarak kabul edilmeğe lâyıksa, be-şerin mukadderâtile uğraşan bilginler için de, üzerinde o derece du-rulmağa, incelenmeğe lâyık ve yararlı bir konudur.»
İKİ BÖYÜK EMANET KUR'AN-I KERİM VE BÜNNET
YanıtlaSilKur'anın Bir Naziri Yoktur:
rinde diyor ki: Ingilterenin en tanınmış ve en büyük Tarihcilerinden Edward Gibbon (Roma Imparatorluğunun inhitâtı ve Çöküşü
223
) ünvanlı ese-«Ganj nehirile Atlas okyanusu arasındaki memleketler, Kur'ân'ı bir Kanon-l Essi ve tegril hayatın ruhu
olarak tanımıştı. Kur'anın nazarında satvetli bir Hükümdarla zavallı bir fakir arasında fark yoktur,
Bu gibi esaslar üzerinde öyle bir teşri vücude gelmiştir ki, dün-yada bir naziri yoktur.»
Kur'ânın En Saf ve En Temiz Tevhidi Öğretmesi:
Dr. Gustave Le Bon der ki:
Dünyanın bütün dinleri içinde Müslümanlık, Kur'ân ile en såf ve en temiz tevhid'i öğretmekle temâyüz eder.»
Kur'ân Yüksek Ahlâk Öğretir :
Mtr. Arnold şöyle der:
«Ahd-1 Kadim ile Ahd-1 Cedid'den Yahudiler vasıtasile öğrendi-ğimiz dersler, bizi mahlükata hürmet ve muhabbetle muâmeleyi emr ediyor.
Halbuki, Kur'ân, insanlara mükemmel bir terbiye verdikten baş-ka, onlara hususi hayatlarında ahlâklı, âlicenab, hayır sever, cesûr ve şeci olmayı ve bütün Müslümanları sevmeyi öğretmektedir.»
İmanın Hakiki Kitabı, Fikre İtmi'nan Veren Kitap:
Hindli Dini Lider Baba Nanak şöyle der:
«Hakikat-ı halde, imanın hakiki kitabı, fikre itminan veren kitap, ancak Kur'andır.>>>>
Kur'ân Temiz ve Afif Bir Hayatı Sağlayacak Mâkul ve Mantıki Emirleri Muhtevidir:
İngilizce Popular Encyclopeadia = Halk Ansiplopedisi'nde şöyle denir:
« Arapcaya göre Kur'ân, son derece beliğdir.
Gerçekten de, Kur'ânın bedâyi-i edebiyyesi eşsizdir.
KİTAB'ÜL İCARĀT
YanıtlaSilKİTAB-I SANİ
Icarat hakkında olup bir mukaddime ile sekiz bâbı şâmildir.
Mukaddime
İcâreye müteallik olan ıstılahat beyanındadır.
MADDE 404 Ücret; kira yani bedel-i menfaat ve icar kiraya ver-mek ve isticar kira ile tutmak demektir.
MADDE 405 İcâre, lugat-ı Arabda ücret mânasınadır. Fakat icar mânasında dahi istimal olunmuştur. Istilah-ı fukahada menfaat-malûmeyi ivaz-ı malúm mukabelesinde bey etmek demektir.
MADDE 406 Icare-i lâzime, hiyar-ı şart ve hıyar-ı ayb ve hıyar-1 rü'yetten âri olan icare-i sahihadır ki tarafeynden birisi bila özr bunu feshedemez.
MADDE 407 Icare-i münecceze, vakt-ı akidden itibaren icardır.
MADDE 408 İcare-i muzâfe, gelecek bir vakt-i muayyenden iti-baren icardır.
Meselâ, gelecek filan ayın ibtidasından itibaren bir hane bu kadar müddet için şu kadar kuruşa icar olunsa icare-i muzafe ola-rak mün'akid olur.
MADDE 409 Acir, icareye veren kimsedir. Zamm-1 mîm ile mü-kârî ve kesr-i cim ile mucir dahi denilir.
MADDE 410 Müstecir, kesr-i cim ile isticar eden kimsedir.
Me'cur, kiraya verilen şeydir. Cimlerin fethiyle mû-MADDE 411 cer ve müstecer dahi denilir.
MADDE 412 diği ameli ifa için müstecir tarafından kendisine teslim olunan mal-Müste'cer-un fih, ecirin akd-i icare ile iltizam eyle-
KITABUL ICARAT
YanıtlaSil203
dr. Elbise dikmek üzere terziye verilen kumaş ve naki için hamala verilen hamûle gibi,
MADDE 413 Ecir, nefsini kiraya veren kimsedir,
MADDE 414 ücretdir, Ecr-i misl, biğaraz chl-i vukůfun takdir ettikleri
MADDE 415 Ecr-i müsemma, hin-i akidde zikr ve tâyin olunan leretdir.
MADDE 416 - Zamân, bir şey'in misliyattan ise mislini ve kayemiy-yatdan ise kıymetini vermekdir.
MADDE 417 Muaddün-lil'istiğlal, kiraya verilmek üzere Pdad ve tayin olunmuş şeydir ki filasıl kiraya verilmek üzere yapılmış ya ahnmış han ve hane ve hamam ve dükkân gibi akarat ile kira ara-bası ve kira beygiri misillû şeylerdir. Ve bir şey'in alelitevali üç sene icar olunması muadd-ün-lil istiğlal olduğuna delildir. Ve bir kimse nefsi için yaptırmış olduğu bir şeyin muadd-ün-lil istiğlal olduğunu nasa ihbar ve ilâm ile muadd-ün-lil istiğlal olur.
MADDE 418 Müsterzi ücret ile süt ana tutan kimsedir.
MADDE 419 Muhayee, taksim-i menâfi'den ibaretdir.
Meselâ, bir hanede müşterek olan iki kimse bir sene biri ve diğer sene diğeri münavebeten intifa' etmek üzere karar verilmek gibi.
BAB-I EVVEL
Zavabıt-ı umumiye beyanındadır.
MADDE 420 Icarede ma'kûdünaleyh menfaatdir.
MADDE 421 Ma'kûdünaleyh itibariyle icare iki nevidir.
Nev-i evvel menafi-i a'yân üzerine varid olan akd-ı icare olup icar olunan şeye aynı me'cur ve ayn-ı müstecir dahi denilir. Ve işbu nev-i evvel üç kısma taksim olunur:
Kısmı-1 evvel icare-i akardır; hane ve arazi icarı gibi,
Kısm-ı sani icare-i urûzdur; elbise ve evâni icarı gibi,
Kısm- salis icare-i hayvandır.
Nev-i sâni amel üzerine varid olan akd- icare olup bunda me'-cûra ecir denilir; ücretle amele ve hademe tutmak gibi.
Hiref ve sanayi eshabım isticar etmek dahi bu kabildendir ki, mesela, kumaş terziden olmak üzere elbise kestirmek istisna' ol-
690
YanıtlaSilHADIS-I ŞERİFLER
5) «Ramazan ayından sonra en faziletli oruç, Allah'ın ayı olan Mu
harrem'de tutulan oruçtur. Farz namazlardan sonra en faziletli namaz, gece namazıdır..>>>
*
Gece namazından murad, tan yeri ağarmadan evvel hiç olmazsa ik rikât kılınması elzem olan teheccüd namazıdır.
Ravi: MÜSLİM.. Menkıbesi, 5. Hadis-i Şerifte..
* **
كان رسول الله صلى الله عليه وسلم يُصَلَّى إِحْدَى عَشْرَةَ رَكْعَةٌ ( يعنى في الليل) يَسْجُدُ السَّجِدَةَ مِنْ ذَلِكَ قَدْرَ مَا يَقْرَأُ أَحَدُكُمْ خَمْسِينَ آيَةٌ قَبْلَ أَنْ يَرْفَعَ رأْسَهُ ، وَيَرْكَعُ رَكْعَتَيْنِ قَبْلَ صَلَاةِ الْفَجْرِ ثُمَّ يَضْطَجِعُ عَلَى شَيْهِ الْأَيْمَنِ حتى يَأْتِيَهُ المنادى للصلاة . ( رواه البخاري )
6) Peygamber S.A. efendimiz gece namazını 11 rikât kılardı.. Bu namazda secdeyi, başını kaldırmadan, herhangi birinizin elli âye okuyacağı vakte kadar uzatırdı..
Sabah namazının farzından evvel iki rikât kılardı; soura sağ tara-fına yatar, taa namaza çağıran gelinceye kadar beklerdi..
* **
Bu rivayete göre, sekiz rikât teheccüd namazı, üç rikāt da vitir nama-zı kılınmış oluyor..
Peygamber S.A. efendimiz ve ashabın bir çoğu vitir namazını geceye bırakırlardı..
**
Ravi: BUHARI.. Menkıbesi, 2. Hadis-1 Şerifte..
كان النبي صلى الله عليه وسلم يُصَلَّى مِنَ اللَّيْلِ مَثْنَى مَثْنَى ، وَيُوتِرُ بِرَكْعَةً . ) رواه الشيخان عن ابن عمر ) V
7) Peygamber S.A. efendimiz gece namazını iki iki kılardı; bir ri-kâtı da tek kılardı..
**
Bir bakıma yukarıdaki rivayetin bir başka yönden şerhidir.
**
Ravi: JEN-İ ÖMER'den r.a. naklen BUHARI ve MÜSLİM.. Menkibe-leri, 2. 5. ve 7. Hadis-i Şerifte..
VE VAAZ ÖRNEKLERI
YanıtlaSil691
مَنْ قَامَ رَمَضَانَ إِيمَانًا وَاحْتِسَابًا غُفِرَ لَهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِهِ . A
( رواه أبو هريرة )
8) «Her kim, ramazan orucunu- inanarak ve sevabını- Al-lah'tan bilerek tutarsa; geçmiş günahları bağışlanır..>>
Harf sırasına göre tertib edilen bölümde geçen 1223 numaralı Hadis-1 Şerifin aynıdır. Yalnız burada ravi EBU HÜREYRE'dir.. Menkibesi, 5 Hadis-i Şerifte..
مَنْ قَامَ لَيْلَةَ الْقَدْرِ إِيمَانًا وَاحْتِسَابًا غُفِرَ لَهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِهِ . ۹
( رواه الشيخان )
9) «Her kim, kadir gecesini inanarak, ecrini Allah'tan bekleyerek ih-ya ederse; geçmiş günahları bağışlanır..>>
**
Kadir gecesinin tesbiti ihtilaflıdır. Birçok ulamanın kavli odur ki: Kadir gecesini ihya niyeti ile, ramazan ayının yirmi yedinci ge-cesi ihya edile..
Ravi: BUHARI ve MÜSLİM.. Menkıbeleri, 2. ve 5. Hadis-i Şerifte..
۱۰ تَحَرَّوْا لَيْلَةَ الْقَدْرِ فِي الْوِتْرِ مِنَ الْعَشْرِ الْأَوَاخِرِ مِنْ رَمَضَانَ .
( رواه البخاري )
10) «Kadir gecesini, ramazan ayının son on günün teklerinde ara-yınız.>>>
En iyisi bu günleri ibadet ve taatla geçirmektir..
* **
Ravi: BUHARI.. Menkıbesi, 2. Hadis-i Şerifte..
الدرس الحادي والعشرون في الجنازة وتشييعها
۲-۱- قال الله تعالى ، حتى إِذَا جَاءَ أَحَدَهُمُ المَوْتُ قَالَ رَبِّ ارْجِعُونِ لَعَلَّى أَعْمَلُ صالحا فيما تركتُ ، كَلا إنها كلمةً هُوَ قَائِلُهَا وَمِنْ وَرَائِهِمْ بَرْزَخٌ إِلَى يَوْمِ يُبْعَثُونَ ، وقال تعالى : أَفَحَسِبْتُمْ أَمَا خَلَقْنَاكُمْ عَبَنَا وَأَنَّكُمْ إِلَيْنَا لَا تُرْجَعُونَ .
E
YanıtlaSilehval-ı muhavvifäne
218
ekmelüsseläm
ehvali muhavvifane أهوال مخرفانه : korkutucu kötülükler, ürkütücü kötü haller, korkunç korkular
ehven daha zararsız 2.daha ucuz; ucuz
ehven-üş şer (ehven-i şer أهون الشر : kötüler arasında daha az zararlısı, daha az kötüsü
elmme الله : imamlar: 1.ictihad ve öncüleri olan din alimleri 2.halifelik sıfatı bu-lunan zatlar 3.müslümanların devlet başkan-ları 4.cemaata namaz kıldıran kimseler
elmme-i Al-I Beyt انتة آل بيت : Al-i Beyt'ten len imamlar, Hz. Peygamber'in (a.s.m.) barek soyundan gelen ve İsláma ve Hz. Pey-gamber'in sünnetine sahip çıkan ve manevi önderlik yapan zatlar
mü-
elmme-i alisan أئمة عاليشان : şanı yüce imamlar, Hz. Alinin (ra) soyundan gelen Cäfer-i Sadık Zeynel Abidin veya İmam-ı Azam, İmam Şafi gibi büyük imamlar
elmme-i Ehl-i Beyt أئمة أهل بيت : )bak. eimme-i Ali Beyt)
eimme-i erbaa ائمة أربعة : dort imam, dört büyük mezhebin imamları: 1. İmam-ı Azam Ebu Hanife: 2.İmam-ı Şafit 3.İmam-ı Malik 4. İmam-ı Ahmed İbn-i Hanbel (r.a.)
eimme-i hadis أئمة حديث : hadis imamları ru hadisleri toplayıp kitap haline getire bü-yük hadis âlimleri (bak. ehl-i kütüb-ü sahiha)
eimme-i isna aşer أئمة إثنا عشر : oniki imam, Hz. Ali, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin ve bunların so-yundan gelen, İslâma ve sünnete sahip çıkan, månevi önderlik yapan oniki imam: 1.Hz. Ali 2.Hz. Hasan 3.Hz. Hüseyin 4.Hz. Zeynel-A-bidin Ali 5.Ebu Câfer Muhammed 6. Cafer-es Sadık 7. Mūsa el-Kazım 8. Ali Rıza(Ali er-Ri-za) 9. Muhammed Cevad 10. Ali el-Naki el Hadi 11.Hasan el. Askeri 12.Muhammed Mehdi (kayıp imam) (Şiilere göre on ikinci imam hâlâ gelmemiştir, kıyamete yakın Meh-di ve kurtarıcı olarak gelecektir)
eimme-i müctehidin أئمة مجتهدين : müctehid
imamları, başta dört mezhep imamı olmak üzere büyük müctehid älimler (bak. eimme-i erbaa, ictihad, müctehid)
eimme-i verese أئمة ورثه : Hz. Peygamber'in )a.s.m.) mânevi vårisi olan, Kur'an'a ve Hz. Peygamber'in (a.s.m.) sünnetine sahip çıkan imamlar, mânavi önderlik yapan zätlar
ejder (ejderha ( اژدر : büyük yılan canavar; ma-sallarda geçen hirkaç başlı, kanatlı ve ağzın-
dan alev fışkıran, yılana benzer canavar
kabir اکابر : en buyükler, en önde gelenler
ekabir-i sahabe أكابر صحابه : sahabenin en b yükleri (bak. sahabe)
kalekalahan az, çok küçuk, çok az sayıda olan,
mezhepealikali
zinazo en küçük
ekall-i zalim أقل ظالم : zalim olan çok küçük grup, zalim azınlık
ekalliyet 1 : اقلیت azınlık, bir ülkede din ve mil geliyet bakımından azınlık durumunda olanlar
2 azınlık olan, az sayıda olan
ekalliyet-i müsrife اقلیت مسرفه : savurgan ve aşırılığa giden az sayıdaki insanlar, gereksiz
harcamalar yapan azınlıktakiler ekarib اقارب : akrabalar, yakınlar
ber en byük
ekber-ül kebair أكبر الكبائر : büyük günahların en büyüğu
ekdar أكدار : kederler, üzünltüler
ekl أكل : yemek yeme
eklü sürb أكل وشرب : yeme ve içme
ekl ve sürb اکل و شرب : yeme ve içme
deme : en mükemmel, en olgun; en kå mil; en kusursuz, en üstün
ekmel-i āhirzaman أكمل آخر زمان : son zamanla rın månevi bakımdan en olgun olan zâtı
ekmel-i enbiya أكمل أنبياء peygamberlerin en
mükemmeli, en üstünü (Hz. Muhammed
asm)
ekmel-i zevil hayat أكمل ذرى الحيات : can sahibi varlıklar içinde en mükemmel olanı, en üstün olanı
ekmelül halk أكمل الخلق : yaratılmışların, en kusursuzu, en üstünü (Hz. Muhammed asm)
ekmel-ür rusül أكمل الرسل : resullerin (peygam-berlerin) en üstünü (Hz. Muhammed asm)
ekmel-üt-tehaya أكمل التحايه : )aleyhi ek-mel-üt-tehaya): (bak. ekmel-üt-tahiyyat)
kusursuzluk, ekmeliyet (ekmelliyet noksansızlık, en mükemmellik
ekmelüssalatu اكمل الصلاة : aleyhi ekmelis-salātu vesselân): "en makbul rahmet duaları ve selamlar o'nun olsun" mânasında dua
latü ve ekmelüsselâm): (bak. ekmelüssalātu) ekmelüsselam اكمل السلام : aleyhi efdalússa-
ekmelü't-tahiyyat
YanıtlaSil219 ekmelü't-tahiyyat مل التحياتilekle-rin en iyisi (aleyhi ckmelü'ttahiyyat ve aley hisselâtü vesselâm): en iyi dua ve dilekler O'na ve rahmet dualarının ve selamların da en iyisi O'na, (Hz. Muhammed'e (a.s.m.) ol-sun)
ekrad أكراد : Kürdler
kremأكرم : Len kerim, en cömert, cok co-mert; en çok bağış sahibi2.en şerefli 3.en mü-barek 4.en büyük, en üstün, en değerli
Ekrem Enbiya peygamberlerin en büyüğü (Hz. Muhammed a. s. m.)
kem-halkاکرم خ yaratılmış varlıkların en şereflisi en üstünü (insan)
Ekrem-ül Ekremin أكرم الأكرمين : comertlerin en comerti; yücelerin yücesi (Cenab-ı Hak c. c.)
ekremin أكرمين : ekrem olanlar (bak. ekrem(
ekser 1 : أكثر.çoğu 2.en çok, en çoğu, en fazla
elser-i enbiya أكثر أنبياء : peygamberlerin çoğu
ekser-i hükema أكثر حكماء : filozoflar, düşu nürler, tabiat bilginlerinin çoğu
ekseri mahbusin أكثر محبوسين : hapse girenle-
rin pek çoğu
elser-i meratib أكثر مراتب : )gelişmede) derece ler ve basamakların pek çoğu
ekseri mutlak (a( اکثر مطلق : yarıdan fazlası büyük çoğunluk
elserce أكثرجه : coğunlukça
ekserin أكثرين : büyük çoğunluklar
elserini avam أكثرين عوام : halk çoğunlukları, halk çoğunluğu
ekseriya أكثريا : cok defa, sık sık, çok zaman
ekseriyet أكثريت : çoğunluk, çokluk
ekseriyet-i azami اکثریت اعظمی : en büyük ço-
ğunluk
elseriyet-i azime اكثريت عظیمه : büyük çoğun luk, çok büyük çoğunluk
ekseriyet-i masum أكثريت معصوم : masumların (suçsuz ve günahsızların) çoğunluğu
ekseriyet-i mutlaka اكثريت مطلقه : büyük çoğun-luk
ekseriyetçe أكثر يتجه : çoğunlukça, çoğunluğa göre
ekseriyetle أكثريتله : çok defa, çoklukla, çoğun-lukça
ekvan اکران : kevler, alemler, dünyalar; olay-
lar, varlıklar; olaylar ve varlıklar dünyası
el-fakir
ekani olaylar ve varlıklar dünyası ile
ilgili
el - ال : Arapçada isimlerin başına gelen takı
el-Ad العدل : sonsuz adalet sahibi (Allah c.c.(
el-aman (el'aman, elaman 1 :الأمان.yardım!, imdat! 2.sana sığındım, merhamet eyle! 3.bıktım, usandım
el-an (el'an, elan الآن : hala, henuz, şimdi
el-Arzالأرض : Yer Dünya
el-Ayet-ül Kübra الآية الكبرى : "büyük delil" må-nasına gelen bir risalenin (kücük kitabın) adı
el-azametü lillah العظمة الله : "büyüklük Allah'a (c.c.) mahsustur" mânasında söylenen bir söz
el-azametu lillah ve-l-minnetüleh العظمة الله
والمنة له : büyüklük Allah'a(c.c.) mahsustur ve ancak O'na minnet edilir, ancak O'na hamd ve şükür borcumuz vardır
azizlaziz (el : aziz, sevgiye
layık, sevgi-li, muhterem, saygıdeğer (örnek: eyyühel-a-ziz!: ey sevgili ve saygıdeğer dost ve okuyu-cu!(
el-Aziz العزيز : Allah'ın (c.c.) Kur'an'da ve ha-diste geçen mübarek isimlerinden biri. Son-suz güç, üstünlük ve şeref sahibi mânâsına gelir. Kur'an'da bu isim tek başına geçmez. "el-Alim", "el-Hamid", "er-Rahim", "el-Hakim", "el-Kavi", "el-Muktedir", "el-Gafür", "el-Gaffar", "el-Vehhab", "Zü-ntikam" isim-leriyle birlikte kullanılmıştır. (Bak. Kur'an, 6: 96, 14: 1, 26: 217, 3: 4, 5: 95, 14:47, 39:37(
el-Aziz-ül Hakim العزيز الحكيم : her isi hikmetle yapan ve sonsuz yüce ve güçlü olan (Allah c.c.)
el-Bakara البقرة: Kur'an'ın 2.sûresi
el-Baki الباقي : varlığı ebedi ve sonsuz olan (Allah c.c.)
el-bugzu fillah البعض فى الله : Allah (cc.) için buğ-zetmek (nefret etmek, düşman olmak)
el-cennetü hakkun الجنة حق : cennet haktır (gerçektir.)
el-cevab (elcevab الجواب: cevap sorunun karşılığı
el-Ehram Ceridesi الأهرام جريده سي: Mısır'da El-Ehram (Piramit) adlı gazete
eleman الأمان : bak. el-aman(
elemel 1 : الأمل.ümit 2.gaye, amaç, hedef
el-fakir الفقير : fakir, kendisinde hiçbir değer
EE
пен (use) uzturuquesad
YanıtlaSilTARİHTE BUGÜN
-1063-lik Selçuklu devleti hükümdarı Tuğrul Bey öldü.
- 1933 - İstanbul Üniversitesi kuruldu.
1944 - Bediüzzaman Said Nursî Denizli'den Emirdağ'a sürgün edildi.
1950 - Türkiye, NATO'ya başvurdu.
1
PERŞEMBE
THURSDAY
AĞUSTOS
AUGUST
BİR AYET
Birbirinizin malını aranızda haksız sebeplerle yemeyin.
Bakara Suresi: 188
BİR HADİS
En üstün hicret, günahlardan kaçmadır.
Taberanî
Her sabah bir melaike çağırıyor: "Ölmek için tevellüd edip dünyaya gelirsiniz; harap olmak için binalar yapıyorsunuz" diyor. Lem'alar
HİCRI: 26 MUHARREM 1446 - RUMI: 19 TEMMUZ 1440
İmsak Günes
Aksam Yatsı
İmsak Günes
Öğle
HIZIR: 88 - GÜN: 214 KALAN: 152 - GÜN. KIS.: 2 DK
İkindi Aksam
Yatsı
Öğle İkindi
(use) pawqy HLV
YanıtlaSilTARINTE BUGÜN
1717-Osmanlı Devleti ile Rusya arasında Pasarofça Antlaşması'nın imzalanması.
1946 - Türkiye'de ilk defa çok partili seçim yapıldı.
MAN TAKVIMI
TEMMUZ
21
PAZARTESİ
26 1447
MUHARREM
RUMI: 8 TEMMUZ 1441
HIZIR: 77
İmsak
BİR AYET
Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve rükü edenlerle beraber siz de rükü edin.
(Bakara: 43)
BİR HADİS
Her kim sabah akşam mescide giderse, her sabah ve akşam gidişinde Allah ona Cennette bir yer hazırlar.
Buhârî
Hem namaz kılanın diğer mübah dünyevî amelleri, güzel bir niyet ile ibadet hükmünü alır.
Sözler
Öğle
Yatsı
Güneş
Öğle
İkindi
İmsak
Güneş
İkindi
Akşam
Yatsı
Aksam
130/ Hadislerden Seçmeler
YanıtlaSilgetirmemek ise şüphesiz insane büyük soru luluklar yükler.
Hesabı sorulacak ilk şeylerden biri de ka kana içilen soğuk sudur. Bir çoğumuzun bo nimetinin büyüklüğü, bilhassa susayınca anl ğu sebebiyle pek değerini bilemediğimiz lara bedeldir. Bu kadar değerli bir nimetin, s lır. O anda verilen bir bardak soğuk su, dün rü yerine getirilip getirilmediğinin hesabı sor caktır. Getirilmemişse cezası ağır olacaktır.
***
Zalim ile mazlumun hesaplaşması
Enes'den (ra) rivayetle:
Kul ile Cennet arasında yedi sarp yokuşı dır. Bunların en kolay geçileni ölümdür. En olanı ise mazlumun zalimin yakasına yapı günde hesap vermek için Allah'ın huzurunda kilmektir.
İbni Necca
Ebu Said en-Nakkaş'ın Mu'cem'in
***
Arşın gölgesindekiler
İbni Ömer'den (ra) rivayet ediyor:
Üç kişi vardır ki insanlar Mahşerde hesap rirken Allah'ın Arşının gölgesinde sohbet eden
Bunlar, Allah yolunda hiçbir kınayıcının kına-masından etkilenmeyen kişi, kendisine helâl ol-mayan şeye elini uzatmayan kişi ve Allah'in ba-tulmasını baram kıldığı şeye bakmayan kişi.
YanıtlaSilIsbahani'nin Tergib'inden.
***
Comert, cesur ve âlim
Ebu Hüreyre'den (ra) rivayetle:
Şu üç kişi ahiret günü hesap anında helâk urlar: (iblâsı davranmayan] Cömert, cesur ve m.
Hakim'in Müstedrek'inden.
***
Amellerin karşılığı
Ebu Zer (ra) rivayet ediyor:
(...)
Ey kullarım! Yaptıklarınız ancak sizin amel-mizdir. Onları sizin için hesap eder, sonra da arılıklarını size eksiksiz veririm. Kim ki, hayır ursa Allah'a hamd etsin. Kim de bunun di-nda birşey bulursa, nefsinden başkasını kına-main."
3
BEHLÜL DANA
YanıtlaSilHAZRETLERİ
KENDİ ELİNLE ATEŞ GÖTÜRME!..
Behlül Dânâ, uzun bir müddet Ha-run'un yanına uğramadı. Kar-şılaştıklarında Harun Reşid, merakla sordu:
"-Behlül, çok oldu görünmedin, nerelerdeydin?"
Behlül;
"-Bana cehennemi gösterdiler, oradaki vaziyeti seyrettirdiler." diye cevap verdi.
Harun Reşid bu cevaba şaştı kaldı;
"-Nasıl girdin oraya, ateş seni yakmadı mı?" dedi.
Behlül Dânâ, halifeyi dehşete düşüren şu cevabı verdi:
"-Hayır, orada hiç ateş görmedim.
Çünkü;
Cehenneme herkes ateşini dünyadan kendisi getiriyormuş!.."
BAYRAM TARİFİ
Bayram;
Güzel ve yeni elbiseler giyen-ler için değil,
İlâhî azaptan emîn olup ebe-dî hüsrandan kurtuluşa erenler içindir.
Yine bayram,
Güzel güzel binitlere binenler için de değil, hata ve kusurlarını terk ederek hâlis bir kul hâline gelebilenler içindir...
HANGİ TARAFA?
YanıtlaSilBehlül Dână Hazretleri, yol üzerindeki bir vîrânenin yıkılmak üzere olan eğilmiş duvarına bakıp sık sık akıbetini tefekkür ederdi.
Yine bir gün derin bir tefekkürle orayı seyrederken duvar ânîden çöküverdi.
Bu hadise Behlül Dânâ Hazretleri'nde gözle görülür derecede büyük bir sürûra vesile oldu. Onun bu büyük sevincine mânâ vereme-yen insanlar, merakla ondaki bu değişikliğin sebebini sordular.
Behlül Dână Hazretleri, onlara şu cevabı verdi:
"-Duvar meyilli olduğu tarafa yıkıldı!"
Hazret'in az evvelki sevincine bir türlü akıl erdiremeyen insanlar, Behlül Dânâ'nın bu sözleriyle iyice şaşkınlaştılar;
"-Peki, bunda şaşılacak ne var?!!" diye sordular.
O ise, derin tefekkürünün bir neticesi olan şu hikmetli cevabı verdi:
"-Mademki dünyadaki her şey nihayetinde meylettiği tarafa yıkılı-yor, benim de meylim Hakk'a doğrudur, o hâlde ben de ölünce -inşaallah- Hakk'a varırım.
Ey ahâlî, rükû ve secdelerimizle Hakk'a meylimizi her an artırmaya gayret edelim ki, başka yönlere yıkılmayalım!"
400
Harun, Behlül'ün sözünün tesiriyle ağlamaya başladı. Behlül'e donerek;
YanıtlaSilBenim hâlimi nasıl görüyorsun?" dedi.
Behlül;
-(Bu sualinin cevabını) Allah'ın kitabına arz ediyorum. Allah Teâlâ;
«Ebrår/salihler muhakkak cennettedirler.
Facirler de cehennemdedirler. >>> (el-Infitar, 13-14) buyuruyor." dedi.
Harun;
*-Amellerimizin durumu nicedir?" diye sordu.
Behlül;
"-Allah ancak takvâ sahiplerinden kabul eder." (Bkz. el-Maide, 27) âyetini okuyarak cevap verdi.
Harun Reşid;
*-Rasûlullah 'e akrabalığımıza ne dersin (Bunun âhirette bana faydası olmaz mı)?" diye sordu.
Behlül;
"-Sûr'a üflendiği zaman artık aralarında akrabalık bağları kal-mamıştır; birbirlerini de arayıp sormazlar." (el-Mü'minûn, 101) âye-tini okuyarak cevap verdi.
Harun Reşid;
"-Rasûlullah'in bize şefaati nerede kaldı?" dedi.
Behlül bu defa;
"-O gün, Rahmân'ın izin verdiği ve sözünden hoşlandığının dı-şındakilere şefaat fayda vermez." (Tâhâ, 109) âyetiyle cevap verdi.
Harun;
"-Bir ihtiyacın var mı?" dedi.
Behlül;
"-Evet, günahlarımı bağışlaman ve beni cennete koyman." dedi.
Harun;
"-Bu benim elimde değil." deyip boynunu büktü.
399
الخالفنا الفراج
YanıtlaSilMES'ÜLİYET
Anlatılır ki Harun Reşid hacdan dönerken Küfe'de bir müddet kaldı.
Bir gün dışarı çıkınca, Behlül Dânâ, yoluna dikildi. Avazı çıktığı ka-dar üç kere;
"-Ey Harun!" diye bağırdı.
Harun şaşırarak;
"-Kim bu beni çağıran?" diye sordu.
Behlül olduğunu söylediler. Harun durdu ve perdenin kaldırılmasını emretti. İnsanlarla perde gerisinden konuşurdu. Behlül'e;
"-Beni tanıyor musun?" dedi.
Behlül;
"-Evet, seni tanıyorum." dedi.
Harun Reşid;
"-Ben kimim öyleyse?" dedi.
Behlül;
"-Sen o kimsesin ki; sen batıda olduğun hâlde doğuda birisine zulmedilse, Allah Teâlâ kıyamet gününde onu sana sorar." diye cevap verdi.
YanıtlaSilSayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
336 1 Müminin kalbi tatlıdır, tatlılığı sever. Hz. Ebû Ümâme (r.a.)
336 2 Kendinde Hikmetten birşey olmayan kalb, harap bir ev gibidir. Şu halde öğrenin, öğretin. Fıkıh tahsil edin ve cahil olarak ölmeyin. Zira Allah cahillik için mazeret kabul etmez. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
336 3 Dedim ki: "Ya Cibril (a.s.) Rabbını görür müsün? Dedi ki: "Benimle O'nun arasında nur veya nardan yetmiş bin hicap vardır, en yakınını görseydim yanardım." Hz. Enes (r.a.)
336 4 Tevfikin azı, aklın çoğundan hayırlıdır. Dünya hususundaki akıl mazarrat, din hususundaki akıl ise meserrettir. Hz. Ebud Derda (r.a.)
336 5 Fıkhın azı, ibadetin çoğundan hayırlıdır. Kul, Allah'a halis olarak ibadet ederse, fıkıh ona öğretilir. Cehil olarak da kişiye, aklını beğenmek yeter. İnsanlar iki sınıftır: Mü'min ve cahil. Öyle ise sen mü'mine eza etme, cahille de bulunma. Hz. İbni Amr (r.a.)
336 6 Çoğu sekir veren şeyin azı da haramdır. Hz. Câbir (r.a.)
336 7 Cennetin kapısında durdum. Gördüm ki, oraya girenler fakirlerdir. Vakitli adamlar ise (hesap için) mahpusturlar. Cehennem ehli ise tutulmuyor, Cehenneme sürülüyor. Cehennemin kapısında durdum, girenlerin hemen hepsi kadındı. Hz. Usame (r.a.)
336 8 Kalk, zira bu Cehennem adamlarının yatışıdır. (Yüzü koyun yatanı kastediyor.) Hz. Ebû Usame (r.a.)
336 9 Bu minberimin ayakları Cennete tesbit edilmiştir. Hz. Ümmü Seleme (r.anha)
336 10 Harpte, fisebillillah bir saat safta bulunmak, altmış senenin gecesini ibadetle ihyadan daha hayırlıdır. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
336 11 Bir din kardeşinin işine bakmak, bir sene mescidde itikaftan efdaldir. Hz. Enes (r.a.)
336 12 İlmi, yazı ile tesbit edin. Hz. Enes (r.a.)
336 13 Onu bağla da sonra tevekkül et.( Bir kimse, devesini salıverip de mi tevekkül edeceğini sorduğunda bu hadis varid olmuştur.) Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
336 14 Bana denildi ki: "Ya Muhammed (s.a.s.) gözün uyusun, kulağın duysun ve kalbin de uyanık olsun." Gözüm uyudu, kalbim uyanık kaldı ve kulağım da işitti. Hz. Ebubekir İbni Abdullah (r.a.)
ADPAT
YanıtlaSilMahşer Şuûrunu Canlı Tut
başta geliyor. Ağacın le binanın temelleri indeki iman esasları der Azacın canlı, sadalmase köklere ve bahalduğu gibi, ibadet baktaki olrenluk ta iman Allah (cc)
Sedererginin des gorilduğunu, ber duyulduğuna, en gizli hindulni hesaba katan, hesabını vereceğini, Le pireğini tam bir yakin male) kabül eden kişi A helal ve haram sınırlarına torektir. Aksi takdirde, án el çabukluğu, göz açıklığı -Allah'a (c.c.) güven ve
Hayatımın Allah'a beğendirme guyreti içinde söz vermektir. Imbini derin bir Allah (cc) pana götürür. İsim ve armdaki mükemelliğe palemeyen Allah (c.c.) panda derin bir saygı laşamamak gerçekten alktır. Kitaptan tan, enfüs ve áfaktan (ię dünyalardan) Allah'ın (cc) på på umınin kemålini idräk mümkündür. Gülümseyen bir çocuktan, gülden ve çiçekten, latiam ve umuttan neden yüksek düşüncelere Allah'a (cc.) gidilmesin?
Allah'a iman ve zátına duyulan derin saygı, Indni O'na beğendirmek isteyen kişiyi, däima meselelere çekecektir. Müslüman daima nimeselelerle meşguldür. Saf ve temiz doludur. Çünkü büyük makam boş işlerle
mânetçi oluşurnuzun kaçınılmaz bir neticesi daha vardır: O da dünya günlerinin son ucuna geldiğimizde, bize verilenleri sahibine låde edip, ayılış töreni icră edildikten sonra (cenazemizin namazı kılındıktan sonra) asıl vatanımızın yolunu tutmak ve dünya misafirhanesini
arkada bırakmaktır.
mesgül olanlardan hognüt olmayacaktır. Değerli insanlar, dünya-ähiret yuz güldürecek işlerle uğraşmak durumundadır. Duger üretenler, ürettikleri bu değerleri bir ölçü dahilinde topluma sunacaklardır. Allah'tan aldığını topluma vereceklerdir. Allah'ın (ce) rızasını beyin, hilek ve yürek enerjisi sarfederek arayacaklardır. Allah'i (cc) sevdiklerini çalışarak
ispatlayacaklardır. "Veren el olmak verebilir
duruma gelmekle, verebilir duruma gelmek çalışmakla, çalışmak sağlıkla mümkündür. Sthhati muhafaza etmek, çalışmak ve kazanmak tıpkı zekât gibi, infak (Allah rızası için harcamada bulunmak gibi bir ¡bådettir. Dinlenmek çalışmanın şartı olduğuna göre dinlenmek te bir ibadettir. Aç insan namaz kılamayacağına göre, namazı önemseyip ekmeği önemsememek mümkün müdür?
İnsan hem göklerin, hem yerlerin evladıdır. Şahsiyetinin oluşumu fıtratına, anne-babasından geçen özelliklere ve
çevre şartlarına bağlıdır. Maddi ve manevi gelişim fizik ve metafizik atmosferle irtibatlıdır. O, kendi içinden çürümeye razı olmadığı gibi, çürümüş bir çevrede
yaşamaya da râzı değildir. Çürümüş çevrede değerler çürür. Bu acı gerçek mu'min kişiyi bir değerler muhafızı haline getirir. Melek-şeytan zıtlaşmasında o hep meleğin safında yer alır. Hep ıslah kaygısındadır, iſsäda karşıdır. Şeytana destek olmamak şarttır ama yeterli değildir. Asıl
7-ALTINBLOX
398
YanıtlaSilKUR'AN AHKAMI
b) (A) ölmeden önce (B) benim vârisimdir dive ikrarda bulunur ve sonra ölürse, (B) ile (A) nin varisleri bu ikrarın ihtilafa düşerlerse, burada varislerin sözüne itibar edilir; bey sthhath iken mi, yoksa ölüm hastalığında mı edildiği üzerinde yine de (B) ye düşer.
11. KELAMDA ASLOLAN MÅNA-YI HAKİKİDİR.
Kelimenin delalet ettiği hakiki mânaya göre hükme varı-lır; karine olmadıkça mecâz-ı mânaya veya tağlib kaidesine gö re mâna çıkarmaya gidilmez.
Mesela:
a) Bir kimse oğlu için birşeyler vasiyet ederse, oğlunun oğlu buna girmez. Çünkü kelimenin hakikî mânası oğlu ifade ediyor; torunu değil.
b) (A) «Şu kadar malımı evladıma vakfettim» dedikten sonra ölürse, (A) nın erkek ve kız bütün çocukları buna girer, çünkü örfen «evlåd» kelimesi umumiyetle erkek ve kız çocuk-larına delalet eder; yâni mâna-yı hakikîsi budur.
12, SARAHAT KARŞISINDA DELÅLETE İTİBAR YOKTUR.
Sözle bir şeyi irâde etmek sarahattır. Fiil veya sükût ile irâde etmek, delâlettir. Bir hususun yapılmasında sarahatle de-lâlet arasında ihtilaf vuku bulursa, sarahatle amel edilir. Çün-kü delâlet sarahat gibi kesinlik ifade etmez.
Meselâ:
a) Bir evde misafir olarak bulunan topluluktan biri bulun-duğu evin aynasını alır bakar, sonra diğer birine verir, der-ken ara yerde kırılırsa, hiç birisi buna zâmin olmaz. Çünkü bu gibi hallerde delâleten müsaade vardır. Ama ev sahibi mevcut hiç bir eşyaya dokunmayın veya aynaya falan dokunmayın de-miş olsaydı, o zaman delâletin hükmü kalmaz, sarih beyanla amel edilir ve aynayı kıranlar zâmin olurlardı.
FIKHİ KAİDELER
YanıtlaSilb) Uçüncü bir sahıs (B) nin nam u hesabına fuzúli olarak bir mal satın alır, (B) de bu malın kendisine teslimini arzu 399 ederse, bu akde (alım-satima) delaleten izin vermiş sayılır. Ama (B) kendi namina satın alınan malın reddini emrettikten sonra kendisine teslimini iråde ederse red emri sarahat, teslim etme iradesi ise delalet ifade ettiğinden, red emri ile amel olu-nur.
13. MEVRİD-İ NASDA İCTİHADA MESAĞ YOKTUR.
Yani bir mes'ele hakkında âyet veya hadiste kat'i bir be yan varsa, bu o mes'ele hakkında bir nass sayılacağından artık omes'ele hakkında ictihada cevaz yoktur. Çünkü ictihad an-cak kesin ve sarih olmayan mes'elelerde şâriin muradını arayıp bulmak için meşru'dur.
Meselâ:
a) Hâkim, boğazlanırken besmelenin kasden terkedildiği bir havvanın etinin satışına ve yenilmesine ceváz verecek olur-sa, her ne kadar Şâfiî mezhebinde buna cevâz verilmişse de- hâkimin bu hükmü infaz edilmez.
b) Yine Hâkim, dâvacıyla dâvalı arasındaki ihtilafı halle-derken, dâvacı, dâvalıda 1000 lira alacağı olduğunu iddia edi-yor, dâvalı da bunu inkâr ediyor. Hâkim dâvacıya yemin, dâ-valıya da beyyine teklif ederse, böyle bir ictihadın hiç bir şer'î kıymeti yoktur. Çünkü Mütevâtir hadiste: «Beyyine müddeîye alttir; yemin de münkir üzerinedir» buyurulmuştur ki bu bir nassdır. Artık buna karşı ictihâda cevâz olmaz.
14. KIYASA AYKIRI OLARAK SABİT OLAN ŞEY BAŞKA ŞEYE MAKÎSÜN ALEYH OLAMAZ.
Genel kaideye aykırı olarak sabit olan şey, istisna teşkil edeceğinden başka şey'e makisün aleyh olamaz. Yani başka şey ona kıyas edilemez.
AHLAK
YanıtlaSillerini beyan ettiği gibi, "ihlası kıran hususları da açıklamış-tir. Esasen bu Risale (Lem'a), başlı başına bir ahlak-amel bü-tünlüğü manifestosudur.
Bütün bunlar göstermektedir ki Bediüzzaman, temel olarak hakkaniyet, adalet, uzlaşma ve dayanışmanın yoğurduğu bir ahlâk anlayışı önermektedir. Bu itibarladır ki O'na göre seküler felsefeye dayalı etik sistemler, Kur'an'ın beyan ettiği ve Hz. Peygamber'in hayatında modele dönüşen bu ahlâkî değerlere ulaşamaz. Bu açıdan bakılırsa O'na göre insanın sadece çalışa-rak kemale erişebileceğini iddia eden felsefi etik sistemler ken-dini kandırmaktadır. Zira Kur'an'ın bazı ayetlerinden de anlaşı-lacağı üzere mü'min kalbinde çift yönlü bir aydınlatılma olur. Halbuki inanmayan onun ancak bir tanesine sahip olabilir. Bu itibarla kanaatimizce Bediüzzaman'a göre "seküler ahlak", na-kıs bir ahlaktır ve kemal derecesine ancak dinle bütünleşince ulaşabilir. "Dinsiz bir Müslüman" ve "gayr-i müslim bir mü'-min" tabirleriyle Bediüzzaman'ın işaret etmek istediği de bu olsa gerektir.
Öte yandan Bediüzzaman'ın ahlâkî değerleri takdimdeki üs-lûbu da, ayrıca üzerinde durulması gereken bir husustur. Onun bu üslubu, günümüz dünya toplumuna hitap edecek şekildedir. Zira Bediüzzaman'ın ahlâkı imanla entegre ederek vurgulama-sı, hitap ettiği kimselerde hiçbir kavga, çatışma ve rahatsızlık uyandırmadığı gibi tesirini de kısa zamanda gösterecek özellik-ler taşır. Bunda onun insan fıtratına uygun yorum ve tahlilleri-nin etkisi olduğu kadar, ortak insanlık dilini konuşmasının da payı vardır. Zira Bediüzzaman evrensel bir dil kullanmaktadır. Tebliğimizin başında da ifade ettiğimiz üzere ahlâkî ilkeler as-lında evrenseldir ve çoğunlukla onları tek bir kültüre mal et-mek doğru değildir. Bu sebeple evrensel bir üslup ve dil kulla-nıldığında farklı dil, din ve ırka mensup insanların aklı ve kal-bi üzerinde etkili olmamak mümkün değildir.
Risale-i Nur'un ilgili bölümleri dikkatle tetkik edildiğinde Bediüzzaman'ın ahlâk anlayışında, yukarıda hadis perspektifli olarak değindiğimiz "edep" kavramının önemli bir yeri olduğu görülür. Hatta onun ahlakı takdim etmedeki merkezi kavram-
33. Lem'alar, 21. Lem'a (İhlas Risalesi) , Envar Neşriyat, İstanbul 2003, s. 164.
34. Bu konudaki görüş ve değerlendirmeler için bk. Duran, Bünyamin, Akıl ve Ahlak. İstanbul 2002, s. 100.
35. Abdullah Draz, Kur'an Ahlakı, İstanbul 2002, s. 39.
36. Mektubat, 9. Mektup, Envar Neşriyat, İstanbul 2003
54
KÖPRÜ YAZ/2006
KU
YanıtlaSillarından birinin "edep" olduğu söylenebilir. Muhaddislerin da-ha ziyade ahlâkla ilgili hadisleri tasnîf için kullandıkları "edep" kavramı, oldukça geniş kapsamlıdır ve hayatın her alanını kap-samaktadır. Sadece temel hadis kaynaklarının "edeb" bölümle-rinde yer alan bazı hadisleri zikretmek bile bu konuda yeterli-dir." Zira kaynaklarda bu konularda sahih ve hasen nitelikli pek çok hadis bulunmaktadır. Bu hadislerin tamamı, bir temel konu etrafında dönmektedir ki o da, ahlâk güzelliği, edep, a-dab-ı muaaşeret ve "medeni davranış"tır.
Sayıları 644'ü bulan Buhârî'nin bu eserindeki başlıkları tek tek burada sayacak değiliz. Ancak örnek olması bakımından "e-dep" ana başlığı altında yer alan bu alt konu başlıklarından bir kısmını zikretmekte fayda mülahaza etmekteyiz. Böylece Bedi-üzzaman'ın "Sünnet-i Seniyye edeptir..." sözünün isabeti ortaya çıkacaktır. Bu konu başlıklarından bazılarını şunlardır:
"Ana-babaya iyilik etmek", "ana-babaya güzel sözler söyle-mek", "ana-babasına lanet edene Allah da lanet eder", "müşrik ana-babaya iyilikte bulunmak", ölümlerinden sonra ana-baba adına iyilik etmek", "babanın dostları ile alakayı kesmemek", "babasından önce oturmayıp onun önünden yürümemesi", "sı-la-i rahimde bulunmanın gerekliliği", "akrabaya yakınlık dere-cesine göre iyilikte bulunmak", "zalim ve kötü ahlaklı akrabayı ziyaret edenin fazileti", "üç kız kardeşin geçimini temin eden kimse", "babanın edepli olması ve çocuğuna iyilik etmesi", "komşuların hal ve hatırını sormak", "komşusuzluk, insanı hu-zursuz kılar", "komşulara yemek dağıtılması", "küçük bir iyilik-le bile olsa, komşunun komşuya iyilikte bulunması", "Yahudi komşu", "ister itaatkâr isterse günahkâr olsun herkese iyilikte bulunmak", "yetimi gözetenin fazileti", "iyilikte bulunana iyilik-le mukabelede bulunmak", "yaptığı iyilik kişinin yardımcısıdır",
37. Buhari'nin el-Câmiu's-sahih'inin "Edeb" bölümü, toplam 256 hadis ihtiva etmekte-dir. Bununla birlikte aynı eserin Nikah, İstizân, Tıp, Rikák, Et'ime, Eşribe ve Te-menni gibi bölümleri de, konuyla yakından ilgili hadisler ihtiva etmektedir. Müs-lim'in Sahill'inde bulunan "Adab" bölümünde de 45 hadis yer alır. Ne var ki, "Se-lâm" bölümündeki 155, "Birr"de bulunan 166 ve "Elfåz mine'l-edeb" kısmındaki 21 hadis de, "Adab" bölümündeki 45 hadise ilave edilebilir. Ayrıca Sahih'in değişik bö-lümlerinde bulunan konuyla alakalı diğer hadisler de, aynı şekilde mütâlaa edile-bilir. Ebû Dâvûd'un Sünen'inin "Edeb" bölümü ise, konuyla ilgili 180 değişik konu başlığı altında beş yüzden fazla hadis ihtiva eder. Öte yandan Buhâri, konuyla ilgi-Ii hadisleri özel olarak öne çıkarak bu konuda müstakil bir kitap telif etmiş ve bu eserdeki hadisleri Sahihindekilerden ayırmak için de ona, el-Edebü'l-müfred ismi-ni vermiştir. Bu eserinde o, Sahihinde olduğu gibi, hadislerin en üst derecede sa-hih hadisin şartlarını taşımasını şart koşmamıştır. el-Edebü'l-müfredde Buhârî, toplam 1322 hadise yer vermiştir.
el-fakir, türab-u akdam-ul ülema التقي تراب أقدام العلماء : Allah'ın (c.c.), fakir bir kulu, İslâm âlimlerinin ayaklarının tozu)
YanıtlaSilel-Fatiha الفاتحه : Fatiha Suresi (okunsun mâ-nasında)
E
el-Felak الفلق : Kur'an'ın 113.suresi
el-Hafiz الحافظ : her şeyi koruyan (Allah c.c.(
el-Hak (El-Hakk( الحق: varlığı hiç değişmeyen ezeli ve sonsuz gerçeklik; ibadete lâyık ve her hakkın sahibi; hak, adalet ve gerçeği ortaya koyan (Allah c.c.) (bak. Hakk)
el-hak (elhak, elhakk( الحق : doğru, doğrusu,
gerçekten, hiç şüphesiz 2.doğruluk 3.adalet
el-Hakem الحكم : haklı ile haksızı ayıran ve hükmüne karşı konulmayan (Allah c.c.)
el-Hakim الحكيم : her şeyi hikmetle yapan ve
yaratan, yani tam yerinde, uygun bir çok gâye ve faydalar gözeterek yapan ve yaratan mânâ-sında Allah'ın (c.c.) bir ismidir. Kur'an'da baş-ka isimlerle birlikte 97 ayette geçer
el-Hakim الحاكم : .her şeye hükmeden, herşe-
ye hükmünü geçiren, herşeyi emir ve hükmü (yönetimi) altında bulunduran (Allah c.c.) 2.haklı ve haksızı ayıran, hiçbir haksızlığa yer vermeden hükmünü ve kararını veren (Allah). Kur'an'da bu mânada kullanılan de-yim "ahkemû'l- hâkimîn" hâkimlerin hâki-mi, yani düşünülebilecek hâkimlerin sonsuz derecede üstünü ve adaletlisi olan hâkim) ve "hayr-ül hâkimîn" hâkimlerin en iyisi) şeklin-dedir (bak. Kur'an: Hûd, 11: 45; et-Tîn; 95: 8; el-A'raf, 7: 87; Yûnus, 10: 109; Yûsuf, 12: 80) 3.Mahkemede dâvalara bakan ve âdalet göre-vini yürüten kişi, yargıç 4.Hükümdar, ülke-nin yöneticisi, sultan
el-hakku ya'lu الحق يعلو : "hak üstündür, mânâ-
sına gelen özlü (veciz) bir sözdür. Hak olan, doğru olan, haklılık ve doğruluk eninde so-nunda üstün gelir demektir
el-Hamdü الحمد : Fatiha Sûresi
el-hannas الخناس : sinsi şeytan
el-Hâtem-ül Hâtem الخاتم الخاتم : Hz. Muham med'in (a.s.m.) bozulmamış Tevrat'taki bir ismi, son olarak gönderilecek peygamberle-rin en sonuncusu ve hepsinin peygamberliği-nin doğrulamco
el-fakir, türab-u akdam-ul ülema
YanıtlaSil220
e-hubbu fillah الحب في الله : Allah (c.c.) için sev-kyas
mek
El-Hutbet-üş-Şamiye (Hutbe-i Samiye الخطبة
Sama verilen hutbe" mânasındaki kitabın adı, Hutbeyi okuyan ve yayınlayan Üstad Bediüzzaman Said Nursi (Şam, Suri-ye'nin güney bölgesinde bir şehir)
El-Hüccetü-üz-Zehra (Elhüccetüzzehra الحجة parlak ve apaçık delil" mânasındaki risale (küçük kitap)
el-hükm الحكم : hüküm yetkili karar
el-hükmü lillahhüküm Allah'ın'dır (c.c.), hükmü Allah (c.c.) verir
el-hükmü-lil-ekser الحكم اكثر : hüküm (ka-rar) çoğunluğa göre verilir" mânasında bir SÖZ
el-hükmü lil-galip الحكم للغالب : galip gelenin (çoğunlukta olanların) hükmü geçerlidir, ma-nasında bir söz
el-insaf (el'insaf( 1 : الإنصاف.insaf edilsin ta-rafsız kalarak, yalnız akıl ve vicdana uygun hareket edilsin 2.insaf, yalnız akıl ve vicdana dayanan tarafsızlık, yalnız hak ve adalete uy-gun davranış
eliyazübillah العياذ بالله : )böyle bir şeyden Al-lah'a (c.c.) sığınırız, Allah (c.c.) korusun
el-Kürdi الكردى : Kürd toplumundan biri
El-Mesneviyy-ül Arabi المثنوى العربي : Üstad Be-diüzzamn'a ait Arapça Mesnevi (Mesnevi adlı kitap)
el-mevtü hakkun المَرْتُ حَقِّ : ölüm gerçektir
el-Mikyas المقياس : "ölçü” mânasına gelen bir tefsir kitabının adı. El-Mikyas'ın yazarı, Mu-hammed bin Ya'kub Mecdüddin Firuz-Abádi (Firūzābādi)dir. Firuzâbâd, güney İran'da, Basra Körfezinde kıyısı bulunan Farsistan dağlık bölgesinde, Şiraz şehrinin güneyinde bir kasabadır. El-Mikyas tefsirinin yazarı bu kasabada doğduğu için Firuzâbâd'lı mânâsı-na gelen Firuz-Abâdî lâkabıyla (takma adıyla) anılır olmuştur. Bu Firuzâbâd'1, Hindistan'da-ki Firuzâbâd'la karıştırmamalıdır. Himalaya Dağları'nın güneyinde yer alan, Hindistan'a bağlı Utrar pradesh eyaletinde yer alan Agra şehri yakınlarındaki Firuzâbâd'ın, sözünü et-tiğimiz Firuz-Abad'la bir ilgisi yoktur. El-Mik-yas'ın yazarı Firuzābādi, bu şehirde doğdu (Hi 729, Mi. 1329). Öğrenimini Si dad, Şam gibi çeşitli lerden doul
el-minnetü lillah
YanıtlaSil221
ele
oldu. On yıl Kudüs'te müderrislik (profesör-(uk) yaptı. Anadolu, Mısır, Arabistan, Hindis-tan'da gezilerde bulundu. Bir süre Yemen'de kadılık (hakimlik, yargıçlık) yaptı. Arabçadaki bütün sözleri ve deyimleri topladı. Bunların hangi mânâda ve nasıl kullanıldığını gösteren çok büyük bir lugat (ansiklopedik sözlük) yani kamus hazırladı. Altmış cilt olduğu söylenen bu eserin sonradan üç cilt halindeki özeti ele geçti. Arabça dil uzmanı olduğu kadar Kur'an tefsiri, hadis ve fıkıh (İslâm hukuku) alanında da alimdi. Yemen'de kadılık yaparken seksen
yaşlarında ölmüştür (Hic. 816, Mi. 1413) el-minnetü lillah السنة الله : teşekkür borcumuz Allah'a (c.c.) aittir" mânasına gelen söz
El-Muhtar المُختار : Allah (c.c.) tarafından seçilmiş" mânasında Hz. Muhammed'in (a.s.m.) bir ismi
el-Müsned المسند : "Sahih" yani güvenilir altı
önemli hadis kitabından biri. Yazarı İbn-i Mâce'dir. Künyesi Ebû Abdullah Muhammed bin Yezid İbn-i Mâce'dir. Kazvin'de doğdu (Hic. 209; Mi. 824) Kazvin İran'ın kuzey böl-gesinde, bugünkü başkent Tahran'ın kuzey-batısında yer alan bir şehirdir. İbn-i Mâce'nin yaşadığı dönemde önemli bir ilim ve kültür merkezi idi. Burada ünlü başka ilim adamları yetişti. Bunlar çoğunlukla Kazvin'li mânasın-da "Kazvinî" takma adı ile anılırlar
"Müsned" hadis terimi olarak içindeki metin-ler senetleri, yani sahabeden başlayarak ya-zarın kendisine kadar hadisi iletenlerin isim-lerinin sıra ile sayılarak yazıldığı hadis kitabı demektir. Doksana yakın "müsned" olan ha-dis kitabı vardır. O'nun için kimin müsnedi olduğu yazarının adı ile belirtilir. Eğer yaza-rının adı belirtilmeden söylenirse, dört sünni (Hz. Peygamber'in (a.s.m.) sünnetine bağlı) mezhepten biri olan Hanbelî mezhebinin ku-rucusu Ahmed ibn-i Hanbel'in Müsned kitabı kastedilmiş olur. En önemli altı sahih (güve-nilir, doğru) hadis kitabından birinin yazarı olan İbn-i Mâce Hicrî 273'de (Mi. 886) ölmüş-tür (r.a.). (bak. ehl-i kütüb-ü sahiha)
el-Müstedrek المستدرك : tanınmış ve kabul gör-müş önemli bir hadis kitabı. Yazarı Muham-med bin Abdullah Hâkim en-Nişaburidir. (Hicri 321-405; Mi. 933-1014). Hâkim en-Ni-şaburi zamanının büyük hadis âlimlerinden-
Kuzey-batısında yer alan bir şehirdir. İbn-i Mâce'nin gesinde, yaşadığı dönemde önemli bir ilim ve kültür merkezi idi. Burada ünlü başka ilim adamları yetişti. Bunlar çoğunlukla Kazvin'li mânasın-da "Kazvinî" takma adı ile anılırlar
YanıtlaSil"Müsned" hadis terimi olarak içindeki metin-ler senetleri, yani sahabeden başlayarak ya-zarın kendisine kadar hadisi iletenlerin isim-lerinin sıra ile sayılarak yazıldığı hadis kitabı demektir. Doksana yakın "müsned" olan ha-dis kitabı vardır. O'nun için kimin müsnedi olduğu yazarının adı ile belirtilir. Eğer yaza-rının adı belirtilmeden söylenirse, dört sünnî (Hz. Peygamber'in (a.s.m.) sünnetine bağlı) mezhepten biri olan Hanbelî mezhebinin ku-rucusu Ahmed ibn-i Hanbel'in Müsned kitabı kastedilmiş olur. En önemli altı sahih (güve-nilir, doğru) hadis kitabından birinin yazarı olan İbn-i Mâce Hicrî 273'de (Mi. 886) ölmüş-tür (r.a.). (bak. ehl-i kütüb-ü sahiha)
el-Müstedrek المستدرك : tanınmış ve kabul gör-
müş önemli bir hadis kitabı. Yazarı Muham-med bin Abdullah Hâkim en-Nişaburîdir. (Hicrî 321-405; Mi. 933-1014). Hâkim en-Ni-şaburî zamanının büyük hadis âlimlerinden-di. Aynı zamanda Şafiî fıkıh âlimlerinden-di. el-Müstedrek'i iki sahih hadis kitabını (Buharî ve Müslim) esas alarak yazmıştır:
221
YanıtlaSilelektirik-i muzi
"el-Müstedrek ale-s Sahihayn". Tarih-i Ule ma-i Nişabur (Nişabur ilim adamları tarihi), Fazail-ül İmam-üş Şafii (İmam-i Şafif'nin Fa ziletleri (üstün vasıfları), Marifet al Ulami-1 Hadis (Hadis ilimleri hakkında bilgiler), Ki-tab-ül ilel, onun yazdığı eserlerden bazıları dır. Nişabur kadılığı (hakimliği) yaptığı için el-Hâkim lâkabı (takma adı) ile tanınmıştır. Nişabur (veya Nişapur) İran'ın kuzey doğu sunda Horasan bölgesinde bir şehirdir. Mi. X. ve XI. yy. da önemli bir konuma sahipti. Sa-manoğulları Devleti zamanında (IX. - X. yy.) Horasan bölgesinin merkezi olmuştur. Büyük Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey bu şehri başkent yapmıştı (Mi. 1037). O dönemlerde Nişabur aynı zamanda bir kültür ve ilim şehri idi. Mo-ğollar burayı alınca şehri yağmaladılar, yakıp yıktılar (Mi. 1221). Ondan sonra şehir artık eski durumuna kavuşamadı
E
ela ألا : )Arapçada) "öyle değil mi?" sorusu
elbab الباب : akıllar (zevi'l-elbab: akıl sahipleri(
Elaziz العزيز : Elazığ, Doğu Anadolu Bölgesin-de, Keban Baraj Gölü'nün güneyinde bir ili-miz. (bu şehir başlangıçta küçük bir yerleşim yeri iken Mezre (Mezraa) adı ile biliniyordu. 19. yy. da Harput'ta bulunan idare merkezi-nin buraya taşınması, askeri kışla ve hükü-met dairelerinin inşasiyle önem kazanmaya başladı. Padişah Abdülaziz zamanında bura-ya Mamuret-ül Aziz adı verildi (1862). Sonra bu isim kısaltılarak Elaziz olmuştur. Cumhu-riyet devrinde, 10 aralık 1937 de bu ad Elazığ olarak değiştirilmiştir.)
elbet البت : süphesiz, herhalde, kesinlikle
elbet (elbette(البت : süphesiz kesinlikle, mu-hakkak
elbise البسه : giyecekler, giyecek, giyim
elbise-i fahire البسة فخره : gösterişli elbise, övünç veren elbise
eli 1 : الجي peygamber, rasul, nebi 2.sefir, bir devleti başka bir devlette temsil etmek üze-re gönderilen kimse 3.bir anlaşma sağlamak üzere birinin yanına gönderilen kimse
elektrik 11: الكتريقk, ısı, hareket gibi başka enerji ceşitlerine dönüştürülebilen bir enerji türü
elektirik-i hakaik-i İslamiyet الكتريق حقائق إسلاميت
: İslamiyetteki hakikatler elektiriği, İslamiye-
tin elektirik gibi aydınlatıcı olan hakikatleri
elbise ألبسه : giyecekler, giyecek, giyim
YanıtlaSilelbise-i fahire ألبسه فخره : gösterişli elbise, övünç veren elbise
elçi 1 : الجى.peygamber, rasul, nebi 2.sefir, bir devleti başka bir devlette temsil etmek üze-re gönderilen kimse 3.bir anlaşma sağlamak üzere birinin yanına gönderilen kimse
elektrik 15111 : ألكتريق hareket gibi başka enerji ceşitlerine dönüştürülebilen bir enerji türü
elektirik-i hakaik-i İslamiyet ألكتريق حقائق إسلاميت : İslamiyetteki hakikatler elektiriği, İslamiye-tin elektirik gibi aydınlatıcı olan hakikatleri
elektirik-i muzألكتريق مضئ آ : ziya (ışık) verici
692
YanıtlaSilHADIS-I ŞERİFLER
YİRMİBİRİNCİ DERS
CENAZE VE ONU TEŞYİ
TEŞYİ: Cenazeyi hazırlayıp, ebedî âleminə uğurlamak manâsınadır..
1) Allah-ü Taâlâ şöyle buyurdu:
«Onlardan birine ölüm geldiği zaman der ki:
Rabbım, beni geri gönder de, bıraktığın iyi ameli yapayım.. Hayır, bu bir sözdür; o da diyenidir.. Önlerinde bir BERZAH vardır; taa dirilecekleri güne kadar..>>>>
BERZAH: Man'i, engel ve uçurum, manalarındadır. Yani: Bu engel ve uçurumları aşıp, dünyaya nasıl varabilir?.. konuşması boşunadır.
MUMINUN sûresinin 99. âyetidir.
2) Ve şöyle buyurdu:
<>»
Elbette ondan gelmişiz, ona döneceğiz.. MÜMINUN suresinin 115. âyetidir.
وروى مسلم عن عوف بن مالك رضى الله عنه قال صلى رسول صلى الله عليه
وسلم عَلَى جَنَازَةٍ (1) فَحَفَظْتُ مِنْ دُعَائِهِ وَهُوَ يَقُولُ : ( اللَّهُمَّ اغْفِرْ لَهُ، وَارْحَمْهُ، وَعَافِهِ ، وَاعْفُ عَنْهُ ، وَأَكْرِمْ نُزُلَهُ ، وَوَسُعْ مَدْخَلَهُ وَاغْسِلْهُ بِالمَاءِ وَالتَّلْجِ وَالْبَرَدِ ، وَنَقَه من الخطايا كما نقيت النَّوْبَ الأَبْيَضَ مِنَ الدَّنَسِ، وَأَبْدِلْهُ دَاراً خَيرًا مِنْ دَارِهِ ، وَأَهْلاً خَيْرًا مِنْ أَهْلِهِ ، وَزَوْجًا خَيْرًا مِنْ زَوْجِهِ ، وَأَدْخِلْهُ الْجَنَّةَ ، وَأَعِذْهُ مِنْ عَذَابِ الْقَبْرِ وَمِنْ عَذَابِ النَّارِ ) .
(1) قال الإمام النووى فى كيفية صلاة الجنازة يكبر أربع تكبيرات يتعوذ بعد الأولى ثم يقرأ فاتحة الكتاب ، ثم يكبر الثانية ، ثم يصلى على النبي صلى الله عليه وسلم
فيقول : اللهم صل على محمد وعلى آل محمد . والأفضل أن يتممها بقوله : كما صليت على إبراهيم إلى قوله حميد مجيد . ثم يكبر الثالثة ويدعو الميت وللمسلمين ثم يكبر الرابعة ويدعو ومن أحسنه اللهم لا تحرمنا أجره ، ولا تفتنا بعده ، واغفر لناوله. و روی مسلم عن ابن عباس رضی الله عنها قال سمعت رسول الله صلى الله عليه وسلم يقول : ما من رجل مسلم يموت فيقوم على جنازته أربعون رجلا لا يشركون بالله شيئا إلا شفعهم الله فيه.
۳
VE VAAZ ÖRNEKLERİ
YanıtlaSil693
3) AVF b. MALİK'den r.a. naklen MÜSLİM rivayet ediyor:
Resûlüllah S.A. bir cenaze namazı kıldırdı; duasını ezberle. dim; şöyle okudu:
«Allahım, onu bağışla.. Ona merhamet et.. Ona afiyet ver.. Onu affet.. NÜZÜL'ünü kerenı eyle.. Giriş yerini genişlet.. Su, kar ve buzla onu yıka.. Ve onu bütün hatalardan yana temizle; tıpkı bir elbiseyi kirden yana temizlediğin gibi..
Ona, kendi evinden hayırlı bir ev ver.. Ehlinden hayırlı bir chil ver.. Eşinden hayırlı bir eş ver.. Onu cennete koy.. Onu kabir aza-bından ve cehennem azabından koru..>>>
NÜZÜL: Gelen bir misafire ilk yapılan ikramdır. Cenaze İçin yapı-lan dualar çok çeşitlidir. Esasen dualar muayyen şekilde değil, içten gel-ğiği şekilde yapılmalıdır.
Tercümemize esas aldığımız bu eserin müellifi, bu Hadis-i Şerifin ya-zılı bulunduğu sayfanın dip notuna İmam-ı Nevevi'den naklen bir haşiye koymuştur..
O haşiyede, daha ziyade cenaze namazının, kendi kavline göre tari-fini yapmaktadır. Türkçe fıkıh kitaplarında bu husus daha geniş anla-tıldığı için biz burada o kısmın tercümesini yapmayacağız..
Sadece teberrüken zikrettiği bir Hadis-i Şerifin tercümesini alaca-ğız..
Müslim, İbn-i Abbas'tan r.a. naklen şöyle anlatıyor:
Resulullahın S.A. Şöyle buyurduğunu duydum:
MÜSLİM'in menkıbesi, 5. Hadis-i Şerifte..
* ** AVF b. MALIK: Tabiindendir. Buhari, Nesci ve Ibn-i Mace kendisin-den hadis rivayet etmişlerdir. Bu durum, onun itimada şayan bir zat oldu-ğuna delildir. Allah ondan razı olsun..
الدرس الثاني والعشرون فيما يستحب فعله عند المختصر والميت حين يموت
روی مسلم عن أبي سعيد الخدرى رضى الله عنه قال : قال رسول الله صلى الله عليه وسلم لَقْنُوا مَوْتَاكُمْ لا إله إلا الله .
۱
204
YanıtlaSilMECELLE-1 ΛΗΚΑΜ-Ι ADLİYYE
duğu gibi terziye kumaş verip de elbise diktirmek dahi amel üze-rine icare demektir.
MADDE 422 Ecir iki kısımdır:
Kism-i evvel ecir-i hâsdır ki yalnız müstecire işlemek üzere tu-tulan ecirdir; aylıklı hizmetkâr gibi.
Kısm-1 sânî ecir-i müşterektir ki müstecirden başkasına işleme-mek şartiyle mukayyet olmayan ecirdir.
Meselâ, hammal ve tellâl ve terzi ve saatçı ve kuyumcu ve is-kele kayıkçısı ve kira arabacısı ve karye çobanı hep ecîr-i müşte-rektir ki bir şahsa mahsus olmayıp herkes için işliyebilirler. Fakat bunlardan biri filân vakte kadar yalnız müstecire işlemek üzere is-ticar olundukda ol müddet zarfında ecîr-i hâs olur. Kezalik bir ham-mal yahut arabacı ya kayıkçı filân mahalle kadar başkasına işle-meyip müstecire mahsus olmak üzere isticar olundukda oraya va-rıncaya kadar ecîr-i hâs olur.
MADDE 423 Ecîr-i hâssın müsteciri bir şahıs olduğu gibi şahs-ı vâhid hükmünde olan müteaddit şahıslar dahi olabilir.
Binaenaleyh bir karye ahalisi kendilerine mahsus olmak üzere akd-i vahid ile bir çoban isticar ettiklerinde ol çoban ecîr-i hâs olur. Amma kendilerinden başkasının hayvanını dahi ra'y eylemesini tec-viz etikleri suretde ol çoban ecîr-i müşterek olur.
MADDE 424 Ecir-i müşterekin ücrete istihkakı amel iledir.
MADDE 425 Ecir-i hâssın ücrete istihkakı müddet-i icarede amel için hazır bulunmasiyledir. Yoksa bilfiil işlemesi şart değildir. Fa-kat amelden imtina edemez ve ederse ücrete müstehik olmaz.
MADDE 426 Akd-i icare ile menfaat-ı muayyeneye müstehik olan kimse aynen ol menfaatı ya mislini yahut madûnunu istifa edebilir. Amma mâfevkına tecavüz edemez.
Meselâ, demircilik işlemek üzere isticar olunan dükkânda müs-tecir mazaratta demirciliğe müsavi yahut ondan ehven bir san'atı icra edebilir. Ve bir kimse sâkin olmak üzere isticar eylediği hanede sakin olmayıp da eşya vaz edecek olsa caiz olur. Amma attarlık etmek üzere isticar eylediği dükkânda demircilik işleyemez.
MADDE 427 Her şey ki müsta'milinin ihtilafiyle muhtelif ola, anda takyid muteberdir.
Meselâ, bir kimsenin rükûbu için istikrâ olunan ata başkası irkâb olunamaz.
MADDE 428 Herşey ki müsta'milinin ihtilafiyle muhtelif olmaya, anda takyid lâğıdır.
KITABUL ICARAT
YanıtlaSil205
Mesela, bir kimsenin süknası için isticar olunan hanede bag-kası iskån olunabilir.
MADDE 429 Gerek kaabil-i taksim olsun ve gerek olmasın bir kimse hisse-i saviasını şerikine icar edebilir ise de ahara icar ede-mez. Fakat ba'd-cl-muhayee nöbetini icar edebilir.
MADDE 430 - Şuyu-u tari akd-i icareyi ifsad etmez, Mesela, bir kimse hanesini icar ettikten sonra msif hissesi bir müstahik tarafından zaptolunsa baki hisse-i şåyia hakkında icare baki kalır.
MADDE 431 İki şerik birlikte olarak mal-i müştereki şahs-ı aha-ra icar edebilirler.
MADDE 432 Bir şeyi iki kişiye icar etmek caizdir. Ve her biri ücretten kendi hissesine ait olan mikdarı verip yekdiğere kefil olma-dıkça birinin hissesi diğerden alınamaz.
BAB-I SANI
Akd-i icareye müteallik mesail beyanında olup dört fash havidir.
FASL-I EVVEL
Rükn-i icareye dair olan mesail beyanındadır.
MADDE 433 Bey' gibi icare dahi icab ve kabul ile mün'akid olur.
MADDE 434 Icarede icab ve kabul, icar ettim ve kiraya verdim ve isticar ettim ve kabul ettim gibi akd-i icare için müsta'mel olan sözlerdir.
MADDE 435 Icare dahi bey gibi mazi sigasiyle mün'akid olup müstakbel sigasiyle mün'akid olmaz.
Meselâ, biri icar edeceğim deyip diğeri isticar ettim yahut biri icar et deyip diğeri icar ettim dese iki suretde dahi icare mün'. akid olmaz.
MADDE 436 - Icare müşafehe ile olduğu gibi mükâtebe ile ve dil sizin işaret-i marûfesiyle dahi münakid olur.
MADDE 437 - Teâti tarikiyle dahi icare mün'akid olur. Nitekim, şifahen pazarlık olunmaksızın yolcu vapuruna ve is
İSLÂM TARİHİ MEDİNE DEVRİ XI
YanıtlaSil224
Bundan baska, Kur'ânın emirleri o kadar måkul ve mantikicar ki, insanlar, bunları dikkatla mutâlea edecek olurlarsa, onların temiz ve afif bir hayatı sağlayacağını anlarlar.» (120)
Kur'ân-ı Kerim'in Başlıca Özellikleri:
John Davenport da (Hz. Muhammed ve Kur'ân-ı Kerim) isimli eserinde Kur'ân-ı Kerim'den bahs ederken şöyle der:
«Müslümanlar, Kur'ân-ı Kerim'e âzami hürmet ve tevkiri göste. rirler. Tâhir olmazlarsa, kitaba el sürmezler.
Bunun için kitabın kapağına (Lâ yemessuhû illelmutahherûn) Aveti yazılır ve bu süretle kitaba tahåretsiz iken kimsenin yanlışlık-la el sürmemesini sağlarlar.
Müslümanlar, kitabı, kemâl-i hürmetle okurlar, onu öperler, sa-vaşa giderken ceplerinde taşırlar, silahlarına ondan Ayetler kazıt tırırlar, kitabı altınlar ve mücevherlerle süslerler, onun bir gayr-1 Mü'minin elinde bulunmamasını isterler.
İslam terbiyesinin kaynağı, bu kitab-ı mübîndir.
kik Çocuklar, her şeyden önce onu okumayı öğrenirler ve ezberlerler. Hayatın nûrunu bulmak için Müslümanlar, kitab-ı mübîn'i ted-
ve tetebbû ederler.
Câmiler vardır ki, orada Kur'ân-ı Kerim sürekli hatm olunur. On iki asırdanberi Kur'ân-ı Kerim'in sesi, milyonlarca Mü'minin
kalbinde ve ruhunda devamlı bir sûrette akisler uyandırmıştır.
Nice İslam Fakihleri vardır ki Kur'ân-ı Kerimi yetmiş bin kerre hatm etmişlerdir.
Kur'ân-ı Kerim, Allâha imanı, İlâhî irâdeye teslimiyeti, İlâhi emirlere itâatı, iyilik etmeyi, takvâlı, itidallı olmayı, içkiden sakın-mayı, hoş görür olmayı, din uğruna ölenlere bir hürmet-i mahsusa beslemeyi emr eder.
Ameli farzlara gelince, bunlar, İslâm dininin neşr ve tebliği, beş vakit namazın edası, ramazan ayında orucun tutulması, malın kırk ta birinin zekât olarak verilmesidir.
Fakat, Kur'anın emirleri dinî ve ahlâkî vazifelere munhasır de ğildir.
Gibbon der ki (Kur'ân, Atlas Okyanusu sahillerinden Ganja ka-dar yalnız İlâhivatın değil, medenî cezâî ahkâmın Mecelle-i Esasi sa-yılmakta, insanların bütün harekât ve ahvalini tanzim eden kanun-lar, Allâhın bozulmaz emirlerile teyid edilmiş bulunmaktadır.
(120) Ömer Rıza Kur'an Nedir? s. 97-137
İKİ BÜYÜK EMANET: KUR'AN-I KERİM VE SÜNNET
YanıtlaSilBaşka bir deyişle Kur'ân Müslümanların dinî, ictimâi, medenî, ticari, askeri, kazaî, cinaî, cezâî umumi kitabıdır. 225
Kur'ân, her şeyin, dinî vazifelerden günlük vazifelere, ruhun ne-cat ve felâhından bedenin sağlığına, umumun hukukundan ferdin hukukuna, insanın menfeatlarından cemiyetin menfeatlarına, ahlâ-kiyat sahasından cinâiyat sahasına, dünyevi hayatın ukubâtından
uhrevi hayatın ukubâtına kadar her şeyin nâzımıdır. Binnetice Kur'ân, Tevrattan ayrılmaktadır.
Kumb'un dediği gibi: Tevrat, bir İlâhiyat sistemini hâiz değil-
dir.
Tevrat, kıssalardan, vasıflardan, takva perverâne teheyyücler-den, birbirine mantıki bir bağla bağlı olmamakla beraber kuvvetli bir ahlaktan müteşekkildir.
Kur'ân, İncil gibi de, ancak sâliklerin dinî fikirlerini, ibadet ve amellerini düzenleyen bir düsturdan da ibâret değildir.
Belki, Kur'ân, siyasî bir sistemdir de.
Çünki, devletin her kanunu ona müsteniddir.
Hayat ve emvala aid olan her şey onun hükmü ile hall olunmak-tadır...)
Kur'ân-ı Kerim, tevhid akîdesinin en şerefli âbidesidir..
Kur'ân-ı Kerim, en sarih sûrette ezelî, ebedî olan, doğmayan, do-ğurmayan, şerîk ve nazîri olmayan, her şeyi yaratan, Rahman ve Ra-him olan, Kendisine bağlananları koruyan, kötülük yapıp pişman olanları afveden, Kıyamet gününün Sahibi olan, herkesi ameline gö-re muhakeme eden, iyilik yapanlara, Allah yolunda ölenlere ebedî seådet bahş eden, kötüleri cezalandıran Allah'ın varlığını öğretir.
Kur'ân, Meleklerin varlığını da, öğretmektedir.
Fakat, Meleklerin de, Peygamberlerin de, tapınılmağa müstahık olmadıklarını anlatır.
dır. Her insanı koruyan ve amellerini murâkaba eden iki Melek var-
Şeytanlar, insan nevinin düşmanıdırlar.
Müslümanlar, Cinlerin, varlığına da, inanırlar.
Kur'ân-ı Kerim'in açıkladığı bu akîdeler, ne kadar haksızca te-cavüze uğradıysa, Kur'ânın ahlâkî tâlimâtı da, aynı sûretle tecavüze uğramıştır.
Halbuki, Kur'ânın ahlakı, fısk-u fücuru ve her türlü aşırılığı, ri-yayı, pintiliği, kibirlenmeyi, iftirayı, kıskançlığı, dünyevi şeyler uğrun-da ihtirasla koşmayı, kınar..
Sadaka vermeyi, ana babayı sevmeyi, Allah'a şükranı, ahde ve-
İ. T. Medine Devri XI/F: 15
سوره بقره (۱۰۹)
YanıtlaSilاشارات الاعجار
(فی قلوبهو ) كلا منك (مرض) کلمه ی اوزرند تقدیمی اعلى جهاله مصری قاده اندر بری مرحمه باشقه عضو کرده دگل انجی قله کرده در دیگری او قلب ارده انجم منا فقدك قلبارى اولود. باشقر لون قلباری دکلدر بواللى حصرون تعریض صور تلہ اگلا شعار کی نوراعانك انسانك تون افعال و آثارینه صحت و استقامتي ويرمك، شانند ندر.
مرجع به مصدر در. و بینه آگلا شی ای که فساد قلبده در بر شینه اساسی، قلبی بو زوجه اولورسه، تفرعاتی تعمیر ايمك به فائده بی تشکیل ایمنی و بینه اخلا میاید که فطرتد نه حقیقت چیقار. فطرت، حقیقت اره فاد و خراب ایم، عارضی بر مرضدر. چونکه اشیاده اصل، محندر مرحمه ايه عارضيدر. بناء عليه اونار [ نفاق و فاديمن فطر يدر. اختياري او لما ديفندم موجب جزاد گلدر تا دبینه اعتذارده بولونا مازلی تنگیری، مجهولیتی افاده اید نه تنوین اینه، او مرض یک کنیز لی اولد يفندن، نه کوروغی و نه ده تداویسی ممکن او لما ديفنه اشار تدر.
بشنجی جمله بي تشكيل ايدن (فَزَادَهُمُ اللهُ مَرَضًا ) لك ما قبلیه وجه ارتباطی ایله اجزای آراسنده کی جهت انتظام کالنجر اوت، وقتا که منافقار، باید قاری عملدن بر مرض اولد يغي قنا عتيلم اجتناب ايتمديلر. بالعكس او عمل الريني استحسان ايدرك او مرضك فضا جه طلبنده بولوند یار جذاب هو ده طلباری اوزرینه او نارك مرحلرینی آرتیردی.
سوال ؟ ) (فَزَادَ ) ده كى (ف) ما قبلنك ما بعدين سبب اولد یعنی افاده ایدر حالبوكه بوراده مرضك وجودی، مرضك زیادہ سند سبب دیگلور.
الجواب ) وقتا که اونالي، مرض لريني تشخيص ايدوب تداویسی طلبنده بولو ناديالي. مان که اهما الله ده یوزند نه زیاده منی طلب انتشار در جذاب هو ده مؤمن ارك ظفر يله او نارك اميد لريني يأسه جوير مشدد. و مسلمانارك غلبه سيله او نارك خصومتهاريني حد و كينه قلب اتمشدر صوكره ده او نارن معروض قالد قاری او یأس و کندن طوغان قورقو، ضعفیت و ذلت امراض لاريني، او نارك قلب المدينه استيلا
ابتدير مطله مرض الريني زياده الشدير دي.
عارضی
YanıtlaSilAnzi: Sonradan olana dit
ایاز
Asar: Eserler
بِالْعَين
Bilakis: Aksine
بِنَاءٌ عَلَيْهُ
Bindenaleyh: Bunun üzerine
جِهَتِ اِنْتِظَامُ
Cihet-i intizâm: Diziliş
yönü
آخرا
Ecza: Parçalar
افعال
Eral: Fiiller
فسان
Fesad: Bozukluk
حضر
Hasr: Mahsús kılma
خُصُومَتْ
Husamet: Düşmanlık
اعتذار
İtizar: Özür beyan etme
اجتناب
İctinab: Çekinme, sakınma
اختيارى
İhtiyari: Tercih ederek
استحسان
İstihsan: Beğenme
استقامت
İstikamet: Dosdoğru olma
استيلاً
İstila: Kaplama, ele geçirme
ما بعد
Mabad: Sonraki
ماقبل
Makabl: Ondeki, geçmiş
مَصْدَرْ
Masdar: Kaynak
مجهوليت
Mechûliyet: Bilinmezlik
مُوجِبٍ جَزَا
Mucib-i ceza: Cezayı gerek-tiren
نفاق
Nifak: Münafıklık
تعريض
Tariz: Sözü dolaylı olarak dokundurma
تقديم
Takdim : One geçirme
تنكير
Tenkir: Bir ismi belirsiz kılma
يأس
Yeis: Ümidsizlik
kelamının kelimesi üzerine takdimi, iki cihetle hasrı ifade eder. Biri, maraz baska uzuvlarda değil, ancak kalblerdedir Diğeri, o kalbler de ancak münafıkların kalbleri olup, .
YanıtlaSilbaskaların kalbleri değildir. Bu iki hasırdan ta'riz suretiyle anlaşılır ki, nûr-u îmânın, insanın bütün ef al ve âsârına sıhhat ve istikameti vermek, såındandır.
Ve yine anlaşılır ki, fesâd kalbdedir. Bir şeyin esası, kalbi bozuk olursa, teferruâtını ta'mir etmek bir fâideyi teşkil etmez. Ve yine anlaşılır ki, fıtrattan hakikat çıkar. Fıtrat, hakikatlere merci bir masdardır. Fesâd ve haråb ise, arizi bir marazdır. Çünki eşyâda asıl, sıhhattir. Maraz ise ârızîdir. Binâenaleyh onlar, "Nifak ve fesâdımız fıtridir. İhtiyâri olmadığından múcib-i ceză değildir" diye i'tizárda bulunamazlar. Tenkiri, meçhûliyeti ifade eden tenvin ise, o maraz pek gizli olduğundan, ne görünmesi ve ne de tedavisi mümkün olmadığına işarettir.
Beşinci cümleyi teşkil eden قرادَهُمُ الله مَرَكاً nin makabliyle vech-i irtibatı ile eczásı arasındaki cihet-i intizama gelince: Evet, vaktâ ki münafıklar, yaptıkları amelden bir maraz olduğu kanâatiyle ictináb etmediler. Bil'akis o amellerini istihsân ederek o marazın fazlaca talebinde bulundular. Cenâb-ı Hakk da talebleri üzerine onların marazlarını artırdı.
Sual: قرار 'deki (3) makablinin maba'dine sebeb olduğunu ifade eder. Halbuki burada marazın vücûdu, marazın ziyâdesine sebeb değildir.
Elcevab: Vaktâ ki onlar, marazlarını teşhîs edip tedavisi talebinde bulunmadılar. Sanki ihmällik yüzünden ziyâdesini taleb etmişlerdir. Cenâb-ı Hakk da mü'minlerin zaferiyle onların ümidlerini ye'se çevirmiştir. Ve müslümanların galebesiyle onların husûmetlerini hased ve kine kalb etmiştir. Sonra da onların ma'růz kaldıkları o yeis ve kinden doğan korku, za'fiyet ve zillet emrâzlarını, onların kalblerine istîlå ettirmekle marazlarını ziyâdeleştirdi.
178
YanıtlaSilAKRABALIK İLİŞKİLERİ (SILA-İ RAHİM)
Denilir ki:
Üç şey vardır ki, bunlar cennetlik olan kimselerin huyudur ve sadece yüce ahlaklı kimselerde bulunur:
1. Kötülük edene iyilikte bulunmak.
2. Haksızlık yapanı affetmek.
3. Vermeyene verebilmek.
Dahhak b. Müzahim;
يَمْحُو اللَّهُ مَا يَشَاءُ وَيُثْبِتُ
"Allah dilediğini siler, dilediğini de sabit bırakır" mealindeki ayeti şöyle tefsir etmiştir:
"Ölümüne üç gün kalmış olan biri akrabasını ziyaret eder. Bu sebep-le Allah onun ömrünü otuz sene uzatır. Aynı şekilde ömründen otuz se-nesi olan bir kişi de akrabalarını ziyaret etmemesi sebebiyle Allah onun ömrünü üç güne indirir."3
Sevban Resulullah (sav) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
"Kaderi sadece dua değiştirebilir. Ömrü de ancak iyilik yapmak uza-tır. Bir kişi işlediği bir günah sebebiyle elde edeceği rızıktan mahrum kalır."+
İbn Ömer'in (ra) şöyle dediği rivayet edilmiştir:
"Bir kimse Allah'tan hakkıyla korkar ve akrabalarını ziyaret ederse ömrü uzar, malı çoğalır ve ailesi (çoluk çocuğu) kendisini sever."5
Fakih diyor ki:
Alimler ömrün uzamasının ne anlama geldiği konusunda ihtilafa düşmüşlerdir:
Bir kısım âlimlere göre, hadiste geçen bu ifade kendi anlamındadır: Yani, akrabalarını ziyaret eden kimsenin ömrü gerçekten uzar.
Bazı âlimler ise şöyle demişlerdir:
Bir kimse için takdir edilmiş olan yaşama süresi artmaz. Çünkü Allah (cc) şöyle buyurmuştur:
Ahmed b. Hanbel, Müsned, 6942
Ra'd 39
Daifu'l-Cami', 2/133
Ibn Mace, 90
Buhari, Edebü'l-Müfred, 58,59
TENBİHÜ'L GAFİLİN
YanıtlaSil179
إِذَا جَاءَ أَجَلُهُمْ فَلَا يَسْتَأْخِرُونَ سَاعَةً وَلَا يَسْتَقْدِمُونَ
"Ecelleri geldiği zaman ne bir an geri kalırlar ne de bir an ileri gidebilirler."
Dolayısıyla yukarıdaki hadiste geçen ömrün uzaması şöyle anlaşıl-malıdır:
Akrabalarını ziyaret eden bir kimseye öldükten sonra da sevap yazı-lır. Böylece ömrü uzamış gibi olur.
Said, Katâde'nin şöyle dediğini anlattı:
"Resulullah (sav) bize şunları hatırlatıp dedi ki:
Allah'tan korkun ve akrabalarınızı ziyaret edin. Böylece dünyada ka-lıcı bir iş yapmış, ahirette de sevap kazanmış olursunuz."2
Denilir ki:
Bir yakının bulunur da ona gidip gelmezsen ve yardım etmezsen ak-raba ile ilişkilerini kesmişsin demektir.
Allah'ın indirmiş olduğu suhuflardan birinde şu yazılıdır:
"Ey insanoğlu! Yardım etmek suretiyle akrabalarınla ilişki kur. Eğer yardım etmeye imkânın yoksa ya da cimri biri isen o takdirde onları zi-yaret ederek ilişkini sürdür."
Konuyla ilgili olarak Resulullah (sav) şöyle buyurdu:
"Bir selamla da olsa akrabalarınızla ilişki kurun."3
Meymun b. Mihran şöyle dedi:
Üç şey vardır ki, onlarda kâfir ve Müslüman farkı gözetilmez.
1. Söz verdiğinde muhatabının Müslüman ya da kâfır olduğuna bak-maksızın sözünü yerine getir.
2. Akraban varsa Müslüman veya kâfır olduğuna bakmaksızın iliş-kilerini sürdür.
3. Sana bir emanet bırakıldığında sahibinin Müslüman veya kâfır ol-ması fark etmez. Onu sahibine teslim et.
Kâbu'l- Ahbar şöyle dedi:
'Yunus, 49
Taberi, Tefsir, 4/227
Beyhaki, Şuabü'l-Iman, 7972
eeeexuos uәриәлә ә әзер 24
YanıtlaSilTARINTE BUGUN -1914-Almanya, Rusya'ya savaş ilan etti.
- 1914-Osmanlı Devleti, I. Dünya Savaşı'na girmek için
seferberlik ilân etti.
2007 - Bediüzzaman'ın
talebelerinden Muzaffer Arslan vefat etti.
2 CUMA
FRIDAY
AĞUSTOS
AUGUST
BIR AYET
Şüphesiz ki Allah
sabredenlerle beraberdir.
Bakara Suresi: 153
BİR HADİS En üstün zühd, kalbinin sana verilenle huzur bulmasıdır.
Taberanî
Esbap (sebepler) yalnız birer bahanedirler, birer perdedirler.
Sözler
HİCRI: 27 MUHARREM 1446 - RUMI: 20 TEMMUZ 1440
İmsak Güneş Öğle İkindi Akşam Yatsı
HIZIR: 89 - GÜN: 215 KALAN: 151 - GÜN. KIS.: 2 DK
İmsak
Güneş
Öğle
İkindi Akşam Yatsı
1913 - Edirne'nin Bulgar işgalinden kurtuluşu.
YanıtlaSil1961 - Kuzey Irak'tan 1500 Türkmen Türkiye'ye sığındı.
1975 - Risale-i Nur'un beraet kararında imzası bulunan Denizli Mahkemesi azası Hesna Şener'in vefatı.
TEMMUZ
22
SALI
27 1447
BİR AYET
Ey iman edenler! Sabrederek ve namaz kılarak Allah'tan yardım isteyin. Çünkü Allah, sabredenlerle beraberdir.
(Bakara: 153)
BİR HADİS
MUHARREM
Kim sabrederse, Allah ona dayanma gücü verir. Kimseye sabırdan daha hayırlı ve daha geniş bir ikram verilmemiştir.
Müslim.
RUMI: 9 TEMMUZ 1441
HIZIR: 78
Biz sabır ve şükür ve kazaya rıza ve kadere teslim ile mukabele ederek ta inayet-i İlâhiye imdadımıza gelinceye kadar, az zamanda ve az amelde pel çok sevap ve hayrat kazanmaya
çalışmalıyız. Şualar
İmsak
Güneş
Öğle
İkindi Akşam
Yatsı
İmsak
Günes
Öğle
İkindi
Aksam
Yatsı
140 Hadalredia Seyc
YanıtlaSilMusibete sabredenler
Enes (ra) rivayet ediyor
Allahü Teala şöyle buyuruyor: "Kullarımdan berbangi birine bedeniyle, çocuklarıyla veya ma kyla ilgili bir musibet verdiğimde bunu güzel bir sabırla karşılarsa Kıyamet Günü onun için bu mizan kurmaktan veya bir hesap defteri açтай tan haya ederim.
Hakim der
..
Allah'ın kitabına uyanlar
İbni Abbas (ra) rivayet ediyor:
Allah'ın Kitabına uyanı Allah'ın kitabı sap lıktan hidayete erdirir ve Kıyamet Gününde hesaptan korur.
Taberanî'nin Evsatn
***
Mizanda ağır gelen ameller
Ebu Ümame (ra) rivayet ediyor:
Şu beş şey ne güzel! Ne güzel! Bunlar mizu ne kadar da ağır gelirler: La ilahe ill Sübhanallah, Elhamdülillah, Allahü ekbe
Ahiret Hayatı/141
YanıtlaSilMishiman bir kişinin salih bir Evladı vefat etti-ğinde sabredip sevabını Allah'tan beklemesi.
***
Müsned, 4: 237; 5: 245.
Sübhanallah" demek mizanın sevap kefesi-min yarısını doldurur. "Elhamdülillah" demek ise tamamını doldurur. Tekbir getirmek gökle yer arasını doldurur. Oruç sabrın yarısıdır. Temizlik de imanın yarısıdır.
Tirmizi, Daavat: 86; Müsned, 5: 363, 365, 372.
Ebu Hüreyre'den (ra) rivayetle:
İki söz vardır ki söylenmesi kolay, mizanın sevap kefesinde ağır ve Rahman olan Allahca se-vimlidirler. Bu iki söz şunlardır: "Sübhanallahi ve bihamdihî. Sübhanallahil'-Azîm=Allah'a hamd ederek Onu her türlü noksan sıfattan teh-zih ederim. Büyük olan Allah her türlü noksan sıfattan mühezzehtir."
Buhari, İman: 19; Daavat: 66; Tevhid: 58.
Ebu'd-Derda (ra) rivayet ediyor:
Mizanın sevap kefesinde güzel ahlâktan daha ağır gelen birşey yoktur.
Tirmizi, Birr: 61; Ebu Davud, Edeb: 7.
BİR KERE OTURDUM!
YanıtlaSilBehlül, bir gün kardeşi Harun Reşid'in tahtına geçip oturmuştu. Birkaç dakika geçtikten sonra sarayın muhafızları onu tahttan indirdikleri gibi üstüne bir de dayak attılar. Behlül ağlamaya başladı. O anda Harun Reşid gelerek Behlül'ün neden ağladı-ğını sordu. Onun tahta çıkıp oturarak büyük ve affedilmez bir hata işlediğini, kendilerinin de onu tahttan indirip dövdüklerini söylediler. Bu duruma üzülen Harun Reşid;
"-Behlül böyle hatalardan dolayı dövülür mü?" deyip kardeşinin gönlünü aldı. Behlül Dânâ Hazretleri kardeşine;
"-Kardeşim ben, beni dövdüler diye ağlamıyorum. Ben birkaç dakika tahta çıkmakla bu kadar dayak yedim, yarın senin durumun ne olur, ne kadar dayak yiyeceksin diye düşünüyor ve onun için ağlıyorum." dedi.
Bu sözler Harun Reşid'in gözlerini yaşarttı;
"-O hâlde söyle, nasıl hareket edersem kurtulurum?" diye sordu.
Behlül Dânâ Hazretleri de şu nasihatte bulundu:
"-Adâletle hükmet, kimseyi incitme, millet senden memnun olup sana duâ etsinler. Ancak o zaman kurtulursun."
39
ÇARŞI AĞASI
YanıtlaSilBehlül Dânâ bir gün Harun Reşid'den bir vazife ister. Harun Reşid de ona der ki:
"-Çarşı-pazar ağalığını, yani denetimini sana veriyorum. Dolaş ve bana çarşı-pazar hakkında bir mâlûmat getir."
Behlül Dânâ hemen işe koyulur. İlk olarak bir fırına gider. Birkaç ekmek tartar. Hepsi normal ağırlığından noksan gelir. Fırıncıya dönüp;
"-Hayatından memnun musun, geçinebiliyor musun, çoluk-çocu-ğun ağız tadıyla yaşayıp gidiyor mu?" diye sorar.
Fırıncı ise bütün bu sorulara menfi olarak cevap verir. Yani hayatta memnun olduğu bir şey yoktur.
Behlül bir şey demeden o fırından, bir başka fırına geçer. Orada da birkaç ekmek tartar. Görür ki bütün ekmekler olması gereken ağırlığından daha fazla. Aynı sualleri bu fırının sahibine de sorar. Bütün sorulara müsbet cevap alır. Yani fırıncı gayet huzurludur.
Behlül, başka bir yere uğramadan doğru Harun Reşid'in huzûru-na çıkıp vazifesini yerine getirdiğini söyler. Harun Reşid der ki:
"-Behlül, daha yeni vazife verdik sana, ne çabuk bıktın?"
Behlül de şunu îzâh eder:
"-Efendim, çarşı-pazarın ağası zaten varmış. Benden önce ekmek-leri tartmış. Buna göre herkes zaten hesabını ödeyip durmakta. Çarşının başka bir ağaya ihtiyacı yok!.."
BEHLÜL DANA HAZRETLERİNDEN HİKMETLİ SÖZLER
YanıtlaSilEKŞİĞİ VAR!
Devrin birinde bir hükümdar, mu-azzam bir saray yaptırır. Bir Hak dostunu da sarayına da-vet edip her tarafını dolaştırır, temâşâ ettirir; sonra da sorar:
"-Efendim, sarayımı nasıl buldu-nuz? Beğendiniz mi?"
Allah dostu zât, hükümdarın beklemediği bir cevap verir:
"-Sarayın gerçekten şâşaalı, muhteşem bir bina olmuş. Her şey ne-redeyse mükemmel, fakat mühim bir eksiği var."
Nükteyi kavrayamayan hükümdar, şaşkınlıkla sorar:
"-Neymiş o eksik?"
Hak dostu, mânidar bir tebessümle cevap verir:
"-Her şeyi var fakat bekāsı yok!"
Behlül Dânâ Hazretleri de, bir gün Harun Reşid'in yaptırdığı ihti-şamlı bir sarayı görünce dayanamamış, onu îkaz mâhiyetinde sarayın duvarına şu veciz ve şiirî ifadeleri yazmıştı:
يَا هَارُونُ : رَفَعْتَ الطَّينَ وَوَضَعْتَ الدِّيْنَ ، رَفَعْتَ الْجِصَّ وَوَضَعْتَ النَّصَّ . إِنْ كَانَ مِنْ مَالِكَ فَقَدْ أَسْرَفْتَ إِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ الْمُسْرِفِينَ . وَإِنْ كَانَ مِنْ مَالِ غَيْرِكَ فَقَدْ ظَلَمْتَ إِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ الظَّالِمِينَ .
-Ey Harun! Çamuru yücelttin, fakat dîni alçalttın, ona hizmet et-medin; kireci yücelttin, fakat nassı yani Kur'ân ve Sünnet'i al-çalttın, onlara gereken değeri vermedin.
➤Eğer bu sarayı kendi malından yaptıysan israf ettin demektir, Al-lah ise israf edenleri sevmez.
Yok, beytülmalden alıp yaptıysan, o zaman da ümmete zulmet-tin demektir, Allah zulmedenleri de sevmez.
39
UNIMUZE HİDAYET REHBERLERİ
YanıtlaSilÜÇ SUAL
Behlül Dânâ Hazretleri, bir gün Harun Reşid'e sordu:
-Ey halife, sana üç suâlim var:
Yer üstünde en fazla olan,
Yer altında en fazla olan,
Gökyüzünde en fazla olan nedir?
Harun Reşid, bu suâli gayet basit bularak şu cevabı verdi:
-Yeryüzünde en çok olan canlılardır.
Yer altında en çok olan mevtâlardır.
Gökyüzünde en çok olan da kanatlılardır; kelebekler, kuşlar, vesâiredir.
Behlül Dânâ ise Harun Reşid'e mânidar bir şekilde bakarak şu mukabelede bulundu:
"-Hayır ey halife, sen işin zâhirî tarafını söyledin. Hakikatini söy-lemedin.
Gerçek şu ki:
Yeryüzünde en çok mevcut olan şey; tamahlardır, hırslardır, kıs-kançlıklardır, bitmek-tükenmek bilmeyen nefsânî arzulardır.
Yer altında en çok mevcut olan şey de; <«eyvah, vah vah» ile << keşke >>lerdir.
Gökyüzünde en çok mevcut olan ise Arş-ı âlâ'ya yükselen sâlih amellerdir.
)Kur'ân-ı Kerîm'in pek çok âyetinde "يَا لَيْتَ / Ah keşke!" ifadeleri var-dır. Cenâb-ı Hak bu ifadelerle, insanın âhiretteki pişmanlıklarını haber vererek, bizleri şimdiden îkaz buyurmaktadır.)
394
BEHLÜL DANA HAZRETLERİ'NDEN HİKMETLİ SÖZLER
YanıtlaSilBehlül Dânâ Hazretleri, Harun Reşid'in sütkardeşi idi. Hakikatleri hayret verici bir şekilde ifade eden meczup bir zât idi. Halife ile aralarında çok nükteli hâdiseler yaşanmıştır.
Kişisel Gelişim
YanıtlaSil▲Turgay ŞİRİN
Neden Hızlı ve Verimli Okuyamıyorsunuz?
Sebebi Aşağıdakilerden Birkaçı Olabilir mi Acaba?
turgaysirini@yahon.com
1.
Göz tembelliği (Göz kaslarının yeterince gelişmemiş
3. Konsantre olamamak.
olması) 2. Okurken İçten seslendirerek adeta konuşur gibi
okumak
4. Kelimeleri sesli okumak
5. Kelimeleri tek tek okumak.
6. Okuma planı yapmamak.
7. Okuma mesafesinin ve oturma pozisyonunun uygunsuz
oluşu
8. Ne okuyacağını belirlemeden okumak.
9. Okuma mekanının uygun olmayışı
10. Geri dönüşler yaparak okumak ve ayrıntılara takılarak
okumak.
11. Bügi ve kültür düzeyi, kelime dağarcığı eksikliği. 12. Hızlı okursam anlayamam inancı.
sevememek.
13. Okunan materyalden kaynaklanan sorunlar.
14. Yanlış yönlendirme ve alışkanlıklardan dolayı okumayı
Eğer Yukarıdaki Problemlerden Sizde Mevcutsa Şu Hususlara Dikkat Etmenizde Fayda Var!
1. Okurken önce niçin okuduğunuzu düşünün ve bir amaç
belirleyin.
2. Ana düşünceyl yakalamak İçin okuyun.
3. Her metni aynı şekilde okumaya çalışma gafletinden kurtulun. Nitekim gazeteyle bilimsel bir metin aynı şekil ve hizda okunmaz
4. Yüksek sesle okumaktan, dudak kıpırdatmaktan, içten seslendirmekten ve minitılardan, okurken geri dönüşler
yapmaktan, ayrıntılarla uğraşmaktan vazgeçin.
5. Dikkatinizi yoğunlaştırarak okuyun.
6. Okuma ortamınızı muhakkak okumaya elverişli hale getirin. Aşırı sesli ve ışıklı ortamlarda okumak verimi azaltacaktır.
Bu nedenle kendi alışkanlıklarımıza göre odamızı okumaya en uygun hale getirmek yerinde olacaktır.
7. Okuma İşlemi beyin ve gözle yapılmalıdır. Asla ses, dudak, boğaz veya kafanın da satır boyunca hareketiyle değil. Eğitimsiz bir göz satırlar üzerinde gezinir durur. Sıçramalar ve duraklamalarda fazla vakit kaybeder.
İçin okuyorsanız başka)
8. Yatarak veya uzanarak okumaya çalışmayın. (Uyumak
9. Kitapla olan okuma mesafesini İyi ayarlayın. Aksi takdirde gözlerimiz çabuk bozulacaktır. İdeal okuma mesafesi 20 cm' dir.
18 ALTINOLUK ARALIK 2003
10. Kitap okurken duruşumuz
önemlidir. Zira kötü bir duruşa
uyduracaktır. Antalya sahillerinde tatil yapıyor gibi uzanır veya parende atıyor gibi ayaklarımızı
havaya dikerek kitap okumaya çalışıyorsak kısa süre sonra uyumaya başlayabiliriz. Veya
sahipsek ruhi durumumuz da bedenimizin duruşuna ayak kitap okumayı bırakıp tatil hayalleri kuruyor bulabiliriz kendimizi.
11. Okuyacağınız metinle
000000003 yazının üslubunu ve türünü
ilgili beynimizi hazırlamadan,
belirlemeden, başta duruşunuz olmak üzere beden dilinizi de uygun bir hale getirmeden, okuma planınız
belirlemeden verimli bir okuma yapmış olmazsınız.
12. Yazıya başlamadan önce plan yapmak, bizi bütün satırla
tek tek okuma derdinden kurtaracağı gibi aradığımız konuy belirleyeceğimiz paragraflarda taradıktan sonra, dikkatlice okumak için geri dönüp okumak şansına da sahip olabiliriz
13 Okuduğumuzu bir kerede anladığımız konusunda kendimize güvenmemiz şarttır. Bu İnancımızı güçlendirmek le başlangıçta altını çizerek okuma yapabiliriz.
14. Kötü okuyucu okuduğundan emin olmak İçin geri dönüşler yaparak okuyan okuyucudur.
15. Kelimeleri tek tek okumaya çalışmaktan ve yavaş okumasam anlayamam inancından vazgeçin.
16. Bütün çözümler bizim İrademizle bağlantılıdır. Öncel sorunun çözümüne karar vermek en büyük adımdır.
17. Dişlerimiz arasına kalem koyarak, ciklet çiğneyera kelime hazinemizi geliştirirken kelimelerin şekillerini de beynin
engelleyebiliriz. kodlayarak dudak kıpırdatmayı ve içten seslendirmeyi
18. Kitabın kağıdının kalitesizliği, gözü yorması, yazıl puntosunun küçük oluşu gibi okunan materyalden kaynakla
sorunlar İçin yapılacak çok fazla bir şey yoktur. Fakat yin çok yakın okumamak, okumadan önce amacımızı belirlem ve bu doğrultuda aradığımız konunun olabileceği paragra cümleleri belirledikten sonra belirlediğimiz bu yerleri oku İşimizi kolaylaştıracaktır.
geniş bilgiye sahip olun.
19. En yakın zamanda Hızlı Okuma Teknikleriyle ilgill
Kıyamet yaklaştığında; taylasan giyilmesi çoğalır, ticaret artar, mal çoğalır, mal sahibine malı için tazim edilir, fuhuş yayılır, çocuklar amir durumuna gelir, kadınların sayısı artar, Sultan zulüm eder, eksik ölçü ve tartı yapılır, bir adamın köpek yavrusunu yetiştirmesi, kendi çocuğunu yetiştirmekten kendisine daha cazip gelir, büyüğe hürmet, küçüğe de merhamet edilmez ve gayri meşru çocuklar çoğalır, hatta yol ortasında adam kadınla yakınlaşır. İnsanlar, kalbleri kurt olduğu halde koyun postuna bürünürler, o zaman da insanların en iyi görüneni "müdahim" (kötülükleri gördüğü halde karışmayıp, kendi işine bakan) olanıdır.
YanıtlaSilRavi: Hz. Ebû Zerr (r.a.)
Sayfa: 33 / No: 7
Ramuz El-Ehadis
YanıtlaSilSayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
33 1 Sizden birisi eli ile, arada hiçbir hicab, bir perde olmadan fercine dokunursa abdest ona vacib olur. Bu takdirde abdest alsın. (Bu husus şafilere göredir. Hanefilerde abdest bozulmuyor.) Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
33 2 Sizden biri iftar edeceği zaman hurma ile iftar etsin, zira o berekettir. Şayet hurma bulamazsa su ile iftar etsin, çünkü o tertemizdir. Hz. Selman (r.a.)
33 3 Çocuklarınız vazıh konuşmaya başladığı zaman onlara: "Lâ ilâhe İllallah"ı öğretin. Sonra vefat etseler de merak etmeyin. Okumaya başladıklarında ise onlara namazla emredin. Hz. İbni Amr (r.a.)
33 4 Bir adam iflas ettiği zaman, kendisine bir malı veresiye olarak satmış olan kimse, o malı aynı ile bulursa, bu mala diğer alacaklılardan daha ziyade hak sahibidir. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
33 5 Siyah bayraklar gelip de karşınıza çıktığında, Farslılara ikramda bulunun. Zira devletiniz onlarla beraberdir. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
33 6 Zaman (kıyamet) yaklaştığında müslüman kimsenin rüyası hemen hemen yalan çıkmayacaktır. Rüyası en sadık olan da sözü en doğru olandır. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
33 7 Kıyamet yaklaştığında; taylasan giyilmesi çoğalır, ticaret artar, mal çoğalır, mal sahibine malı için tazim edilir, fuhuş yayılır, çocuklar amir durumuna gelir, kadınların sayısı artar, Sultan zulüm eder, eksik ölçü ve tartı yapılır, bir adamın köpek yavrusunu yetiştirmesi, kendi çocuğunu yetiştirmekten kendisine daha cazip gelir, büyüğe hürmet, küçüğe de merhamet edilmez ve gayri meşru çocuklar çoğalır, hatta yol ortasında adam kadınla yakınlaşır. İnsanlar, kalbleri kurt olduğu halde koyun postuna bürünürler, o zaman da insanların en iyi görüneni "müdahim" (kötülükleri gördüğü halde karışmayıp, kendi işine bakan) olanıdır. Hz. Ebû Zerr (r.a.)
33 8 Kıyamet yaklaştığında, müslümanın rüyası hemen hemen yalan çıkmaz. Rüyası en sadık olan da sözü en doğru olandır. Müslümanın rüyası Nübüvvetin kırkbeş cüz'ünden biridir. Rüya üçtür: Salih rüya ki, Bu Allah'dan bir müjdedir. Hüzün veren rüya ki, bu da şeytandandır. Ve bir de kişinin kendi nefsinin ilka ettiği rüyadır. Biriniz hoşuna gitmeyen bir rüya gördüğünde kalksın ve (sol tarafına) tükürsün. Ve onu başkalarına anlatmasın. Rüyada bağlı olmaktan sevin. Zira rüyada bağ, dinde sebattır. Lakin boynundaki demir bağdan hoşlanma. (Zira bu ağır yüke delalet eder.) Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
33 9 Kıyamet yaklaştığında zamanın akışı hızlanır. Böylece sene ay gibi, ay Cuma (hafta) gibi olur. Cuma'dan Cuma'ya olan vakit de kuru bir hurma dalının yaprakları ile birlikte ateşte yanması gibi kısa olur. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
33 10 Sizden birisi eşine yaklaştığında inzal vaki olmaz ise veya acizlik durumu olursa, sadece abdest alması yeterlidir. (Sonradan bu hadisi şerifin hükmü başka bir hadisi şerifle nesh edilmiştir) Sahabeden bir zattan
33 11 Sizden birisi bir kardeşine bir şeyi ödünç verdiğinde, o kardeşi bir tabak hediye gönderirse, kabul etmesin, yahud bir hayvana bindirirse binmesin. Ancak bundan önce aralarında böyle işler cereyan ediyordu ise o zaman müstesna. Hz. Enes (r.a.)
33 12 Bir kulun cildi, Allah'dan haşyeti dolayısı ile, ürperir ve tüyleri diken diken olursa, o kulun hataları kurumuş ağaç yapraklarının dökülmesi gibi, üzerinden dökülür. Hz. Abbas (r.a.)
33 13 İnsan yemesini azalttığı zaman içi nur dolar. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
Çıplak Kadın Terörü
YanıtlaSilB IR vakitler medeniyetin başkenti Is-tanbul, şimdi ise sanki bir açık hava striptiz sahnesine dönen bu şehirde, erkek olmak artık düpedüz işkencel Kadınların "özgür-furyası, koca koca adamları, taze delikanlıları, hatta 16'lık oğlanları diken üstünde gezdiri-yor, hayırlı olsun efendim!
Erdal ŞİMŞEK
lük" diye kakala-erdalsimsek.tr@gmail.comdığı bu çıplaklık
Kadıköy'ün göbeğinde, iş koştur-macasında, bir Nane çayı içeyim de-dim, oturdum kafeye. Karşı masada iki hanımefendi, sanki banyodan fırla-mış, havluyu kapıda unutmuş, öylece arz-ı endam ediyor. Sağa bakıyorum, şort mu, yoksa iç çamaşırı mı, karar veremedim. Sola dönüyorum, aynı kepazelik! Sandalyeyi hafif kıpırdat-sam, bir başkası, "Bu sütyen mi, yok-sa modern sanat faciası mı?" dedirte-cek cinsten.
İstanbul'un caddeleri Amsterdam'ın "Red Light House"larına (kırmızı ışıklı sokağına) on çeker! Bağcılar'dan Ba-kırköy'e, Beşiktaş'tan Mecidiyeköy'e, Levent'ten Halaskârgazi'ye, her yer bir "çıplaklık panayırı"! Hani "Batı özentisi" diye yırtınıyorlar ya, yemin-le, Batı'da böyle rezillik görmediml Paris'te, Amstoul
özentisi" diye yırtınıyorlar ya, yemin-le, Batı'da böyle rezillik görmedim! Paris'te, Amsterdam'da, Kuzey Avru-pa'nın birçok başkentinde yaşadım; en "uçuk sokaklarında bile, zengin-der bizim buranın orta hålli esnaf gibi giyinip çıkıyor,
YanıtlaSilYa bizde? Şort dedikleri, apış ara-sında kayboluyor, arkadaş! Sutyen var mı, yok mu, o bile muamma.
Hey gidi Paris, hey gidi Amster-dam! Ah ulan Rio de Jenario! Sizin en çılgın sokaklarınızda bile böyle bir "özgürlük" şovu görmedik. Bizimkiler öyle bir özgürleşti ki, Batı'nın en libe-ral semtleri bile muhafazakâr kaldı yanlarında. Bravo vallahi!
Metrobüste, Marmaray'da, Tram-vayda, Metroda... Karşıda bir hanım-efendi(!), bacaklar meydan muhare-besi gibi yayılmış, "ped"i gözüküyor, midem allak bullak! Senin özgürlü-ğün, benim midemi bulandırma hak-kını mı veriyor, sayın kevaşe hanım? Erkek olarak, bırak dindarlığı, iki damla testosteronu olan bir insan bile sokağa çıkmaya korkar vallahi! Bakı-şın kaysa, "Sapık!" diye linç sırasına koyarlar. Peki, bu "cinsel terör" ne? Kadınların özgürlük diye sunduğu bu kepazelik, bizim özgürlüğümüzü ça-lıp çırpıyor! 16'lık oğlan bu sokaklar-da aklını nasıl korusun? Kız evladını bu manzaradan nasıl saklayacaksın?
Bir erkek mayo ile sokağa çıksa, anında karakola! Ama hanımefendiler öyle mi? Onlara her şey serbest! No de olsay
anında karakola! Ama hanımefendiler öyle mi? Onlara her şey serbest! Ne de olsa "çağdaşlık" bu! Bir karış ku-maşı bile fazla bulan bir anlayış... Al-lah için söyleyin: Bu mu medeniyet?
YanıtlaSilBağcılar'dan Bakırköy'e, Levent'ten Mecidiyeköy'e, Beşiktaş'tan Bostan-cı'ya... Her yer aynı “özgürlük" sergi-si! Gözünüzü nereye çevirseniz, bir "modern" manzara! Çocuklarımıza ne anlatacağız? "Bak yavrum, bu mo-dern Türkiye!" mi diyeceğiz?
Vallahi artık sokağa çıkmak için GPS lazım! "Şu sokağa girme - tehli-keli bölge! Bu caddeden uzak dur -görsel bombardıman var! Metroya binme - gözlerini nereye dikeceksin şaşırırsın!"
Sevgili devlet yetkilileri ve TBMM! Bu "özgürlük" furyasına bir el atma-yacak mısınız? Yoksa yakında biz er-keklere göz bandı mı dağıtacaksınız? Ya da belki rehber köpek? Ne de olsa görme özürlü sayılırız artık bu sokak-larda!
Netice-i kelam: İstanbul'da erkek olmak, artık bir aksiyon filmi senaryo-su gibi! Her an tetikte, her an alarma hazır... Tek suçumuz gözlerimizin açık olması! Ne günlere kaldık, ey ahali!
Not: Bu yazıdaki hiçbir kelime, İs-tanbul sokaklarındaki "özgürlük" şo-vunun tam karşılığını veremez. Geri kalan kısmını siz düşünün...
YanıtlaSilSayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
169 1 Haberiniz olsun ki dünya hazır bir meta olup, ondan iyi de, kötü de yer. Yine biliniz ki hesap günü gelecektir ve haktır. Orada her şeye kadir olan bir melik hükmedecektir. Biliniz ki, hayrın hepsi, bütün kısımlarıyla Cennettedir. Yine biliniz ki, şer de bütün parçalarıyla ateştedir. Gene haberiniz olsun ki, amellerinizi Allah'tan sakınır halde işleyin. Ve biliniz ki, sizler muhakkak surette amellerinizle karşılaşacaksınız. Her kim zerre miktarı hayır işlerse onu görecek ve her kim de zerre miktarı şer işlerse onu görecektir. Hz. Amr (r.a.)
169 2 Agah olunuz ki; insana dünyada yakın ve afiyetten daha hayırlı birşey verilmemiştir. Öyle ise Allah'dan o ikisini isteyin. Hz. Hasan (r.a.)
169 3 Agah olunuz ki; sarhoşluk veren her şey haramdır. Her uyuşturucu haramdır. Çoğu sarhoşluk veren şeyin azı da haramdır. Kalbi perdeleyen şey de haramdır. Hz. Enes (r.a.)
169 4 Haberiniz olsun ki, İslamın direği şiddetlere maruz kalacaktır. Denildi ki; "Öyle ise ya Resulallah biz ne yapalım?" Buyurdu ki; Hadislerimi Kitaba arzedin. Ona uygun olan Bendendir. Ve Ben onu söylemişimdir. Hz. Sevban (r.a.)
169 5 Neden dolayı güldüğümü sormayacak mısınız? Allahın, müslüman kulu hakkındaki kazası hoşuma gitti. Doğrusu Allah, müslüman kulu için her ne hüküm buyursa hayırdır. Allah'ın kazası, herkes için hayır değildir. Sadece müslim kul müstesna. Hz. Suheybe (r.a.)
169 6 Beni dinlemez misiniz? Rabbinize ibadet ediniz, beş vaktinizi kılınız. Ramazan ayını tutunuz. Mallarınızın zekatını eda ediniz. Emir sahiblerinize itaat ediniz. Böylece Rabbınızın Cennetine girersiniz. Hz. Ebû Ümâme (r.a.)
169 7 Meleklerin, Rabları huzurunda saf tuttukları gibi siz de saf tutmaz mısınız? Onlar birinci saffı tamamlarlar ve sıkı ve sağlam dururlar. Hz Cabir İbni Semure (r.a.)
169 8 Agah olunuz ki, Allah'ın ve meleklerin ve insanların hepsinin laneti şu kimselerin üzerine olsun ki, Beni hakkımdan bir şeyi nakzeder, Benim yakınlarımdan yüz çevirir, Benim velayetimi hafife alır, hayvanını kıbleden gayriye doğru keser, çocuğunu kabullenmez, efendisinden uzaklaşır, arazinin sınırını değiştirir. İslamda cinayet ihdas eder ve ihdas edeni barındırır, hayvana takarrüb eder, eli ile istimdana bulunur, alemlerden erkeklere yaklaşır, meşru evlilikten sakınır-ki Zekeriya (a.s) oğlu Yahya (a.s)'dan sonra "Hasur" yoktur. Bir erkek ki kendini kadına benzetir, bir kadın ki kendini erkeğe benzetir, bir kadına, sonra da onun kızın yakın olur, iki kız kardeşi bir arada nikahı altına alır- geçmişte olanlar müstesna- akar suyun yolunu tıkar, menzillerin gölgeliklerini kirletir, yollarımızda bize eza verir, kibrinden dolayı eteğini yerde sürükler, büyüklük taslıyarak yürür, çirkin sözler söyler, içki içer ve ayakkabılarını ters giyer. Hz. Bişr İbni Atiyye (r.a.)
YanıtlaSilSayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
293 1 Oğullarınızı ve kızlarınızı evlendirin. Kızları altın ve gümüşle süsleyin, ve elbiseleri güzel olsun. Ve kendilerine rağbet edilmesi içinde onlara güzel hediyelerle ihsanda bulunun. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
293 2 Zengini ziyaret eden, sâim ve kâim gibi sevab alır. Fakiri ziyaret eden kimes ise fisebilillah cihad sevabı alır. Ve bunun için atılan adımlar, Aziz ve Celil olan Allah yolundaki adımlara denk olur. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
293 3 Kur'an-ı Kerim'i seslerinizle ziynetlendiriniz. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
293 4 Bayram namazlarınızı tehlil, tekbir, tahmid ve takdislerle ziynetlendiriniz. Hz. Enes (r.a.)
293 5 Meclislerinizi Bana selat ve selam getirmekle ziynetlendiriniz. Zira Bana selavat getirmeniz kıyamette size nur olur. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
293 6 Rabbimden "Lahinlere" (Aptal, çoluk çocuk gibi aklı az olan) azab etmemesini diledim, kabul buyurdu. Hz. Enes (r.a.)
293 7 Rabbimden, müşrik çocuklarından ölenleri Benim için bağışlamasını diledim, kabul buyurdu ve Cennete soktu. Hz. Enes (r.a.)
293 8 Rabbimden, Benden sonra, ashabımın ihtilaf edecekleri meseleler hakkında sual ettim. Bana vahyetti ki: "Ya Muhammed (s.a.s.) Senin eshabın Benim yanımda gökteki yıldızlar gibidir. Bazısı diğerinden daha parlaktır. Kim ki, onlardan birisini (içtihadlarında )takip etse, o kimse Benim nazarımda hidayet üzerindedir." Hz. Ömer (r.a.)
293 9 Ya Ali, senin hakkında Allah'dan beş şey istedim. Birini kabul etmedi, dördünü verdi: Ümmetimin senin başında toplanmasını Allah'dan istedim, kabul etmedi. Senin hakkında Bana verdikleri ise şunlardır: Kıyamet gününde ilk olarak Ben ve yanımda sen kalkacağız. Önümde "Hamd" sancağını sen taşıyacaksın. Evvelkileri ve sonrakileri geçeceksin. Benden sonra mü'minlerin veliside sen olacaksın. Hz. Ali (r.a.)
293 10 Aziz ve Celil olan Allah'dan seni takdim etmesini (önce hilafete geçmeni) üç kere istedim, kabul etmedi. Ancak Ebu Bekir'i kabul etti. (Bu sözü Hz. Ali (r.a)'a buyurdu.) Hz Ali (r.a.)
AHLAK
YanıtlaSil"her iyilik bir sadakadır", "Müslüman, kardeşinin aynasıdır". "hayra yönelten, onu bizzat yapan gibidir", "insanlara karşı gu. ler yüzlü ve mutlu görünmek", "insanlar arasında sevilip sayıl mak", "ülfet kurmak", "büyüklere saygı", "küçüklere karşı mer hamet", "es ve çocuklara karşı şefkatli ve merhametli davran. mak", "hayvanlara merhametle muamele etmek", "hasta ziyare tinin fazileti", "inanmayanlara ziyarette bulunmak", "sır tut. mak", "hediye vermek ve kabul etmek", "misafire hizmet ve ik. ram", misafirlikte ev sahibini zora sokacak şekilde uzun süre kalmamak", "kişiyi en beğendiği isimle çağırmak", "müsafaha etmek", "selâm vermek", "bir meclise girildiğinde, oturuş hal. kası nerede bitiyorsa orada oturmak", "izinsiz iki kimse arasına girmemek."
Burada ancak küçük bir kısmını zikrettiğimiz edebe dair bu konu başlıklarının hemen hemen hayatın her alanını kapsadığı görülmektedir. Hadis kaynaklarında bu konuların her biriyle il-gili hadis veya hadisler bulunmaktadır. Bu da göstermektedir ki, muhaddislerin ahlâkla ilgili hadisleri tasnif etmek için kul-landıkları "edeb" kavramı, oldukça geniş kapsamlı olup hayatın her alanını kapsamaktadır. Şu halde ahlâk ve medení davranış, hayatın tamamına hakim olan davranışlar bütünü olmaktadır.
Bediüzzaman da "edep" kavramını hayatın tamamına hakim olan davranışlar olarak görmektedir. Zira "Sünnet-i Seniyye e-deptir, hiçbir meselesi yoktur ki, altında bir nur, bir edep bu-lunmasın" sözü ile o, Kur'an'ın hayata tatbiki olan sünnetin ö-zünü edep ve ahlakın oluşturduğunu vurgulamaktadır.
Dikkat edilirse burada Bediüzzaman, "Sünnet-i seniyyede e-deple ilgili pek çok değer vardır" dememiş doğrudan Sünnet'in tastamam ve bütünüyle edepten ibaret olduğunu ifade etmiş-tir. Bu ifade, Hz. Peygamber'in ahlâkı sorulduğunda Hz. Ai-şe'nin "Onun ahlâkı Kur'an'dır" mealindeki ifadesine benze-mektedir. Burada da Hz. Aişe "Onun ahlâkı Kur'an'a benzer" de-memiş doğrudan Kur'an'ın kendisi olduğunu bildirmiştir. Şüp-hesiz bu durum, her yönüyle ahlak-ı hamide sahibi olmayı, bü-tün azalarıyla ahlakı kuşanmayı gerektirir.
Öte yandan Bediüzzaman, Sünnet'teki edebe, "Sünnet-i se-niyyedeki edep, o Sâni-i Zülcelâlin hudutları içinde bir mahzı e-dep vaziyeti takınmaktır" diyerek açıklık getirmiştir. Buradan
38. Lem'alar, 11. Lema, Envar Neşriyat, İstanbul 2003, s. 54.
56
39. Lem'alar, 11. Lema. Envar Neşriyat. İstanbul 2003, s. 54.
KÖPRÜ YAZ/2006
anlaşılmaktadır ki onun edepten kastı, her an Allah'ı görüyor-muşçasına hareket etmek, dolayısıyla her an Allah Teala'nın mu-rakabesi altında olduğunun bilincinde "ihsan" kıvamında bir kul-lukta bulunmaktır. Bunun ise Kur'an ve Sünnet'i azami ölçüde tatbik ile mümkün olacağı, Hz. Peygamber'i örnek alarak O'nun ahlakıyla ahlaklanmakla gerçekleşeceği izahtan varestedir. Zira bütün Kur'an ayetleri ve hadisler, zevk, estetik değerler ile yara-tılış arasındaki ahenk ve dengeyi koruma, itidalli hareket etme, sağlam bir fikrî temele, merhametli bir kalbe sahip olma ve ni-hayet bütün bunların yönlendirmesiyle hayatı anlamlandıracak işlere (hayır işleri) yönelmede insanoğluna rehberlik etmektedir. Bu noktada Bediüzzaman'a göre ahlak ile itidal arasında bire bir ilişki olduğuna dair değerlendirme anlamlıdır. Kur'an'da itidal, daha ziyade "vasatıyye orta yol", kavramı olarak karşımıza çı-kar. Bu açıdan bakılırsa, "Kur'an ve Sünnet'in özü, ifrat ve tefrit-ten uzak itidal ve vasatıyye'dir" demek abartı olmayacaktır.
YanıtlaSilOrta, normal, âdil, mutedil, hayırlı anlamlarına" gelen "va-satıyye", esasen iyi ve kötünün ortası, iki tarafı eşit olan bir nesnenin ortası, tarafları eşit olan şey ve merkezin kutupla-ra olan uzaklığını eşit hale getirip taraflara eşit mesafede dur-mak" anlamlarına gelir. Bir başka deyişle vasatıyye, ifrat ve tefritin ortasını bulmak, bunlara karşı eşit mesafede durmak, kısaca itidal üzere olmak diye tanımlayabiliriz. İsraf ve cimrilik arasında orta yol olan cömertlik buna örnektir. Nitekim yuka-rıda da zikredildiği üzere Kur'an ve Sünnet'teki kullanımlar bu-na uygundur." Kur'an ve Sünnet'teki bu genel vasatıyye ve iti-
40. Bk. Duran, Akıl ve Ahlak, s. 106.
41. "Vasat" kelimesinin muhtelif kullanımları ve bu kullanımlara yönelik anlamları i-çin bk. İbn Fåris, Mu'cemu mekāyisil-luga, VI, 108; İbn Manzûr, Lisânü'l-Arab, VI-1, 427-30.
42. Bk. Rağıb, Müfredåt, s. 543; Asım Efendi, Kaműs, 11, 524.
43. Feyyûmi, Misbah, s. 822.
44. Zemahşeri, Keşşaf, 1, 98.
45. Ancak "vasat/vasatıyye" terimi dikkatle incelendiğinde onun, kullanıldığı yere gö-re değer ve anlam ifade ettiği farkedilir. Zira bu terim, bazan ifrat ve tefrit gibi i-ki mezmum kutbu olan bir şey hakkında kullanılır. Bazan da övülen ve yerilen di-ye iki kutba sahip bir şeyin ortası olmak anlamında kullanılır ki, "hayır" ve "şer" a-rasındaki vasat/orta yol da bunun misalidir. Bu ikinci durumdaki "vasat", düşük-lükten kinayedir. Zira buna göre "vasat adam" denildiğinde, onun övgüye layık bi-ri olmadığına dikkat çekilmektedir (Bk. Rağib. Müfredat, s. 544. Ayrıca bk. Cevhe-ri, Sthâh, 1, 568).
46. Bu konudaki Kur'an âyetlerini yukarıda beyan etmiştik. Hz. Peygamber de bazı ha-dislerinde bu yönde emir ve tavsiyelerde bulunmuştur. Mesela bir hadislerinde O (s.a.v.), "Allah'tan cenneti istediğinizde Firdevs'i isteyin. Zira Firdevs, cennetin en hayırlı (evsat) yeridir" (Buhâri, Cihâd, 4; Tirmizi, Cennet, 4) buyururken diğer bir hadisinde de, "...Amellerin en hayırlısı orta (mutedil) olanıdır" (Deylemi. Firdevs, II, 331) buyurmuştur.
400
YanıtlaSilKURAN AHKAMI
Meselá:
a) Hazret-i Peygamber (S.A.V.)in yalnız olarak Huzeyne (R.A.)nin şehadetini kabul buyurması ve: «Hüzeyme kime hid olursa bu ona kâfidir!» ilave etmesi gibi Çünkü genel kau de «iki erkek şahid» dinletmektir. Kur'ân'da sarih beyan var dır. O halde Hüzeyme'nin yaptığı şahitliğin kabül edilmesi is tisná teşkil eder; başkası ona kıyas edilemez.
b) Müslüman erkekler ancak hür kadınlardan 4 tane ile evlenebilirler. Kur'ânda bu kesin olarak tahdit edilmiştir. De mek ki genel kaide budur. Ama Hz. Peygamber'in 9 kadınla ev lenmesi istisná teşkil eder, başkası ona kıyasla 4'ten fazla ka dınla evlenemez.
15. İCTİHADLA İCTİHAD NAKZ OLUNMAZ.
Yani ictihad etme seviyesinde olan bir müctehidin bir me sele hakkındaki ictihadını, diğer bir müctehidin ictihádı boza-maz. Bu icmâ ile sabit olmuştur. Nitekim Ebûbekir (R.A.) bå zı meselelerde ictihadda bulunup hükümler vermiştir. Hz. Ömer ona o hükümlerde muhalefet etmiştir.
Bunun gibi müctehid bir mes'ele hakkında hüküm verir, sonra bu husustaki ictihâdını değiştirecek olursa, evvelki ic tihadiyle verilen hüküm bozulmaz.
16. MEŞAKKAT KOLAYLIĞI CELBEDER.
Güçlük kolaylığa, sıkıntı genişliğe yol açar: Darlık vaktin de genişlik gösterilmek gerekir. Faizsiz ödeme, havale, hicir gibi birçok fıkhi meseleler bu asıl kaideye göre hükme bağ lanır.
Kolaylığı celbeden meşakkatin tahfif sebebleri yedidir:
1. Yolculuk.,
2. Hastalık..
3. İkráh (Zorlama)
4 Bilgisizlik..
FIKHÍ KAIDELER
YanıtlaSil401
5. Güçlük..
6. Umumî belvâ..
7. Nakız,
Meselâ:
a) Selem usûlü. (Alım-Satımda mebiin mevcut olması ik-tiza ederken, para sıkıntısı çeken kimsenin ileride elde edeceği malı şimdiden satıp bedeli olan parayı alması câiz görülmüş tür.) Bu bir nevi ihtiyaç karşısında ruhsat olmuş oluyor.
17. BİR İŞ DARALINCA GENİŞLEMEYE YÜZ TUTAR.
Şöyle ki; bir işte darlık ve meşakkat görülünce, genişlik ve ruhsat gösterilir. Bâzıları bu hususta şöyle bir kaide zikre-der: «Bir iş daralıp sıkışınca genişler.. Bir iş fazla genişleyince de daralır..>>
Gerçi bu kaide yukarıdaki kaideden çıkarılmıştır; fakat arada bir takım ince farklar vardır. Meselâ:
a) Borçlu belirtilen vakitte borcunu ödiyemez de sıkıntı-ya düşerse, ona borcu ödiyebilecek kadar geniş bir müddet ve-rilir..
b) Nafaka vermekle yükümlü tutulan kimsenin mali du-rumu bozulur; tâyin edilen miktarı ödemekten âciz kalırsa, kudretine göre bir imkân tanınır.
18. ZARAR VE MUKABELE-İ BİZZARAR YOKTUR.
Başlangıçta başkasına zarar verilmiyeceği gibi zarara za-rarla karşılıkta bulunmak da yasaktır. O halde zarar; zarar ver-miyecek bir şekilde giderilir.
Meselâ:
a) Ev komşusu, kendi evinin çatısını tâmir ederken biti-şiğindeki baskasına ait evin çatısını tahrib eder veya kiremitle-rini kıracak olursa, bu bir zarardır; yapılmamalıydı. Ama ka-zara veva cehâleten olduğuna göre bu zarara zararla mukabele edilmez. Ancak mevcut zararın telafisi cihetine gidilir.
F.: 26
180
YanıtlaSilAKRABALIK İLİŞKİLERİ (SILA I RAHİM)
Musa (as) ve onun kavmi İsrail oğulları için denizi yarıp yollar açan Allah'a yemin ederim ki, Tevrat'ta şöyle geçer.
"Rabbin olan Allah'tan kork, ana babana iyilikte bulun ve akraba larını ziyaret et ki, ömrun uzasın ve Allah senden zorlukları giderip işlerini kolaylaştırsan."
Nitekim Allah (cc) Kur'an-ı Kerim'in birçok yerinde akraba ziyaretini emretmiştir:
Konu ile ilgili ayetlerden bazıları şunlardır:
وَاتَّقُوا اللَّهَ الَّذِي تَسَاءَلُونَ بِهِ وَالْأَرْحَامَ
"Adını kullanarak birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah-tan ve akrabalık haklarına riayetsizlikten sakının!"
وَآتِ ذَا الْقُرْبَى حَقَّهُ
"Akrabaya hakkını ver! Yani akrabanı ziyaret edip ona iyilik ya-parak hakkını ver.
إِنَّ اللَّهَ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ وَالْإِحْسَانِ وَإِيتَاءِ ذِي الْقُرْبَى
"Muhakkak ki Allah, adaleti, iyiliği ve akrabaya yardım etmeyi emreder. Buradaki adaletten maksat; tevhid, yani Allah'tan başka ilah olmadığına şehadet etmektir.
İyilikten maksat; insanların kusurlarını bağışlayıp onlara iyilik et-mektir. Akrabaya yardım etmek ise, onlarla iyi ilişkiler içinde bulunmak anlamındadır.
Görüldüğü gibi bu ayette Allah üç şeyi emrediyor, sonra da üç şeyi yasaklıyor ve şöyle buyuruyor:
وَيَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاءِ وَالْمُنْكَرِ
"Allah, çirkin işleri fenalık ve azgınlığı da yasaklar." Çirkin işler den maksat, günahlardır. Fenalıktan maksat ise, Kur'an ve sünnete uygun olmayan davranışlardır. Azgınlık ise, başkalarının haklarına saldırı anla mındadır.
Nisa 1
Nahl suresi go
TENBİHÜ'L GAFİLİN
YanıtlaSil181
Ayetin devamında şu ifadeler vardır:
يَعِظُكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ
"Allah, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor." Yani Allah ge-reğini yerine getirmeniz için size üç şeyi emredip üç şeyi de yasaklıyor.
Osman b. Mazun (ra) anlatıyor:
"Allah Resûlü benim yakın arkadaşımdı ve ben ondan utandığım için Müslüman olmuştum. Çünkü Resülüllah beni sürekli İslam'a davet ediyor-ilk zamanlar İslam dinine Bir gün Resulullah (sav) ile birlikte oturmuş konuşuyorduk. Bir ara benden yüz çevirdi, sanki yanındaki başka biriyle bir şeyler konuşuyordu.
Biraz sonra bana dönerek şunları söyledi:
Cebrail (as) bana geldi ve şu ayeti okudu:
إِنَّ اللَّهَ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ وَالْإِحْسَانِ وَإِيتَاءِ ذِي الْقُرْبَى وَيَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاءِ وَالْمُنْكَرِ وَالْبَغْيِ يَعِظُكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ
"Şüphesiz ki Allah, adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi em-reder, çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O düşünüp tuta-sınız diye size öğüt veriyor." Bu olay benim hoşuma gitti ve İslam iyice kalbimde yer etti.
Bunun üzerine Resûlüllahın yanından kalkıp amcası Ebu Talib'e git-tim ve ona; "ben senin yeğeninin yanında otururken şu ayet indi" dedim.
Buna karşılık Ebu Talib dedi ki:
Muhammed'e tabi olan doğru yolu bulur ve kurtuluşa erer. Al-lah'a yemin ederim ki, yeğenim insanlara güzel ahlakı emrediyor. O doğ-ruyu da söylese yalan da söylese insanları iyilik dışında bir şeye çağır-miyor.
Resulullah (sav) Ebu Talib'in bu tavrını öğrendiğinde onun Müslü-man olacağını umarak yanına gitti ve onu İslam'a çağırdı, fakat o bu çağrı-ja olumsuz cevap verdi.
Bunun üzerine şu ayet indi:
Nahl 90
Ayna ayet
Ahmed, Müsned, 2922
سور القره (4)
YanıtlaSilاشارات الاعمار
(سوال (9) قرآن كر من تو حماده مرض حکم سنی مفعول دخل تمیز شکلنده قوللاغی نه به اشار ندر؟
( الجواب ) منا فقدك باطني وقلبي ولان مرضارى مانكه ظاهره صفمن وبنون عمل اليمن وفعل ارم سرايت ايتمله او نارك وجود لري تماميلا مرض لان أول يفنى فاده عمل كون (مرض) کا مرسی تمییز اولارق قول لابنه الشدر اون (مرض) کلمه می مفعول اولریخی تقدیر ده بو معنایی افاده الجيز چونکہ او وقت زياده لك، بالاز مرضه تعلق ایدر
التنجي جمله بي تشكيل ابدن (وَلَهُمْ عَذَابٌ البيمان وقه ارتباطی ایسی منفعتی افاده ایدن (ل) در تلا به ای که منافقون منطقی یا دینداده ایم به غذا بدر. و یا خود آخر نده شدید بر آمد . بونا را به منفعت دگلدر اوبله ايه منفعتهاري مجالدر.
سؤال ؟ اليم، متألم معناسنه در متألم اينه شخصيه صفتيدر. بناء عليه عذابك اليم ايله وصف لا ندیریلمه سنده نه حکمت واردر ؟
الجواب ) عذاب، او نارك وجود لريني اويله قابلار و جد لرینی او یاله احاطه ایدر و باظهار نیز او یاده نفوذ ایدر که مردان که او نارك وجود لری به عذاب کو چرسی کسبیاید. او نارك جد ارندن، عذا بدن ما عدا برش کور و غمز اولور حتى او عذاب کو لچه سندن فيشقيران أهلي، فيزا لى، تألملى، همانكه نفسي عذا بدن نشست اید ولی یعنی جا غیران، با غیران، متألم اولان، عين عذاب اولد يضي جدا نيايد.
يد نجم جمله بي تشكيل اليدن (بما كانوا يكذبون ) نك وجه ارتباطی: منافقارن عذابالم ينك مذكور جنایت داری آراسنده بالنگز کذب ایله وصف اندير يلم ، كذبك شدت قبح و چرکین گونه اشار تدر بو اشارت دخى، كذبك نه قدر تأثير لى بر زهر اولدیفنه به شاهد صاد قدر.
زيرا كذب، كفرن الاسيدر. كذب، نفاقك برنجی علامتيدر كذب، قدرت الهیه به بر افتراد. كذب، حکمت ربانید به ضددر اخلاقه عاليه بي تخريب ايدن، کذبور عالم اسلامی هر لنديون آنجه گذیدر. عالم بشرون اهوالنی فاده و رن، کذبور، نوع بشری کمال تد به کری بیر اقامه کنید. يام كذاب ایله امتثالتي عالمده رذیل و رسوای ایدن، کذبدر
اشته بو سید الردن طولا مدر که بتون جنابناء مجنده تلعينه، تهديده تخصص البديل لذيدر بوايت انساناری، بالخاصه مسلماناری دفته دعوت ایدر
اخلاق عالية
YanıtlaSilAhlak - aliye: Yüksek ahlák
آخرال
Ahval: Haller
عالَم بَشَرْ
Alemi beser: İnsan âlemi
باطن Batın:
باليني
Batini: edit
آل Elem: Aa
آلية
Elim: Aa veren
آنتال
Emsal: Denkler, benzerler
إمامة
İhata: Kuşatma
كالت
Kemalt: Mükemmellikler
كذب
Kizb: Yalan
ماعدا
Maada: Başka
مَفْعُولُ
Mefal: Fülden etkilenen şahıs veya nesne
مذكور
Mezkur: Bahsi geçen
JG
Muhal: İmkansız
متأله
Müteellim: Aa çeken
نَفْسٍ عَذَابٌ
Nefs-i azab: Azabın kendisi
نَفْتَتْ
Neşet: Ortaya çıkma
نَوْعٍ بَشَرْ
New-i beser: İnsan nevi
نفوذ
Nifuz: İçine sızma
شاهد صادق
Sahidi sadık: Doğru şahid
شدت فخ
Şiddet-i kubuh: Şiddetli çirkinlik
تعلق
Taalluk: Alakalı olma
تخصيص
Tahsis: Hususi kılma
تأله
Teellum: An çekme
تلعين
Telin: Lanetleme
تنز
Temyiz: Ayırt etme
وجو الشباط
Vech-i irtibat: İrtibat yönü
Zahir: Apk görünür ols
Sual: Kur'ân-ı Kerim'in bu cümlede 'maraz kelimesini mefül değil, temyiz seklinde kullanması neye işarettir?
YanıtlaSilElcevab: Münafıkların batıni ve kalbi olan marazları, sanki zahire çıkmış ve bütün amellerine ve fillerine sirayet etmekle, onların vücüdları tamamıyla maraz kesilmiş olduğunu ifade etmek için kelimesi temyiz olarak kullanılmıştır. Evet kelimesi
mefül olduğu takdirde, bu ma'nayı ifade etmez. Çünki o vakit ziyadelik, yalnız maraza taalluk eder.
Altına cümleyi teşkil eden ولمة عذاب البيت in
vech-i irtibatı ise: Menfaati ifade eden (J)'dan anlaşılır ki, münafıkların menfaati ya dünyada elim bir azabdır. Veyahud âhirette şedid bir elemdır. Bunlar ise menfaat değildir. Öyle ise menfaatleri muhaldır.
Suâl: Elim, müteellim ma'nâsınadır. Müteellim ise şahsın sıfatıdır. Binâenaleyh azabın elim ile vasıflandırılmasında ne hikmet vardır?
Elcevab: Azab, onların vücüdlarını öyle kaplar
ve cesedlerini öyle ihâta eder ve bâtınlarına öyle nüfüz eder ki, sanki onların vücûdları bir azab külçesi kesilir. Onların cesedlerinden, azabdan mâada bir şey görünmez olur. Hatta o azab külçesinden fışkıran åhlar, fizârlar, teellümler, sanki nefs-i azabdan
neş'et ederler. Yani çağıran, bağıran,
müteellim olan, ayn-ı azab olduğu sanılır.
Yedinci cümleyi teşkil eden يما كانوا يَكْذِبُونَ nin vech-i irtibâtı: Münafıkların azablarının mezkür
cinayetleri arasında yalnız kizb ile vasıflandırılması,
kizbin şiddet-i kubuh ve çirkinliğine işarettir.
Bu işaret dahi, kizbin ne kadar te'sîrli
bir zehir olduğuna bir şâhid-i sâdıktır.
Zira kizb, küfrün esasıdır. Kizb, nifakın birinci
alâmetidir. Kizb, kudret-i İlâhiyeye bir iftiradır.
Kizb, hikmet-i Rabbâniyeye zıddır. Ahlâk-ı âliyeyi tahrib eden, kizbdir. Ålem-i İslâmı zehirlendiren, ancak kizbdir. Alem-i beşerin ahvâlini fesâda veren, kizbdir. Nev'-i beşeri kemâlâttan geri bırakan, kizbdir.
Müseyleme-i Kezzâb ile emsâlini âlemde rezîl ü rüsvây eden, kizbdir.
İşte bu sebeblerden dolayıdır ki, bütün cinayetler içinde tel'îne, tehdîde tahsis edilen, kizbdir. Bu âyet insanları, bilhassa müslümanları dikkate da'vet eder.
İKİ BÜYÜK EMANET: KUR'AN-I KERİM VE SÜNNET
YanıtlaSil721 rafta duran felsefi bir İllet-i na değil, her dem hâzır ve nâzır, her an fa'al bir Kudrettir...D (121)
Kur'ân-ı Kerim'i Öğrenip Öğretmenin ve Okumanın Fazileti:
Peygamberimiz buyurmuşlardır ki:
«Sizin hayırlınız, Kur'ân'ı öğrenen ve Onu öğretendir.» (122)
«Bu Kur'ân'ı öğreniniz!
Çünki, Onun tilavet edeceğiniz her bir harfine karşılık, on Hase-ne ile me'cur olursunuz.» (123)
Her kim, Kitabullah'dan bir Harf okursa, o Harf karşılığında kendisine bir Hasene verilir. (124)
«Her Hasenenin karşılığı da, on mislidir.
Elif Lâm Mim! Bir Harfdir demeyorum.
(125) Fakat, Elif bir Harfdir; Lâm, bir Harfdir, Mim de, bir Harfdir..
Okunacak her bir Harf'e karşılık, on Hasene vardır.» (126)
«Kur'an'da mâhir olan, Kerîm ve Muti Sefereler'le (Husûsî bir sınıf Meleklerle) birlikte bulunacaktır.
Varlığım, Kudret Elinde bulunan Allâha yemin ederim ki: Kur'-an okumak, kendisine güc geldiği halde, onu okuyana iki ecir var-dır! (127)
«Kim, Kur'an okur, ezberler, Onun helalını helal, haramım ha-ram kılarsa, Allah, o kimseyi, bu amelinden dolayı Cennet'e koyar ve kendisini, ev halkından Cehennemlik on kişinin her birisi için de, şefaatcı kılar.» (128)
«Kur'ân'ı öğreniniz!
Çünki, Kur'an, Kıyamet günü şefâatcı olacaktır.» (129)
(121) John Davenport Hz. Muhammed ve Kur'an-ı Kerîm Türkçe terceme a. 72-81 (122) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 1, s. 69, 153, Buharf Sahih c. 6, s. 108, Ebû Davud Sünen c. 2, s. 70, İbn-i Mace Sünen c. 1, s. 77, Dârimi Sünen c. 2, s. 314
(123) Dârimi Sünen c. 2, s. 308
(124) Tirmizi Sünen c. 5, s. 175
(125) Tirmizi Sünen c. 5, s. 175, Dârimi Sünen c. 2, 8. 308, Hakim - Müstedrek с. 1, 3. 555
(128) Dârimi Sünen c. 2, s. 308
(127) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 6, s. 170, Müslim Sahih e. 1, s. 549-550, Ebû Davud Sünen c. 2, s. 71, Tirmizi Sünen c. 5, s. 171, Dârimi Sönen
c. 2, s. 319 (128) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 1, s. 149, Tirmizi Sünen c. 5, s. 171
(129) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 5, 8. 251
206
YanıtlaSilMECELLE-I AHKAM-I ADLİYYE
kele kayığına ve kira beygirine binmek gibi ki ücret ma'lum ise ol kadar ve değilse ecr-i misil i'tâsı lâzım gelir.
MADDE 438 İcarede sükût riza ve kabul addolunur.
Meselâ, bir adam şehriyye elli kuruş kira ile bir dükkân isti-car edip de birkaç ay sâkin olduktan sonra ay başında âcir eğer altmış kuruşa razı olursan otur, olmazsan dükkânı bırak dedikde müstecir anı red ile altmış kuruşa razı olmam dedikten sonra dük-kânda müstemirren otursa kemâfissabık elli kuruş kira lâzım olur. Ve eğer bir şey demeyip ve dükkândan çıkmayıp da müstemirren oturmuşsa şehriyye altmışar kuruş vermesi lâzım gelir.
Kezalik, dükkân sahibi yüz kuruşa ve müstecir seksen kuruşa dese ve sahibi müsteciri bırakıp o dahi dükkânda sakin olsa seksen kuruş ücret lâzım olur. Ve eğer tarafeyn sözlerinde israr eyledik-leri halde müstecir sakin olursa ecr-i misil lâzım gelir.
MADDE 439 Ba'd-el-akd bedelin tebdil veya tezyid veya tenzili ile tekrar pazarlık olundukda akd-i sâni muteberdir.
MADDE 440 zım olur. İcare-i muzafe sahih ve vakti hülülünden evvel là-
Binaenaleyh ehad-i âkıdeyn mücerret vakti gelmedi diye icareyi fesh edemez.
MADDE 441 İcare sahih olarak mün'akid olduktan sonra başkası ücrete ne kadar zam etse âcir mücerret bunun için icareyi fesh ede-mez. Fakat vâsi ya mütevelli yetimin ya vakfın akarını ecr-i mis-linden noksan ile icar etse icare fâsid olup ecr-i mislin ikmali lâ-zım gelir.
MADDE 442 malik olıcak icarenin hükmü kalmaz. Müstecir irs ya hibe gibi bir veçhile ayn-ı me'cure
MADDE 443 Muceb-i akdin icrasına mani' olur bir özür zuhur etdikde icare münfesih olur.
Meselâ, düğün için bir aşçı isticar olundukta ehad-i zevceyn fevt olsa icare münfesih olur.
Ve keza disi ağrıyan kimse disini çıkarmak üzere şu kadar kuruşa bir dişçiyle mukavele etmişken ağrı zail oluverse icare mün fesih olur.
cuğun yahut süt ananın vefatiyle münfesih olur. Kezalik, müsterzi'in vefatiyle icare münfesih olmayıp, amma ço-
KITABOL ICARAT
YanıtlaSil207
FASL-I NANI
Icarenin şerait-i in'ikad ve nefazı hakkındadır.
Icarenin in'ikadında akideynin chliyeti yani akil, MADDE 444 mümeyyiz olmaları şarttır.
MADDE 445 Büyůda olduğu gibi icarenin in'ikadında dahi ica-bin kabule muvafakati ve meclis-i akdın ittihadı şarttır.
MADDE 446 Acir icar edeceği şeyin mutasarrıfı yahut muta-sarrıfın vekili ya velisi ya vasisi olmak lazımdır.
MADDE 447 Fuzûlinin icarı mutasarrıfım icazetine ve mutasar-rip sağir veya mecnun ise ecr-i misliyle icar olunduğu surette veli-sinin veya vasisinin icâzetine mevkûfen mün'akid olur. Fakat icá-zetin sıhhatında dört şeyin yani âkıdeyn ve malik ve maʼkudun aleyhin ve bedel-i icare uruzdan olduğu takdirde anın dahi kıyam ve bakası şart olup bunlardan birisi ma'dûm olsa icazet sahih ol-maz.
FASL-I SALIS
Sıhhat-i icarenin şeraiti hakkındadır.
MADDE 448 Icarenin sıhhatında âkıdeynin rızası şarttır.
MADDE 449 Me'cûrun ta'yini lâzımdır.
Binaenaleyh iki dükkândan biri ta'yin ve tahyîr edilmeksizin icar olunsa sahih olmaz.
MADDE 450 Ücret ma'lum olmak şarttır.
MADDE 451 Icarede menfaat mani-i münazaa olacak veçhile ma-lûm olmak şarttır.
MADDE 452 Hane ve dekâkîn ve süt ana emsalinde müddet-i ica-renin beyaniyle menfaat ma'lim olur.
MADDE 453 - Hayvan isticar olundukda yük yükletmek için midir yoksa rukûb için midir ve kim binecektir burasımın tâyini yahut dilediğini irkab etmek üzere ta'mimi ile beraber icarenin müddeti yahut mesafesi dahi beyan olunmak lazımdır.
MADDE 454 - Arazi isticarında ta'yin-i müddetle beraber ne iş için olduğu beyan olunmak ve ziraat için ise ne ekileceği tâyin veyahut
694
YanıtlaSilHADIS-I ŞERİFLER
YİRMİİKİNCİ DERS
CAN ÇEKİŞENE VE ÖLMEKTE OLANA YAPILMASI MÜSTEHAB OLAN
1) EBU SAİD-İ HUDRİ'den r.a. naklen MÜSLİM rivayet ediyor: Resûlüllah S.A. şöyle buyurdu:
«Can çekişmekte olan ölülerinize, Allah'tan başka ilah yok. tur, cümlesini telkin ediniz..>>>
**
Bu telkin yumuşak yapılmalı; hasta zorlanmamalıdır. Ravi menkıbeleri, 5. ve 65. Hadis-i Şerifte..
وروى مسلم عن أم سلمة رضى الله عنها قالت : دخل رسول الله صلى الله عليه وسلم عَلَى أَبي سَلَمَةَ ، وَقَدْ شُقَ بَصَرُهُ فَأَغْمَضَهُ ، ثُمَّ قَالَ : إِنَّ الرُّوحَ إِذَا قَبِضُ تبعه البَصَرُ ، فَضَجَ نَاسٌ مِنْ أَهْلِهِ ، فَقَالَ : لَا تَدْعُوا عَلَى أَنْفُسِكُمْ إِلَّا بِخَيْرٍ ، ، ثُمَّ قَالَ ( اللَّهُمَّ اغْفِرْ لِأَبِي سَلَمَةَ ، فإن الملائكَةَ يُؤْمِنُونَ عَلَى مَا تَقُولُونَ ، ثُمَّ قَالَ وَارْفَعْ دَرَجَتَهُ فِي الْمَهْدِيِّينَ ، وَأَخْلَفَهُ فِي عَقِبِهِ فِي الْغَابِرِينَ ؛ وَاغْفِرْ لَنَا وَلَهُ بارَبِّ الْعَالَمِينَ ، وَأَفْتَحْ لَهُ فى قَبْرِهِ ، وَنَوْرْ لَهُ فِيهِ ) .
۲
2) ÜMMÜ SELEME'den r.a. naklen MÜSLİM rivayet ediyor:
Resûlüllah S.A. -vefatında Ebu Seleme'nin yanına geldi.. Gözleri ayrılmıştı; kapadı.. Sonra şöyle buyurdu:
<>>
Sonra şu duayı yaptı:
<>>
* **
Malum olduğu üzere bu hadise Ebu Seleme'nin vefatı anında olmak
tadır.
Ravilerin menkıbeleri, 5. ve 107. Hadis-i şerifte..
VE VAAZ ÖRNEKLERI
YanıtlaSil695
قالت : سمعت رسول الله صلى الله عليه وسلم وروى مسلم عن أم سلمة أيضاً قالت
۳
يقول : مَا مِنْ عَبْد تصيبه مصيبة فيقول : إنا لله وإنا إليه راجعون اللهم أَجُرْنِي فِي مُصِيبَتِي ، وَأَخْلُفْ لِي خَيْرًا مِنْهَا ، إِلَّا أَجَرَهُ اللَّهُ تَعَالَى فِي مُصِيبَتِهِ ، وَأَخْلَفَ لَهُ خَيْرًا مِنْهَا .
قَالَتْ : فَلَمَّا تُوفَى أَبُو سَلَمَةَ قُلْتُ كما أمرني رسول الله صلى الله عليه وسلم فَأَخْلَفَ اللَّهُ خَيْرًا مِنْهُ رسول الله صلى الله عليه وسلم .
3) ÜMMÜ SELEME'den r.a. naklen MÜSLİM rivayet ediyor: Resûlüllah'tan S.A. şöyle duydum:
<>> Ümmü Seleme devam ediyor:
Ebu Seleme vefat ettiği zaman, Resûlüllahın emrettiği duayı yaptım; dolayısıyla Allah-ü Taâlâ bana ondan hayırlı olan Resû-lüllah'ı ihsan etti..
Ebu Seleme, Ümmü Selemenin kocasıydı; o vefat edince, zevcesi, Peygamber S.A. efendimizle nikâhlandı ve müminlerin anası oldu.. Ravilerin menkıbesi, 5. ve 107. Hadis-i Şerifte..
الدرس الثالث والعشرون في تحريم النياحة على الميت ولطم الخدود قال النبي صلى الله عليه وسلم الميتُ يُعَذِّبُ فِي قَبْرِهِ بِمَا نِيحَ عَلَيْهِ . ۱ ( رواه الشيخان )
IRMIÜÇÜNCÜ DERS
ÖLÜ ÜZERİNE AĞIT VE EL AYASI İLE YÜZE VURMAK
1) Peygamber S.A. efendimiz şöyle buyurdu:
«Ölü, üzerine yapılan ağıt dolayısıyla kabrinde azab görür..>
Bu, daha ziyade cahiliyet devri âdeti idi.. Ölülerin ardından husust ağlayıcı ve ağıtçı tutarlardı.. Dinimiz bunu yasak etti..
E
YanıtlaSil222
elektiriki nevvar
elektirik
elektirik-i nevvar الكترينار urlandırıcı ( dınlatıcı) elektirik
olektirik-misal الكتريل مثال elektirik gibi
elektrizasyon الکتريزاسيون : elektirik gücü yük lemek, elektirik gücü vermek
elem الى : acı, üzüntü, dert, keder
elemeli المالم : siddetli acı yakıcı acı, acık lh keder
elemi fikri المفكرى urucu bir şeyi, bir du rumu düşünmekten ileri gelen, düşünceden kaynaklanan (fikri) elem, acı, üzüntü
elem-i havf ve gam المخوف و غم : korku (hay) ve kaygı (gam) dan kaynaklanan elem, acı. üzüntü
elem-i manevi الم معنوی : manevi aci
elem-i mevt الموت : ölüm acısı
elem-i ris-i cefa المريض جفا : cefa (zulüm, ezi
yet) yarasının acısı
elem-i şefkat الم خلقت : sefkat duyulan, sevgiy le korunmak istenen kimsenin durumundan ileri gelen elem, acı ve üzüntü
elem-i tasavvur ألم تصور : düşünme ve hayalde canlandırma ile gelen acı ve üzüntü
elem-i teessür الم تأثر : hayal kırıklığına uğra maktan veya ümitsizliğe düşmekten ileri ge len elem, acı, üzüntü
elem-i zeval ألم زوال : )bir şeyin) son bulmasın-dan veya geçip gitmesinden duyulan acı ve üzüntü
elemkarane المكارانه : acı verici şekilde
eleman 1 : المان.bir kuruluşta görev yapan, ça lışan kimse 2.unsur (öğe), temel parça
elest (elest( الست : "bezm-i elest", "bezm-i ezel", "bezm-i ezel-i elestu" gibi ifadeler, Cenab-ı Hakkın yarattığı ruhlara sorduğu "elestü birabbiküm" "Ben sizin rabbiniz de ğilmiyim?" sorusunu ve ruhların bu soruya verdikleri "kalů bela"; "evet, dediler" sözünü hatırlatmak üzere kullanılmaktadır. Aynı gerçeği hatırlatmak için "kalü bela" sözü de
elestu birabbikûm الست برنكم : )bak elest
elf: bin (1000 sayısı)
sonra gelen ikici bin yıl elf-i saniالثانى:Peygamberimizden (a.s.m.)
elfaz الفاظ : lafızlar kelimeler, sözler
elfaz-ı hadisiye الفاظ حديثيه : hadise ait sözler,
kelimeler
elmas sutu
ayelfar-llahiye الفاظ إلهية Allah'a (cc) ait soules
kelimeler
elfaz-ı İlahiye ve Nebevive الفاظ الهيه و تویه Allah'a (c.c.) ve Hz. Peygamber'e (asmla mübarek sözler
elfazi kudsiye ilahiye الفاظ قدسية الهيه Allah'a (c.c.) ait kutsal sözler, kelimeler
elfaz-ı Kuraniye الفاظ قرانية: Kur'an'a ait se ler, kelimeler
elfaz Kur'an(iye) ve Nebeviyeالفاظ قرآنيه ونبو Kur'an'a ait sözler ile Peygamber'e (asm) at sözler, kelimeler
elfaz-ı Kur'aniye ve zikriveالفاظ قرآنیه و کره Kur'an'da ve zikirlerde geçen mübarek sözler
elfaz mübareke الفاظ مبارکه : mübarek sözler
elfaz-ı tahmidiye الفاظ تحميديه : Allah'a (cc( hamdetme sözleri, "elhamdülillah sözleri
elfaz-ı tazimiye الفاظ تعظيميه : )birinin veya bir şeyin) değer ve büyüklüğünü anlatmak için kullanılan sözler
felfi bin kere bin
elhamdülillah(i( الحمد لله : hamd (övgu) ve su kür Allah'a (c.c.) mahsustur, Allah'a (c.c.) su kür
elhamdülillahi alâ Rahmaniyyetihi ve ală Rahimiyyetihi الحمد لله على رحمتيته و على رحیمیته lığından dolayı Allah'a(c.c.) hamd olsun! sonsuz merhametliliğinden ve sonsuz acıyıcı
elhasil الحاصل : kisacası, özü, sonuç olarak
Elif الف : Arap alfabesindeki ilk harf
elif-i sakine ألف ساكنه : okunmayan elif harfi
elifba الب : alfabe
harfleri elif-lam الف لام : Arapçada "elif" ve "lam" )0(
"el"-i Istigrak ال استغراق : genellik ifade eden. "her, bütün" månasına da gelen ve Arapcada isimlerin başına getirilen "el" takısı
elim اليم : acıklı acı verici üzüntü verici
elimane اليمانه : elemli, acıklı şekilde
elmas الماس : mücevher olarak kullanılan, par lak ve değerli taş
elmas-1 akide elmas gibi parlak ve
değerli İslâm inancı
elmas-ı hakikat elmas gibi parlak
ve değerli olan hakikat (gerçek)
elmas sütun الماس ستون mec.)çok kıymetli ve
elpençe
YanıtlaSil223
emanet
sağlam değişmez esaslar, prensipler
elpence ال پنچه: ellerini önde kavuşturmuş durumda, saygılı bir duruşta
elsine.lisanlar, diller 2.ifadeler, ifade sine-i fahiresi veyahut cemali كلامك أله فاخره tarzları, söyleyiş tarzları; sözler (kelamın el سی و یاخود جمالی sözün öğünülesi söyleyiş tarzı veya güzelliği)
elsine-i alem الة عالم: dunyadaki diller
elsine-i Arab ألسنة عرب : Arab dilleri, Arapca
konuşmalar
elsine-i enam أله أنام : halkın konuştuğu dil. ler
elsine-i külliye bütün varlık çeşitle rinin dilleri
elsine-i fahire ة: النة فاخرğünülecek tarzdaki söyleniş tarzı, söyleme san'atı
elsine-i mahsusa ألسنة مخصوصه : husisi (özel) diller, herkesin anlayamadığı diller
elsine-i semaviye السنة سماويه : göklerdeki dil ler, göklerde (yücelerde) bulunan melekler, ruhaniler veya başka varlıkların kendilerine mahsus (özel) dilleri
elsine-i terkibiye ve tasrifiye السنه تركيبيه و
تصري : terkibli ve tasrifli diller, birleşik ke-limeler yapan ve fiil ve kelime çekimleri bu-lunan diller
eltaf 1 : الطاف.lütuflar, iyilikler 2.daha çok iyi, çok hoş
eltaf İlahiye الطاف إلهيه : Allah'ın (c.c.) lütufla n, iyilikleri, nimetleri
eltaf - Rabbaniye الطاف ربانيه : Rabbimiz (terbi yecimiz ve sahibimiz) olan Allah'ın (c.c.) lü tufları, (iyilikleri, nimetleri)
eltaf - Sübhaniye الطاف سبحانيه : Suphant sıfat ve işlerinde kusursuz) olan Allah'ın (c.c.) lütufları (iyilikleri, niğmetleri)
elvah الواح : levhalar, kayıt levhaları, kayıt tab-loları; manzaralar, tablolar, görünümler
vah-lem الواح عالم : kainattaki manzaralar, tablolar, görünümler
elvah-i kaderiye ألواح قرية kader levhaları, ka-derdeki yazılar, kayıtlar
elvah-ı mahfuza ألواح محفوظ : Allah'ın (c.c.) ko-ruması altındaki kader yazıları
elvah - misaliye مثاليه الواح مثالية : bu dunyada olup bitenlerin kaydedildiği) mânevi kayıt levhala-n, mânevi kayıtlar
elvah-ı mütehavvile وله levhalar, değişken levhalar, değişken tablolar ve manzaralar الواح منحوله : tahavvül eden
elvah-ı nukuş-ukudret الواج نقوش :llahi
kuvvetinin eserleri olan ince sanatların ser kudretin nakış levhaları, Allah'ın gilendiği varlık tabloları, varlık manzaraları Allah'ın (c.c.) guç ve
elvah-i san'at-ı Rabbaniye الواح صنعت ربانیه terbiye edicisine (Rabb'e) ait san'at tablolar Rabbani san'at levhaları, her şeyin sahibi ve ve manzaralar
elvan renkler, (mec.)çeşitlilikler
elvan - ibadet ألوان عبادت : )çeşitli varlıkların( farklı ibadet şekilleri
elvan-i nimet ألوان نعمت : nimet çeşitleri
elvanukusince sanatların çok renkli ve farklı şekilleri
elvan-ı seba الوان سبعه : )güneş ışığındaki) yedi renk: 1.kırmızı 2. turuncu 3.sarı 4.yeşil 5.mavi 6. lacivert 7. mor (menekşe.(
elvan ziya الران با : işıktaki renkler
elveda etmek الوداع ايتمك : "Allahaısmarladık" deyip dönmemek üzere gitmek
التعليق:ahalayık, daha uygun, çok uygun,
çok yaraşır
elyem اليوم bugün, hålă, şimdi
elzem الزم : en çok gerekli, çok lazım, en vaz-geçilmez
için en gerekli
elzemi zad الزمزاد : yol azığı (yiyecek içecek(
elemiyat الزميات : cok gerekli şeyler
elzemiyet الزميت : cok gereklilik, çok gerekli olma
elemiyetli الزميلي : en gerekli, en vazgeçilmez olanı
emam أمام : bir şeyin ön tarafı, ön
eman (aman( 1 : أمان.güvenlikte olma 2.yar-dım veya af dileme
emanat أمانات emanetler
emanat-ı Peygamberi أمانات پیغمبری : Hz. Pey-gamberi'in (a.s.m.) emanetleri (iman ve Kur'an hakikatleri)
emanet 1 امانت.korunmak üzere güvenile-rek bırakılan şey 2.korunmak üzere birileri-ne güvenerek bir şey bırakma 3.güvenirlilik 4.Allah'ın (c.c.) verdiği yetenekleri kullanarak Allah'ı (c.c.) tanıma, tanıtma, emirlerine uy-
emanet-i hilafet
YanıtlaSil224
emir ve nehy-i
gun yaşama görev ve sorumluluğu
emanet-I hilafet امانت خلافت halifelik emaneti, emanet olarak verilen halifelik görev ve yü kamlaloga
emanet-i kübra امانت کبری : en büyük emanet: ligi: Allah'm (c.c.) kanunlarına uygun yaşama 1.Allah'm (c.c.) insana verdiği yeryüzü ve dünyayı ve içindekileri bu kanunlara uy-lah (cc) tanımak ve O'nun emri doğrultu gun idare etme görev ve yükümlülüğu 2.Al sunda kullanmak ve geliştirmek üzere insana verilen üstün güç ve yetenekler(akıl, irade, benlik, kalb ve mâneví neví duygular, ruh gücü, güç ve kuvvet, duyu organları vb.)
emanet-i tebliğ امانت تبلیغ : )Allah'ım (cc) emir-lerini eksiksiz olarak) insanlara duyurma go rev ve sorumluluğu (emanet-i tebliği hamil bulunmak: Allah'ın (c.c.) emirlerini duyurma görev ve sorumluluğunu yüklenmek)
emanette emin kil امانده آمین قبل : emaneti sag lam koruyanlardan eyle
emanetçi امانتجی : emanetin gereğini yapmak la görevli ve yükümlü
emaneten emanet olarak
emanetullah امانت الله : Allah'ın (c.c.) emaneti
emangah امان گاه: güvenlik yeri (Allah'ın (c.c.) koruması altındaki yer, dünya)
emani 1 : أماني.eminlik, korkusuzluk 2.güven-likler 3.niyetler, istekler, gayeler
emanlı امانلی : güvenli, sağlam
emansız أمانز : güvenli olmayan, çürük
emarat أمارات : emareler, işaretler, ipuçları, be-lirtiler, deliller
emarat-ı haşriye أمارات حشريه : hasre (yani ölümden sonra öbür dünyada dirilişe) ait emareler, işaretler, belirtiler
emarat-ı işarat-ı haşriye أمارات إشارات حشرية : dirilişe) ait emareler, belirtiler ve işaretler dinis lunden sonra öbür dünyada tekrar
emare اماره : işaret, ipucu, belirti, delil
emare-i caz أمارة اعجاز : ) Kur'an'a ait) mucizeli olma işareti
emare-i hadsiye أمارة حدسيه : hadsi mare, uzun düşünüp taşınmaya gerek kalmadan doğru-dan ve hemen kavranabilen, anlaşılabilen belirti, işaret
emare-i kaviye أمارة قريه : kuvvetli işaret
(hoşnutluğunun) işareti
emare-i tevfik-iأمارة توقي Allahin (c.c.) yardımının işareti
emced أحد en büyük, şan ve şerefi en is tün(bak. cedd-i emced(
halifa hedef 2.güçlu istek 3. umit
emel-i acizane أمل عاجزانه:zavallı bir kula yara
emeli halisane أمل خالصانه : gönülden gelen in şan istek ve gaye tek ve niyet
emeli vehmi أمل وهمی : kuruntuya dayanan tek ve gâye (amaç)
emel ü niyet أمل و تيت : emel ve niyet (bak emel(
Emevi أمرى : Emevi Devletini kuran sülaleye (hanedana) ait
Emeviler 1 : أمريلر.Emevi Devletini kuran Emevi sülalesinden (soyundan) olanlar, umeyye Oğulları 2.Emevi Devletinin idare cileri. 3.Emevi taraftarları, halifeliğin Emevi lerin hakkı olduğunu iddia edenler. (Emevi Devleti mi. 66 1.750)
Emevilik أمويلك : Emevi taraftarlığı, halifelik iddiasında Emevilerden yana olmak
emin 1 : أمين guvenli 2 güvenilir, inanılır (kim se) 3.şüphesi olmayan 4.tehlikesiz
eminim أمينم : süphem yok
emin olmak أمين اولمق : güvenmek, inanmak,
içi rahat olmak
prens 3.iş, olay, durum emir 1 : أمر.buyruk 2.reis, başkan; seyyid, bey.
makla görevli asker 2.(mec.) emirleri ilgililere emirber 1 : أمربر.komutanın özel işlerini yap iletmek veya yapmakla görevli kimse
ve işlerini yapmakla görevli emir eri emirber nefer أمرير نفر : komutanın özel emir
emir tahtında أمر تحتنده : emir altında, emre bağlı olarak, emirle
(c.c.) emri ve hikmeti, yani herşeyi sebeplere, emir ve hikmet-i İlahi امر و حکمت الهی : Allah'ın gayelere bağlayan sonsuz ilmi
emir ve ilm-illahi أمر وعلم الهى :Allahin(c.c.(
emri ve sonsuz ilmi
emir ve irade ilahi أمر وإرادة الهى :Allah'ın(c.c.( emri ve sonsuz iradesi
emare-i riza أمارة رضاء : Allah'ın (c.c.) rızasının
emir ve nehy-illahi أمر و نهى الهى :Allahin(c.c.( emir ve yasağı
Emirdağ
YanıtlaSil225
emr-i ilahi (ye)
Emirdağ Emirdağı denen dağın kuzey yamacında, Afyonkarahisar'a bağlı bir ilçe
Emirdağ Lähikasi أمير الاحقه سي : Ustad Be-diüzzaman Said Nursi'nin (r.a.) Emirdağ'da sürgün ve gözetim altında yaşadığı 1944-1949 yılları arasında öğrencileriyle yaptığı yanşma ve mektuplaşmalarından oluşan bir kitap
Emirdağ Lähikasi-1 أمير طاغ لاحقه : Ustad Be-diüzzaman Said Nursi'nin (r.a.) 1950-1960 yılları arasında zamanın olayları hakkında. talebelerine ve sair kişilere yazdığı mektup-ların toplandığı kitap
emirlik 1 : أميرلك.amirlik, emir yetkisini taşı ma 2.beylik, prenslik
emimame أمير نامه : yazılı emir
emimame-l arifane أميرنامه عارفانه : gerçeklerin inceliklerini bilen âlime yaraşır tarzdaki ya nh emir (yapılması gerekenleri bildiren mek-
tup)
emma أنا : amma, lakin, fakat, ancak, şu da var ki
emma ba'dü أما بعدو : bundan sonrasına
cek olursak
emmare آماره : emredici, zorlayıcı
emn 1 : أمن.güven, güvenlik, korkusuzluk 2.ra
hatlık, sükunet
emni adalet امن و عدالت : güven ve adalet
emn-ü eman (emn eman أمن أمان : güven ve
huzur, dirlik ve düzenlik
emnü emanet امن و امانت : güvenliğin sağ-
lanması ve emanet olarak verilen yetki ve sorumluluk görevi (yeryüzü halifeliği: bak hiläfet-i kübra)
emnü eman ü emniyet أمن وأمان و أمنيت : huzur,
sükün ve güvenlik; dirlik, rahatlık ve güven-lik
emniyet أمنيت : güvenlik; güven, itimad
emniyet-i dahiliye أمنيت داخليه : )ülkede is venlik, dirlik ve düzenlik
Emniyet-i mutlaka أمنيت مطلقه : tam güvenlik
emniyet-i mütekabile أمنيت متقابل : karşılıklı güven
emniyet-i tamme أمنيت نامه : tam güvenlik
emniyet-i umumi (ye( أمنيت عموميه : genelgu venlik, toplumun güvenliği
emniyetli
güvenli
emniyetsiz أمنيتسر : guvensiz, güvenlikten yoksun
emniyeti ihlal etmek أمنيتى إخلال اتمك toplum düşürmek veya devlet güvenliğini bozarak, tehlikeye
emperyalist امپریالیست : sömürgeci
emperyalizm (a( امپرياليزما : sömürgecilik
mr 1 : أمر.emir, buyruk 2.iş, olay, durum
emri herbaska bir iş veya olay
emr-i aliitaat ve saygı ile bağlılık gös terilen bir büyükten gelen emir
emr-i azim أمر عظيم : çok büyük ve çok önemli iş
emr-ibatıl أمر باطل : geçersiz, boş ve gerçek dışı iş
emr-i biemani أمر بي أماني : karşı konulmaz emir
emri bilma'ruf أمر بالمعروف : Islamda müslü-manlara Allah'ın (c.c.) verdiği bir görev olan "iyiliği emretmek, yahut tavsiye etmek, öğüt-
lemek"
emri cebri أمر جبرى : zorbaca emir, zor kulla-
nılması istenen emir
gelemi celiأمج : yuce emir, yüce buyruk
emr-i celil-i Nebevi أمر جليل نبوى : Hz. Peygam-
berin yüce emri
emri cüzi أمر جزئى : basit bir iş
emr-i daimî ve vücubi أمر دائمی و وجوبی : sürekli ve zorunlu olan emir
le ilgili konu
emr-i din امر دین : din işi, dinle ilgili husus, din-
emr-i ezeli أمر ازلی : )Allah'a (c.c.) ait) ezeli (ön-
cesiz) emir
emri gaybi أمر غيبي : duyu organlarıyla bilin-meyen iş ve olay
emr-i gayr-ı makul أمر غير معقول : akla aykırı
emir veya iş, durum
emri Hak 1 : أمر حق.Allah'ın (c.c.) emri 2.ölüm
emri Halık أمر خالق : Yaratıcının emri
gemri has أمر خاص : özel emir, belli bir kimseye verilen emir
emri hayır أمر خبر : hayır işi, iyilik işi, iyi iş
emri hayr-i azim أمر خير عظيم : çok büyük ha
yırlı (iyi) iş emri hususi امر خصوصی : özel ve sahsa ait (ki-
sisel) iş
emr-i ilahi (ye( 1: أمر إلهيه.Allah'ın (c.c.) emri 2.Allah'ın emri olan ölüm
E
emniyet etmek أمنيت ابتمك : güvenmek
Muural Akmediye tasmi
YanıtlaSilTARINTE BUGÜN
-1908-II. Meşrutiyetin ilänıyla Osmanlı
Imparatorluğu anayasal
yönetime döndü.
1916-Bediüzzaman, Rus esir kampına getirildi.
1821 - Mora İsyanı sırasında Yunanlılar 3.000 Türk'ü katlettiler.
TEMMUZ
23
ÇARŞAMBA
BİR AYET
Rahman'ın has kulları onlar-dır ki, yeryüzünde tevazu ve vakar ile yürürler; kendini bilmez kimseler onlara laf attığında incitmeksizin "Selametle" derler, geçerler.
(Furkan: 63)
28 1447 MUHARREM
BİR HADİS
İnsanların Allah katında en makbulü ve Ona en yakın olanı, önce selâm verendir.
Ebu Davud
RUMI: 10 TEMMUZ 1441
HIZIR: 79
Demek selâmet ve emniyet, yalnız İslamiyette ve imandadır.
İmsak
Öğle
Sözler
Günes
İkindi
Aksam Yatri
konan bir sevill
YanıtlaSiledy Beybakt'nin Şuaba'l-Iman'ından
...
Kul hakkı
Ebu Hüreyre (ra) rivayet ediyor:
sunda kendisi üzerinde bir hakkı olup da, Ку met Gününde bu hak kendisinden alınmada önce helallık dileyen kula merhamet etsin. Og dinar ve dirhem yoktur. İyilikleri varsa bu yil lerden alınır, iyilikleri yoksa, hak sahiplerin günahlarını kendisine yüklerler. Allah, din kardeşinin şerefi veya mah komu
Tirmizi, Kıyame: 2; Müsned, 2:4
***
Kan davaları
İbni Mes'ut'dan (ra) rivayetle:
Kıyamet Günü insanlar arasındaki dan dan ilk hükme bağlanacak olan, kan daval dır.
Buhari, Diyat: 1; Rikak: 48; Müslim, Misaks
ânı mis inci
***
Komşusuna yardım e
YanıtlaSilIbni Ömer (ra) rivayet ediyor:
Nice komşular vardır ki Kıyamet Günü kom-Jousunun yakasına yapışacak ve şöyle diyecektir: Ya Rabbi, bu yüzüme kapısını kapadı. İyiliğini benden esirgedi.
Buhari'nin Edeb'inden.
***
Kisas
Ebu Hüreyre'den (ra) rivayetle:
Kim ki haksız yere birine bir kamçı vurursa, Kryamet Gününde ona kısas uygulanır.
Buhari'nin Edeb'i ve
Beyhaki'nin Şuabü'l-İman'ından.
***
Ümmü Seleme'den (ra) rivayetle:
Eğer Kıyamet Günü hakkını alacağının kor-kusu olmasaydı, şu misvakla canını acıtırdım.
Taberanî'nin Kebir'i ve Hâkim'in Müstedrek'inden.
***
Resulullah hata işleyen hizmetçisine kızgınlık ânında bu ifadeyi kullanıyor. O anda elinde misvak bulunmakta, eğer misvakla vurmuş olsa incitilmiş olacak, dolayısıyla hakkı geçecek.
ABDULLAH BIN MÜBAREK
YanıtlaSilHAZRETLERİN
SUZLEN
GERÇEK SULTANLIK!
Abbasi halifesi Harun Reşid, ken-di ihtişâm ve saltanatı içinde Rakka'da ikamet ediyordu.
Bir gün oraya Abdullah bin Mü-bârek Hazretleri geldi. Bütün şehir halkı onu karşılamak için şehir dışına çıktı. Halife neredey-se koca şehirde yalnız kalmıştı. Bu manzarayı balkondan seyreden Harun Reşid'in bir câriyesi;
"-Bu da nedir? Ne oluyor?" diye sorunca oradakiler:
"-Horasan'dan bir âlim geldi. Adı Abdullah bin Mübarek. Ahâlî onu karşılıyor." dediler.
Bunun üzerine o câriye;
"-Gerçek sultanlık işte budur, Harun'un sultanlığı değil! Çünkü Harun'un sultanlığında polis olmadan işçiler bile bir araya top-lanmıyor." dedi.
HAFİFE ALMA!
Ulemâyı hafife alanın âhireti,
Ümerâyı hafife alanın dünyası,
Dostlarını hafife alanın mürüvveti yıkılır.
(Feridüddin Attår, Tezkire, 1, 224)
Mü'min, özürlerin kabul edilip müslümanların arasına soğukluğun girmemesini arzu eder.
Münafık ise müslümanların darmadağın ve perişan olmasını ister.
DÜZEL TEMEDIM!
YanıtlaSilAbdullah bin Mübarek Hazretleri, kötü huylu bir kimseyle yolculuk yapmıştı. Seyahatleri bitip ayrıl-dıklarında Abdullah bin Mübâ-rek içli içli ağlamaya başladı. Bu hâle şaşıran dostları;
"-Neden ağlıyorsun? Seni böylesine mahzun eden şey nedir?" diye sordular.
O kadri yüce Hak dostu, bir iç çekti ve nemli gözlerle;
"-O kadar yolculuğa rağmen beraberimde bulunan arkadaşımın kötü hållerini düzeltemedim. O bîçârenin ahlâkını güzelleştiremedim.
Düşünüyorum ki;
Acaba benim bir noksanlığımdan ötürü mü ona faydalı olamadım?
Şayet o, benden kaynaklanan bir hatadan dolayı istikamete gel-mediyse, yarın hâlim nice olur..." dedi ve hıçkırıkları boğazında düğümlenmiş bir vaziyette ağlamasına devam etti.
(Feridüddin Attår, Tezkire)
BEDDUA ETME!
Bir kişi Abdullah bin Mübarek Hazretle-ri'ne gelerek ona çocuğunun isyanından şikâyet ediyordu. Abdullah bin Mübâ-rek o kimseye;
"-Çocuğuna bedduâ ettin mi?" diye sordu.
O zât;
"-Evet." cevabını verdi.
Bunun üzerine Abdullah bin Mübarek;
"-Çocuğun bozulmasına sen sebep olmuşsun!" dedi.
390
Sen hacca gitmediğin halde ne amel işledin?"
YanıtlaSilAli bin Muvaffak, Abdullah bin Mübarek gibi meşhur bir zatı karşısında görünce ön-ce çok şaşırdı. Heyecandan bayıldı. Kendisine geldiğinde ise şöyle anlattı:
-Otuz senedir hacca gitmeyi arzu eder dururdum. Ayakkabı ta-mirinden 300 dirhem para bi-riktirdim. Hac yolculuğuna ni-yet ettim. Hanımım hâmile idi;
<<-Komşudan et kokusu geliyor; bana bir parça et ister misin?» dedi.
Komşuma gittim. Durumu anlattım. Komşum ağladı;
<<-Yedi gün oldu ki, çocuklarım açtır. Yolda ölü bir hayvan buldum. Ondan bir parça kestim. Şimdi onu kaynatıp çocukları avutu-yorum. Helâl bir gıda bulamaz isem, mecburen onu yedirece-ğim. İsterseniz vereyim, fakat bu kaynayan et, bunlara ölümle burun buruna geldikleri için helâl, size ise böyle bir zarűretiniz olmadığı için haramdır.»" dedi.
Ali bin Muvaffak devamla;
*-Bunu duyunca, sanki içimden bir parça koptu. Bin bir zorlukla biriktirdiğim bu 300 dirhemi ona verdim;
«Yâ Rabbi, hac niyetimi kabul et!..>> diye Rabbime ilticâ ettim." dedi.
Bunun üzerine Abdullah bin Mübarek;
"-Rabbim bana rüyada doğruyu bildirmiş!" dedi.
(Feridüddin Attår, Tezkire, 212-213)
Nice küçük ameller vardır ki, niyetler onları büyültür.
Nice büyük görünen ameller vardır ki, niyetler onları küçültür.
ASR
YanıtlaSilNASIL OKUMALI?
Abdullah İbn-i Mübarek çok tak-vâ sahibi ve Allah Rasûlü âşığı bir âlimdi.
İkindi namazından sonra, cemaate;
"-Ben Rasûlullah Efendimiz'le soh-bet etmeye gidiyorum." derdi.
Fahr-i Kainat Efendimiz'in hadis-i şeriflerini okumaya yahut ta-lebelerine hadis dersi vermeye gidişini, Efendimiz'le sohbet ola-rak ifade ederdi.
Demek ki;
Siyer-i Nebî ve hadis-i şerifleri titiz ve derûnî bir kalp rikkatiyle oku-mak lâzımdır.
MERHAMETİN DEĞERİ
Tâbiînden âlim, fâzıl, muhaddis ve sûfi Abdullah bin Mübâ-rek, haccı îfâ ettikten sonra Harem'de uyku ile yakaza arasında iken semâdan iki melek gelir. Biri diğerine;
"-Bu sene 600 bin kişi haccetti. Hepsinin haccı, Şam'da Ali bin Mu-vaffak ismindeki bir ayakkabı tamircisinin yaptığı sâlih amel hürmetine makbul oldu. Bu kişi hacca gitmeye niyet etti, lakin gidemedi. Onun yaptığı bir amel hürmetine bu kadar huccâcin haccı kabul edildi." der.
Abdullah bin Mübarek uyku ile yakaza arası olan bu hâlden uya-ninca, merak ve hayret içinde kaldı. Şam kervanı ile Şam'a gitti. O zâtı bulup sordu:
388
ABDULLAH BİN MÜBAREK HAZRETLERİ'NDEN HİKMETLİ SÖZLER
YanıtlaSil"Adâbı basit görenin, yerine getirdiği sünnetlerde aksamalar olur. Sünnetleri basit göreni farzlardan mahrum ederler. Farzları basit göreni ilâhî mârifetten mahrum ederler. Mârifetten mahrum kalanın hâlinin nasıl olacağı da malûm!" (Feridüddin Attår, Tezkire, 216)
İSLAM’IN RUH İLE İLGİLİ İLGİLERİNİ KAMİL MANADA TASAVVUFTA BULDUM. ASLINDA ŞÖYLE DEMEM
YanıtlaSilLAZIM İSLAM'DA RUH İLMİ EMEK TASAVVUF DEMEKTİR.
DAHA AÇIK SÖYLERSEM;
TASAVVUFUN RUH İLE
_ GİLİ BAZI GÖRÜŞLERİ VAR DEMİYORUM, TASAVVUF
İSLAM’IN RUH İLMİNİN TA
KENDİSİDİR, DİYORUM.
-varması açısından bazı faydaları da var, zira nefes teknikleri akciğerler-de yani göğüs kafesinde oluyor bu-rada da kalp yani ruhun merkezi ol-duğunda bu teknikleri uygulayan-lar belki hemen Allah Teälä'yı bula-masalar da ona gitmekte en önemli aracımız olan ruhu keşfediyorlar. Ne var ki bu dinin tanrı anlayışına bak-tığınızda buradaki manasızlığı insan kolayca görebiliyordu. Psikolojik ve-rileri hiçbir şekilde tevhid anlayışı ile bağdaşmıyordu. Kısacası ulaşabil-diğim her dini bu açıdan inceledim. Hepsinde hakikatin küçük bir parça-sını bulsam da insan ruhu ile alakalı kämil ve hakiki bilginin İslam'da ol-duğu içime doğdu.
YanıtlaSilS. DERİN: Bu gerçeklere ulaşır-ken tasavvufun bir rolü oldu mu?
A. ROTHMAN: Evet, konuyu tam da buraya getirmek istiyor-dum, İslam'ın ruh ile ilgili bilgileri-ni kamil manada tasavvufta buldum. Aslında şöyle demem lazım İslam'da ruh ilmi demek tasavvuf demektir. Daha açık söylersem; tasavvufun ruh ile ilgili bazı görüşleri var demi-yorum, tasavvuf İslam'ın ruh ilmi-nin ta kendisidir, diyorum. Tasavvuf ruhu anlamanın hakiki yoludur, in-sanın manevi/psikolojik gelişiminin makamları, insanın kendisini keşfet-mesinin yöntemi, insanın fıtratıyla yüzleşmesi tasavvufun asli konula-rıdır. Ben bunları söylerken de ki-tabi konuşmuyorum, zira sufilerin ruh ile ilgili tecrübelerini şeyhlerin dizi dibinde bizzat yaşayarak öğren-meye gayret ettim. Sufilerin yanın-da iken ruhumu nasıl daha iyiye gö-türürüm diye kitap okumaktan ziya-de şeyhimin bana verdiği vazifeleri yapıyordum. Mesela bir örnek ve-reyim, Virginia (ABD) da bir dergâh inşa etmiştik ve şeyhim bana di-reklerin tümünü yeşile boyamamı söyledi, ben de dondurucu soğuk-ta birkaç günlük yoğun bir çalışma ile tüm direkleri boyadım. Ama bu arada egom şişmeye başladı, ken-dimle ve yaptığım işle gurur duyu-yordum, Şeyhin beni çok öveceği-ni belki de beni önemli bir konuma
ALTINOLUK
İSLAM IN RUH İLE İLGİLİ BİLGİLERİNİ KAMİL MANADA
TASAVVUFTA BULDUM ASLINDA ŞÖYLE DEMEM LAZIM İSLAM'DA RUH ILMI DEMEK TASAVVUF DEMEKTİR. DAHA AÇIK SÖYLERSEM; TASAVVUFUN RUH İLE İLGİLİ BAZI GÖRÜŞLERİ VAR DEMİYORUM, TASAVVUF İSLAM'IN RUH İLMİNİN TA KENDİSİDİR, DİYORUM.
koyacağını düşünmeye başlamış-tım. İşleri bitirince şeyhimi çağırdım, ondan övgü beklerken o bana: "bu renk istediğim gibi olmamış tüm di-rekleri senden yeniden boyama-nı istiyorum" dedi, halbuki o ren-gi bana kendisi söylemişti, bir an-da nefsim paramparça oldu. Ağzım açık kalmış bir anda, şeyhim yap-tığım işi beğenmediği gibi o zor işi benden tekrar yapmamı istiyordu. Böylece şeyhim bana sabrı ve teva-zuu öğretiyordu, daha bunun gibi pek çok hal yaşadım. Böylece be-nim İslam'a girmem tasavvuf yolu ile oldu. Önce psikolojik gelişimim için tasavvufu buldum oradan da İslam'a girdim yaklaşık 13 yıl önce.
S. DERİN: Şeytanın en bilgili psikolog gibi hareket ettiği herkesin zafiyetine göre bir menfi yol gösterdiği söylenir, mesela na-maz kılma dediğinde kendini din-lemeyen kimseye bu sefer sağdan yaklaşır ve "sen ne güzel namaz kı-lıyorsun, senden daha büyük bir Müslüman yoktur" diyerek ona ucub verir, bu konuda ne dersiniz.
A. ROTHMAN: Bu kesinlikle doğrudur, şeytan her insanın içine
ADA M MI TIR.
YanıtlaSilAR F A
mış-dim, bu di-ma-en-an-im ap-işi du. va-bi De-lu m da
keli tuza-gi kurar, birine yaptığı tavsiyeyi baş. kasına yapmaz, herkesin şahsiyeti ni zaaf ve üstünlük noktalarını şey-tan çok iyi bilir, bu sebeple sufiler de ayni metodu uygulamalı kişiye özel dini çözümler geliştirmelidir-ler. Her insanın hastalığı için farklı bir tedavi muhakkak vardır. Hatta bence tarikatların her biri farklı bir psikolojik tedavi metodudur. Nasıl ki seküler psikolojide, kognitif (bi-lişsel), psikanaliz, gibi onlarca fark-lı metot varsa, sufiler de tarikatlar vasıtası ile farklı ruh sağlığını ko-ruma ve geliştirme yolları geliştir-mişlerdir. Dışa açık veya içine ka-palı her tür insan için illaki onların yapısına uyan bir tarikat bulunur. Bu sebeple tarikatların hak yolda ol-mak koşulu ile farklı metotlar tavsi-ye etmeleri son derece yerinde ve normaldir. Nasıl ki birisi için yazılan bir reçete başkasını tedavi edemi-yorsa, bir insan için iyi olan bir tari-kat başka birine tam fayda vermeye-bilir. Bu sebeple sufi yoluna girmek isteyen kimseler kendilerine uygun bir tarikatı bulmalıdırlar.
S. DERİN: Siz terapilerinizde İslami ve sufi ögeleri nasıl kullanı-yorsunuz?
A. ROTHMAN: Bu konuyu ne zamandır düşünüyorum, acaba Kuran ve Sünneti açıkça söylesem mi yoksa söylemesem mi? di-ye. Burada sıkıntı şudur, bazı gayri müslimler, İslam, Kuran, tasavvuf gibi kelimelerden korkmaktadırlar, Müslümanlara gelince, maalesef tasavvuf kelimesi onların çoğunda bidat hurafe düşüncesini akla getiri-yor, böylece her iki kesimden bazıla-rı bize kulak tıkıyor. Selefi veya vah-habi olmayan pek çok Müslüman da tasavvuf hakkında negatif şeyler duyduklarından bu konuda önyargı-lı davranmaktadırlar. Halbuki psiko-lojik sıkıntı çekenlerin İslami ve su-fi kaynaklardan istifade etmesi kaçı-pilmaade bu sebeple ben özellikle
birlikte şunu nim terapim hicbir şekilde deg miyor, hep islami kalıyor, hatta b gayrimüslimler benim Müslüma olduğumu bildikleri halde yine d bana geliyorlar. Bu da beni cok s vindiriyor zira gayrimüslimleri İslamın psikolojik çözümlerine açı olması dinimizin gücünü gösteriya Zira ben bu kişileri terapi yaparke dinimizin ortaya koyduğu akıl, n fis, ruh paradigmalarını kullanıy rum, sadece onlarla kullandığım li biraz değiştiriyorum. Benim h defim ilk planda onları Müslüma etmek değil, ama onların halim İslam'a yaklaştırmak. Biliyorsunu çağımızda İslam'ı yaşamadığı halde pek çok kimse ben Müslümanım d yor ben de ilk planda bunun tersin yapmaya çalışıyorum. İslam'ı açık ça deklare etmeden önce onların İslam'ı halleri ile kabullenmelerini sağlıyorum.
Bir örnek vermek gerekir ise ba zıları önce başını kapatır, sonra te-settürün hikmetini anlar, başka ba-zı hanımlar da önce işin hikmetini anlar, ona iman eder ve sonra ba-şını örter. Meseleyi buna benzete-biliriz. İslam ve sufi ismini duyma-dan dinimizin kavramlarına muha-tap olanların daha sonra bir kısmı Müslüman da oluyor.
S.DERİN: Sizce psikoloji ilmi ta-savvuftan bir şeyler öğrenmeli ve istifade etmeli mi?
A. ROTHMAN: Bence psikoloji ilmi tasavvuftan istifade etmelidir. Zira sufilerin ruh konusunda eşsiz bilgi ve tecrübeleri vardır. Hatta ta-savvuf batılı psikologların ruh konu-
n li gi fi a-1-a
a-
YanıtlaSile
<
+
-
а-е-а-i ヨー e-a-3-ור
sundaki hatalı bilgilerini düzeltecek bir güce sahiptir. Zira sufilerin bu sahadaki bilgi ve tecrübeleri psikologlarınkinden yüzlerce kere daha güçlüdür. Psikolojinin tasav-vufa faydası ise sufilerdeki bu bil-gilerin modern zamanlara aktarımı hususunda olabilir. Zira bazen şeyh efendiye gelenler ondaki muazzam bilgiden sadece ufak bir kırıntıya ta-liptirler veya güçleri ancak bir kırıntı taşımaya yeter. Ayrıca sufilerin yap-tıkları sohbetler tam bir psikoterapi gibidir. Bu sohbetlerde harikalar or-taya çıkar, buralara devam edenler pek çok psikolojik hastalıklarına ça-re bulurlar. Sohbetler büyük bir ec-zane gibidir ve ihtiyacı olanlara ge-rekli ilaçları buradan farkına varma-dan alır.
Bununla beraber tasavvuftan is tifade konusunda psikologların en i büyük sıkıntısı onların her şeyi data ve veri olarak görmeleri, imanı hat-ta takvayı ölçmeye cüret etmeleridir. Mesela tasavvuf psikolojisi kongre-lerinde "benim huşum 10. seviyede, takvam 7. seviyede, huşuda tama-ma ermişim, ama takvamı geliştir-meliyim" diyen Müslüman psikolog-lar gördür. Bence bu normal değildir, zira dinde sadece Allah ile kul ara-sında olan bir bağlantı vardır ki psi-koloji bu sahada bir söz söyleyemez. Yani insanın takvasını, huşunu, ihla-sını ölçemez. Bazı kimselerin iddia-sının aksine biz tasavvufu bu mana-da bir psikoloji ilmi yapamayız. Her şey objektif olacak dediğinizde bu hataya düşersiniz, zira din yüzde yüz sübjektiftir. İnsanların kalbinde ola-nı ancak Allah bilir.
a-
e
ال Z a--
yük sorunu herhalde hala ruhu ka-bul etmemesidir. Batılı Psikologlar hala Freud'u takip ediyorlar mı, hâlâ insanı bir tür hayvan ola-rak kabul ediyorlar mı? Ayrıca biz Müslümanların bu sahada kendi psikoloji terapilerimizi geliştirme-miz gerekmiyor mu?
A. ROTHMAN: Bugün psikolog ve psikiyatrların pek çoğu Freud'un peşinden gitmediklerini söylüyorlar ama şuuraltında istemeseler de Freud'u takip ediyorlar. Onun çizdi-ği çemberden çıkamıyorlar. Yani in-sanı ruhu olmayan, hayvan ama bi-raz akıllı bir hayvan olarak görüyor-lar. Bu sebeple biz Prof. Bedri Malik beyle uluslararası Müslüman psi-kologlar derneğini kurduk. İki de-ğişik üniversitede hatta ileride bel-ki Türkiye'de de bu "İslami psikolo-ji" programını öğretmeyi düşünüyo-ruz. Biz bu sahanın İslami paramet-relerini ortaya koymak istiyoruz. Biz kurduğumuz dernek ile İslami psiko-loji metodolojisini ortaya koymaya çalışıyoruz, böylece bu sahada orta-ya çıkanları kontrol etmeye de gay-ret edeceğiz.
S. DERİN: Psikolojinin en bü-
Derneğimizin başka bir haya-li ise ciddi araştırmalar yapmaktır. Organize gruplar kullanarak, farklı fi-kirleri, ilginç planları olanlardan isti-fade edeceğiz. İnsanlar tezkiye, ih-san ve pek çok isimler altında fark-lı İslami psikoterapi paradigmaları geliştirecekler. Bu meyanda biz tari-katları da farklı psikolojik ihtiyaçlara cevap veren okullar gibi incelemeye çalışacağız. Zira her tarikat farklı psi-kolojik özellikleri olan insanlara hi-tap etmektedir. İnsanlar dışa veya içe dönük olmalarına göre tarikat seçmektedirler, kadiri olan ile Nakşi olan veya bir başka tarikata münte-sip olanların ortak yönlerini tespit etmek son derece faydalı olacaktır. Hatta bazı şeyh efendiler kendisin-den beyat almak isteyenlere, "sana ancak geçici bir beyat verebilirim zi-ra senin gerçek şeyhin ben olamam, sen seni irşad edecek gerçek şeyhi buluncaya kadar bana mürid olabi-lirsin" demektedirler.
Aylık Meemua
YanıtlaSilALTINOLUK
Şubat 2018 Saye 304 G-Evvel 6.Ahir 1439 18.00 TL
Aradığımız...
Olmaya çalıştığımız...
GÖNÜL İNSANI
Aylık Mecmua
YanıtlaSilhttp http://www.alt
Şebnem ve Altınçocuk ile birlikte... ALTINOLUK
ubat 2018 Sayı: 384. C.Evvel - C.Ahir 1439 - 12.00 TL (KDV dahil)
Takdim
YanıtlaSilAllah'a iman eden Onu sever. Onu seven Ha-bibini sever. Onu sevmek demek ona uymak, onun yaptığı gibi yapmak, onun yaşadığı gibi ya-şamak demektir. Cenab-ı Hakkın Habib-i Edibi Peygamberimiz Hz. Muhammed Efendimize (asm) uymayan, onun gibi yaşamaya gayret etme-yen, en azından bu niyetle hayatını tanzime çalış-mayan, onu sevmiyor demektir. Onu sevmeyen-de ise Allah'a iman ve muhabbetten ne derece söz edilebilir?
Bu ifadeler, "Eğer Allah'a muhabbetiniz varsa, Habibullaha ittiba edilecek. İttiba edilmez ise, netice veriyor ki, Allah'a muhabbetiniz yoktur" mealindeki ayet-i kerimeye dayanmaktadır.
Anlaşılan odur ki, mümin bir Müslümanın en belirgin özelliği Peygamberimizi örnek alması ol-malıdır. Hadis-i şerifler, bu açıdan hepimiz için büyük öneme sahiptir.
12
YanıtlaSilHadislerden SEÇMELER
Ayrıca Peygamberimiz (asm), "Her bid'at dala-lettir, her dalalet Cehennem ateşindedir." buyur-muştur.
Katındaki tek makbul din olan İslâmiyeti, Kur'ân'ı indirmekle tamamlayan ve Peygamberi-mizin bütün hayatını ona mihenk kılan Cenab-ı Hak, dolayısıyla, Peygamberimizin (asm) sünneti haricinde sonradan ortaya çıkarılan hiç bir şeye iltifat etmemektedir.
Bir de Peygamberimiz (asm), "Kim, ümmeti-min fesadı zamanında benim sünnetime yapışır, onları tatbik ederse yüz şehidin ecir ve sevabını kazanır" ifadesi ile ahirzamanın büyük fitnelerine dikkat çekmiştir.
Böyle dehşetli zamanlarda insan ne yapacağını bilemez hâle gelebilir, ne yöne gideceğini kestire-mez, neyin doğru neyin yanlış olduğu konusun-da şaşkınlığa düşebilir.
İşte Peygamber Efendimizin (asm) sünneti, böyle zamanlarda, kıblenameli pusula veya kutup yıldızı gibidir. Doğruyu ve istikametli yolu göste-rir. Karamsarlığa, şaşkınlığa düşmeden, şeytanca hazırlanan tuzaklara yakalanmadan, gönül ferah-
Takdim |
YanıtlaSil13
lığı içinde yaşayabilmek onun sünnetine sımsıkı yapışmakla mümkün olur.
Öyle ise Peygamberimizin sünneti sırat-ı müs-takimin ölçüsüdür, edeptir, ahlâkın en güzelidir. Cenab-ı Hak onu en güzel şekilde edeplendirmiş, edebin her türünü onda toplamıştır. Zaten, bü-yüklerin dediği gibi, "Din edepten başka nedir ki?"
Kâinatın meyvesi, fihristesi, özeti, listesi olan insanlığın çekirdeği, nuru, en münevver meyvesi Hz. Muhammed'in (asm), bu harika insanın sünneti söz, fiil, hâl ve davranışlarına dayanır. Yani onun sünnetinden söz etmek, hayatına dikkat çekmek; sünnetini ortaya koyan hadisle-ri okumak, hayatını okumak demektir.
Bütün sahih hadisler, günümüze, yine kendisi-nin, “insanlığın yıldızları" olarak vasıflandırdığı Sahabeleri ve onları takip eden Tabiin, Tebe-i Ta-biinin eşsiz insanları tarafından eksiksiz ve doğru olarak ulaştırılmıştır.
Bu kayıtların en güvenilir ve muteber olanları "Kütüb-ü Sitte" adı ile meşhur hadis külliyatında yer alanlarıdır.
İLİM TÜRLERİ
YanıtlaSilCabir (ra), Peygamber Efendimizin (asm) şöyle
buyurduğunu rivayet etmiştir:
İlim ikidir: Birisi kalptedir. Faydalı ilim de budur.
Birisi de sadece dildedir. Bu ilim Allah'ın insanoğlu aleyhindeki delilidir.
İbni Ebî Şeybe ve Hatib'in Tarih'inden.
Hadise göre faydalı ilim kalbe kök salmış olan ilimdir. Bu ilim "Marifetullah," yani Allah'ı tanıma ilmidir. Marifetullah insana Allah sevgisi ve korku-sunu verir. İnsanı gizli ve açık büyük günahlardan uzaklaştırır.
Görüldüğü gibi böyle bir ilim olgun ve ideal bir Müslüman olmaya sevkeden bir ilimdir. Bunu elde etmenin yolu ise tahkikî iman aşılayan eserleri bol bol okumak, kâinat kitabını satır satır tefekkür et-mek, bir arı gibi marifetullah polenleri almakla olur. Hangi ilim olursa olsun, eğer o ilim marife-tullahta mesafe aldırıyorsa, o ilim kalbe yerleşmis ilimdir.
İlim |
YanıtlaSil17
Dildeki ilim ise öze işlememiş, kalbe kök salama-mış, gücünü kalpten almayan ilimdir. Böyle bir ilim kökü kurumuş ağaca benzer.
Dildeki ilim kalbe nüfuz edememiş, dille kalp arasında çelişki içerisinde olan ilimdir.
Dildeki ilim, yaşanmayan ilimdir. "Yapmadığınız şeyi niçin söylersiniz?" ayeti, yaptıklarıyla söyledik-leri birbirini tutmayan insanları şiddetle kınar.
Eğer ilim dilde kalıyor, tatbikata dönüştürülmü-yorsa; hadis, bunun kişinin aleyhine bir delil olaca-ğını bildirmektedir.
İbni Ömer (ra), Resul-i Ekrem Efendimizin (asm) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
İlim üç türlüdür: (1) açıklayıcı bir kitap, (2) eski-den beri sürüp gelen güzel bir adet ve (3) "Bilmiyo-rum" diyebilmektir.
Deylemînin Müsnedü'l-Firdevs'inden.
Üç türlü ilimden birincisi kapalı hiçbir nokta bı-rakmayan, ele aldığı meseleleri hiçbir şüpheye yer bırakmayacak, akla yeni sorular getirmeyecek tarz-da açıklığa kavuşturan kitaptır. Burada kitabın yazı-lı metin manasına geldiği ve yazılı olan herşeyi içine aldığı düşünülürse, bu özelliği taşıyan bir makalenin
14 |
YanıtlaSilHadislerden SEÇMELER
Hadisleri özet halinde toplayan onlarca, yüz-lerce farklı çalışmalar da olmuştur. En meşhuru "Camiü's-Sağir" dir.
İşte elinizdeki "Hadis Dünyasından Seçme-ler" isimli kitap dizisi bu eserden, belirli konular dikkate alınarak aynı başlık altında toplanan ha-dis-i şeriflerden oluşmuştur.
Elinizdeki ilk kitap ilimle ilgili olan hadisler-den meydana geldiğinden Hadislerden Seçmeler -İLİM ismi ile yayınlanmıştır.
Hayatınıza hayat katması dileği ile Hadisler-den Seçmeler isimli serinin ilk kitabını takdim ediyoruz.
Yeni Asya Neşriyat
YanıtlaSil
Yuksel18 Temmuz 2025 22:10
İLİM
İLMİN İSLAMİYETTEKİ YERİ VE ÖNEMİ
İbni Abbas (ra), Peygamber Efendimizin (asm) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
İlim İslamın hayatıdır, imanın direğidir. Bir ilmi öğrenene Allah, eksiksiz mükâfat verir. İlmi öğrenip de onunla amel eden kimseye Allah bilmediğini öğretir.
Ebû'ş-Şeyh'ten.
ALLAH KORKUSU İLMİN BAŞIDIR.
Mesruk (ra), Peygamber Efendimizin (asm) şöy-le buyurduğunu rivayet etmiştir:
Allah'tan korkması kişiye ilim, kendini beğenmesi de cahillik olarak yeter.
Beyhakî'nin Şi'bü'l-İman'ından.
Muaz ibni Cebel (ra) rivayet ediyor:
Eğer Allah'tan gerçek manada korksaydınız, yanında cahilliğin barınamayacağı bir ilimle âlim olurdunuz.
Miladi Hicri Rumi
YanıtlaSilGün 6 15 YOK
Ay Şubat Recep YOK
Yıl 2023 1444 YOK
Gün Adı Pazartesi
KÂNÛNUSÂNÎ
YanıtlaSil(ﻛﺎﻧﻮﻥ ﺛﺎﻧﻰ) i. (Ar. kānūn ve ѕānі “ikinci” ile kānūn-ı ѕānі) Ocak ayının eski adı, son kânun, ikinci kânun.
2023 37.gun6.hafta
YanıtlaSil24 kanun i sani 1438
DOSYA
YanıtlaSilÖZDEMİR
ا
uile ilir; bi nem in idir. ni,
Muhteşem tarihi yapılar, muhte sem mimarların, o eserlerin her bir malzemesini ihtimamla seçip rek, göz núru yapım teknikleriyle inşa etmelerinin semeresidir. Geçen yüz lerce, binlerce yıla rağmen solmayan. paha biçilmez mücevherlere nisbet edilebilecek göz kamaştıran parıltılar, bu ihtimamın işaretleridir. Her yapı asırları aşamaz; aşanların esrårı, bu sıra dışı fevkaladelikte gizlidir.
Her medeniyet, kendi hususiyetle rini yansıtacak, kendi vasıflarıyla do-nanmış, şahsiyeti bu kimlikle tezahür etmiş insan tipi ile hayat bulur; onlar la devam eder. Bu keyfiyetin bozul ması halinde, zevali mukadder olur. Bu meseleyle alakalı olarak, şanlı ta rihimizdeki Kanuni Sultan Süleyman ile Yahya Efendi Hazretleri arasında ki konuşma ibretamiz bir örnektir. Os manlı cihan devletinin en muhteşem bir devrinde Kanuni Sultan Süleyman, sütkardeşi Yahya Efendı Hazretleri'ne bir mektupla; «Bu devletin bir gün zeval bulup bulmayacağını Hazret'in cevabı pek
Nemelâzım Sultanım!" Sul tan bu cevaba bir mână veremeye işleyerek, bizzat yanina gider ve tekrar so rar. Yahya Efendi de bunun üzerine şu izahatta bulunur:
"Sultanım! Bir devlette zulüm yayılsa, haksızlık şäyi olsa, işitenler de; «Nemelâzım deyip uzaklaşsalar; sonra koyunları kurtlar değil de ço banlar yese, bilenler bunu söylemeyip sussa; fakirlerin, muhtaçların, yok-sulların, kimsesizlerin feryadı gökle re çıksa da bunu da taşlardan başkası işitmese, işte o zaman devletin sonu görünür. Çöküş ve izmíhlál de böyle ce mukadder håle gelir..."
Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz; câhiliyye cemiye-tini «asr-ı saådet»e yükseltirken, bu emsalsiz ruh inkılâbını gerçekleştir-mede kimlik şuuru temelinde, şah-siyetin inşasının en güzel örneklerini vermiştir. Bu sağlam esasa istinaden-dir ki; vücut bulan bu muhteşem me deniyet, insanlığa asırlar boyu süren, artarihin bir benzerini daha kaydetme diği bir rahmet iklimini bahşetmiştir.
S-i
YanıtlaSilİslâm âlemi, izzetini kaybetti. Düştüğü kimlik buhranının sevkiyle,
<< batılılaşma >>>
sevdasına kapılarak onu taklide yöneldi. Günümüzde
<< Stockholm Sendromu>>>
adı verilen bu marîz ruh hâli,
« düşmanına bağlanma»
olarak tarif ediliyor.
laksiler, gözlediğimiz kâinâtın sa-dece, % 5'lik kısmı, Geri kalan?
YanıtlaSil% 20 karanlık madde ve asıl çoğunluk ise;
% 75 oranında karanlık ener-jiden oluşmakta.
Bu bilim dünyasını hayrete düşüren bir tablo. İnsan aklının âciz kaldığı, açıklayamadığı bir tablo. Bu madde kadîm kaynak-larda ismi geçen «Ether>>> veya <<>> olabilir. Ancak henüz ye-terli bir dayanak yok.
Karanlık enerji, kâinâtın dü-zenli bir şekilde ve âhenk üzere akıp gitmesini sağlamakta, fakat misina ipi misali görünmemekte.
Her binanın bir iskeleti olur. Demirden veya beton ile sağlamlaş-
Z
"Göğü kudretimizle Biz kur-duk ve şüphesiz Biz genişletmek-teyiz." (ez-Zariyat, 47)
YanıtlaSilDünyanın etrafını saran ga laksiler, gözlediğimiz kainatın sa-dece, % 5'lik kısmı, Geri kalan?
% 20 karanlık madde ve asıl çoğunluk ise;
% 75 oranında karanlık ener-jiden oluşmakta.
Bu bilim dünyasını hayrete düşüren bir tablo. İnsan aklının âciz kaldığı, açıklayamadığı bir tablo. Bu madde kadîm kaynak-larda ismi geçen «Ether>> veya <<>> olabilir. Ancak henüz ye-terli bir dayanak yok.
Karanlık enerji, kâinâtın dü jonli bir şekilde ve âhenk üzere
Ether :esir
YanıtlaSilesfelsefil, en alçak, en aşağı
YanıtlaSilesfel-i safilin أسفل سافلين : aşağıların sağısı, ce-hennemin dibi
esfel-üs safilin أسفل سافلين : )bakeselisafilin(
eshab اصحاب : )bak, ashab(
eshab vezaif اصحاب وظائف : vazife sahipleri, görev yapanlar, görevliler
shel أسهل : daha kolay, çok kolay
esile suller, sorular
Esile-i Sitte اساله سنه : altisoru 2.Risale-i Nur'dan küçük bir kitabın adı
esir أسير : savaş tutsağı
esir أثير : atomların içini ve bütün uzay boşlu-ğunu doldurduğu var sayılan, uzaktan çekme ve itme kuvvetlerinin, ışık ve diğer ışınların (radyosyonların) manyetik (mıknatıs alanı oluşturan) kuvvetlerin iletimini sağlayan, atom parçacıklarının yaratılmasında ham-madde ve kaynak görevini yapan çok ince ya-pılı bir çeşit madde
er maddesine ait (bak esir)
esirgemek 1 : أسيركه مك.korumak feda etme-mek, kıyamamak, bir şeyi vermekten kaçın-mak
eskal اثقال : ağırlıklar, ağır yükler
eskam اسقام : sakamlar, hastalıklar, marazlar dertler
esla: selfler, geçmiştekiler, öncekiler
Göğü kudretimizle Biz kur-duk ve şüphesiz Biz genişletmek-teyiz." (ez-Zariyat, 47)
YanıtlaSilDünyanın etrafını saran ga laksiler, gözlediğimiz kainatın sa-dece, % 5'lik kısmı, Geri kalan?
% 20 karanlık madde ve asıl çoğunluk ise;
% 75 oranında karanlık ener-jiden oluşmakta.
Bu bilim dünyasını hayrete düşüren bir tablo. İnsan aklının âciz kaldığı, açıklayamadığı bir tablo. Bu madde kadîm kaynak-larda ismi geçen «Ether>> veya <<>> olabilir. Ancak henüz ye-terli bir dayanak yok.
Karanlık enerji, kâinâtın dü jonli bir şekilde ve âhenk üzere
YanıtlaSil
Yuksel19 Temmuz 2025 11:42
Ether :esir
YanıtlaSil
Yuksel19 Temmuz 2025 11:46
esfelsefil, en alçak, en aşağı
esfel-i safilin أسفل سافلين : aşağıların sağısı, ce-hennemin dibi
esfel-üs safilin أسفل سافلين : )bakeselisafilin(
eshab اصحاب : )bak, ashab(
eshab vezaif اصحاب وظائف : vazife sahipleri, görev yapanlar, görevliler
shel أسهل : daha kolay, çok kolay
esile suller, sorular
Esile-i Sitte اساله سنه : altisoru 2.Risale-i Nur'dan küçük bir kitabın adı
esir أسير : savaş tutsağı
esir أثير : atomların içini ve bütün uzay boşlu-ğunu doldurduğu var sayılan, uzaktan çekme ve itme kuvvetlerinin, ışık ve diğer ışınların (radyosyonların) manyetik (mıknatıs alanı oluşturan) kuvvetlerin iletimini sağlayan, atom parçacıklarının yaratılmasında ham-madde ve kaynak görevini yapan çok ince ya-pılı bir çeşit madde
er maddesine ait (bak esir)
esirgemek 1 : أسيركه مك.korumak feda etme-mek, kıyamamak, bir şeyi vermekten kaçın-mak
eskal اثقال : ağırlıklar, ağır yükler
eskam اسقام : sakamlar, hastalıklar, marazlar dertler
esla: selfler, geçmiştekiler, öncekiler
Asr sûresi
YanıtlaSilkurtcede esir yazilmaktdir.
asra yemin olsunki
Muhteşem Bit Mäziden İhtişamı Yauntara....
YanıtlaSilYUZAKI
YIL 15 OCAK 2020
AYLIK EDEBİYAT, KÜLTÜR SANAT, TARİH VE TOPLUM DERGİS
Fecre andolsun!
Medeniyyet denilen maskara mahlûku görün: Tükürün maskeli vicdanına asrın, tükürün! (Mehmed Akif)
402
YanıtlaSilKUR'AN AHKAMI
b) Umuma ait yoldan herkes geçebilir. Ama birisinin bas-kasının geçeceğine engel olacak şekilde bir vüklü arabayı geti-rip yolun ortasına bırakması yasaktır.. Bu vazivete başkası da karşılık olsun diye onun yolunu kapamaz.
19. ZARAR İZÂLE OLUNUR.
Bu kaide yukarıdaki kaidenin sonucu mahiyetindedir. Çün-kü zarara zarar ile mukabele edilmiyeceğine göre, mevcut za-rarı gidermek gerektir. Hazret-i Peygamber (S.A.V.):
buyurmuştur, yani kisi الأَضَرَرَ وَلا ضِرارَ فِي الْإِسْلامِ
kardeşine ne başlangıçta zarar verir, ne de onun zararına kar-şılık bir zarar verir...
Fıkhın birçok babları bu kaide üzerine kurulmuştur: Ayıplı malı reddetmek, pişmanlık, şüf'a, kısas, hudut, keffaret V.S.
Meselâ:
Zarar mümkünse aynen, değilse karşılığı ödettirilerek gi-derilir..
a) Zor ve zulümle alınan bir malın, aynı muhafaza edili-yorsa aynen sâhibine iâde ettirilir; bu surette, o malı zorla zim-metine geçiren, «ben onun kıymetini vereyim diyemez. Aynı muhafaza edilmiyorsa yâni telef olmuş veya itlâf edilmiş ise, misli varsa misliyle, değilse kıymetiyle ödenir.
b) Üzerine su bırakmak suretiyle tahrip edilip kullanılmaz hale getirilen bir tarlada, zararı misliyle ödemek mümkün ol-madığında bedeli cihetine gidilir.
20. ZARÛRETLER MAHZURLU ŞEYLERİ MUBAH KILAR..
İslâmda zarûretler tahdît edilmiştir.. Haramla karşı kar-şıya gelen kimse bu tahdit çerçevesine giriyorsa, onu ihtiyaç nisbetinde kullanabilir; aksi halde câiz değildir.
AHLAK
YanıtlaSildal anlayışından hareketle Bediüzzaman, her türlü aşırılığı (if. bütün peygamberler ve erdemli insanların davranışları, ifrat ve rat-tefrit) ahlaksızlık olarak değerlendirmiştir. Zira ona göre tefritten uzak dengeli, mutedil ve vasatiyye üzere olmuştur."
Ahlakın ve yukarıda medenî davranış olarak ifade ettiğimiz "edeb"in yansımalarından biri de, İslâm'ın, Müslüman'dan her gün yerine getirmesini istediği hayır işleri (sadaka-i cariye)dir Bu esasen yukarıda da üzerinde durduğumuz ahlâkın amele değerin davranışa dönüşmesidir. Mesela toplumdaki açların doyurulması, yaralının tedavi edilmesi, hastaların şifa bulma-larına vesile olunması, giyecekleri olmayanların giydirilmesi, hasta ve düşkünlere yardım elinin uzatılması gibi, Müslü man'dan yapılması istenen hayır işlerinin pek çok yöntemi bu-lunmaktadır. İslâm'ın üçüncü rüknü olan zekât müessesesi de esasen bu gayeye matuftur. Ancak ahlaki kıvamı yakalamış İs. lam toplumunun fertleri zekat vecibesinin ile yetinmeyip onun ötesinde hayırda yarışan müminlerdir. İlk İslam toplumunun fertleri olan sahabede de gördüğümüz üzere, bu özellik onların en temel ahlâkî özelliklerindendir.
Ebû Hüreyre'den rivayete göre de Resûlüllah şöyle buyur-muştur: "Şüphesiz Allah Teâla kıyamet günü, Ey Ademoğlu! Senden yiyecek istedim; beni doyurmadın!' diyecek. Ademoğ-lu: 'Ey Allah'ım! Seni nasıl doyurabilirim ki! Sen âlemlerin Rab-bisin!' diyecek. Allah Teâla, 'Bilmez misin ki, filan kulum sen-den yiyecek istedi, sen onu doyurmadın. Bilmez miydin ki, onu doyurmuş olsan; bunu benim katımda bulacaktın!' buyuracak.
Ey Ademoğlu! Senden su istedim; beni sulamadın!' diyecek Ademoğlu, Ey Allahım! Ben seni nasıl sularım! sen alemlerin Rabbisin!' cevabını verecek. Allah Teâla, 'Filan kulum senden su istedi; ona su vermedin! Onu sulamış olsaydın bunu (n kar-şılığını) benim nezdimde bulurdun! buyuracaktır."48
Dikkat edilirse bu hadiste, sözü edilen hayır işlerinin Allah ka-tındaki değerini göstermek amacıyla son derece etkileyici bir tas-vir yapılmıştır. Zira Allah Teâla bu tasvirinde, kullarının yine kul-lardan temin edeceği açlık, susuzluk gibi ihtiyaç ve istekleri, "Sen-den yiyecek istedim; beni doyurmadın!... Senden su istedim; beni sulamadın!" buyurarak, kendi mukaddes zatına nisbet etmiştir.
Şu halde, bu hadisi işitip hayır işlerine yönelmeyen, yaratı-
47. Bu yöndeki değerlendirmeler için bk. Duran, Akıl ve Ahlak, s. 106, 107.
48. Müslim, Birr, 43.
58
KOPRU-YAZ/2006
KUR'AN VE SÜNNET'E GÖRE AHLAKIN KAYNAĞI...
YanıtlaSillanlara yardım için iradesini ortaya koymayan kimseler, öz iti-bariyle ahlakımın dumura uğraması ve dolayısıyla kalbinin ka-tulaşması neticesinde hayır işlerinden mahrum bırakılmış kim-selerden başkası olmayacaktır. Bu durum aynı zamanda, Bedi-üzzaman'ın ifadestyle "ahlâk-ı rezilenin" hem sebebi hem de so-nucudur. Zira ona göre fert ve toplumların fesadının ve kötü ahlakın esas kaynağı, iki anlayışta (kelimede) gizlidir:
Birincisi, "Ben tok olsam, başkası açlıktan ölse bana ne."
İkincisi ise, "İstirahatım için zahmet çek; sen çalış, ben yiyeyim. "40
Bediüzzaman daha sonra birinci anlayışın devasının zekat olduğunu ikincisinin devasının ise, faizin yasaklanması olduğu-nu; ancak insanların bu Kur'an fermanına kulak vermediğini i-fade etmiştir. Bu çarpıcı ifadeleriyle Bediüzzaman, esasen gü-nümüz toplumlarının fesadında önemli rolü olan "bencillik", "benmerkezcilik" gibi tamamen su-i ahlâk (ahlak-ı rezile) ile a-lakalı iki noktaya dikkatimizi çekmiştir.
Sonuç
Netice olarak şunu söyleyebiliriz ki, Bediüzzaman'ın ahlak telakkisinde ahlak-amel, değer-davranış bütünlüğü son derece önemi haizdir. Ahlakın amele dönüşmesinde ise o, kanaatimce iki hususun önemine daha ziyade vurgu yapmıştır:
1. Bir örnek şahsiyet, ahlak abidesi olarak Hz. Peygamber
2. Bu örnek şahsiyetin (Hz. Peygamber) sünnetinin bütü-nünde tezahür eden "edep".
Esasen bu iki husus, bir değer olarak ahlakını amele ve dav-ranışa dönüştürmek isteyen kişi için önem arz eder. Zira Bedi-üzzaman, bir yandan Kur'an tabiriyle "üsve-i hasene" olan ve "büyük bir ahlak üzere gönderildiği" bildirilen Hz. Peygamber'in şahsiyetini bir rol model olarak öne çıkarırken diğer taraftan da, "Sünnet-i Seniyye edeptir..." sözüyle, O'nun (s.a.) ahlakının te-zahürlerinin Sünnet'le ortaya çıktığını ifade etmektedir.
Öz
Ahlâkın kaynağı meselesi, asırlar boyu pek çok İslâm alim
49. İşararül-İcaz, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 2001, s. 49; Sözler, 25. Söz, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 2001 s. 373: Mektubat 22, Mektup, s. 273.
emr-i istihbabi
YanıtlaSil226
emsål-ke
(sevaplı) veya sünnet olduğu için yapılan iş veya görev emr-i istihbabi أمر استحبابی : )dinde müstehab
emr-i itibari ve ademi أمر اعتباری و عدمی : emri itibari ve emr-i ademî) itibari olan, yani ken-kabul edilen olay (düsünene göre düşünce, hissedene göre duygu, aynaya göre görüntü, di başına var olmayıp bir başka şeye göre var bir cisme göre gölge uzağa göre yakın, büyüğe göre küçük gibi) ve de bir iş ve hareket yap-mamaktan ibaret olan olay veya durum (emri ademi)
emr-i kati أمر قطعى : kesin emir
emr-i itibari أمر إعتبارى : itibari is, bir iş ve hare-ket yapma eğilimi ve isteği
emr-i Kur'an أمر قرآن : Kur'an'ın emri (buyruğu)
emri küfrî امر کفری : inkârla ilgili iş ve düşünce
emr-i kün fe yekün أمر كن فيكون : Allah'ın (c.c.( bir şeye "ol" deyince hemen onu var eden ya-ratıcı emri
emr-i maaş أمر معاش : geçim işi geçim hususu, geçim konusu
emr-i manevi 1 : أمر معنوی.manevi emir, Al-lah'ın (c.c.) koyduğu yaradılış kanunu 2.dini hayatla ilgili emir
emr-i maruf أمر معروف : dinimizde iyi olan iş ve hareket, herkesçe iyi bilinen iş ve hareket
emr-i memdud أمر ممدود : genel ve devam eden emir, kanun
emr-i müheyyls أمر مهيج : kuvvetli bir his (duy -gu) uyandıra olay, durum
emr-i mühimme أمر مهمه : önemli is
emr-i Nebevi أمر نبوى : Hz. Peygamber'in (a.s.m.) buyruğu
emr-i nisbi أمر نسبى : nisbi iş bak.emr-i itibari(
emr-i Peygamberi امر پیغمبری : Peygamber'in (a.s.m.) emri (buyruğu)
emr-i Rabbani (ye( أمر ربانيه : Rabbin emri (buy-ruğu)
emr-i Rahmani (y( أمر رحمانيه : rahmeti, mer-hameti her şeyi kuşatan (Rahman olan) Al-lah'ın (c.c.) emri
emr-i sabit أمر ثابت : olmuş (gerçekleşmiş) iş ve hareket
emr-i şer'i أمر شرعى : dini emir, dindeki emir
emr-i tacizi أمر تعجيزى : yerine getirmede in-sanları âciz (güçsüz ve çaresiz) bırakan iş
mak için verilen emir veya iş emr-i teklif ملف:bir iş ve görevi yapt
emr-i tekvini 1 : أمر تكويني.varlıkların yarad gereği uydukları ilahi emir (kanun( ) ğuyunca donar, ateş yakar; iki madde kati birbirini çeker; canlılar doğar, büyür ve vs.) 2.Allah'ın (c.c.) kudret, ilim ve iradesi bir şeyi yapmak veya yaratmak için verdiği emri
emri üstadane أمر استادانه : ustada (hocaya(
raşır iş
mr-iyakiأمر واقع: kabul edilmek zorunda kalınan olay veya durum; oldu bitti, şeklinde iş veya durum 2.beklenmedik ve şaşkanlık ve rici durum
olan ve zihin dışında varlığı olmayan iş veya kanun
emr-i vicdani أمر وجدانی : vicdan duygusu, vic danda beliren duygu ve eğilim, vicdani de rum
emr-i zekât امر زكات : zekat verilmesi emri
emraz أمراض : marazlar, rahatsızlıklar, sağlık bozuklukları
emraz-ı asabiye أمراض عصبيه : sinir bozuklukla rı, sinirsel rahatsızlıklar
emraz-ı içtimaiye أمراض إجتماعية : toplumdaki bozukluklar ve rahatsızlıklar
emraz-ı kalb (iye( أمراض قلبي : )manevi) kalb hastalıkları; månevi hayata aykırı istek, duy gu, düşünce ve hallerin kalbde bulunması, kalbin bozulması
emraz-ı nefsaniye أمراض نفسانيه : nefisteki bo zukluklar, nefisteki manevi hastalıklar
emraz-ı ruhiye ve akliye ve kalbiye أمراض روحیه و عقلیه و قلبیه :ruh, akıl ve kalbdeki manevi bo-zukluk ve hastalıklar (dünya sevgisi, dünya zevkleri, ruhi sıkıntılar, ümitsizlik, kötüm serlik, kötü ahlâk ve alışkanlıklar, şüpheler, itirazlar, vesveseler, yanlış düşünceler, boş gayeler ve hevesler, vs.)
emred امرد : henüz sakalı çıkmamış genç
emri (ye( أمر به : emirle ilgili, emirle olan
emsal أمثال : .rnekler, benzer veya denk olanlar 2.hikâyeler, destanlar
emsal-i kesire أمثال كثيره : çok sayıda örnekler. nice örnekler (ramazan-ı şerifin emsål-i kesi resi: nice ramazanlar, çok ramazanlar)
emsål-i saire
YanıtlaSil227
endişe-i istikbal
emsål-i saire امثال سائر başka örnekler
emsalsiz امثال : benzersiz, eşsiz
maryağmurlar (yağmur)
emtia mallar (alınıp satılan mallar)
emvac امواج : dalgalar
emvac-i zeval أمواج زوال gelip geçme, ölup göç berler me dalgaları (varlıkların ardarda dünyaya ge lip gidişlerini anlatan bir sözdür)
emval أموال : mallar, mülkler, servetler
emval-ı dünyeviye أموال دنيويه : dünya malları
emval - miriye أموال ميريه : ordu malları, askeri mallar
emval-i müttefika أموال متفقه : ortak mal
nevi haklarını, gaye ve özelliklerini koruma yetki ve yükümlülüğü emval- nuriye أموال نوريه : Risale-i Nur'un ma-
emval-i uhrevi (y( أموال اخرويه : ahiret malları (sevaplar)
emvat أموات : ölüler, ölmüş olanlar
emzice امزجه : mizaçlar, huylar, yaradılış özel likleri, karakterler
En'am أنعام : Kur'an'ın 6. sûresi
enam انام : .halk, herkes, kamu 2.yaratılmış bütün varlıklar
enaniyet 1 : أنانيت.benlik, kendini beğenmiş lik, kendini öne çıkarma 2.bencillik, her den önce kendini düşünme
enaniyet-i beşeriye أنانيت بشريه : insanın benlik yapısı ve bu yapının özellikleri
enaniyet-i cahiliye أنانيت جاهليه : cahillikten )bilgisizlikten) kaynaklanan benlik, kendini beğenmişlik
enaniyet-i ilmiye أنانيت علمیه : ilimce kendini beğenmişlik
enaniyet-i insaniye أنانيت إنسانيه : insanın benli-ği ve kendini beğenmişliği, benlik iddiası
enaniyet-i nefsiye أنانيت نفسيه : kişinin benlik iddiası, kişinin kendini öne çıkarması
enaniyet-i nev'iye أنانيت نوعيه : nev'in enani yeti; kendi türüne, milletine ve soydaşlarına güvenme ve onunla övünme; ırkçılık
enaniyet-i taassubkârane أنانيت تعصبكارانه : çok katı şekilde benlik ve kendini beğenmişlik tavrı
enaniyetli أنانيتلى : kendini beğenen, benlik
iddiası taşıyan, kendine önem veren, kendini öne çıkaran
enbiya أنبياء : nebiler, Allah'ın(c.c.) gönderdiği haberciler, peygamberler
enbiya-i beni-İsrail (iye( أنبياء بنى إسرائيلية : Israil oğullarına (Yahudilere) gönderilen peygam-
enbiya-i izam أنبياء عظام : büyuk peygamberler
enbiya-i salife أنبياء سالفه : geçmiş peygamberler
enbiya-i salifin أنبياء سالفين : geçmiş devirlerdeki peygamberler
enbiya-yi salife البياى سالفه : )bakenbiya-i sa-lifin)
enbiya-yi izam آسیای عظام : )bakenbiya-i izam(
enbiya-yi sabika انبیای سابقه : geçmiş peygam berler, önceki peygamberler
enbiya-yı salife انبیای سالفه : bakenbiya-i sa-lifin(
enbiya-yahyar انبیای اخیار peygamberler ve Allah'ın (c.c.) iyi kulları
encümen انجمن : kurul, komisyon; belli konu-ları görüşmekle görevli meclis, danışma ku-rulu, danışma meclisi
encümen-i şûra انجمن شورى : danışma meclisi (kurulu(
endad أنداد : benzerler 2.Allah (c.c.) yerine konulan uydurma (bâtıl) tanrılar, ilahlar
şey-endaht انداخت : silahla atış
endaht etmek انداخت ايتمك : silahla) atmak
endam اندام : .beden, vücud, boy; boybos 2.güzellik
endaz انداز : atan, eden, veren gibi månåları olan ve kelimeye eklenen ek (ör.nazar-endaz: göz gezdirir, göz atar; cilve-endaz: görünme, kendini gösterme(
endaze 1.65 : اندازه cm. boyunda bir uzunluk ölçüsü 2.Ölçü
ender 1 : اندر.çok az bulunan, çok az rastlanan, çok nadir 2.(fa)içinde; iç içe(azab ender azab; azab içinde azab)
endişe انديشه : üzüntü kaygı,tasa, korku 2.kuruntu, vesvese 3.merak ederek düşün-mek
endişe-i helaket انديشة هلاكت : ölüm korkusu
endişe-i istikbal انديشة إستقبال : gelecekte kar-
şılaşılacak hallerin korkusu, gelecek kaygısı, gelecek düşüncesi
696
YanıtlaSilHADIS-1 ŞERİFLE
Ravi: BUHARI ve MUSLIM.. Menkıbeleri, 2. ve 5. Hadis-i şerifte...
لَيْسَ مِنَّا مَنْ ضَرَبَ الخُدُودَ ، وَشَقِّ الْجُيُوبَ ، وَدَعَا بِدَعْوَى الْجَاهِلِية . ۲
( رواه) بن مسعود )
2) «Yanaklarını döven, yakaları yırtan ve cahiliyet devri çağrılarıyla bağırıp çağıran bizden değildir..>>>
Bu Hadis-i Şerif harf sirasiyle tertip edilen bölümde 1003 numarada geçti.. Ravisi de aynı..
الدرس الرابع والعشرون فى تحريم إحداد المرأة فوق ثلاث إلا على زوجها
روى الشيخان عن زينب بنت أبي سلمة رضي الله عنهما قالت : دخلتُ عَلَى أُمَّ حَبِيبَةَ رضى اللهُ عنها زَوْجِ النَّبي صلى الله عليه وسلم حِينَ تُوَفَّى أَبُوهَا ( وَهُوَ أَبُو سَفْيَانَ بْنَ حَرْبٍ ) فَدَعَتْ بِطِيبٍ فِيهِ صُفْرَهُ خُلُوقٍ أَوْ غَيْرِهِ ، فدهَنَتْ مِنْهُ ، ثُمَّ مَسَّتْ بِعَارِضَيْهَا ، ثمَّ قَالَتْ : والله ما لي بالطَّيِّبِ مِنْ حَاجَةٍ ، غَيْرَ أَنِّي سَمِعْتُ رسول الله صلى الله عليه وسلم يقولُ عَلَى المَنبَرِ : لا يحل لامرأة تُؤْمِنُ بِاللهِ وَاليَوْمِ الآخِرِ أَنْ تُحِدَّ على مَيْتَ فَوْقَ ثَلَاثَ لَيَالٍ إِلَّا عَلى زَوْجٍ أَرْبَعَةَ أَشْهُرٍ وَعَشْراً .
۱
YİRMİDÖRDÜNCÜ DERS
KADININ ÜÇ GÜNDEN FAZLA YAS TUTMASININ
HARAM OLDUĞUNA DAİR
KOCASI ÖLEN BUNDAN MÜSTESNA
1) BUHARI ve MÜSLİM, Ebu Seleme'nin kızı ZEYNEB'den r.a. naklen rivayet ediyor:
Peygamberin S.A. zevcesi Ümmü Habibe'nin r.a. yanına git. tim; babası (Ebu Süfyan b. Harb) vefat etmişti.. Ümmü Habibe içinde SUFRAT-I HULUK veya başkası bulunan bir koku istedi ve ondan süründü; yanaklarına da sürdü.. Sonra şöyle dedi:
Vallahi, benim kokuya ihtiyacım yok.. Şu kadar ki, Resûlülla-hın S.A. minber üzerinde şöyle buyurduğunu duydum:
VE VAAZ ÖRNEKLERI
YanıtlaSil697
«Allah'a ve Ahiret gününe inanan bir kadına, bir meyit için üç günden fazla yas tutmak helal değildir. Ancak kocası hariça. Onun için, dört ay on gun yas tutar..>>
SUFRAT-I HULUK: O zamanda sürünmesi adet olan bir koku cinsi-
dir.
Dinimize göre kocası ölen bir kadın üzerinden dört ay on gün geç-medikçe başkasıyla nikâhlanamaz..
**
Ravi: BUHARI ve MÜSLİM.. Menkıbeleri, 2. ve 5. Hadis-i şerifte..
* **
ZEYNEE: b. EBU SELEME.. Müminlerin anası Ümmü Scleme'nin ilk kocasından çocuğudur. Dolayısıyla Peygamber S.A. efendimizin üvey kızı.. Habes'de dünyaya gelmiştir. Bilgili ve dini inceliklere vakıf bir ha-mmdı.. Hicretin SS. yılında vefat etti. Allah ondan razı olsun..
الدرس الخامس والعشرون في استحباب ذكر الموت وكراهة تمنيه
قال الله تعالى : يا أيها الذين آمنوا لا تُلْهِكُمْ أَمْوَالُكُمْ وَلَا أَوْلَادُكُمْ عَنْ ذِكرِ اللَّهِ ، وَمَنْ يَفْعَلْ ذَلِكَ فَأُولَئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ ، وَأَنْفِقُوا مِمَّا رَزَقْنَاكُمْ مِنْ قَبْلِ أَنْ يَأْتِيَ أَحَدَكُمُ الْمَوْتُ ، فَيَقُولُ : رُبِّ لَوْلَا أَخْرْتَنِي إِلَى أَجَلٍ قرِيبٍ فَأَصْدِّقَ وَأَكُنْ مِنَ الصَّالِحِينَ ، وَأَنْ يُؤَخِّرَ اللَّهُ نَفْسًا إِذَا جَاءَ أَجَلُهَا
واللهُ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ : YIRAMIBESINCI DERS
۱
ÖLÜMÜ HATIRLAMANIN İYİLİĞİ VE ONU TEMENNİ ETMENİN KÖTÜLÜĞÜ
1) Allah-ü Taâlâ şöyle buyurdu:
- «Ey iman edenler, sizi ne mallarınız, ne evladımız, Allah'ın zikrinden alıkoymasın. Kim bunu yaparsa, işte onlar hüsrana uğ-rayanların ta kendileridir.
Herhangi birinize ölüm gelip de: Ey Rabbim, beni yakın bir müd-dete kadar geciktirseydin de sadaka verip dursaydun, iyi adamlar-
208
YanıtlaSilMECELLE-1 AHKAM-I ADLİYYE
müstecir her ne dilerse ekmek üzere diye ta'mim kılınmak dahi lâzımdır.
MADDE 455 Ehl-i san'atım isticarında menfaatın malúmiyeti amelin beyaniyle yani ne yapacağını ve nasıl yapacağım ta'yin ile olur.
Meselâ, esvab boyatılacak oldukta esvabın boyacıya irâesi ya-hut ğilzat ve rikkatinin bildirilmesi ve renginin beyanı lazımdır.
MADDE 456 - Eşya naklinde işaretle ve naklolunacak mahallin ta-yini ile menfaat ma'lum olur.
Mesela, şu yükü filân mahalle nakledeceksin denildikte yük müşahed ve mesafe ma'lum olduğu cihetle menfaat dahi ma'lum olur.
MADDE 457 Menfaat makdur-ül istifa olmak şarttır. Binaenaleyh bir firarî hayvanın icarı sahih olmaz.
FASL-I RABI'
İcarenin butlan ve fesadı hakkındadır.
MADDE 458 In'ikad-ı icarenin şeraitinden biri bulunmasa icare bâtıl olur.
Meselâ, mecnunun ve sabi-i gayr-ı mümeyyizin icar ve isticarı bâtıldır. Fakat ba'd-el-in'ikad âcir ya müstecirin tecennün etmesiyle icare münfesih olmaz.
MADDE 459 İcare-i bâtılada istimal ile ücret lâzım olmaz.
Fakat mål-ı vakf veya mâl-1 yetimse istimâl ile ecr-i misil lå-zım olur. Mecnun dahi yetim hükmündedir
MADDE 460 In'ikadı icarenin şartları bulunup da şerait-i sıh-hatdan birisi bulunmasa icare fâsid olur.
MADDE 461 Icare-i fâside nâfizdir. Fakat icare-i fâsidede âcir olan kimse ecr-i misle mâlik olup ecr-i müsemmaya malik olmaz.
MADDE 462 - İcarenin fesâdı bazan bedelin meçhul olmasından ve bazan diğer şerait-i sıhhatın bulunmamasından neş'et eder.
Evvelki sûretde bâliğan mâbelağ ecr-i misil lâzım gelir.
İkinci suretde ecr-i müsemmayı tecavüz etmemek şartiyle ecr-i misil lâzım gelir.
KITABOL ICARAT
YanıtlaSil200
BAB-I SALIS
Verete müteallik mesail beyanında olup üç fash havidir.
FASL-I EVVEL
Bedel-i icare hakkındadır.
MADDE 463 Bey'de semen olmağa salih olan şey icarede bedel olmağa salih olduğu gibi semen olmağa salih olmayan şeyler dahi bedel-i icare olabilir.
Mesela, bir hayvan mukabilinde yahut bir hanenin süknası mu-kabilinde bir bostan isticar olunabilir.
MADDE 464 Bede-i icare nakid ise semen-i mebi gibi mikdarını ta'yin ile ma'lum olur.
MADDE 465 Bedel-i icare urûzdan yahut mekiylât ya mevzûnat yahut adediyyat-ı mütekaribeden olduğu halde mikdariyle beraber vasfını dahi beyan etmek lazım gelir.
Ve nakli, haml ve meûnete muhtac olan şeylerde her nerede teslimi şart kılınırsa orada ifa olunmak lazım gelir. Ve mekân-ı ifa beyan olunmadığı takdirde me'cur eğer akar ise ol akarın olduğu mahalde ve amel ise ecîrin ameli ifa ettiği yerde ve eğer hamûle ise ücretin lâzım olduğu mekânda ifası lazım gelir.
Amma haml ve meûneti olmayan şeylerde dilediği yerde alır.
FASL-I SANI
Ücretin sebeb-i lüzumuna ve âcirin ücrete keyfiyet-i istihkakına dair olan mesâil beyanındadır.
MADDE 466 Akd-i mutlak ile ücret lâzım olmaz.
Ya'ni, müecrred icare mün'akid olduğu gibi hemen bedel-i ica-renin teslimi lâzım gelmez.
MADDE 467 Ta'cil ile ücret lâzım olur.
Ya'ni, müstecir berveçh-i peşin ücreti teslim etse acir ana ma-lik olup ba'dehu müstecir anı istirdad edemez.
MADDE 468 Şart-1 tâ'cil ile ücret lâzım olur.
Ya'ni, bedel-i icarenin berveçh-i peşin verilmesi şart kılındıkda akd-i icare gerek menâfi'-i âyan üzerine vârid olsun ve gerek amel üzerine vârid olsun her halde müstecirin evvelemirde bedel-i ica-reyi teslim etmesi lâzım gelir.
О. Н. Т. Mecelle
F: 14
228
YanıtlaSilİSLÂM TARİHİ MEDİNE DEVRİ XI
«Kur'ân'ı okuyunuz!
Çünki, Kur'ân, okuyanlarının yanına Kıyamet günü şefâatcı ola-rak gelecektir.» (130)
«Kıyamet günü kabir, sahibi için yarıldığı zaman, Kur'ân, genç bir adam şekline girecek, kendisini okuyanla buluşacak.
Ona (Beni, tanıdın mı?) diye soracak.
O da (Seni, tanıyamadım!) diyecek. (131)
Kur'ân (Beni, tapıdın mı?) diye tekrar soracak.
O da, yine (Seni, tanıyamadım!) diyecek. (132)
Bunun üzerine, Kur'ân (Ben, senin sahibi bulunduğun o Kur-An'ım ki, öğle sıcaklarında seni susattım. Gecelerinde seni uyutma-dım, uyanık tuttum.
Her tüccarın, alış veriş sonunda bir kazancı olur.
Bu gün, senin de, bütün alış verişlerinin bir sonucu ve kazancı vardır.) diyecek. (133)
Yüce Allah'a da (Ya Rab! Her amel sahibine ecrini verdin. Nere-de benim amelimin ecri? (134)
Yâ Rab! Onu, süsle!) diyecek.
Bunun üzerine, onun başına Kerâmet Tacı (135), Kırallık Tacı konulacak. (136)
Kur'ân (Yâ Rab! Ben, onun için, bundan daha büyüğünü um-muştum!» (137)
Ya Rab! Ona, ikramını artır!) diyecek.
Onun sırtına Kerâmet elbisesi giydirilecek.
Sonra, Kur'ân (Yâ Rab! Ondan râzı ve hoşnud ol! (138)
Senin Rızandan sonra üstün bir şey yoktur!) diyecek.
(Uzat sağ elini!) denilecek. Rızvanullâhdan doldurulacak!
(Uzat sol elini!) denilecek. Rızvânullâhdan doldurulacak. (139)
Yüce Allah, ondan râzı olacaktır. (140)
(130) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 5, s. 249, Müslim Sahih c. 1, s. 553, Hả kim Müstedrek c. 1, s. 564
(131) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 5, s. 348, Dârimi Sünen c. 2, s. 324
(132) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 5, s. 348
(133) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 5, s. 348, Dârimi Sünen c. 2, s. 324, İbn-i Hacer Metâlibül'âliye c. 3, s. 283-284
(134) İbn-i Hacer Metalibü'l-âliye c. 3, s. 293
( 135) Tirmizi Sünen c. 5, s. 178, Hâkim Müstedrek c. 1, s. 552
(135) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 5, s. 348, Dârimi Sünen c. 2, s. 324, İbn-1 Hacer Metālibül'âliye c. 3, s. 293
(137) İbn-i Hacer Metâlibül'âliye c. 3, s. 293
(138) Tirmizi Sünen c. 5, s. 178, Hâkim Müstedrek c. 1, s. 552
(139) Dârimi Sünen c. 2, s. 309
(140) Tirmizi Sünen c. 5, s. 178, Hâkim Müstedrek c. 1, s. 552
İKİ BÜYÜK EMANET: KUR'AN-I KERİM VE SÜNNET
YanıtlaSil229
Kendisine de (Râzı oldun mu?) diye sorulacak.
O da (Evet! Ya Rab!) diyecektir.» (141)
Ehl-i Kur'ân'ın baba ve annesine de, birer elbise giydirilecek.
Onlar (Bu, bize ne için giydirildi?) diye soracaklar.
(Çocuğunuzun Kur'an öğrenmesinin karşılığıdır!) denilecek-tir. (142)
Kur'ân'ı okuyan ve Onun içindekilere göre amel eden kimsenin bütün dünya evlerindeki ziyâsından daha
parlak ve güzel Tac giydirilecektir! Babasına böyle olursa, artık kendisine niz! (143) ne olacağını hisab edi-
«Ehl-i Kur'ân'a (Oku ve yüksel!) buyrulacak.
Okuyacağı her Âyet karşılığında bir Hasene artırılacak.
(Oku ve yüksel! Dünyada, Kur'ân'ı Tertil ettiğin gibi, Tertil et!
Çünki, senin merteben, okuyacağın en son Ayetin yanındadır. (144)
Oku! Cennet derecelerine, Cennet'in yüksek katlarına yüksel!) buyrulacak.
O da, okumağa devam ettikçe, yükseldiği yer, kendisinin yeri ola-caktır.» (145)
Peygamberimiz, Eshabdan Ebû Saîd b. Mualla'ya «Mescidden çıkmadan sana öyle bir sûre öğreteceğim ki, o, Kur'ândaki sûrelerin en büyüğüdür.
Elhamdü lillahi Rabbil'âlemîn Seb'ülmesânî (Namazlarda tekrar tekrar okunan yedi Âyet) ve bana verilen büyük Kur'ân'dır.» buyur-du. (146)
Ubeyy b. Ka'b'a da:
«Sana, ne Tevratta, ne İncil'de, ne Zebûr'da, ne de, Kur'ân'ın di-ğer sûreleri arasında bir benzeri indirilmemiş olan bir sûre öğretme-mi istermisin?» diye sordu.
Übeyy b. Ka'b «Evet! Yâ Resûlallah!» deyince,
«Varlığım, Kudret Elinde bulunan Allâha yemin ederim ki: onun,
(141) İbn-i Hacer Metālibül'âliye c. 3, s. 293
(142) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 5, s. 348, Dârimi Sünen c. 2, s. 324
(143) Ebû Davud Sünen c. 2, s. 70, Hâkim Müstedrek c. 1, s. 567-568 (
144) Tirmizi Sünen c. 5, s. 178, Hâkim Müstedrek c. 1, s. 552-553
(145) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 5, s. 348, Dârimi Sünen c. 2, s. 324
(146) Buharî Sahih c. 5, s. 146, c. 6, s. 103, İbn-i Mâce Sünen c. 2, s. 1244, Dârimi Sünen c. 2, s. 320
سور ا نقره (۱۲۰۱۱)
YanıtlaSilالشارات الدميان
[ سؤال ] - مصلحتة بناء كذبك جائز اول یعنی سویا نیا مکده در او یاه میر؟
د الخوان ] اون قطعی و ضروری، مصالحت كون مساع شرعی وارد فقط حقیقہ باقر مصلحت دید فکری شما باطل و عذر در زیرا حول شرمنده تقرر انند علی وجهان مضبوط و مقداری معتم اولمايان برشى حكماءه علت و مدار اولامان مونکہ مقداری بدهد الته الينجاد يفندن سوء استعماله او غرار. مع هذا، بر شيتك ضرری منفعتنه غلبه الدرس اوشی منسوخ وغير معتبر اولور. مصد الحت، أو شيئي ترك ايمكنده اولور.
اوت، عاله کورونه بوقدر انقلابار و قاريشي القلي، ضروك، عذر تلقى ايديان مصلحته علیه ایجسته بر شاهد.. فقط کنایه و یا تعریض صور تیله، یعنی غیر صریح به حکم ایله سویا نیلم
بالان، كذبدن صدايه الماز
خلاصه، پول ایکید.. یا سکون ایتم کرد. چونکه سویا نیلیه هر سوزن طوغری اولمه می لوز مدر. و یا صد قدر. چونکه اسلامیتان اساسی، صد قدر ایمانك خاصه ی، صد قدر بتون كمالاته ايصال الديجي صد قدر اخلاقه عاليه نك حياتي، صد قدر. ترقياتك محورى، صد قدر عالم اسلامات نظامی صد قدر نوع بشرى كعبه كمالاته ايصال ايدن، صد قدر اصحاب کرامی بتونه ان اناره تفوقه ایتدیرن صد قدر محمد هاشمي ( عليه الصلاة والسلامي ) مراتب الشريبه نك ان یوکسکنه چیقاران، صد قدر
وَ إِذَا قِيلَ لَهُمْ لَا تُفْسِدُوا فِي الْأَرْضِ قَالُوا إِنَّمَا نَحْنُ مُصْلِحُونَ . أَلَا إِنَّهُمْ هُمُ الْمُفْسِدُونَ وَلَكِنْ لَا يَشْعُرُونَ ]
بو ينتك او لكى آيتها وجه ارتباطی: وقتا که، منافقارك نفاقند ن نشئت ايدن جنایت الریان برنجینی تشکيل ايدن، (نفلر ينه ظلم المعالم، حقوقه الله تجاوزلری اولان) جنایت ذكر ايد ياد كردن مو كره، مذکور جنایت ارینان اینجینی تشکیل این [ حقوق عباده تجاوز اتمقاله آرالدین فساد القاتمك ) جنایتهاری دخی موقع مناسبده ذکر اید یا مدر.
موگره و از این جمله ی منافقارن قصه سنه و خط به سنه داخل اولد يغي جهتله [ و من الناس من يقول ) ده کی [ يَقُولُ تا به باغليد، معنا و مألجه 1 يُخادِعُونَ تا یه ناظر در حد ذاننده دخی
باطل
YanıtlaSilBatıl: Hakikate zid
بناء
Binden: Dayanarak
غَيْرِ معتبر
Gayr-i mu teber: İ'tibar edilmeyen
غَيْرِ صرخ
Gayr-i sarih: Açık olmayan
Had: Sınır
نامه
Hassa: Özellik, hususiyet
حقوق عباد حقوق الله
Hukuku ibad: Kul hakları
Hukikullah: Allah'ın kullar üzerindeki hakları
القا
İlka: Koyma, bırakma, yerleştirme
عِلَّتْ
İllet: Sebeb
إيصال
isal: Ulaştırma
مع هذا
Maahaza: Bununla beraber
مصلحة
Maslahat: Fayda
مضبوط
Mazbût: Sınırları belli olan
مدار
Medar: Sebeb
منسوخ
Mensah: Hükmü kaldırılımış
مَرَاتِبِ بَشَرِية
Meratib-i beşeriye: İnsanlık mertebeleri
مساغ شرعی
Mesa-şer'i: Şeriatin müsaadesi
يخون
Mihver: Eksen
معين
Muayyen: Belirli
ناظر
Nazır: Bakan, gözeten
صدق
Stdk: Doğruluk
سُوءٍ اِسْتِعْمال
Su-i isti 'mâl: Kötüye kul-lanma
تقون
Takarrur: Karar kılma
تجاوز
Tecavüz: Haddi aşma, saldırma
تفوق
Tefevvuk: Üstün olma
أصول شَرِيعَتْ
Usûlü şeriat: Fıkıh usûlü
St Silve- Bakara, 11-12
YanıtlaSilSual: Bir maslahata binäen kızbin catz olduğu söylenilmektedir. Oyle midir?
Elcevab: Evet, kat'i ve zaruri bir maslahat için mesag-1 ser'i vardır. Fakat, hakikate bakılırsa, maslahat dedikleri sey bâtıl bir özürdur Zira usûl-ü seriatta takarrur ettiği vechile, mazbút ve mikdarı muayyen olmayan bir sey, hükümlere illet ve medar olamaz. Çünki mikdarı bir had altına alınmadığından sû'-i isti'male uğrar Maaháza, bir şeyin zararı menfaatine galebe ederse, o sey mensûh ve gayr-i mu'teber olur. Maslahat, o şeyi terk etmekte olur.
Evet, alemde görünen bu kadar inkılablar ve karışıklıklar, zararın, özür telakki edilen maslahata galebe etmesine bir sahiddir. Fakat kinaye veya ta'riz suretiyle, yani gayr-i sarih bir kelime ile söylenilen yalan, kizbden sayılmaz.
Hulása, yol ikidir. Ya sükût etmektir. Çünki söylenilen her sözün doğru olması lazımdır. Veya sıdktır. Çünki İslâmiyet'in esası, sıdktır. İmânın hässası, sıdktır. Bütün kemålåta îsål edici, sıdktır. Ahlâk-ı âliyenin hayatı, sıdktır. Terakkıyâtın mihveri, sıdktır. Ålem-i İslâmın nizamı, sıdktır. Nev-i beşeri ka'be-i kemâlâta isål eden, sıdktır. Ashâb-ı Kirâm'ı bütün insanlara tefevvuk ettiren, sıdktır. Muhammed-i Hâşimi Aleyhissalâtü Vesselåm'ı merâtib-i beşeriyenin en yükseğine çıkaran, sıdktır.
وإذا قيلَ لَهُمْ لا تُفْسِدُوا فِي الْأَرْضِ قَالُوا إِنَّمَا نَحْنُ مُصْلِحُونَ )
الا انهُمْ هُمُ الْمُفْسِدُونَ وَلَكِنْ لا يَشْعُرُونَ
Bu ayetin evvelki âyetle vech-i irtibatı: Vaktå ki, münafıkların nifâkından neş'et eden cinayetlerinin birincisini teşkil eden, nefislerine zulmetmekle, hukukullâha tecavüzleri olan cinâyet zikredildikten sonra, mezkûr cinayetlerinin ikincisini teşkil eden, hukuk-u ibâda tecavüz etmekle aralarına fesâd ilkä etmek cinâyetleri dahi, mevki-i münasibde zikredilmiştir.
Sonra وَإِذَا قيل cümlesi, münafıkların kıssasına ve hikâyesine dâhil olduğu cihetle ومن الناس مَنْ يَقُولُ 'deki يَقُول 'ye bağlıdır, ma'nâ ve meålce يُخادِعُونَ ye nazırdır. Hadd-i zâtında dahi
182
YanıtlaSilAKRABALIK İLİŞKİLERİ (SILA-İ RAHİM)
إِنَّكَ لَا تَهْدِي مَنْ أَحْبَبْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ يَهْدِي مَنْ يَشَاءُ
"Resûlüm! Sen sevdiğini hidayete erdiremezsin; bilakis, Allah dilediğine hidayet verir."
Görüldüğü gibi bu ayette Allah akraba ziyaretini emretmektedir
Konuyla ilgili bir başka ayet şöyledir:
فَهَلْ عَسَيْتُمْ إِنْ تَوَلَّيْتُمْ أَنْ تُفْسِدُوا فِي الْأَرْضِ وَتُقَطِعُوا أَرْحَامَكُمْ أُوْلَئِكَ الَّذِينَ لَعَنَهُمُ اللَّهُ فَأَصَمَّهُمْ وَأَعْمَى أَبْصَارَهُمْ
"Geri dönerseniz yeryüzünde bozgunculuk yapmaya ve akra balık bağlarını kesmeye dönmüş olmaz mısınız? İşte bunlar (akra-balık bağlarını kesenler) Allah'ın kendilerini lanetlediği, sağır kıl dığı ve gözlerini kör ettiği kimselerdir."2
Şöyle denildi:
Allah Teâlâ akrabalığı yarattığında şöyle buyurdu:
"Ben rahman olan Allah'ım, sen de "rahim" (akrabalık) sin. Seninle ilişkilerini kesen kişi ile ben de ilişkilerimi keserim; seninle iyi ilişki içinde olan kimse ile ben de iyi ilişki kurarım."3
Şöyle denilmiştir:
Akrabalık arşta asılı durmakta olup, gece gündüz Allah'a şöyle yal-varmaktadır:
"Ya Rabbi! Senin rızan için akrabalarını ziyaret edene sen iyilikle muamele et. Akraba ziyaretini terk edeni sen de terk et."4
Hasan Basri şöyle demiştir:
"İnsanlar ilim sahibi görünüp bununla amel etmediklerinde, dille-riyle birbirini sevdiklerini söyleyip kalpleriyle buğz ettiklerinde ve akraba ziyaretini terk ettiklerinde, Allah onlara lanet eder ve kulaklarını sağır gözlerini de kör eder."
Fakih diyor ki:
Kasas 56
Muhammed 22-23
Ebû Davud, 1694
Buhari, 5989; Müslim, 2555
TENBIHÜ'L GAFİLİN
YanıtlaSil183
anlatmış: Babamın bana anlattığına göre, Yahya b. Selim ona şöyle bir olay
Biz Mekke'de iken yanımızda Horasanlı biri vardı. Bu zat salih bir kişi olduğundan insanlar eşyalarını ona emanet ediyorlardı.
Bir adam gelip on bin dinar parasını emanet bıraktıktan sonra çıkıp gitti. Adam Mekke'ye geri döndüğünde Horasanlı ölmüştü
. Bunun üzerine Horasanlının ailesini ve çoluk çocuğunu bulup onlara malının akıbetini sordu, fakat onlar bilmediklerini söylediler.
Ne yapacağını şaşıran adam, Mekke'nin fakihlerine - ki o gün onlar orada toplantı halinde idiler.- olayı anlattı ve şöyle dedi:
Falan kişiye on bin dinar emanet bırakmıştım. Kendisi ölmüş, çoluk çocuğu da olayla ilgili bilgileri olmadığını söylüyor. Bana ne tavsiye edersiniz?
Fakihler şöyle dediler:
Biz onun cennetlik olduğunu zannediyoruz. Sen gecenin üçte biri veya yarısından sonra zemzem kuyusunun yanına git ve şöyle seslen:
Ey falan oğlu filan kişi ben emanetin sahibiyim.
Adam üç gece peş peşe söyleneni yaptı, fakat kendisine cevap veren olmadı.
Bunun üzerine başından geçenleri fakihlere anlattı.
Onlar kendisine şöyle dediler:
Biz Allah'tan geldik ve ona döneceğiz. Korkarız ki senin bu arka-daşın cehennemlik biridir.
Sen Yemen'e git! Oradaki Berhut vadisinde bir kuyu var. Gecenin üçte biri veya yarısı geçtiğinde bu kuyunun başına git ve şöyle seslen:
Ey falan oğlu filan ben emanetin sahibiyim.
Adam denileni yaptı. Sözlerini bitirir bitirmez Horasanlı cevap verdi.
Emanetin sahibi olan adam ona:
Yazık sana! Sen iyi biriydin. Cehenneme neden girdin? dedi.
Horasanlı cevap verdi:
Horasan'da akrabalarım vardı ve ben ölene kadar onların yanına gitmemiştim. Allah bu sebeple beni cezalandırdı ve cehennemine koydu.
Malın ise bıraktığın gibi duruyor. Ben çocuklarıma güvenmediğim için onu falan eve gömdüm. Şimdi git çocuğumu bul. O seni evime götür-sün. Evin falan odasına gir ve orayı kaz malını orada bulacaksın.
TARINTE BUGÜN
YanıtlaSil1914-1. Dünya Savaşı Avrupa genelinde başladı.
1918-Bediüzzaman'ın
Dârü'l-Hikmeti'l-İslâmiye'ye aza tayin edilmesi.
1922 - Enver Paşa'nın şehit edilmesi.
1924 - Lozan Antlaşması yürürlüğe girdi.
1984 - Bediüzzaman'ın talebelerinden Mehmet Çalışkan'ın vefatı.
4
PAZAR
SUNDAY
AĞUSTOS AUGUST
BİR AYET
Allah huzurunda eğilenlerle beraber siz de rükûa varın.
Bakara Suresi: 43
BİR HADİS
Arapların söyledikleri en üstün şiir, Lebid'in şu sözüdür: "Dikkat ediniz! Allah'ın dışındaki her şey boştur."
Müslim, Şiir: 2
Duâ-i kavlî-i ihtiyarînin makbuliyeti, iki cihetledir: Ya ayn-ı matlubu ile makbul olur; veyahut daha evlâsı verilir.
HİCRĪ: 29 MUHARREM 1446 - RUMI: 22 TEMMUZ 1440
Mektubat
HIZIR: 91 - GÜN : 217 KALAN: 149 - GÜN. KIS.: 3 DK
İmsak Günes Öğle İkindi Mun
TARİHTE BUGÜN
YanıtlaSil1908-II. Meşrutiyet'in ilani.
- 1923 - Lozan Barış Antlaşması imzalandı.
1934-Bediüzzaman
Barla'dan Isparta'ya getirildi.
1974 - Bediüzzaman'ın talebelerinden Süleyman Rüştü Çakın vefat etti.
2020 - Ayasofya 86 yıl sonra tekrar cami olarak ibadete açıldı.
BIOZAMAN TAKVIMI
TEMMUZ
24
PERŞEMBE
MUHARREM 29 1447
RUMI: 11 TEMMUZ 1441
HIZIR: 80
(İnsan,) eğer Kadîr-i Zülcelâl'e dayanıp tevekkül etmezse ve itimad edip teslim olmazsa, vicdanı daim azab içinde kalır. Sözler
BİR AYET Vakti gelince de artık hiçbir toplum ne ecelini bir an öne alabilir, ne de onu bir an geciktirebilir. (Hicr: 5)
BİR HADİS
Sizden hiç kimse, maruz kaldığı bir zarar sebebiyle, ölümü temenni etmesin. Mutlaka onu yapmak mec-buriyeti hissederse, bari şöyle desin: Rabbim! Hakkımda hayat hayırlı ise yaşat,ölüm hayırlı ise canımı al. Buhârî
Imsak
Öğle
İkindi Aksam Yatsı
Günes
144 \ Hadislerden Seçmeler
YanıtlaSilResulullahın hak ve hukuka olan sayg hizmetçisine misvakla dahi vurmayı eng Misvak gibi küçük bir şeyle bile olsa canı acıtıldığında, Kıyamet Gününde alacağını güzel bir şekilde göstermiş oluyor
Bu ve buna benzer örnekler gösterme ki hakkın küçüğüne, büyüğüne bakılmaz kı çiğnenen küçük de olsa helâl etmediği s hakkını alacaktır. Bu hakkı dünyada alma ahirette alacaktır.
...
Fakir ve zenginlerin hesabı
Ebu Said'den (ra) rivayetle:
Mü'min fakirlere, Kıyamet Günü zenginlerde beş yüz sene kadar önce kurtulma konusund müjdeler olsun. Bunlar, Cennette nimetlenirker zenginler hesaba çekileceklerdir.
Ebu Nuaym'in Hilye'sinden
Namaz kılanın önünden geçenler
İbni Amr'dan (ra) rivayetle:
Namaz kılanın önünden kasdi olarak geçen kimse, Kıyamet Günü, kuru bir ağaç olup geç memiş olmayı temenni edecektir.
Taberant'nin Kebir'inden.
Haklar eksiksiz ödenecek
YanıtlaSilEbu Hüreyre (ra) rivayet ediyor:
Kiyamet Günü, haklar sahiplerine ödenecek-Boynuzlu koyundan boynuzsuzu boynuzla-masının hakkı bile alınacaktır.
Müslim, Birr: 61; Tirmizi, Kıyame: 2.
***
Haksız yere öldürülen hayvanlar
İbni Amr'dan (ra) rivayetle:
Hiçbir kuş veya başka bir hayvan yoktur ki, baksız yere öldürülsün de Kıyamet Günü hakkı-mın alınmasını istemesin.
Taberani'nin Kebir'inden.
***
Şerid İbni Süveyd rivayet ediyor:
"Kim bir kuşu boş yere sırf eğlence olsun diye rek Allah'a şöyle seslenir: "Ey Rabbim! Falan beni Adürürse Kıyamet Günü, o kuş, sesini yükselte-bos yere öldürdü, bir menfaat için öldürmedi."
Kütüb-i Sitte, Hadis No: 5335.
***
İbni Amr'dan (ra) rivayetle:
Bir serçe kuşunu haksız yere öldüren kişiden Kiyamet C llah hunun hesabını sorar.
mimi, Edabi: 16.
İbrahim bin Edhem Hazretleri, karşısındaki gafil insanın gönlunu uyandırabilmek umidiyle;
YanıtlaSil"-Aslında benim birçok bineğim var, ama sen onlan goremiyor-sun..." cevabını verir.
Bu sözler üzerine reis, alaycı tavrına devamla;
*-Ne olur onları açıkla da ben de bileyim." der.
İbrahim bin Edhem Hazretleri anlatmaya başlar:
*-Benim «sabır » adlı bir bineğim vardır ki, başıma bir belå geldi-ğinde onunla yoluma devam ederim.
<> adlı bir bineğim vardır ki, nimete kavuştuğum zaman onunla nice menziller geçerim.
Yine önleme imkânım olmayan ve kusurum bulunmayan bir ka-
zaya uğradığım zaman kendi kendime;
<<-Ben gaybı bilmiyorum, olanda benim için hayır vardır. >> derim,
<> adlı uysal bineğimle maksúduma ererim."
Bunları dinleyen reisin alaycı tavrı, yerini şaşkınlığa bırakır. Hay-
retle tekrar sorar:
"-Daha başka neyin var?"
"-Bir de şu var ki, nefsim dunyevi bir arzuya yöneldiği vakit, kabir-lerde benden çok daha küçük yaşta, hattå gencecik insanların yattığını düşünerek, nefsime uymaktan sakınırım.
Zira;
Her insan ölecek yaştadır!"
Bu sözlerle derin bir tefekkure dalan kabile reisi, Ibrahim bin Ed-hem Hazretleri'ne uzun uzun bakar ve sonra dudaklarından şu sözler dökulür:
"-Desene, asıl yaya benmişim de hakikatte binekli olan senmişsin ey muhterem pir!
Var yoluna devam et.
Zira bu zarif ve hakikate våkıf gönlünle sen, nasıl olsa muradına ereceksin."
SABIR, ŞÜKÜR VE RIZĀ
YanıtlaSilİbrahim bin Edhem Hazretleri, hacca niyetlenir ve yaya olarak yola çıkar.
Yolda giderken, cins devesi üzerine kurulu, mağrur bir kabile rei-sine rastlar.
Reis, İbrahim bin Edhem Hazretleri'nin yaşlı hâliyle tek başına yola çıkmasına ve görünürde de bir azığının olmamasına çok şaşırır. Bu sebeple de tuhaf bakışlarla sorar:
"-Ey ihtiyar, nereye gidiyorsun böyle?"
İbrahim bin Edhem Hazretleri ise sükûnetle;
"-Haccetmek niyetiyle Kâbe'ye gidiyorum." der.
Aldığı bu cevap üzerine kabîle reisinin tuhaf bakışları, yerini alaycı bir tebessüme bırakır. Bir müddet böyle devam eder. Sonra da küçümseyici bir tavırla;
"-Be hey ihtiyar! Deli misin, dîvâne misin?! Bineğin yok, azığın yok! Yol ise uzun, hem de çook uzun!
Sen bu zayıf ve ihtiyar hâlinle Kâbe'ye nasıl varacaksın? Bu uzun yola nasıl dayanacaksın?.." der.
384
NASIL KABUL EDİLSİN?
YanıtlaSil*Yaptığımız dualar niçin kabul olmu-yor?" diye soranlara İbrahim bin Edhem Hazretleri şu cevabı verir:
*-Cenab-ı Hakkı bilirsiniz, buyruğunu tutmazsınız.
.Peygamber'i bilirsiniz, sünnetlerini yerine getirmezsiniz.
Kur'an okursunuz, amel etmezsiniz.
Hak Teâlâ'nın nimetlerini yersiniz, şükretmezsiniz.
Cenneti bilirsiniz, onu istemeyi bilmezsiniz.
Cehennem vardır dersiniz, ondan lâyıkıyla sakınmazsınız.
Ölüm vardır dersiniz, hazırlanmazsınız.
Bu kadar fenalıkla duânız nasıl müstecab olsun?!."
Günah işleyeceksen, bari Allah'ın nimetini yeme!
Hem Hak rızkını yiyip hem de O'na asi olmak revå mıdır?!.
YÜKSEK ÖLÇÜLER
Şakîk-i Belhi ile İbrahim bin Edhem Hazretleri'nin, birbirlerini irşad için yaptıkları bir gönül sohbeti esna-sında Şakîk-i Belhi Hazretleri sorar:
"-Geçim husûsunda ne yaparsınız?"
İbrahim bin Edhem;
"-Bulunca şükreder, bulamayınca sabrederiz!..." der.
Şakîk-i Belhi Hazretleri;
"-Bunu, Horasan'ın köpekleri de yapar!" deyince, bu defa Ibrahim bin Edhem sorar:
"-Ya siz ne yaparsınız?"
Şakîk-i Belhi Hazretleri şu cevabı verir:
"-Bulursak şükredip infåk ederiz.
Bulamadığımızda yine şükredip sabrederiz." (Ibn-i Hallikan, Vefeyat, 1, 32)
ASH SAA
YanıtlaSilMUZE HIDAYET RE
BİZ DE SİLDİK!
İbrahim bin Edhem Hazretleri, sızmış hâl-deki bir sarhoşun pis kokulu ve bulaşık ağzını yıkamıştı. Niçin böyle yaptığını soranlara da şu cevabı vermişti:
"-Eğer yüce Allah'ın adını zikretmek için yaratılan dil ve ağzı bu-laşık olarak bıraksaydım, (zikre) hürmetsizlik olurdu..."
Sarhoş ayıldığı zaman ona;
"-Horasan zâhidi İbrahim bin Edhem senin ağzını yıkadı..." dediler.
Bu durumdan mahcub olan sarhoşun gönlü de uyandı ve;
"-Öyleyse ben de tevbe ettim..." dedi.
Böyle bir ıslaha vesile olan İbrahim bin Edhem Hazretleri'ne rüya-sında Hak katından şöyle nidâ edildi:
"-Sen Biz'im için onun ağzını yıkadın!
Biz de senin için onun kalbini yıkadık!.."
ŞEREFTİR
Bir kimse İbrahim bin Edhem Hazretleri'ne;
"-Gece ibâdetine kalkamıyorum, bana bir çare öğret." deyince Hazret, şu cevabı verdi:
"-Gündüzleri Allâh'a isyan etme (yani mâneviyâtına zehir saça-cak hâl ve davranışlardan kendini koru); geceleri O seni huzû-runda durdurur.
Geceleyin O'nun huzûrunda bulunmak, yüce bir şereftir.
➤Günahkârlar bu şerefi hak edemezler!"
Hadis-i şerifte buyurulur:
<> (Hâkim, IV, 360-361/7921)
382
Staysa şifa , yâr
YanıtlaSilPeygambe ve gafille Ce
Yaşlıysan vazifen nedir?
Ömrün sonuna kadar ibâdet şuuruyla, yeni nesillere güzel bir örneklik içinde, şefkatli ve merhametli bir insan olmaya gayret edeceksin...
Sonbaharın sararan yapraklarından ve kuruyan ağaçlarından ibret alıp, bu manzara içinde kendi hâlini, yani ömrünü resmini göreceksin. Çünkü sen hayatının başında tıpkı ilkbaharda muazzam bir canlılık, yeşerme ve verimlilik yaşarken ğer taraftan yaşlılık vaktinde de sonbaha gibi bunun tersini yaşarsın. Görürsün ki artık selviler sana el sallamaya başlamış. Bu bakımdan kerâhat vakti içinde olduğunu iş işten geçmeden idrâk etmeli ve âhiret hazırlığını artırmalısın.
il-
icin
tirâsa ka
18 Hadislerden SEÇMELER
YanıtlaSilbir risalenin, bir tezin veya küçük büyük herhangi bir maksada matuf olarak yazılmış yazıların ne derece faydalı olacağı, birçoğunun ruh dünyasını aydınlata-cağı, yola getireceği, kötülüklere bir kılıç gibi ineceği göz önüne getirilebilir. Kur'ân'da kaleme yemin edilmesi bu hikmete binaen olsa gerektir. Tarih boyunca bu manayı taşıyan nice kitabın kütüpha-nelerin baş köşesinde yer aldığını, elden ele dolaştı-ğını, ruh ve kalplerin derinliklerine kadar işlediğini görüyoruz.
İşte hadis-i şerifte dikkat çekilen özellikleri azami derecede kendisinde bulunduran en mükemmel ki-tap hiç şüphesiz Kur'ân-ı Kerîm'dir. Kur'ân'ın bir is-minin "Kitap" olması da bu ismin en liyakatlı şekil-de ve öncelikle ona yakıştığının bir ifadesidir. Diğer kitaplar onunla paralellik arz ettiği ve onun mane-vî güneşinden feyizlendiği ölçüde değer kazanırlar.
Hadiste yerleşmiş, eskiden beri devam edegelen gü zel âdetlerin de ilim çeşitleri arasında sayılması olduk-ça manalıdır. Çünkü bu adetler defalarca tecrübe lerden geçirilerek süzülegelen, muşahhaslaşan, şu-urluca devam ettirilen, bilerek uygulanan, kökü maziye dayalı prensiplerdir. Bu manevî miras kültür kelimesiyle de ifade edilebilir. Milletleri ayakta tu-tan unsurların en önemlilerinden biridir. Çünkü
Пім 19
YanıtlaSilöyle âdetler geleceğe atlama tahtası olur, geçmiş-gelecek arasındaki bağı kurar, devamlılık ve can-lık sağlar. Bu güzel âdetler bir milletin âdeta kim-k belgesidir. Bu belgeyi yitiren milletler şahsiyetle-ini kendi elleriyle ayakları altına almış olurlar.
Faydalısıyla zararlısıyla kültürü, örf ve âdetleri öğrenmek faydalı bir davranıştır. Faydalı uygulan-mak, zararlı da sakınılmak için öğrenilir. Faydalılık we zararlılığın ölçüsü de Allah'ın dinidir.
Hadiste "Bilmiyorum" diyebilmek de ilim olarak gösterilmiştir. Yerinde ve zamanında söylenen bu ke-lime gerçekten ilmin, birşeyler bilmenin ifadesidir. Bilmiyorum" diyebilmek tevazudan çok bir gerçeği dile getirir. Aynı zamanda bu ilerlemenin, inkişafın da temel taşıdır. İnsan bilmediği konuda "Bilmiyo-rum" diyebilmelidir. Çünkü bir kimsenin herşeyi bilmesi mümkün değildir. Bilmediği halde "Biliyo-rum" diyen kimsenin öğrenebileceği birşey de yok-tur. Kendine ilim hazinelerini kapamış olur. Yüksel-mesi de söz konusu olmaz.
Illimde mesafe alanlar öğrendikçe cehaletlerini anlamış, daha çok öğrenme aşk ve şevki içerisine girmişlerdir.
YanıtlaSilSayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
294 1 Aziz ve Celil olan Rabbimden diledim ki, Ümmetimden evlendiğim ve evlendirdiğim kimseler Cennette Benimle beraber olsunlar. Allah (z.c.hz)'leri bu dileğimi kabul etti. Hz. Abdullah İbni Ebu Evfa (r.a.)
294 2 Rabbimden diledim ki, evlendireceğimi Cennetlik bir adama vereyim ve alacağımı da Cennetlik alayım, kabul etti. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
294 3 Cebrail (a.s)'a dedim ki, Rabbimi görür müsün? Dedi ki: "Benimle O'nun arasında nurdan yetmiş bin hicap vardır. En ednasını görsem yanarım." Hz. Enes (r.a.)
294 4 Rabbimden kadın tarafından hısımlarım için Cenneti diledim. Kat'i olarak kabul etti. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
294 5 (Allah'dan sabır istiyen bir kimseye) Allah'dan bela istiyorsun. Evvela afiyet iste, (Sabır bela ile gelir.) Hz. Muaz (r.a.)
294 6 Musa (a.s) altı şeyden sual eyledi: Zanneder ki o hasletler kendisi içindi. Yedinci bir suali ise, kendisini düşünerek sormamıştı. Dedi ki: "Ya Rabbi, Kullarının hangisi daha müttekidir?" Allah Buyurdu ki: "Allah'ı zikreden ve Onu unutmayan." Dedi ki: "Hangi kulun daha hidayettedir?" Buyurdu ki: "Hangi kulum Hudaya (inzal olunan vahye) tabi ise o." Dedi ki: "Hangi kulun daha (ahkem)dir?" Buyurdu ki: "İnsanlara hükmederken kendine hükmettiği gibi olan." Dedi ki: "Hangi kulun daha ilim sahibidir?" Buyurdu ki: "İlimden doymıyan ve nâsın ilmini de kendi ilmi üzerine toplıyan alimdir." Dedi ki: "Hangi kulun daha azizdir?" Buyurdu ki: "Kısmetine razı olan." Dedi ki: "Kularının hangisi en fakirdir?" Buyurdu ki: "Sahibi sefer olan." Resulallah buyurdu ki: "Zenginlik mal zenginliği değil, kalb zenginliğidir. Allah, bir kulu için hayır murad ettiğinde onun gönlünü zengin eder, ve kalbine kanaat verir. Allah, bir kul hakkında da şer murad ettiğinde onun ihtiyacını iki gözü arasına kor. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
294 7 Ümmetimden hiç kimsenin Bana sormadığını sen sordun. Ümmetimin bolluk müddeti yüz senedir. Denildi ki: "Bunun bir alameti var mıdır?" Evet; yere batmalar, zelzeleler ve gemde olan şeytanların salıverilmesi. (Kudurtan şeytanlar manasına da geliyor) Hz. Ubâde (r.a.)
294 8 Musa (a.s.)'dan yahudiler sordular, gene sordular, suali çoğalttılar, artırdılar, eksilttiler, ta ki küfre düştüler. Hristiyanlar da İsa (a.s)'dan sordular da sordular, suali çoğalttılar, artırdılar, eksilttiler ve neticede onlar da küfre düştüler. Muhakkak ki Benden size hadisler söylenecektir. Size Benim hadislerim geldiğinde Allah'ın kitabını okuyun, Onunla karşılaştırın. Allah'ın kitabına uygunsa, onu Ben söylemişimdir. Allah'ın kitabına uymuyor ise, onu Ben söylememişimdir. Hz. İbni Ömer (r.anhüma
Değil mi?
YanıtlaSilNİYAZKAR (Köksal CENGİZ)
Niye gamlanırsın ey dertli âşık? Her şey şu alemde yalan değil mi? Var mı cânânıyla bir olan mâşuk? Herkes tek başına kalan değil mi?
Ebedi değildir çektiğin çile, Hep güzeli düşle, hep hayır dile! Bülbül zâr eylese näzenin güle. O da gülistanda solan değil mi?
İbret değil midir tohumda başak? Emânet değil mi oğul, kız, uşak? Bak dünya üstünden geçti kaç kuşak, Sonunda gidiyor, gelen değil mi?
Kimler kondu, kimler göçtü bu handan? Buldun mu can gibi, seveni candan? Hakk'a teslim gönül olmaz mı handan? Nefis seni derde salan değil mi?
Her nefes ömrüne meçhul sermaye, Gayret eyle hikmet ile görmeye. Gelmedin mi azığını dermeye? Aklını kullanan gülen değil mi?
İster soylu bey ol, istersen paşa, Kul olup Mevlâ'ya, îmanla yaşa! Tevekkülle sabret ne gelse başa, Bitecek nasılsa çilen değil mi?
Esip, savurmasın benlik harmanı, Gün gün eksilmez mi dizin dermanı? Yüzüne okunur ecel fermanı, Her can mutlak bir gün ölen değil mi?
Kimi tabip olur, sarar yaranı, Kimi nifak sokar, bozar aranı, Bir gün bulamazsan hatır soranı, Gerçek dost kadrini bilen değil mi?
Aşkı eylemişler zorlu bir destan. Okuyan ah çeker, hicranla yastan. İnciler dizmeye var mıdır ustan? Gerçek sarraf, cevher bulan değil mi?
Seven sevenine olmuş yabancı. Yürekte başlamış bitmez bir sancı, Hiç güven kalmamış, diller yalancı; Bir áhû kalbini çalan değil mi?
Misliyle karşıla selâm vereni. Hatırdan çıkarma ahbap, yâreni. Bir müddet eğleşir hayat treni; Sonra bir menzile dalan değil mi?
Bulanık sel olup, kabarıp akma! Gönül sarayını kibrinle yıkma! Heläller dururken harama bakma! Günah seni müflis kılan değil mi?
Malınla, mülkünle övünme sakın! Bil ki ecel sana bir anlık yakın. Bitmez kabristana gündelik akın; Onca kazandığın talan değil mi?
Vâdemiz dolmadan azar be azar, Gül alıp satmaya pazar kur pazar. <<Güller Şâhı» etsin bizlere nazar, Şefaati makbul olan değil mi?
Çok kelâm etmekle biter mi efkår? Sohbetine nihayet ver Niyazkâr! Bunca nimet Yaradan'dan bize kâr, O'ndan mahrum kalan, nâlan değil m
Öldürmez Ölüm
YanıtlaSilKul nasıl sürse ömür, öyle verir son nefesi,
Son nefes hükmüne uygun dirilir ten kafesi... Ölü bir hâlde yaşarsan öleceksin kötürüm,
Diri bir hâlde yaşarsan seni öldürmez ölüm.
vezni: feilâtün / feilâtün / feilâtün / feilün
(fâilâtün)
SEYRİ (M. Ali EŞMELİ)
Kemal Bursalı
YanıtlaSilvar. Doğrudan kendilerine bağ. lı hükümetler bulamadığı ya da yerli halkları uyandırmak iste. mediği durumlarda karizmatik liderleri devreye sokar. Yani kit-lelerin sevgisini toplamış, bir kahraman, bir kurtarıcı olarak tanınan herkesin gözünde bü-yüttüğü, yücelttiği kişileri. Za-ten bu imajın oluşması için yine en büyük çabayı CIA uzmanları gösteriyor. Bunun pek çok ör-neklerini sıralamak mümkün; Pakistan'da Benazir Butto, Filipinler'de Karazan Akino,
teklif
YanıtlaSilAYLIK HUKUK VE AKTUALITE DERGİSİ
Güneydoğu'da Atesten Günler
ME 10
16 Eylül 15 Ekim 1989 Fiatı 1750 TL. (KDVD) Yıl 2 Sayı 17
İçtimai Bünyenin Temel Direği:
YanıtlaSilKİMLİK ŞUURU
SYA
DEMİR
ile
ท
ir.
Muhteşem tarihi yapılar; muhte şem mimarların, o eserlerin her bir malzemesini ihtimamla seçip işleye rek, göz núru yapım teknikleriyle inşa etmelerinin semeresidir. Geçen yüz lerce, binlerce yıla rağmen solmayan, paha biçilmez mücevherlere nisbet edilebilecek göz kamaştıran parıltılar, bu ihtimamın işaretleridir. Her yapı asırları aşamaz; aşanların esrarı, bu sıra dışı fevkalādelikte gizlidir.
Her medeniyet; kendi hususiyetle rini yansıtacak, kendi vasıflarıyla do-nanmış, şahsiyeti bu kimlikle tezahür etmiş insan tipi ile hayat bulur; onlar la devam eder. Bu keyfiyetin bozul-ması halinde, zevali mukadder olur. Bu meseleyle alakalı olarak, şanlı ta rihimizdeki Kanuni Sultan Süleyman ile Yahya Efendi Hazretleri arasında-ki konuşma ibretȧmiz bir örnektir. Os manlı cihan devletinin en muhteşem bir devrinde Kanuni Sultan Süleyman, sütkardeşi Yahya Efendi Hazretleri'ne bir mektupla; «Bu devletin bir gün zeval bulup bulmayacağını...» sorar. Hazret'in cevabı pek vecizdir:
Nemelázım Sultanım!" Sul-tan bu cevaba bir månå veremeye-rek, bizzat yanına gider ve tekrar so-rar. Yahya Efendi de bunun üzerine şu izahatta bulunur:
"-Sultanım! Bir devlette zulüm yayılsa, haksızlık şayi olsa, işitenler de; «Nemelâzım deyip uzaklaşsalar; sonra koyunları kurtlar değil de ço banlar yese, bilenler bunu söylemeyip sussa; fakirlerin, muhtaçların, yok-sulların, kimsesizlerin feryadı gökle-re çıksa da bunu da taşlardan başkası işitmese, işte o zaman devletin sonu görünür. Çöküş ve izmihlál de böyle ce mukadder håle gelir..."
Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-Efendimiz; câhiliyye cemiye-tini «asr-ı saâdet»e yükseltirken, bu emsalsiz ruh inkılâbını gerçekleştir mede kimlik şuuru temelinde, şah-siyetin inşâsının en güzel örneklerini vermiştir. Bu sağlam esasa istinaden-dir ki; vücut bulan bu muhteşem me deniyet, insanlığa asırlar boyu süren, tarihin bir benzerini daha kaydetme-diği bir rahmet iklimini bahşetmiştir.
umber-sallallahu aleyhi ve Efendimiz in bu irsad wan mahiyetine, muha-annin her birisinin anlays nididina göre farklı tarzlar erahür etmiştir. Dikkat bu denshtimam ve titizlik, fert cahiliyye tortularından ta-men kurtulup nev'i şahsına hasır İslam kimliğinin, i-meliktir. Bu da ancak «tezki-yani nefsini temizleme ve Jenin hakimiyeti ile müm-et suurunun kazanılmasına für
YanıtlaSilAlemlere rahmet Fahr-i Ka--sallallahu aleyhi ve sellem-Kodimiz: «canlı bir Kur'an o-rak. O'nunla aynileşmeyi en erük saadet olarak gören asha. kiram hazerâtının önündeki güzel örnektir. Bu vaziyet-mümine düşen; o llahi Reh-erin halini temessül ederek ke-mile ermek; başkalarını örnek
alma yerine, onlara örnek ol-
maktır.
"Kim bir kavme benzemeye lışırsa, o da onlardandır." (Eb Darüd, Libás, 4/4031) hadis-i şeri-yle, kimlik şuuruna dikkat çe-blerek, hayat tarzı bakımından Islam cemiyetinin diğer toplu-luklardan kesin hatlarla ayrıl-ması gerektiğine işaret buyurul-maktadır. Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in tälim ve terbiyesiyle, «gökteki yıldızlar gibi kamil rehber vasfı kazanan ashâb-ı kiram hazerá-ta ve onları takip eden mübarek nesiller, asr-1 saådet ikliminin, fevkalade geniş bir coğrafyaya vayılmasına vasıta olmuşlardır.
Nasıl ki kimlik şuuru, bir medeniyeti ve onu temsil eden cemiyetleri ayakta tutan bir amilse; «kimlik buhranı da, o-nun zevalinin sebebidir. Günü-müzde İslâm âleminin düştüğü zilleti doğuran da bu acı vakıadır. İslâm coğrafyasının yüz akı sos-yoloğu İbn-i Haldun; «Mağlup-
Islám alemi, izzetini kaybetti. Düştüğü kimlik buhranının sevkiyle,
YanıtlaSil<> adı verilen bu mariz ruh hali, düşmanına bağlanma» olarak tarif ediliyor.
çağrılarak direnilmesi ve akame-te uğratılmaya çalışılması; maa lesef memleketimizin acı bir ger çeği. Tarihe şan veren, mukaddes davanın şerefle yürütüldüğü bir máziye sahip ülkemizde, daha yakın bir geçmişte, dindar in-sanların fişlenip zulmedildiği: okullara seçmeli din dersleri ko-nulmasına şiddetle karşı çıkılıp velilerin tahrik edildiği; «zinânın serbest bırakılması için hükü mete baskı yapmak maksadıyla birtakım kadın derneklerinin ve partilerin sokaklara döküldüğü; nesli korumaya yönelik olarak zaman zaman, batıdaki uygu Jamalar örnek alınarak günde-me gelen içkili mekânlara çe-kidüzen verme teşebbüslerinin, feryat figanlarla akamete uğra tıldığı; kadınlar günü vesile edi-lerek, haklarını savunmak baha-nesiyle kadınların yüz kızartıcı pankartlarla nümayiş yapmala-ri... bu cümleden zikredilebile-cek bazı hadiseler.
Yeni míládi yıl dolayısıyla, zapılan yılbaşı kutlamaları» da, düçar olduğumuz kimlik buhra-mının en çarpıcı alámetlerinden birisidir. İçkinin sel gibi aktı-ğı, müstehcenlik ve gayr-i meş-