Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla anlamına gelen "Bismillahirrah- nânirrahîm" âyetinin adıdır. Besmeleye 'Allah'ın adını anmak" anlamına gelen 'tesmiye" de denir. Besmele, Neml sûre- sinin 30. âyetinin bir bölümü ve Fâtiha sûresinin ilk âyetidir. Tevbe sûresi hâriç diğer sûrelerin başında besmele yazıl- mıştır. Sûre başlarındaki besmeleler, müstakil birer âyettir. Ancak o sûreye dahil değildir.
Peygamberimiz (a.s.) her hayırlı işe besmele ile başlanmasını tavsiye etmiş ve "Besmele ile başlanmayan her iş be- reketsiz ve sonu güdüktür" buyurmuştur (Aclûni, Keşfü'l-Hafa, II,174). Kur'ân okumaya, bir şey yiyip içmeye ve bir işe başlanır- ken besmele çekilir. Kur'ân'da Allah'ın adı anılmadan kesilen hayvanların etleri- nin yenmeyeceği bildirilmiştir (En'âm, 6/121).
Besmele çeken insan; başka bir var- lık adına değil sadece Allah adına, O'nun rızası için ve O'nun izniyle başlı- yorum, demiş olur. Besmelede Yüce Ya-
YANITLASİL
yuksel22 Mayıs 2024 13:52 ratıcının üç ismi geçmektedir: Allah, Rahman ve Rahim. Besmele çeken Kur'ân okumuş ve Allah'ı anmış olur,
23. Ey iman edenler, eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa babalarınızı ve kardeşlerinizi dostlar edinmeyin. Siz-den kim onları dost edinirse işte zalimler onlardır.
24. De ki: "Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız, kazandığınız mallar, ke-sada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığı-nız meskenler size Allah'tan, Rasûlü'nden ve O'nun yolunda cihâd etmekten daha sevgili ise artık Allah
emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah, fâsıklar topluluğunu hidâyete erdirmez."
Avetin nüzûl sebebi şudur: Rasûlullah (s.a.), ashâbına Medine've hic-ret etmelerini emredince sahabilerden bazılarının hanımı, çocuğu ve akrabaları ona sarılıyor ve "Allah aşkına ne olur gidip de bizi kimsesiz bırakma, yoksa mahvoluruz." diyorlar, o sahabî de onlara acıyor ve hic-ret etmekten vazgeçiyordu. Bunun üzerine Allah Teâlâ şöyle buyurdu:
"Ey iman edenler, eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa", yani üs-tün tutuyorlarsa Mekke'deki kafir "babalarınızı ve kardeşlerinizi dost-lar edinmeyin. Sizden kim onları dost edinirse" yâni onların bu dav-ranışını beğenirse "işte zâlimler onlardır." Onlar dost edinilerek dostluk hak ettiği yerden başkasına konulmuş olur. Başkalarının zulmü onların zulmünün yanında sanki zulüm değildir.
İmam (Fahreddîn Râzî) demiştir ki: "Doğru olan, bu sûrenin Mek-ke'nin fethinden sonra inmiş olmasıdır. Bu âyeti, hicret etmenin vacib olduğu mânâsına hamletmek nasıl mümkün olabilir? Halbuki hicret, Mekke'nin fethinden önce vacibdi. Bu husustaki en isabetli görüş, bu âyeti müminlerin müşrik akrabalardan uzak durmalarının ve onlarla olan dostluklarını terk etmelerinin vacib olduğu mânâsına hamletmektir. Yani müminler sırlarını onlara ifşa etmek ve onların arasında ikamet etmeyi İslâm yurduna hicrete tercih ederek onları sırdaş ve dost edinmemelidir-ler. Allah Teâlâ'nın: "Sizden kim onları dost edinirse işte zâlimler onlardır" sözü bu mânâya delalet eder.
Haddâdî: "Böyle kimseler kâfirleri dost tuttukları için "zâlimler" sa-yılmışlardır. Çünkü küfre rıza gösteren kâfir olur." demiştir.
Kâşifi der ki: "Bu âyet nâzil olunca, hicrete karşı olanlar şöyle dedi-ler: Biz şimdi kabile ve aşiretlerimizin arasındayız ve alış veriş ve ticaret edip vaktimizi geçiriyoruz. Hicret ettiğimiz zaman zorunlu olarak baba-mız ve çocuklarımızdan kopmamız gerekecek, ticaret bitecek, biz ka-zançsız ve malsız kalacağız. Bunun üzerine sonraki âyet nazil oldu."
24. De ki: "Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız, kazandığınız mallar, ke-sada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığı-nız meskenler size Allah'tan, Rasûlü'nden ve O'nun yolunda cihâd etmekten daha sevgili ise artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah, fâsıklar topluluğunu hidâyete erdirmez."
Ey Muhammed! Hicreti terk eden kimselere "de ki: "Eğer babala-rınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız," Mek-ke'de "kazandığınız" ve elde ettiğiniz "mallar..." -Malların kazanıldığı-nın belirtilmesi, sıkıntı ve zorluk çekilerek elde edildiğinden onların ya-nında çok değerli olması sebebiyledir.- hac mevsiminde Mekke-i Müker-reme'de bulunmamanız sebebiyle revaç vakti geçerek "kesada uğrama-sından korktuğunuz ticaret" yani ticaret yapmak ve kâr etmek için satın aldığınız metalar, "hoşlandığınız meskenler" yâni son derece ne-zih oldukları için içlerinde ikamet etmekten memnun kaldığınız evler ve bahçeler, "size Allah'tan, Rasûlü'nden" yani Medine'ye hicret etmek suretiyle Allah'a ve Rasûlüne itaattten "ve O'nun yolunda" Allah'a itaat olarak "cihâd etmekten daha sevgili ise..."
Buradaki 'sevgi'den maksad, ihtiyari (iradeye bağlı) sevgidir. Yani, Allah ve Rasûlünün emirlerini devamlı olarak yerine getirme, onları hiç terk etmeme sonucunu doğuran bir sevgidir. Yoksa insanda mutlaka bu-lunan fitri sevgi değildir. Çünkü fıtrî sevgi, insanın tercihine bağlı olma-dığından yükümlü tutulduğu bir sevgi değildir.
"artık Allah emrini" yani dünya veya ahirette vereceği cezayı başı-niza "getirinceye kadar bekleyin." Bu ifade, nefsinin hazlarını dinin emirlerine tercih eden kimse için tehdit ifade etmektedir.
"Allah, Jasıklar topluluğunu hidayete erdirmez." müşrikleri dost edinmek suretiyle itaatten çıkanları, kendileri için hayırlı olan şeye irşad elmez
Aveti kerime'de çok şiddetli bir tehdit vardır ki bu tehditten ancak çok az kişi kurtulabilir. Çünkü günümüzde zahid ve takva sahibi ihvanı mia bir araştırsan onların dünya ile ilgili en değersiz bir şeyi bile elden kaçırdıklarında nasıl şaşkınlığa düşüp üzüldüklerini görürsün. Halbuki onlar dini hazlardan en yücesini bile elden kaçırdıklarında hiç aldırış et mezler.
Ayetten anlaşıldığı kadarıyla kim dünyevi arzuları Rahman'a itaate tercih ederse dünyada ya da ahirette başına gelecek cezaya hazır olsun! Baksın bakalım tercih ettiği dünya hazları, kendisini bu korku ve felaket lerden kurtarabiliyor mu?!
Allah'ım, affını ve bağışlamanı niyaz ederiz, ey merhametlilerin en merhametlisi!
Kaşifi demiştir ki: Ey aziz! Dostluk iddiasının gerçek olması için İb rahim gibi dünyadan yüz çevirecek adam olmak gerek. Nitekim o şöyle demişti: "İyi bilin ki onlar benim düşmanımdır; ancak âlemlerin Rabbi (benim dostumdur)." (eş-Şuâră, 26/77) Malı misafire sarfedecek, çocuğu kurban etmeye niyet edecek, kendini de ateşe feda edecek.
Seni tanıyan kimse canı ne yapsın?
Çocuğu, evlad u iyali ne yapsın?
Her iki cihanı ona bağışlayarak divâne edersin
Sana divâne olan iki cihanı ne yapsın?
Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Sizden hiçbiriniz, ben kendisine malından, çocuğundan ve bütün insanlardan daha sevimli olmadıkça iman etmiş olmaz,"114 İbn Melek, bu hadisteki iman ile "kamil iman"ın, sevgi ile de "Ihtiyârî sevgi"nin kastedildiğini söylemiştir. Mesela Rasûlullah bir mümine şehit oluncaya kadar kafirlerle savaşması-ni emretse veya kafir olan anne-babasını ve çocuklarını öldürmesini em retse, o mümin selametinin Peygamber (a.s.)'ın emrine uymakta olduğu
nu bildiği için bu emre uyar, itaatsizlik etmeyi düşünmez. Nitekim hasta bir insan tabiatı itibarıyla ilaçtan nefret eder, kaçar. Fakat yine de iyileş-mesinin bu ilacı kullanmaya bağlı olduğunu bildiği için onu kullanır. O halde bir mümin nasıl olur da karşılık beklemeden bizim menfaatimize çalışan, bize bizden, babalarımızdan ve çocuklarımızdan daha şefkatli ve merhametli olan Peygamberimiz'in (a.s.) emrine uymaz?!
Kâdî (Beydâvî) şöyle demiştir: Peygamber (a.s.)'ın sünnetine onu ihya etmek suretiyle yardım etmek, getirdiği şeriatı muhafaza ve müda-faa etmek O'nu sevmekten ileri gelir.
Hz. Şeyhülislâm'dan şöyle nakledilir: Ahmed b. Yahya Dimaşkî bir gün anne ve babasının önünde oturmuş, Kur'an'dan Hz. İsmail'in kur-ban edilmesi hikâyesini okuyordu. Dediler ki: Ey Ahmed! Önümüzden kalk ve git. Çünkü biz seni Allah yoluna adadık. Ahmed kalktı ve şöyle dedi: Ey Rabbim! Şimdi senden başka kimsem yok. Ardından Kâbe'ye doğru yola çıktı. Yirmi dört yerde konakladı. Bir müddet sonra anne ba-basını ziyaret etmek istedi. Şam'a gelince evinin kapısına vardı, kapıyı çaldı. Annesi seslendi: Kapıda kim var? Oğlu cevap verdi: Ben Ahmed, oğlunuz. Annesi: Önceleri bir çocuğumuz vardı, onu Allah yoluna ada-dık. Bizim Ahmed'le Mahmud'la ne işimiz olsun! dedi.
Neyimiz varsa sana feda ettik
Canı senin aşkına esir ettik
Biz kendimizi terk ettik, iki cihanı da
Bu yaptıklarımızı sadece senin için ettik
İşte muhacirler hicret edip Allah Teâlâ için terk ettikleri bir beldede ölmeyi, hicretin sevabı noksanlaşır endişesiyle hoş karşılamıyorlardı. Çünkü terk edilen yurda zaruret hali dışında geri dönmek, yapılan hicret amelini bozmak demektir.
et-Te'vîlât'ta şöyle denilmektedir: "Dinin aslı, Allah Teâlâ'nın sevgi-sidir. Allah'ı sevme (mahabbetullah) istidadını, zikredilen şeylere tahsis eden kimse fâsık olur. Fâsıklık, Yaratan'ı sevmeyi bırakıp yaratılanı sev-meye yönelmektir. Yaratılanın sevgisini Yaratan'ın sevgisine tercih eden ilâhî feyzi kabul için olan fıtrî istidadını yok etmiş ve mahrumiyeti hak etmiş olur, kahır ve perişanlığa düçar olur. "Artık Allah emrini" yani kahrını "getirinceye kadar bekleyin. Allah, fâsıklar topluluğunu" gü-
zel istidaddan çıkıp uzaklaşanları "hidâyete erdirmez.". Yani onlar güzel istidadlarını iptal ettikten sonra Allah onları yüce katına ulaştırmaz ve cemalinin feyzini kabûle müsait kılmaz.
Bişr b. el-Hâris (r.a)'den rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir:
"-Rüyada Peygamber (s.a.)'i gördüm. Bana:
"-Yâ Bişr, bilir misin Allah Teâlâ seni niçin akranlarından üstün kıl-dı?" diye sordu. Ben:
"-Hayır yâ Rasûlallah." dedim. O:
"-Sünnetime tabi olman, sâlihlere hizmet etmen, din kardeşlerine nasihatta bulunman, ashabımı ve ehl-i beytimi sevmen sayesinde. Seni iyilerin (ebrâr) makamına ulaştıran işte bunlardır." buyurdu.
Ben derim ki: Halis mahabbet, büyük bir kapıdır. Ancak kalb-i selim sahibi kimselere açılır. Hâlis mahabbetin tesiri çok büyüktür. Durumu şaşırtıcıdır.
Allah Teâlâ'dan bizleri Allah sevgisini ve Rasûlü'nün sevgisini, bun-ların dışında kalanların sevgisine tercih edenlerden kılmasını niyaz ede-riz. Amin!.
YALAN İlişkili Maddeler SIDK Niyette dürüstlük, söz ve davranışların doğru ve gerçeğe uygun olması anlamında bir ahlâk terimi. TEKZİP Dinî gerçekleri yalanlama anlamında bir Kur’an terimi.
Müellif: MUSTAFA ÇAĞRICI Yalan kelimesinin Arapça karşılığı olan kezib (kizb) eski sözlüklerde “doğruluğun (sıdk) karşıtı, bir konuda gerçeğe aykırı haber veya bilgi vermek, söz vâkıaya uygun olmamak” diye tanımlanır. Haberin doğruluğu vâkıaya uygunluğu, yalan olması aykırılığı ile bilinir (Lisânü’l-ʿArab, “kẕb” md.; Ahmed b. Muhammed el-Feyyûmî, s. 201; et-Taʿrîfât, “Kiẕbü’l-ḫaber” md.; Tehânevî, II, 847-850; Kāmus Tercemesi, “kzb” md., I, 461). Ya‘kūb b. İshak el-Kindî kezibi “olmayanı olmuş, olanı olmamış gibi gösteren söz” şeklinde tanımlar (Resâʾil, I, 169). Kezib kelimesi âyet ve hadislerle diğer İslâmî kaynaklarda “gerçeğe aykırı konuşmak” anlamında masdar, “gerçeğe uygun olmayan söz, haber” anlamında isim olarak kullanılır. Bir âyette (Yûsuf 12/18), Yûsuf’u kuyuya atan kardeşlerinin babalarını onu kurdun parçaladığına inandırmak için gömleğine sürdükleri kan için kezib (uydurma, sahte) kelimesine yer verilmiştir. Âlimler, bazı hadislerde kezibin kötü niyet taşımayan yanlış davranışlar için de kullanılmasını kanıt göstererek bu kavramın -kasıt unsuru taşısın taşımasın- gerçeğe aykırı her türlü bilgiyi ve haberi kapsadığını, ikisi arasındaki farkın sorumluluk noktasında söz konusu edildiğini belirtirler. Çünkü yalancı söylediğinin yalan olduğunu bilir, hata eden ise sözünün doğru olduğunu zanneder (İbnü’l-Esîr, IV, 159-160). Öte yandan bir kimsenin sözü aslında gerçeği ifade etse bile o kişi yalan söylediğini düşünüyorsa yalancı sayılır. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de (el-Münâfikūn 63/1) münafıkların Hz. Peygamber’e söyledikleri, “Şahitlik ederiz ki sen gerçekten Allah’ın elçisisin” sözleri, “Allah biliyor ki sen O’nun elçisisin” ifadesiyle doğrulanmış, “Fakat Allah da münafıkların yalancılar olduğuna şahitlik eder” meâlindeki âyette sözlerini inanarak söylemedikleri için münafıkların yalancı olduğu bildirilmiştir (Râgıb el-İsfahânî, s. 270).
Kur’ân-ı Kerîm’de kezib ve türevleri 280 yerde geçmektedir ve bunların çoğu “bir şeyi yalana nisbet etmek” anlamında tekzîb masdarından türeyen fiil ve isimlerdir. Esasen kişiyle ilgili olan tekzîb “kişinin yalancı olduğunu ileri sürme, onu yalancılıkla suçlama”, olay ve haberle ilgili olan ise “onu yalan sayma” mânasına gelir ve bu yönüyle inkârla örtüşür. Kur’an’da, genellikle eski peygamberlerin inkârcı kavimlerinin ve putperest Araplar’ın Allah’ın dini, peygamberi ve kitapları, kıyamet, âhiret, uhrevî yargılama ve adalet, cehennem ve azap, Allah’ın nimetleri, hakikat ve doğruluk gibi genelde imana ilişkin konulardaki yalanlayıcı, reddedici tutumlarıyla bunun kendileri için doğuracağı zararlar anlatılır. Bu âyetlerde tekzîb “ilâhî vahyin inkârı, Allah tarafından gönderilen hakikatin reddedilmesi” anlamını içerir. Kezib kelimesi de âyetlerde otuz üç yerde geçer; bunların çoğunda “uydurma, yakıştırma” anlamındaki iftira kavramıyla birlikte “Allah hakkında yalan uydurma, O’nun birliği, aşkınlığı ve yetkinliğiyle bağdaşmayan iddialar ileri sürme” mânasında kullanılır (meselâ bk. Âl-i İmrân 3/94; en-Nisâ 4/50; el-Mâide 5/103). Kezibin üç defa tekrar edildiği Nahl sûresinin 116. âyetinde insanların sorumsuzca yalan konuşarak yiyecekler hakkında, “Şu helâldir, bu haramdır” demeleri “Allah hakkında yalan uydurmak, Allah adına doğru olmayan hükümler üretmek” şeklinde değerlendirilmiştir (Taberî, VII, 658). Bir âyette, Medine yahudilerinin Araplar’a ait yanlarındaki emanetleri geri vermemenin kendileri için sorumluluk doğurmayacağını ileri sürmeleri (Âl-i İmrân 3/75; krş. Taberî, III, 317; Fahreddin er-Râzî, VIII, 100-103), başka bir âyette yine yahudilerin kutsal kitaplarına ilâve ettikleri sözlerin Allah katından geldiğini söylemeleri de (Âl-i İmrân 3/78; Fahreddin er-Râzî, VIII, 106-109) “Allah hakkında yalan söylemek, O’na asılsız şeyler isnat etmek” diye nitelendirilmiştir. Müslüman olduklarını ileri süren münafıklar Allah’a ve resulüne yalan söylemişlerdir (et-Tevbe 9/90; krş. Şevkânî, II, 445). Bir âyette gerçeği konuşana dürüst (sâdık), gerçek dışı konuşana yalancı (kâzib) denilmiştir (el-Mü’min 40/28). Birçok âyette inkârcılar ve münafıklar hakkında, Allah’ın gönderdiği açık hakikatleri yalan saymaları sebebiyle “yalancılar” ifadesi kullanılmış, ayrıca peygamberlerini yalancı (kâzib/kezzâb) diye suçlayan kavimlerden söz edilmiştir (el-A‘râf 7/66; Hûd 11/27; eş-Şuarâ 26/186).
Hadislerde de kezib ve türevleri sıkça geçmektedir. Bazı hadis mecmualarında bu konuya dair özel bablar ayrılmıştır (meselâ bk. Buhârî, “ʿİlim”, 8, 38; Ebû Dâvûd, “Îmân”, 13; “Edeb”, 80; Tirmizî, “Birr”, 46; Nesâî, “Îmân”, 23). Asılsız bir sözü Hz. Peygamber’e isnat ederek nakletmenin menedildiği rivayetlerde kezib kavramı “hadis uydurma” anlamında kullanılmıştır (Müsned, II, 47, 83, 123; Buhârî, “ʿİlim”, 38, “Enbiyâʾ”, 50; Müslim, “Zühd”, 72). Bir hadiste de şöyle denilmektedir: “Yalandan sakının, çünkü yalanla günah yan yanadır ve ikisi de insanı cehenneme götürür” (Müsned, I, 3, 5, 7, 8; Müslim, “Birr”, 103-105; İbn Mâce, “Muḳaddime”, 4, 5). Diğer bir hadiste, “Kardeşine bir söz söylediğinde o sana inanırken senin ona yalan söylemiş olman ne büyük bir ihanet!” buyurulmuştur (Müsned, IV, 183; Ebû Dâvûd, “Edeb”, 71). Hemen bütün hadis kaynaklarıyla ahlâk ve tasavvuf kitaplarında zikredilen bir hadisin meâli de şöyledir. “Sizi yalan söylemekten menederim; çünkü yalan söylemek günaha, günah da cehenneme götürür. Kişi yalan söyleye söyleye nihayet Allah katında kezzâb diye yazılır” (Müsned, I, 3, 5, 384, 410, 424; Buhârî, “Edeb”, 69; Müslim, “Birr”, 102-105). Yine sıkça tekrar edilen başka bir hadiste yalan münafıklığın üç alâmetinden biri olarak gösterilmiştir (diğerleri sözünden dönmek ve emanete hıyanet etmektir; bazı rivayetlerde bunlara düşmanlıkta ileri gitmek de eklenmiştir [Müsned, II, 189, 200; Buhârî, “Îmân”, 24; “Şehâdât”, 28; “Meẓâlim”, 17; Müslim, “Îmân”, 106-108]). Hadislerde, bir kötülüğü önlemek için -başka çare yoksa- yalan söylemenin câiz olduğu durumlardan da söz edilir (meselâ bk. Müsned, VI, 403, 406; Buhârî, “Ṣulḥ”, 2; Müslim, “Birr”, 101). Hz. Peygamber şu üç maksat dışında yalan söylemenin helâl kabul edilmediğini bildirmiştir: Aralarında geçimsizlik bulunan karı kocayı barıştırmak, savaş sırasında düşmanı şaşırtmak, insanlar arasındaki husumeti önlemek (Müsned, VI, 459, 461; Müslim, “Birr”, 101; Tirmizî, “Birr”, 26).
İslâm âlimleri, yalan konusunu işlerken dilin ve konuşma yeteneğinin insanı diğer canlılardan ayıran en büyük özellik olduğunu belirterek Allah’ın verdiği bu nimeti yerinde kullanmayanların insanlık değerini de kaybedeceğine dikkat çekerler. Ebû Hâtim el-Büstî, Allah’ın, insanın organlarından sadece dile kendi birliğini ikrar etme yeteneği verdiğini, böylece onu bütün organlardan daha değerli kıldığını ifade ederek akıllı kimsenin dilini yalana alıştırmaması gerektiğini söyler. Ayrıca yalanın insan onuruna aykırılığını Muhammed b. Kâ‘b el-Kurazî’nin şu sözüyle özetler: “Bir yalancı ancak alçak ruhlu olduğu için yalan söyler” (İbn Hibbân, s. 51). Râgıb el-İsfahânî de insanın yalancılığı karakter haline getirmesinin insanlıktan çıkması demek olduğunu belirtir. Çünkü insanın temel özelliği konuşmadır. Fakat yalancılıkla tanınan kişinin sözüne güvenilmez, sözüne güvenilmeyenin konuşması faydasızdır; böylece o kimse hayvan durumuna, hatta daha aşağı bir dereceye düşer. Çünkü hayvan konuşamadığı için bu bakımdan kimseye zarar vermez; yalancı ise zararlı bir varlıktır (eẕ-Ẕerîʿa, s. 271). İbn Hazm’a göre yalan her türlü kötülüğün aslıdır ve Allah’ı inkâr etme de onun bir türüdür. Yalan korkaklık ve bilgisizlikten doğar. Korkaklık ruhu alçaltır; korktuğu için yalan söyleyen kişi artık değer verilen ruhsal yücelikten uzak kalmıştır (el-Aḫlâḳ, s. 60). Mâverdî de yol açtığı kötü sonuçlar yüzünden yalanı bütün kötülüklerin toplamı, bütün çirkinliklerin temeli, düşmanlığa kadar varan bir dizi kötülüğün başı diye niteler (Edebü’d-dünyâ ve’d-dîn, s. 253).
İslâm ahlâk felsefesinin erken dönem kaynakları arasında yer alan eṭ-Ṭıbbü’r-rûḥânî adlı eserinde yalan söylemenin arkasındaki psikolojik sebepleri ve doğuracağı sakıncaları inceleyen Ebû Bekir er-Râzî’ye göre yalanın asıl sebebi kibir duygusu ve yönetme tutkusudur. Bilgi sahibi olan bir kişiye bu bilgi ondan yoksun olana göre bir üstünlük sağladığı için o kişi kendini yalanla bilgili gibi göstermek ister. Bu ise nefsânî arzuların insanı yanıltmasının bir sonucudur. Yalan söylemeye devam eden kişiler sonunda pişmanlık doğuracak yanlışlıklar yaparlar; insanların gözünden düşer, aşağılanır, hakarete uğrarlar. Yalan haber verenin niyetine göre farklı yalan türlerini inceleyen Râzî, karşısındakini bir zarardan koruma veya ona meşrû bir fayda sağlama amacıyla söylenen yalanı kötü saymamış, bunun yanında işin aslı ortaya çıktığında söyleyen için mahcubiyet ve kınama doğuran yalanları çirkin bulmuş, insanın yalancı diye nitelendirilmesini gerektirecek en kötü yalanın hiçbir sebebe dayanmayan, çirkin ve alçaltıcı amaçlarla söylenen yalan olduğunu belirtmiştir (Resâʾil felsefiyye, s. 56-59). Hamîdüddin el-Kirmânî, Râzî’nin eṭ-Ṭıbbü’r-rûḥânî’sini eleştirmek için yazdığı el-Aḳvâlü’ẕ-ẕehebiyye’de (s. 77-78) aslında fazilet kabul edilen doğru sözlülük bile her zaman makbul görülmezken, bir kimsenin aleyhinde gerçekleri söylemek bile gıybet sayılırken Râzî’nin temel bir rezîlet olan yalanı bazı durumlarda teşekküre değer görmesini yadırgamaktadır. Ancak İslâm düşünce tarihinde yalan konusu daha çok Râzî’nin görüşü doğrultusunda değerlendirilmiştir. Meselâ Râgıb el-İsfahânî, Râzî’nin eserinden alındığı anlaşılan ifadelerle hem yalanın psikolojik sebeplerinin hem de meşrû olan ve olmayan kısımlarının bulunduğu hususunda aynı görüşleri tekrarlamıştır (eẕ-Ẕerîʿa, s. 275-276). Mâverdî de yalancılığın sebeplerini menfaat elde etme, zararı önleme, söze tatlılık, zarafet katma ve düşmana zarar verme düşüncesi şeklinde sıralar; bu arada yalan söylemeye ruhsat verilen durumlardan da söz eder. Yine Mâverdî’ye göre yalancıların bazı özellikleri vardır. Yalancı doğru sözlerle kendisinin yalanları arasında fark görmez, söylediklerinin şüpheyle karşılandığını görünce hemen sözünden döner. Nihayet insan tabiatı yalandan hoşlanmadığı için yalancının ruh hali dışına yansır (Edebü’d-dünyâ ve’d-dîn, s. 255-257).
Bir yönden gerçek olmayan mesel, kinaye, tevriye gibi kapalı ve dolaylı anlatımların yalan sayılıp sayılmayacağı konusu üzerinde de durulmuştur. Bilgi verme maksadı taşımayıp ibret ve ders çıkarma amacı güden kurgu niteliğindeki sözlerin yalan sayılmayacağını belirten Râgıb el-İsfahânî buna çeşitli hayvanların konuşmalarını içeren bir masalı örnek gösterir. Aralarındaki bir koyun davasını Dâvûd peygambere getiren iki kardeşin hikâyesini anlatan âyetle (Sâd 38/23) Allah rızası için yapılan harcamaların sevabının çokluğunu ekinlerin bereketli verimine benzeten âyetin de (el-Bakara 2/261) bazı kesimlerce sembolik anlatımlar kabul edildiğini söyler (eẕ-Ẕerîʿa, s. 270-271). Gazzâlî, selefin yalan anlamı da içeren kapalı ifadelerden kaçınmayı tavsiye ettiğini belirttikten sonra açık olsun olmasın her türlü yalan sözden sakınmak gerektiğini, zaruret halinde de açıkça yalan söylemek yerine dolaylı ifadelere başvurmanın daha az sakıncalı kabul edildiğini ifade etmekte, bu tür dolaylı anlatımlar için örnekler sıralamaktadır. Birini mutlu etmek gibi sebeplerle kinayeli ifadeler kullanılabilir. Nitekim Hz. Peygamber yaşlı bir kadına, “Yaşlılar cennete girmeyecek” dediğinde bununla cennette herkesin genç olacağını kastetmiştir (İḥyâʾ, III, 139-140).
Râgıb el-İsfahânî’ye göre İslâm âlimleri yalanın kötü sayılması için şu unsurların bulunması gerektiğini söylemişlerdir: Sözün içerdiği haberin gerçek olayla uyuşmaması, bilgi verenin söz konusu haberi önceden zihninde kurgulaması ve zihninde kurduğu şeyi söylemeyi hedeflemesi (eẕ-Ẕerîʿa, s. 273). Bunun yanında daha çok kelâm ilminde ve kısmen ahlâk kitaplarında yalanın özü gereği mi yoksa başka bir sebepten dolayı mı kötü ve haram olduğu meselesi üzerinde durulmuştur. Kelâm âlimleri hüsün ve kubuh meselesini ele alırken en çok başvurdukları örnekler dürüstlük ve yalandır. Ehl-i sünnet’in hâkim görüşüne göre sözün dinî hükmü ortaya çıkaracağı sonuca bağlıdır. Sözün amaca ulaşmak için bir vesile teşkil ettiğini belirten Gazzâlî, iyi bir amaca hem doğru hem yalan sözle ulaşmak mümkünse de bu durumda yalan söylemenin haram olduğunu, eğer amaca ulaşmak için yalan söylemekten başka bir çare yoksa bu amaca göre sözün hükmünün değişeceğini söyler (İḥyâʾ, III, 137). Kitaplarda sıkça tekrarlanan bir örnekle, kendisini öldürmek için peşine düşenlerden kaçan mâsum bir kişiyi evinde saklayan kimsenin onu soranlara görmediğini söylemesi böyledir. Yine Hz. İbrâhim’in kendisini şölen yerine davet eden inkârcı halkına “hastayım” demesi (es-Sâffât 37/89), putlarını kıranın büyük putları olabileceğini söylemesi (el-Enbiyâ 21/62-63), yanındaki eşini korumak için “kız kardeşim” diye tanıtması da (Buhârî, “Ṭalâḳ”, 10; Ebû Dâvûd, “Ṭalâḳ”, 16) sözün dinî hükmünün niyet ve maksada göre değişeceğini göstermektedir. En çirkin yalan dünya ve âhiret için hiçbir fayda sağlamayan yalandır. Ahlâk kitaplarında, zorunlu durumlarda yalan söylemenin câiz görüldüğüne dair zikredilen delil aile huzurunun korunması, husumetlerin önlenmesi, savaşta başarı sağlanması gibi sebeplerle yalan söylemeye izin veren hadislerdir. Bununla birlikte yalanla ilgili ruhsatların istismarından kaygı duyan âlimler imkân ölçüsünce yalandan sakınmak gerektiğine dikkat çekmişlerdir. Nitekim Gazzâlî önce, “Yalan li-aynihî haram değildir” derken birkaç satır sonra, yalan kapısının bir defa açılması durumunda artık ihtiyaç ve zaruret sınırının ötesine geçme tehlikesinin bulunduğunu belirterek, “Zaruret durumu dışında yalan söylemek aslen haramdır” der (İḥyâʾ, III, 137-139).
Râgıb el-İsfahânî de kelâmcılara atfen bazı ruhsatlardan bahsettikten sonra yalanın her zaman utanç verici ve aşağılayıcı bir tutum olduğunu söyler (eẕ-Ẕerîʿa, s. 272-274). Gazzâlî kulun ibadetlerdeki niyet ve ihlâsını da onun dürüst olup olmama açısından değerlendirir. Buna göre bir kimse, “Yüzümü gökleri ve yeri yaratan Allah’a çevirdim” derken (el-En‘âm 6/79) kalbi Allah’a yönelmez, aklı dünya meşguliyetlerinden sıyrılmazsa yüzünü Allah’a çevirdiğini söylemesi bir yalandır. Bunun gibi namazda Fâtiha sûresini okurken, “Yalnız sana ibadet ederim” diyen kişi hakikatte nefsine ve dünyaya kulluk ediyorsa o da yalan söylemiştir (İḥyâʾ, IV, 288, 391).
Yaygınlığı ve etkisi, ağır sonuçlar doğurması gibi sebeplerle yalan her devirde insanlığın en büyük ahlâk problemlerinden birini teşkil etmiş, bütün dinlerde ve ahlâk öğretilerinde kötü ve günah sayılmış, İslâm kültüründe de bu alanda geniş bir literatür oluşmuştur. Câhiz’in el-Meḥâsin ve’l-eżdâd (Beyrut 1412/1991, s. 50-56), İbn Kuteybe’nin ʿUyûnü’l-aḫbâr (Beyrut 1406/1986, II, 30-36), İbn Abdülber en-Nemerî’nin Behcetü’l-mecâlis ve ünsü’l-mücâlis (Kahire 1382/1962, I, 572-578), İbrâhim b. Muhammed el-Beyhakī’nin el-Meḥâsin ve’l-mesâvî (Beyrut 1408/1988, s. 435-444) adlı eserleri gibi erken dönemlerden itibaren insanlığın ahlâk, edep ve hikmet birikimini yansıtmak amacıyla yazılmış kitaplarda ve İbn Ebü’d-Dünyâ’nın eṣ-Ṣamt ve âdâbü’l-lisân’ı (trc. Zekeriya Yıldız – Fikret Güneş, Hadislerde Diline Sahip Olmak, İstanbul 2007), Ahmed b. Hüseyin el-Beyhakī’nin el-Âdâb’ı (Beyrut 1408/1988, s. 119-121), Zekiyyüddin el-Münzirî’nin et-Terġīb ve’t-terhîb’i (Kahire 1414/1993, II, 30-36) gibi daha çok hadislerden meydana gelen eserlerde yalan başlıca konular arasında yer almıştır (ayrıca bk. SIDK).
İslâm’ın büyük günah kabul edip yasakladığı yalanın fıkıhta ayrıca hukukî sonuçları da ele alınır. Yalan yere yemin ederek bir kimsenin hakkının zayi olmasına yol açan kişi âhirette Allah’ın gazabıyla karşılaşacağı gibi (Buhârî, “Eymân”, 17; Müslim, “Îmân”, 218-224) dünyada da verdiği bu zararı tazminle sorumludur. Büyük günahlardan sayılan yalancı şahitlik neticesinde (Buhârî, “Diyât”, 2; İbn Mâce, “Aḥkâm”, 32) ilgili kişilerin uğradığı zarar yalancı şahide tazmin ettirilir, ayrıca o kimse mahkemece ta‘zîrle cezalandırılır. Mâlikîler’e göre ebediyen, fakihlerin çoğunluğuna göre ise tövbe edip kendini ıslah ettiği kanaati yerleşinceye kadar şahitliği kabul edilmez. Ticarî işlemlerde satılan malın özellikleri, maliyeti, piyasa değeri vb. hakkında satıcının yalan söylemesi bu yolla elde edilen kazancı haksız ve haram kılar. Güven esasına dayanan akidlerde aldanan ve açık zarara uğrayan tarafa belli şartlarla akdi fesih, zararın tazmini gibi imkânlar tanınır (bk. TAĞRÎR).
SIDK الصدق Niyette dürüstlük, söz ve davranışların doğru ve gerçeğe uygun olması anlamında bir ahlâk terimi. İlişkili Maddeler SIDDÎK Doğru sözlü, doğruluktan ayrılmayan, gerçeği tasdik eden anlamında bir Kur’an terimi. YALAN
Müellif: MUSTAFA ÇAĞRICI Eski sözlüklerde “vâkıaya uygun hüküm ifade eden söz, yalanın karşıtı” diye tanımlanan sıdk kelimesi (Cevherî, I, 580; Lisânü’l-ʿArab, “ṣdḳ” md.; Tâcü’l-ʿarûs, “ṣdḳ” md.; et-Taʿrîfât, “ṣıdḳ” md.) âyet ve hadislerle diğer İslâmî kaynaklarda “hakikati konuşmak, gerçeğe uygun bilgi vermek, dürüst ve güvenilir olmak, vaadine sadakat göstermek” anlamında masdar; “hakikati ifade eden, gerçeğe uygun olan söz, doğruluk, dürüstlük, güvenilirlik” anlamında isim olarak kullanılır. Bir şeyin objektif gerçekliği hak, bunun aslına uygun biçimde anlatılması sıdk kavramıyla ifade edilir. Hak doğrunun nesnel yanı, sıdk ise sözün nesnel doğruya uygunluğudur. Sıdk ayrıca “sözün hem objektif gerçeğe hem de sözü söyleyenin zihnindeki bilgiye uygunluğu” şeklinde tanımlanır. Buna göre bir kimsenin sözü -aslında gerçeği ifade etse bile- o kişi kendi zihninde yalan söylediğini düşünüyorsa bu söz yalan (kezib, kizb) sayılır. Böyle bir durumda sözün bir yönden doğru, bir yönden yalan olabileceği de belirtilir. Meselâ bir inkârcının, “Muhammed Allah’ın elçisidir” şeklindeki sözü içindeki inancı ifade etmemesi yönünden yalan, Hz. Muhammed’in Allah’ın resulü olduğu gerçeğine uygun düşmesi bakımından doğrudur. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm (el-Münâfikūn 63/1) münafıkların Hz. Peygamber’e gelerek, “Şahitlik ederiz ki sen gerçekten Allah’ın elçisisin” şeklindeki sözlerini, “Allah da biliyor ki sen O’nun elçisisin” sözleriyle söyleneni doğrulamış, “Ancak Allah da münafıkların yalancı olduğuna şahitlik eder” ifadesiyle gerçekte buna inanmadıkları için münafıkların yalancılığını bildirmiştir. Sıdk esas itibariyle geçmiş, şimdiki zaman veya gelecekle ilgili haber, bilgi ve vaad içeren söz için kullanılır. Ancak soru, talep ve duada da gizli yahut dolaylı bir bilgi saklıdır. Meselâ bir konuda soru soran kimse dolaylı biçimde o hususta bilgisi bulunmadığını, yardım isteyen veya dua eden de ihtiyaç içinde olduğunu belirtmiş olur (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “ṣdḳ” md.; eẕ-Ẕerîʿa, s. 270-271; Izutsu, s. 129-132, 140-143).
Sıdk kelimesi Kur’ân-ı Kerîm’de bazıları mecazi anlamda olmak üzere on üç âyette on dört defa geçer. Ayrıca üç âyette “doğru sözlü” anlamında sâdık, elli altı âyette bunun çoğul şekilleri (sâdikūn, sâdikīn, sâdikāt), altmış kadar âyette aynı kökten çeşitli fiil ve isimler yer almaktadır (M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “ṣdḳ” md.). Sıdk iki âyette (ez-Zümer 39/32-33) Kur’ân-ı Kerîm’in isimlerinden biri olarak kullanılmıştır. Yûnus sûresinin 2. âyetindeki “kademe sıdk” ifadesi “hakiki menzil, yüksek derece, üstün şeref” gibi mânalarla açıklanır. Hasan-ı Basrî bu tabirle Hz. Muhammed’in yüksek şahsiyetinin, Hakîm et-Tirmizî onun makām-ı mahmûddaki mevkiinin kastedildiğini, Mukātil b. Süleyman ise bunun hayattayken öbür dünyaya gönderilen amelleri ifade ettiğini söyler (yorumlar için bk. Taberî, VI, 527-529; Şevkânî, II, 480-481). Müfessirlere göre İsrâ sûresinin 80. âyetinde geçen “doğrulukla giriş” (müdhale sıdk) Hz. Peygamber’in hicret sırasında Medine’ye girişine, “doğrulukla çıkış” da (muhrace sıdk) Mekke’den çıkışına veya ilki onun Mekke fethi için Medine’den çıkışına, ikincisi Mekke’ye girişine işaret eder (Zemahşerî, II, 372; Şevkânî, III, 285). Ancak İbn Âşûr, sûrenin Mekke’de indiğini dikkate alarak son yorumu isabetsiz bulmuş (et-Taḥrîr ve’t-tenvîr, XV, 187), Fahreddin er-Râzî ise bu tabirlerin önceki iki âyette söz konusu edilen namazla ilgili olduğunu belirterek doğrulukla girişi “namaza giriş”, doğrulukla çıkışı da “namazdan çıkış” diye açıklamıştır (Mefâtîḥu’l-ġayb, XXI, 29). Meryem sûresinin 50. âyetindeki “lisâne sıdk”, “sözü doğru” veya “doğruluk ve dürüstlükle anılma” (Zemahşerî, II, 512), Ahkāf sûresinin 16. âyetindeki “va‘dü’s-sıdk”, “dünyada insanlara peygamberlerin diliyle bildirilen gerçek vaad” (Taberî, XI, 287; Şevkânî, V, 23) diye açıklanır. Bir âyette Allah’ın kelâmının iki temel niteliği doğruluk ve âdillik şeklinde gösterilir (el-En‘âm 6/115). Aynı ifade bir hadiste de geçmektedir (Nesâî, “Cihâd”, 42). Fahreddin er-Râzî’ye göre Kur’an’ın bütün âyetleri ya haber veya yükümlülük bildirmekte olup buradaki doğruluk haber bildiren, âdillik de yükümlülük içeren âyetlerin niteliği şeklinde zikredilmiştir (Mefâtîḥu’l-ġayb, XIII, 161).
Hadislerde hem sıdk kelimesi hem de çeşitli türevleri geçmektedir. Bazı hadis mecmualarında sıdk konusuna özel bablar ayrılmıştır (meselâ bk. Müsned, V, 14, 20; Buhârî, “Edeb”, 69; Tirmizî, “Birr”, 46; Dârimî, “Büyûʿ”, 8). Hz. Peygamber’in şu öğüdü, hadis kaynaklarının yanında sıdk konusuna yer veren hemen bütün ahlâk ve tasavvuf kitaplarında kaydedilmiştir: “Size doğruluğu öğütlerim; çünkü doğruluk iyiliğe, iyilik de cennete götürür. Doğruluğu şiâr edinen kimse Allah katında sıddîk diye yazılır. Yalan söylemekten sizi menederim; çünkü yalan söylemek günaha, günah da cehenneme götürür. Kişi yalan söyleye söyleye nihayet Allah katında kezzâb diye yazılır” (Müsned, I, 3, 5, 7, 8, 9, 11; Buhârî, “Edeb”, 69; Müslim, “Birr”, 103-105). Hadislerde doğruluğun huzur, yalancılığın kuşku ve huzursuzluk kaynağı olduğuna dikkat çekilmekte (Müsned, I, 200; Tirmizî, “Ḳıyâmet”, 60), dürüst tâcirin âhirette peygamberlerle birlikte olacağı belirtilmektedir (Tirmizî, “Büyûʿ”, 4; İbn Mâce, “Ticârât”, 1). Üç kişinin bir mağarada sıkışıp kaldığını anlatan uzun bir hadiste zor durumlarında insanları ancak doğruluklarının kurtarabileceği bildirilir (Buhârî, “Enbiyâʾ”, 53). Bazı sahâbîler Hz. Peygamber’i “sâdık ve masdûk” (doğru olan ve doğruluğu herkesçe kabul edilen) olarak nitelemiştir (Buhârî, “Enbiyâʾ”, 1; “Ḳader”, 1). Ebû Süfyân’ın henüz müslüman olmadığı dönemde Bizans İmparatoru Herakleios’un sorusu üzerine Hz. Peygamber’in kişiliği ve daveti hakkında verdiği bilgiler arasında, “O bize doğruluğu, iffetli olmayı ve akrabalık hukukunu gözetmeyi emrediyor” ifadesi de yer almaktadır (Müsned, I, 262, 263; Buhârî, “Bedʾü’l-vaḥy”, 6; Ebû Dâvûd, “Edeb”, 85). Bizzat Resûlullah da, “Aranızda Allah’tan en çok korkan, en doğru olan ve en çok iyilik yapan benim” demiştir (Buhârî, “İʿtiṣâm”, 27). Kelâm ilminde bütün peygamberlerin beş niteliğinden birinin sıdk olduğu belirtilir (bk. PEYGAMBER).
Hemen bütün ahlâk ve tasavvuf kitaplarında sıdk başlıca ahlâkî erdemlerden biri diye gösterilir. Bu terimi oldukça geniş bir kapsamda ele alan Râgıb el-İsfahânî, sıdkı evrenin varlık sebeplerinin en önemlilerinden biri sayar. Çünkü sıdk hakikatin ifadesi olup hakikatin bir an ortadan kalktığı farzedilse artık evrenin düzeni de ortadan kalkar. Aynı âlime göre doğruluk bütün iyi ve güzel şeylerin temeli, peygamberliğin dayanağı, takvânın meyvesidir. Öte yandan bir kimsenin yalanı huy haline getirmesi onu insanlıktan çıkarır. Çünkü konuşma yeteneği insanın özelliğidir. Yalancı olarak tanınanın sözüne güvenilmez, sözüne güvenilmeyenin konuşması fayda getirmez; sözü faydasız olan ise hayvanlarla eşit duruma düşer, hatta böylesi hayvandan da aşağıdır; çünkü yalan söyleyerek zarar verir. Kur’ân-ı Kerîm’de doğru yoldan sapanlar için, “Onlar hayvanlar gibidir, hatta onlar yolca daha da şaşkındır” ifadesi (el-Furkān 25/44) kullanılmıştır (eẕ-Ẕerîʿa, s. 270-271).
Sıdkı biraz daha dar kapsamlı olarak “bir konu hakkında gerçeğe uygun bilgi vermek”, yalanı ise “bir konu hakkında gerçeğin aksini söylemek” şeklinde tanımlayan Mâverdî doğru söylemenin de yalan söylemenin de bazı sebeplerinin bulunduğunu, ancak doğruluğun sebeplerinin temelli, yalancılığın sebeplerinin ise ârızî olduğunu belirtir. Çünkü doğruluk aklın ve dinin gereğidir; buna karşılık akıl ve din yalancılığı reddeder. Nitekim doğru bilgiler yaygınlık kazanıp tevâtür derecesine ulaşabilirken asılsız bilgiler böyle bir itibara lâyık görülmemektedir. Mâverdî doğruluğu gerekli kılan sebepleri akıl, din, ahlâk (mürüvvet) ve insanlardaki doğrulukla tanınma arzusu olarak sıralar. Akıl, bilhassa bir fayda sağlamayan ve bir zararı önlemeyen yalanın kötülüğüne hükmeder. Aklın doğru bulmadığı bir tutumu din de onaylamaz, aksine din aklın hükmünü pekiştirir, aklın pratikte faydalı bulduğu yalanı da sakıncalı görür. Ayrıca ahlâk çirkin tutumları reddettiği gibi söylenen bir sözün yalan olduğunun ortaya çıkması ve sonuçta kişinin itibarını zedelemesi de insanlarda doğrulukla tanınma arzusu meydana getirir (Edebü’d-dünyâ ve’d-dîn, s. 254-255). Mâverdî, bazı durumlarda sıdkın yalanla aynı derecede kötü ve çirkin, hatta yalandan daha zararlı olabileceğini de belirterek bunları gıybet, nemîme ve siâye (bozgunculuk çıkarmak için insanlar arasında söz taşıma) şeklinde sıralar (a.g.e., s. 257-260).
Gazzâlî ve daha sonraki bazı âlimler sıdkın altı çeşidinden söz eder. a) Konuşmada sıdk. Söylenen her sözün -dinî ve toplumsal bir zarara yol açmadıkça- gerçeği yansıtması, verilen her sözün yerine getirilmesi ahlâkî bir ödevdir. Hadislerde sadece karı-koca arasındaki geçimsizliği gidermek, savaşta düşmana üstün gelmek ve insanlar arasında barışı sağlamak niyetiyle yalan söylenebileceği bildirilmiştir (Müsned, VI, 459, 461; Ebû Dâvûd, “Edeb”, 50; Tirmizî, “Birr”, 26). b) Niyet ve iradede sıdk. Bir kimsenin sözünde doğru olması yanında iç dünyasında da dürüst olması, hakikati ifade etme niyet ve isteği taşıması gerekir. Hz. Peygamber’in, “Allah sizin bedenlerinize (şekillerinize) ve mallarınıza değil kalplerinize ve amellerinize bakar” (Müslim, “Birr”, 33, 34); “Ödemek niyetinde olmadığı halde borçlanan kimse hırsızdır” (İbn Mâce, “Ṣadaḳāt”, 10, 11) anlamındaki hadisleri bunu ifade etmektedir. Gazzâlî’ye göre bir kimsenin amacı gerçek, niyeti doğru olur, iradesi hayra yönelirse böyle biri sâdık veya sıddîk diye nitelenir. Ahlâkî bakımdan önemli olan sözün kelimeleri değil bunların arkasındaki niyet ve iradedir. Buna göre bir kimse diliyle, “Allah’a yöneldim; ben Allah’ın kuluyum; Allahım! Yalnız sana kulluk ederim” derken kalbi Allah’tan başka şeylerle meşgul olursa onun bu söyledikleri yalandan ibarettir. Gerçek kul varlığını nefsine değil mevlâsına adayandır, bu da sıddîkların derecesidir (İḥyâʾ, IV, 388-389; ayrıca bk. SIDDÎK). c) Karar vermede sıdk. Niyet ve iradeden sonraki bir doğruluk ve dürüstlük aşaması olup insanın iyi ve doğru olduğuna inandığı bir işi yapmaya dürüstlükle karar vermesini ifade eder. d) Kararında durma hususunda sıdk. Bir konuda verilmiş olan doğru kararı sürdürmeyi ifade eder. Karar verme ve kararında durmadaki dürüstlük, özellikle kötü alışkanlıklardan tövbe edip bir daha bunlara dönmeme hususunda büyük önem taşır. e) Amelde sıdk. Ahlâk âlimleri amelde dürüstlüğü “iyilikleri gösteriş için değil sırf iyi ve gerekli olduğu için yapma, kötülükleri de aynı anlayışla terketme bilinci ve sorumluluğu” olarak açıklamışlardır. f) Dinî ve mânevî hallerde sıdk. Özellikle tasavvufî kaynaklar kulun Allah’a saygı ve bağlılığını gösteren havf, recâ, tâzim, zühd, rıza, tevekkül, muhabbet gibi mânevî hallerdeki doğruluk ve samimiyeti sıdkın en ileri derecesi olarak değerlendirmiştir (a.g.e., IV, 386-392). Seyyid Şerîf el-Cürcânî’nin kaydettiğine göre hakikat ehli sıdkı “ölümü pahasına da olsa gerçeği söyleme” diye tarif etmiştir (et-Taʿrîfât, “ṣıdḳ” md.). Cüneyd-i Bağdâdî’nin de sıdkı böyle anladığı belirtilir (Kuşeyrî, II, 451). Ancak İslâm âlimleri hayatî bir tehlike karşısında yalan söylemeyi câiz görmüştür (bk. YALAN).
daire-i mülkullah دائرة ملك الله : Allahin (cc) mülkü olan varlıklar dünyası
daire-i mümkinat دائرة مسكنات momkün var lıklar dünyası, yaratılmış veya yaratılabilir türden varlıklar dünyası
daire-i müsemma دائرة مما : isim sahibinin (müsemma) eserleriyle en çok kendini gös terdiği varlıklar dünyası
daire-i nazar 1 : دائرة نظر görüş alanı 2 Allah'ın (c.c.) gözetimi altındaki varlıklar dünyam
daire-i nazmiye دائرة نظمبه : konuşma veya yazıda geçen) söz ve mână tabakaları ve du zenleri
daire-i nezaret 1 : دائرة نظارت gözetim ve so rumluluk alanı 2 Allah'a (c.c.) ait gözetim al tında bulunan varlıklar dünyası
daire-i Nur دائرة نور : Risale-i Nur'un gösterdiği Kur'an ve İmâna hizmet yolu
daire-i nurani (y( 1: دائرة نورانيهşıklı daire, ışık çemberi 2. Risale-i Nur dünyası, Risale-i Nur'un gösterdiği Kur'an ve İmâna hizmet yolu 3 nurlu dünya, nurlu (aydınlıklı) yol
daire-i Nuriye دائرة نورية : )bkz.daire-i Nur(
daire-i nübüvvet دائرة نبوت : peygamberlik ma kamı, peygamberlik görevi
daire-i rahmet 1 : دائرة رحمت.Allah'ın (cc) rah metinin kuşattığı dünya 2.Allah'ın (c.c.) son-suz rahmeti
daire-i riza دائرة رضاء : )bir kimsenin hoşnutlu ğunu kazanmak için) hoşnutluk kazandırıcı iş ve davranışlar
daire-i rububiyet دائرة ربوبيت Allah'a (c.c.)
mahsus olan) her şeyin gerçek sahibi olmak ve her şeyi kanun, emir, tedbir, terbiye ve gö zetim altında bulundurmak (rububiyet) sıfa
tının kendini gösterdiği varlıklar dünyası
daire-i saltanat دائرة سلطنت : Allah'a (cc.) mah sus] häkimiyet dünyası; Allah'ın (c.c.) her şeyi kuşatan sonsuz güç ve kuvveti ve sosuz iradesi ile yönetimi altında bulundurduğu varlıklar dünyası
daire-i sa'y دائرة سعى : is ve çalışma sahası
daire-i semavat دائرة سمارات : gökler alemi
daire-i sifat دائرة صفات : )Allah'a (cc.) ait) kut-sal sıfatların asıl ve öz mánálarıyla kendini belli ettiği (zaman ve mekân ötesi) mânevi dünya veya månevi makam
daire-i siyaset دائره سیاست : siyaset dünyası
daire-i siyasi (ye( دائرة سياسية siyaset dong as, siyaset (politika) ile ilgili işler, çalışmalar, olaylar
daire-i sünnet دائرة سنت stinnet yolu, Hz. Pey gamber'in (as.m.) yaşayış tarzı
daire-i Seriat دائرة شریعت Deriat yolu, İslam di ninin gösterdiği yol
daire-l suhud دائرة شهرة Allah tarafın dan) görülen, görülüp gözetilen, maddi ve manevi, gizli ve açık bütün varlıklar dünyas 2 görülebilen ve gözlenebilen olaylar ve var liklar dünyan
daire-i sümul دائرة شمول : kapsama alam, kap sama sınırları
daire i takva دائرة تقرا günahtan sakınıp ko runma yolu, günahlardan korunmayı sağla yan sınırlar
daire-i tanzim دائرة تنظيم Allah tarafın dan) emir ve kanunlariyle düzenlenen (tan zim edilen) olay ve varlıklar dünyası
daire-i tasarruf دائرة تصرف : tasarruf alanı 1 (İlahi) emir ve irade ile yapılıp yürütülen, yo netim ve gözetim altında bulundurulan olay ve varlıklar dünyası 2 insan tarafından) hür irade ve istekle yapılıp yürütülen işler ve sa hipliği üstlenilen şeylerin bütünü
daire-i tasarrufat ve malikiyet دائرة تصرف و مالكيت : Insan hakkında) insanın hür irade si ve isteğiyle yapabildiği şeyler (tasarrufat) ve sahipliğini (malikiyet) üstlendiği şeylerin sınırlı alanı
daire-i tasarrufu kudret ۸۱) دائرة تصرف قدرت(
lah'a c.c. ait) kudretin tasarruf alanı, Allah'ın (c.c.) her şeyi kuşatan sonsuz güç ve kuvve tiyle, emir ve iradesiyle yapıp yürüttogu, yo netim ve gözetim altında bulundurduğu olay ve varlıklar dünyası
daire-i tasarrufu rububiyet دائرة تصرف ربوبیت [Allah c.c. tarafından) rububiyet sıfatiyle yapı
lan ve yürütülen işler ve olaylar dünyası, her şeyin tek gerçek sahibi ve yaratıcı olmak ve herşeyi emir, kanun, terbiye, tedbir ve gözeti mi altında bulundurmak, onların, ihtiyaçlarını karşılayacak imkânların yaratıcısı olmak (ru-bubiyet) sıfatının sahibi olarak Allah'ın (c.c.) yapıp yürüttüğü işler ve olaylar dünyası
daire-i tasarrufat دائرة تصرفات : tasarruflar ala ni; (insan tarafından) hür irade ve istekle yapılıp yürütülen işler ve sahipliği üstlenilen şeylerin bütünü
daire-i tasarrufat ve malikiyet دائرة تصرفات و مالكيت : )insan tarafından) hür irade ve istekle yürütülen işlerin (tasarrufat) ve sa-yapılıp yürütülen hipliği (målikiyet) üstlenilen şeylerin bütünü daire-i tecelliyat دائرة تجليات Allah'ın c.c. isimleriyle) kendini belli edip tanıtmaya ve-sile olan (Allah'a (c.c.) ait) olay, iş ve eserler dünyası
daire-i tedbir ve irade دائرة تدبیر و اراده : )Allah'a )cc.) ait) tedbir ve irade dairesi; yaratılmış varlıklara gelebilecek mümkün zararları önle mek ve hedeflenen faydaları onlara sağlamak (tedbir) ile ilgili, Allah'ın (c.c.) sonsuz irade gücü ile yürütülen işler ve olaylar dünyası
ال لكيفire-i teklifدائرة تكلي teklif dairesi; akıl ve irade sahiplerine Allah'ın (c.c.) gönderdi-ği din ve emirlerine uyma yükümlülüğünün ve sorumluluğunun kabul etmelerinin teklif edildiği yer olan bu dünya (bkz. Kur'an; 33/72; 67/2) (bkz.dar-ı teklif)
daire-i teklif ve tecrübe ve imtihan دائرة تكليف و تجربه و امتحان : teklif, tecrübe ve imtihan yeri; Allah'ın (c.c.) gönderdiği din ve emirlerine uyma yükümlülüğünun ve sorumluluğunun, akıl ve irade sahiplerine teklif edildiği, bu teklifi kabul edip etmeyenlerin, iman veya inkâr yolunu seçenlerin birbirinden ayırt et-mek için açılan denenme (tecrübe) ve sınan-ma (imtihan) yeri olan bu dünya (bkz. Kur'an, 33/72; 67/2) (bkz.där-ı teklif)
daire-i temellük دائرة تملك : sahiplenme ve dile-diği gibi kullanma hak ve yetki alanı
daire-i tenviriye دائرة تنويريه : )Nur Risalelerini okuma, okutma, derslere katılma yolu ile) Kur'an, iman ve İslâm hakkında doğru bilgi edinme, edindirme ve aydınlanma ve aydın-latma çalışmaları
daire-i tenvir ve İrşad دائرة تنویر و ارشاد : tenvir ve İrşad çalışmaları, Kur'an,iman ve İslâm hak kında doğru bilgilerle aydınlatma (tenvir) ve doğru yolu gösterme (irşad) çalışmaları
daire-i terbiye دائرة تربيه : terbiye edici (eğitici bilgilendimeler ve uyarılar sahası
daire-i terbiye-i İslâmiye دائرة تربية إسلامية : İslam dininin verdiği ve gösterdiği terbiye (eğitim ve yaşayış) tarzı
daire-i tevhid دائرة توحيد : Allah'ın (c.c.) birliği ni gösteren ve isbat eden deliller sahası
daire-i ubudiyet دائرة عبودیت Allaha (c.c.) kul-luk makamı, Allaha (c.c.) kulluk görevleri sahası
161
dakika-i ömür
daire-i ufku cibali دائرة أفق جبالی : dağların ufuk dairesi, dağların gökle bitişik gibi görünen ufuk çemberi
daire-i ufuk أفق ) دائرة أفق : ufuk emberi, yerle gö-ğün bitişik gibi göründüğü ufuk çemberi
daire-i uluhiyet دائرة الوهيت : uluhiyet (tanrılık( makamı, bütün varlıkların ibadet ve itaatine gerçekten layık olan Allah'ın (c.c.) månevi makamı
daire-i vahdet دائرة وحدت : Allah'ın (cc.), delil ve işaretlerle gösterdiği birlik (vahdet) maka-mi
daire-i vahidiyet ve ehadiyet دائرة واحدیت و احديث : Allah'ın (c.c.) kâinat çapındaki delil ve işaretlerle gösterdiği månevi birlik (vahi-diyet) makamı ve tek tek her birlikte delil ve işaretlerle gösterdiği månevi birlik (ehadiyet) makamı
daire-i vataniye دائرة وطنيه : vatan sınırlarının içi, vatan sahası
daire-i vehmiye دائرة وهميه : hayali daire, gerçek olmayıp göz yanılması (illüzyon) ile görünen çember
kül etti. Komisyon bu işi Mısır'daki Dr. Senhûri Paşa'ya havale etti. Dr. Senhûri de bazı inkitalarla beraber bu çalışmasını 1942 senesinde tamamlandı. Böylece tedvin olunan Irak Medenî Kanunu parlamentodan geçerek kanunlaştı "".
Suriye ve Lübnan'da da Mecelle've muvazi bazı küçük ta'dil mahiyetinde çalışmalar olmuştur "".
Cezayir'deki Code Morand ve Tunus'taki Code Santillana'nın da bu paralelde çalışmalar olduğu söylenir "".
Mecelle'deki Kavaid-i Külliyye hakkında Sultan II. Abdülhamid devrinde (1876-1909) Şam müftiliği yapmış olan Mahmud Hamza Efendi'nin «el-Feraid'ul-Behiyye fi'l-Kavaid ve'l-Fevaid'il-Fikhiyye» isimli 1928'de Şam'da tab' edilen eserini de bu vadide mütâlea et-mek mümkündür.
Son olarak, Dr. Abdurrezzak el-Senhûri'nin «Mesâdır'ul-Hak fi'l-Fikh'il-İslâmi» ve Mustafa Ahmed el-Zerkaa'nın «el-Fikh'ul-Islami fi Sevbih'il-Cedid isimli, modern Avrupa kanunları ile mukayeseli olarak kaleme aldıkları çalışmaların da Mecelle'nin ted-vininden sonra onun ışığı altında kaleme alınmış, İslâm hukukunu tedvin çalışmaları arasında sayabiliriz.
Bugünlerde Libya'da İslâmî esaslar dahilinde ahval-i şahsiyye mevzuunda resmî bir kanun tedvini çalışmasının başlamış olduğunu öğreniyoruz".
147. Aynı eser, s. 70
148. bk. Aynı eser, s. 83-91.
149. Intro. To Isl. Law, s. 100-101
150. el-Fikh'ul-İslami, II, 941-942
151. Mısır, 1953-1959 (139+242+288+332+320+277 s.) VI cild.
152. Şam, 1965-1968, III cild (devam edecek)
153. bk. Ahbar'ul-Alem'll-İslami (Haftalık gazete), sa. 254, 27 Ramazan 1391.
Osmanlı Devleti'nde şer'i hukukun yanı sıra asırlar boyunca örfi hukuk da tatbikat sahasında söz sahibi olmuştur. Padişahın iradesine iktiran eden örfi hukuk sahasındaki kanunlar; zaman za-man bir mecmua haline getirilmiştir. Gerek âmme ve gerek hususi hukuka aid bu kanunları bir araya toplayan bu kanun mecmuala-rına Kanunnâme, Kanunnâme-i Sultanî ve Kanunnâme-i Osmanî gi-bi isimler verilmiştir. Bu kanunnameler içerisinden bugün elimizde mevcut olanların en meşhurları; Fatih, Yavuz ve Kanûnî'nin Ka-nunnameleridir. Biz bu bölümde, Osmanlı Kanunnamelerinin ihti-va ettiği hükümler ile Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye'deki hükümler ara-sında bazı müşterek maddeleri tesbite çalışırken; her ikisinin de istinad ettikleri kaynaklara kısaca temas etmeyi faydalı buluyoruz.
1. MECELLE'NİN KAYNAKLARI
Esbab-1 Mucibe Mazbatasında da ifade olunduğu gibi Mecelle-i Ahkâm-1 Adliyye'nin kaynağı; Hanefî mezhebi üzere kaleme alın-mış fıkıh kitapları, şerh, hâşiye ve ta'likaatı ve fetvâlar olmak üzere İslâm hukukudur. Mecelle tedvin edilirken, o güne kadar Hanefi mezhebi esasları üzere kaleme alınmış muteber ve meşhur fıkıh kitapları, onların izahı mahiyetinde olan şerhleri ve zaman zaman zuhur eden yeni meseleler hakkında yine bu fıkıh kitapları nazar-ı itibare alınarak verilmiş olan fetvâlar gözden geçirilmiş ve günün ihtiyacına cevap verecek hükümler alınmaya gayret edilmiştir. Ted-vinde hangi kitapların tedkik edilmiş olduğu hakkında bir vesika mevcut değildir '.
1. Os. Huk. Giriş, s. 122.
2. Dürer'ul-Hukkâm, I, 8; Ruh'ul-Mecelle, I, 14-17; «Tanzimat ve Adliyye Teşkilatı, Belgesay, Tanzimat, s. 213; A. Cevdet Ps., s. 189.
3. Yalnız İstanbul Hukuk Fakültesi'nin son Mecelle hocası Prof. Ebu'l-Ulà Mardin, o gün İslâm hukukçuları nazarında muteber olması dolayısiyle kendilerinden istifade edilmiş olması muhtemel eserler hakkında bir liste tanzim etmiştir. (bk. A. Cevdet Paşa., s. 167-169)
Mecelle örf ve âdeti de hukukun kaynaklarından kabul etmiş-tir. Fakat bu kabulle İslâm hukukunun haricine çıktığı düşünüle-mez. Zira Mecelle'nin benimsediği tarzdeki örf ve âdet zaten İslâm hukukunun kaynaklarındandır.
Mecelle'nin kaynakları arasında garb hukukunun bulunup bu-lunmadığı mevzuundan daha önce bahsettiğimiz için, burada tek-rarda fayda görmemekteyiz. Esasen Esbab-1 Mucibe Mazbatasında yer alan: «Elhasıl bu Mecelle'de mezheb-i Hanefi'nin haricine çıkıl-mayıp... ifadesi, Mecelle'nin kaynakları arasında değil yabancı hukukun mevcudiyetini, diğer ehl-i sünnet mezheplerinin görüşle-rinin dahi yer almadığını; açık ve kesin olarak ortaya koymak-tadır.
2. KAVAİD-İ KÜLLİYYE
Usûl-u hukuk ve usûl-u muhakemata dair Mecelle'nin baş tara-fında yer alan yüz madde; «Kavaid-i Külliyye» ismi ile meşhurdur. Bu yüz maddeden birincisi tarif mahiyetinde olduğu için, Kavaid-i Külliyye'yi 99 kabul edebiliriz. Bu kaidelerin ilk tesbitinden, «Is-lâm Dünyasında Mecelle'den Önce Mecelle'ye Muvazî Çalışmalar>>> başlıklı bölümde bahs ettiğimizden burada yeniden temas etmeyi lüzumsuz görüyoruz. Biraz sonra da göreceğimiz gibi Külli kaide-lerin ekseriyeti Ibn Nuceym'in «el-Eşbah ve'l-Nezair» ve Ebu Said el-Hadimi'nin «Mecami'ul-Hakaik» isimli eserlerinden terceme su-retiyle alınmıştır.
Bu kaideleri gözden geçirdiğimizde bazılarında tertibin insi-camsız olduğunu müşahede ederiz. Yani birbiriyle alakalı kaideleri çok kere yanyana görememekteyiz. Meselâ; 12. madde; 60. 61. ve 62. maddelerle alakalı olduğu hâlde birbirlerinden çok uzak düş-müşlerdir. Ayrıca bu 99 madde içerisinde Prof. Zerkaa'nın yaptığı gibi: 1. Asli kaideler, 2. Bu aslî kaidelerden teferru' etmiş fer'î kai-deler şeklinde bir tefrik yapmak da mümkündür. Prof. Zerkaa' bu tefrikinde; asli kaide olarak 40, fer'î kaide olarak da 59 kaide zikr eder'. Prof. Belgesay ise, her şeye rağmen Mecelle'deki külli kai-delerin; modern hukukun hayli münakaşa ve tekâmülden sonra
4. bk. Mecelle, bilhassa m. 36, 38, 40, 43, 45 ve 188.
5. bk. Giriş bölümü III. madde.
6. el-Fikh'ul-Islami, II, 941-942; IA. VII, 433-b.
7. Prof. Zerkaa', Kavaid-i Külliyye'de mevcut birbiriyle alakalı maddeleri yan yana getirmek suretiyle bir tesbit yapmıştır. (bk. el-Fikh'ul-İslâmi, I, 965-1059)
ulaştığı prensiplere çok uygun olduğunu fiade etmektedir.
Mecelle'deki «Kavaid-i Külliyye tedvininden itibaren hukuk-çuların çok meşgul oldukları bir mevzu olmuştur".
Mecelle'nin kaynakları hakkında bize kesin bilgi vermesi bakı-mundan Kavaid-i Külliyye'yi alımdıkları kaynaklardaki Arapça asıl-ları ile birlikte gözden geçirmek faydalı olur kanaatindeyim.
1. Madde İlm-i fikh mesail-i şer'iyye-i ameliyyeyi bilmektir.
الفقه : العلم بالاحكام الشرعية العملية
(Mir'âat'ul-usûl, s. 11)
2. Madde Bir işden maksad ne ise hüküm ona göredir.
إنما الاعمال بالنيات » >> Hadîs'inden" mülhem olarak
الامور بمقاصدها
(el-Eşbah, s. 12)
3. Madde Ukudda itibar makasıd ve maaniyedir, elfaz ve me-banîye değildir".
الاعتبار بالمقاصد لا للالفاظ
(Mecâmi', 367)
4. Madde Şekk ile yakin zail olmaz.
اليقين لا يزول بالشك
(el-Eşbah, s. 27)
5. Madde Bir şeyin bulunduğu hâl üzre kalması asıldır.
الاصل بقاء ما كان على ما كان
(el-Esbah, s. 28)
6. Madde Kadim kıdemi üzre terkolunur.
ا لتقديم يترك على قدمه
(Mecâmi', s. 370)
7. Madde Zarar kadim olmaz.
الضرر لا يكون قديماً
(Dürer'ul-Hukkâm, I, 47-48)
9. «Mec. Külli Kaaideleri, Belgesay, IHFM, XII, s. 564.
10. Umumi Bibl. için bk. Istilahat, I, 260-299; Hukuk Mantığı ve Tefsir, s. 120-202; Felsefet'ut-Teşri, s. 200-269; A. Cevdet Ps., s. 179-186; el-Fikh'ul-Islami, II, 965-1081; el-Kavaid'ul-Külliyye fi'l-Fikh'il-İslami Abdurrahman el-Sabûni, Halep, 1964; <Mec. Külli Kaide, Belgesay, IHFM, XII, 561-608.
11. Buhari, I, 2.
12. 2. maddede mezkür Hadis ve Eşbah'tan mülhem olarak kaleme alın-mıştır.
Osmanlı Devletinde padişahların daha çok âmme ve idare, za-man zaman da hususi ve ceza hukuku sahasında, gördükleri lüzum üzerine isdar ettikleri kanunlar mecmuasına Kanunname ismi ve-rilmiştir". Padişahların bu tip kanun vaz'ı hususundaki mesned-leri İslâm hukuku idi. İslâm hukukuna göre; yeni ortaya çıkmış ve hakkında nass olmayan, içtimâî hayat ve idarî hususlarla alakalı sahalarda devlet reisine kanun vaz'etme selâhiyeti verilmektedir. Bu husus Kur'an-ı Kerim'in: «Ey iman edenler, Allah'a itaat edi-niz, Peygamber'e ve sizden olan emir sahiplerine de iaat ediniz.» " meâlindeki âyeti ve Hz. Peygamber'in: «Bana itaat eden Allah'a itaat etmiş, bana isyan eden Allah'a isyan etmiş, ululemre itaat eden bana itaat etmiş ve emîre isyan eden bana isyan etmiştir...>" Hadis'i ile sabittir.
İslâm hukuku bu iki kuvvetli delil muvacehesinde müslüman devlet reisine umumun menfaati bahis mevzu olduğunda ve büyük çapta bir zaruretin mevcut olduğu hâllerde; şeriata uygun ve âdi-lâne olmak ve müşâvere esas alınarak" nassların tatbikatında değişiklik yapabilme selâhiyetini de vermiştir. Hz. Ömer'in kıtlık senesinde suça sevk edici kuvvetli âmillerin mevcudiyetini ön plana alarak sirkat (hırsızlık) için Kur'an-ı Kerîm'de mezkûr cezayı tat-bik etmeyişi ve müslümanların kâfi derecede kuvvet kazanmış ol-maları sebebi ile de «müellefe-i kulûb»" un zekâttan olan hissesini vermeyişi; müslüman devlet reisinin bazı nassların tatbikatını bir müddet için durdurabilmek ve değiştirebilmek selâhiyetlerine en kuvvetli misâldir".
Mecelle Esbab-1 Mucibe Mazbatasın'daki: «Mesail-i müctehedun-fihada İmam'ul-müslimîn hazretleri her hangi kavl ile amel olun-mak üzere emrederse mûcebince amel olunmak vacib olduğundan...>>> ifadesi ve Mecelle'nin 1801. maddesinde: <... bir müctehidin bir hu-susta re'yi nâsa erfak ve maslahat-ı asra evfak olduğuna binean onun re'yi ile amel olurmak üzere emr-i sultanî olsa ol hususta hakim ol müctehidin re'yine münafi diğer bir müctehidin re'yi ile
amel edemez, ederse hükmü nâfiz olmaz şeklinde ifade edilen hu-sus; müslüman devlet reisinin Osmanlı Devletinde hukuk sahasın-daki selâhiyetine işaret eder. Buna istinaden Osmanlı padişahları zaman zaman kamu faydasını nazar-ı itibare alarak bilhassa idare ve devlet teşkilatına aid hususlarda emir ve fermanlar isdar etmiş-lerdir". Pazar bacının miktarının tayini, timarlı sipahilerin hak ve vazifeleri, kıyafet ve sikke meseleleri gibi hususlar padişahın emir ve fermanı ile tesbit ve tanzim olunan şeyler cümlesindendi ". Buna karşılık hususi hukuk, miras ve mali münasebetleri alâkadar eden medenî hukuk sahasında ise söz; fıkıh kitaplarının, yani İslâm hukukunun olmuştur". Kaldı ki, padişah müdahele ettiği hususla-rın hiçbirisinde şeriatın haricine çıkmayı düşünmemiş ve Osmanlı Devleti hududları dahilinde, her zaman şerîat ve şer'i mübîn'e uy-gun örf ve adet kaideleri mer'î olmakta devam etmiştir". Bu husus mezkûr emir ve fermanları bir araya toplayan kanun-nâme mecтиа-larının baş tarafındaki: «... Şer-i Şerîfe muvafakati mukarrer olup, hålen muteber kavanîn ve mesail-i şer'iyyedir.»" ibâresinden de açıkça anlaşılmaktadır. Kemal Paşa-zâde'nin bir fetvasındaki: .... şer'an caiz değildir ve hem men olunmuştur canib-i Sultanîden>" ifadesi şerîat ile Kanunname arasındaki ittifaka bariz bir misal teşkil eder. Zaten Osmanlı Devleti'nin teşkilât ve idaresi İslâmiye-tin hükümlerine tabi olduğu için böyle bir ittifak bir tesadüf değil bir mecburiyet teläkkî edilmelidir. Osmanlı padişahları sulta ve ha-kimiyetlerini; «Ahkâm-1 Celîle-i Kur'aniyye» ve «Kavanin-i Şer'iy-ye yi tatbik ile onun hakimiyetini tesis gayesinden aldıklarından dolayı, kendilerinin hüküm mevzuunda bu hususların dışına çık-ması düşünülemezdi. Nitekim Kanuni Sultan Süeyman kanun-nâme-sinde; hükümdarın kanuna riayet etmiyerek, kendi keyfî görüşle-rine göre hareket etmesi hâlinde padişahın hâll edilmesi mecburi-yetini koymuştur. Bu hususun yalnız nazariyede değil tatbikatta da böyle olduğunu mütefekkir tarihçi Anguetil Duperon, Legislation Orientale (Amsterdam, 1778) isimli eserinde bizzat müşahedelerine dayanarak anlatır ve şöyle der: «Osmanlı hükümdarları Şer'i Şerî-
20. IA, VI, 192-b; «Kanunlaştırma Hareketleri ve Tazimats, H. Veldet, Tanzimat, s. 154.
21. IA, IV, 186-a.
22. Aynı eser, VI, 192-b.
23. Kanunlaştırma Hareketleri ve Tanzimat», H. Veldet, Tanzimat, s. 167.
24. Kanunname mecmuası (Kanuni devri) Va. 1-b; T. Gökbilgin Hususi Ktp.
25. Anhegger'deki fetva mecmuası, Va. 39-a dan naklen bk. (Kanunnâme-i Sultani, s. 10)
26. <Amme Hukukumuzda Tanzimat, Okandan, Tanzimat s. 98, not 2.
f'in esaslarına ve Şeriat âlimlerinin fetvalarına uymak mecburiye-tinde idiler.>>>"
İşte Osmanlı padişahlarının bu şartlar muvacehesinde değişik tarihlerde müşahhas bazı hadisler hakkında isdar ettiği emir, hü-küm ve fermanlar, çok defa hülâsa suretiyle bir araya getirilerek kanunname ismi verilen kanun mecmuaları meydana gelmiştir. Bu mecmualardaki hükümlerin hepsi aynı devre aid olmadığı gibi tat-bikatta müracaat olunan kanunların bizatihi kendisi de değildir". Bunlar içerisinden Fatih ve Kanuni'nin kanun-namelerinin bu iki padişahın bizzat kendi emirleri ile hazırlandığı için resmî bir ma-hiyet taşıdığı ifade edilmektedir". Diğerleri bazı meraklı kimse-lerin şahsî arzu ve gayretleri ile hazırlanmıştır. Hatta bu kanun-name mecmualarında çok defa Ebussuud Efendi gibi muteber ze-vâtın fetvaları da kanunlarla bir arada yer alır. Bugün elimizde mevcut kanunnamelerin en eskisi Fatih Kanunnamesi olup, Kanû-ni, II. Selim, I. Ahmed ve IV. Murad adına kaleme alınmış olan ka-nunnameler de maruf kanunnameler arasındadır. Şurasını unutma-mak lâzımdır ki kanunnameler yalnız bir padişah tarafından isdar olunmuş kanunları değil, daha önceki padişahların hükümlerinin de bir kısmını ihtiva eder Fatih Sultan Mehmed'in Kanunnamesinin baş tarafında yer alan: «... atam dedem kanunudur» ifadesi de bunu teyid eder.
4. KANUNNÅMELERLE MECELLE ARASINDA BİR MÜNASEBET DÜŞÜNÜLEBİLİR Mİ?
Önceki bölümlerde gerek Mecelle'nin ve gerekse kanunnamele-rin muhteva ve kaynaklarını tedkik ettiğimizden dolayı; şimdi daha iyi bir mukayese imkânı bulmuş olmaktayız. Bu mukayeseyi de muhtelif cihetlerden ele almak herhalde daha iyi olacaktır.
27. bk. Osmanlı Zirai Ekonomi, s. XLIII.
28. «Osmanlı Müesseselerinin Şeriliği, Barkan İHFM, XI, sa. 3-4, s. 215 ve 217; IA, VI, s. 187-a.
29. IA, VI, s. 187-a.
30. Ali Himmet Berki Bey Fatih Kanunnamesinin bizzat Fatih'in emri ile hazırlanmış olduğunu kabul etmez ve bu hususta kuvvetli esbab-ı mucibe der-meyan eder. (bk. Fatih Kanunnamesi Denilen Muamma Bugün Ga-zetesi, 19.9.1970)
31. IA, VI, s. 188; Os. Huk. Giriş, s. 111.
32. Osmanlı Müesseselerinin Şeriliği, Barkan, İHFM. sa. 3-4, s. 217.
Mecelle'nin kaynaklarını evvelce gördüğümüz gibi; fıkıh kitap-ları, yani İslâm hukukunun teşkil etmesine karşılık, Kanunnameler biraz da isdar olundukları saha iktizası olarak örfi hukuka istinad ederler". Fakat Mecelle örfü ve veliyyu'l-emrin hukuki davranış-larını İslâm hukukunun kaynaklarndan kabûl etmiş olduğundan; bu noktada büyük bir ayrılık söz konusu olmasa gerektir.
b) KANUN HÜVİYETİNİ KAZANMA BAKIMINDAN
Alakalı bölümde geçtiği üzere, Mecelle bir ilmi heyet tarafından hazırlanan plan esas alınarak uzun münakaşa ve tedkikden sonra hazırlanıp usûlüne uygun olarak arz ve iradesi alındıktan sonra meriyyete girdiği halde, kanunnameler yeni zuhur eden hadiseler hakkında padişahların isdar ettiği kanunları ihtiva ederler.
c) ŞEKİL VE SİSTEM BAKIMINDAN
Mecelle'nin kitab, bab, fasıl ve maddeler tarzındaki sistemine karşılık, kanunnameler; der beyan-ı kanun-u ashab-ı hakk-ı tapu», < ve kanun-ı hakanidir gibi ifadeler yer almaktadır. Kanaatimizce bu ifadeler her halde taşıdığı hükmün fetvâlardan ayrı bir hususi-yeti olduğuna işaret etmektedir.
d) MUHTEVA BAKIMINDAN
İhtiva ettikleri hükümler bakımından Osmanlı Kanunnamcleri ile Mecelle'nin mukayesesini yaparken ceza, âmme ve idare huku-kuna aid kanunları tedkik dışı bırakmak mecburiyetindeyiz. Zira Mecelle'de bu hukuk sahalarına aid hükümler mevcut olmayıp, daha önceki kısımlarda gördüğümüz üzere; Mecelle'deki maddeler hususi hukuk sahasına şâmildir. Halbuki Kanunnamelerde yer alan hüküm-ler daha çok idare, ceza ve amme hukukuna mütealliktir. Bu itibar-ladır ki, Mecelle'deki maddelerle mukayesesini yapmak istediğimiz Kanunname ahkâmı oldukça azdır. Bir de hemen bütün Ka-
nunnamelerde kanunlar arasına sıkıştırılmış fetvaları da istisna ede-cek olursak; mukayese imkânı bulabileceğimiz hükümler hemen he-men yok gibidir. Esasen Mecelle'deki maddelerin ihtiva ettikleri hükümler temel kaideler olmasına karşılık, Kanunnamelerin hüküm-leri teferruata aittir. Biraz sonra göreceğimiz misallerden de anla-şılacağı üzere kanunnamelerdeki kanunlar zuhur etmiş müşahhas bir hadiseyi hâlle çalışan hükümler mahiyetindedir ki, bu cihetten fetvålarla aralarında büyük bir benzerlik mevcuttur.
BAZI MİSALLER
Kanuni Sultan Süleyman'ın Kanunnamesinde, Mecelle'nin 8. ki-tabı olan K. el-Gasb ve'l-İtlaf'ın ihtiva ettiği maddelerin bir kaçı ile alakalı bazı hükümler yer alır. Meselâ itlâf hakkında «Ve eğer bir kişinin atı yahut katır ve öküzü ya himarı (eşeği) ekine girse da-var başına beş çomak urup, beşer akça cerîme alına».
<<Ve inek girse dört çomak urup, dört akçe cerime alına ve buzağı girse bir çomak urup bir akçe cerîme alına ve koyun girse iki koyuna bir çomak ve bir akçe cerîme alına.»" denildikten son-ra itlâfa sebep olan hayvanların sahiplerinin de darb olunması em-redilmektedir". Buna karşılık Mecelle'nin 94. maddesi «Hayvanatın kendiliğinden olarak cinayet ve mazarratı hederdir» ifadesi ile hay-vanların sahiplerinin kusur ve ihtimalleri olmaksızın sebep oldukları zarar ve ziyandan dolayı ne kendilerinin ve ne de sahiplerinin tec-ziye edilemeyeceği hükmünü getirmektedir. Yine aynı Kanunnna-mede lukata ve gasp ile alakalı şöyle bir kanun yer almaktadır: <... eğer yabanda koyun bulsa çağırtmasa bay (zengin) olsa otuz akçe cerîme alına. Evsat-ı hâl olsa yirmi akçe alına, gayet fakir olsa on akçe cerîme alına ve eğer çağırtsa ıssı (sahibi) bulunmasa kadıya teslim ede, saklıya sonra zayi olursa cerîme yok. Emr-i Şer' nice ise öyle ola.»". Mecelle'ye göre bu misaldeki birisi tarafından bulunmuş koyun lukata yani bulunmuş eşya hükmündedir ve bulan kimsenin ilân etmesi lazım gelir". Kanundaki çağırtmak kelimesi-nin Mecelle'deki ilân kelimesi yerine kullanıldığı açık olduğundan buradaki hüküm tam bir mutabakat arz eder. Kanun; ilân etmeyen kimse için bir takım cezalar koymuştur. Mecelle'deki hükümler ara-sında hiç bir yerde cezanın cinsi zikredilmemiştir. Bu sebeple bu
36. Kanunname-i Al-i Osman, (Sultan Süleyman Kanunnamesi), s. 6.
37. Aynı eser, s, 6, not 2.
38. Fazla malumat için bk. Dürer'ul-Hukkam, I, 197-198.
39. Kanunname-i Al-i Osman, (Sultan Süleyman Kanunnamesi), s. 5-6.
hususta da cezanın nevi mezkûr olmamakla beraber, bulan kimseyi bulduğunu ilan etmediği takdirde gâsıb kabul eder ve bu gasp et-tiği şey kendisinin bir kusur ve kabahati olmaksızın telef olsa onu tazmin ettirir". Kanundaki; «... ıssı bulunmasa kadıya teslim ede, saklıya hükmü Mecelle'nin 770. maddesinde: <... sahibi zuhur edin-ceye dek nezdinde emanet olarak hifz eder...>> şeklinde ifade edil-miştir ki burada da bir ittifak vardır. Kanunun: «... sonra zâyi olursa cerîme yok, Emr-i şer nice ise öyle ola şeklinde ifade ettiği hükmü Mecelle; aynı manadaki: «Emanet mazmun değildir. Yani eminin sun u taksîri olmaksızın telef ve zâyi olduğu takdirde za-man lazım gelmez hükmü ile tesbit etmiştir".
Biz burada, Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye'nin kaynakları arasında Osmanlı Kanunnamelerinin de bulunup bulunmadığı mevzuunda fi-kir vermesi bakımından; bazı Mecelle maddeleri ile birkaç Kanun-name ahkâmı arasında bir mukayese yapmaya çalıştık. Her ne ka-dar Mecelle Cemiyeti tarafından hazırlanan «Esbab-ı Mucibe Maz-batası ve Kavaid-i Külliyye'nin kaynakları mevzuunda bizim yap-tığımız tesbit, böyle bir ihtimale şans tanımıyorsa da bizim bu bir-kaç misallik mukayesemiz; Osmanlı Kanunnamelerinin hükümleri ile İslâm hukuku ahkâmı arasında yapılacak geniş bir çalışma için kanaatimizce bir başlangıç teşkil edebilir.
(سی) فلاح و (نجیبی) و نجات يوللدين تعيين التمدين ) (مُفْلِحُونَ) حکم سندہ کی اطلاقہ تعمیر بجوندر شویله که قرآن مخاطب اولان مطلوباري و ايستظری مختلف بك جومه طبقه به درک انی نشدن كان ايته بورلی المی هفته كرمك ايسته بودلی می رود مظهر او طعہ ایسہ بورلر ولو نالہ کی وطبقه لرك بك جون ديكورى وار در قرآن كرم ( مفلحون) کلمہ منی عام و مطالعہ بر افت در که هر کس ایسته دیگی تعقیب اینین.
ار قراسه ! جناب حقك صفات از ليه عالمنده بری جلالی، دیگری جمالی، ایکی در لو تجلیبی وار در جلال الله جمالك صفات افعال عالمنده تجليندن، لطف و قهر، حسن وهيبت تظاهر اندر افعال عالمنه تجلى الدنجه، تحليه الله تخليه تنزيه ایله تزیین طوغار، آثار و اعمال عالمندن عالم آخرته انطباع الدنجه، لطف جنت و نور اولارمه، شهر ده جهنم و نار الارمه تجلی اور موکره عالم ذكره انفط س ایرانجو، بری محمد، دیگری تسبیح او طعه اوزره ایکی قیم أيريالي موكره عالم قلامده تجلى ايدنجه، كلامك امر و نهيه تقسيمنه سبب اولور. موكره عالم ارشاده انتقال الدنجه، ارشادي ترغيب وترهيب، تبشیر و انذاره تقسیم الدر موگره وجدانه تجلی ایونجه، رجا و خوف حصوله قالير صوره ارشادك اقتضا اسندند که، خوف الله رجا آرا سندہ کی موازنہ دو امله محافظه اید یاسین کہ، رجا الله طوغری بولاده سلوك ايد ياسين. ایله ده اگری بولاره کيدیلم میں. کہ نہ اللهك ممتندن مأيوس اولونسون و نرده خوف ایله ده
غذا بندن امين اولونسون.
ایشته بویله به تساحل ايدن شو حکمتد نه طولایی، قرآن كريم، على الدوام ترغيبد من موكره ترهيبي.
ابراری مدح ايتد كون حوكره تجاري ذم التمشور.
سوال ؟ ) بو جمله ایله ان ان (إِنَّ الْأَبْرَارَ لَفِي نَعِيمٍ ، وَإِنَّ ال ه وَإِنَّ الْجَار في تجيد ) جمله ی آراسنده نه کی به
etmeyen مفقوة kelimesindeki ıtlåk, ta'mîm içindir. Şöyle ki: Kur'ân'a muhatab olan, matlûbları ve istekleri muhtelif pek çok tabakalardır ki, bir kısmı ateşten necât istiyorlar. Bir kısmı cennete girmek istiyorlar. Bir kısmı rü'yete mazhar olmak istiyorlar. Ve bunlar gibi o tabakaların pek çok dilekleri vardır. Kur'an-ı Kerim مقلوة kelimesini amm ve mutlak bırakmıştır ki, herkes istediğini ta'kib etsin.
Arkadaş! Cenâb-ı Hakk'ın sıfât-ı ezeliye âleminde biri Celâlî, diğeri Cemâlî iki türlü tecellîsi vardır. Celâl ile Cemâl'in sıfât-ı ef'ål âleminde tecellisinden, lütuf ve kahır, hüsün ve heybet tezahür eder. Ef'âl âlemine tecellî edince, تحلية ile tenzih ile tezyîn doğar. Åsâr ve a'mâl âleminden âlem-i âhirete intibâ' edince, lütuf cennet ve nûr olarak, kahır da cehennem ve nar olarak tecelli eder. Sonra âlem-i zikre in'ikâs edince, biri hamd, diğeri tesbîh olmak üzere iki kısma ayrılır. Sonra âlem-i kelâmda tecellî edince, kelâmın emir ve nehye taksîmine sebeb olur. Sonra âlem-i irşâda intikāl edince, irşâdı terğîb ve terhib, tebşîr ve inzâra taksîm eder. Sonra vicdana tecellî edince, recâ ve havf husûle gelir. Sonra irşâdın iktizâsındandır ki, havf ile recâ arasındaki muvâzene devamla muhafaza edilsin ki, recâ ile doğru yollara sülük edilsin. Havf ile de eğri yollara gidilmesin. Ki, ne Allah'ın rahmetinden me'yûs olunsun ve ne de azabından emin olunsun.
İşte böylece teselsül eden şu hikmetten dolayı, Kur'ân-ı Kerîm, aleddevâm terğîbden sonra terhîbi, ebrârı medhettikten sonra füccârı zemmetmiştir.
إن الأبرار لَفِي نَعِيدٍ * وَإِنَّ الْفُجَارَ لَفِي تجيد Sual: Bu cümle ile
cümlesi arasında ne gibi bir fark vardır ki, orada atıf var, burada yoktur?
içindir. Şöyle ki: Kur'ân'a muhâtab olan, matlûbları ve istekleri muhtelif pek çok tabakalardır ki, bir kısmı ateşten necât istiyorlar. Bir kısmı cennete girmek istiyorlar. Bir kısmı rü'yete mazhar olmak istiyorlar. Ve bunlar gibi o tabakaların pek çok dilekleri vardır.
Kur'ân-ı Kerîm مُفْلِحُونَ kelimesini amm ve mutlak bırakmıştır ki, herkes istediğini ta'kîb etsin.
“Din adamları ve âlimleri onları, günah olan sözleri söylemek. ten ve haram yemekten menetselerdi ya! İşledikleri (fiiller) ne kötüdür.""
İyiliği emredip kötülüğü yasaklayan kimsenin bu işi gizli yapması daha uygundur. Çünkü öğüt vermede böylesi daha etkilidir.
Ebu Derda (ra) diyor ki:
"Arkadaşına açıktan öğüt veren kimse onun kusurunu ortaya çıkar-mış olur. Gizlice öğüt veren ise onu yüceltmiş olur. Eğer kişinin gizlice verdiği öğüt etkili olmazsa açıktan öğüt vermeli ve bu hususta iyi insan-lardan yardım istemelidir. Çünkü bunu yapmadıkları takdirde toplumda günahkarlar hâkimiyeti ele geçirir. Bunun sonucu olarak da hepsinin helak olacağı bir azaba çarptırılırlar."
Numan b. Beşir (ra) diyor ki:
Resûlüllah (sav)'in şöyle buyurduğunu işittim:
"Allah'ın yasaklarını işleyen ile ona engel olmaya çalışan ve bunlara seyirci kalan kimselerin durumu aynı gemide yolculuk yapan üç kişinin durumu gibidir.
Bunların gemideki yerlerini belirlemeleri sonucu; birine geminin en üstü, ikincisine ortası üçüncüye de en altı düşmüştür. Bu hal üzere yol-culuk yaparlarken içlerinden biri eline bir keser alır.
Bunu görenler sorarlar:
Bu keserle ne yapmayı düşünüyorsun?
Cevap verir:
Suya daha yakın olmak ve ihtiyaçlarımı kolayca gidermek için yanımda bir delik açacağım.
Onlardan biri der ki:
Allah onun belasını versin! Bırakın kendine ait olan yerde istediğini yapsın.
Gemiyi delmesine izin vermeyelim yoksa hem kendisini hem de bizi helak edecek.
Şayet onlar bu kişiye engel olurlarsa hem kendilerini hem de onu kurtarmış olurlar. Ama eğer engel olmayıp hali üzere bırakırlarsa hem o kişi hem de kendileri helak olur."
Rivayete göre Ebu Derda (ra) şöyle demiştir:
"Ya iyiliği emreder, kötülükten vazgeçirirsiniz yahut da Allah size zalim bir yöneticiyi musallat eder. Bu yönetici büyüklerinize saygı duymaz küçüklerinize de merhamet etmez. Sonra hayırlılarınız dua ederler fakat duaları kabul edilmez, yardım isterler ama bu isteklerine cevap alamazlar, mağfiret isterler fakat bu istekleri de yerine getirilmez."2
Hz. Huzeyfe (ra), Resulullah (sav) şöyle buyurduğunu rivayet ediyor:
"Nefsimi kudretinde bulunduran Allah'a yemin ederim ki, siz iyiliği emretmeli kötülükleri de menetmelisiniz. Böyle yapmadığınız takdirde Allah'ın katından size bir azabın gelmesi yakındır. Sonra azaptan kurtul-mak için Allah'a yalvarırsınız ama Allah dualarınızı kabul etmez."3
Hz. Ali (ra) Resulullah (sav) şöyle buyurduğunu rivayet ediyor:
"Ümmetim, bir zalime "sen zalimsin" demekten çekindiği zaman onların arasından ayrıl."4
Ebu Said el- Hudri (ra)'ın rivayetine göre Resûlüllah (sav) şöyle buyuruyor:
"Sizden biriniz bir kötülük gördüğünde onu eliyle düzeltsin, buna gücü yetmezse diliyle engel olsun, buna da gücü yetmezse kalbi ile buğz etsin. Kalbiyle buğz etmesi iman ehlinin yapabileceği işlerin en zayıfıdır."s
Bazı âlimler bu hadisi şöyle yorumlamışlardır:
Kötülüğe el ile engel olmak, yöneticilerin görevidir. Dil ile engel olmak âlimlerin, kalp ile buğz etmek ise bütün halkın görevidir.
Diğer bir kısım âlim ise şu yorumu getirmiştir:
Kişinin bunlardan hangisine gücü yeterse onu yapması kendisine vacip olur.
Sahabîlerime dil uzatana Allah lânet eylesin Kim Sahabîlerim konusunda benim hakkımı gi zetirse, ben de Kıyamet Günü onu gözetirim.
İbni Asakir'da
K
***
Allah'ın çokça konuşacağı kişiler
Enes'den (ra) rivayetle:
Üç grup insan vardır ki, Kıyamet Günü Alla onlarla çok çok konuşacak: İki kişi arasında biş bir zaman iki yüzlülük edip aralarını bozmayan kişi. Hiçbir zaman zina etmeyi aklından geçir meyen kişi. Kazancını asla faize bulaştırmayan kişi.
Ebu Nuaym'ın Hilye'sinden.
***
Cehennem ateşi görmeyecek gözler
Muaviye bin Hayde'den (ra) rivayetle:
Üç kişi vardır ki, Kıyamet Günü gözleri Cehen nem ateşini görmez: Allah korkusundan ağlayan göz, Allah yolunda nöbet tutan göz ve Allah'ın haram kıldığı şeylere bakmaktan sakınan göz.
Kim beş vakit namazı güzelce kılarsa bunlar, Kıyamet Günü kendisi için nur, delil ve kurtuluş olur. Kim de güzelce kılmazsa Kıyamet Gününde onun için bir nur, bir delil ve bir kurtuluş bu-lunmaz.
İbni Nasr'dan.
***
Kıyamet için önden gönderenler
Aişe (r.anha) rivayet ediyor:
Allah, helâl kazanan, iktisatla harcayan, faz-lasını da fakirlik ve ihtiyaç günü olan Kıyamet İçin önünden gönderene merhamet etsin.
İbnünneccar'dan.
***
Cihad edenler
Bazı insanlar Batı tarafına cihad için çıka-caklar. Bunlar Kıyamet Günü yüzleri güneş gibi Işık saçar bir hâlde gelecekler.
Yaklaşık 8 sene içerisinde tamamlanan Mecelle, İslam hukuku kaynaklarından süzülerek Hanefi mezhebinin kuvvetli kavillerine göre hazırlanmıştır. Bugün dahi üslup ve muhtevası bakımından kıymetli hukuk eserleri arasında sayılmaktadır.
Mecelle ülkemizde 1926’da yürürlükten kaldırılmışsa da Suriye’de 1949’a kadar, Irak’ta 1953’e kadar, Kıbrıs’ta 1960’a kadar, Kuveyt’te 1980’e kadar, Filistin’de 1984’e kadar yürüklükte kalmıştır. İsrail ve Ürdün’de ise hâlen medeni hukukun esasını Mecelle teşkil etmektedir.
Mecelle, tam ifadesiyle, “Mecelle-i Ahkam-ı Adliyye”, Osmanlı Devleti’nde 1869-1876 yılları arasında modern hukuk metodolojisi ile hazırlanan ilk medeni kanundur. Cumhuriyet’in ilanından sonra İsviçre Medeni Kanunu’ndan iktibas (alıntı) 743 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 4 Ekim 1926 tarihinde yürürlüğe girmesiyle yürürlükten kaldırılmıştır. Toplam, 57 sene cari kalmış, Osmanlıya bağlı bütün bölgelerde uygulanmış, ülke genelinde hukuk birliği sağlanmıştır.
Ülkemizde yürürlükten kaldırılmışsa da Arnavutluk ve Bosna-Hersek’te 1928’e kadar, Lübnan’da 1932’ye kadar, Suriye’de 1949’a kadar, Irak’ta 1953’e kadar, Kıbrıs’ta 1960’a kadar, Kuveyt’te 1980’e kadar, Filistin’de 1984’e kadar yürürlükte kalmıştır. İsrail ve Ürdün’de ise hâlen medeni hukukun esasını Mecelle teşkil etmektedir.
Osmanlı coğrafyasında mer’i olan İslam hukuku sistemi, İslam’ın ana ve fer’i kaynakları, örfi hukuk ve fetvalar üzerine kuruluydu. İslam hukukunun ana kaynakları, kitap (Kur’ân-ı kerim), sünnet, icma-ı ümmet ve kıyas-ı fukaha’dır. İstihsan, Sahabi kavli, örf ve âdet, maslahat-ı mürsele, önceki şeriatler gibi kaynaklar da fer’i kaynaklardır. Bu çerçevede, İslam hukuku, İslam âlimleri tarafından hazırlanmış olan Kenz, Mecma, Kudûrî, Muhtar, Hidâye, Dürer, Mültekâ ve benzeri yüzlerce fıkıh kitabı vasıtasıyla kadılar tarafından tatbik edilmişti. Fıkıh kitapları kanun hükmünde olduğundan ayrıca “kanun” isimli metinler hazırlamak gereksiz görülüyordu.
Dolayısıyla, Mecelle’den önce tatbikata yönelik sabit bir kaynak kitap veya kanun metni mevcut değildi. Kadı, önüne gelen bir meselede, muteber fıkıh ve fetva kitaplarının tamamını kaynak olarak değerlendirip, hüküm kurmak mecburiyetindeydi. Takdir edersiniz ki, bu durum, hukukçu kalitesinin oldukça yüksek olmasını elzem kılan bir husustu.
Zaman içerisinde ve bilhassa Tanzimat Fermânı’ndan sonra, medreselerden bazı ilim dallarının tahsili kaldırılınca kadıların ilmî seviyeleri düştü. Bu gerçek karşısında, bu kadar geniş bir kaynak havuzu içerisinde, önüne gelen hukuki bir meseleye uyan kaideyi bulacak ve tatbik edecek hukukçu bulmak zorlaştı. Böylece, derli toplu bir kanun metni ortaya koymak elzem hâle gelmiş oldu.
Nizamiye Mahkemelerinin kurulması ve bu mahkemelerin bir kısım üyelerinin İslam hukuku ve fıkhını bilmeyen gayrimüslimlerden oluşması da Mecelle’yi zaruri kılan sebepler arasındadır.
Bir diğer sebep ise, Müslüman ahalinin tâbi olduğu dört hak mezhep arasındaki bazı hüküm farklılıkları ve hatta Hanefi mezhebinin kendi içinde farklı fetvaların bulunması ve bu fetvalar arasında esah kavli (en doğru kavli) bulmanın zorluğu, Mecelle’nin hazırlanmasının bir diğer sebebi olarak gösterilmektedir.
Ayrıca, Batı’da gerçekleşen Sanayi Devrimi ile artan üretim ticari faaliyetleri hızlı bir şekilde çoğaltmış ve çeşitlendirmişti. Bu ticari yoğunluk özellikle borçlar ve ticaret hukuku alanında yeni hukuki düzenleme ihtiyacını doğurmuştur.
O dönemde, Osmanlıda Batı hayranlığının artması, kanun metinlerinin de Batı’dan aynen iktibas edilmesi fikrini güçlendirmiş ve bu fikir taraftar bulmuş ise de netice itibarıyla yerli bir kanun hazırlanması fikri galip gelmiştir.
Bu yönde, ilk olarak 1855 yılında “Metn-i Metin” isimli bir çalışma başlamış ama maksada ulaşılamadan bu çalışma akamete uğramıştır.
Bu netice, bir hayal kırıklığı oluşturduğundan, Âli Paşa tarafından Fransız Medeni Kanunu’nun iktibas edilmesi fikri yeniden gündeme getirilmiş, ancak Ahmed Cevdet Paşa, Fuad Paşa ve Şirvânizâde Rüşdü Paşa gibi devlet adamlarının gayretleriyle bu fikirden vazgeçilerek, Mecelle’nin hazırlanmasına karar verilmiştir.
Mecelle’nin hazırlanması kararı alınınca, o devirde “Dîvân-ı Ahkâm-ı Adliyye” (bugünkü adıyla Yargıtay) nâzırı olan Ahmed Cevdet Paşa başkanlığında “Mecelle Cemiyeti” adı altında ilmî bir heyet oluşturulmuştur. Bu heyet, yoğun ve meşakkatli çalışmalar sonucunda, ilk olarak, Mecelle’nin ilk 100 maddesinden oluşan “Kavaid-i külliye” (külli kaideler) ve 101 ilâ 403. maddelerden müteşekkil “Kitab’ül Büyû” (1. kitap: Alışveriş hükümleri) kısmını hazırlamışlardır. Bu kısımlar, 1869 senesinde sadârete arz olunup, aynı sene içerisinde Sultan Abdulaziz Han’ın fermanıyla yürürlüğe girmiştir.
Sonrasında, süreç içerisinde 15 kitap daha hazırlanmıştır ki, en sonunda 1876 senesinde Mecelle tamamlanmıştır. Yaklaşık 8 sene içerisinde tamamlanan bu kanun kitabı, yukarıda temas ettiğimiz İslam hukuku kaynaklarından süzülerek Hanefi mezhebinin kuvvetli kavillerine göre hazırlanmıştır. Bugün dahi üslup ve muhtevası bakımından kıymetli hukuk eserleri arasında sayılmaktadır.
Mecelle, ilk 100 maddeden oluşan “külli kaideler” hariç, 16 kitaptan oluşmaktadır. Toplam 1851 maddedir.
Mecelle aslında borçlar, eşya, şirketler ve usul hukuku metnidir. Şahıs, aile, miras, gayrimenkul (arazi), idare, vergi ve ceza hukuku konuları mevcut değildir. Zira, bunlardan şahıs, aile ve miras hukukuna dair konular, Şer’iyye Mahkemeleri’nin sahasına girmekte olup Mecelle ise esas itibarıyla yeni kurulan Nizâmiye mahkemeleri için çıkarılmıştır. Ceza, ticaret, idare, vergi, gayrimenkul hukukuna ait hükümler 19. yüzyıl içinde başka kanun metinleri ile tanzim olunmuştur. Mesela, 1917 tarihli Aile Hukuku Kararnâmesi, 1840-1858 tarihli Ceza Kanunnâmeleri, 1858 tarihli Arazi Kanunnâmesi ve 1850 tarihli Ticaret Kanunnâmesi bu cümleden sayılabilir.
Mecelle’nin ilk 100 maddesini oluşturan “külli kaideler” hâlen çoğu hukuk sisteminde cari umumî hukuk prensipleridir. Bu kaideler, hükümlerin, fıkıh ve fetva kaynaklarından nasıl çıkarıldığını bildirmekle birlikte, olması gereken (ideal) hukuk anlamında hâlen yol gösterici özelliği haizdirler. Hukukçu olmayan her insan tarafından bilinmesi tavsiye edilen ancak, bilhassa hukuk mantığının doğru yerleşmesi bakımından hukukçuların bilmelerinin zaruri olduğu değerlendirilen kaidelerdir.
Mesela; 4. maddesindeki “Şek ile yakîn zâil olmaz” yani kesin olarak bilinen şey, şüphe üzerine bozulmaz. 8. maddesindeki “Berâet-i zimmet asldır” yani aslolan masum ve borçsuz olmaktır. Aksini iddia eden bunu ispat etmelidir. 12. maddesindeki “Kelâmda asl olan ma’nâ-yı hakikîdir” yani aslolan mecaz değil gerçek manadır. 29. maddesindeki “Ehven-i şerreyn ihtiyâr olunur” yani iki zarar arasında seçim yapmak mecburiyeti hasıl olursa daha az olan zarar tercih edilir. 30. Maddesindeki “Def’-i mefâsid celb-i menâfi’den evlâdır” yani kötü şeyleri defetmek, faydalı şeyleri elde etmekten daha önceliklidir.
Bu ve benzeri kaideler özü itibarıyla hukukun olduğu her yerde insanlığın sonuna kadar cari olmaya devam edecek evrensel normlardır. Vurgulanması gereken nokta ise şudur ki; bu kaideler, modern hukuk sisteminin kurucusu sayılan Batı’nın pek çok mücadele ve bâdireyi müteakip ancak 18. yüzyıldan sonra ulaşabildiği ve fakat Osmanlı örneğinde olduğu gibi İslam hukukunun cari olduğu bölgelerde 14 asırdır uygulanan genel hukuk prensipleridirler.
Kaynaklar: Dürerü’l-Hükkam Şerhu Mecelleti’l-Ahkam, Ali Haydar Efendi, DİBY, 2017
Osmanlı Hukuk Tarihinde Mecelle, Dr. Osman Öztürk, 1973
Ahmed Cevdet Paşa ve Mecelle, Prof. Ahmet Şimşirgil-Prof. Ekrem Buğra Ekinci, 2015
Karşılaştırmalı Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye, Prof. Ahmed Akgündüz, 2017
Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye, Büyük İstanbul Tarihi s.469 vd, M. Akif Aydın
Mecelle’nin Orta Doğu Devletlerine Tesiri, Abdulazim İbrahim,
imkânlarını seferber etmiş, bunun için gerekli altyapıyı ve birikimi sağlamaya azmetmiş yepyeni bir Türkiye var artık. Ve inşaallah bu yenilmez, bölünmez Türkiye; dün-yaya da yeni bir nizam ve otorite getirecektir.
Çanakkale'de vatanı için ölme-sini bilenler, canı pahasına bir ta-rih yazanlar, dünya tarihinde ölü-me koşarcasına gidenler; bugün de aynı coşkuyla, neredeyse toptan bir millet olarak 15 Temmuz'da darbe-nin üstüne yürümüş, âdeta ölüme meydan okumuşlardır.
Milletimiz bu hâliyle ecdâdı-nın izinden gittiğini ispat etmiştir. Dünya bu milleti ciddî anlamda tekrar değerlendirmeye almalıdır. Üzerimizde oynadıkları sinsî ve kalleş oyunları bir kez daha göz-den geçirmelidir. Bu sebeple bir kez daha bilinsin ki:
“TÜRKİYE YIKILMAZ! TÜRKİYE YENİLMEZ! VATAN BÖLÜNMEZ!"
BENİM KANAATÍMCE BOZULMALAR GÜÇ ZEHİRLENMESİYLE BAŞLIYOR. SAYISAL VE EKONOMİK OLARAK BİR GÜCE ERDİĞİNİZDE VE BU GÜÇLE PEK ÇOK ŞEYİ YAPABİLMEYE KÂNİ OLDUĞUNUZ ZAMAN GÜÇ ZEHİRLENMESİ BAŞLIYOR. GÜCE ERİNCE CEMAATLER, ULUSLARARASI GÜÇLERİN VE İSTİHBÂRÂT ÖRGÜTLERİNİN DE İLGİ ALANINA GİRMEYE BAŞLIYOR HERHALDE.
HAKİKATEN OLAYLARI İYİ OKUYAN, İNSAN UNSURUNU İYİ TANIYAN VE BELLİ BİR EĞİTİMDEN GEÇMİŞ, SEYRİU SÜLUK GÖRMÜŞ BİR İNSAN TARİKATTA İNSANLARI KENDİNE DEĞİL ALLAH'A TAŞIYOR. BURADA EN BÜYÜK YANLIŞLIK İNSANLARI KENDİNE TAŞIMAK. ALLAH KORUSUN. MÜRŞİT KONUMUNDAKİ BİRİSİ, TARİKAT KURUCUSU, İNSANLARI KENDİNDE BIRAKIRSA İHANET ETMİŞ OLUR.
TASAVVUFUN EN ÇOK TENKİT EDİLEN TARAFLARINDAN BİRİSİ DE, MENKIBE VE KERAMET TÜRÜ ŞEYLERDİR. HALBUKİ TASAVVUF BÜYÜKLERİNİN TA BAŞTAN BERİ EN ÇOK VURGULADIKLARI ŞEY, "NEFSİN SENDEN KERAMET İSTER. SEN KERAMETÍ BIRAK İSTİKAМЕТЕ ВАК. EN BÜYÜK KERAMET İSTİKAMETTİR."
İyiliği emredip, kötülükten meneden kimse bunu yaparken Allah'ın rizasını kazanmayı ve dini yüceltmeyi amaç edinmeli, nefsinin arzusu ile hareket etmemelidir.
Şayet bununla Allah'ın rızasını ve dinin yücelmesini amaçlarsa Allah kendisine yardım eder ve onu başarıya ulaştırır. Ama nefsinin isteklerini yerine getirmek için bunu yaparsa Allah onu rezil eder.
Bize ulaşan bir habere göre İkrime adlı sahabi şunu anlatmıştır:
Bir zamanlar adamın biri bazı insanların bir ağaca taptıklarını duydu, buna çok öfkelenip kendi kendine; "hayret! İnsanlar Allah'ı bırakıp bir ağaca yapıyorlar" dedi.
Sonra eline baltasını alıp, eşeğine bindi ve ağacı kesmek için yola ko-yuldu. Yolda giderken insan şeklinde karşısına çıkan İblis ona şöyle dedi:
Nereye böyle?
İnsanların Allah'ı bırakıp kendisine taptıkları bir ağaç varmış, onu kesmek için Allah'a söz verdim. Bu sözümü yerine getirip ağacı kesmeye gidiyorum.
İblis şöyle dedi:
Sana ne bundan. Ağacı ona ibadet edenlere bırak. Allah cezalarını versin.
Bu şekilde konuşmaya devam ettiler, anlaşamayınca da kavgaya tutuştular. Adam İblis'i tutup üç kere yere çaldı.
İblis adamı ikna edemeyeceğini anlayınca ona şöyle dedi:
Bu işten vazgeç. Bende bunun karşılığında sana her gün üç dir-hem para vereyim. Her gün yastığını kaldırdığında altından üç dirhem çıkacak bunlar senindir.
Bunları duyan adam sordu:
Gerçekten bunu yapabilir misin?
- Tabii ki her gün sana üç dirhem vereceğime söz veriyorum.
Bunun üzerine adam ağacı kesmekten vazgeçip evine döndü. Bir iki gün yastığının altında söz verilen parayı bulup aldı, ama bu çok sürmedi. Çünkü daha sonraki günler yastığın altından para çıkmadı. Kandırıldığını anlayan adam baltasını eline alıp eşeğine bindi ve ağacı kesmek üzere tekrar yola koyuldu. Biraz gittikten sonra insan şeklinde karşısına çıkan İblis ona şöyle dedi:
_lleride insanların kendisine ibadet ettiği bir ağaç var, onu kesme-ye gidiyorum.
Iblis ona şöyle dedi:
Artık onu kesmeye gücün yetmez. Çünkü onu kesmeye ilk gitti-ğinde öfken Allah içindi. O sırada yerde ve gökteki varlıkların tamamı seni engellemeye çalışsaydı yine de bunu yapamazlardı.
Ama şimdi nefsinin isteğine uyarak yastığın altında paraları bulama-dığın için onu kesmek istiyorsun. Eğer bir adım daha atacak olursan boynunu koparırım.
Bunun üzerine adam ağacı kesmeyi bırakıp evine döndü.
Fakih şöyle diyor:
İyiliği emredip kötülükten vazgeçirecek olan kişide şu altı özellik bulunması gerekir:
1. Bilgili olmalıdır. Çünkü cahil olan kimse bunu usulüne uygun ola-rak yapamaz.
2. Bunu yaparken Allah'ın rızasını ve dini yüceltmeyi amaç edin-melidir.
3. İyiliği emrettiği kimselere yumuşak ve sevecen davranmalı onlara karşı sert ve kaba olmamalıdır. Nitekim Allah (cc) Hz. Musa ve Harun'u Firavun'a gönderirken onlara şöyle buyurmuştur:
فَقُولَا لَهُ قَوْلاً لَيْناً
"Ona yumuşak söz söyleyin."
4. Çok sabırlı ve vakarlı olmalıdır. Zira Allah (cc) Lokman kıssasını anlatırken şöyle buyurmuştur: وَأْمُرْ بِالْمَعْرُوفِ وَانْهَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَاصْبِرْ عَلَى مَا أَصَابَكَ
"İyiliği emret, kötülükten vazgeçirmeye çalış, başına gelenlere sabret."
Başkalarına emrettiği şeyleri kendi davranışlarına yansıtmalıdır. Böy-lece kınanmaktan kurtulmuş olacağı gibi şu ayetin kapsamına da girme-miş olur.
الجواب ] عطفك حسنى، مناسبتك هستنه باقات حسن مناسبت هوا على حمله من تعقيب يديان غرفه و مقصدن بر اولمه نه متوقفد البوکه او رادہ کی مقصد پورادہ یوقدر بوراده برنجی جمالد کی مقصد ، قرآن منهن انجرار اين مؤمنارك مد در اين جمله من مقصد بالات تخوف و ترهيب ايجون کا فولون زمیدر. بوایسه قرآنك مد حیله علاقه دارد در.
هوره بو مارنا تور ایتدیگی اجزانه نظمنه تظاهر ايد الطائف جهته با قلم (ن) لیله (الذين) موقع لره کوره افاده ایند کاری نکنم کردن ما عدا ، بلاغتجه قیمتهای صدا پلان ایکی نکته ی داها تضمن ایمشهر در که قرآن بك جوم برنده (ان) الله ( الَّذِينَ ) فى مكرراً ذكر اتمدر.
تحقیقی افتاده ایدن (ان) ده کی نکتی شورله تصویر ابدله بالركر: (أن) هر هانكى جمال ده بولو نورس و جمله نك طامنی دار، حقیقته نفوذ اید. و او د عوایی و یا حکمی آشاغی به ایندیر . حقیقته يا بيشدير مقاله، او حكمك خیالی و یا ظنی و یا موضوع و یا خرافه حکم کردن او ماریفی و انجمه حقائقه ثابته دن اولد یعنی اثبات ایدر.
بو جمله ده (ان) نك خصوصی نکته ی بو آيتين مخاطبی اولان ( حضرت محمد ده) شله و انهار بولو نمد يفي والده، شان و انظارى رفع ايمان شاننده اولان (ان) ایله قار شيلاغه سی، او زارن ع جسم ایمان اینسى الجون بيغمون شدت حرصه اشار تدر.
(الذین ) کلم می ایس، کوزه تورو غزونه اول عقله کورونه غریب و یگی حقیقتاده به واسطه اشار تدر. بونک ایجوندر که حقیقت هری تبدیل و تجديد ايدن و انقلا بالري تصوير اليجون قوللانيلا اشارت و واسطه الردن انه حومه قول لا نيلان (الذين) و امثا ليدر.
قرآنك تجليسيله چومه نو على سيليندي، حقيقتهم بيقيلدي. او ناره بدل، یکی یکی نو علی حقيقتهم تشكل ایتدی اوت، زمان جاهليته بامه او زمانده بتون نو علی ملی رابطه لر اوزرینه تشکل ایتدیگی کی، اجتماعی حقیقته امر ده تعصب قومی اوزرینه بنا ايديالمدي. قرآنك تجليسيال او رابطه الركسي الدي. او حقیقتالر تخريب ايد بلدي. اون کره بدل، دینی رابطه الراوزرینه یکی نو علی و
Elcevab: Atfın hüsnü, münasebetin hüsnüne bakar. Hüsn-ü münasebet, her iki cümleden ta'kib edilen garaz ve maksadın bir olmasına mütevakkıftır. Halbuki oradaki maksad, burada yoktur. Burada birinci cümledeki maksad, Kur'ân'ın medhine birinci incirår eden mü'minlerin medhidir. İkinci cümleden maksad, yalnız tahvif ve terhib için kâfirlerin zemmidir. Bu ise Kur'ân'ın medhiyle alåkadår değildir.
Sonra bu cümlenin ihtiva ettiği eczânın nazmında tezahür eden letáif cihetine bakalım. )إ ( ile ) الذين ( mevki'lere göre ifade ettikleri nüktelerden måadá, belägatçe kıymetli sayılan iki nükteyi daha tazammun etmişlerdir ki, Kur'ân, pek çok yerlerinde )3( ile ) آلية ('yi mükerreren zikretmiştir. Tahkiki ifade eden ()'deki nükte, şöyle tasvir edilebilir ki: (3) herhangi bir cümlede bulunursa, o cümlenin damını deler, hakikate nüfüz eder. Ve o da'vâyı veya hükmü aşağıya indirir.
Hakikate yapıştırmakla, o hükmün hayâlî veya zanni veya mevzu' veya huråfe hükümlerden olmadığını ve ancak hakäik-i sâbiteden olduğunu isbat eder.
Bu cümlede ()'nin hususi nüktesi: Bu âyetin muhátabı olan Hazret-i Muhammed'de (m) şekk ve inkâr bulunmadığı halde, şekk ve inkârı ref etmek şanında olan (1) ile karşılanması, onların îmân etmesi için Peygamber'in (am) şiddet-i hırsına işarettir.
الذين kelimesi ise, göze görünmezden evvel akla görünen garib ve yeni hakikatlere bir vasıta-i işarettir. Bunun içindir ki, hakikatleri tebdîl ve tecdid eden ve inkılâbları tasvir için kullanılan işaret ve vâsıtalardan en çok kullanılan
الذي ve emsalidir.
Kur'ân'ın tecellisiyle çok nev'ler silindi, hakikatler yıkıldı. Onlara bedel, yeni yeni nev'ler, hakikatler teşekkül etti. Evet, zaman-1 câhiliyete bak. O zamanda bütün nev'ler milli râbıtalar üzerine teşekkül ettiği gibi, ictimai hakikatler de taassub-u kavmi üzerine bina edilmişti. Kur'ân'ın tecellisiyle o râbıtalar kesildi. O hakikatler tahrib edildi. Onlara bedel, dînî râbıtalar üzerine yeni nev'ler ve hakikatler ihdâs edildi.
Yine Hz. Aise der ki «Kureyşîlere, Mekkede serir üzerinde uyц-maktan daha hoş bir şey yoktu.
Resûlullah Aleyhisselâm, Medine'ye geldiği ve Ebû Eyyûb'un evi. ne indiği zaman, ona (Ey Ebû Eyyub! Sizin bir serîriniz yok mu) diye sordu.
Ebû Eyyüb da (Yok vallâhi) dedi.
Ensardan Sa'd b. Zürâre, bunu, haber alınca, Resûlullaha, direk-leri Saç ağacından yapılmış, üzeri keten lifle dokunmuş hasırla kap-lı bir serîr gönderdi.
Resûlullah, evine taşınıncaya kadar, onun üzerinde uyumuştu. Vefatına kadar da, onun üzerinde uyudu.» (5)
Resûlullah Aleyhisselâm, yıkanıp kefenlendiği zaman, bu Serir. in üzerine konularak cenaze namazı da, Kendisi bu Serir üzerinde bulunduğu halde, kılınmıştı. (6)
Halk, ölülerini taşımak üzre, onu, bizden isterler ve onunla te-berrük ederlerdi.
Ebû Bekir'in Ömer'in cenazesi de, onun üzerinde taşınmıştı.» (7)
Peygamberimizin, bu mübarek Serîr'i, Emevîler devrinde Hz. Aişe'nin mîrası içinde satışa çıkarılınca, onu, Muaviye b. Ebi Süfyan'-ın azadlılarından Abdullah b. İshak adında bir adam, dört bin dirhe-me satın almıştı. (8)
Peygamberimizin Hasırı:
Hz. Aişe der ki «Resûlullâh Aleyhisselâmın bir Hasır'ı vardı ki, geceleyin onun üzerinde namaz kılar, gündüzün de, serip üzerinde halk ile otururdu.» (9)
(5) Belâzüri Ensabüleşraf c. 1, в. 525
(6) İbn-i İshak, İbn-i Hişam Sîre c. 4, s. 314, İbn-i Sa'd - Tabakat c. 2, в. 288,
291, İbn-i Mace Sünen c. 1, s. 531
(7) Belâzüri Ensabüleşraf c. 1, s. 525
(8) Belâzüri Ensabüleşraf c. 1, s. 525, Zürkanî - Mevahib Şerhi c. 3, s. 383
(9) Ebülferec İbnülcevzî Elvefâ bi ahválil'Mustafâ c. 2, s. 556
İskenderiye kıralı Mukavkıs'ın, Peygamberimize gönderdiği hedi-yeler arasında, bir de, billur su bardağı bulunuyordu. (1)
Peygamberimiz, bu bardakla su içerdi. (2)
Peygamberimizin, içinden su içtikleri daha başka bardaklar ve kablar da, vardı.
Âsım'ul'Ahvel der ki «Enes b. Målik'in yanında, Peygamber Aley-hisselâm'ın bir su bardağını gördüm ki, o, Nudar ağacından yapıl-mış, güzel, enli ve yayvanca bir Bardaktı.
Enes b. Mâlik (Ben, bu Bardağın içinde Resûlullâh Aleyhisselâ-ma pek çok zamanlar su vermişimdir.) dedi.» (3)
Enes b. Malik, Peygamberimizin Ayakkabı ve su kablarile ilgile-nirdi. (4)
Nudar, sarı renkte Ilgın ağacı olup (5), en güzel, en iyi bardak-lar, dağlarda yetişen bu ağaçtan yapılırdı, (6)
İbn-i Sirin'e göre Enes b. Mâlik'in yanında bulunan bu su Bar-dağının demirden bir halkası vardı.
Enes b. Malik, demir halkanın yerine altın veya gümüşten bir halka geçirmek istemişti.
Fakat, (Üvey babası) Ebû Talha, ona «Sakın, Resûlullah Aleyhis-selâmın yaptığından, hiç bir şeyi değiştirme!» dedi.
Enes b. Mâlik te, Bardağı, bulunduğu hal üzere, bıraktı. (7)
Peygamber Aleyhisselâmın bu Bardağı çatladığı zaman, Enes b.
(1) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 485, Süheyli Ravdulünf c. 7, s. 519, İbn-i Seyyid -Uyünüleser c. 2, s. 266, Diyar Bekri Hamis c. 2, s. 42, Halebi İnsanüluyun c. 3, s. 297
(2) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, 8. 485, İbn-1 Mace Sünen c. 2, s. 1136, Süheyll Ravdulünf c. 7, s. 519, İbn-i Seyyid Uyûnüleser c. 2, s. 266, Diyar Bekri -Hamis c. 2, s. 42, Halebi İnsanüluyun c. 3, s. 297
لا تُرَوُعُوا الْمُسْلِمَ فَإِنَّ رَوْعَةَ المسلم ظلم عظيم .
(1) أى لا تفزعوه بخوف عظيم .
1357) «Müslümanın içine korku düşürmeyiniz.. Zira, müslümanı kor-kutmak büyük zulümdür..>>
**
Müslüman korukutulmaz, sevindirilir. Onu sevindireni Allah sever... Müslüman, Allah'tan başka birşeyden korkmaz.. O da başka..
Ravi: TABERANI.. Menkıbesi, 9. Hadis-i şerifte..
١٣٥٨ لا تَسُبُوا الرَّيح ، فإِنها من رَوْحِ الله (1) تأتي بالرَّحْمَةِ والعَذَابِ ، ولكن ( رواه أحمد ) سلُوا اللهَ خَيْرَهَا ، وَتَعَوَّذُوا بالله من شَرِّها .
(1) أى من أموره التي تهب من حضرته بأمره
1358) «Rüzgâra sövmeyiniz; çünkü o Allah'ın emriyle esmektedir. Rahmet de getirdiği olur, gazab da.. Fakat Allah'tan hayrmı isteyiniz ve şerrinden Allah'a sığınınız..>>
**
Şu katidir ki, Allahın emri olmadan, bir sinek dahi kanadını oyna-tamaz.. Durum bu olunca, zamana ve esmekte olan rüzgâra kızmak ve darılmak; Allahın emrine kızmak ve darılmak sayılır..
١٣٦٠ لا تُلُوا تَسْلِيمَ الْيَهُودِ والنَّصَارَى، فَإِنَّ تَسليمهم بالكفوف والحواجب
( رواه البيهقي عن جابر )
1360) «Yahudi ve Nasara gibi selâm vermeyiniz.. Onların selamı, avuç içi ve kaşlarladır.>>>
**
Burada daha ziyade malum selâm cümlesini söylemeden; el, kaş ve baş işaretiyle verilen selâmlar anlatılmaktadır. Ki bu, bizde yasaktır. Malum selâm cümlesi okunacak; gerektiği yerde de el ve baş işareti yapılacaktır. Bilhassa sağır ve dilsizler için..
Başla işaret edilmesi mecburi hallerde fazla eğilmek doğru değildir.
damen-l kerimane دامن کریمانه : temiz ve müba rek etek ("dest ü dâmen-i kerimânelerinizi..." mübarek el ve eteklerinizi..)
damen-i kudret دامن قدرت : )mec.) (Allah'ac.c. ait) sonsuz üstün güç ve kuvvetin mânevi makamı
damen-i mualla دامن معلا : mübarek etek
damen-i mübareke دامن مبارکه : mübarek etek ("dest ü damen-i mübarekeleriniz.." mübarek el ve etekleriniz..)
damen-i pak دامن باك : tertemiz ve mübarek etek
damenkes دامنکش : elini eteğini çeken, işe ka-rışmayan, uzak duran
dâmenkeş-i tesir-ihakiki دامنکش تأثير حقیقی gerçek (yaratıcı) etkiden uzak olan, gerçek (yaratıcı) etkiden elini çeken
damga طامعه : nişan, işaret bir şeyin kime ait olduğunu gösteren iz, belirti, özellik 2.mühür
damga-i vahdet طامعه وحدت : vahdet damgası Allah'ın (c.c.), bir ve her şeyin tek sahibi oldu-ğunu gösteren damga, (mec.) Allah'ın (c.c.); iş, san'at ve eserlerinde biriğini gösteren be-lirti, işaret, delil, özellik
dana دانا: alim, bilgin, bilen, bilgiç
dana-i bi-müdâni داناء بیمدانی :essiz âlim, den-gi olmayan büyük âlim
dar-i ahiret دار آخرت : ahiret yurdu, son gidile cek yer, öbür dünya
dari baki دار باقی : ebedi kalınacak yer, öbür dünya, cennet
dari beka دار بقاء : ebedilik dünyası, ölümsüz-lük yeri, öbür dünya, cennet
dar-i cennet دار جنت : cennet denilen mekân, cennet denilen yer
dar ceza دار جزاء : herkesin yaptıklarının kar-şılığını göreceği yer, öbür dünya
dar- cinan دار جنان : cennetlerin bulunduğu yer
dar-ı dünya دار دنیا : dünya denilen yer
dar-i ebedi دار ابدی : ebedi dünya, ebedi (son-suz olarak) kalınacak yer, öbür dünya
dar- elem دار الم : acı çekilen yer, dert dünyası, bu dünya
dari fani دار فانی : fani dünya, ölümlü dünya, geçici yer
dari harb 1 : دار حرب.yabancı ülke, İslam di ninin girmediği ülke 2.Müslümanlarla savaş
hali devam eden ülke
dari hizmet دار خدمت : Allaha (c.c.) kulluk ve dinine hizmet edilen yer, bu dünya
dar-i ikab دار عقاب : günahkarların ceza görece
ği yer, cehennem
dar-i imtihan دار إمتحان : imtihan (sınav) dün-yası, Allah'ın (c.c.) gönderdiği dine uyanlarla uymayanların, iman edenlerle inkâr yolu-nu seçenlerin denendiği yer, bu dünya (bkz. Kur'an,67/2)
dar-ı karar دار قرار : devamlı kalınan ve yaşanan yer, öbür dünya, cennet
dar-ı lezzet دار لذت : zevk ve lezzetle yaşanacak
yer, cennet
dari lezzet ve saadet دار لذت و سعادت : zevk ve mutluluk yurdu (cennet)
dar-ı mücazat دار مجازات : bu dünyada kötülük yapanlara, ölümden sonra cezaları verilecek yer, öbür dünya, cehennem
dâr-ı mücazat ve mükafat دار مجازات و مکافات ceza ve mükafat verilecek yer (öbür dünya, ähiret)
dâr-ı mücazat ve zindan دار مجازات و زندان (inkârcılar veya af edilmemiş günahkarlar için) ceza ve zindan (hapis) yeri (cehennem)
dar-ı mükafat دار مکافات : bu dünyada Allah'ın (c.c.) dinine uygun yaşayanlara, iyi ve sevablı işler yapanlara mükâfat verilecek yer, cennet
dâr-ı mükâfat ve ihsan دار مکافات و إحسان : müka fat ve ihsan (iyilik, lütuf) yeri, cennet
dâr-ı mükafat ve mücazat دار مکافات و مجازات mükafat ve ceza yeri (öbür dünya, âhiret)
dar-i saadet دار سعادت : mutluluk dünyası, cen-net
dâr-ı saadet ve âhiret دار سعادت و آخرت : mutlu luk dünyası ve kıyametten sonraki ölümsüz dünya (âhiret)
dâr-ı saadet ve ebediyet دار سعادت و ابدیت mut luluk ve ölümsüzlük dünyası (cennet, öbür dünya)
dari saadet-i bakiye دار سعادت باقیه : ebedi mut-lu kalınacak yer, öbür dünya
1911-Bediüzzaman'ın da iştirak ettiği Sultan Reşad'ın Rumeli Seyahati İstanbul'a dönüşle nihayet buldu.
1945 - Türkiye Birleşmiş Milletlere dâhil oldu.
HİCRİ YILBAŞINIZI
TEBRİK EDER, HAYIRLARA VESİLE OLMASINI DİLERİZ.
İmsak
Güneş
Öğle
İkindi
Akşam
Yatsı
HAZİRAN
26
PERŞEMBE
1 1447 MUHARREM
RUMI: 13 HAZİRAN 1441
HIZIR: 52
İmsak
Güneş
Öğle
İkindi
Akşam
Yatsı
14 50 30 31 32 11
BIR AYET
Hiçbir peygamberin emånete hiyanet etmesi asla söz konusu olamaz. Kim böyle bir haksızlık yaparsa, kıyamet günü hıyânet ettiği şeyin günahıyla gelecektir.
(Al-i İmran: 161)
BİR HADİS En üstün hicret, günahlardan kaçmadır.
Taberanî
Efendimizin Mekke'den Medine'ye hicreti esnasında, feth-i Mekke haberinin Cibrîl-i Emîn'le nüzülü, Peygamberimizi ve Sahabe efendilerimizi memnun etti. Barla Lahikası
Allah yolunda düşmana karşı duran kişinink hariç kişi öldüğünde bütün amelleri kesilir Onun bu ameli Kıyamete kadar kendisi için yütülür ve rızkı verilmeye devam edilir. bu
Taberani'nin Kebir'i, Ebu Nuaym'in Hilyesinden
Büreyde'den (ra) rivayetle: Allah yolunda cihada çıkan mücahitlerin ha
nımlarının cihada çıkmayanlara haram oluşu tıpkı annelerinin kendilerine haram oluşu gibi. dir. Her kim mücahitlerden birinin ailesinin is leri konusunda bir vazife alır da ona riayet el. meyip hainlik ederse, Kıyamet Günü bu adam mücahidin karşısında durdurulur ve kendisine söyle denir: "Bu, senden sonra ailenin işlerin üzerine almış ve hainlik etmişti. Dolayısıyla iy liklerinden istediğin kadarını al." O da onun se vabından istediği kadar alır. Emanete ihane etmiş olan bu adamın sevabından geride birşe kalacağını mı sanıyorsunuz?
Müslim, İmare: 139; Nesei, Cihad: 41
***
Şehitler
Cabir (ra) rivayet ediyor:
Kıyamet Günü Allah katında şehitlerin efer disi Abdülmuttalip'in oğlu Hamza ile zalim b
recije, ayağa kalkarak ona iyiliği emredip kö-mikten sakındıran ve bu yüzden o idarecinin ürdüğü kimsedir.
Hakim'in Müstedrek'inden.
***
Nuaym ibni Hebbar'dan (ra) rivayetle:
Allah yolunda ilk safta ve yüzünü çevirmeden durülünceye kadar savaşıp şehit olanlar Cen-metin en yüksek köşklerinde buluşacaklardır. Rabbin onlara rahmetiyle gülecektir. Yüce Allah mű min kuluna gülerse artık onun için hesap yoktur.
Taberani'nin Evsat'ından.
***
Ebu Hüreyre (ra) rivayet ediyor:
Şehit hemen kanının ilk fışkıran damlasıyla birlikte affedilir, iki huriyle evlendirilir. Akraba-larından yetmiş kişi hakkında da şefaati kabul edilir. Kişi Allah yolunda düşmana karşı sava-şırken ölürse, kendisine Kıyamete kadar yaptığı İşten dolayı mükafatı yazılmaya devam edilir. Sabah akşam rızkı kendisine getirilir. Yetmiş hu-riyle evlendirilir. Ve kendisine şöyle denilir: "Dur! Hesap bitinceye kadar şefaata devam et!"
"Öyle kâmil bir hayat yaşa ki; insanlar hayattayken seni öz-lesinler, vefâtından sonra da sana hasret kalsınlar!.."
Şeyh Sâdî de şöyle der:
"Öyle faziletli bir hayat yaşa ki, vefât ettiğin zaman insanlar; <<Bir güneş battı, bir yıldız kaydı!» diye seni rahmet ve hasret ile yâd etsinler."
Rasûlullah Efendimiz'in vârisleri olan sâlih kullar şu fânî gök kubbede hoş birer sedâ bırakarak ebediyete irtihâl ettiler. Yaşadıkları kâmil ve fazîletli hayat bereketiyle, Cenâb-ı Hak; kalplerde onlara karşı bir sevgi halk eyledi. Onlara vefatlarından sonra da devam eden bir irşâd ömrü nasîb eyledi.
Yûnus Emre Hazretleri'nin; "Aşıklar ölmez!" sözünün mânâ-sinca;
Onların o hoş sedâları, mânâ, hikmet ve ibret dolu sözleri, gamlarla kilitlenmiş, çareye hasret gönülleri; hayra, hasenâta, selâmete ve saâdete kavuşturan rahmet ve hidâyet rehberleri oldu.
Bu kıymetli sözler ve kıssalar; karanlık ve tehlikelerle dolu ebediyet yollarında, mü'minleri irşâd eden, cehennem çukur-larından koruyup cennet istikametine götüren nur kandilleri, hidâyet rehberleri oldu.
Ne mutlu o hidâyet rehberlerine gönül verenlere, sözü dinleyip en güzeline ittibâ edenlere!..
Ahir zamanda ümmetim üzerine şiddetli bir bela zuhur eder. Bundan ancak iki sınıf kurulur: Biri Allah'ın dinini tanır ve onun için lisan ve kalbi ile mücadele eder. İkinci ise dinini anlamış, dinlemiş ve tasdik etmiştir. (Yani cahil kalanlar bu belada tehlikededir) Ravi: Hz. Ömer (r.a.) Sayfa: 141 / No: 1 Ramuz El-Ehadis
moka : دار مکافات و احسان dars makafat ve ihsan fat ve ihsan (İyilik, lütuf) yeri, cennet
darı mükafat ve mucazat دار مکافات و مجازات mükafat ve ceza yeri (öbür dünya, ahiret)
dart saadet دار سعادت : mutluluk dünyası, cen-net
dari saadet ve ahiret دار سعادت و آخرت : mutlu-luk dünyası ve kıyametten sonraki ölümsüz dünya (Ahiret)
dår- saadet ve ebediyet دار سعادت و ابدیت : mut luluk ve ölümsüzlük dünyası (cennet, öbür dünya)
dâr-ı saadet-i bâkiye دار سعادت باقیه : ebedi mut-lu kalınacak yer, öbür dünya
dari selam دار سلام )bkz.darus selam, dârüs selm)
dari tecrübe دار تجربه : deneme ve imtihan yeri, bu dünya (bak. dår-ı imtihan)
dari teklif دار تکلیف : teklif dünyası Allah'ın (c.c.) gönderdiği dine ve emirlerine uyma yükümlülüğünün ve sorumluluğunun, akıl ve irade sahiplerine, kendi hür irade ve akıl-larıyla kabul etmelerinin teklif edildiği yer olan bu dünya (bkz. Kur'an, 33/72; 67/2) (bkz. daire-i teklif)
dârı teklif ve mücahede دار تکلیف و مجاهده
teklif ve mücahede dünyası; akıl ve irade sa-hiplerine, Allah'ın (c.c.) dinine, emir ve ya-saklarına uyma teklifi ve orumluluğu verilen ve bu uğurda çaba göstermeleri (mücahede) gereken dünya, yaşadığımız bu dünya (bkz. Kur'an,33/72; 67/2) (bkz.dar-ı teklif) (bkz, cihad)
dar- uhra دار آخرى : öbür dünya (ahiret(
dâr-ı ücret ve mükafat دار أجرت و مکافات : bu dünya hayatında Allaha (c.c.) kulluk ve di-nine hizmet yolunda yapılanların karşılığı ve mükafatının verileceği yer, öbür dünya
dar-ı ziyafet دار ضیافت : bu dünya hayatında Al-lah'ın (c.c.) hoşnutluğunu kazanan ve dinine hizmet edenlerin sonsuz istek ve ihtiyaçları-nın bol bol karşılanacağı ziyafet yeri, cennet
dar-ül fünun دار الفنون : üniversite "ilimler yur-
du, ilimler ocağı" anlamına gelen bu terim, Osmanlıca'da "üniversite" yerine kullanılmış-tır. Orta Çağ'da Batı dünyası, medeniyetçe daha üstün olan İslâm dünyasında kullanı-lan "külliye" teriminin Lätince tercümesi olan "ünüversite"yı almıştır."Külliye", ilimle-
ri ilgilendiren her çeşit araştırma, eğitim ve öğretimin yapıklığı, ilim dallarının hepsing kapsayan eğitim ve öğetim yeri manasında dir. (Fatih Külliyesi, Bayezid Külliyesi gibi) Buna benzer şekilde, denia kuvvetleri ko mutanı manasına gelen "Amir-ul ma terimi Batı dillerine "amiral" şeklinde geçmiştir. Bu bozulmuş seklini biz yeni bir terim gibi gen
almışın. Darül Fünunu İslamiye دار الفنون إسلامية : Islam Üniversitesi
Darül Hikmet دارم Darul Hikm il
Islamiye): "Ilim yurdu" veya "İslami ilimler yurdu", veya. "Islam ilimleri akademisi an lamına gelen bir ilim ve danışma kuruluşu, Bu kuruluş, Osmanlı Devleti'nin son done minde (1918) kurulmuş ve 1922 yılına kadar devam etmiştir. İslam'a aykırı görüş ve ya yınlara karşı ilmi cevaplar vermek, Müslu man veya yabancıların İslam'la ilgili sorula rını caplandırmak, halkın ihtiyacı olan dini bilgileri vermek üzere yayınlar hazırlamak ve hükümete din konusunda danışmanlık yapmak gibi görevleri vardı. Üstad Bediuz zaman, bu kuruluşta üye olarak görev yap-mıştır.
dar-ül hikmet دار الحکمت : sepepler dunya-
sı, hiçbir şeyin sebepiz olmadığı, her şeyin belirli sebep ve şartlara, belirli kanunlara bağlı olarak meydana geldiği bu dünya (bkz. ădătullah, şeriat-1 fitriye)
dar-ül hizmet دار الخدمت : Allaha (c.c.) kulluk
ve dinine hizmet ve insanlığa iyilik yapma görev ve sorumluğunun bulunduğu yer, bu dünya
dar-ülikab دار العقاب : bu dünya hayatında işle-nen günahlara karşılık ceza verilen yer, öbür dünya
dar-ül kudret دار القدرت : )llahi kudret dünya-sı; sebeplere bağlı olmadan her şeyin ânında Allah'ın (c.c.) kudretiyle meydana geldiği yer, öbür dünya
Dar-ül Muallimin دار المعلمين : Öğretmen Okulu
dâr-üs selâm (dârüsselm( دار السلام : selamet ve
güvenlik yeri; her türlü korku, acı, dert, ceza ve sıkıntıdan uzak, güvenlik içinde yaşanılan yer, Allah'ın (c.c.) koruduğu kimselerin ölüm-süz ve sonsuz olarak mutlu yaşayacakları yer, cennet (bkz.Kur'an, 6/127; 10/25)
mak için kurulan sehpa, ağaçlardan yapılmış idam düzeneği
dar. vurma, çarpma 2. anlatma, açık lama 3.(mat.) çarpma işlemi 4.(man) kiyas şekli (bkz.kıyas)
darb-1 mesel 1 ضرب مثل.misal vererek açıkla ma 2. atasözü
darbe 1 :ضربة.vuruş, vurma, çarpma 2. musi bet, bela, afet, felaket 3. sert ve yıkıcı saldırı darbe-i kudret kudret tokatı, güçlü sille
darbe-i müdhişe ضربة مدهشه : müthiş (kor-kunç) darbe, korkunç kuvvetli darbe
darbe-i müdhişe ve mühlike ضربة مدهشه و مهلکه korkunç (müdhiş) kuvvetli ve öldürücü (müh like) darbe
darb etmek 1 : ضرب إيتمك.vurmak 2.çarpmak
dareyn دارين : iki dünya, bu dünya ve öteki dünya (âhiret)
dari ضربع : acı ve dikenli bir ağaç türü
Darimi دارمی : Abdullah bin Abdurrahman( (hic.181-255; mi.797-669) Bugünkü Özbekis-tan'ın sınırları içinde eski bir Türk şehri olan Semerkant'ta doğdu. Hadis âlimidir. Hadis öğrenmek için Irak, Suriye ve Mısır'a gitti. Müsned olarak bilinen değerli bir hadis ki-tabı yazdı. Bu eseri "Müsned-i Dârimi", "Sü-nen-i Dârimî" ve "Câmi-i Sahih" olarak anılır. Dârimî'nin mezarı, bugükü Türkmenistan'ın sınırları içinde kalan Merv şehrindedir.
dasitan (e( 1: داستانه.destan geçmişteki bü-yük ve önemli olayları anlatan şiir 2.manzum hikâye
dasitane-i aşk داستانه عشق : aşk destanı, şiir ola-rak yazılan aşk hikâyesi
daüssıla (da'-üs-sila داء الصله : sila hastalığı, memleket özlemi
dava 1 : دعوى. hakkını aramak için mahkeme-ya baş vurma 2.mahkemedeki duruşması 3. iddia 4. gerçekleşmesi ve savunulması için mücadele edilen gâye ve fikir, ideal, ülkü 5. çözümü gerekli konu, mes'ele, problem
dava-i risalet دعواء رسالت : peygamberlik dâvası, peygamber olduğunu ilân etme ve savunma mes'elesi, konusu (bkz.Kur'an, 2/23; 10/38; 11/13)
dava-yi azime دعای عظیمه : boyuk dava, ileri sürülen ve savunulan çok önemli konu
dava-yı hamiyet دعوای حمیت : hamiyet dåva st; din, vatan ve millet, namus ve ahlak gibi yüksek değerler için gösterilen çaba, titizlik ve duyarlılık
davayı halk دعرای خلق : yaratma iddiasında bulunma
davayı hilafet دعای خلافت : hilafet davası; Al lah (c.c.) tarafından verilmiş kutsal bir görev ve makam olan yeryüzü halifeliğine layık olma konusu (bkz. Kur'an, 33/72) (bkz. dár-i teklif, dava-yı hiläfet-i kübra)
dâva-yı hiläfet-i kübra دعوای خلافت کبری : buyük hilåfet davası; Allah (c.c.) tarafından insa na verilmiş büyük bir görev ve makam olan ğine layık olma meselesi, yeryüzü halifeliğine konusu; insanın, Allah'ın (c (c.c.) kanunlarını, emir ve yasaklarını uygulayarak Dünya'yı güzel yaşanabilir håle getirebilecek üstün yetenekte ve yaradılışta olduğu konusu (bkz. Kur'an, 33/72)
davayı icaz دعواى إعجاز : )Kur'an için geçerli olan) mu'cize derecesinde güzel ve etkileyici, doğru söz söylemede rakib tanımama, ben-zeri yapılamazlık iddiası (bkz.Kur'an, 2/23; 10/38; 11/13)
dâva-yı iftiharkarane دعواى إفتخار كارانه : övünür cesine bir iddia ile ortaya çıkma
dava-yı malikiyet دعوای مالکیت gerçek sahiplik iddiası
dâva-yı mücerred دعوای مجرد dayanağı olma-yan iddia; ilimle, mantıkla ve sağlam bir delil-le alakası olmayan iddia, kuru iddia
dâva-yı nübüvvet دعای نبوت:peygamberlik dâvası, peygamber olduğunu ilân etmek ve savunma mes'elesi, konusu
davayı şirk دعوای شرك : sirk iddiası, Allah (c.c.( gibi yaratıcı varlık veya varlıklar bulunduğu iddiası (putculuk, tabiatçılık, maddecilik vs.)
dava-yı temellük 1 : دعواى تملك.kendi kendinin gerçek sahibi olma iddiası 2.birşeyin sahibi olma iddiası
dava vekili دعوى و کلی : avukat
davet 1 : دعوت.cağrı 2.dua
dâvet-i münferide دعوت منفرده : bazı kişileri veya tek toplumu ilgilendiren (dine) dâvet
dâvet-i Rahmaniye دعوت رحمنيه : her şeyi ku-şatan geniş merhamet sahibi (Rahman) olan Allah'ın (c.c.) (cennetine) dâveti
dayelik etmek دايه لك إيتمك : süt vermek, bes lemek
debelenmek 1 : دبه لنمك.kamildanmak 2.çir pınmak
debretmek ديرتمك : harekete geçirmek kımıl-datmak
Deccal دخال : Hz. Peygamber (a.s.m.) tarafın dan dünyanın son zamanlarında geleceği ha ber verilen, din düşmanlığı ile büyük kötülük-ayrı zamanlarda gelecek üç Deccal veya Deccal vazifesini yapacak yirmi yedi Deccal vardır. Esas haber verilen deccale "İslam Dec-calı" denmektedir. Deccal, doğru ile yanlışı karıştırıp doğruyu yanlış ve yanlışı doğru gibi gösterir ve halkı aldatır. "Deccal", aşırı dere cede karıştırıcı, yalan ve aldatmada çok usta (demagog) demektir. Ayrıca deccal kavramı kafirlere de bakan bir kavramdır. Onların dec-caline büyük Deccal denmektedir.
deccal-misal دجال مثل : Deccal gibi (bkz.Deccal)
deccalane دالانه : Deccal gibi (bkz. Deccal(
deccallyet دخالت : Deccallık, Deccal'ın açtığı çığır, Deccal'ın yolu (bkz. Deccal)
deccallik دخالق : Deccal'ın açtığı çığır, Deccal'ın yolu (bkz.Deccal)
dedikodu ده دی فردر : birini çekiştirme, birinin arkasından hoşa gitmeyen sözler söyleme, grybet
def- tabli1ع طبعbedendeki işe yaramaz veya zararlı maddeleri dışa atma, boşaltım sistemleriyle atma 2. (mec.) dışlama
defaatla دفعائله : defalarca, bir çok defa
Önlemek 3.ortadan kaldırmak, gidermek de folmak: savaşmak, çekip gitmek
def etmek 1 : دفع إيتمك.savmak 2.engel olmak,
defolmak دفع اولمق : savuşmak, çekip gitmek
defolunmak 1 : دفع اولنمق.savuşturulmak, ko vulmak 2.giderilmek
de ref دفع و رفع : giderme (def') ve kaldırma
(ref), önleme ve ortadan kaldırma
def' u tardetmek دفع و طرد إيتمك : samak (def'(
ve ortadan kaldırmak (ref')
defi دفعی : bir anda hemen, birden, birden bire, âni
defaatlaدفعاته : defalarca, birçok defa
defain 1 : دفائن. defineler, yer altında gizlen-
miş hazineler 2. (mec.) çok değerli şeyler, çok değerli ve herkesce bilinmeyen kaynaklar, zenginlikler
defain-i saadet دفائن سعادت : mutluluk definele-
ri, insana mutluluk veren månevi zenginlik-
ler ve değerler
defaten 1 : دفعة.birden, birden bire, hemen, aniden 2.bir defada
define 1 : دينه yer altında saklanmış altın, 2.(mec.) çok değerli şey; herkesçe bilinmeyen mücevher gibi kıymetli şeyler, gizli hazine değerli kaynak, zenginlikler
çim definesi, iyi geçim için define değerinde, define-i hüsn-ü maiset دفینه حسن معیشت : iyi ge iyi geçim sebebi
define-i ilm (iye( دفينة علميه : ilim definesi, gizli kalmış çok değerli ilmî gerçekler
defter 1 : دفتر.yazı yazmak için kullanılan ciltli yaprak demeti 2.kayıt kütüğü, sicil
defter-l a'mal دفتر عمل : günahlar ve sevaplar şeklindeki ameller defteri, insanların hayyat ta yaptıkları her şeyin meleklerce yazıldığı ve öbür dünyadaki hesap günu için saklandığı månevi kayıt defteri
defter-i amel دفتر امعل : gunah ve sevap şeklin-deki amel defteri, insanın hayatta yaptığı her bir şeyin meleklerce yazıldığı ve öbür dünya daki hesap günü için saklandığı månevi kayıt defteri
defteri ekber دفتر اکبر en büyük defter, en büyük kayıt kütüğü (kayıt sicili) 2.Allahın )c.c.) her şey hakkındaki hükümlerinin yazılı olduğu mânevi kader defteri.
defter-l esma دفتر أسماء : isim defteri, isimlerin kayıtlı olduğu defter
defter-i hasenat دفتر حسنات: sevap defteri, se-vap ve iyiliklerin görevli meleklerce yazıldığı månevi defter
defter-i hidemat دفتر خدمات: hizmet defteri, yapılan görev ve verilen hizmetlerin listesi veya defteri
: Rahman'ın yazılı iltifatlar kitabı; her şeyi kuşatan geniş rahmet (merhamet) sahibi (Rahman) olan Allah'ın (c.c.), insanlara ya-kınlık gösterip onları muhatap alarak onlarla konuştuğu ve onlara gelcekte (ahirette) ha-zırladığı lütuf ve iyilikleri haber verdiği yazılı
kitap (Kur'an)
defter-i kavanın-ı emriye دفتر قوانین امریه : olmuş veya olacak işlerin ve olayların bağlı olduğu ilähi kanunlar listesi
defter-i kebir 1 : دفتر کبیر.büyük defter, her şe yin yazılı olduğu ana kayıt kütüğü, esas sicil defteri 2.Allah'ın (c.c.) her şey hakkındaki hükümlerinin yazılı olduğu manevi kader defteri
defter-i kudret-i İlahiye دفتر قدرت إلهيه : Allah'ın (c.c.) kudretiyle yapılan işlerin kanunlarının yer aldığı, defter (varlıklar dünyası, tabiat)
defterdar دفتردار : defterdeki kayıtları yazan, (mec.) varlık dünyasındaki kanun ve kuralları koyan (Allah c.c.)
167
verdeha ،1 : دها dahilik, en üstün zekâ ve yetenek derecesi 2 en üstün zekâ ve yetenek derecesi
ne sahip kimse
deha-i a'ver دهاء اعور : tek gözlü deha, yalnız dünya işlerinde üstün zekä ve yetenek sahibi fakat, din ve âhiret konusunda kör ve inkârcı,
yeteneksiz ve akılsız
deha-l fenni دعاء في : teknolojik deha, teknik ve maddi ilinler sahasındaki üstün zeka ve yetenek
deha-i nurani دها، نورانی : nurlu deha, Kur'an ve imän hakikatlerini anlamada üstün zeka ve yetenek
deha-yı askeriye دهای عسکریه askeri deha, as-kerlik ve savaş metodları ve takdikleri konu sunda üstün zekâ ve yetenek sahibi kimse
deha-yi azam دهای اعظم : en büyük dahi, dahi
lerin en büyüğü (bkz.dahi)
deha-yi felsefi دهای فلسفیfelsefe ve maddeci düşünce alanındaki deha (üstün zeka ve ye tenek)
deha-yi fenni دهای فنی : )bkz.deha-i fenni
dehâ-yı kudsi (y( دهای قدسیهkudsi dehå, di-nin derin gerçeklerini ve månevi dünyalara ait hakikatleri gören ve anlayan üstün yete nek ve zeká
dehalet 1 : دخالت sığınmak, yardım istemek
2.girmek, katılmak
dehan دهان : agiz (mec.) dil, lisan
dehan-ı hakikat دان حقیقت:hakikat lisanı, gerçeği açıklayan ve bildiren dil
dehhase دهانه : korkunç
Dehlevi دهلوی : )Abdullah b.Abdilatif ed-Dih-levi) (hi. 1156-1240; mi.1743-1824) Nakşiben-dilik tarikatının Hälidiyye kolunun kurucusu, Hålid-i Bağdadı'nın şeyhi. Dihlevi, dini ilimleri küçük yaşta öğrenmeye başladı. İlk gençlik yıllarında, Hindistan'ın önemli bir şehri olan Delhi'ye giderek tanınmış din alimlerinden hadis, tefsir, fıkıh ve tasavvuf derslerini aldı. Çok kısa zamanda bu ilimlerde derinleşti. Nakşi Şeyhi Căn-ı Canan Mazhar'a bağlandı ve yirmi iki yıl onun yanında kaldı. Ondan irşad için icazet (izin ve yetki belgesi, diploma) aldı. Şeyhi ölünce yerine geçti. Kısa zamanda çolo tanındı. Kendi zaviyesinde (zikirhanesinde( tarikat hizmetleri yanında hadis, fıkıh, tefsim ve tasavvuf derslerini okuttu. Dehlevi'den ilirm
١٣٦٧ لا يتمنينَ أَحَدُكُمُ المَوْتَ لِفُرٍ نَزَلَ بِهِ ، فَإِنْ كَانَ لا بد متمنيا ، فليقل: اللهم أحينى ما كانَتِ الحَياةُ خَيْراً لى ، وتوفنى ما كانَتِ الوفاةُ خَيْراً لى.
( رواه الجماعة )
1367) «Hiç biriniz kendisine gelen bir zarar için ölümü temenni et-memeli.. Şayet bir temennide bulunacaksa, şu duayı yapmalı: - Allahım, hayat benim için hayırlı ise, hayatta bırak.. Ölüm benim için hayırlı ise, öldür..>>>
Felâketler karşısında iman sahibine düşen sabırdır; tahammüldür.
Ravi: Hadis imamları..
١٣٦٨ لا يُقِيمُ الرَّجُلُ الرَّجُلَ مِنْ تَجْلِيهِ ، ثُمَّ يَجْلِسُ فِيهِ ، ولكن تَفَحُوا
وتوسعوا .
( متفق عليه )
1368) «Bir kimse, diğerini yerinden kaldırıp, kendisi oturmasın.. Bi-raz açılın ve yer verin..>>
Herhangi bir kimseyi yerinden kaldırıp oturmak, ona hakaret sayı-lır.. Böyle bir hareket ve hakaret mümin olana yakışmaz..
Bu Hadis-i Şerifin sıhhatında hadis imamları müttefiktir..
١٣٦٩ لا يقضينَ حَكَمُ بَيْنَ اثْنَيْنِ وَهُوَ غَضْبَانُ .
( رواه البخاري )
1369) «Bir hakem, öfkeli olarak iki kişi arasında hakemlik yapma-sm..»
Çünkü öfke gelince akıl gider.
Ravi: BUHARI.. Menkıbesi, 2. Hadis-i şerifte..
(۲) كَحُسنِ الخُلقِ . ۱۳۷۰ لا عقل كالتدبير (1) ولا وَرَعَ كالكفَّ وَلا حَسَب )
Malik, Bardağın, kırılan, çatlayan yerine gümüşten bir bağ, bir ke-net yaptırmıştı.
Asim'ul'Ahvel «Ben, o Kadahı, gördüm ve içinden su içtim!» de-miştir. (8)
Haccac b. Hassan da «Enes b. Malik'in yanında bulunuyorduk. Bir su bardağı getirtti ki, onun üzerinde, demirden üç kenet vardı. Halkası da, demirdendi.
Enes b. Målik, bu su Bardağını, siyah bir gılaf içinden çıkarıp bi-zim için onun içine su konulmasını emr etti.
Getirilince, o sudan hem içtik, hem de, başımıza ve yüzlerimize döktük. Peygamber Aleyhisselama da, salât-ü selâm getirdik.» demiş-tir. (9)
İmam Buhari (vefatı: 256) «Ben, diyor, bu Kadah'ı, Basra'da gördüm ve içinden su içtim.>>>
Bu Kadah, Nadr b. Enes'in mirasından sekiz yüz bin dirheme sa-tın alınmıştı. (10)
Eshabdan Sehl b. Sa'd'ın da «Peygamber Aleyhisselâm, Benî Sâi-delerin Örtmesine gelip Eshabile oturdu. Sonra da (Ey Sehl! Bize, su versen a!) buyurdu.
Ben de, şu Bardakla, Onlara su verdim.» dediği bildirilmektedir.
Ebû Hâzim «O Bardağı, Sehl b. Sa'd çıkarıp bize gösterdi.
Biz de, onun içinden teberrüken su içtik.
Ömer b. Abdulaziz, Sehl b. Sa'd'den, Bu bardağın kendisine he-diye edilmesini istedi.
O da, onu, Ömer b. Abdulaziz'e hediye etti.» demiştir. (11)
Peygamberimizin su bardak ve kabları arasında şunlar da, bulu-
nuyordu:
1. Reyyan adıyla anılan Bardak,
2. Mugis adıyla anılan Bardak,
3. Mudbib adıyla anılan Bardak,
Bunun üç yerinden gümüş zencir bağlı idi.
4. Ağaçtan yapılmış Bardak,
5. Mıhdab adıyla anılan taştan oyulmuş su kabı,
6. Sâdıra adıyla anılan su İbriki,
7. Bakırdan çamaşır Leğeni,
8. Tunçtan Leğen,
Peygamberimiz, bunun içinde yıkanırdı.
(8) Buhari Sahih c. 4, s. 47
(9) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 3, s. 187
(10) İbn-i Hacer Fethulbârî c. 10, s. 86
(11) Buhâri - Sahih c. 6, s. 252, Müslim Sahih c. 3, s. 1591
Peygamberimizin, dört halkalı bir Çanağı olup Ferrâ diye anı-hrh. (12)
Peygamberimizin Su İbrik't
Peygamberimizin Sådıra diye anılan bir su İbrik'i vardı. (13)
Peygamberimiz, Tebük seferine çıkarken de, onu iyi korumasını Ebû Katâde'ye emr etmişti. (14)
Peygamberimizin İld Su Kabı:
Peygamberimizin Mıhdab denilen biri taştan, diğeri bakırdan ya-pılmış, geniş ağızlı iki su kabı vardı.
Peygamberimiz, taş kabdan abdest alırdı. (15)
Peygamberimizin Çamaşır Leğeni:
Peygamberimizin, İçinde çamaşır yıkanacak, don boyanacak İyi bakırdan küçükce bir leğeni de, vardı. (16)
Peygamberimizin, Suyundan İçtiği Kuyular:
Mervan b. Ebi Said b. Mualla'nın yaptığı araştırma sonucunda, sularının tatlanmaları ve çoğalmaları İçin Peygamberimizin düa etti-ği ve sularından içtiği şu Kuyuları tesbit etmiştir:
1. Ebû Enes Kuyusu,
2. Beni Hudeyle köşkünün yanındaki Kuyu,
3. Casum Ebülheysem b. Teyyihan Kuyusu,
4. Büyütus'Sukya Kuyusu,
5. Gars Kuyusu,
6. Beni Ümeyye b. Zeydlerin Yesire Kuyusu,
7. Rûme Kuyusu,
8. Budâa Kuyusu. (17)
(12) Kastalani Mevahibülledünniye c. 1, s. 303
(13) İbn-i Esir Üsdülgabe c. 1, s. 38, İbn-i Esir Nihaye c. 3, s. 16
(14) Válkodi Megazi c. 3, s. 1041
(15) İbn-i Enfr Üsdülgabe c. 1, s. 39, Kastalånt Diyar Bekri Hamis c. 2, s. 192, Zürkani Mevahibülledünniye c. 1, s. 303, Mevahib. Şerhi c. 3, s. 382
(16) Kastalani Mevahibülledünniye c. 1, s. 303, Zürkanî Mevahib Şerhi c. 3, s. 382
Cam Kuyusu, Medine'nin Råtic mevkiinde olup suyu, tatlı idi.
Peygamberimize, bu Kuyudan da, su getirilirdi.
Enes b. Malik ile Hårise'nin oğulları Hind ve Esma, Peygamberi mizin Zevcelerine, Sukya Kuyusundan su taşırlardı.
Peygamberimizin içmesi İçin, Zinci uşağı Rebah da, bir sefer Bakya kuyusundan, bir sefer de, Kuba'daki Gars Kuyusundan su ge-
tirirdil Peygamberimiz, Kuba köyündeki Gars Kuyusu hakkında Ne gü zel Kuyudur Gars Kuyusu!
O, Cennet kaynaklarındandır! Onun suyu, suların en tatlısıdır. buyurur, ondan içer ve onun suyu ile yıkanırdı.
Bir gün, Gars Kuyusunda hiç su kalmamıştı.
Peygamberimiz, ağzına su alıp çalkaladıktan sonra, onu, kova-nın içine, kovayı da, Kuyunun içine döktükleri zaman, suyu, coşmağa başlamıştı.
Akik'taki Rüme Kuyusu, Müzeynelerden bir adama aid idi.
Adam, yamn Kuyunun yanında kurduğu çadırda desti içinde so-ğuk su satardı.
Peygamberimiz, adama bakıp Şu adamdan, bunu, satın alıp ta-andduk ve vakf etmek, Müslüman için, ne güzel Sadakadır!» buyur-mus, He. Osman da, hemen dört yüz dirheme satın alarak üzerine ko-vanna asma, Peygamberimiz, Kuyunun üzerinde kovayı asılı görün-on, sormuş, Hz. Osman'ın satın alıp vakf ettiği haber verilince «Ey Al-lahim! Ona, Cennet'i vacib ve nasib kıll diyerek düa etmişti.
Peygamberimiz, Budâa Kuyusunun da, defalarca başında durup suyundan içmiş, abdest almış ve suyunun çoğalması için düa etmişti.
Birisi, hastalandığı zaman «Budâa suyu ile yıkayınız! buyurur, hasta, yıkandığı zaman, hastalıktan kurtuluverirdi. (20)
Peygamberimiz, Hacerülesved'i, uzaktan onunla işaret ederek İsti-låm ederdi. (18)
Peygamberimiz, deveye bindiği zaman, onu, önüne asardı.
Peygamberimizin, Urcun diye anılan bir de Mıhsarra'sı vardı. (19)
Peygamberimiz, Bakiülgarkad'a giderken, onu, yanında bulundu-rur, ona dayanır (20), otururken, onu, elinde evirir çevirirdi.
Peygamberimizin, elinde bu Mıhsarrası bulunduğu halde, hutbe irad buyurduğu da, olurdu. (21)
Peygamberimizin, dağ ağaçlarından kesilmiş, Memşuk adıyla anı-lan bir de, Kadib'i Değneği vardı. (22)
Rivayete göre Hz. Osman, Peygamberimizin Kadib'i, elinde bu-lunduğu ve Minberde hutbe irad ettiği sırada, Cahcah b. Saîd veya Cahcah b. Kays, varıp Hz. Osman'ın elinden Kadib'i alır ve dizine dayayarak büker, kırar.
Halk, Cahcah'a bağırırlar.
Hz. Osman, Minberden iner ve evine girer.
Bunun üzerine, yüce Allâh, Cahcah'ın eline veya dizine Ekile (ka-şıntı) hastalığı verir. Cahcah, Hz. Osman'ın şehadetinden sonra bir yı-la varmadan, kaşına kaşına ölür. (23)
Ebülferec İbnül'Cevzî (vefatı: 597 hicri) de «Peygamber Aleyhis-selâma aid bir Kadib de, bu gün, Halifeler nezdinde bulunmakta-dır.» der. (24)
161
(18) İbn-i Esîr Nihaye c. 1, s. 347
(19) İbn-i Esir Üsdülgabe c. 1, s. 37, Kastalânî Mevahibülledünniye c. 1, s. 303
(20) İbn-i Esîr Nihaye c. 2, s. 36
(21) Ebülferec İbn'ül-Cevzi Elvefâ c. 2, s. 670 (
22) Ebülfida Sire c. 4, s. 715, Kastalânî - Mevahibülledünniye c. 1, s. 303, Halebi -İnsanüluyun c. 3, s. 429
(23) İbn-i Hacer Elisabe c. 1, s. 253, İbn-i Esir Üsdülgabe c. 1, s. 366
اوت کس قرآنك طلوعى ايام بعض قليل اونك مساله نورا بندی و مؤمنارك نوعنى عمرو نعیم بدن ، حقیقت پورانه میدانه کلدی كذلك او كسكين ضيا قارشونده مربله به تازه به در میں قلب کرده، باتوں کو مور اولد دار واو فرارك نوعى اعلان الدن زهر لى بي حقيقت الفر حصوله ملدی ایشته بو حقیقت تفریه به اشارت الجون (الذين) ذكريد بالمدر.
مع هذا هر انكى (الذين) آراسنده نام، مناسبت واردر جوناه هر رسمی، بربرين ضد اولان به حقیقه
اثار ندر.
و گذار حرف تعریف اولان (ال) له افاده ایتدیگی به معنایی (الذين) ده افتاده اید بیور او معد الرك ان مشهوری، تعهد در یعنی کرن (ال) دند، کرن (الذين) دن معهود و معلوم برشی قصد البديلي بناء عليه، أبو جَهِلْ أَبُو كَهَبْ، أمية بن خلف و سائره کی معهود و مشهور بون قراره (الذين) ايله اشارت البديل من اولد يغي احتمالي بك قويدر. بو احتماله بناء، شو آيت. غیبدن اخبار ایده آیندار ده بری اولور . چونکه اونای، کفر اوزرینه کولمشار در و عین زمانده اعجاز معنوینن درت نوعندن به نوعی، شو غیبی اخبار لردن تقط هر ايدر.
الجواب ) عزیزم ! قرآنك هر بر کلامی، اوج قضيه بي مشتملدر برنجیسی بو الله كلاميد انكنجي بسم اللهم اللهجه . مراد اولان معنا مقدر. او هنجيبي، معنای مراد بود. اگر قرآنك او کار می باشقه کلامی به معنایه احتمالى اولمايان محكماتون اولورسه و یا قرآنك باشقه بریزنده بیان ایدیان ایم، برنجی و ایکنجى قضيه لدى عيناً قبول ايتمك لازمدر. و انظار لری ده کفر در . شاید قرآن او کلامی، باشقه بر معنا به احتمالی اولان بر نق و با ظاهر اولورس او چنجى قضيه يي قبول ايتمك لازم او لماريغي كبي
انتظاری ده کفر د گلدر ایسته مفتر لون اختلا فاری، آنجه و آنجه شو قسم عائد در
افطار ] متواتر حدیث کرده، بو خص صده آیتار کبیدر. بالگر برنجی قضیه تأمل برید . چونکه (هذا) ايله اشارت اليديان حديثك حقيقتاً حديث اولوب او طريقنده تردد يرى وارد.
Evet, Şems-i Kur'ân'ın tulûu ile, bazı kalbler onun ziyasıyla tenevvür etti. Ve mü'minlerin nev'ini temyiz ve ta'yin eden bır hakikat-i nûraniye meydana geldi.
Kezálik, o keskin ziya karşısında mezbeleye benzeyen bazı pis kalbler de, yanıp kömür oldular. Ve o kafirlerin nev'ini i'lån eden zehirli bir hakikat-ı küfriye husûle geldi. İşte bu hakikat-i küfriyeye işaret için الذي zikredilmiştir.
Maaháza, her iki الذين arasında tam bir münasebet vardır. Çünki her birisi, birbirine zid olan bir hakikate işarettir.
Ve kezå, harf-i ta'rif olan (J)'in ifade ettiği beş ma'nayı الذين de ifade ediyor. O ma'nåların en meşhuru, ahiddir. Yani gerek ) ال (den, gerek الذين 'den mahud ve ma'lům bir şey kasdedilir. Binåenaleyh, Ebucehil, Ebû Leheb, Ümeyye bin Halef ve saire gibi ma'hûd ve meşhur büyük kafirlere الذين ile işaret edilmiş olduğu ihtimali pek kavidir. Bu ihtimale binâen, şu âyet, gaybdan ihbår eden âyetlerden biri olur. Çünki onlar, küfür üzerine ölmüşlerdir. Ve aynı zamanda i'câz-ı ma'nevinin dört nev'inden bir nev'i, şu gaybi ihbarlardan tezahür eder.
Suâl: Kur'ân, zarûriyât-ı dîniyedendir. Zarûriyâtta ihtilaf olamaz. Halbuki müfessirlerce verilen ayrı ayrı ma'nåların bir kısmı birbirine muhäliftir?
Elcevab: Azîzim! Kur'ân'ın her bir kelâmı, üç kaziyeyi müştemildir. Birincisi, "Bu Allah'ın kelâmıdır." İkincisi, "Allah'ca murad olan ma'nå haktır." Üçüncüsü, "Ma'nâ-yı murâd budur." Eğer Kur'ân'ın o kelâmı başka bir ma'nâya ihtimali olmayan muhkemåttan olursa veya Kur'ân'ın başka bir yerinde beyân edilmiş ise, birinci ve ikinci kaziyeleri aynen kabul etmek lazımdır. Ve inkârları da küfürdür. Şâyet Kur'ân'ın o kelâmı, başka bir ma'nâya ihtimali olan bir nas veya zâhir olursa,
üçüncü kaziyeyi kabul etmek lâzım olmadığı gibi, inkârı da küfür değildir. İşte müfessirlerin ihtilafları, ancak ve ancak şu kısma âittir.
İhtâr: Mütevâtir hadîsler de, bu hususta âyetler gibidir.
Yalnız birinci kaziye, teemmül yeridir. Çünki ) هذا ( ile işaret edilen hadîsin hakikaten hadis olup olmadığında tereddüd yeri vardır.
Enes b. Malik (ra) Resulullah (sav) şöyle buyurduğunu rivayet edi-
"Miraca çıktığım gece b ir kısım adamlar gördüm, dudakları makasla kesiliyordu. Cebrail'e bunlar kimlerdir? diye sordum.
Cebrail cevap verdi:
Bunlar senin ümmetinden, insanlara iyiliği emredip, söyledikleri-ni kendi hayatlarına yansıtmayanlardır. Onlar kitabı okurlar ama okuduk-larıyla amel etmezler onu davranışa dönüştürmezlerdi.
Katâde diyor ki:
Bize anlatıldığına göre, Tevrat'ta şöyle yazılmıştır:
"Ey Ademoğlu ihtiyacın olduğunda beni hatırlarsın ama sonra unu-tursun, sıkılınca beni çağırırsın ama sonra benden kaçarsın. Bu gidişat doğru değil."
Ebu Muaviye el- Fezari senedleriyle rivayet ettiği bir hadiste Resulul-lah (sav)'in şöyle buyurduğunu rivayet ediyor:
"Ey ümmetim! Bu gün siz Rabbinizden gelen açık bir söz üzeresiniz Rabbiniz size doğru olan yolunu açıklamıştır. Sizde şu iki sarhoşluk belir-medikçe yolunuzu şaşırmazsınız. Bunlar; geçim ve cehalet sarhoşluğudur Siz bu gün iyiliği emrediyor, kötülükten menediyor ve Allah yolunda
Cihat ediyorsunuz. Dünya sevgisi ve geçim derdi etrafınızı sardığında bunlardan vazgeçeceksiniz. O zaman iyiliği emretmeyecek, kötülükten vazgeçirmeyeceksiniz ve Allah'tan başaksı için cihat edeceksiniz.
İşte o zamanda açıktan veya gizli olarak Allah'ın kitabına sarılanlar Müslümanların ilki olan muhacir ve ensar gibidirler."
Hz. Hasan (ra) Resûlüllah (sav)'in şöyle buyurduğunu anlatıyor:
"Her kim dini uğruna -bir karış bile olsa- bir yerden başka bir yer göç ederse, cenneti hak eder ve Hz. İbrahim ile Hz. Muhammed'e arkadaş olur. Çünkü Hz. İbrahim, Harran'dan Şam'a göçmüştür. Kur'an-ı Kerim bu gerçeği şöyle ifade eder:
"(İbrahim): Doğrusu ben Rabbime (emrettiği yere) hicret ediyorum. Şüphesiz O, mutlak güç ve hikmet sahibidir, dedi."3
Başka bir ayet şöyledir:
إِنِّي ذَاهِبٌ إِلَى رَبِّي سَيَهْدِينِ
"(İbrahim): Ben Rabbime gidiyorum. O bana doğru yolu götse-recek, dedi."4
Bilindiği gibi Peygamber Efendimiz (sav) de Mekke'den Medine'ye hicret etmiştir.
O halde bir kimse, Allah'ın rızasını kazanmak için günahların çokça işlendiği bir yerden başka bir yere göç ederse Hz. İbrahim ve Hz. Muham-med'e uymuş olur. Cennette de onların komşusu olur. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
1878-Ahmet Mithat Efendi, "Tercüman-ı Hakikat" adlı günlük gazeteyi çıkarmaya başladı.
- 1884 - İstanbul'da, Beyazıt Devlet Kütüphanesi kuruldu.
1998 - Adana depremi.
HAZİRAN
27
CUMA
1447
2
MUHARREM
RUMI: 14 HAZİRAN 1441
HIZIR: 53
BİR AYET
Allah şöyle buyurdu: "İşte bu ihlås ve teslimiyet yolu, bana varan dosdoğru yoldur."
(Hicr: 41)
BİR HADİS
Bir idareci emri altındakileri aldatıp hiyanet ederse, Cehennemdedir.
(C. Sağîr, No: 1618))
Padişah, Peygamberimizin emrine itaat etse ve yoluna gitse halîfedir; biz de ona itaat edeceğiz. Yoksa, Peygambere tâbi olmayıp zulüm edenler, padişah da olsalar haydutturlar.
Şehitler, Allah katında ve gölgesinden başka gölgenin bulunmadığı Kıyamet Gününde Ar gölgesinde miskten bir tepe ve yakuttan minberle üzerinde otururlar. Rab onlar ader: "Size verdi. ğim sözde durmadım mı? Size olan vaadimi je rine getirmedim mi?" Onlar, "Rabbimize yemin olsun ki verdiğin sözde durdun, bize olan vaa dini yerine getirdin" derler.
Müsned, 1: 266.
***
Kıyamet Gününün şahitleri
Yüseyre binti Yasir (ra) rivayet ediyor:
Ey kadınlar "Sübhanallah", "La ilahe illal lah" demeyi ve Allah'ı tazim etmeyi ihmal etme-yin. Bunları parmak boğumlarınızla savarak yapın. Şüphesiz bunlar Kıyamet Günü şahil olarak dinlenecek ve konuşturulacaklardır. Gafil olmayın ki rahmet dağıtıldığında unutul-mayasınız.
Aziz ve celil olan Allah yolunda bulaşan toz, Kıyamet Gününde yüz parlaklığıdır.
Ebu Nuaym'ın Hilye'sinden.
***
Ağlamayacak gözler
Ebu Hüreyre'den (ra) rivayetle:
Şu üç göz hariç Kıyamet Günü her göz ağla-yacaktır. Bu gözler: (1) Allah'ın haram kıldığı şeylere bakmaktan çekinen göz, (2) Allah yo-lunda uykusuz kalan göz, (3) Allah korkusun-dan bir sinek başı kadar da olsa yaş akıtan göz.
Ebu Nuaym'ın Hilye'sinden.
***
Kurtulanlar ve helâk olanlar
İbni Ömer'den (ra) rivayetle:
İnsanlarca değersiz ve çirkin karşılandığı balde nice akıllı, Allah'a olan kulluğunu bilerek ve akıllıca yürüten kimseler vardır ki yarın kur-tulurlar. Yine nice tatlı dilli, yakışıklı, şanlı şerefli kimseler de vardır ki, yarın Kıyamet Gününde belâk olurlar.
nazar: 1. Bakma, bakış. 2. Göz atma, gözetme. 3. Fikir, müla-haza, niyet. 4. İltifat, teveccüh. 5. Göz değmesi.
nazargah: Bakılan yer, bakma yeri. Bakışları üzerine çeken yer.
nazil: Nüzül eden, yukarıdan aşağı doğru hareket eden, inen.
nazmetmek: Nazım/şiir halinde söylemek, yazmak.
necât: Kurtulma, kurtuluş.
nedâmet: Nadim olma, pişman olma.
nefs: 1. Bir kimsenin kendi öz varlığı, öz benliği, kişiliği. 2. Bedene ait yeme-içme vb. ihtiyaçların bütünü. 3. Kulun kötü, beğenilmeyen zaaflarının merkezi.
nefsâni: Nefsin hevä ve heveslerine ait.
nehy: 1. Yasak etme. 2. Dinen yasak olan şeylerden men etmek.
müteşābih: Kur'ân-ı Kerim'de birden fazla anlama gelme ihtimali bulunan ve Allah tarafından kastedilen månånın hangisi olduğu kesin olarak bilinemeyen (äyet).
ogluna "Tolculuk nereyes Her ginan bayrsta sonunda hepato A nereye?
Yokukok, Ne saphesiz rays Ruben hu Peko-ama oraya asl vamal?
Bu soru çok daha ya
Iran yoksulluğun sona dobru lediğinin be sekil de forkana vare da avi Oraya nad varma son sane sormays, cexas dzeninde yo Pusaman daha önemli Asgru bie cevabi bulmayr πλακα
Inan, dünyaya, Rabbin buryesin de sakladığı türlü et potansiyel lerle gele
Sorva bu potamlyel imkanlar, gün yizume çıkar insanın günü kuv
Be süre boyle "Goglu olarak devam eder insan hayat
Zieve dönütü
Sonra şakaklara ak duger
Güç azale, azale ve azale
Son nefes, insanın son gücudur. O da gittiğinde, imanda dünya vark Gından bir şey kalmaz
Bu durumda insan, ebediyyet ka pri gibi duran kabre göturürler
الله
Kabre konulduğunda, imanın mali, mülkü, ünvanlan evladü ryall, her şeyi ama her şeyi bu tarafta kalmışt Artık hayatın gerçeği öte dünyadır. Ebediyyet alemi dir ve orada Rabbin huzuruna çıkılacaktı
Orada mutlak anlamda, yeksiz şüphesiz ve tartışma siz emir ve hüküm Allah'a aittir
Peki Rabbin huzuruna ne götürülür?
Daha doğrusu ne götürülürse, Rabbi hoynut etmek mümkün olur?
Ne götürülürse "Riza-i ilahi" lütfuna mazhar olu
nur?
Oku kitabım dediginde, insann, yuzü kızarma dan utan skladen rawayk duygusumma kapıl maidan okuyabileceği bir kitap Ba hayat defteri Style düşünmek yanhyolmar sanusz
sas hayat defterine kaydedilen anvelñer-cylem bellen o gün, bu aynytienmaya tabi tutulacak.
Aproman miyan, ölçü "Allah Teala ile nasıl bir alaka içinde olduğu sorusu olacak Bütün bu işleri kim için yaptis
Insan belki, bagh bulunduğu varlık Tan yardıma çağıracak
Ama ne mümkün
Orada yelaat bile Yaratanın izni ile olacak
Her sey hayat deftesinde yazılanla sinich olacak
Dünyada kime bağlandınsa, kimin le yaşadınsa, kendini kime ait his settinse, ebedi hayata kiminle gel dinse. Onu yanında bulacaksın
ste tam da bunun için
"Nerede olursanız olun Allah si
zinle beraberdir" lahi hükmünü idrak edip, bu beraberliği, kendi hayat simmiz haline getirmek ge
rekiyor
Bu sayımızın kapağına onun için "Allah'a bağlı bir hayat çağrısını koyduk
Kur'an ikliminde, bu çağının dayandığı mesela "Takva" gibi, "ihlas" gibi bir çok istilah var. Muslu man hayatına itina edecek Sürecek yanlışlıklardan bulanıklıklardan ve safi bir bal gibi, hayatını "Allah'a
yakınlık iksiri ile donanacak
Yani dünyada Rabbine yakın ol ki, ebedi alemde uzaklarda kalmayasını
Değil mi?
Sizleri Altınoluk'un, Kur'anidan alarak taşıdığı bu çağ n ile başbaşa bırakıyor, saygılar sunuyoruz. Allah'a emanet olunuz.
"Kim Allah ve Resûlü uğrunda hicret ederek evinden çıkar da sonra kendisine ölüm yetişirse artık onun mükafatı Allah'a düşer Allah da çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir."
Resûlüllah (sav)'in şu hadisi de aynı manayı ifade etmektedir:
"Herhangi bir Müslüman Allah ve Resûlü uğrunda hicret ederek e-vinden çıkarsa, ayağını atının üzengisine bastığında veya bir adım attıktan sonra kendisine ölüm yetişirse Allah ona hicret edenlerin sevabını verir.
Yine herhangi bir Müslüman Allah yolunda Cihat etmek üzere evin-den çıkar da henüz savaşmadan atından düşer yahut zehirli bir hayvan kendisini ısırır veya herhangi bir sebeple ölürse o şehittir.
Yine herhangi bir Müslüman Kâbe'ye gitmek üzere evinden çıkar sonra da oraya ulaşamadan ölürse, Allah ona cenneti vacip kılar."2
Fakih diyor ki:
Bulunduğu yerde farzları yerine getirme imkânı bulan bir kimsenin hicret etmeyip orada kalmasında bir sakınca yoktur. Sorumluluktan kur-tulmak için işlenen günahlara rıza göstermemesi yeterlidir.
Abdullah b. Mesud (ra) şöyle diyor:
"Bir kötülük görüp de onu düzeltmeye gücü yetmeyen kimse için, kalbiyle ona rıza göstermediğinin Allah tarafından bilinmesi yeterlidir.
Ashabı Kiramdan (rh) biri şöyle diyor:
Bir kötülük görüp de onu değiştirmeye gücü yetmeyen kimse üç defa şöyle desin:
Allah'ım bu bir kötülüktür. Bundan dolayı beni sorumlu tutma!
Eğer böyle derse, iyiliği emredip, kötülüğü yasaklamış gibi sevap alır.
Ebu Ümeyye diyor ki:
Ebu Sa'lebe el- Husani (ra)'a; "Ey iman edenler! Siz kendinizi (dü-zeltmeye) bakın" ayetinin anlamını sordum.
Gerçekten bu konuyu bilen birine sordun. Çünkü ben de bunu Resûlüllaha sormuştum, bana şu cevabı vermişti:
Ey Ebu Sa'lebe! Birbirinize iyiliği emredip, kötülüğü yasaklayınız.
Dünyanın tercih edildiğini, hırsa boyun eğildiğini ve her kesin kendi görü-şü ile övündüğünü gördüğün zaman kendini kurtarmaya bak. İleride zo lu günler var. İşte o zaman bu gün sizin yaptığınız amelleri yapanlara Al-lah'ın kitabı ile amel eden elli kişinin sevabı verilecek.
Sahabe sordu:
Ya Resûlallah! Bizden elli kişinin sevabı mı yoksa onlardan elli kişinin sevabı mı verilecek?
"Ey iman edenler! Siz kendinize bakın. Siz doğru yolda olunca sapan kimse size zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah'adır. Artık O, size yaptıklarınızı bildirecektir" ayetini okuyorsunuz ama yanlış yorumluyorsunuz. Zira ben Resûlüllah'tan (sav) şunu işittim:
"Hangi toplum olursa olsun; içlerinde günah işleyenler bulunur da onlara engel olmaya çalışmazlarsa Allah'ın o topluma umumi bir ceza ver-mesi yakın olur."3
İbn Mesud (ra)'a bu ayetin anlamı sorulduğunda o, şöyle demiştir:
"Bu ayette bahsi geçen bizim yaşadığımız zaman değildir. Öyle bir zaman gelecek ki, insanların birçoğu nefsinin arzusuna uyacak ve kişisel mücadeleler artacak. İşte o zaman herkes kendini kurtarmaya bakmalı-dır."4
و سوال ) کفر مھارے ما ہو کہ کا قولی حضرت محمدی اولاد داری قدر طافیور لردی.
لکول، کفر انکی فرد و نمی بیا مدیای الیون انظر ابید ایک جیسی، بادیگی حالده انهار اید بوده رفاع شعبه در ریسی، باید لکن قبول المز النجيمي، يقيني وار، لكن اعتقادي يوقدر.
او منجی، تصديقى دار، لكن وجداني اذعانى يوقدر.
(سوال (9) شيطانك قلبنده معرفت وار ميدر ؟ [ الجواب ] بوقدر. چونکه صنعت فطریه می اقتضا في قلبي دائما اخلال الله تلقين، فكرى دائما كفری تصور ایمقاله مشغول اولد يفند قلنده و با فکرنده بوسه ی معرفت الجوده قال ابور.
[ سؤال ] كفر قلبه عائد بر صفتدر قلبده او صفت بولو نما یفی تقدیر ده، زنار با غلاغه سندره ديا او لا قياس ليديان شايفه نك كيبيلمه سند نه نه ايچونه كفر حاصل اولون؟
الجواب تا کیر لی اولان اموره شریعت اماره لره كوره حكم ايدر. حتى علت اولمايان اسباب ظاهر به في علت برين قبول ايده بناء عليه اتمام ركوعه مانع اولان بر قسم زنار لون با غلاغی وتجده نك المالنه مانع اولان بعض شايفه الرن كیبی امی، عبود يتدن استغنا وكفره تشبه ایمگه اداره کردد. گیزلی اولان او صفت كفر به نك يوجه اولد يغنه قطعیت له حکم ایدیله مدیکندند بو کی اماره لره کوره حکم ايديالير.
سوال ؟ انذار با بیلما تجه، تکلیف ناصل یا بیلیر ؟ [ الجواب ] انذار يا سلما ديفي تقدير ده تکلیف ده با پیلمازه عدم تجزیه کلرینه بر حجت اولور. زیرا بزنه یا بالم؟ نه تبلیغات یا پیلیدی و نه تكاليفدن خبريمي وار ] دينه مجاز اتدن قورتولو شهرينه بر مدار اولور.
سؤال ؟) جناب حقك او نارك كفر و تمر دارند به با دریغی اخبار، او نارك ايمانه قلعه لري امتناع در جه نه چیقار یور. ممتنع و محال برشی تکلیف ايديالير مي ؟
الجواب ) جناب حقه اخباری، علمی و اراده می، سبیدن قطع نظر له بالكز كفر رینه تعامه اتمیز انجمه اختیار لريله لفرارينه بر لكنه تعلقه ايدر بوایه، اختیار لريني نفى التمزكه، تظيف بالمحال اولون. بو بحنك تفصيلاتي کله چکدر.
Sual: Küfür cehildir. Halbukı kafirler, Hazret-i Muhammed'ı evladları kadar tanıyorlardı.
Elcevab: Küfür ıkı kısımdır. Bir kısmı, bilmediği içın inkâr eder. İkincısı, bıldığı halde inkar eder Bu da birkaç şu'bedir. Bırıncısı, bılır, läkın kabul etmez. İkıncısı, yakini var, läkin i'tıkadı yoktur.
Üçüncüsü, tasdikı var, läkin vicdani ız'anı yoktur.
Sual: Şeytanın kalbinde ma'rifet var mıdır?
Elcevab: Yoktur. Çünki san'at-ı fıtryesi
iktizásınca, kalbi dämä idläl ile telkin, fikri daima küfrü tasavvur etmekle meşgul olduğundan, kalbinde veya fikrinde boş yer, ma'rifet içın kalmıyor.
Sual: Küfür kalbe äit bir sıfattır. Kalbde o sıfat bulunmadığı takdirde, zünnår bağlanmasından veya ona kıyas edilen şapkanın gıyılmesinden ne için küfür håsıl olsun?
Elcevab: Gizli olan umûra, şeriat emarelere
göre hükmeder. Hatta illet olmayan esbab-t zahiriyeyi, illet yerine kabul eder. Binåenaleyh, itmåm-1 rüküa mäni olan bir kısım zünnårların bağlanması ve secdenin ikmåline mâni olan bazı şapkaların giyilmesi, ubúdiyetten istiğnå ve küfre teşebbüh etmeye emarelerdir. Gizli olan o sıfatı küfrnyenin yok olduğuna kat'iyetle hükümedilemediğinden, bu gibi emarelere göre hükmedilir.
Sual: Inzár yapılmadıkça, teklif naul
yapılır? Elcevab: Inzár yapılmadığı takdirde teklif de yapılmazsa, adem-i tecziyelerine bir huccet olur. Zira "Biz ne yapalım? Ne tebliğat yapıldı ve ne tekaliften haberimiz var!" diye mücázáttan kurtuluşlarına bir medår olur.
Sual: Cenab-ı Hakk'ın onların küfür ve temerrüdle-rinden yaptığı ihbår, onların imåna gelmelerini imtina derecesine çıkarıyor. Mümteni ve muhäl bir sey teklif edilir mi?
Elcevab: Cenâb-ı Hakk'ın ihbarı, ilmi ve irådesi, sebebden kat-ı nazarla yalnız küfürlerine taalluk etmez. Ancak ihtiyarlarıyla küfürlerine birlikte taalluk eder. Bu ise, ihtiyarlarını nefyetmez ki, teklif-i bilmuhal olsun Bu bahsın tafsilatı gelecektir.
Peygamberimiz; yanında Tarak, Ayna, Misvåk, Gülyağı, Sürme (1), Makas (2), Saç ayırma demiri (3), bulunduğu halde, sefere çı-kar (4), seferde ve hazerde bunları, yanından ayırmazdı. (5)
Hz. Aişe «Gazalar için Resûlullâh Aleyhisselâmın Gülyağını, Ta-rağını, Aynasını, iki Makas'ını, Sürmedanlığını ve Misvak'ini hazır-lardım.»
«Seferde ve hazerde, Resûlullâh Aleyhisselâmın, yedi şeyi:
1. Gülyağı Şişesi,
2. Tarağı,
3. Ayna'yı,
4. Sürmedanlığı,
5. Misvåk'i,
6. İki Makas'ı,
7. Saç ayırma kemiğint,
bıraktığı olmazdı.» demiştir. (6)
Peygamberimiz, her gün, sakalını iki kerre tarardı. (7)
Enes b. Mâlik «Resûlullah Aleyhisselâm, sık sık, başının saçına Gülyağı sürer, sakalını, su ile tarardı.>> diyor. (8)
(9) Peygamberimiz «Kimin saçı varsa, ona iyi baksın!>> buyururdu.
Peygamberimiz, Mescidde iken, saçı sakalı karma karışık bir adam içeri girmişti. (10)
Peygamberimiz «Bu kişinin saçını yatıştıracak Gülyağı da mı, bulunmuyor?!» buyurduktan sonra (11), ona, hemen dışarı çıkarak saçını, sakalını düzeltmesini elile işaret etti.
1) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 484, Diyar Bekrî Hamîs c. 2, s. 192 (
2) Ebülferec İbnülcevzi Elvefâ c. 2, s. 591, Halebi İnsanüluyun c. 3, s. 298-299 (
(3) Ebû Talibülmekki Kutülkulub c. 2, s. 296
(4) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 484, Diyar Bekri Hamis c. 2, s. 192
(5) Ebû Talibülmekki Kutülkulub c. 2, s. 296
(6) Ebülferec İbnülcevzi Elvefâ c. 2, s. 591
(7) Ebû Talibülmekki Kutülkulub c. 2, s. 296
(8) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 494, Ebülferec İbnülcevzi ( Elvefâ c. 2, s. 589-590
9) Ebû Davud Sünen c. 4, s. 76, Ebû Talibülmekki Kutülkulub c. 2, s. 296
10) Malik Muvatta' c. 2, s. 949, Ebû Talibülmekki ( Kutülkulüb c. 2, s. 296
163 Adam, öyle yapıp dönünce, Peygamberimiz «Sizden birinizin, böy-le gelmesi mi, yoksa saçı sakalı Şeytan gibi karma karışık gelmesi ml, daha iyidir? buyurdu. (12)
Peygamberimiz, sakalının boyundan ve yanlarından biraz alırdı. (13)
Cuma namazına çıkmadan önce, bıyığını kırpar, tırnaklarının uzayanını keserdi. (14)
Müslümanlara da, bıyıklarını kırpmalarını emr etmiştir. (15)
Peygamberimiz, Aynaya baktıkca, Allaha hamd eder (16) «Alla-hım! Süretimi güzel yarattığın gibi, ahlâkımı da, güzelleştir!» diye-rek düa ederdi. (17)
Peygamberimiz, her gece, uyumadan önce, gözlerine üç kerre sür-me çekerdi. (18)
Sürmeyi, sağ gözüne üç, sol gözüne iki kerre çekerdi. «Sürme çekiniz! Çünki, o, gözü cilâlandırır, saçı (kirpiği) bitirir. buyururdu.
(19) Peygamberimiz, gece yatacağı yere Misvâkini, Taharet suyunu ve Tarağını koyar, uyanınca, abdest alır ve taranırdı, (20)
İskenderiye kıralı Mukavkıs, Hâtıb b. Ebî Beltea'ya, Peygamberi-miz hakkında «Sürme çeker mi?» diye sorduğu zaman, Hatib «Evet! Aynaya bakar, saçını tarar, seferde ve hazerde beş şeyi:
1. Ayna'yı,
2. Sürmeyi,
3. Tarağı,
4. Saç ayırma kemiğini,
5. Misvâk'i
yanından ayırmaz.» demişti. (21)
(12) Mâlik Muvatta c. 2, s. 949
(13) Tirmizî Sünen c. 5, s. 94, Ebülferec İbnülcevzi Elvefà c. 2, s. 591
(14) Ebülferec İbnülcevzi Elvefâ c. 2, s. 591
(15) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 449, Ahmed b. Hanbel Müsned c. 2, s. 156, Bu-hari Sahih c. 7, s. 56, Müslim Sahih c. 1, s. 222, Ebû Davud Sünen c. 4, s. 84, Tirmizi Sünen c. 5, s. 95, Nesaî Sünen c. 8, s. 181-182
(16) Ebû Bekir Ahmed b. Muhammed Amelül yevm velleyle s. 70, Ebülferec İbnülcevzî Elvefâ c. 2, s. 590
(17) İbni Sa'd Tabakat c. 1, s. 377, Ahmed b. Hanbel Müsned c. 6, s. 68
(18) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 484, Ahmed b. Hanbel Müsned c. 1, s. 354
(19) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 484-485, Tirmizî Şemail s. 11-12
dekaik (dakaik incelikler, cok dikkat gerektiren incelikler 2.dakikalar
dekaik-i ahval دقائق احوال hal ve durumlardaki dikkat edilmesi gerekli incelikler
ve tasavvuf derslerini almak için Anadolu, Suriye, Irak, Hicaz, Horasan ve Maverâünne hir'den ziyaretine gelenler giderek arttı. Nak-şibendiliğin Hälidiye kolunun kurucusu Mev lână Hälid-i Bağdadi de, "Hz. Peygamber'den (a.s.m.) rüyada aldığı emir üzerine", Hindis-tan'a giderek Abdullah Dehlevinin müridi oldu. Dehlevi, Nakşibendiliğin "Müceddidiy-bul edilir. (k.s.) (bkz. Hålid-i Bağdadi)
dehliz hol, koridor 2 dar ve uzun ara-lık, geçit, berzah
dehr دهر : zaman çağ, devir 2.dünya, âlem dehri(ye( دهر به : zamanla ilgili, çağ veya devir-le ilgili
Dehri دهری : dünyanın ve kainatın yaratıldığı-nı kabul etmeyip ezeli ve ebedi olduğuna ina-nan ve her şeyin zamanın etkisiyle meydana geldiğini ve değiştiğini iddia eden maddeci ve inkärcı görüşün temsilcisi
Dehriyyun دهرتون : Dehriler (bkz.Dehri(
Dehriye دهريه : dünyanın ve kainatın yaratıl-
dığını kabul etmeyip ezeli ve ebedi olduğuna inanan ve her şeyin zamanın etkisiyle mey-dana geldiğini ve değiştiğini iddia eden mad-deci ve inkârcı görüş
dehşet دهشت : büyük korku, büyük telaş ve şaşkınlık
dehşet-i hücum دهشت هجوم : saldırıdaki büyük korku
dehşet-i mutlak دهشت مطلق : sınırsız büyük korku
dehşetengiz دهشت انگیز : dehşetli, korkunç
dehşetlendirmek دهشتلندرمك : dehşetli (kor) kunç) hale getirmek
hal almak
dehşetlenmek دهشتلنمك : dehşetli korkunç(
dehşetli دهشتلی : korkunç, müthiş, ürkütücü, hayret uyandırıcı, şaşırtıcı, aşırı
dehya هيا : fet, feläket" mânâsındaki "då-hiye" kelimesi, bazen "dehya" kelimesiyle birlikte "dâhiye-i dehya" şeklinde kulanılır ve "belalı äfet", "dehşetli felaket" gibi pekiştiril-miş bir mānā kazanır.
dejenere ده ژه نره : soysuzlaşmış, bozulmuş, çürümüş
dekaik-i harekat حركات hareketlerdeki incelikler
dekaikki hikmet دقائق حکمت ilimdeki veya gö-ve
dekaik-i ilmiy ilmi incelikler, ilmin derin ve anlaşılması zor incelikleri
dekaik-i mahiyat دقائق ماهيات mahiyetlerin (mahiyat) incelikleri, var olan şeylerin özleri ve temel özellikleri ile ilgili incelikler
dekaik-i mehasin 1 : دقائق محاسن.)san'atta) gu zelliklerdeki incelikler 2. iyilik ve güzellikle-rin ince tarafları
dekaik-i mesail-i feriye دقائق مسائل فرعيه : feri meselelerin incelikleri, esas ve temel olma-yan (ayrıntıda kalan) konulardaki incelikler
dekaik-i ni'met ve hikmet دقائق نعمت و حکمت verilen ni'imetlerdeki incelikler (dekaik) ve en ince noktasına kadar gözetilen çeşitli fay-dalar ve gâyeler
dekaik-i san'at دقائق صنعت : sanat incelikleri
dekaik-i şefkat دقائق شفقت : isin en küçük ay-rıntılarını hesaba katan (Allah'a c.c. mahsus) şefkatteki incelikler
dekaik-i şehr-i ramazan دقائق شهر رمضان : Rama zan ayının dakikaları
Delall-i Beyhaki دلائل سه hadis alimi Bey haki'nin "Delail" adh exeri
delail-i enfüsiveدلائل أنفسه iranmun yaradılışındaki deliller 2 insanın iç dunya andaki deliller 3. insanın şahsiyeti, ahlak ve yaşayışı gibi kendine mahsus hal ve özellikle me dayanan deliller
delail-l fitriye دلائل فطریه: yaradılış olayı ve ger çeğinden alınan delillet
delail-i hasr(iye( دلائل حشرية :ölulerin kıyamet ten sonra tekrar dirileceklerine ait deliller
Delail- Hayrat دلائل خیرات : "hayırlara göturen deliller månäsındaki dua ve münacaatın adı
detail-i caz دلائل إعجاز : )Kur'an'la ilgili) icaz delilleri; Kur'an'ın Allah (c.c.) kelamı olduğu nu isbat eden delillerden biri olan onun an latım tarzındaki mucizeliği, söz san'atı bakı mından eşsizlik ve benzersizliği, benzerinin yapılamazlığı kon konusundaki deliller (bkz.i'caz)
delail-i kalbiye ve vicdaniye دلائل قلبه و وجدانيه : kalbi ve vicdani deliller, kalb ve vicdan duy gularıyla hissedilip (sezilip) anlaşılabilen de liller
delail-i katia دلائل قاطعه : kesin deliller
delail-i kat'iye دلائل قطعيه : kesin deliller
deläil-i mantıkıye ve müsbete دلائل منطقه و مشينه : mantıki ve müsbet deliller, mantığa ve deneyle gözlem metodunu kullanan müsbet ilimlere dayanan deliller
deļail-i mücesseme-i musattaha دلائل مجسمة مسطحه : yüzeyi küre şeklinde olan Dünya'nın küresel haritasının gösterdiği deliller
delail-i mürettebe دلائل مرتبه: duzenlenip sıra-ya konmuş birbirine bağlı deliller
delail-i nakliye دلائل نقلیه : basta Kur'an ve ha dis ve sonra dinde kaynak tutulan diğer ki-taplara dayanan deliller
delail-i nübüvvet دلائل نبوت:peygamberliğin gerçekliğini ispat eden deliller
deläll-i nübüvvet-i Ahmediye دلائل نبوت احمدیه : Hz. Muhammed'in (a.s.m.) peygamberliğini isbat eden deliller
delili Sanدلائل ص Sanatkar Yaratıcı'nın (Allah'ın cc.) varlığını ve birliğini ispat eden deliller
delili sidk دلائل صدق Hz. Muhammed'le (asm) ilgili doğru sözlülük ve dürüstlük konusundaki deliller
delall-i ser'iye دلائل شرعيه sert deliller, Islám dinine dayanan deliller
delail-i tevhid دلائل توحيد : Allah'ım (c.c.) birliği ni, O'ndan başka ilah (tanrı) olmadığını isbat eden deliller
deläil-i vahdaniyet دلائل وحدانیت : Allah'ın (c.c.( birliğini, O'ndan başka kainatın sahibi ve ya-ratıcının olmadığını isbat eden deliller
deläil-i vücub دلائل وجوب : Allahın (c.c.) ezeli, ebedi ve varlığı zorunlu olduğunu gösteren deliller
deläil-i vücud دلائل وجود : varlık delilleri, birşe yin var oluşunu isbat eden deliller
delall-i zahiriye دلائل ظاهريه gözle görülen de-liller
Delail-ül caz دلائل الإعجاز : "Kur'an'ın sözle-rinin mucize derecesinde ve insan gücü üs-tünde olduğunu gösteren deliller" månäsında Abdulkahir-i Cürcani'ye (k.s.) ait eserin adı (bkz.Cürcani Abdülkahir)
delalat 1 : دلالات.delaletler, işaretler, bir şeyin varlığını göstermeler (bkz.delålet) 2. yol gös termeler, kılavuzluklar, tavsiyeler, öğütlemeler
delalet 1 : دلالت.delil olma, 2.kılavuzluk, yol göstericilik, tavsiye, öğütleme 3.bir şeyin kendisinin dışındaki başka bir şeye işaret et-mesi, başka bir şeyi göstermesi. Bu son konu-da delâlet üç şekilde olabilir:
1.tabii delalet, yaratılmış varlıklarla ilgili delålet (örnek: Kar yağması, havanın soğu-duğuna delalet eder (işaret eder, gösterir.). Bu bir tabii delalettir.
2.akli delålet, akıl yolu ile bulunan delålet. Örnek: Bir mağaradaki eski zamanda yapıl-mış resimler, bu mağarada yaşamış insanlara delalet eder. Bunu, mağarada yaşamış insan-ları görmeden akıl yolu ile söylüyoruz. Bu bir akli delalettir.
3.vazıî delâlet, insanlar arası anlaşmayı sağ-layan dille ilgili söz,ses, kelime ve işaretlerin delaleti. Örnek: Yazı dili veya konuşma di-lindeki sözler, kelimeler, trafik işaretlari vb. insanların anlaşmaları için konmuş (vaz'i( delâletlerdir.Söz, kelime ve işaretler, kendi
Bir kul yüz defa "La ilahe illallah" der Allah, Kıyamet Günü onu, yüzü ayın on doro gibi parlak olarak haşredecektir. O gün onu gibi veya daha fazlasını yapandan başka, b kimsenin ameli, onun Allah'a sunulan ameli den daha faziletli olmayacaktır.
Taberani'nin Kebir'inder
***
Kıyamet Günü rehberler ve nurlar
Büreyde'den (ra) rivayetle:
Sahabîlerimden birisi bir yerde ölürse Kıyamet Günü mutlaka o yerin halkı için bir rehber ve nur yapılır.
Tirmizi, Menakıb: 58.
...
Ebu Hüreyre'den (ra) rivayetle:
Kim Allah'ın kitabından bir ayet dinlerse, ken-disi için kat kat sevap yazılır. Kim ki, Allah'ın ki-tabından bir ayet okursa, bu, Kıyamet Günü onun için bir nur olur.
keråhet: 1. İğrenme, tiksinme. 2. Bir işi zorla mecburiyet yüzünden yapma. 3. Dini bakımdan haram sayılmamış olmakla beraber, harama yakın sayılan fil veya şey.
kervansaray: Büyük yollar üzerinde kervanların konaklaması İçin yapılan büyük korunaklı han
heba: 1. Harcama, boşa gitme. 2 Bos, beyhüle helak: 1. Ölme. 2. Yok olma, mahvolma 3. Cok yorulma
heva: 1. Nefse ait şeylere olan heves, istekarza sevgi, hoplan ma. 2. Nefsi zevkler, düşkünlükler 3. Ovinte, fihat etme bezl (hezil): 1. Saka, alay, latile, mizah. 2. Latife kastiyla söylenen veya yazilan şey. 3. Ciddi bir eserin aynı formda fakat mizahi şekilde yazılmış benzeri kimseyi, bir topluluğu, bir düşünce
hiciv: Bir şilir veya yazı ile gülünçleştirerek yermek hidayet: 1. Doğru yol, hak yol. 2. İslamiyet. 3 veya davran
. Yol gosterme hilim (hilm): Insanın tabiatında olan yumuşaklık himmet: 1. Yardım, ihsan. 2. Månevi yardım. 3. Çalışma
hokka: Mürekkep kabı.
hubb-i riyaset: Liderlik sevdası
hulasa: 1. Bir şeyin özu, esası. 2. Kisaca.
hususi: Umuma ait olmayan, özel
huzur-i ilahi: Cenab-ı Hakk'in her şeyin ustunde olan katu
Nurettin TOPÇU, teknolojik terakkilerin insanlığa saådet getirmediğini, bugün hayatı kolaylaştı-ran makinelerin aslında insanlığa huzur getirme-diğini şöyle anlatırdı:
"Makinenin terakkisi, insanın rûhunu allak bullak etti.
Amerika 1944'te iki atom bombası patlattı, iki şehri kömür etti çıktı. Toprağı kömür etmeye hakkı yoktu kimsenin..."
"Kadınlar, çocuklar, yaşlılar ve nebâtâtı katletmeye hiç kimsenin hakkı yoktu...
Velhâsıl eski insan bu kadar zâlim değildi. Çektiği meşakkatlere rağmen bugünün insanından çok daha mesuttu.
Çünkü insan rûhunu felce uğratan materyalizmin demir pençesi yoktu o zamanlar..."
Devrimiz makine gıcırtılarının, ahlâk ilâhîlerini susturduğu devirdir. Gafil makine hayranlarının (makineden medet bekleyenlerin), ahlâkın vakti geçmiş şeylerden olduğu iddiaları ve hasta ruhla-rın ümitsizlik telkinleri ile ahlâkımız ve bütün mânevî yapımız, bugünkü hayat akışının dışında kalmıştır. (Nurettin TOPÇU, Ahlak Nizamı, 28, 29)
"Sâlih mü'minler; yaşama zevkini bırakıp yaşatma aşkına gönül veren, sabırlı ve azimli, lâkin gösterişsiz ve nümâyişsiz çalışan, ruh cephesinin maden işçileridir.
Bu ruh hamlesinin ilk ve esaslı işi, insan yetiştirmektir. Hünerleri hep fedakârlık olan bu hizmet ehli gençler, hizmetlerinin mükâfatını da hizmet ettikleri insanlardan beklemeyecekler, sonsuzluğa sundukları eserin sesinin akislerini yine sonsuzluktan dinleye-ceklerdir."
(Yarınki Türkiye, s. 14, Dergâh Yayınları, İstanbul, 2010)
10, vefat yıldönümünde rahmetle yad etti-ğimiz merhum 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in güncel tesbitlerinden:
*Batıda demokrasi yönündeki gelişmeler da-ha çok zulme karşı, idare edilenlerin idare eden-lere karşı direnmesiyle meydana gelmiştir. In-giltere'de krala karşı direnmenin neticesinde Magna Carta ile başlamış, daha sonra halkın vergiye karşı çıkmasıyla devam etmiştir. "Ta-mam, vergiyi verelim, ama bu vergiyi nereye koyduğunuzu, nereye koyacağınızı söyle, gös-ter. Böylelikle bütçe hakkı doğmuştur. Vergi toplamak kafi değil, vergiyi ne yapmak için top-layacaksın? Bütçe hakkı dediğimiz hak bu. Daha sonra da accountability dediğimiz hesaplaşma, bütçe hakkının devamı olarak ortaya çıkmıştır. Yani, ne yaptınsa, gel, yaptığını idare edilenlere anlat, Idare eden, idare edilenlere, ne yaptığını ve neden yaptığını söylesin. İdare edilen de, "Yanlış yaptın, doğru yaptın" diyebilsin.
Budur hesaplaşma hadisesi. Bugünkü İngiliz demokrasisinde dahi accountability'nin kafi de-recede yapılmadığından şikâyetler vardır. "Ben yaptım, oldu; madem ben yaptım, doğrudur" yok. Herşeyin, herkesin hakkında konuşabilme hakkının bulunması, accountability'nin ta ken-disidir, hesaplaşmadır. Böyle olursa, devleti idare edenler keyfiliğe sapamazlar. Büyük yan-lışlıklar olmaz. Çünkü devlet idaresindeki yan-lışların bedelini halk öder. Bu yanlışlıklar öyle büyük bedellere baliğ olur ki, kişiler bunları ödemeye muktedir değildir. Kişilerin ne varlığı, ne hayatı bunları ödemeye kâfi gelmez. Onun içindir ki, bu rejim hataları tashih ederek, bü-yük hataların meydana gelmesini önleyerek adım adım gider.
* Demokrasi, kendi kusurlarını kendisi tashih etme imkân ve fırsatını veren rejimin adıdır. Devletin hastalıklarının başında kırtasiyecilik gelir. Devletin ağır işlemesi hadisesidir. "Bugün git, yarın gel." Devletin hastalıkları içinde ikin-çisi İşraftır. Üçüncüsü rüşvet, irtikap, iltizam, il-bundimastır. Devletin bu hastalıklarına en iyi karşı çıkabilen rejim, açık rejimdir.
Herşeyin herkesin gözü önünde cereyan etmesi, açıkça, aleni cereyan etmesi, devletin hastalıklarının panzehiridir. Hem kırtasiyecili-ğin, hem de irtikap ve irtişanın, iltizamın, ilti-masın, rüşvetin, suiistimalin, haksızlığın, ada-letsizliğin, israfın panzehiridir.
Merhum & Cumhurbaşkanı Süleyman De mirelin, 40 yıl önce Kõpru dergimizde yayın lanan "demokrasi konulu mulakatında yaptı Asus Saadet yorumundan
Herşeyin açıkta, aleni cereyan etmesinin çok carpees, dopundaruci misalleri Hz. Omer dev amde çok varde Mesela camide Cuma hutbe sini okurken Ty Müslümanlar, beni dinleyiniz dediği zaman, berisi ayağa kalkıyor. "Ya Ömer, seni dinlemiyoruz" diyor "Niçin dinlemiyorsu mut" dediği zaman, Gaza oldu, sen bize ga nimet dağıttın, kumaş dağıttın. Bana verdiğin kumaştan bir elbise çıkmıyor Senin kumaştan he bir elbise pikmiş. Sen giyiyorsun. Demek sen kendine çok aldın"
Halifeye diyor bunu Çok önemli bir hadise Hz. Ömer oğluna diyor ki "Kalk, izah et" Oğlu kalkıyor diyor ki "Evet, dağıtılan kumaştan bir elbise çıkmıyor. Benim kumaşımla babamın kini birleştirdik, babama bir elbise çıktı
Bunun üzerine öbür zat kalkarak, "Ya emirel mü'minin, seni dinliyoruz" diyor.
Bu, fevkalåde ibret dolu bir hadisedir. Asr-Saadette rejimin nasıl açık olduğunu, nasıl hak, hukuk ve adalete dayandığını, hakkın sa-hibi olan kişinin, Müslümanların emiri olsa da hi ona sual yöneltebildiğini göstermesi bakı-mından fevkalåde önemlidir.
Bediuzzaman Hazretlerinin Divan-ı Harb-i Orfi kitabında çok güzel bir sözü var. Orada der ki: "Padişah, Peygamberimizin emrine ita-at etse ve yoluna gitse, halifedir. Biz de ona itaat edeceğiz. Yoksa Peygambere tabi olma yıp zulmedenler, padişah da olsalar haydut-turlar. Devlet hadisęsini bunun kadar güzel izah eden çok az şey vardır.
Adaleti häkim kılma hadisesi Hz. Ömer'e aşı-lamayacak bir şöhret kazandırmıştır. Bir abi-dedir. Eşi emsali olmayan bir abidedir.
Sosyal dayanışma ki, merhum Mehmed Akif in "Kocakarı ile Ömer hikâyesinde anlatı-lır. "Emir nereden bilsin a kadın, çocukların aç olduğunu dediği yerde, "Madem ki bilmeye-cekti, niye emir oldu?" der. "Dicle kenarında bir kuzu kaybolsa onu Ömer'den sorarlar" sözü var ya. Idareciysen bir memlekette herşeyi bil-meye mecbursun. "Filanca yapmış, ben nere-den bileyim?" diyemezsin.
Hz. Ali'nin Estername tabir edilen, Häris'e yaz-dığı mektup bir şaheserdir. Üzerinden 1400 sene geçmiş. İçinde İyi İdarenin bütün öğütleri var.
dışındaki şeylere delalet eder (işaret eder, onu gösterir). Mesela, "su" sözü, akışkan, renksiz, kokusuz, canlıların yaşaması için gerekli bir maddeye delalet eder (işaret eder, onu göste rir). Bu ve benzeri sözlerin bu şekildeki işa retlerine vazıl delalet denir. Bu delalet; dili, dilbilgisini, edebiyat ve özellikle de mantık ilmini yakından ilgilendirir. Mantık açısını dan bir söz (bir terim) veya bunun zihindeki tasavvuru (tasarlanan şekli) olan bir kavram (mefhum), üç şekilde bir başka kavrama dela-let (işaret) eder.
a) delâlet-i mutabikiye دلالت مطابقیه : bir kavra mın mână bakımından kendisine tam denk ve uygun olan bir diğer kavramı göstermesi. Örnek: "insan" kavramı, "akıl sahibi canlı" kavramına tam denk ve tam uygun (muta-bık) bir kavramdır. İkisi arasında eşitlik var dır. "insan akıl sahibi canlı" veya "akıl sahibi canlı insan". Bu iki kavram, "delâlet-i muta-bikiye" ile yani "denk ve eşit" kavram olarak, biri diğerini gösterir.
b) delâlet-i tazammuniye دلالت تضمنيه : ta zammun yoluyla delalet etme, yâni, kaplam (şümül) yoluyla başka kavramları gösterme. Örnek: "insan" kavramı; "zenci, Çinli, kadın, erkek, çocuk, vb. gösterir. Bunların hepsi "in-san" kavramının kapsamına giren alt grupla-rını gösterir. Çünkü, bu alt gruplar (türler) "insan" olmak özelliğinde ortaktır. Zenci de insandır, Çinli de, çocuk da. Bu gruplar, "in-san" kavramının "kaplamı" dır, yani, bunla-rın hepsini kapsar. "Insana haksızlık yapma günahtır" dersek, bu aynı zamanda "zenciye, kadına, çocuğa vs. haksızlık yapmak günah-tır" demek olur.
c) delâlet-i iltizamiye دلالت إلتزاميه : iltizam yo-luyla delalet, bir kelimenin taşıdığı mânânın mantıki sonucu olarak başka bir şeyi göster-mesi. yâni, bir kavramın içleminin (tazam-mununun) gereği olarak başka bir kavramı göstermesi. Yine örneğimize dönelim: " In-san, akıl sahibi canlıdır" önermesine (hük-müne) bakalım: " akıl sahibi olmak" ve "canlı olmak", "insan" kavramının (mefhumunun) içlemidir, (tazammunudur), yâni, insanı in-san yapan, insanı tarif etmemize yarayan nitelikleridir (insanın temel vasıfları, sıfat-larıdır). Şöyle dendiğini düşünelim: "İnsan bu soğukta, yiyeceğini yanına almadan doğ-ru dürüst giyinmeden, yaya olarak üçgünlük yola çıkar mı?". Bu ifadede geçen "insan" sözü
neye delalet eder, neyi gösterir? Elbette k hem akıllı olmayı ve hem de canlı olmayıb sözle akılı olan bunu yapmaz, bir canlı varlik olarak yemeden, içmeden durulmaz, denma oluyor. Demek ki "insan" kavramı hem as la varlık olma özelliğine, hem, "canlı varlik olma özeliğine işaret (delalet) etmektedir Özetlersek: "insan" kavramı, "akıl sahibi ve "canlı varlık" kavramlarını gösterir. Çünkü bu özellikleri taşımayan varlık insan olamaz bu özellikler insan olmanın vazgeçilmez şarı dır. "insan" kavramı bu özelliklere "delalet "insan" sözünün manasiy iltizamiye ile yani "insar
le işaret etmektedir. delalet-i aliye yüksek tavsiye, çok değerli öğüt, üstün yol göstericilik, kılavuzluk
delalet-i hal التحال : durum ve halin gos terdiği mână, durum ve halden çıkan delil ve işaret
delâlet-i iltizamiye دلالت إلتزاميه : iltizam yolu ile işaret etme.bir kelimenin taşıdığı mánanın mantiki sonucu olarak başka bir şeyi goster mesi.(bkz.delâlet, delâlet-i iltizamiye madde
si) delâlet-i Kur'an: Kur'an'ın yol gös termesi, Kur'an'ın rehberliği (klavuzluğu)
delâlet-i seläseدلالت ثلاث :)man.) üç çeşit dela.
let; bir kavramın (veya terimin) mânâsının mantıkı sonucu olarak üç ayrı kavrama delä-leti (işareti) (bkz.delâlet)
delalet-i vaziye دلالت وضعيه : insanların anlas
malarını sağlamak üzere insanların koyduğu (vaz'î) dildeki kavramlarla ilgili delâlet; yäni, bir terimin, bir sözün, başka bir şeye işaret et-mesi (bkz.delâlet, mad.3.)
delalet-i zatiye دلالت ذاتيه : bir kimsenin veya şeyin, kendi varlığının bir başka gerçeğe delil olması, bir başka varlığı göstermesi
delalet-i zimnî (ye( دلالت ضمنيه : kapalı şekilde
işaret etme, gösterme
delalet-i zimnî ve işarî دلالت ضمنى و إشارى : kapalı şekilde ve işaret yolu ile gösterme
delaletce دلالتجه : delil olma ve işaret etme ba kımından
delaleten دلالاً : delil olarak, işaret ederek
delil 1 : دليل.ispat için dayanak, belge, iz, işaret 2.rehber, kılavuz, yol gösterici
delili adalet âhiret için) adalet delili; âhiretin isbatı için Allah'ın (c.c.) ada-letini delil gösterme. [Allah'ın (c.c.) adaleti,
zalimlerin hak ettikleri cezayı görmelerini, haksızlığa uğrayanlara haklarının verilmesi ni gerektirir. O halde, kafirlerle Allah'ın (c.c.) emirlerine bağlı olan iman sahipleri bir tutu lamazlar. Oysa bu dünyada çok defa zalimler veya kafirler ceza görmeden, haksızlığa uğra yanlar da haklarını alamadan ölüp gidiyorlar. Bu bize, nähf adaletin tam manasiyle gerçek-leşeceği bir yerin (ahiretin) mutlaka olması gereğini gösterir. Bu sebeple İlahi adalet, ahiretin varlığına zorunlu ve mantığın gereği olan bir delildir.]
delili ad دليل على : )hi) adalet delili. (bkz. delil-i adalet)
delil-i akli (ye
akla dayanan delil
delili alen دليل علنی : açık delil
delll-i ehadiyet دليل احديث : Allah'ın (c.c.) bir liğine dair delil; her varlığın sahibi ve yaratı-cısının bir ve aynı olduğunu (ehadiyet) isbat eden delil
delili hak: gerçek delil, doğruyu gös-teren delil
delil-i ihtira (ihtirai( دليل اختراع : yaratma deli-
li, Käinatta ve canlılar dünyasında görülen varlıkların ezeli olmayıp değişken ve gelip geçici olmaları, onların Allah (c.c.) tarafından yaratılmış olmalarına delildir. Onların varlık-ları tesadüfle açıklanamaz. Her varlık kendi bütünlüğü içinde bir sistemdir.Bu sistem, gelecekteki bütün ihtimaleri, şartları bilmeyi gerktiriri. Her şeyi önceden görme, her şeyi önceden hesaplama ve planlama, kör ve akılsız maddenin veya rastlantının işi olamaz. (bkz. delil-i imkân)
delili ikna دليل إقناعي: ikna edici akıl ve vicda-nı doyurucu) delil
لال ليlili iman للإيمان mandlili, imanın şart-ları olarak ifade edilen îmân esaslarını ispat-layıcı delil
delili imkan دليل إمكان : imkan delili 1. kâinat-taki her zerrenin (atom veya molokülün) ve zerrelerden meydana gelen her bir varlığın yapısı, şekli, özellikleri, halleri ve diğer var-lıklarla olan ilgi ve ilişkileri bakımından son-suz yollar ve imkânlar varken, belli bir gâyeye yönelik bir yolun seçilmesi, hikmetle iş yapan sonsuz ve yüce bir iradenin, yüce bir yaratı-
cının varlığını gösteren bir delildir ki buna imkån delili denir 2. kâinat ve içindekilerin varlığı ezeli, ebedi ve zorunlu olmayıp varlık-ları ve yoklukları imkân sınırları içinde oldu-ğundan, yokken var olabilmesi için yokluğu-nu varlığa çeviren bir yüce yaratıcının tercih ve iradesi zorunludur ki buna da imkân delili denir
delili inayet دليل عنایت: inayet delili, käinat-ta her şeyin bir ölçü ve düzen içinde olması ve varlıkların gâyeler ve faydalar gözetilerek san'atlı yaratılmaları, tesadüfün işi olmayıp sonsuz bir ilim, sonsuz bir irade ve sonsuz yüce yaratıcı bir gücün eserleri olduklarını gösterir ki buna inayet delili denir
delil-i inayet ve gaye (t( دليل عنایت و غایه: inayet ve gaye delili (bkz. delil-i inayet)
delili inni دليل إني : olaylardan hareketle, bun-
ların bağlı olduğu kanunlara yahut sonuçlar-dan hareketle bunların sebeplerine, eserler-den hareketle bunların yapıcısına götüren delil (tümevarım, endüksiyon delili) (bkz. istidlâl, md.2)
delili kati süphe ve itirazları kesip atan delil, kesin delil
delil-i katı' ve sat قطع و ساطع phev itirazları kesip atan(katı') parlak (satı') delil
delil-i Kur'ani دلیل قرآنی : Kur'an'ın gösterdiği delil, Kur'andaki delil
delil-i muciz معجز mucize derecesinde delil
لال قليل ili nakli nakli deli, Kur'an ve ha-dise dayanan delil
delil-i nübüvvet دلیل نبوت:peygamberliğin ger-çekliğini gösteren delil
delili sadık صادق:Muhammed a.s. hakkında) gerçek delil, sözü ve özü ile doğru-luğu herkesçe kabul edilmiş olan delil
delil-i sâdık ve musaddak دلیل صادق و مصدق
(Hz.Muhammed a.s. hakkında) gerçek de-lil, sözü ve özü ile doğruluğu herkesçe kabul edilmiş olan ve geçmiş peygamberlerin ver-dikleri haberlerle doğrulanmış (musaddak) olan delil
لال الريlilisani Sanatkar Yaratıcı'nın (Allah'ın c.c.) varlığını ve birliğini gösteren delil
delili sat دليل ساطع : parlak delil herkesin gö-rebileceği yüksek ve apaçık delil
Mecelle-i Ahkam-ı Adliyye'den bu defa dahi tab ve temail olu-nan kitab-ı såminin nusah-ı madûdesi irsal-i súy-i váláları kılınmış idüğin beyaniyle tezkire-i senâveri terkim olundu efendim.
selh. Cemaziyulähir 289
Maruz-ı çåker-i kemineleridir ki
Reside-i dest-i tazim olan işbu tezkire-i såmiye-i asafâneleri manzûr-ı âli-i cenâb-ı Padişahi buyurularak mezkúr kitaplar tev-kif edilmiş olmağla ol babda emr u ferman hazret-i Veliyyul-em-rindir.
selh. Cemaziyulähir 289
Vesika No: 6
Atüfetlü efendim hazretleri Mecelle-i Ahkâm-1 Adliyye'nin bu kere dahi tab ve temsil olu-nan dokuzuncu kitabının nusah-ı müteaddidesi irsal-i süyı Väläları kılındığı beyaniyle tezkire-i senåveri terkim olundu efendim.
15 Rebiulähir 200
Maruz-ı çåker-i kemineleridir ki
Hâmepiray-ı tazim olan işbu tezkire-i såmiye-i Sadåretpenáhí-leri meâl-i Alisi rehin-i ilm-i acizi olmuş ve mezkûr nushaların tev-kif kılınmış olduğu muhat-ı ilm-i sâmi-i Vekâletpenáhíleri buyu-ruldukda ol babda emr u ferman hazret-i Veliyyulemrindir.
Mukavkıs da, Peygamberimize, bir kutu içinde Sürmelik, Gülya-ğı, Tarak, Makas ve Misvåk hediye etmişti. (22)
Mukavkıs'ın hediye ettiği (23) Ayna'ya Midle, Makas'a da, Câ mi ismi verilmiştir. (24)
Misvåk, ağıza sürülecek ağaç çubuğuna denir. (25)
Misvåk tutunmak, İmâm-ı Azam'a göre, dini Sünnetlerdendir.
Misvåk, abdest alınırken, ağıza su verileceği sırada, dişlere, uzun-luğuna değil, genişliğine sürmek süretile kullanılır.
Hem genişliğine, hem uzunluğuna sürüle bileceği de, söylenmiş-tir.
Misvåk kullanılırken, Misvāki, sağ elle tutmak, ağıza üç kerre su almak ve dişleri üç kerre ve Misvåk ağacının çubuğu ile Misvâkleyip temizlemek, Müstehabdır.
Peygamberimiz «Erâk ağacının çubuğu ile Misvâkleniniz!>> buyur-muştur.
Muaz b. Cebel de, Peygamberimizin «Mübarek bir ağaçtan olan Zeytun Misvāki, ne güzeldir!
Ağıza güzel koku verir.
O, hem benim, hem de, benden önceki Peygamberlerin Misvâki-dir.>> buyurduğunu işittiğini bildirmiştir. (26)
Eråk, dallarından Misvåk yapılan, develerin yayılmaktan hoşlan-dıkları, ekşi (27), dikenli, uzun bacaklı, çok dallı ve yapraklı, yumu-şak bir ağaçtır, (28)
Peygamberimiz «Eğer, ümmetime meşakkat vermeseydim, her namaz için Misvâk tutunmalarını, onlara muhakkak emr ederdim!>> (29)
Misvåk tutunmanızı, size çok çok tavsiye ederim!» (30)
« «Misvâk, ağızın temizliği ve Rabb'ın hoşnudluğudur!» buyurmuş-tur. (31)
(22) Kastalani Mevähibülledünniye c. 1, s. 303, Diyar Bekri Halebi İnsanüluyun c. 3, s. 298, Ahmed Zeynî Dahlân Hamis c. 2, s. 192, Sire c. 2, s. 174
(23) Diyar Bekrî Hamîs c. 2, s. 192
(24) İbn-i Esir Üsdülgabe c. 1, s. 38, Diyar Bekrî Hamis c. 2, s. 192
(25) Firûzabadi Kamûsulmuhit c. 3, s. 318
(26) Bedråddinül'ayni Umdetülkarî c. 6, s. 181
(27) Firûzabadi Kamûsulmuhit c. 3, s. 301
(28) Müncid s. 9, Mûcemülvasît c. 1, s. 14
(29) Mâlik Muvatta' c. 1, s. 66, Ahmed b. Hanbel Müsned c. 1, s. 80, Buharl Sahih c. 1, s. 214, Müslim Sahih c. 1, s. 220, Ebû Davud Sünen c. 1, s. 12,
Tirmizi Sünen c. 1, s. 34, İbn-i Mâce Sünen c. 1, s. 105 (30) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 3, s. 143, Buhari Sünen c. 1, s. 11 Sahih c. 1, s. 214, Nesat -
(31) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 6, s. 146, Nesai Sünen c. 1, s. 140 Sünen c. 1, s. 10, Dârimi
Peygamberimizin, evine girdiği zaman, ilk işi, dişini Misváklernek olurdu. (32)
Peygamberimiz, yanında Misvåk bulundurmadıkça, uyumaz, uyandığı zaman da, işe, dişini Misvåklemekle başlardı. (33)
Peygamberimiz, geceleyin Teheccüd da, ağzını Misvåkle oğuştururdu. (34) namazına kalktığı zaman
Hz. Aişe «Peygamber Aleyhisselâm, hiç bir gece veya gündüz uyumazdı ki, uyanınca, abdestten önce, Misvåk tutunmuş olmasın!» demiştir. (35)
(32) Müslim Sahih e 1, s. 220, Nesal Sünen c. 1, s. 13, Ibn-i Mâce - Sünen c. 1, s. 100
(33) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 2, s. 117
(34) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 5, s. 382, Buhari Sahih c. 1, s. 214, с. 2, s. 45, Müslim Sahih e. 1, s. 220, Ebû Davud Sünen c. 1, s. 15, Nesal Sünen c. 1, 8. 8, İbn-i Mice Sünen c. 1, 8. 105, Dârimi Sünen 3. 1, в. 140
(35) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 483, Ahmed b. Hanbel Müsned e. 6, s. 121, 160, Ebû Davud Sünen c. 1, s. 15
7 سوال ؟ ] ايمان تمر مطر فى افاده البدن ( لا تؤمنون ) و امثالى اشاره اونارى امان اللہ دعوت ايحكون عدم ایمانه ایمان چیغییور بوایسه محال عقلیدر.
الجوال ] اوناره تكليف ايديكن إيمان جمالیدر، تفصیلی دیگلور که هر رانتی هری حلمه آری آمری بدر بدر ايمان ابر ما کردیم تظيف با نام انور له بو محذور لازم ماسين. صوکر تفرلرینی صیغۂ ماضی الله ذكر اتحك، مفك اظهار واثنا تندن اول او نارك كفرى لو ها فلا لون قبول اتمه الرين اشار تدر بونك ايجونور که او ناره اوزاره قارشو انذارك، عدم انزار كى فائدة من والديفه (سوان) قلمه سار اشارت باب المدر صولره فوقانیتی افاده ايدن ( عليهم ) ده كى ( على ) او نارك بوزاری بره با شمن کبی، با شيريني فالد يرحب أمر لدينك موزینی دیکه به مد حارينه اشار تدر.
و گذار معنایه بر خور و بر خل ایران ایتمرین و ترکنه ترجيح الديله ( عليه ) كه ذكرى، حضرت محمد عليه الصلاة والسلام نظراً، انذاك، عدم انذار کی اولادیفنه اشار تدر. زیرا انذارده اجر و ثواب وارد در
وَأَنْذَرْتَهُمْ أَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ ) جمله سنده کی همزه) ایله (امر) مساواتی افاده ایتدیکندی (سوا) كلم منه تأکید در یا خود (سوا) کلمه سندن مساواتك بر معنای (همزه) الله (أمر) دن ایک نجی معناسی اراده اید یاید. چونکه مساواتك ،مداری یا عدم فائده در و یا موجبك عدم وجود يدر.
الجواب ] يا من اولدیفی فعالنده به فائده می او لما یان مخاطبك، فعليك فائده من اولد يفنه لطيف و مقنعانه به وجهله ايقاظ اد لمسی، آنجه استفهام ایله اولورکه، مخاطب، فعانی دو شوند کدنه موکرہ کو تو نتیجہ نى نظره الارق قلبي مطمئن اولسون.
[ سؤال ] (سوال) کامری انذار و عدم اندارد نه مجاز ایس، آرا رنده کی علاقه نه در؟
الجواب ] استفهامك مساواتي تضمن التمسيدر. زيرا استفهام اين آدمك بي اينه کوره، وجود ایاله عدم مساويدر. مع هذا، بوكي استفها ماده ويريان جوابلى، على الاكثر شو مساوات ضمنيه اليله ويريالي.
ve emsåli âyetlere, onları imån etineye da'vet etmekten, adem-i İmâna îmân çıkıyor.
Bu ise muhål-i aklidir.
Elcevab: Onlara teklif edilen îmân icmalidir, tafsili
değildir ki, "Her bir âyete, her bir hükme ayrı ayı, birer birer îmån ediniz" diye teklif yapılmıyor ki, bu mahzür lazım gelsin. Sonra küfürlerini siga-i mázi ile zikretmek, hakkın ızhár ve isbatından evvel, onların küfrü kucaklayıp kabul etmelerine işarettir.
Bunun içindir ki, onlara karşı inzárın, adem-i inzår gibi fäidesiz kaldığına kelimesiyle işaret yapılmıştır. Sonra fevkaniyeti ifade eden تليجة deki ) على ( onların yüzleri yere yapışmış gibi, başlarını kaldırıp amirlerinin sözünü dinleyemediklerine işarettir.
Ve kezá, ma'nāya bir zarar ve bir halel îrâs etmeyen ve terkine tercih edilen علية in zikri, Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'a nazaran, inzârın, adem-i inzår gibi olmadığına işarettir. Zirá inzårda ecir ve sevab vardır.
cümlesindeki hemze الذَرْتَهُمْ أَمْ لَمْ تُنذِرْهُمْ ile (1) müsâvâtı ifade ettiğinden سوات kelimesine te'kiddir. Yahud تواب kelimesinden
müsâvâtın bir ma'nâsı, hemze ile ()'den ikinci ma'nâsı iråde edilir. Çünki müsâvâtın medârı, ya adem-i fâidedir. Veya múcibin adem-i vücüdudur.
Sual: İstifhâm şekliyle müsâvâtı
ifade etmekte ne ma'nâ vardır?
Elcevab: Yapmış olduğu fiilinde bir fâidesi olmayan muhâtabın, fiilinin fäidesiz olduğuna latîf ve mukniâne bir vechile îkāz edilmesi, ancak istifhâm ile olur ki, muhâtab, fiilini düşündükten sonra, kötü neticesini nazara alarak kalbi mutmain olsun.
Sual: kelimesi inzâr ve adem-i
inzârdan mecaz ise, aralarındaki alâka nedir?
Elcevab: İstifhâmın müsâvâtı tazammun etmesidir. Zîrâ istifhâm eden adamın bilgisine göre, vücûd ile adem mütesåvidir. Maaházá, bu gibi istifhâmlara verilen cevablar, alelekser şu müsâvât-ı zımniye ile verilir.
"Deki: ey nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah'ın rah-metinden ümit kesmeyin! Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O, çok bağışlayan, çok esirgeyendir."
İbn Abbas (ra) anlatıyor:
Resulullah (sav)'in amcası Hz. Hamza'nın katili olan vahşi, Peygam-berimize Mekke'den yazdığı bir mektupta şöyle diyordu:
Ben Müslüman olmak istiyorum ama Kur'an-ı Kerimdeki bir ayet sebebiyle bunu yapamıyorum. O ayet şudur:
"Onlar ki, Allah ile beraber (tuttukları) başka bir tanrıya yal-varmazlar, Allah'ın haram kıldığı cana haksız yere kıymazlar ve zina etmezler. Bunları yapan, günah(ının cezasını) bulur."3 Ben bu ayette yasaklananların üçünü de yaptım, acaba tövbe etsem kabul olur mu?
"Kim tövbe edip iyi davranış gösterirse, şüphesiz o, tövbesi ka-bul edilmiş olarak Allah'a döner." Resulullah (sav)'in bu ayeti bir mek-tupla Vahşi'ye bildirdi. Bu sefer Vahşi ikinci bir mektup yazarak şöyle dedi:
Ayette tövbe etikten sonra iyi amel yapmak şartı getiriliyor. Halbuki ben bunu yapabilir miyim bilmiyorum. Bunun üzerine de şu ayet indi:
Bulunduğu her yer ve zamana bereket taşıyan bu devlet kuşu Peygamber Efen-
Kervan yola hazırdı. ice'nin malları da dahil bütün yükünü almıştı. Ama Hz. Hatic başında bir devlet kuşu taşıdığının farkında değildi. Busra pazarlarında malları-ni döküp ticaretini tamamlayıncaya kadar da farkına varamayacaktı.
TARİHTE BUGÜN
1546 - Barbaros
Hayreddin Paşa'nın vefatı.
1776 - ABD'nin kuruluşu (ABD'nin Britanya'dan bağımsızlığı).
4
BİR AYET
Her şeyi hakkıyla işiten de, her şeyi hakkıyla bilen de ancak Sensin.
Bakara Suresi: 127
PERŞEMBE
THURSDAY
BİR HADİS
TEMMUZ
JULY
Kulun kalbine dua etme arzusu geldiğinde hemen Rabbine dua etsin.
Muhakkak ki Allah ona cevap verecektir.
Tirmizî
Bu kâinatta görünen bütün güzellikler öyle bir güzelden geliyor ki, bu mütemadiyen değişen ve tazelenen kâinat, bütün mevcudatiyle ayinedarlık dilleriyle, o güzelin cemalini tavsif ve tarif eder.
1925 - Şeyh Said ile 46 adamı Diyarbakır İstiklâl Mahkemesi'nce idama mahkûm edildi.
1939 - Hatay Meclisi, oybirliğiyle anavatana katılma kararı aldı.
1971 - Türkiye'de haşhaş ekimi yasaklandı.
HAZİRAN
29
PAZAR
1447
4 MUHARREM
RUMI: 16 HAZİRAN 1441
HIZIR: 55
BIR AYET
Dağları görür, onları hareketsiz, yerlerinde donmuş sanırsın. Halbuki onlar, bulutların yürümesi gibi geçer giderler. Bu, her şeyi sağlam ve mükemmel yapan Allah'ın sanatıdır.
(Neml: 88)
BİR HADİS
Şükrünü yapabildiğin az mal, şükrünü yapamayacağın çok maldan daha hayırlıdır.
(C. Sağîr, No: 2935)
İbadet, şükürdür. Şükür, Mün'im'e edilir; yani nimetleri veren Zata şükretmek vaciptir.
Kim sattığı malı geri getiren müşterisinden kabul ederse, Allah da Kıyamet Gününde onun günahlarını affeder.
adan
1
Ebu Davud, Büyü: 52; İbni Mace, Ticaret: 26.
...
Ebu Said'den (ra) rivayetle Resul-i Ekrem Efendimiz (asm) şöyle buyurmuşlardır:
Dürüst ve güvenilir tüccar Peygamberler, sid-dıklar ve şehitlerle beraberdir.
İbni Mace. Ticarat: 1:
Tirmizi, Bayu: 4: Darimi, Bayu': 8.
...
Rifa'a bin Rafi (ra) rivayet ediyor:
"Kıyamet Günü tüccarlar facirler (günahkar-lar) olarak diriltilecekler. Ancak Allah'tan kor-kanlar, iyilik yapanlar ve doğruluktan ayrılma-yanlar müstesna"
(İnsanda nefs ve ruh iki ayrı âleme aittir. Ahiret saâdetine vuslat için, nefsânî duyguların hoyratlığından kurtulup, rûhânî istîdat-ları inkişaf ettirmekten başka çare yoktur.)
Tam otuz yıl saatim işlemiş ben durmuşum; Gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum...
Hâlbuki; Bosna, Irak, Afganistan, Filistin, Suriye, Libya ve benzeri İslâm belde-lerini mâtem yurduna çeviren onların kurumuş vicdanlarıdır.)
Doğrudan doğruya Kur'ân'dan alıp ilhâmı, Asrın idrâkine söyletmeliyiz İslâm'ı.
(Son asırlarda müslümanlar; rehâvet ve tembellik sebebiyle, askerî, idârî ve fen sahalarında gayret eden muâsırların-dan geri kalmışlardır.
İslâm ise yücedir ve cihanşümuldür.
Ecdâdımız gibi, İslâm'a, Kur'ân ve Sünnet'e sarılarak yeniden büyük hamleler ger-çekleştirmemiz lâzımdır.)
Dünyâ neye sâhipse, O'nun vergisidir hep! Medyûn O'na cem'iyyeti, medyûn O'na ferdi, Medyûndur O Mâsûm'a bütün bir beşeriyyet! Yâ Rab, bizi mahşerde bu ikrâr ile haşret!..
(Cihanda hangi fazîlet, güzellik ve muvaf-fakiyet varsa, Rasûlullah Efendimiz sayesindedir. O'na ümmet olmaktan daha büyük bir saâdet yoktur. Mahşer-de de en büyük nisbet, O'na îmân etmiş bir ümmet olabilmektir.)
"-Cuma namazına gelen cemaat, sabah namazına da geldiğinde!.."
Îmandır o cevher ki, İlâhî, ne büyüktür! İmansız olan paslı yürek sînede yüktür...
Muallimim diyen olmak gerektir îmanlı, Edepli, sonra liyâkatli, sonra vicdanlı...
(Ideal bir eğitimcinin tarifi)
C
Sahipsiz olan memleketin batması haktır, Sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır...
(Îman vatanda yaşanır. Hic-ret bunun ispatıdır. Uhud ve Hendek harpleri, vatan müdafaasıdır. Diğer harpler de aslında yine tedâfüîdir /savunma maksatlıdır.)
Tükürün ehl-i salibin o hayâsız yüzüne, Tükürün onların aslā güvenilmez sözüne, Medeniyyet denilen maskara mahlûku görün Tükürün maskeli vicdânına asrın tükürün!
(Haçlıların devamı olan zâlim batı, hümanizm ve benzeri maske-ler takarak, evlâtlarımıza sefâletini saâdet olarak göstermeye çalışmaktadır.
dost; seni nefsinin tehlikeli tuzaklarından kurtaran dosttur. Mânevî ve ebedî hayatının selâmetini, maddî ve fânî menfaatlerinden önde tutan kimsedir. Seni doğru yola getirmek için nefsinin hoşlanmadığı sözlerle de olsa îkazda bulunan biri; senin hakîkî dostundur.
Nitekim Hazret-i Omer:
"En çok sevdiğim kimse, bana ayıp ve kusurlarımı haber verendir." buyurmuştur.
Müslüman bir kul "Lâ ilâhe İllallah" dediğinde, o tevhid gökleri yarıp geçer ve Allahın huzurunda durur. Cenabı Hak ona: "Sakin ol" diye buyurur. O tevhid der ki: "Nasıl sakin olayım? Beni söyleyen mağfiret olunmadıkça" Allah Teala buyurur ki: "Sen o kulumun dilinden çıktığın anda Ben onu bağışlamıştım." Ravi: Hz. Enes (r.a.) Sayfa: 56 / No: 5 Ramuz El-Ehadis
"Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah'ın rah-metinden ümit kesmeyin! Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O, çok bağışlayan çok esirgeyendir." Resulullah (sav)'in bu ayeti Vahşi'ye bildirince, Vahşi Medine'ye gelip Müslüman oldu.3
Abdullah b. Süfyan anlatıyor:
Abdurrahman b. Süllemi bana yazdığı bir mektupta şöyle diyordu:
Babamın bana anlattığına göre o, Medine'de bir grup sahabe ile
birlikte otururken içlerinden biri şöyle demiş:
Resûlüllahın (sav) şöyle buyurduğunu işittim:
"Bir kimse ölümünden yarım gün önce bile tövbe etmiş olsa Allah onun tövbesini kabul eder."
Ben sordum:
Sen bunu gerçekten Resûlüllahtan duydun mu?
Evet! Duydum, diye cevap verdi.
Bunun üzerine bir başkası şöyle dedi:
Ben de Resûlüllah (sav)'in şöyle buyurduğunu işittim:
Ölümünden bir saat önce bile tövbe eden kimsenin tövbesini Allah kabul eder.
Allah, can boğaza gelmeden önce tövbe edenin tövbesini de kabul eder.
Muhammed b. Mutrif diyor ki:
Allah (cc) bir kudsi hadiste şöyle buyuruyor:
"Ademoğlunun yaptığına bakın! Günah işliyor, sonra bağışlanmasını istiyor, ben onu bağışlıyorum. Sonra tekrar günah işleyip, benden bağışla-mamı istiyor, ben yine bağışlıyorum.
Bakın şuna! Ne günahtan vazgeçiyor ne de rahmetimden ümidini kesiyor. Ey melekler siz şahit olun ki, ben o kulumu bağışladım."2
Muğis b. Sümmi anlatıyor:
Sizden önceki ümmetlerde günahkâr bir adam vardı. Bir gün yolda yürürken geçmişte işlediği günahlar aklına geldi ve pişmanlık duyarak üç defa:
"Allah'ım! Mağfiretini diliyorum," dedi.
Eceli geldi ve oracıkta öldü, Allah Teâlâ'da onun günahlarını bağış-ladı."3
Muhammed b. Aclan, Mekhul'ün şöyle dediğini anlatıyor:
Bana ulaşan bir habere göre, İbrahim'e (as) gökyüzünün sırları gös-terildiği zaman, zina eden birini gördü. Beddua etmesi üzerine Allah zina edeni helak etti. Sonra hırsızlık yapan birini gördü, ona da beddua etmesiyle o da helak oldu.
Bunun üzerine Allah (cc) ona şöyle buyurdu:
"Ey İbrahim! Kullarımı bana bırak. Çünkü onlar günah işleseler de şu üç şeyin dışına çıkamazlar:
1. Ya tövbe ederler ben de tövbelerini kabul ederim.
2. Yahut da onların soyundan bana ibadet edecek olan kullar yara-tırım.
3. Veya günah işlemeyi sürdürürler. Bu durumda ise cehennem onları beklemektedir."4
سوال؟) قرآن کریم، باشقه مقا مارده ترهی به موکه ترغیب ده با پینی هانده، بوداده ترغیبی ترن ایت در اسبابی نه در [ الجواب ) کفر مضامه آنچه ترهیب و تخویف مناسبده هم به گرگی مصر تارى دفع ايتمك، جنتى فراغ كبي منفضتارك جلبندن داها أولى وداها تأثير لي. مع هذا بوراده کی ترهیب، ترغیبی ده اگریر یور. چونکه انذار و عدم انذاری کورن خیال، خشيت مناسبتبار در حال تبشیر و عدم تبشیره انتقال اید.
عزیزم ! هر بر حكمك باشته شیاده خدمت ایدن چون معنالری اولدیفی و هر بر حکمون تعقیب ایدیان کیزلی مقصد لر بولوند یفی کی بو كلامك ده حضرت محمده اشارت الي عند الرى او لمقاله كفرى تقبیح التملك مقصد بله بيون به الجوده تنظير انده بولو نشد. از جمله منفجر عليه الصلادة والسلامك كور مكده اولديفي زحمتاترك تخفيفه و كوستر مکنده اول یفی حرص و شدتان تهویه مدار او طعه الحجون، معنای حرفي قبيلندن بعضه ام الرده بولوغين والسكى موللرك هما للديني نظره آلارم، او نامه اقتدا ایله تسلى بوللرینی کو سرمه ایسه ده، بور قانون فطر بدر تحتمل و انقياد لازمدر
بو آیت ( وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ ) تا جمله سنه قدر بتونه اجزا سیله کفری تقبیح و تنفی ایله نمی اید. واهل كفری تهدید و تخويف الله کفر دن ترهيب ابدد. و كذا، بتون کا ماتیله، گفرن میون به مصیبت و مقاله برای لذتى يوحد المی وار نعمتی بوجه نفتی وار دبیه اعلامه ادر. وكذا تبوه جمال الرياله. کفرن هر شید نه ضد لی اول یعنی تصریح ایدد.
Sual: Măzi sigasıyla inzárdan yapılan ta'bir neye işarettir? Elcevab: İkıncı ve üçüncü inzârlara lüzüm kalmadığına işarettir. Yani "Yaptığın inzår fäide vermedi. Bundan sonra da fäidesız kalır."
Suâl: İnzår etmemekte fåidenin bulunmaması zahirdir آن که تازه kaydında ne faide vardır? Elcevab: Sükût etmek, bazen muhâtabın insafa gelip; matlûb işe muvafakatine sebeb olur.
Sual: Kur'ân-ı Kerim, başka makamlarda terhibden sonra terğib de yaptığı halde, burada terğibi terk etmiştir. Esbabı nedir? Elcevab: Küfür makamına, ancak terhib ve tahvif münasibdir. Hem de küfür gibi mazarratları def etmek, cenneti kazanmak gibi menfaat-lerin celbinden daha evlå ve daha te'sirlidir. Maahâzâ, buradaki terhib, terğibi de andırıyor. Çünki inzår ve adem-i inzârı gören hayål, zıddiyet münasebetiyle derhål tebşir ve adem-i tebşîre intikal eder.
Azizim! Her bir hükmün başka şeylere hizmet eden çok ma'nåları olduğu ve her bir hükümden ta'kib edilen gizli maksadlar bulunduğu gibi; bu kelâmın da Hazret-i Muhammed'e (am) işaret eden ma'nâları olmakla, küfrü takbih etmek maksadıyla büyük bir ölçüde tenfirâtta bulunmuştur. Ezcümle, Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın görmekte olduğu zahmetlerin tahfifine ve göstermekte olduğu hırs ve şiddetin tehvînine medår olmak için, ma'nâ-yı harfi kabîlinden bazı îmâlarda bulunmuş ve eski resûllerin hållerini nazara alarak, onlara iktidâ ile teselli yollarını göstermiş ise de, "Bu bir kanun-u fıtridir. Tahammül ve inkıyâd lâzımdır" diye, lisân-ı hâl ile i'lân etmiştir.
Bu ayet وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ cümlesine kadar bütün
eczâsıyla küfrü takbih ve tenfir ile nehyeder. Ve ehl-i küfrü tehdîd ve tahvîf ile küfürden terhib eder. Ve kezȧ, bütün kelimâtıyla, küfrün büyük bir musibet olmakla beraber, "Lezzeti yok, elemi var; ni'meti yok, nikmeti var" diye i'lân eder. Ve kezâ, bütün cümleleriyle, küfrün her şeyden zararlı olduğunu tasrih eder.
1. Babasından kalan ve Me'sûr adıyla anılan kılıç.
Bu kılıç, Peygamberimizin Medine'ye hicreti sırasında yanında bulunuyordu. (2)
2. Abd isimli kılıç.
Bu kılıcı, Peygamberimize, Sa'd b. Ubåde hediye etmiş (3), Pey-gamberimiz, Bedir savaşına giderken, yanında götürmüştü. (4)
3. Zülfekar.
Kureyş müşriklerinden Münebbih b. Haccac'ın (5) veya Âs b. Mü-nebbih'in (6) kılıcı olup Bedir savaşında iğtinam edilmişti. (7)
Sırtında bir takım gedikler bulunduğu için Zülfekâr denilmişti. (8)
Peygamberimiz, Zülfekar'ı, Hz. Ali'ye hediye etti. (9)
Kabzasının başı, bağının halkaları ve zincirleri gümüştendi. (10)
Peygamberimizin vefatından sonra Hz. Abbas, Hz. Ebû Bekir'e başvurup Zülfekar'ı, Hz. Ali'den almak istediği zaman, Hz. Ebû Be-kir «Ben, bu kılıcı, hep Onun elinde gördüm.
Kendisinden, bunu, çekip almayı, hoş bulmam!» dedi.
(1) Kastalâni Mevahibülledünniye c. 1, s. 302, Diyar Bekri Hamis c. 2, s. 188
(2) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 485-486, Belâzüri Taberi Tarih c. 3, s. 184, Diyar Bekri hibülledünniye c. 1, s. 302 Ensabüleşraf c. 1, s. 521, Hamis c. 2, s. 188, Kastalânî - Meva-
(3) Vakıdî Megazi c. 1, s. 103, Kastalânî Mevahibülledünniye c. 1, s. 302
(4) Vakıdî Megazi c. 1, s. 103, Taberî hibülledünniye c. 1, s. 302 Tarih c. 3, s. 184, Kastalânî - Meva-
(5) Vakıdi Megazi c. 1, s. 103, İbn-i Sa'd büleşraf c. 1, s. 521 Tabakat c. 1, s. 486, Belâzüri - Ensa-
(6) Belâzüri Ensabüleşraf c. 1, s. 521, Firûzabâdî Kamûsulmuhit c. 2, s. 115
(7) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 486, Belâzürî. Ensabüleşraf c. 1, s. 521
8) Firûzabadi Kamusulmuhit c. 2, s. 115, Diyar Bekri Hamis c. 2, s. 188
( (9) İbn-i Esîr Kâmil c. 2, s. 137
(10) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 486, Abdurrezzak - Musannef c. 5, s. 296, Belâzüri Ensabüleşraf c. 1, s. 521, Diyarbekrł Hamis c. 2, s. 188, Kastalânî - Meva-hibülledünniye c. 1, s. 302
Hz. Ali, bu iki kılıcı, Fels tapınağından iğtinam etmişti. (13)
Peygamberimiz, bunları, Hz. Ali'ye hediye etti. (14)
B Peygamberimizin Mızrakları:
1-3. Peygamberimiz, Beni Baynuka' Yahudilerinden üç Murak iğtinam etmişti. (15)
Peygamberimizin Mızraklarından birinin ismi: Müsvi (16), diğe rinin ismi Müsna idi. (17)
4-5. Peygamberimizin, Beyză diye anılan büyük bir Harbesi ile Aneze diye anılan Mızraktan küçük bir Harbesi de, vardı. (18)
Nab'a diye de, anılan bu Harbe'yi, Habeş Necaşisi, Zübeyr b. Av vam'a vermişti.
Peygamberimiz, Hayber savaşından dönerken onu, Zübeyr b. Av vam'dan aldı. (19)
Necaşinin Peygamberimize Gönderdiği Anezeler:
Habeş Necaşisi Ashama, Peygamberimize üç Aneze göndermişti.
(11) Belâzürf Ensabüleşraf c. 1, s. 525
(12) İbn-i Seyyid Uyunüleser c. 2, s. 318, Firûzabadi Kamusulmuhit c.4x10
(13) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 486, Belärürl Ensabüleşraf e. 1, s. 521, Taberl Tarih c. 3, s. 184, Kastalani Mevahibülledünniye c. 1, s. 302
(14) Ebülmünzir Muhammed b. Hişam'ül'Kelbi Kitabülesnam s. 15, Belarürt Ens
büleşraf c. 1, s. 522, İbn-i Seyyid Uyunüleser c. 2, s. 318 (15) İbn-i Sa'd Tabakat c. 2, s. 489, Belárüri Ensabüleşraf c. 1, s. 522, Taberl Tarih c. 3, s. 184, İbn-i Esir Kâmil c. 2, s. 316
(16) İbn-i Esir Üsdülgabe c. 1, s. 37, İbn-i Esir Mevahibülledünniye c. 1, s. 303 Nihaye c. 1, s. 230, Kastalant
(17) Belâzürt Ensabüleşraf c. 1, s. 573, Kastalani Halebi İnsanüluyun c. 3, s. 429 Mevahibülledünniye e. 1, s. 3
(18) İbn-i Esir Üsdülgabe c. 1, s. 37, Kastalani Halebi İnsanüluyun c. 3, 3. 429 Mevahibülledünniyə c. 1, s. 3
(19) Beläzüri Ensabüleşraf c. 1, s. 523-524, Halebt İnsanüluyun c. 3, s.
Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye'nin Beyyinat ve Tahlif hakkında olan onbeşinci kitabının emsali misillû darülkütib-i hazreti hilafet-penhîye vaz'ı istid'âsıyla cemiyet-i mahsusası tarafından î'ta kılı-nan iki nüsha-i matbuası arz ve takdim olunduğu beyaniyle tezkire-i senâverî terkîm kılındı cfendim.
5 Zilkade 93
Maruz-ı çâker-i kemîneleridir ki
Hâmepîray-ı ta'zîm olan işbu tezkire-i sâmiye-i vekâletpenâhî-leriyle irsal olunan nüshaları nigâh-ı dekayık-iktinah-ı hazret-i şe-hinşâhî buyurulmuş ve sâlifuzzikr nushalar tevkif kılınmış olmağla ol babda emr u ferman hazret-i Veliyyulemrindir.
6 Zilkade 93
Vesika No: 10
Atûfetlü efendim hazretleri
Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye'nin onaltıncı kitabının darülkütib-i hazret-i hilâfetpenâhîye vaz'ı istid'âsıyla cem'iyyet-i mahsûsası ta-rafından i'tâ edilen iki nüsha-i matbuası savb-ı vâlâlarına irsal olun-duğu beyâniyle tezkire-i senâverî terkîm kılındı efendim.
selh. Zilkade 93
Maruz-ı çâker-i kemîneleridir ki
Hâmepîrây-ı tazim olan işbu tezkire-i sâmiye-i âsafâneleri manzûr-ı âli-i hazret-i Pâdişâhî buyurulmuş ve zikrolunan kitap-lar tevkif kılınmış olmağla ol babda emr u ferman hazret-i Veliy-yulemrindir.
نى يبدأ به الصَّلاَةُ ، ثم يتصرف فيقوم مقابلَ النَّاسِ ، والنَّاسُ عَلَى صُفُوفِهِمْ فَيَعِظُهُمْ وَيَأْمُرُهُمْ . .
( متفق عليه )
1385) «Peygamber S.A. efendimiz ramazan ve kurban bayramların. du.. Namazı bitirdikten sonra, insanların yüzüne karşı ayakta da namazgâha çıkardı.. Ve ilk yaptığı iş, namaz kılmak olur. dururdu; insanlar da saflarında dururlardı.. Böylece onlara nasihat ve emir verirdi..>>
İlkönce: Namazgāhta tahiyyat-ı mescit tabir edilen iki rikāt namaz kılınır.. Vaaz ve nasihata ondan sonra baslanır.. Bu Hadis-i Seriften mu-rad budur..
En doğrusunu Allah bilir..
İmamlar bu hadis-i Şerifin sıhhatında müttefiktirler..
1386) «Toplu halde yürüdükleri zaman, içlerinden birinin selâm ver. mesi kâfi gelir.. Toplu halde bulunanların biri -verilen sela-ma- karşılık verirse; kâfi gelir..>>>
Verilen selama toplu halde karşılık verilirse daha iyi olur..
1388) «Cemaate, Allah'ın kitabını en güzel okuyan imamlık eder.. Kur'an okumakta aynı olurlarsa; sünneti en çok bilenleri.. Sün-neti bilmekte müsavi olurlarsa; hicrette en kıdemli olanları.. Hicrette de eşit olurlarsa; en yaşlıları..>>>
Bir başka rivayete göre, yaşta aynı olanların yüzü güzeli.. Yüz güzelliğinde müsavi olanların ise, zevcesi güzeli imamlık eder.. Çünkü ževcesi güzel olanların gözü dışarıda olmaz.. *
delili sidk دليل صدق : doğruluk delili, doğru-luktan ayrılmazlık ve doğru sözlülük sıfatla-rına sahip olmanın delili
delil-i vahdaniyet دليل وحدات: vahdaniyet delili; Allah'ın (c.c.) birliğini isbat eden delil, kâinatın ve bütün varlıkların sahibi ve yara-tıcısının bir ve aynı olduğunu gösteren delil
delil-i vahdet دليل وحدت : vahdet delili, Allah'ın (c.c.) birliğini isbat eden delil, kainatın ve içindeki bütün varlıkların sahip ve yaratıcısı-nın bir olduğunu gösteren delil
delili vazih دليل واضح : açık delil
delili yakini دليل يقيني : gözle görürcesine şüp-he götürmez, sağlam delil
delili vcud دليل وجود : bir şeyin var olduğunu isbat eden delil
delili zahir دليل ظاهر : apaçık ve gözle görünen delil
delili zihayat دليل ذى حيات : yaşayan canlı delil (Hz. Muhammed a.s.m.)
dellal دلال : tellal, duyurucu, ilâncı, tanıtıcı
dellal - alişan دلال عالی شان : Kur'an ve iman ger-
çeklerinin şanı yüce duyurucusu, tanıtıcısı
dellalı aşık دلال عاشق : aşık ilacı Allah'a (c.c.( aşkla bağlı olup O'nu tanıyan ve tanıtan kul (insan)
dellal azam دلال أعظم : )İlahi) hakikatlerin en büyük duyurucusu ve tanıtıcısı (Hz.Muham-med a.s.m.)
dellal-ı kitab-ı mübin دلال کتاب مبین : gerçekleri açıklayan kitabın (Kur'an'ın) ve getirdiği ha-kikatlerin tanıtıcı ve duyurucusu
dellal - Kur'an دلال قرآن : Kur'an ve getirdiği ha-kikatleri insanlara duyuran ve tanıtan
dellal-i mazhar دلال مظهر : kendi varlığında sa-hip olduğu yaradılış özellikleriyle San'atkâr Yaratıcısını bir ayna (mazhar) gibi gösteren ve tanıtan varlık (insan); duyurucu ve tanı-tıcı ayna
dellal - muhterem دلال محترم : saygıdeğer tanı-tıcı ve duyurucu
dellalı nübüvvet دلال نيوت : Hz. peygamber'in (a.s.) peygamberliğinin delili ve tanıtıcısı
demir-sebat دمير - ثبات : )kararında ve bağlılı-ğında) demir gibi sağlam ve sarsılmaz
demirbas میرباش : aynı yerde devamlı hizmet veya görev için hazır bulunan (kimse veya şey)
demokrasi ده موقراسی : halk eğemenliğine ve halkın ortak istek ve iradesine dayanan idare şekli
demokrat 1 : ده موقرات.demokrasi taraftarı 2.Demokrat Parti'li
Demokrat Parti ده موقراط پارتی : Türkiye'de 1946 yılında kurulan ve 1950 yılında iktidara ge-len siyasi parti. Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş tarihi olan 1923'ten 1950 yılına ka-dar Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), Türki-ye'yi tek iktidar partisi olarak yönetmiştir. Bu parti bir çeşit devlet partisi idi. Devletle parti iç içe girmişti. Cumhurbaşkanı partinin de genel başkanı idi. İllerde valiler, ilçelerde kaymakamlar hem devletin hem de partinin temsilcisi, yani partinin il ve ilçe teşkilatının
Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla anlamına gelen "Bismillahirrah- nânirrahîm" âyetinin adıdır. Besmeleye 'Allah'ın adını anmak" anlamına gelen 'tesmiye" de denir. Besmele, Neml sûre- sinin 30. âyetinin bir bölümü ve Fâtiha sûresinin ilk âyetidir. Tevbe sûresi hâriç diğer sûrelerin başında besmele yazıl- mıştır. Sûre başlarındaki besmeleler, müstakil birer âyettir. Ancak o sûreye dahil değildir.
YanıtlaSilPeygamberimiz (a.s.) her hayırlı işe besmele ile başlanmasını tavsiye etmiş ve "Besmele ile başlanmayan her iş be- reketsiz ve sonu güdüktür" buyurmuştur (Aclûni, Keşfü'l-Hafa, II,174). Kur'ân okumaya, bir şey yiyip içmeye ve bir işe başlanır- ken besmele çekilir. Kur'ân'da Allah'ın adı anılmadan kesilen hayvanların etleri- nin yenmeyeceği bildirilmiştir (En'âm, 6/121).
Besmele çeken insan; başka bir var- lık adına değil sadece Allah adına, O'nun rızası için ve O'nun izniyle başlı- yorum, demiş olur. Besmelede Yüce Ya-
YANITLASİL
yuksel22 Mayıs 2024 13:52
ratıcının üç ismi geçmektedir: Allah, Rahman ve Rahim. Besmele çeken Kur'ân okumuş ve Allah'ı anmış olur,
.Κ.)
BESİR
Sebnem
YanıtlaSilSap 100 Saat Bt Kadın ve Aile Dergisi
Ey îman edenler!
Eğer küfrü îmana tercih ediyorlarsa,
babalarınızı ve kardeşlerinizi (bile) velî (dost) edinmeyin.
Sizden kim onlan dost edinirse, işte onlar zâlimlerin tā kendileridir. (et-Tevbe, 23)
ALLAH'I, RASÛLÜ'NÜ VE CİHADI HER ŞEYDEN ÜSTÜN TUTMAK
YanıtlaSilط يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا أَبَاءَكُمْ وَإِخْوَانَكُمْ أَوْلِيَاءَ إِنِ اسْتَحَبُّوا الْكُفْرَ عَلَى الْإِيمَانِ وَمَنْ يَتَوَلَّهُمْ مِنْكُمْ فَأُولَئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ (۲۳) قُلْ إِنْ كَانَ آبَاؤُكُمْ وَأَبْنَاؤُكُمْ وَإِخْوَانُكُمْ وَأَزْوَاجُكُمْ وَعَشِيرَتُكُمْ وَأَمْوَالٌ اقْتَرَفْتُمُوهَا وَتِجَارَةٌ تَخْشَوْنَ كَسَادَهَا وَمَسَاكِنُ تَرْضَوْنَهَا أَحَبَّ إِلَيْكُمْ مِنَ اللَّهِ وَرَسُولِهِ وَجِهَادٍ فِي سَبِيلِهِ فَتَرَبَّصُوا حَتَّى يَأْتِيَ اللَّهُ بِأَمْرِهِ وَاللَّهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِقِينَ ﴿٢٤﴾ ط
23. Ey iman edenler, eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa babalarınızı ve kardeşlerinizi dostlar edinmeyin. Siz-den kim onları dost edinirse işte zalimler onlardır.
24. De ki: "Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız, kazandığınız mallar, ke-sada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığı-nız meskenler size Allah'tan, Rasûlü'nden ve O'nun yolunda cihâd etmekten daha sevgili ise artık Allah
268
YanıtlaSil9. Tevbe Sûresi
Ayet: 23-24
emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah, fâsıklar topluluğunu hidâyete erdirmez."
Avetin nüzûl sebebi şudur: Rasûlullah (s.a.), ashâbına Medine've hic-ret etmelerini emredince sahabilerden bazılarının hanımı, çocuğu ve akrabaları ona sarılıyor ve "Allah aşkına ne olur gidip de bizi kimsesiz bırakma, yoksa mahvoluruz." diyorlar, o sahabî de onlara acıyor ve hic-ret etmekten vazgeçiyordu. Bunun üzerine Allah Teâlâ şöyle buyurdu:
"Ey iman edenler, eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa", yani üs-tün tutuyorlarsa Mekke'deki kafir "babalarınızı ve kardeşlerinizi dost-lar edinmeyin. Sizden kim onları dost edinirse" yâni onların bu dav-ranışını beğenirse "işte zâlimler onlardır." Onlar dost edinilerek dostluk hak ettiği yerden başkasına konulmuş olur. Başkalarının zulmü onların zulmünün yanında sanki zulüm değildir.
İmam (Fahreddîn Râzî) demiştir ki: "Doğru olan, bu sûrenin Mek-ke'nin fethinden sonra inmiş olmasıdır. Bu âyeti, hicret etmenin vacib olduğu mânâsına hamletmek nasıl mümkün olabilir? Halbuki hicret, Mekke'nin fethinden önce vacibdi. Bu husustaki en isabetli görüş, bu âyeti müminlerin müşrik akrabalardan uzak durmalarının ve onlarla olan dostluklarını terk etmelerinin vacib olduğu mânâsına hamletmektir. Yani müminler sırlarını onlara ifşa etmek ve onların arasında ikamet etmeyi İslâm yurduna hicrete tercih ederek onları sırdaş ve dost edinmemelidir-ler. Allah Teâlâ'nın: "Sizden kim onları dost edinirse işte zâlimler onlardır" sözü bu mânâya delalet eder.
Haddâdî: "Böyle kimseler kâfirleri dost tuttukları için "zâlimler" sa-yılmışlardır. Çünkü küfre rıza gösteren kâfir olur." demiştir.
Kâşifi der ki: "Bu âyet nâzil olunca, hicrete karşı olanlar şöyle dedi-ler: Biz şimdi kabile ve aşiretlerimizin arasındayız ve alış veriş ve ticaret edip vaktimizi geçiriyoruz. Hicret ettiğimiz zaman zorunlu olarak baba-mız ve çocuklarımızdan kopmamız gerekecek, ticaret bitecek, biz ka-zançsız ve malsız kalacağız. Bunun üzerine sonraki âyet nazil oldu."
Rûhu'l-Beyân
YanıtlaSil269
Cüz: 10
قُلْ إِنْ كَانَ آبَاؤُكُمْ وَأَبْنَاؤُكُمْ وَإِخْوَانُكُمْ وَأَزْوَاجُكُمْ وَعَشِيرَتَكُمْ وَأَمْوَالٌ اقْتَرَفْتُمُوهَا وَتِجَارَةٌ تَخْشَوْنَ كَسَادَهَا وَمَسَاكِنُ تَرْضَوْنَهَا أَحَبَّ إِلَيْكُمْ مِنَ اللَّهِ وَرَسُولِهِ وَجِهَادٍ فِي سَبِيلِهِ فَتَرَبَّصُوا حَتَّى ط يَأْتِيَ اللَّهُ بِأَمْرِهِ وَاللَّهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِقِينَ ﴿٢٤﴾
24. De ki: "Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız, kazandığınız mallar, ke-sada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığı-nız meskenler size Allah'tan, Rasûlü'nden ve O'nun yolunda cihâd etmekten daha sevgili ise artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah, fâsıklar topluluğunu hidâyete erdirmez."
Ey Muhammed! Hicreti terk eden kimselere "de ki: "Eğer babala-rınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız," Mek-ke'de "kazandığınız" ve elde ettiğiniz "mallar..." -Malların kazanıldığı-nın belirtilmesi, sıkıntı ve zorluk çekilerek elde edildiğinden onların ya-nında çok değerli olması sebebiyledir.- hac mevsiminde Mekke-i Müker-reme'de bulunmamanız sebebiyle revaç vakti geçerek "kesada uğrama-sından korktuğunuz ticaret" yani ticaret yapmak ve kâr etmek için satın aldığınız metalar, "hoşlandığınız meskenler" yâni son derece ne-zih oldukları için içlerinde ikamet etmekten memnun kaldığınız evler ve bahçeler, "size Allah'tan, Rasûlü'nden" yani Medine'ye hicret etmek suretiyle Allah'a ve Rasûlüne itaattten "ve O'nun yolunda" Allah'a itaat olarak "cihâd etmekten daha sevgili ise..."
Buradaki 'sevgi'den maksad, ihtiyari (iradeye bağlı) sevgidir. Yani, Allah ve Rasûlünün emirlerini devamlı olarak yerine getirme, onları hiç terk etmeme sonucunu doğuran bir sevgidir. Yoksa insanda mutlaka bu-lunan fitri sevgi değildir. Çünkü fıtrî sevgi, insanın tercihine bağlı olma-dığından yükümlü tutulduğu bir sevgi değildir.
"artık Allah emrini" yani dünya veya ahirette vereceği cezayı başı-niza "getirinceye kadar bekleyin." Bu ifade, nefsinin hazlarını dinin emirlerine tercih eden kimse için tehdit ifade etmektedir.
270
YanıtlaSil9. Teube Süresi
Ayet 24
"Allah, Jasıklar topluluğunu hidayete erdirmez." müşrikleri dost edinmek suretiyle itaatten çıkanları, kendileri için hayırlı olan şeye irşad elmez
Aveti kerime'de çok şiddetli bir tehdit vardır ki bu tehditten ancak çok az kişi kurtulabilir. Çünkü günümüzde zahid ve takva sahibi ihvanı mia bir araştırsan onların dünya ile ilgili en değersiz bir şeyi bile elden kaçırdıklarında nasıl şaşkınlığa düşüp üzüldüklerini görürsün. Halbuki onlar dini hazlardan en yücesini bile elden kaçırdıklarında hiç aldırış et mezler.
Ayetten anlaşıldığı kadarıyla kim dünyevi arzuları Rahman'a itaate tercih ederse dünyada ya da ahirette başına gelecek cezaya hazır olsun! Baksın bakalım tercih ettiği dünya hazları, kendisini bu korku ve felaket lerden kurtarabiliyor mu?!
Allah'ım, affını ve bağışlamanı niyaz ederiz, ey merhametlilerin en merhametlisi!
Kaşifi demiştir ki: Ey aziz! Dostluk iddiasının gerçek olması için İb rahim gibi dünyadan yüz çevirecek adam olmak gerek. Nitekim o şöyle demişti: "İyi bilin ki onlar benim düşmanımdır; ancak âlemlerin Rabbi (benim dostumdur)." (eş-Şuâră, 26/77) Malı misafire sarfedecek, çocuğu kurban etmeye niyet edecek, kendini de ateşe feda edecek.
Seni tanıyan kimse canı ne yapsın?
Çocuğu, evlad u iyali ne yapsın?
Her iki cihanı ona bağışlayarak divâne edersin
Sana divâne olan iki cihanı ne yapsın?
Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Sizden hiçbiriniz, ben kendisine malından, çocuğundan ve bütün insanlardan daha sevimli olmadıkça iman etmiş olmaz,"114 İbn Melek, bu hadisteki iman ile "kamil iman"ın, sevgi ile de "Ihtiyârî sevgi"nin kastedildiğini söylemiştir. Mesela Rasûlullah bir mümine şehit oluncaya kadar kafirlerle savaşması-ni emretse veya kafir olan anne-babasını ve çocuklarını öldürmesini em retse, o mümin selametinin Peygamber (a.s.)'ın emrine uymakta olduğu
114. Buhari, Iman, 8, Müslim, Iman, 70
Cüz: 10
YanıtlaSil-Beyan
271
nu bildiği için bu emre uyar, itaatsizlik etmeyi düşünmez. Nitekim hasta bir insan tabiatı itibarıyla ilaçtan nefret eder, kaçar. Fakat yine de iyileş-mesinin bu ilacı kullanmaya bağlı olduğunu bildiği için onu kullanır. O halde bir mümin nasıl olur da karşılık beklemeden bizim menfaatimize çalışan, bize bizden, babalarımızdan ve çocuklarımızdan daha şefkatli ve merhametli olan Peygamberimiz'in (a.s.) emrine uymaz?!
Kâdî (Beydâvî) şöyle demiştir: Peygamber (a.s.)'ın sünnetine onu ihya etmek suretiyle yardım etmek, getirdiği şeriatı muhafaza ve müda-faa etmek O'nu sevmekten ileri gelir.
Hz. Şeyhülislâm'dan şöyle nakledilir: Ahmed b. Yahya Dimaşkî bir gün anne ve babasının önünde oturmuş, Kur'an'dan Hz. İsmail'in kur-ban edilmesi hikâyesini okuyordu. Dediler ki: Ey Ahmed! Önümüzden kalk ve git. Çünkü biz seni Allah yoluna adadık. Ahmed kalktı ve şöyle dedi: Ey Rabbim! Şimdi senden başka kimsem yok. Ardından Kâbe'ye doğru yola çıktı. Yirmi dört yerde konakladı. Bir müddet sonra anne ba-basını ziyaret etmek istedi. Şam'a gelince evinin kapısına vardı, kapıyı çaldı. Annesi seslendi: Kapıda kim var? Oğlu cevap verdi: Ben Ahmed, oğlunuz. Annesi: Önceleri bir çocuğumuz vardı, onu Allah yoluna ada-dık. Bizim Ahmed'le Mahmud'la ne işimiz olsun! dedi.
Neyimiz varsa sana feda ettik
Canı senin aşkına esir ettik
Biz kendimizi terk ettik, iki cihanı da
Bu yaptıklarımızı sadece senin için ettik
İşte muhacirler hicret edip Allah Teâlâ için terk ettikleri bir beldede ölmeyi, hicretin sevabı noksanlaşır endişesiyle hoş karşılamıyorlardı. Çünkü terk edilen yurda zaruret hali dışında geri dönmek, yapılan hicret amelini bozmak demektir.
et-Te'vîlât'ta şöyle denilmektedir: "Dinin aslı, Allah Teâlâ'nın sevgi-sidir. Allah'ı sevme (mahabbetullah) istidadını, zikredilen şeylere tahsis eden kimse fâsık olur. Fâsıklık, Yaratan'ı sevmeyi bırakıp yaratılanı sev-meye yönelmektir. Yaratılanın sevgisini Yaratan'ın sevgisine tercih eden ilâhî feyzi kabul için olan fıtrî istidadını yok etmiş ve mahrumiyeti hak etmiş olur, kahır ve perişanlığa düçar olur. "Artık Allah emrini" yani kahrını "getirinceye kadar bekleyin. Allah, fâsıklar topluluğunu" gü-
272
YanıtlaSil9. Tevbe Sûresi
Ayet: 24-25
zel istidaddan çıkıp uzaklaşanları "hidâyete erdirmez.". Yani onlar güzel istidadlarını iptal ettikten sonra Allah onları yüce katına ulaştırmaz ve cemalinin feyzini kabûle müsait kılmaz.
Bişr b. el-Hâris (r.a)'den rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir:
"-Rüyada Peygamber (s.a.)'i gördüm. Bana:
"-Yâ Bişr, bilir misin Allah Teâlâ seni niçin akranlarından üstün kıl-dı?" diye sordu. Ben:
"-Hayır yâ Rasûlallah." dedim. O:
"-Sünnetime tabi olman, sâlihlere hizmet etmen, din kardeşlerine nasihatta bulunman, ashabımı ve ehl-i beytimi sevmen sayesinde. Seni iyilerin (ebrâr) makamına ulaştıran işte bunlardır." buyurdu.
Ben derim ki: Halis mahabbet, büyük bir kapıdır. Ancak kalb-i selim sahibi kimselere açılır. Hâlis mahabbetin tesiri çok büyüktür. Durumu şaşırtıcıdır.
Allah Teâlâ'dan bizleri Allah sevgisini ve Rasûlü'nün sevgisini, bun-ların dışında kalanların sevgisine tercih edenlerden kılmasını niyaz ede-riz. Amin!.
YALAN
YanıtlaSilİlişkili Maddeler
SIDK
Niyette dürüstlük, söz ve davranışların doğru ve gerçeğe uygun olması anlamında bir ahlâk terimi.
TEKZİP
Dinî gerçekleri yalanlama anlamında bir Kur’an terimi.
Müellif: MUSTAFA ÇAĞRICI
Yalan kelimesinin Arapça karşılığı olan kezib (kizb) eski sözlüklerde “doğruluğun (sıdk) karşıtı, bir konuda gerçeğe aykırı haber veya bilgi vermek, söz vâkıaya uygun olmamak” diye tanımlanır. Haberin doğruluğu vâkıaya uygunluğu, yalan olması aykırılığı ile bilinir (Lisânü’l-ʿArab, “kẕb” md.; Ahmed b. Muhammed el-Feyyûmî, s. 201; et-Taʿrîfât, “Kiẕbü’l-ḫaber” md.; Tehânevî, II, 847-850; Kāmus Tercemesi, “kzb” md., I, 461). Ya‘kūb b. İshak el-Kindî kezibi “olmayanı olmuş, olanı olmamış gibi gösteren söz” şeklinde tanımlar (Resâʾil, I, 169). Kezib kelimesi âyet ve hadislerle diğer İslâmî kaynaklarda “gerçeğe aykırı konuşmak” anlamında masdar, “gerçeğe uygun olmayan söz, haber” anlamında isim olarak kullanılır. Bir âyette (Yûsuf 12/18), Yûsuf’u kuyuya atan kardeşlerinin babalarını onu kurdun parçaladığına inandırmak için gömleğine sürdükleri kan için kezib (uydurma, sahte) kelimesine yer verilmiştir. Âlimler, bazı hadislerde kezibin kötü niyet taşımayan yanlış davranışlar için de kullanılmasını kanıt göstererek bu kavramın -kasıt unsuru taşısın taşımasın- gerçeğe aykırı her türlü bilgiyi ve haberi kapsadığını, ikisi arasındaki farkın sorumluluk noktasında söz konusu edildiğini belirtirler. Çünkü yalancı söylediğinin yalan olduğunu bilir, hata eden ise sözünün doğru olduğunu zanneder (İbnü’l-Esîr, IV, 159-160). Öte yandan bir kimsenin sözü aslında gerçeği ifade etse bile o kişi yalan söylediğini düşünüyorsa yalancı sayılır. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de (el-Münâfikūn 63/1) münafıkların Hz. Peygamber’e söyledikleri, “Şahitlik ederiz ki sen gerçekten Allah’ın elçisisin” sözleri, “Allah biliyor ki sen O’nun elçisisin” ifadesiyle doğrulanmış, “Fakat Allah da münafıkların yalancılar olduğuna şahitlik eder” meâlindeki âyette sözlerini inanarak söylemedikleri için münafıkların yalancı olduğu bildirilmiştir (Râgıb el-İsfahânî, s. 270).
Kur’ân-ı Kerîm’de kezib ve türevleri 280 yerde geçmektedir ve bunların çoğu “bir şeyi yalana nisbet etmek” anlamında tekzîb masdarından türeyen fiil ve isimlerdir. Esasen kişiyle ilgili olan tekzîb “kişinin yalancı olduğunu ileri sürme, onu yalancılıkla suçlama”, olay ve haberle ilgili olan ise “onu yalan sayma” mânasına gelir ve bu yönüyle inkârla örtüşür. Kur’an’da, genellikle eski peygamberlerin inkârcı kavimlerinin ve putperest Araplar’ın Allah’ın dini, peygamberi ve kitapları, kıyamet, âhiret, uhrevî yargılama ve adalet, cehennem ve azap, Allah’ın nimetleri, hakikat ve doğruluk gibi genelde imana ilişkin konulardaki yalanlayıcı, reddedici tutumlarıyla bunun kendileri için doğuracağı zararlar anlatılır. Bu âyetlerde tekzîb “ilâhî vahyin inkârı, Allah tarafından gönderilen hakikatin reddedilmesi” anlamını içerir. Kezib kelimesi de âyetlerde otuz üç yerde geçer; bunların çoğunda “uydurma, yakıştırma” anlamındaki iftira kavramıyla birlikte “Allah hakkında yalan uydurma, O’nun birliği, aşkınlığı ve yetkinliğiyle bağdaşmayan iddialar ileri sürme” mânasında kullanılır (meselâ bk. Âl-i İmrân 3/94; en-Nisâ 4/50; el-Mâide 5/103). Kezibin üç defa tekrar edildiği Nahl sûresinin 116. âyetinde insanların sorumsuzca yalan konuşarak yiyecekler hakkında, “Şu helâldir, bu haramdır” demeleri “Allah hakkında yalan uydurmak, Allah adına doğru olmayan hükümler üretmek” şeklinde değerlendirilmiştir (Taberî, VII, 658). Bir âyette, Medine yahudilerinin Araplar’a ait yanlarındaki emanetleri geri vermemenin kendileri için sorumluluk doğurmayacağını ileri sürmeleri (Âl-i İmrân 3/75; krş. Taberî, III, 317; Fahreddin er-Râzî, VIII, 100-103), başka bir âyette yine yahudilerin kutsal kitaplarına ilâve ettikleri sözlerin Allah katından geldiğini söylemeleri de (Âl-i İmrân 3/78; Fahreddin er-Râzî, VIII, 106-109) “Allah hakkında yalan söylemek, O’na asılsız şeyler isnat etmek” diye nitelendirilmiştir. Müslüman olduklarını ileri süren münafıklar Allah’a ve resulüne yalan söylemişlerdir (et-Tevbe 9/90; krş. Şevkânî, II, 445). Bir âyette gerçeği konuşana dürüst (sâdık), gerçek dışı konuşana yalancı (kâzib) denilmiştir (el-Mü’min 40/28). Birçok âyette inkârcılar ve münafıklar hakkında, Allah’ın gönderdiği açık hakikatleri yalan saymaları sebebiyle “yalancılar” ifadesi kullanılmış, ayrıca peygamberlerini yalancı (kâzib/kezzâb) diye suçlayan kavimlerden söz edilmiştir (el-A‘râf 7/66; Hûd 11/27; eş-Şuarâ 26/186).
YanıtlaSilHadislerde de kezib ve türevleri sıkça geçmektedir. Bazı hadis mecmualarında bu konuya dair özel bablar ayrılmıştır (meselâ bk. Buhârî, “ʿİlim”, 8, 38; Ebû Dâvûd, “Îmân”, 13; “Edeb”, 80; Tirmizî, “Birr”, 46; Nesâî, “Îmân”, 23). Asılsız bir sözü Hz. Peygamber’e isnat ederek nakletmenin menedildiği rivayetlerde kezib kavramı “hadis uydurma” anlamında kullanılmıştır (Müsned, II, 47, 83, 123; Buhârî, “ʿİlim”, 38, “Enbiyâʾ”, 50; Müslim, “Zühd”, 72). Bir hadiste de şöyle denilmektedir: “Yalandan sakının, çünkü yalanla günah yan yanadır ve ikisi de insanı cehenneme götürür” (Müsned, I, 3, 5, 7, 8; Müslim, “Birr”, 103-105; İbn Mâce, “Muḳaddime”, 4, 5). Diğer bir hadiste, “Kardeşine bir söz söylediğinde o sana inanırken senin ona yalan söylemiş olman ne büyük bir ihanet!” buyurulmuştur (Müsned, IV, 183; Ebû Dâvûd, “Edeb”, 71). Hemen bütün hadis kaynaklarıyla ahlâk ve tasavvuf kitaplarında zikredilen bir hadisin meâli de şöyledir. “Sizi yalan söylemekten menederim; çünkü yalan söylemek günaha, günah da cehenneme götürür. Kişi yalan söyleye söyleye nihayet Allah katında kezzâb diye yazılır” (Müsned, I, 3, 5, 384, 410, 424; Buhârî, “Edeb”, 69; Müslim, “Birr”, 102-105). Yine sıkça tekrar edilen başka bir hadiste yalan münafıklığın üç alâmetinden biri olarak gösterilmiştir (diğerleri sözünden dönmek ve emanete hıyanet etmektir; bazı rivayetlerde bunlara düşmanlıkta ileri gitmek de eklenmiştir [Müsned, II, 189, 200; Buhârî, “Îmân”, 24; “Şehâdât”, 28; “Meẓâlim”, 17; Müslim, “Îmân”, 106-108]). Hadislerde, bir kötülüğü önlemek için -başka çare yoksa- yalan söylemenin câiz olduğu durumlardan da söz edilir (meselâ bk. Müsned, VI, 403, 406; Buhârî, “Ṣulḥ”, 2; Müslim, “Birr”, 101). Hz. Peygamber şu üç maksat dışında yalan söylemenin helâl kabul edilmediğini bildirmiştir: Aralarında geçimsizlik bulunan karı kocayı barıştırmak, savaş sırasında düşmanı şaşırtmak, insanlar arasındaki husumeti önlemek (Müsned, VI, 459, 461; Müslim, “Birr”, 101; Tirmizî, “Birr”, 26).
YanıtlaSilİslâm âlimleri, yalan konusunu işlerken dilin ve konuşma yeteneğinin insanı diğer canlılardan ayıran en büyük özellik olduğunu belirterek Allah’ın verdiği bu nimeti yerinde kullanmayanların insanlık değerini de kaybedeceğine dikkat çekerler. Ebû Hâtim el-Büstî, Allah’ın, insanın organlarından sadece dile kendi birliğini ikrar etme yeteneği verdiğini, böylece onu bütün organlardan daha değerli kıldığını ifade ederek akıllı kimsenin dilini yalana alıştırmaması gerektiğini söyler. Ayrıca yalanın insan onuruna aykırılığını Muhammed b. Kâ‘b el-Kurazî’nin şu sözüyle özetler: “Bir yalancı ancak alçak ruhlu olduğu için yalan söyler” (İbn Hibbân, s. 51). Râgıb el-İsfahânî de insanın yalancılığı karakter haline getirmesinin insanlıktan çıkması demek olduğunu belirtir. Çünkü insanın temel özelliği konuşmadır. Fakat yalancılıkla tanınan kişinin sözüne güvenilmez, sözüne güvenilmeyenin konuşması faydasızdır; böylece o kimse hayvan durumuna, hatta daha aşağı bir dereceye düşer. Çünkü hayvan konuşamadığı için bu bakımdan kimseye zarar vermez; yalancı ise zararlı bir varlıktır (eẕ-Ẕerîʿa, s. 271). İbn Hazm’a göre yalan her türlü kötülüğün aslıdır ve Allah’ı inkâr etme de onun bir türüdür. Yalan korkaklık ve bilgisizlikten doğar. Korkaklık ruhu alçaltır; korktuğu için yalan söyleyen kişi artık değer verilen ruhsal yücelikten uzak kalmıştır (el-Aḫlâḳ, s. 60). Mâverdî de yol açtığı kötü sonuçlar yüzünden yalanı bütün kötülüklerin toplamı, bütün çirkinliklerin temeli, düşmanlığa kadar varan bir dizi kötülüğün başı diye niteler (Edebü’d-dünyâ ve’d-dîn, s. 253).
YanıtlaSilİslâm ahlâk felsefesinin erken dönem kaynakları arasında yer alan eṭ-Ṭıbbü’r-rûḥânî adlı eserinde yalan söylemenin arkasındaki psikolojik sebepleri ve doğuracağı sakıncaları inceleyen Ebû Bekir er-Râzî’ye göre yalanın asıl sebebi kibir duygusu ve yönetme tutkusudur. Bilgi sahibi olan bir kişiye bu bilgi ondan yoksun olana göre bir üstünlük sağladığı için o kişi kendini yalanla bilgili gibi göstermek ister. Bu ise nefsânî arzuların insanı yanıltmasının bir sonucudur. Yalan söylemeye devam eden kişiler sonunda pişmanlık doğuracak yanlışlıklar yaparlar; insanların gözünden düşer, aşağılanır, hakarete uğrarlar. Yalan haber verenin niyetine göre farklı yalan türlerini inceleyen Râzî, karşısındakini bir zarardan koruma veya ona meşrû bir fayda sağlama amacıyla söylenen yalanı kötü saymamış, bunun yanında işin aslı ortaya çıktığında söyleyen için mahcubiyet ve kınama doğuran yalanları çirkin bulmuş, insanın yalancı diye nitelendirilmesini gerektirecek en kötü yalanın hiçbir sebebe dayanmayan, çirkin ve alçaltıcı amaçlarla söylenen yalan olduğunu belirtmiştir (Resâʾil felsefiyye, s. 56-59). Hamîdüddin el-Kirmânî, Râzî’nin eṭ-Ṭıbbü’r-rûḥânî’sini eleştirmek için yazdığı el-Aḳvâlü’ẕ-ẕehebiyye’de (s. 77-78) aslında fazilet kabul edilen doğru sözlülük bile her zaman makbul görülmezken, bir kimsenin aleyhinde gerçekleri söylemek bile gıybet sayılırken Râzî’nin temel bir rezîlet olan yalanı bazı durumlarda teşekküre değer görmesini yadırgamaktadır. Ancak İslâm düşünce tarihinde yalan konusu daha çok Râzî’nin görüşü doğrultusunda değerlendirilmiştir. Meselâ Râgıb el-İsfahânî, Râzî’nin eserinden alındığı anlaşılan ifadelerle hem yalanın psikolojik sebeplerinin hem de meşrû olan ve olmayan kısımlarının bulunduğu hususunda aynı görüşleri tekrarlamıştır (eẕ-Ẕerîʿa, s. 275-276). Mâverdî de yalancılığın sebeplerini menfaat elde etme, zararı önleme, söze tatlılık, zarafet katma ve düşmana zarar verme düşüncesi şeklinde sıralar; bu arada yalan söylemeye ruhsat verilen durumlardan da söz eder. Yine Mâverdî’ye göre yalancıların bazı özellikleri vardır. Yalancı doğru sözlerle kendisinin yalanları arasında fark görmez, söylediklerinin şüpheyle karşılandığını görünce hemen sözünden döner. Nihayet insan tabiatı yalandan hoşlanmadığı için yalancının ruh hali dışına yansır (Edebü’d-dünyâ ve’d-dîn, s. 255-257).
YanıtlaSilBir yönden gerçek olmayan mesel, kinaye, tevriye gibi kapalı ve dolaylı anlatımların yalan sayılıp sayılmayacağı konusu üzerinde de durulmuştur. Bilgi verme maksadı taşımayıp ibret ve ders çıkarma amacı güden kurgu niteliğindeki sözlerin yalan sayılmayacağını belirten Râgıb el-İsfahânî buna çeşitli hayvanların konuşmalarını içeren bir masalı örnek gösterir. Aralarındaki bir koyun davasını Dâvûd peygambere getiren iki kardeşin hikâyesini anlatan âyetle (Sâd 38/23) Allah rızası için yapılan harcamaların sevabının çokluğunu ekinlerin bereketli verimine benzeten âyetin de (el-Bakara 2/261) bazı kesimlerce sembolik anlatımlar kabul edildiğini söyler (eẕ-Ẕerîʿa, s. 270-271). Gazzâlî, selefin yalan anlamı da içeren kapalı ifadelerden kaçınmayı tavsiye ettiğini belirttikten sonra açık olsun olmasın her türlü yalan sözden sakınmak gerektiğini, zaruret halinde de açıkça yalan söylemek yerine dolaylı ifadelere başvurmanın daha az sakıncalı kabul edildiğini ifade etmekte, bu tür dolaylı anlatımlar için örnekler sıralamaktadır. Birini mutlu etmek gibi sebeplerle kinayeli ifadeler kullanılabilir. Nitekim Hz. Peygamber yaşlı bir kadına, “Yaşlılar cennete girmeyecek” dediğinde bununla cennette herkesin genç olacağını kastetmiştir (İḥyâʾ, III, 139-140).
YanıtlaSilRâgıb el-İsfahânî’ye göre İslâm âlimleri yalanın kötü sayılması için şu unsurların bulunması gerektiğini söylemişlerdir: Sözün içerdiği haberin gerçek olayla uyuşmaması, bilgi verenin söz konusu haberi önceden zihninde kurgulaması ve zihninde kurduğu şeyi söylemeyi hedeflemesi (eẕ-Ẕerîʿa, s. 273). Bunun yanında daha çok kelâm ilminde ve kısmen ahlâk kitaplarında yalanın özü gereği mi yoksa başka bir sebepten dolayı mı kötü ve haram olduğu meselesi üzerinde durulmuştur. Kelâm âlimleri hüsün ve kubuh meselesini ele alırken en çok başvurdukları örnekler dürüstlük ve yalandır. Ehl-i sünnet’in hâkim görüşüne göre sözün dinî hükmü ortaya çıkaracağı sonuca bağlıdır. Sözün amaca ulaşmak için bir vesile teşkil ettiğini belirten Gazzâlî, iyi bir amaca hem doğru hem yalan sözle ulaşmak mümkünse de bu durumda yalan söylemenin haram olduğunu, eğer amaca ulaşmak için yalan söylemekten başka bir çare yoksa bu amaca göre sözün hükmünün değişeceğini söyler (İḥyâʾ, III, 137). Kitaplarda sıkça tekrarlanan bir örnekle, kendisini öldürmek için peşine düşenlerden kaçan mâsum bir kişiyi evinde saklayan kimsenin onu soranlara görmediğini söylemesi böyledir. Yine Hz. İbrâhim’in kendisini şölen yerine davet eden inkârcı halkına “hastayım” demesi (es-Sâffât 37/89), putlarını kıranın büyük putları olabileceğini söylemesi (el-Enbiyâ 21/62-63), yanındaki eşini korumak için “kız kardeşim” diye tanıtması da (Buhârî, “Ṭalâḳ”, 10; Ebû Dâvûd, “Ṭalâḳ”, 16) sözün dinî hükmünün niyet ve maksada göre değişeceğini göstermektedir. En çirkin yalan dünya ve âhiret için hiçbir fayda sağlamayan yalandır. Ahlâk kitaplarında, zorunlu durumlarda yalan söylemenin câiz görüldüğüne dair zikredilen delil aile huzurunun korunması, husumetlerin önlenmesi, savaşta başarı sağlanması gibi sebeplerle yalan söylemeye izin veren hadislerdir. Bununla birlikte yalanla ilgili ruhsatların istismarından kaygı duyan âlimler imkân ölçüsünce yalandan sakınmak gerektiğine dikkat çekmişlerdir. Nitekim Gazzâlî önce, “Yalan li-aynihî haram değildir” derken birkaç satır sonra, yalan kapısının bir defa açılması durumunda artık ihtiyaç ve zaruret sınırının ötesine geçme tehlikesinin bulunduğunu belirterek, “Zaruret durumu dışında yalan söylemek aslen haramdır” der (İḥyâʾ, III, 137-139).
Râgıb el-İsfahânî de kelâmcılara atfen bazı ruhsatlardan bahsettikten sonra yalanın her zaman utanç verici ve aşağılayıcı bir tutum olduğunu söyler (eẕ-Ẕerîʿa, s. 272-274). Gazzâlî kulun ibadetlerdeki niyet ve ihlâsını da onun dürüst olup olmama açısından değerlendirir. Buna göre bir kimse, “Yüzümü gökleri ve yeri yaratan Allah’a çevirdim” derken (el-En‘âm 6/79) kalbi Allah’a yönelmez, aklı dünya meşguliyetlerinden sıyrılmazsa yüzünü Allah’a çevirdiğini söylemesi bir yalandır. Bunun gibi namazda Fâtiha sûresini okurken, “Yalnız sana ibadet ederim” diyen kişi hakikatte nefsine ve dünyaya kulluk ediyorsa o da yalan söylemiştir (İḥyâʾ, IV, 288, 391).
YanıtlaSilYaygınlığı ve etkisi, ağır sonuçlar doğurması gibi sebeplerle yalan her devirde insanlığın en büyük ahlâk problemlerinden birini teşkil etmiş, bütün dinlerde ve ahlâk öğretilerinde kötü ve günah sayılmış, İslâm kültüründe de bu alanda geniş bir literatür oluşmuştur. Câhiz’in el-Meḥâsin ve’l-eżdâd (Beyrut 1412/1991, s. 50-56), İbn Kuteybe’nin ʿUyûnü’l-aḫbâr (Beyrut 1406/1986, II, 30-36), İbn Abdülber en-Nemerî’nin Behcetü’l-mecâlis ve ünsü’l-mücâlis (Kahire 1382/1962, I, 572-578), İbrâhim b. Muhammed el-Beyhakī’nin el-Meḥâsin ve’l-mesâvî (Beyrut 1408/1988, s. 435-444) adlı eserleri gibi erken dönemlerden itibaren insanlığın ahlâk, edep ve hikmet birikimini yansıtmak amacıyla yazılmış kitaplarda ve İbn Ebü’d-Dünyâ’nın eṣ-Ṣamt ve âdâbü’l-lisân’ı (trc. Zekeriya Yıldız – Fikret Güneş, Hadislerde Diline Sahip Olmak, İstanbul 2007), Ahmed b. Hüseyin el-Beyhakī’nin el-Âdâb’ı (Beyrut 1408/1988, s. 119-121), Zekiyyüddin el-Münzirî’nin et-Terġīb ve’t-terhîb’i (Kahire 1414/1993, II, 30-36) gibi daha çok hadislerden meydana gelen eserlerde yalan başlıca konular arasında yer almıştır (ayrıca bk. SIDK).
İslâm’ın büyük günah kabul edip yasakladığı yalanın fıkıhta ayrıca hukukî sonuçları da ele alınır. Yalan yere yemin ederek bir kimsenin hakkının zayi olmasına yol açan kişi âhirette Allah’ın gazabıyla karşılaşacağı gibi (Buhârî, “Eymân”, 17; Müslim, “Îmân”, 218-224) dünyada da verdiği bu zararı tazminle sorumludur. Büyük günahlardan sayılan yalancı şahitlik neticesinde (Buhârî, “Diyât”, 2; İbn Mâce, “Aḥkâm”, 32) ilgili kişilerin uğradığı zarar yalancı şahide tazmin ettirilir, ayrıca o kimse mahkemece ta‘zîrle cezalandırılır. Mâlikîler’e göre ebediyen, fakihlerin çoğunluğuna göre ise tövbe edip kendini ıslah ettiği kanaati yerleşinceye kadar şahitliği kabul edilmez. Ticarî işlemlerde satılan malın özellikleri, maliyeti, piyasa değeri vb. hakkında satıcının yalan söylemesi bu yolla elde edilen kazancı haksız ve haram kılar. Güven esasına dayanan akidlerde aldanan ve açık zarara uğrayan tarafa belli şartlarla akdi fesih, zararın tazmini gibi imkânlar tanınır (bk. TAĞRÎR).
YanıtlaSilBİBLİYOGRAFYA
YanıtlaSilİbnü’l-Esîr, en-Nihâye, IV, 159-160.
Tehânevî, Keşşâf, II, 847-850.
Wensinck, el-Muʿcem, “kẕb” md.
M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “kẕb” md.
Müsned, I, 3, 5, 7, 8, 384, 410, 424; II, 47, 83, 123, 189, 200; IV, 183; VI, 403, 406, 459, 461.
Kindî, Resâʾil, I, 169.
Taberî, Câmiʿu’l-beyân, Beyrut 1412/1992, III, 317; VII, 658.
Ebû Bekir er-Râzî, eṭ-Ṭıbbü’r-rûḥânî (nşr. P. Kraus, Resâʾil felsefiyye içinde), Kahire 1939, s. 56-59.
İbn Hibbân, Ravżatü’l-ʿuḳalâʾ ve nüzhetü’l-fużalâʾ (nşr. M. Muhyiddin Abdülhamîd v.dğr.), Beyrut 1397/1977, s. 51-56.
Hamîdüddin el-Kirmânî, el-Aḳvâlü’ẕ-ẕehebiyye (nşr. Salâh es-Sâvî), Tahran 1397/1977, s. 77-78.
Mâverdî, Edebü’d-dünyâ ve’d-dîn (nşr. Mustafa es-Sekkā), Beyrut 1978, s. 253-257.
İbn Hazm, el-Aḫlâḳ ve’s-siyer fî müdâvâti’n-nüfûs, Beyrut 1405/1985, s. 60.
Râgıb el-İsfahânî, eẕ-Ẕerîʿa ilâ mekârimi’ş-şerîʿa (nşr. Ebü’l-Yezîd el-Acemî), Kahire 1405/1985, s. 270-276.
Gazzâlî, İḥyâʾ, III, 132-141; IV, 288, 391.
Fahreddin er-Râzî, Mefâtîḥu’l-ġayb, VIII, 100-103, 106-109.
Ahmed b. Muhammed el-Feyyûmî, el-Miṣbâḥu’l-münîr, Beyrut 1987, s. 201.
İbn Hacer el-Heytemî, ez-Zevâcir ʿan iḳtirâfi’l-kebâʾir, Beyrut 1408/1988, I, 97-98.
Şevkânî, Fetḥu’l-ḳadîr, Beyrut 1412/1991, II, 445.
M. Mehdî Allâm, Felsefetü’l-kiẕb, Kahire 1408/1987.
SIDK
YanıtlaSilالصدق
Niyette dürüstlük, söz ve davranışların doğru ve gerçeğe uygun olması anlamında bir ahlâk terimi.
İlişkili Maddeler
SIDDÎK
Doğru sözlü, doğruluktan ayrılmayan, gerçeği tasdik eden anlamında bir Kur’an terimi.
YALAN
Müellif: MUSTAFA ÇAĞRICI
Eski sözlüklerde “vâkıaya uygun hüküm ifade eden söz, yalanın karşıtı” diye tanımlanan sıdk kelimesi (Cevherî, I, 580; Lisânü’l-ʿArab, “ṣdḳ” md.; Tâcü’l-ʿarûs, “ṣdḳ” md.; et-Taʿrîfât, “ṣıdḳ” md.) âyet ve hadislerle diğer İslâmî kaynaklarda “hakikati konuşmak, gerçeğe uygun bilgi vermek, dürüst ve güvenilir olmak, vaadine sadakat göstermek” anlamında masdar; “hakikati ifade eden, gerçeğe uygun olan söz, doğruluk, dürüstlük, güvenilirlik” anlamında isim olarak kullanılır. Bir şeyin objektif gerçekliği hak, bunun aslına uygun biçimde anlatılması sıdk kavramıyla ifade edilir. Hak doğrunun nesnel yanı, sıdk ise sözün nesnel doğruya uygunluğudur. Sıdk ayrıca “sözün hem objektif gerçeğe hem de sözü söyleyenin zihnindeki bilgiye uygunluğu” şeklinde tanımlanır. Buna göre bir kimsenin sözü -aslında gerçeği ifade etse bile- o kişi kendi zihninde yalan söylediğini düşünüyorsa bu söz yalan (kezib, kizb) sayılır. Böyle bir durumda sözün bir yönden doğru, bir yönden yalan olabileceği de belirtilir. Meselâ bir inkârcının, “Muhammed Allah’ın elçisidir” şeklindeki sözü içindeki inancı ifade etmemesi yönünden yalan, Hz. Muhammed’in Allah’ın resulü olduğu gerçeğine uygun düşmesi bakımından doğrudur. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm (el-Münâfikūn 63/1) münafıkların Hz. Peygamber’e gelerek, “Şahitlik ederiz ki sen gerçekten Allah’ın elçisisin” şeklindeki sözlerini, “Allah da biliyor ki sen O’nun elçisisin” sözleriyle söyleneni doğrulamış, “Ancak Allah da münafıkların yalancı olduğuna şahitlik eder” ifadesiyle gerçekte buna inanmadıkları için münafıkların yalancılığını bildirmiştir. Sıdk esas itibariyle geçmiş, şimdiki zaman veya gelecekle ilgili haber, bilgi ve vaad içeren söz için kullanılır. Ancak soru, talep ve duada da gizli yahut dolaylı bir bilgi saklıdır. Meselâ bir konuda soru soran kimse dolaylı biçimde o hususta bilgisi bulunmadığını, yardım isteyen veya dua eden de ihtiyaç içinde olduğunu belirtmiş olur (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “ṣdḳ” md.; eẕ-Ẕerîʿa, s. 270-271; Izutsu, s. 129-132, 140-143).
Sıdk kelimesi Kur’ân-ı Kerîm’de bazıları mecazi anlamda olmak üzere on üç âyette on dört defa geçer. Ayrıca üç âyette “doğru sözlü” anlamında sâdık, elli altı âyette bunun çoğul şekilleri (sâdikūn, sâdikīn, sâdikāt), altmış kadar âyette aynı kökten çeşitli fiil ve isimler yer almaktadır (M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “ṣdḳ” md.). Sıdk iki âyette (ez-Zümer 39/32-33) Kur’ân-ı Kerîm’in isimlerinden biri olarak kullanılmıştır. Yûnus sûresinin 2. âyetindeki “kademe sıdk” ifadesi “hakiki menzil, yüksek derece, üstün şeref” gibi mânalarla açıklanır. Hasan-ı Basrî bu tabirle Hz. Muhammed’in yüksek şahsiyetinin, Hakîm et-Tirmizî onun makām-ı mahmûddaki mevkiinin kastedildiğini, Mukātil b. Süleyman ise bunun hayattayken öbür dünyaya gönderilen amelleri ifade ettiğini söyler (yorumlar için bk. Taberî, VI, 527-529; Şevkânî, II, 480-481). Müfessirlere göre İsrâ sûresinin 80. âyetinde geçen “doğrulukla giriş” (müdhale sıdk) Hz. Peygamber’in hicret sırasında Medine’ye girişine, “doğrulukla çıkış” da (muhrace sıdk) Mekke’den çıkışına veya ilki onun Mekke fethi için Medine’den çıkışına, ikincisi Mekke’ye girişine işaret eder (Zemahşerî, II, 372; Şevkânî, III, 285). Ancak İbn Âşûr, sûrenin Mekke’de indiğini dikkate alarak son yorumu isabetsiz bulmuş (et-Taḥrîr ve’t-tenvîr, XV, 187), Fahreddin er-Râzî ise bu tabirlerin önceki iki âyette söz konusu edilen namazla ilgili olduğunu belirterek doğrulukla girişi “namaza giriş”, doğrulukla çıkışı da “namazdan çıkış” diye açıklamıştır (Mefâtîḥu’l-ġayb, XXI, 29). Meryem sûresinin 50. âyetindeki “lisâne sıdk”, “sözü doğru” veya “doğruluk ve dürüstlükle anılma” (Zemahşerî, II, 512), Ahkāf sûresinin 16. âyetindeki “va‘dü’s-sıdk”, “dünyada insanlara peygamberlerin diliyle bildirilen gerçek vaad” (Taberî, XI, 287; Şevkânî, V, 23) diye açıklanır. Bir âyette Allah’ın kelâmının iki temel niteliği doğruluk ve âdillik şeklinde gösterilir (el-En‘âm 6/115). Aynı ifade bir hadiste de geçmektedir (Nesâî, “Cihâd”, 42). Fahreddin er-Râzî’ye göre Kur’an’ın bütün âyetleri ya haber veya yükümlülük bildirmekte olup buradaki doğruluk haber bildiren, âdillik de yükümlülük içeren âyetlerin niteliği şeklinde zikredilmiştir (Mefâtîḥu’l-ġayb, XIII, 161).
YanıtlaSilHadislerde hem sıdk kelimesi hem de çeşitli türevleri geçmektedir. Bazı hadis mecmualarında sıdk konusuna özel bablar ayrılmıştır (meselâ bk. Müsned, V, 14, 20; Buhârî, “Edeb”, 69; Tirmizî, “Birr”, 46; Dârimî, “Büyûʿ”, 8). Hz. Peygamber’in şu öğüdü, hadis kaynaklarının yanında sıdk konusuna yer veren hemen bütün ahlâk ve tasavvuf kitaplarında kaydedilmiştir: “Size doğruluğu öğütlerim; çünkü doğruluk iyiliğe, iyilik de cennete götürür. Doğruluğu şiâr edinen kimse Allah katında sıddîk diye yazılır. Yalan söylemekten sizi menederim; çünkü yalan söylemek günaha, günah da cehenneme götürür. Kişi yalan söyleye söyleye nihayet Allah katında kezzâb diye yazılır” (Müsned, I, 3, 5, 7, 8, 9, 11; Buhârî, “Edeb”, 69; Müslim, “Birr”, 103-105). Hadislerde doğruluğun huzur, yalancılığın kuşku ve huzursuzluk kaynağı olduğuna dikkat çekilmekte (Müsned, I, 200; Tirmizî, “Ḳıyâmet”, 60), dürüst tâcirin âhirette peygamberlerle birlikte olacağı belirtilmektedir (Tirmizî, “Büyûʿ”, 4; İbn Mâce, “Ticârât”, 1). Üç kişinin bir mağarada sıkışıp kaldığını anlatan uzun bir hadiste zor durumlarında insanları ancak doğruluklarının kurtarabileceği bildirilir (Buhârî, “Enbiyâʾ”, 53). Bazı sahâbîler Hz. Peygamber’i “sâdık ve masdûk” (doğru olan ve doğruluğu herkesçe kabul edilen) olarak nitelemiştir (Buhârî, “Enbiyâʾ”, 1; “Ḳader”, 1). Ebû Süfyân’ın henüz müslüman olmadığı dönemde Bizans İmparatoru Herakleios’un sorusu üzerine Hz. Peygamber’in kişiliği ve daveti hakkında verdiği bilgiler arasında, “O bize doğruluğu, iffetli olmayı ve akrabalık hukukunu gözetmeyi emrediyor” ifadesi de yer almaktadır (Müsned, I, 262, 263; Buhârî, “Bedʾü’l-vaḥy”, 6; Ebû Dâvûd, “Edeb”, 85). Bizzat Resûlullah da, “Aranızda Allah’tan en çok korkan, en doğru olan ve en çok iyilik yapan benim” demiştir (Buhârî, “İʿtiṣâm”, 27). Kelâm ilminde bütün peygamberlerin beş niteliğinden birinin sıdk olduğu belirtilir (bk. PEYGAMBER).
YanıtlaSilHemen bütün ahlâk ve tasavvuf kitaplarında sıdk başlıca ahlâkî erdemlerden biri diye gösterilir. Bu terimi oldukça geniş bir kapsamda ele alan Râgıb el-İsfahânî, sıdkı evrenin varlık sebeplerinin en önemlilerinden biri sayar. Çünkü sıdk hakikatin ifadesi olup hakikatin bir an ortadan kalktığı farzedilse artık evrenin düzeni de ortadan kalkar. Aynı âlime göre doğruluk bütün iyi ve güzel şeylerin temeli, peygamberliğin dayanağı, takvânın meyvesidir. Öte yandan bir kimsenin yalanı huy haline getirmesi onu insanlıktan çıkarır. Çünkü konuşma yeteneği insanın özelliğidir. Yalancı olarak tanınanın sözüne güvenilmez, sözüne güvenilmeyenin konuşması fayda getirmez; sözü faydasız olan ise hayvanlarla eşit duruma düşer, hatta böylesi hayvandan da aşağıdır; çünkü yalan söyleyerek zarar verir. Kur’ân-ı Kerîm’de doğru yoldan sapanlar için, “Onlar hayvanlar gibidir, hatta onlar yolca daha da şaşkındır” ifadesi (el-Furkān 25/44) kullanılmıştır (eẕ-Ẕerîʿa, s. 270-271).
YanıtlaSilSıdkı biraz daha dar kapsamlı olarak “bir konu hakkında gerçeğe uygun bilgi vermek”, yalanı ise “bir konu hakkında gerçeğin aksini söylemek” şeklinde tanımlayan Mâverdî doğru söylemenin de yalan söylemenin de bazı sebeplerinin bulunduğunu, ancak doğruluğun sebeplerinin temelli, yalancılığın sebeplerinin ise ârızî olduğunu belirtir. Çünkü doğruluk aklın ve dinin gereğidir; buna karşılık akıl ve din yalancılığı reddeder. Nitekim doğru bilgiler yaygınlık kazanıp tevâtür derecesine ulaşabilirken asılsız bilgiler böyle bir itibara lâyık görülmemektedir. Mâverdî doğruluğu gerekli kılan sebepleri akıl, din, ahlâk (mürüvvet) ve insanlardaki doğrulukla tanınma arzusu olarak sıralar. Akıl, bilhassa bir fayda sağlamayan ve bir zararı önlemeyen yalanın kötülüğüne hükmeder. Aklın doğru bulmadığı bir tutumu din de onaylamaz, aksine din aklın hükmünü pekiştirir, aklın pratikte faydalı bulduğu yalanı da sakıncalı görür. Ayrıca ahlâk çirkin tutumları reddettiği gibi söylenen bir sözün yalan olduğunun ortaya çıkması ve sonuçta kişinin itibarını zedelemesi de insanlarda doğrulukla tanınma arzusu meydana getirir (Edebü’d-dünyâ ve’d-dîn, s. 254-255). Mâverdî, bazı durumlarda sıdkın yalanla aynı derecede kötü ve çirkin, hatta yalandan daha zararlı olabileceğini de belirterek bunları gıybet, nemîme ve siâye (bozgunculuk çıkarmak için insanlar arasında söz taşıma) şeklinde sıralar (a.g.e., s. 257-260).
Gazzâlî ve daha sonraki bazı âlimler sıdkın altı çeşidinden söz eder. a) Konuşmada sıdk. Söylenen her sözün -dinî ve toplumsal bir zarara yol açmadıkça- gerçeği yansıtması, verilen her sözün yerine getirilmesi ahlâkî bir ödevdir. Hadislerde sadece karı-koca arasındaki geçimsizliği gidermek, savaşta düşmana üstün gelmek ve insanlar arasında barışı sağlamak niyetiyle yalan söylenebileceği bildirilmiştir (Müsned, VI, 459, 461; Ebû Dâvûd, “Edeb”, 50; Tirmizî, “Birr”, 26). b) Niyet ve iradede sıdk. Bir kimsenin sözünde doğru olması yanında iç dünyasında da dürüst olması, hakikati ifade etme niyet ve isteği taşıması gerekir. Hz. Peygamber’in, “Allah sizin bedenlerinize (şekillerinize) ve mallarınıza değil kalplerinize ve amellerinize bakar” (Müslim, “Birr”, 33, 34); “Ödemek niyetinde olmadığı halde borçlanan kimse hırsızdır” (İbn Mâce, “Ṣadaḳāt”, 10, 11) anlamındaki hadisleri bunu ifade etmektedir. Gazzâlî’ye göre bir kimsenin amacı gerçek, niyeti doğru olur, iradesi hayra yönelirse böyle biri sâdık veya sıddîk diye nitelenir. Ahlâkî bakımdan önemli olan sözün kelimeleri değil bunların arkasındaki niyet ve iradedir. Buna göre bir kimse diliyle, “Allah’a yöneldim; ben Allah’ın kuluyum; Allahım! Yalnız sana kulluk ederim” derken kalbi Allah’tan başka şeylerle meşgul olursa onun bu söyledikleri yalandan ibarettir. Gerçek kul varlığını nefsine değil mevlâsına adayandır, bu da sıddîkların derecesidir (İḥyâʾ, IV, 388-389; ayrıca bk. SIDDÎK). c) Karar vermede sıdk. Niyet ve iradeden sonraki bir doğruluk ve dürüstlük aşaması olup insanın iyi ve doğru olduğuna inandığı bir işi yapmaya dürüstlükle karar vermesini ifade eder. d) Kararında durma hususunda sıdk. Bir konuda verilmiş olan doğru kararı sürdürmeyi ifade eder. Karar verme ve kararında durmadaki dürüstlük, özellikle kötü alışkanlıklardan tövbe edip bir daha bunlara dönmeme hususunda büyük önem taşır. e) Amelde sıdk. Ahlâk âlimleri amelde dürüstlüğü “iyilikleri gösteriş için değil sırf iyi ve gerekli olduğu için yapma, kötülükleri de aynı anlayışla terketme bilinci ve sorumluluğu” olarak açıklamışlardır. f) Dinî ve mânevî hallerde sıdk. Özellikle tasavvufî kaynaklar kulun Allah’a saygı ve bağlılığını gösteren havf, recâ, tâzim, zühd, rıza, tevekkül, muhabbet gibi mânevî hallerdeki doğruluk ve samimiyeti sıdkın en ileri derecesi olarak değerlendirmiştir (a.g.e., IV, 386-392). Seyyid Şerîf el-Cürcânî’nin kaydettiğine göre hakikat ehli sıdkı “ölümü pahasına da olsa gerçeği söyleme” diye tarif etmiştir (et-Taʿrîfât, “ṣıdḳ” md.). Cüneyd-i Bağdâdî’nin de sıdkı böyle anladığı belirtilir (Kuşeyrî, II, 451). Ancak İslâm âlimleri hayatî bir tehlike karşısında yalan söylemeyi câiz görmüştür (bk. YALAN).
YanıtlaSildaire-i mülkullah
YanıtlaSil160
daire-i tasarrulat
daire-i mülkullah دائرة ملك الله : Allahin (cc) mülkü olan varlıklar dünyası
daire-i mümkinat دائرة مسكنات momkün var lıklar dünyası, yaratılmış veya yaratılabilir türden varlıklar dünyası
daire-i müsemma دائرة مما : isim sahibinin (müsemma) eserleriyle en çok kendini gös terdiği varlıklar dünyası
daire-i nazar 1 : دائرة نظر görüş alanı 2 Allah'ın (c.c.) gözetimi altındaki varlıklar dünyam
daire-i nazmiye دائرة نظمبه : konuşma veya yazıda geçen) söz ve mână tabakaları ve du zenleri
daire-i nezaret 1 : دائرة نظارت gözetim ve so rumluluk alanı 2 Allah'a (c.c.) ait gözetim al tında bulunan varlıklar dünyası
daire-i Nur دائرة نور : Risale-i Nur'un gösterdiği Kur'an ve İmâna hizmet yolu
daire-i nurani (y( 1: دائرة نورانيهşıklı daire, ışık çemberi 2. Risale-i Nur dünyası, Risale-i Nur'un gösterdiği Kur'an ve İmâna hizmet yolu 3 nurlu dünya, nurlu (aydınlıklı) yol
daire-i Nuriye دائرة نورية : )bkz.daire-i Nur(
daire-i nübüvvet دائرة نبوت : peygamberlik ma kamı, peygamberlik görevi
daire-i rahmet 1 : دائرة رحمت.Allah'ın (cc) rah metinin kuşattığı dünya 2.Allah'ın (c.c.) son-suz rahmeti
daire-i riza دائرة رضاء : )bir kimsenin hoşnutlu ğunu kazanmak için) hoşnutluk kazandırıcı iş ve davranışlar
daire-i rububiyet دائرة ربوبيت Allah'a (c.c.)
mahsus olan) her şeyin gerçek sahibi olmak ve her şeyi kanun, emir, tedbir, terbiye ve gö zetim altında bulundurmak (rububiyet) sıfa
tının kendini gösterdiği varlıklar dünyası
daire-i saltanat دائرة سلطنت : Allah'a (cc.) mah sus] häkimiyet dünyası; Allah'ın (c.c.) her şeyi kuşatan sonsuz güç ve kuvveti ve sosuz iradesi ile yönetimi altında bulundurduğu varlıklar dünyası
daire-i sa'y دائرة سعى : is ve çalışma sahası
daire-i semavat دائرة سمارات : gökler alemi
daire-i sifat دائرة صفات : )Allah'a (cc.) ait) kut-sal sıfatların asıl ve öz mánálarıyla kendini belli ettiği (zaman ve mekân ötesi) mânevi dünya veya månevi makam
daire-i siyaset دائره سیاست : siyaset dünyası
daire-i siyasi (ye( دائرة سياسية siyaset dong as, siyaset (politika) ile ilgili işler, çalışmalar, olaylar
daire-i sünnet دائرة سنت stinnet yolu, Hz. Pey gamber'in (as.m.) yaşayış tarzı
daire-i Seriat دائرة شریعت Deriat yolu, İslam di ninin gösterdiği yol
daire-l suhud دائرة شهرة Allah tarafın dan) görülen, görülüp gözetilen, maddi ve manevi, gizli ve açık bütün varlıklar dünyas 2 görülebilen ve gözlenebilen olaylar ve var liklar dünyan
daire-i sümul دائرة شمول : kapsama alam, kap sama sınırları
daire i takva دائرة تقرا günahtan sakınıp ko runma yolu, günahlardan korunmayı sağla yan sınırlar
daire-i tanzim دائرة تنظيم Allah tarafın dan) emir ve kanunlariyle düzenlenen (tan zim edilen) olay ve varlıklar dünyası
daire-i tasarruf دائرة تصرف : tasarruf alanı 1 (İlahi) emir ve irade ile yapılıp yürütülen, yo netim ve gözetim altında bulundurulan olay ve varlıklar dünyası 2 insan tarafından) hür irade ve istekle yapılıp yürütülen işler ve sa hipliği üstlenilen şeylerin bütünü
daire-i tasarrufat ve malikiyet دائرة تصرف و مالكيت : Insan hakkında) insanın hür irade si ve isteğiyle yapabildiği şeyler (tasarrufat) ve sahipliğini (malikiyet) üstlendiği şeylerin sınırlı alanı
daire-i tasarrufu kudret ۸۱) دائرة تصرف قدرت(
lah'a c.c. ait) kudretin tasarruf alanı, Allah'ın (c.c.) her şeyi kuşatan sonsuz güç ve kuvve tiyle, emir ve iradesiyle yapıp yürüttogu, yo netim ve gözetim altında bulundurduğu olay ve varlıklar dünyası
daire-i tasarrufu rububiyet دائرة تصرف ربوبیت [Allah c.c. tarafından) rububiyet sıfatiyle yapı
lan ve yürütülen işler ve olaylar dünyası, her şeyin tek gerçek sahibi ve yaratıcı olmak ve herşeyi emir, kanun, terbiye, tedbir ve gözeti mi altında bulundurmak, onların, ihtiyaçlarını karşılayacak imkânların yaratıcısı olmak (ru-bubiyet) sıfatının sahibi olarak Allah'ın (c.c.) yapıp yürüttüğü işler ve olaylar dünyası
daire-i tasarrufat دائرة تصرفات : tasarruflar ala ni; (insan tarafından) hür irade ve istekle yapılıp yürütülen işler ve sahipliği üstlenilen şeylerin bütünü
D
daire-i tasarrufat ve målikiyet
YanıtlaSildaire-i tasarrufat ve malikiyet دائرة تصرفات و مالكيت : )insan tarafından) hür irade ve istekle yürütülen işlerin (tasarrufat) ve sa-yapılıp yürütülen hipliği (målikiyet) üstlenilen şeylerin bütünü daire-i tecelliyat دائرة تجليات Allah'ın c.c. isimleriyle) kendini belli edip tanıtmaya ve-sile olan (Allah'a (c.c.) ait) olay, iş ve eserler dünyası
daire-i tedbir ve irade دائرة تدبیر و اراده : )Allah'a )cc.) ait) tedbir ve irade dairesi; yaratılmış varlıklara gelebilecek mümkün zararları önle mek ve hedeflenen faydaları onlara sağlamak (tedbir) ile ilgili, Allah'ın (c.c.) sonsuz irade gücü ile yürütülen işler ve olaylar dünyası
ال لكيفire-i teklifدائرة تكلي teklif dairesi; akıl ve irade sahiplerine Allah'ın (c.c.) gönderdi-ği din ve emirlerine uyma yükümlülüğünün ve sorumluluğunun kabul etmelerinin teklif edildiği yer olan bu dünya (bkz. Kur'an; 33/72; 67/2) (bkz.dar-ı teklif)
daire-i teklif ve tecrübe ve imtihan دائرة تكليف و تجربه و امتحان : teklif, tecrübe ve imtihan yeri; Allah'ın (c.c.) gönderdiği din ve emirlerine uyma yükümlülüğünun ve sorumluluğunun, akıl ve irade sahiplerine teklif edildiği, bu teklifi kabul edip etmeyenlerin, iman veya inkâr yolunu seçenlerin birbirinden ayırt et-mek için açılan denenme (tecrübe) ve sınan-ma (imtihan) yeri olan bu dünya (bkz. Kur'an, 33/72; 67/2) (bkz.där-ı teklif)
daire-i temellük دائرة تملك : sahiplenme ve dile-diği gibi kullanma hak ve yetki alanı
daire-i tenviriye دائرة تنويريه : )Nur Risalelerini okuma, okutma, derslere katılma yolu ile) Kur'an, iman ve İslâm hakkında doğru bilgi edinme, edindirme ve aydınlanma ve aydın-latma çalışmaları
daire-i tenvir ve İrşad دائرة تنویر و ارشاد : tenvir ve İrşad çalışmaları, Kur'an,iman ve İslâm hak kında doğru bilgilerle aydınlatma (tenvir) ve doğru yolu gösterme (irşad) çalışmaları
daire-i terbiye دائرة تربيه : terbiye edici (eğitici bilgilendimeler ve uyarılar sahası
daire-i terbiye-i İslâmiye دائرة تربية إسلامية : İslam dininin verdiği ve gösterdiği terbiye (eğitim ve yaşayış) tarzı
daire-i tevhid دائرة توحيد : Allah'ın (c.c.) birliği ni gösteren ve isbat eden deliller sahası
daire-i ubudiyet دائرة عبودیت Allaha (c.c.) kul-luk makamı, Allaha (c.c.) kulluk görevleri sahası
161
dakika-i ömür
daire-i ufku cibali دائرة أفق جبالی : dağların ufuk dairesi, dağların gökle bitişik gibi görünen ufuk çemberi
daire-i ufuk أفق ) دائرة أفق : ufuk emberi, yerle gö-ğün bitişik gibi göründüğü ufuk çemberi
daire-i uluhiyet دائرة الوهيت : uluhiyet (tanrılık( makamı, bütün varlıkların ibadet ve itaatine gerçekten layık olan Allah'ın (c.c.) månevi makamı
daire-i vahdet دائرة وحدت : Allah'ın (cc.), delil ve işaretlerle gösterdiği birlik (vahdet) maka-mi
daire-i vahidiyet ve ehadiyet دائرة واحدیت و احديث : Allah'ın (c.c.) kâinat çapındaki delil ve işaretlerle gösterdiği månevi birlik (vahi-diyet) makamı ve tek tek her birlikte delil ve işaretlerle gösterdiği månevi birlik (ehadiyet) makamı
daire-i vataniye دائرة وطنيه : vatan sınırlarının içi, vatan sahası
daire-i vehmiye دائرة وهميه : hayali daire, gerçek olmayıp göz yanılması (illüzyon) ile görünen çember
daire-i velayet دائره ولایت : Levliyalik (velilik, ermişlik) makamı 2.ermişlik durumu
daire-i vücub دائرة وجوب : varlıkça ezeli-ebedi ve zorunlu oluş (zorunluluk) alanı
daire-i vücud دائرة وجود : maddi ve manevi var-lık dünyası, yaratılmış varlıklar dünyası
daire-i vücud ve hayat دائرة وجود و حیات : varlık ve hayat dünyası
daire-i zikir دائرة ذكر : Allah (cc) zikredenler-den meydana gelen daire, çember zikredenler cemaati zikir dünyası
daire-i zemin دائره زمین : yeryüzu
daiyane داعیانه : duacı olarak (bkz.dai(
diye داعيه : iddia, dâva 2 hırs, arzu
dakaik دقائق : incelikler, çok dikkat gerektiren incelikler
dakika: 1.ince, incelik, dikkat gerek-tiren incelik 2.her türlü incelikleri gözeten 3.ince ölçülere bağlı, ince hesaplı
dakika 1 : دقيقه.saatin altmışta biri 2.kısa bir
süre, zaman
dakika-i icabe (t( دقيقة إجابة : duaların kabul ol-duğu dakika (an, zaman)
dakika-i ömür دقيقة عمر : ömür süresi içindeki dakika, ömür dakikası
530
YanıtlaSilHADIS-I ŞERİFLER
١٣٥٠ لا تُكْرِهُوا مَرْضَاكُمْ عَلَى الطَّعامِ والشَّرَابِ ، فَإِنَّ اللَّهَ يُطْمِيهُمْ وَيَسْقِيهِمْ . ( رواه الحاكم عن عقبة بن عامر )
1350) «Hastalarınızı yemeye ve içmeye zorlamayınız.. Zira, Allah-ii Taâlâ onları yedirir ve içirir..>>>
**
Daha ziyada hastaların arzu ettikleri şeyi bulup yedirmelidir. 1152 numaralı Hadis-i Şerif de, bu mevzu ile ilgilidir; okumalı..
Ravi: UKBE b. AMR'den r.a. naklen HAKİM.. Menkıbeleri, 22. ve 80. Hadis-i şerifte..
(رواه عقبة بن عامر )
لا تكرهوا البنات ، فإنَّهُنَّ المؤسسات الغاليات .
١٣٥١
1351) «Kız çocuklarını kötü görmeyiniz.. Zira onlar cana yakın ve -içleri sevgi kaynağıdır.>>>
**
Kız çocukları, bir ev için daima hayırdır; berekettir.. İyi terbiye edilirse; yuvasına ve çevresine erkeklerden çok bağlanır..
Ravi: UKBE b. AMR.. Menkıbesi, 80. Hadis-i Şerifte...
لا تمار (۳) أخاك ، ولا تمازحه ) ولا تَمِدْهُ مَوْعِدًا فَتَخْلِفَهُ . (رواه الترمذى)
١٣٥٢
(٤) أي بما يتأذى به
(۳) أي لا تجادله .
1352) «Kardeşinle çekişme.. Mizah yapma.. Yapamayacağın şeyi ona vaad etme..>>
**
Bilhassa yapılan mizahın, din kardeşini incitici mahiyette olmaması lazımdır. Şayet yapılması gerekse böyle..
Ravi: TİRMİZİ.. Menkıbesi, 13. Hadis-i şerifte..
١٣٥٣ لا تَرْغَبُوا عن آبائِكُمْ ، فَمَنْ رَغِبَ عَنْ أَبَوَيْهِ فَقَدْ كَفَرَ ، (رواه البخاري)
1353) «Babalarınıza şırt çevirmeyiniz.. Her kim, ana babasına sırt çevirirse; KAFİR olur..>>>>
**
VE VAAZ ÖRNEKLERİ
YanıtlaSil631
KAFIR: Burada nankörlük manâsına gelir.. Muhaddislerin serhi bu yoldadır.
**
Ravi: BUHARI.. Menkıbesi, 2. Hadis-i şerifte..
لا تُسافِرِ امْرَأَةٌ مَسِيرَةَ يَوْمَين ليس معها زوجها أوذو تحريم (رواه البخاري)
١٣٥٤
1354) «Hiçbir kadın, yanında kocası veya MAHREMİ olmadan iki günlük -kadar- uzun bir yolculuğa çıkmasım..>>
MAHREM: Kendisine nikâhı düşmeyen biri...
***
Ravi: BUHARIÎ.. Menkıbesi, 2. Hadis-i Şerifte..
(رواه ابن حبان عن أبي هريرة )
لا تنزع الرحمة (٥) إلا من شقي .
١٣٥٥
(0) أى رقة القلب .
1355) «Merhamet ancak ŞAKİY'den -kalbinden- çıkarılır..>>>
ŞAKİY: Kötü kimse.. Saadetten mahrum.. Böylesini anlamak için merhametsiz olduğunu görmek kâfi..
**
Ravi: EBU HÜREYRE'den r.a. naklen İBN-İ HİBBAN.. Menkıbele-ri, 5. ve 65. Hadis-i şerifte..
١٣٥٦ لا حَوْلَ وَلا قُوَّةَ إِلا بِاللهِ ، دَوَاء مِنْ نِسْعَةٍ وَتِسْمِينَ دَاءَ ، أَيْسَرُهَا الهُم . ( رواه ابن أبي الدنيا عن أبي هريرة )
4)
1356) «- Güç ve kuvvet yalnız Allah'ındır..
Demek doksan dokuz derde devâdır. Bunların en küçüğü, ke-derdir.>>>>
**
Bu cümleyi candan okuyanda hiç keder mi kalır?.
**
Ravi: EBU HUREYRE'den r.a. naklen İBN-İ EB'UD-DÜNYA.. Men-kıbeleri, 5. ve 117. Hadis-i şerifte..
120
YanıtlaSilOSMANLI HUKUK TARİHİNDE MECELLE
kül etti. Komisyon bu işi Mısır'daki Dr. Senhûri Paşa'ya havale etti. Dr. Senhûri de bazı inkitalarla beraber bu çalışmasını 1942 senesinde tamamlandı. Böylece tedvin olunan Irak Medenî Kanunu parlamentodan geçerek kanunlaştı "".
Suriye ve Lübnan'da da Mecelle've muvazi bazı küçük ta'dil mahiyetinde çalışmalar olmuştur "".
Cezayir'deki Code Morand ve Tunus'taki Code Santillana'nın da bu paralelde çalışmalar olduğu söylenir "".
Mecelle'deki Kavaid-i Külliyye hakkında Sultan II. Abdülhamid devrinde (1876-1909) Şam müftiliği yapmış olan Mahmud Hamza Efendi'nin «el-Feraid'ul-Behiyye fi'l-Kavaid ve'l-Fevaid'il-Fikhiyye» isimli 1928'de Şam'da tab' edilen eserini de bu vadide mütâlea et-mek mümkündür.
Son olarak, Dr. Abdurrezzak el-Senhûri'nin «Mesâdır'ul-Hak fi'l-Fikh'il-İslâmi» ve Mustafa Ahmed el-Zerkaa'nın «el-Fikh'ul-Islami fi Sevbih'il-Cedid isimli, modern Avrupa kanunları ile mukayeseli olarak kaleme aldıkları çalışmaların da Mecelle'nin ted-vininden sonra onun ışığı altında kaleme alınmış, İslâm hukukunu tedvin çalışmaları arasında sayabiliriz.
Bugünlerde Libya'da İslâmî esaslar dahilinde ahval-i şahsiyye mevzuunda resmî bir kanun tedvini çalışmasının başlamış olduğunu öğreniyoruz".
147. Aynı eser, s. 70
148. bk. Aynı eser, s. 83-91.
149. Intro. To Isl. Law, s. 100-101
150. el-Fikh'ul-İslami, II, 941-942
151. Mısır, 1953-1959 (139+242+288+332+320+277 s.) VI cild.
152. Şam, 1965-1968, III cild (devam edecek)
153. bk. Ahbar'ul-Alem'll-İslami (Haftalık gazete), sa. 254, 27 Ramazan 1391.
Beşinci Bölüm
YanıtlaSilMECELLE ve KANUN-NAMELERİN KARŞILIKLI DURUMU
Osmanlı Devleti'nde şer'i hukukun yanı sıra asırlar boyunca örfi hukuk da tatbikat sahasında söz sahibi olmuştur. Padişahın iradesine iktiran eden örfi hukuk sahasındaki kanunlar; zaman za-man bir mecmua haline getirilmiştir. Gerek âmme ve gerek hususi hukuka aid bu kanunları bir araya toplayan bu kanun mecmuala-rına Kanunnâme, Kanunnâme-i Sultanî ve Kanunnâme-i Osmanî gi-bi isimler verilmiştir. Bu kanunnameler içerisinden bugün elimizde mevcut olanların en meşhurları; Fatih, Yavuz ve Kanûnî'nin Ka-nunnameleridir. Biz bu bölümde, Osmanlı Kanunnamelerinin ihti-va ettiği hükümler ile Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye'deki hükümler ara-sında bazı müşterek maddeleri tesbite çalışırken; her ikisinin de istinad ettikleri kaynaklara kısaca temas etmeyi faydalı buluyoruz.
1. MECELLE'NİN KAYNAKLARI
Esbab-1 Mucibe Mazbatasında da ifade olunduğu gibi Mecelle-i Ahkâm-1 Adliyye'nin kaynağı; Hanefî mezhebi üzere kaleme alın-mış fıkıh kitapları, şerh, hâşiye ve ta'likaatı ve fetvâlar olmak üzere İslâm hukukudur. Mecelle tedvin edilirken, o güne kadar Hanefi mezhebi esasları üzere kaleme alınmış muteber ve meşhur fıkıh kitapları, onların izahı mahiyetinde olan şerhleri ve zaman zaman zuhur eden yeni meseleler hakkında yine bu fıkıh kitapları nazar-ı itibare alınarak verilmiş olan fetvâlar gözden geçirilmiş ve günün ihtiyacına cevap verecek hükümler alınmaya gayret edilmiştir. Ted-vinde hangi kitapların tedkik edilmiş olduğu hakkında bir vesika mevcut değildir '.
1. Os. Huk. Giriş, s. 122.
2. Dürer'ul-Hukkâm, I, 8; Ruh'ul-Mecelle, I, 14-17; «Tanzimat ve Adliyye Teşkilatı, Belgesay, Tanzimat, s. 213; A. Cevdet Ps., s. 189.
3. Yalnız İstanbul Hukuk Fakültesi'nin son Mecelle hocası Prof. Ebu'l-Ulà Mardin, o gün İslâm hukukçuları nazarında muteber olması dolayısiyle kendilerinden istifade edilmiş olması muhtemel eserler hakkında bir liste tanzim etmiştir. (bk. A. Cevdet Paşa., s. 167-169)
122
YanıtlaSilOSMANLI HUKUK TARİHİNDE MECELLE
Mecelle örf ve âdeti de hukukun kaynaklarından kabul etmiş-tir. Fakat bu kabulle İslâm hukukunun haricine çıktığı düşünüle-mez. Zira Mecelle'nin benimsediği tarzdeki örf ve âdet zaten İslâm hukukunun kaynaklarındandır.
Mecelle'nin kaynakları arasında garb hukukunun bulunup bu-lunmadığı mevzuundan daha önce bahsettiğimiz için, burada tek-rarda fayda görmemekteyiz. Esasen Esbab-1 Mucibe Mazbatasında yer alan: «Elhasıl bu Mecelle'de mezheb-i Hanefi'nin haricine çıkıl-mayıp... ifadesi, Mecelle'nin kaynakları arasında değil yabancı hukukun mevcudiyetini, diğer ehl-i sünnet mezheplerinin görüşle-rinin dahi yer almadığını; açık ve kesin olarak ortaya koymak-tadır.
2. KAVAİD-İ KÜLLİYYE
Usûl-u hukuk ve usûl-u muhakemata dair Mecelle'nin baş tara-fında yer alan yüz madde; «Kavaid-i Külliyye» ismi ile meşhurdur. Bu yüz maddeden birincisi tarif mahiyetinde olduğu için, Kavaid-i Külliyye'yi 99 kabul edebiliriz. Bu kaidelerin ilk tesbitinden, «Is-lâm Dünyasında Mecelle'den Önce Mecelle'ye Muvazî Çalışmalar>>> başlıklı bölümde bahs ettiğimizden burada yeniden temas etmeyi lüzumsuz görüyoruz. Biraz sonra da göreceğimiz gibi Külli kaide-lerin ekseriyeti Ibn Nuceym'in «el-Eşbah ve'l-Nezair» ve Ebu Said el-Hadimi'nin «Mecami'ul-Hakaik» isimli eserlerinden terceme su-retiyle alınmıştır.
Bu kaideleri gözden geçirdiğimizde bazılarında tertibin insi-camsız olduğunu müşahede ederiz. Yani birbiriyle alakalı kaideleri çok kere yanyana görememekteyiz. Meselâ; 12. madde; 60. 61. ve 62. maddelerle alakalı olduğu hâlde birbirlerinden çok uzak düş-müşlerdir. Ayrıca bu 99 madde içerisinde Prof. Zerkaa'nın yaptığı gibi: 1. Asli kaideler, 2. Bu aslî kaidelerden teferru' etmiş fer'î kai-deler şeklinde bir tefrik yapmak da mümkündür. Prof. Zerkaa' bu tefrikinde; asli kaide olarak 40, fer'î kaide olarak da 59 kaide zikr eder'. Prof. Belgesay ise, her şeye rağmen Mecelle'deki külli kai-delerin; modern hukukun hayli münakaşa ve tekâmülden sonra
4. bk. Mecelle, bilhassa m. 36, 38, 40, 43, 45 ve 188.
5. bk. Giriş bölümü III. madde.
6. el-Fikh'ul-Islami, II, 941-942; IA. VII, 433-b.
7. Prof. Zerkaa', Kavaid-i Külliyye'de mevcut birbiriyle alakalı maddeleri yan yana getirmek suretiyle bir tesbit yapmıştır. (bk. el-Fikh'ul-İslâmi, I, 965-1059)
8. el-Fikh'ul-Islami, II, 945-947
MECELLE ve KANUN-NAMELERİN KARŞILIKLI DURUMU
YanıtlaSil123
ulaştığı prensiplere çok uygun olduğunu fiade etmektedir.
Mecelle'deki «Kavaid-i Külliyye tedvininden itibaren hukuk-çuların çok meşgul oldukları bir mevzu olmuştur".
Mecelle'nin kaynakları hakkında bize kesin bilgi vermesi bakı-mundan Kavaid-i Külliyye'yi alımdıkları kaynaklardaki Arapça asıl-ları ile birlikte gözden geçirmek faydalı olur kanaatindeyim.
1. Madde İlm-i fikh mesail-i şer'iyye-i ameliyyeyi bilmektir.
الفقه : العلم بالاحكام الشرعية العملية
(Mir'âat'ul-usûl, s. 11)
2. Madde Bir işden maksad ne ise hüküm ona göredir.
إنما الاعمال بالنيات » >> Hadîs'inden" mülhem olarak
الامور بمقاصدها
(el-Eşbah, s. 12)
3. Madde Ukudda itibar makasıd ve maaniyedir, elfaz ve me-banîye değildir".
الاعتبار بالمقاصد لا للالفاظ
(Mecâmi', 367)
4. Madde Şekk ile yakin zail olmaz.
اليقين لا يزول بالشك
(el-Eşbah, s. 27)
5. Madde Bir şeyin bulunduğu hâl üzre kalması asıldır.
الاصل بقاء ما كان على ما كان
(el-Esbah, s. 28)
6. Madde Kadim kıdemi üzre terkolunur.
ا لتقديم يترك على قدمه
(Mecâmi', s. 370)
7. Madde Zarar kadim olmaz.
الضرر لا يكون قديماً
(Dürer'ul-Hukkâm, I, 47-48)
9. «Mec. Külli Kaaideleri, Belgesay, IHFM, XII, s. 564.
10. Umumi Bibl. için bk. Istilahat, I, 260-299; Hukuk Mantığı ve Tefsir, s. 120-202; Felsefet'ut-Teşri, s. 200-269; A. Cevdet Ps., s. 179-186; el-Fikh'ul-Islami, II, 965-1081; el-Kavaid'ul-Külliyye fi'l-Fikh'il-İslami Abdurrahman el-Sabûni, Halep, 1964; <Mec. Külli Kaide, Belgesay, IHFM, XII, 561-608.
11. Buhari, I, 2.
12. 2. maddede mezkür Hadis ve Eşbah'tan mülhem olarak kaleme alın-mıştır.
124 OSMANLI HUKUK TARİHİNDE MECELLE
YanıtlaSil8. Madde Beraet-i zimmet asıldır
الأصل براءة الذمة (el-Esbah, s. 29)
9. Madde Sıfat-ı ârızada asl olan ademdir.
الاصل في الصفات العارضة العدم
(el-Esbah, s. 32)
10. Madde Bir zamanda sabit olan şeyin hilafına delil olmadık-ça bekasiyle hükmolunur.
ما ثبت بزمان يحكم ببقائه مالم يوجد المزيل
(Mecami', s. 371)
11. Madde Bir emr-i hâdisin akreb-i evkatına izâfeti asıldır.
الاصل اضافة الحادث الى اقرب اوقاته
(el-Eşbah, s. 32)
12. Madde Kelamda aslolan mânây-ı hakikidir.
الاصل في الكلام الحقيقة
(el-Eşbah, s. 35)
13. Madde Tasrih mukabelesinde delâlete itibar yoktur.
لا عبرة للدلالة في مقابلة التصريح
(Mecâmi', s. 370)
14. Madde Mevrid-i nassda içtihada mesağ yoktur.
لامساغ للاجتهاد في مورد النص
(Mecâmi', s. 370)
15. Madde Alâ hilaf'il-kıyas sabit olan şey saire makis'un-aleyh olmaz.
ما ثبت على غير القياس فغيره لا يقاس عليه
(Menafi', s. 331)
16. Madde İctihad ile ictihad nakz olunmaz.
الاجتهاد لا ينتقض بالاجتهاد (el-Eşbah, s. 53)
17. Madde Meşakkat teysiri celb eder.
المشقة تجلب التيسير
(el-Eşbah, s. 37)
18. Madde Bir iş zîk oldukda müttesi olur.
الأمر اذا ضاق اتع (el-Esbah, s. 42)
MECELLE ve KANUN-NAMELERİN KARŞILIKLI DURUMU
YanıtlaSil125
19. Madde Zarar ve mukabele bi'z-zarar yoktur.
لاضرر ولا ضرار (Cami'us-Sağîr, II, 192)
20. Madde Zarar izâle olunur.
الضرر يزال (el-Esbah, s. 42)
21. Madde Zaruretler memnu' olan şeyleri mubah kılar.
الضرورات تبيح المحظورات
(el-Eşbah, s. 43)
22. Madde Zaruretler kendi mikdarlarınca takdir olunur.
ما أبيح للضرورة يتقدر بقدرها
(Mecami', s. 371)
23. Madde Bir özür için caiz olan şey ol özrün zevaliyle batıl olur.
ما جاز بعذر بطل زواله
(Mecami', s. 371)
24. Madde Mani' zâil oldukda memnu avdet eder.
ادا زال المانع عاد الممنوع
(Mecami', s. 366)
25. Madde Bir zarar kendi misli ile izale olunamaz.
الضرر لايزال بالضرر (el-Esbah, s. 43)
26. Madde Zarar-ı âmmı def için zarar-ı has ihtiyar olunur.
يتحمل الضرر الخاص لاجل دفع الضرر العام
(el-Esbah, s. 43)
27. Madde Zarar-ı eşedd zarar-1 ehaff ile izale olunur.
الضرر الاشد يزال بالاخف
(Mecami', s. 369)
28. Madde İki fesad teâruz ettikde ehaffi irtikâb ile a'zamının çaresine bakılır.
اذا تعارض مفسدتان روعی اقلها ضرراً بارتكاب اخفهما
(Mecami', s. 366)
29. Madde Ehven-i şerreyn ihtiyar olunur.
اذا تعارض مفسدتان يختار اهونها (el-Esbah, s. 44)
126 OSMANLI HUKUK TARİHİNDE MECELLE
YanıtlaSil30. Madde Def-i mefasid celb-i menafi'den evladır.
درء المفاسد اولى من جاب المصالح
(el-Esbah, s. 45)
31. Madde Zarar bi kader'il-imkân def olunur.
الضرر مدفوع بقدر الامكان
(Mecami', s. 369)
32. Madde Hacet umumi olsun husûsî olsun zaruret menzilesine tenzîl olunur.
الحاجة تنزل منزلة الضرورة عامة كانت او خاصة
(el-Esbah. s. 46)
33. Madde Iztırar gayrin hakkını ibtal etmez.
الاضطرار لا يبطل حق غيره
(Mecami', s. 367)
34. Madde Alması memnů olan şeyin vermesi dahi memnûdur.
ما حرم اخذه حرم اعطاؤه
(el-Esbah, s. 79)
35. Madde İşlenmesi memnû olan şeyin istenmesi dahi memnû olur.
ماحرم فعله حرم طلبه
(el-Esbah, s. 79)
36. Madde Adet muhakkemdir.
العادة محكمة
(el-Eşbah, s. 46)
37. Madde Nâsın istimali bir hüccettir ki anınla amel vacib olur.
استعمال الناس حجة يجب العمل بها
(Mecami', s. 366)
38. Madde Adeten mümteni olan şey hakikaten mümteni' gi-bidir.
الممتنع عادة كالممتنع حقيقة
(Mecami', s. 371)
39. Madde Ezmânın teğâyyüriyle ahkâmın tağayyürü inkâr olu-namaz.
لا ينكر تغير الاحكام بتغير الازمان (Mecami', s. 370)
MECELLE ve KANUN-NAMELERİN KARŞILIKLI DURUMU
YanıtlaSil127
40. Madde Adetin delâletiyle manay-ı hakiki terk olunur.
الحقيقة تترك بدلالة العادة
(Mecami', s. 368)
41. Madde Adet ancak muttarid yahut galib oldukta muteber olur.
انما تعتبر العادة اذا اردت او غلبت
(el-Esbah, s. 47)
42. Madde İ'tibar galib-i şâyia olup nadire değildir.
العبرة للغالب الشايع لا للنادر
(Месаті, в. 369)
43. Madde Örfen ma'ruf olan şey şart kılınmış gibidir.
المعروف كالمشروط
(el-Eşbah, s. 49)
44. Madde Beynettüccar ma'ruf olan şey beyinlerinde meşrût gibidir.
المعروف عرفاً كالمشروط شرعاً
(el-Esbah, s. 49)
45. Madde Örf ile ta'yin nass ile ta'yin gibidir.
المعروف كالمشروط فعلى المفتى به صارت العادت كالمشروط صريحاً
(el-Esbah, s. 49)
46. Madde Mâni' ve muktezî teâruz ettikte mâni takdim olunur.
اذا تعارض المانع والمقتضى فانه يقدم المانع
(el-Esbah, s. 59)
47. Madde Vücudda bir şeye tabi olan hükümde dahi ana tabi olur.
التابع تابع
(el-Eşbah, s. 60)
48. Madde Tabi olan şeye ayrıca hüküm verilemez.
التابع تابع لا يفرد بالحكم
(Mecami', s. 367)
49. Madde Bir şeye malik olan kimse ol şeyin zaruriyyatından olan şeye dahî malik olur.
من ملك شيئاً ملك ما هو من ضروراته
(Mecami', s. 371)
128 OSMANLI HUKUK TARİHİNDE MECELLE
YanıtlaSil50. Madde Asıl sakıt oldukda fer'i dahi sakıt olur.
51. Madde Sakıt olan şey avdet etmez.
يسقط الفرع بسقوط الاصل (Mecami', s. 372)
الساقط لا يعود (Mecami', s. 369)
52. Madde Bir şey batıl oldukta anın zımnındaki şey dahi ba-tıl olur.
اذا بطل الشي بطل ما في ضمنه (Mecami, s. 366)
53. Madde Aslın ifası kabil olmadığı halde bedeli îfå olunur.
54. Madde Bizzat tecvîz olunmayan şey bitteb' tecviz olunabilir.
اذا بطل الأصل يصار الى البدل (Mecami', s. 366)
يغتفر في التوابع ما لا يغتفر فى غيرها يغتفر فى الشي ضمناً مالا يغتفر قصداً
(el-Eşbah, s. 61)
55. Madde İbtidaen tecviz olunmayan şey bakaaen tecviz olu-nabilir.
يغتفر في الابتداء ما لا يغتفر في الانتهاء (Mecami', s. 372)
البقاء اسهل من الابتداء (Mecami', s. 367)
56. Madde Bakaa ibtidâdan esheldir.
57. Madde Teberru ancak kabz ile tamam olur.
التبرع لا يتم الا بالقبض
(Mecami', s. 367)
58. Madde Raiyye yani teb'a üzerine tasarruf maslahata me-nûttur.
تصرف الامام على الرعية منوط بالمصلحة (el-Esbah, s. 62)
59. Madde Velâyet-i hâssa velâyet-i âmmeden akvâdır.
الولاية الخاصة اقوى من الولاية العامة (el-Esbah, s. 80)
60. Madde Kelâmın imâli ihmalinden evlâdır.
اعمال الكلام اولى من اهماله (el-Esbah, s. 68)
MECELLE ve KANUN-NAMELERİN KARŞILIKLI DURUMU
YanıtlaSil129
61. Madde Manay-ı hakiki müteazzir oldukda mecaza gidilir.
لا يصار إلى المجاز الا عند تعذر الحقيقة
(Mecami', в. 174)
62. Madde Bir kelâmın i'mali mümkün olmaz ise ihmål olunur.
وإن تعذرت الحقيقة والمجاز او كان اللفظ مشتركا بلا مرجح أهمل أقدم الامكان
(el-Esbah, s. 68)
63. Madde Mütecezzi olmayan bir seyin bazını zikretmek küllü-nü zikr gibidir.
ذكر بعض ما لا يتجزى كذكر كله
(el-Esbah, s. 81)
64. Madde Mutlak ıtlakı üzre cari olur. Eğer nassan yahut dela-leten takyîd delili bulunmaz ise.
المطلق يجرى على اطلاقه
(Mecami', s. 117)
65. Madde Hazırdaki vasıf lağv ve gaibdeki vasıf muteberdir.
الوصف في الحاضر لغو والوصف في الغائب معتبر
(Mecami', s. 372)
66. Madde Sual cevabda iade olunmuş addolunur.
السؤال معاد في الجواب
(el-Eşbah, s. 77)
67. Madde Sâkite bir söz isnad olunmaz. Lakin ma'raz-ı ha-cette sükût beyandır.
لا ينسب لساكت قول السكوت في معرض الحاجة بيان
(Mecami', s. 369;
el-Eşbah, s. 78)
68. Madde Bir şeyin umûr-u batınadan delili ol şeyin makamına kaaim olur.
دليل التي في الأمور الباطنة يقوم مقامه
(Mecami', s 368)
69. Madde Mükâtebe muhâtaba gibidir.
الكتاب كالخطاب
(el-Eşbah, s. 186)
70. Madde Dilsizin işaret-i ma'hûdesi lisan ile beyan gibidir. الاشارة من الاخرس معتبرة وقائمة مقام العبارة في كل شي
(el-Esbah, s. 188)
О. Н. Т. Меcelle F: 9
130
YanıtlaSilOSMANLI HUKUK TARİHİNDE MECELLE
71. Madde Tercemanın kavli her hususta kabul olunur.
يقبل قول المترجم في الحدود كغيرها
(el-Esbah, s. 65)
72. Madde Hatası zahir olan zanna iitbar yoktur.
لا عبرة بالظن البين خطوه
(Mecami', s. 370)
73. Madde Senede müstenid olan ihtimal ile hüccet yoktur.
لا حجة مع الاحتمال الناشي عن دليل
(Mecami', s. 370)
74. Madde Tevehhüme itibar yoktur.
لا اعتبار للتوهم
(Mir'at-1 Mecelle, s. 36; Dürer'ul-Hukkâm, I, 158-160)
75. Madde Burhan ile sabit olan şey ıyânen sabit gibidir.
الثابت بالبرهان كا الثابت بالعيان
(Mecami', s. 368)
76. Madde Beyyine müddeî için ve yemin münkir üzerinedir.
البيئة على المدعى واليمين على من انكر
(Câmi'us-Sağîr, I, 107)
77. Madde Beyyine hilaf-1 zahiri isbat için ve yemîn aslı ibkaa içindir.
البينات شرعت لاثبات خلاف الظاهر واليمين لابقاء الاصل
(Mecami', s. 367)
78. Madde Beyyine hüccet-i müteaddiye ve ikrar hüccet-i kaa-sıradır.
البيئة حجة ( متعدية ) والاقرار حجة قاصرة
(Dürer'ul-Hukkâm, I, 165-170)
79. Madde Kişi ikrariyle muâhaze olunur.
المرأ مواخذ باقراره
(Mecami', s. 371)
80. Madde Tenakuz ile hüccet kalmaz. Lakin mütenâkızın aley-hine olan hükme halel gelmez.
لا ينقض الحكم بالتناقض (el-Hidaye, III, 97)
MECELLE ve KANUN-NAMELERİN KARŞILIKLI DURUMU
YanıtlaSil131
81. Madde Asıl sabit olmadığı halde fer'in sabit olduğu vardır.
قد يثبت الفرع مع عدم ثبوت الاصل
(Mecami', s. 370)
82. Madde Şartın sübūtu indinde ana muallak olan şeyin sübû-tu lazım olur.
المعلق بالشرط يجب ثبوته عند ثبوته
(Menafi', s. 332)
83. Madde Bikader'il-imkân şarta mürâât olunmak lazım gelir.
يلزم مراعات الشرط بقدر الامكان
(Cami'us-Sağir, II, 172
Ebu Da'vud, II, 76
Mecami, s. 372)
84. Madde Va'dler suver-i ta'liki iktisa ile lazım olur.
لا يلزم الوعد الا اذا كان معلقاً
(Mecami', s. 159)
85. Madde Bir şey'in nef'i zamanı mukabelesinedir.
الخرج بالضمان (Cami'us-Sağîr, II, 10)
86. Madde Ücret ile zaman müctemi' olmaz.
الاجر والضمان لا يجتمعان
(Mecami', s. 366)
87. Madde Mazarrat menfaat mukabelesindedir.
الغرم بالغنم (Mecami', s. 369)
88. Madde Külfet nimete ve nimet külfete göredir.
الغنم بالغرم (Mecami', s. 369)
89. Madde Bir fi'lin hükmü failine muzaf kılınır ve mücbir ol-madıkça âmirine muzaf kılınmaz.
الأمر لا يضمن بالأمر
(Menafi', s. 309)
90. Madde Mübâşir yani bizzat fail ile mütesebbih müctemi ol-dukta hüküm ol faile muzaf kılınır.
اذا اجتمع المباشر والمتسبب اضيف الحكم للمباشر (el-Eşbah, s. 81)
132
YanıtlaSilOSMANLI HUKUK TARİHİNDE MECELLE
91. Madde Cevâz-ı şer'i zamana münafi olur.
جواز الشرع بنا في الضمان
(Mecami' s. 368)
92. Madde Mübaşir müteammid olmasa da zâmin olur.
المباشر ضامن وان لم يتعمد
(Mecami', s. 371)
93. Madde Mütesebbib müteammid olmadıkça zâmin olmaz.
المتسبب لا يضمن الا بالتعمد
(Mecami', s. 371)
94. Madde Hayvanatın kendiliğinden olarak cinayet ve mazar-ratı hederdir.
العجماء جبار
(Buharî, VIII, 47)
95. Madde Gayrın mülkünde tasarrufla emretmek batıldır.
الأمر بالتصرف في ملك الغير باطل
(Mecami', s. 367)
96. Madde Bir kimsenin mülkünde anın izni olmaksızın âhar bir kimsenin tasarruf etmesi caiz değildir.
لا يجوز لاحد أن يتصرف في ملك الغير بلا اذنه
(Mecami', s. 370-371)
97. Madde Bi-lâ sebeb-i meşrû' birinin malını bir kimsenin ahz eylemesi caiz olmaz.
لا يجوز لأحد أن يأخذ مال احد بلا سبب شرعي
(Mecami', s. 370)
98. Madde Bir şeyde sebeb-i temellükün tebeddülü ol şeyin te-beddülü makamına kaaim(dir) olur.
تبدل سبب الملك قائم مقام تبدل الذات
(Mecami', s. 367)
99. Madde
Kim ki bir şeyi vaktinden evvel isti'cal eyler ise mahrumiyetle muâteb olur.
من استعجل الشي قبل آوانه عوقب بحرمانه
(el-Eşbah, s. 80)
100. Madde Her kim ki kendi tarafından tamam olan şeyi nakz etmeğe sa'y ederse sa'yi merdûddur.
من سعى في نقض ماتم من جهته فيه مردود
(el-Esbah, s. 124)
MECELLE ve KANUN-NAMELERİN KARŞILIKLI DURUMU
YanıtlaSil133
3. KANUN-NAMELERİN KAYNAKLARI
Osmanlı Devletinde padişahların daha çok âmme ve idare, za-man zaman da hususi ve ceza hukuku sahasında, gördükleri lüzum üzerine isdar ettikleri kanunlar mecmuasına Kanunname ismi ve-rilmiştir". Padişahların bu tip kanun vaz'ı hususundaki mesned-leri İslâm hukuku idi. İslâm hukukuna göre; yeni ortaya çıkmış ve hakkında nass olmayan, içtimâî hayat ve idarî hususlarla alakalı sahalarda devlet reisine kanun vaz'etme selâhiyeti verilmektedir. Bu husus Kur'an-ı Kerim'in: «Ey iman edenler, Allah'a itaat edi-niz, Peygamber'e ve sizden olan emir sahiplerine de iaat ediniz.» " meâlindeki âyeti ve Hz. Peygamber'in: «Bana itaat eden Allah'a itaat etmiş, bana isyan eden Allah'a isyan etmiş, ululemre itaat eden bana itaat etmiş ve emîre isyan eden bana isyan etmiştir...>" Hadis'i ile sabittir.
İslâm hukuku bu iki kuvvetli delil muvacehesinde müslüman devlet reisine umumun menfaati bahis mevzu olduğunda ve büyük çapta bir zaruretin mevcut olduğu hâllerde; şeriata uygun ve âdi-lâne olmak ve müşâvere esas alınarak" nassların tatbikatında değişiklik yapabilme selâhiyetini de vermiştir. Hz. Ömer'in kıtlık senesinde suça sevk edici kuvvetli âmillerin mevcudiyetini ön plana alarak sirkat (hırsızlık) için Kur'an-ı Kerîm'de mezkûr cezayı tat-bik etmeyişi ve müslümanların kâfi derecede kuvvet kazanmış ol-maları sebebi ile de «müellefe-i kulûb»" un zekâttan olan hissesini vermeyişi; müslüman devlet reisinin bazı nassların tatbikatını bir müddet için durdurabilmek ve değiştirebilmek selâhiyetlerine en kuvvetli misâldir".
Mecelle Esbab-1 Mucibe Mazbatasın'daki: «Mesail-i müctehedun-fihada İmam'ul-müslimîn hazretleri her hangi kavl ile amel olun-mak üzere emrederse mûcebince amel olunmak vacib olduğundan...>>> ifadesi ve Mecelle'nin 1801. maddesinde: <... bir müctehidin bir hu-susta re'yi nâsa erfak ve maslahat-ı asra evfak olduğuna binean onun re'yi ile amel olurmak üzere emr-i sultanî olsa ol hususta hakim ol müctehidin re'yine münafi diğer bir müctehidin re'yi ile
13. ÍA, VI, 129-b; Tarih Deyimleri, II, 163.
14. Nisa Sûresi (IV), Ayet 59.
15. Umdet'ul-Kaari', XIV, 222.
16. Mezkûr Hadisin devamı.
17. Al-i İmran Sûresi (III), Ayet 159; Şûra Sûresi (XLII), Ayet 38.
18. İslâmiyeti benimsemeleri istenen kimseler.
19. Felsefet'ut-Teşri, s. 176.
134
YanıtlaSilOSMANLI HUKUK TARİHİNDE MECELLE
amel edemez, ederse hükmü nâfiz olmaz şeklinde ifade edilen hu-sus; müslüman devlet reisinin Osmanlı Devletinde hukuk sahasın-daki selâhiyetine işaret eder. Buna istinaden Osmanlı padişahları zaman zaman kamu faydasını nazar-ı itibare alarak bilhassa idare ve devlet teşkilatına aid hususlarda emir ve fermanlar isdar etmiş-lerdir". Pazar bacının miktarının tayini, timarlı sipahilerin hak ve vazifeleri, kıyafet ve sikke meseleleri gibi hususlar padişahın emir ve fermanı ile tesbit ve tanzim olunan şeyler cümlesindendi ". Buna karşılık hususi hukuk, miras ve mali münasebetleri alâkadar eden medenî hukuk sahasında ise söz; fıkıh kitaplarının, yani İslâm hukukunun olmuştur". Kaldı ki, padişah müdahele ettiği hususla-rın hiçbirisinde şeriatın haricine çıkmayı düşünmemiş ve Osmanlı Devleti hududları dahilinde, her zaman şerîat ve şer'i mübîn'e uy-gun örf ve adet kaideleri mer'î olmakta devam etmiştir". Bu husus mezkûr emir ve fermanları bir araya toplayan kanun-nâme mecтиа-larının baş tarafındaki: «... Şer-i Şerîfe muvafakati mukarrer olup, hålen muteber kavanîn ve mesail-i şer'iyyedir.»" ibâresinden de açıkça anlaşılmaktadır. Kemal Paşa-zâde'nin bir fetvasındaki: .... şer'an caiz değildir ve hem men olunmuştur canib-i Sultanîden>" ifadesi şerîat ile Kanunname arasındaki ittifaka bariz bir misal teşkil eder. Zaten Osmanlı Devleti'nin teşkilât ve idaresi İslâmiye-tin hükümlerine tabi olduğu için böyle bir ittifak bir tesadüf değil bir mecburiyet teläkkî edilmelidir. Osmanlı padişahları sulta ve ha-kimiyetlerini; «Ahkâm-1 Celîle-i Kur'aniyye» ve «Kavanin-i Şer'iy-ye yi tatbik ile onun hakimiyetini tesis gayesinden aldıklarından dolayı, kendilerinin hüküm mevzuunda bu hususların dışına çık-ması düşünülemezdi. Nitekim Kanuni Sultan Süeyman kanun-nâme-sinde; hükümdarın kanuna riayet etmiyerek, kendi keyfî görüşle-rine göre hareket etmesi hâlinde padişahın hâll edilmesi mecburi-yetini koymuştur. Bu hususun yalnız nazariyede değil tatbikatta da böyle olduğunu mütefekkir tarihçi Anguetil Duperon, Legislation Orientale (Amsterdam, 1778) isimli eserinde bizzat müşahedelerine dayanarak anlatır ve şöyle der: «Osmanlı hükümdarları Şer'i Şerî-
20. IA, VI, 192-b; «Kanunlaştırma Hareketleri ve Tazimats, H. Veldet, Tanzimat, s. 154.
21. IA, IV, 186-a.
22. Aynı eser, VI, 192-b.
23. Kanunlaştırma Hareketleri ve Tanzimat», H. Veldet, Tanzimat, s. 167.
24. Kanunname mecmuası (Kanuni devri) Va. 1-b; T. Gökbilgin Hususi Ktp.
25. Anhegger'deki fetva mecmuası, Va. 39-a dan naklen bk. (Kanunnâme-i Sultani, s. 10)
26. <Amme Hukukumuzda Tanzimat, Okandan, Tanzimat s. 98, not 2.
MECELLE ve KANUN-NAMELERİN KARŞILIKLI DURUMU
YanıtlaSil135
f'in esaslarına ve Şeriat âlimlerinin fetvalarına uymak mecburiye-tinde idiler.>>>"
İşte Osmanlı padişahlarının bu şartlar muvacehesinde değişik tarihlerde müşahhas bazı hadisler hakkında isdar ettiği emir, hü-küm ve fermanlar, çok defa hülâsa suretiyle bir araya getirilerek kanunname ismi verilen kanun mecmuaları meydana gelmiştir. Bu mecmualardaki hükümlerin hepsi aynı devre aid olmadığı gibi tat-bikatta müracaat olunan kanunların bizatihi kendisi de değildir". Bunlar içerisinden Fatih ve Kanuni'nin kanun-namelerinin bu iki padişahın bizzat kendi emirleri ile hazırlandığı için resmî bir ma-hiyet taşıdığı ifade edilmektedir". Diğerleri bazı meraklı kimse-lerin şahsî arzu ve gayretleri ile hazırlanmıştır. Hatta bu kanun-name mecmualarında çok defa Ebussuud Efendi gibi muteber ze-vâtın fetvaları da kanunlarla bir arada yer alır. Bugün elimizde mevcut kanunnamelerin en eskisi Fatih Kanunnamesi olup, Kanû-ni, II. Selim, I. Ahmed ve IV. Murad adına kaleme alınmış olan ka-nunnameler de maruf kanunnameler arasındadır. Şurasını unutma-mak lâzımdır ki kanunnameler yalnız bir padişah tarafından isdar olunmuş kanunları değil, daha önceki padişahların hükümlerinin de bir kısmını ihtiva eder Fatih Sultan Mehmed'in Kanunnamesinin baş tarafında yer alan: «... atam dedem kanunudur» ifadesi de bunu teyid eder.
4. KANUNNÅMELERLE MECELLE ARASINDA BİR MÜNASEBET DÜŞÜNÜLEBİLİR Mİ?
Önceki bölümlerde gerek Mecelle'nin ve gerekse kanunnamele-rin muhteva ve kaynaklarını tedkik ettiğimizden dolayı; şimdi daha iyi bir mukayese imkânı bulmuş olmaktayız. Bu mukayeseyi de muhtelif cihetlerden ele almak herhalde daha iyi olacaktır.
27. bk. Osmanlı Zirai Ekonomi, s. XLIII.
28. «Osmanlı Müesseselerinin Şeriliği, Barkan İHFM, XI, sa. 3-4, s. 215 ve 217; IA, VI, s. 187-a.
29. IA, VI, s. 187-a.
30. Ali Himmet Berki Bey Fatih Kanunnamesinin bizzat Fatih'in emri ile hazırlanmış olduğunu kabul etmez ve bu hususta kuvvetli esbab-ı mucibe der-meyan eder. (bk. Fatih Kanunnamesi Denilen Muamma Bugün Ga-zetesi, 19.9.1970)
31. IA, VI, s. 188; Os. Huk. Giriş, s. 111.
32. Osmanlı Müesseselerinin Şeriliği, Barkan, İHFM. sa. 3-4, s. 217.
136
YanıtlaSilOSMANLI HUKUK TARİHİNDE MECELLE
8) KAYNAK BAKIMINDAN
Mecelle'nin kaynaklarını evvelce gördüğümüz gibi; fıkıh kitap-ları, yani İslâm hukukunun teşkil etmesine karşılık, Kanunnameler biraz da isdar olundukları saha iktizası olarak örfi hukuka istinad ederler". Fakat Mecelle örfü ve veliyyu'l-emrin hukuki davranış-larını İslâm hukukunun kaynaklarndan kabûl etmiş olduğundan; bu noktada büyük bir ayrılık söz konusu olmasa gerektir.
b) KANUN HÜVİYETİNİ KAZANMA BAKIMINDAN
Alakalı bölümde geçtiği üzere, Mecelle bir ilmi heyet tarafından hazırlanan plan esas alınarak uzun münakaşa ve tedkikden sonra hazırlanıp usûlüne uygun olarak arz ve iradesi alındıktan sonra meriyyete girdiği halde, kanunnameler yeni zuhur eden hadiseler hakkında padişahların isdar ettiği kanunları ihtiva ederler.
c) ŞEKİL VE SİSTEM BAKIMINDAN
Mecelle'nin kitab, bab, fasıl ve maddeler tarzındaki sistemine karşılık, kanunnameler; der beyan-ı kanun-u ashab-ı hakk-ı tapu», < ve kanun-ı hakanidir gibi ifadeler yer almaktadır. Kanaatimizce bu ifadeler her halde taşıdığı hükmün fetvâlardan ayrı bir hususi-yeti olduğuna işaret etmektedir.
d) MUHTEVA BAKIMINDAN
İhtiva ettikleri hükümler bakımından Osmanlı Kanunnamcleri ile Mecelle'nin mukayesesini yaparken ceza, âmme ve idare huku-kuna aid kanunları tedkik dışı bırakmak mecburiyetindeyiz. Zira Mecelle'de bu hukuk sahalarına aid hükümler mevcut olmayıp, daha önceki kısımlarda gördüğümüz üzere; Mecelle'deki maddeler hususi hukuk sahasına şâmildir. Halbuki Kanunnamelerde yer alan hüküm-ler daha çok idare, ceza ve amme hukukuna mütealliktir. Bu itibar-ladır ki, Mecelle'deki maddelerle mukayesesini yapmak istediğimiz Kanunname ahkâmı oldukça azdır. Bir de hemen bütün Ka-
33. Os. Huk. Giriş, s. 103.
34. Bilhassa bk. m. 36, 37, 38, 40, 41, 43, 44, 45.
35. Mecelle Eabab-ı Mucibe Mazbatası ve m. 1801.
MECELLE ve KANUN-NAMELERİN KARŞILIKLI DURUMU
YanıtlaSil137
nunnamelerde kanunlar arasına sıkıştırılmış fetvaları da istisna ede-cek olursak; mukayese imkânı bulabileceğimiz hükümler hemen he-men yok gibidir. Esasen Mecelle'deki maddelerin ihtiva ettikleri hükümler temel kaideler olmasına karşılık, Kanunnamelerin hüküm-leri teferruata aittir. Biraz sonra göreceğimiz misallerden de anla-şılacağı üzere kanunnamelerdeki kanunlar zuhur etmiş müşahhas bir hadiseyi hâlle çalışan hükümler mahiyetindedir ki, bu cihetten fetvålarla aralarında büyük bir benzerlik mevcuttur.
BAZI MİSALLER
Kanuni Sultan Süleyman'ın Kanunnamesinde, Mecelle'nin 8. ki-tabı olan K. el-Gasb ve'l-İtlaf'ın ihtiva ettiği maddelerin bir kaçı ile alakalı bazı hükümler yer alır. Meselâ itlâf hakkında «Ve eğer bir kişinin atı yahut katır ve öküzü ya himarı (eşeği) ekine girse da-var başına beş çomak urup, beşer akça cerîme alına».
<<Ve inek girse dört çomak urup, dört akçe cerime alına ve buzağı girse bir çomak urup bir akçe cerîme alına ve koyun girse iki koyuna bir çomak ve bir akçe cerîme alına.»" denildikten son-ra itlâfa sebep olan hayvanların sahiplerinin de darb olunması em-redilmektedir". Buna karşılık Mecelle'nin 94. maddesi «Hayvanatın kendiliğinden olarak cinayet ve mazarratı hederdir» ifadesi ile hay-vanların sahiplerinin kusur ve ihtimalleri olmaksızın sebep oldukları zarar ve ziyandan dolayı ne kendilerinin ve ne de sahiplerinin tec-ziye edilemeyeceği hükmünü getirmektedir. Yine aynı Kanunnna-mede lukata ve gasp ile alakalı şöyle bir kanun yer almaktadır: <... eğer yabanda koyun bulsa çağırtmasa bay (zengin) olsa otuz akçe cerîme alına. Evsat-ı hâl olsa yirmi akçe alına, gayet fakir olsa on akçe cerîme alına ve eğer çağırtsa ıssı (sahibi) bulunmasa kadıya teslim ede, saklıya sonra zayi olursa cerîme yok. Emr-i Şer' nice ise öyle ola.»". Mecelle'ye göre bu misaldeki birisi tarafından bulunmuş koyun lukata yani bulunmuş eşya hükmündedir ve bulan kimsenin ilân etmesi lazım gelir". Kanundaki çağırtmak kelimesi-nin Mecelle'deki ilân kelimesi yerine kullanıldığı açık olduğundan buradaki hüküm tam bir mutabakat arz eder. Kanun; ilân etmeyen kimse için bir takım cezalar koymuştur. Mecelle'deki hükümler ara-sında hiç bir yerde cezanın cinsi zikredilmemiştir. Bu sebeple bu
36. Kanunname-i Al-i Osman, (Sultan Süleyman Kanunnamesi), s. 6.
37. Aynı eser, s, 6, not 2.
38. Fazla malumat için bk. Dürer'ul-Hukkam, I, 197-198.
39. Kanunname-i Al-i Osman, (Sultan Süleyman Kanunnamesi), s. 5-6.
40. Mecelle, m. 1294.
138
YanıtlaSilOSMANLI HUKUK TARİHİNDE MECELLE
hususta da cezanın nevi mezkûr olmamakla beraber, bulan kimseyi bulduğunu ilan etmediği takdirde gâsıb kabul eder ve bu gasp et-tiği şey kendisinin bir kusur ve kabahati olmaksızın telef olsa onu tazmin ettirir". Kanundaki; «... ıssı bulunmasa kadıya teslim ede, saklıya hükmü Mecelle'nin 770. maddesinde: <... sahibi zuhur edin-ceye dek nezdinde emanet olarak hifz eder...>> şeklinde ifade edil-miştir ki burada da bir ittifak vardır. Kanunun: «... sonra zâyi olursa cerîme yok, Emr-i şer nice ise öyle ola şeklinde ifade ettiği hükmü Mecelle; aynı manadaki: «Emanet mazmun değildir. Yani eminin sun u taksîri olmaksızın telef ve zâyi olduğu takdirde za-man lazım gelmez hükmü ile tesbit etmiştir".
Biz burada, Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye'nin kaynakları arasında Osmanlı Kanunnamelerinin de bulunup bulunmadığı mevzuunda fi-kir vermesi bakımından; bazı Mecelle maddeleri ile birkaç Kanun-name ahkâmı arasında bir mukayese yapmaya çalıştık. Her ne ka-dar Mecelle Cemiyeti tarafından hazırlanan «Esbab-ı Mucibe Maz-batası ve Kavaid-i Külliyye'nin kaynakları mevzuunda bizim yap-tığımız tesbit, böyle bir ihtimale şans tanımıyorsa da bizim bu bir-kaç misallik mukayesemiz; Osmanlı Kanunnamelerinin hükümleri ile İslâm hukuku ahkâmı arasında yapılacak geniş bir çalışma için kanaatimizce bir başlangıç teşkil edebilir.
41. Mecelle, m. 769.
42. Mecelle, m. 768.
-A-
YanıtlaSilAbdülaziz 17, 18, 75, 77, 81
KARMA İNDEX
II. Abdülhamid 27, 81, 91, 92, 120
Abdülmecid 11, 25, 92
Abdullah Efendi 25
Abdullah b. Mes'ûd 1
Abdulah b. Mübarek 88
Abdullah b. el-Mukaffa 116
Abdullah b. Ömer 6
Abdüllatif Şükrü 21, 62
Abdurrahman b. Avf 6
Abdurrahman Ef. (Kürt hoca) 27
Abdurrahman b. Receb 118
Abdurrahman Ef. (Karinabadlı) 28
Abdurrahman Münib 97, 98, 99, 101, 104
Abdussettar Ef. (Kırımlı) 30, 78, 88, 90, 115
Acir 51
Adedi ve Ma'dûd 43
Adediyyât-ı Mütekaaribe 44
Adl 61
Adliyye Dairesi 21
Ahkam-ı Şahsiyye Komis. 101, 102, 103, 105
I. Ahmed 135
Ahmed Cevdet Ps. 13, 14, 17, 18, 19, 20, 21, 22, 23, 24, 25, 27, 29, 30, 31, 32, 39, 50, 53, 56, 57, 59, 62, 63, 66, 74, 75, 76, 77, 78, 83, 84, 85, 88, 90, 91, 92, 105, 108, 111
Ahmed Esad 90
Ahmed Halid 27, 28, 62, 68, 78, 84, 88, 90
Ahmed Hilmi 23, 32, 39, 50, 53, 56, 57, 59, 60, 62, 68, 74, 78, 84, 88, 90
Ahmed Hulûst 26, 32, 39, 50, 53, 56, 57, 59, 60, 68, 74, 78, 84
Ahmed Lütfi 115
Ahmed Muhtar (Muhtar Ef.) 61, 63,
64, 68, 84
Ahval-i Şahsiyye 119
Ahmed Samim 102,103
Ahmed Muhammed Şakir 119
Ahmed Şükrü 115
Aişe 6
Akid 42
Alaeddin (İbn Abidin-zâde) 28, 33,
39, 53, 56, 57, 59, 60
Hz. Ali 5
Ali Bey 96
Ali Ps. 17, 18, 105
All Haydar 31, 103, 113, 114
Ali Himmet 135
Ali Ratib 15
Amell Örf 7
Anadolu Kazaskeri 24
Anquetil Duperon 134
Arazi Kanunu 15
Arif Hikmet 21
Ariyet 62, 112
Asakir-i Mansûre 10
Atıf Ef. 98
Avâmil 18
Avârız-ı ehliyyet 104
Avni Ps. 75
Avramaki 98
Ayan Meclisi 29
Ayn 44
Azimet 3
-B-
Bâb-ı Fetvå 84
Bahriyye Müftiliği 29
Bahr'ul-Mesail 49
Baruthane 10
I. Bayezid 8
Bâyi' 44
Bedai'ul-Sanâi 117
153
YanıtlaSilİSLÂM TARİHİ MEDİNE DEVRİ XI
Hz. Osman, Halife iken, bir gün, Eris kuyusunun başında otur-duğu sırada, parmağından çıkarmış, elinde evirip çevirirken, kuyuya düşürmüştür. (15)
Kuyunun bütün suyu çektirildiği, üç gün gidilip gelinip arandığı halde, bu mübarek Yüzük bulunamamış (16), kuyunun içinde yok olup gitmiştir. (17)
(15) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 476-477, Buharf Sahih c. 3, s. 1656 Sahih c. 7, s. 54, Müslim-
(16) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 474, Buhari Sahih c. 7, s. 54
(17) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 477, Nesal Sünen c. 8, s. 196
PEYGAMBERİMİZİN DÖŞEĞİ ve SERİRİ
YanıtlaSilPeygamberimizin Döşeği:
Hz. Aişe'nin bildirdiğine göre: Peygamberimizin, üzerinde yatıp uyuduğu Döşeğin, yatağın yüzü, deridendi. İçi, hurma lifi doldurul-muştu. (1)
Kendisi de, Zevcesi de, onun üzerinde yatardı. (2)
Peygamberimizin başının altına koyduğu yastığının da, yüzü de-riden olup içi, hurma lifi doldurulmuştu. (3)
Ensar Kadınının Getirdiği Yün Yatağın Geri Çevirilmesi:
Hz. Aişe der ki «Yanıma, Ensar kabilesinden bir kadın geldi.
Resûlullâh Aleyhisselâmın döşeğini görünce, gidip içi yün dol-durulmuş bir yatak gönderdi.
Resûlullâh Aleyhisselâm, yanıma gelip (Nedir bu?) diye sordu.
(Yâ Resûlallah! Ensardan filanca kadın, yanıma gelmişti. Döşe-ğini görünce, gidip bunu, Sana gönderdi.) dedim.
(Bunu, hemen ona geri çevir!) buyurdu.
Fakat, ben, geri çevirmedim.
Onun, evimde bulunması, hoşuma gitmişti.
Resûlullah Aleyhisselâm, bu sözünü, üç kerre tekrarladı.
Sonunda (Vallâhi, ey Âişe! İsteseydim, Allâh, altın ve gümüş dağlarını benim yanımda yürütürdü!) buyurdu.
Peygamber Aleyhisselâmın minderi de, iki Abadan ibaretti.
Bir gece, yanıma geldiği zaman, bu Abayı katlayıp daraltmış idim.
Onun üzerinde uyudu.
Sonra (Ey Aişe! Bu geceki döşeğim, ne için her zamanki gibi de-ğildi?) diye sordu.
(Yâ Resûlallah! Onu, Senin için katlayıp daralttım.) dedim.
Sen, onu, eski haline çevir!) buyurdu.» (4)
(1) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 464, Ahmed b. Hanbel Müsned c. 6, s. 207, Ebû Davud Sünen c. 4, s. 71, Tirmizi Sünen c. 4, s. 237
(2) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 6, s. 212
(3) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 465, Müslim Sahih e. 2, s. 1109
(4) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, 8. 465
سورة النفره (1)
YanıtlaSil(سی) فلاح و (نجیبی) و نجات يوللدين تعيين التمدين ) (مُفْلِحُونَ) حکم سندہ کی اطلاقہ تعمیر بجوندر شویله که قرآن مخاطب اولان مطلوباري و ايستظری مختلف بك جومه طبقه به درک انی نشدن كان ايته بورلی المی هفته كرمك ايسته بودلی می رود مظهر او طعہ ایسہ بورلر ولو نالہ کی وطبقه لرك بك جون ديكورى وار در قرآن كرم ( مفلحون) کلمہ منی عام و مطالعہ بر افت در که هر کس ایسته دیگی تعقیب اینین.
اشارات الاحجار
إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا سَوَاءٌ عَلَيْهِمْ وَأَنذَرْتَهُمْ أَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ ) بو ماناك
ما قليله جهت نظمی:
ار قراسه ! جناب حقك صفات از ليه عالمنده بری جلالی، دیگری جمالی، ایکی در لو تجلیبی وار در جلال الله جمالك صفات افعال عالمنده تجليندن، لطف و قهر، حسن وهيبت تظاهر اندر افعال عالمنه تجلى الدنجه، تحليه الله تخليه تنزيه ایله تزیین طوغار، آثار و اعمال عالمندن عالم آخرته انطباع الدنجه، لطف جنت و نور اولارمه، شهر ده جهنم و نار الارمه تجلی اور موکره عالم ذكره انفط س ایرانجو، بری محمد، دیگری تسبیح او طعه اوزره ایکی قیم أيريالي موكره عالم قلامده تجلى ايدنجه، كلامك امر و نهيه تقسيمنه سبب اولور. موكره عالم ارشاده انتقال الدنجه، ارشادي ترغيب وترهيب، تبشیر و انذاره تقسیم الدر موگره وجدانه تجلی ایونجه، رجا و خوف حصوله قالير صوره ارشادك اقتضا اسندند که، خوف الله رجا آرا سندہ کی موازنہ دو امله محافظه اید یاسین کہ، رجا الله طوغری بولاده سلوك ايد ياسين. ایله ده اگری بولاره کيدیلم میں. کہ نہ اللهك ممتندن مأيوس اولونسون و نرده خوف ایله ده
غذا بندن امين اولونسون.
ایشته بویله به تساحل ايدن شو حکمتد نه طولایی، قرآن كريم، على الدوام ترغيبد من موكره ترهيبي.
ابراری مدح ايتد كون حوكره تجاري ذم التمشور.
سوال ؟ ) بو جمله ایله ان ان (إِنَّ الْأَبْرَارَ لَفِي نَعِيمٍ ، وَإِنَّ ال ه وَإِنَّ الْجَار في تجيد ) جمله ی آراسنده نه کی به
فرقه دار در که او راده عطف وار، بوراده بوقدر ؟
اعمال
YanıtlaSilAmal: Ameller
عَلَى الدَّواء
Aled-devām: Devamlı, sürekli
آثار
Asar: Eserler
جلالي Celali: Celal büyüklük( sıfatına ait
جمالي
Cemali: Cemal (güzellik( sıfatına ait
جِهَتِ نظم
Cihet-i nazım: Harf ve keli-melerin diziliş cihetleri
آبراز Ebrar: Özü sözü doğru Allah'a itaatkár kullar
بجان
Füccar: Açıkça günah işleme-ye düşkün olanlar
خوف
Haus: Korku
حصول
Husûl: Meydana gelme
الملا Itlak: Serbest ve sınırsız kılma
إنطباغ
İntiba : Zihinde iz bırakma
انتقال
İntikal: Geçme
إنذار İnzar: Korkutma
ازشان
İrşad: Doğru yolu gösterme
مأيوس
Me'yûs: Ümidsiz
مختلف Muhtelif: Farklı
نجات Necat: Kurtuluş
نھی
Nehiy: Yasaklama
رجا
Reca: Ümid
سلوك
Sülük: Bir yola ginne
تعمية
Tamim: Umûmileştirme
تخليه
Tahliye: Boşaltma
تحلية
Tahliye: Donatma
تنشير
Tebsir: Müjdeleme
تجلى
Tecelli: Görünme
تنزية
Tenzih: Kusurdan uzak tutma
ترغيب
Tergib: Rabetlendirme
ترهيب
Terhib: Korkutma
تيل
Teselsiil: Ard arda gelme
تظاهر
Tezahür : Görünme
Zem: Kötüleme
Beşincisi: Fe
YanıtlaSiletmeyen مفقوة kelimesindeki ıtlåk, ta'mîm içindir. Şöyle ki: Kur'ân'a muhatab olan, matlûbları ve istekleri muhtelif pek çok tabakalardır ki, bir kısmı ateşten necât istiyorlar. Bir kısmı cennete girmek istiyorlar. Bir kısmı rü'yete mazhar olmak istiyorlar. Ve bunlar gibi o tabakaların pek çok dilekleri vardır. Kur'an-ı Kerim مقلوة kelimesini amm ve mutlak bırakmıştır ki, herkes istediğini ta'kib etsin.
إنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا سَوَاءٌ عَلَيْهِمْ وَالذَرْتَهُمْ أَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ
Bu cümlenin
måkabliyle cihet-i nazmı:
Arkadaş! Cenâb-ı Hakk'ın sıfât-ı ezeliye âleminde biri Celâlî, diğeri Cemâlî iki türlü tecellîsi vardır. Celâl ile Cemâl'in sıfât-ı ef'ål âleminde tecellisinden, lütuf ve kahır, hüsün ve heybet tezahür eder. Ef'âl âlemine tecellî edince, تحلية ile tenzih ile tezyîn doğar. Åsâr ve a'mâl âleminden âlem-i âhirete intibâ' edince, lütuf cennet ve nûr olarak, kahır da cehennem ve nar olarak tecelli eder. Sonra âlem-i zikre in'ikâs edince, biri hamd, diğeri tesbîh olmak üzere iki kısma ayrılır. Sonra âlem-i kelâmda tecellî edince, kelâmın emir ve nehye taksîmine sebeb olur. Sonra âlem-i irşâda intikāl edince, irşâdı terğîb ve terhib, tebşîr ve inzâra taksîm eder. Sonra vicdana tecellî edince, recâ ve havf husûle gelir. Sonra irşâdın iktizâsındandır ki, havf ile recâ arasındaki muvâzene devamla muhafaza edilsin ki, recâ ile doğru yollara sülük edilsin. Havf ile de eğri yollara gidilmesin. Ki, ne Allah'ın rahmetinden me'yûs olunsun ve ne de azabından emin olunsun.
İşte böylece teselsül eden şu hikmetten dolayı, Kur'ân-ı Kerîm, aleddevâm terğîbden sonra terhîbi, ebrârı medhettikten sonra füccârı zemmetmiştir.
إن الأبرار لَفِي نَعِيدٍ * وَإِنَّ الْفُجَارَ لَفِي تجيد Sual: Bu cümle ile
cümlesi arasında ne gibi bir fark vardır ki, orada atıf var, burada yoktur?
İşârâtü'l-İ'câz
YanıtlaSilBeşincisi: Felâh ve necât yollarını taʻyîn etmeyen مُفْلِحُونَ kelimesindeki ıtlâk, taʻmîm
içindir. Şöyle ki: Kur'ân'a muhâtab olan, matlûbları ve istekleri muhtelif pek çok tabakalardır ki, bir kısmı ateşten necât istiyorlar. Bir kısmı cennete girmek istiyorlar. Bir kısmı rü'yete mazhar olmak istiyorlar. Ve bunlar gibi o tabakaların pek çok dilekleri vardır.
Kur'ân-ı Kerîm مُفْلِحُونَ kelimesini amm ve mutlak bırakmıştır ki, herkes istediğini ta'kîb etsin.
120
YanıtlaSilİYİLİĞİ EMREDİP KÖTÜLÜĞÜ YASAKLAMAK
لَوْلَا يَنْهَاهُمُ الرَّبَّانِيُّونَ وَالْأَحْبَارُ عَنْ قَوْلِهِمُ الْإِثْمَ وَأَكْلِهِمُ
السُّحْتَ لَبِئْسَ مَا كَانُوا يَصْنَعُونَ
“Din adamları ve âlimleri onları, günah olan sözleri söylemek. ten ve haram yemekten menetselerdi ya! İşledikleri (fiiller) ne kötüdür.""
İyiliği emredip kötülüğü yasaklayan kimsenin bu işi gizli yapması daha uygundur. Çünkü öğüt vermede böylesi daha etkilidir.
Ebu Derda (ra) diyor ki:
"Arkadaşına açıktan öğüt veren kimse onun kusurunu ortaya çıkar-mış olur. Gizlice öğüt veren ise onu yüceltmiş olur. Eğer kişinin gizlice verdiği öğüt etkili olmazsa açıktan öğüt vermeli ve bu hususta iyi insan-lardan yardım istemelidir. Çünkü bunu yapmadıkları takdirde toplumda günahkarlar hâkimiyeti ele geçirir. Bunun sonucu olarak da hepsinin helak olacağı bir azaba çarptırılırlar."
Numan b. Beşir (ra) diyor ki:
Resûlüllah (sav)'in şöyle buyurduğunu işittim:
"Allah'ın yasaklarını işleyen ile ona engel olmaya çalışan ve bunlara seyirci kalan kimselerin durumu aynı gemide yolculuk yapan üç kişinin durumu gibidir.
Bunların gemideki yerlerini belirlemeleri sonucu; birine geminin en üstü, ikincisine ortası üçüncüye de en altı düşmüştür. Bu hal üzere yol-culuk yaparlarken içlerinden biri eline bir keser alır.
Bunu görenler sorarlar:
Bu keserle ne yapmayı düşünüyorsun?
Cevap verir:
Suya daha yakın olmak ve ihtiyaçlarımı kolayca gidermek için yanımda bir delik açacağım.
Onlardan biri der ki:
Allah onun belasını versin! Bırakın kendine ait olan yerde istediğini yapsın.
Buna karşılık diğeri şöyle der:
Maide 63
TENBİHÜ'L GAFİLİN
YanıtlaSil121
Gemiyi delmesine izin vermeyelim yoksa hem kendisini hem de bizi helak edecek.
Şayet onlar bu kişiye engel olurlarsa hem kendilerini hem de onu kurtarmış olurlar. Ama eğer engel olmayıp hali üzere bırakırlarsa hem o kişi hem de kendileri helak olur."
Rivayete göre Ebu Derda (ra) şöyle demiştir:
"Ya iyiliği emreder, kötülükten vazgeçirirsiniz yahut da Allah size zalim bir yöneticiyi musallat eder. Bu yönetici büyüklerinize saygı duymaz küçüklerinize de merhamet etmez. Sonra hayırlılarınız dua ederler fakat duaları kabul edilmez, yardım isterler ama bu isteklerine cevap alamazlar, mağfiret isterler fakat bu istekleri de yerine getirilmez."2
Hz. Huzeyfe (ra), Resulullah (sav) şöyle buyurduğunu rivayet ediyor:
"Nefsimi kudretinde bulunduran Allah'a yemin ederim ki, siz iyiliği emretmeli kötülükleri de menetmelisiniz. Böyle yapmadığınız takdirde Allah'ın katından size bir azabın gelmesi yakındır. Sonra azaptan kurtul-mak için Allah'a yalvarırsınız ama Allah dualarınızı kabul etmez."3
Hz. Ali (ra) Resulullah (sav) şöyle buyurduğunu rivayet ediyor:
"Ümmetim, bir zalime "sen zalimsin" demekten çekindiği zaman onların arasından ayrıl."4
Ebu Said el- Hudri (ra)'ın rivayetine göre Resûlüllah (sav) şöyle buyuruyor:
"Sizden biriniz bir kötülük gördüğünde onu eliyle düzeltsin, buna gücü yetmezse diliyle engel olsun, buna da gücü yetmezse kalbi ile buğz etsin. Kalbiyle buğz etmesi iman ehlinin yapabileceği işlerin en zayıfıdır."s
Bazı âlimler bu hadisi şöyle yorumlamışlardır:
Kötülüğe el ile engel olmak, yöneticilerin görevidir. Dil ile engel olmak âlimlerin, kalp ile buğz etmek ise bütün halkın görevidir.
Diğer bir kısım âlim ise şu yorumu getirmiştir:
Kişinin bunlardan hangisine gücü yeterse onu yapması kendisine vacip olur.
Fakih diyor ki:
'Buhari, 2493
lhyaü Ulûmi'd-Din, 2/311
Tirmizi, 2169
Ahmed b. Hanbel, Müsned, 6521
Müslim, 49
TARINTE BUGUN -1923-Bediuzzamanın Ankara'dan Van'a dönüşü.
YanıtlaSil- 1939-Hatay'ın Türkiye'ye katılması.
1948 - Prens Sabahaddin'in
vefatı.
1973 - 117 yıldan beri
rastlanmayan en uzun güneş tutulması, Türkiye saatiyle 14.00'te başladı.
2018 - İslam Bilim Tarihçisi Fuat Sezgin'in vefatı.
30
PAZAR
SUNDAY
HAZİRAN
JUNE
BİR AYET
Allah, kendisinden başka ilâh olmayandır.
Taha Suresi: 8
BİR HADİS
Güneş battığında çocuklarınızı dışarı çıkmaktan alıkoyunuz. Çünkü bu şeytanların yeryüzüne yayıldığı bir vakittir.
Taberanî
Nefsin vücudunda bir körlük vardır. O körlük, vücudunda zerre miskal kaldıkça, hakîkat güneşinin görünmesine mâni bir hicap olur.
HİCRÎ: 24 ZİLHİCCE 1445 – RUMÌ: 17 HAZİRAN 1440
Mesnevî-i Nûriye
HIZIR: 56 - GÜN: 182 KALAN: 184 - GÜN. KIS.: 0 DK
-1867-Sultan Abdülmedin vefati
YanıtlaSil-1918-Tanin gazetesinde döndüğü haberi yer aldı.
Bediüzzaman'ın Rus esaretinden İstanbul'a
- 1950 - Kore Savaşı'nın başlaması.
1993 - Tansu Çiller, Türkiye'nin ilk kadın Başbakanı oldu.
HAZIRAN
25
ÇARŞAMBA
29 1446 ZİLHİCCE
RUMI: 12 HAZİRAN 1441
HIZIR: 51
Dale
Kim Allah yolunda hicret ederse, yeryüzünde
barınacak pek çok güzel yer ve maddi-manevi genişlik ve bolluk bulur.
(Nisa: 100)
BİR HADİS
Kişi ile şirk ve küfür arasındaki perdenin kalkması namazı terk etmektir. Namaz küfür ve şirke engeldir.
(C. Sağîr, No: 1720)
Ahiret gibi dünya saadeti dahi ibadette ve Allah'a asker olmaktadır. Sözler
"
İkindi
Akcom
Yatsı
88 \Hadislerden Seçmeler
YanıtlaSilİbni Cabir (ra) rivayet ediyor:
Sahabîlerime dil uzatana Allah lânet eylesin Kim Sahabîlerim konusunda benim hakkımı gi zetirse, ben de Kıyamet Günü onu gözetirim.
İbni Asakir'da
K
***
Allah'ın çokça konuşacağı kişiler
Enes'den (ra) rivayetle:
Üç grup insan vardır ki, Kıyamet Günü Alla onlarla çok çok konuşacak: İki kişi arasında biş bir zaman iki yüzlülük edip aralarını bozmayan kişi. Hiçbir zaman zina etmeyi aklından geçir meyen kişi. Kazancını asla faize bulaştırmayan kişi.
Ebu Nuaym'ın Hilye'sinden.
***
Cehennem ateşi görmeyecek gözler
Muaviye bin Hayde'den (ra) rivayetle:
Üç kişi vardır ki, Kıyamet Günü gözleri Cehen nem ateşini görmez: Allah korkusundan ağlayan göz, Allah yolunda nöbet tutan göz ve Allah'ın haram kıldığı şeylere bakmaktan sakınan göz.
Taberant'nin Kebir'inden.
ca
Ahiret Hayatı / 89
YanıtlaSilNamazı güzelce kılanlar
Abdullah İbni Amr (ra) rivayet ediyor:
Kim beş vakit namazı güzelce kılarsa bunlar, Kıyamet Günü kendisi için nur, delil ve kurtuluş olur. Kim de güzelce kılmazsa Kıyamet Gününde onun için bir nur, bir delil ve bir kurtuluş bu-lunmaz.
İbni Nasr'dan.
***
Kıyamet için önden gönderenler
Aişe (r.anha) rivayet ediyor:
Allah, helâl kazanan, iktisatla harcayan, faz-lasını da fakirlik ve ihtiyaç günü olan Kıyamet İçin önünden gönderene merhamet etsin.
İbnünneccar'dan.
***
Cihad edenler
Bazı insanlar Batı tarafına cihad için çıka-caklar. Bunlar Kıyamet Günü yüzleri güneş gibi Işık saçar bir hâlde gelecekler.
Müsned, 2: 177.
Aylık Mecmua
YanıtlaSilBehmen ve Altınçacak sikte.www.aki.m
ALTINOLUK
Arath 2017 Say: 382 REvvel-R.Ahir 1439-12.00 TL
İSLÂM
Allah'ın Razı Olduğu Din
Nefsimize, çıkarlarımıza, politikalarımıza göre değil...
Yaklaşık 8 sene içerisinde tamamlanan Mecelle, İslam hukuku kaynaklarından süzülerek Hanefi mezhebinin kuvvetli kavillerine göre hazırlanmıştır. Bugün dahi üslup ve muhtevası bakımından kıymetli hukuk eserleri arasında sayılmaktadır.
YanıtlaSilMecelle ülkemizde 1926’da yürürlükten kaldırılmışsa da Suriye’de 1949’a kadar, Irak’ta 1953’e kadar, Kıbrıs’ta 1960’a kadar, Kuveyt’te 1980’e kadar, Filistin’de 1984’e kadar yürüklükte kalmıştır. İsrail ve Ürdün’de ise hâlen medeni hukukun esasını Mecelle teşkil etmektedir.
Mecelle, tam ifadesiyle, “Mecelle-i Ahkam-ı Adliyye”, Osmanlı Devleti’nde 1869-1876 yılları arasında modern hukuk metodolojisi ile hazırlanan ilk medeni kanundur. Cumhuriyet’in ilanından sonra İsviçre Medeni Kanunu’ndan iktibas (alıntı) 743 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 4 Ekim 1926 tarihinde yürürlüğe girmesiyle yürürlükten kaldırılmıştır. Toplam, 57 sene cari kalmış, Osmanlıya bağlı bütün bölgelerde uygulanmış, ülke genelinde hukuk birliği sağlanmıştır.
Ülkemizde yürürlükten kaldırılmışsa da Arnavutluk ve Bosna-Hersek’te 1928’e kadar, Lübnan’da 1932’ye kadar, Suriye’de 1949’a kadar, Irak’ta 1953’e kadar, Kıbrıs’ta 1960’a kadar, Kuveyt’te 1980’e kadar, Filistin’de 1984’e kadar yürürlükte kalmıştır. İsrail ve Ürdün’de ise hâlen medeni hukukun esasını Mecelle teşkil etmektedir.
Osmanlı coğrafyasında mer’i olan İslam hukuku sistemi, İslam’ın ana ve fer’i kaynakları, örfi hukuk ve fetvalar üzerine kuruluydu. İslam hukukunun ana kaynakları, kitap (Kur’ân-ı kerim), sünnet, icma-ı ümmet ve kıyas-ı fukaha’dır. İstihsan, Sahabi kavli, örf ve âdet, maslahat-ı mürsele, önceki şeriatler gibi kaynaklar da fer’i kaynaklardır. Bu çerçevede, İslam hukuku, İslam âlimleri tarafından hazırlanmış olan Kenz, Mecma, Kudûrî, Muhtar, Hidâye, Dürer, Mültekâ ve benzeri yüzlerce fıkıh kitabı vasıtasıyla kadılar tarafından tatbik edilmişti. Fıkıh kitapları kanun hükmünde olduğundan ayrıca “kanun” isimli metinler hazırlamak gereksiz görülüyordu.
YanıtlaSilDolayısıyla, Mecelle’den önce tatbikata yönelik sabit bir kaynak kitap veya kanun metni mevcut değildi. Kadı, önüne gelen bir meselede, muteber fıkıh ve fetva kitaplarının tamamını kaynak olarak değerlendirip, hüküm kurmak mecburiyetindeydi. Takdir edersiniz ki, bu durum, hukukçu kalitesinin oldukça yüksek olmasını elzem kılan bir husustu.
MECELLE’NİN HAZIRLANMASINI GEREKLİ KILAN SEBEPLER
YanıtlaSilZaman içerisinde ve bilhassa Tanzimat Fermânı’ndan sonra, medreselerden bazı ilim dallarının tahsili kaldırılınca kadıların ilmî seviyeleri düştü. Bu gerçek karşısında, bu kadar geniş bir kaynak havuzu içerisinde, önüne gelen hukuki bir meseleye uyan kaideyi bulacak ve tatbik edecek hukukçu bulmak zorlaştı. Böylece, derli toplu bir kanun metni ortaya koymak elzem hâle gelmiş oldu.
Nizamiye Mahkemelerinin kurulması ve bu mahkemelerin bir kısım üyelerinin İslam hukuku ve fıkhını bilmeyen gayrimüslimlerden oluşması da Mecelle’yi zaruri kılan sebepler arasındadır.
Bir diğer sebep ise, Müslüman ahalinin tâbi olduğu dört hak mezhep arasındaki bazı hüküm farklılıkları ve hatta Hanefi mezhebinin kendi içinde farklı fetvaların bulunması ve bu fetvalar arasında esah kavli (en doğru kavli) bulmanın zorluğu, Mecelle’nin hazırlanmasının bir diğer sebebi olarak gösterilmektedir.
Ayrıca, Batı’da gerçekleşen Sanayi Devrimi ile artan üretim ticari faaliyetleri hızlı bir şekilde çoğaltmış ve çeşitlendirmişti. Bu ticari yoğunluk özellikle borçlar ve ticaret hukuku alanında yeni hukuki düzenleme ihtiyacını doğurmuştur.
NASIL HAZIRLANDI?
YanıtlaSilO dönemde, Osmanlıda Batı hayranlığının artması, kanun metinlerinin de Batı’dan aynen iktibas edilmesi fikrini güçlendirmiş ve bu fikir taraftar bulmuş ise de netice itibarıyla yerli bir kanun hazırlanması fikri galip gelmiştir.
Bu yönde, ilk olarak 1855 yılında “Metn-i Metin” isimli bir çalışma başlamış ama maksada ulaşılamadan bu çalışma akamete uğramıştır.
Bu netice, bir hayal kırıklığı oluşturduğundan, Âli Paşa tarafından Fransız Medeni Kanunu’nun iktibas edilmesi fikri yeniden gündeme getirilmiş, ancak Ahmed Cevdet Paşa, Fuad Paşa ve Şirvânizâde Rüşdü Paşa gibi devlet adamlarının gayretleriyle bu fikirden vazgeçilerek, Mecelle’nin hazırlanmasına karar verilmiştir.
Mecelle’nin hazırlanması kararı alınınca, o devirde “Dîvân-ı Ahkâm-ı Adliyye” (bugünkü adıyla Yargıtay) nâzırı olan Ahmed Cevdet Paşa başkanlığında “Mecelle Cemiyeti” adı altında ilmî bir heyet oluşturulmuştur. Bu heyet, yoğun ve meşakkatli çalışmalar sonucunda, ilk olarak, Mecelle’nin ilk 100 maddesinden oluşan “Kavaid-i külliye” (külli kaideler) ve 101 ilâ 403. maddelerden müteşekkil “Kitab’ül Büyû” (1. kitap: Alışveriş hükümleri) kısmını hazırlamışlardır. Bu kısımlar, 1869 senesinde sadârete arz olunup, aynı sene içerisinde Sultan Abdulaziz Han’ın fermanıyla yürürlüğe girmiştir.
Sonrasında, süreç içerisinde 15 kitap daha hazırlanmıştır ki, en sonunda 1876 senesinde Mecelle tamamlanmıştır. Yaklaşık 8 sene içerisinde tamamlanan bu kanun kitabı, yukarıda temas ettiğimiz İslam hukuku kaynaklarından süzülerek Hanefi mezhebinin kuvvetli kavillerine göre hazırlanmıştır. Bugün dahi üslup ve muhtevası bakımından kıymetli hukuk eserleri arasında sayılmaktadır.
MECELLE’NİN MUHTEVASI
YanıtlaSilMecelle, ilk 100 maddeden oluşan “külli kaideler” hariç, 16 kitaptan oluşmaktadır. Toplam 1851 maddedir.
Mecelle aslında borçlar, eşya, şirketler ve usul hukuku metnidir. Şahıs, aile, miras, gayrimenkul (arazi), idare, vergi ve ceza hukuku konuları mevcut değildir. Zira, bunlardan şahıs, aile ve miras hukukuna dair konular, Şer’iyye Mahkemeleri’nin sahasına girmekte olup Mecelle ise esas itibarıyla yeni kurulan Nizâmiye mahkemeleri için çıkarılmıştır. Ceza, ticaret, idare, vergi, gayrimenkul hukukuna ait hükümler 19. yüzyıl içinde başka kanun metinleri ile tanzim olunmuştur. Mesela, 1917 tarihli Aile Hukuku Kararnâmesi, 1840-1858 tarihli Ceza Kanunnâmeleri, 1858 tarihli Arazi Kanunnâmesi ve 1850 tarihli Ticaret Kanunnâmesi bu cümleden sayılabilir.
Mecelle’nin ilk 100 maddesini oluşturan “külli kaideler” hâlen çoğu hukuk sisteminde cari umumî hukuk prensipleridir. Bu kaideler, hükümlerin, fıkıh ve fetva kaynaklarından nasıl çıkarıldığını bildirmekle birlikte, olması gereken (ideal) hukuk anlamında hâlen yol gösterici özelliği haizdirler. Hukukçu olmayan her insan tarafından bilinmesi tavsiye edilen ancak, bilhassa hukuk mantığının doğru yerleşmesi bakımından hukukçuların bilmelerinin zaruri olduğu değerlendirilen kaidelerdir.
Mesela; 4. maddesindeki “Şek ile yakîn zâil olmaz” yani kesin olarak bilinen şey, şüphe üzerine bozulmaz. 8. maddesindeki “Berâet-i zimmet asldır” yani aslolan masum ve borçsuz olmaktır. Aksini iddia eden bunu ispat etmelidir. 12. maddesindeki “Kelâmda asl olan ma’nâ-yı hakikîdir” yani aslolan mecaz değil gerçek manadır. 29. maddesindeki “Ehven-i şerreyn ihtiyâr olunur” yani iki zarar arasında seçim yapmak mecburiyeti hasıl olursa daha az olan zarar tercih edilir. 30. Maddesindeki “Def’-i mefâsid celb-i menâfi’den evlâdır” yani kötü şeyleri defetmek, faydalı şeyleri elde etmekten daha önceliklidir.
Bu ve benzeri kaideler özü itibarıyla hukukun olduğu her yerde insanlığın sonuna kadar cari olmaya devam edecek evrensel normlardır. Vurgulanması gereken nokta ise şudur ki; bu kaideler, modern hukuk sisteminin kurucusu sayılan Batı’nın pek çok mücadele ve bâdireyi müteakip ancak 18. yüzyıldan sonra ulaşabildiği ve fakat Osmanlı örneğinde olduğu gibi İslam hukukunun cari olduğu bölgelerde 14 asırdır uygulanan genel hukuk prensipleridirler.
YanıtlaSilKaynaklar:
Dürerü’l-Hükkam Şerhu Mecelleti’l-Ahkam, Ali Haydar Efendi, DİBY, 2017
Osmanlı Hukuk Tarihinde Mecelle, Dr. Osman Öztürk, 1973
Ahmed Cevdet Paşa ve Mecelle, Prof. Ahmet Şimşirgil-Prof. Ekrem Buğra Ekinci, 2015
Karşılaştırmalı Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye, Prof. Ahmed Akgündüz, 2017
Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye, Büyük İstanbul Tarihi s.469 vd, M. Akif Aydın
Mecelle’nin Orta Doğu Devletlerine Tesiri, Abdulazim İbrahim,
HER HAYRIN ANAHTARI PEYGAMBER EFENDİMİZ SAV KUR'ÂN-I KERİM VE SÜNNETİNE UYMAKTIR.
YanıtlaSilKONUŞMAKTA ÖLÇÜ
YanıtlaSilAllah, kulunun amelsiz sözünden râzı olmaz.
Çok söz, kişiyi unutkan yapar.
Ne söylediğini, ne zaman söylediğini ve kime söylediğini iyi düşün!
Kişinin kelâmı; aklının beyânı, faziletinin tercümanıdır.
FAZILET DOĞRULUKTA
Akıllı kimse takvâ sahibi olan, akılsız da zâlim olandır. En doğru kimse emânete riâyet eden, en yalancı da hâinlik yapandır.
İnsanın doğruluğu, fazîletinin en açık delilidir.
İstişârede doğru söyle ki, rey doğru olsun.
Üzerine hakikatin konduğu bir terazinin ağır gelmesi haktır. Yine üzerine bâtılın konduğu bir terazinin de hafif gelmesi haktır.
HAYIR YOK!
Allah rızâsı murâd edilmeyen sözde;
Allah yolunda harcanmayan malda;
Cehâleti hilmine galip gelen kimsede;
Allah için yapacağı bir işte, ayıp-layanın ayıplamasından korkan kimsede hayır yoktur.
Bu imtihan yurdunun hali nasıl bir doku? Ölümsüz gerçekleri, ölmeden önce okul
YanıtlaSilOmzunda iki defter, ya takva hazinesi, Nefis arsız, bu yüzden, ya da fücur karnesi.
Her yalan söner, kabre girerken yakar günah, Ey kul, şimdi tevbe et, yarın kâr etmez eyvah!
Ya ahsen-i takvimsin, ya esfel-i sâfilîn, Arifin ecri sonsuz, sonu hüsran gâfilin.
Düzelmez şeytan gibi yiyenler gururdan ok, Kibrini yıkamayan hiçbir gönle cennet yok!
Cimrinin, yerde gökte simsiyahtır kitabı, İsraftan kurtulmayan, doğrultamaz hesabı!
Ahlâkı çirkin kulun güzel rengi girdaptır, Mel'unların cezâsı, cehennemde azaptır!
Göklerde affedilmez yerde fesat ve fitne, Münafığa der ki Hak: <<-Sen ateşin dibine!>>
Gıybet eden yemiştir ölü eti, yani leş, Kim leşten tiksinmezse, tiksinir ondan güneş!
Zevk değil, felakettir, nefsin kirli arzusu, Odur gönlü çelip de rûhu deviren pusu.
Vitrinde en iyidir, mutfakta en kötüdür, Hırs adlı kara duygu, insanı eyler kömür!
Doğruluk reklamıyla, kim atar eğri nâra? Kayar Sırat üstünden, düşer ebedî nâra!
Kalbi İbrahim olmaz, kimin Nemrut'sa başı, Musa olur mu, ey can, Firavun'un yoldaşı?
Can vermeden kulak ver; şu harâbe ne söyler? Ömrü bir keyif sandı, helâk oldu kavimler!
YanıtlaSilServetiyle kuduran nankör Kärun ne hâlde? Onu, yere batırdı, parayla pula secde!
Yahu, tâc edilir mi, iblislerin paspası? Ne olur Kâbe'mize Ebrehe'nin faydası?
Mikrobu şifâ sandı, insanlık oldu hasta, Hakkı ihyâ mı eder bâtıla hayran usta?
O her Ebû Leheb'in, her Ebû Cehl'in dostu, Muhammedî olur mu, giyse müslüman postu?
Hilâlimden ne anlar, haçlı, zındık felsefe? İnci olmaz köstebek, güneş gibi sedefe!
Adâlete zıt mantık, Yezitler, Hülâgûlar, Şerri güldüren hayra, dünya hâlâ kan ağlar!
Hürriyet mi, her şeyi yakıp yıkıp fahretmek, Demokrasi mi, hattâ beşikleri kahretmek?
Hınzıra bak; markada insanın en seçkini, Çakala bak; sahnede bir barış güvercini!
Filme bak; en vahşîler, aldı şefkat ödülü, Canavar gösterdiler, cılız, yavru bülbülü!
Zâlim îlân ettiler mazlumların adını, Kökünden kopardılar kuşların kanadını.
7 Ocak 2017, Sancaktepe / İSTANBUL
Timsahlar mı hep masum, serçeler mi hep suçlu? Ben insanım demesin, ağzı akrep sorguçlu!
YanıtlaSilKendini ey merhamet, sen bunlara okutma, Ey haråbe memleket, yine sabret, unutma!
Allı pullu olsa da, lånet huylar, ne kadar, Onlara aldanmayan, sonsuz bir karşılık var!
Bir kulak var, kimsenin duymadığı her sese, Tartısı hiç bozulmaz göklerin, şaşmaz hisse!
Helâl mührü altında haramlar olmaz câiz, Allah'la savaşmaktır, ey çene, yenmez fâiz!
Hangi niyet kurtarır abdestsiz bir namazı? Bırak şu bahaneyi, vebalden kirli sazı!
Dehlize perde çekmiş, fink atıyor mel'anet, Dıştan hiç sezilmeyen yüze, ey dost, dikkat et!
Göz, ipekten yumuşak; söz, baldan tatlı hüner; Öz, lâkin kurttan beter; dedirtir Arş'a: Yeter!
İşte o sinsi hâin, Hakk'a cür'et ve hîle, Bizzat kahreder Allah, tuş eyler sille sille!
Yol zannetme ey beşer, şeytan zikzaklarını, Doğru ol, hak zannetme nefsin tuzaklarını!
Yarım değil, tam dinle Allah ve Rasûlü'nü, Seyrî'nin de ufku bu, cennet eyle gönlünü!
ÖLÜMSÜZ GERÇEKLER
YanıtlaSilimkânlarını seferber etmiş, bunun için gerekli altyapıyı ve birikimi sağlamaya azmetmiş yepyeni bir Türkiye var artık. Ve inşaallah bu yenilmez, bölünmez Türkiye; dün-yaya da yeni bir nizam ve otorite getirecektir.
YanıtlaSilÇanakkale'de vatanı için ölme-sini bilenler, canı pahasına bir ta-rih yazanlar, dünya tarihinde ölü-me koşarcasına gidenler; bugün de aynı coşkuyla, neredeyse toptan bir millet olarak 15 Temmuz'da darbe-nin üstüne yürümüş, âdeta ölüme meydan okumuşlardır.
Milletimiz bu hâliyle ecdâdı-nın izinden gittiğini ispat etmiştir. Dünya bu milleti ciddî anlamda tekrar değerlendirmeye almalıdır. Üzerimizde oynadıkları sinsî ve kalleş oyunları bir kez daha göz-den geçirmelidir. Bu sebeple bir kez daha bilinsin ki:
“TÜRKİYE YIKILMAZ! TÜRKİYE YENİLMEZ! VATAN BÖLÜNMEZ!"
BENİM KANAATÍMCE BOZULMALAR GÜÇ ZEHİRLENMESİYLE BAŞLIYOR. SAYISAL VE EKONOMİK OLARAK BİR GÜCE ERDİĞİNİZDE VE BU GÜÇLE PEK ÇOK ŞEYİ YAPABİLMEYE KÂNİ OLDUĞUNUZ ZAMAN GÜÇ ZEHİRLENMESİ BAŞLIYOR. GÜCE ERİNCE CEMAATLER, ULUSLARARASI GÜÇLERİN VE İSTİHBÂRÂT ÖRGÜTLERİNİN DE İLGİ ALANINA GİRMEYE BAŞLIYOR HERHALDE.
YanıtlaSilHAKİKATEN OLAYLARI İYİ OKUYAN, İNSAN UNSURUNU İYİ TANIYAN VE BELLİ BİR EĞİTİMDEN GEÇMİŞ, SEYRİU SÜLUK GÖRMÜŞ BİR İNSAN TARİKATTA İNSANLARI KENDİNE DEĞİL ALLAH'A TAŞIYOR. BURADA EN BÜYÜK YANLIŞLIK İNSANLARI KENDİNE TAŞIMAK. ALLAH KORUSUN. MÜRŞİT KONUMUNDAKİ BİRİSİ, TARİKAT KURUCUSU, İNSANLARI KENDİNDE BIRAKIRSA İHANET ETMİŞ OLUR.
YanıtlaSilTASAVVUFUN EN ÇOK TENKİT EDİLEN TARAFLARINDAN BİRİSİ DE, MENKIBE VE KERAMET TÜRÜ ŞEYLERDİR. HALBUKİ TASAVVUF BÜYÜKLERİNİN TA BAŞTAN BERİ EN ÇOK VURGULADIKLARI ŞEY, "NEFSİN SENDEN KERAMET İSTER. SEN KERAMETÍ BIRAK İSTİKAМЕТЕ ВАК. EN BÜYÜK KERAMET İSTİKAMETTİR."
YanıtlaSil"EMREDİLDİĞİN GİBİ DOSDOĞRU OL!"
BUYURULMUŞTUR.
BAŞ OLMA SEVDASI BİR SÜRE SONRA İNSANA, 'MENEM DÍGER NÍST' DEDİRTİYOR. YANÍ 'BEN VARIM, BAŞKASI YOKTUR.' ALLAH KORUSUN.
YanıtlaSilDOLAYISIYLA İNSANIN ÖTEKİ İLE MÜCADELEDE ÖTEKİNİN VARLIĞINI KABULDE PROBLEMİ VAR. İNANANLAR VE İNANMAYANLAR KİM OLURSA OLSUN.
122
YanıtlaSilİYİLİĞİ EMREDİP KÖTÜLÜĞÜ YASAKLAMAK
İyiliği emredip, kötülükten meneden kimse bunu yaparken Allah'ın rizasını kazanmayı ve dini yüceltmeyi amaç edinmeli, nefsinin arzusu ile hareket etmemelidir.
Şayet bununla Allah'ın rızasını ve dinin yücelmesini amaçlarsa Allah kendisine yardım eder ve onu başarıya ulaştırır. Ama nefsinin isteklerini yerine getirmek için bunu yaparsa Allah onu rezil eder.
Bize ulaşan bir habere göre İkrime adlı sahabi şunu anlatmıştır:
Bir zamanlar adamın biri bazı insanların bir ağaca taptıklarını duydu, buna çok öfkelenip kendi kendine; "hayret! İnsanlar Allah'ı bırakıp bir ağaca yapıyorlar" dedi.
Sonra eline baltasını alıp, eşeğine bindi ve ağacı kesmek için yola ko-yuldu. Yolda giderken insan şeklinde karşısına çıkan İblis ona şöyle dedi:
Nereye böyle?
İnsanların Allah'ı bırakıp kendisine taptıkları bir ağaç varmış, onu kesmek için Allah'a söz verdim. Bu sözümü yerine getirip ağacı kesmeye gidiyorum.
İblis şöyle dedi:
Sana ne bundan. Ağacı ona ibadet edenlere bırak. Allah cezalarını versin.
Bu şekilde konuşmaya devam ettiler, anlaşamayınca da kavgaya tutuştular. Adam İblis'i tutup üç kere yere çaldı.
İblis adamı ikna edemeyeceğini anlayınca ona şöyle dedi:
Bu işten vazgeç. Bende bunun karşılığında sana her gün üç dir-hem para vereyim. Her gün yastığını kaldırdığında altından üç dirhem çıkacak bunlar senindir.
Bunları duyan adam sordu:
Gerçekten bunu yapabilir misin?
- Tabii ki her gün sana üç dirhem vereceğime söz veriyorum.
Bunun üzerine adam ağacı kesmekten vazgeçip evine döndü. Bir iki gün yastığının altında söz verilen parayı bulup aldı, ama bu çok sürmedi. Çünkü daha sonraki günler yastığın altından para çıkmadı. Kandırıldığını anlayan adam baltasını eline alıp eşeğine bindi ve ağacı kesmek üzere tekrar yola koyuldu. Biraz gittikten sonra insan şeklinde karşısına çıkan İblis ona şöyle dedi:
Böyle nereye gidiyorsun?
TENBİHÜ'L GAFİLİN
YanıtlaSil123
_lleride insanların kendisine ibadet ettiği bir ağaç var, onu kesme-ye gidiyorum.
Iblis ona şöyle dedi:
Artık onu kesmeye gücün yetmez. Çünkü onu kesmeye ilk gitti-ğinde öfken Allah içindi. O sırada yerde ve gökteki varlıkların tamamı seni engellemeye çalışsaydı yine de bunu yapamazlardı.
Ama şimdi nefsinin isteğine uyarak yastığın altında paraları bulama-dığın için onu kesmek istiyorsun. Eğer bir adım daha atacak olursan boynunu koparırım.
Bunun üzerine adam ağacı kesmeyi bırakıp evine döndü.
Fakih şöyle diyor:
İyiliği emredip kötülükten vazgeçirecek olan kişide şu altı özellik bulunması gerekir:
1. Bilgili olmalıdır. Çünkü cahil olan kimse bunu usulüne uygun ola-rak yapamaz.
2. Bunu yaparken Allah'ın rızasını ve dini yüceltmeyi amaç edin-melidir.
3. İyiliği emrettiği kimselere yumuşak ve sevecen davranmalı onlara karşı sert ve kaba olmamalıdır. Nitekim Allah (cc) Hz. Musa ve Harun'u Firavun'a gönderirken onlara şöyle buyurmuştur:
فَقُولَا لَهُ قَوْلاً لَيْناً
"Ona yumuşak söz söyleyin."
4. Çok sabırlı ve vakarlı olmalıdır. Zira Allah (cc) Lokman kıssasını anlatırken şöyle buyurmuştur: وَأْمُرْ بِالْمَعْرُوفِ وَانْهَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَاصْبِرْ عَلَى مَا أَصَابَكَ
"İyiliği emret, kötülükten vazgeçirmeye çalış, başına gelenlere sabret."
Başkalarına emrettiği şeyleri kendi davranışlarına yansıtmalıdır. Böy-lece kınanmaktan kurtulmuş olacağı gibi şu ayetin kapsamına da girme-miş olur.
Taha 44
Lokman 17
سورة بقره (1)
YanıtlaSilاشارات الاعمار
الجواب ] عطفك حسنى، مناسبتك هستنه باقات حسن مناسبت هوا على حمله من تعقيب يديان غرفه و مقصدن بر اولمه نه متوقفد البوکه او رادہ کی مقصد پورادہ یوقدر بوراده برنجی جمالد کی مقصد ، قرآن منهن انجرار اين مؤمنارك مد در اين جمله من مقصد بالات تخوف و ترهيب ايجون کا فولون زمیدر. بوایسه قرآنك مد حیله علاقه دارد در.
هوره بو مارنا تور ایتدیگی اجزانه نظمنه تظاهر ايد الطائف جهته با قلم (ن) لیله (الذين) موقع لره کوره افاده ایند کاری نکنم کردن ما عدا ، بلاغتجه قیمتهای صدا پلان ایکی نکته ی داها تضمن ایمشهر در که قرآن بك جوم برنده (ان) الله ( الَّذِينَ ) فى مكرراً ذكر اتمدر.
تحقیقی افتاده ایدن (ان) ده کی نکتی شورله تصویر ابدله بالركر: (أن) هر هانكى جمال ده بولو نورس و جمله نك طامنی دار، حقیقته نفوذ اید. و او د عوایی و یا حکمی آشاغی به ایندیر . حقیقته يا بيشدير مقاله، او حكمك خیالی و یا ظنی و یا موضوع و یا خرافه حکم کردن او ماریفی و انجمه حقائقه ثابته دن اولد یعنی اثبات ایدر.
بو جمله ده (ان) نك خصوصی نکته ی بو آيتين مخاطبی اولان ( حضرت محمد ده) شله و انهار بولو نمد يفي والده، شان و انظارى رفع ايمان شاننده اولان (ان) ایله قار شيلاغه سی، او زارن ع جسم ایمان اینسى الجون بيغمون شدت حرصه اشار تدر.
(الذین ) کلم می ایس، کوزه تورو غزونه اول عقله کورونه غریب و یگی حقیقتاده به واسطه اشار تدر. بونک ایجوندر که حقیقت هری تبدیل و تجديد ايدن و انقلا بالري تصوير اليجون قوللانيلا اشارت و واسطه الردن انه حومه قول لا نيلان (الذين) و امثا ليدر.
قرآنك تجليسيله چومه نو على سيليندي، حقيقتهم بيقيلدي. او ناره بدل، یکی یکی نو علی حقيقتهم تشكل ایتدی اوت، زمان جاهليته بامه او زمانده بتون نو علی ملی رابطه لر اوزرینه تشکل ایتدیگی کی، اجتماعی حقیقته امر ده تعصب قومی اوزرینه بنا ايديالمدي. قرآنك تجليسيال او رابطه الركسي الدي. او حقیقتالر تخريب ايد بلدي. اون کره بدل، دینی رابطه الراوزرینه یکی نو علی و
حقيقتهم احداث ايد يلدي.
اجزا
YanıtlaSilآنتال
حَقَائِقِ ثَابِته
خرافه
حن
اجتماعي
إحداث
احتوا
الجران
لَطَائِف
ماعداً
موضوع
متوقف
نظم
نفوذ
رفع
قك
تَعَضُبُ قَوْمِي
تخويف
تصفن
تبديل
تجديد
تتك
طنى
Ecza: Paralar
Emsal: Denkler, benzerler
Garaz: Hedef
Hakiki sabite: Sabit, değişmez hakikatler
Hurufe: Uydurma hikâye
Hüsün Güzellik
İctimai: Sosyal
İndas: Ortaya koyma
İntiva: İçine alma
İncirar: Çekilme, sona erme
Letif: Güzellikler, incelikler
Maada: Başka
Mevzu: Uydurma
Mütevakkı Bağı olan
Nazım: Sözün ölçülü bir şekilde dizilmesi
Nüfuz İçine sızma
Ref: Kaldırma
Şekk: Şüphe
Taassub-u kavmi: Kavmine aşın tarafdarlık
Tahrif: Korkutma
Tazammun: İçine alma
Tebdil: Değiştirme
Tecdid: Yenileme
Teşekkül: Şekillenme, oluşma
Zanni: Zanna dayalı, tahmini
59 Bokam, &
YanıtlaSilElcevab: Atfın hüsnü, münasebetin hüsnüne bakar. Hüsn-ü münasebet, her iki cümleden ta'kib edilen garaz ve maksadın bir olmasına mütevakkıftır. Halbuki oradaki maksad, burada yoktur. Burada birinci cümledeki maksad, Kur'ân'ın medhine birinci incirår eden mü'minlerin medhidir. İkinci cümleden maksad, yalnız tahvif ve terhib için kâfirlerin zemmidir. Bu ise Kur'ân'ın medhiyle alåkadår değildir.
Sonra bu cümlenin ihtiva ettiği eczânın nazmında tezahür eden letáif cihetine bakalım. )إ ( ile ) الذين ( mevki'lere göre ifade ettikleri nüktelerden måadá, belägatçe kıymetli sayılan iki nükteyi daha tazammun etmişlerdir ki, Kur'ân, pek çok yerlerinde )3( ile ) آلية ('yi mükerreren zikretmiştir. Tahkiki ifade eden ()'deki nükte, şöyle tasvir edilebilir ki: (3) herhangi bir cümlede bulunursa, o cümlenin damını deler, hakikate nüfüz eder. Ve o da'vâyı veya hükmü aşağıya indirir.
Hakikate yapıştırmakla, o hükmün hayâlî veya zanni veya mevzu' veya huråfe hükümlerden olmadığını ve ancak hakäik-i sâbiteden olduğunu isbat eder.
Bu cümlede ()'nin hususi nüktesi: Bu âyetin muhátabı olan Hazret-i Muhammed'de (m) şekk ve inkâr bulunmadığı halde, şekk ve inkârı ref etmek şanında olan (1) ile karşılanması, onların îmân etmesi için Peygamber'in (am) şiddet-i hırsına işarettir.
الذين kelimesi ise, göze görünmezden evvel akla görünen garib ve yeni hakikatlere bir vasıta-i işarettir. Bunun içindir ki, hakikatleri tebdîl ve tecdid eden ve inkılâbları tasvir için kullanılan işaret ve vâsıtalardan en çok kullanılan
الذي ve emsalidir.
Kur'ân'ın tecellisiyle çok nev'ler silindi, hakikatler yıkıldı. Onlara bedel, yeni yeni nev'ler, hakikatler teşekkül etti. Evet, zaman-1 câhiliyete bak. O zamanda bütün nev'ler milli râbıtalar üzerine teşekkül ettiği gibi, ictimai hakikatler de taassub-u kavmi üzerine bina edilmişti. Kur'ân'ın tecellisiyle o râbıtalar kesildi. O hakikatler tahrib edildi. Onlara bedel, dînî râbıtalar üzerine yeni nev'ler ve hakikatler ihdâs edildi.
154
YanıtlaSilİSLAM TARİHİ MEDİNE DEVRİ XI
Peygamberimize Serir Hediye Edilmesi :
Yine Hz. Aise der ki «Kureyşîlere, Mekkede serir üzerinde uyц-maktan daha hoş bir şey yoktu.
Resûlullah Aleyhisselâm, Medine'ye geldiği ve Ebû Eyyûb'un evi. ne indiği zaman, ona (Ey Ebû Eyyub! Sizin bir serîriniz yok mu) diye sordu.
Ebû Eyyüb da (Yok vallâhi) dedi.
Ensardan Sa'd b. Zürâre, bunu, haber alınca, Resûlullaha, direk-leri Saç ağacından yapılmış, üzeri keten lifle dokunmuş hasırla kap-lı bir serîr gönderdi.
Resûlullah, evine taşınıncaya kadar, onun üzerinde uyumuştu. Vefatına kadar da, onun üzerinde uyudu.» (5)
Resûlullah Aleyhisselâm, yıkanıp kefenlendiği zaman, bu Serir. in üzerine konularak cenaze namazı da, Kendisi bu Serir üzerinde bulunduğu halde, kılınmıştı. (6)
Halk, ölülerini taşımak üzre, onu, bizden isterler ve onunla te-berrük ederlerdi.
Ebû Bekir'in Ömer'in cenazesi de, onun üzerinde taşınmıştı.» (7)
Peygamberimizin, bu mübarek Serîr'i, Emevîler devrinde Hz. Aişe'nin mîrası içinde satışa çıkarılınca, onu, Muaviye b. Ebi Süfyan'-ın azadlılarından Abdullah b. İshak adında bir adam, dört bin dirhe-me satın almıştı. (8)
Peygamberimizin Hasırı:
Hz. Aişe der ki «Resûlullâh Aleyhisselâmın bir Hasır'ı vardı ki, geceleyin onun üzerinde namaz kılar, gündüzün de, serip üzerinde halk ile otururdu.» (9)
(5) Belâzüri Ensabüleşraf c. 1, в. 525
(6) İbn-i İshak, İbn-i Hişam Sîre c. 4, s. 314, İbn-i Sa'd - Tabakat c. 2, в. 288,
291, İbn-i Mace Sünen c. 1, s. 531
(7) Belâzüri Ensabüleşraf c. 1, s. 525
(8) Belâzüri Ensabüleşraf c. 1, s. 525, Zürkanî - Mevahib Şerhi c. 3, s. 383
(9) Ebülferec İbnülcevzî Elvefâ bi ahválil'Mustafâ c. 2, s. 556
PEYGAMBERİMİZİN SU BARDAKLARI VE KABLARI
YanıtlaSilPeygamberimizin Su Bardakları:
İskenderiye kıralı Mukavkıs'ın, Peygamberimize gönderdiği hedi-yeler arasında, bir de, billur su bardağı bulunuyordu. (1)
Peygamberimiz, bu bardakla su içerdi. (2)
Peygamberimizin, içinden su içtikleri daha başka bardaklar ve kablar da, vardı.
Âsım'ul'Ahvel der ki «Enes b. Målik'in yanında, Peygamber Aley-hisselâm'ın bir su bardağını gördüm ki, o, Nudar ağacından yapıl-mış, güzel, enli ve yayvanca bir Bardaktı.
Enes b. Mâlik (Ben, bu Bardağın içinde Resûlullâh Aleyhisselâ-ma pek çok zamanlar su vermişimdir.) dedi.» (3)
Enes b. Malik, Peygamberimizin Ayakkabı ve su kablarile ilgile-nirdi. (4)
Nudar, sarı renkte Ilgın ağacı olup (5), en güzel, en iyi bardak-lar, dağlarda yetişen bu ağaçtan yapılırdı, (6)
İbn-i Sirin'e göre Enes b. Mâlik'in yanında bulunan bu su Bar-dağının demirden bir halkası vardı.
Enes b. Malik, demir halkanın yerine altın veya gümüşten bir halka geçirmek istemişti.
Fakat, (Üvey babası) Ebû Talha, ona «Sakın, Resûlullah Aleyhis-selâmın yaptığından, hiç bir şeyi değiştirme!» dedi.
Enes b. Mâlik te, Bardağı, bulunduğu hal üzere, bıraktı. (7)
Peygamber Aleyhisselâmın bu Bardağı çatladığı zaman, Enes b.
(1) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 485, Süheyli Ravdulünf c. 7, s. 519, İbn-i Seyyid -Uyünüleser c. 2, s. 266, Diyar Bekri Hamis c. 2, s. 42, Halebi İnsanüluyun c. 3, s. 297
(2) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, 8. 485, İbn-1 Mace Sünen c. 2, s. 1136, Süheyll Ravdulünf c. 7, s. 519, İbn-i Seyyid Uyûnüleser c. 2, s. 266, Diyar Bekri -Hamis c. 2, s. 42, Halebi İnsanüluyun c. 3, s. 297
(3) Buhari Sahih c. 6, s. 252
(4) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 482
(5) İbn-i Esir Nihaye c. 5, s. 71
(6) Belrüddin Ayni Umdetülkari c. 21, s. 206
(7) Buhari Sahih c. 6, s. 252
140
YanıtlaSilBey' 42
Bey-1 båt 42
Bey-i bâtıl 42
OSMANLI HUKUK TARİHİNDE MECELLE
Bey' bi'l-istiğial 43
Bey' bi'l-vef 42
Bey' bi'şşart 36
Bey-i fåsid 42
Bey-i gayr-i lâzım 42
Bey-i gayr-i münakid 42
Bey-1 lazım 42
Bey-i mevkúf 42
Bey-i mukaayeza 43
Bey-i münakid 42
Bey-i nafiz 42
Bey-i sahih 42
Beyyine 79
Birgivi 18
Buhari 132
Caiz 37
-0-
Cami'us-Sağir 125, 130, 131
Cemaat Mahkemeleri 12
Ceza ve Hukuk Karma Mahkeme-
leri 16
Ceza Kanunnâme-i Hümayunu 15
Cins 43
Code Civil (Kod sivil) 17, 18, 19, 108
Code Civil Ottoman 86, 114
Code Morand 120
Code Napoleon 108
Code Penal Ottoman S6
Code Santillana 120
Corps de droit Ottoman 86
Cüzaf ve Mücazefe 43
Çar L. Nikola 13
Da'vă 78
C-
-D
Deâvi Meclisi 16
el-Debbas 117
el-Debûsi 117
Ders vekili 25
Deyn 44
Divan-ı Temyiz 16
Divan-ı Ahkam-1 Adliyye 18, 19, 21, 23, 33, 40, 66, 83
Divan-1 Ahkam-ı Adliyye Dairesi 36
Divan-ı Ahkam-1 Adliyye Nezareti 32
Dursun Fakih 6
Dürer'ul-Hukkâm 31, 113, 114, 130
-E
Hz. Ebû Bekr 2, 5
Ebû Bekr b. Fazl 38
Ebû Ca'fer 49, 116
Ebû Davûd 131
Ebû Hüreyre 6
Ebü'l-Leys 49
Ebü'l-Muzaffer 115
Ebussuûd Ef. 135
Ebü'l-üla 22, 96, 98, 99, 101, 103, 111
Ebû Yusuf 6, 38, 39, 48, 53, 55, 59,
60, 66, 67, 68
Ecir 51
Ecr-i misl 51
Ecr-i müsemmå 51
Edebali 6
Emanet 62
Emin Ef. 84
Esad Bey 101
Esbâb-ı Mücibe Mazbatası 33, 40,
89, 96, 110, 118, 121, 122, 133, 138
el-Eşbah 49, 118, 122, 123, 124, 125,
126, 127, 128, 129, 130, 131, 132
Evkaf-ı Hümâyûn 28
Evkaf-ı Hümayûn Nezareti 21
-F-
Fatih 8, 9, 121, 135
Fehim Ef. 20
Fehmi el-Hüseyni 113
Fer 4
el-Feraid'ul-Behiyye 120
Fethullah Ef. 84
Fuad Ps. 17, 18, 19
Fuad Ef. 98, 99
Fetava-i Alemgiriyye 118
Fetava-i Cihangiriyye 35
Fetavă-i Hindiyye 118
Fetavă-i Tatarhaniyye 35
Fetvå 5, 6
Fetvähäne 27, 28, 36, 40, 41, 68
Feval Daim 104
YanıtlaSilel-Fikh'ul-Islami 120
Filibell Halil 25
Fitzgerald 108
el-Furûk 117
Fuzûll 42
G
G. Sinapian 86,
114
G. Young 86
Georges Macrides
86
Gönenli Mehmed 102
Gabn-1 fahiş 44, 94
Gamz Uyûn'll-Bestir
118
Gasb 64
Gayr-ı menkül 43
Hediyye
63
Hiyar 42
Hibe 63
Hidaye 38,
130
Hidiv İsmail Pg.
119
Hilmi Ef. 24
Hilmi Bey 98,
99
Hilmi Ergüney
115
Hisse-i Ayia
43
Hoca Hüsameddin 20
Hücec-1 Hattıyye
80.
Hukuk-u Alle Kararnamesi
97
Hukuk-u Aile Komisyonu
104
Hukuk Mektebi 29
Hüküm 81
Hulûsi Bey
98
Husüst Örf 7
Hüseyin Ef.
15
Huzur Dersleri 25
-H-
Hacı Adil Bey
103
Hacı All Ef. 20
Hacı İsmail Ağa
20
Hacr 69
el-Hadimi 118, 122
Hadis-i Takriri
Hafız Ömer Ef.
2
20
Hafız Şevket Ef. 63, 101, 102
Hafsa 2
Hait 72
Hakim 81
Hakk-ı mürür
43, 94, 100
Hakk-ı mesil 43
Hakk-ı şirb 43,
94, 100
Hakk-ı teâli
100
Halil Bey 97
Halil Ef. 32, 39, 50, 57, 59, 60, 62,
68, 74, 78,
84, 88
Halit 70
-I-
Islahat Fermanı 13
Izdırar 4
Iûre 62
Ibaha 63
1
İbn- Ebi Leyla
37
İbn Melek 49
İbn Nuceym 35, 36, 49,
118, 122
İbn Şübrüme
37, 38
İbrâ-i âmm 76
İbrâ-i hass 76
İbra-i iskat
76
İbra-i istifa
76
İbza 72
el-Hamevi 118
Hamidullah 5
Hâric 80
Hârun'ur-Reşid 6
Hasan Ef. 31, 98
Hasan Fehmi 60, 74, 75
Hasan Hulki 101
Havale 58
Havale-i mukayyede
58
Havale-i mutlaka 58
Hayreddin 91
İcab 42
İcar 50
İcare 50
İcare-i lazıma 51
İcare-i muzafe 51
İcare-i münecceze
51
İcma' 2, 4
İcma-1 ameli 3
İcma-ı kavli 3
İcma-ı sükûti 3
Îda 62
İdare-i Emval-i Eytam
28
632
YanıtlaSilHADIS-I ŞERİFLER
١٣٥٧
( رواه الطبراني )
لا تُرَوُعُوا الْمُسْلِمَ فَإِنَّ رَوْعَةَ المسلم ظلم عظيم .
(1) أى لا تفزعوه بخوف عظيم .
1357) «Müslümanın içine korku düşürmeyiniz.. Zira, müslümanı kor-kutmak büyük zulümdür..>>
**
Müslüman korukutulmaz, sevindirilir. Onu sevindireni Allah sever... Müslüman, Allah'tan başka birşeyden korkmaz.. O da başka..
Ravi: TABERANI.. Menkıbesi, 9. Hadis-i şerifte..
١٣٥٨ لا تَسُبُوا الرَّيح ، فإِنها من رَوْحِ الله (1) تأتي بالرَّحْمَةِ والعَذَابِ ، ولكن ( رواه أحمد ) سلُوا اللهَ خَيْرَهَا ، وَتَعَوَّذُوا بالله من شَرِّها .
(1) أى من أموره التي تهب من حضرته بأمره
1358) «Rüzgâra sövmeyiniz; çünkü o Allah'ın emriyle esmektedir. Rahmet de getirdiği olur, gazab da.. Fakat Allah'tan hayrmı isteyiniz ve şerrinden Allah'a sığınınız..>>
**
Şu katidir ki, Allahın emri olmadan, bir sinek dahi kanadını oyna-tamaz.. Durum bu olunca, zamana ve esmekte olan rüzgâra kızmak ve darılmak; Allahın emrine kızmak ve darılmak sayılır..
**
Ravi: İMAM-I AHMED.. Menkıbesi, 1. Hadis-i şerifte...
(متفق عليه )
لا صام من صام الأبد « وفي رواية لاصام ولا أفطر )
١٣٥٩
1359) «Ömür boyu oruç tutmaya kalkanın orucu yoktur..>> Bir başka rivayette ise şöyle buyurulur: <
**
Uzun süreli tutulan oruçlarda gün aşırı sistemi tatbik edilmelidir. Yani, bir gün yeyip, bir gün tutmak..
**
İmamlar bu Hadis-i Şerifin sıhhatında müttefiktirler..
VE VAAZ ÖRNEKLERİ
YanıtlaSil633
١٣٦٠ لا تُلُوا تَسْلِيمَ الْيَهُودِ والنَّصَارَى، فَإِنَّ تَسليمهم بالكفوف والحواجب
( رواه البيهقي عن جابر )
1360) «Yahudi ve Nasara gibi selâm vermeyiniz.. Onların selamı, avuç içi ve kaşlarladır.>>>
**
Burada daha ziyade malum selâm cümlesini söylemeden; el, kaş ve baş işaretiyle verilen selâmlar anlatılmaktadır. Ki bu, bizde yasaktır. Malum selâm cümlesi okunacak; gerektiği yerde de el ve baş işareti yapılacaktır. Bilhassa sağır ve dilsizler için..
Başla işaret edilmesi mecburi hallerde fazla eğilmek doğru değildir.
***
Ravi: CABIR'den r.a. naklen BEYHEKI.. Menkıbeleri, 12. Hadis-i
Şerifte..
لا تصْحَب إلا مُؤْمِناً ، ولا يا كُل طعامك إلا تبقى.
١٣٦١
(رواه أبو داود )
1361) «Yalnız müminle arkadaş ol.. Yalnız yemeğini muttaki yesin.>>>
***
Bilhassa düğün ve şenlik yemeklerinde..
Ravi: EBU DAVUD.. Menkıbesi, 11. Hadis-i Şerifte.. ١٣٦٢ لا تصحبن أحداً لا يرى لك من الفَضْلِ كَمَثَلِ ما ترى له .
( رواه أبو نعيم )
1362) «Kendisine tanıdığın fazilet hakkı kadar, sana fazilet hakkı ta-nımayanla arkadaş olma..>>>
**
Sev, seni seveni..
Ata sözü bu Hadis-i şerifin güzel bir şerhidir..
Ravi: EBU NUAYM.. Menkıbesi, 10. Hadis-i Şerifte..
١٣٦٣ لا تَضْرِبُوا إماء كُمْ على كَسْرِ إنائِكُمْ ، فإنَّ لها أَجَلاً كاجال النَّاسِ .
( رواه أبو نعيم )
hen-i izzet
YanıtlaSil162
aliderin sulara dalmayı meslek edi. nen kimse, balık adam
dalkavukالقو:alaban, menfaati için birine yaranmaya çalışan ve bu amaçla aşırı sevgi ve saygı gösterisinde bulunan kimse
dalkavukluk القول:aklabanlık, dalkavuk. ça davranış (bkz.dalkavuk)
dalldelil olan, delalet eden, işaret eden 2 yol gösterici, rehber 3.bildiren
dall ال: sapkın, İslam'ın gösterdiği doğru yoldan sapmış, yolunu şaşırmış, şaşkın
dall)( صاله : )bkz.dll(
dâll-i gåafil ضال غافل : Allah (cc.), ölümü ve âhireti unutarak İslâm'ın gösterdiği doğru yoldan sapan şaşkın
dallin ضالين : dalalete düşenler, sapkınlar, İs lâm'ın gösterdiği doğru yoldan sapanlar
dalliyet داليت : delil oluş, ispat için dayanak olma
dallün bil-fehva دال بالفحوا : terim ve kavramın mantıki sonucu ile gösterilen (işaret edilen( mână ve delil
dallün bil-ibare دال بالعبارة : ibare ile delalet söylenen sözün mantıkı sonucu olarak görü-nen mânâ ve delil
dallün bil-iktiza دال بالإقتضا : söylenen sözün mantıkî gereği (iktiza) olarak anlaşılan mână ve delil
dallün bil-işare دال بالإشاره : sözün işaretiyle gösterilen mânâ ve delil
dam : atı binanın üst örtüsü 2.çardak
dam دام : tuzak, hile, oyun
damar 1 : دامار.canlılarda kan veya sıvı madde-
lerin dolaştığı kanal 2.huy, mizaç, karakter, yaradılış, yaradılıştan gelen özellik
damarı hayat دامار حیات : can damarı
damar-i mutaassibane دامار متعصبانه : körükö-rüne bağlılık damarı, katı bağlılık alışkanlığı
damar- zulüm دامار ظلم : zulüm damarı (mec.(
haksızlığa götüren yol
damar-ı insani (ye( دامار إنسانيه : insanlık dama-, insanlık özelliği
damen 1 : دامن.etek 2. (mec.) namus, şeref 3.ta-raf 4.(mec.) makam
dakika-i vahide
dakika-i vahide دقيقة واحده : yalnız bir dakika
dakikleştirmek دقیقلندرمك : incelikler kazan-dırmak veya vermek
dakk tıklama, tak etme
dakk-bab دق باب : kapı tıklama, kapı çalma
daktilo داقتیل : yazı makinesı 2.daktilo kul-lanan yazıcı
dal دال : agacın gövdesinden ayrılan kol 2.bölüm, şube, kısım
dal : bkz.dalle)]
dalal : sapkınlık, doğru yoldan sapma
dalalat صلالات : dalaletler, sapkınlıklar, doğru yoldan sapma hareketleri
dalalet ضلالت : sapkınlık, doğru yoldan sapma
dalalet-i acibe ضلالت عجیبه : hayret uyandırıcı sapkınlık, hayret uyandıracak türden doğru yoldan sapma
dalalet-i azime ضلالت عظیمه : doğru yoldan çok büyük bir sapma, büyük sapkınlık
dalalet-l fenniye ضلالت فنيه : fenden gelen dala let, maddeci ilim anlayışından kaynaklanan inkärcılık, doğru yoldan sapma hareketi
dalalet-i fikr ضلالت فکر : düşünce sapkınlığı, düşüncenin normal akıl, mantık ve hak yo-lundan sapması
dalalet-i fikri ضلالت فکری : fikre (düşünceye) bağlı sapkınlık, düşüncenin normal akıl ve mantığa aykırı yola sapması
dalalet-i Ilmiye ضلالت علميه : maddeci ilim ve felsefe anlayışından kaynaklanan inkår sap-kınlığı, doğru yoldan sapma hareketi
dalalet-i mutlaka ضلالت مطلقه : tam mânâsıy-la sapkınlık, doğru yoldan tamamen sapma, tam inkârcılık
dalalet-i nefslye ضلالت نفسیه : nefisten (yani günaha iten istek ve duyguların baskısından) kaynaklanan sapkınlık, nefsin aldatması yo-luyla doğru yoldan sapma
dalalet-alud ضلالت آلود : dalalete bulaşmış, is lam'ın gösterdiği doğru yoldan sapma hare-ketine takılmış, sapkınlık bataklığına girmiş
dalalet-pise ضلالت پیشه : sapkınlığı huy edin-rı miş, İslam'ın gösterdiği doğru yoldan sapma-yı alışkanlık haline getirmiş
dalaletce (ehl-i dalalete( ضلالتجه : doğru dan sapanlara göre
dalaletli ضلالتلی : saptırıcı
yoldamen-i izzet دامن عزت : )mec.) (Allah'ac.c. ait( sonsuz üstünlük, güçlülük ve mükemmelli-ğin mânevî makamı
dämen-i kerimane
YanıtlaSil163
dar-ı saadet-i bakiye
damen-l kerimane دامن کریمانه : temiz ve müba rek etek ("dest ü dâmen-i kerimânelerinizi..." mübarek el ve eteklerinizi..)
damen-i kudret دامن قدرت : )mec.) (Allah'ac.c. ait) sonsuz üstün güç ve kuvvetin mânevi makamı
damen-i mualla دامن معلا : mübarek etek
damen-i mübareke دامن مبارکه : mübarek etek ("dest ü damen-i mübarekeleriniz.." mübarek el ve etekleriniz..)
damen-i pak دامن باك : tertemiz ve mübarek etek
damenkes دامنکش : elini eteğini çeken, işe ka-rışmayan, uzak duran
dâmenkeş-i tesir-ihakiki دامنکش تأثير حقیقی gerçek (yaratıcı) etkiden uzak olan, gerçek (yaratıcı) etkiden elini çeken
damga طامعه : nişan, işaret bir şeyin kime ait olduğunu gösteren iz, belirti, özellik 2.mühür
damga-i vahdet طامعه وحدت : vahdet damgası Allah'ın (c.c.), bir ve her şeyin tek sahibi oldu-ğunu gösteren damga, (mec.) Allah'ın (c.c.); iş, san'at ve eserlerinde biriğini gösteren be-lirti, işaret, delil, özellik
dana دانا: alim, bilgin, bilen, bilgiç
dana-i bi-müdâni داناء بیمدانی :essiz âlim, den-gi olmayan büyük âlim
dane دانه: tohum, çekirdek, tane
dane-i hakikat دانه حقیقت : hakikat çekirdeği, hakikat tohumu
dar دار : yer, mekan, yurt, konaklama yeri, dünya
dar-i ahiret دار آخرت : ahiret yurdu, son gidile cek yer, öbür dünya
dari baki دار باقی : ebedi kalınacak yer, öbür dünya, cennet
dari beka دار بقاء : ebedilik dünyası, ölümsüz-lük yeri, öbür dünya, cennet
dar-i cennet دار جنت : cennet denilen mekân, cennet denilen yer
dar ceza دار جزاء : herkesin yaptıklarının kar-şılığını göreceği yer, öbür dünya
dar- cinan دار جنان : cennetlerin bulunduğu yer
dar-ı dünya دار دنیا : dünya denilen yer
dar-i ebedi دار ابدی : ebedi dünya, ebedi (son-suz olarak) kalınacak yer, öbür dünya
dar- elem دار الم : acı çekilen yer, dert dünyası, bu dünya
dari fani دار فانی : fani dünya, ölümlü dünya, geçici yer
dari harb 1 : دار حرب.yabancı ülke, İslam di ninin girmediği ülke 2.Müslümanlarla savaş
hali devam eden ülke
dari hizmet دار خدمت : Allaha (c.c.) kulluk ve dinine hizmet edilen yer, bu dünya
dar-i ikab دار عقاب : günahkarların ceza görece
ği yer, cehennem
dar-i imtihan دار إمتحان : imtihan (sınav) dün-yası, Allah'ın (c.c.) gönderdiği dine uyanlarla uymayanların, iman edenlerle inkâr yolu-nu seçenlerin denendiği yer, bu dünya (bkz. Kur'an,67/2)
dar-ı karar دار قرار : devamlı kalınan ve yaşanan yer, öbür dünya, cennet
dar-ı lezzet دار لذت : zevk ve lezzetle yaşanacak
yer, cennet
dari lezzet ve saadet دار لذت و سعادت : zevk ve mutluluk yurdu (cennet)
dar-ı mücazat دار مجازات : bu dünyada kötülük yapanlara, ölümden sonra cezaları verilecek yer, öbür dünya, cehennem
dâr-ı mücazat ve mükafat دار مجازات و مکافات ceza ve mükafat verilecek yer (öbür dünya, ähiret)
dâr-ı mücazat ve zindan دار مجازات و زندان (inkârcılar veya af edilmemiş günahkarlar için) ceza ve zindan (hapis) yeri (cehennem)
dar-ı mükafat دار مکافات : bu dünyada Allah'ın (c.c.) dinine uygun yaşayanlara, iyi ve sevablı işler yapanlara mükâfat verilecek yer, cennet
dâr-ı mükâfat ve ihsan دار مکافات و إحسان : müka fat ve ihsan (iyilik, lütuf) yeri, cennet
dâr-ı mükafat ve mücazat دار مکافات و مجازات mükafat ve ceza yeri (öbür dünya, âhiret)
dar-i saadet دار سعادت : mutluluk dünyası, cen-net
dâr-ı saadet ve âhiret دار سعادت و آخرت : mutlu luk dünyası ve kıyametten sonraki ölümsüz dünya (âhiret)
dâr-ı saadet ve ebediyet دار سعادت و ابدیت mut luluk ve ölümsüzlük dünyası (cennet, öbür dünya)
dari saadet-i bakiye دار سعادت باقیه : ebedi mut-lu kalınacak yer, öbür dünya
ana baba gibi olmuşlar, sahip ine, hanımıyla an çıkmışlardı.
YanıtlaSilلتامة
Peygamber Efe endimiz amcasın ini asla kırmak istemezdi.
TARINTE BUGÜN
-2004-Irak'ın devrik lideri Saddam Hüseyin mahkemeye çıkarıldı.
1956-Bediüzzaman Said Nursî'nin talebelerinden Muhacir Hafız Ahmet (1946) ve Halil İbrahim Çöllüoğlu vefat etti.
1
PAZARTESİ
MONDAY
TEMMUZ
JULY
BIR AYET
Nimet olarak size ulaşan ne varsa, Allah'tandir.
Nahl Suresi: 53
BİR HADİS
Biriniz kızdığında sussun.
Müsned: 1:239
Uyanmış, insaniyeti tatmış, müstakbele ve ebede namzet olmuş adam dinsiz yaşayamaz.
Tarihçe-i Hayat
HIZIR: 57 - GÜN: 183 KALAN: 183 - GÜN. KIS.: 0 DK
HİCRİ: 25 ZİLHİCCE 1445 - RUMI: 18 HAZİRAN 1440
İkindi Mecom Yatsı
İmsak
Güneş
Öğle
İkindi
Akşam
Yatsı
dis nakil ve tas
YanıtlaSilFARINTE BON
Birleşmiş Milletler Gunu
1645-Buyuk İstanbul yangını.
1911-Bediüzzaman'ın da iştirak ettiği Sultan Reşad'ın Rumeli Seyahati İstanbul'a dönüşle nihayet buldu.
1945 - Türkiye Birleşmiş Milletlere dâhil oldu.
HİCRİ YILBAŞINIZI
TEBRİK EDER, HAYIRLARA VESİLE OLMASINI DİLERİZ.
İmsak
Güneş
Öğle
İkindi
Akşam
Yatsı
HAZİRAN
26
PERŞEMBE
1 1447 MUHARREM
RUMI: 13 HAZİRAN 1441
HIZIR: 52
İmsak
Güneş
Öğle
İkindi
Akşam
Yatsı
14 50 30 31 32 11
BIR AYET
Hiçbir peygamberin emånete hiyanet etmesi asla söz konusu olamaz. Kim böyle bir haksızlık yaparsa, kıyamet günü hıyânet ettiği şeyin günahıyla gelecektir.
(Al-i İmran: 161)
BİR HADİS En üstün hicret, günahlardan kaçmadır.
Taberanî
Efendimizin Mekke'den Medine'ye hicreti esnasında, feth-i Mekke haberinin Cibrîl-i Emîn'le nüzülü, Peygamberimizi ve Sahabe efendilerimizi memnun etti. Barla Lahikası
90 Hadislerden Seçmeler
YanıtlaSilIrbat (ra) rivayet ediyor
[ C
Allah yolunda düşmana karşı duran kişinink hariç kişi öldüğünde bütün amelleri kesilir Onun bu ameli Kıyamete kadar kendisi için yütülür ve rızkı verilmeye devam edilir. bu
Taberani'nin Kebir'i, Ebu Nuaym'in Hilyesinden
Büreyde'den (ra) rivayetle: Allah yolunda cihada çıkan mücahitlerin ha
nımlarının cihada çıkmayanlara haram oluşu tıpkı annelerinin kendilerine haram oluşu gibi. dir. Her kim mücahitlerden birinin ailesinin is leri konusunda bir vazife alır da ona riayet el. meyip hainlik ederse, Kıyamet Günü bu adam mücahidin karşısında durdurulur ve kendisine söyle denir: "Bu, senden sonra ailenin işlerin üzerine almış ve hainlik etmişti. Dolayısıyla iy liklerinden istediğin kadarını al." O da onun se vabından istediği kadar alır. Emanete ihane etmiş olan bu adamın sevabından geride birşe kalacağını mı sanıyorsunuz?
Müslim, İmare: 139; Nesei, Cihad: 41
***
Şehitler
Cabir (ra) rivayet ediyor:
Kıyamet Günü Allah katında şehitlerin efer disi Abdülmuttalip'in oğlu Hamza ile zalim b
recije, ayağa kalkarak ona iyiliği emredip kö-mikten sakındıran ve bu yüzden o idarecinin ürdüğü kimsedir.
YanıtlaSilHakim'in Müstedrek'inden.
***
Nuaym ibni Hebbar'dan (ra) rivayetle:
Allah yolunda ilk safta ve yüzünü çevirmeden durülünceye kadar savaşıp şehit olanlar Cen-metin en yüksek köşklerinde buluşacaklardır. Rabbin onlara rahmetiyle gülecektir. Yüce Allah mű min kuluna gülerse artık onun için hesap yoktur.
Taberani'nin Evsat'ından.
***
Ebu Hüreyre (ra) rivayet ediyor:
Şehit hemen kanının ilk fışkıran damlasıyla birlikte affedilir, iki huriyle evlendirilir. Akraba-larından yetmiş kişi hakkında da şefaati kabul edilir. Kişi Allah yolunda düşmana karşı sava-şırken ölürse, kendisine Kıyamete kadar yaptığı İşten dolayı mükafatı yazılmaya devam edilir. Sabah akşam rızkı kendisine getirilir. Yetmiş hu-riyle evlendirilir. Ve kendisine şöyle denilir: "Dur! Hesap bitinceye kadar şefaata devam et!"
Taberani'nin Evsat'ından.
Asr-1 Saâdetten Günümüze
YanıtlaSilHİDAYET REHBERLERİ
Hazret-i Ali ne güzel söyler:
"Öyle kâmil bir hayat yaşa ki; insanlar hayattayken seni öz-lesinler, vefâtından sonra da sana hasret kalsınlar!.."
Şeyh Sâdî de şöyle der:
"Öyle faziletli bir hayat yaşa ki, vefât ettiğin zaman insanlar; <<Bir güneş battı, bir yıldız kaydı!» diye seni rahmet ve hasret ile yâd etsinler."
Rasûlullah Efendimiz'in vârisleri olan sâlih kullar şu fânî gök kubbede hoş birer sedâ bırakarak ebediyete irtihâl ettiler. Yaşadıkları kâmil ve fazîletli hayat bereketiyle, Cenâb-ı Hak; kalplerde onlara karşı bir sevgi halk eyledi. Onlara vefatlarından sonra da devam eden bir irşâd ömrü nasîb eyledi.
Yûnus Emre Hazretleri'nin; "Aşıklar ölmez!" sözünün mânâ-sinca;
Onların o hoş sedâları, mânâ, hikmet ve ibret dolu sözleri, gamlarla kilitlenmiş, çareye hasret gönülleri; hayra, hasenâta, selâmete ve saâdete kavuşturan rahmet ve hidâyet rehberleri oldu.
Bu kıymetli sözler ve kıssalar; karanlık ve tehlikelerle dolu ebediyet yollarında, mü'minleri irşâd eden, cehennem çukur-larından koruyup cennet istikametine götüren nur kandilleri, hidâyet rehberleri oldu.
Ne mutlu o hidâyet rehberlerine gönül verenlere, sözü dinleyip en güzeline ittibâ edenlere!..
ISBN 978-605-9214-52-0
9786059214520
ümitvär: Ümit besleyen. Umutlu.
YanıtlaSilÜmmü'l-habais: Kötülüklerin anası. İçki.
ünsiyet: Yakınlık, dostluk kurmak, ülfet.
V
vakar: 1. Ağırbaşlılık, haysiyetini koruma. 2. Sabır. 3. Heybet.
vakıf: Haberdar olan, en ince noktalara kadar bilgisi olan.
väki: Vukü bulan, meydana gelen, bulunan.
varak: Yaprak.
vāsıl: Ulaşan, kavuşan, yetişen.
vasi: Vasiyeti yerine getiren, vesayeti yüklenen kimse, henüz reşit olmamış çocuğun işlerine bakmakla mükellef kimse.
vası: Kavuşmak, visal, bitiştirmek.
vecd: 1. Kendini kaybedercesine ilahi aşka dalma. 2. Şiddetli dini duygu ve heyecan håli.
veciz: Özlü, hulása soz.
vefȧ: 1. Sözünü yerine getirme. 2. Sevgi ve bağlılıkta sebat.
vehim: 1. Sebepsiz korku. 2. Yanlış düşünce. 3. Zan, şüphe.
velâyet: 1. Velilik. 2. Yakınlık, dostluk.
veli: Allah dostu.
vera: Şüpheli şeylerden uzak durma, takvā.
viran: Harap, yıkık, yıkılmış.
virâne: Yıkılmış, harap olmuş eski yapı.
vukuf: Derinlemesine anlama, bilme, haberli olma.
vuslat: Bir şeye ulaşma, kavuşma, visal.
Y
yad etmek: Anmak, hatırlamak.
yakin: Şüpheden kurtulmuş, doğru, sağlam ve kesin bilgi; doğ-ru ve kuvvetle bilme, mutlak kanaat ve tam bir itmi'nan.
Z
zahid: Zühd sahibi, Allah korkusuyla dünyadan el çeken kimse.
zahir: 1. Görünen, meydanda olan, belli, açık. 2. Dış görünüş.
zahiren: Dış görünüş itibarıyla.
zahiri: Görünürdeki, görünüşteki.
zail: Zeval bulan, yok olan.
zākir: Zikreden, Allah'ı anmakta olan.
zarûrî: İster istemez, çaresiz, mecburi, năçar.
zāviye: 1. Köşe, açı. 2. Küçük tekke.
zāyī: 1. Kayıp, yitik. 2. Elden çıkmış, telef olmuş.
zelil: Zillete uğramış, hor, hakir.
zemherî: Kışın en soğuk zamanı, şiddetli soğuk, karakış.
zemmetmek: Çekiştirmek, ayıplamak, kötülemek, hicvetmek.
zeval: Yok olma, ölme, ölüm, alçalma, iyi hälden kötü håle düşme, düşkünlük.
zındık: İnançsızlığını dışa vurmadığı halde müslüman ol-mayan, münafık.
ziynet: Süs, bezek.
zuhûr: Meydana gelme, görünme, håsıl olma.
zuhûrat: 1. Zahir olanlar. 2. Beklenmedik håller.
zulmet: 1. Karanlık. 2. Måneviyat nurlarından mahrumiyet.
zühd: Dünyaya, maddeye ve menfaate hak ettiğinden fazla değer vermeme.
zünnar: Keşişlerin alameti olarak bellerine sardıkları kemer.
ATCE
tefekkür-i mevt: Ölumü tefekkür etmek, düşunmek.
YanıtlaSiltefrit: Aşırı derece ihmal ve gevşeklik gösterme.
teheccüd: Gece namazı,
teksif: Sıkıştırma, yoğunlaştırma, koyulaştırma.
telkin: 1. Fikrini kabul ettirme, aşılama. 2. Ölmek uzere olan kimsenin başında kelime-i şahådet getirerek tekrarlama-sını sağlamaya çalışma.
tellal (dellal): Münadi. Çarşı, pazar gibi yerlerde yuksek sesle ilánda bulunan kişi.
temăşă: 1. Bakıp seyretme. 2. Gezme.
temåyül: 1. Bir tarafa doğru eğilme. 2. Bir şeye taraftar olma.
temrin: Tekrar, alıştırma, idman yaptırma.
tenvir: 1. Aydınlatma. 2. Bilgilendirme.
ter ü taze: Çok taze. Genç ve dinç.
terakki: 1. Artma, ilerleme, yükselme. 2. Daha iyi hale gelme.
terennüm: Yavaş, güzel ve rüha tesir edici bir sesle söyleme.
tesbih: «Sübhanallah» diyerek Allāhì tázim etmek.
teşbih: Benzetme, kıyaslama.
teşrif: Şereflendirme, şeref verme, gelme.
teşyî: Yola çıkanı geçirme, uğurlama,
tevāzu: Alçak gönüllülük, gösterişsizlik, büyüklenmeme.
tevbe-i nasůh: Salih bir hayata katî bir kararlılıkla dönüş, gerçek ve makbul tevbe.
tevdi: 1. Emånet etme. 2. Teslim etme.
teveccüh: 1. Yönelme. 2. Mürşidin manevi tasarrufu.
tevekkül: 1. Vekil kılma, başkasına havale etme. 2. Allah ya güvenme, gücünün yetmediği yerde Allah'dan bekleme.
tevfik: 1. Allah'ın yardımı, başarıya ulaştırması. 2. Kulun işle-diği amellerin Allah'ın rızasına uygun olması.
tevzi: 1. Dağıtma. 2. Herkese payına düşeni dağıtma.
teyakkuz: Uyanık, uyanık bulunma.
tezahür: 1. Zuhür etme, meydana çıkma. 2. Belirti.
tezellül: Kendini aşağı, hor görme.
tezkere: Bilet. Küçük kâğıt.
tezkiye: 1. Arındırma, temizleme. 2. Temize çıkarma.
tezyin: Süsleme, ziynetlendirme.
tilävet: Kur'ân-ı Kerim'i usûlüne göre okuma.
tiryak: İlaç.
töhmet: Birine suç yükleme, suçlama, suçlanma.
tül-i emel: Ardı arkası gelmeyen uzayıp giden emeller, arzular.
U
ubůdiyet: Kulluk.
ucub: Kendini beğenme, kendini büyük görme, kibir, gurur.
uhrevi: Ähirete ait, ähiretle alakalı.
ukba: Åhiret.
ulema: Alimler.
ulvi: Yüksek, yüce.
umûmi: Umuma ait, umumla ilgili; herkese ait, herkesle ilgili.
ücra: Issız, tenha.
Ü
ülfet: 1. Alışma. 2. Dostluk, arkadaşlık, áşinālık, iyi geçinme. deki neygamberler.
$
YanıtlaSilşăşaa: 1. Parlaklık. 2. Gösteriş, debdebe, tantana.
şayan: Uygun, münasip, yaraşır, layık.
şecaat: Yiğitlik, cesurluk, korkusuzluk, kalp temizliği.
şahådet: 1. Şähitlik. 2. Bir şeyin doğruluğuna inanmak. 3. «E hedü en lå ilahe illallah» cümlesini söylemek. 4. Şehidlik, şehid olmak. 5. Gözle görülen şeyler ve varlıklar ålemi.
şehevi: Nefsin arzularıyla, şehvetle alakalı.
şer-i şerif: İslam şeriati.
şer'i: Şeriatle alakalı, dine uygun.
şeriat: 1. Allah'ın kulları için koyduğu din. 2. İlahi kanun, dinin amel (uygulama) ile alakalı hükümlerinin bütünü.
şiår: 1. Nişan, eser, işaret. 2. Alâmet-i färika.
şifāyāb: Şifaya kavuşan.
şuá: Işın.
şükrāne: Teşekkür.
şümul: 1. İçine alma, kaplama. 2. Ait olma, delålet etme.
T
taat: Allah'ın emirlerini ifä, ibådet.
tabiat-ı asliye: İnsanda fıtrat/yaratılış mertebesindeki özel-likler. En belirgin temel husūsiyetler.
tâbi-i şeytan: Şeytana uyan.
biin: Sahäbeyi gören mü'min nesil. tabiin:
tahakkuk: Gerçekleşme, meydana gelme, kesinleşme.
tahiyyat: 1. Selamlamalar. 2. Namazda oturuşlarda okunan dua.
tahsisat: Bir iş için ayrılmış belli bir para.
täife: Bölük, takım, fırka, kavim, kabile.
taksim: 1. Bölüştürme. 2. İlähî taksim, kader.
takvá: Allah korkusuyla dinin yasaklarından kaçınma.
talāk: Boşama, boşanma.
tâlip: Talep eden, talebe, öğrenci. Sâlik.
taltif: Gönül okşama, gönlü hoş etme.
tamah: 1. Hırs, açgözlülük. 2. İfrat derecesinde olan arzu.
tanzim: 1. Nizama koyma, düzenleme. 2. Düzeltme.
tarîkat: Allah'a ve Allah'ın rızasına erişmek için tutulması gereken yol, tasavvuf yolu.
tasadduk: Sadaka verme.
tasdik: Gerçek olduğunu, doğruluğunu belirtme.
tasfiye: Saf håle getirme, arıtma.
tasvir: 1. Resmini yapma. 2. Resim. 3. Yazıyla tarif etme.
tayy-i mekân: Veli kulların bir anda uzun mesafeler katetmesi.
tazarrů: Tevăzu ve huşü ile Allah'a yalvarma.
tâzîm: Hürmet, saygı, yüceltme.
tâzîz: Yüceltme, aziz kılma, saygı ile anma.
te'dib: Edeplendirme, terbiye etme, uslandırma.
te'lif: 1. Bağdaştırma. 2. Eser yazma. 3. Yazılmış eser.
teb'a: 1. Bir devletin idaresi altında bulunanlar. 2. Halk, ahali.
teberrük: Bereket umma, mübarek görme, uğurlu sayma.
tecelli: 1. Görünme, belirme. 2. Allah'ın lutfuna nail olma.
tecellîgâh: Tecelli yeri, bir şeyin göründüğü yer.
tedâfüî: Savunma maksatlı.
tedarik: Hazırlama, elde bulundurma, sağlama.
teessüf: Hüzün, üzüntü.
tefekkür: Derin düşünme.
rivayet: Meydana gelen bir haberi, bilgiyi nakletme.
YanıtlaSilriyäset: Reislik, başkanlık, baş olma.
riyāzet: 1. Az yiyip, az uyuma ve sürekli ibådet ederek nefsi terbiye etme. 2. Kanaatkârca yaşayış.
riyāzāt: Riyazetin cem'l.
rubål: 1, 2 ve 4. mısraları kafiyeli, aruzun belli kalıplarıyla yazılan 4 mısralı şiir, teråne, dübeyt.
rühâní: 1. Ruhla ilgili. 2. Cismäni olmayan, ruhtan ibaret olan, månevi. 3. Ahiretle ilgili.
rühäniyet: 1. Rüha ait månevi atmosfer, rühu takviye eden månevi håller. 2. Vefat etmiş olan bir şahsiyetin devam eden månevi kuvveti.
rüsvay: Ayıplı, ayıplanan, rezil, kepaze, hor, hakir.
S
sa'y ü gayret: Çalışma, çabalama, gayret etme.
safa: 1. Üzüntü ve kederden uzak kalma, endişesizlik, rahat, huzur, iç ferahlığı. 2. Eğlence. 3. Saflık, berraklık.
safha: 1. Yüz, düz yüz, dış yüz. 2. Merhale.
säfiyet: Hälislik, temizlik, paklık, arılık.
sahra: 1. Geniş ve susuz arazi, çöl. 2. Ova, kır.
saika: Yıldırım.
säil: İsteyen, dileyen, ihtiyacını arz eden.
säki: Su veya herhangi bir içecek dağıtan, satan.
salah: 1. İyilik, iyileşme. 2. İyi halli olma. 3. Barış. 4. Asayiş.
såliha: Dindar, iffetli, güzel ahlak sahibi kadın.
sälik: Bir tarikata girmiş bulunan kimse, derviş, mürid.
sebat: Sözde durma, ahde vefå etme, kararlı olma, sabit olma.
sefähat: 1. Zevke, eğlenceye, süse aşırı derecede düşkünlük. 2. Malını alabildiğine israf ederek kullanmak. 3. Eğlence.
sefälet: Süflilik, aşağılık; düşkünlük.
sefih: 1. Malını alabildiğine israf ederek kullanan. 2. Zevk ve eğlenceye karşı aşırı derecede düşkün. 3. Rezil. 4. Iradesiz.
sehävet: Cömertlik.
sehl-i mümteni: 1. İmkansız kolaylık. 2. Çok basit cümlelerle derin månålar anlatmak.
selef-i sälihin: Ehl-i sunnet ve'l-cemaatin ilk rehberleri.
selim: 1. Kusuru, noksanı olmayan. 2. Tehlikesiz.
semå: Gök.
semāvi: Semåya ait, gökyüzüne dair, semaya bağlı.
semere: 1. Meyve, yemiş. 2. Verim. 3. Beklenen netice.
senå: Övgü, medih.
serhat: Sınır boyu, hudut.
serzeniş: Başa kakma, çıkışma, azarlama, sitem.
seyr u sülük: Tarikate giren kimsenin Hakk'a vuslat için yaptığı
månevi yolculuk.
sıddik: Çok doğru olan, hiç yalan söylemeyen.
sıdk: Doğruluk, hälislik, temiz kalplilik.
sıla-i rahim: Akrabayı ziyaret etme, yardımda bulunma.
sima: Yüz hatlarının toplu görünüşü, yüz, çehre.
sine: 1. Göğüs. 2. Kalp, gönül.
siräyet: Birinden diğerine geçme, bulaşma.
süfi: 1. Tasavvuf erbåbı, mutasavvıf. 2. Sofu.
sükût: 1. Konuşmama, susma, söz etmeme. 2. Sessizlik.
sülük: 1. Bir yola girme, bir yol tutma. 2. Bir tarikate intisab etme.
süm'a: Bir davranışı Allah rızası için değil; insanların işitmesi,
beğenmesi arzusuyla yapmak.
sürur: Sevinç.
62
Aylık Mecmua
YanıtlaSilBehorm vo Altınçacak de bewww..com
ALTINOLUK
Aralık 2015 Sayın 358 Safor - R.Evvel 1437
10.00 TL
YALAN
KISKANÇLIK
EGOIZM
RİYASET SEVDASI
HASET
MAL TUTKUSU
GIYBET
Mü'minler Arası İlişkilerde
ŞEYTANIN HİLELERİ
Kullarıma söyle: (İnsanlara karşı) en güzel sözü söylesinler. Çünkü şeytan aralarını bozar. Çünkü şeytan insanın apaçık bir düşmanıdır. -Isra 53-
Ahir zamanda ümmetim üzerine şiddetli bir bela zuhur eder. Bundan ancak iki sınıf kurulur: Biri Allah'ın dinini tanır ve onun için lisan ve kalbi ile mücadele eder. İkinci ise dinini anlamış, dinlemiş ve tasdik etmiştir. (Yani cahil kalanlar bu belada tehlikededir)
YanıtlaSilRavi: Hz. Ömer (r.a.)
Sayfa: 141 / No: 1
Ramuz El-Ehadis
164
YanıtlaSildarı mükafat ve ihsan
moka : دار مکافات و احسان dars makafat ve ihsan fat ve ihsan (İyilik, lütuf) yeri, cennet
darı mükafat ve mucazat دار مکافات و مجازات mükafat ve ceza yeri (öbür dünya, ahiret)
dart saadet دار سعادت : mutluluk dünyası, cen-net
dari saadet ve ahiret دار سعادت و آخرت : mutlu-luk dünyası ve kıyametten sonraki ölümsüz dünya (Ahiret)
dår- saadet ve ebediyet دار سعادت و ابدیت : mut luluk ve ölümsüzlük dünyası (cennet, öbür dünya)
dâr-ı saadet-i bâkiye دار سعادت باقیه : ebedi mut-lu kalınacak yer, öbür dünya
dari selam دار سلام )bkz.darus selam, dârüs selm)
dari tecrübe دار تجربه : deneme ve imtihan yeri, bu dünya (bak. dår-ı imtihan)
dari teklif دار تکلیف : teklif dünyası Allah'ın (c.c.) gönderdiği dine ve emirlerine uyma yükümlülüğünün ve sorumluluğunun, akıl ve irade sahiplerine, kendi hür irade ve akıl-larıyla kabul etmelerinin teklif edildiği yer olan bu dünya (bkz. Kur'an, 33/72; 67/2) (bkz. daire-i teklif)
dârı teklif ve mücahede دار تکلیف و مجاهده
teklif ve mücahede dünyası; akıl ve irade sa-hiplerine, Allah'ın (c.c.) dinine, emir ve ya-saklarına uyma teklifi ve orumluluğu verilen ve bu uğurda çaba göstermeleri (mücahede) gereken dünya, yaşadığımız bu dünya (bkz. Kur'an,33/72; 67/2) (bkz.dar-ı teklif) (bkz, cihad)
dar- uhra دار آخرى : öbür dünya (ahiret(
dâr-ı ücret ve mükafat دار أجرت و مکافات : bu dünya hayatında Allaha (c.c.) kulluk ve di-nine hizmet yolunda yapılanların karşılığı ve mükafatının verileceği yer, öbür dünya
dar-ı ziyafet دار ضیافت : bu dünya hayatında Al-lah'ın (c.c.) hoşnutluğunu kazanan ve dinine hizmet edenlerin sonsuz istek ve ihtiyaçları-nın bol bol karşılanacağı ziyafet yeri, cennet
dar-ül fünun دار الفنون : üniversite "ilimler yur-
du, ilimler ocağı" anlamına gelen bu terim, Osmanlıca'da "üniversite" yerine kullanılmış-tır. Orta Çağ'da Batı dünyası, medeniyetçe daha üstün olan İslâm dünyasında kullanı-lan "külliye" teriminin Lätince tercümesi olan "ünüversite"yı almıştır."Külliye", ilimle-
D
D
184
YanıtlaSildarağacı
ri ilgilendiren her çeşit araştırma, eğitim ve öğretimin yapıklığı, ilim dallarının hepsing kapsayan eğitim ve öğetim yeri manasında dir. (Fatih Külliyesi, Bayezid Külliyesi gibi) Buna benzer şekilde, denia kuvvetleri ko mutanı manasına gelen "Amir-ul ma terimi Batı dillerine "amiral" şeklinde geçmiştir. Bu bozulmuş seklini biz yeni bir terim gibi gen
almışın. Darül Fünunu İslamiye دار الفنون إسلامية : Islam Üniversitesi
Darül Hikmet دارم Darul Hikm il
Islamiye): "Ilim yurdu" veya "İslami ilimler yurdu", veya. "Islam ilimleri akademisi an lamına gelen bir ilim ve danışma kuruluşu, Bu kuruluş, Osmanlı Devleti'nin son done minde (1918) kurulmuş ve 1922 yılına kadar devam etmiştir. İslam'a aykırı görüş ve ya yınlara karşı ilmi cevaplar vermek, Müslu man veya yabancıların İslam'la ilgili sorula rını caplandırmak, halkın ihtiyacı olan dini bilgileri vermek üzere yayınlar hazırlamak ve hükümete din konusunda danışmanlık yapmak gibi görevleri vardı. Üstad Bediuz zaman, bu kuruluşta üye olarak görev yap-mıştır.
dar-ül hikmet دار الحکمت : sepepler dunya-
sı, hiçbir şeyin sebepiz olmadığı, her şeyin belirli sebep ve şartlara, belirli kanunlara bağlı olarak meydana geldiği bu dünya (bkz. ădătullah, şeriat-1 fitriye)
dar-ül hizmet دار الخدمت : Allaha (c.c.) kulluk
ve dinine hizmet ve insanlığa iyilik yapma görev ve sorumluğunun bulunduğu yer, bu dünya
dar-ülikab دار العقاب : bu dünya hayatında işle-nen günahlara karşılık ceza verilen yer, öbür dünya
dar-ül kudret دار القدرت : )llahi kudret dünya-sı; sebeplere bağlı olmadan her şeyin ânında Allah'ın (c.c.) kudretiyle meydana geldiği yer, öbür dünya
Dar-ül Muallimin دار المعلمين : Öğretmen Okulu
dâr-üs selâm (dârüsselm( دار السلام : selamet ve
güvenlik yeri; her türlü korku, acı, dert, ceza ve sıkıntıdan uzak, güvenlik içinde yaşanılan yer, Allah'ın (c.c.) koruduğu kimselerin ölüm-süz ve sonsuz olarak mutlu yaşayacakları yer, cennet (bkz.Kur'an, 6/127; 10/25)
darağacı دار آغاجی : idam cezası verilenleri as-
darb
YanıtlaSil16г
mak için kurulan sehpa, ağaçlardan yapılmış idam düzeneği
dar. vurma, çarpma 2. anlatma, açık lama 3.(mat.) çarpma işlemi 4.(man) kiyas şekli (bkz.kıyas)
darb-1 mesel 1 ضرب مثل.misal vererek açıkla ma 2. atasözü
darbe 1 :ضربة.vuruş, vurma, çarpma 2. musi bet, bela, afet, felaket 3. sert ve yıkıcı saldırı darbe-i kudret kudret tokatı, güçlü sille
darbe-i müdhişe ضربة مدهشه : müthiş (kor-kunç) darbe, korkunç kuvvetli darbe
darbe-i müdhişe ve mühlike ضربة مدهشه و مهلکه korkunç (müdhiş) kuvvetli ve öldürücü (müh like) darbe
darb etmek 1 : ضرب إيتمك.vurmak 2.çarpmak
dareyn دارين : iki dünya, bu dünya ve öteki dünya (âhiret)
dari ضربع : acı ve dikenli bir ağaç türü
Darimi دارمی : Abdullah bin Abdurrahman( (hic.181-255; mi.797-669) Bugünkü Özbekis-tan'ın sınırları içinde eski bir Türk şehri olan Semerkant'ta doğdu. Hadis âlimidir. Hadis öğrenmek için Irak, Suriye ve Mısır'a gitti. Müsned olarak bilinen değerli bir hadis ki-tabı yazdı. Bu eseri "Müsned-i Dârimi", "Sü-nen-i Dârimî" ve "Câmi-i Sahih" olarak anılır. Dârimî'nin mezarı, bugükü Türkmenistan'ın sınırları içinde kalan Merv şehrindedir.
dasitan (e( 1: داستانه.destan geçmişteki bü-yük ve önemli olayları anlatan şiir 2.manzum hikâye
dasitane-i aşk داستانه عشق : aşk destanı, şiir ola-rak yazılan aşk hikâyesi
daüssıla (da'-üs-sila داء الصله : sila hastalığı, memleket özlemi
dava 1 : دعوى. hakkını aramak için mahkeme-ya baş vurma 2.mahkemedeki duruşması 3. iddia 4. gerçekleşmesi ve savunulması için mücadele edilen gâye ve fikir, ideal, ülkü 5. çözümü gerekli konu, mes'ele, problem
dava-i risalet دعواء رسالت : peygamberlik dâvası, peygamber olduğunu ilân etme ve savunma mes'elesi, konusu (bkz.Kur'an, 2/23; 10/38; 11/13)
dâva-yı Ahmediye (as.m.( دعوای احمدیه علیه الصلات والسلام : Hz. Muhammed'in (s.a.m.) du-yurup savunduğu Kur'an'daki gerçekler (bkz. Kur'an, 2/23; 10/38; 11/13)
dava-yi azime دعای عظیمه : boyuk dava, ileri sürülen ve savunulan çok önemli konu
YanıtlaSildava-yı hamiyet دعوای حمیت : hamiyet dåva st; din, vatan ve millet, namus ve ahlak gibi yüksek değerler için gösterilen çaba, titizlik ve duyarlılık
davayı halk دعرای خلق : yaratma iddiasında bulunma
davayı hilafet دعای خلافت : hilafet davası; Al lah (c.c.) tarafından verilmiş kutsal bir görev ve makam olan yeryüzü halifeliğine layık olma konusu (bkz. Kur'an, 33/72) (bkz. dár-i teklif, dava-yı hiläfet-i kübra)
dâva-yı hiläfet-i kübra دعوای خلافت کبری : buyük hilåfet davası; Allah (c.c.) tarafından insa na verilmiş büyük bir görev ve makam olan ğine layık olma meselesi, yeryüzü halifeliğine konusu; insanın, Allah'ın (c (c.c.) kanunlarını, emir ve yasaklarını uygulayarak Dünya'yı güzel yaşanabilir håle getirebilecek üstün yetenekte ve yaradılışta olduğu konusu (bkz. Kur'an, 33/72)
davayı icaz دعواى إعجاز : )Kur'an için geçerli olan) mu'cize derecesinde güzel ve etkileyici, doğru söz söylemede rakib tanımama, ben-zeri yapılamazlık iddiası (bkz.Kur'an, 2/23; 10/38; 11/13)
dâva-yı iftiharkarane دعواى إفتخار كارانه : övünür cesine bir iddia ile ortaya çıkma
dava-yı malikiyet دعوای مالکیت gerçek sahiplik iddiası
dâva-yı mücerred دعوای مجرد dayanağı olma-yan iddia; ilimle, mantıkla ve sağlam bir delil-le alakası olmayan iddia, kuru iddia
dâva-yı nübüvvet دعای نبوت:peygamberlik dâvası, peygamber olduğunu ilân etmek ve savunma mes'elesi, konusu
davayı şirk دعوای شرك : sirk iddiası, Allah (c.c.( gibi yaratıcı varlık veya varlıklar bulunduğu iddiası (putculuk, tabiatçılık, maddecilik vs.)
dava-yı temellük 1 : دعواى تملك.kendi kendinin gerçek sahibi olma iddiası 2.birşeyin sahibi olma iddiası
dava vekili دعوى و کلی : avukat
davet 1 : دعوت.cağrı 2.dua
dâvet-i münferide دعوت منفرده : bazı kişileri veya tek toplumu ilgilendiren (dine) dâvet
dâvet-i Rahmaniye دعوت رحمنيه : her şeyi ku-şatan geniş merhamet sahibi (Rahman) olan Allah'ın (c.c.) (cennetine) dâveti
DD
davetiye
YanıtlaSildavetiye دعوتيه : davet yazısı, davet kâğıdı
davetname: dåvet yazısı, dåvet kâğıdı
166
define-i ulüm ve fünun
def'-i mefasi zararları önleme, za
rarları giderme
Davudväri دارودراری H.Davut Peygamber gibi
def-serkötüluğu önleme, kötuluğu savma (giderme)
daye به: süt emziren, besleyen
dayelik دابه لك : süt emzirme, besleme
dayelik etmek دايه لك إيتمك : süt vermek, bes lemek
debelenmek 1 : دبه لنمك.kamildanmak 2.çir pınmak
debretmek ديرتمك : harekete geçirmek kımıl-datmak
Deccal دخال : Hz. Peygamber (a.s.m.) tarafın dan dünyanın son zamanlarında geleceği ha ber verilen, din düşmanlığı ile büyük kötülük-ayrı zamanlarda gelecek üç Deccal veya Deccal vazifesini yapacak yirmi yedi Deccal vardır. Esas haber verilen deccale "İslam Dec-calı" denmektedir. Deccal, doğru ile yanlışı karıştırıp doğruyu yanlış ve yanlışı doğru gibi gösterir ve halkı aldatır. "Deccal", aşırı dere cede karıştırıcı, yalan ve aldatmada çok usta (demagog) demektir. Ayrıca deccal kavramı kafirlere de bakan bir kavramdır. Onların dec-caline büyük Deccal denmektedir.
deccal-misal دجال مثل : Deccal gibi (bkz.Deccal)
deccalane دالانه : Deccal gibi (bkz. Deccal(
deccallyet دخالت : Deccallık, Deccal'ın açtığı çığır, Deccal'ın yolu (bkz. Deccal)
deccallik دخالق : Deccal'ın açtığı çığır, Deccal'ın yolu (bkz.Deccal)
dedikodu ده دی فردر : birini çekiştirme, birinin arkasından hoşa gitmeyen sözler söyleme, grybet
def 1 : دفع.savma 2.engel olma, önleme 3.or-tadan kaldırma giderme
def - bela دفع بلا : belayi savma, belâyı önleme
def-i beliyyat دفع بلبات : felaketleri, afetleri, belaları, sıkıntıları def etme (savma, gider-me, önleme)
defic دفع جوع : aclığı giderme
def - a'da دفع اعداء : düşmanları def etme, düş-manları kovma, savma
def - fesad دفع فساد : fesadi def etme, bozgun-culuğu önleme
def -i maraz دفع مرض : hastalığı giderme
def- tabli1ع طبعbedendeki işe yaramaz veya zararlı maddeleri dışa atma, boşaltım sistemleriyle atma 2. (mec.) dışlama
defaatla دفعائله : defalarca, bir çok defa
Önlemek 3.ortadan kaldırmak, gidermek de folmak: savaşmak, çekip gitmek
def etmek 1 : دفع إيتمك.savmak 2.engel olmak,
defolmak دفع اولمق : savuşmak, çekip gitmek
defolunmak 1 : دفع اولنمق.savuşturulmak, ko vulmak 2.giderilmek
de ref دفع و رفع : giderme (def') ve kaldırma
(ref), önleme ve ortadan kaldırma
def' u tardetmek دفع و طرد إيتمك : samak (def'(
ve ortadan kaldırmak (ref')
defi دفعی : bir anda hemen, birden, birden bire, âni
defaatlaدفعاته : defalarca, birçok defa
defain 1 : دفائن. defineler, yer altında gizlen-
miş hazineler 2. (mec.) çok değerli şeyler, çok değerli ve herkesce bilinmeyen kaynaklar, zenginlikler
defain-i saadet دفائن سعادت : mutluluk definele-
ri, insana mutluluk veren månevi zenginlik-
ler ve değerler
defaten 1 : دفعة.birden, birden bire, hemen, aniden 2.bir defada
define 1 : دينه yer altında saklanmış altın, 2.(mec.) çok değerli şey; herkesçe bilinmeyen mücevher gibi kıymetli şeyler, gizli hazine değerli kaynak, zenginlikler
çim definesi, iyi geçim için define değerinde, define-i hüsn-ü maiset دفینه حسن معیشت : iyi ge iyi geçim sebebi
define-i ilm (iye( دفينة علميه : ilim definesi, gizli kalmış çok değerli ilmî gerçekler
define-i saadet دفينة سعادت : mutluluk definesi (hazinesi, kaynağı)
mutluluk ve kurtuluş definesi (hazinesi, kay-define-i saadet ve necat دفينة سعادت و نجات nağı)
zinesi( define-i ulum دفينة علوم : ilimler definesi (ha-
define-i ulum ve fünun دفينة علوم و فنون : fen ve ilimler definesi (hazinesi)
defin (defn)
YanıtlaSilDehlevi
defin (defn( دفن : toprağa gömme, toprağa me
defnetmek دفن إيتمك : gommek, toprağa ver-mek
defter 1 : دفتر.yazı yazmak için kullanılan ciltli yaprak demeti 2.kayıt kütüğü, sicil
defter-l a'mal دفتر عمل : günahlar ve sevaplar şeklindeki ameller defteri, insanların hayyat ta yaptıkları her şeyin meleklerce yazıldığı ve öbür dünyadaki hesap günu için saklandığı månevi kayıt defteri
defter-i amel دفتر امعل : gunah ve sevap şeklin-deki amel defteri, insanın hayatta yaptığı her bir şeyin meleklerce yazıldığı ve öbür dünya daki hesap günü için saklandığı månevi kayıt defteri
defteri ekber دفتر اکبر en büyük defter, en büyük kayıt kütüğü (kayıt sicili) 2.Allahın )c.c.) her şey hakkındaki hükümlerinin yazılı olduğu mânevi kader defteri.
defter-l esma دفتر أسماء : isim defteri, isimlerin kayıtlı olduğu defter
defter-i hasenat دفتر حسنات: sevap defteri, se-vap ve iyiliklerin görevli meleklerce yazıldığı månevi defter
defter-i hidemat دفتر خدمات: hizmet defteri, yapılan görev ve verilen hizmetlerin listesi veya defteri
defter-i iltifatat-ı Rahmaniye دفتر التفانات رحمنيه
: Rahman'ın yazılı iltifatlar kitabı; her şeyi kuşatan geniş rahmet (merhamet) sahibi (Rahman) olan Allah'ın (c.c.), insanlara ya-kınlık gösterip onları muhatap alarak onlarla konuştuğu ve onlara gelcekte (ahirette) ha-zırladığı lütuf ve iyilikleri haber verdiği yazılı
kitap (Kur'an)
defter-i kavanın-ı emriye دفتر قوانین امریه : olmuş veya olacak işlerin ve olayların bağlı olduğu ilähi kanunlar listesi
defter-i kebir 1 : دفتر کبیر.büyük defter, her şe yin yazılı olduğu ana kayıt kütüğü, esas sicil defteri 2.Allah'ın (c.c.) her şey hakkındaki hükümlerinin yazılı olduğu manevi kader defteri
defter-i kudret-i İlahiye دفتر قدرت إلهيه : Allah'ın (c.c.) kudretiyle yapılan işlerin kanunlarının yer aldığı, defter (varlıklar dünyası, tabiat)
defterdar دفتردار : defterdeki kayıtları yazan, (mec.) varlık dünyasındaki kanun ve kuralları koyan (Allah c.c.)
167
verdeha ،1 : دها dahilik, en üstün zekâ ve yetenek derecesi 2 en üstün zekâ ve yetenek derecesi
ne sahip kimse
deha-i a'ver دهاء اعور : tek gözlü deha, yalnız dünya işlerinde üstün zekä ve yetenek sahibi fakat, din ve âhiret konusunda kör ve inkârcı,
yeteneksiz ve akılsız
deha-l fenni دعاء في : teknolojik deha, teknik ve maddi ilinler sahasındaki üstün zeka ve yetenek
deha-i müzevver 1: دهاء مرور sahte dehä 2. fit-ne (bozgunculuk) sahasında deha (bk.dehå)
deha-i nurani دها، نورانی : nurlu deha, Kur'an ve imän hakikatlerini anlamada üstün zeka ve yetenek
deha-yı askeriye دهای عسکریه askeri deha, as-kerlik ve savaş metodları ve takdikleri konu sunda üstün zekâ ve yetenek sahibi kimse
deha-yi azam دهای اعظم : en büyük dahi, dahi
lerin en büyüğü (bkz.dahi)
deha-yi felsefi دهای فلسفیfelsefe ve maddeci düşünce alanındaki deha (üstün zeka ve ye tenek)
deha-yi fenni دهای فنی : )bkz.deha-i fenni
dehâ-yı kudsi (y( دهای قدسیهkudsi dehå, di-nin derin gerçeklerini ve månevi dünyalara ait hakikatleri gören ve anlayan üstün yete nek ve zeká
dehalet 1 : دخالت sığınmak, yardım istemek
2.girmek, katılmak
dehan دهان : agiz (mec.) dil, lisan
dehan-ı hakikat دان حقیقت:hakikat lisanı, gerçeği açıklayan ve bildiren dil
dehhase دهانه : korkunç
Dehlevi دهلوی : )Abdullah b.Abdilatif ed-Dih-levi) (hi. 1156-1240; mi.1743-1824) Nakşiben-dilik tarikatının Hälidiyye kolunun kurucusu, Hålid-i Bağdadı'nın şeyhi. Dihlevi, dini ilimleri küçük yaşta öğrenmeye başladı. İlk gençlik yıllarında, Hindistan'ın önemli bir şehri olan Delhi'ye giderek tanınmış din alimlerinden hadis, tefsir, fıkıh ve tasavvuf derslerini aldı. Çok kısa zamanda bu ilimlerde derinleşti. Nakşi Şeyhi Căn-ı Canan Mazhar'a bağlandı ve yirmi iki yıl onun yanında kaldı. Ondan irşad için icazet (izin ve yetki belgesi, diploma) aldı. Şeyhi ölünce yerine geçti. Kısa zamanda çolo tanındı. Kendi zaviyesinde (zikirhanesinde( tarikat hizmetleri yanında hadis, fıkıh, tefsim ve tasavvuf derslerini okuttu. Dehlevi'den ilirm
634
YanıtlaSilHADIS-I ŞERİFLER
1363) «Kaplarınızın kırılması dolayısiyle hizmetçilerinizi dövmeyi. niz. Zira, o kapların da insanlar gibi ecelleri vardır..>>>>
Ancak, dikkatsizlik sonunda işlenen hatalar için, tembih etmekte bir mahzur yoktur..
**
Ravi: EBU NUAYM.. Menkıbesi, 10. Hadis-i Şerifte..
١٣٦٤ لا تُطَلِّقُوا النِّسَاء إِلا مِنْ رِيبَةٍ ، فَإِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ الدُّوَّاقِينَ وَالدَّوَّاقات .
( رواه الطبراني )
1364) «Kadınları boşamayınız.. Ancak, şüpheli -hal müstesna... Çünkü Allah-ü Taâlâ, zevkçi kadınları ve zevkçi erkekleri sevmez..>>>
**
Bilhassa zevk için evlenmeler, bu Hadis-i Şerifle yasak edilmiştir..
**
*
**
**
Ravi: TABERANI.. Menkıbesi, 9. Hadis-i şerifte..
١٣٦٥ لا تُظهِرِ السَّمانَة (٢) لِأَخِيكَ فِيرْحَمَهُ اللهُ وَيَبْتَلِيكَ . ( رواه الترمذى ) (۲) هي الفرح بيلية من يعاديك
1365) «Kardeşin -başıma gelen için sevinç duyma.. Sonra, Allah ona rahmet, sana da belâ verir..>>>
** Din kardeşlerinin uğradığı felakete sevinç duyulmaz; teselli edilir..
Ravi: TİRMİZİ.. Menkıbesi, 13. Hadis-i şerifte..
١٣٦٦ لا يَتَمَنَينْ أَحَدُكُمُ المَوْتَ ، إِمَّا : مُحْسِنًا ، فَلَعَلَهُ يَزْدَادُ ، وَإِمَّا : مُسِيئًا فَلَعَلَّهُ يَسْتَعْتِبُ .
( رواه البخاري )
1366) «Herhangi biriniz, ölümü temenni etmesin.. İyi ise, iyiliğini ar-tırması umulur.. Kötü ise, tevbe etmesi umulur..>>
Ölümü temenni etmek, müslümanlara yasaktır. İyiliği artırmak ve hatalara tevbe etmek gerekir.
Ravi: BUHARI.. Menkıbesi, 2. Hadis-i Şerifte..
VE VAAZ ÖRNEKLERİ
YanıtlaSil635
١٣٦٧ لا يتمنينَ أَحَدُكُمُ المَوْتَ لِفُرٍ نَزَلَ بِهِ ، فَإِنْ كَانَ لا بد متمنيا ، فليقل: اللهم أحينى ما كانَتِ الحَياةُ خَيْراً لى ، وتوفنى ما كانَتِ الوفاةُ خَيْراً لى.
( رواه الجماعة )
1367) «Hiç biriniz kendisine gelen bir zarar için ölümü temenni et-memeli.. Şayet bir temennide bulunacaksa, şu duayı yapmalı: - Allahım, hayat benim için hayırlı ise, hayatta bırak.. Ölüm benim için hayırlı ise, öldür..>>>
Felâketler karşısında iman sahibine düşen sabırdır; tahammüldür.
Ravi: Hadis imamları..
١٣٦٨ لا يُقِيمُ الرَّجُلُ الرَّجُلَ مِنْ تَجْلِيهِ ، ثُمَّ يَجْلِسُ فِيهِ ، ولكن تَفَحُوا
وتوسعوا .
( متفق عليه )
1368) «Bir kimse, diğerini yerinden kaldırıp, kendisi oturmasın.. Bi-raz açılın ve yer verin..>>
Herhangi bir kimseyi yerinden kaldırıp oturmak, ona hakaret sayı-lır.. Böyle bir hareket ve hakaret mümin olana yakışmaz..
Bu Hadis-i Şerifin sıhhatında hadis imamları müttefiktir..
١٣٦٩ لا يقضينَ حَكَمُ بَيْنَ اثْنَيْنِ وَهُوَ غَضْبَانُ .
( رواه البخاري )
1369) «Bir hakem, öfkeli olarak iki kişi arasında hakemlik yapma-sm..»
Çünkü öfke gelince akıl gider.
Ravi: BUHARI.. Menkıbesi, 2. Hadis-i şerifte..
(۲) كَحُسنِ الخُلقِ . ۱۳۷۰ لا عقل كالتدبير (1) ولا وَرَعَ كالكفَّ وَلا حَسَب )
( رواه ابن ماجه عن أبي ذر )
142
YanıtlaSilIfta 5
OSMANLI HUKUK TARİHİNDE MECELLE
İfta Mahkemeleri 5
Ihsan Bey 98
thya 72
Ikaale 44
Ikrar 69
Imam A'zam 6, 7, 29, 37, 39, 47, 49,
59, 66, 67, 88
Imam Fazli 38
Imam Malik 6, 8
Imam Muhammed 7, 38, 39,
55,
59,
67
İmam Şafi'i 6
İmam Züfer 55, 56, 57
İnfak 72
In'ikaad 42
İrtihan 61
İrs ve vasiyyet
105
İsagoci 18
Isa Ruhi 31, 59, 60
İsmail Siraceddin 26
İstisna' 43
Karine-i Kaatia 80
Kassam-ı Askeri 27
Kavaid'ul-Ahkam 117
el-Kavaid'ul-Fikhiyye 118
Kavaid-i Külliyye 33, 41, 104, 114, 115, 117, 120, 122, 123, 13°
Kavanin Dairesi 21
Kavli Örf 7
Kaza 81
Kazasker Yusuf 27, 28
Kefalet 54
Kefalet bi'dderek 54
Kefalet bi'l-mal 54
Kefalet bi'nnefs 54
Kefalet bi'tteslim 54
Kefalet-i münecceze 54
Kefil 54
Kemal Atıf 102, 103
Kemalpaşa-zâde
134
el-Kerhi 117
Keyli ve mekil 43
Kismet 72
Kıyas 3, 4
Kıyas-1 hafi 4
Kıyemi 44
Kıymet 44
Kitab'ul-Edille 114
İstiûre 62
İsticar 50
Istidial 5
İstifta 5
İstihsan 4
İstishab 4, 80
İttihab 63
-L-
İzin 69
İzzeddin Abd'el-Selâm 117
Lağıv 37
-К-
Legislation Orientale 134
Kabûl 42
Kabûli Ps.
17, 19
Kadim 44, 94
Kaaimen kıymet 64
Kâmil Ps. 75
Kanat 72
Kanunname 8, 9, 121, 133, 134, 135,
136, 137, 138
Kanûni 121, 134, 135, 137
Kanun-u Medeni Komis. 104
Kanun-u Med. Ukûd ve Vacibat
Kom. 103
el-Karafi 117
Kara Halil 20,
26, 27
Kasame 87, 89
Kasani 117
Mahdûd 43
M
Mahlûf el-Minyavi
119
Mahkeme-i Temyiz
24, 28
Mahkûmun aleyh 81
Mahkûmun bih 81
Mahkûmun leh 82
II. Mahmud 10, 11
Mahmud Ef. 85
Mahmud Esad
105
Mahmud Hamza (Hamzavi) 30, 120
Mahmud Nedim Pş. 66
Makis 4
Maklûan kıymet 64
Mal 43
Mal-ı mütekavvim 43
Malik b. Enes
YanıtlaSil110
Mansürtsade 114
Marqui de Mousteir 17
Marro 72
Masadir'ul-Hak 120
Match 60
Mebi' 44
Mebnlyyen kıymet
64
KARMA INDEX
Mecami'ul-Hakaalk
118,
122,
123,
125,
126,
127,
128,
129,
130,
131,
182
Mecolle 1, 0, 0,
13,
17,
18,
19, 20,
22,
23,
24,
26,
27,
28,
29,
30, 31,
32,
33,
36,
38,
39,
40,
41,
42, 47,
50,
53,
54,
55,
56,
59,
60,
67, 68,
71,
74,
75,
77,
81,
82,
83,
84, 85,
86,
87,
80,
00,
03,
04,
05,
06, 09,
101,
104,
106,
107,
108,
109,
110,
111, 112, 113, 114, 116, 117,
118,
119,
120,
121,
122,
133,
135,
136,
137, 138
Mecnûn 60
Me'cûr 51
Mecelle Cemiyeti
10,
20,
23,
24, 25,
26,
28, 29,
30,
31,
32,
47,
55,
56,
57,
74,
75,
77,
79,
81,
84,
87,
80,
92, 96,
105,
110,
115,
118,
138
Mecelle Tadil Komis. 97
Meclin-1 All-i Tanzimat 5
Meclis-i A'yên 27
Meclis-1 Cinayet
16
Meclis-i Hazain 21
Meclis-i İntihab-ı Hükkâm 28
Meclis-i Kebir-i Cinayet
16
Meclis-i Kebir-i Maßrif 31
Meclis-i Maarif 15
Meclis-i Muhasebe 16
Meclis-i Tahkikat 16
Meclis-i Tanzimat 21, 35
25, 26,
Meclis-i Tedkikat-ı Şeriyye 26, 27, 28,
30, 31, 56
Meclis-i Temyiz-i Hukuk
16
Meclis-i VAIA-1 Ahkam-ı Adliyye 11,
18, 21
Mecmûa-i Ankaravi 49
Mehmet Atıf 114
Mehmed Cemâleddin 27
Mehmed (Muhammed) Emin 29, 33,
39, 50, 53, 56, 57, 59, 60
Mehmed Fenari B
Mehmed Necmeddin 96
Mehmed Rasim 115
Mehr 100
Mekfül'ün bih 54
Mekfül'ün leh 54
Mekteb-i Hukuk 23
Mekteb-i Nüvvab 30
MenAfi 124, 131
Menkül 43
Mengür 6
Mesalih-i mürsele 4
Mesnevi 20
Mes'nd Ef. 113
Megfů 70
Mesfüun bih 70
Metn-1 Metin 14, 15, 10
Mir'at-1 Mecelle
113,
130
Mir'at'ul-Usûl 123
Minli 44
Mizon (Ventura)
97, 102
Mithat Pg. 17, 18
Mönyö Bourée 19
Muaddün 11'1-istiğial 51
Muammer Raşid 97,
103
Muûz b. Cebel 6
Mubasereten itlaf 65
143
Muhakemat-ı Hukükiyye Kanunu 93
Muhallinaleyh 58
Muhûlünbih 58
Muhûlünleh 58
Hz. Muhammed
1, 5, 109
Muhammed Halid el-Atasi
114
Muhammed Kadri Pg.
119
Muhammed Rifat 115
Muhammed Said el-Gazzi
114
Muhammed Said el-Mahasini
114
Muhammed Süleyman 119
Muhammed Tahir el-Atasi
114
Muhibbuddin el-Hatib
119
Muhayee 51
Mukadderat 43
I. Murad 8
IV. Murad
135
V. Murad 78
Musalih 76
Musalehunaleyh 76
Mustafa Ef. 25
Mustafa Bey 98
Muhil 58
İSLAM TARİHİ MEDİNE DEVRİ XI
YanıtlaSil155
Malik, Bardağın, kırılan, çatlayan yerine gümüşten bir bağ, bir ke-net yaptırmıştı.
Asim'ul'Ahvel «Ben, o Kadahı, gördüm ve içinden su içtim!» de-miştir. (8)
Haccac b. Hassan da «Enes b. Malik'in yanında bulunuyorduk. Bir su bardağı getirtti ki, onun üzerinde, demirden üç kenet vardı. Halkası da, demirdendi.
Enes b. Målik, bu su Bardağını, siyah bir gılaf içinden çıkarıp bi-zim için onun içine su konulmasını emr etti.
Getirilince, o sudan hem içtik, hem de, başımıza ve yüzlerimize döktük. Peygamber Aleyhisselama da, salât-ü selâm getirdik.» demiş-tir. (9)
İmam Buhari (vefatı: 256) «Ben, diyor, bu Kadah'ı, Basra'da gördüm ve içinden su içtim.>>>
Bu Kadah, Nadr b. Enes'in mirasından sekiz yüz bin dirheme sa-tın alınmıştı. (10)
Eshabdan Sehl b. Sa'd'ın da «Peygamber Aleyhisselâm, Benî Sâi-delerin Örtmesine gelip Eshabile oturdu. Sonra da (Ey Sehl! Bize, su versen a!) buyurdu.
Ben de, şu Bardakla, Onlara su verdim.» dediği bildirilmektedir.
Ebû Hâzim «O Bardağı, Sehl b. Sa'd çıkarıp bize gösterdi.
Biz de, onun içinden teberrüken su içtik.
Ömer b. Abdulaziz, Sehl b. Sa'd'den, Bu bardağın kendisine he-diye edilmesini istedi.
O da, onu, Ömer b. Abdulaziz'e hediye etti.» demiştir. (11)
Peygamberimizin su bardak ve kabları arasında şunlar da, bulu-
nuyordu:
1. Reyyan adıyla anılan Bardak,
2. Mugis adıyla anılan Bardak,
3. Mudbib adıyla anılan Bardak,
Bunun üç yerinden gümüş zencir bağlı idi.
4. Ağaçtan yapılmış Bardak,
5. Mıhdab adıyla anılan taştan oyulmuş su kabı,
6. Sâdıra adıyla anılan su İbriki,
7. Bakırdan çamaşır Leğeni,
8. Tunçtan Leğen,
Peygamberimiz, bunun içinde yıkanırdı.
(8) Buhari Sahih c. 4, s. 47
(9) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 3, s. 187
(10) İbn-i Hacer Fethulbârî c. 10, s. 86
(11) Buhâri - Sahih c. 6, s. 252, Müslim Sahih c. 3, s. 1591
PEYGAMBERİMİZİN BU BARDAKLARI VE KAPLARI
YanıtlaSilPeygamberimizin Çanağı:
Peygamberimizin, dört halkalı bir Çanağı olup Ferrâ diye anı-hrh. (12)
Peygamberimizin Su İbrik't
Peygamberimizin Sådıra diye anılan bir su İbrik'i vardı. (13)
Peygamberimiz, Tebük seferine çıkarken de, onu iyi korumasını Ebû Katâde'ye emr etmişti. (14)
Peygamberimizin İld Su Kabı:
Peygamberimizin Mıhdab denilen biri taştan, diğeri bakırdan ya-pılmış, geniş ağızlı iki su kabı vardı.
Peygamberimiz, taş kabdan abdest alırdı. (15)
Peygamberimizin Çamaşır Leğeni:
Peygamberimizin, İçinde çamaşır yıkanacak, don boyanacak İyi bakırdan küçükce bir leğeni de, vardı. (16)
Peygamberimizin, Suyundan İçtiği Kuyular:
Mervan b. Ebi Said b. Mualla'nın yaptığı araştırma sonucunda, sularının tatlanmaları ve çoğalmaları İçin Peygamberimizin düa etti-ği ve sularından içtiği şu Kuyuları tesbit etmiştir:
1. Ebû Enes Kuyusu,
2. Beni Hudeyle köşkünün yanındaki Kuyu,
3. Casum Ebülheysem b. Teyyihan Kuyusu,
4. Büyütus'Sukya Kuyusu,
5. Gars Kuyusu,
6. Beni Ümeyye b. Zeydlerin Yesire Kuyusu,
7. Rûme Kuyusu,
8. Budâa Kuyusu. (17)
(12) Kastalani Mevahibülledünniye c. 1, s. 303
(13) İbn-i Esir Üsdülgabe c. 1, s. 38, İbn-i Esir Nihaye c. 3, s. 16
(14) Válkodi Megazi c. 3, s. 1041
(15) İbn-i Enfr Üsdülgabe c. 1, s. 39, Kastalånt Diyar Bekri Hamis c. 2, s. 192, Zürkani Mevahibülledünniye c. 1, s. 303, Mevahib. Şerhi c. 3, s. 382
(16) Kastalani Mevahibülledünniye c. 1, s. 303, Zürkanî Mevahib Şerhi c. 3, s. 382
(17) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 503-504
157
ISLAM TARII MEDINE DEVRİ XI
YanıtlaSilKho nee Kuyum diye anılan Kuyu (18), Enes b. Malik b. Nadr-lara aid olup Enes b. Malik'in evinde bulunuyordu. (19)
Peygamberianis, Ebû Eyyub'un konuğu olduğu zaman, Ebû Enes Kuyusunun suyuna içerdi.
Cam Kuyusu, Medine'nin Råtic mevkiinde olup suyu, tatlı idi.
Peygamberimize, bu Kuyudan da, su getirilirdi.
Enes b. Malik ile Hårise'nin oğulları Hind ve Esma, Peygamberi mizin Zevcelerine, Sukya Kuyusundan su taşırlardı.
Peygamberimizin içmesi İçin, Zinci uşağı Rebah da, bir sefer Bakya kuyusundan, bir sefer de, Kuba'daki Gars Kuyusundan su ge-
tirirdil Peygamberimiz, Kuba köyündeki Gars Kuyusu hakkında Ne gü zel Kuyudur Gars Kuyusu!
O, Cennet kaynaklarındandır! Onun suyu, suların en tatlısıdır. buyurur, ondan içer ve onun suyu ile yıkanırdı.
Bir gün, Gars Kuyusunda hiç su kalmamıştı.
Peygamberimiz, ağzına su alıp çalkaladıktan sonra, onu, kova-nın içine, kovayı da, Kuyunun içine döktükleri zaman, suyu, coşmağa başlamıştı.
Akik'taki Rüme Kuyusu, Müzeynelerden bir adama aid idi.
Adam, yamn Kuyunun yanında kurduğu çadırda desti içinde so-ğuk su satardı.
Peygamberimiz, adama bakıp Şu adamdan, bunu, satın alıp ta-andduk ve vakf etmek, Müslüman için, ne güzel Sadakadır!» buyur-mus, He. Osman da, hemen dört yüz dirheme satın alarak üzerine ko-vanna asma, Peygamberimiz, Kuyunun üzerinde kovayı asılı görün-on, sormuş, Hz. Osman'ın satın alıp vakf ettiği haber verilince «Ey Al-lahim! Ona, Cennet'i vacib ve nasib kıll diyerek düa etmişti.
Peygamberimiz, Budâa Kuyusunun da, defalarca başında durup suyundan içmiş, abdest almış ve suyunun çoğalması için düa etmişti.
Birisi, hastalandığı zaman «Budâa suyu ile yıkayınız! buyurur, hasta, yıkandığı zaman, hastalıktan kurtuluverirdi. (20)
(18) Bad Tahukat c. 1, a. 503
(19) Senha Velaülvefa c. 3, 8. 950-051
(0) Talakat. 1, 504-506
PEYGAMBERİMİZİN ASA'SI
YanıtlaSilPeygamberimizin Cuma Hutbelerinde Asa'ya Veya Yaya Dayanışı:
Peygamberimiz, cuma günleri hutbe irad ederken, Asa'ya veya hir Yay'a (1), seferde de, Yay'a dayanırdı. (2)
Peygamberimiz, Asa'ya dayanmanın, Peygamberler ahlakından olduğunu söyler, Kendisi, Asa'ya dayanır ve Asa'ya dayanmayı da, tav-siye buyururdu. (3)
Peygamberimizin Asa'sının Şam'a Götürülmek İstenmesi:
Muaviye b. Ebi Süfyan'ın Halifeliği sırasında, Peygamberimizin Asa'sı, Sa'dül'Karazi'nin yanında bulunuyordu. (4)
Muaviye b. Ebi Süfyan, hicretin ellinci yılında hacca gelmişti.
Peygamberimizin Mescidindeki Minber'i söktürüp (5), Şam'a nakl etmek istedi.
«O ve Peygamber Aleyisselâmın Asa'sı, Medine'de bırakılamazı
Çünki, Medineliler, Osman'ın katilleridir!» dedi.
Sa'dül'Karaz'ın yanında bulunan Asa'yı istetti. (6)
Cabir b. Abdullah ile Ebû Hüreyre gidip ona «Ey Mü'minler Emiril
Resûlullah Aleyhisselâmın Minberinin, konulmuş olduğu yerden sökülüp götürülmesi de, Asa'sının Şam'a nakl edilmesi de, doğru ol-maz!» dediler.
Bunun üzerine, Muaviye, onları bırakıp özür diledi. (7)
Abdullah b. Üneys'in Kıyamet Günü Taşıyacağı Asa:
Süfyan b. Halid'i veya Halid b. Süfyan'ı öldürdükten sonra Ab-dullah b. Üneys'i, Peygamberimiz, Mescidden evine götürüp ona bir
(1) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 4, s. 212, Ebû Davud Sünen c. 1, s. 257
(2) Ebülferec İbnülcevzi Vefâ c. 2, s. 668
(3) Ebülferec İbnül'Cevzi Vefâ c. 2, s. 670
(4) İbn-i Esir Kâmil c. 3, s. 464
(5) Semhudi Vefâülvefå c. 2, s. 398, Diyar Bekri Hamis c. 2, s. 68-69
(6) İbn-i Esir Kâmil c. 3, 3. 463-464
(7) İbn-i Esir Kâmil c. 3, 5. 464
İSLAM TARİHİ MEDİNE DEVRİ XI
YanıtlaSil163
Asa verdi ve «Bu Asayı yanında sakla ey Abdullah b. Üneys! bu-yurdu.
Abdullah b. Üneys, o Asa ile halkın yanına varınca, kendisine «Ne dir bu Asa?» diye sordular,
O da «Bunu, bana, Resûlullah Aleyhisselâm, verdi ve yanımda saklamamı, eır etti.» dedi.
Abdullah b. Ünevs'e «Resûlullah Aleyhisselâmın yanına dönsen de, bunu, sana, ne için verdiğini, sorsan a!» dediler.
Bunun üzerine, Abdullah b. Üneys, Peygamberimizin yanına dö-nüp «Yâ Resûlallah! Bu Asa'yı, bana, ne için verdin?» diye sordu.
Peygamberimiz «Bu, Kıyamet günü, aramızda bir alâmettir! O zaman (8), Cennette (9), insanların, Asa'ya dayananları, pek azdır! (10)
Sen, buna Cennette dayanırsın!» buyurdu. (11)
Abdullah b. Üneys, onu, kılıcı ile birlikte bulundurup yanından hiç ayırmadı. (12)
Ölüm döşeğine düştüğü zaman da, onu, kefeninin içine koymala-rını ve kendisile birlikte gömmelerini ev halkına vasiyyet etti. (13)
Bedenile kefeni arasına konulup (14) kendisinin vasiyeli, yerine getirildi. (15)
Necran Kilisesi Başpapasının Peygamberimize Asa Hediye Etmesi:
Hicretin onuncu yılında Necrandan bir Heyet gelip yurdlarına dön-dükten sonra Necran Kilisesi Başpapası da, Peygamberimizle görüş-meğe gelmişti.
Gelirken Peygamberimize getirdiği hediyeler arasında bir de, Asa bulunuyordu. (16)
Peygamberimizin Mıhcen, Mıhsarrası ve Kadib'i:
Peygamberimizin, bir arşın boyunda veya biraz daha uzun bir Mıhcen'i vardı. (17)
(8) İbn-i İshak, İbn-i Hişam Sire c. 4, s. 268
(9) Vâkıdî Megazi c. 2, s. 533
(10) İbn-i İshak, İbn-i Hişam Sire c. 4, s. 268, Vâkıdi - Megazi c. 2, s. 533
(11) Väkıdi. Megazi c. 2, s. 533, İbn-i Sa'd Tabakat c. 2, s. 51
12) İbn-i İshak, İbn-i Hişam Sire c. 4, s. 268 ( (13) Vakıdî Megazi c. 2, s. 533, İbn-i Sa'd Tabakat c. 2, s. 51
(14) İbn-i Seyyid Uyûnüleser c. 2, s. 39
(15) Ibn-i Sa'd Tabakat c. 2, s. 51
(16) Ebülfida Sire c. 4, s. 105-106
17) İbn-i Esir - Üsdülgabe c. 1, s. 37, Kastalânî - Mevahibülledünniye c. 1, s. 303 (
PEYGAMBERİMİZİN ASA'SI
YanıtlaSilMıhcen, ucu eğri değneğe denir.
Peygamberimiz, Hacerülesved'i, uzaktan onunla işaret ederek İsti-låm ederdi. (18)
Peygamberimiz, deveye bindiği zaman, onu, önüne asardı.
Peygamberimizin, Urcun diye anılan bir de Mıhsarra'sı vardı. (19)
Peygamberimiz, Bakiülgarkad'a giderken, onu, yanında bulundu-rur, ona dayanır (20), otururken, onu, elinde evirir çevirirdi.
Peygamberimizin, elinde bu Mıhsarrası bulunduğu halde, hutbe irad buyurduğu da, olurdu. (21)
Peygamberimizin, dağ ağaçlarından kesilmiş, Memşuk adıyla anı-lan bir de, Kadib'i Değneği vardı. (22)
Rivayete göre Hz. Osman, Peygamberimizin Kadib'i, elinde bu-lunduğu ve Minberde hutbe irad ettiği sırada, Cahcah b. Saîd veya Cahcah b. Kays, varıp Hz. Osman'ın elinden Kadib'i alır ve dizine dayayarak büker, kırar.
Halk, Cahcah'a bağırırlar.
Hz. Osman, Minberden iner ve evine girer.
Bunun üzerine, yüce Allâh, Cahcah'ın eline veya dizine Ekile (ka-şıntı) hastalığı verir. Cahcah, Hz. Osman'ın şehadetinden sonra bir yı-la varmadan, kaşına kaşına ölür. (23)
Ebülferec İbnül'Cevzî (vefatı: 597 hicri) de «Peygamber Aleyhis-selâma aid bir Kadib de, bu gün, Halifeler nezdinde bulunmakta-dır.» der. (24)
161
(18) İbn-i Esîr Nihaye c. 1, s. 347
(19) İbn-i Esir Üsdülgabe c. 1, s. 37, Kastalânî Mevahibülledünniye c. 1, s. 303
(20) İbn-i Esîr Nihaye c. 2, s. 36
(21) Ebülferec İbn'ül-Cevzi Elvefâ c. 2, s. 670 (
22) Ebülfida Sire c. 4, s. 715, Kastalânî - Mevahibülledünniye c. 1, s. 303, Halebi -İnsanüluyun c. 3, s. 429
(23) İbn-i Hacer Elisabe c. 1, s. 253, İbn-i Esir Üsdülgabe c. 1, s. 366
(24) Ebülferec İbn'ül'Cevzi Vefâ c. 2, s. 670
1. T. Medine Devri XI/F: 11
سور انقرہ (٦)
YanıtlaSilاشارات الاعمار
اوت کس قرآنك طلوعى ايام بعض قليل اونك مساله نورا بندی و مؤمنارك نوعنى عمرو نعیم بدن ، حقیقت پورانه میدانه کلدی كذلك او كسكين ضيا قارشونده مربله به تازه به در میں قلب کرده، باتوں کو مور اولد دار واو فرارك نوعى اعلان الدن زهر لى بي حقيقت الفر حصوله ملدی ایشته بو حقیقت تفریه به اشارت الجون (الذين) ذكريد بالمدر.
مع هذا هر انكى (الذين) آراسنده نام، مناسبت واردر جوناه هر رسمی، بربرين ضد اولان به حقیقه
اثار ندر.
و گذار حرف تعریف اولان (ال) له افاده ایتدیگی به معنایی (الذين) ده افتاده اید بیور او معد الرك ان مشهوری، تعهد در یعنی کرن (ال) دند، کرن (الذين) دن معهود و معلوم برشی قصد البديلي بناء عليه، أبو جَهِلْ أَبُو كَهَبْ، أمية بن خلف و سائره کی معهود و مشهور بون قراره (الذين) ايله اشارت البديل من اولد يغي احتمالي بك قويدر. بو احتماله بناء، شو آيت. غیبدن اخبار ایده آیندار ده بری اولور . چونکه اونای، کفر اوزرینه کولمشار در و عین زمانده اعجاز معنوینن درت نوعندن به نوعی، شو غیبی اخبار لردن تقط هر ايدر.
[ سؤال ؟ ) قرآن، ضروریات دینیه دندر ضرور یانده اختلاف اولا ماز. حالبوكر مصر الوجه ويربالسهم آیری آبرى معنا لرك بر قسمي بربرينه مخالفدر؟
الجواب ) عزیزم ! قرآنك هر بر کلامی، اوج قضيه بي مشتملدر برنجیسی بو الله كلاميد انكنجي بسم اللهم اللهجه . مراد اولان معنا مقدر. او هنجيبي، معنای مراد بود. اگر قرآنك او کار می باشقه کلامی به معنایه احتمالى اولمايان محكماتون اولورسه و یا قرآنك باشقه بریزنده بیان ایدیان ایم، برنجی و ایکنجى قضيه لدى عيناً قبول ايتمك لازمدر. و انظار لری ده کفر در . شاید قرآن او کلامی، باشقه بر معنا به احتمالی اولان بر نق و با ظاهر اولورس او چنجى قضيه يي قبول ايتمك لازم او لماريغي كبي
انتظاری ده کفر د گلدر ایسته مفتر لون اختلا فاری، آنجه و آنجه شو قسم عائد در
افطار ] متواتر حدیث کرده، بو خص صده آیتار کبیدر. بالگر برنجی قضیه تأمل برید . چونکه (هذا) ايله اشارت اليديان حديثك حقيقتاً حديث اولوب او طريقنده تردد يرى وارد.
بيان
YanıtlaSilBeyan: Açıklama
بناة علية
Bindenaleyh: Bunun üzerine
انجاز معنوى
icdz-ma'nevi: Ma'nen mu'cize olma
الخباز
İhbar: Haber verme
انمان
htar: Hatırlatıma
اختلاف
İhtilaf: Farkı olma, anlaşa-mama
قضية
Kaziye: Hüküm
كلام
Kelam: Söz
كذلك
Kezalik: Bunun gibi
معهود
Ma'had: Bilinen, tanınan
معلوم
Ma'lum: Bilinen
مع هذا
Maahaza: Bununla beraber
مزيكه
Mezbele: Çöplük
محكمات
Muhkemât: Ma'nası açık olan hükümler
مُفيشر
Müfessir: Tefsir eden, açık-layan
مفتيل
Müştemil: İçine alan
متواتر
Mütevatir: Yalan üzerine birleşmesi imkânsız olan bir topluluğun verdiği sağlam haber
نص
Nass: Açık hüküm
شَمْسِ قُرْآنُ
Şems-i Kur'an: Kur'ân güneşi
تأمل
Teemmül: Düşünüp taşınma
تنور
Tenevvür: Aydınlanma
طلوع
Tulu: Doğma
ظاهر
Zahir: Açık görünür olan
ضَرُورِياتِ
Zaruriyat-ı diniye: Dinin
دينيه
açık hükümleri
ضيا
Ziya: Işık
Sire Bakmi,
YanıtlaSilEvet, Şems-i Kur'ân'ın tulûu ile, bazı kalbler onun ziyasıyla tenevvür etti. Ve mü'minlerin nev'ini temyiz ve ta'yin eden bır hakikat-i nûraniye meydana geldi.
Kezálik, o keskin ziya karşısında mezbeleye benzeyen bazı pis kalbler de, yanıp kömür oldular. Ve o kafirlerin nev'ini i'lån eden zehirli bir hakikat-ı küfriye husûle geldi. İşte bu hakikat-i küfriyeye işaret için الذي zikredilmiştir.
Maaháza, her iki الذين arasında tam bir münasebet vardır. Çünki her birisi, birbirine zid olan bir hakikate işarettir.
Ve kezå, harf-i ta'rif olan (J)'in ifade ettiği beş ma'nayı الذين de ifade ediyor. O ma'nåların en meşhuru, ahiddir. Yani gerek ) ال (den, gerek الذين 'den mahud ve ma'lům bir şey kasdedilir. Binåenaleyh, Ebucehil, Ebû Leheb, Ümeyye bin Halef ve saire gibi ma'hûd ve meşhur büyük kafirlere الذين ile işaret edilmiş olduğu ihtimali pek kavidir. Bu ihtimale binâen, şu âyet, gaybdan ihbår eden âyetlerden biri olur. Çünki onlar, küfür üzerine ölmüşlerdir. Ve aynı zamanda i'câz-ı ma'nevinin dört nev'inden bir nev'i, şu gaybi ihbarlardan tezahür eder.
Suâl: Kur'ân, zarûriyât-ı dîniyedendir. Zarûriyâtta ihtilaf olamaz. Halbuki müfessirlerce verilen ayrı ayrı ma'nåların bir kısmı birbirine muhäliftir?
Elcevab: Azîzim! Kur'ân'ın her bir kelâmı, üç kaziyeyi müştemildir. Birincisi, "Bu Allah'ın kelâmıdır." İkincisi, "Allah'ca murad olan ma'nå haktır." Üçüncüsü, "Ma'nâ-yı murâd budur." Eğer Kur'ân'ın o kelâmı başka bir ma'nâya ihtimali olmayan muhkemåttan olursa veya Kur'ân'ın başka bir yerinde beyân edilmiş ise, birinci ve ikinci kaziyeleri aynen kabul etmek lazımdır. Ve inkârları da küfürdür. Şâyet Kur'ân'ın o kelâmı, başka bir ma'nâya ihtimali olan bir nas veya zâhir olursa,
üçüncü kaziyeyi kabul etmek lâzım olmadığı gibi, inkârı da küfür değildir. İşte müfessirlerin ihtilafları, ancak ve ancak şu kısma âittir.
İhtâr: Mütevâtir hadîsler de, bu hususta âyetler gibidir.
Yalnız birinci kaziye, teemmül yeridir. Çünki ) هذا ( ile işaret edilen hadîsin hakikaten hadis olup olmadığında tereddüd yeri vardır.
124
YanıtlaSilyor:
İYİLİĞİ EMREDİP KÖTÜLÜĞÜ YASAKLAMAK
أَتَأْمُرُونَ النَّاسَ بِالْبِرِّ وَتَنْسَوْنَ أَنْفُسَكُمْ
"İnsanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz?"
Enes b. Malik (ra) Resulullah (sav) şöyle buyurduğunu rivayet edi-
"Miraca çıktığım gece b ir kısım adamlar gördüm, dudakları makasla kesiliyordu. Cebrail'e bunlar kimlerdir? diye sordum.
Cebrail cevap verdi:
Bunlar senin ümmetinden, insanlara iyiliği emredip, söyledikleri-ni kendi hayatlarına yansıtmayanlardır. Onlar kitabı okurlar ama okuduk-larıyla amel etmezler onu davranışa dönüştürmezlerdi.
Katâde diyor ki:
Bize anlatıldığına göre, Tevrat'ta şöyle yazılmıştır:
"Ey Ademoğlu ihtiyacın olduğunda beni hatırlarsın ama sonra unu-tursun, sıkılınca beni çağırırsın ama sonra benden kaçarsın. Bu gidişat doğru değil."
Ebu Muaviye el- Fezari senedleriyle rivayet ettiği bir hadiste Resulul-lah (sav)'in şöyle buyurduğunu rivayet ediyor:
انْتُمْ الْيَوْمَ عَلَى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ يَعْنِي عَلَى بَيَانٍ مِنْ رَبِّكُمْ - قَدْ بَيْنَ اللهُ تَعَالَى طَرِيقَكُمْ مَا لَمْ تَظْهَرْ فِيكُمُ السَّكْرَتَانِ: سَكْرَةُ الْعِيشِ وَسَكْرَةُ الْجَهْلِ فَانْتُمُ الْيَوْمَ تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَتُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ وَسَتَحُولُونَ عَنْ ذَلِكَ إِذَا فَشَا فِيكُمْ حُبُّ الدُّنْيَا فَلَا تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَلَا تَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَتُجَاهِدُونَ فِي غَيْرِ سَبِيلِ اللَّهِ وَالْقَائِمُونَ يَوْمَئِذٍ بِالْكِتَابِ سِرًّا وَعَلَانِيَةَ كَالسَّابِقِينَ الْأَوَّلِينَ مِنَ الْمُهَاجِرِينَ وَالْأَنْصَارِ
Bakara 44
Ahmed, Müsned, 12232
TENBİHÜ'L GAFİLİN
YanıtlaSil125
"Ey ümmetim! Bu gün siz Rabbinizden gelen açık bir söz üzeresiniz Rabbiniz size doğru olan yolunu açıklamıştır. Sizde şu iki sarhoşluk belir-medikçe yolunuzu şaşırmazsınız. Bunlar; geçim ve cehalet sarhoşluğudur Siz bu gün iyiliği emrediyor, kötülükten menediyor ve Allah yolunda
Cihat ediyorsunuz. Dünya sevgisi ve geçim derdi etrafınızı sardığında bunlardan vazgeçeceksiniz. O zaman iyiliği emretmeyecek, kötülükten vazgeçirmeyeceksiniz ve Allah'tan başaksı için cihat edeceksiniz.
İşte o zamanda açıktan veya gizli olarak Allah'ın kitabına sarılanlar Müslümanların ilki olan muhacir ve ensar gibidirler."
Hz. Hasan (ra) Resûlüllah (sav)'in şöyle buyurduğunu anlatıyor:
"Her kim dini uğruna -bir karış bile olsa- bir yerden başka bir yer göç ederse, cenneti hak eder ve Hz. İbrahim ile Hz. Muhammed'e arkadaş olur. Çünkü Hz. İbrahim, Harran'dan Şam'a göçmüştür. Kur'an-ı Kerim bu gerçeği şöyle ifade eder:
إِنِّي مُهَاجِرٌ إِلَى رَبِّي إِنَّهُ هُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ
"(İbrahim): Doğrusu ben Rabbime (emrettiği yere) hicret ediyorum. Şüphesiz O, mutlak güç ve hikmet sahibidir, dedi."3
Başka bir ayet şöyledir:
إِنِّي ذَاهِبٌ إِلَى رَبِّي سَيَهْدِينِ
"(İbrahim): Ben Rabbime gidiyorum. O bana doğru yolu götse-recek, dedi."4
Bilindiği gibi Peygamber Efendimiz (sav) de Mekke'den Medine'ye hicret etmiştir.
O halde bir kimse, Allah'ın rızasını kazanmak için günahların çokça işlendiği bir yerden başka bir yere göç ederse Hz. İbrahim ve Hz. Muham-med'e uymuş olur. Cennette de onların komşusu olur. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
Ebû Nuaym, Hılye, 8/49
*Kurtubi, 13/358
Ankebût 26
Saffat 99
TARINTE BUGÜN
YanıtlaSil-622-Kuba Mescidi'nin inşasına başlandı.
1570 - Kıbrıs'ın fethi.
1990-Hac'da Tünel
faciası.
2
SALI
TUESDAY
TEMMUZ
JULY
BİR AYET
Biz insanı en güzel biçimde yarattık.
Tin Suresi: 4
BİR HADİS
Biriniz ayakta iken
öfkelenirse otursun.
Öfkesi geçerse ne âlâ.
Aksi halde uzansın.
Müsned, 5: 152
Her şeyiniz muhafaza ediliyor. Her ameliniz yazılmıştır. Her hizmetiniz kaydedilmiştir.
Mektubat
HIZIR: 58 - GÜN: 184 KALAN: 182 - GÜN. KIS.: 1 DK
İmsak
Öğle
İkindi
Yatsı
HİCRİ: 26 ZİLHİCCE 1445 - RUMI: 19 HAZİRAN 1440
İmsak
Öğle
İkindi Aksam Yatsı
Günes
Aksam
Günes
RINTE BUGÜN
YanıtlaSilMO. 209-Büyük Hun
Imparatoru Mete Han'ın tahta Çıkışı.
1878-Ahmet Mithat Efendi, "Tercüman-ı Hakikat" adlı günlük gazeteyi çıkarmaya başladı.
- 1884 - İstanbul'da, Beyazıt Devlet Kütüphanesi kuruldu.
1998 - Adana depremi.
HAZİRAN
27
CUMA
1447
2
MUHARREM
RUMI: 14 HAZİRAN 1441
HIZIR: 53
BİR AYET
Allah şöyle buyurdu: "İşte bu ihlås ve teslimiyet yolu, bana varan dosdoğru yoldur."
(Hicr: 41)
BİR HADİS
Bir idareci emri altındakileri aldatıp hiyanet ederse, Cehennemdedir.
(C. Sağîr, No: 1618))
Padişah, Peygamberimizin emrine itaat etse ve yoluna gitse halîfedir; biz de ona itaat edeceğiz. Yoksa, Peygambere tâbi olmayıp zulüm edenler, padişah da olsalar haydutturlar.
Divan-ı Harb-i Örfi
92 Hadislerden Seçmeler
YanıtlaSilEbu Hüreyre (ra) rivayet ediyor:
Şehitler, Allah katında ve gölgesinden başka gölgenin bulunmadığı Kıyamet Gününde Ar gölgesinde miskten bir tepe ve yakuttan minberle üzerinde otururlar. Rab onlar ader: "Size verdi. ğim sözde durmadım mı? Size olan vaadimi je rine getirmedim mi?" Onlar, "Rabbimize yemin olsun ki verdiğin sözde durdun, bize olan vaa dini yerine getirdin" derler.
Müsned, 1: 266.
***
Kıyamet Gününün şahitleri
Yüseyre binti Yasir (ra) rivayet ediyor:
Ey kadınlar "Sübhanallah", "La ilahe illal lah" demeyi ve Allah'ı tazim etmeyi ihmal etme-yin. Bunları parmak boğumlarınızla savarak yapın. Şüphesiz bunlar Kıyamet Günü şahil olarak dinlenecek ve konuşturulacaklardır. Gafil olmayın ki rahmet dağıtıldığında unutul-mayasınız.
Ebu Davud Tirmizi, D
Ahiret Hayall/93
YanıtlaSilKıyamet Günü yüzü parıldayacaklar
Enes'den (ra) rivayetle:
Aziz ve celil olan Allah yolunda bulaşan toz, Kıyamet Gününde yüz parlaklığıdır.
Ebu Nuaym'ın Hilye'sinden.
***
Ağlamayacak gözler
Ebu Hüreyre'den (ra) rivayetle:
Şu üç göz hariç Kıyamet Günü her göz ağla-yacaktır. Bu gözler: (1) Allah'ın haram kıldığı şeylere bakmaktan çekinen göz, (2) Allah yo-lunda uykusuz kalan göz, (3) Allah korkusun-dan bir sinek başı kadar da olsa yaş akıtan göz.
Ebu Nuaym'ın Hilye'sinden.
***
Kurtulanlar ve helâk olanlar
İbni Ömer'den (ra) rivayetle:
İnsanlarca değersiz ve çirkin karşılandığı balde nice akıllı, Allah'a olan kulluğunu bilerek ve akıllıca yürüten kimseler vardır ki yarın kur-tulurlar. Yine nice tatlı dilli, yakışıklı, şanlı şerefli kimseler de vardır ki, yarın Kıyamet Gününde belâk olurlar.
Beyhaki'nin Şuabü'l-İman'ından.
***
t
YanıtlaSilN
nådan: 1. Bilmez, câhil. 2. Kaba, terbiyesi kıt. 3. Dost olmayan.
nåfile: 1. Fazlalık, ziyåde. 2. Dinen farz veya vacib olmadığı hålde, Allah rızasını kazanmak ümidiyle yapılan ibådet.
nail: Emeline erişen, gayesine ulaşan, başaran, erişen.
nalın: Takunya.
nâr: Ateş, od.
nazar: 1. Bakma, bakış. 2. Göz atma, gözetme. 3. Fikir, müla-haza, niyet. 4. İltifat, teveccüh. 5. Göz değmesi.
nazargah: Bakılan yer, bakma yeri. Bakışları üzerine çeken yer.
nazil: Nüzül eden, yukarıdan aşağı doğru hareket eden, inen.
nazmetmek: Nazım/şiir halinde söylemek, yazmak.
necât: Kurtulma, kurtuluş.
nedâmet: Nadim olma, pişman olma.
nefs: 1. Bir kimsenin kendi öz varlığı, öz benliği, kişiliği. 2. Bedene ait yeme-içme vb. ihtiyaçların bütünü. 3. Kulun kötü, beğenilmeyen zaaflarının merkezi.
nefsâni: Nefsin hevä ve heveslerine ait.
nehy: 1. Yasak etme. 2. Dinen yasak olan şeylerden men etmek.
nemā: 1. Artma, çoğalma, büyüme. 2. Paranın kazancı, faiz.
nemime: Laf taşıma.
nesep: Soy, sop, nesil, akrabalık.
nevi: Çeşit, tür.
nezih: 1. Temiz. 2. Güzel, kibar.
nifak: 1. Münafıklık, iki yüzlülük. 2. Mü'min görünüp kafir olma.
nisbet: 1. İki veya daha fazla şey arasındaki münasebet. 2. Oran. 3. İlgi, bağ, münasebet. 4. Kıyas.
niyaz: 1. Duâ. 2. Yalvarma, yakarma. 3. Rica. 4. İhtiyaç.
nusret: 1. Yardım. 2. İlahi yardım. 3. Üstünlük, zafer, galebe.
nûş: 1. Tatlı bal, içecek, iksir. 2. İçme, içen.
nümayiş: 1. Gösteriş, gösteri, görünüş. 2. Göz koyma.
0
okka: Dört yüz dirhemlik (1283 gram) ağırlık ölçüsü.
P
påk: 1. Temiz, arı. 2. Saf, lekesiz. 3. Noksansız, hilesiz. 4. Aziz.
pâyitaht: Başşehir, başkent.
peyda: Belli, açık, meydanda, zahiri, âşıkar.
R
rabbânî: 1. Rabla alākalı. 2. Kendini olanca gücüyle Rabbe veren.
fi
n
râbıta: Bağlantı, bağlantı vasıtası.
1.
râh: 1. Yol, meslek. 2. Metod, usül.
râm olmak: İtaat etmek, boyun eğmek.
râyiha: Koku, güzel koku.
recâ: 1. Umma, ümit etme; ümit ve iyimserlik häli. 2. Yalvarma.
recm: Muhsanların işlediği zinā suçuna verilen had cezası.
refik: 1. Arkadaş, yoldaş, yol arkadaşı. 2. Muavin, yardımcı.
rehâvet: Gevşeklik, atâlet, uyuşukluk, ihmal, gayretsizlik.
reva: Yakışır, uygun, yerinde, layık.
revaç: Rağbet, itibar, kıymet, baha.
e
rihlet: 1. Göç. 2. Sefer. 3. Yolculuk. 4. Ölüm.
in riâyet: 1. İtibar, sayma, saygı, gözetme. 2. Uygun davranış.
ribā: Faiz, tefecilik.
rida: Omuza alınan örtü.
mukim: İkamet eden, oturan, yerleşik.
YanıtlaSilmukteză: 1. İktiză eden şeyler, gerekenler. 2. Sonuçlar murad: Istenilen, kastedilen şey.
murakabe: 1. Bakma, goz altında bulundurma, kontrol. 2. Ken di ic alemine bakma, tefekküre dalıp kendinden geçme.
mushaf: 1. Kur'an-ı Kerim. 2. Kapak içinde toplanmış sahifeler. mûtad: İtiyad edilmiş, alışılagelmiş, adet haline gelmiş
muvaffak: 1. Başaran, başarılı. 2. Tevfike nail olan.
na
na nal na
muzdarip: Izdırabı olan, acı duyan, kederli
. mübtedi: Bir işe, bir okula yeni başlayan (kimse).
muväzene: Iki seyin eşit olma häli, denk, denklik
mübtela: 1. Düşkün, tutulmuş. 2. Aşık.
na na ne ne ne
mücahede: 1. Cihad, İslâm uğruna savaşma. 2. Mucadele, 3. Kişinin nefsine karşı gelerek kendini terbiye etmesi.
mücavir: Komşu.
mücerred: Cisim hålinde bulunmayan, tecrid edilmiş.
mücrim: 1. Günahkar. 2. Kabahatli, suçlu.
müçtehid: Ayet ve hadislere dayanarak hüküm çıkaran ålim.
müdârât: Gönül alma, yumuşak davranma, hoş geçinme.
müdavim: Devamlılık gösteren, düzenli ve aralıksız çalışan
müessir: Tesir eden, eser bırakan. Eseri meydana getiren.
müflis: İflas etmiş.
mükerrem: Tekrim edilmiş, hürmet gören, ikram edilmiş.
mükevvenät: Bütün mahlükat, yaratıkların hepsi, mevcüdat.
mülevves: 1. Kirli, pis, murdar. 2. Karışık, tertipsiz.
mümtaz: Meziyetleriyle başkalarından ayılan, seçkin.
münâcât: Allah'a duâ etme, yalvarma.
ne
ne
ne
ne
ne
ne
ne
nit
ni
ni nu nu nü
münbit: Ekilmiş olan bir şeyi iyi yetiştiren, verimli.
mürid: 1. İsteyen. 2. Tarikat yolcusu, derviş, müntesip, mensup.
mürşid-i kamil: Bütün noksanlıklardan kurtulmuş olan şeyh.
mürüvvet: Erlik, mertlik, insäniyet, adamlık, iyilik, cömertlik. müsāvi: Eşit, denk, aynı hâl ve derecede olan.
müsbet: 1. Delili gösterilmiş, delilli, doğruluğu anlaşılmış, ispat edilmiş. 2. Sağlam, kavi. 3. Menfi olmayan, olumlu, pozitif.
müsebbib: 1. Sebep olan, meydana getiren. 2. Icat eden.
müstaġni: 1. Minnetsiz, ihtiyacı olmayan. 2. Tenezzül etmeyen. pa
3. Tok gözlü, kanaatkår.
müstakim: 1. Doğru, dürüst. 2. Ahlāklı, nāmuslu.
müstecab: Kabul olunmuş.
müstehab: Yapılması dinen mecbūrī olarak emredilmediği
hålde makbul sayılan filler. İşleyen sevap kazanır, işlemeyen
günaha girmez.
ok
pa
pe
ra
ra
ra
ra
re
re
re
re
re
müsterih: 1. Huzur içinde, gönlü rahat. 2. Emin.
müstesnā: 1. İstisna edilen, başkasına benzemeyen. 2. Kaide dışı ra
müşâhede: 1. Bir şeyi gözle görme. 2. Månevī seyir.
müşahhas: 1. Şahıslandırılmış, cisimlendirilmiş, şekillendiril-miş. 2. Gözle görülüp, elle tutulur hålde bulunan.
müşkil: 1. Güç, zor, çetin. 2. Güçlük, zorluk, engel.
müşterek: Ortak, ortaklaşa.
mütehammil: Tahammül eden, dayanan, çeken, dayanıklı.
müteşābih: Kur'ân-ı Kerim'de birden fazla anlama gelme ihtimali bulunan ve Allah tarafından kastedilen månånın hangisi olduğu kesin olarak bilinemeyen (äyet).
müttaki: 1. Sakınan. 2. Takvålı.
re
ri
521
medår: 1. Dayanak noktası, sebep, vesile. 2. Dönerek hareket eden bir cismin dayandığı nokta
YanıtlaSilmedh ü senå: Övme, iyilik ve güzelliklerini anlatma, sitayış.
medyûn: Borçlu, minnettar
methüm- muhalif: Bir sözün zıddından çıkan mână
mehåbet: Heybet, ihtişam. Buyük bir kişinin karşısında üze rinde saygı hissi uyandıran håli.
mehir: Dini nikah esnasında belirlenen ve erkek tarafından kadına verilmesi gereken mal yahut para, nikah bedeli.
mel'un: Lånetlenmiş, lanetli, kovulmuş, nefret edilen.
melekût: 1. Saltanat, hükümdarlık, padişahlık. 2. Melekler ve ruhlar ålemi. 3. Melekler ve ruhlar, semávi şeyler.
menba: 1. Suyun çıkış yeri, pinar. 2. Çıkış yeri, kaynak.
menfi: 1. Olumsuz, müsbetin zıddı. 2. Negatif.
menzil: 1. Konaklanılan mekân, konak, ev. 2. Hedef, gaye.
merhale: Konak. Safha.
merkep: 1. Eşek. 2. Binilecek şey, binek, taşıt.
mertebe: 1. Derece, basamak. 2. Makam. 3. Rütbe. 4. Değer.
mes'üliyet: Mes'ullük, mes'ul olma, sorumluluk.
mesåbe: Değer, hüküm, derece, mertebe, misil.
mesken: Oturulacak yer, oturulan ev.
mest: 1. Sarhoş. 2. Hayranlıkla kendinden geçmiş.
mestane: Mestçesine, sarhoşçasına, kendinden geçmiş hälde.
meşakkat: Sıkıntı, zahmet, zorluk; zahmet verici iş.
meşrep: 1. Bir kimsenin yaratılıştan gelen mizácı, tabiat, huy. 2. Adet. 3. Gidiş, hareket, tavır.
meşrů: 1. Şeriata uygun. 2. Hukuka, kanuna uygun. 3. Haklı.
metă: 1. Ticari mal. 2. Fayda, nimet. 3. Geçici dünya zevki.
mev'ıza: 1. Öğüt, nasihat. 2. Ahlaki konuşma, vaaz.
mevhibe: Bağış, bahşiş, ihsan.
meyyal: 1. Çok eğik olan. 2. İstekli, arzulu, hevesli (kimse)
mezbele: Çöp atılan, süprüntü dökülen yer, çöplük.
mihnet: 1. Sıkıntı, zorluk, eziyet, 2. Üzüntü, dert, elem, keder.
minnet: 1. Yapılan bir İyiliğin yükü, ağırlığı altında ezilme.
2. Yapılan iyiliğe karşı teşekkür etme, şükür, hamdetme.
minval: Şekil, yol, tarz, sûret.
misk: Bir ceylan cinsinden elde edilen ağır ve güzel koku.
mizan: 1. Terazi. 2. Ahirette günah ve sevapların, iyilik ve kötülüklerin ölçüleceği terazi, manevi ölçü áleti.
muaheze: 1. Birinin hål ve davranışlarını beğenmeyerek çıkışma, azarlama. 2. Täriz, tenkit.
muallim: Öğreten, tålim eden, eğitici kimse.
muammā: Karışık, mănăsı zor anlaşılır şey.
muasır: Aynı asırda yaşayan, çağdaş.
muazzeb: Acı, eziyet ve sıkıntı içinde kıvranan, azap çeken.
múcip: Sebep, gerek, vesile.
muhaddis: 1. Hadis alimi. 2. Hadis nakil ve rivayet eden kimse.
muhal: İmkansız, mümkün olmayan, olmaz, olmayacak.
muhsin: İhsån eden, iyilik eden, hayırsever.
muhteris: İhtiraslı, aşırı derecede arzulu, hırslı.
muhteva: Bir şeyin içinde olan şey.
mukabele: Karşılık, cevap.
mukabil: 1. Karşı, bedel. 2. Karşılık olarak, muadil.
mukaddes: Takdis olunmuş, mübarek, kutlu, kudsi, aziz.
mukayese: Kıyas.
20
ASR-I SAADETTEN GÜNÜMÜZE HİDAYET REHBER
YanıtlaSilkeyfiyet: Bir şeyin nasıl olduğu, vasıf, nitelik, kalite.
kıllet: Azlık, miktarca azlık, eksiklik, kıtlık, nedret.
kıyl ü kal: Dedikodu, boş söz.
kifayet: Käfi miktarda olma, yetme, yeterlilik.
kirämen kätibin: İnsanların iki tarafında bulunup, sevaplarını ve günahlarını yazan meleklerin adı.
küffår: Käfirler, hak dini inkår edenler.
külli: 1. Bütünle ilgili, bütüne ait, umůmi, hepsi, tamamı.
2. Çok miktarda.
läkayt: Kayıtsız, alākasız.
latife: Şaka, nükte, espri.
layıkı veçhile: Layık olduğu şekilde, gerektiği gibi.
ledünni: Allah bilgisine ve sırlarına ait, O'nunla alakalı.
leşker: Asker.
letáif: Latifeler, rühun beş tavrı; kalp, ruh, sır, hafi, ahfå.
Levh-i Mahfûz: Allah'nun ezeli ilminin, kainatta olmuş olacak şeylerin yazılı olduğu levha.
liyākat: Lâyık olma, uygun bulunma, yararlılık.
lütuf: İkram ve yardımda bulunma, iyilik.
M
maddi: Maddeye ait, maddeyle ilgili. Zıddı: Mâneví.
mağfiret: Allah Teälä'nın, kullarının günahlarını affetmesi.
mağrur: Gururlu, kibirli.
mahal: 1. Yer, mekân. 2. Taraf, yöre, mevki.
mahbüb: Sevilen, sevgili.
mahfil: Büyük camilerde padişah ve müezzinler için ayrılmış yüksekçe ve parmaklıklı yer.
mahiyet: Bir şeyin ne olduğunu belirleyen asıl unsur, nitelik.
mahlük: Allah tarafından halk edilmiş, yaratılmış, yaratık.
mahlükat: Yaratılmış her şey.
mahsüben: Hesaba geçirilmek veya alacağa sayılmak üzere.
mahşer: Ahiret hayatında bütün insanların toplanacakları yer.
mahviyet: Gizlilik, saklılık.
maiyyet: 1. Birlikte bulunma, beraber olma. 2. Birinin yanında bulunan, emrinde çalışan.
makbul: 1. Kabul gören, reddedilmeyen. 2. Müteber.
maksud: 1. Kastedilen, muråd olunan. 2. Varılmak istenen.
mâlâyâní: Mânăsız, faydasız, boş söz.
mâlik: 1. Sahip, efendi. 2. Tasarruf eden, elinde bulunduran.
mânevi: Gözle görülüp elle tutulamayan, madde ve cisimle ilgisi bulunmayan, içe, öze, rûha ait. Zıddı: Maddi.
mâni: Bir işin yapılmasını önleyen şey, engel.
mârifet: 1. Maharet, hüner. 2. Bilgi. 3. Tasavvufi bilgi.
marifetullah: Allah 'yu kalben ve yakînen tanıma, bilme.
masiva: 1. Allah'tan gayrı bütün varlıklar. 2. Dünya ile ilgili olan şeyler.
måsiyet: 1. İsyan. 2. Kötülük. 3. Günah şeyler.
matlûb: Talep edilen, aranan.
meblağ: Para miktan, akçe, para, tutar.
mecûsî: Ateşe tapan, Zerdüşt dinini benimseyen, Zerdüşt.
meczup: Cezbeye tutulmuş, ilahi aşkla akli dengesi değişen.
gelgit. 2. İniş-çıkış.
L
med cezir: 1. Denizin ay çekimi tesiri ile alçalıp yükselmesi,
Yasemin (bitki( :يَاسمين
YanıtlaSilKurumak, kuru olmak :يَسَ يَيْبَسُ يُبْسًا
Yetimler :يَتيم tek يَتَامَى
1.2. Güç otorite :يد أَيْدٍ، أَيَا
1. Kolaylık. 2. Zenginlik
Sol, sol taraf : أيسرmüz يُسْرَى
1. Kolay. 2. يسير
Uyanık, dikkatli : يَقظُ ، أَيْقاظ
1. Emin olma, kesin bilme. 2. Ölüm :يقين
Güvercin, kumru : يمامة
Yönelmek, gitmek : يَمَّمَ يُيَمِّمُ تَيْمِيمًا
Sağ sağ taraf : أَيْمَن müz يُمْنَى
1. Sağ, sağ yan 2. Yeminant :يَمِينِ ، أَيْمَان أَيْمُن
Kaynak, menba ينبوع
Yahudiler, Yahudilik يهود
يَوْم ، أَيَّام: Gun
ينس
YanıtlaSil٥٧٤/574
Günlük gündelik
: يَوْمِي
1. Günlük, gündelik Yevmiye
:يَوْمِيَّة
3. Günlük, hatıra
Ümidini kesmek
:يَئِسَ يَبْأْسُ يَأْسًا
umutsuzluğa kapılmak
يَوْمِيَّة
Günlük
Sebnem ve Altinçocuk ile birlikte... http://
YanıtlaSilALTINOLUK
avlik meemna
Allah'a Bağlı Bir Hayat
"Allah ile birlikte ol"
الرحيم
YanıtlaSilOkuyucu
ogluna "Tolculuk nereyes Her ginan bayrsta sonunda hepato A nereye?
Yokukok, Ne saphesiz rays Ruben hu Peko-ama oraya asl vamal?
Bu soru çok daha ya
Iran yoksulluğun sona dobru lediğinin be sekil de forkana vare da avi Oraya nad varma son sane sormays, cexas dzeninde yo Pusaman daha önemli Asgru bie cevabi bulmayr πλακα
Inan, dünyaya, Rabbin buryesin de sakladığı türlü et potansiyel lerle gele
Sorva bu potamlyel imkanlar, gün yizume çıkar insanın günü kuv
Be süre boyle "Goglu olarak devam eder insan hayat
Zieve dönütü
Sonra şakaklara ak duger
Güç azale, azale ve azale
Son nefes, insanın son gücudur. O da gittiğinde, imanda dünya vark Gından bir şey kalmaz
Bu durumda insan, ebediyyet ka pri gibi duran kabre göturürler
الله
Kabre konulduğunda, imanın mali, mülkü, ünvanlan evladü ryall, her şeyi ama her şeyi bu tarafta kalmışt Artık hayatın gerçeği öte dünyadır. Ebediyyet alemi dir ve orada Rabbin huzuruna çıkılacaktı
Orada mutlak anlamda, yeksiz şüphesiz ve tartışma siz emir ve hüküm Allah'a aittir
Peki Rabbin huzuruna ne götürülür?
Daha doğrusu ne götürülürse, Rabbi hoynut etmek mümkün olur?
Ne götürülürse "Riza-i ilahi" lütfuna mazhar olu
nur?
Oku kitabım dediginde, insann, yuzü kızarma dan utan skladen rawayk duygusumma kapıl maidan okuyabileceği bir kitap Ba hayat defteri Style düşünmek yanhyolmar sanusz
sas hayat defterine kaydedilen anvelñer-cylem bellen o gün, bu aynytienmaya tabi tutulacak.
Aproman miyan, ölçü "Allah Teala ile nasıl bir alaka içinde olduğu sorusu olacak Bütün bu işleri kim için yaptis
Kimin haymatluğuna Казапта істо Kimin ölçülerine uyarak yapti?
Kim vorch hayatında!
Kime bağladis?
Insan belki, bagh bulunduğu varlık Tan yardıma çağıracak
Ama ne mümkün
Orada yelaat bile Yaratanın izni ile olacak
Her sey hayat deftesinde yazılanla sinich olacak
Dünyada kime bağlandınsa, kimin le yaşadınsa, kendini kime ait his settinse, ebedi hayata kiminle gel dinse. Onu yanında bulacaksın
ste tam da bunun için
"Nerede olursanız olun Allah si
zinle beraberdir" lahi hükmünü idrak edip, bu beraberliği, kendi hayat simmiz haline getirmek ge
rekiyor
Bu sayımızın kapağına onun için "Allah'a bağlı bir hayat çağrısını koyduk
Kur'an ikliminde, bu çağının dayandığı mesela "Takva" gibi, "ihlas" gibi bir çok istilah var. Muslu man hayatına itina edecek Sürecek yanlışlıklardan bulanıklıklardan ve safi bir bal gibi, hayatını "Allah'a
yakınlık iksiri ile donanacak
Yani dünyada Rabbine yakın ol ki, ebedi alemde uzaklarda kalmayasını
Değil mi?
Sizleri Altınoluk'un, Kur'anidan alarak taşıdığı bu çağ n ile başbaşa bırakıyor, saygılar sunuyoruz. Allah'a emanet olunuz.
Bir hayat defteri olmalı bu.
126
YanıtlaSilİYİLİĞİ EMREDİP KÖTÜLÜĞÜ YASAKLAMAK
وَمَن يَخْرُجُ مِنْ بَيْتِهِ مُهَاجِراً إِلَى اللَّهِ وَرَسُولِهِ ثُمَّ يُدْرِكْهُ الْمَوْتُ فَقَدْ وَقَعَ أَجْرُهُ عَلَى اللَّهِ وَكَانَ اللَّهُ غَفُورًا رَحِيماً
"Kim Allah ve Resûlü uğrunda hicret ederek evinden çıkar da sonra kendisine ölüm yetişirse artık onun mükafatı Allah'a düşer Allah da çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir."
Resûlüllah (sav)'in şu hadisi de aynı manayı ifade etmektedir:
"Herhangi bir Müslüman Allah ve Resûlü uğrunda hicret ederek e-vinden çıkarsa, ayağını atının üzengisine bastığında veya bir adım attıktan sonra kendisine ölüm yetişirse Allah ona hicret edenlerin sevabını verir.
Yine herhangi bir Müslüman Allah yolunda Cihat etmek üzere evin-den çıkar da henüz savaşmadan atından düşer yahut zehirli bir hayvan kendisini ısırır veya herhangi bir sebeple ölürse o şehittir.
Yine herhangi bir Müslüman Kâbe'ye gitmek üzere evinden çıkar sonra da oraya ulaşamadan ölürse, Allah ona cenneti vacip kılar."2
Fakih diyor ki:
Bulunduğu yerde farzları yerine getirme imkânı bulan bir kimsenin hicret etmeyip orada kalmasında bir sakınca yoktur. Sorumluluktan kur-tulmak için işlenen günahlara rıza göstermemesi yeterlidir.
Abdullah b. Mesud (ra) şöyle diyor:
"Bir kötülük görüp de onu düzeltmeye gücü yetmeyen kimse için, kalbiyle ona rıza göstermediğinin Allah tarafından bilinmesi yeterlidir.
Ashabı Kiramdan (rh) biri şöyle diyor:
Bir kötülük görüp de onu değiştirmeye gücü yetmeyen kimse üç defa şöyle desin:
Allah'ım bu bir kötülüktür. Bundan dolayı beni sorumlu tutma!
Eğer böyle derse, iyiliği emredip, kötülüğü yasaklamış gibi sevap alır.
Ebu Ümeyye diyor ki:
Ebu Sa'lebe el- Husani (ra)'a; "Ey iman edenler! Siz kendinizi (dü-zeltmeye) bakın" ayetinin anlamını sordum.
Bana dedi ki:
Nisa 100
Ahmed, Müsned, 4/36
Maide 105
TENBİHÜ'L GÂFİLİN
YanıtlaSil127
Gerçekten bu konuyu bilen birine sordun. Çünkü ben de bunu Resûlüllaha sormuştum, bana şu cevabı vermişti:
Ey Ebu Sa'lebe! Birbirinize iyiliği emredip, kötülüğü yasaklayınız.
Dünyanın tercih edildiğini, hırsa boyun eğildiğini ve her kesin kendi görü-şü ile övündüğünü gördüğün zaman kendini kurtarmaya bak. İleride zo lu günler var. İşte o zaman bu gün sizin yaptığınız amelleri yapanlara Al-lah'ın kitabı ile amel eden elli kişinin sevabı verilecek.
Sahabe sordu:
Ya Resûlallah! Bizden elli kişinin sevabı mı yoksa onlardan elli kişinin sevabı mı verilecek?
Resulullah (sav) şöyle buyurdu:
Tabii ki sizden elli kişinin sevabı verilecek.'
Kays b. Ebu Hazim diyor ki:
Ebubekir (ra) şöyle dediğini işittim:
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا عَلَيْكُمْ أَنفُسَكُمْ لَا يَضُرُّكُمْ مَنْ ضَلَّ إِذَا اهْتَدَيْتُمْ إِلَى اللَّهِ مَرْجِعُكُمْ جَمِيعاً فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ
"Ey iman edenler! Siz kendinize bakın. Siz doğru yolda olunca sapan kimse size zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah'adır. Artık O, size yaptıklarınızı bildirecektir" ayetini okuyorsunuz ama yanlış yorumluyorsunuz. Zira ben Resûlüllah'tan (sav) şunu işittim:
"Hangi toplum olursa olsun; içlerinde günah işleyenler bulunur da onlara engel olmaya çalışmazlarsa Allah'ın o topluma umumi bir ceza ver-mesi yakın olur."3
İbn Mesud (ra)'a bu ayetin anlamı sorulduğunda o, şöyle demiştir:
"Bu ayette bahsi geçen bizim yaşadığımız zaman değildir. Öyle bir zaman gelecek ki, insanların birçoğu nefsinin arzusuna uyacak ve kişisel mücadeleler artacak. İşte o zaman herkes kendini kurtarmaya bakmalı-dır."4
Tirmizi, 3058
Maide 105
Ebû Davud, 4338
Ibn Kesir, Tefsir, 4/60-61
اشارات الاحجار
YanıtlaSilو سوال ) کفر مھارے ما ہو کہ کا قولی حضرت محمدی اولاد داری قدر طافیور لردی.
لکول، کفر انکی فرد و نمی بیا مدیای الیون انظر ابید ایک جیسی، بادیگی حالده انهار اید بوده رفاع شعبه در ریسی، باید لکن قبول المز النجيمي، يقيني وار، لكن اعتقادي يوقدر.
او منجی، تصديقى دار، لكن وجداني اذعانى يوقدر.
(سوال (9) شيطانك قلبنده معرفت وار ميدر ؟ [ الجواب ] بوقدر. چونکه صنعت فطریه می اقتضا في قلبي دائما اخلال الله تلقين، فكرى دائما كفری تصور ایمقاله مشغول اولد يفند قلنده و با فکرنده بوسه ی معرفت الجوده قال ابور.
[ سؤال ] كفر قلبه عائد بر صفتدر قلبده او صفت بولو نما یفی تقدیر ده، زنار با غلاغه سندره ديا او لا قياس ليديان شايفه نك كيبيلمه سند نه نه ايچونه كفر حاصل اولون؟
الجواب تا کیر لی اولان اموره شریعت اماره لره كوره حكم ايدر. حتى علت اولمايان اسباب ظاهر به في علت برين قبول ايده بناء عليه اتمام ركوعه مانع اولان بر قسم زنار لون با غلاغی وتجده نك المالنه مانع اولان بعض شايفه الرن كیبی امی، عبود يتدن استغنا وكفره تشبه ایمگه اداره کردد. گیزلی اولان او صفت كفر به نك يوجه اولد يغنه قطعیت له حکم ایدیله مدیکندند بو کی اماره لره کوره حکم ايديالير.
سوال ؟ انذار با بیلما تجه، تکلیف ناصل یا بیلیر ؟ [ الجواب ] انذار يا سلما ديفي تقدير ده تکلیف ده با پیلمازه عدم تجزیه کلرینه بر حجت اولور. زیرا بزنه یا بالم؟ نه تبلیغات یا پیلیدی و نه تكاليفدن خبريمي وار ] دينه مجاز اتدن قورتولو شهرينه بر مدار اولور.
سؤال ؟) جناب حقك او نارك كفر و تمر دارند به با دریغی اخبار، او نارك ايمانه قلعه لري امتناع در جه نه چیقار یور. ممتنع و محال برشی تکلیف ايديالير مي ؟
الجواب ) جناب حقه اخباری، علمی و اراده می، سبیدن قطع نظر له بالكز كفر رینه تعامه اتمیز انجمه اختیار لريله لفرارينه بر لكنه تعلقه ايدر بوایه، اختیار لريني نفى التمزكه، تظيف بالمحال اولون. بو بحنك تفصيلاتي کله چکدر.
عَدَمٍ تَجْزِيهِ
YanıtlaSilAdem-i tecziye: Cezalandır-mama
النحال
Bi'l-muhal: İmkansız olarak
جهل
Cehil: Bilmeme
آماره
Emare: Belirti
أَسْبَابِ ظَاهِرِية
Esbab - zahiriye: Görünür-deki sebebler
Huccet: Delil
اعتقاد
itikad: İnanç
إضلال
idlal: Haktan saptırma
عِلَّتْ
İllet: Sebeb
امتناغ
İmtina: İmkansız olma
إنذار
İnzar: Korkutma
انستغنا
İstiğna: İhtiyaç duymama
إثمان
İmâm: Tamamlama
إذعان
İz'an: İyice anlama, benim-seme
قطع نظر
Kat - nazar: Dikkate almama
معرفت
Marifet: Tanıma
مدار
Medar: Sebeb
محال
Muhal: İmkansız
مجازات
Mücazat: Cezá veme
منتنغ
Mümteni: İmkansız
نى
Nefty: İnkar
صَنْعَتِ فِطْرِيهِ
San'at-1 fitriye: Yaradılıştan gelen san'at
تعلق
Taalluk: Alakalı olma
تفصيلات
Tafsilat: Açıklamalar
تبليغات
Tebliğat: Ulaştırmalar, bil-dirmeler
تكليف
Teklif: Yükümlü kılma
تلقين
Telkin : Fikir aşılama
تمون
Temerrid: Inåd etme
تَعَنْهُ
Teşebbüh: Benzeme
آموز
Umur: İşler
يقين
Yakin: Sağlam ve kesin bilgi
SE
Zünnár: Papazların beline bağladığı kuşak
Sual: Küfür cehildir. Halbukı kafirler, Hazret-i Muhammed'ı evladları kadar tanıyorlardı.
YanıtlaSilElcevab: Küfür ıkı kısımdır. Bir kısmı, bilmediği içın inkâr eder. İkincısı, bıldığı halde inkar eder Bu da birkaç şu'bedir. Bırıncısı, bılır, läkın kabul etmez. İkıncısı, yakini var, läkin i'tıkadı yoktur.
Üçüncüsü, tasdikı var, läkin vicdani ız'anı yoktur.
Sual: Şeytanın kalbinde ma'rifet var mıdır?
Elcevab: Yoktur. Çünki san'at-ı fıtryesi
iktizásınca, kalbi dämä idläl ile telkin, fikri daima küfrü tasavvur etmekle meşgul olduğundan, kalbinde veya fikrinde boş yer, ma'rifet içın kalmıyor.
Sual: Küfür kalbe äit bir sıfattır. Kalbde o sıfat bulunmadığı takdirde, zünnår bağlanmasından veya ona kıyas edilen şapkanın gıyılmesinden ne için küfür håsıl olsun?
Elcevab: Gizli olan umûra, şeriat emarelere
göre hükmeder. Hatta illet olmayan esbab-t zahiriyeyi, illet yerine kabul eder. Binåenaleyh, itmåm-1 rüküa mäni olan bir kısım zünnårların bağlanması ve secdenin ikmåline mâni olan bazı şapkaların giyilmesi, ubúdiyetten istiğnå ve küfre teşebbüh etmeye emarelerdir. Gizli olan o sıfatı küfrnyenin yok olduğuna kat'iyetle hükümedilemediğinden, bu gibi emarelere göre hükmedilir.
Sual: Inzár yapılmadıkça, teklif naul
yapılır? Elcevab: Inzár yapılmadığı takdirde teklif de yapılmazsa, adem-i tecziyelerine bir huccet olur. Zira "Biz ne yapalım? Ne tebliğat yapıldı ve ne tekaliften haberimiz var!" diye mücázáttan kurtuluşlarına bir medår olur.
Sual: Cenab-ı Hakk'ın onların küfür ve temerrüdle-rinden yaptığı ihbår, onların imåna gelmelerini imtina derecesine çıkarıyor. Mümteni ve muhäl bir sey teklif edilir mi?
Elcevab: Cenâb-ı Hakk'ın ihbarı, ilmi ve irådesi, sebebden kat-ı nazarla yalnız küfürlerine taalluk etmez. Ancak ihtiyarlarıyla küfürlerine birlikte taalluk eder. Bu ise, ihtiyarlarını nefyetmez ki, teklif-i bilmuhal olsun Bu bahsın tafsilatı gelecektir.
PEYGAMBERİMİZİN TÜVALET TAKIMI
YanıtlaSilPeygamberimiz; yanında Tarak, Ayna, Misvåk, Gülyağı, Sürme (1), Makas (2), Saç ayırma demiri (3), bulunduğu halde, sefere çı-kar (4), seferde ve hazerde bunları, yanından ayırmazdı. (5)
Hz. Aişe «Gazalar için Resûlullâh Aleyhisselâmın Gülyağını, Ta-rağını, Aynasını, iki Makas'ını, Sürmedanlığını ve Misvak'ini hazır-lardım.»
«Seferde ve hazerde, Resûlullâh Aleyhisselâmın, yedi şeyi:
1. Gülyağı Şişesi,
2. Tarağı,
3. Ayna'yı,
4. Sürmedanlığı,
5. Misvåk'i,
6. İki Makas'ı,
7. Saç ayırma kemiğint,
bıraktığı olmazdı.» demiştir. (6)
Peygamberimiz, her gün, sakalını iki kerre tarardı. (7)
Enes b. Mâlik «Resûlullah Aleyhisselâm, sık sık, başının saçına Gülyağı sürer, sakalını, su ile tarardı.>> diyor. (8)
(9) Peygamberimiz «Kimin saçı varsa, ona iyi baksın!>> buyururdu.
Peygamberimiz, Mescidde iken, saçı sakalı karma karışık bir adam içeri girmişti. (10)
Peygamberimiz «Bu kişinin saçını yatıştıracak Gülyağı da mı, bulunmuyor?!» buyurduktan sonra (11), ona, hemen dışarı çıkarak saçını, sakalını düzeltmesini elile işaret etti.
1) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 484, Diyar Bekrî Hamîs c. 2, s. 192 (
2) Ebülferec İbnülcevzi Elvefâ c. 2, s. 591, Halebi İnsanüluyun c. 3, s. 298-299 (
(3) Ebû Talibülmekki Kutülkulub c. 2, s. 296
(4) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 484, Diyar Bekri Hamis c. 2, s. 192
(5) Ebû Talibülmekki Kutülkulub c. 2, s. 296
(6) Ebülferec İbnülcevzi Elvefâ c. 2, s. 591
(7) Ebû Talibülmekki Kutülkulub c. 2, s. 296
(8) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 494, Ebülferec İbnülcevzi ( Elvefâ c. 2, s. 589-590
9) Ebû Davud Sünen c. 4, s. 76, Ebû Talibülmekki Kutülkulub c. 2, s. 296
10) Malik Muvatta' c. 2, s. 949, Ebû Talibülmekki ( Kutülkulüb c. 2, s. 296
(11) Ebû Talibülmekki Kutülkulüb c. 2, s. 296
PEYGAMBERİMİZİN TÜVALET TAKIMI
YanıtlaSil163 Adam, öyle yapıp dönünce, Peygamberimiz «Sizden birinizin, böy-le gelmesi mi, yoksa saçı sakalı Şeytan gibi karma karışık gelmesi ml, daha iyidir? buyurdu. (12)
Peygamberimiz, sakalının boyundan ve yanlarından biraz alırdı. (13)
Cuma namazına çıkmadan önce, bıyığını kırpar, tırnaklarının uzayanını keserdi. (14)
Müslümanlara da, bıyıklarını kırpmalarını emr etmiştir. (15)
Peygamberimiz, Aynaya baktıkca, Allaha hamd eder (16) «Alla-hım! Süretimi güzel yarattığın gibi, ahlâkımı da, güzelleştir!» diye-rek düa ederdi. (17)
Peygamberimiz, her gece, uyumadan önce, gözlerine üç kerre sür-me çekerdi. (18)
Sürmeyi, sağ gözüne üç, sol gözüne iki kerre çekerdi. «Sürme çekiniz! Çünki, o, gözü cilâlandırır, saçı (kirpiği) bitirir. buyururdu.
(19) Peygamberimiz, gece yatacağı yere Misvâkini, Taharet suyunu ve Tarağını koyar, uyanınca, abdest alır ve taranırdı, (20)
İskenderiye kıralı Mukavkıs, Hâtıb b. Ebî Beltea'ya, Peygamberi-miz hakkında «Sürme çeker mi?» diye sorduğu zaman, Hatib «Evet! Aynaya bakar, saçını tarar, seferde ve hazerde beş şeyi:
1. Ayna'yı,
2. Sürmeyi,
3. Tarağı,
4. Saç ayırma kemiğini,
5. Misvâk'i
yanından ayırmaz.» demişti. (21)
(12) Mâlik Muvatta c. 2, s. 949
(13) Tirmizî Sünen c. 5, s. 94, Ebülferec İbnülcevzi Elvefà c. 2, s. 591
(14) Ebülferec İbnülcevzi Elvefâ c. 2, s. 591
(15) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 449, Ahmed b. Hanbel Müsned c. 2, s. 156, Bu-hari Sahih c. 7, s. 56, Müslim Sahih c. 1, s. 222, Ebû Davud Sünen c. 4, s. 84, Tirmizi Sünen c. 5, s. 95, Nesaî Sünen c. 8, s. 181-182
(16) Ebû Bekir Ahmed b. Muhammed Amelül yevm velleyle s. 70, Ebülferec İbnülcevzî Elvefâ c. 2, s. 590
(17) İbni Sa'd Tabakat c. 1, s. 377, Ahmed b. Hanbel Müsned c. 6, s. 68
(18) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 484, Ahmed b. Hanbel Müsned c. 1, s. 354
(19) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 484-485, Tirmizî Şemail s. 11-12
(20) Ebülferec İbnülcevzi Elvefâ c. 2, s. 589
(21) Halebi İnsanüluyun c. 3, s. 298
144
YanıtlaSilOSMANLI HUKUK TARİHİNDE MECELLE
Mustafa Fevzi 97, 98, 99, 101, 103.
115
Mustafa Rıza 102
Mustafa Şeref 97
Muşa 43
Mutavel 20
el-Muvatta 116
Müddea 78
Müellefe-i kulüb
133
0
Hz. Ömer 2, 5, 133
Ömer Hilmi (Karinabadlı) 28, 29, 78, 88, 90
Ömer Hulûsi (Gerdankıran) 29, 30, 32, 56, 57, 59, 60, 62
Ömer Nasûhi (Bilmen)
102, 103
Örf 7
Müfavizayn 72
Müfsid 37
Müftabih 5
Müfti 5, 6
Mühendishane-i Berri-i Hümayûn 10
Mülk 43
Mülk-i mutlak 79
114
Mürtehin 61
Münir el-Kaadi
Mürşid'ul-Hayrån
119
Müsemmen 44
Müsennat 72
Müste'cir 51
Müstearunfih 51
Müstefti 5
Müstehikkul kal 64
Müsterzi 51
Milşebbeh 4
Müşteri 44
Mütebayian
44
Nafaka 72
-N-
Necmeddin Molla 101
el-Nesefi 117
Nizam-1 Cedid 10
Nişancı Mustafa 8
Nizamiyye Mahkemeleri (Mahakim-i Nizamiyye) 12, 14, 19, 35, 40, 41, 42, 50, 53, 56, 57, 60, 64, 79, 80,
92, 107, 111
Noksan-ı arz 64
Nukûd 43
-0
Orhan Gazi 8
Hz. Osman 2, 5
Osman Bey 103
Osman Gazi 6, 8
Ostrorog 109
P
Pazar bacı 8, 134
Pazar Beyleri
8
-R
Rahin 61
Rehin 61
Re'sulmal 72
Reşid 69
Reşid Ps.
101
Ribh 72
Risålet 74
Ruhsat 3
Rüh'ul-Mecelle
15, 113
Rükn'ül-bey' 44
Rüşdi Molla 14, 15
Rüşdi Pg. (Şirvani-zâde) 18, 19, 26
Sadaka 63
-S-
Sadeddin Bey 96, 102
Sadeddin el-Teftâzâni 20
Sağir-i gayr-i mümeyyiz
69
Said Ps. 17, 18, 85
Salim Baz 86, 113
Sarf 43
Sefih 69
Selahaddin Ef. 98
Selem 43
II. Selim 135
III. Selim 10
Semen 44
Semen-1 Müsemma 44
Senedât-ı Hakaani 28
Senedât-ı Şer'iyye 89
Senhûri Ps. 120
Seniyüddin Bey 104
Seyfeddin İsmail 24, 32, 39, 50, 53, 56, 57, 59, 60, 62, 68, 74, 78, 84, 88
KARMA INDEX
YanıtlaSilSeyyid Bey 96
Seyyid Haşim 96
Subra 38
Sulh 76
Süleyman Hasbi 115
Sünnet 2
Şakir Bey 101
Şakir EY. 20
Seli 69
S
Sems'ul-Eimmet'il-Hulvani 38
Şerh-i Mecma 69
Şerh'ul-Mecelle S6, 113
Şeriyye Mahkemeleri (Mahakim-i Şeriyye) 11, 12, 34, 35, 40, 41, 50, 53, 56, 57, 60, 64, 111, 119
Şeyh Nizam 118
Şirb-i hâss 70
Şirket 71
Şirket-i akd 71
Şirket-i mülk 71
Şura 67, 69
Şüray-ı Askeri Müftiliği
26
-T-
Täcüddin el-Sübki 117
Tafsil li-Tavzih 115
Tağrir 44, 94
Tahcir 72
Tahir Ef. 15
Tahkim S2
Tahkim-i hål 80
Tahlif 80
Takriri Sünnet 2
Taksit 44
Takvim-i Vekaayi 10
Tarih-i Ebü'l-Feth 7
Tarik-i hâss 70
Tatbikat-ı Mecelle 114
Tayranlı Mehmed 20
Tebenni 109
Te'cil 44
Tehalüf 80
Tekabbül 72
Tekaddüm 65
Telhis 20
Temyiz-i Hukuk Mahkemesi 34
Tenākuz 78
Terceme Odası 10
Terdid 47
Tesebbüben itlaf 65
Te'sis'un-Nazar 117
Tevafukaat-ı Kavaid 115.
Tevatür 79
Tevşih'ul-Kavaid 115
Tevşih'ut-Tashih 117
145
Tezakir 14, 15, 18, 20, 27, 31, 75
Ticaret Kanunnamesi 15, 34, 79
Ticaret-i Bahriyye Kanunnamesi 15
Tophane 10
Tursun Beg 7
-U-
Ubeyy b. Ka'b 1, 6
Umümi Örf 7
Urůz 43, 52
Usûl-u Muhakemat 15
Usûl-u Muhakeme-i Hukükıyye 91
Ücret 50
-V-
Vacibat Komisyonu 101, 105
Vaz'iyye-i İsâm 20, 27
Vecaib 104, 105
Vedia 62, 112
Vekålet 74
Vekil-i musahhar 82
Veznî ve mevzûn 43
Vidinli Hoca 20,
24, 27
Vitchen Servicen 86
Von Kremer 109
-X-
Yani Fotiyadi 86
Yavuz (Selim I.) 121
Yunus Vehbi 30, 56, 57, 59, 60, 62
Yusuf Asaf 113
Yusuf Ziya 97
Zaman 51
-Z-
Zer'i ve mezrů' 43
el-Zerkaa 120, 122
Zeyd b. Sabit 1, 6
Zilyed 80
Ziyaeddin Türkzâde 113
Zübdet'ul-Ecvibe 115.
O. H. T. Mecelle F: 10
VESİKALAR
YanıtlaSil636
YanıtlaSilHADIS-1 ŞERİFLER
(1) أراد بالتدبير العقل المطبوع والكف عن المحارم .
(۲) ولا حسب أى مكارم مكتسبة كحسن الحلق مع الخلق .
1370) «Tedbir gibi akıl, çekinmek gibi VERA', İyi huy gibi yeterli birşey yoktur..»
VERA': Haram ihtimali olan ve harama götürecek bilcümle şüpheli
geyler. Ravi: EBUZER'den r.a. naklen IBN-1 MACE.. Menkıbeleri, 16. ve
68. Hadis-i şerifte.. ۱۳۷۱ لا يُؤْمِنُ أَحَدُكُمْ حَتَّى أَكُونَ أَحَبُّ إِلَيْهِ مِنْ وَلَدِهِ وَوَالِدِهِ وَالنَّاسِ أَجْتَمِينَ
( رواه الشيخان عن أنس )
1371) «Herhangi birinize ben, çocuğundan, babasından ve bütün in-sanlardan daha sevgili olmadıkça mümin olamaz..>>
Burada imanın kemåline işaret edilmektedir..
Ravi: ENES'ten r.a. naklen BUHARI ve MÜSLİM.. Menkıbeleri, 1. 2. ve 5. Hadis-i Şeriflerde..
( رواه المخلص عن مروان )
۱۳۷۲ لا يتجالس قوم إلا بالأمانة .
1372) «Bir cemaat ancak emniyetle toplanabilir..>>>
Bir toplantıya katılan herkes, toplantı adabını bilmeli ve sır sak-lama usulüne riayet etmelidir.
Ravi: MERVAN'dan r.a. naklen MUHLİS..
MERVAN: b. CIDA.. Hudeybiye musalahasında ve ridvan biatında bulundu..
Ansardan.. HAZRECI.. ADEVİ'nin rivayetine göre böyle.. Vefat ta-rihi belli değil..
Allah ondan razı olsun..
MUHLIS: Esas adı ABDULLAH olan ve pek meşhur olmayan bir muhaddis..
**
VE VAAZ ÖRNEKLERİ
YanıtlaSil637
Hicretin 208. yılında doğmuş 281. yılında vefat etmiştir.. Allah rahmet eylesin..
( رواه البيهقي )
۱۳۷۳ لا يتكلفن أحدٌ لِضَيْفِهِ مالا يَقْدِرُ عَلَيْهِ .
1373) «Bir kimse, misafiri için gücü yetmeyeceği şeyi hazırlamaya kendisini zorlamamalıdır.>>
***
Bir misafir geldiği zaman, sadece mümkün olan ikram yapılmalıdır. Bilhassa borçla yapılacak ziyafetlerden sakınmak icab eder..
Ravi: BEYHEKI.. Menkıbesi, 12. Hadis-i şerifte..
( رواه البيهقي عن أنس )
١٣٧٤ لا يَدْخُلُ الْجَنَّةَ إِلَّا رَحِيمٌ .
1374) «Cennete, ancak merhamet sahibi girer..>>>
Merhamet, yüce bir haslettir ki, sahibini her iki âlemde mesud eder..
*
**
Ravi: ENES'ten r.a. naklen BEYHEKI.. Menkıbeleri, 1. ve 12. Ha-dis-i şerifte..
١٣٧٥ لا يَمُوتَنَّ أَحَدٌ مِنْكُمْ إِلَّا وَهُوَ يُحْسِنُ الظن بالله تعالى . ( رواه أحمد )
1375) «Sizden herkes, ancak Allah'a karşı iyi düşünce sahibi olarak ölmelidir.>>>
*
Yani: Allahın affına ve bol mağfiretine güvenerek.. Ona itimad ede-rek..
* **
Ravi: İMAM-I AHMED.. Menkıbesi, 1. Hadis-i şerifte..
١٣٧٦ لا يُؤْمِنُ أَحَدُكُمْ حَتَّى يحب لأخيه ما يُحِبُّ لِنَفْسِهِ . ( رواه البخاري )
1376) «Herhangi biriniz, kendisi için sevdiğini, kardeşi için de sev-medikçe iman sahibi olamaz..»
**
Bu da imanın bir kemâl derecesidir.
** *
Ravi: BUHARI.. Menkıbesi, 2. Hadis-i şerifte..
dehliz
YanıtlaSil168
delail-i akliye ve mantikiye
dekaik (dakaik incelikler, cok dikkat gerektiren incelikler 2.dakikalar
dekaik-i ahval دقائق احوال hal ve durumlardaki dikkat edilmesi gerekli incelikler
ve tasavvuf derslerini almak için Anadolu, Suriye, Irak, Hicaz, Horasan ve Maverâünne hir'den ziyaretine gelenler giderek arttı. Nak-şibendiliğin Hälidiye kolunun kurucusu Mev lână Hälid-i Bağdadi de, "Hz. Peygamber'den (a.s.m.) rüyada aldığı emir üzerine", Hindis-tan'a giderek Abdullah Dehlevinin müridi oldu. Dehlevi, Nakşibendiliğin "Müceddidiy-bul edilir. (k.s.) (bkz. Hålid-i Bağdadi)
dehliz hol, koridor 2 dar ve uzun ara-lık, geçit, berzah
dehliz-i cinan دهلیز جنان cennetlere giden ge-çit, cennetlere gideceklerin bekleme salonu (kabir hayatı)
dehr دهر : zaman çağ, devir 2.dünya, âlem dehri(ye( دهر به : zamanla ilgili, çağ veya devir-le ilgili
Dehri دهری : dünyanın ve kainatın yaratıldığı-nı kabul etmeyip ezeli ve ebedi olduğuna ina-nan ve her şeyin zamanın etkisiyle meydana geldiğini ve değiştiğini iddia eden maddeci ve inkärcı görüşün temsilcisi
Dehriyyun دهرتون : Dehriler (bkz.Dehri(
Dehriye دهريه : dünyanın ve kainatın yaratıl-
dığını kabul etmeyip ezeli ve ebedi olduğuna inanan ve her şeyin zamanın etkisiyle mey-dana geldiğini ve değiştiğini iddia eden mad-deci ve inkârcı görüş
dehşet دهشت : büyük korku, büyük telaş ve şaşkınlık
dehşet-i hücum دهشت هجوم : saldırıdaki büyük korku
dehşet-i mutlak دهشت مطلق : sınırsız büyük korku
dehşetengiz دهشت انگیز : dehşetli, korkunç
dehşetlendirmek دهشتلندرمك : dehşetli (kor) kunç) hale getirmek
hal almak
dehşetlenmek دهشتلنمك : dehşetli korkunç(
dehşetli دهشتلی : korkunç, müthiş, ürkütücü, hayret uyandırıcı, şaşırtıcı, aşırı
dehya هيا : fet, feläket" mânâsındaki "då-hiye" kelimesi, bazen "dehya" kelimesiyle birlikte "dâhiye-i dehya" şeklinde kulanılır ve "belalı äfet", "dehşetli felaket" gibi pekiştiril-miş bir mānā kazanır.
dejenere ده ژه نره : soysuzlaşmış, bozulmuş, çürümüş
dekaik-i harekat حركات hareketlerdeki incelikler
dekaikki hikmet دقائق حکمت ilimdeki veya gö-ve
dekaik-i ilmiy ilmi incelikler, ilmin derin ve anlaşılması zor incelikleri
dekaik-i mahiyat دقائق ماهيات mahiyetlerin (mahiyat) incelikleri, var olan şeylerin özleri ve temel özellikleri ile ilgili incelikler
dekaik-i mehasin 1 : دقائق محاسن.)san'atta) gu zelliklerdeki incelikler 2. iyilik ve güzellikle-rin ince tarafları
dekaik-i mesail-i feriye دقائق مسائل فرعيه : feri meselelerin incelikleri, esas ve temel olma-yan (ayrıntıda kalan) konulardaki incelikler
dekaik-i ni'met ve hikmet دقائق نعمت و حکمت verilen ni'imetlerdeki incelikler (dekaik) ve en ince noktasına kadar gözetilen çeşitli fay-dalar ve gâyeler
dekaik-i san'at دقائق صنعت : sanat incelikleri
dekaik-i şefkat دقائق شفقت : isin en küçük ay-rıntılarını hesaba katan (Allah'a c.c. mahsus) şefkatteki incelikler
dekaik-i şehr-i ramazan دقائق شهر رمضان : Rama zan ayının dakikaları
dekaik-i tasavvurat دقائق تصورات : tasavvurdaki incelikler, akılda tasarlanan şeylerin incelik-leri
dekan دقان : üniversitede bir fakültenin yöne-timinden sorumlu kişi, fakülte yöneticisi
Dekart (Descartes ده قارت : onyedinci yüzyılda yaşamış Fransız filozofu ve matematikçisi
dekk دك : parçalanma, un ufak olma, yerle bir olma veya etme
dekk olmak دك اولمق : yıkılmak, yerle bir olmak
delil دلائل : deliller, ispat için dayanaklar
delail-i afakiye دلائل آقاقیه : dış dünyadaki delil-ler
delili ahkam دلائل أحكام : hükümlerin dayan-dığı deliller
delili akliye دلائل عقليه : akla dayanan deliller
delâil-i akliye ve mantikiye دلائل عقلیه و منطقه akli ve mantıkî deliller, akla ve mantığa da-yanan deliller
Delail-i Beyhaki
YanıtlaSil169
delalet
Delall-i Beyhaki دلائل سه hadis alimi Bey haki'nin "Delail" adh exeri
delail-i enfüsiveدلائل أنفسه iranmun yaradılışındaki deliller 2 insanın iç dunya andaki deliller 3. insanın şahsiyeti, ahlak ve yaşayışı gibi kendine mahsus hal ve özellikle me dayanan deliller
delail-l fitriye دلائل فطریه: yaradılış olayı ve ger çeğinden alınan delillet
delail-i hasr(iye( دلائل حشرية :ölulerin kıyamet ten sonra tekrar dirileceklerine ait deliller
Delail- Hayrat دلائل خیرات : "hayırlara göturen deliller månäsındaki dua ve münacaatın adı
detail-i caz دلائل إعجاز : )Kur'an'la ilgili) icaz delilleri; Kur'an'ın Allah (c.c.) kelamı olduğu nu isbat eden delillerden biri olan onun an latım tarzındaki mucizeliği, söz san'atı bakı mından eşsizlik ve benzersizliği, benzerinin yapılamazlığı kon konusundaki deliller (bkz.i'caz)
delall-i icmali دلائل إجمالي : icmalt deliller, özet halindeki deliller, kısaca söylenebilecek deliller
delail-i ispat (iye( دلائل البانيه : ispat edici deliller
delail-i kalbiye ve vicdaniye دلائل قلبه و وجدانيه : kalbi ve vicdani deliller, kalb ve vicdan duy gularıyla hissedilip (sezilip) anlaşılabilen de liller
delail-i katia دلائل قاطعه : kesin deliller
delail-i kat'iye دلائل قطعيه : kesin deliller
deläil-i mantıkıye ve müsbete دلائل منطقه و مشينه : mantıki ve müsbet deliller, mantığa ve deneyle gözlem metodunu kullanan müsbet ilimlere dayanan deliller
deļail-i mücesseme-i musattaha دلائل مجسمة مسطحه : yüzeyi küre şeklinde olan Dünya'nın küresel haritasının gösterdiği deliller
delail-i mürettebe دلائل مرتبه: duzenlenip sıra-ya konmuş birbirine bağlı deliller
delail-i nakliye دلائل نقلیه : basta Kur'an ve ha dis ve sonra dinde kaynak tutulan diğer ki-taplara dayanan deliller
delail-i nübüvvet دلائل نبوت:peygamberliğin gerçekliğini ispat eden deliller
deläll-i nübüvvet-i Ahmediye دلائل نبوت احمدیه : Hz. Muhammed'in (a.s.m.) peygamberliğini isbat eden deliller
delall-i rahmet دلائل رحمت : Allahun (c.c.) rah metini gösteren deliller
delili Sanدلائل ص Sanatkar Yaratıcı'nın (Allah'ın cc.) varlığını ve birliğini ispat eden deliller
delili sidk دلائل صدق Hz. Muhammed'le (asm) ilgili doğru sözlülük ve dürüstlük konusundaki deliller
delall-i ser'iye دلائل شرعيه sert deliller, Islám dinine dayanan deliller
delail-i tevhid دلائل توحيد : Allah'ım (c.c.) birliği ni, O'ndan başka ilah (tanrı) olmadığını isbat eden deliller
deläil-i vahdaniyet دلائل وحدانیت : Allah'ın (c.c.( birliğini, O'ndan başka kainatın sahibi ve ya-ratıcının olmadığını isbat eden deliller
deläil-i vücub دلائل وجوب : Allahın (c.c.) ezeli, ebedi ve varlığı zorunlu olduğunu gösteren deliller
deläil-i vücud دلائل وجود : varlık delilleri, birşe yin var oluşunu isbat eden deliller
delall-i zahiriye دلائل ظاهريه gözle görülen de-liller
Delail-ül caz دلائل الإعجاز : "Kur'an'ın sözle-rinin mucize derecesinde ve insan gücü üs-tünde olduğunu gösteren deliller" månäsında Abdulkahir-i Cürcani'ye (k.s.) ait eserin adı (bkz.Cürcani Abdülkahir)
delalat 1 : دلالات.delaletler, işaretler, bir şeyin varlığını göstermeler (bkz.delålet) 2. yol gös termeler, kılavuzluklar, tavsiyeler, öğütlemeler
delalet 1 : دلالت.delil olma, 2.kılavuzluk, yol göstericilik, tavsiye, öğütleme 3.bir şeyin kendisinin dışındaki başka bir şeye işaret et-mesi, başka bir şeyi göstermesi. Bu son konu-da delâlet üç şekilde olabilir:
1.tabii delalet, yaratılmış varlıklarla ilgili delålet (örnek: Kar yağması, havanın soğu-duğuna delalet eder (işaret eder, gösterir.). Bu bir tabii delalettir.
2.akli delålet, akıl yolu ile bulunan delålet. Örnek: Bir mağaradaki eski zamanda yapıl-mış resimler, bu mağarada yaşamış insanlara delalet eder. Bunu, mağarada yaşamış insan-ları görmeden akıl yolu ile söylüyoruz. Bu bir akli delalettir.
3.vazıî delâlet, insanlar arası anlaşmayı sağ-layan dille ilgili söz,ses, kelime ve işaretlerin delaleti. Örnek: Yazı dili veya konuşma di-lindeki sözler, kelimeler, trafik işaretlari vb. insanların anlaşmaları için konmuş (vaz'i( delâletlerdir.Söz, kelime ve işaretler, kendi
TARİHTE BUGÜN
YanıtlaSil- 1462 - Midilli Adası, Osmanlı ordusu tarafından fethedildi.
1881 - Bediüzzaman'ın
ittihad-ı İslâmda selefleri arasında gösterdiği Hoca Tahsin vefat etti.
1918 - Sultan Reşad'ın vefatı.
1988 - Fatih Sultan
Mehmed Köprüsü'nün açılması.
3
ÇARŞAMBA
WEDNESDAY
TEMMUZ
JULY
BIR AYET O Allah ki, O'ndan başka ilah yoktur.
Haşir Suresi: 22
BİR HADİS Kişi öfkelendiğinde "Eûzü billah" (Allah'a sığınıyorum) derse öfkesi gider.
İbni Adiyy
HIZIR: 59 - GÜN: 185 KALAN: 181 - GÜN. KIS.: 1 DK
Şu kısa, fânî ömrünü fânî şeylere sarf etme ki, fânî olmasın. Bâkî şeylere sarf et ki, bâkî kalsın. Mesnevî-i Nuriye
HİCRİ: 27 ZİLHİCCE 1445 - RUMI: 20 HAZİRAN 1440
İmsak
Güneş
Öğle
İkindi
Akşam
Yatsı
İmsak
Güneş
Öğle
İkindi
Akşam
20.37
İSTANBUL
03.31 05.30 13.13 17.13 20.47 22.37
ESKİŞEHİR
03.34 05.28
13.07
17.04
Yatsı
22.22
SOLSUSDU
YanıtlaSilTARINTE BUGUN
1363-Kara Kuvvetlerinin
kuruluşu.
1862 - Tasvir-i Efkar gazetesi, Şinasi tarafından çıkarılmaya başlandı.
1914-1. Dünya Savaşı
başladı.
1919-1. Balıkesir Kongresi.
1921 - Kocaeli'nin kurtuluşu
HAZİRAN
28 CUMARTESİ
3 1447 MUHARREM
RUMI: 15 HAZİRAN 1441
HIZIR: 54
BİR AYET
Ey iman edenler! Size verdiğimiz rızıkların temiz ve helâl olanlarından yiyin! Eğer yalnız Allah'a kulluk ediyorsanız O'na şükredin!
(Bakara: 172)
BİR HADİS
Allah, sadece kendisi için ve rızası gözetilerek yapılan ameli kabul eder.
(C. Sağîr, No: 1048)
İbadetin ruhu, ihlastır. İhlas ise, yapılan ibadetin yalnız emredildiği için yapılmasıdır.
İşârâtü'l-İcaz
94\Hadislerden
YanıtlaSil“Lâ ilâhe illallah” diyenler
4
Ebu'd-Derdâ (ra) rivayet ediyor:
Bir kul yüz defa "La ilahe illallah" der Allah, Kıyamet Günü onu, yüzü ayın on doro gibi parlak olarak haşredecektir. O gün onu gibi veya daha fazlasını yapandan başka, b kimsenin ameli, onun Allah'a sunulan ameli den daha faziletli olmayacaktır.
Taberani'nin Kebir'inder
***
Kıyamet Günü rehberler ve nurlar
Büreyde'den (ra) rivayetle:
Sahabîlerimden birisi bir yerde ölürse Kıyamet Günü mutlaka o yerin halkı için bir rehber ve nur yapılır.
Tirmizi, Menakıb: 58.
...
Ebu Hüreyre'den (ra) rivayetle:
Kim Allah'ın kitabından bir ayet dinlerse, ken-disi için kat kat sevap yazılır. Kim ki, Allah'ın ki-tabından bir ayet okursa, bu, Kıyamet Günü onun için bir nur olur.
Müsned, 2: 341.
Ahiret Hayatı/95
YanıtlaSilAlimler
Muhammed ibni Ka'b'dan rivayetle:
Muaz ibni Cebel, Kıyamet Günü âlimlerin ön-deri olup bir ok atımı kadar onların önünde du-racaktır.
Taberani'nin Kebir'i ve Ebu Nuaym'ın Hilye'sinden.
***
Enes (ra) rivayet ediyor:
Alimlere uyunuz. Çünkü onlar dünyanın kandilleri, ahiretin de lambalarıdır.
Deylemî'nin Müsnedü'l-Firdevs'inden.
***
Şeref elbisesi
Amr ibni Hazm'dan rivayetle:
Bir mü'min uğradığı bir musibetten dolayı din kardeşini teselli ederse, Allah Kıyamet Günü ona mutlaka şeref elbiselerini giydirtir.
İbni Mace, Cenaiz: 56.
Injirah Gonul almeno buts
YanıtlaSilIntiha Hu peyin hande
Inthah: 1. Mening sima t
rad etmek: Soylemek
Irtihal: Dünyadan äldre g
Istlane, Yardım isteme
Istiáze llatía ugammak
Istidat: 1 Kabaliyet AlikA
Istidrác: Mänen layık olmayan catu zukür eden leykalde hauer
Istigfar: Allah dan günahlarının bağışlanmauи мани
Istigna: 1. Aza kanaal etme, lok gozio cima /ла
Istigrak: 1. Dalma, igne gomudmeenten μοτο άοιγαρ unutma i Boğulma
Istihkak: 1. Hak etme 2.Hizmet kaydın
istirham: 1. Yalvarma, merhamet dileme / Bestme
İstismar: 1. İyi niyeti kötüye kullanma 7.5cmини
İştirak: 1. Ortak olma, ortaklık etime 7 Kall
İştiyak: Çok arzu etme, özleme, tahassi
Itah: Paylayıp azarlama, tendeme
Itidal: 1. Aşın olmama, orta halde bulunma. 2.m
Itikad: 1. Bir fikre, bir inanca bağlanma, inanmed veya mezhebin temel inanç değerlen
Itimat: 1. Dayanma, güvenme. 7. Emniyet, güven
ittibă: läbi olma, uyma, andı sıra gitme
Ittika: 1. Sakınma 2. Allah korkusuyla gunahlardan karena
Ivaz: Bir şeye karşılık olarak venten veya alınan yey, beded
izáfe: 1. Mål etme, bağlama, nisbet etme 7 llave etme
Izår: Belden aşağıya mahsus örtü, pestamal
K
kadem-i påk: Tertemiz (mübarek) ayak
kadim: Çok eski zamanlara ait, tarihl
käfi: 1. Kifayet eden, yeten. 2. Yeter, yetişir
käim: 1. Kıyamda olan, ayakta duran. 2. Bir kişinin yerini tutan, yerine geçen. 3. Bir şeyi mümkün kılan sebep
kal: Söz, laf, söz dizisi
kalb-i selim: Allahın razı olduğu temiz gönul, fitri safiyeti bozulmamış kalp.
kanaat: 1. Elinde bulunanla yetinip fazlasını arzu etmeme 2. Kanma, inanma. 3. Bir konuda meydana gelen gorus
kasvet: 1. İç sıkıntısı, gam, keder, tasa. 2. Kasavet
kavli: Sözle ilgili, söz olarak
keffåret: Yanlışlıkla veya mecburiyet sonucu işlenen güna hın bağışlatılması için şer'i olarak verilen sadaka veya tutulan oruç
kemal: Olgunluk, yetkinlik, tamlık, kusursuzluk, eksiksizlik
keråhet: 1. İğrenme, tiksinme. 2. Bir işi zorla mecburiyet yüzünden yapma. 3. Dini bakımdan haram sayılmamış olmakla beraber, harama yakın sayılan fil veya şey.
kervansaray: Büyük yollar üzerinde kervanların konaklaması İçin yapılan büyük korunaklı han
kevser: Cennette bulunan bir havuz.
heba: 1. Harcama, boşa gitme. 2 Bos, beyhüle helak: 1. Ölme. 2. Yok olma, mahvolma 3. Cok yorulma
YanıtlaSilheva: 1. Nefse ait şeylere olan heves, istekarza sevgi, hoplan ma. 2. Nefsi zevkler, düşkünlükler 3. Ovinte, fihat etme bezl (hezil): 1. Saka, alay, latile, mizah. 2. Latife kastiyla söylenen veya yazilan şey. 3. Ciddi bir eserin aynı formda fakat mizahi şekilde yazılmış benzeri kimseyi, bir topluluğu, bir düşünce
hiciv: Bir şilir veya yazı ile gülünçleştirerek yermek hidayet: 1. Doğru yol, hak yol. 2. İslamiyet. 3 veya davran
. Yol gosterme hilim (hilm): Insanın tabiatında olan yumuşaklık himmet: 1. Yardım, ihsan. 2. Månevi yardım. 3. Çalışma
hokka: Mürekkep kabı.
hubb-i riyaset: Liderlik sevdası
hulasa: 1. Bir şeyin özu, esası. 2. Kisaca.
hususi: Umuma ait olmayan, özel
huzur-i ilahi: Cenab-ı Hakk'in her şeyin ustunde olan katu
hüsn: 1. Güzellik, iyilik. 2. Tamamlık, mükemmellik
husn-i hâtime: 1. Güzel son. 2. Ömrün guzel sona ermesi
hüsn-izan: Bir şey veya bir kimse için iyi kanaate sahip olma
I
slah: 1. lyi duruma getirme. 2. Eksikliklerini giderme
¡'lâ-yı kelimetullah: Allah'ın kelamını, İslamiyeti yüceltme
ibadullah: Allah'ın kulları.
icap: Gerekme hâli, lüzum.
icåbet: Davete gitme, uyma, isteği kabul etme.
içtimai: Sosyal, toplumla alakalı.
İçtināb: Çekinme, sakınma, uzak durma.
ifa: Bir işi yerine getirme, ödeme.
iffet: Nâmus. Temizlik. Helâle razı olup haramdan kaçınma
ifnâ: Yok etme, tüketme, bitirme.
ifrat: Aşırılık, haddi aşmak.
iğfal: 1. Gaflete düşürme. 2. Aldatma, aldatılma.
ihram: Mü'minlerin hacda büründükleri dikişsiz beyaz ört
ihsan: 1. Bağışlama, bağış olarak verme. 2. Yardım, iyi
ihtimam: Dikkatle, özenerek çalışma, hareket etme.
3. (Tasavvufta) Allah'ı görüyormuş gibi kulluk etme
ihtiram: Hürmet, saygı.
ihtiras: Aşırı hırs, şiddetli arzu, bir şeye kuvvetli temayül
ihtiva: İçine alma, bünyesinde bulundurma, şamil olma
İhtiyat: Geleceği de düşünerek tedbirli hareket etmek
ihvan: 1. Kardeşler. 2. Bir tarikata vb. mensup olanlar.
ihya: 1. Yeniden hayat kazandırma, canlandırma, diriltme
ikāme: 1. Oturma. 2. Ayağa kaldırma. 3. Meydana koym
ikmal: 1. Mükemmelleştirme. 2. Tamamlama, bütünlem ikrar: 1. İnancını, fikrini açıkça söyleme. 2. Tasdik, kabul iksâr-ı zikrullah: Allah'ı çokça zikretmek.
ilhak: Katma, ilave etme, ekleme.
iltica: 1. Sığınma, barınma. 2. Güvenme, dayanma. imtina: 2 İmkansızlık.
1. Cekinme, geri durma. imtizāc: 1. Karışabilme. 2. Birbirini tutma, uyqunluk .
in'ikās: Akislenme, yansıma.
inkisår: 1. Kırılma. 2. Gücenme.
fäni: Ölümlü, geçici. Baki olmayan.
YanıtlaSilfarz-ı ayn: Her mükellefin yapmakla emrolunduğu vecibe.
fäsık: Allah'ın emirlerini tanımayan, sapkın, günah işleyen.
fasl: Ayırmak.
fazilet: Dürüstlük, iffet gibi ahlaki meziyetlerin hepsi, erdem.
fecaat: Çok acıklı hål, acıklılık.
fenä: Yok olma, son bulma, benliği eritme.
feth-i mübin: Apaçık, äşikâr fetih.
feverán: 1. Kaynama, galeyán etme. 2. (Hiddetle) köpürme.
feză: 1. Uzay. 2. Geniş alan 3. Gök, gökyüzü,
firåset: Anlama, kavrama, sezme kabiliyeti. Basiret.
fücûr: 1. Günah, zină. 2. Günahkarlık, ahlakça düşkünlük.
G
gadretmek: Zulmetmek, haksızlık yapmak, cefa.
galebe: 1. Galip gelme, yenme. 2. Üstünlük. 3. Fazlalık.
gam: Üzüntü, dert, kaygı, tasa.
gani: 1. Zengin. 2. Kimseye muhtaç olmayan (Allah Teålå).
garaz: 1. Kötü kasıt, düşmanca niyet. 2. Maksat, niyet. 3. Hınç.
gark olmak: 1. Suya batmak. 2. Bir şeyin içine fazla dalmak.
gayb: 1. Göz önünde olmayan, gizli olan. 2. His ve aklın ötesin-de kalan, insan tarafından kavranamayan. 3. Månevi ålem.
gayr-i ihtiyari: Elinde olmadan, farkında olmadan.
gayr-i meşrů: Meşrů olmayan.
gayz: Hınç, hiddet, öfke, dargınlık.
gazap: Kızgınlık, öfke, dargınlık.
gazve: 1. Akın, gazȧ. 2. Din düşmanları üzerine yapılan sefer.
gedå: Köle, dilenci, yoksul.
gıyâb: Bulunmama, hazır olmama, uzakta olma.
güş: 1. Kulak. 2. İşitme, dinleme.
gümân: 1. Sanma, zannetme. 2. Şüphe, zan, vesvese.
H
habib: Sevilen, sevgili.
hacc-ı mebrür: Kabul olan hac.
hȧcegán: 1. İlim erbåbı hocalar. 2. Nakşi şeyhleri, mürşidleri.
hacet: İhtiyaç, lüzum, gereklilik, muhtaçlık.
halık: Allah Teälä'nın isimlerinden; yaratan, yoktan var eden.
halife: Hazret-i Peygamber'in halefi, İslam devlet reisi, imam.
halis: 1. Karışmamış, saf, hilesiz. 2. Temiz.
halvet: 1. Yalnız kalma. 2. İbädet maksadıyla inzivāya çekilme.
hamd: Allah'ın yüceliğini övme, şükran duygularını ifade etme.
Hannåne: Rasûlullah Efendimiz'in ayrılığından dolayı inleyen hurma direği.
hasene: İyilik, iyi hål, iyi ve hayırlı iş.
hasis: 1. Elinde bulunduğu halde kimseye yardım etmeyen, vermeyen; cimri. 2. Adi, alçak, bayağı.
haslet: 1. Yaratılıştan gelen huy. 2. Güzel huy, iyi husûsiyet.
haşretmek: 1. Bir araya toplamak. 2. Cenâb-ı Hakk'ın kıyā-mette ölüleri yeniden diriltmesi.
haşyetullah: Allah korkusu.
havāri: Hazret-i İsa'nın on iki yardımcısından her biri.
havâtır: Düşünceler, fikirler, hâtıralar.
havf: Korku.
haya: Utanma, sıkılma duygusu.
hazar: 1. Barış. 2. Yerleşik olma, şehir ve köyde oturma.
I SAADETTEN GÜNÜMÜZE HİDAYET RENDE
YanıtlaSilcalib-i dikkat: Dikkat çeken.
cânan: Sevgili, mahbub.
C
cefä: 1. Ayrılıkta bırakma, eziyet etme. 2. Ezá, zahmet.
cehålet: 1. Cahillik, bilgisizlik. 2. Gençlik, tecrübesizlik.
celbetmek: Kendine doğru çekme.
Celil: Celal sahibi, ulu, yüce (Allah).
cem etmek: Bir araya toplamak.
cemáli: 1. Güzellikle alákalı. 2. Cenab-ı Hakk'ın merhamet, af, comertlik gibi rahmet ile tecelli ettiği sıfatlan; celălin zıddı.
celål: 1. Yücelik, ululuk, azamet. 2. Öfke, hiddet, tehevvür.
cengaver: Savaşçı, yiğit.
cevval: Çok hareketli, canlı, akıcı.
cife: Leş.
cihanşümul: Alemşümul, bütün cihanda geçerli olan.
cûş: Kaynama.
cümûd: Donukluk.
cür'et: 1. Küstahlık, kendini bilmezce cesaret.
cüzî: Az, pek az, az miktarda.
D
debdebe: Büyük gösteriş, şatafat, haşmet, tantana, saltanat.
delâlet: 1. Alâmet, işaret. 2. Yol gösterme, kılavuzluk etme.
dem: Zaman, vakit, an, lahza, çağ.
deruhte: Üstüne alma, yüklenme.
derûn: 1. İç, içeri. 2. Kalp, gönül.
deryȧ: 1. Deniz. 2. Bolluk.
desise: Hile, oyun, düzen, dolap.
diğergām: Başkalarını düşünen
dimağ: 1. Beyin. 2. Akıl, şuur.
dirayet: 1. Akıl, zeka, kabiliyet. 2. İncelikleri kavrama.
divan: 1. Büyüklerin toplandığı meclis. 2. Belli bir tertibe göre hazırlanmış, bir şahsa ait şiir mecmüası.
düçar: Giriftår olmuş, müptela olmuş, tutulmuş.
düstûr: 1. Kanun, kaide. 2. Esaslı kaide, prensip.
E
ebrår: Hayır işleyenler, temiz ve takvā sahibi kişiler.
efdal: 1. Çok faziletli, yüksek derecede. 2. Tercihe şayan.
efrad: Fertler.
ehlullah: Allah adamı, veli, evliyâ, ricâlullah.
emr-i bi'l-mâruf: İyiliği emretme.
enâniyet: Benlik, bencillik, hodgåmlık, egoistlik.
erkân: 1. Rükünlar, direkler. 2. Esas, temel. 3. İleri gelenler.
esmâ-i hüsnâ: Allahın güzel isimleri.
eşref-i mahlükat: Yaratılmışların en şereflisi insan.
evliyâullah: Allah dostları, veli zâtlar.
evråd: Virdler, belli periyodlar hålinde yapılan zikirler.
eza: Eziyet, incitme, sıkıntı verme, cefă, zulüm.
ezkâr: Zikirler, hatırlamalar.
fâcir: Fena huylu, günahkar.
F
fäil-i mutlak: Fiillerin hakiki, gerçek sahibi Allah Teälä.
fakih: Fıkıh älimi, İslâm hukukçusu.
fakr u zarûret: Fakirlik ve yoksulluk.
ăză: 1. Vücudu meydana getiren uzuvlar, organlar. 2. Üye
YanıtlaSilāzād: Esirlikten, kölelikten kurtulmuş, serbest, hür
āzāde: Kayıtlardan, bağlardan kurtulmuş, serbest, hür
azamet: Büyüklük.
azimet: Sefer, hastalık gibi anzi hällere bağlı olmaksızın başta konan, daha zor asili hükümler. Ruhsatın ziddi
B
bahil: Cimri.
bahtiyar: Bahtı apk, talihli, mesut.
baki: 1. Allah'ın sıfatlarından. 2. Däimi, kalıcı, ölümsüz.
bär: Yük, külfet.
basiret: 1. Kalp ile görme. 2. Sezgi. 3. Firäset, kavrayış.
bātın: 1. İç iç yüz. 2. Görünmeyen taraf, sır. 3. İç mână, açık ve görünür mänänın içindeki asıl mänä.
bâtıni: Dahili, sır ve hakikatle alakalı
bedii: 1. Güzellik, güzel. 2. Estetik.
beis: Zarar, sakınca, mahzur.
bekä: 1. Bäkilik, ebedilik. Allahin zati sıfatlarından. 2. Kalıcılık, devamlılık, zeval bulmama. 3. Ebedi hayata ulaşma.
beliğ: Sözün belägate uygun şekilde düzgün ve güzel ifadesi.
bende: 1. Kul, köle, bağlı. 2. İntisab eden.
berekât: Bereketler, feyiz, bolluk.
beri: (Bir şeyden) kurtulmuş olan, (o şeyden) uzak ve sälim bulunan. 2. Anınmış, temizlenmiş olan, temiz.
bertaraf etmek: Ortadan kaldırmak.
beşaret: Müjde.
bevletmek: Küçük abdest bozmak. İdrarını yapmak.
beyhûde: 1. Boşuna, neticesiz. 2. Faydasız, mānāsız.
beytülmal: Devlet hazinesi.
bezletmek: Çok çok, bol bol vermek. Esirgemeden dağıtmak.
biçare: Çaresiz, zavallı.
bid'at: Sonradan ortaya konan, sünnete muhalif ädet.
binâenaleyh: Buna binäen, bunun üzerine kurulu olarak.
birr: Takvā, sālih amel, iyilik güzellik, hayır, itaat.
buğz: Düşmanlık hissi, nefret, kin, içten düşmanlık.
buhran: 1. Rühi sıkıntı. 2. Kriz. 3. Bir işin geldiği karışık safha.
burûdet: Soğukluk, soğuk. 2. Karşılıklı nefret.
LÜGA
YanıtlaSilA
aba: Yünden dokunmuş kaba kumaş ve bu kumaştan dikilen eskiden daha ziyade fakir kimselerin giydikleri hırka.
ab-ı hayat: Ebediyet suyu, damlaları ölümsüzlüğe ulaştıran su.
abid: İbadet eden, çok ibadet eden , zahid.
acziyet: 1. Acizlik, güçsüzlük. 2. Beceriksizlik.
adl-i ilâhî: Allah'ın adâleti.
afif: İffetli olan.
ağniya: Zenginler.
ahde vefâ: Verdiği sözü tutmak.
ahlâk-ı hamide: Övülen, beğenilen, takdir edilen huy.
ahsen-i takvim: 1. En güzel ve mükemmel sekil. 2. Insan.
âhû: Ceylân.
ahyâr: Hayırlı, iyi ve olgun kimseler, fazilet ve kemal sahipleri.
akāid: Akîdeler, kaideler, İslâm'ın i inanç ve îmân esasları.
akîde: Itikad, îman, dînî inanış.
akl-ı selîm: Sağduyu. Nefsin tasallutundan kurtulmuş akıl.
âlâ: 1. Daha yüksek, en yüksek. 2. Çok şerefli. 3. Pek güzel, çok nefis, enfes. 4. Daha iyi, daha mükemmel.
âlicenap: Cömert. Yüksek ruhlu.
allâme: Pek çok ilmi bilen, her ilimde üstad olan kimse.
âmâ: 1. Kör. 2. Mecâzen; gerçeği görmeyen (kimse), câhil.
âmâde: Hazır, hazırlanmış, emir bekleyen, emre hazır.
amber: Güzel koku.
amel-i sâlih: Allah rızâsına uyan hayırlı amel.
âmil: Sebep, işleyen.
ârif: 1. Bilen, âşina. 2. Hakk'ı bilen ve ilmi ile âmil irfan sahibi.
Arş: Allah'ın kudret ve azametinin göründüğü dokuzuncu kat
gök, göğün en yüksek katı.
arz-ı endâm etmek: Boy göstermek, görünmeye çalışmak.
arz-ı hâl: Hâlini bildirme. İhtiyacını arz ederek sunulan dilekçe
asfiyâ: 1. Samimî, temiz kalpli kimseler. 2. Gerçek dostlar.
asgarî: En küçük. En az.
asli: Bir şeyin ana unsurunu teskil eden.
âşikâr: Açık, meydanda, belli, gözle görülebilecek durumda. âşina: 1. Tanıdık, yabancı olmayan. 2. Bilgi sahibi, vakıf.
atâlet: 1. İşsizlik, boş durma, çalışmama. 2. Tembellik.
avâm: 1. Halk, halkın büyük kısmı, herkes. 2. Aşağı tabaka
MAKİNE VE DEMİR TERAKKİSİ
YanıtlaSilNurettin TOPÇU, teknolojik terakkilerin insanlığa saådet getirmediğini, bugün hayatı kolaylaştı-ran makinelerin aslında insanlığa huzur getirme-diğini şöyle anlatırdı:
"Makinenin terakkisi, insanın rûhunu allak bullak etti.
Amerika 1944'te iki atom bombası patlattı, iki şehri kömür etti çıktı. Toprağı kömür etmeye hakkı yoktu kimsenin..."
"Kadınlar, çocuklar, yaşlılar ve nebâtâtı katletmeye hiç kimsenin hakkı yoktu...
Velhâsıl eski insan bu kadar zâlim değildi. Çektiği meşakkatlere rağmen bugünün insanından çok daha mesuttu.
Çünkü insan rûhunu felce uğratan materyalizmin demir pençesi yoktu o zamanlar..."
Devrimiz makine gıcırtılarının, ahlâk ilâhîlerini susturduğu devirdir. Gafil makine hayranlarının (makineden medet bekleyenlerin), ahlâkın vakti geçmiş şeylerden olduğu iddiaları ve hasta ruhla-rın ümitsizlik telkinleri ile ahlâkımız ve bütün mânevî yapımız, bugünkü hayat akışının dışında kalmıştır. (Nurettin TOPÇU, Ahlak Nizamı, 28, 29)
Bir toplumda merhamet yoksa, orada insan yoktur.
Orada ancak sürü vardır, vahşet vardır.
ASHI SAADETTEN GÜNÜMÜZE HİDAYET RERBERLERİ
YanıtlaSilNURETTİN TOPÇU: BİR DĀVĀ ADAMI
"Sâlih mü'minler; yaşama zevkini bırakıp yaşatma aşkına gönül veren, sabırlı ve azimli, lâkin gösterişsiz ve nümâyişsiz çalışan, ruh cephesinin maden işçileridir.
Bu ruh hamlesinin ilk ve esaslı işi, insan yetiştirmektir. Hünerleri hep fedakârlık olan bu hizmet ehli gençler, hizmetlerinin mükâfatını da hizmet ettikleri insanlardan beklemeyecekler, sonsuzluğa sundukları eserin sesinin akislerini yine sonsuzluktan dinleye-ceklerdir."
(Yarınki Türkiye, s. 14, Dergâh Yayınları, İstanbul, 2010)
Şu üç vasıftaki insan Allah'tan uzaktır:
Birincisi: Rahatını düşünerek hizmet-ten kaçanlar.
İkincisi: Hassas olduklarını bahane
ederek, yani; <>> diyerek mâtemlerin civarından uzak duranlar.
Üçüncüsü: Fâsıklarla beraber olanlar.
İnsanlar içinde, kendini bilenler üç zümredir:
Rüzgârı bile incitmeyen (ve rüzgârdan bile incinmeyen affeden gönüller),
Kendi adlarını söylemekten utanan mahviyet sahipleri,
Allâh'ın emâneti olan mahlûkāta merhametle nazar edebilenler...
<<
Aylık Mecmua
YanıtlaSilALTINOLUK
Haziran 2018 Sayc: 388 Ramazan Şevval 1439 13.00 TL
Ramazan'a Veda Ederken
NİYETİNİ SAĞLAM TUT
ELVEDA
YA SEHRİ
RAMAZAN
gulecyuzk@yaho
YanıtlaSilgulecyuzk
Çare açık rejim
10, vefat yıldönümünde rahmetle yad etti-ğimiz merhum 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in güncel tesbitlerinden:
*Batıda demokrasi yönündeki gelişmeler da-ha çok zulme karşı, idare edilenlerin idare eden-lere karşı direnmesiyle meydana gelmiştir. In-giltere'de krala karşı direnmenin neticesinde Magna Carta ile başlamış, daha sonra halkın vergiye karşı çıkmasıyla devam etmiştir. "Ta-mam, vergiyi verelim, ama bu vergiyi nereye koyduğunuzu, nereye koyacağınızı söyle, gös-ter. Böylelikle bütçe hakkı doğmuştur. Vergi toplamak kafi değil, vergiyi ne yapmak için top-layacaksın? Bütçe hakkı dediğimiz hak bu. Daha sonra da accountability dediğimiz hesaplaşma, bütçe hakkının devamı olarak ortaya çıkmıştır. Yani, ne yaptınsa, gel, yaptığını idare edilenlere anlat, Idare eden, idare edilenlere, ne yaptığını ve neden yaptığını söylesin. İdare edilen de, "Yanlış yaptın, doğru yaptın" diyebilsin.
Budur hesaplaşma hadisesi. Bugünkü İngiliz demokrasisinde dahi accountability'nin kafi de-recede yapılmadığından şikâyetler vardır. "Ben yaptım, oldu; madem ben yaptım, doğrudur" yok. Herşeyin, herkesin hakkında konuşabilme hakkının bulunması, accountability'nin ta ken-disidir, hesaplaşmadır. Böyle olursa, devleti idare edenler keyfiliğe sapamazlar. Büyük yan-lışlıklar olmaz. Çünkü devlet idaresindeki yan-lışların bedelini halk öder. Bu yanlışlıklar öyle büyük bedellere baliğ olur ki, kişiler bunları ödemeye muktedir değildir. Kişilerin ne varlığı, ne hayatı bunları ödemeye kâfi gelmez. Onun içindir ki, bu rejim hataları tashih ederek, bü-yük hataların meydana gelmesini önleyerek adım adım gider.
* Demokrasi, kendi kusurlarını kendisi tashih etme imkân ve fırsatını veren rejimin adıdır. Devletin hastalıklarının başında kırtasiyecilik gelir. Devletin ağır işlemesi hadisesidir. "Bugün git, yarın gel." Devletin hastalıkları içinde ikin-çisi İşraftır. Üçüncüsü rüşvet, irtikap, iltizam, il-bundimastır. Devletin bu hastalıklarına en iyi karşı çıkabilen rejim, açık rejimdir.
Herşeyin herkesin gözü önünde cereyan etmesi, açıkça, aleni cereyan etmesi, devletin hastalıklarının panzehiridir. Hem kırtasiyecili-ğin, hem de irtikap ve irtişanın, iltizamın, ilti-masın, rüşvetin, suiistimalin, haksızlığın, ada-letsizliğin, israfın panzehiridir.
(İslâm Demokrasi Laiklik
kitabımızdan, s. 27 v.d.)
KAZIM GÜLEÇYÜZ
YanıtlaSil00 ру
Asr-1 Saadette açık rejim
Merhum & Cumhurbaşkanı Süleyman De mirelin, 40 yıl önce Kõpru dergimizde yayın lanan "demokrasi konulu mulakatında yaptı Asus Saadet yorumundan
Herşeyin açıkta, aleni cereyan etmesinin çok carpees, dopundaruci misalleri Hz. Omer dev amde çok varde Mesela camide Cuma hutbe sini okurken Ty Müslümanlar, beni dinleyiniz dediği zaman, berisi ayağa kalkıyor. "Ya Ömer, seni dinlemiyoruz" diyor "Niçin dinlemiyorsu mut" dediği zaman, Gaza oldu, sen bize ga nimet dağıttın, kumaş dağıttın. Bana verdiğin kumaştan bir elbise çıkmıyor Senin kumaştan he bir elbise pikmiş. Sen giyiyorsun. Demek sen kendine çok aldın"
Halifeye diyor bunu Çok önemli bir hadise Hz. Ömer oğluna diyor ki "Kalk, izah et" Oğlu kalkıyor diyor ki "Evet, dağıtılan kumaştan bir elbise çıkmıyor. Benim kumaşımla babamın kini birleştirdik, babama bir elbise çıktı
Bunun üzerine öbür zat kalkarak, "Ya emirel mü'minin, seni dinliyoruz" diyor.
Bu, fevkalåde ibret dolu bir hadisedir. Asr-Saadette rejimin nasıl açık olduğunu, nasıl hak, hukuk ve adalete dayandığını, hakkın sa-hibi olan kişinin, Müslümanların emiri olsa da hi ona sual yöneltebildiğini göstermesi bakı-mından fevkalåde önemlidir.
Bediuzzaman Hazretlerinin Divan-ı Harb-i Orfi kitabında çok güzel bir sözü var. Orada der ki: "Padişah, Peygamberimizin emrine ita-at etse ve yoluna gitse, halifedir. Biz de ona itaat edeceğiz. Yoksa Peygambere tabi olma yıp zulmedenler, padişah da olsalar haydut-turlar. Devlet hadisęsini bunun kadar güzel izah eden çok az şey vardır.
Adaleti häkim kılma hadisesi Hz. Ömer'e aşı-lamayacak bir şöhret kazandırmıştır. Bir abi-dedir. Eşi emsali olmayan bir abidedir.
Sosyal dayanışma ki, merhum Mehmed Akif in "Kocakarı ile Ömer hikâyesinde anlatı-lır. "Emir nereden bilsin a kadın, çocukların aç olduğunu dediği yerde, "Madem ki bilmeye-cekti, niye emir oldu?" der. "Dicle kenarında bir kuzu kaybolsa onu Ömer'den sorarlar" sözü var ya. Idareciysen bir memlekette herşeyi bil-meye mecbursun. "Filanca yapmış, ben nere-den bileyim?" diyemezsin.
Hz. Ali'nin Estername tabir edilen, Häris'e yaz-dığı mektup bir şaheserdir. Üzerinden 1400 sene geçmiş. İçinde İyi İdarenin bütün öğütleri var.
(İslam Demokrasi Laiklik, s. 42 v.d.)
a) delâlet-i mutabikiye
YanıtlaSildışındaki şeylere delalet eder (işaret eder, onu gösterir). Mesela, "su" sözü, akışkan, renksiz, kokusuz, canlıların yaşaması için gerekli bir maddeye delalet eder (işaret eder, onu göste rir). Bu ve benzeri sözlerin bu şekildeki işa retlerine vazıl delalet denir. Bu delalet; dili, dilbilgisini, edebiyat ve özellikle de mantık ilmini yakından ilgilendirir. Mantık açısını dan bir söz (bir terim) veya bunun zihindeki tasavvuru (tasarlanan şekli) olan bir kavram (mefhum), üç şekilde bir başka kavrama dela-let (işaret) eder.
a) delâlet-i mutabikiye دلالت مطابقیه : bir kavra mın mână bakımından kendisine tam denk ve uygun olan bir diğer kavramı göstermesi. Örnek: "insan" kavramı, "akıl sahibi canlı" kavramına tam denk ve tam uygun (muta-bık) bir kavramdır. İkisi arasında eşitlik var dır. "insan akıl sahibi canlı" veya "akıl sahibi canlı insan". Bu iki kavram, "delâlet-i muta-bikiye" ile yani "denk ve eşit" kavram olarak, biri diğerini gösterir.
b) delâlet-i tazammuniye دلالت تضمنيه : ta zammun yoluyla delalet etme, yâni, kaplam (şümül) yoluyla başka kavramları gösterme. Örnek: "insan" kavramı; "zenci, Çinli, kadın, erkek, çocuk, vb. gösterir. Bunların hepsi "in-san" kavramının kapsamına giren alt grupla-rını gösterir. Çünkü, bu alt gruplar (türler) "insan" olmak özelliğinde ortaktır. Zenci de insandır, Çinli de, çocuk da. Bu gruplar, "in-san" kavramının "kaplamı" dır, yani, bunla-rın hepsini kapsar. "Insana haksızlık yapma günahtır" dersek, bu aynı zamanda "zenciye, kadına, çocuğa vs. haksızlık yapmak günah-tır" demek olur.
c) delâlet-i iltizamiye دلالت إلتزاميه : iltizam yo-luyla delalet, bir kelimenin taşıdığı mânânın mantıki sonucu olarak başka bir şeyi göster-mesi. yâni, bir kavramın içleminin (tazam-mununun) gereği olarak başka bir kavramı göstermesi. Yine örneğimize dönelim: " In-san, akıl sahibi canlıdır" önermesine (hük-müne) bakalım: " akıl sahibi olmak" ve "canlı olmak", "insan" kavramının (mefhumunun) içlemidir, (tazammunudur), yâni, insanı in-san yapan, insanı tarif etmemize yarayan nitelikleridir (insanın temel vasıfları, sıfat-larıdır). Şöyle dendiğini düşünelim: "İnsan bu soğukta, yiyeceğini yanına almadan doğ-ru dürüst giyinmeden, yaya olarak üçgünlük yola çıkar mı?". Bu ifadede geçen "insan" sözü
a) delalet-i mutabikiye
YanıtlaSil170
delil-i adal
neye delalet eder, neyi gösterir? Elbette k hem akıllı olmayı ve hem de canlı olmayıb sözle akılı olan bunu yapmaz, bir canlı varlik olarak yemeden, içmeden durulmaz, denma oluyor. Demek ki "insan" kavramı hem as la varlık olma özelliğine, hem, "canlı varlik olma özeliğine işaret (delalet) etmektedir Özetlersek: "insan" kavramı, "akıl sahibi ve "canlı varlık" kavramlarını gösterir. Çünkü bu özellikleri taşımayan varlık insan olamaz bu özellikler insan olmanın vazgeçilmez şarı dır. "insan" kavramı bu özelliklere "delalet "insan" sözünün manasiy iltizamiye ile yani "insar
le işaret etmektedir. delalet-i aliye yüksek tavsiye, çok değerli öğüt, üstün yol göstericilik, kılavuzluk
delalet-i hal التحال : durum ve halin gos terdiği mână, durum ve halden çıkan delil ve işaret
delâlet-i iltizamiye دلالت إلتزاميه : iltizam yolu ile işaret etme.bir kelimenin taşıdığı mánanın mantiki sonucu olarak başka bir şeyi goster mesi.(bkz.delâlet, delâlet-i iltizamiye madde
si) delâlet-i Kur'an: Kur'an'ın yol gös termesi, Kur'an'ın rehberliği (klavuzluğu)
delâlet-i seläseدلالت ثلاث :)man.) üç çeşit dela.
let; bir kavramın (veya terimin) mânâsının mantıkı sonucu olarak üç ayrı kavrama delä-leti (işareti) (bkz.delâlet)
delalet-i vaziye دلالت وضعيه : insanların anlas
malarını sağlamak üzere insanların koyduğu (vaz'î) dildeki kavramlarla ilgili delâlet; yäni, bir terimin, bir sözün, başka bir şeye işaret et-mesi (bkz.delâlet, mad.3.)
delalet-i zatiye دلالت ذاتيه : bir kimsenin veya şeyin, kendi varlığının bir başka gerçeğe delil olması, bir başka varlığı göstermesi
delalet-i zimnî (ye( دلالت ضمنيه : kapalı şekilde
işaret etme, gösterme
delalet-i zimnî ve işarî دلالت ضمنى و إشارى : kapalı şekilde ve işaret yolu ile gösterme
delaletce دلالتجه : delil olma ve işaret etme ba kımından
delaleten دلالاً : delil olarak, işaret ederek
delil 1 : دليل.ispat için dayanak, belge, iz, işaret 2.rehber, kılavuz, yol gösterici
delili adalet âhiret için) adalet delili; âhiretin isbatı için Allah'ın (c.c.) ada-letini delil gösterme. [Allah'ın (c.c.) adaleti,
delll-i adem
YanıtlaSil171
delil-i
zalimlerin hak ettikleri cezayı görmelerini, haksızlığa uğrayanlara haklarının verilmesi ni gerektirir. O halde, kafirlerle Allah'ın (c.c.) emirlerine bağlı olan iman sahipleri bir tutu lamazlar. Oysa bu dünyada çok defa zalimler veya kafirler ceza görmeden, haksızlığa uğra yanlar da haklarını alamadan ölüp gidiyorlar. Bu bize, nähf adaletin tam manasiyle gerçek-leşeceği bir yerin (ahiretin) mutlaka olması gereğini gösterir. Bu sebeple İlahi adalet, ahiretin varlığına zorunlu ve mantığın gereği olan bir delildir.]
delili adem yokluk delili, varlığına inanılanın yokluğunu ispatlama iddiasındaki delil
delili ad دليل على : )hi) adalet delili. (bkz. delil-i adalet)
delil-i akli (ye
akla dayanan delil
delili alen دليل علنی : açık delil
delll-i ehadiyet دليل احديث : Allah'ın (c.c.) bir liğine dair delil; her varlığın sahibi ve yaratı-cısının bir ve aynı olduğunu (ehadiyet) isbat eden delil
delili hak: gerçek delil, doğruyu gös-teren delil
delil-i ihtira (ihtirai( دليل اختراع : yaratma deli-
li, Käinatta ve canlılar dünyasında görülen varlıkların ezeli olmayıp değişken ve gelip geçici olmaları, onların Allah (c.c.) tarafından yaratılmış olmalarına delildir. Onların varlık-ları tesadüfle açıklanamaz. Her varlık kendi bütünlüğü içinde bir sistemdir.Bu sistem, gelecekteki bütün ihtimaleri, şartları bilmeyi gerktiriri. Her şeyi önceden görme, her şeyi önceden hesaplama ve planlama, kör ve akılsız maddenin veya rastlantının işi olamaz. (bkz. delil-i imkân)
delili ikna دليل إقناعي: ikna edici akıl ve vicda-nı doyurucu) delil
لال ليlili iman للإيمان mandlili, imanın şart-ları olarak ifade edilen îmân esaslarını ispat-layıcı delil
delili imkan دليل إمكان : imkan delili 1. kâinat-taki her zerrenin (atom veya molokülün) ve zerrelerden meydana gelen her bir varlığın yapısı, şekli, özellikleri, halleri ve diğer var-lıklarla olan ilgi ve ilişkileri bakımından son-suz yollar ve imkânlar varken, belli bir gâyeye yönelik bir yolun seçilmesi, hikmetle iş yapan sonsuz ve yüce bir iradenin, yüce bir yaratı-
delil-i sât'ı
YanıtlaSil71
cının varlığını gösteren bir delildir ki buna imkån delili denir 2. kâinat ve içindekilerin varlığı ezeli, ebedi ve zorunlu olmayıp varlık-ları ve yoklukları imkân sınırları içinde oldu-ğundan, yokken var olabilmesi için yokluğu-nu varlığa çeviren bir yüce yaratıcının tercih ve iradesi zorunludur ki buna da imkân delili denir
delili inayet دليل عنایت: inayet delili, käinat-ta her şeyin bir ölçü ve düzen içinde olması ve varlıkların gâyeler ve faydalar gözetilerek san'atlı yaratılmaları, tesadüfün işi olmayıp sonsuz bir ilim, sonsuz bir irade ve sonsuz yüce yaratıcı bir gücün eserleri olduklarını gösterir ki buna inayet delili denir
delil-i inayet ve gaye (t( دليل عنایت و غایه: inayet ve gaye delili (bkz. delil-i inayet)
delili inni دليل إني : olaylardan hareketle, bun-
ların bağlı olduğu kanunlara yahut sonuçlar-dan hareketle bunların sebeplerine, eserler-den hareketle bunların yapıcısına götüren delil (tümevarım, endüksiyon delili) (bkz. istidlâl, md.2)
delili kati süphe ve itirazları kesip atan delil, kesin delil
delil-i katı' ve sat قطع و ساطع phev itirazları kesip atan(katı') parlak (satı') delil
delil-i Kur'ani دلیل قرآنی : Kur'an'ın gösterdiği delil, Kur'andaki delil
delil-i muciz معجز mucize derecesinde delil
لال قليل ili nakli nakli deli, Kur'an ve ha-dise dayanan delil
delil-i nübüvvet دلیل نبوت:peygamberliğin ger-çekliğini gösteren delil
delili sadık صادق:Muhammed a.s. hakkında) gerçek delil, sözü ve özü ile doğru-luğu herkesçe kabul edilmiş olan delil
delil-i sâdık ve musaddak دلیل صادق و مصدق
(Hz.Muhammed a.s. hakkında) gerçek de-lil, sözü ve özü ile doğruluğu herkesçe kabul edilmiş olan ve geçmiş peygamberlerin ver-dikleri haberlerle doğrulanmış (musaddak) olan delil
لال الريlilisani Sanatkar Yaratıcı'nın (Allah'ın c.c.) varlığını ve birliğini gösteren delil
delili sat دليل ساطع : parlak delil herkesin gö-rebileceği yüksek ve apaçık delil
638
YanıtlaSilHADİS-İ ŞERİFLER
۱۳۷۷ لا يُلْدَعَ الْمُؤْمِنُ مِنْ جُحْرٍ مَرَّتَين .
( رواه البخاري )
1377) «Mümin bir delikten iki defa ısırılmaz..>>
Yani: Bir aldatıcıya iki defa aldanmaz..
**
Ravi: BUHARI.. Menkıbesi, 2. Hadis-i şerifte..
۱۳۷۸ لا يبولَنَّ أَحَدُكُمْ في الماء الدائم الذي لا يَجْرِي ثُمَّ يَغْتَسِلُ فِيهِ . (رواه البخاري)
1378) «Hiçbiriniz akmayan durgun suya küçük abdest bozmasın.. Sonra orada yıkanabilir..>>>>
Bu ihtimali düşünerek, durgun sulara küçük abdest bozmaktan sa-kınmak icab eder..
***
Ravi: BUHARI.. Menkıbesi, 2. Hadis-i Şerifte..
( أخرجه الترمذى )
۱۳۷۹ لا يَدْخُلُ الْجَنَّةَ خَبٌ ولا سَيءُ الْمَلَكَةِ .
1379) «Hilekâr ve kötü huylu cennete giremez..>>
Zira cennet, iyi huyluların yeridir.
Ravi: TİRMİZİ.. Menkıbesi, 13. Hadis-i şerifte..
( رواه مسلم ) لَيْسَ الْمُؤْمِنُ بِطَعَان ولا لعان ولا فاحش ولا بذىه . ۳۸۰
1380) «Mümin, TAAN, lânet, FAHİŞ ve kötü sözlü değildir..>>>
**
TAAN: Onun bunun namusuna dil uzatan.. FAHİŞ: Zina dahil bütün kötülükleri çekinmeden yapan..
**
Ravi: MÜSLİM.. Menkıbesi, 5. Hadis-i Şerifte..
( رواه الجماعة )
۱۳۸۱ لا يَنْظُرُ اللهُ إلى مَنْ جَرَّ تَوْبَهُ تَوْبَهُ خيلاء .
1381) >>
Yani: Rahmet nazarıyla bakmaz..
* **
Ravi: Hadis imamlarından bir cemaat..
VE VAAZ ÖRNEKLERİ
YanıtlaSil639
حرف الياء
۱۳۸۳ يَأْتِي عَلَى النَّاسِ زَمَانٌ يَكُونُ المُؤْمِنُ فِيهِ أَذَلُّ من شاته .
( رواه ابن عساكر عن أنس )
(5) - YE - HARFİ İLE BAŞLAYAN
HADİS-İ ŞERİFLER
1382) «İnsanlara bir zaman gelecek.. Ki, o zaman mümin: Koyunun-dan daha zelil olacak..>>
Yani: Bir iman sahibi o zamanda o kadar kıymetsiz düşecek.. Ha-liyle, maddi bakımdan böyle..
**
Ravi: ENES'ten r.a. naklen İBN-1 ASAKİR.. Menkıbeleri, 1. ve 86. Hadis-i Şerifte..
۱۳۸۳ يُبْصِرُ أَحَدُكُمُ الْقَدَى في عَيْنِ أَخِيهِ ، وَيَنْسَى الْجَدْعَ في عَيْنِهِ .
( رواه أبو نعيم عن أبي هريرة )
1383) «Herhangi biriniz, kardeşinin gözündeki çöpü görmekte; fakat kendi gözündeki merteği görmemekte..>>>
Yani: Başkasının küçük bir aybını görürken, kendisinin koca hata-larını görmemezlikten gelmektedir.
Ravi: EBU HÜREYRE'den r.a. naklen EBU NUAYM.. Menkıbele-ri, 5. ve 10. Hadis-i Şerifte..
( رواه الطبراني)
١٣٨٤ يُحِبُّ اللَّهُ الْعَامِلِ إِذَا عَمِلَ أَنْ يُحْسِن .
1384) «Allah, çalıştığı zaman güzel çalışan işçiyi sever..>
İşçiler, Allah'ın sevgisini kazanmak için dürüst ve namuslu olmalı-dırlar. Allahın sevdiğini, kulları da sever..
**
Ravi: TABERANI.. Menkıbesi.. 9. Hadis-i Şerifte..
١٣٨٥ يَخْرُجُ النبي صلى الله عليه وسلم يَوْمَ الفِطْرِ وَالْأَضْحَى إِلَى الْمُصَلَّى، وَأَوَّلُ
ORMANLI HUKUK TARIHINDE MECELLE
YanıtlaSil151
Vesika No: 5
Atûfetiü efendim hazretleri
Mecelle-i Ahkam-ı Adliyye'den bu defa dahi tab ve temail olu-nan kitab-ı såminin nusah-ı madûdesi irsal-i súy-i váláları kılınmış idüğin beyaniyle tezkire-i senâveri terkim olundu efendim.
selh. Cemaziyulähir 289
Maruz-ı çåker-i kemineleridir ki
Reside-i dest-i tazim olan işbu tezkire-i såmiye-i asafâneleri manzûr-ı âli-i cenâb-ı Padişahi buyurularak mezkúr kitaplar tev-kif edilmiş olmağla ol babda emr u ferman hazret-i Veliyyul-em-rindir.
selh. Cemaziyulähir 289
Vesika No: 6
Atüfetlü efendim hazretleri Mecelle-i Ahkâm-1 Adliyye'nin bu kere dahi tab ve temsil olu-nan dokuzuncu kitabının nusah-ı müteaddidesi irsal-i süyı Väläları kılındığı beyaniyle tezkire-i senåveri terkim olundu efendim.
15 Rebiulähir 200
Maruz-ı çåker-i kemineleridir ki
Hâmepiray-ı tazim olan işbu tezkire-i såmiye-i Sadåretpenáhí-leri meâl-i Alisi rehin-i ilm-i acizi olmuş ve mezkûr nushaların tev-kif kılınmış olduğu muhat-ı ilm-i sâmi-i Vekâletpenáhíleri buyu-ruldukda ol babda emr u ferman hazret-i Veliyyulemrindir.
16 Rebiulähir 200
İSLÂM TARİHİ MEDİNE DEVRİ XI
YanıtlaSil164
Mukavkıs da, Peygamberimize, bir kutu içinde Sürmelik, Gülya-ğı, Tarak, Makas ve Misvåk hediye etmişti. (22)
Mukavkıs'ın hediye ettiği (23) Ayna'ya Midle, Makas'a da, Câ mi ismi verilmiştir. (24)
Misvåk, ağıza sürülecek ağaç çubuğuna denir. (25)
Misvåk tutunmak, İmâm-ı Azam'a göre, dini Sünnetlerdendir.
Misvåk, abdest alınırken, ağıza su verileceği sırada, dişlere, uzun-luğuna değil, genişliğine sürmek süretile kullanılır.
Hem genişliğine, hem uzunluğuna sürüle bileceği de, söylenmiş-tir.
Misvåk kullanılırken, Misvāki, sağ elle tutmak, ağıza üç kerre su almak ve dişleri üç kerre ve Misvåk ağacının çubuğu ile Misvâkleyip temizlemek, Müstehabdır.
Peygamberimiz «Erâk ağacının çubuğu ile Misvâkleniniz!>> buyur-muştur.
Muaz b. Cebel de, Peygamberimizin «Mübarek bir ağaçtan olan Zeytun Misvāki, ne güzeldir!
Ağıza güzel koku verir.
O, hem benim, hem de, benden önceki Peygamberlerin Misvâki-dir.>> buyurduğunu işittiğini bildirmiştir. (26)
Eråk, dallarından Misvåk yapılan, develerin yayılmaktan hoşlan-dıkları, ekşi (27), dikenli, uzun bacaklı, çok dallı ve yapraklı, yumu-şak bir ağaçtır, (28)
Peygamberimiz «Eğer, ümmetime meşakkat vermeseydim, her namaz için Misvâk tutunmalarını, onlara muhakkak emr ederdim!>> (29)
Misvåk tutunmanızı, size çok çok tavsiye ederim!» (30)
« «Misvâk, ağızın temizliği ve Rabb'ın hoşnudluğudur!» buyurmuş-tur. (31)
(22) Kastalani Mevähibülledünniye c. 1, s. 303, Diyar Bekri Halebi İnsanüluyun c. 3, s. 298, Ahmed Zeynî Dahlân Hamis c. 2, s. 192, Sire c. 2, s. 174
(23) Diyar Bekrî Hamîs c. 2, s. 192
(24) İbn-i Esir Üsdülgabe c. 1, s. 38, Diyar Bekrî Hamis c. 2, s. 192
(25) Firûzabadi Kamûsulmuhit c. 3, s. 318
(26) Bedråddinül'ayni Umdetülkarî c. 6, s. 181
(27) Firûzabadi Kamûsulmuhit c. 3, s. 301
(28) Müncid s. 9, Mûcemülvasît c. 1, s. 14
(29) Mâlik Muvatta' c. 1, s. 66, Ahmed b. Hanbel Müsned c. 1, s. 80, Buharl Sahih c. 1, s. 214, Müslim Sahih c. 1, s. 220, Ebû Davud Sünen c. 1, s. 12,
Tirmizi Sünen c. 1, s. 34, İbn-i Mâce Sünen c. 1, s. 105 (30) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 3, s. 143, Buhari Sünen c. 1, s. 11 Sahih c. 1, s. 214, Nesat -
(31) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 6, s. 146, Nesai Sünen c. 1, s. 140 Sünen c. 1, s. 10, Dârimi
PEYGAMBERİMİZİN TÜVALET TAKIMI
YanıtlaSil105
Peygamberimizin, evine girdiği zaman, ilk işi, dişini Misváklernek olurdu. (32)
Peygamberimiz, yanında Misvåk bulundurmadıkça, uyumaz, uyandığı zaman da, işe, dişini Misvåklemekle başlardı. (33)
Peygamberimiz, geceleyin Teheccüd da, ağzını Misvåkle oğuştururdu. (34) namazına kalktığı zaman
Hz. Aişe «Peygamber Aleyhisselâm, hiç bir gece veya gündüz uyumazdı ki, uyanınca, abdestten önce, Misvåk tutunmuş olmasın!» demiştir. (35)
(32) Müslim Sahih e 1, s. 220, Nesal Sünen c. 1, s. 13, Ibn-i Mâce - Sünen c. 1, s. 100
(33) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 2, s. 117
(34) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 5, s. 382, Buhari Sahih c. 1, s. 214, с. 2, s. 45, Müslim Sahih e. 1, s. 220, Ebû Davud Sünen c. 1, s. 15, Nesal Sünen c. 1, 8. 8, İbn-i Mice Sünen c. 1, 8. 105, Dârimi Sünen 3. 1, в. 140
(35) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 483, Ahmed b. Hanbel Müsned e. 6, s. 121, 160, Ebû Davud Sünen c. 1, s. 15
سوره نفره (1)
YanıtlaSilاشارات الاعجار
7 سوال ؟ ] ايمان تمر مطر فى افاده البدن ( لا تؤمنون ) و امثالى اشاره اونارى امان اللہ دعوت ايحكون عدم ایمانه ایمان چیغییور بوایسه محال عقلیدر.
الجوال ] اوناره تكليف ايديكن إيمان جمالیدر، تفصیلی دیگلور که هر رانتی هری حلمه آری آمری بدر بدر ايمان ابر ما کردیم تظيف با نام انور له بو محذور لازم ماسين. صوکر تفرلرینی صیغۂ ماضی الله ذكر اتحك، مفك اظهار واثنا تندن اول او نارك كفرى لو ها فلا لون قبول اتمه الرين اشار تدر بونك ايجونور که او ناره اوزاره قارشو انذارك، عدم انزار كى فائدة من والديفه (سوان) قلمه سار اشارت باب المدر صولره فوقانیتی افاده ايدن ( عليهم ) ده كى ( على ) او نارك بوزاری بره با شمن کبی، با شيريني فالد يرحب أمر لدينك موزینی دیکه به مد حارينه اشار تدر.
و گذار معنایه بر خور و بر خل ایران ایتمرین و ترکنه ترجيح الديله ( عليه ) كه ذكرى، حضرت محمد عليه الصلاة والسلام نظراً، انذاك، عدم انذار کی اولادیفنه اشار تدر. زیرا انذارده اجر و ثواب وارد در
وَأَنْذَرْتَهُمْ أَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ ) جمله سنده کی همزه) ایله (امر) مساواتی افاده ایتدیکندی (سوا) كلم منه تأکید در یا خود (سوا) کلمه سندن مساواتك بر معنای (همزه) الله (أمر) دن ایک نجی معناسی اراده اید یاید. چونکه مساواتك ،مداری یا عدم فائده در و یا موجبك عدم وجود يدر.
[ سؤال ؟ ] استفهام شكيله مساواتی افاده ایتمکده نه معنا وار در؟
الجواب ] يا من اولدیفی فعالنده به فائده می او لما یان مخاطبك، فعليك فائده من اولد يفنه لطيف و مقنعانه به وجهله ايقاظ اد لمسی، آنجه استفهام ایله اولورکه، مخاطب، فعانی دو شوند کدنه موکرہ کو تو نتیجہ نى نظره الارق قلبي مطمئن اولسون.
[ سؤال ] (سوال) کامری انذار و عدم اندارد نه مجاز ایس، آرا رنده کی علاقه نه در؟
الجواب ] استفهامك مساواتي تضمن التمسيدر. زيرا استفهام اين آدمك بي اينه کوره، وجود ایاله عدم مساويدر. مع هذا، بوكي استفها ماده ويريان جوابلى، على الاكثر شو مساوات ضمنيه اليله ويريالي.
عدمٍ فَائِدَه
YanıtlaSilAdem-i faide: Faydalı olmama
عدم إيمان
Adem-i imân: İmanın olma-masi
عدم إنذار Adem-i inzâr: Korkutmama
عَدْمٍ وُجُودٌ Adem-i vücûd: Var olmama
على الأكثر Alel-ekser: Çoğunlukla
آجر Ecir: Ucret
فوقانیت
Fevkaniyet: Üstünde, üze-rinde olma
قال Halel: Zarar
إجمالي İcmalt: Özetlenmiş
انداز İnzar: Korkutma
إيران fras: Varis kilma, verme
استفهام İstifham: Suâl, sonu
اظهار Izhar: Gösterme, ortaya çıkarma
موجب Mucib: Gerektiren
محال عقلى
Muhal-i akli: Aklen imkansız olan
مقيعانه Mukniane: İknå' ederek
مطمئن Mutmain: Tatmin olan
موان Müsavat: Eşitlik
Müsavat-ızımniye: Gizli
مساوات ضمنيه
eşitlik
مشكاوى
Mütesavi: Eşit olan
نَظَرَهُ الْمَنْ
Nazara almak: Dikkate almak
نظراً Nazaran: Nisbetle
صيغة ماضي
Siga-i mazî: Fiilin geçmiş zaman şekli
تفصيلي تَصَتُنْ
Tafsili: Açıklamalı olarak
Tazammun: İçine alma
تأكين Te'kid: Kuvvetlendirme, sağlamlaştırma
Sual: Iman etmeyeceklerini ifade eden
YanıtlaSilve emsåli âyetlere, onları imån etineye da'vet etmekten, adem-i İmâna îmân çıkıyor.
Bu ise muhål-i aklidir.
Elcevab: Onlara teklif edilen îmân icmalidir, tafsili
değildir ki, "Her bir âyete, her bir hükme ayrı ayı, birer birer îmån ediniz" diye teklif yapılmıyor ki, bu mahzür lazım gelsin. Sonra küfürlerini siga-i mázi ile zikretmek, hakkın ızhár ve isbatından evvel, onların küfrü kucaklayıp kabul etmelerine işarettir.
Bunun içindir ki, onlara karşı inzárın, adem-i inzår gibi fäidesiz kaldığına kelimesiyle işaret yapılmıştır. Sonra fevkaniyeti ifade eden تليجة deki ) على ( onların yüzleri yere yapışmış gibi, başlarını kaldırıp amirlerinin sözünü dinleyemediklerine işarettir.
Ve kezá, ma'nāya bir zarar ve bir halel îrâs etmeyen ve terkine tercih edilen علية in zikri, Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'a nazaran, inzârın, adem-i inzår gibi olmadığına işarettir. Zirá inzårda ecir ve sevab vardır.
cümlesindeki hemze الذَرْتَهُمْ أَمْ لَمْ تُنذِرْهُمْ ile (1) müsâvâtı ifade ettiğinden سوات kelimesine te'kiddir. Yahud تواب kelimesinden
müsâvâtın bir ma'nâsı, hemze ile ()'den ikinci ma'nâsı iråde edilir. Çünki müsâvâtın medârı, ya adem-i fâidedir. Veya múcibin adem-i vücüdudur.
Sual: İstifhâm şekliyle müsâvâtı
ifade etmekte ne ma'nâ vardır?
Elcevab: Yapmış olduğu fiilinde bir fâidesi olmayan muhâtabın, fiilinin fäidesiz olduğuna latîf ve mukniâne bir vechile îkāz edilmesi, ancak istifhâm ile olur ki, muhâtab, fiilini düşündükten sonra, kötü neticesini nazara alarak kalbi mutmain olsun.
Sual: kelimesi inzâr ve adem-i
inzârdan mecaz ise, aralarındaki alâka nedir?
Elcevab: İstifhâmın müsâvâtı tazammun etmesidir. Zîrâ istifhâm eden adamın bilgisine göre, vücûd ile adem mütesåvidir. Maaházá, bu gibi istifhâmlara verilen cevablar, alelekser şu müsâvât-ı zımniye ile verilir.
باب التوبة
YanıtlaSilTÖVBE I
Abdullah b. Ubeyd b. Umeyr anlatıyor:
Adem (as) Allah'a şu niyazda bulundu:
- Ya Rabbi! İblis'i bana musallat ettin. Ben senin yardımın olmadan ondan kurtulamam.
Buna karşılık Allah şöyle buyurdu:
Senin soyundan gelecek olan her çocuğa kendisini İblis'ten ve kötü arkadaşlardan koruması için koruyucu bir melek vereceğim.
Adem (as) şöyle dedi:
Daha fazlasını istiyorum ya Rabbi!
Allah Teâlâ şöyle buyurdu:
lyiliğin sevabını on kat vereceğim, bunu daha da artıracağım. Kötülüğe ise bir günah yazacağım bunu da sileceğim.
Adem (as) isteğini tekrarladı:
- Ya Rabbi! Daha fazlasını istiyorum.
- Allah buyurdu:
Ruh bedende kaldıkça kullarımın tövbesini kabul edeceğim.
TENBIHÜ'L GAFİLİN
YanıtlaSil129
Hz. Adem tekrar; ya Rabbi! Daha fazlasını istiyorum deyince Allah şöyle buyurdu:
قُلْ يَا عِبَادِيَ الَّذِينَ أَسْرَفُوا عَلَى أَنْفُسِهِمْ لَا تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةٍ اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمِيعاً إِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ
"Deki: ey nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah'ın rah-metinden ümit kesmeyin! Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O, çok bağışlayan, çok esirgeyendir."
İbn Abbas (ra) anlatıyor:
Resulullah (sav)'in amcası Hz. Hamza'nın katili olan vahşi, Peygam-berimize Mekke'den yazdığı bir mektupta şöyle diyordu:
Ben Müslüman olmak istiyorum ama Kur'an-ı Kerimdeki bir ayet sebebiyle bunu yapamıyorum. O ayet şudur:
وَالَّذِينَ لَا يَدْعُونَ مَعَ اللَّهِ إِلَهَا آخَرَ وَلَا يَقْتُلُونَ النَّفْسَ الَّتِي حَرَّمَ اللَّهُ إِلَّا بِالْحَقِّ وَلَا يَزْنُونَ وَمَنْ يَفْعَلْ ذَلِكَ يَلْقَ أَثَاماً
"Onlar ki, Allah ile beraber (tuttukları) başka bir tanrıya yal-varmazlar, Allah'ın haram kıldığı cana haksız yere kıymazlar ve zina etmezler. Bunları yapan, günah(ının cezasını) bulur."3 Ben bu ayette yasaklananların üçünü de yaptım, acaba tövbe etsem kabul olur mu?
Bunun üzerine şu ayet indi:
وَمَنْ تَابَ وَعَمِلَ صَالِحاً فَإِنَّهُ يَتُوبُ إِلَى اللَّهِ مَتَاباً
"Kim tövbe edip iyi davranış gösterirse, şüphesiz o, tövbesi ka-bul edilmiş olarak Allah'a döner." Resulullah (sav)'in bu ayeti bir mek-tupla Vahşi'ye bildirdi. Bu sefer Vahşi ikinci bir mektup yazarak şöyle dedi:
Ayette tövbe etikten sonra iyi amel yapmak şartı getiriliyor. Halbuki ben bunu yapabilir miyim bilmiyorum. Bunun üzerine de şu ayet indi:
'Ibn Kesir, Tefsir, 473
Zümer 53
Furkan 68
Furkan 71
Bulunduğu her yer ve zamana bereket taşıyan bu devlet kuşu Peygamber Efen-
YanıtlaSilKervan yola hazırdı. ice'nin malları da dahil bütün yükünü almıştı. Ama Hz. Hatic başında bir devlet kuşu taşıdığının farkında değildi. Busra pazarlarında malları-ni döküp ticaretini tamamlayıncaya kadar da farkına varamayacaktı.
TARİHTE BUGÜN
1546 - Barbaros
Hayreddin Paşa'nın vefatı.
1776 - ABD'nin kuruluşu (ABD'nin Britanya'dan bağımsızlığı).
4
BİR AYET
Her şeyi hakkıyla işiten de, her şeyi hakkıyla bilen de ancak Sensin.
Bakara Suresi: 127
PERŞEMBE
THURSDAY
BİR HADİS
TEMMUZ
JULY
Kulun kalbine dua etme arzusu geldiğinde hemen Rabbine dua etsin.
Muhakkak ki Allah ona cevap verecektir.
Tirmizî
Bu kâinatta görünen bütün güzellikler öyle bir güzelden geliyor ki, bu mütemadiyen değişen ve tazelenen kâinat, bütün mevcudatiyle ayinedarlık dilleriyle, o güzelin cemalini tavsif ve tarif eder.
Şualar
epunuo w
YanıtlaSiluyipunas reues 'nuoz J
TARINTE BUGÜN
1950-Radyolarda
Kur'an ve dini program yayınlanma yasağı kaldırıldı.
1977 - Pakistan'daki askerî
darbede, General Ziyaül Hak, Başbakan Zülfikâr Ali Butto'yu devirdi.
1993 - Başbağlar katliamında 33 şehit verildi.
5
CUMA
FRIDAY
TEMMUZ
JULY
AYET Allah sana kafidir. O her şeyi hakkıyla işiten, her şeyi hakkıyla bilendir.
Bakara Suresi: 137
BİR HADİS
Kişi Müslüman kardeşine "Allah seni hayırla mükafatlandırsın" derse, en mükemmel teşekkürü yapmış olur.
Hatib
Kendini beğenen belayı bulur, zahmete düşer; kendini beğenmeyen safayı bulur, rahmete gider.
Mektubat
HIZIR: 61 - GÜN: 187 KALAN: 179 - GÜN. KIS.: 1 DK
İmsak Günes
Öğle
İkindi Aksam
Yatsı
HİCRİ: 29 ZİLHİCCE 1445 - RUMI: 22 HAZİRAN 1440
İmsak
Günes
Öğle
İkindi
Aksam
Yatsı
TARİHTE BUGÜN
YanıtlaSil- 1913-II.Balkan Savaşı'nın başlaması.
1925 - Şeyh Said ile 46 adamı Diyarbakır İstiklâl Mahkemesi'nce idama mahkûm edildi.
1939 - Hatay Meclisi, oybirliğiyle anavatana katılma kararı aldı.
1971 - Türkiye'de haşhaş ekimi yasaklandı.
HAZİRAN
29
PAZAR
1447
4 MUHARREM
RUMI: 16 HAZİRAN 1441
HIZIR: 55
BIR AYET
Dağları görür, onları hareketsiz, yerlerinde donmuş sanırsın. Halbuki onlar, bulutların yürümesi gibi geçer giderler. Bu, her şeyi sağlam ve mükemmel yapan Allah'ın sanatıdır.
(Neml: 88)
BİR HADİS
Şükrünü yapabildiğin az mal, şükrünü yapamayacağın çok maldan daha hayırlıdır.
(C. Sağîr, No: 2935)
İbadet, şükürdür. Şükür, Mün'im'e edilir; yani nimetleri veren Zata şükretmek vaciptir.
İşârâtü'l-İ'caz
96\ Hadislerden Seçmeler
YanıtlaSilAllah'ın kitabına uyanlar
İbni Abbas'dan (ra) rivayetle:
Allah'ın Kitabına uyanı Allah'ın kitabı sap lıktan hidayete erdirir ve Kıyamet Gününde b hesaptan korur.
Taberani'nin Evsat'ından
***
Allah'ın hakimiyetine saygı gösterenler
Ebu Bekre (ra) rivayet ediyor:
Kim Allah'ım hâkimiyetine saygı gösterirse Allah da Kıyamet Günü onu yüceltir.
Taberani'nin Kebir'inden.
***
Belâ ehli
Cabir (ra) rivayet ediyor:
"Kıyamet Günü, afiyet ehli kimseler, bela eh-line sevapları verilince, dünyada iken derilerinin makaslarla kazınmış olmasını temenni edecek ler."
Katab-i Sitte, Hadis No: 4697.
Tüccarlar
YanıtlaSilEbu Hüreyre'den (ra) rivayetle:
Apib koli
Kim sattığı malı geri getiren müşterisinden kabul ederse, Allah da Kıyamet Gününde onun günahlarını affeder.
adan
1
Ebu Davud, Büyü: 52; İbni Mace, Ticaret: 26.
...
Ebu Said'den (ra) rivayetle Resul-i Ekrem Efendimiz (asm) şöyle buyurmuşlardır:
Dürüst ve güvenilir tüccar Peygamberler, sid-dıklar ve şehitlerle beraberdir.
İbni Mace. Ticarat: 1:
Tirmizi, Bayu: 4: Darimi, Bayu': 8.
...
Rifa'a bin Rafi (ra) rivayet ediyor:
"Kıyamet Günü tüccarlar facirler (günahkar-lar) olarak diriltilecekler. Ancak Allah'tan kor-kanlar, iyilik yapanlar ve doğruluktan ayrılma-yanlar müstesna"
Kütüb-i Sitte, Hadis No: 195.
...
SON DEVIR SAIR DIPLERIMIZDEN HIKMETLI SOZLA
YanıtlaSilGözüm, aklım, fikrim var deme, hepsini öldür! Sana çöl gibi gelen, O göl diyorsa göldür!
(Bir müslümanın ölçüsü, evvelâ Kur'ân ve Sünnet'tir. İslâm teslimiyettir / ön kabuldür. Akıl, ancak vahyin muhtevâsında insana saâdet getirebilir.)
Tahtadan yapılmış bir uzun kutu; Baş tarafı geniş, ayak ucu dar. Çakanlar bilir ki, bu boş tabutu, Yarın kendileri dolduracaklar.
Her yandan küçülen bir oda gibi, Duvarlar yanaşmış, tavan alçalmış. Sanki bir taş bebek kutuda gibi, Hayalim, içinde uzanmış kalmış.
Cılız vücuduma tam görünse de, İçim, bu dar yere sığılmaz diyor. Geride kalanlar hep dövünse de, İnsan birer birer yine giriyor.
Ölenler yeniden doğarmış; gerçek! Tabut değildir bu, bir tahta kundak. Bu ağır hediye kime gidecek, Çakılır çakılmaz üstüne kapak?
Hasis sarraf, kendine bir başka kese diktir; Mezarda geçer akçe neyse onu biriktir!..
(O gün ne mal ne evlât, ancak kalb-i selîm fayda verir.)
O demde ki perdeler kalkar, perdeler iner, Azrail'e; <> diyebilmekte hüner...
(Sâlih kulların son nefesi)
NECİP FAZIL:
YanıtlaSilO ki, Allah (ile beraberliğin gönül huzurun) a måliktir, neden mahrumdur?!
O ki; Allah'tan mahrumdur, neye mâliktir?!.
(Allah bes, bâkî heves... Kula Allah yeter, gerisi boş hevestir.)
Sâlih İnsanların Temsili:
O erler ki gönül fezasındalar, Toprakta sürünme ezâsındalar...
Yıldızları tesbih tesbih çeker de, Namazda arka saf hizasındalar...
İçine nefs sızan ibadetlerin, Birbiri ardınca kazâsındalar...
Bir an yabancıya kaysa gözleri, Bir ömür gözyaşı cezasındalar...
Kökünü beğenmeyen dal ve dalını beğenmeyen meyve, olgunlaşmadan çürür.. (Mâzîsini bilmeyen, istikbâlini inşa edemez.)
Tomurcuk derdinde olmayan ağaç, odundur!.. (Bir mü'min, nesil endişesini yüreğini taşımalı ve bu hususta gayret etmelidir.)
Gönlüm uçmak dilerken semâvi ülkelere; Ayağım takılıyor, yerdeki gölgelere...
(İnsanda nefs ve ruh iki ayrı âleme aittir. Ahiret saâdetine vuslat için, nefsânî duyguların hoyratlığından kurtulup, rûhânî istîdat-ları inkişaf ettirmekten başka çare yoktur.)
Tam otuz yıl saatim işlemiş ben durmuşum; Gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum...
(Gafletle geçirilen ömrün hazin ifadesi)
5
SON DEVİR ŞAİR ve EDİPLERİMİZDEN HİKMETLİ SÖZ
YanıtlaSilHâlbuki; Bosna, Irak, Afganistan, Filistin, Suriye, Libya ve benzeri İslâm belde-lerini mâtem yurduna çeviren onların kurumuş vicdanlarıdır.)
Doğrudan doğruya Kur'ân'dan alıp ilhâmı, Asrın idrâkine söyletmeliyiz İslâm'ı.
(Son asırlarda müslümanlar; rehâvet ve tembellik sebebiyle, askerî, idârî ve fen sahalarında gayret eden muâsırların-dan geri kalmışlardır.
İslâm ise yücedir ve cihanşümuldür.
Ecdâdımız gibi, İslâm'a, Kur'ân ve Sünnet'e sarılarak yeniden büyük hamleler ger-çekleştirmemiz lâzımdır.)
Dünyâ neye sâhipse, O'nun vergisidir hep! Medyûn O'na cem'iyyeti, medyûn O'na ferdi, Medyûndur O Mâsûm'a bütün bir beşeriyyet! Yâ Rab, bizi mahşerde bu ikrâr ile haşret!..
(Cihanda hangi fazîlet, güzellik ve muvaf-fakiyet varsa, Rasûlullah Efendimiz sayesindedir. O'na ümmet olmaktan daha büyük bir saâdet yoktur. Mahşer-de de en büyük nisbet, O'na îmân etmiş bir ümmet olabilmektir.)
ASR I SAIDETTEN GENEREZE HIDAYET BEURERLERİ
YanıtlaSilMEHMED AKİF:
Mehmed Åkife bir defasında şöyle sormuşlar:
"-Bu ülke ne zaman düzelir?"
Akif'in cevabı çok müthiş ve mânidar olmuş:
"-Cuma namazına gelen cemaat, sabah namazına da geldiğinde!.."
Îmandır o cevher ki, İlâhî, ne büyüktür! İmansız olan paslı yürek sînede yüktür...
Muallimim diyen olmak gerektir îmanlı, Edepli, sonra liyâkatli, sonra vicdanlı...
(Ideal bir eğitimcinin tarifi)
C
Sahipsiz olan memleketin batması haktır, Sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır...
(Îman vatanda yaşanır. Hic-ret bunun ispatıdır. Uhud ve Hendek harpleri, vatan müdafaasıdır. Diğer harpler de aslında yine tedâfüîdir /savunma maksatlıdır.)
Tükürün ehl-i salibin o hayâsız yüzüne, Tükürün onların aslā güvenilmez sözüne, Medeniyyet denilen maskara mahlûku görün Tükürün maskeli vicdânına asrın tükürün!
(Haçlıların devamı olan zâlim batı, hümanizm ve benzeri maske-ler takarak, evlâtlarımıza sefâletini saâdet olarak göstermeye çalışmaktadır.
510
>>
Gerçek
YanıtlaSildost; seni nefsinin tehlikeli tuzaklarından kurtaran dosttur. Mânevî ve ebedî hayatının selâmetini, maddî ve fânî menfaatlerinden önde tutan kimsedir. Seni doğru yola getirmek için nefsinin hoşlanmadığı sözlerle de olsa îkazda bulunan biri; senin hakîkî dostundur.
Nitekim Hazret-i Omer:
"En çok sevdiğim kimse, bana ayıp ve kusurlarımı haber verendir." buyurmuştur.
Müslüman bir kul "Lâ ilâhe İllallah" dediğinde, o tevhid gökleri yarıp geçer ve Allahın huzurunda durur. Cenabı Hak ona: "Sakin ol" diye buyurur. O tevhid der ki: "Nasıl sakin olayım? Beni söyleyen mağfiret olunmadıkça" Allah Teala buyurur ki: "Sen o kulumun dilinden çıktığın anda Ben onu bağışlamıştım."
YanıtlaSilRavi: Hz. Enes (r.a.)
Sayfa: 56 / No: 5
Ramuz El-Ehadis
130
YanıtlaSilTÖVBE I
إِنَّ اللَّهَ لَا يَغْفِرُ أَنْ يُشْرَكَ بِهِ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذَلِكَ لِمَنْ يَشَاءُ وَمَنْ يُشْرِكْ بِاللَّهِ فَقَدِ افْتَرَى إِثْماً عَظِيماً
*Allah, kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz; bundan baş-kasını (günahları) dilediği kimse için bağışlar."
Resulullah (sav)'in bu ayeti Vahşi'ye bildirince Vahşi şu cevabı yazdı:
Ayette yine şart getirilmiş. Çünkü Allah'ın beni bağışlamayı dileyip dilemeyeceğini bilmiyorum. Daha sonra şu ayet indi:
قُلْ يَا عِبَادِيَ الَّذِينَ أَسْرَفُوا عَلَى أَنْفُسِهِمْ لَا تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمِيعاً إِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ
"Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah'ın rah-metinden ümit kesmeyin! Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O, çok bağışlayan çok esirgeyendir." Resulullah (sav)'in bu ayeti Vahşi'ye bildirince, Vahşi Medine'ye gelip Müslüman oldu.3
Abdullah b. Süfyan anlatıyor:
Abdurrahman b. Süllemi bana yazdığı bir mektupta şöyle diyordu:
Babamın bana anlattığına göre o, Medine'de bir grup sahabe ile
birlikte otururken içlerinden biri şöyle demiş:
Resûlüllahın (sav) şöyle buyurduğunu işittim:
"Bir kimse ölümünden yarım gün önce bile tövbe etmiş olsa Allah onun tövbesini kabul eder."
Ben sordum:
Sen bunu gerçekten Resûlüllahtan duydun mu?
Evet! Duydum, diye cevap verdi.
Bunun üzerine bir başkası şöyle dedi:
Ben de Resûlüllah (sav)'in şöyle buyurduğunu işittim:
Ölümünden bir saat önce bile tövbe eden kimsenin tövbesini Allah kabul eder.
Nisa 48
Zümer 53
Heysemi, Места, 7/100
TENBİHÜ'L GÂFİLİN
YanıtlaSil131
Başka bir sahabe ise şunu söyledi:
Resûlüllah (sav)'in şöyle buyurduğunu işittim:
Allah, can boğaza gelmeden önce tövbe edenin tövbesini de kabul eder.
Muhammed b. Mutrif diyor ki:
Allah (cc) bir kudsi hadiste şöyle buyuruyor:
"Ademoğlunun yaptığına bakın! Günah işliyor, sonra bağışlanmasını istiyor, ben onu bağışlıyorum. Sonra tekrar günah işleyip, benden bağışla-mamı istiyor, ben yine bağışlıyorum.
Bakın şuna! Ne günahtan vazgeçiyor ne de rahmetimden ümidini kesiyor. Ey melekler siz şahit olun ki, ben o kulumu bağışladım."2
Muğis b. Sümmi anlatıyor:
Sizden önceki ümmetlerde günahkâr bir adam vardı. Bir gün yolda yürürken geçmişte işlediği günahlar aklına geldi ve pişmanlık duyarak üç defa:
"Allah'ım! Mağfiretini diliyorum," dedi.
Eceli geldi ve oracıkta öldü, Allah Teâlâ'da onun günahlarını bağış-ladı."3
Muhammed b. Aclan, Mekhul'ün şöyle dediğini anlatıyor:
Bana ulaşan bir habere göre, İbrahim'e (as) gökyüzünün sırları gös-terildiği zaman, zina eden birini gördü. Beddua etmesi üzerine Allah zina edeni helak etti. Sonra hırsızlık yapan birini gördü, ona da beddua etmesiyle o da helak oldu.
Bunun üzerine Allah (cc) ona şöyle buyurdu:
"Ey İbrahim! Kullarımı bana bırak. Çünkü onlar günah işleseler de şu üç şeyin dışına çıkamazlar:
1. Ya tövbe ederler ben de tövbelerini kabul ederim.
2. Yahut da onların soyundan bana ibadet edecek olan kullar yara-tırım.
3. Veya günah işlemeyi sürdürürler. Bu durumda ise cehennem onları beklemektedir."4
'Ahmed, Müsned, 23118
Deylemi, Firdevs, 4495
Hennad, Zühd, 942; Ebû Nuaym, Hılye, 6/68
Bulunamadı.
سور القره (1)
YanıtlaSilالعالم
[ سؤال ؟ ] ماضی صیغه سیله نداردن با سالان لعبير بين الشارني ؟ المواج نامی دوستی ہے اشار ندر. یعنی بايد يفك الدار فائده ورمدی بونه صولی به قالمة قاله لزوم قالما ديفنه اشار نده.
[ سؤال ؟ ] اندار اتمه مانده هانده تك بولو نما می ماهر در اولو بندهها نمونه نبودید؟ الجواب تا سكون اتمك ، بعضاً مخاطبك انصافه کلوب مطلوب ایشه موافقتنه سبا اولوی
سوال؟) قرآن کریم، باشقه مقا مارده ترهی به موکه ترغیب ده با پینی هانده، بوداده ترغیبی ترن ایت در اسبابی نه در [ الجواب ) کفر مضامه آنچه ترهیب و تخویف مناسبده هم به گرگی مصر تارى دفع ايتمك، جنتى فراغ كبي منفضتارك جلبندن داها أولى وداها تأثير لي. مع هذا بوراده کی ترهیب، ترغیبی ده اگریر یور. چونکه انذار و عدم انذاری کورن خیال، خشيت مناسبتبار در حال تبشیر و عدم تبشیره انتقال اید.
عزیزم ! هر بر حكمك باشته شیاده خدمت ایدن چون معنالری اولدیفی و هر بر حکمون تعقیب ایدیان کیزلی مقصد لر بولوند یفی کی بو كلامك ده حضرت محمده اشارت الي عند الرى او لمقاله كفرى تقبیح التملك مقصد بله بيون به الجوده تنظير انده بولو نشد. از جمله منفجر عليه الصلادة والسلامك كور مكده اولديفي زحمتاترك تخفيفه و كوستر مکنده اول یفی حرص و شدتان تهویه مدار او طعه الحجون، معنای حرفي قبيلندن بعضه ام الرده بولوغين والسكى موللرك هما للديني نظره آلارم، او نامه اقتدا ایله تسلى بوللرینی کو سرمه ایسه ده، بور قانون فطر بدر تحتمل و انقياد لازمدر
بو آیت ( وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ ) تا جمله سنه قدر بتونه اجزا سیله کفری تقبیح و تنفی ایله نمی اید. واهل كفری تهدید و تخويف الله کفر دن ترهيب ابدد. و كذا، بتون کا ماتیله، گفرن میون به مصیبت و مقاله برای لذتى يوحد المی وار نعمتی بوجه نفتی وار دبیه اعلامه ادر. وكذا تبوه جمال الرياله. کفرن هر شید نه ضد لی اول یعنی تصریح ایدد.
دیم، لسانه حال ایله اعلانه ای شده.
PAM
عَدَمٍ تَبْشِيرٌ
YanıtlaSilAdem-i tebşîr: Müjdelememe
جَلْبٌ
Gelb : Çekme
أَهْلِ كُفُرْ
Ehl-i küfür: İnkår edenler
آلة
Elem: Aa
آبان
Esbab: Sebebler
آولى
Evla: Daha iyi, öncelikli
ازجمله
Ezcümle: Omek olarak
اقتدا
İktida: Tabi olma
انقياد
İnkıyad: Boyun eğme
انتقال
İntikal: Geçme
مَعْنَا حَرْفي
Mana-yı harfi: Başkasını gösteren ve başkasına delil olan ma'na
مطلوب
Matlub: İstek, istenilen
مَضَرَتْ
Mazarrat: Zarar
موافقت
Muvafakat: Uygunluk
نظر Nazar: Bakış, dikkat
نھی Nehiy: Yasaklama
نقمت
Nikmet: Şiddetli ceză
تخفيف
Takhfif: Hafifletme
تخويف
Tahvif: Korkutma
تقيح
Takbih: Kabahatli bulma
تصرخ
Tasrih: Açıkça ifade etme
تبشير
Tebsir: Müjdeleme
تهوين
Tehvin: Kolaylaştırma, hafifletme
تنفير
Tenfir: Nefret ettinne
ترغيب
Tergib: Rağbetlendirme
ترهيب
Terhib: Korkutma
ظاهر
Zahir: Açıkgörünür olan
Sual: Măzi sigasıyla inzárdan yapılan ta'bir neye işarettir? Elcevab: İkıncı ve üçüncü inzârlara lüzüm kalmadığına işarettir. Yani "Yaptığın inzår fäide vermedi. Bundan sonra da fäidesız kalır."
YanıtlaSilSuâl: İnzår etmemekte fåidenin bulunmaması zahirdir آن که تازه kaydında ne faide vardır? Elcevab: Sükût etmek, bazen muhâtabın insafa gelip; matlûb işe muvafakatine sebeb olur.
Sual: Kur'ân-ı Kerim, başka makamlarda terhibden sonra terğib de yaptığı halde, burada terğibi terk etmiştir. Esbabı nedir? Elcevab: Küfür makamına, ancak terhib ve tahvif münasibdir. Hem de küfür gibi mazarratları def etmek, cenneti kazanmak gibi menfaat-lerin celbinden daha evlå ve daha te'sirlidir. Maahâzâ, buradaki terhib, terğibi de andırıyor. Çünki inzår ve adem-i inzârı gören hayål, zıddiyet münasebetiyle derhål tebşir ve adem-i tebşîre intikal eder.
Azizim! Her bir hükmün başka şeylere hizmet eden çok ma'nåları olduğu ve her bir hükümden ta'kib edilen gizli maksadlar bulunduğu gibi; bu kelâmın da Hazret-i Muhammed'e (am) işaret eden ma'nâları olmakla, küfrü takbih etmek maksadıyla büyük bir ölçüde tenfirâtta bulunmuştur. Ezcümle, Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın görmekte olduğu zahmetlerin tahfifine ve göstermekte olduğu hırs ve şiddetin tehvînine medår olmak için, ma'nâ-yı harfi kabîlinden bazı îmâlarda bulunmuş ve eski resûllerin hållerini nazara alarak, onlara iktidâ ile teselli yollarını göstermiş ise de, "Bu bir kanun-u fıtridir. Tahammül ve inkıyâd lâzımdır" diye, lisân-ı hâl ile i'lân etmiştir.
Bu ayet وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ cümlesine kadar bütün
eczâsıyla küfrü takbih ve tenfir ile nehyeder. Ve ehl-i küfrü tehdîd ve tahvîf ile küfürden terhib eder. Ve kezȧ, bütün kelimâtıyla, küfrün büyük bir musibet olmakla beraber, "Lezzeti yok, elemi var; ni'meti yok, nikmeti var" diye i'lân eder. Ve kezâ, bütün cümleleriyle, küfrün her şeyden zararlı olduğunu tasrih eder.
PEYGAMBERİMİZİN SİLAHLARI
YanıtlaSilA- Peygamberimizin Kılıçları:
Peygamberimizin dokuz kılıcı vardı (1):
1. Babasından kalan ve Me'sûr adıyla anılan kılıç.
Bu kılıç, Peygamberimizin Medine'ye hicreti sırasında yanında bulunuyordu. (2)
2. Abd isimli kılıç.
Bu kılıcı, Peygamberimize, Sa'd b. Ubåde hediye etmiş (3), Pey-gamberimiz, Bedir savaşına giderken, yanında götürmüştü. (4)
3. Zülfekar.
Kureyş müşriklerinden Münebbih b. Haccac'ın (5) veya Âs b. Mü-nebbih'in (6) kılıcı olup Bedir savaşında iğtinam edilmişti. (7)
Sırtında bir takım gedikler bulunduğu için Zülfekâr denilmişti. (8)
Peygamberimiz, Zülfekar'ı, Hz. Ali'ye hediye etti. (9)
Kabzasının başı, bağının halkaları ve zincirleri gümüştendi. (10)
Peygamberimizin vefatından sonra Hz. Abbas, Hz. Ebû Bekir'e başvurup Zülfekar'ı, Hz. Ali'den almak istediği zaman, Hz. Ebû Be-kir «Ben, bu kılıcı, hep Onun elinde gördüm.
Kendisinden, bunu, çekip almayı, hoş bulmam!» dedi.
(1) Kastalâni Mevahibülledünniye c. 1, s. 302, Diyar Bekri Hamis c. 2, s. 188
(2) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 485-486, Belâzüri Taberi Tarih c. 3, s. 184, Diyar Bekri hibülledünniye c. 1, s. 302 Ensabüleşraf c. 1, s. 521, Hamis c. 2, s. 188, Kastalânî - Meva-
(3) Vakıdî Megazi c. 1, s. 103, Kastalânî Mevahibülledünniye c. 1, s. 302
(4) Vakıdî Megazi c. 1, s. 103, Taberî hibülledünniye c. 1, s. 302 Tarih c. 3, s. 184, Kastalânî - Meva-
(5) Vakıdi Megazi c. 1, s. 103, İbn-i Sa'd büleşraf c. 1, s. 521 Tabakat c. 1, s. 486, Belâzüri - Ensa-
(6) Belâzüri Ensabüleşraf c. 1, s. 521, Firûzabâdî Kamûsulmuhit c. 2, s. 115
(7) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 486, Belâzürî. Ensabüleşraf c. 1, s. 521
8) Firûzabadi Kamusulmuhit c. 2, s. 115, Diyar Bekri Hamis c. 2, s. 188
( (9) İbn-i Esîr Kâmil c. 2, s. 137
(10) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 486, Abdurrezzak - Musannef c. 5, s. 296, Belâzüri Ensabüleşraf c. 1, s. 521, Diyarbekrł Hamis c. 2, s. 188, Kastalânî - Meva-hibülledünniye c. 1, s. 302
PEYGAMBERİMİZİN SİLANLARI
YanıtlaSilHz. Abbas da, onu, Hz. Ali'ye bıraktı. (11)
4. Samsâme,
Amr b. Må'd-i Kerib'in meşhur kılıcıdır, (12)
5. Kulei,
6. Bettår (Keskin),
7. Hati,
Bunlar, Beni Kaynuka' Yahudilerinden iğtinam edilmişti.
8. Mihzem,
9. Resûb.
Hz. Ali, bu iki kılıcı, Fels tapınağından iğtinam etmişti. (13)
Peygamberimiz, bunları, Hz. Ali'ye hediye etti. (14)
B Peygamberimizin Mızrakları:
1-3. Peygamberimiz, Beni Baynuka' Yahudilerinden üç Murak iğtinam etmişti. (15)
Peygamberimizin Mızraklarından birinin ismi: Müsvi (16), diğe rinin ismi Müsna idi. (17)
4-5. Peygamberimizin, Beyză diye anılan büyük bir Harbesi ile Aneze diye anılan Mızraktan küçük bir Harbesi de, vardı. (18)
Nab'a diye de, anılan bu Harbe'yi, Habeş Necaşisi, Zübeyr b. Av vam'a vermişti.
Peygamberimiz, Hayber savaşından dönerken onu, Zübeyr b. Av vam'dan aldı. (19)
Necaşinin Peygamberimize Gönderdiği Anezeler:
Habeş Necaşisi Ashama, Peygamberimize üç Aneze göndermişti.
(11) Belâzürf Ensabüleşraf c. 1, s. 525
(12) İbn-i Seyyid Uyunüleser c. 2, s. 318, Firûzabadi Kamusulmuhit c.4x10
(13) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 486, Belärürl Ensabüleşraf e. 1, s. 521, Taberl Tarih c. 3, s. 184, Kastalani Mevahibülledünniye c. 1, s. 302
(14) Ebülmünzir Muhammed b. Hişam'ül'Kelbi Kitabülesnam s. 15, Belarürt Ens
büleşraf c. 1, s. 522, İbn-i Seyyid Uyunüleser c. 2, s. 318 (15) İbn-i Sa'd Tabakat c. 2, s. 489, Belárüri Ensabüleşraf c. 1, s. 522, Taberl Tarih c. 3, s. 184, İbn-i Esir Kâmil c. 2, s. 316
(16) İbn-i Esir Üsdülgabe c. 1, s. 37, İbn-i Esir Mevahibülledünniye c. 1, s. 303 Nihaye c. 1, s. 230, Kastalant
(17) Belâzürt Ensabüleşraf c. 1, s. 573, Kastalani Halebi İnsanüluyun c. 3, s. 429 Mevahibülledünniye e. 1, s. 3
(18) İbn-i Esir Üsdülgabe c. 1, s. 37, Kastalani Halebi İnsanüluyun c. 3, 3. 429 Mevahibülledünniyə c. 1, s. 3
(19) Beläzüri Ensabüleşraf c. 1, s. 523-524, Halebt İnsanüluyun c. 3, s.
Vesika No: 9
YanıtlaSilAtûfetlü efendim hazretleri
Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye'nin Beyyinat ve Tahlif hakkında olan onbeşinci kitabının emsali misillû darülkütib-i hazreti hilafet-penhîye vaz'ı istid'âsıyla cemiyet-i mahsusası tarafından î'ta kılı-nan iki nüsha-i matbuası arz ve takdim olunduğu beyaniyle tezkire-i senâverî terkîm kılındı cfendim.
5 Zilkade 93
Maruz-ı çâker-i kemîneleridir ki
Hâmepîray-ı ta'zîm olan işbu tezkire-i sâmiye-i vekâletpenâhî-leriyle irsal olunan nüshaları nigâh-ı dekayık-iktinah-ı hazret-i şe-hinşâhî buyurulmuş ve sâlifuzzikr nushalar tevkif kılınmış olmağla ol babda emr u ferman hazret-i Veliyyulemrindir.
6 Zilkade 93
Vesika No: 10
Atûfetlü efendim hazretleri
Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye'nin onaltıncı kitabının darülkütib-i hazret-i hilâfetpenâhîye vaz'ı istid'âsıyla cem'iyyet-i mahsûsası ta-rafından i'tâ edilen iki nüsha-i matbuası savb-ı vâlâlarına irsal olun-duğu beyâniyle tezkire-i senâverî terkîm kılındı efendim.
selh. Zilkade 93
Maruz-ı çâker-i kemîneleridir ki
Hâmepîrây-ı tazim olan işbu tezkire-i sâmiye-i âsafâneleri manzûr-ı âli-i hazret-i Pâdişâhî buyurulmuş ve zikrolunan kitap-lar tevkif kılınmış olmağla ol babda emr u ferman hazret-i Veliy-yulemrindir.
Ğurre. Zilhicce 93
Mecelle-i Ahkâm-1 Adliyye
YanıtlaSil(metin)
HADIS-1 ŞERİFLER
YanıtlaSil640
نى يبدأ به الصَّلاَةُ ، ثم يتصرف فيقوم مقابلَ النَّاسِ ، والنَّاسُ عَلَى صُفُوفِهِمْ فَيَعِظُهُمْ وَيَأْمُرُهُمْ . .
( متفق عليه )
1385) «Peygamber S.A. efendimiz ramazan ve kurban bayramların. du.. Namazı bitirdikten sonra, insanların yüzüne karşı ayakta da namazgâha çıkardı.. Ve ilk yaptığı iş, namaz kılmak olur. dururdu; insanlar da saflarında dururlardı.. Böylece onlara nasihat ve emir verirdi..>>
İlkönce: Namazgāhta tahiyyat-ı mescit tabir edilen iki rikāt namaz kılınır.. Vaaz ve nasihata ondan sonra baslanır.. Bu Hadis-i Seriften mu-rad budur..
En doğrusunu Allah bilir..
İmamlar bu hadis-i Şerifin sıhhatında müttefiktirler..
١٣٨٦ يُجْزِي عَنِ الْجَمَاعَةِ إِذَا مَرُّوا أَنْ يُسَلَّمَ أَحَدُهُمْ ، وَيُجْزِى عَنِ الْجَمَاعَةِ أَنْ يَرُدُّ أَحَدُهُمْ . ( رواه أحمد )
1386) «Toplu halde yürüdükleri zaman, içlerinden birinin selâm ver. mesi kâfi gelir.. Toplu halde bulunanların biri -verilen sela-ma- karşılık verirse; kâfi gelir..>>>
Verilen selama toplu halde karşılık verilirse daha iyi olur..
* **
Ravi: İMAM-I AHMED.. Menkıbesi, 1. Hadis-i şerifte..
۱۳۸۷ يُسلمُ الصَّغِيرَ عَلَى الْكَبِيرِ ، وَالمارُ عَلَى الْقَاعِدِ ، وَالْقَلِيلُ عَلَى الْكَثِيرِ ، وَالرَّاكِبُ عَلَى الماشي ( متفق عليه )
1387) «Küçük büyüğe, yürüyen oturana, az çoğa, binekteki yürüye-ne selâm verir..>>>
**
Selâm işinde sünnet olan budur..
İmamlar bu Hadis-i Serifin sıhhatinde müttefiktirler..
۱۳۸۸ يَوْمُ الْقَوْمَ أَقْرَؤُهُمْ لِكِتَابِ اللهِ، فَإِنْ كَانُوا في القراءة سواء ، فَأَعْلَمُهُمْ بالسُّنَّةِ ، فَإِنْ كَانُوا فِي السُّنَّةِ سَوَاءٍ فَأَقْدَمُهُمْ هِجْرَةٌ ، فَإِنْ كَانُوافِي الهِجْرَةِ سَوَاءٍ فَأَقْدَمُهُمْ مِنَّا . ( رواه مسلم )
VE VAAZ ÖRNEKLERİ
YanıtlaSil641
1388) «Cemaate, Allah'ın kitabını en güzel okuyan imamlık eder.. Kur'an okumakta aynı olurlarsa; sünneti en çok bilenleri.. Sün-neti bilmekte müsavi olurlarsa; hicrette en kıdemli olanları.. Hicrette de eşit olurlarsa; en yaşlıları..>>>
Bir başka rivayete göre, yaşta aynı olanların yüzü güzeli.. Yüz güzelliğinde müsavi olanların ise, zevcesi güzeli imamlık eder.. Çünkü ževcesi güzel olanların gözü dışarıda olmaz.. *
Ravi: MÜSLİM.. Menkıbesi, 5. Hadis-i şerifte.. ۱۳۸۹ يَدُورُ المَعْرُوفُ عَلَى يَدِ مِائَةِ رَجُلٍ آخِرُهُمْ فِيهِ كَأَوَّلِهِمْ .
( رواه ابن النجار عن أنس )
1389) «İyilik, yüz kişinin elinde dolaşır. O iyilikte, sonuncu olanları, evvelkileri gibidir..>>>
**
Yani: Aynı iyiliği yüz kişi yapsa; ilkinin aldığı sevab ne ise, sonun-cunun aldığı sevab da odur; eksilmez..
**
Ravi: ENES'ten r.a. naklen İBN-1 NECCAR.. Menkıbeleri, 1. ve 98. Hadis-i şerifte..
۱۳۹۰ يُسْتَجَابُ لِأَحَدِكُمُ مَا لَم يَعْجَلْ ، يَقُولُ . قَدْ دَعَوْتَ فَلَمْ يُسْتَجَب لِي. ( رواه الشيخان عن أبي هريرة )
1390) «Herhangi birinizin -duasına icabet olur; ama acele etme-diği takdirde.. Fakat der ki: Dua ettim de kabul olmadı..>>>
**
Yapılan duaların bu âlemde kabul olmadığı görülürse; âhirette se-vab yazıldığı biline.. İmam-ı Gazali Hz. nin fetvası bu yoldadır.
Ravi: EBU HUREYRE'den r.a. naklen BUHARI ve MÜSLİM.. Men-
**
kıbeleri, 2. ve 5. Hadis-i Şerifte.. ۱۳۹۱ يَسُرُوا وَلا تُعسُّرُوا ، وَبَشِّرُوا وَلَا تُغْفَرُوا . ( رواه البخاري )
1391) «Kolaylaştırınız; güçlük çıkarmayınız.. Sevindiriniz; nefret et-tirmeyiniz..>>>>
**
İşte, İslâm dinini kullara böyle sevdiriniz..
Hadis-i Şerifler, F: 41
delil-i sidk
YanıtlaSil172
delili sidk دليل صدق : doğruluk delili, doğru-luktan ayrılmazlık ve doğru sözlülük sıfatla-rına sahip olmanın delili
delil-i vahdaniyet دليل وحدات: vahdaniyet delili; Allah'ın (c.c.) birliğini isbat eden delil, kâinatın ve bütün varlıkların sahibi ve yara-tıcısının bir ve aynı olduğunu gösteren delil
delil-i vahdet دليل وحدت : vahdet delili, Allah'ın (c.c.) birliğini isbat eden delil, kainatın ve içindeki bütün varlıkların sahip ve yaratıcısı-nın bir olduğunu gösteren delil
delili vazih دليل واضح : açık delil
delili yakini دليل يقيني : gözle görürcesine şüp-he götürmez, sağlam delil
delili vcud دليل وجود : bir şeyin var olduğunu isbat eden delil
delili zahir دليل ظاهر : apaçık ve gözle görünen delil
delili zihayat دليل ذى حيات : yaşayan canlı delil (Hz. Muhammed a.s.m.)
dellal دلال : tellal, duyurucu, ilâncı, tanıtıcı
dellal - alişan دلال عالی شان : Kur'an ve iman ger-
çeklerinin şanı yüce duyurucusu, tanıtıcısı
dellalı aşık دلال عاشق : aşık ilacı Allah'a (c.c.( aşkla bağlı olup O'nu tanıyan ve tanıtan kul (insan)
dellal azam دلال أعظم : )İlahi) hakikatlerin en büyük duyurucusu ve tanıtıcısı (Hz.Muham-med a.s.m.)
dellal-ı kitab-ı mübin دلال کتاب مبین : gerçekleri açıklayan kitabın (Kur'an'ın) ve getirdiği ha-kikatlerin tanıtıcı ve duyurucusu
dellal - Kur'an دلال قرآن : Kur'an ve getirdiği ha-kikatleri insanlara duyuran ve tanıtan
dellal-i mazhar دلال مظهر : kendi varlığında sa-hip olduğu yaradılış özellikleriyle San'atkâr Yaratıcısını bir ayna (mazhar) gibi gösteren ve tanıtan varlık (insan); duyurucu ve tanı-tıcı ayna
dellal - muhterem دلال محترم : saygıdeğer tanı-tıcı ve duyurucu
dellalı nübüvvet دلال نيوت : Hz. peygamber'in (a.s.) peygamberliğinin delili ve tanıtıcısı
dellal - saltanat دلال سلطنت : )Allah'a c.c. ait( hâkimiyet gücünün dellâlı, ilâncısı, tanıtıcısı, duyurucusu
dellâl-ı saltanat-ı İlahiye دلال سلطنت إلهيه : Al lah'ın (c.c.) hâkimiyet gücünün dellalı, ilâncı-sı, duyurucusu, tanıtıcısı.
D
172
YanıtlaSilDemokrat Parti
dellal-i saltanat-1 rubublyet دلال سلطنت : Rabbin hakimiyet gücünün dellah, flancısı, duyurucusu, tanıtıcısı
dellal-i vahdaniyet دلال وحدانیت : Allahin (cc( birliğinin dellalı, ilâncısı, duyurucusu,
dellal-i vahdaniyet ve saadet دلال وحدانیت
سعادت Allah'ın (c.c.) birliğinin ve ahiret haya tında vaad ettiği mutluluğun dellalı, ilancısı, duyurucusu, tanıtıcısı
dellal-misal دلال مثال : tellal gibi, ilancı gibi, ta nıtıcı ve duyurucu gibi
dellaliyet دلالیت : tellallık, tanıtıcılık ve duyu-ruculuk
dema دما : .her zaman 2.an, zaman 3.vakta ki
demadem 1 : دمادم.her zaman, sık sık 2.zaman
zaman
dembedem 1 : دمبیه دم.zaman zaman, bazan, ara sıra 2.sık sık
demdeme 1 : دمدمه.gürültü 2.uğultu 3.hışır-tı 4.vızıltı 5.boğuk yüksek sesler 6.gürültülü sert konuşma sesleri
demdeme-i takdirat دمدمة تقديرات : begenme ve takdir sesleri
demdeme-i nebat ve hava دمدمه نبات و هوا : bit kilerin hışırtısı ve havanın uğultusu
demdeme-i tesbih دمدمه تسبیح : zikir sesleri, Allah'ın kusursusluğunu yüksek sesle seslen-dirmeler
demir-sebat دمير - ثبات : )kararında ve bağlılı-ğında) demir gibi sağlam ve sarsılmaz
demirbas میرباش : aynı yerde devamlı hizmet veya görev için hazır bulunan (kimse veya şey)
demokrasi ده موقراسی : halk eğemenliğine ve halkın ortak istek ve iradesine dayanan idare şekli
demokrat 1 : ده موقرات.demokrasi taraftarı 2.Demokrat Parti'li
Demokrat Parti ده موقراط پارتی : Türkiye'de 1946 yılında kurulan ve 1950 yılında iktidara ge-len siyasi parti. Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş tarihi olan 1923'ten 1950 yılına ka-dar Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), Türki-ye'yi tek iktidar partisi olarak yönetmiştir. Bu parti bir çeşit devlet partisi idi. Devletle parti iç içe girmişti. Cumhurbaşkanı partinin de genel başkanı idi. İllerde valiler, ilçelerde kaymakamlar hem devletin hem de partinin temsilcisi, yani partinin il ve ilçe teşkilatının