YUSUF A. S.

Yorumlar

  1. Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla anlamına gelen "Bismillahirrah- nânirrahîm" âyetinin adıdır. Besmeleye 'Allah'ın adını anmak" anlamına gelen 'tesmiye" de denir. Besmele, Neml sûre- sinin 30. âyetinin bir bölümü ve Fâtiha sûresinin ilk âyetidir. Tevbe sûresi hâriç diğer sûrelerin başında besmele yazıl- mıştır. Sûre başlarındaki besmeleler, müstakil birer âyettir. Ancak o sûreye dahil değildir.

    Peygamberimiz (a.s.) her hayırlı işe besmele ile başlanmasını tavsiye etmiş ve "Besmele ile başlanmayan her iş be- reketsiz ve sonu güdüktür" buyurmuştur (Aclûni, Keşfü'l-Hafa, II,174). Kur'ân okumaya, bir şey yiyip içmeye ve bir işe başlanır- ken besmele çekilir. Kur'ân'da Allah'ın adı anılmadan kesilen hayvanların etleri- nin yenmeyeceği bildirilmiştir (En'âm, 6/121).

    Besmele çeken insan; başka bir var- lık adına değil sadece Allah adına, O'nun rızası için ve O'nun izniyle başlı- yorum, demiş olur. Besmelede Yüce Ya-

    YANITLASİL

    yuksel22 Mayıs 2024 13:52
    ratıcının üç ismi geçmektedir: Allah, Rahman ve Rahim. Besmele çeken Kur'ân okumuş ve Allah'ı anmış olur,

    .Κ.)

    BESİR

    YanıtlaSil
  2. Demokrat Parti

    174

    D

    deniyetine hayrandı. Batı'da ne varsa her şey iyi idi. Batı'nın ilerlemesinin nedeni dinden uzaklaşması idi. İslam dünyasının geri kalı-şının sebebi olarak da İslam dinini görüyor-lardı. Dinden ne kadar uzaklaşılırsa ilerleme o kadar sağlanacaktı. Bu iddialarını millete karşı açıkça savunamadıkları için "takiyye" yapıyor, yani, niyetlerini milletten gizliyor-lardı. Güya onlar dine karşı değil, kötü din adamlarına, dinin yanlış uygulamalarına ve dinin siyasete alet edilmesine karşı imişler gibi görünüyorlardı. Fakat uygulamada dinî inanç ve yaşayışı zayıflatıcı tedbirleri almayı bir çeşit vatanseverlik olarak görmekte idi-ler. Böyle düşünenler zamanımızda da çeşitli çevrelerde mevcuttur. Sayıca az olmalarına rağmen politikada, ekonomide, basın ve ya-yın hayatında ilim ve kültür alanında etkileri büyüktür. Bunların yanılgılarına kısaca de-ğinmek gerekir:

    Fransız Devrimi'nden sonra (1789) daha açık bir şekilde Batı'da din ve ilim, akıl ve vicdan birbiriyle bağdaşmaz olarak görüldü ve gös-terildi. Bizdeki Batı taklidçileri de aynı görü-şü İslâm dinine uyarladılar. Bu sebeple "din= gericilik" şeklinde görüldü. Her vesile ile di-nin toplum hayatından uzaklaştırılması ça-releri arandı. Oysa İslâm dini hem ilme, hem akla önem veren bir dindir. Hristiyanlık'la İslâm arasındaki en önemli farklardan biri de budur. Kilise, "Dünya yuvarlaktır ve Gü-neş'in çevresinde dönüyor" diyenleri ölüm cezası ile yargılarken İslâm dünyasında, bun-dan yedi yüz yıl öncesinde, Dünya'nın çevre-sini doğru olarak ölçen, Dünya'nın yuvarlak olduğunu söyleyen ilim adamları vardı. Ab-basi Halifesi Me'mun zamanında (mi.813-833) Müslüman astronom ve matematikçi iki kardeş, Mûsa Oğulları, Dünya'nın çevresini 8 000 fersah (40.000 km.) olarak doğru bir şekilde hesapladılar. Orta Çağ'da İslâm dün-yası ilim, teknik ve ekonomide Batı dünya-sına göre yüzyıllar daha önde idi. İslâm ilim adamları Eski Yunan, Mısır, İran ve Hind ilim ve felsefesinden yararlanmasını ve bunu eleştiriden geçirdikten sonra daha üst sevi-yeye getirmesini bilmişlerdir. Avrupa, daha sonraları, İspanya'daki Müslüman Endülüs Devleti'ndeki ve Sicilya'daki ilim ve araştır-ma merkezlerinde bu ilimleri ve felsefi gö-rüşleri öğrendi. Tercüme yolu ile eserler Batı dünyasına aktarıldı. Bunların itici güç ve etkisiyle Avrupa'da Rönesans ve Reform ha-

    YanıtlaSil
  3. Demokrat Parti

    reketleri başı

    me ve ilerlemeye Engel olsaydi Islam medeniyeti, Orta Çag Avrupa medeni İslam ilme gibi Islån yetinden yüzyıllar daha ilerisinde olamazd (bkz. Yunan maddesi).

    İslâm, ilmi çalışmaları ve doğru duşunmey ibadet sayan bir dindir. "İlim Müslimanın kaybolmuş malıdır, nerede bulursa onu aliy ve "Aklı olmayanın dini de yoktur sözü Is lam Peygamberine (a.s.m.) aittir. Kur'anda Allah'ın (c.c.) bir ismi "Alim" olarak geçer İslam düşüncesine göre kainat, Allah'in (cc) eseri olduğu için akli (rasyonel) bir yapiya sahiptir. Tabiatta her şey deney ve gözlem verilerine dayanarak akılla açıklanabilir. Kaj natta (tabiatta) her şey, Allah'ın (c.c.) koy-duğu kanunlara bağlıdır. Kur'an'ın ifadesi ile bu kanunlar Allah'ın (c.c.) âyetleridir. Kai nattaki bu ayetleri keşfetmek (bulmak) ve okumak herkese açıktır. Bu sebeple de ilim ve teknik insanlığın ortak malıdır, kimsenin tekelinde değildir.

    İslam dünyasının parlak bir medeniyet do neminden sonra gerilemesinin nedeni din değil, başka sebeplerdir, tarihi, coğraf ekonomik, siyasi vb. sebeplerdir. Cengiz ve Hülagü'nun İslam dünyasını işgalleri, şehir leri, kütüphaneleri, araştırma merkezlerin yakıp yıkmaları, ilim adamlarını öldurüp veya esir alıp götürmeleri, bu işgal ve yakıp yıkmaların büyük ekonomik yıkım ve kayıp lara sebep olması; aynı şekilde Haçlı seferle rinin getirdiği yıkımlar ve kayıplar, coğrafi keşifler sonucu Amerika'daki zengin doğal kaynakların ve dünya ticaretinin Avrupa'nın eline geçmesi, İslâm ülkelerinde devlet yöne timinin ve düzenin bozulması, iç çekişmeler ve çatışmalar gibi sebepler, İslam dünyasının duraklama ve gerilemesine çok önemli etki-leri olmuştur. Bütün bunları gözardı edip ta rihi gelişimi ve toplum hayatını ilim, teknik ve ekonomiyi dinle açıklayıp geriliğin sebebi olarak dini göstermek; din, inanç ve düşün me hak ve hürriyetlerini savunanları da "ir tica" ile suçlamak hem akla, hem ilme, hem çağın gereklerine aykırıdır. Şunu da eklemek gerekir ki, tek hakikat müsbet ilimdir, bunun dışında hakikat yoktur, demek ve ilmi mut-laklaştırmak da günümüz ilim anlayışına terstir. Günümüz ilim adamları ilimlere göre celi (rölatif) bir değer verirler. En kesin ilim sayılan matematik veya mantık bile farklı

    YanıtlaSil
  4. Demokrat Parti

    175

    görüşlere açıktır. Klasik geometrinin yanın-da yeni geometriler, klasik mantık yanında modern mantık, klāsik fizik yanında modern t fizik vb.ortaya çıkmıştır. Mesela, Rus mate-matikçisi Lobatchevski (Lobaçevski, 1793 1856) ve Alman matematikçi Riemann (1826 1866), klasik Öklid geometrisinin postu-latlarından farklı olan postulatlara dayana-rak farklı geometri sistemlerinin mümkün olduğunu gösterdiler. Klasik geometrinin ve Aristo'nun klasik mantığının, akıl için tek ve mutlak doğru kabul edildiği 19. yy. 'dan son-ra, ilim ve düşünce alanında yeni gelişmeler oldu, yeni geometriler ve modern mantık ilimleri kuruldu. Newton'un klasik fiziği ye-rine modern fizik görüşü ortaya çıktı.

    K

    Kısacası, pozitivizmi din haline getirip ger-çek dini dışlayanlar, aslında ilim ve felsefede 19. y y. anlayışına takılıp kalanlar, asıl irtica-nın (gericiliğin) temsilcileridir, denebilir.

    CHP'nin ve etkili destekçi çevrelerin DP'ye karşı yürüttüğü irtica (gericilik) suçlamala-rı, halkı etkileyemedi ve DP, 14 Mayıs 1950 de yapılan genel seçimi, ezici bir çoğunluk-la kazandı. Bu seçimde DP 393 milletvekili, CHP ise 69 milletvekili çıkardı. Bu seçim, demokrasi yolunda önemli bir adım oldu. Yeni kurulan hükümet, bazı antidemokratik kısıtlamaları kaldırdı. Türkçe ezan okumak, namazda Türkçe kamet getirmek zorun-luluğu kaldırıldı. Ezan asli şekliyle Arapça okunmaya başlandı. CHP'nin bir çeşit parti ocağı gibi çalışan "Halk Evleri" kapatıldı. İlk defa din dersleri, müfredat programı içine alındı. 1951'de yedi ilde İmam-Hatip okulla-rı açıldı. Düşünce, inanç ve basın hayatında normalleşme ve ekonomide serbestleşme (liberalleşme) başladı. Halk, DP'ye daha ge-niş ölçüde destek verdi. CHP, liderlerini ve kendilerini seçkin ve DP'lileri köylü, tec-rübesiz ve ayak takımı olarak görüp ülkeyi yönetemeyecekleri ve halkın tekrar ken-dilerine yöneleceği beklentisi içindi idiler. Fakat durum umdukları gibi çıkmadı. DP, 1954 seçimlerinden daha güçlenerek çıktı. Bu seçimde DP, 488 milletvekili çıkarırken CHP 30 milletvekilliği alabildi. CHP bun-dan sonra sert ve yıkıcı muhalefete başladı. İktidarı läiklik ilkesini çiğnemek ve irticayı cesaretlendirmekle suçlamaya daha çok ağır-lık verdi. "Ticanî" denilen düzmece bir tari-kat hortlatıldı.DP buna, Atatürk'ü Koruma

    A

    YanıtlaSil
  5. 175

    Demokrat Parti

    Kanunu'nu çıkarmak, laikliğe aykırı davra-nışları cezalandıran 163.maddeyi ağırlaş-tırmak, Komünizmle Mücadele Derneği ve Milliyetçiler Derneği'ni kapatmakla karşılık verdi. Bu dönemde din karşıtı bazı çevrele-rin etkisiyle dinî cemaatler aleyhinde baskı ve soruşturmalar yoğunlaştı. CHP, DP ikti-darına karşı psikolojik savaşla korkutma ve sindirme taktiğini uygulamaya devam etti. 1957 seçimlerinde CHP, milletvekili sayısını 178'e çıkardı. Bu yıldan sonra üniversite çev-resi de devreye sokuldu. İktidarın devrilmesi yolunda ordu içinde de gizli teşkilatlanma ve hazırlıklar hız kazandı. Nihayet İstanbul ve Ankara Üniversitelerinde kargaşa çıkartıldı. Kanunsuz gösteri ve yürüyüşler düzenlen-di. Ankara Harb Okulu öğrencileri, başla-rında kumandanları olduğu halde, sokakta yürüyüş ve gösteriler düzenlediler. Basının önemli bir kısmı bu hareketlere destek verdi. Nihayet 27 Mayıs 1960 tarihinde Türk Silahlı Kuvvetleri, Anayasayı ve läik rejimi koruyup kollama gerekçesi ile darbe yaptı. Halkın ira-desi ile seçilen meclis dağıtıldı. M.Kemal'in hazırladığı Anayasa rafa kaldırıldı. Bakan-lar ve milletvekilleri tutuklanıp İstanbul'da Marmara Adalarından biri olan Yassı Ada'da yargılandılar. Yargılamayı yapan mahkeme, askerî cunta tarafından kurdurulan olağan üstü bir mahkeme idi. Bu mahkeme, üç kişi hakkında idam kararını verdi: Başbakan Ad-nan Menderes, Dış İşleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan.

    Aslında bu olay, Atatürk'ün kurduğu Cumhu-riyet'in yıkılması ve demokrasiden geri dö-nüş anlamını taşır. Cumhuriyetin (II. Cum-huriyet) yeniden kurulması için CHP'nin ağırlıkta olduğu bir kurucu meclis oluşturul-du. Bu Kurucu Meclis yeni anayasayı hazırla-dı. Siyasî çevrelerde artık iktidar olmak için halkın oyu ile seçilmiş olmanın yeterli olma-dığı söylenmeye başlandı ve "CHP + Ordu = İktidar" formülü söylenir oldu. Ordu, bu dar-beden sonra siyaset üzerindeki etkisini daha çok hissettirir duruma geldi. Darbelerin yolu açıldı. Darbe yapanlar başarılı olurlarsa dar-beciler cezalandırılamaz görüşü kabul gördü. 1971 ve 1980'de yine askerî darbe yapıldı. Bu tarihten itibaren darbe yapıp Cumhuriyeti bir nevî askerî vesayet (himaye) altında tut-mak için ileri sürülen irticayı önleme ve läik cumhuriyeti koruma ve kollama gerekçesine "bölücülüğü önleme" de katıldı. Böylece ordu

    DD

    YanıtlaSil
  6. 642

    HADİS-İ ŞERİFLER

    Ravi: BUHARI.. Menkıbesi, 2. Hadis-i şerifte..

    ١٣٩٢ يَشْفَعُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ الأنبياء ثمَّ الْعُلَماء ثم الشهداء ( رواه ابن ماجه )

    1392) «Kıyamet günü önce peygamberler şefaat edecek.. Sonra âlim-ler.. Sonra şehidler.>>>

    **

    **

    Muhitinde iyi tanınan güzel halli kimselere de, şefaat hakkı tanına-caktır..

    Ravi: IBN-I MACE.. Menkıbesi, 68. Hadis-i şerifte..

    ۱۳۹۳ يَا غُلامُ . أَحْفَظ الله يَحْفَظْكَ ، أَحْفَظ اللهُ تَجِدْهُ تَجَاهَكَ ، وَإِذَا سَأَلْتَ فَاسْأَلِ اللهَ تَعَالَى ، وَإِذَا اسْتَمَنْتَ فَاسْتَمِنْ بِاللَّهِ عَزَّ وَجَلَّ . ( رواه الترمذى )

    1393) «Ya GULAM, Allah'ı muhafaza et ki, o da seni muhafaza et-sin.. Allah'ı muhafaza edersen, karşında bulursun.. İstediğin zaman Allah'tan iste.. Yardım taleb ettiğin zaman, bu talebini Allah'a yap..»

    **

    **

    GULAM: Oğul, köle ve evlâd manalarına alınabilir., Burada genç ve-ya delikanlı, manâsı verilmelidir. Bilhassa burada verilen emir şudur: -Allahın emrini tut ki, seni koruya.. Onun emirlerini tutarsan, mükafatını hemen görürsün.. Her halinde Allah'a güven..

    **

    Ravi: TİRMİZİ.. Menkıbesi, 13. Hadis-i Şerifte..

    ١٣٩٤ يَا مَعْشَرَ الشَّبَابِ : مَنِ اسْتَطَاعَ مِنْكُمُ الْبَاءَةَ فَلْيَتَزَوَّجُ ، فَإِنَّهُ أَغَضُ لِلْبَصَرِ وَأَحْصَنُ لِلْفَرْجِ ، وَمَنْ لَمْ يَسْتَطِعْ فَعَلَيْهِ بِالصَّوْمِ ، فَإِنَّهُ لَهُ وِجَاه (رواه الجماعة )

    1394) «Ey gençler zümresi, içinizde cinsî münasebete güçlü olanlar evlensin.. Çünkü evlenmek gözü daha kapar ve edep ye-rini daha korur..

    Evlenmeye gücü yetmeyenler ise, oruç tutmalıdır; zira oruç, aşırı olan cinsi arzuyu kırar..>>

    Evlenecek olanlar evliliğin bütün şartlarını gözden geçirdikten son-ra evlenmelidirler.. Çünkü evliliğin cinsî münasebetten daha zor şartları vardır. Bilhassa bu zamanda..

    YanıtlaSil
  7. VE VAAR ÖRNEKLERI

    643

    Ravi: Hadis imamlarından bir cemaat..

    ١٣٩٥ تيسكون في آخرِ الزَّمَانِ مُبَادٌ جمالٌ ، وَقُرّاء فَسَقَةٌ ، (رواه أبونعيم)

    1395) «Ähir zamanda, cahil Abidler ve fasik KURRA'lar olacaktır..>>

    **

    **

    KURRA: Kur'an okuyan hafızlar..

    Ravi: EBU NUAYM.. Menkibesi, 10. Hadis-i şerifte..

    ١٣٩٦ يَهْرَمُ ابْنُ آدَمَ ، وَيَبْقَى مَعَهُ اثْنَتَانِ الْأَرْضُ والأمل . ( رواه أحمد )

    1396) «Ademoğlu ihtiyarlar; fakat iki şey kendisiyle beraber kalırı Hirs ve emel..»

    Yani: Insan ihtiyarlar; ama hıra ve emeli ihtiyarlamaz.. Bilhassa Al-lah'a ve Ahirete inanmıyanlarda..

    Ravi: IMAMI AHMED.. Menkıbesi, 1. Hadis-i şerifte..

    ۱۳۹۷ الْيَدُ الْمُلْيَا خَيْرٌ مِنَ الْيَدِ السُّفْلَى ، فَأَلْيَدُ الْمُلْيَا فِي الْمُنْفِعَةُ ، وَالْيَدُ السُّفْلَى هي السائلة .

    ( رواه ابن عمر )

    1397) «Yukarıdaki el, aşağıdaki elden hayırlıdır. Yukarıdaki el, sadaka verendir. Aşağıdaki ise, dilenen..>>>>

    Mecburi haller hariç, dilencilik dinimizde yasaktır. Bu Hadis-i Şerif-te işaret buyrulan hayra nail olmak için, çalışmalı ve düşkünlere yardım etmeli.

    Ravi: İBN-İ ÖMER.. Menkıbesi, 7. Hadis-i şerifte..

    Harf sırasına göre tasnif edilen Hadis-i Şerifler, burada bitmektedir. Bu harf sırası, Hadis-i Şerif metinlerindeki harf sırasıdır; tercümelerde değil..

    Gelecek bölüm birçok mevzulara ayrılmış vaaz ve nasihatlardır.

    YanıtlaSil
  8. VAAZ ÖRNEKLERİ

    Nefsin İslâhına Dair Dersler

    YanıtlaSil
  9. SÜRET-1 HATT-I HUMAYUN

    Mûcebince amel oluna

    MUKADDİME

    MAKAALE-1 OLA

    Ilm-i fıkhın ta'rif ve taksimi hakkındadır.

    MADDE 1

    Ilm-i fikh mesail-i şeriyye-i ameliyyeyi bilmektir.

    Mesail-i fıkhiyye ya emr-i âhirete taâllûk eder ki ahkâm-1 ibadattır veyahut emr-i dünyaya taållûk eder ki münâkehat ve muamelât ve ukûbât kısımlarına taksim olunur. Şöyle ki Cenab-1 Hak bu nizam-ı âlemin vakt-i mukaddere dek bekaasını irade edip bu ise nev-i insanın bekaasına ve nev'in bekaası tenâsül ve tevâlüd için zükûr ve inâsın izdivacına menuttur ve bir de nev'in bekaası eşhasın adem-i inkıtâıyledir. İnsan ise i'tidâl-i mizacı hasebiyle bekaada gıda ve libas ve meskence umûr-u sınâiyye muhtaç olur. Bu dahi efrad beyninde teâvün ve iştirâk husûlüne tevakkuf eder. Elhasıl insan medeniyy-üt-tab' olduğundan sair hayvanat gibi mün-feriden yaşamayıp bast-1 bisat-ı medeniyyet ile yekdiğere muave-net ve müşarekete muhtacdır. Halbuki her şahıs kendüye mülayim olan şeyi talep ve müzahim olan şeye gazap eder olduğundan beyin-lerinde adl ü nizamın halelden mahfuz kalması için gerek izdivaç ve gerek mâbihit-temeddün olan teâvün ve iştirâk hususlarında bir takım kavanin-i müeyyede-i şer'iyyeye muhtaç olur ki evvelkisi fıkhın münâkehat kısmı ve ikincisi muamelât kısmıdır ve emr-i temeddünün bu minvâl üzere pâyidâr olması için ahkâm-ı ceza ter-tibi lâzım gelip bu dahi fıkhın ukûbât kısmıdır.

    İşbu muamelât kısmının kesir-ül-vuku' olan mesâili kütüb-ü mutebereden cem' ile kitaplara ve kitaplar baplara ve baplar fasıl-lara taksim olunmak üzere bu Mecelle'nin te'lifine ibtidâr olun-uştur. İşte mehâkimde mamulünbih olacak mesâil-i fer'iyye ber-

    YanıtlaSil
  10. 188

    MECELLE-I AHKAM-I ADLİYYE

    vech-i ati ebvab ve fusûlde zikrolunacak mesaildir. Ancak muhak-kikin-i fukaha mesail-i fıkhiyyeyi bir takım kavaid-i külliyyeye ir-ca' etmişlerdir ki her biri nice mesaili muhit ve müştemil olarak kütüb-il fikhiyyede müsellemättan olmak üzere bu mesailin isbatı için delil ittihan olunur.

    Ve evvel-i emirde bu kavaidin tefehhümü mesaile istinas hasıl eder ve mesäilin zihinlerde tekarrürüne vesile olur. Binaen-ala zálik doksan dokuz kaide-i fıkhiyye cem' ile maksuda şurû'dan mu-kaddem berveçh-i ati makaale-i saniye olmak üzere irad olunur ve egerçi bunlardan ba'zısı münferiden ahzolundukta ba'zı müstesne-yatı bulunur ise de yekdiğerini tahsis ve takyid ettiklerinden min-hays-il-mecmu' külliyyet ve umûmiyyetlerine halel gelmez.

    MAKAALE-1 SANIYE

    Kavâid-i fıkhiyye beyanındadır.

    MADDE 2 Bir işden maksad ne ise hüküm ona göredir.

    Ya'ni bir iş üzerine terettüp edecek hüküm ol işten maksad ne ise ana göre olur.

    MADDE 3 - Ukûd'da itibar makaasıt ve maâniyyedir, elfaz ve me-baniye değildir. Binâen-ala-zâlik (bey' bil-vefa) da rehin hükmü cereyan eder.

    MADDE Şek ile yakin zâil olmaz.

    MADDE 5 Bir şey'in bulunduğu hal üzre kalması asıldır.

    MADDE 6 Kadim kıdemi üzre terkolunur.

    MADDE 7 Zarar kadim olmaz.

    MADDE 8 Berâet-i zimmet asıldır.

    Binâen-ala-zālik bir kimse birinin malını telef edip de mik-darında ihtilaf etseler söz mütlifin olup mal sahibi iddia ettiği zi-yadeyi isbata muhtac olur.

    MADDE 9 Sıfât-ı arızada asl olan ademdir. Meselâ (şirket-i mudârebe) de kâr olup olmadığında ihtilaf olunsa ademi asıl olduğuna binâen söz mudarib'in olup sahib-i ser-mâye kâr olduğunu isbata muhtac olur.

    MADDE 10 - Bir zamanda sabit olan şey'in hilafına delil olmadık-ça bakaasıyle hükmolunur.

    YanıtlaSil
  11. SÜRET-1 HATT-I HUMAYUN

    159

    Binâen-ala-zālik bir zamanda bir şey bir kimsenin mülkü ol-duğu sabit olsa mülkiyyeti izåle eden bir hal olmadıkça mülkiyye-tin bekaasıyle hükmolunur.

    MADDE 11 Bir emr-i hâdisin akreb-i evkatıma izafeti asıldır.

    Ya'ni hadis olan bir işin sebep ve zaman-ı vukûunda ihtilaf olunsa zaman-ı baîde nisbeti ispat olunmadıkça hâle akreb olan zamana nisbet olunur.

    MADDE 12 Kelâmda asl olan ma'nay-ı hakikidir.

    MADDE 13 Tasrih mukaabelesinde delâlete itibar yokdur.

    MADDE 14 Mevrid-i nasda içtihada mesağ yokdur.

    MADDE 15 olmaz. Ala-hilaf-il-kıyas sabit olan şey sâire makis-ün-aleyh

    MADDE 16 İçtihad ile içtihad nakz olunmaz.

    MADDE 17 Meşakkat teysiri celb eder.

    Ya'ni suûbet sebeb-i teysir olur ve darlık vaktında vüs'at gös-terilmek lâzım gelir.

    Karz ve havale ve hacir gibi pek çok ahkâm-ı fıkhiyye bu asla

    müteferriğdir ve fukahânın ahkâm-ı şer'iyyede gösterdikleri ruhas ve tahfifat hep bu kaideden istihrac olunmuştur.

    MADDE 18 Bir iş zîk oldukta müttesi olur.

    Ya'ni bir işde meşakkat görülünce ruhsat ve vüs'at gösterilir.

    MADDE 19 Zarar ve mukabele-bizzarar yoktur.

    MADDE 20 Zarar izâle olunur.

    MADDE 21 Zaruretler memnu olan şeyleri mubah kılar.

    MADDE 22 Zaruretler kendi mikdarlarınca takdir olunur.

    MADDE 23 olur. Bir özür için câiz olan şey ol özrün zevâliyle bâtıl

    MADDE 24 Mâni zail oldukda memnu avdet eder.

    MADDE 25 Bir zarar kendi misliyle izâle olunamaz.

    MADDE 26 Zarar-ı âmmı def için zararı has ihtiyar olunur. Tabib-i cahili men'etmek bu asıldan teferru' eder.

    MADDE 27 Zarar-ı eşed zarar-ı ehaf ile izâle olunur.

    YanıtlaSil
  12. 160

    MECELLE-1 AHKAM-I ADLİYYE

    MADDE 28 - Iki fesad teáruz ettikde chaffi irtikab ile azaminin çaresine bakılır.

    MADDE 29 Ehven-i zerreyn ihtiyar olunur.

    MADDE 30 Def'i mefásid celb-i menáfiden evladır.

    MADDE 31 Zarar bi-kader-il-imkán defolunur.

    MADDE 32 sine tenzil olunur. Hácet umumi olsun hususi olsun zarúret menzile.

    Bey'bil-vefanın tecvizi bu kabildendir ki Buhara ahalisinde borç tekessür ettikde görülen ihtiyaç üzerine bu muamele mer'iyyül-icra olmuştur.

    MADDE 33 Iztırar gayrin hakkını ibtál etmez.

    Binaen-ala-zâlik bir adam aç kalıp da birinin ekmeğini yese ba'dehu kıymetini vermesi lâzım gelir.

    MADDE 34 Alması memnu' olan şeyin vermesi dahi memnu olur.

    MADDE 35 nu olur. İşlenmesi memnu olan şeyin istenmesi dahi mem-

    MADDE 36 Adet muhakkemdir.

    Ya'ni hükm-ü şer'iyi isbat için örf ve âdet hakem kılınır. Ge-rek âm olsun ve gerek hås olsun.

    MADDE 37 olur. Nas'ın istimali bir hücetdir ki anınla amel vacib

    MADDE 38 bidir. Adeten mümteni olan şey hakikaten mümteni gi-

    MADDE 39 olunamaz. Ezmanın tagayyürü ile ahkâm'ın tagayyürü inkâr

    MADDE 40 Adetin delaletiyle mana-yi hakiki terk olunur.

    MADDE 41 ber olur. Adet ancak muttarid yahut gaalip oldukda mute-

    MADDE 42 İtibar gaalib-i şâyiadır, nadire değildir.

    MADDE 43 Örfen ma'ruf olan şey şart kılınmış gibidir.

    MADDE 44 rut gibidir. Beynet-tüccar ma'ruf olan şey beyinlerinde meş-

    YanıtlaSil
  13. SURET-I HATT-I HUMAYUN

    161

    MADDE 45 Örf ile taʻyin nas ile tayin gibidir.

    MADDE 46 nur. Mâni ve muktazi teâruz ettikde mâni takdim olu-

    Binaen-ala-zâlik bir adam borçlusu yedinde merhun olan ma-lını âhare satamaz.

    MADDE 47 olur. Vücudda bir şeye tabi olan hükümde dahi ana tabi

    Binaen-ala-zālik bir gebe hayvan satıldıkda karnındaki yavru-su dahi tebe'an satılmış olur.

    MADDE 48 Tâbi olan şeye ayrıca hüküm verilemez. Meselâ bir hayvanın karnındaki yavrusu ayrıca satılamaz.

    MADDE 49 Bir şeye malik olan kimse ol şeyin zaruriyyatından olan şeye dahi malik olur.

    Meselâ, bir haneyi satın alan kimse ana mûsil olan tarika dahi mâlik olur.

    MADDE 50 Asıl sâkıt oldukda fer dahi sakıt olur.

    MADDE 51 Sâkıt olan şey avdet etmez.

    Ya'ni giden geri gelmez.

    MADDE 52 Bir şey bâtıl oldukda anın zımnındaki şey dahi ba-til olur.

    MADDE 53 Aslın ifası kaabil olmadığı halde bedeli ifa olunur.

    MADDE 54 Bizzat tecviz olunmayan şey bitteba tecviz oluna-bilir.

    Meselâ, müşteri mebi'i kabz için bâyi'i tevkil etse câiz olmaz.

    Amma iştira eylediği zahireyi ölçüp koymak için bâyi'a çuvalı ve-rip o dahi zahireyi çuvala vaz'edicek zımnen ve teb'an kabz bulunur.

    MADDE 55 nabilir. İbtidaen tecviz olunmayan şey bakaaen tecviz olu-

    Meselâ, hıssa-i şâyiayı hibe etmek sahih değildir. Amma bir mal-i mevhûbun bir hıssa-i şâyıasına bir müstehak çıkıp da zab-tetse hibe bâtıl olmayıp hissa-i bâkiye mevhûbunlehin malı olur.

    MADDE 56 Bakaa' ibtidadan esheldir.

    MADDE 57 Teberru ancak kabz ile tamam olur.

    Meselâ, bir adam birine bir şey hibe etse kabl-el-kabz hibe tamam olmaz.

    О. Н. Т. Мecelle F: 11

    YanıtlaSil
  14. 162

    MECELLE-1 AHKAM-I ADLİYYE

    MADDE 58 nuttur. Raiyye ya'ni teba üzerine tasarruf maslahata me-

    MADDE 59 Velâyet-i hassa velâyet-i âmmeden akvâdır.

    Meselâ, mütevelli-i vakfın velâyeti kaadînin velâyetinden ak-vâdır.

    MADDE 60 Kelâmın i'mâli ihmalinden evlâdır.

    Ya'ni bir kelâmın bir ma'naya hamli mümkün oldukça ihmâl ya'ni ma'nasız itibar olunmamalıdır.

    MADDE 61 Manay-ı hakiki mütaazzir oldukta mecaza gidilir.

    MADDE 62 Bir kelâmın i'mâli mümkün olmaz ise ihmal olunur.

    Ya'ni bir kelâmın hakikî ve mecazî bir ma'naya hamli müm-kün olmaz ise o halde muhmel yani ma'nasız bırakılır.

    MADDE 63 - Mütecezzi olmayan bir şeyin bazını zikretmek kül-lünü zikr gibidir.

    MADDE 64 Mutlak ıtlakı üzere câri olur. Eğer nassan yahut delâleten takyid delili bulunmaz ise.

    MADDE 65 - Hazırdaki vasıf lağv ve gaibdeki vasıf muteberdir.

    Meselâ, bâyi' meclis-i bey'de hazır olan bir kır atı satacak ol-duğu halde şu yağız atı şu kadar bin kuruşa satdım dese icabı mu'teber olup yağız ta'biri lağv olur amma meydanda olmayan bir kır atı yağız deyu satsa vasf mu'teber olmakla bey' mün'akid ol-maz.

    MADDE 66 Sual cevapta iâde olunmuş addolunur.

    Ya'ni tasdik olunan bir sualde ne denilmiş ise mûcib onu söy-lemiş hükmündedir.

    MADDE 67 Sâkiť'e bir söz isnad olunmaz. Lâkin maʻraz-ı hâ-cette sükût beyandır.

    Ya'ni, sükût eden kimseye şu sözü söylemiş oldu denilmez, lâkin söyleyecek yerde sükût etmesi ikrar ve beyan addolunur.

    MADDE 68 kaim olur. Bir şeyin umûr-u bâtımada delili ol şeyin makamına

    Ya'ni hakikatine ıttıla' mute'assir olan umûr-u bâtınada delil-i zâhirisi ile hükm olunur.

    MADDE 69 Mükâtebe muhataba gibidir.

    MADDE 70 Dilsizin işaret-i mahûdesi lisan ile beyan gibidir.

    MADDE 71 Tercümanın kavli her hususda kabul olunur.

    YanıtlaSil
  15. BORETI HATTI HOMAVON

    103

    MADDE 78 Hatası sahir olan sanno Flibar yoktur.

    MADDE 73 Senede müatenid olan ihtimal ile küccet yoktur. Mesela, bir kimse veresesinden birine gu kadar kurus borcu olduğunu ikrar ettiği takdirde eğer marası meytinde ise diğer ve rese taadik etmedikçe bu ilerarı hüccet değildir. Zira diğer vere seden mal kaçırmak ihtimali marası mevte müsteniddir amma hål-i sıhhatda ise ikrarı mu'teber olur ve of halde olan intimal mücerred bir nevi tevehhüm olduğundan ikrarın hücelyyetine mani olmas.

    MADDE 74 Tevehhüme Vtibar yoktur.

    MADDE 75 Bürhan ile adbit olan şey yanen adbit gibidir,

    MADDE 76 Beyyine müdda'i için ve yemin münkir üzerinedir,

    MADDE 77 İçindir. Beyyine hilaf adhiri isbat için ve yemin ash ibkaa

    MADDE 78 sıradır. Bey'ylne hilccet-i müteaddiye ve ikrar hüccet-i kaa

    MADDE 79 Kişi ikrarıyle mudheze olunur.

    MADDE 80 Tendkuz ile hüccet kalmaz, läkin mütendkızım aley-hine olan hilkme halel gelmez,

    Mesela, şahidler şahadetlerinden rucu' ile tenākus ettiklerinde şahadetleri hüccet olmaz, lakin evvelki şahadetleri üzerine kadı hük metmiş ise bu hüküm dahi bozulmayıp mahkûümunbihi şahidlerin tazmin etmesi lazım gelir.

    MADDE 81 Asıl sabit olmadığı halde fer'in sabit olduğu vardır. Mesela, bir kimse filânın filāna şu kadar kuruş deyni vardır, ben dahi ona kefilim dese ve asil'in inkârı üzerine dâyin iddia etae meblağı mezbûru kefilin vermesi lazım gelir.

    MADDE 82 Şartın sübūtu indinde ana muallak olan şeyin sü bûtu lâzım olur.

    MADDE 83 Bi-kaderil-imkan şarta müraat olunmak lazım gelir.

    MADDE 84 Va'dler suver-i talik-s iktisa ile lazım olur. Meselá sen bu malı filan adama sat, eğer akçesini vermea ise ben veririm dese ve malı alan akçeyi vermese bu va'di eden kimse nin akçeyi vermesi lazım gelir.

    MADDE 85 Bir şeyin nef'i zamanı mukaabelesindedir.

    YanıtlaSil
  16. SÚRET-I HATT-I HUMAYUN

    163

    MADDE 72 Hatası zahir olan zanna itibar yoktur.

    MADDE 73 Senede müstenid olan ihtimal ile hüccet yoktur. Meselâ, bir kimse veresesinden birine şu kadar kuruş borcu olduğunu ikrar ettiği takdirde eğer maraz-ı mevtinde ise diğer ve-rese tasdik etmedikçe bu ikrarı hüccet değildir. Zira diğer vere-seden mal kaçırmak ihtimali maraz-ı mevte müsteniddir amma hål-i sıhhatda ise ikrarı mu'teber olur ve ol halde olan ihtimal mücerred bir nevi tevehhüm olduğundan ikrarın hücciyyetine mani' olmaz.

    MADDE 74 Tevehhüme itibar yoktur.

    MADDE 75 Bürhan ile sabit olan şey vyânen sabit gibidir.

    MADDE 76 Beyyine müdda'i için ve yemin münkir üzerinedir.

    MADDE 77 içindir. Beyyine hilaf-ı zahiri isbat için ve yemin ası ibkaa

    MADDE 78 sıradır. Bey'yine hüccet-i müteaddiye ve ikrar hüccet-i kaa-

    MADDE 79 Kişi ikrarıyle muâheze olunur.

    MADDE 80 Tenâkuz ile hüccet kalmaz, lâkin mütenâkızın aley-hine olan hükme halel gelmez.

    Meselâ, şahidler şahadetlerinden rucu' ile tenâkuz ettiklerinde şahadetleri hüccet olmaz, lâkin evvelki şahadetleri üzerine kadı hük-metmiş ise bu hüküm dahi bozulmayıp mahkûmunbihi şahidlerin tazmin etmesi lâzım gelir.

    MADDE 81 Asıl sabit olmadığı halde ferin sabit olduğu vardır. Meselâ, bir kimse filânın filâna şu kadar kuruş deyni vardır ben dahi ona kefilim dese ve asil'in inkârı üzerine dâyin iddia etse meblağ-ı mezbûru kefilin vermesi lâzım gelir.

    MADDE 82 bûtu lâzım olur. Şartın sübûtu indinde ana muallak olan şeyin sü-

    MADDE 83 Bi-kaderil-imkân şarta müraât olunmak lâzım gelir

    MADDE 84 Va'dler suver-i tâlik-ı iktisâ ile lâzım olur.

    Meselâ sen bu malı filân adama sat, eğer akçesini vermez ise ben veririm dese ve malı alan akçeyi vermese bu va'di eden kimse-nin akçeyi vermesi lâzım gelir.

    MADDE 85 Bir şeyin nefi zamanı mukaabelesindedir.

    YanıtlaSil
  17. 164

    MECELLE-İ AHKAM-I ADLİYYE

    Ya'ni bir şey telef olduğu takidrde hasârı kime ait ise anın zamânında demek olup ol kimsenin bu veçhile zamanı ol şey ile

    intifaa mukaabil olur. Meselâ, hıyar-ı ayb ile reddolunan bir hayvanı müşteri kullan-mış olmasından dolayı bâyi ücret alamaz. Zira kabl-erred telef

    olaydı hasârı müşteriye ait olacaktı.

    MADDE 86 Ücret ile zamân müctemi olmaz.

    MADDE 87 Mazarrat menfaat mukaabelesindedir.

    Ya'ni, bir şeyin menfaatına nail olan anın mazarratına müte-hammil olur.

    MADDE 88 Külfet nimete ve nimet külfete göredir.

    MADDE 89 Bir filin hükmü fâiline muzaf kılınır ve mücbir ol-madıkça âmirine muzaf kılınmaz.

    MADDE 90 Mübâşir ya'ni bizzat fâil ile mütesebbip müctemi oldukta hükm ol fâile muzaf kılınır.

    Meselâ, birinin tarik-ı âmde kazmış olduğu kuyuya diğeri, bi-rinin hayvanını ilkaa ile itlâf etse o zâmin olup kuyuyu hafr eden kimseye zamân lâzım gelmez.

    MADDE 91 Cevaz-ı şer'i zamâna münafı olur.

    Meselâ bir adamın kendi mülkünde kazmış olduğu kuyuya bi-rinin hayvanı düşüp telef olsa zamân lâzım gelmez.

    MADDE 92 Mübaşir müteammid olmasa da zâmin olur.

    MADDE 93 Mütesebbib müteammid olmadıkça zâmin olmaz.

    MADDE 94 ratı hederdir. Hayvanatın kendiliğinden olarak cinayet ve mazar-

    MADDE 95 Gayrın mülkünde tasarrufla emretmek bâtıldır.

    MADDE 96 Bir kimsenin mülkünde anın izni olmaksızın âhar bir kimsenin tasarruf etmesi câiz değildir.

    MADDE 97 Bila-sebeb-i meşru birinin mâlini bir kimsenin ahz eylemesi câiz olmaz.

    MADDE 98 Bir şeyde sebeb-i temellükün tebeddülü ol şeyin tebeddülü makamına kaaimdir.

    MADDE 99 Kim ki bir şeyi vaktından evvel istical eyler ise mahrumiyyetle muâteb olur.

    MADDE 100 Her kim ki kendi tarafından tamam olan şeyi nakz etmeğe say ederse sayi merduttur.

    YanıtlaSil
  18. KİTAB'UL BÜYÜ

    KİTAB-I EVVEL

    Buyu hakkında olup bir mukaddime ile yedi baba münkasimdir.

    MUKADDİME

    Buyûa müteallik ıstılahat-ı fıkhiyye beyanındadır.

    MADDE 101 Icab, inşa-yı tasarruf için ibtida söylenilen sözdür ki tasarruf anınla isbat olunur.

    MADDE 102 Kabûl, inşa-yı tasarruf için sániyen söylenilen söz-dür ki anınla akid tamam olur.

    MADDE 103 Akid, tarafeynin bir hususu iltizam ve teahhüd et-meleridir ki icab ve kabulün irtibatından ibarettir.

    MADDE 104 In'ikad, icab ve kabulün müteallákında eseri zahir olacak vechile yekdiğere bervechi meşru teallükudur.

    MADDE 105 Bey', malı mala değişmekdir ki mün'akid yahut gayri mün'akid olur.

    MADDE 106 Bey-i mün'akid, in'ikad bulan bey demek olarak sahih ve fâsid ve nåfiz ve mevkufa taksim olunur.

    MADDE 107 Bey'-i gayri mün'akid, bey'-i batıldır.

    MADDE 108 ru' olan bey'dir. Bey'-i sahih, ya'ni bey-i caiz zaten ve vasjen meş-

    MADDE 109 Bey-i fâsid, aslen sahih olup da vasfen sahih ol-mayan yani zaten mün'akid olup da bazı evsaf-1 hariciyyesi itiba-riyle meşru olmayan bey'dir. (Bab-ı såbia bak.)

    MADDE 110 Bey'i batıl, asla sahih olmayan bey'dir.

    MADDE 111 bey-i fuzuli gibi. Bey-i mevkus, gayrin hakkı taallúk eden bey'dir;

    YanıtlaSil
  19. İSLÂM TARİHİ MEDİNE DEVRİ XI

    168

    Peygamberimiz, onlardan birini Kendisi için alıkoyup ikincisini Hz. Ali'ye, üçüncüsünü de, Hz. Ömer'e vermişti. (20)

    Bayramlarda Namazgâha Kadar Aneze Taşımıp Kıbleye Dikilmesi :

    Bilal-1 Habeşî, Peygamberimizin Anezesini, Ramazan ve Kurban bayramlarında Namazgâha kadar Peygamberimizin önünde taşıyıp orada Peygamberimizin önüne dikerdi.

    Peygamberimiz de, bayram namazını, ona doğru yönelerek kıl-dırırdı.

    Peygamberimizin vefatından sonra, Bilâl-ı Habeşî, bu Anezeyt, bayramlarda Hz. Ebû Bekir'in önünde taşıyıp Namazgâhta önüne dikerdi.

    Hz. Ebû Bekirden sonra Hz. Ömer ve Ondan sonra da, Hz. Os-man devrinde bu vazife Müezzin Sa'd'ül'Karaz tarafından aynı şe-kilde yapıldı.

    Medine Valileri zamanlarında da, böyle yapılmağa devam edil-di. (21)

    C- Peygamberimizin Yay'ları:

    Peygamberimizin, altı Yay'ı vardı. (22)

    Onlardan:

    1. Revhå,

    2. Beyza,

    3. Safrå

    diye anılan üç Yay, Beni Kaynuka' Yahudilerinden iğtinam edilmiş-ti. (23)

    Safra Yayı, Neb' ağacından yapılmıştı. (24)

    4. Ketum (25),

    Bu da, Neb' ağacından yapılmış olup (26) Uhud savaşında kırıl-

    (20) İbn-i Sa'd Tabakat c. 3, s. 235, Belâzüri Ensabüleşraf c. 1, s. 524

    21) İbn-i Sa'd ( ( Tabakat c. 3, s. 236

    22) Kastalani Mevahibülledünniye c. 1, s. 302

    (23 ) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 489, Beläzüri Ensabüleşraf c. 1, s. 522, Taberi-Tarih c. 3, s. 184-185, İbn-i Esir Kâmil c. 2, s. 316, Kastalani Mevahibül-ledünniye c. 1, s. 302

    (24) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 489

    (25) İbn-i Sa'd Tabakat c. 2, s. 29, İbn-i Esir Üsdülgabe c. 1, s. 37, Kastalâni Mevahibülledünniye c. 1, s. 302

    (26) Belāzüri - Ensabülegraf c. 1, s. 309, 523, İbn-i Esîr - Nihâye c. 4, s. 151

    YanıtlaSil
  20. PEYGAMBERİMİZİN SİLAHLARI

    160

    mış (27), onu, kırık olarak Katâde b. Núman almıştı. (28)

    5. Seded. (29)

    6. Zevra. (30)

    D-Peygamberimizin Kalkan'ları :

    Peygamberimizin üç Kalkan'ı vardı:

    1. Zeluk (31)

    2. Futak (32)

    Bu Kalkan, Peygamberimize hediye edilmişti. (34)

    3. Üzerinde koç başı sureti bulunan Kalkan. (33) Fakat, Peygamberimiz, onun süretli oluşunu hoşlanmamıştı.

    Sabaha çıktığı zaman, Allâh, o sûreti, Kalkandan gidermiş, yok etmişti. (35)

    E- Peygamberimizin Zırh Gömlekleri:

    Peygamberimizin yedi tâne Zırh gömleği vardı (36):

    1. Zâtülfudul,

    Bunu, Sa'd b. Ubâde, Peygamberimize, Bedir savaşına çıkarken hediye etmişti. (37)

    2. Sağdiyye,

    3. Fidda.

    Bu iki Zırh gömlek te, Peygamberimizin, Benî Kaynuka' Yahu-dilerinden iğtinam ettiği silahlar arasında idi. (38)

    (27) İbn-i Sa'd Tabakat c. 2, s. 29, Belâzürî Ensabüleşraf c. 1, s. 523, Kastalani -Mevahibülledünniye c. 1, s. 302

    (28) Belâzüri Ensabüleşraf c. 1, s. 523, Kastalânî Mevahibülledünniye c. 1, s. 302

    (29) İbn-i Esir Nihaye c. 2, s. 352, Kastalanî Mevahibülledünniye c. 1, s. 302

    (30) Kastalanî Mevahibülledünniye c. 1, s. 302, Halebi İnsanüluyun c. 3, s. 428

    (31) Belâzüri Ensabüleşraf c. 1, s. 523, İbni Seyyid Uyunüleser c. 2, s. 318, İbn-1 Esir Üsdülgabe c. 1, s. 37, Kastalanî Mevahibülledünniye c. 1, s. 302, На-lebî İnsanüluyun c. 3, s. 428

    (32) İbn-i Seyyid Uyunüleser c. 2, s. 318, Halebi İnsanüluyun c. 3, s. 428

    (33) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 489, Belâzürî Ensabüleşraf c. 1, s. 523, İbn-i Esir -Kâmil c. 2, s. 316, İbn-i Seyyid Uyunüleser c. 2, s. 318

    (34) İbn-i Seyyid Uyunüleser c. 2, s. 318, Kastalani Mevahib. c. 1, s. 302

    (35) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 489, Taberî Tarih c. 3, s. 185, İbn-i Esir - Kâmil c. 2, s. 316

    (36) Kastalani Mevahibülledünniye c. 1, s. 302

    (37) Vakıdî Megazi c. 1, s. 103, İbn-i Seyyid Uyunüleser c. 2, s. 318

    (38) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 487, Belâzüri Ensabüleşraf c. 1, s. 522-523, Taberi Tarih c. 3, s. 185, İbn-i Esir Kâmil c. 2, s. 316

    YanıtlaSil
  21. سور القره (۷)

    اون، اونارا كان احمد کارندن و جوهر روحی افساد وفن المارى الجنه الله الفر مهسته مفرومه القان (لم تؤمنوا) بدل (كفروا) نصبر على اشارت الد باشيد. وكذا الا تتركون الكفى كان على (الأيونيون) تعبيريه، أو لارك و بوك مصيبته معروفه خالد قاری کی، بی دانه کی جواهر ایمان با ده غیب ایتد عالم منه انشاء تدر.

    وكذا ( جند الله على قلوية ) جمله سيله، قلب ایله و جوانه نور ایمان سایه سنده حقانی الهیه نان تجلیه مظهر او مقاله منبع حالات، حیا ندار و یا دار اولاد قاری اماده کفران اختیار ای ای میله انتهای ايصر حشرات مضره بوده منه انقلاب ایتد کاری ایجونه مهرانه، کلید کنم که او قور قونج بوده در کی عفر بالردن و بیلا نکردن اجتناب ايد يلمنه اشارت ايديا مشور.

    وكذا ( وعلى سمعهة ) كلمه سيله، كفر سبيله قولاغه عائد بال بیون بر نعمتی غائب این دولار منه اشارات ايد با مشدر حتى قولا قدہ کی زارہ نور ایمان ایلہ ایشیقلانديفي زمان، لأناندن كان معنوی ند الرى ايشيديم. لسان حال ايله يا بيلان ذكر لري، تسبیحا تاری فهم ایدر. حتی او نور ایمان سایه سنده روزه ریون تر تماني، بلوطارك نعره الريني، وكركوك طالفه لرينك نغماتني و هذا يا غمور کردند. قوس و ساده کی هر نو عدن رباني كلاماری و علوى نسبيحاتي ايشيتير. مدانكه كائنات الهي موسيقى دائره سیدر. دور کو دور لو آواز لوله، چشید چشید تیر نماتله قلباره فزناری و ربانی عشقاری انطباع ایتدير مطله قلباری، روحاری، نورانی عالماره کوتورور بل غریب مثالی لوحه لری کوستی ملکہ اور وهاری

    و قلباري، الزياره، دو قاره غرق ايدر.

    فقط او قولام ، کفر ایله طبق اندیغی ،زمان، او لذيذ معنوى، يوكك موتكردن محروم قالي. واو لذ تكرى إيران المدن وازلى، ما تم سارينه انقلاب ايدر. قلبده او علوى حزناله برینه، احبابك فقد انيله ابدى يتملكي، مالكك عدميله نها تيز وحشتار وموكز غرباء حاصل اولور.

    بور بناء کی شریعت به میاری ده حرام قبر این شد. اون علوی بعض صوتار حلال، بعضیاری حر ناری، رباني عقاري ايران اين مساء حلا لدر. يتيمانه فرناری، نفسانی شهواتى تحريك ايدن سار حرامدر . شريعتك تعيين ايمديكي قسم ايمه سنك روحكه، وجدان که با بدیفی تأثیره کوره حکم آگیر.

    YanıtlaSil
  22. عدم

    Adem: Yokluk

    انبان

    Ahbab: Dostlar

    بناء Binden: Dayanarak

    قمة Fehim: Anlama, anlayış

    فقدان Fikdan: Yokluk, bulunmama

    غرق Gark: Boğulma

    حقائق الهيه

    Hakaik-i İlahiye: İlahi hakikatler

    حاصل

    Hasıl ortaya çıkan

    حَشَرَاتِ مُضِيرة

    Haserât-ı muzırra: Zararlı haşereler

    اجتناب

    İctinab: Cekinme, sakınma

    الاذ

    İfsad: Bozma

    اختيار

    İhtiyar: Tercih etme

    إنطباع

    İntiba: Zihinde iz bırakma

    إيران

    fras: Varis kılma, verme

    لسان حال

    Lisan-hal: Hål dili

    مالك Malik: Sahib

    مَنْبَعَ كَمَالًا

    Menba - 1 kemalât: Mükem-mellikler kaynağı

    نعره

    Nara: Yüksek sesle bağırına

    نغمات

    Nagamat: Hoş sesler, nağ-meler

    ندا

    Nida: Seslenme

    صوت

    Savt: Ses

    تحريك

    Tahrik: Hareket ettirme

    على

    Tecelli: Görünme

    ترتان

    Terennümât: Åhenkli ve güzel sesle söylemeler

    علوى

    Ulvi: Yilce

    جیاواز

    Ziyadar: Işıklı, parlak

    YanıtlaSil
  23. ظلمت Zulmet: Karanlık

    YanıtlaSil
  24. Evet, onlar îmân etmediklerinden ve cevher-i rûhu ifsåd ve bütün elemleri içine alan küfür musibetine ma'růz kaldıklarından لَمْ يُؤْمِنُوا ye bedel كترُوا ta'biriyle işaret edilmiştir.

    Vekeza لا يتركون الكفر kelimesine bedel, لا يؤمنون ta'biriyle, onların o büyük musibete ma růz kaldıkları gibi, pırlanta gibi cevher-i îmânîyi de kaybettiklerine işarettir.

    Ve keza حقم اللَّهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ cümlesiyle, kalb ile vicdan nûr-u îmân sâyesinde hakäik-i İlâhiyenin tecellisine mazhar olmakla menba'-1 kemâlât, hayatdår ve ziyâdar oldukları halde; küfrün ihtiyår edilmesiyle zulmetli, ıssız haşerât-ı muzırra yuvasına inkılâb ettikleri için mühürlenmiş, kilitlenmiş ki, o korkunç yuvadaki akreblerden ve yılanlardan ictinâb edilmesine işaret edilmiştir.

    Vekeza وعلى سنيوة kelimesiyle, küfür sebebiyle kulağa âit pek büyük bir ni'meti kaybettiklerine işaret edilmiştir. Hatta kulaktaki zar, nûr-u îmân ile ışıklandığı zaman, käinâttan gelen ma'nevi nidaları işitir. Lisân-ı hâl ile yapılan zikirleri, tesbihâtları fehmeder. Hatta o nûr-u îmân sâyesinde rüzgârların terennümâtını, bulutların na'ralarını,

    denizlerin dalgalarının nagamâtını ve hâkeza yağmurlardan, kuş ve saire gibi her nevi'den Rabbânî kelâmları ve ulvî tesbîhâtı işitir. Sanki kâinât, İlâhî bir mûsikî dâiresidir. Türlü türlü âvâzlarla, çeşit çeşit terennümâtla kalblere hüzünleri ve Rabbânî aşkları intiba ettirmekle kalbleri, ruhları, nûrânî âlemlere götürür. Pek garib misâlî levhaları göstermekle o ruhları ve kalbleri lezzetlere, zevklere gark eder.

    Fakat o kulak, küfür ile tıkandığı zaman, o leziz, ma'nevî, yüksek savtlardan mahrum kalır. Ve o lezzetleri îrâs eden âvâzlar, mâtem seslerine inkılâb eder. Kalbde o ulvi hüzünler yerine, ahbabın fıkdânıyla ebedi yetimlikler, mâlikin ademiyle nihâyetsiz vahşetler ve sonsuz gurbetler hâsıl olur.

    Bu sırra binâendir ki, şeriatça bazı savtlar helâl, bazıları da haram kılınmıştır. Evet, ulvi hüzünleri, Rabbânî aşkları îrâs eden sesler helåldir. Yetîmâne hüzünleri, nefsânî şehevâtı tahrik eden sesler haramdır. Şerîatın ta'yîn etmediği kısım ise, senin ruhuna, vicdanına yaptığı te'sire göre hüküm alır.

    ان

    YanıtlaSil
  25. 132

    TÖVBE I

    Fakih diyor ki:

    Bu haber, tövbe eden bir kulun tövbesinin kabul edileceğini gös-teriyor. Öyleyse bir Müslüman'ın Allah'ın rahmetinden ümidini kesmesi uygun değildir. Nitekim Allah şöyle buyurmaktadır:

    إِنَّهُ لَا يَيْأَسُ مِنْ رَوْحِ اللَّهِ إِلَّا الْقَوْمُ الْكَافِرُونَ

    "Çünkü kâfirler topluluğundan başkası Allah'ın rahmetinden ümit kesmez."

    Konuyla ilgili başka bir ayet şöyledir:

    وَهُوَ الَّذِي يَقْبَلُ التَّوْبَةَ عَنْ عِبَادِهِ وَيَعْفُو عَنِ السَّيِّئَاتِ

    "O, kullarının tövbesini kabul eden, kötülükleri bağışlayan ve yaptıklarınızı bilendir."2

    O halde aklını kullanan bir kimsenin, günahında ısrar etmemesi ve sürekli tövbe etmesi gerekir. Çünkü günahından tövbe eden günde yetmiş kere aynı günaha geri dönse de günahında ısrar etmiş olmaz.

    Bu konuyla ilgili olarak Hz. Ebubekir (ra) Resulullah (sav) şöyle buyurduğunu rivayet ediyor:

    Günahından tövbe eden kimse günde yetmiş defa tövbesinden dönse bile bu günahta ısrar etmiş sayılmaz.3

    Konu ile ilgili bir başka hadiste Resulullah (sav)'in şöyle buyuruyor:

    "Allah'a yemin ederim ki ben, günde yüz defa Allah'a tövbe ediyo-rum."4

    Rivayete göre Hz. Ali şöyle demiştir:

    Resûlüllah'tan bir hadis dinlediğimde Allah'ın dilediği kadar ondan faydalanıyorum. Ama başkası bana bir hadis rivayet ettiğinde ona yemin teklif ediyorum. Eğer yemin ederse doğruluğunu kabul ediyorum.

    Ebubekir (ra), bana Peygamber Efendimiz (sav)'in şöyle buyurduğu-nu anlattı:

    Yusuf 87

    Şüra 25

    Ebû Davud, 1514

    Müslim, 2702

    YanıtlaSil
  26. TENBİHÜ'L GAFİLİN

    133

    "Bir kimse günah işler de sonra güzelce abdest alıp iki rekât namaz kılıp, kendisini bağışlaması için Allah'a dua ederse, Allah onu mutlaka ba-ğışlar.

    Bundan sonra şu ayeti okudu:

    وَمَنْ يَعْمَلْ سُوءاً أَوْ يَظْلِمْ نَفْسَهُ ثُمَّ يَسْتَغْفِرِ اللَّهَ يَجِدِ اللَّهَ غَفُوراً رَحِيماً

    "Kim bir kötülük yapar yahut nefsine zulmeder de sonra Allah-'tan mağfiret dilerse, Allah'ı çok yargılayıcı ve merhamet edici ola-rak bulacaktır.""

    Başka bir rivayete göre şu ayetleri okudu:

    وَالَّذِينَ إِذَا فَعَلُوا فَاحِشَةً أَوْ ظَلَمُوا أَنْفُسَهُمْ ذَكَرُوا اللَّهَ فَاسْتَغْفَرُوا لِذُنُوبِهِمْ وَمَنْ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلَّا اللَّهُ وَلَمْ يُصِرُّوا عَلَى مَا فَعَلُوا وَهُمْ يَعْلَمُونَ أُولَئِكَ جَزَاؤُهُمْ مَغْفِرَةٌ مِنْ رَبِّهِمْ وَجَنَّاتٌ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا وَنِعْمَ أَجْرُ الْعَامِلِينَ

    "Yine onlar ki, bir kötülük yaptıklarında, ya da kendilerine zul-mettiklerinde Allah'ı hatırlayıp günahlarından dolayı hemen tövbe istiğfar ederler. Zaten günahları Allah'tan başka kim bağışlayabilir ki! Bir de onlar, işledikleri kötülüklerde, bile bile ısrar etmezler. İşte onların mükafatı, rableri tarafından bağışlanma ve altlarından ırmaklar akan, içinde ebedi kalacakları cennetlerdir. Böyle amel edenlerin mükâfatı ne güzeldir!"3

    Hasan Basri'nin (ra) rivayetine göre Resulullah (sav) şöyle buyurdu:

    "Allah (cc) İblis'i cennetten kovup yeryüzüne gönderdiğinde İblis şöyle dedi:

    İzzet ve büyüklüğüne yemin ederek söylüyorum ki, Ademoğlunun ruhu bedeninden ayrılıncaya kadar onun peşini bırakmayacağım.

    Buna karşılık Allah şöyle buyurdu:

    Nisa 10

    Ebû Davud, 1521

    Ali Imran 135-136

    YanıtlaSil
  27. Meysere, "O Mekke halkından, Kureyşli bir zattır" dedi. Nastura kısa bir an sus-ad bilgisini kladı ve "Q ağacın altına şimdiye kadar

    I el işaretleri ile çabuk olmasını ve yanına gelmesini istedi Meysere sebebind r?" diye anlamasa da dediğini dediğini yaptı. yaptı. Selam sabahı kısa kesen Nastura, "Şu kimdir? Peygamber Efendimizi işaret ederek sordu.

    onden kurtuluşu

    1939-Hatay'da bir il a kurulması kararlaştırıldı.

    -1942-Başbakan Dr. Refik Saydam, Istanbul'da öldü.

    -2016-Bediüzzaman'ın talebelerinden Abdullah

    Yeğin vefat etti.

    HİCRİ YILBAŞINIZI

    TEBRİK EDER, HAYIRLARA VESİLE OLMASINI DİLERİZ.

    HİCRÍ: 1 MUHARREM 1446 - RUMI: 24 HAZİRAN 1440

    İmsak

    Öğle

    7

    PAZAR

    SUNDAY

    TEMMUZ

    JULY

    aym anm ki, Ben de sizi ana

    Bakara Suresi: 152

    BİR HADİS

    Insanoğlu Secde Suresi'ni okuyup secde edince şeytan ağlayarak yanından uzaklaşır.

    Müslim, İman: 133

    Senin şu fânî dünyana bedel, bâkî bir cennet seni bekler.

    Asa-yı Musa

    HIZIR: 63 - GÜN: 189 KALAN: 177 - GÜN. KIS.: 1 DK

    İmsak

    Öğle

    İkindi Akşam

    Güneş

    İkindi Akşam Yatsı

    Güneş

    Yatsı

    YanıtlaSil
  28. TARINTE BUGÜN

    - 2004 - Irak'ın devrik lideri Saddam Hüseyin mahkemeye çıkarıldı.

    1956-Bediüzzaman Said Nursî'nin talebelerinden Muhacir Hafız Ahmet (1946) ve Halil İbrahim Çöllüoğlu vefat etti.

    TEMMUZ

    01

    SALI

    a sik

    BİR AYET

    Allah sana kâfidir. O her şeyi hakkıyla işiten, her şeyi hakkıyla bilendir.

    (Bakara: 137)

    6 1447 MUHARREM

    BİR HADİS

    Kişi Müslüman kardeşine "Allah seni hayırla mükâfatlandırsın" derse, en mükemmel teşekkürü yapmış olur. (Hatib)

    RUMI: 18 HAZİRAN 1441

    HIZIR: 57

    Müslümanların birbirine yardımları, ancak zekât köprüsü üzerinden geçmekle yapılır.

    İşaratü'l-İ'caz

    YanıtlaSil
  29. 100

    te çalı yiyen kişi, bir işçi tutup onu tam kapasite tırdığı hâlde ücretini vermeyen kişi."

    Zin birl

    Buhari, Büyû': 106; İcare: 10: İbni Mâce: Rübûn: 4

    ***

    Rahmet nazarıyla bakılmayacaklar

    Ebu Hüreyre'den (ra) rivayetle:

    Üç kişi vardır ki, Kıyamet Günü Allah onlarla hoşnutluk ifade eden sözlerle konuşmaz, onlara rahmet nazarıyla bakmaz, onları temize çıkar maz. Onlar için acıklı bir azap vardır. Kırda su başında bulunduğu hâlde onu yolculardan esir-geyen kişi. İkindiden sonra bir malı satarken malı, gerçek öyle olmadığı hâlde şu şu fiyata al-dığı hususunda Allah adına yemin edip müşte-rinin kendisine inandığı kişi. Bir devlet başka-nına sırf dünyalık için biat edip idareciliğini onaylayan ve o dünyalığı kendisine verirse so- 16 zünde duran, vermediği takdirde ise sözünden dönen kişi.

    na yet kin

    Buhari, Şehadet: 22; Abkām: 48.

    ***

    Yo 80 ta dh do ki h So

    Ebu Hüreyre'den (ra) rivayet ediyor:

    Üç kişi vardır ki Allah Kıyamet Günü onlarla konuşmaz. Onları temize çıkarmaz. Onların yü-züne bakmaz ve onlara acıklı bir azap vardır:

    YanıtlaSil
  30. Ahiret Hayatı / 101

    Zina eden ihtiyar, yalan söyleyen idareci ve ki-birli fakir.

    Müslim, İman: 172.

    ***

    İbni Ömer (ra) rivayet ediyor:

    "Üç kişi vardır, Kıyamet Günü Allah onlara nazar etmez: Anne ve babasının hukukuna ria-yet etmeyen kimse, erkekleşen kadın ve deyyus kimse."

    Kütüb-i Sitte, Hadis No: 5875.

    ***

    Allah'ın buğzettiği kişiler

    Vadin ibni Ata (ra) rivayet ediyor:

    Şu sekiz sınıf insan Kıyamet Günü yaratıklar içerisinde Allah'ın ençok buğzettiği kimselerdir: Yalancılar, kibirliler, Müslüman kardeşine karşı göğüslerinde kin biriktirenler, onlarla karşılaş-tıklarında ise içlerinde sakladıklarının tersi bir tavır takınanlar, Allah ve Resulüne itaata çağrıl-dıklarında ağırdan alıp, şeytan ve emirlerine davet edildiklerinde ise hızla koşanlar, hiçbir şe-kilde hakları olmadığı hâlde, en ufak bir dünya-lık dahi gözlerine çarpar çarpmaz yeminle ona sahiplenenler, söz götürüp getirenler, dostların arasını ayıranlar, suçsuz kimselerin ayağını

    YanıtlaSil
  31. Dehrin, ne safå var acaba sim üzerinde; Insan bırakır hepsini hin-i seferindet.

    "Şu fani cihanın gümüş, altın ve sair metálarında esasen hiçbir safa yoktur. Çünkü insan, ebedi aleme yolculuğu esnasında, yani son nefesinde bunların hepsini geride bırakır, tek başına sejere çıkart

    Zalimlere bir gün dedirir kudret-i Mevla Tallahi lekad åserakellahu aleynä....

    "Yemin ederiz ki Allah, Sen'i hakikaten bizden üstün kılmıştır" (Yosuf, 91)

    Insana sadakat yaraşır görse de ikrah, Yardımcısıdır doğruların Hazret-i Allah!..

    "Kendisine zorla yalan söyletmeye çalışılsa bile, insana yakışan doğruluktur, sadık olmaktır. Allah Teala'nın, doğruların yardımcısı olduğu da unutulmamalıdır"

    Diyarbekirli Said Paşa:

    Korkma düşmandan ki ateş olsa yandırmaz seni! Müstakim ol, Hazret-i Allah utandırmaz seni!

    YanıtlaSil
  32. 1 SAADETTEN GENEMİZE RIDAYET REHBERLERI

    Muallim Nâci:

    Hüsn-i Kur'ân'ı görür insan olur hayran Sana!

    Dest-i kudretle yazılmış hilyedir Kur'an Sana!

    "Yâ Rasûlâllah! Kur'ân'ın güzelliğini görünce de insan Sana hayran olur. Zira Kur'ân, ilâhî kudret tarafından, Sen'in için yazılmış bir hilye-i şerife gibidir."

    Tâlibî:

    Çeşm-i insaf gibi kâmile mîzân olmaz, Kişi noksânını bilmek gibi irfân olmaz...

    "Kâmil bir insan için, en güzel ölçü, insaf gözüdür. Bir kişi için, kendi eksikliğini bilmek kadar kıymetli bir başka mârifet yoktur."

    Ziya Paşa:

    Sübhâne men tehayyera fi sun'ihi'l-ukûl

    Sübhâne men bi-kudretihî ya'cizu'l-fuhûl

    "Sanatı karşısında akılların hayrete düştüğü, kudretiyle en üstün âlimleri bile aciz bırakan Allah Teâlâ'yı tesbih ederim."

    İdrâk-i meâlî bu küçük akla gerekmez, Zîrâ bu terâzî bu kadar sıkleti çekmez!..

    "Yüce hakikatleri idrâk edebilmek, bu küçük akıl için mümkün değildir. Zira bu akıl terazisi, bu kadar ağırlığı çekemez."

    Bin ders-i maârif okunur her varakında, Yâ Rab ne güzel mekteb olur mekteb-i âlem.

    "Her yaprağında nice mârifetullah bahisleri okunan bu mekteb-i âlem yani, cihan dershanesi, ne güzel bir mekteptir!"

    YanıtlaSil
  33. USMANLI DEVRI HAR DOSTLARINDAN HAR PLATLI SALE

    Murâât-ı edeb şartıyla gir Nabi bu dergåha; Metaf-ı kudsiyandır, bûsegåh-ı enbiyâdır bu!...

    "Ey Nabi! Bu dergâha, edep kaidelerine uyarak gir! Burası, melekle-rin etrafında pervâne kesildiği ve peygamberlerin (eşiğini) öptüğü mübarek bir makamdır!.."

    Şeyh Galib:

    Sultân-ı rusül, şâh-ı mümeccedsin Efendim, Bîçârelere devlet-i sermedsin Efendim, Dîvân-ı İlâhî'de ser-âmedsin Efendim, Menşûr-i <«le-amruk >»le müeyyedsin Efendim, Sen Ahmed ü Mahmûd u Muhammed'sin Efendim, Hak'tan bize sultân-ı müeyyedsin Efendim...

    "Peygamberlerin sultanı, şânı yüce bir padişahsın Efendim! Çaresizlere ebedî bir devlet ve devâsın Efendim! Mahşerin dehşetli günlerinde, ümmetinin başında bir hâmîsin Efendim! Şânın üzerine Cenâb-ı Hakk'ın; <<Sen'in ömrüne yemin olsun!» diyerek and içtiği kasemle te'yîd edilmiş bir Peygamber'sin Efendim! Sen; Ahmed, Mahmud, Muhammed'sin Efendim! Cenâb-ı Hakk'ın te'yîdine mazhar kılarak bize lutfettiği yüce bir sultansın Efendim!"

    Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen, Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen...

    "Ey insan! Kendine gönül gözüyle hoşça bir bak ki; sen âlemin, yani yaratılanların özüsün ve sen kâinâtın göz bebeği olan âdemsin/insansın."

    Bezm-i Âlem Vâlide Sultan:

    Muhabbetten Muhammed oldu hâsıl, Muhammed'siz muhabbetten ne hâsıl?

    503

    YanıtlaSil
  34. AŞK-I PEYGAMBER

    Süleyman Çelebi:

    Bir acep nur kim güneş pervânesi!..

    Fuzûlî:

    Suya virsün bâğban gülzârı zahmet çekmesün, Bir gül açılmaz yüzün tek virse bin gül-zâre su!

    "Bahçıvan gül bahçesini sulamak için (boş yere) zahmet çekmesin! (Zira), bin tane gül bahçesi sulasa, (ey Hâtemü'l-Enbiya, yine de) Sen'in mübarek yüzün gibi bir gül (hiçbir zaman) açılacak değildir..."

    Fuzûlî; nehirleri görür, suların şevk ve iştiyakla akmasını kendisiyle

    aynı aşkın müptelâsı olmasına bağlar:

    Hâk-i pâyine yetem dir ömrlerdir muttasıl, Başını daşdan daşa urup gezer âvâre su!

    "(O rahmet Peygamberi'nin) ayağının (değdiği, gezip dolaştığı, mü-bârek) toprağına ulaşayım diye, su(lar), hiç durmadan ömür-ler boyu baş(lar)ını taştan taşa vurarak âvâre (ve meclûb bir şekilde) akmaktadır..."

    Nâbî:

    Sakın terk-i edebden kûy-i mahbûb-i Huda'dır bu! Nazargâh-ı ilâhîdir, makām-ı Mustafa'dır bu!

    "Cenâb-ı Hakk'ın nazargâhı ve O'nun sevgili Peygamberi Hazret-i Muhammed Mustafa'nın makamı ve beldesi olan bu yerde edepsizlikten sakın!"

    YanıtlaSil
  35. OSMANLI DEVRİ HAK DOSTLARINDAN ve IRFAN EHLİ EDİPLERİNDEN HİKMETLİ SÖZLER

    Hacı Bayrâm-ı Veli Hazretleri: "Kibir, bele bağlanmış taş gibidir. Onunla ne yüzülür ne de uçulur!"

    YanıtlaSil
  36. KÖPRÜ

    Uc Aylık Fikir Dergisi

    Sayı: 95

    YAZ/2006 8.00 YTL

    AHLAK

    III. Ulusal Risale-i Nur Kongresi Metinleri

    YanıtlaSil
  37. AHLAK/ETHICS

    Editorial

    Evrensel Ahlak İlkelerinin Kur'ani Temelleri /The Qur'anic Foundations of Universal Principles of Ethics Dr. Atilla YARGICI

    Bediüzzaman'a Göre Ahlakın Kaynağı ve Nefsin Tezkiyesi /The Origin of Ethics and the Purification of the Soul according to Bediüzzaman Prof. Dr. Musa Kazım YILMAZ

    29

    Kur'an ve Sünnet'e Göre Ahlakın Kaynağı ve Ahlâk-Amel, Değer-Davranış Bütünlüğü /The Origin of the Ethics According to the Qur'an and Sunna and the Integrity of Ethics-Application, Value-Behaviour Assist. Prof. Dr. Özcan HIDIR

    41

    İnsan-ı Kamil Ahlakı ve Bediüzzaman /The Ethics of the Perfect Man and Bediüzzaman Sadık YALSIZUÇANLAR

    61

    Moral Felsefe ve Demokratik Yurttaşlık: Bediüzzaman Nerede Duruyordu? /Moral Philosophy and Democratic Citizenship: Where Does Bediuzzaman Stand?

    Mücahit BİLİCİ

    81

    Ahlak Olgusunun Kaynağı Nedir? /What is the Origin of the Ethics?

    Dr. Osman ÖZTÜRK

    103

    Kapitalist, Hümanist ve Semavi Ahlak Öğretilerinde Bediüzzaman Yorumu: "İhlas Ahlakı" /Bediüzzaman's Comment in the Capitalist, Humanist and Religious Ethical Teachings: 'Sincerity Ethics'

    Prof. Dr. Nevzat TARHAN

    129

    Kamusal Alanda Ahlak ve Değişim /The Ethics and Change in Public Sphere

    Doç. Dr. Nuri ÇAKIR

    5

    9

    155

    YanıtlaSil
  38. Bilim ve Ahlak İlişkisi /

    The Relation Between Science and Ethics Bestami Said ÇİFTÇİ

    161

    Düşünce Tarihinde Ahlåk Ekolleri ve Görüşleri /The Ethic Schools in the History of Thought and their Ideas Kemal KIZILTOPRAK

    171

    Din-Ahlâk İlişkisi Bağlamında Peygamberlik /The Prophethood in the Context of Religion-Morality Dr. Fatih OKUMUŞ

    191

    Çocuk ve Gençlerde Din ve Ahlak Eğitimi /The Religious and Moral Education of Children and Youth

    Dr. Hüseyin KURT

    197

    Ahlâk ve Bilim /Ethics and Science

    Taşkın TUNA

    211

    Biyolojik İnsan ile Sosyolojik İnsanı Birbirinden Ayıran Temel Bir Kavram: Ahlâk/A Very Basic Concept Differentiating Biologic Man from the Sociological Man: Morality

    Gökçe OK

    219

    Meslek Ahlâkı ve Medya /The Professional Ethics and Media

    Dr. Vedat DEMİR

    227

    Bilimin Ahlaki Değeri /The Ethical Value of Science İntizam Seyda DURGUN

    239

    Sırat-ı Mustakîm Ahlâkı /Ethics of the Righteous Way Ali FERŞADOĞLU

    263

    "Risale-i Nur'da Ahlâk" Mevzuuna Kısa Bir Bakış /A Short Outlook to the Issue of 'Ethics in Risale-i Nur'

    Prof. Dr. Mustafa NUTKU

    283

    Bediüzzaman ve Gönül İnkılabı /Bediüzzaman and the Revolution of Heart

    Şaban DÖĞEN

    291

    YanıtlaSil
  39. Ahlaki İrade ve Model Şahsiyet /Moral Will and Model Personality İsmail BENEK

    299

    Bilim, Bilim Adamının Özellikleri ve Ahlak /Science, the Features of Scholar and Morality Kadir AYTAR

    305

    Risale-i Nur'da "Ahlak" /"Ethics" in Risale-i Nur Bediüzzaman Said NURSİ

    313

    III. Ulusal Risale-i Nur Kongresi /III. National Congress of Risale-i Nur "Ahlak" / "Ethics" [Sonuç Bildirileri / Final Declarations]

    321

    YanıtlaSil
  40. No:

    Yayın Türü:

    Sahibi:

    KÖPRÜ

    ÜÇ AYLIK FİKİR DERGİSİ

    ISSN 1300-7785

    95-YAZ/2006

    Yaygın Süreli

    SENTEZ Bilim, Araştırma, Organizasyon Ltd. Şti. adına

    Mehmet Yurttaş

    Genel Yayın Yönetmeni:

    Mesut Toplayıcı

    Genel Koordinatör:

    Editor:

    Yazı İşleri Müdürü:

    Merkez/ İstanbul:

    Ankara:

    İzmir:

    ABD:

    İngiltere:

    Almanya:

    Avusturya:

    Avustralya:

    Hesap İşleri:

    Dizgi-Kapak-İçdüzen:

    Baskı ve Cilt:

    Fiyatı:

    Abone Şartları:

    Nasıl Abone Olunur:

    Şener Boztaş [irtibat@koprudergisi.com]

    Ahmet Dursun (editor@koprudergisi.com)

    Mustafa Said İşeri

    Vefa, Cemal Yener Tosyalı Cad., No: 117, Süleymaniye/Eminönü

    Tel: (0212) 513 11 10 Pbx

    Fax: (0212) 520 29 70

    www.koprudergisi.com/irtibat@koprudergisi.com

    Turan Güneş Bulvarı, 232. Sk., No: 3/8, Çankaya

    Tel: (0312) 491 69 52-53 Fax: (0312) 491 69 54

    853. Sokak, 25/D, Kemeraltı

    Tel: (0232) 489 19 71

    P.O. Box: 5148, Bethlehem, PA 18015, USA

    30 Stringer House, Whitmore Estate, N1 5LN, London

    Tel: 0044 2076134912

    Rottmann Str. 12, 59229 Ahlen

    Tel: 0049 02382 60887 Fax: 02382 65790

    Tel: 0043 676 780 72 23

    P.O. Box. 6079 Went Footscray, Victoria

    Tel: 0061396873436

    Recep Akhan

    Köprü

    Yeni Asya Gzt., Mat., Yay. San. ve Tic. A.Ş. Tel: (212) 655 88 59

    8 YTL

    Yurtiçi (yıllık): 30 YTL

    Yurtdışı (yıllık): 35 USD/30 EURO

    1. Yukarıdaki Merkez Adresinin telefon, faks ya da e-mail'ine

    not bırakarak.

    2. Aşağıdaki posta çeki hesabına veya banka hesap numaralarına abone bedelini yatırarak.

    Adınız ve soyadınızla birlikte açık adresinizi ve hangi sayıdan

    itibaren abone olmak istediğinizi belirtmeyi unutmayın!

    Posta Çeki No:

    5041134

    Banka Hesap No:

    Yapı Kredi Bankası, Şehzadebaşı Şubesi

    YTL: 1002718-5

    EURO: 3007642-2

    USD: 3007641-4

    gösterilmek kaydıyla iktibas edilebilir. Yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarına aittir. Yazılar kaynak

    Yayınlanmayan yazılar iade edilmez.

    YanıtlaSil
  41. Ahlak

    Editör

    "Ahlak" olgusu insanı diğer canlı varlıklardan ayıran en ö-nemli unsurlardan birisidir. "İnsanın iyi veya kötü olarak vasıf-landırılmasına yol açan manevi nitelikleri, huyları ve bunların etkisiyle ortaya koyduğu iradeli davranışlar bütünü" olarak ta-nımlayabileceğimiz "ahlak" hem bir duygu, hem de bilinçli bir davranış olarak insana ait bir tutumdur.

    İnsanoğlu varoluşuyla birlikte ahlakilik kaygısını içinde ta-şımıştır. İnsan, kendisini iyi ve kötü olana dair sürekli sorgula-malara tabi tutarak, "iyi" ve "kötü"nün ne olduğu sorusunun ce-vabını aramıştır.

    Ahlak'ın kaynağının ne olduğu konusunda insanlık tarihi bo-yunca ortaya konan üç temel tezin olduğu görülmektedir. Bu tezlerden ilki, vahiy kaynaklı ilkeler; dinlerin tezleridir. İkinci-si, ahlakı akıl referanslı olarak ele alan, farklı felsefe doktrinle-rinin tezleridir. Üçüncüsü de, ahlakın toplumsal yönü üzerine geliştirilen antropolojik ve sosyolojik teorilerdir.

    Filozoflar, felsefenin tabiatı gereği iyinin ne olduğunu tartış-makla beraber, somut davranış biçimleri sunmaktan kaçınır-ken; peygamberler, iyinin ne olduğu üzerinde durarak hayatın her alanını içine alacak şekilde insanlara model davranış bi-çimleri sunmuşlardır.

    Sosyologlara ve antropologlara göre ise, insanlar topluluk o-larak, bir arada düzenli olarak yaşayabilmek, birbirleriyle anla-şabilmek, çatışmadan sağlıklı ve mutlu olabilmek için, bazı ah-

    YanıtlaSil
  42. lak ilkeleri geliştirmek zorunda kalmışlardır.

    Bugün yaşadığımız sosyal hayata ilişkin kavram kargaşası, sübjektif değer yargılarının çokluğu, dünyevileşme, hazcılık, ahlaksızlığa karşı hoşgörünün yaygınlaşması "ahlak" konusun-da yeni yaklaşımları belirlemeyi gerektirmektir. Zira; bugün dünyada yaşanan ahlak krizi, İslam toplumlarından bağımsız bir olgu değildir. Bütün insanlık bir ahlak krizi ile karşı karşı-yadır. İslam ahlak ve akaidinin hayata geçirilmesi hususunda yaşadığımız problemler, sosyal hayatın her alanında "etik kod-lar"a ihtiyaç duyduğumuzun bir göstergesidir.

    Son Peygamber Hz. Muhammed (sav) "Ben güzel ahlakı ta-mamlamak için gönderildim." buyurarak hayatın tüm alanları-nı kuşatan bir değerler sistemi sunmuştur. Ahlaki duyarlılığın büyük ölçüde aşındığı, değer yargılarının karmaşıklaştığı bir zamanda dikkatlerin Hz. Peygamber'in güzel ahlakına çevril-mesinin önemli olduğunu düşünüyoruz.

    İslam dininin temel hedefi, mükemmel bir ahlâk sistemi or-taya koymak ve insanların buna uygun bir hayat yaşanmasını sağlamaktır. Bediüzzaman'ın ifadeleriyle "gaye-i insaniyet ve vazife-i beşeriyet, ahlak-ı İlahiye ile ve secâyâ-i hasene ile ta-hallûk etmektir." Bu amaca uygun olarak da İslam dininin kay-nağı olan Kur'an'da ve peygamberin davranışlarında mükem-mel bir ahlak örneği sürekli vurgulanmaktadır.

    Bediüzzaman, toplumsal barış ve mutluluğun; ancak, fazi-letli bir toplumla mümkün olabileceğini sıklıkla vurgulamış ve bunun için de Müslümanların temsil yeteneğine ""Eğer biz ah-lak-ı İslamiye'nin ve hakaik-i imaniyenin kemalatını efalimizle izhar etsek, sair dinlerin tabileri elbette cemaatlerle İslami-yet'e girecekler." diyerek dikkat çekmiştir. Vahiy ve sünnete dö-nük bir hayat tarzının ve ahlak anlayışına insanlığın ne kadar ihtiyacı olduğu gözler önüne serilmesi gereken bir hakikattir. ...

    Bu sayımızın dosyası, Risale-i Nur Enstitüsü tarafından İs-tanbul'da düzenlenen ve konusu "ahlak" olan "III. Ulusal Risa-le-i Nur Kongresi'nde sunulan tebliğlerden ve sonuç bildirile-rinden oluşuyor. Ahlakın Kaynağı; Kamusal Alanda Ahlak ve Değişim; Kişisel Hayat ve Ahlak; Bilim ve Ahlak; Evrensel Ah-lak ve Kur'ân konu başlıkları etrafında yürütülen ve "ahlak" ko-nusunun her yönüyle tartışıldığı bu metinlerin, "ahlak" anlayı-şımıza dair yeni açılımlar sunacağına inanıyoruz.

    Sizleri dergimizle baş başa bırakırken 96. sayımızda "İnsan Hakları" dosyasıyla karşınızda olmayı umuyoruz.

    AZ/2006

    YanıtlaSil
  43. Ethics

    Editorial

    The ethical behavior conduct is one of the most important fea-tures of the human being which distinguishes it from other crea-tures. We can define it as "the sum of the spiritual features and manners which lead to label a man as good or bad, and the con-scious treatments coming out of those features." It belongs com-pletely to the human being both as an emotion and as a conscious attitude.

    Due to his existence, human being possesses his concern for decency inwardly. The human being is always looking for the answer of the question 'what is good or bad' deteriorating himself continuously.

    Three basic theses are to be seen about the source of the ethics during the course of the human history. The principles of revela-tion, i.e., theses of religions, belong to the first group. The second group comprises the theses of the different philosophical doctrines, which deal with ethics referring to the reason. The anthropological and sociological theories focusing on the social dimension of ethics belong to the third group.

    Philosophers discuss the essence of good due to the nature of philosophy. Nevertheless, they avoid themselves of suggesting concrete manners. On the other hand, prophets proposed always model forms of manners in every spheres of life while discussing what is good and what is bad?

    According to the sociologists and anthropologists, people had to invent some moral principles, in order to be able to live in a society

    KOPRE

    YanıtlaSil
  44. peacefully and in order, to get on well with each other, to be Currently, we live in a conceptual disorder related to the social happy.

    life. Apart from this chaos, the abundance of the subjective value judgements, mundanization, hedonism, the broadening of the tol erance against the immoral behaviors necessitate to invent new approaches on 'ethics'. Because, the moral crisis in the actual world is not a phenomenon independent from the Islamic societies. The whole humanity stands against the moral crisis. The problems we come across in the practising of the Islamic ethics and creeds are very significant indicators of our need to 'ethical codes' in every spheres of the social life.

    The last prophet Hz. Muhammed (sav) offers us a value system encompassing all of the spheres of life while telling "I have been sent to fulfil the good ethics". We find it very important to attract our attention to the good ethic of the Prophet in our age when the ethical sensitivity has been degenerated and the value judgements have been complicated.

    The basic aim of Islam is to put forward an excellent ethical sys-tem and to provide for humans a consistent life with this system. In the words of Bediüzzaman, 'the aim and the duty of humanity is to treat according to the divine Ethics and good moral quality.' And as being appropriate to this aim, a perfect example of ethical behavior has been continuously emphasized in the Qur'an, the source of Islam, and in the treatments of the Prophet.

    Bediüzzaman has stressed very often that the social peace and happiness could only be achieved with a virtuous society. Thus, he calls our attention to the representative capability of the Muslims by pointing 'If we would express the goodness and perfection of the Islamic morality and of the truths of belief, then the subjects of other religions will convert to Islam definitely.' It is a certain fact that the current humanity needs excessively an ethical under-standing based on the revelation and the tradition of Prophet, from which a certain lifestyle emerges. ***

    The dossier in this issue comprises of the papers and conclud-ing remarks of the 'III'd National Congress of Risale-i Nur' on Ethics, which has been organized by Risale-i Nur Enstitüsü in Istanbul. We believe that these texts will offer new perspectives about our understanding of 'ethics' due to their comprehensive discussion in 'ethics' around the subject The Source of Ethics; the Ethics and Change in Public Sphere; The Personal Life and Ethics; Science and Ethics; Universal Ethics and Qur'an.

    We wish to be able to meet you again in our next, 96th issue, with the dossier subject of Human Rights.

    2006

    YanıtlaSil
  45. EVRENSEL AHLAK İLKELERININ

    Evrensel Ahlak İlkelerinin Kur'anî Temelleri

    Atilla YARGICI*

    Giriş

    Ahlak (morality, ethic) için tek bir tanım yoktur. Ancak ge-nel olarak ahlakın "bir davranış kodu" ve "toplum fertleri için bir rehber" olduğunu söylemek mümkündür. Bu davranış kod-larının ya da rehberin kendisi kadar temelleri de önemlidir. Ki-mi filozoflar ahlakın temelinin insan tabiatı, kimileri akıl, bazı-ları da din olduğunu söylemişlerdir. Günümüz toplumlarında bu üç temel üzerine kurulu ahlaki rehberlikleri görüyoruz. Ah-lakın toplum ile birlikte bir anlam taşıdığı tartışılmaz bir ger-çektir. Her toplumun adetleri, gelenekleri, düşünceleri farklı olduğundan farklı ahlak prensipleri ortaya çıkmaktadır. Bir top-lum için ahlakî görülen bir davranış, bir başka toplum tarafın-dan gayr-ı ahlakî. Çünkü sadece bir bölgede yaşama şansı olan bir insanın herkesi mutlu edecek ahlak prensiplerini tespit et-mesi mümkün değildir. İlahi dinlerin asıllarından uzak bir şe-kilde hazırlanan ahlak kodları ise, kişilerin bireysel duygu ve düşüncelerini, şahsi arzu ve isteklerini yansıtmaktadır. Bunla-rın da çoğu insanı sadece bu dünyada yaşayan, hazlarını tatmin etmesi gereken bir varlık olarak gördüklerinden ahlak teorile-ri de bu düşünceyi tamamlayıcı unsurlar içermektedir.

    İnsanları yaratıcısından bağımsız bireyler olarak algılayan

    Dr., Harran Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi.

    YanıtlaSil
  46. Şebnem ve Altınçocuk ile birlikte... http://www.altinoluk.com

    LTINOLUK

    309-Zilbitze 1432-8.50 TL

    aylık тестил

    Rabbin Lütfu Olmasa...

    Güneşi, Havayı, Suyu, Toprağı, Göğü, Arıyı, Çiçeği Yaratan

    Gözü Gördüren, Kalbi Çalıştıran, İnsanı insan kılan

    Allah'a sonsuz şükürler olsun

    "Ve Rabbin

    Bal Arısına Vahyetti..."

    (Nahl Suresi, 68-69)

    YanıtlaSil
  47. Dün gece rüyamda acaib şeyler gördüm. Ümmetimden bir kimse gördüm ki, azab melekleri onu kuşatmışlardı da abdesti gelib, onu içinde bulunduğu bu istenmiyen halden kurtardı. Gene bir kimse gördüm ki kabir onu sıkıyordu. Namazı ona geldi ve onu kabir azabından kurtardı. Gene bir kimseye şeytanların musallat olduğunu gördüm. Zikrullahı ona geldi ve şeytanın tasallutundan onu kurtardı. (Şeytanın tasallutu yürek sıkıntısından anlaşılır) Gene ümmetimden bir kimse gördüm ki susuzluktan dili çıkmıştı. Ramazan orucu geldi onu suvardı. Yine bir recul gördüm, kendisini zulmet sarmıştı. Haccı ve umresi geldi ve onu o karanlıklardan çıkardı. Birini de gördüm. Melekül Mevt ruhunu kabz etmek için ona gelmişti. Anasına, babasına yaptığı iyilikler gelip o meleğe karşı çıktı ve geri çevirdi. Bir recul de görüm. "müslamanlarla konuşayım" diyor amma konuşturmuyorlardı. Buna da sılai rahmi gelip "Bu adam akrabasına giderdi" diyerek şefaat etti. Onlarla konuştu ve beraber oldu. Birini de gördüm, Peygamberlerin yanına gitmek istiyor, halka halka kovuyorlar onu. Onu da cünüplükten korkar olması (gusül abdesti) geldi de aldı, onu da yanıma oruttu. Bir recul de gördüm, ateşin şiddetinden eliyle korunmak istiyordu. Sadakası geldi de başı üzerinde gölge yaptı ve yüzüne perde oldu. Birini de gördüm, zebaniler kendisini almaya gelmişti. Yaptığı emri bil maruf, nehyi anil münkeri geldi de kendisini kurtardı. Bir recul de gördüm, ateşe atılmış (Allah korkusundan döktüğü) göz yaşları geldi de onu Cehennemden kurtardı. Birini de gördüm, defterini solundan veriliyor. Allah korkusu geldi, onu kurtardı ve defterini sağa aldı. Terazisi hafif gelen bir kimse gördüm. Kendinden evvel ölen çocukları gelip mizanını ağırlaştırdı. Cehennemin kenarında bir adam gördüm, onu da oradan Allah korkusu kurtardı. Birini de gördüm, hurma sazı gibi titriyordu. Allah'a hüsnü zannı geldi ve titremesi durdu. Sırat köprüsünde düşe kalka giden birini gördüm. Onu da selatı selamı gelip kurtardı ve sıratı geçene kadar doğrulttu. Biriside Cennetin kapısına kadar geldi fakat kapılar kapanıyordu. Onu da Kelimei Şehadeti gelip Cennete koydu.
    Ravi: Hz. Abdurrahman (r.a.)
    Sayfa: 147 / No: 8
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil
  48. BİRİNCİ FASIL

    ZİNA HADDİYLE İLGİLİ HÜKÜMLER

    ZİNA NEDİR?

    Dinin meşrû kabul ettiği bir akde dayanmaksızın irade ve ihtiyar ile yapılan haram bir mücâmattır, yani çiftleşme. Bu cürmü işleyen erkeğe zâni, kadına da zâniye denir. Zinâ cürmünü kendi ihtiyar ve irâdesiyle yapmayan erkeğe fakihler, mezniyyün bih, kadına da mezniye veya mez-niyyün bihâ demişlerdir.

    Bir zinâ cürmünün haddi gerektirmes için, bazı şartlar aranır. Buna göre fiil:

    ★ Dar-ı İslâm'da cereyan etmelidir.

    ★ Fail, mükellef (yani hukukî ehliyete sahip) olmalıdır.

    * Mefûl, hâl-i hazırda veya daha önce müştehať (6) bulunan berha-yat bir kadın olmalıdır.

    Bu kadın erkeğin cariyesi veya nikahlısı olmadığı gibi, arada kölelik ve nikahlılık ihtimali de bulunmamalıdır.

    ★ Zinâ fiili şeriatın şart kıldığı bürhanlarla sübût bulmalı, kesinlik kazanmalıdır.

    Bu sayılan şartlardan biri eksik olursa zinâ cürmü kesinlik kazan-maz, dolayısıyla hadd-i zinâ tatbik edilmez.

    Bu şartların içtimâî olması sebebiyle erkek hakkında kesinlik kaza-nan hadd-i zinâ, nefsini rıza ile teslim eden kadına da tatbik edilir.

    Mükellef olmayan bir kimse, bir kadınla gayr-ı meşrû surette mukâ-

    6- Müştehat: Kendisine şehvet duyulan demektir. Yani erkeklerde cinsi, şehvani duyguları tahrik edecek halde olan kız ve kadın demektir.

    YanıtlaSil
  49. 160

    KÜTÜB-İ SİTTE

    5. CİLT

    renette bulunacak olsa, ona hadd-i zina tatbik edilmez. Keza erkek ve kadın mükreh olarak yani zor altında mücâmaat edecek olsa onlara da hadd tatbik edilmez. Her ikisi de mükellef olduğu halde, biri mükreh diğeri muhtar olarak mücâmaatta bulunsalar mükreh olana hadd tatbik edilmez.

    Hadd-i Zina: Bu, yukarıda belirtilen şartların tahakkuk etmesiyle kesinlik kazanan zinâ cürmü sebebiyle bunu irtikab eden şahsa terettüp eden ukûbettir. Bu ukûbet (ceza) iki şekilde tecelli eder:

    1- Recm (taşlayarak öldürme)

    2- Celde (usul-ü dairesinde dayak).

    Recm cezası muhsan ve muhsane olanlara tatbik edilir.

    Şu yedi vasfı bulunan kimse muhsandır: Akıl, bülüğ, hürriyet, İs. lâm, sahih bir nikâhla evlenmiş olmak, zevcesinin de bu vasıfları taşıma-sı, bu vasıfları taşıdıktan sonra aralarında mukârenetin vuků bulması.

    Öyle ise mesela evlilik muamelelerini eksiksiz tamamlayan bir kim-se henüz gerdek yapmamışsa muhsan değildir. Sözgelimi, böyle birisi zevcesi ile gerdekten önce, zinâ cürmünü işlese kendisine recm tatbik edilmez. Diğer şartlar da böyle. Bir tanesinin eksik olması, kişiden muh-san vasfını kaldırır, recm tatbikini düşürür. Gerdeğe girer, fakat sonra "temas olmadı" diye iddia ederse, hükümde ihtilaf edilmiştir. İbnu'l-Mün-zir, fâsid nikâh ve şüphe durumunda kişinin muhsan sayılmayacağında ulemânın icma ettiğini söyler.

    Mücâmaat (birleşme): Fakihler, cinsî mukârenete "zina" diyebil-

    mek için erkekle kadın arasındaki birleşmede bazı vasıflar aramışlardır. Bu noktayı da gözönüne alınca, zinâ şöyle tavsif edilmiştir: Mükellef ve Müslüman bir kimsenin, nikâh veya kölelik sebeplerinden biriyle mukâ-renete şer'an mezun olmayan bir insana ön veya arka cihetinden bilå şüphe taammüden vatiyde bulunmasıdır. İşte bu fiil haddi gerekli kılar.

    Vatiy, haşefenin -hașefe mevcut değilse o miktarın ön veya arka uzuvdan birinde tegayyüb etmesidir. (7) Vatiy, bazan, haşefenin haşefeye duhûlü (girmesi) şeklinde de tarif edilmiştir. Fakihler, duhûl sırasında, lezzete mâni olmayacak hafif bir hâil (perde) bulunsa da buna vatiy demişlerdir. Keza, bu duhûlün zinâyı müstelzim vatiy sayılması için in-zal vukůunu, meni gelmesini şart koşmamışlardır.

    7 -- Haşefe: Erkeklerde cinsi organın baş kısmıdır. Sünnet olmazdan önce kabukla örtülüdür. Bu sebeple sünnet mahallinden önceki uç kısım olarak ifade edilir. Keza kadın uzvunun uç kısmına da haşefe denmiştir.

    YanıtlaSil
  50. 3. CILT

    ZINA HADDİYLE İLGİLİ HÜKÜMLER

    161

    Bu tarife göre, haşefenin duhûlü vukua gelmeyen mukârenetler va-tiy sayılmaz. Istilahât-ı Fıkhiyye Kamusu'nda şu açıklama sunulur: "Müsa-haka: Tenâsül uzuvlarının biribirine temas ettirilmesi, aralarında nikah veya mülk-i rakabe ile câriyelik bulunmayan kimseler hakkında ha-mmdır. Maaháza bu, zina değildir. Çünkü bunda îlâc (idhål) yoktur. Bu-nu irtikab eden kadınlar veya erkekler hâkimin içtihadına göre te'dib edi-lirler. Nefsini sabiye veya behîmeye teslim eden bir kadın da bu te'dibe müstahak olur. Bu faziha, ya mükellef şahsın ikrarıyla veya iki adlin şehadetiyle sabit olur."

    11589 - عن ابن عباس رضى الله عنهما قال : سمعت عمر رضى اللهُ عَنْهُ يَخْطُبُ وَيَقُولُ : [ إِنَّ اللَّهَ تعالى بعث محمداً لله بالحق، وأنزل عليه الكتاب، فَكَانَ مِمَّا أنزل عليه آية الله الله ورحمنا بعده، وأخشى إن طال الرحم، فقرأناها ووعيناها، ورجم رسولا بِالنَّاسِ زَمَنْ أَنْ يَقُولَ قَائِلٌ مَا نَجِدُ الرَّحِم في كتاب الله تعالى فيضلُّوا بترك فريضة أنزلها الله تعالى سالى : في كتابه، فإنَّ الرَّجم في في كتابِ اللهِ حَقَّ عَلَى مَنْ زَنَى إِذَا أَحْصَنُ من الرِّجَالِ وَالنِّسَاءِ قَامَتِ الْبَيِّنَةُ، أَوْ كَانَ حَمْلٌ، أَوِ اعْتَرَافُ وَاللَّهِ لَوْلَا أَنْ يَقُولَ النَّاسُ : زاد في كتاب الله تعالى لكتبتها ] . أخرجه السنة.

    1. (1589)- İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Hz. Ömer (radıyallahu anh)'i hutbe verirken dinledim. Şöyle demişti:

    "Allah Teâla hazretleri Muhammed (aleyhissalâtu vesselâmli hak (din ile) gönderdi ve O'na Kitab'ı indirdi. Bu indirilenler arasında recm âyeti de vardı! Biz bu âyeti okuduk ve ezberledik. Ayrıca, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) zinâ yapana recm cezasını tatbik etti, ondan son-ra da biz tatbik ettik. Ben şu endişeyi taşıyorum: Aradan uzun zaman geçince, bazıları çıkıp: "Biz Kitabullah'da recm cezasını görmüyoruz (deyip inkâra sapabilecek ve) Allah'ın kitabında indirdiği bir farzı terke-derek dalâlete düşebilecektir. Bilesiniz, recm, kadın ve erkekten muhsan olanların zinâları, -delil veya hamilelik veya itiraf yoluyla sübût bulduğu takdirde, onlara tatbik edilmesi gereken Kitabullah'da mevcut bir haktır. Allah'a kasemle söylüyorum, eğer insanlar: "Ömer Allah Teâla' nın kita-bına ilavede bulundu" demeyecek olsalar, recm âyetini (Kitabullah'a) ya-zardım." [Buhârî, Hudud 31, 30, Mezalim 19, Menâkibu'l-Ensar 46, Megází 21, İ'tisâm 16; Müslim, Hudud 15, (1691); Muvatta, Hudud 8, 10, (, 823, 824); Tirmizî, Hudud 7, (1431); Ebu Davud, Hudud 23, (4418).]

    YanıtlaSil
  51. 162

    KÜTÜB-İ SİTTE

    5. CİLT

    AÇIKLAMA:

    1- Bu hadis, hadis kaynaklarında farklı vecihlerle rivayet edilmiştir. Muvatta'nın bir rivayeti daha açıktır:

    "Hz. Ömer (radıyallahu anh) haccdan çıkınca Medine'ye geldi. (Ora-da halka hitaben şunları söyledi: "Ey insanlar! Sizlere bir kısım sün-netler ve farzlar teşrî edildi. Size çok açık bir din bırakıldı. Recm âyeti hususunda kendinizi sakın tehlikeye atmayın. Içinizden biri: "Biz Al-lah'ın kitabında iki haddi (8) bulamıyoruz" diyebilir. Şurası muhakkak ki Resûlullah da, biz de (zinâ edenlere) recm uyguladık. Nefsimi kudret elinde tutan Zât-ı Zülcelal'e yemin ederim, insanlar "Ömer Kitabullah'a (onda olmayan şeyi) ilavede bulundu" demiyecek olsalar, (Kur'ân'ın sonu-na) şu âyeti elimle yazardım: الشيخ والشيخة إذا زنيا فارجمو هما البئة Yaşlı bir erkek ve yaşlı bir kadın zinâ edecek olurlarsa onları mutlaka recmedin,"

    İmam Malik, burada geçen yaşlı erkek ve yaşlı kadın tâbirlerini "dul erkek", "dul kadın" diye açıklar. Parantez içindeki ziyadeler başka riva. yetlerden alınarak dercedilmiştir.

    Nesâî'de Übey İbnu Ka'b'dan kaydedilen rivayette recm âyetinin Ahzab sûresinde gelmiş olduğu belirtilir.

    2- Neshle ilgili bahislerde geçtiği üzere, recm âyeti tilâveti mensuh, hükmü bâki âyetlerdendir. 947 numaralı hadiste de geçti.

    3- İbnu Hacer: "Hz. Ömer (radıyallahu anh)'in korktuğu husus vu-kua gelmiştir. Zîra Haricilerin büyük çoğunluğu ile bir kısım Mu'tezile, recmi inkar ettiler" der.

    4- Recm cezası Hz. Peygamber tarafından erkek olan Mâîz İbnu Mâlik el-Eslemi (radıyallahu anh)'ye tatbik edilmiştir. Mâiz, bizzat gele-rek, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'e zinâ yaptığını itiraf etmiş-tir. Resûlullah, onu üç sefer reddeder. Mâiz dördüncü sefer müracaat ede-rek zinâ yaptığını beyan edince, yakınlarına: "Bunun aklında bir eksiklik var mıydı?" diye sorar. "Yoktu!" cevabını alınca recmedilmesini emreder ve recmedilir.

    Kadın olarak da Gâmidiyye (radıyallahu anhâ) recmedilmiştir. Bu da kendisi gelip Hz. Peygamber'e "Ey Allah'ın Resûlü, beni temizle!" diye itirafta bulunmuş, Resûlullah onu: "Git!” diye geri çevirmiş, ancak o, er-tesi günü tekrar gelip hâmile olduğunu da belirtmiştir. Resûlullah

    8- Iki hadden maksad celde ve recmdir. Kur'ân'da celde zikredilir, recm zikredilmez. Celde evlenmemiş zânilere tatbik edilen dayak cezasıdır.

    YanıtlaSil
  52. CILT

    ZİNA HADDİYLE İLGİLİ HÜKÜMLER

    163

    çocuğunu doğurmasını söylemiş, doğumdan sonra gelince "stitten hesi-linceye kadar" mühlet vermiş, çocuk sütten kesilince tekrar gelen kadı-nin recmedilmesini emretmiştir.

    Gamidiyye ile ilgili rivayette Halid Ibnu Velid'in attığı taşın kadında açtığı yaradan yüzüne kan sıçrayınca, Halid (radıyallahu anh) kadına küfreder. Ancak Hz. Peygamber müdahele ederek:

    "Yapma! Ruhumu kudret elinde tutan Zât-ı Zülcelal'e yemin olsun, ⚫ öyle bir tevbede bulundu ki, öylesini alış-veriş sahtekârları yapsaydı offa uğrarlardı" buyurur. Kadının cenaze namazını kıldırır ve defnedilir.

    Keza, Yahudilerin müracaatı üzerine, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) zinâ yapan bir Yahudi çiftine de recm tatbik eder. Bunun tafsi-latı 947. hadiste geçti.

    5- Şarihler, "Hz. Ömer (radıyallahu anh)'in: "Insanlar: "Ömer Al-lah'ın Kitabına ilavede bulundu" demeyecek olsalar, recm âyetini Kur'ân' in sonuna yazardım" demesini, mübalağaya ve recmi tatbik etmeye teşvi-ke hamlederler. "Zîra, derler, âyetin lafzı neshedilse de mânası bakidir. Hz. Ömer gibi, fikhı, ilmi yüce bir şahsiyetin lafzı neshedilen bir âyeti, Kur'ân-ı Kerim'e yazmaya kalkması düşünülemez."

    Kur'ân-ı Kerim, Ashab'ın huzurunda, bugünkü haliyle ihtilafsız ola-rak cem'edilmiştir. Recm åyetinin Kur'ân-ı Kerim'e lafzen girmeyeceği hususunda icma vardır. Resûlullah'a gelen vahiylerden bir kısmının laf-zen, bir kısmının hükmen, bir kısmının hem lafzen ve hem de hükmen neshedildiği Ashab'ca bilinen bir husustur. Bu durumu açıklayan rivayet-ler gelmiş, ulema bunların değerlendirmesini yapmıştır. Daha önceki ba-hislerde, Resûlullah'ın her Ramazan ayında, o zamana kadar inmiş olan ȧyetleri önce Cebrail (aleyhisselam)'e, sonra da halka okuyarak "arza" yaptığını, Cebrail'e okuyarak hatası, yanlışı varsa tashih ettirdiğini, hal-ka okumakla da onların hatalarını düzelttiğini, işte bu arzalarda, lafzı neshedilen vahiylerin de Kur'ân-ı Kerim'den çıkarıldığını belirtmiştik. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ömrünün son Ramazan'ında arzayı iki sefer yapmıştır. Buna arza-i âhire denir.

    6- Zinâ eden kadın ve erkek muhsan olduğu takdirde recm edilirler. Zinâ, itiraf veya beyyine ile sabit olur.

    İtiraf: Kişinin zinâ yaptığını kadıya gelip beyan etmesidir.

    Beyyine: Şehadeti makbul dört erkeğin veya sekiz kadının zināya şahidlik yapmasıdır. Şahidlerin sayısı bu rakamdan aşağı düşerse zinā

    YanıtlaSil
  53. 164

    KÜTÜB-I SITTE

    5. CİLT

    suçu sübut bulmaz. Alimler bu hususlarda ittifak ederler. Ancak itirafin sayısı ve şahidlerin sıfatları gibi bazı teferruatta ihtilaf vaki olmuştur. Sözgelimi Haneftlerle Hanbeltler itirafın dört ayrı mecliste vaki olmasını şart koşarlar. İmam Malik ve Şafil'ye göre, kişinin zina yaptığını bir kere ikrar etmesi kâfidir, suç sübût bulur.

    7- Gebelik zinaya delil olur mu? Bu husus ihtilaflıdır. Hz. Ömer (radıyallahu anh)'e göre, gebelik zinâya delildir, recme sebep olur. İmam Málik ve ashâbı da aynı kanaattedirler: "Kocası veya efendisi bilinmeyen bir kadın gebe olur ve zinaya icbar edildiği de bilinmezse, recmi gerekir. Ancak yabancı ise ve çocuğun kocasından veya efendisinden olduğunu söylerse beyanına itibar edilir" demişlerdir.

    Imam Azam, Şafit ve ulemânın cumhuruna göre, gebelik mutlak su-rette zinaya delil olmaz. Bu hususta, kadının kocası veya efendisi olmuş olmamış, kadın yerli veya yabancı olmuş, zināya mecbur edildiğini söyle-miş, söylememiş hüküm aynıdır. Beyyine olmadıkça veya itirafta bulun-madıkça recmedilemez. Zîra şerî hadler şüphe ile ortadan kalkar ve såkıt olur.

    Haddle ilgili teferruat müteakip hadislerde gelecek.

    1590 ۲ - وعن ابن عباس رضي الله عنهما قال : [ قال الله تعالى: وَاللَّاتِي يَأْتِينَ الْفَاحِشَةَ مِنْ نسائكم. الآية إلى قوله : سبيلاً، فَذَكَرَ الرَّجُلَ بَعْدَ المَرْأَةِ، ثُمَّ جَمَعَهُمَا فَقَالَ: واللذان يأتيانها منكم، الآية، فنسخ الله ذلك بآية الجَلْدِ، فَقَالَ : الزانية والزاني فَاجْلِدُوا واحد منهما مائَةَ جَلْدَة . ثُمَّ نَزَلَتْ آيَةُ الرَّحم في النور، فكان الأول للبكر، ثم رفعته آية الرجم من التلاوة، وبقى الحكم بها ] . أخرجه أبو داود إلى قوله : مائة جلدة، وأخرج باقيه رزين.

    2. (1590)- Ibnu Abbas (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Allahu Teâlâ Kur'ân-ı Kerim'inde: "Kadınlarınızdan fuhșu irtikâb edenlere karşı içinizden dört şahid getirin. Eğer şehadet ederlerse -onları ölüm alıp götürünceye, yahud Allah onlara bir yol açıncaya kadar kendilerini evlerde alıkoyun (insanlarla ihtilattan menedin)" bu-yurdu. (Nisa 15). Cenab-ı Hakk, bu âyette (zinâ meselesinde) önce kadını zikrettikten sonra, erkeği kadınla birlikte ele alarak şöyle demiştir: "Siz-ler-den fuhņu irtikab edenlerin her ikisini de (kınayarak) eziyete koşun. Eğer tevbe edip (nefislerini) ıslah ederlerse artık onlara

    YanıtlaSil
  54. CLT

    ZINA HADDİYLE İLGİLİ HÜKÜMLER

    165

    (eziyetten) vazgeçin. Çünkü Allah tevbeleri çok kabul eden, en cok esirgeyendir" (Nisa 16). Cenab-ı Hakk bu ayeti, celde âyetiyle nes-hederek şöyle buyurdu: "Zina eden kadınla zina eden erkekten her birine yüzer deynek vurun. Eğer Allah'a ve Ahiret gününe inanı yorsanız bunlara, Allah'ın dinini tatbik hususunda, acıyacağınız jutmasın. Mü'minlerden bir zümre de bunların azabına (bu ceza-Jarina) şahid olsun" (Nur 2). Sonra Nur sûresinde recm âyeti nazil oldu. Önceki (celdeyi emreden) vahiy bekâr (zani) içindi. Sonra recm Ayeti tilavetten kaldırıldı, ancak hükmü baki kaldı." [Ebu Davud, Hudud 23, (4). Bu rivayetin "...yüzer deynek vurun" ibaresine kadar olan kısım Ebu Davud'a aittir, mütebakisini Rezin ilave etmiştir.]

    AÇIKLAMA:

    Sahabe ve muctehid imamlar, muhsan olan kimsenin dileyerek, hür iradesiyle zina yapması halinde recmedileceği hususunda icma ederler. Haricilerle bir kısım Mu'tezile -Kur'ân-ı Kerim'de zikri yoktur gerekçe-siyle- recmi reddederler. Recme hükmeden Ehl-i Sünnet ve'l-Cemâat ule-mâsı, bunu Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselâm)'in ve Ashab-ı Ki-ram'ın tatbikatına dayandırırlar. Çünkü önceki hadiste belirtildiği gibi onlar zamanında zânilere recm cezası tatbik edilmiştir.

    Åyet-i kerimede zinâ eden kadınların evde alıkonmasının emredilmiş olmasını âlimler dikkate alarak: "Çünkü kadınların zināya düşmelerinin sebebi, dışarı çıkmaları ve erkeklere karışmalarıdır, evlerde alıkonduk-ları takdirde zinâ yapmaya muktedir olamazlar" demişlerdir.

    Ibnu Abbas (radıyallahu anhümâ) der ki: "Bu âyet üzerine, kadın fuhuş irtikâb edecek olsa hapsedilirdi. Bu esnada ölen ölür, yaşayan evde kalmaya devam ederdi. Bu hal Nûr sûresindeki Zinâ eden kadınla zinů eden erkekten her birine yüzer deynek vurun.." meâlindeki dyet (Nur 2) nazil oluncaya kadar devam etti. Böylece Cenab-ı Hakk onla-ra, önceki âyette temas ettiği "yol"u (çareyi) göstermiş oldu. Bundan son-ra, fuhuş irtikab edene celde (dayak) tatbik edilip serbest bırakılıyordu."

    Suyûtî der ki: "İslâm'ın ilk yıllarında, zinâ işleyenlerin hapsedilmele-ri emredildi. Sonra onlara, bekâr iseler yüz deyneklik dayak ve bir yıllık sürgünle ve şayet muhsan iseler recm cezasıyla yol açılmış oldu."

    اللَّهُ عَنْهُ يَا رَسُولَ 31591 - وعن أبي هريرة رضي الله عنه [ أن سعد بن عُبَادَةَ رضى الله عنه قال يار اللَّهِ : أَرَأَيْتَ لَوْ وَجَدْتُ مَعَ أَمْرَأَتِي رَجُلًا أُمْهِلُهُ حَتَّى آتِي بَأَرْبَعَةِ شُهَدَاءَ؟ فَقَالَ

    YanıtlaSil
  55. 166

    KÜTÜB-I SITTE

    5. CILT

    : نعم ). أخرجه مسلم، ومالك، وأبو داود.

    رسول الله ﷺ : لا . قال سعد : بلى والذى أكرمك بالحق ان كنت لأعاجله وفي أخرى المسلم، وأبي داود قال: [ أرأيت رجلاً وجد مع امرأته رجلاً أيقتله؟ قَالَ بالسيف قبل ذلك، فقال الله : اسمعوا إلى ما يقول سيدكُمْ ).

    3. (1591)- Ebh Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Sa'd Ibnu Ubåde (radıyallahu anh): "Ey Allah'ın Resûlü, ne buyurursunuz, zevcemi bir er kekle yakalarsam dört şahid getirmek için bekleyecek miyim?" diye sor du. Resûlullah (aleyhissalatu vesselâm):

    "Evet bekleyeceksin!" dedi." (Müslim, Liên 14, (1498); Muvatta, Hudud 7, (2, 823); Ebu Davud, Diyat 12, (4532, 4533).]

    Müslim ve Ebû Dâvud'un bir diğer rivayetinde: "Bir adam, karısının yanında bir yabancı yakalasa onu öldürebilir mi ne dersiniz?" diye sorar, Resûlullah (aleyhissalatu vesselâm): "Hayır!" deyince, Sa'd: "Bilakis evet! Seni hak dinle şereflendiren Allah'a yemin ederim, fırsatı yakalarsam on-dan önce kılıncımı işletirim" der. Resûlullah (aleyhissalatu vesselâm): "Efendinizin ne söylediğine bakın!" buyurur.

    AÇIKLAMA:

    1- Bu hadis, hadd cezasının tatbikinde şahidin gerekli olduğunu be-lirtmektedir. Sa'd İbnu Ubåde (radıyallahu anh) zânilerin cezalandı rılması için dört şahidi şart koşan âyet-i kerime nazil olunca, Hz. Pey-gamber'e: "Kişi karısıyla bir erkeği yakalayacak olsa onu öldürmeyecek mi?" diye sorar. Resûlullah'ın "Hayır!" diye cevap vermesi üzerine: "Nasıl hayır! Seni hak din ile şereflendiren Zât-ı Zülcelal'e kasem olsun evet!" diyerek reaksiyon gösterir. Ancak, Resûlullah'ın bazı açıklamaları sonu-cu hatasını itiraf eder.

    Bu hadiseyle ilgili teferruatı 1664 numaralı hadisten sonra yer ve receğimiz, "Cezayı Devlet Verir" adlı tahlilde sunacağız.

    Ancak şunu hemen belirtelim ki, İslâm dininin, zina gibi insanların şeref ve hayatını ilgilendiren meselelerde işi ciddi tutması, cürmün sübütunu dört erkek şahid getirmek gibi pek ağır şartlara bağlaması, hele kocaya, karısıyla zina halinde yakaladığı erkeği öldürme hakkı tanımayışı dinimizin yüce yönlerinden biridir. Bu hususlardaki ruhsat, pek çok istis-marlara, tecavüz bahanesine bağlanan haksız cinayetlere kapı açardı.

    YanıtlaSil
  56. 5. CILT

    2- Resûlullah'ın Sa'd için "Efendiniz" demesi, Sa'd'ın Ensar'ın gefle rinden biri olmasıdır. Malum olduğu üzere Ensar Eva ve Haaree diye iki büyük gruba ayrılıyordu. Burada adı geçen Sa'd Ibnu Ubade, Hazreci lerin reisi, Sa'd Ibnu Muaz da Evsîlerin reisi idi (radıyallahu anhüm ee main). Tercüme-i hal kitaplarında Sa'd İbnu Ubade'nin çok kıskanç bir kimse olduğu belirtilir.

    1592 1 - وعن أبي هريرة، وزيد بن خالد رضي الله عنهما قالا : [ سئل رسول الله الله عن الأمة إذا زنت ولم تحصن ؟ قال : إن زنت فَاجْلِدُوهَا ، ثُمَّ إِنْ زَنَتْ فَاجْلِدُوهَا، ثُمَّ إن زنت فاجلدوها ، ثم بيعوها ولو بضفير). أخرجه الستة إلا النسائي، وقال مالك : « الضفيره الحبل .

    وفي رواية: « فيجلدها ولا يثرب عليها (۱) ) .

    4. (1592)- Ebu Hüreyre ve Zeyd İbnu Halid (radıyallahu anhüma) şunu anlattılar: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâmľa muhsan olmayan câriye zinâ yaparsa ne gerekir? diye sorulmuştu, şöyle cevap verdi:

    - Câriye zinâ yaparsa ona celde uygulayın, yine zinâ yaparsa yine celde uygulayın, yine zinâ yaparsa yine celde uygulayın ve sonra onu (kıldan mamul âdi) bir ipe mukabil de olsa satın gitsin." [Buhâri, Büyü 66, 110,17; Müslim, Hudud 30, (1703); Muvatta, Hudud 14, (826); Tirmizî, Hudud 13, (1440); Ebu Davud, Hudud 33, (4469, 4470, 4471).]

    Bir rivayette: "(Efendisi) ona celde tatbik etsin, bir de ayıplamasın" denmiştir.

    AÇIKLAMA:

    1- Bu hadis, zinā yapan köleyi, ayıbını beyan etmek şartıyla sat-manın caiz olduğunu belirtmektedir. İbnu Battal'a göre, zinā yapan ca-riyenin satılmasını emretmekten Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın maksadı, cariyenin yaptığı işi kötülemekte mübalağadır. Keza, hadiste zinâ işleyen câriyeye verilmesi gereken en uygun cezanın devamlı satılması olduğu bildirilmiş olmaktadır. Artık o, kötü alışkanlığı sebe-biyle, halini düzeltinceye kadar hiçbir efendinin yanında sabit tutulma-malıdır. Böylece, satışlar, onu bundan vazgeçirmeyi gaye edinen bir uya-

    ( 1 ) التشريب : التعيير أى لا يجمع عليها العقوبة بالجلد وبالتعيير، وقيل: المراد لا يقنع بالتوبيخ دون الجلد.

    YanıtlaSil
  57. 168

    KÜTÜB-I SİTTE

    5. CILT

    rı da olmaktadır. Ayrıca yeni efendinin yanında iffet kazanacağı da umu-labilir: Ola ki müşterilerden biri onu evlendirir veya evlenir, keza müessir bir irsadla veya korkutarak da iffetini korumasını sağlayabilir. Her hål u karda efendi değiştirmesinin müsbet, terbiyevî bir yönü olduğu kabul edilmiştir.

    2- Burada câriyenin muhsane olmasından maksad evli olması değil. dir. İffet ve hürriyet (yani efendisi tarafından zināya zorlanmamış) ol.

    masıdır. Zira kölenin zināya mukabil cezası, evli de olsa bekâr da olsa celdedir. Ancak celde deyince, âyet-i kerimede köleler için takdir edilen celde anlaşılmalıdır. Ziná sebebiyle köleye tatbik edilecek ceza, hür kim. seye tatbik edilecek cezanın yarısıdır (Nisa 25), elli sopa vurulur. Ebu Hanife, İmar.. Malik, Şâfiî ve Ahmed İbnu Hanbel'in görüşleri böyledir. Köleler hakkında muhsan olmayı Küfe ulemâsı ile İmam Malik "Müslü-man olmak" diye anlamışlardır.

    3- Köle zinâyı tekrarladıkça her seferinde hadd tatbik edilir. Ama, birkaç kere zinâ yaptığı ortaya çıksa hepsi için bir hadd tatbik edilir.

    4- İmam-ı Azam ve bir kısım fukahâ, köle ve câriyenin cezasını hâkimin vermesi gereğine hükmederken diğer üç mezhep imamları (Ah-med, Şafii, Málik) sahiplerince verilmesine hükmederler.

    5- Zinâ köle ve câriye için değerini düşüren bir kusurdur. Ancak Ha-nefiler, âdet haline getirmemiş olmak kaydıyla köle hakkında kusur say-mazlar.

    6- Seleften bazıları, "Köle ve cariye evli değil iseler, zinâlar sebebiyle bunlara hadd tatbik edilemez" demişlerdir. İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ), Tâvus, Atâ, İbnu Cüreyc ve Ebû Ubeyd'in bu görüşte olduğu belirtilmiştir. Onlara göre verilecek ceza "tedib" hududunda kalmalıdır.

    7- Köleye iki ceza birden verilmemelidir. Yani hadd tatbik edilmeli, ayıplamada ileri gidilmemelidir.

    الله عنه فقال : عنه قال : [ خطب علي رضى الله 1593 ه - وعن أبي عبد الرحمن السلمي رضي الله عنه قـ يا أَيُّهَا النَّاس أقِيمُوا الحُدُودَ عَلى أَرِقَائِكُمْ مَنْ أحصن منهم ومن لم يحصن، فإن أمة للنبى الله زَنَتْ فَأَمَرَنِي أنْ أجلِدَها ، فأتيتها فإذا هي حديثة عهد بنفاس فَخَشِيتُ إِنْ أَنَا جَلَدْتُهَا فَتَلْتَهَا ، فَذَكَرْتُ ذلك للنَّبِيِّ ﷺ فَقَالَ : أَحْسَنْتَ أتركها حتى تتماثل ] . أخرجه مسلم، وأبو داود والترمذى.

    YanıtlaSil
  58. SCILT

    ZİNA HADDİYLE İLGİLİ HÜKÜMLER

    169

    5- (1593)- Ebu Abdirrahman es-Sülemi (radıyallahu anh) anlatıyor: H₂ Ali (radıyallahu anh) hutbede şöyle buyurdu: "Ey insanlar, köle-lerinize -ister muhsan olsunlar, ister olmasınlar- haddleri tatbik edin. Zira, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in bir cariyesi zina yap-mıştı, ona celde tatbik etmemi emretti. (Dövmek üzere) yanına geldim. Yeni nifas olmuştu. Döversem öldürürüm diye korktum. Durumu Resûlullah'a arzettim. Bana:

    İyi yapmışsın, iyileşinceye kadar ona dokunma" dedi." [Müslim, Hu-dud 34, (1075); Tirmizî, Hudud 13, (1441); Ebu Davud, Hudud 34, (4473).]

    AÇIKLAMA:

    1. Hz. Ali (radıyallahu anh) kölelerin, hadd konusunda, ihma edil-meyip, suç işledikleri takdirde onlara da tatbik edilmesini hutbesinde halka hatırlatmıştır. Zinâ edenlere, muhsan olsa da olmasa da hadd vu-rulmasını emreder. Halbuki önceki hadiste muhsan olmayan cariyenin hükmü "hadd" olarak zikredilmişti. Arada bir teâruz gözükmekte ise de hakikatte böyle bir durum yoktur. Çünkü, önceki hadis muhsan olma-yanın hükmünü "celde (dayak)" olarak tesbit ettiği gibi, bu da muhsan olanın hükmünü celde olarak tesbit etmektedir. Kur'ân-ı Kerim: "Câ-riyeler muhsan oldukları halde fuhuş irtikab ederlerse, onlara muhsan olan hür kadınlara verilecek azabın yarısı vardır" (Nisa 25) buyurmaktadır. Âyeti değerlendiren âlimler, recm cezasının yarısı ol-mayacağını gözönüne alarak, celdenin yarısını anlarlar, dolayısıyla köle-lere ceza, muhsan olsun olmasın, celdenin yarısı terettüp etmektedir. Her iki rivayet de bunu ifade etmiş olmaktadır.

    2- Hadd tatbikinde gözönüne alınacak mühim bir prensip bu hadiste ifade edilmektedir: Hastalara, nifas olanlara, vs. iyileşinceye kadar hadd tatbik edilmez.

    61594 - وعن أبي هريرة رضي الله عنه قال : [ قَضَى رسول الله ﷺ أَنَّ عَلَى الْعَبْد نصف حد الحرِّ فِي الْحَدِ الَّذِي يَتَبَعضُ كَرِنَا الْبِكْرِ، وَالْقَدْفِ وَشَرْبَ الْخَمْرُ ] . [

    6. (1594)- Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) hür kimseye terettüp eden haddin bölünebilen çeşidinin yarısını köleye hükmetti. Sözgelimi zinâ yapan bakirenin had-di, iftira (gazf) haddi ve şürbü'l-hamr (içki) haddi böyledir. (Bunlar bölünebilen haddlerdir, köleye hep yarısı tatbik edilir). [Rezîn ilavesidir.]

    YanıtlaSil
  59. 170

    KÜTÜB-1 SITTE

    5. CİLT

    1595 - وعن ابن عمر رضي الله عنهما: [ أَنَّهُ أَقَامَ حَداً على بعض إمَائِهِ فَجَعَلَ يَضْرِبُ رجليها وساقيها ، فقال له سالم رحمه الله: أين قَولُ اللَّهِ تَعَالَى : وَلَا تَأْخُذَكُمْ بِهِمَا رأفة في دين الله ، فقال : أتراني أشفقت عليها . إِنَّ الله تعالى لم يأمرني أن أقتلها ) . أخرجهما رزين.

    7. (1595)- Ibnu Ömer (radıyallahu anhümá) hazretlerinden rivayete göre: Câriyelerinden birine hadd tatbik etmiş, bu maksadla ayaklarına ve bacaklarına vurmaya başlamıştı. Bunu gören Salim (rahimehullah) kendisine:

    وَلَا تَأْخُذُ كُم بِهِمَا رَأْفَةٌ "- (Sen niye böyle yapıyorsun?) Cenab-ı Hakk'ın

    في دين الله "Bunlara Allah'ın dinini tatbik hususunda acıyacağınız tutmasın..." (Nur 2) sözü nerede kaldı?" der. Abdullah Ibnu Ömer (radıyallahu anhümâ) de:

    "-Beni ona şefkatli davranıyor mu buldun? Her halde Cenab-ı Hakk onu öldürmemi emretmedi" cevabını verir. [Rezîn ilavesidir.]

    1596 - وعن وائل بن حجر رضى الله عنه قال : [ خرجت امرأة على عهد رسول الله ﷺ تريد الصلاة الصلاة . فتلقاها رجل فتجللها فقضى حاجته منها فصاحت فانطلق، ومر عليها رجل ، فقَالَتْ: إِنَّ ذلك الرَّجُل فَعَلَ بي كذا وكذا، فمرت بعصابة من المُهَاجِرِينَ، فَقَالَتْ: إِنَّ ذَاكَ الرَّجُلَ فَعَلَ بِي كَذَا وَكَذَا، فَانْطَلَقُوا فَأَخَذُوا الرَّجُلَ خَذُوا الَّذي ظَنَّتْ أَنَّهُ وَقَعَ عَلَيْهَا فَأَتَوهَا بِهِ ، فَقَالَتْ : نعم هو هذا، فأتوا به النبي الله ، فَلَمَّا أمر به ليُرجم قام صاحبها الذي وقع عليها، فقال يا رسول الله : أنا صاحبها، فقال لَهَا : اذْهَبَى فَقَدْ غَفَرَ اللَّهُ لَكِ، وقالَ لِلرَّجُلِ قَوْلاً حَسَنًا، وَأَمَرَ بِالرَّجُلِ الَّذِي وَقَعَ لَقَدْ تَاب توبة لو تابها أهل المدينة لقبل منهم .. عليها أن يرجم فرجم، وقال : لقد تاب توبة ! وزاد الترمذي : [ وَلَمْ يَذْكُرْ أَنَّهُ جَعَلَ لها مهراً ] . أخرجه أبو داود والترمذى.

    8. (1596)- Vâil İbnu Hucr İbni Rebîa (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalatu vesselâm)'ın sağlığında, namaz kılmak mak-sadıyla bir kadın evinden çıkmıştı. Yolda ona bir erkek rastladı. Kadına çullanıp ihtiyacını giderdi. Kadın bağırdı, adam ise sıvıştı gitti.

    YanıtlaSil
  60. 5. CİLT

    ZINA HADDİYLE İLGİLİ HÜKÜMLER

    171

    (Çığlığı üzerine) kadına bir erkek uğramıştı. Ona başından geçeni anlatıp, bir adam bana böyle böyle yaptı dedi. Sonra, bir grup muhacire rastladı, başından geçeni onlara da anlatıp: "Bir adam bana böyle yaptı!" dedi. Hep beraber yürüyüp, kadının kendisine tecavüz ettiği kimseyi ya-kalayıp kadına getirdiler. Kadın:

    "Evet bu odur?" dedi. Sonra adamı Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselâm'in yanına götürdüler. Resûlullah adamın recmedilmesini em-rettiği sırada, kadına tecavüz etmiş olan kimse kalkıp:

    "Ey Allah'ın Resûlü, suçlu benim!" diye itirafta bulundu. Resûlul-lah (aleyhissalatu vesselâm) kadına:

    "Git. Allah günahlarını affetti" dedi. Zan altında kalmış olan kim-seye de güzel sözler söyleyip (gönlünü aldı). Mütecavizin recmedilmesini emretti ve recmedildi.

    Sonra Resûlullah şunu söyledi:

    "-Bu adam öyle bir tevbe ile tevbe etti ki, böyle bir tevbeyi Medine ahalisi yapsaydı kabul edilirdi."

    Tirmizî, şu ziyadede bulunmuştur: "Vâil (radıyallahu anh) Hz. Pey-gamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in kadına mehir takdir edip etmediğini zikretmedi." [Tirmizî, Hudud 22, (1452); Ebû Dâvud, Hudud 7, (4379).]

    AÇIKLAMA:

    1- Şarihler burada bir müşkile dikkat çekerler. Resûlullah, birinci şahsın recmedilmesine, ikrar veya beyyine olmadan hükmetmiştir. Bu ise muhakeme usulüne aykırıdır. Recm için ya itiraf veya dört erkek şâhidin şehadeti şarttır. Burada bunlar mevcut değildir. Dolayısıyla, kadının hadd-i kazfa mahkum olması gerekirdi. Belki de, zanlı getirildi, mesele daha tahkik safhasında iken gerçek suçlu itirafta bulundu. Rāvî vak'ayı zamanla unutup biraz değiştirerek bu şekilde anlatmış olabilir.

    2- Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), günahını itiraf eden müteca-vizi de itirafı sebebiyle övmüş olmakta, böyle yapmakla ihlåslı ve indal-lah makbul bir tevbe yaptığını belirtmektedir. Tevbesinin makbuliyetini ifade için: Medine halkına taksim edilse hepsinin affına yetecek kadar se-vaplıydı mânasına gelen bir ifade kullanmıştır.

    Aliyyü'l-Kârî bu ifadenin gerçek bir mânaya tekabül etmediğine, zira tevbenin taksime ve bölünmeye kabil olmadığına dikkat çektikten sonra, Mâiz İbnu Malik hakkında söylediğinde olduğu şekilde bunu da

    YanıtlaSil
  61. KÜTÜB-İ SİTTE

    5. CILT

    172

    mübalağaya hamletmek gerektiğini belirtir. Ancak Aliyyü'l-Kari'ye tama-men katılmak da zor görülüyor. Zira sevabın miktarı hadislerde ve hatta âyetlerde sayıyla yani miktarla ifade edilmiştir. Miktara, sayıya giren şeylerin taksimi, cüzlere ayrılması makuldür, mümkündür.

    3- Hadisin sonunda Tirmizî'nin kaydettiği bir ziyade var. Orada Tir-mizî, râvinin -ki büyük ihtimalle Vail kastedilmiş olabilir- kadına Resů-lullah'ın mehir takdir edip etmediğine dair bir zikirde bulunmadığına dikkat çekiyor. Sebebi, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), kadının bu gibi durumlarda maruz kaldığı tecavüzü maddî olarak telafi eden bir meblağ takdir ederdi, başka hadislerde bu husus gelmiştir. Buna binâen Tirmizî eksikliğe dikkat çekmiştir.

    عمر بمجنونة قد زنت فاستشار فيها 91597- وعن ابن عباس رضي الله عنهما قال : [ أتـ أناساً فَأَمَرَ بِها أن ترجم، فمر بها علي رضى اللهُ عَنْهُ، فَقَالَ : مَا شَأْنُ هَذِهِ؟ فَقَالُوا : مجنونة بني فلان زنت، فأمر بها عمر رضي الله عنه أن ترجم، فقالَ : ارْجِعُوا بها، ثُمَّ أَتَاهُ ، فَقَالَ يَا أمير المؤمنينَ . لَقَدْ عَلِمْتَ أنَّ رسولَ اللهِ ﷺ قَالَ : رُفِعَ الْقَلَمُ عَنْ ثلاث، عَنِ الصَّبِيِّ حَتَّى يَبْلُغَ، وَعَنِ النَّائِم حَتَّى يستيقظ، وعن المعتوه حتى يبرأ، وَإِنَّ هذه معتوهةُ بَنِى فُلان ، لَعَلَّ الَّذِي أَتَاهَا أَتَاهَا وَهِيَ فِي بَلائِهَا، فَخَلَّى سبيلها ] .

    أخرجه أبو داود.

    9. (1597)- İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Hz. Ömer'e, zinâ yapmış olan deli bir kadın getirildi. (Recm edilip edilemeyeceği hu-susunda) halkla istişare ederek recmedilmesine hükmetti. Kadına Hz. Ali (radıyallahu anh) uğradı. (Hazırlığı görünce):

    "- Bunun hâli nedir?" diye sordu. Kendisine: "Falanca kabileden deli bir kadındır, zinâ yapmıştır. Hz. Ömer (radıyallahu anh), recmedilmesine hükmetmiştir" dediler. Hz. Ali (radıyallahu anh):

    "- Kadını geri götürün!" dedi, sonra Hz. Ömer'e uğrayıp:

    "- Ey mü'minlerin emîri! Bilirsin ki, Resûlullah (aleyhissalâtu ves-selâm):

    رفع الْقَلَمُ عَنْ ثَلاثَ عَنِ الصَّبِى حَتَّى يَبْلُغَ وَعَنِ النَّائِمِ حَتَّى يستيقظ وَعَنِ المَعتُوهِ حَتَّى يبراً

    "Kalem üç kişiden kaldırılmıştır (artık onlar yaptıklarından sorum-lu değildirler): Büluğa erinceye kadar çocuktan, uyanıncaya kadar uyu-

    YanıtlaSil
  62. 5. CILT

    ZINA HADDİYLE İLGİLİ HÜKÜMLER

    173

    falanca ka bilenin bunağıdır. Ona tecavüz eden, muhakkak ki akil noksanlığı sura-anda tecavüz etmiştir" dedi." (Ebu Davud, Hudud 16, (4399, 4400, 4401, 4402))

    AÇIKLAMA:

    1. İslâm fikhında büyük bir ehemmiyet taşıyan bu hadis, bütün fu-kahaca benimsenmiştir. Bu hadis, kişiyi fiilinden sorumlu kılmada aklı ve irådeyi vazgeçilmez bir şart kabul eder. Akli kemåle ermeyen çocuğun hukuka ehil olmaması, onlar hakkında himaye edici pek büyük bir rah-met olmuştur. Çağlar boyu Avrupa dahi, bütün cemiyetlerde çocuklar ezi-lirken, İslam dünyasında hukuki ehliyetsizlik sebebiyle büluğ çağına ka-dar sorumlu sayılmamış, mal ve can yönüyle velinin himayesine tevdi edilmiştir.

    İslâm âleminde çocuklar mahkemeye bile nadir hallerde ve belli yaşlardan sonra celbedilirken, Batı'da, işlenen suç sebebiyle büyüklerle aynı cezaya çarptırılarak gerekiyorsa idam bile edilmiş, büyüklerle bir-likte aynı hapishanelere atılmıştır. Bu durumun çocuk fıtratına uygun gelmediğini Batı, ilk defa 19. asrın sonlarında anlamaya başlamış, çocuk-ların hukuki ehliyetsizliği, ayrı mahkemelerde muhakemesi, hapisten ziyade ıslah evlerine, koruyucu ailelerin yanına verilmesi gibi fikir ve müesseseleri geliştirmiş ve bu paralelde bir hayli yol almıştır. Oradan bize de "çocuk mahkemeleri" fikri gecikerek geçmiştir. (1661. hadiste ge-niş bilgi vereceğiz.)

    2- Alimler, bu hadise dayanarak çocukların şer fiillerinin yazıl-madığını kabul ederken, başka hadislerden hareketle hayırlı fiillerin yazıldığını, bu fiillerin, hem çocuğun terbiyecileri durumundaki anne ve babasına ve hem de kendisine uhrevi faydalar sağlayacağını belirtirler. Nitekim 1561. hadiste geçtiği üzere Resûlullah (aleyhissalatu vesselám), "çocuğun haccının makbul olduğunu, ona hace yaptıran annesine de se-vab geleceğini" beyan etmiştir. Keza bir başka hadiste "Çocuklara na-mazı emredin" buyurulmuştur. Kısacası çocuklar hakkında hayr kalemi-nin yazmaya başladığını gösteren rivayetler mevcuttur.

    ى الله عنه [ أنَّ رَجُلًا يُقَالُ لَهُ عَبْدُ الرَّحْمَنِ ابْنُ حَنين 101598 - وعن حبيب بن سالم رضى ) وقع على جَارِيَةِ امرأته ، فرفع إلى النَّعْمَانِ بْنِ بَشِيرٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ وَهُوَ أَمِيرٌ عَلَى الكوفة فقال : لأقضينَ فِيكَ بقضاء قضى به رسولُ اللَّهِ ﷺ إِنْ كَانَتْ أَحَلَّتْهَا لَكَ

    YanıtlaSil
  63. 174

    KÜTÜB-I SITTE

    5. CILT

    جلدتك مائة جلدة، وإن لم تكن أحلتها لك رجمتك بالحجارة فوجده قد أحلتها له فجلده مائة جلدة ] . أخرجه أصحاب السنن.

    10. (1598)- Habib Ibnu Salim (rahimehullah) anlatıyor: "Abdurrah man Ibnu Huneyn denen bir adam karısının câriyesine temasta bulundu Hadise, Küfe emiri Nu'man İbnu Beşir (radıyallahu anh)'e götürüldü

    * Ben, dedi, hakkınızda, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm/in hükmüyle hükmedeceğim: Eğer zevcen, câriyeyi sana helâl ederse, yüz deynek yiyeceksin, helâl etmezse recmedileceksin.."

    Sonra (tahkik etti) karısının câriyeyi adama helâl ettiğini görünce, emir yüz deynek vurdu." [Tirmizi, Hudud 21, (1451); Ebu Dâvud, Hudud 28, (4458, 4459), Nesai, Nikah 70, (6, 124); Ibnu Mace, Hudud 8, (2551).]

    AÇIKLAMA:

    Ibnu'l-Arabi, bu hadiste geçen hükümle ilgili olarak şu açıklamayı yapar: "Bu ceza hududa girmez: ta'zir ve te'dibe girer. Çünkü ona tatbik edilmesi gereken hadd, celde değildir."

    İbnu'l-Arabi'nin hükmünü şöyle açıklayabiliriz: Muhsan olan kimse-nin haddi celde değil recmdir. Adam evli olduğuna göre muhsandır. Rec-me hükmedilmeyişinin sebebine gelince, muhtemelen, kadının, câriyesini kocasına helâl kılmış olmasıdır. Aslında ferclerin âriyeti caiz değilse de, bu âriyet, zayıf da olsa bir şüpheye sebep olmakta, adama caiz olabileceği kanaatini vermektedir. Fakihler böyle bir durumun, adam hakkında ha-fifletici bir özür sayılabileceğine hükmederler. Hafifletici bir sebep, had-dlerin düşmesine sebeptir. Dolayısıyla, adamdan recm cezası düşmüş, Nu'man, te'dibî mahiyette olmak üzere yüz sopaya hükmetmiştir.

    Ancak şunu da belirtelim ki, zevcesinin câriyesine temasta bulunan erkeğe verilecek hüküm fukaha arasında ihtilaflıdır. Hz. Ali ve İbnu Ömer (radıyallahu anhüm) başta bir kısım sahabe, recmedilmesi gere-ğine hükmetmiştir. İbnu Mes'ud (radıyallahu anh) ise hadd olmayacağı, ta'zir edileceğine hükmetmiştir. Ahmed ve İshak da yukarıda kaydet-tiğimiz Nu'mân İbnu Beşir hadisiyle amel etmişlerdir.

    111599 - وعن سلمة بن المحبق رضي الله عنه [ أنَّ رسولَ اللَّهِ ﷺ قَضَى فِي رَجُل وَقَعَ على جارية امرأته ، إن كانَ اسْتَكْرَهَهَا أَنَّهَا حُرَّةٌ، وَعَلَيْهِ لِسَيِّدَتِهَا مِثْلُهَا وَإِنْ كَانَتْ

    YanıtlaSil
  64. 5. CILT

    ZİNA HADDİYLE İLGİLİ HÜKÜMLER

    175

    طاوعته فهي لَهُ وعليه لسيدتها مثلها ] . أخرجه أبو داود والنسائي.

    11. (1599)- Seleme Ibnu Muhabbak (radıyallahu anh) anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalatu vesselâm), hanımının câriyesine temas eden bir adam hakkında şöyle hükmetti: "Eğer, adam cûriyeyi zorladı ise, câriye hürdür, adam, câriyenin efendisine (yani karısına) mislini borçlan-mıştır, câriye rıza göstermişse, câriye adamın olur, câriyenin efendisine, onun bir mislini borçlanır."[Ebu Davud, Hudud 28, (4460, 4461); Nesai, Nikâh 70, (7, 124); Ibnu Mace, Hudud 8, (2553).]

    AÇIKLAMA:

    Bu hükmün, önceki hadiste ortaya çıkan hükme hiç uymadığı açıktır. Orada hadde hükmedilirken, burada maddî ödemelerle mesele halledilmektedir. Hattabî der ki: "Ben bu hadisle amel edip, bu şekilde fetva veren tek bir fakih bilmiyorum. Öyle ise, bu rivayetin mensuh ol-ması gerekir." Beyhaki de Sünen'inde benzer bir ifade ile: "Her tarafdaki fakihlerin kendilerinden önceki Tâbiin gibi bu hadisle amel etmemekte icma etmiş olmaları, şayet sabitse- bu hadisin, hudud üzerine vârid olan ahbarla neshedildiğine delil teşkil eder" der. Arkadan, Eş'as'ın şu sözünü kaydeder: بلغنى أن هذا كان قبل الحدود Bana ulaştı ki, bu hadisin hükmü, hududla ilgili ahkâmın vahyinden önce muteber idi."

    ١٢1600 - وعن البراء رضي الله عنه قال : [ مر بي خالي أبو بردة بن نيار ومعه لواء فَقُلْتُ: أيْنَ تُرِيدُ ؟ فَقَالَ : أمرني رسولُ الله الله إلَى رَجُلٍ تَزوج امرأة أبيه أن آتيه برأسه . أخرجه أصحاب السنن ( اللواء ) الراية.

    12. (1600)- Berâ İbnu'l-Azib (radıyallahu anh) anlatıyor: "Dayım Ebu Bürde İbnu Niyâr beraberinde bir bayrak olduğu halde- bana uğradı. Kendisine nereye gideceğini sordum.

    "- Resûlullah (aleyhissalatu vesselâm), bana babasının hanımıyla ev-lenen bir adamın kellesini getirmemi (ve malına da el koymamı) emretti, ona gidiyorum" diye cevap verdi." [Tirmizî, Ahkâm 25, (1362); Ebu Dâvud, Hudud 27, (4456, 4457); Nesâî, Nikah 58, (6,109-110); Ibnu Mâce, Hudud 35, (2607).]

    AÇIKLAMA:

    1- Hadis üzerine ihtilaf edilmiştir. Oldukça farklı şekillerde rivayet edilmiştir. Mesela bir rivayet şöyledir: "Birgün kaybolan devemi ararken,

    YanıtlaSil
  65. 176

    KÜTÜB-İ SİTTE

    5. CİLT

    beraberlerinde bayrak olan bir grup süvari gördüm, bir bedevinin evine girip boynunu vurdular. Adamın günahı nedir? diye sorduğumda: "Ва-basının hanımıyla evlenmiş" dediler, hem de Nisa sûresini okuduğu : halde, Halbuki orada .Babalarınızın ev" ولا تنكحوا ما نكح اباؤكم من النساء

    lenmiş olduğu kadınları nikâhlamayın" buyurulmuştur (Nisa 22)."

    2- Ölen babalarından dul kalan veya babaları tarafından boşanmış olan hanımlarla evlenmek cahiliye âdeti idi. Onlar bu işi helâl addediyor. lardı. Kur'ân-ı Kerim bunu kesinlikle haram kılmıştır. Bunu bile bile, bir kimsenin babasının hanımıyla evlenmesi, haramı helâl addetmesi irtidad sayılmış, bu sebeple de öldürülmüştür.

    Bazı âlimler, bu hadise dayanarak: "İmamın, bu meselede olduğu üzere, şeriatın kesin emirlerine muhalefet eden kimsenin katlini emretme. si caizdir" demişlerdir.

    Ancak, rivayetin, daha ziyade, irtidâda hamledilmesi gerekmektedir. Yani, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın öldürülmesini emrettiği bu kimse, yaptığı işin haram kılındığını bilmekte idi. Öyle ise onu irtikab et-mesi, haramı helâl addetmesinden ileri gelmiştir, bu ise küfrü mucib bir durumdur, mürted ise öldürülür.

    Burada, İmam-ı Malik'in: "Katletmek de ta'zir cezalarına dahildir" hükmüne örnek bulunmuştur.

    Kezâ, bir günahı helâl addederek işleyen kimsenin kanı döküldükten sonra malının müsâdere edilmesinin caiz olduğu hükmü de bu rivayetten çıkarılmıştır.

    131601 - وعن ابن عباس رضى الله عنهما قال : [ قال رسولُ اللهِ ﷺ : مَنْ وَقَعَ عَلَى ذَاتِ محرم، أو قَالَ مَنْ نكح محرماً فَاقْتُلُوهُ ] . أخرجه رزين.

    13. (1601)- Hz. İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resû-lullah (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle emretti: "Kim, nikâhı haram olan bir akrabasına cinsî temasta bulunursa -veya şöyle demişti; kim haram yakı-nı ile evlenirse- onu öldürün."

    1602 ١٤ - وعن أنس رضي الله عنه [ أَنَّ رَجُلاً كانَ يُتَهُمُ بِأَمِّ وَلَدِ رَسولَ اللَّهِ فَقَالَ لِعَلِي رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ : اذْهَبْ فَاضْرِبْ عُنُقَهُ، فَأَتَاهُ فَإِذَا هُوَ فِي رَكِي (١) يَتَبَرَّدُ، فَقَالَ لَهُ:

    (۱) الركي: البئر.

    YanıtlaSil
  66. 5. CİLT

    ZİNA HADDİYLE İLGİLİ HÜKÜMLER

    177

    اخرج فناوله يده فأخرجه، فإذا هو مجبوب ليس له ذكر، فكف عنه وأخبر به النبي

    فحسن فعله ] .

    زاد في رواية وقال : [ الشَّاهِدُ يَرَى مَالاً يَرَى الْغَائِبُ ] . أخرجه مسلم.

    14. (1602)- Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: Bir adam, Resû-Jullah (aleyhissalatu vesselâm)'ın ümmü veledine temas etmekle itham edilmişti. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), Hz. Ali (radıyallahu anh)' ye: "Git boynunu vur!" diye emretti. Hz. Ali, adama geldiği vakit, onu bir kuyunun içinde (yıkanıp) serinliyor buldu.

    "Çık dışarı!" diyerek elinden tutup kuyunun dışına çıkardı. Hz. Ali, adamın mecbub (burulmuş) ve tenâsül organından mahrum olduğunu gördü. Artık ona dokunmayıp, durumu Hz. Peygamber (aleyhissalâtu ves-selâm)'e haber verdi. Resûlullah, onu, davranışı sebebiyle takdir etti."

    Bir rivayette şu ziyade gelmiştir: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Şahid, gâibin görmediğini görür" buyurdu". [Müslim, Tevbe 59, (2771).]

    AÇIKLAMA:

    1- Ümmü veled, efendisinden çocuk doğuran câriyedir. Bir kimse câriyesi ile temas sonucu çocuk sahibi olur ve onun kendinden olduğunu ikrår ederse, o câriyeye ümmü veled denir. Efendisi, artık onu satamaz. Adam âzad etmeden vefat edecek olsa, câriye hür olur, mirasçılarına kal-maz.

    2- Mecbub, tenâsül uzvu kesilmiş erkektir.

    3- Rivayette kastedilen ümmü veled, Resûlullah (aleyhissalâtu ves-selâm)'ın Mısırlı câriyesi Mâriye (radıyallahu anhâ)'dir. Resûlullah (aley-hissalâtu vesselâm)'a İbrahim'i doğurmuştur.

    4- Nevevî, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in "öldür" emrini, bir başka sebeple vermiş olma ihtimaline dikkat çeker ve bâzı âlimlerin, ölümü gerektiren bir nifakı olabileceği ihtimali üzerinde durduklarını be-lirtir. Kadı İyaz, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın gerçeği bilerek Hz. Ali'ye bu emri vermiş olabileceğini de söyler. Yani, istemiştir ki, gerçek Hz. Ali'nin müşâhedesi ile ortaya çıksın da câriyesi hakkındaki töhmet izâle olsun. Nitekim öyle olmuştur.

    1603 ١٥ - وعن سهل بن سعد رضي الله عنه قال : [ أتى النبي ﷺ رَجُلٌ فَأَقَرَّ عِندَهُ أَنَّهُ زَنَى

    YanıtlaSil
  67. 178

    KÜTÜB-İ SİTTE

    5. CILT

    بامرأة سماها له ، فبعث الله إلى المرأة فسألها عن ذلك فأنكرت أن تكون زنت مجلده الحد وتركها ] .

    15. (1603)- Sehl Ibnu Sa'd (radıyallahu anh) anlatıyor: "Bir adam Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a gelerek ismini de verdiği bir kadın-la zina yaptığını itiraf etti. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) kadına adam göndererek meseleyi sordurdu. Kadın, zinâ ettiğini inkâr etti. Bu-nun üzerine, adama hadd celdesi tatbik etti, kadına dokunmadı." [Ebu Dâvud, Hudud 31, (4466).)

    AÇIKLAMA:

    1- Zinâ itirafında bulunan kimseye Hz. Peygamber (cleyhissalâtu vesselâm)'in celde uygulaması, o kimsenin muhsan olmadığını, yani he-nüz bekâr olduğunu göstermektedir; değilse böyle bir durumda hüküm celde olacak demek değildir. Kadının terkedilmiş olması, itiraf etmemesi sebebiyledir. Adamın iddiasını tevsik edecek bir başka beyyine de bulun-madığına göre, ona ceza vermek usul açısından mümkün değildir.

    ١٦1604 - وعن ابن عباس رضي الله عنهما [ أَنَّ رَجُلاً مِن بَكْرِ بْنِ لَيْتُ أَتَى النَّبِيُّ ﷺ فَأَقَرَّ عنده أنه زنى بامرأة أربع مرات فَجَلَدَهُ مِائَةَ جَلْدَةٍ وَكَانَ بِكْراً ثُمَّ سَأَلَهُ الْبَيِّنَةَ عَلَى المرأة فَقَالَتْ : كَذَبَ وَاللهِ يَا رَسُولَ اللَّهِ ، فَجَلَدَهُ حَدَّ الْفِرْيَةِ ثَمَانِينَ ). حد الفرية ثمانين ] . أخرجهما أبو داود.

    16. (1604)- İbnu Abbas hazretleri (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Bekr İbnu Leys kabilesinden bir adam, Resûlullah (aleyhissalâtu vesse-lâm)'a gelerek, bir kadınla (itiraf ederek) dört kere zinâ yaptığını söyledi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ona yüz sopa vurulmasına hükmetti. Zîra adam bekârdı. Sonra, kadın aleyhine beyyine sordu. Kadın:

    "- Ey Allah'ın Resûlü! Vallahi yalan söylüyor" dedi. bunun üzerine, Resûlullah, adamı iftira (kazf) haddine, yani seksen sopaya mahkum et-ti." [Ebu Dâvud, Hudud 31, (4467).]

    AÇIKLAMA:

    1- Bu hadisle önceki hadis arasında farklılık mevcuttur. Zîra önceki hadiste, zinâ yaptığını itiraf eden kimseye Resûlullah zinâ haddi tatbik ederken, bu ikinci rivayette hem zinâ ve hem de kazf haddi tatbik etmiş olmaktadır.

    YanıtlaSil
  68. 5. CİLT

    ZİNA HADDİYLE İLGİLİ HÜKÜMLER

    179

    2. Ålimler bu meselede ihtilaflı hükme giderler. İmam Malik ve Şafiî hazretleri Sehl İbnu Şa'd (radıyallahu anh)'ın rivayetini esas alarak: Muayyen bir kadınla zinâ itirafında bulunan kimse, kazf değil, zinâ ile cezalandırılır" demişlerdir.

    Ebû Hanife ve Evzâî ise: "Sadece kazf haddine mahkum edilir, zîra kadının inkârı (zinâ haddini kaldıran) bir şüphedir" demişlerdir. Bu görüşe: "İyi ama, kadının inkârı, erkeğin itirafını iptal etmez" diye cevap vermişlerdir.

    İmam Muhammed, -İmam Şafiî ve başka fakihten de rivayet ederek-hem zină ve hem de kazf haddine mahkum edilmesi gereğini söylemiştir. Bu görüşte olanlar, sadedinde olduğumuz İbnu Abbas hadisini delil gösterirler.

    Şevkânî, İmam Muhammed'i te'yid eder ve "İki ayrı nokta-i nazar-dan hadisin zahiri bunu gösteriyor" der ve açıklar:

    a) "Sehl hadisinin nihâî hükmüne göre, Hz. Peygamber (aleyhissa-látu vesselâm), o adama kazf haddi tatbik etmemiştir. Bu durum, onunla kazfın düşeceği hususunda istidlâl etmeyi gerektirmez; çünkü, bu kadının böyle bir talepte bulunmamış olmasından ileri gelme ihtimali mevcuttur veya, İbnu Abbâs hadisinin hilafina, onda kazf cezasını düşü-ren bir sebebin bulunması da muhtemeldir, nitekim İbnu Abbas hadi-sinde, adama hadd-i kazf uygulanmıştır.

    b) Kazf delillerinin zâhiri bunun âmm olduğunu ifade eder. Öyle ise, bu âmm hükümden ancak kesin bir delil ile hariçte kalınabilir. Halbuki aynı halde olan kimsenin kâzif (iftiracı) olduğunu Hz. Peygamber tasdik etmiş, hadd-i kazfı uygulamıştır."

    CEZAYI DEVLET VERİR

    Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın bütün sünnetleri insanlık için rahmettir. Ancak imam olmak yani devleti temsil etmek vasfına giren sünnetlerini ferdler tatbik edemezler. O vasfi temsil eden yetkili şahıs ve makamlar bu çeşit sünnetin tatbikatını gerçekleştirirler. Bunun bilinme-mesi, Müslümanları yanlış davranışlara itebilir. Bir kısım suçlara ce-zasını ferdlerin vermeye kalkması dine rağmen din için yapılan çok teh-likeli bir hâl ortaya çıkarır. Yanlışlığı tavsifte anarşi kelimesi bile hafif kalır.

    Yaşanan şartlarda şerî hükümlerin tatbikatta olmayışı, cezaların ferdlerce verilemeyeceğinin iyice bilinmeyişi bazı hamiyet-i diniye sahip-

    YanıtlaSil
  69. 180

    KÜTÜB-I SITTE

    5. CILT

    lerini yanlış davranışlara itebileceği gerçeğinden hareketle, konuyla ilgil şu açıklamayı sunmakta fayda umuyoruz:

    "Esasen bir suçluya cezanın verilmesi birkaç safhadan geçer:

    a) Suçun sübütunun tahkiki,

    b) Suça muvafik cezaya hükmetmek,

    c) Bu cezayı infaz etmek.

    İslâm dini, bu işleri resmen tayin edilmiş kadı ile, veliyyü'l-emr veya nâibine bırakır. Bir kısım ağır suçlar vardır ki, bunlara verilecek cezanın şekil ve miktarı nasslarla belirlenmiştir ki onlara hudud denir. Devlet reisi veya hakim bu cezaları azaltıp çoğaltamaz, birbirleriyle tebdil ede. mez. Sadece kısas ve diyet cezalarında mağdurun veya velisinin af hakkı vardır.

    Hadd cezasına giren fiillerin tecziyesini mağdur talep etse de etmese de fark etmez, devletçe te'dibi şarttır.

    Cezanın devlet reisi veya naibi tarafından icra edilmesi gereğinde bütün fakihler müttefiktirler. Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselâm) ve Hulefă-i Râşidîn devrinde onların izni olmadan hadd tatbik edilmemiştir.

    Şöyle bir sual akla gelebilir: Kısas ve diyet icrasını mağdur veya mağdurun velisi de icra edebilir. Şâyet bu ruhsata dayanarak mağdur, câniye kısas yapsa, mesela A şahsı, B şahsının kolunu kopardı ise, B şahsı, kadı'nın hükmünden önce davranarak kısas olarak A şahsının ko-lunu kesse durum ne olur?

    Bu durumda B şahsı, kendisine karşı işlenen suçun sübûtu halinde, kol kesme suçunu işlemekle suçlanamaz ise de zîra hakkı olan bir şeyi yapmış oluyor- aceleciliği ve hakkını münasib olan vakit girmeden önce aldığı ve kısasla alakalı icraatı yapmakla vazifeli olan devlet makam-larını dinlememiş olduğu için ta'zir cezası ile cezalandırılır.

    Eğer, hâkimin, suçlu hakkında "kısas edilmelidir" diye hükmü vaki olmazdan önce, kısasa tevessül eden kimse suçu isbat edemezse, yani id-dia edilen suç sübût bulmazsa kısas yapan kimse o fiilinden dolayı mücrim olarak muhakeme edilir. Meselâ, A şahsı, "oğlumu öldürdü" iddi-asıyla B şahsını öldürse, bilahere yapılan tahkikte, B şahsının bu cinaye-ti işlediği objektif deliller muvacehesinde tam bir kesinlik kazanmasa, A şahsı "ammden katl" suçuyla cezalandırılır. Gerek birinci misalde ve ge-rekse ikinci misalde zikredilen kol koparma ve oğlunu öldürme iddiaları, aslında pekâla iftira olabilir. Kol kazaen kopmuştur veya oğlu kazaen

    YanıtlaSil
  70. CILT

    ZINA HADDİYLE İLGİLİ HÜKÜMLER

    181

    almüştür de, bu fırsatı değerlendirmek isteyen kazazede ortadaki kazaya carum rengi vererek, düşmanından intikam alma peşindedir. Işte bu sit durumların ortaya çıkmaması için İslâm dini, suçun tesbitinde bakum verme işini kadıya bırakmıştır.

    Aynı kaide mürted hakkında da câridir. "Veliyyü'l-emrin müsaadesi maksızın, böyle bir harekette bulunmuş olan şahsa (yani mürtedi aldüren kimseye) te'dib-i şeri lazım gelir."

    Keza yol kesenler hakkında da durum aynıdır. Onları cezalandırma işi veliyyü'l-emr veya naibine aittir. Ne yolu kesilmiş olan ne de maktul-Jerin velileri, suçluları cezalandıramazlar. Hatta denir ki: "Yol kesicilik hmetiyle mahpus bulunan bir şahsı kendisine isnåd edilen cürüm daha sibit olmadan (maktulun velisi dışında) bir kimse âmmden öldürse, bu kimse hakkında kısas lazım gelir, velev ki bilahere o cürüm beyyine ile sabit olsun. Çünkü hakim tarafından deminin hılline (öldürülmesine) hükmedilmedikçe, o şahsın ismeti, hürriyet-i hayâtiyesi mücerred töhmet ile mürtefi olmaz (ortadan kalkmaz)."

    İslam'ın bu prensibi, yani cezayı verme işini devlete bırakma prensi-hi, cemiyette vukûu muhtemel pek çok suistimalleri ve bunlardan te-selsül edecek fitneleri kökten keser. Halk mahkemesi, kan dâvası fezâhet ve rezaletleri hakiki mü'minler arasında bu sebeple olamaz.

    Hz. Peygamber'den Bir Misâl: Cezânın devlet tarafından verilme-si gereğini ifade etme zımnında, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu ves-selâm'in sünnetinden zinâ ile alakalı bir vak'a gerçekten ikna edicidir.

    Ibnu Abbas'tan gelen rivayete göre, "Namuslu ve hür kadınlara (zinā isnadıyla) iftira eden, sonra (bu babta) dört şahit getirmeyen kimseler(in herbirine) de seksen değnek vurun.. onların ebedî şahidliklerini kabul et-meyin. Onlar fasıkların ta kendileridir" meâlindeki âyet geldiği zaman, Ashäb'tan kıskançlığı ile meşhur Sa'd İbnu Ubâde, "Ayet böyle mi? Yani, ben hain kadının dizlerinde yabancı bir erkeği çökmüş olarak yakalaya-cağım da, dört şahid getirinceye kadar onu hiç rahatsız etmeyeceğim, hiç kımıldatmayacağım öyle mi? Hayır, Allah'a kasem olsun, ben dört şahit getirinceye kadar o hacetini görür (gider). Şayet karımın yanında bir erkek görecek olsam hiç aman vermeden, önce kılıcımın keskin ağzıyla vurur te-pelerim" der. Bunun üzerine Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) ce-maatte bulunanlara: "Sa'd'ın bu kıskançlığına şaşıyor musunuz? Emin o-lunuz ki, ben ondan daha kıskancım. Allah da muhakkak ki benden ziyade kıskançtır. Bu sebepledir ki, kullarına (gizli ve açık her çeşidiyle) fevâhişi yani çirkin söz ve uygunsuz fiileri) yasakladı. (...Tevbe ve pişmanlıktan

    YanıtlaSil
  71. 182

    KÜTÜB-İ SİTTE

    5. CİLT

    Allah kadar hoşlanan bir başkası da yoktur. Bu sebeple ateşle korkutan, cennetle müjdeleyen (elçiler, peygamber)ler gönderdi)" der.

    Hz. Sa'd bunun üzerine, "Ey Allah'ın Resûlü, bu (söylediğiniz) haktır ve Rabb Teâla'nın indinden gelmiştir, fakat ben (ilk defa duyunca iste böyle bir) tuhaf oldum" der.

    Bu hadiste Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in Sa'd İbnu Ubâde'ye, sanki şöyle demek istediği ifade edilmiştir: "Allah senden daha kıskanç olduğu halde özür beyanını (tevbe ve pişmanlık) seviyor ve an-cak hüccet ortaya çıktıktan sonra muâheze ediyor, o halde sana ne oluyor da bu halde öldürmeye tevessül ediyorsun!"

    İmam Şafil, bu rivayete dayanarak, karısıya zinâ ederken yakaladığı kimseyi öldüren kocayı, delille ispatlayamadığı takdirde ölüme mahkum eder.

    Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in suç, objektif delillerle sü-bût bulmadıkça, vicdanî kanaatiyle ceza vermediğini şu rivayetten daha vâzıh olarak anlarız: İbnu Mâce'de kaydedilen -ki kısmen Buhârî de almıştır bir rivayette Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle der: "Eğer ben bir kimseyi delilsiz olarak recmetseydim falanca kadını recme-derdim. Zîra hakkındaki şüpheyi, sözleri, dış görünüşü ve yanına giren kimse(ler) te'yid etmektedir."

    Nevevî'ye göre "Burada, üzerine delil gösterilemeyen, kadın tarafın-dan da itiraf edilmeyen, buna rağmen pek çok kimsenin işitmiş bulun-duğu bir kötülük, kadından zuhur ettiği şuyû bulan bir kötülük kastedil-mektedir. Bu rivayet de ifade ediyor ki, bir fenalık haberinin yaygın-laşmasına dayanarak hadd tatbik edilmez, mutlaka delil aranır."

    Hz. Ömer'den Bir Misal: İbnu Abbâs'tan gelen bir rivayete göre, adamın biri, fuhuş ithamında bulunduğu câriyesini ateşin üzerine oturta-rak fercini yakar. Hadiseyi duyan Hz. Ömer (radıyallahu anh) adamı çağırtarak sigaya çeker:

    "Fuhuş yaptığını bizzat gördün mü?"

    "Hayır!"

    "Pekâla, kendisi itiraf etti mi?"

    "Hayır!"

    Hz. Ömer adamı döver ve şunu söyler: "Eğer Hz. Peygamber (aleyhis-salâtu vesselâm)in: "Efendiye kölesi sebebiyle kısas yapılmaz" dediğini işitmeseydim sana kısas uygular (seni aynı şekilde yakar)dım" der.

    YanıtlaSil
  72. ÜÇÜNCÜ BAB

    LIVATA (Homoseksualite) VE HAYVANA TEMASIN HADDİ

    Livata, Lût kavminin içine düştüğü cinsi sapıklıktır; homoseksualite de denir. Bu, erkeğin erkekle, kadının kadınla cinsi temasta bulun masıdır. Dinimizin bu işi zinâdan da çirkin bir ahlaksızlık kabul etmiş, şiddetle yasaklamıştır.

    Hadis, sadece faili, yani, erkeğe temas eden erkeği değil, mefülu de yani kendisine cinsî temas yaptırtan erkeği de mahkum etmekte, ikisinin de öldürülmesini emretmektedir.

    Kur'ân-ı Kerim Lût kavminin helâk oluşunun sebebini bu ah-laksızlığa bağlar. Şu halde, bu küçümsenecek bir içtimai bozukluk değil, insanlığın ciddi bir meselesidir. Kur'ân her asra hitab ettiğine göre, onda yer eden meseleler asıl itibarıyla geçmişi anlatsa bile, hal ve istikbåle de parmak basmaktan uzak değildir. Öyle ise livata her zaman için in-sanlığın karşılaşabileceği bir ahlaki çöküş, içtimai bir musibet kay-nağıdır. Günümüzde ortaya çıkan ve tıbbi yollarla tedavisi ve önlenmesi henüz imkân dahiline girmemiş bulunan AIDS afetinin de livatanın yaygın olduğu çevrelerde çıkmış olması ve yayılma sebebinin de esas iti-bariyle livata ve zinâ olması, üzerinde durulması gereken bir husustur. Dinimizin cinsî hayatın disipline edilmesi hususunda gösterdiği hassa-siyetin hikmeti şimdi daha iyi anlaşılmış olmalıdır. Haram yollardan cinsi tatmin arayanlara karşı İslâm'ın koyduğu müeyyideleri fazla sert ve hatta gayr-i medenî bulanlar, AIDS vak'asının, cinsi sapıklar yüzün-den bütün insanlığı ve medeniyeti tehdit eder bir hal alışı karşısında in-safa gelmeli, hakkı teslim etmeli değil midir!

    : مَنْ وَجَدتُمُوهُ يعمل عمل ۱ - عن ابن عباس رضي الله عنهما قال : [ قال النبى الله : -11614 قَوْمِ لُوطٍ فَاقْتُلُوا الْفَاعِلَ وَالْمَفْعُول بِهِ ] . أخرجه الترمذي قال: وكذا روى عن أبي هريرة.

    YanıtlaSil
  73. 202

    KUT

    يوجد على اللوطية أَنَّهُ يُرجم ] . ولأبي داود عن ابن عباس [ في الْبِكْرِ يُوجَدُ .

    1. (1614)- İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalatu vesselâm) buyurdu ki: "Kimin Lût kavminin sapık işini yaptığını görürseniz, faili de mefûlü de öldürün." [Tirmizî, Hudud 24, (1456); Ebû Dâvud, Hudud 29, (4462, 4463).) Tirmizî, Ebû Hüreyre'nin de böyle bir rivâyette bulunduğunu belirtir. Ebû Dâvud'da İbnu Abbas (radıyallâhu anhümâ)'tan yapılan bir rivâyette: "Livata yaparken yakalanan bekâr (yani muhsan olmayan kişi) de recmedilir" denmiştir.

    AÇIKLAMA:

    Livata yapanlara tatbik edilecek hadd hususunda âlimler farklı görüşler ileri sürmüştür:

    Şafi'nin iki görüşünden daha zâhir olanına göre -ki Ebû Yusuf ve İmam Muhammed de bu görüştedir- failin haddi, zinâ haddidir. Yani muhsan ise recmedilir, muhsan değilse yüz sopa vurulur. Mefûle ise Şafiî'ye göre, muhsan da olsa gayr-ı muhsan da olsa, kadın da olsa, erkek de olsa yüz sopa ve bir yıl sürgün cezası verilir.

    İmam Mâlik ve Ahmed İbnu Hanbel başta, diğer bir kısım âlimlere göre, livata yapanın cezası recmedilmektir, muhsan da olsa gayr-ı muh-san da olsa farketmez.

    İmam Şâfiî'nin ikinci bir görüşü, sadedinde olduğumuz hadisin zâhi-rine uygun olarak fäilin de mefûlün de öldürülmesidir.

    Öldürülüş tarzı hususunda: "O pis işi yaptıkları ev tepelerine yıkılır" diyenler olmuştur. "Uçurumdan atılarak öldürülür" diyenler de olmuştur.

    Ebû Hanife: "Bunlar azarlanır, levmedilir fakat hadd uygulanmaz" demiştir.

    Münzirî'nin et-Tergib ve't-Terhib'de yazdığına göre, halifelerden dört tanesi livata yapanı yakmıştır: Hz. Ebû Bekir, Hz.Ali, Abdullah İbnu'z-Zübeyr ve Hişâm İbnu Abdilmelik.

    İbnu Ebid-Dünya ve Beyhakî'nin rivâyetlerine göre, Halid İbnu'l-Velid, Hz. Ebû Bekir (radıyallâhu anhümâ)'e yazar ki, bir Arap karyesinde ka-dın gibi nikâhlanan bir erkeğe rastlamıştır. Hz. Ebû Bekir, bu haber üze-rine Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm'ın ashabını toplayıp ne yapmak gerektiği hususunda fikirlerini alır. Hz. Ali (radıyallahu anh): "Bu günahı tarihte tek bir ümmet işlemiştir. Bildiğinız gibi Allah da o kavmi helâk

    5. CILT

    YanıtlaSil
  74. LIVATA VE HAYVANA TEMASIN HADDI

    203

    etmiştir, ben bu adamın yakılmasını uygun görüyorum" der. Bunun arine bütün Ashabin revi onun yakılması hususunda icma etti. Hz. Bhul Bekir de (Halid Ibnu Velid'e yazarak) adamın yakılmasını emretti."

    1615 - رضيه رضي الله عنه أن عليا رضي الله عنه أحرقهما، وأن أبا بكر رضي الله عنه هدم عليهما حائطاً ] . أخرجه رزين

    2. (1615) Yine Ibnu Abbas (radıyallahu anhümal'ın rivayetine göre, He. Ali, livata yapan çifti yaktırmıştır. Hz. Ebû Bekir (radıyallahu anh) arer-lerine bir duvarı yıktırmıştır." [Rezin ilavesidir.)

    2 31616- وعن أبي هريرة رضي الله عنه قال: ( قال النبي له : ملعون من عمل عمل قوم لوط ، أخرجه رزين.

    3. (1616)- Hz. Ebû Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (alkyhissalatu vesselâm) buyurdular ki: "Lût kavminin iğrenç fiilini işle-yen kimse mel'undur." [Rezin ilavesidir. (Münzir'de kaydedilen uzunca bir hadisin parçasıdır).]

    1617 4 - وعن جابر رضي الله عنه قال : [ قال النبى الله إن أخوف ما أخافُ على أمتي عمل قوم لوط ] . أخرجه الترمذي.

    4. (1617)- Hz. Cabir (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhis-salâtu vesselâm): "Ümmetim için en ziyade korktuğum şey Lût kavminin amelidir" buyurdular." [Tirmizi, Hudud 24, (1457); Ibnu Mace, Hudud 12, (2563).)

    51618 - وعن أبي هريرة رضى الله عنه أن رسول الله الله قال : [ ملعون من أتى امرأة في دبرها ] . أخرجه أبو داود.

    5. (1618)- Hz. Ebû Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalatu vesselâm): "Kadına dübüründen temas eden mel'undur" buyurdular." (Ebû Dâvud, Nikâh 46, (2162)]

    AÇIKLAMA:

    Bu hadis, kadınlara arka uzvundan temas etmenin haram olduğuna delalet eder. Esâsen Kur'ân-ı Kerim, "Kadınlarınız tarlalarınızdır, tarlalarınıza (ön tarafa) nasıl isterseniz öyle varın!" (Bakara 223) meâlindeki âyeti ile ekine elverişli cinsî uzva teması irşad etmiştir.

    YanıtlaSil
  75. 204

    KÜTÜB-İ SİTTE

    5. CİLT

    Birçok hadiste Resûlullah sarih bir ifade ile arka uzuvdan teması id. detle yasaklamıştır. Müteakip hadis bu rivâyetlerden biridir. Burada kaydedilmeyen bir Tirmizî hadisi de şöyledir: "Hayızlı kadına arka uz vundan temas eden, kahine giden, Muhammed'e ineni inkâr etmiştir."

    عباس رضي الله عنهما أن رسول الله الله قال : [ لا ينظر الله تعالى إلى رجل -٦- وعن ابن -٦ 1619 أتى رجلاً، أو امرأة في دبرها ] . أخرجه الترمذى.

    6. (1619)- İbnu Abbas (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Allahu Teâla hazretleri, erkeğe temas eden veya kadınlara arka uzvundan temas eden erkeğe (kıyamet günü rahmet nazarıyla) bakmaz." [Tirmizi Radâ 12, (1165).]

    1620 - وعنه رضي الله عنه قال : [ قال رسول الله ﷺ : من أتى بهيمة فاقتلوه واقتلوها معه، فَقِيلَ لابْنِ عَبَّاسٍ: مَا شَأْنُ الْبَهِيمَةِ؟ قَالَ: أَرَاهُ لِئَلَّا يُؤْكَلَّ لُحْمَهَا أَو يُنتفع بِهَا وقد فعل بها ذلك ] . أخرجه أبو داود والترمذي.

    ولهما أيضاً عنه ، قال : [ ليس على الذي يأتي الْبَهِيمَةَ حَدٌ ] .

    7. (1620)- Yine İbnu Abbas (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: "Resú-lullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Kim bir hayvana temas ederse onu öldü-rün, hayvanı da beraber öldürün" buyurdu." İbnu Abbâs'a: "Hayvanın günahı ne (o niçin öldürülsün?)" diye soruldu. Şu cevabı verdi: "(Bu hu-susta Resûlullah'tan bir şey işitmedim). Tahminimce eti yenmesin veya ondan istifade edilmesin diyedir. Zîra ona, bu muamele yapılmıştır." (Ebû Dâvud, Hudud 30, (4464); Tirmizi, Hudud 23, (1454).]

    Ebû Dâvud ve Tirmizî'de şu rivâyet de gelmiştir: "Hayvana temas edene bir hadd takdir edilmemiştir."

    AÇIKLAMA:

    Şarihler, dört mezhep imamlarının, hayvana temas eden kimsenin öldürülmeyip ta'zir cezasına maruz bırakılacağında müttefik olduklarını belirtirler. Hadis bu büyük amelden zecre (yasaklamaya) hamledilmiştir. Ulemâ, bu mevzuda İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ)'ın şu sözünü esas almıştır:

    من أتى بهيمة فلا حد عليه "Hayvana temas edene hadd yoktur.” Atâ da bir soru üzerine, hayvana temas mevzuunda hadd olmadığını söyledikten sonra, "Bu kabih bir ameldir, kabihi takbih edin” diye cevap vermiştir.

    YanıtlaSil
  76. DÖRDÜNCÜ BAB

    KAZF (İFTİRA) HADDİ

    1621 1- عن عائشة رضي الله عنها قالت: [ لَمَّا نَزَلَ عُذْرِى قَامَ رَسولُ اللهِ ﷺ على المنبر فذكر ذلك وتلا - تعني القرآن - فَلَمَّا نَزَلَ مِنَ الْمِنْبَرِ أَمَرَ بِرَجُلَيْنِ وَالْمَرأَةِ فَضْرِبُوا حَدُهُمْ تعنى حسان بن ثابت، ومسطح بن أثاثة، وحمنة بنت جحش ] . أخرجه أبو داود.

    1. (1621)- Hz. Aişe (radıyallâhu anhâ) anlatıyor: "Maruz kaldığım if-tiradan beni temize çıkaran vahiy indiği zaman, Resûlullah (aleyhis-salātu vesselâm) minbere çıkıp, durumu hatırlattı ve ilgili âyeti (Nur 11-23) tilavet buyurdu. Minberden inince iki erkek ve bir kadına kazf haddi vurulmasını emretti. Ve derhal icra edildi. Burada hadd icra edilen şahıslar Hassan İbnu Sâbit, Mistah İbnu Üsâse ve Hamnâ Bintu Cahş (radıyallahu anhüm) idi." [Ebû Dâvud, Hudud 35, (4474, 4475).]

    AÇIKLAMA:

    1- Hz. Aişe (radıyallâhu anhâ) kendisine yapılan iftiradan beraetini ifade eden vahyi özür kelimesiyle ifade ediyor: "İftiradan berî olduğumu ifade eden âyet, vahiy geldiği zaman" demeyip, "özrüm indiği zaman" diyor. Tercümeyi kastedilen mânaya göre yaptık.

    2- Hz. Aişe'ye iftira (İfk) hâdisesini 715 numaralı hadiste bütün te-ferruatıyla anlattığımız için oraya müracaatı tavsiye ediyor, burada tek-rar anlatmıyoruz.

    1622 ٢ - وعن أبي الزناد رضي الله عنه قال : [ جَلَدَ عُمر بن عبد العزيز رضي الله عنه عبداً بن عامر بن ربيعة عن ذلك فقال : ثَمَانِينَ. قال أبو الزِّنَادِ : فَسَأَلتُ عبد الله بن عامر بن ) في فِرْيَةٍ ثَمَانِينَ. عُمَرَ بْنَ الخَطَّابِ، وَعُثْمَانَ بْنَ عَفَّانَ، وَالْخُلَفَاءَ، وَهَلُمَّ جَرًّا فَمَا رَأَيْتُ أَحَدًا أدركت عمر بر

    YanıtlaSil
  77. 206

    KÜTÜB-I SITTE

    5. CILT

    جلد عبدا في قرية أكثر من أربعين ) . أخرجه مالك.

    2. (1622)- Ebû'z-Zinad (radıyallahu anh) anlatıyor: "Ömer Ibnu Ab dilaziz (radıyallahu anh) iftira sebebiyle bir köleye seksen sopa vurdu Ebû'z-Zinad der ki: "Bu hüküm hakkında, Abdullah Ibnu Amir Ibni Rebia'ya sordum. Bana şu cevabı verdi:

    "- Ben. Osman İbnu Affan ve arkadan gelen diğer halifelerin zaman. larına yetiştim, hiç birisinin iftira sebebiyle köleye kırktan fazla vur duğunu görmedim!" [Muvatta, Hudud 17, (2, 828).)

    AÇIKLAMA:

    Zürkáni der ki: “Bu rivâyet, selefin iftira için seksen sopa hükmünü hür kimselere tatbik ettiklerine delildir. Selefi buna sevkeden şu âyet-i على المحصنات من العذاب kerimedir فعليهن نصف ما Cariyelere, muhsan olan kadınlara terettüp eden azabın yarısı vardır".

    31623 - عن ابن عباس رضي الله عنهما قال : [ قال رسولُ اللهِ ﷺ : إِذَا قَالَ رَجُلٌ لِرَجُلٍ يا يهودى : فاضْرِبُوهُ عشرين، فإن قال يا مُخَنَّثُ فَمِثْله، ومن وقع على ذات محرم فاقتلوه، هذا إذا علم ] . أخرجه الترمذي.

    3. (1623)- İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Bir insan diğer bir insana: "Ey Yahudi" diye hitab edecek olursa ona yirmi sopa vurun. "Ey muhannes (kadınlaşmış)" diyecek olursa yine o kadar ceza verin. Nikâhı haram olan birine, bunu bilerek muvakaa (aşk-ı memnů) yaparsa öldürün."(Tirmizi, Hudûd 28, (1462).]

    AÇIKLAMA:

    1- Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), bir Müslümanın diğer bir Müslüman kardeşine onu rencide edecek hitapta bulunmamasını emret miştir. Hatta bu meseleye âyet-i kerimenin de yer verdiğini görürüz: "Ey iman edenler, bir kavm diğer bir kavm ile alay etmesin... Birbir lerinizi kötü lakablarla çağırmayın" (Hucurât11).

    Sadedinde olduğumuz hadis, Müslümanın imanî vasfını reddedici hitaplardan kaçınmaya bilhassa dikkat çekip, bunu bir nevi iftira saya-rak ciddi bir müeyyideye bağlamaktadır. Alimler, "...Ey Yahudi!... deme-

    YanıtlaSil
  78. 5. CİLT

    207

    yin" yasağıyla, "Ey Hıristiyan!..", "Ey Mecusi!...", "Ey kafir!" gibi benzer hitapların da yasaklandığını anlamışlardır. Tîbî, Ey Yahudi! ifadesinde tevriye sanatı olduğunu, bu sözle küfür ve zillet kastedildiğini, çünkü "Yahudi" kelimesinin küçüklük 'e mesel olmak üzere zikredildiğini belir-tir.

    2- Nikâhı haram olan birisine bilerek cinsî temasta bulunmak da ölümü gerektiren bir cürümdür. Bu hadiste emir mutlaktır. Yani "Bu muvâkaayı bilerek yapan, muhsan mı, değil mi bakılmaz, öldürülür” mâ-nası esastır.

    Ahmed İbnu Hanbel bu hadisin zâhirine göre hükmetmiştir. Başka-ları, bu ifadeyi zecre hamledip böyle bir teması, diğer zinâ hâdiseleri gibi değerlendirip fail muhsansa recme, gayr-ı muhsansa celdeye mahkum et-mek gerektiğini söylemişlerdir.

    YanıtlaSil
  79. HADİS ANSİKLOPEDİSİ

    KÜTÜB-İ SİTTE

    5. CİLT

    AKAG

    YanıtlaSil
  80. AHLAK

    ve ona göre prensipler ortaya koyan bu tür ahlak telakkilerinin topluma huzur ve barış getirmesi, insanları mutlu etmesi mümkün değildir. O halde bir toplum için değil, bütün insanlar için ve insanların iki dünyada da mutlu olmaları için ahlak kod. larını belirlemek gerekir. Bunu da bizim gibi bir insanın ortaya koyması imkansızdır. Bu ahlak kodları, insanı yoktan yaratan ve ona sayısız duygular ve değişik kuvveler veren Allah tara-fından belirlenmelidir. İşte bu ahlak kodları en gelişmiş ve ev. rensel bir şekilde Kur'an'da bulunmaktadır. Bu kodlar sadece teorik nasihatlerden ibaret değildir. Peygamberimiz Hz. Mu-hammed (s.a.v.) de, bunların hayatıyla göstermiş ve insanlığa Kur'an'ın ifadesiyle "üsve-i hasene" olmuştur.

    Kur'an'ı Kerim ahlakının temelini iman ve sevgi olarak tes-pit eder. Bu temellere dayalı ahlak prensiplerinde ise insanın kendisini ve toplumu tekamül ettirici özellikler taşır. İnsanın kendisine olduğu kadar başkalarına da değer vermesini, onla-rın haklarını gözetmesini öngörür. İnsanın kendisini, ailesini ve içindeki yaşadığı toplumu ve dünyayı da hesaba katan Kur'an, huzurlu, barış içinde, birbirini seven bir fert, bir aile, bir top-lum ve bir dünya oluşturmak ister. Kur'an'ı ve onun yaşayan ör-neği olan Hz. Muhammed'i kendisine referans alan Said Nursi de, eserlerinde ahlakın temelinin iman ve sevgi olduğu nokta-sından hareket eder. İslam'ın özünde de imanın ve sevginin göstergesi olan muavenet, özgecilik, şefkat, başkasına da ken-dine de zarar vermeme, insanlığın faydası için çalışma gibi ev-rensel ilkeler vardır. Said Nursi'nin ahlak öğretisi, hükümlerini akla tespit ettiren İslam dininin iman, sevgi, şefkat, fedakarlık, yardımlaşma, affetme, kardeşlik gibi temelleri üzerine otur-maktadır.

    D PA ba

    A. Felsefe Tarihinde Belli Başlı Ahlak Teorileri

    İlkçağın büyük düşünürlerinden Sokrates, ahlakta üstün ol-manın bilgiye bağlı olduğunu, ancak doğru bilginin doğru eyle-me ulaştıracağını bildirir. Ona göre ahlaklı olmanın özü, iyiyi bilmektir. Bilgi insanın iradesine etki eder. Hiç kimse bile bile kötülük işlemez, kötülük bilginin eksikliğinden ileri gelir. Bilgi öğrenildiği gibi ahlak da öğrenilir. Sokrates'e göre ahlak ile mutluluk (eudaimonia) aynıdır. (Gökberk, Macit, Felsefe Tari-hi, Remzi Kitabevi, İst. 1980, s. 50)

    Sokrates'ten etkilenerek ortaya çıkan Kyrene okulu, ahlakta hedonizmi esas almıştır. Bu okula göre hazzı istemek ve ara-mak insan ve hayvan için doğal bir duygudur. İradenin biricik

    OPRO-YAZ/2006

    YanıtlaSil
  81. EVRENSEL AHLAK İLKELERİNİN KUR'ANÎ TEMELLERİ

    amacı hazdır. Haz İyinin kendisidir. Hazzı sağlayan şey iyi, acı veren şey ise kötüdür. Bu ikisi dışında kalan şeylere de aldan-mamalıdır. (Gökberk, A.g.e., s. 55)

    Kyrene okulunun kurucusu Kyreneli Aristippos'tur. Bu şahıs aynı zamanda hedonizmin de kurucusudur. Sokrates mutlulu-ğun ruhun sağlığı olduğunu dile getirirken, Aristippos ise, mutluluğun bir anlık haz duygusu olduğu ileri sürer. Ona göre maddi hazlar, manevi hazlardan daha üstündür. (Gökberk, a.g.e., s. 56) Bu okul bireycidir. Toplum hayatına önem vermez.

    Platon ise, Sokrates'ten etkilenerek ortaya çıkan okulların aksine bireyci değildir. Onun ahlak telakkisi sosyal ahlaktır. O-na göre tek kişinin değil, toplumun mutluluğu önemlidir. (Gök-berk, a.g.e., s. 65)

    Aristoteles bütün Yunan ahlakçıları gibi, bütün çabalarımı-zın en yüksek amacının mutluluk olduğunu söyler. İnsanın özü akıldır. İnsan ancak aklının etkinliği ile mutlu olabilir. (Gök-berk, a.g.e., s. 87) Aristoteles'e göre iyinin ne olduğunu bil-mek, onu yapabilmek değildir. İnsan ancak iradesini eğitmekle güçlü isteklerine karşı koyabilir, aklın gösterdiğini yapabilir. (Gökberk, a.g.e., s. 88) Aristoteles, bazı erdemleri derin bir an-layışla işlemiştir. Ona göre bazı etik erdemler vardır. Cesaret, ölçülü-düşünceli olma, cömertlik, yüksek ruhluluk, adalet, dengeli olma, şan-şeref sevgisi, edep, şeref duygusu, ağırbaşlı-lık, dostluk bu çeşit erdemlerdendir. Bu çeşit erdemlerin özü de "doğru olan ortayı" bulmadır. Bu şu demektir: İsteklerimiz bizi hep kötü olan aşırılıklara doğru itip sürükler. Bu arada doğru görüş, bize iki aşırılığın ortasındaki doğruyu, "pek çok" ile "pek az"ın ortasını buldurur. Doğruyu yapa yapa edinilen alışkanlık da, hep bu doğru ortayı bulacak gibi irademizi ayarlar. Cesaret delice atılganlık ile korkaklığın, cömertlik müsriflik ile cimrili-ğin, ölçülü-düşünceli olma, dizginsizlikle düşüncesizliğin, ada-let, haksızlık yapma ile haksızlığa katlanmanın; dengeli oluş, deli gibi kızıp köpürme ile vurdumduymazlığın arasında bulu-nan "doğru ortalar"dır. Ona göre insan, "zoon politikan"dır. Ya-ni sosyal bir varlıktır. Bu yüzden ahlak olgunluğuna ancak top-lumda erişilebilir. (Gökberk, a.g.e., s. 88)

    Epikuros, hedonist ahlak felsefesini yeniden canlandırır. O-na göre mutlu olmak isteyen filozof evlenmemelidir. Aile yükü ve sorumluluğu mutluluktan uzaklaştırır. (Gökberk, s. 101)

    Aquino'lu Thomas, bütün skolastik çığırın en büyük düşünü-

    YanıtlaSil
  82. 134

    TÖVBE I

    İzzetim hakkı için kulumun canı boğazına gelinceye kadar tövbe kapısını kapamayacağım."

    Ebu Ümame el- Bâhili Resulullah (sav) şöyle buyurduğunu rivayet ediyor:

    "Sevap ve günahları yazan meleklerden insanın sağında bulunan me. lek, solundakinin amiri konumundadır. Kişi bir sevap işlediğinde sağdaki melek hemen yaptığının on misli sevap yazar. Ama bir günah işlediği za man soldaki melek bunu yazmak istediğinde, sağdaki melek ona bekleme sini söyler.

    Bunun üzerine solda bulunan melek altı-yedi saat kadar bekler. Bu süre içinde kişi tövbe ederse kendisine günah yazılmaz, ama tövbe etmez-se yaptığı kötülük bir günah olarak yazılır."

    Fakih diyor ki:

    Resulullah (sav)'in; "Günahından tövbe eden kişi, hiç günah işle memiş gibidir." anlamındaki sözü de bunu destekliyor.

    Konuyla ilgili olarak rivayet edilen bir başka hadis şöyledir:

    Kul bir kötülük yaptığında ikincisini yapana kadar kendisine günah yazılmaz. İkinci bir kötülük yaptığında bir kötülük daha yapmadıkça yine günah yazılmaz. Kötülükleri beşe çıkana kadar bu böyle devam eder.

    Kötülüklerinin sayısı beş olunca bakılır:

    Eğer kul, bu süre içinde bir iyilik yapmışsa ona karşılık olarak beş sevap yazılır ve bu sevaplar işlemiş olduğu beş kötülüğü siler, götürür.

    İşte bu sırada İblis çığlık atarak şöyle der:

    Ademoğlu ile ben nasıl başa çıkabilirim. Ne kadar çabalarsam çabalayayım, yaptığı bir tek iyilikle bütün gayretimi boşa çıkarıyor.

    Resulullah (sav) şöyle buyuruyor:

    بَابٌ مِنْ قِبَلِ الْمَغْرِبِ مَسِيرَةُ عَرْضِهِ أَوْ يَسِيرُ الرَّاكِبُ فِي عَرْضِهِ أَرْبَعِينَ أَوْ سَبْعِينَ سَنَةً، خَلَقَهُ اللَّهُ تَعَالَى يَوْمَ خَلَقَ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضَ، مَفْتُوحٌ لِلتَّوْبَةِ يُغْلَقُ حَتَّى تَطْلُعَ الشَّمْسُ مِنْ مَغْرِبِهَا

    Ibn Kesir, Tefsir, 3/536

    Beyhaki, Şuabü'l-Iman, 7049

    Ibn Mace, 4250

    *Kaynağı bulunamadı.

    YanıtlaSil
  83. TENBİHÜ'L GÂFİLİN

    135

    "Mağrib cihetinde bir kapı vardır. Bu kapının genişliği -veya bunun genişliği binekli bir kimsenin yürüyüşüyle kırk veya yetmiş senedir. Allah o kapıyı arz ve semaları yarattığı gün yarattı. İşte bu kapı, güneş batıdan doğuncaya kadar tevbe için açıktır."

    Said b. Müseyyeb;

    فَإِنَّهُ كَانَ لِلأَوَّابِينَ غَفُوراً

    "Şüphesiz ki Allah, kötülükten yüz çevirerek tövbeye yönelen-leri son derece bağışlayıcıdır" mealindeki ayetle ilgili olarak şöyle diyor:

    Bu ayette kastedilen, günah işledikten sonra tövbe eden, sonra tekra-ra günah işleyip tövbe eden ve sürekli böyle yapmaya devam eden kim-sedir.

    Bu ayetle ilgili olarak Hasan Basri'ye soruldu:

    Bir Müslüman kaç defa bunu yapabilir?

    Hasan Basri şöyle cevap verdi:

    Bunu bilemiyorum ama bu davranış bir Müslüman'ın özelliği olamaz.3

    Hukemadan biri şöyle diyor:

    Arif kimselerin altı özelliği vardır:

    1. Allah'ın adı anıldığında övünür, iftihar eder.

    2. Kendisinden bahsedildiğinde, küçümser.

    3. Allah'ın ayetlerine baktığında gereğini yapar.

    4. Bir günah işlemek istediğinde kendini engeller.

    5. Allah'ın affi konu edildiğinde sevinir.

    6. Günahlarını hatırladığında istiğfar eder.

    Fakih anlatıyor:

    Babam bana Zühri'den nakledilen şöyle bir olay anlattı:

    Bir gün Hz. Ömer (ra) ağlayarak Resulullah (sav)'in yanına girdi. Resulullah (sav)'in ona niye ağladığını sorunca şöyle dedi:

    Tirmizi, Da'avât 102, (3529)

    Isra 25

    Taberi, Tefsir, 15/70; Camiu'l-ulûmi ve'l-hikem, 1/165

    YanıtlaSil
  84. سوره نقره (۷)

    اشارات الاعجاز

    وَ عَلَى أَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ ) بو جمله ایله رؤيته، یعنی كوزه عائد بيون به نعمت بصر به ناك كفر ايله غائب اولديغنه اشارت ايديا مشدد. زیرا کوزن ،نوری نور ایمانله ایشیقلانين و قويا شيرس، بتون كائنات گل و ریحانی ایله مزين بر جنت شکانده کورونور کو زن کو ز بیگی ده، بال آریسی کی بتونه كائنات صفر برنده منقوس کل و هیچك کی دلیل ارندن، برهانا رند من الاجعي عبرت، فكرت انسیت کی عصاره و شیره پرندن وجدانده او طاقالی، ایمانای بالاری با پار. اگر او کور کفر ظاعتیله کور اولورسه، دنیا گنیش گیله برابر بر چیخانه مکانه گیرد. بتون حقائقه گونیه، نظر نده گزینید.

    ائنات اوندن توجه ايدر. قلبي احزان واکدار ایله طولار.

    وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ ) جمله سياه، كفر تجره منك آخرته عائد زقوم كبي عمره سنه اشارت اليد المشدور. الا يُؤْمِنُونَ ) کلمه ی ایم، اندار ایله عدم انذار آراسنده کی مساواتہ نص الدرن (سوا) کلمہ سنہ

    تأکید در.

    ( خَتَوَ اللَّهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ وَعَلَى سَمْعِهِمْ وَعَلَى أَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ)

    [ مقدمة ] بو آيتك اوزرنده طور مع ایجاب الديور اهل اعتزال، اهل جبر اهل سنت و الجماعت کی اهل كلامك، شوايت عظيم تك التنده بايد قاري محاربة علميه لريني ديگه يه لهم. زیرا بوكي فكرى حربي ، اهل نظرى دقته دعوت ايدر. بناءً عليه او نارك بو آينده تعقيب التقاري جهتاري قونترول لازمدر.

    اوت، اهل سنت والجماعتك صراط مستقيم اوزرینه اول یعنی، او ته كيارك يا افراط و یا تفريطه معرو فالد قاريني اثبات الجون، بعض مناسبتارك ذكرى لازمدر.

    ى تحقق ایمن حقائق ندركه، تأثير حقيقي، بالكز و بالكز الهدر. او يله ايه اهل اعتزاله ویر دیگی تاثیر حقیقی، خلاف حقیقتدر. گرتا عبده ويرديلي

    ایکنجیسی] الله حکیمدر اویله ایم، ثواب و عقاب عبث دیگدر آنجه استحقاقه کوره در. اويله ايه اضطرار وجبر يوقدر .

    YanıtlaSil
  85. Abes: Faydasız

    آخركان

    Ahzan: Hüzünler, üzüntüler

    جيز

    Cebir: Zorlama

    أهل جبر

    Ehl-i cebr: İnsan irddesini inkár eden cebriye mezhebin-den olanlar

    أهل اعتزال

    Ehl-i itizal: Bátıl itikadi bir mezheb olan mu'tezile mezhebinden olanlar

    أهل كلام

    Ehl-i kelam: Kelam alimleri

    آخل نظر

    Ehl-i nazar: Fikir sahibleri

    آهل سنت

    Ehl-i Sünnet: Peygambe-rimiz (asm) ve sahåbelerine inanç ve amelde uyanlar

    أهل

    Ehl-i sünnet ve'l-cemaat:

    والحادث

    Peygamberimiz (asm) ve sahâbelerine inanç ve amelde uyanlar

    آراز

    Ekdar: Kederler, üzüntüler

    حَقَائِقِ كَوْنِيهِ

    Hakaik-i kevniye: Varlığa dair hakikatler

    إضطراز

    Izdırar: Çaresiz kalma

    إقرالم

    İfrat: Aşınlık

    عقاب

    İkab: Azab

    استحقاقي

    İstihkak: Hak etme

    منقوش

    Menküş: Nakışlı

    محاربة علمية

    Muharebe-i ilmiye: İlmi harbler (tartışmalar)

    مزق Müzeyyen: Süslenmiş

    نص

    Nass: Açık hüküm

    نِعْمَتِ بَصَرِية

    Nimet-i basariye: Gönne ni'meti

    نور ايمان

    Nar-u iman: Imân núru

    ثمره

    Semere: Meyve

    شجرة

    Secere: Aga

    تحقق

    Tahakkuk: Gerçekleşme

    تأكيد

    Te'kid: Kuvvetlendirme, sağlamlaştırıma

    تفريط

    Tefrit: Normalin altında kalma

    توخف

    Tevahhus: Korku ve yalnız-lık duyma

    YanıtlaSil
  86. و تاراجاري بها Do cümle ile ru'yete, yani göze än bäyuk bir m'met-i basarıyenin kufür ile gasb olduğuna işaret edilmıştır. Zira gözün nùru, odru imanda ışıklanırsa ve kavileşirse, bütün käsát gül ve reyhanlar ile müzeyyen bir cennet sekände görünür. Gözün gözbebeği de, bal arısı gibi, Nimin kämät safhalarında menküş gül ve çiçek gibi debilermden, burhanlarından alacağı ibret, fikret, ünsiyet gibi üsdre ve sıralarından vicdanda o tath, Imanh balları yapar. Eğer o göz küfür zulmetiyle kor olursa, dünya genişliğiyle beraber bir hapishane sekhne girer. Bütün hakäik-ı kevniye, nazarında gizlenir. Kändt ondan tevahhuş eder. Kalbi ahzán ve ekdår ile dolar.

    واحد عنات مالية cümlesiyle, küfür şeceresinin ahirete dit zakküm gibi semeresine işaret edilmiştir. S9 kelimesi ise, inzår ile adem-i inzår arasındaki müsáváta nassederek te'kiddir. kelimesine

    عند الله على اللويحة وعلى سمعية و على أنصارية بشارة ولهم منان علية

    Mukaddeme: Bu âyetin üzerinde durmak icåb

    ediyor. Ehl-i İ'tizal, Ehl-i Cebir, Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat gibi ehl-i kelamın, şu âyet-i azimenin altında yaptıkları muharebe-1 ilmiyelerini dinleyelim. Zírá bu gibi fikri harbler, ehl-i nazarı dikkate da'vet eder. Binåenaleyh onların bu ayette ta'kib ettikleri cihetleri kontrol lazımdır.

    Evet, Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat'in sırât-ı müstakim üzerine olduğunu, ötekilerin ya ifråt veya tefrite ma'růz kaldıklarını isbat için, bazı münasebetlerin zikri lâzımdır.

    Birincisi: Tahakkuk etmiş hakäiktendir ki, te'sir-i hakiki, yalnız ve yalnız Allah'ındır. Öyle ise Ehl-i l'tizál'in abde verdiği te'sir-i hakiki, hilåf-ı hakikattir.

    İkincisi: Allah Hakim'dir. Öyle ise, sevab ve ikäb abes değildir. Ancak istihkäka göredir. Öyle ise ızdırår ve cebir yoktur.

    YanıtlaSil
  87. İSLÂM TARİHİ MEDİNE DEVRİ XI

    170

    Peygamberimiz, Uhud savaşında Fudul ile Fidda'yı üst üste giy-mişti. (39)

    Peygamberimizin Zırh gömleğinin göksünde ve arkasında gu-müşten iki halka bulunuyordu. (40)

    Sağdiyye isimli Zırh gömlek, Hz. Dâvud Aleyhisselâmın, Câlut ile çarpışmak üzre giydiği tarihi Zırh gömlekti. (41)

    Peygamberimiz vefat ettiği sırada, Zırh gömleklerinden birisi (42), Beni Zaferlerden Ebüşşahm adındaki (43) Yahudiden, Ev hal-kının ihtiyacı için alınan otuz Sa' arpa karşılığı terhin edilmiş bulu-nuyordu. (44)

    O Zırh gömlek te, Zâtülfudul idi. (45)

    4. Zâtülvişah, (46)

    5. Zâtülhavâşi,

    6. Betra',

    7. Hırnık.

    Peygamberimiz, Zâtülfudul ile Sağdiyye'yi, Huneyn savaşında giymişti. (47)

    F Peygamberimizin Mığferleri:

    1. Muvaşşah. (48)

    Bu Mığfer, Beni Kaynuka' Yahudilerinden iğtinam edilmişti. (49)

    2. Züssubuğ (50), veya Züssusub (51), veya Meşbuğ. (52)

    (39) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 487, Taberi Tarih c. 3, s. 185, İbn-i Esir Kâmil c. 2, s. 316

    (40) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 488

    (41) İbn-i Seyyid Uyunüleser c. 2, s. 318, Zehebi Tarihulislâm c. 1, s. 291, Semhudi Vefaülvefâ c. 1, s. 279, Kastalanı Mevahibülledünniye c. 1, s. 302

    (42) İbn-i Sa'd Tabakat c. 2, s. 317, Ahmed b. Hanbel Müsned c. 1, s. 300

    (43) 1bn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 488, Kastalant Mevahib. c. 1, s. 302

    (44) İbn-i Sa'd Tabakat c. 2, s. 317, Ahmed b. Hanbel Müsned c. 1, s. 300-301

    (45) Kastalânî (46) İbn-i Esir Mevahibülledünniye c. 1, s. 302

    Nihaye c. 5, s. 188, Kastalani Mevahib. ( c. 1, s. 302

    47) Kastalani Mevahibülledünniye c. 1, s. 302, Halebi İnsanüluyun e. 3, s. 428

    (48) Belâzüri Ensabüleşraf c 1, s. 523, İbn-i Seyyid Kastalani Mevahibülledünniye c. 1, s. 303 (49) Belâzüri Ensabüleşraf c. 1, s. 523 Uyunüleser c. 2, s. 318,

    (50) İbn-i Esir Üsdülgabe c. 1, s. 37, İbn-i Eair Nihaye c. 2, s. 338, İbn-i Seyyid -Uyunüleser c. 2, s. 318, Kastalani Mevahib. c. 1, s. 303

    (51) Belâzüri Ensabüleşraf c. 1, s. 523

    (52) İbn-i Seyyid Uyunüleser c. 2, s. 318

    YanıtlaSil
  88. 166

    MECELLE-I AHKAM-I ADLİYYE

    MADDE 112 Fuzûli, bi gayr-i izn-i şer'i diğer bir kimsenin hak-kında tasarruf eden kimsedir.

    MADDE 113 Bey'-i nafiz, gayrin hakkı taallük temeyen bey'dir ki lâzım ve gayr-ı lâzım kısımlarına münkasim olur.

    MADDE 114 Bey-i lâzım, hıyaratdan ârî olan bey'-i nâfizdir.

    MADDE 115 Bey-i gayrı lazım, kendisinde hıyarattan birisi bulunan bey'-i nafizdir.

    MADDE 116 Hıyar, muhayyerlik demektir Nitekim bâb-ı mah-susunda beyan olunacaktır.

    MADDE 117 Bey-i bât, bey'-i kat'i demektir.

    MADDE 118 Bey-bil-vefâ, bir kimse bir mah âhara semeni reddettikde geri vermek üzere şu kadar kuruşa satmakdır ki müş-teri mebi ile intifa eylemesine nazaran bey'-i caiz hükmünde ve tara-feyn bunu feshe muktedir oldukları cihetle bey-i fasid hükmünde ve müşteri mebi'i âhara satamadığı cihetle rehin hükmündedir.

    MADDE 119 Bey'bil-istiğlal, bayi bir malı isticar etmek üze-re vefâen bey' etmektir.

    MADDE 120 Bey', mebi itibariyle dahi dört kısma taksim olu-nur. Kısm-ı evvel, semen mukabelesinde bir malı satmaktır ki büyử'un meşhuru bu olduğundan buna (bey') tesmiye olunur. Kısm-ı sâni sarf ve kısmı sâlis bey-i mukaayeza ve kısmı râbi selemdir.

    MADDE 121 Sarf, nakdi nakde bey etmektir ki Türkçe akçe bozmak tabir olunur.

    MADDE 122 Bey-i mukaayeza, aynı ayna yani gayri ez nakdeyn malı mala mübadele etmektir ki lisan-ı türkide trampa denilir.

    MADDE 123 Selem, müecceli muacele satmak yani peşin para ile veresiye mal almaktır.

    MADDE 124

    İstisna', bir şey yapmak üzere chl-i sanat ile akd-i mukavele etmektir ki yapana (sâni) ve yaptırana (müstesni') ve yapılan şeye (masnû') denilir.

    MADDE 125 Mülk, insanın malik olduğu şeydir; gerek a'yân ol-sun ve gerek menâfi olsun.

    MADDE 126 Mal, tab-ı insanî mail olup da vakt-ı hacet için id-dihar olunabilen şeydir ki menkule ve gayri menkule şamil olur.

    YanıtlaSil
  89. KITAB'UL BÜYÜ

    167

    MADDE 127 Mal-i mütekavvim, iki manaya istimál olunur. Biri intifas mubah olan şeydir. Diğeri mal-i mührez demekdir.

    Meselâ denizde iken balık gayr-ı mütekavvim olup istiyâd ile ihraz olundukda mal-ı mütekavvim olur.

    MADDE 128 Menkul, bir mahalden mahal-li ahara nakli müm-kün olan şeydir ki nukûd ve urûza ve hayvanat ve mekilât ve mevzúnata şamil olur.

    MADDE 129 Gayri menkül, akar denilen ve arazi misillu ma-hal-li ahara nakli mümkün olmayan şeydir.

    MADDE 130 retdir. Nuküd, nakdin cem'i olup altın ve gümüşden iba-

    MADDE 131 Uruz, araz'ın cem'i olup nukud ve hayvanattan ve mekiylat ve mevzünattan başka olan meta' ve kumaş emsali şey-lerdir.

    MADDE 132 Mukadderat, keyl ya vezin ya sayı ya zira' ile mik-darı tayin olunan şeyler olup mekiylât ve mevzûnat ve adediyyat ve mezruâta şamil olur.

    MADDE 133 Keyli ve mekil, keyl ile ölçülen şey.

    MADDE 134 Vezni ve mevzûn, tartılan şey.

    MADDE 135 Adedi ve madûd, sayılan şey.

    MADDE 136 Zeri ve mezrû', arşın ile ölçülen şey.

    MADDE 137 Mahdûd, hudud ve sınırları kabil-i taʻyin olan akar.

    MADDE 138 Muşa, hısas-ı şâyiayı hâvi olan şey.

    MADDE 139 Hisse-i şâyia', mal-i müşterekin her cüz'üne sârî ve şamil olan sehimdir.

    MADDE 140 Cins, şamil olduğu efradı beyninde garazca tefa-vüt-ü fahiş olmayan şeydir.

    MADDE 141 Cuzaf ve mücâzefe, götürü pazar demekdir.

    MADDE 142 Hakkı mürûr, âharın mülkünden geçmek hakkıdır.

    MADDE 143 lûmdur. Hakkı şirb, bir nehirden nasib-i muayyen-i ma-

    MADDE 144 Hakkı mesil, bir hanenin harice suyu ve seli akmak ve damlalık hakkıdır.

    YanıtlaSil
  90. VAAZ ÖRNEKLERİ BÖLÜMÜNE GEÇERKEN

    Bir Hadis-i Şerifin delaletine göre:

    Din nasihattir..

    Yani, Islâm dininin bekası bir manaya göre, nasihatle olacaktır.

    Hatta bu cümle, Peygamber S.A. efendimiz tarafından üç defa tek rar edilmiştir. Bunun manası derindir.. Yerine getirilmesi de zordur. Bel. ki de:

    Niçin bu zorluk ve bu vazifenin yerine getirilmesi neden güç ol sun?.. Açık olan nasihat'in manası neden derin?..

    Diyeceksiniz. Bu tefsir yollu sorunuza karşılık, biz de size iki cümle-lik bir soru tevcih edeceğiz:

    Hiç kimseye nasihatte bulundunuz mu? Nasihatinizin müsbet te-sirlerini hiç gördünüz mü?.

    Bu soruya arzu ettiğimiz cevabı verecekler mutlaka ki, pek az ola-caktır. Bunun nedenlerini şu hikâyeden çıkarmak mümkündür:

    Vaktiyle, kölenin birinin canına kölelik tak der; kalkar bir hoca efendinin yanına gider ve:

    Hoca efendi, vaazlarında, nasihatlarında köle azad etmenin fa-ziletinden bahset de, efendim beni azad etsin..

    Şeklinde bir istirhamda bulunur.. Hoca efendi, kölenin bu arzusu-nu ancak bir yıl sonra yerine getirir.. Ve.. efendisi hemen azad eder.. Bu-nun üzerine köle hoca efendiye tekrar gider, bu geç anlatmanın sebebini sorar.. Hoca efendi şu cevabı verir:

    Kendimde denemediğim bir iyiliği, tavsiye edemezdim. Imkânım müsaid olmadığı için ancak bir yılda, bir köle alıp azad edebildim. Ve ba-nu yaptıktan sonra da tavsiye ettim..

    Bundan anlaşılıyor ki, bilhassa dini bir vazifede bulunan ve bu dava-nın öncülüğünü yapan kardeşlerimiz, önce nefislerini islâh cihetine git-mclidirler. Aynı zamanda bu:

    Önce nefsine vaazet; sonra insanlara..

    Mealini taşıyan Hadis-i Şerifin özlü manasına bir işarettir.. Anlamak lazım; bir şeyin tadını almadıktan sonra, anlatmak cidden güç olur..

    YanıtlaSil
  91. 647

    Bu mevzuda faydalı olur, kanaatı ile, muhtelif eserlerden derlediği-miz önemli hususları aşağıda arzedeceğiz.. Bilhassa vaazlık vazifesini ya-pan kardeşlerimizin, herhalde onları dikkatli okumaları ve behemehal LAK, TEVAZU, KONUŞMAK, GÖZÜTOK OLMAK ve DUA'dır..

    IHLAS: Bu, her işin başıdır. İşte, sözde ve bilcümle hareketlerde.. Bilhassa vaaz ve nasihatle vazifeli kardeşler, ihlâsa önem vermelidir.. Yapılan her is, Allah için olmalı.. Yapılan işler az da olsa, ihlásla olunca faydalı olur. Özet olarak ihlas'ın manasını, Fudayl b. Iyaz Hz. nin şu cüm-lesinden anlayabiliriz:

    İnsanlar görmesin, diyerek bir ameli terketmek, riyadır.. Insan-lara göstermek için bir ameli yapmak da, gizli şirktir. Bu iki halden ha-las bulup, orta yolu takib etmek IHLAS'dır..

    Ne güzel tarif..

    *

    **

    AHLAK: lyi ahlâkı, ancak, Peygamber S.A. efendimize uymakla el-de edebiliriz.. Çünkü o, ahlâken en üstün derecededir.. Dikkat etmeli; vaaz ve nasihat maкать, реудатber makamıdır. Alimler, peygamberlerin va-risleridir. Bu veraset daha çok ahlâkta olmalı..

    TEVAZU: Engin gönüllü olmak.. Herkese karşı.. Bilhassa, mümin kardeşlere karşı şefkat kanadını germek.. Çünkü Peygamber S.A. efen-dimize, dolayısiyle bize verilen emir şudur:

    >

    Unutmamalı ki, insan tevazu ettiği kadar yükselir..

    KONUŞMAK: Tatlı ve yumuşak gönülden gelen ve gönüle işle-yen samimi ve içten.. Bilhassa vaaz ve nasihat makamını işgal edenler.. Kırıcı, incitici, yıkıcı ve yıpratıcı olmamalıdırlar.. Elzem olan, daima ya-pıcı olmaktır.. Allah-ü Taâlâ, Musa ile kardeşi Harun'u a.s., Firavn's dine davet için yollarken şöyle emretti:

    «Ikiniz de gidiniz; ona yumuşak konuşunuz..»

    Bu Ayet-i Kerimenin, ifade ettiği mana ile ilgili olduğu için şu hika yeyi anlatmadan geçemeyeceğiz:

    YanıtlaSil
  92. 176

    derecat-ı niam-ı İlahiye

    hemen, derhal

    rejim içinde daha çok ağırlık kazandı. Niha-daha siyasete müdahale etti. Buna " dern darbe" adı verildi. Türkiye'nin Avrupa Birliğine (AB) katılması çerçevesinde anaya-sa ve yasalarda bazı değişiklikler yapıldı ise de, "irticayı önleme", "läik cumhuriyeti ko-ruma ve kullanıla-ruma ve kollama gibi gerekseli imkanının ortadan kaldırıldığı söylenemez. Bu durum, ülkenin geri kalmışlığının bir göstergesi ola-rak devam etmektedir. DP'nin ve önde ge-len şahsiyetlerinin idamla kurban edilmesi problemi çözememiştir. Tek parti diktatör-bugi tortuların silinmesi, ayırıma ve seçkinci lüğünün zihinlerde ve şuur altındaki bırak-(aristokratik) anlayışın ortadan kalkmas; insana, insan hak ve hürriyetlerine, farklı inanç ve görüşlere, farklı kültür ve yaşama tarzlarına, dine saygı ve hoş görünün, halka güvenin yerleşmesi için daha çok zamana ih-tiyaç var gibi görünmektedir.

    deraka akabinde, hemen ardından.

    demokratlık

    postmoderari

    دراری : inciler gibi parlayan yıldızlar

    Hazar Denizi kenarında bir sehir. Arapça "Bab-ul Ebvab": "Kapıların Kapısı", Türkçe "Demir Kapı" ismi ile de anılmıştır

    der 1 : درج.alma, koyma, yerleştirme 2.kay detme, yazma

    derc etmek 1 : درج ايتمك.koymak, almak, yer-leştirmek, istif etmek 2.kaydetmek, yazmak

    demokratlık 1 : ده موقراطلق.demokrat olma du-rumu 2. demokrasi (bkz.demokrasi)

    dercan etmek درجان إيتمك : candan benimse mek, hayatını (birine) vermek

    denaet دنائت : alçaklık, adilik

    derd 1 : درد.üzüntü, sıkıntı, kaygı 2.hastalık

    3.acı

    derdi elem درد آلم : acidert, acı çekme derdi

    derd-i maişet درد معیشت geçim derdi

    derdmend درد مند : dertli

    dere 1 : دره.küçük akarsu 2.vadi, iki dağ ara-sındaki uzun çukur, dere boyu, dere yatağı

    derecat درجات : dereceler

    derecat - arifin درجات عارفين : ariflerin ermişle rin) dereceleri (mânevî makamları(

    deni (deniye( دنی : aşağı alçak, aşağılık 2.bu

    dünyaya ait

    deniyet دنيت : alçaklık

    derecati erzak درجات أرزاق : verilen rızıkların

    dereceleri (miktarları)

    deniyet-i hazıra دنیت حاضره : çağımızın alçaklığı

    derecat evliya درجات أولياء : ermişlerin derece-

    deniz-misal گز مثال : deniz gibi

    denk )1( دنك : taşınmaya elverişli olarak bağ lanmış yük, balya

    denk )2( 1 : دنك.eşit 2.(mec.) önemce eşit 3.(mec.)uygun, vasıfça (nitelikçe) eşit

    denk getirmek دنك كتيرمك : uygun düşürmek, rast getirmek

    departman دپارتمان : )bir kurum, kuruluş veya yönetimde) şube, bölüm

    depo ده بر : malların konulduğu ve saklandığı yer deprenmek دير نمك : hareket etmek, sar-sılmak kımıldamak

    deprettirmek دير ترمك : sarsmak

    der در : )Far) kapı

    leri (månevî makamları)

    dereceleri

    derecat-1 fehim درجات فهم : anlayış ve kavrayış

    derecat-ı gına ve rahmet درجات غنا و رحمت

    (Allah'ın c.c.) hiç bir şeye muhtaç olmazlık (gina) ve merhamet etme dereceleri

    derecat-hararet درجات حرارت : sicaklık derece-leri

    derecati insan درجات إنسان : insanın ulaşabile

    ceği dereceler

    derecati imaniye درجات أيمانيه : iman dereceleri

    derecati kurbiye درجات قربه : Allah'ın (c.c.( hoşnutluğuna yakınlık dereceleri, Allah'a (c.c.) mânevî yakınlık dereceleri

    der در : )Far.) 1.(-den, dan) manasında veya üstünde, içinde, hakkında) mânâlarında edat (ön ek) 2. kelimenin sonuna eklendiğinde (...) yırtan, yaran delen månålarını veren son ek )örnek: safder صفدر : safı yırtan

    معنویه و روحانیه قربیه : manevi ve ruhanî derece ler, mânevî makamlardaki dereceler ve ruhun mânevî olgunluk ve ilerleme dereceleri

    derecat-ı mâneviye ve ruhaniye kurbiye درجات

    derecati niam-ı İlahiye درجات نعم إلهيه : Allah'ın (c.c.) verdiği nimetlerdeki dereceler

    YanıtlaSil
  93. derecat-i nimet

    derecat-i nimet درجات نعمتimet dereceleri

    177

    derece-i ilim

    kavrama (fehm) ve zevkine varma derecesi

    derecat-ı refia ve mühimme درجات رفیعه و مهمه : yüksek ve önemli kıymet derecesi

    derece i gaflet درجة غفلت : gaflet derecesi; Allah'ı (c.c.), dünyaya geliş gåyesini ve âhireti unutma derecesi; gerçekleri bilmekten uzak-lık derecesi

    derecat-ı Şemsiye درجات شمسیه : Gunesin, (Dünya ile meydana getirdiği) açısal derece leri

    derecat-ı takdir درجات تقدیر : takdir (bir şeyin kıymetini anlama) dereceleri

    derecati tecelli درجات تجلی : tecelli dereceleri, kendini belli ediş, kendini gösterme derece leri

    derecat-i tecelliyat درجات تجلیات : tecellilerin dereceleri, kendini belli ediş dereceleri

    derece درجه : mertebe, rütbe, makam, kade-me, basamak

    derece-i aliye درجة عاليه : yüksek derece

    derece-i aşk درجه عشق : ask denilen sevgi de-recesi

    derece-i a'zam درجة اعظم : en büyük derece

    derece-i azamet درجه عظمت: byüklük derecesi

    derece-i bedahet درجه بداهت : apaçıklık derecesi

    derece-i belägat, ulviyet ve hüsn،درجة بلاغت

    علویت و حسن : )Kur'an'daki) belägat, yücelik (ul-viyet) ve güzellik(hüsn) bakımından derece; (Kur'an'ın) dinleyicilerin durumuna, konu ve gözetilen gåyeye uygun, doğru, yerinde, gü zel ve etkili söz söyleme san'atı (belägat) ba-kımından derecesi ve ifade tarzındaki yücelik (ulviyet) ve güzellik (hüsün) derecesi.

    derece-i cehl درجة جهل : cahillik bilgisizlik) de-recesi

    derece-i celalet درجه جلالت : büyüklük ve üs-

    tünlük derecesi

    derece-i cemal درجه جمال : güzellik derecesi

    derece-i cesaret ve kemalât ve secaat

    جسارت و کمالات و شجاعت cesurluk (cesaret), yet-kinlik (kemalât) ve yiğitlik (şecaat) derecesi

    derece-i delalet درجه دلالت : işaret edip göster-me derecesi

    derece-i ehemmiyet درجه اهمیت : onem derecesi

    derece-i fark درجه فرق : farklılık derecesi

    derece-i fehim درجة فهم : anlama derecesi

    derece-i fehm ve edeb درجة فهم و ادب : anlama ve terbiye (eğitilmişlik) derecesi

    derece-i garabet درجة غرابت : gorulmemişlik ve benzersizlik derecesi

    derece-i hakkelyakin درجة حق اليقين : gerçeklerin içinde yaşıyarak kazanılan sağlam ve şüphe götürmez kesinlikte bilgi derecesi

    derece-i hakkaniyet درجة حقانیت gerçeklik ve

    doğruluk derecesi

    derece-i hakkaniyet ve sadıkıyet درجه حقانیت و صادقيت : haklılık hakkaniyet) ve doğruluk ve gerçeklik (sâdıkıyet) derecesi

    derece-i hararet درجه حرارت : sicaklık derecesi

    derece-i haşmet درجه حشمت buyüklük derece-

    si, üstünlük ve yücelik derecesi

    derece-i hayat درجه حیات : bitkisel hayat, hay-van hayatı, insan hayatı, melek hayat gibi) hayat derecesi, hayat şekli

    derece-i hizmet درجه خدمت : hizmet derecesi

    derece-i hürmet درجه حرمت : saygı derecesi

    derece-i icad درجة إيجاد : icad derecesi, yaratı-cılık derecesi yoktan var edebilme gücüne sa-hip olma derecesi

    derece-i i'caz درجة إعجاز : )söz sanatında) eşsiz güzel, etkileyici, doğru ve yerinde söz söyle-menin mucize denen derecesi

    derece-i icad درجة إيجاد : yoktan var edebilme

    gücüne sahip olma derecesi

    derece-i ihata درجة إحاطه : anlayış ve kavrayış

    derecesi, zekâ derecesi

    derece-i ihtiyaç درجة إحتياج : ihtiyac derecesi

    derece-i ihtiyaç ve istiyak درجة إحتياج وإشتياق

    ihtiyaç ve güçlü istek derecesi

    derece-i iktidar درجة إقتدار : guc ve kuvvet sahibi olma ve varlıkları emri altına alabilme dere-cesi

    derece-i iktidar ve hikmet درجه اقتدار و حکمت

    iktidar ve hikmet derecesi; güç ve kuvvet sa-hibi olma ve varlıkları emri altına alabilme (iktidar) derecesi ile, her işi ve her eseri, göze-tilen gâyeler ve faydalara tam uygun, tedbirli ve yerli yerinde yapabilecek ilme sahip olma

    derece-i fehm ve idrak درجة فهم و إدراق: anlama ve kavrama derecesi

    derecesi

    derece-i fehm ü zevk درجه فهم و ذوق : anlayıp

    derece-i ilim درجة علم : ilim derecesi gerçekleri tam ve doğru bilme derecesi

    YanıtlaSil
  94. ." ret cümlesi döküldü:

    "cevabının ardından kesin bir hüküm verdi: "Evet," rdir. Hem de peygamberlerin sonuncusudur

    Rahip Na rmızılık var mıdır?" diye sordu. de kirm

    Nastura, Meysere'ye Peygamberimizi (asm) kastederek "Onun godenn

    1522-Kanuni Sultan Suleyman'ın, Rodos'u fethi.

    - 1920-Bursa'nın

    Yunanlılar tarafından işgali.

    1950 - Türkiye'de radyoda ilk defa Kur'ân okunması.

    8

    PAZARTESİ

    MONDAY

    TEMMUZ

    JULY

    BIR AYET Kim zerre ağırlığınca hayır işlerse, onu görür.

    Zilzal Suresi: 7

    BİR HADİS

    Kul salih amelinde kusurlu davranınca, Allah onu üzüntülere müptelâ eder.

    Müsned

    Kabrin öbür tarafındaki endişe-i istikbal her ferdin en mühim mes'elesidir.

    Lem'alar

    YanıtlaSil
  95. ki:

    taneyi numune olarak

    diseleri var, İki ας çok hadiseleri Beyhaki başta, ehl-i ha

    masi ve güzel koku vermesinin

    TARINTE BUGÜN

    -622-Kuba Mescidi'nin inşasına başlandı.

    - 1570 - Kıbrıs'ın fethi.

    1990 - Hac'da Tünel

    faciası.

    TEMMUZ

    02

    ÇARŞAMBA

    7 1447 MUHARREM

    RUMI: 19 HAZİRAN 1441

    HIZIR: 58

    Kavl-i râcih odur ki: "Nakl-i hadîs-i bilmana caizdir."

    BİR AYET Allah bu dunyada da ahirette de dilediğine hesapsız rızık verir.

    (Bakara: 212)

    BİR HADİS

    İyice bildiklerinizin dışında benden söz nakletme konusunda Allah'tan korkun.

    Tirmizî, Fiten: 70

    Yani: Hadîsin yalnız manasını alıp, lafzını kendi zikreder. Mektubat

    YanıtlaSil
  96. 102 / Hadislerden Seçmeler

    kaydırmak isteyenler. Işte Aziz, Celîl ve Rahman olan Allah, bunların yaptıklarını çok çirkin kar. şılıyor.

    Ebu'ş-Şeyh'in Tevbih'i ve İbni Asakir' den

    ***

    Dünyadan haram yoldan istifade edenler

    İbni Amr'dan (ra) rivayetle:

    Dünya tatlıdır, caziptir. Kim onu helâl yolla alırsa, Allah onu kendisine mübarek kılar. Nef-sinin arzuları içinde yüzen nice kimse vardır ki Kıyamet Günü ateşten başka nasibi yoktur.

    Taberanî'nin Kebir'inden.

    ***

    Havle el-Ensariyye rivayet ediyor:

    "Bir kısım insan vardır, Allah'ın mülkünden haksız bir surette mal elde etmeye girişirler. Hal-buki bu, Kıyamet Günü onlara bir ateştir, başka değil."

    YanıtlaSil
  97. nan Or.

    Ilmiyle amel etmeyenler

    Thu Hüreyre'den (ra) rivayetle:

    Kiyamet Gününde azabı en şiddetli olan, ilmi disine fayda vermeyen âlimdir.

    İbni Adiyy'in el-Kamil'i, Beyhakt'nin Şi bü'l-Iman'ından.

    ***

    Vasile'den (ra) rivayetle:

    a

    Kendisiyle amel edilen hariç her ilim Kıyamet Günü sahibi için vebaldir.

    Taberani'nin Kebir'inden.

    Ebu Hüreyre'den (ra) rivayetle:

    Kıyamet Günü Allah'ın ihsanından ve rahme-tinden en fazla uzak olan, başkalarına yapma-larını söyledikleri şeyin tersini yapan kimseler-

    dir.

    Deylemi'nin Müsnedü'l-Firdevs'inden.

    ***

    İlim öğrenmeyenler

    Enes (ra) rivayet ediyor:

    Kıyamet Gününde en çok hasret çekecek olan, ilim öğrenme fırsatı verildiği halde öğrenmeyen

    YanıtlaSil
  98. FÂNI DÜNYA

    Kim umar senden vefâyı, Yalan dünya değil misin? Muhammed-i Mustafa'yı, Alan dünya değil misin?

    Eğer şâh u eğer bende, Her kişiyi salan bende, Kimse mekân tutmaz sende, Viran dünya değil misin?

    Gidenleri görmez misin?

    Yer altına girmez misin?

    Hak katına varmaz mısın?

    Nic'olur hâlin ey gafil?

    Tâat kapısın kaparsan, Doğru yolundan saparsan, Nice bir mala taparsan, Nic'olur hâlin ey gafil?

    Hakk'ı koyup bâtıla meyl ü muhabbet neden? Tâbi-i şeytân olup fitne ve şirret neden?

    Râh-ı salâha gidip sulh ve sülûk ehli ol, Nefse uyup herkese hiddet ü şiddet neden?

    Mülk-i Süleymân ile taht-ı İskender hani? Bildin ise bunları, fânîye rağbet neden?

    YanıtlaSil
  99. BANA ALLAH'IM GEREK!..

    Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri de, Yūnus Emre Hazretleri gibi sade bir dille halkı irşad eden tasavvufi şiirler yazmıştır:

    Neyleyeyim dünyâyı, Bana Allah'ım gerek. Gerekmez masivâyı, Bana Allah'ım gerek.

    Ehl-i dünya dünyâda, Ehl-i ukbâ ukbâda, Her biri bir sevdâda, Bana Allah'ım gerek.

    Dertli dermanın ister, Kullar sultânın ister, Aşık cânânın ister, Bana Allah'ım gerek.

    الله

    Bülbül güle karşı zâr, Pervâneyi yakmış nâr, Her kulun bir derdi var, Bana Allah'ım gerek.

    Beyhûde hevâyı ko, Hakkı bula-gör yâ hủ, Hüdâyî'nin sözü bu, Bana Allah'ım gerek.

    TEVHİD ÇAĞRISI

    Buyruğun tut Rahmân'ın Tevhîde gel tevhide! Tâzelensin îmânın Tevhîde gel tevhîde!

    Sen seni ne sanırsın, Fânîye aldanırsın, Hoş bir gün uyanırsın, Tevhide gel tevhide!

    Hüdâyî'yi gûş eyle, Aşka gelip cûş eyle, Bu kevserden nûş eyle Tevhide gel tevhide!

    الله الالله الملك الحو المبين محمد رسول الله صاف الوعد الامين

    Zakir safâya irişür; Envâr-ı zikrullâh ile... Aşık Huda'ya irişür; İksâr-ı zikrullâh ile...

    Âşık olan cânânına Girmiş fenâ meydânına Ermiş Hakk'ın ihsânına Îsâr-ı zikrullah ile...

    198

    YanıtlaSil
  100. AZIZ MAHMUD

    ETLERI

    HİKMETLİ

    SÖZLE

    DÖRT SULTANI İRŞAD ETTİ

    Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri, halkla be-raber padişahları da infak seferberliğine da-vet etmiştir. Sultan III. Murad'a yazdığı bir mektupta şöyle bu-yurur:

    "-Deden Kanunî Sultan Süleyman nasıl Istırancalar'dan su getirip İstanbul halkını suya kavuşturdu ise, sen de Bolu ormanların-dan odun getirip bu kış İstanbul halkının fakirlerine tevzî et!"

    Yine şu tavsiyelerde bulunur:

    "-Sultanım!

    Şerîat gemisine binip takvâ yelkenlerini açarak hakikat denizinde Hakk'a muhabbet rüzgârıyla itidal ve istikamet üzere yol al! Zâhi-rin ve bâtının şartlarını, yani şerîat ahkâmı ile tarikat ve hakikat esaslarını tam olarak yerine getir! Adâlet dedikleri, işte budur!.."

    "Saâdetli Padişahım! Sizin saltanatınız zamanında olan kuvvet, kudret ve şevket hiçbir zaman olmamıştır... Ancak biliniz ki, Al-lah ve Rasûlü'nün biricik arzusu, zulmün kaldırılıp adâletin ikā-mesidir. Bid'atlerin atılıp Sünnet'lerin icrâsıdır."

    "Sultanım! Allah'ın kulları sizden şefkat ve merhamet bekler. Eğer halka şefkat ve merhametle muâmelede bulunmazsanız ihâ-net etmiş olursunuz! Bu durumda onlar, kırık gönüllerle nefret içerisinde sizden yüz çevirirler. Yapageldikleri hayır-duâyı da keserler..."

    197

    YanıtlaSil
  101. ASH 1 SAADET

    CİĞER SATAN KADI

    Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri, baş-langıçta Bursa kadısı idi.

    Hiçlik ve yokluğa erebilmek için, Üftâ-de Hazretleri'nin dergâhında enâ-niyetten arındıran merhalelerden geçti.

    Süslü kaftanıyla Bursa sokaklarında ciğer sattı.

    Helâları temizledi.

    Gurur, kibir ve enâniyeti bertaraf eden bu nevî merhaleler neticesinde, cihan padişahlarına istikamet veren, büyük bir mürşid-i kâmil oldu.

    Tasavvuftaki ilk merhale, enâniyeti bertaraf etmektir. Zira tevhid akî-desinin ortaklığa tahammülü yoktur. Kul; > yerine dâimâ; <> oldu.

    Manzum telkinlerle, yazdığı sayısız mektupla, verdiği nasihatlerle, sul-tanlara ve devlet erkânına da mânen rehberlik etti.

    Hakikaten;

    Hüdâyî Hazretleri, Osmanlı'nın kuruluş yıllarında Edebâlî Silsilesinin îfâ ettiği kıymetli irşad hizmetini, Devlet-i Aliyye'nin en geniş sı-nırlarına ulaştığı bir devirde, aynı aşk, vecd ve heyecanla yürüte-bilen, ender şahsiyetlerden biri oldu.

    YanıtlaSil
  102. AZİZ MAHMUD HÜDÂYÎ HAZRETLERİ'NDEN HİKMETLİ SÖZLER

    Alan Sen'sin veren Sen'sin kılan Sen; Ne verdinse odur; dahî nemiz var!..

    YanıtlaSil
  103. Aylık Mecmua

    Sebnem in Albingocak ile birlikte Mip//www.altinolok.com

    ALTINOLUK

    Ekim 2018 Sayı: 292 Muharrem Saler 1440 +14.00 TL

    İSTEK, İSRAF VE İSTİF EKONOMİSİNDEN İHTİYAÇ, İNFAK VE KANAATE...

    MÜSLÜMANINS HAYATINDA EKONOMİ DİSİPLİNİ

    YanıtlaSil
  104. k.com/tarihgastesi

    13 TG

    زاویه

    Köşe. Insanın ibadet edilmek üzere çekildiği tenha yer.

    عرفان

    Hakikati anlama hususundaki güçla seziş yeteneği, görgü ve sezişten gelen ruh uyanıklığı.

    منتسب

    Bir işe, bir meslege girmiş olan, bir kurum veya topluluğun kadrosu içinde yer alan kimse.

    نصیحت

    Bir kimseye doğru yolu göstermek, yapması ve yapmaması gereken şeyler üzerine dikkatini çekmek için söylenen söz, öğüt

    حیرت

    Bir durum veya bir şey karşısında ne yapacağını, ne hüküm vereceğini bilememe, şaşırma, şaşırıp kalma, şaşkınlık.

    YARIŞ

    Roma İmparatoru Neron, 67.

    yılında düzenlenen Olimpiyat oyunlarına müsabık olarak katılmaya karar vermiş, yarışmacı olduğu atlı araba müsabakasında hezimete uğramasına rağmen Olimpiyat Şampiyonu ilan edilmiştir.

    YanıtlaSil
  105. BİR AYET

    Allah, zulme uğrayanlar hariç kötü sözün alenen söylenmesini sevmez... (Nisa, 4/148)

    BEDDUADAN SAKINALIM

    Beddua, Farsça'da "kötü” anlamına gelen "bed" ile Arapça'da "dileme, isteme" gibi anlamlara gelen "dua" kelimelerinden oluşmuş bir terimdir. Dinimiz İslam, sözün güzelini söylememiz gerektiğini emrettiği gibi duanın da güzelini yapmamız gerektiğini emretmektedir. Ancak zulüm ve haksızlık gibi bazı durumlarda maz-lumun ve haksızlığa uğrayan kişinin beddua etmesini caiz görmüştür. Peygam-ber Efendimiz (sas) müşriklerin elinden türlü sıkıntılara maruz kalsa da onlara beddua etmemiş, insanların hidayete ermesi için dua etmiştir. Bununla birlikte Peygamberimiz Bi'rimaûne'de insanlara ilim öğretmek için gönderilen seçkin bir irşat ekibinin -can güvenlikleri taahhüt edildiği hâlde- katledilmeleri sebebiyle bunu yapanlara beddua etmiştir. Ümmet-i Muhammed olarak bizlere düşen, af yolunu tutmaktır. Bedduayı hayatımızdan çıkarmaktır. Kendimiz ve ailemiz için asla beddua etmemektir. Zulme ve şiddete ise asla tevessül etmemektir. Zira unutmayalım ki mazlumun bedduası Allah katında geri çevrilmez.

    YanıtlaSil
  106. AHLAK

    rüdür. Öğretisi bugün de Katolik kilisesinin resmi felsefesidir. (Gökberk, s. 170) Onun ahlak öğretisi, intellektualisttir. Yani a-kılcıdır. Ona göre akıl ruhtan daha üst sıradadır. Çünkü akıl de-ğerleri bilmesi ve amaçlar koymasıyla iradeye yön verir. Ancak irade kendi bakımından özgürdür. Onda bir özgür olarak seçme yeteneği vardır. İrade özgürlüğü her türlü ahlakın ön şartıdır. Bizim eylemimiz, Allah tarafından yaratılmış olan nesnelerin değer düzenine uygunsa iyidir. (Gökberk, s. 173) Thomas, Yu-nan felsefesinin dört ana erdemini (yiğitlik, ölçülülük, bilgelik ve adalet) benimser. Ama bunlara şu üç Hıristiyan erdemini de ekler. Bunlar inan, sevgi ve umuttur. İnan, alçak gönüllülükle i-nanmayı, sevgi yakınları sevmeyi, umut da Allah'ın inayetiyle kurtulmayı umut etmeyi ifade eder. (Gökberk, s. 174)

    Malebrance, insanın eylemlerinin en olgununun Allah sev-gisine ulaşmak olduğunu söyler. (Gökberk, s. 292)

    Aydınlanma Çağında Shaftesbury, antikçağın dinden uzak ahlak anlayışına tekrar dönenlerinin başında gelir. Ona göre ahlak duygusu, insanın eğilim ve eylemlerine uygulanan este-tik bir duygudur. Bu ahlakî estetik duygu, bütün doğal olma-yan, sosyal olmayan duyguları, yani çekememezlik, kötülük et-mek, zulüm gibi ne kendimizin ne de başkalarının iyiliğini göz önünde bulunduran eğilimleri uygun bulmaz. Ona göre özgeci-lik önemlidir, ama bencillik de ihmal edilmemelidir. (Gökberk, s. 370)

    Bernard de Mandeville ise, kendini beğenmişliğin, para ve mal hırsının, lükse ve eğlenceye düşkünlük gibi fenalıkların, eylemlerimizin zorunlu olan güdüleri olduğunu söyler. Bunlar-sız bir toplum ne zengin olabilir, ne icat ve keşiflere varılabilir, ne de ticaret ve sanayi gelişebilir. Ona göre doğal insan, er-demli insan değil, egoist insandır. Ona göre ahlak, kendimizi herkesten üstün tutma çabası ile bunun okşanmasında doğan bir şeydir. (Gökberk, s. 372-375)

    Bir Fransız düşünür olan Claude Adrien Helvetius da, Man-deville gibi, Hobbes'un bencillik sistemini geliştirmiştir. Ona göre de doğal durum egoizmdir. İstediği de elden geldiğince çok ve sık duyusal hazza erişmektir. Erdem insanların toplum hayatlarında ortaya çıkan bir takım bencil davranışlardır. (Gök-berk, s. 373)

    Yine Fransız materyalistlerinden Lamettrie'ye göre de insan hayatının en son amacı mutluluktur. İnsan duyusal bir varlık

    2

    PR-1A2/2006

    YanıtlaSil
  107. EVRENSEL AHLAK İLKELERİNİN KUR'ANÎ TEMELLERİ

    olduğuna göre, duyu hazzı eylemin en yüksek amacıdır. Onun haz teorisinde esas olan maddi hazlardır. Mutluluk dayanağı, insanın düşünme bakımından olgun olması değil, maddi zevk alma yeteneğidir. Vicdan azabı ve günah duygusu yararsız ve temelsiz üzüntülerdir. (Gökberk, s. 374. Ayrıca bütün bu ahlak teorileri ile ilgili olarak geniş bilgi için bkz: Turgut, Ali, Kur'an-1 Kerim'e Göre Ahlak Esasları, Şamil Yayınevi, İst. 1980; Çu-bukçu, İbrahim Agah, Ahlak Tarihinde Görüşler, Ankara Üni-versitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları, Ankara, 1994; Güngör, E-rol, Ahlak Psikolojisi ve Sosyal Ahlak, Ötüken, İst. 1997; Ber-trand Alexis, Ahlak Felsefesi, çev: Salih Zeki, sadeleştiren: Prof. Dr. Hayrani Altıntaş, Seba Yayınları, Ankara, 1999; Akar-su, Bedia, Mutluluk Ahlakı, İnkılap, İst. 1998)

    B. Felsefi Ahlak Teorilerinin ve Kodlarının Çağımıza Yansıması

    Geride bıraktığımız 20. asırda ve şu anda içinde bulunduğu-muz 21. asırda, antikçağdan itibaren ortaya çıkan ahlak telak-kilerinin etkisi görülmektedir. Özellikle de insanı dinin değer-lerinden, inançtan uzaklaştıran ahlak teorileri Batı ülkeleri ve onların mukallitleri üzerindeki etkisini hala sürdürmektedir. Çağımızda baktığımızda medeniyetin maddi yönü, teknolojik boyutu baş döndürücü bir şekilde ilerliyor. Ahlakta ise, ilerle-me değil, gerileme var. Erich Fromm yaptığı uygarlık eleştiri-sinde, insanoğlunun tekniği ve maddi tüketime tek taraflı ağır-lık vermekle, kendisiyle ve hayatla olan bağını yitirdiğine dik-kat çekerek, "dinsel inancını ve ona bağlı insanca değerleri yi-tirince, teknik ve maddi değerler üzerine yoğunlaştı; derin coş-kular duyma kabiliyetini, bu duyguların getirdiği sevinç ve ü-züntüyü duyma kabiliyetini yitirdi." (Fromm, Erich, Umut Dev-rimi, s. 16-84.) demektedir.

    Dinden uzak felsefenin insana hediyesi, ferdiyetçilik, insa-nın kendi kendine yeterli olduğu düşüncesidir. (Graudy, Roger, İslam ve İnsanlığın Geleceği, çev. Cemal Aydın, Pınar Yayınla-rı, İst. 1996, s. 37) Batının bireycilik ve madde üzerine kuru-lan bir uygarlık olduğunu dile getiren Rene Guenon, bu uygar-lığının ilkesizliğinden dolayı insanlığa zararlarının daha fazla olduğuna dikkat çekiyor. (Guenon, Rene, Modern Dünyanın Bunalımı, çev: Mahmut Kanık, Verka Yayınları, 1999, s. 91-143.) Allah'a iman olmadığında bütün ahlaki değerler bozulur. (Fromm, Erich, Umut Devrimi, s. 145-146) Çünkü Cahiliye dö-neminde de görüldüğü gibi bir olan Allah inancından, ona bağ-

    YanıtlaSil
  108. derece i sur'at

    178

    derece-i kudsiyet ve ulviyet ve nuraniyetتر

    قدسی و علویت و نورانیتudsiyet (kutsallik ve ulviyet (yücelik) ve nuraniyet (aydınlatıcılık derecesi

    derece-i ilim ve marifet

    derece-i ilim ve marifet درجة علم و معرفتilim ve marifet derecesi, gerçekleri tam ve doğru bilme (ilim) ve anlayıp kavrama(marifet) de recesi

    derece-i ilim ve meharet درجة علم و مهارت : ve ustalık derecesi

    derece-l iman درجة إيمان : iman derecesi

    derece-i iman-i bilgayb درجة إيمان بالغيب : gayba inanma derecesi, görmeden Allah'a (c.c.), me-leklere ve ahirete iman etme derecesi

    derece-i imtina ve muhaliyet درجه امتناع و محالیت : olamazlık (imtina) ve imkânsızlık (muhali yet) derecesi

    derece-l in'am ve ihsan درجة إنعام و إحسان : ni metlendirme ve iyilik etme derecesi

    derece-i inkıyad ve itaat درجة إنقياد و اطاعت : in kıyad ve itaat derecesi, emirlere uyma ve itaat etme derecesi

    derece-i irtibat درجة إرتباط : bağlılık derecesi

    derece-i istidad درجة إستعداد : yetenek derecesi

    derece-i istidat ve kabiliyet درجة استعداد و قابلیت : istidat ve kabiliyet derecesi, yaradılışta saklı yetenek, (istidat) ve işe yatkınlık, güç yetire-bilme (kabiliyet) derecesi derece-i istiyak درجة إشتياق : ihtiyaç ve kuvvetli istek derecesi

    derece-i itaat ve musahhariyet درجة إطاعات و مسخريت : itaat ve emre bağlılık derecesi

    derece-i kabahat در قباحت kabahatın (su-çun) derecesi

    derece-i kemal درجه کمال : mükemmel, tam ve kusursuz olma derecesi

    derece-i kemalat درجه کمالات : erişilen månevi olğunlukların derecesi, sahip olunan mükem-melliklerin derecesi

    derece-i kesret درجه کثرت : cokluk derecesi

    derece-i kıymet درجه قیمت : kiymet derecesi

    derece-i kıymet ve rağbet ve ehemmilyet درجة قیمت و رغبت و اهمیت : kıymet (deger), beğenme (rağbet) ve önem (ehemmiyet) derecesi

    derece-i kudret ve hikmet درجه قدرت و حکمت : kudret ve hikmet derecesi her işi ve her eseri, gözetilen gaye ve faydalara tam uygun, ted-birli ve yerli yerinde yapabilme güç ve ilim derecesi

    derece-i kudret ve teshir درجه قدرت و تسخیر

    kudret ve teshir derecesi; güç ve kuvvet (kud ret) sahibi olma ve emre itaat ettirme (teshir) derecesi

    ilim derece-l kuvvet درجة قرت : kuvvet dereces

    derece-i lütuflutufta bulunma ve iyilik etme derecesi

    derece-l lüzum درجة لزوم : gereklilik derecesi derece-i makbuliyet درجة مقولیت : makbul olma (beğenilme) derecesi

    derece-i mallkiyet درجه مالکیت : sahiplik ve hà kimiyet derecesi, sahip olma ve emrine itaat ettirme derecesi

    derece-i melekiye درجة ملكيه : meleklik derecesi

    derece-i merbutiyet درجة مربوطيت : bağlılık de recesi

    derece-i münasebet ve alaka درجة مناسبت و علاقه : bağ ve ilgi derecesi

    derece-i nihaye(t( درجه نهایت : son derece

    derece-i nimet درجه نعمت : met derecesi

    derece-i rahmet درجه رحمت : merhamet göster me ve acıma derecesi

    derece-i rububiyet درجه ربوبیت : rablik makamı nın sonsuz yücelik derecesi; her şeyin gerçek ve tek sahibi ve yaratıcısı (Rab) olmak ve her şeyi emir, terbiye gözetim altında bulundur mak (rububiyet) sıfatının sonsuz yücelik de recesi

    derece-i saadet درجه سعادت : mutluluk derecesi

    derece-i saadet ve tena'um ve ferah درجه سعادت

    و تناعم و فرح : mutluluk (saadet), ni'metlerden yararlanma (tena'um) ve rahatlığa (ferah) ka vuşma derecesi

    derece i sadakat درجه صداقت : bağlılık derecesi

    derece-i sadakat ve ihlas ve irtibat درجة صداقت و إخلاص و ارتباط : bağlılık (sadakat), ihlås (Allah

    c.c. rızasından başka gâye gütmeme), ilgi ve bağını devam ettirme (irtibat) derecesi

    derece-i sadakat ve hürmet درجه صداقت و حرمت bağlılık ve saygı gösterme derecesi

    derece-i san'at ve meharet درجه صنعت و محارت

    san'at ve ustalık derecesi

    derece-l sidk درجة صدقzve sözü doğru olma derecesi

    derece i sukut درجة سقوط : dusmeve alçalma

    derecesi

    derece-l sür'at درجه سرعت : hiz derecesi

    YanıtlaSil
  109. derece-i şefkat

    179

    dergäh-ı Uluhiyet

    derece-l setkat درجة شفقت : pefkat (acıyıp koru ma) derecesi

    derece-i şehadet ve gazilik درجه شهادت و غازيلك : şehitlik ve gazilik derecesi (rütbesi)

    derece-l senaat درجه شناعت : igrençlik ve alçak-lik derecesi

    derece-i şiddet درجه شد : siddet derecesi, çok ileri ve aşırı derece

    derece-i suhud درجه شهرد : kalb gözü ile manevi dünyadaki gerçekleri görme derecesi

    derece-i tahkik درجه تحقیق : araştırıp inceleye-rek gerçekleri bilme derecesi

    derece-i takvå ve adl ve sidk درجه تقوی و عدل و صدق : gunahlardan titizlikle çekinme (takva( ve adaleti gözetme (adl), sözünde ve özünde doğru olma (sıdk) derecesi

    derece-i tavsif درجه توصيف : )birini sıfatlarıyla tanıtma derecesi

    derece-i tefavüt درجه تفاوت : farklılık derecesi

    derece-ite'sir درجه تاثير : etki derecesi

    derece-i ubudiyet درجه عبودیت : kulluk makamı, kulluk sıfatıyla erişilen derece

    derece-l ulviyet درجة علویت : üstünlük ve yüce lik derecesi

    derece-i velayet درجة ولایت : ermişlik derecesi, ermişlik makamı ve rütbesi

    derece-i vücub درجة وجوب : zorunluluk derece si, başka türlü olamazlık durumu

    derece-i vüs'at درجه وسعت : genişlik ve kuşatı cılık derecesi

    derece-i vüsuk درجة وسوق : güvenirlik ve sağ-lamlık derecesi

    derece-i za'f ve acz درجه ضعف و عجز : zayıflık (za'f) ve güçsüzlük (acz) derecesi

    derece-i zekâvet ve istidad درجة ذكاوت و استعداد : zekilik (zekåvet) ve yetenek (istidat) derecesi

    derece-i zevk درجه ذوق : zevk derecesi, zevkine erme derecesi

    derece-i zuhur ve tenevvür درجه ظهور و تنوور : rünme ve (mânevî) nurlanma derecesi

    derekat درکات : derekeler, alçalış dereceleri, düşüş dereceleri

    dereke درکه : alçalış derecesi, düşüş derecesi, alçak seviye

    dereke-i kelbiyet درکه کلبیت köpekliğe alçalış derecesi

    - dereke-i nefs در که نفس : nefsin (günaha itici is-tek ve duyguların) alçak derecesi

    dergah 1 : درگاه makam 2. büyük bir zatın hu zuru 3. Allah'a (c.c.) ibadet edilen yer, tekke (bkz.tekke) 4. kapı

    dergah-i adalet درگاه عدالت : )llahi adalet ma-kamı dergah-ı âli: (İlâhî) yüce makam, Al-lah'ın (c.c.) månevi yüce huzuru

    dergah Ehadiyet درگاه احدیت : Allah'in (cc( ehadiyet makamı, her varlıkta birliğini belli eden Allah'ın (c.c.) manevi huzuru, mânevi yakınlığı

    dergah - Huda درگاه خدا : Allah'ın (c.c.) huzuru, Allah'ın (c.c.) manevi yakınlığı

    dergahı İlâhî (İlâhiye, ilahiyye درگاه الهی : Al-lah'ın (c.c.) månevi huzuru, Allah'ın (c.c.) kul-larına karşı gösterdiği manevi yakınlığı

    dergah - izzet درگاه عزت : guc ve buyüklük sa-hibi Allah'ın (c.c.) huzuru (mânevi yakınlığı)

    dergâh-ı Kadıy-ül Hacat (Kadi-ül Hacat درگاه قاضي الحاجات : kulların ihtiyaçlarını veren Al-lah'ın (c.c.) mânevi huzuru (yakın gözetimi)

    dergahı mağfiret درگاه مغفرت : )llahî) af kapısı, günahların bağışlandığı Allah'ın (c.c.) månevi huzuru

    dergahı rahmet درگاه رحمت : Allahin (c.c.(

    rahmet kapısı, (mec.) Allah'ın (c.c.) kullarına karşı merhametiyle yakınlığını hissettirdiği mânevi makamı

    dergah-ı rahmet-i Rahman درگاه رحمت رحمن

    merhameti her şeyi kuşatan (Rahman) Al-lah'ın (c.c.), rahmet sıfatıyla gösterdiği mâ-nevî huzuru ve yakınlığı

    dergah-ı rububiyet درگاه ربوبیت : rablik maka mı; her şeyin tek ve gerçek sahibi olmak, her şeyi emir ve kanunları ile terbiye, ted-bir ve gözetimi altına almak. Rububiyet sı-fatının sahibi Allah'ın (c.c.) mânevi huzu-ru, månevi makamı, månevî yakınlığı

    dergâh-ı Samedaniye درگاه صمدانیه : hiç bir şeye muhtaç olmamak ve her şey her an kendisine muhtaç bulunmak (Samediyet) sıfatına sahip Allah'ın Allah (c.c.) mânevi huzuru, månevi makamı

    dergäh-ı Uluhiyet درگاه الوهیت Allah'ın (c.c.( mânevi makamı, manevi huzuru bütün var-lıkların ibadetine lâyık olmak ve her şeyi emir ve iradesi altında tutmak (Uluhiyet) sıfatına sahip Allah'ın (c.c.) månevi makamı ve huzuru

    YanıtlaSil
  110. 648

    Hoca efendinin biri, hatalı bir müslümana sert çıkışmaya başlamış.. Bunun üzerine adam dayanamamış ve şöyle demiş:

    Neden böyle sertsing. Halbuki Allah-ü Tuâlâ; senden hayırlısını, benden şerlisine gönderdi:

    «Git, ona yumuşak konuş..»

    Şeklinde talimat verdi..

    GÖZÜTOK OLMAK: Maddi şeylere karşı.. Bilhassa insanların elin-deki dünyalığa karşı.. Mümkün olduğu kadar yapılan vaaz ve nasihat, Al-lah için olmalı.. Maddi bir menfaat gözetilmemeli.. Alınması için mecburi bir durum varsa, halkın gözünde büyümesi muhtemel bir meblağ olma-malı..

    Mümkün olduğu takdirde; maddi gelir, başka yerden temin edilme-li; dini vazife yalnız Allah için yapılmalı..

    DUA: Beddua değil.. Resûlüllah'ı S.A. düşünmeli.. Bu yol kolay de-ğildir.. Elbette vaaz ve nasihat kürsüsüne oturanlar, birçok kendini bil-mezlerin tarizine uğrayacak.. Bilhassa, bu gibi hallerde, nefsin yerviz arzusunu bır yana atıp, İslâm tarihine eğilmeli.. Ars-ı saadeti bir gözden geçirmeli.. Bilhassa Resûlüllah'ın S.A. halini ve hayatını okumalı ve ib-ret almalı..

    Kâfirler, mübarek yanağının yarılmasına ve dişinin şehid düşmesine sebeb olmuşlardı.. O, en üstün ahlâka sahib olan Resûlüllah S.A., onlara kızmıyordu.. Acıyordu.. Ve.. dua ediyordu:

    Allahım, bunlar cahil.. Bilmiyorlar..

    Allah yardımcımız olsun, değerli kardeşlerimiz..

    16 Şaban 1386

    29 Kasım 1966

    İstanbul

    Abdulkadir AKÇİÇEK

    YanıtlaSil
  111. خاتمة

    في تهذيب النفوس

    SON BÖLÜM

    NEFSİN İSLAHINA DAİR DERSLER

    الدرس الأول في الإسلام والإيمان

    بنِي الْإِسْلَامُ عَلَى خَمْسِ : شَهَادَةُ أَنَّ لَا إِلَهَ إِلا اللَّهُ ، وَأَنَّ مُحَمَّداً عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ ، وَإِقَامِ الصَّلَاةِ ، وَ إِبْنَاءِ الزَّكَاةِ ، وَحَجَّ الْبَيْتِ ، وَصَوْمِ رَمَضَانَ . ) رواه الشيخان عن ابن عمر ) ۱

    BİRİNCİ DERS

    İMAN VE İSLÂM

    1) «İslâm beş şey üzerine kuruldu:

    a) Allah'tan başka ilâh olmadığına, Muhammed'in S.A. onun ku-lu ve resûlü olduğuna şehadet etmek..

    b) Namaz kılmak..

    c) Zekât vermek..

    d) BEYT'i haccetmek..

    e) Ve ramazan orucu tutmak..>>>

    **

    BEYT: Malum olduğu üzere Kâbe-i Muazzama'dır.

    Müslümanlağı, kimlik cüzdanlarındaki İSLAM yazısından ibaret sa-nanlar, bu Hadis-i Şerifi okuyup düşünmelidirler..

    ** *

    Ravi: IBN-İ ÖMER'den r.a. naklen BUHARI ve MÜSLİM.. Menkı-beleri, 2. 5. ve 7. Hadis-i şerifte..

    YanıtlaSil
  112. HADIS-I ŞERİFLER

    650

    بينما تمن جُلُوسٌ عِندَ رسول الله صلى الله عليه وسلم إِذْ طَلَعَ عَلَيْنَا رَجُلٌ شديد بياض الثياب ، شَدِيدُ سَوَادِ الشعر لا يُرَى عَلَيْهِ أَثَرُ السَّفَرِ ، وَلَا يَعْرِفُهُ منا أحدٌ حَتَّى جلس إلى اللي صلى الله عليه وسلم ، فَأَسْنَدَ رُكْبَتَيْهِ إِلَى رُكْبَتَيْهِ، ووضع كفيه عَلَى فَحْدَيْه ، وقال يا محمدُ : أَخْبِرْني عَنْ الإِسْلامِ؟ فَقَالَ رَسُولُ الله صلى الله عليه وسلم : الإسلام أن تشهد أن لا إِلَهَ إِلَّا الله ، وَأَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ الله وَأَقِيمَ الصَّلَاةَ ، وَتَوْلِى الزَّكَاةَ وَتَصُومَ رَمَضَانَ ، وَتَحُجَ الْبَيْتَ إِنْ اسْتَطَعْتَ إلَيْهِ سَبِيلاً ، قال : صَدَقْتَ ، فَعَجِبْنَا لَهُ ، بَنَالُهُ وَيُصَدِّقَهُ

    قال : فأخبرني من الإيمان ؟ قال : أَنْ تُؤْمِنَ بِاللَّهِ وَمَلَائِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ ، وَالْيَوْمِ الآخِرِ ، وَتُؤْمِنَ بِالْقَدَرِ ، خَيْرِهِ وَشَرِّهِ ، قَالَ صَدَقْتَ.

    قال : فَأَخْبِرْنِي عَنِ الإِحْسَانِ ؟ قال : أَنْ تَعْبُدَ اللهَ كَأَنَّكَ تَرَاهُ فَإِنْ لَمْ تكُن تَرَاهُ فَإِنَّهُ يَرَاكَ .

    قالَ : فَأَخْبِرْنِي عَنِ السَّاعَةِ ، قال مَا الْمَسْئُولُ عَنْهَا بأَعْلَمَ مِنَ السائل .

    قالَ فَأَخْبِرْنِي عَنْ أَماراتها ؟ قال أَنْ تَلِدَ الأُمَةَ رَبَّنَهَا ، وَأَنْ تَرَى الْحَفَاةَ المُرَاةَ الْمَالَةَ رِعاءَ الشَّاءِ يَتَطَاوَلُونَ فِي الْبُنْيَانِ، ثُمَّ انْطَلَقَ فَلَبِنْتُ مَلِيًّا ، ثُمَّ قَالَ

    يَاهُمَرُ أَتَدْرِي مَنِ السَّائِلُ ؟ قُلْتُ : الله ورسولُهُ أَعْلَمُ ، قَالَ : فَإِنَّهُ جِبْرِيلُ أَنَاكُمْ يُعَلِّمُكُمْ دِينَكُمْ . ( رواه مسلم عن عمر )

    ۲

    2) Bir ara biz Peygamber S.A. efendimizin yanında oturuyorduk..

    Aniden bize bir adam göründü..

    Elbisesi çok beyazdı; saçı da pek siyah..

    Kendisinde bir yolculuk eseri görülmüyordu.. Onu bizden tanıyan da olmadı..

    Gitti; Peygamber S.A. efendimizin önüne oturdu.. Dizlerini dizle. rine dayadı; ellerini de dizleri üzerine koydu... ve konuştu: Ya Muhammed, bana İslâm'ı anlat..

    Peygamber S.A. efendimiz anlattı:

    «İslâm: Allah'tan başka ilah olmadığına ve Muhammed onun

    YanıtlaSil
  113. VE VAAZ ÖRNEKLERİ

    651

    resûlü olduğuna şehadet etmen.. Namaz kılman, zekât vermen, ra-mazan orucunu tutman ve yol -işlerine gücün yettiği takdir-de Beyt'i haccetmen..>>>>

    Doğru söyledin..

    Dedi; biz ona hayret ettik.. Soruyordu ve tasdik ediyordu:

    - Bana imanı anlat..

    Dedi; Peygamber S.A. efendimiz buyurdu:

    <>>

    Buna da:

    - Doğru söyledin..

    Dedi ve devam etti:

    Bana ihsandan haber ver..

    Peygamber S.A. efendimiz buyurdu:

    <>>>

    Sormaya devam etti:

    - Bana kıyametten haber ver..

    Peygamber S.A. efendimiz buyurdu:

    <>>

    Devam etti:

    O halde, alâmetlerini bana anlat..

    Peygamber S.A. efendimiz anlattı:

    <<>>

    Sonra o adam çıkıp gitti.. Orada biraz durdum.. Sonra Pey-gamber S.A. efendimiz bana şöyle buyurdu:

    <>

    Allah ve resûlü daha iyi bilir..

    Deyince, şöyle buyurdu:

    <<

    Bu Hadis-i Şerif, en önemli Hadis-i Şeriflerden bir tanesidir. Bilhas-

    sa kıyamet alâmetleri bölümünde geçen:

    >

    Cümlesi çok manâlıdır. Kısaca ulema:

    Nesebin ve sülalenin ortadan kaybolacağı..

    Şeklinde şerh etmektedir.

    ** Ravi: Hz. ÖMER'den r.a. naklen MÜSLİM.. Menkıbeleri, 5. ve 41. Hadis-i şerifte..

    YanıtlaSil
  114. 168

    MECELLE-I AHKAM-I ADLİYYE

    MADDE 145 Misli, çarşı ve pazarda mu'teddünbih ya'ni bahanın ihtilafım mucib bir tefavütsilz misli bulunan şeydir.

    MADDE 146 Kıyemi, çarşı ve pazarda misli bulunmayan yahut bulunursa da fiyatca mütefávit olan şeydir.

    MADDE 147 Adediyyat-ı mütekaribe, ahad ve efradı beyninde kıymetçe tefavüt olmayan ma'dûdatdır ki hep misliyyatdandır.

    MADDE 148 Adediyyat-ı mütefavite, âhad ve efradı beyninde kıymetçe tefavüt bulunan madudatdır ki hep kryemiyatdan mâdud olur.

    MADDE 149 Rükn-ul-bey', yani mebi'in mahiyeti mah mala de-ğişmekden ibaret olup ancak buna delâlet etmek hasebiyle icap ve kabule dahi (rükn'ül-bey') atlak olunur.

    MADDE 150 Mahall-ül-bey', mebi'den ibaretdir.

    MADDE 151 Mebi satılan şey ki bey de teayyün eden ayn'dır ve bey'den maksud-u asli odur. Zira intifa' ancak a'yan ile olup semen mübadele-i emvale vesiledir.

    MADDE 152 Semen, satılan şeyin bahasıdır ki zimmete taallük eden şeydir.

    MADDE 153 Semen-i müsemma, tarafcynin bitterazi tesmiye ve tayin ettikleri semendir. Gerek kıymet-i hakikiyyeye mutabık ol-sun ve gerek nåkıs ya zaid olsun.

    MADDE 154 Kıymet, bir malın baha-yı hakikisidir.

    MADDE 155 Müsemmen, semen mukabilinde satılmış şey.

    MADDE 156 etmekdir. Te'cil, deyni bir vakt-i muayyene ta'lik ve te'hir

    MADDE 157 Taksit, deyni müteaddit ve muayyen vakitlerde te-diye etmek üzere te cildir.

    MADDE 158 Deyn, zimmetde sabit olan şeydir.

    Meselâ, bir kimsenin zimmetinde şu kadar kuruş borcu ve mey-danda mevcut olmayan şu kadar kuruş ve meydanda mevcut olan akçenin yahut bir yığın buğdayın kabl-el-ifraz bir mikdar-ı muay-yeni hep deyn kabîlindendir.

    MADDE 159 Ayn, muayyen ve müşahhas olan şeydir.

    Meselâ, bir hane ve bir at ve bir sandalye ve meydanda mev-cud bir yığın buğday ve bir mikdar akçe hep a'yandandır.

    YanıtlaSil
  115. KITAB'UL BÜYÜ

    MADDE 160 Bayi, mal satan.

    MADDE 161 Müşteri, satın alan.

    MADDE 162 denir. Mütebayian, bayi ile müşteridir ki (akıdeyn) dahi

    MADDE 163 Ikale, akd-i bey'i ref ve izale etmekdir.

    MADDE 164 Tağrir, aldatmak.

    MADDE 165 Gabn-i fahiş, uruzda nisf-ı uşur ve hayvanatda uşur ve akarda hums mikdarı veya daha ziyade aldanmakdır.

    MADDE 166 Kadim, odur ki evvelini bilir kimse olmaya.

    BAB-I EVVEL

    Akd-i bey'e müteallik mesail beyanında olup beş fası havidir.

    FASL-I EVVEL

    Rükn-i bey'i hakkındadır.

    MADDE 167 Icab ve kabul ile bey' mün'akid olur.

    MADDE 168 Bey'de icab ve kabul örf ve adet-i beldede inşa-yı bey' için müstamel olan lâfızlardır ki bunlarla pazarlık kesilip li-sanımızda hayırlaşmak ta'bir olunur.

    MADDE 169 İcab ve kabul için ekseriya mazi sigası istimal olunur.

    Meselâ, bayi şu metâı sana yüz kuruşa sattım ve müşteri dahi aldım veyahut müşteri aldım ve ba'dehu bayi' sattım dese bey' mün'akid olup evvelki surette (satdım) lâfzı icab ve (aldım) lafzı kabul ve ikinci surette aldım lâfzı icab ve satdım lafzı kabul-dür; ve keza bayi' sattım yerinde verdim veyahut temlik etdim de-yip müşteri dahi aldım yerinde razı oldum veyahut kabul eyledim dese bey' mün'akid olur.

    MADDE 170 Alırım ve satarım gibi muzari sigasiyle hal murad olunursa bey mün'akid olur ve eğer istikbal murad olunursa mün'-akid olmaz.

    MADDE 171 Alacağım satacağım gibi va'd-i mücerred manasıma olan müstakbel sigasiyle bey' münakid olmaz.

    169

    YanıtlaSil
  116. ISLAM TARİHİ MEDİNE DEVRİ XI

    172

    Peygamberimiz, Harrar seferinde Sa'd b. Ebi Vakkas için beyaz bir Sancak bağlamıştı. (63)

    Hz. Ali'yi Yemen'e gönderirken, Kargının başına bir Sarığı bağ-layıp Sancak, böyledir!» buyurmuştur. (64)

    Sancağı, ancak ordu kumandanı tutar ve taşırdı. (65)

    Ebvá, Veddan gazasında Peygamberimizin beyaz Sancağını Hz. Hamza, Buvat gazasında Sa'd b. Ebi Vakkas (66), Kürz b. Câbir'ül-Fihrinin takibinde Hz. Ali (67), Zül'useyre gazâsında Hz. Hamza taşı-mıştır. (68)

    Peygamberimiz, Bedir gazasına çıkarken, beyaz Sancağını Mus'-ab b. Umeyr'e vermiş, Hz. Ali, Peygamberimizin önünde Siyah Bayra-ğını (Ukab'ı) taşımıştı. (69)

    Peygamberimizin beyaz Sancağı, Beni Kaynuka gazâsında Hz. Hamza (70), Karkaratülküdr (71), Uhud (72), Bedrülmev'id gazala-rında Hz. Ali (73), Hendek gazâsında da, Zeyd b. Hârise tarafından taşınmıştır. (74)

    Peygamberimiz, Mekke'yi de, beyaz Sancağıyle gidip feth etmiş-ti. (75)

    Tebük seferinde en büyük Sancağını Hz. Ebû Bekir'e ve en bü-yük Bayrağını da, Zübeyr b. Avvam'a verip taşıtmıştır. (76)

    (63) İbn-i Sa'd Tabakat c. 2, s. 7

    (64) Vakıdi Megazi c. 3, s. 1079

    (65) İbn-i Esir Nihaye c. 4, s. 279

    (66) İbn-i Sa'd Tabakat c. 2, s. 8

    (67) İbn-i Sa'd Tabakat c. 2, s. 9

    (68) İbn-i Sa'd c. 2, s. 112 Tabakat c. 2, s. 9, Taberi Tarih c. 2, s. 261, İbn-i Esîr - Kâmil

    (69) İbn-i İshak, İbn-i Hişam Sire c. 1-2, s. 264

    (70) İbn-i Sa'd Tabakat c. 2, s. 29

    (71) İbn-i Sa'd Tabakat c. 2, s. 31

    (72) İbn-i Sa'd Tabakat c. 2, s. 39

    (73) İbni-i Sa'd Tabakat c. 2, s. 59

    (74) İbn-i Sa'd Tabakat c. 2, s. 67

    (75) Ebû Davud c. 5, s. 200 Sünen c. 3, s. 32, İbn-i Mace Sünen c. 2, s. 941, Nesai - Sünen

    (76) Vakıdi Megazi c. 3, s. 996

    YanıtlaSil
  117. PEYGAMBERİMİZİN ATLARI

    Peygamberimizin Atları:

    1. Sekb, Peygamberimizin, Medine'de, Beni Fezårelerden bir Bedevîden on ukiye gümüşe satın aldığı, çöl Araplarının Daris, Peygamberimizin de, Sekb adını verdiği ilk atı olup Uhud savaşına onun üzerinde çık-mıştı. (1)

    Sekb'in dudağında beyazlık vardı. Üç ayağı sekili, sağ ayağı se-kisizdi. (2) Sekb, çok yürügendi. Giderken, su gibi akardı. (3)

    2. Mürteciz, Peygamberimiz, Mürteciz'i, Beni Mürrelerden bir Bedevîden sa-tın almıştı. (4) Mürteciz, güzel, åhenkli ve şiir söyler gibi kişnerdi. (5)

    3. Lizaz, Peygamberimize, bu atı, İskenderiye kralı Mukavkıs, hediye et-mişti. (6) Lizaz, çok hızlı giderdi. (7)

    4. Zarib, Bu atı, Peygamberimize, Ferve b. Umeyr'ül'Cüzâmî hediye et-mişti. (8) Zarib, çok güçlü ve dayanıklı bir attı. (9) 5. Lahif (veya Luhayf),

    (1) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 489-490, Belâzüri Ensabüleşraf c. 1, s. 509, İbn-i Esir Kâmil c. 2, s. 314

    (2) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 490

    (3) İbn-i Esir Kâmil c. 2, s. 314, İbn-i Seyyid Uyunuleser c. 2, s. 321

    (4) İbn-i Sa'd Esîr Tabakat c. 1, s. 490, Belâzürî Kâmil c. 2, s. 314 Ensabüleşraf c. 1, s. 509, İbn-i

    (5) İbn-i Esir Kamil c. 2, s. 314, İbn-i Seyyid Uyunüleser c. 2, s. 321

    (6) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 490, Belâzüri Ensabüleşraf c. 1, s. 510

    (7) İbn-i Esir Kâmil c. 2, s. 314, İbn-i Seyyid Uyunüleser c. 2, s. 321

    8) İbn-i Sa'd ( Tabakat c. 1, s. 490, Belâzüri Ensabüleşraf c. 1, s. 510

    (9) İbn-i Esir Kâmil c. 2, s. 314, İbn-i Seyyid Uyunüleser c. 2, s. 321

    YanıtlaSil
  118. ISLAM TARİHİ MEDİNE DEVRİ XI

    174

    Bu atı, Peygamberimize, Rebia b. Ebi Berk'ül'Kelbi, hediye et-mişti. (10)

    Lahif, uzun kuyruklu idi. Kuyruğu, yeri süpürürdü.

    6. Ya'sub,

    Peygamberimizin, atlarının en iyisi idi. (11)

    7. Müravih,

    Yarış atı olup Ubeyd b. Yasir, onu, Peygamberimize, Tebük'te hediye etmişti. (12)

    Müravıh, yel gibi hızlı koşardı. (13)

    8. Mirvah,

    Hicretin onuncu yılında Medine'ye gelen Beni Rehâ' Temsilcile-ri, Mirvahı, Peygamberimize hediye etmişlerdi.

    Mirvah, Peygamberimizin önünde üzerine binilip yürütüldüğü zaman, Peygamberimizin pek hoşuna gitmişti. (14)

    9. Verd,

    Bu atı, Peygamberimize, Temîm-i Dârî, hediye etmişti. (15)

    Verd'in rengi, dorumsu idi. (16)

    Peygamberimiz, onu, Hz. Ömer'e verdi. (17) Hediye etti. (18)

    Hz. Ömer de, Verd'in üzerinde, Allah yolunda savaştı. (19)

    Peygamberimizin Atlarından Üçünü Yarışlara Sokması:

    Peygamberimiz, atlarından üçünü, yarışa sokardı.

    Zarib'in süvarisi, Sehl b. Sa'd, Lizaz'ın süvarisi de, Ebû Üseyd'-üs'Saidi idi. Lizaz, en önde, Zarib, onun arkasında, Sekb de, Zarîb'in arkasında giderdi. (20)

    (10) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 490, Belâzürî Ensabüleşraf c. 1, s. 510

    (11) İbn-i Esir Kâmil c. 2, s. 314, İbn-i Seyyid Uyunüleser c. 2, s. 321

    (12) Vakıdl Megazi c. 3, s. 1032

    (13) İbn-i Seyyid Uyunüleser c. 2, s. 321

    (14) İbn-1 Sa'd Tabakat c. 1, s. 344

    (15) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 490, Belâzürî Ensabüleşraf c. 1, s. 510

    (16) Ibn-i Seyyid Uyunüleser c. 2, s. 321

    (17) İbn-i Sa'd (18) İbn-i Esir Tabakat c. 1, s. 490, İbn-i Seyyid Kâmil c. 2, s. 314 Uyunüleser c. 2, s. 321

    (19) İbn-1 Sa'd Tabakat c. 1, s. 490, İbn-i Esîr Kâmil c. 2, s. 314, İbn-i Seyyid Uyunüleser c. 2, s. 321

    (20) Belüzüri Ensabülegraf c. 1, s. 510

    YanıtlaSil
  119. PEYGAMBERİMİZİN AK KATIRI VE MERKEBİ

    İskenderiye kralı Mukavkıs, Peygamberimize, boz bir Katırla boz bir Merkep hediye etmişti.

    Katır, düldül, Merkep te, Yafur veya Ufeyr adıyla anılırdı. (1)

    İslamda ilk görülen Ak Katır, Düldül olmuştur. (2)

    Peygamberimizin, Hayber savaşında biniti, bu Boz Katırı idi. (3)

    Huneyn savaşında da, Peygamberimiz, Müslümanların, bozguna uğg-rayıp kaçıştıklarını gördüğü zaman, Boz Katırının üzerinde bulunu-yordu. (4)

    Peygamberimiz, Katırını tepip Hevazinlerin üzerine yürümek is-temiş, Hz. Abbas, Katırın dizginini, Ebû Süfyan b. Hâris de, üzengi-sini tutarak hızını kesmeğe ve Peygamberimizin düşman arasına dalmasına engel olmağa çalışmışlardı. (5)

    Hayber savaşında, Yafur'un üzerine semer vurulup başına hur-ma lifi ipinden yular geçirilerek Peygamberimizin, ona da, binmiş olduğu rivayet edilir. (6)

    Peygamberimiz, Vedâ Haccından döndüğü zaman, Yafur ölmüş (7), Düldül ise, Peygamberimizin vefatından sonra Hz. Ali'ye kal-mıştı.

    Şehadetine kadar Hz. Ali, sonra Hz. Hasan, sonra Hz. Hüseyin, daha sonra da, Hz. Muhammed b. Hanefiyye ona bindi. (8)

    Düldül, Muâviye b. Ebi Süfyan'ın devrine kadar yaşadı. (9)

    Çok yaşlandı ve âmâ oldu.

    Girdiği bostanda, adamın biri, onu okla vurup öldürdü. (10)

    (1) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 491-492, Belâzürî Ensabüleşraf c. 1, s. 511, İbn-i Esir Kâmil c. 2, s. 314-315, İbn-i Seyyid Uyünüleser c. 2, s. 322

    (2) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 260, 491, Belâzüri Ensabüleşraf c. 1, s. 511

    (3) Belâzüri Ensabüleşraf c. 1, s. 508

    (4) Vâkıdi Megazi c. 3, s. 897-898

    (5) Vakıdî Megazi c. 3, s. 898, Ahmed b. Hanbel Müsned c. 1, s. 20, Müslim Sahih c. 3, s. 1398

    (6) Ebülferec İbnülcevzî Vefâ c. 2, s. 577

    (7) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 491, Belâzürî Ensabüleşraf c. 1, s. 511

    (8) İbn-i Esir Üsdülgabe c. 1, s. 37

    (9) Ibn-1 Sa'd Tabakat c. 1, s. 491, İbn-i Esîr Kâmil c. 2, s. 315

    (10) İbn-i Estr Üsdülgabe c. 1, s. 37

    YanıtlaSil
  120. 176

    ISLAM TARİHİ MEDİNE DEVRİ XI

    Peygamberimize, Ferve b. Umeyr'ül'Cüzâmî de, Fidda diye anı-lan bir Katır hediye etmiş, Peygamberimiz, onu, Hz. Ebû Bekir'e ba-ğışlamıştır. (11)

    İslâm ordusunun Huneyn gazasında bozguna uğradığı sırada, Peygamberimiz, Ferve b. Nüfâsetül'Cüzâmî'nin hediyesi olan bu boz katırın üzerinde bulunuyordu. (12)

    (

    11) İbn-i Esir Kâmil c. 2, s. 315, İbn-i Seyyid Uyunüleser c. 2, s. 322

    (12) Müslim Sahih c. 3, s. 1398

    YanıtlaSil
  121. PEYGAMBERİMİZİN DEVELERİ

    1- Kasvå:

    Peygamberimizin, Ced'â ve Adbå adlariyle de, anılan bu Deve-si (1), Beni Kuşayr b. Ka'b b. Rebia b. Amirlerin (2) veya Hureyş b. Ka'bların hayvanlarından olup Hz. Ebû Bekir, onu, dört yüz dir-heme satın almış ve aynı bedelle Peygamberimize devr etmişti. (3)

    Hz. Ebû Bekir'in, bunu, Peygamberimize bağışladığı da, rivayet edilir. (4)

    Peygamberimiz, Medine'ye Kasvå'nın üzerinde hicret etti. (5)

    Hudeybiye Umresine, onun üzerinde gitti. (6)

    Mekke'yi de, onun üzerinde feth etti. (7)

    Peygamberimiz, Kasva'yı, yarıştırır, hiç bir deve, onu, geçemezdi. Fakat, bir Bedevi, iki yaşlı bir deve ile yarışa girip onu geçti. (8)

    Peygamberimiz, Vedâ haccında Arafat hutbesini, Kasvâ'nın üze-rinde îrad buyurmuştur. (9)

    Kasvâ, Hz. Ebû Bekir'in Halifeliği zamanında Baki' kabristanına bırakıldı.

    Orada, kendi halinde yayıla yayıla öldü. (10)

    2- Ebû Cehilden İğtinam Edilen Deve:

    Peygamberimiz, Bedir'de Ebû Cehl'in meşhur devesini de, Baş-kumandan hakkı olarak almıştı.

    Hudeybiye Umresine kadar bu deve üzerinde de, gazaya çıkardı.

    Ona, umre için Kurbanlık nişanı vurdu.

    (1) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 492, Belâzüri Ensabülesraf c. 1, s. 512, İbn-1 Esir Nihaye c. 4, s. 75, İbn-i Seyyid Uyunüleser c. 2, s. 322

    2) Belâzüri Ensabüleşraf c. 1, s. 511 (

    (3) İbn-i Sa'd Tabakat e. 1, s. 492, Belâzüri Ensabüleşraf c. 1, s. 511

    (4) Belâzüri Ensabüleşraf c. 1, s. 511

    (5) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 492, Belâzüri Ensabüleşraf c. 1, s. 512

    (6) Abdurrezzak Musannef c. 5, s. 332

    (7) Vakıdî Megazi c. 2, s. 823

    (8) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 493, Belâzüri Ensabülegraf c. 1, s. 512

    (9) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 4, s. 82, c. 5, s. 30

    (10) Belâzüri Ensabüleşraf c. 1, s. 259, 512

    İ. T. Medine Devri XI/F: 12

    YanıtlaSil
  122. 178

    İSLÂM TARİHİ MEDİNE DEVRİ XI

    Müşrikler, yüz deve verip onu, almak Istediler.

    Peygamberimiz «Eğer, Kurbanlık diye ayırıp belirlememiş olsay dık, dileğinizi, yerine getirirdim.» buyurdu. (11)

    3- Sağmal Develer:

    Peygamberimizin Zülcedr ce Cemmâ otlağında yayılan

    1. Hannâ,

    2. Semrâ,

    3. Ureys,

    4. Sa'diyye,

    5. Begum,

    6. Yesîre,

    7. Debba'

    adlarile anılan yedi sağmal devesi olup Peygamberimizin ev halkı, on-ların her gece getirilen iki Kırba dolusu sütlerile geçinirlerdi. (12)

    Fakat, Peygamberimizin vefatı sırasında bunlardan bir teki bile kalmamıştı. (13)

    (11) Vakıd! Megazi c. 1, s. 103

    (12) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 494, 495

    (13) İbn-i Sa'd

    İbn-i Mace Tabakat c. 2, s. 260, Ahmed b. Hanbel Müsned c. 6, s. 136-137 Sünen c. 2, s. 900

    YanıtlaSil
  123. PEYGAMBERİMİZİN ZEVCELERİ İÇİN YAPTIRMIS OLDUĞU ODALAR

    zaman, Mescid'in Peygamberimiz, Medine'de Mescidini yaptırdığı zar yanina, kerpiçten iki oda da, yaptırmış ve üzerlerini hurma kütüğü ve

    dallarile örttürmüştü. Hz. Aişe'nin odasının kapısı, Mescid'e giden yola doğru idi.

    Hz. Sevde için yapılan odanın kapısı da, Mescid'in üçüncü kapısı olan Al-1 Osman kapısına doğru idi. (1)

    Peygamberimiz, başka zevceler alınca, sonradan, odaların sayısı do-kuza kadar çıkarıldı ve bunlar da, Hz. Aise'nin odasile Kıble arasın-da, yani Mescid'in doğusuna düşen kısmında yapıldı. (2)

    Odalardan bazısı kerpiçten, bazısı da, taştandı.

    Bazısı hurma dallarından (Bağdadi tarzında) yapılarak üzerleri çamur harçla sıvanmış ve hurma dallarile de, tavanlanmıştı.

    Hasan b. Ebilhasan der ki «Ben, erginlik çağına henüz basmış bir çocuk iken, Resûlullah'ın evlerine girmiş, elimle tavanına uzanıp yetiş-miştim.

    Resûlullah'ın odasının örtüsü, servi veya ardıç kütüğü üzerine ge-rilmiş bir kıl dokumadan ibaret idi.>>>

    Buhârî'nin Tarih'inde bildirdiğine göre de «Resûlullah'ın evinin kapısı halkasız olup Yay ucu ile çalınırdı.» (3)

    Muhammed b. Hilal ile Atâül'Horasânî de, Peygamberimizin zev-celerinin odalarını görmüşler, onların, hurma dallarından yapılmış ve kapılarına siyah kıldan Palas perdeler tutulmuş olduğunu bildirmiş-lerdir. (4)

    Davud b. Kays'ın görgüye dayanan ifadesine göre odaların kapı-dan kapıya kadar her birinin eni 6-7 zira kadar, içten derinlikleri de, tahminen onar zirâ idi.. (5)

    Hz. Sevde, odasını Hz. Aişe'ye vasiyet etmiş, Hz. Safiyye'nin oda-sını da vefatına kadar içinde oturmak şartile Velileri, yüz seksen veya iki yüz bin dirheme Muâviye b. Ebi Süfyan'a satmışlardır. (6)

    (1) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 240

    2) Semhudl Vefaülvefâ c. 2, s. 458, 460, 462, Diyar Bekri Hamis c. 1, s. 346 (

    (3) Süheyll Ravdulünf c. 4, s. 267-268

    (4) Ibn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 499

    (5) Buhart Edebülmüfred s. 120

    (6) İbn-i Sa'd'den naklen Semhudi Vefaülvefå c. 2, s. 464

    YanıtlaSil
  124. 77

    سوره نقره (۷)

    اشارات الاعجاز

    و محيى ] هر شينك برى ملك، ديكرى ملكوت یعنی رى طي، ديگرى و وطعه اوزره انکی جفتی و ارور ملك جهتي، بعض شارده لوزلور بعض شارده ده چراین کورونور اعتدنك ارقه لوزی کی ملکوت جهتی ایمه، هر شیده کوزلدر و شفا فدر. آیینه نان اون یوزی کی. اویله آیه چرکین کورونه شيئك يا رادیالینی چرکین دیگدر کو زلدر و عین زمانده او کبی چرکین اون باراد پایشی، محاسنی اکمال ایچوندر اویله ایمه چرکینك ده بر نوع کو لگی وار در. بناء عليه، بو خصو صده اهل اعتزاله (چرکین شارك خلق الله عائد دصدر ) دید کاری سفسطه به محل فالمادي.

    در د نجیسی تا مثلا، ضرب وقتله ترتب ايدن الم و تولوم كبي حاصل بالمصدر ايله تعبير ايديله شي. مخلوقه و ثابت او لمقاله برابری جامد در علم صرفده معلو مدرکه، جامد کردن اسم فاعل کی صفتار یا پیلام از آنچه کسی، نجی، اعتباری اولان معنای مصدرید نه یا پیلا بیاید. اویله ایسه، تولومه خالقی قاتل د در اويله اين اهل اعتزالك خط الرين خطا نظريه باقي العمليدر.

    وتشنجيم ] انسانك قتل کبی ظاهری و اختیاری اولان فعللري، نفسك ميلانه انتها ليدر جزو اختیاری دینیله شو نفس میلانی اوزرینه مناز عه لی دوران ایدر

    التنجيي ] عادت الله اوزرینه ارادة كلية الهيه ، عبدك ارادة جزئيه سنه با قار. یعنی بونك بر فعله تعلقند من موكره، او تعلمه ایدر اويله ابنه جبر يوقدر.

    اید نیسی ] علم معلوم تا بعدر. بو قضیه به کوره، معلوم، عالمه تابع در گلدر. چون که دور لازم تولید اویله ایمه، بر انسان عملاً يا بديفى برفعلك اسباني قدره حواله ایتمها که تعلل و بهانه لر كوستره من

    کر نجیمی ] تولوم کبی حاصل بالمصدر دينيله شم، کسب کی بر مصدره متوقفدر. یعنی عادت الله اوزرینه، او حاصل بالمصدرك وجودینه شرط قید این شد کسب دینی له مصدر ده چکردن و عقده حیاتی میلاندر. بو دو گومان آچیا مسیله، مسئله ده کی دو گوم ده آجید لیر.

    طوفوز نجيسى ] جناب حقك افعالنده ترجم ترجیح ایدیجی بر غرضه، به علته احتیاج يوقدر النجمه ترجیح ايديكي جناب حقك اختيار يدر.

    و نجیسی تا برامون، به حال به موترك تأثرياه وجوده کا کسی لازمدرکه، ترجح بلا مرقب لازم قلم سين. اما اعتباری امر کرده تخصیص ایدیکی برشی بولو نماز سه بیله، محال لازم کامز.

    YanıtlaSil
  125. همه سال

    Behemchat: Her balde,

    Bindenaleyhi Bunun uzerine

    جامة

    Camide (Consuz gibi görm nen) donik sey

    طرب

    Darby Vurma, çarpma

    Blemi Aa

    Halka Yaratma

    حاصل

    Hasılı bilmasdar: Masdar-

    المشدد

    dan meydana gelen

    المشاري

    Pribart: Nishi, göreceli

    العمال

    Ikmal: Tamamlama

    İllet: Sebeb

    انتها

    İntiha: Son bulma, son

    قتل

    Katil: Oldurme

    قيمة

    Kaziye: Hükum

    كني

    Kesbt: İnsanın kazanmasına dit

    حل

    Mahal: Yer

    محالين

    Mehasin: Güzellikler

    Milessir: Te'sir eden

    منازعه

    Münazaa: Çekişme

    متوقف

    Mütevakkı: Bağlı olan

    نفس ميلاني

    Nefis meyelânı: Nefsin bir işi yapmaya meyil etmesi

    يشي

    Nishi: Diğerine göre, göreceli

    فله

    Safsata: Yanlış kıyas

    تعلق

    Taluk: Alakalı olma

    تعلل

    Taalliil: Bahane arama

    تریخ بلا مرغ

    Tereccuh-u bila-müreccih: Tercih ettirici bir sebeb olma-dığı halde üstün olma

    تریب

    Terettiib: Netice olarak gelme

    عُقْدَةِ حَيَاتِيهِ

    Ukde-i hayatiye: Hayat düğümü

    YanıtlaSil
  126. Stre- Balkans, 7

    Üçüncüsü: Her şeyin biri mülk, diğeri melekút; yani birı dış, diğeri iç olmak üzere iki ciheti vardır. Mülk ciheti, bazı şeylerde güzeldir. Bazı şeylerde de

    çırkın görünür. Aynanın arka yüzü gibi.

    Melekût ciheti ise, her şeyde güzeldir ve şeffaftır.

    Aynanın ön yüzü gibi. Öyle ise çirkin görünen şeyin yaratılışı, çirkin değildir, güzeldir. Ve aynı zamanda o gibi çirkinlerin yaratılışı, mehâsını ikmäl içindir. Öyle ise çirkinin de bir nevi' güzelliği vardır.

    Binâenaleyh, bu hususta Ehl-i l'tizål'in "Çirkin şeylerin halkı Allah'a ait değildir."

    dedikleri safsataya mahal kalmadı.

    Dördüncüsü: Meselå, darb ve katle terettüb eden elem

    ve ölüm gibi hâsılı bilmasdar ile ta'bir edilen şey, mahlük ve såbit olmakla beraber, câmiddir. İlm-i sarfta ma'lûmdur ki, câmidlerden ism-i fåil gibi sıfatlar yapılamaz. Ancak kesbi, nisbi, î'tibårî olan ma'nâ-yı masdariden yapılabilir. Öyle ise, ölümün Hälikı, kätil değildir. Öyle ise, Ehl-i İ'tizál'in hatalarına hata nazarıyla bakılmalıdır.

    Beşincisi: İnsanın katı gibi zahiri ve ihtiyârî

    olan fiilleri, nefsin meyelânına intihå eder. Cüz'-i ihtiyâri denilen şu nefis meyelânı üzerine münâzaalar deverán eder.

    Altıncısı: Adetullah üzerine iråde-i külliye-i İlâhiye, abdin irade-i cüz'iyesine bakar. Yani bunun bir fiile taallukundan sonra, o taalluk eder. Öyle ise cebir yoktur.

    Yedincisi: İlim ma'lûma tabi'dir. Bu kaziyeye göre, ma'lûm, ilme tâbi değildir. Çünki devir lâzım gelir.

    Öyle ise, bir insan amelen yaptığı bir fiilin esbabını kadere havåle etmekle taallül ve bahaneler gösteremez.

    Sekizincisi: Ölüm gibi hâsıl-ı bilmasdar denilen şey,

    kesb gibi bir masdara mütevakkıftır. Yani âdetullâh üzerine, o hâsıl-ı bilmasdarın vücûduna şart kılınmıştır. Kesb denilen masdarda çekirdek ve ukde-i hayatiye,

    meyelândır. Bu düğümün açılmasıyla, mes'eledeki düğüm de açılır.

    Dokuzuncusu: Cenâb-ı Hakk'ın ef'âlinde tercih edici

    bir garaza, bir illete ihtiyaç yoktur. Ancak tercih edici, Cenâb-ı Hakk'ın ihtiyârıdır.

    Onuncusu: Bir emrin, behemehål bir müessirin te'siriyle vü cůda gelmesi lâzımdır ki, tereccuh-u bilå-müreccih lâzım gelmesin Ama i'tibârî emirlerde tahsis edici bir şey bulunmazsa bile, muhâl lâzım gelmez.

    YanıtlaSil
  127. TENBİHÜL GAFİLİN

    137

    -Ey Allah'ın Resûlü senden utanıyorum, dedi.

    Resulullah (sav) tekrar anlatmasını isteyince genç anlatmaya başladı:

    Ben kefen soyan biriyim, yedi senedir kabirleri açıp kefen soyuyo-rum. Geçenlerde ensardan birinin kızı öldü, kabrini açıp kefenini soydum. Biraz uzaklaşmıştım ki, şeytan aklımı çeldi ve geri dönüp onunla ilişkiye girdim.

    Oradan ayrılmak üzereyken kız ayağa kalktı ve bana şöyle dedi:

    Sana yazıklar olsun ey genç! Kıyamet günü suçluları cezalandırıp, mazlumun hakkını zalimden alacak olan Allah'tan utanmıyor musun? Be-ni ölülerin arasında çıplak bıraktın ve Allah'ın huzurunda kirlettin.

    Söz buraya geldiğinde Resulullah (sav) sinirinden ayağa fırlayıp, kafasını sağa sola sallayarak şöyle dedi:

    Ey fasık! Sen tam cehennemlik birisin, huzurumdan çık git!

    Genç tövbe ederek Resulullah (sav)'in huzurundan çıktı ve tam kırk gün kendisini affetmesi için Allah'a yalvardı.

    Kırk gün dolunca, yüzünü gökyüzüne çevirip şöyle dua etti:

    Ey Muhammed'in, Adem ve Havva'nın Rabbi olan Allah'ım! Eğer beni affettiysen bunu Muhammed ve onun ashabına bildir. Şayet affetme-diysen gökten yağdıracağın bir ateşle beni yakıp kül et, böylece ahiretin azabından kurtulayım.

    Bundan sonra Cebrail (as) Resulullah (sav)'e gelerek şöyle dedi:

    Ey Muhammed Rabbin olan Allah sana selam ediyor.

    Resulullah (sav) dedi ki:

    Selam O'dur, selamet ondandır ve selam-ona döner.

    Cebrail (as) sözlerine devam ederek dedi ki:

    Allah (cc) soruyor:

    Mahlûkatı sen mi yarattın yoksa ben mi?

    Tabii ki beni de bütün mahlükatı da Allah yarattı.

    Yine soruyor:

    Onlarını rızkını sen mi veriyorsun yoksa ben mi?

    Beni de bütün mahlükatı da rızıklandıran Allah'tır.

    Yine soruyor:

    Onların tövbelerini sen mi kabul ediyorsun yoksa ben mi?

    YanıtlaSil
  128. TARİHTE BUGÜN

    1452-Rumeli Hisarı

    yapıldı.

    1961 - İhtilal Anayasası kabul edildi.

    9

    SALI

    TUESDAY

    TEMMUZ

    JULY

    BİR AYET

    Bana şükredin;

    sakın Bana nankörlük

    etmeyin!

    Bakara Suresi: 152

    BİR HADİS

    Allah bir kulun bir yerde

    ölmesini takdir etmişse, onun oraya gitmesine sebep olacak bir ihtiyaç yaratır.

    Tirmizî, Kader: 11

    Şükürde bir zahmet yoktur. Bilakis, nimetin lezzetini arttırır.

    Mesnevî-i Nuriye

    YanıtlaSil
  129. melessiy

    TARİHTE BUGUN

    1462 - Midilli Adası, Osmanlı ordusu tarafından fethedildi.

    1881 - Bediüzzaman'ın ittihad-ı İslâmda selefleri arasında gösterdiği Hoca Tahsin vefat etti.

    1918 - Sultan Reşad'ın vefatı.

    1988 - Fatih Sultan Mehmed Köprüsü'nün açılması.

    TEMMUZ

    03

    PERŞEMBE

    8 1447 MUHARREM

    RUMI: 20 HAZİRAN 1441

    HIZIR: 59

    İşaratü'l-İcaz

    BİR AYET

    Eğer Allah dileseydi sizi zorluklara uğratırdı.

    (Bakara: 220)

    BİR HADİS Ümmetimin en şereflileri, Kur'ân okuyanlar ve gece kalkıp ibadet yapanlardır.

    Taberanî

    Evet Kur'an, milyonlarca Arabî kitaplarla mukayese edilirse benzeri bulunamaz. O halde Kur'an ya hepsinin altındadır, bu ise muhaldir; öyle ise hepsinin fevkindedir, öyle ise Allah'ın kelâmıdır.

    اية

    YanıtlaSil
  130. 104 \ Hadislerden Seçmeler

    ve ilminden başkaları istifade ettiği halde ker

    faydalanamayan kimsedir.

    İbni Asakir

    ***

    Ebu'd-Derda (ra) rivayet ediyor:

    Ey Uveymir! Kıyamet Günü sana "Alim din, cahil miydin?" diye sorulduğunda hâlin olacak? Eğer "Alimdim" dersen sana bildiği ne amel yaptın?" diye sorulacak. "Cahildim" sen "Cahil kalmanda mazeretin neydi? Nea ilim öğrenmedin?" diye sorulacak.

    İbni Asakir'd

    ***

    İlmi gizleyenler

    İbni Abbas'dan (ra) rivayet ediyor:

    Bir kimseye Allah bir ilim verir de o da on gizlerse, Allah Kıyamet Günü ona ateşten b gem vurur.

    Taberani'nin Kebir'inden

    ***

    Ebu Hüreyre (ra) rivayet ediyor:

    Kim ki, kendisinden ilmî bir mesele sorulur da söylemeyip gizlerse, Kıyamet Günü Allah onu ateşten bir gem ile gemler.

    Ebu Davud, İlim: 9; Tirmizi, İlim: 3.

    YanıtlaSil
  131. Ahiret Hayatı / 105

    Musibette çığlık atarak ağlayanlar

    Ebu Hüreyre (ra) rivayet ediyor:

    Dünyada başına bir musibet geldiği zaman Sağlık atarak ağlayanlar Kıyamet Günü Cehen-memliklerin sağında ve solunda olmak üzere iki saf balinde dizdirilirler. Ve bunlar Cehennem-elerin üzerine köpekler gibi havlarlar.

    e

    İbni Asakir'den.

    ***

    11

    Akraba ile ilişkiyi kesenler ve kötü komşu-lar

    Enes (ra) rivayet ediyor ki:

    İki kişi vardır ki, Kıyamet Günü Allah onlara rabmet nazarıyla bakmaz; akrabalarıyla ilgiyi besen kimse ve kötü komşu.

    Deylemi'nin Müsnedü'l-Firdevs'inden.

    ***

    Cezası Kıyamet Gününe ertelenenler

    Enes rivayet ediyor:

    Allah bir kul hakkında hayır dilerse, cezasını dunyada iken verir. Bir kul hakkında şer dilerse, Cezasını ahirete erteler. Tâ ki Kıyamette hepsini tam olarak çektirsin.

    Tirmizi, Zühd: 57.

    1

    YanıtlaSil
  132. AHİRET ENDİŞESİ

    Yalancı dünyaya konup göçenler, Ne söylerler ne bir haber verirler!... Üzerinde türlü otlar bitenler, Ne söylerler ne bir haber verirler.!...

    Toprağa gark olmuş nâzik tenleri, Söylemeden kalmış, tatlı dilleri, Gelin duâdan unutman bunları; Ne söylerler ne bir haber verirler!...

    Yūnus der ki gör takdirin işleri, Dökülmüştür kirpikleri, kaşları, Başları ucunda hece taşları; Ne söylerler ne bir haber verirler!..

    Bu dünyada kalmayalım, Fânîdir aldanmayalım, Bir iken ayrılmayalım; Gel dosta gidelim gönül!

    Biz bu cihandan göçelim, Ol dost iline uçalım, Arzu, hevâdan geçelim; Gel dosta gidelim gönül!

    Ölüm haberi gelmeden, Ecel yakamız almadan, Azrail hamle kılmadan; Gel dosta gidelim gönül!

    YanıtlaSil
  133. ŞEKLE ALDANMA, SÜRETTE KALMA!

    Dervişlik dedikleri hırka ile taç değil, Gönlün derviş eyleyen hırkaya muhtaç değil!

    Dervişlik olaydı tâc ile hırka, Biz dahî alırdık otuza kırka...

    ŞEFKAT NAZARI

    Gelin tanış olalım, işi kolay kılalım, Sevelim sevilelim, dünya kimseye kalmaz!

    Ben gelmedim dâvî için, benim işim sevi için, Dostun evi gönüllerdir, gönüller yapmaya geldim...

    Yaradılmışı severiz Yaradan'dan ötürü...

    O'NA ÜMMET OL!

    Ol Alem Fahri Muhammed, Nebîler Serveri'dir, Ver salevat aşk ile, ol günahlar eritir. Hak onu övdü, yarattı, sevdi; <<Habîb'im!» dedi, Yeryüzünde cümle çiçek, Mustafa'nın teridir.

    Sen O'na ümmet olagör; O, seni mahrum komaz! Her kim O'nun ümmetidir; sekiz cennet, yeridir. Her kim, O'nun sünnet ile farzını kāim tutar, Ne diyem ki; âkıbet, soru hesaptan berîdir.

    YanıtlaSil
  134. OKUMANIN MANĀSI

    Yigirmi dokuz hece, Okursun uçtan uca, Sen elif dersin hoca; Mânâsı ne demektir?

    İlim ilim bilmektir, İlim kendin bilmektir.

    Sen kendini bilmezsin;

    Ya nice okumaktır?

    GÖNÜL KAZANMAK

    Düriş, kazan, ye, yedir, Bir gönül ele getir. Yüz Kâbe'den yeğrektir, Bir gönül ziyareti...

    Gönül Çalab'ın tahtı, Çalab gönüle baktı, İki cihan bedbahtı; Kim gönül yıkar ise...

    Bir kez gönül yıktın ise, Bu kıldığın namaz değil. Yetmiş iki millet dahî, Elin yüzün yumaz değil.

    HÜDAYİ VAKFI RAMAZAN ERZAK VE İFTAR PROJESİ 2017 TANZANYA

    YanıtlaSil
  135. EŞİKTE TERBİYE

    Yūnus Emre Hazretleri, Tapduk Emre dergâhında mânevi-yat tahsili gördü.

    Bu tahsilde Tapduk Emre, Yû-nus'u sır ve hikmet eşiğin-de yoğurdu. Onun gurur ve fânîlik tozlarından kurtu-larak hiçliğe bürünmesini temin etti. Ona; «Ben >> ke-limesini unutturdu. Hakikî tahsili yaşattı.

    Yûnus Emre Hazretleri, acele ederek dergâhı terk etmişti. Pişman olup geri dönünce, dergâha alınmadan evvel, dergâhın eşiğin-de imtihandan geçirildi. O; herkesin ayak bastığı eşiğe başını koydu, böylece tevâzu testinde gösterdiği muvaffakiyetten son-ra dergâhın şeyhi Tapduk Emre Hazretleri, onu eşikten kaldırdı ve dergâha kabul etti.

    Yûnus senelerce dergâha odun taşıdı. Getirdiği odunlar kalem gibi düzgün olurdu.

    Üstâdı sordu:

    -Bu odunların hiç eğrisi yok mudur?

    Şu cevabı verdi:

    "-Sultanım!

    Bilirim ki, sizin kapınızdan içeri hiçbir eğrilik girmez; odun bile olsa..."

    Hizmet ve rûhâniyetin feyziyle Yûnus Emre Hazretleri bir aşk bülbülü olup en derin mânâları en kolay fakat taklidi imkânsız bir güzellik-te (sehl-i mümtenî) adı verilen bir üslûp ile ifade etmeye başladı.

    490

    YanıtlaSil
  136. YUNUS EMRE HAZRETLERİ'NDEN HİKMETLİ SÖZLER

    Okumaktan mânâ ne, Kişi Hakk'ı bilmektir, Çün okudun bilmezsin; Ha bir kuru emektir!

    YanıtlaSil
  137. ALTINOLUK

    Aradığımız...

    Olmaya çalıştığımız.....

    GÖNÜL İNSANI

    YanıtlaSil
  138. Sizi iki sarhoşluk gaşyetti. Hayatı sevmek sarhoşluğu ve cehle razı olmak. Bu sarhoşluğa düştüğünüzde, "emr-i bil ma'ruf" ve "nehy-i anil münkeri" terk edersiniz. O zaman sünnet ve kitaba sahip olanlar, muhacir ve ensardan "sabikûnel- evvelîn" gibidir. (Yani ashab derecesindendir.)
    Ravi: Hz. Âişe (r.a.)
    Sayfa: 321 / No: 5
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil
  139. Allah (z.c.hz.)'leri toprağı Cumartesi günü, dağları Pazar günü, ağaçları Pazartesi günü, hoşa gitmiyen şeyleri Salı günü, nuru da Çarşamba günü yarattı. O toprakta hayvanatı Perşembe günü yaydı. Adem (a.s.)'ı ise Cuma günü ikindiden sonra son mahluk olarak yarattı. Cuma'nın son saatinde ikindi ile akşam arasında.
    Ravi: Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    Sayfa: 278 / No: 9
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil
  140. Allah imanı müsamaha ve haya içinde yarattı. Küfrü de hasislik ve emel içinde yarattı.
    Ravi: Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
    Sayfa: 278 / No: 3
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil
  141. Allah (z.c.hz.)'leri Adem (a.s.)'ı yeryüzünün her tarafından aldırdığı toprakla yarattı. Zürriyeti de ona göre meydana geldi. Bu sebeble onlardan bazıları siyah, beyaz, esmer, kırmızı, bazısı da bunların arasında, bazısı yumuşak, bazısı sert bazısı ise halis ve temiz oldu.
    Ravi: Hz. Ebû Mûsa (r.a.)
    Sayfa: 278 / No: 4
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil
  142. Allah (z.c.hz.)'leri Mekke'yi yarattı ve onu nefse ağır gelen şeylerle ve derecatla bezedi.
    Ravi: Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    Sayfa: 278 / No: 5
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil
  143. Sizi iki sarhoşluk gaşyetti. Hayatı sevmek sarhoşluğu ve cehle razı olmak. Bu sarhoşluğa düştüğünüzde, "emr-i bil ma'ruf" ve "nehy-i anil münkeri" terk edersiniz. O zaman sünnet ve kitaba sahip olanlar, muhacir ve ensardan "sabikûnel- evvelîn" gibidir. (Yani ashab derecesindendir.)
    Ravi: Hz. Âişe (r.a.)
    Sayfa: 321 / No: 5
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil

    Yuksel30 Haziran 2025 01:41
    Allah (z.c.hz.)'leri toprağı Cumartesi günü, dağları Pazar günü, ağaçları Pazartesi günü, hoşa gitmiyen şeyleri Salı günü, nuru da Çarşamba günü yarattı. O toprakta hayvanatı Perşembe günü yaydı. Adem (a.s.)'ı ise Cuma günü ikindiden sonra son mahluk olarak yarattı. Cuma'nın son saatinde ikindi ile akşam arasında.
    Ravi: Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    Sayfa: 278 / No: 9
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil

    Yuksel30 Haziran 2025 01:43
    Allah imanı müsamaha ve haya içinde yarattı. Küfrü de hasislik ve emel içinde yarattı.
    Ravi: Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
    Sayfa: 278 / No: 3
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil

    Yuksel30 Haziran 2025 01:43
    Allah (z.c.hz.)'leri Adem (a.s.)'ı yeryüzünün her tarafından aldırdığı toprakla yarattı. Zürriyeti de ona göre meydana geldi. Bu sebeble onlardan bazıları siyah, beyaz, esmer, kırmızı, bazısı da bunların arasında, bazısı yumuşak, bazısı sert bazısı ise halis ve temiz oldu.
    Ravi: Hz. Ebû Mûsa (r.a.)
    Sayfa: 278 / No: 4
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil

    Yuksel30 Haziran 2025 01:44
    Allah (z.c.hz.)'leri Mekke'yi yarattı ve onu nefse ağır gelen şeylerle ve derecatla bezedi.
    Ravi: Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    Sayfa: 278 / No: 5
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil
  144. 17 Bir beldede zina ve riba meydan alırsa, onlar (o belde halkı) Allah'ın azabına hak kazanmış olurlar

    Hz. ibni Abbas r.a.

    18 Şu beş şey zuhur ederse helâk ümmetim üzerine hak olur: Birbirlerile lanetleşme, içki içme, ipekli giyme, çalgılar ve erkeklerin erkeklerle, kadınların kadınlarla iktifa etmeleri.

    Hz. Enes r.a.
    Ramuz El-Ehadis sy. 53.

    YanıtlaSil

  145. Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
    54 1 İsrail oğullarında görülen şeyler sizin aranızda da zuhur ettiği zaman, şöyle ki; kötülük büyüklerinizde, mülke tasarruf küçüklerinizde, ilim de en rezillerinizde olduğu zaman. (Bu hadisi şerif Peygamberimiz (s.a.s.)'e şöyle sorulduğunda varid olmuştur: "Ya Resulallah biz marufla emri ve münkerden nehyi ne zaman terkediniz?" Diğer bir rivayette ise şöyle buyurulmuştur: "Hayırlarınız arasında medihçilir (iki yüzlülük) şerlileriniz arasında fuhuş, küçükleriniz arasında mülke tasarruf ve rezil kimseler arasında fıkıh meydan aldığında.) Hz. Enes (r.a.)
    54 2 Arz üzerinde bir yerde kötülük yayıldığında, onların arasında salihler bulunsa da, Allah o yer halkına azabını indirir. İnsanlara gelen azab o salihlere de isabet eder. Lakin daha sonra onlar Allah'ın rahmetine ve Onun mağfiretine kavuştururlar. Hz. Ümmü Seleme (r.anhüma)
    54 3 Bir yerde bir kötülük zuhur ettiğinde o kötülük men edilmez ise, Allah azabını o kavme indirir. Denildi ki: "Onlar arasında salihler bulunsa da mı?" Buyurdu ki: Evet, onlara isabet eden o salihlere de isabet eder. Lakin, daha sonra o salihler Allah'ın mağfiretine ve O'nun rahmetine ulaşırlar. Resulü Ekremin azadlısından
    54 4 Yalan söz ve davalar meydan aldığında, ameller gizlenip bozulduğunda, dilde ülfet olduğu halde kalbler birbirlerine buğz ettiklerinde, akrabanın akrabası ile alakasını kestiğinde, işte o zaman, Allah o kavme lanet eder ve onların kulaklarını sağır ve gözlerini de görmez yapar. Hz. Selman (r.a.)
    54 5 Fuhuş yayıldığında zelzeleler ve fitneler çoğalır. İdareciler zulmettiğinde yağmur azalır. Zimmet ehline gadr edildiğinde ise düşman galebe çalar. Hz. İbni Ömer (r.a.)
    54 6 Ümmetimde masiyetler zuhur ettiğinde, Allah Teala kendi indinden onlara umumi bir azab verir. Denildi ki: "O gün insanların içinde salih kişiler yok mudur?" Buyurdu ki: "Evet vardır. Ancak insanlara isabet eden şey onlara da isabet eder. Fakat daha sonra onlar Allah'ın mağfiret ve rızasına nail olurlar." Hz. Ummü Seleme (r.anhüma)
    54 7 Evde yılan görüldüğünde ona şöyle deyiniz: "Nuh (a.s.) ve Davud oğlu Süleyman (a.s.)'ın senden aldıkları ahde dayanarak bize eza vermemeni istiyoruz." Buna rağmen yine de size yönelirse onu hemen öldürün. Hz. Ebû Leyla (r.a.)
    54 8 Bid'atler yayıldığı ve bu ümmetin sonra gelenleri öncekilere lanet ettiği zaman, kendinde ilim olanlar onu yaysın. Zira böyle zamanda ilmini gizleyen kimse, Allah'ın Muhammed (s.a.s)'e indirdiğini gizleyen kimse gibidir. Hz. Muaz (r.a.)
    54 9 Ümmetim arasında bid'atler zuhur ettiğinde ve ashabım hakkında kötü sözler söylendiğinde, alim ilmini açığa çıkarsın. Eğer böyle yapmazsa onun üzerine Allah'ın laneti olsun. Hz. Muaz (r.a.)
    54 10 Adam kardeşine hasta ziyaretinde bulunduğu veya onu sırf Allah rızası için ziyaret ettiğinde, Allah o kimse için şöyle buyurur: "Pek güzel ettin. Gidişin de güzel oldu. Cennette de kendine bir menzil hazırlamış oldun." Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    54 11 Rebia kabilesi izzet bulduğu zaman İslam zillete düçar olur. Halbuki, Mudar ve Yemen kabileleri izzet bulduğu müddetçe Allah Teala İslam'a ve ehline izzet vermekte, şirki ve ehlini ise noksanlaştırmakta devam edecektir. H. Şeddad İbni Evs (r.a.)
    54 12 Bir beldede zina ve riba meydan alırsa, onlar (o belde halkı) Allah'ın azabına hak kazanmış olurlar. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
    54 13 Şu beş şey zuhur ederse helak ümmetim üzerine hak olur: Birbirleriyle lanetleşme, içki içme, ipekli giyme, çalgılar ve erkeklerin erkeklerle, kadınların kadınlarla iktifa etmeleri. Hz. Enes (r.a.)

    YanıtlaSil
  146. AHLAK

    li Allah sevgisinden ve ahiret inancından mahrum toplumlarda ahlaki ilkelerin adı olsa bile içleri boş olmakta, bazen de insan. lara zarar veren şeyler "ahlak" olarak telakki edilebilmektedir. Ahlakı İlahi bir otorite belirlemeyince onu insanın aklı, nefsa-ni arzuları, menfaati, hazzı, lezzeti belirlemektedir.

    Bu gayr-i ilahi ahlak telakkilerinin etkisinde kalan, hiçbir si-nır tanımadan herkesin her istediğini yapabilmesini sağlayan faydacı ve zevk ahlakına uyan kimseler, başkalarına da kendi. lerine de zarar verir duruma gelmişlerdir. Bu zararlar içinde soygunlar, cinayetler, tecavüzler, zulümler, uyuşturucu kullanı-mı ve ticareti sayılabilir. Bunun olumsuz etkileri, fert, aile, top-lum ve genel olarak dünyada açık bir şekilde görülmektedir. Evrensel olarak ahlakın temeli kabul edilen, "kendine yapılma-sıını istemediğin bir davranışı, sen de başkalarına yapma" pren-sibini (Karl, Hans Küng, Kuschel, Josef, Evrensel Bir Ahlaka Doğru, çev. Nezvak Y. Aşıkoğlu. Cemal Tosun, vd, Gün Yayın-cılık, Ankara, 1993, s. 10) Peygamberimiz (s.a.v) de asırlar ön-cesinde kendisini için sevip istediğini, başkasını için de sevme-yen, istemeyen bir kimsenin iman etmiş olamayacağını dile ge-tirmiştir. (Müslim, Sahih, İman, 71-72)

    Bediüzzaman Said Nursi, bütün bu felsefi akımların ahlak teorilerinin Batıda nasıl bir insan ve toplum modelini ortaya çı-kardığını tahlil ediyor. Onun dinsiz felsefenin yetiştirdiği bir ki-şinin Firavun tabiatında bir kişi olduğu, menfaati için her şeye tapacak kadar alçalabildiği, sadece lezzeti için çalıştığı, tek a-macının hayvansal hazlarının doyurmak olduğu şeklindeki yo-rumları, felsefe tarihindeki "hazcı, egoist, bencil" teorilerin ça-ğımızda ne kadar etkili olduğunu gösteriyor. Zaten insanlığın bir kaos içinde olması, zulümlerin, haksızlıkların, tecavüzlerin artması da hep bu kodların hayata hakim olmasından kaynak-lanıyor.

    C. Ahlak Doktrinleri İçinde Evrensel Ahlak

    Günümüzde üç önemli ahlak doktrini ön plana çıkmaktadır. Bunlardan birincisi amoralizm denilen, ahlak kurallarına karşı çıkan doktrindir. Alman düşünürü, Friedrich Nietzsche'nin başı-nı çektiği bu doktrine göre ahlaki gerçekler diye bir şey yoktur.

    Ahlaki rölativizm ise, ahlak kurallarının toplumdan toplu-ma, bölgeden bölgeye değişeceğini savunmaktadır. Buna göre herkes için geçerli olan ahlak kuralları yoktur. Modernitenin dayattığı ahlak ilkeleri dünyayı kaosa sürüklediği gibi, postmo-

    14

    KÖPRÜ YAZ/2006

    YanıtlaSil
  147. EVRENSEL AHLAK İLKELERİNİN KUR'ANÎ TEMELLERİ

    dernizmin insanları sevk ettiği rölatif ahlak da bir kaosa sürük-lemektedir.

    Halbuki insanlar, fitraten benzer özellikler sergilemektedir.

    Allah'ın kainatta koyduğu nizam, intizam kanunu insanlar için de geçerlidir. İnsan bedenindeki uzuvlar aynıdır, iç organlar ay-nıdır. Bunların hastalıkları da bellidir. Eğer insanlar arasındaki bir benzerlik olmasaydı tıp ilminin ortaya çıkması mümkün ol-mayacaktı. Aynı şekilde insan mana alemi de aynı ortak özel-likler taşıyor. Bu yüzden insanların ortak özelliklerine uygun, birlikte barış ve huzur içinde yaşayacakları herkes için geçerli ahlak kodları gerekmektedir. İşte bu ahlak ilkeleri evrensel ah-lak ilkeleridir.

    Ruh, kalb, ana duygular ve kuvvetler herkeste var. Bu yüz-den herkesi mutlu edecek, kötü ahlak ilkelerinden uzaklaştırıp iyi ahlak ilkelerini yerleştirecek olan da tarih boyunca ilahi din-ler olmuştur. Bin dört yüz senedir ise bu ilahi dinlerin ortak yönlerini içinde barındıran, yanlışlarını tashih eden İslam dini bu görevi yapıyor. Eğer herkes için geçerli ahlak kodları benim-senmezse, şu anda dünyanın içinde bulunduğu durum daha da vahimleşir ve dünya, toplumlar için yaşanmaz hale gelir.

    Konfiçyüs'ün evrensel ahlak kuralı: "Sana yapılmasını iste-mediğini, sen de başkasına yapma."

    Ernest Hawingway: "Ahlak konusunda inandığım ilke şu-dur: Bir şeyi yaptıktan sonra kendini iyi hissediyorsan o davra-nışın ahlakidir. Eğer kendini iyi hissetmiyorsan gayr-i ahlaki-dir." (http://www.canaktan.org.)

    Evrensel ahlak Kant'ın ahlak felsefesiyle irtibatlandırılmak-tadır. Ona göre ahlakın temelini herkes için aynı olan ve bütün insanlar için değişmeyen bir şey oluşturmalıdır. Herkes için ay-nı kalan değişmez temel, "iyiyi isteme, iyi niyet ve ahlak kav-ramı"dır. İnsanda temel olan iyiyi istemedir. Ona göre iyiyi is-temenin kaynağı da saf isteme olan pratik akıldır, yani vicdan-dır. (http://www.aksiyon.com.tr)

    Hadislerde kendisi için istediğini başkası için de istemedik-çe bir kimsenin gerçek iman sahibi olamayacağı bildirilir. Aynı zamanda "müminlerin imanca en mükemmel olanı, ahlakça en iyi olanıdır" buyrulmaktadır. Diğer taraftan "Müslüman diğer Müslümanların elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir" ifa-desi zikredilmektedir. Filozofların tesbit ettiği evrensel ahlak kuralları Hadisler ve Kur'an ayetlerini teyit etmektedir.

    YanıtlaSil
  148. 138

    TÖVBE I

    Resulullah (sav)'in buna da: "benim de bütün mahlükatın da tövbe-sini kabul eden Allah'tır" cevabını verince Cebrail (as) şöyle dedi:

    Allah Teâlâ buyuruyor ki; ben o kulumun tövbesini kabul ettim. sen de kabul et!

    Bunun üzerine Resulullah (sav) o genci çağırıp, Allah tarafından tövbesinin kabul edildiğini kendisine müjdeledi.

    Fakih diyor ki:

    Aklını kullanan birinin bu haberi dikkate alması lazımdır. Ayrıca canlı ile zina yapmanın ölü ile zinadan daha büyük günah olduğunu bilip hakiki bir tövbe il tövbe etmesi gerekir. Çünkü Allah (cc) bu gencin sami-mi tövbesi sebebiyle günahını bağışladı. Günahın büyüklüğüne göre töv-bedeki samimiyet ve pişmanlığın dozu artırılmalıdır.

    İbn Abbas (ra); "Ey iman edenler! Samimi bir tövbe ile Allah'a dönün." ayetini şöyle yorumlamıştır:

    Samimi tövbe: Kalp ile pişmanlık duymak, dil ile istiğfar etmek, be-deni o günahtan alıkoymak, bir daha günaha dönmemeye kesin karar vermektir.

    Resulullah (sav) bu konuda şöyle buyurmaktadır:

    "Diliyle istiğfar edip de günahı işlemeye devam eden kimse Rabbi ile alay ediyor gibidir."

    Rabiatül-Adeviyye'nin şöyle dediği anlatılır:

    "Bizim tövbe ve istiğfarımız da birçok tövbe ve istiğfarı gerektirir. Çünkü bir kimse diliyle Allah'ın kendisini bağışlamasını dilediği halde gü-naha tekrar dönme niyetinde olursa bu, tövbe sayılmaz. Zira bu yalancı-ların tövbesidir."

    Gerçek tövbe: Kişinin diliyle istiğfar edip, kalbiyle de bir daha kesin-likle o günaha dönmemeye karar vermesidir. Böyle yapan kimse büyük günah işlemiş olsa bile Allah onu bağışlar. Çünkü Allah, kullarına karşı çok merhametlidir.

    Şöyle bir hikâye anlatılır:

    İsrailoğulları döneminde bir abid vardı ve bu âbid zamanın kralına çok övülmüştü. Bunun üzerine kral bunu çağırmış ve kendisine sohbet ar-kadaşı olmasını istemişti. Bu şekilde abidi kendine bağlamak istiyordu. Kralın bu teklifine karşılık abit şu cevabı verdi:

    Tahrim 8

    Beyhaki, Şuabü'l-Iman, 5/436

    YanıtlaSil
  149. TENBİHÜ'L GAFİLİN

    139

    Ey kral! Güzel söylersin ama bir gün evine girdiğinde beni cariye-lerinden biriyle oynaşırken bulsan ne yaparsın?

    Bu sözlere öfkelenen kral şöyle dedi:

    Fasık seni! Benim hakkımda böyle düşünmeye nasıl olur da cesa-ret edersin.

    Abid şöyle cevap verdi:

    Benim öyle büyük bir Rabbim var ki, günde yüz kere günah işledi-ğimi görse bile, ne bana kızıyor, ne kapısından kovuyor, ne de rızkımdan beni mahrum bırakıyor. Nasıl olur da böyle birinin kapısından ayrılıp da daha kendisine karşı bir suç işlememişken bana öfkelenen birinin kapı-sında kul olurum. Hal böyleyken ona karşı suç işlersem ya halim nice olur, diyerek kralın yanından çıkıp gitti.

    Fakih diyor ki:

    Günah iki türlüdür:

    1. Allah ile kul arasındaki günah.

    2. Kullarının birbirine karşı işlediği günahlar (suçlar).

    Allah ile kul arsındaki günahın tövbesi; dil ile pişman olduğunu söy-lemek, kalben bu günahtan pişmanlık duymak ve bir daha onu işleme-meye kesin karar vermektir. Bu kurallar çerçevesinde tövbe eden kişi daha yerinden ayrılmadan Allah onun tövbesini kabul eder. Ancak terk ettiği bir farz ibadet varsa bunun affedilmesi için ayrıca onu kaza etmesi gerekir.

    Kul haklarını ilgilendiren günahlardan tövbenin geçerli olması için ise, hak sahibi ile helalleşmek şarttır.

    Tabiinden birinin şöyle dediği rivayet edilmiştir:

    Günah işleyen bir kimse tövbe etmesi halinde cennete girecektir.

    İşte o zaman şeytan der ki:

    Keşke bu günahı işlemesine sebep olmasaydım!

    Ebu Bekir el-Vasıti'nin şöyle dediği anlatılır:

    Her konuda ölçülü davranmak güzeldir ama üç hususta acele etmek gerekir:

    1. Vakti geldiğinde namazları kılmakta.

    2. Ölüyü defnetmekte.

    3. Günahlardan tövbe etme hususunda.

    Hikmet ehlinden bir zat şöyle diyor:

    YanıtlaSil
  150. اشارات الاتحاد

    د او رکسی رسی وجودى واحد اولمادق وجوده حامی اون اراده جزئنك تعلق ارادة حليتك تعلّقی شده اجتماع ایندکاری زمان اوشنك وهودي واحد اولور و در حال

    وجودہ کالر

    او اللحى ) رشتنی سه ما هستنى من لازم اكر ورشئى ان مطله او شبه عدم وجودی لازم قلمي بناء عليه، جزء اختيار بنك ما هيبتك تعبير ايديله و حسن، وجود بنك قطعيته

    منانی دیلدر

    نظر دقت گره عرصه ایندیگیم تو اس ساری نام معنا اسیله اخلاد قدمه موکره، شو معروضها تماده

    دیگر مگر

    بز اهل سنت والجماعت اهل اعتزاله قارتو و پیور که عبد، کسب دینی له مصدر در نشست ایدین حاصل بالمصدر أولان أثره خالقه دكلور. عبدك النده آنجه و انجه کسب دارد. زيرا اللهمه با شفر

    مؤثر حقیقی بوقدر ذاتاً توحید ده اویله ایستر.

    موکره اهل خبره دونی، سو بار ذکر: عبد، به آغاج کی بتون بتون اضطرار و جبر آلتنده دگلدر النده کوچک بر اختیار دارد چونکه جناب ممن حکیمدر جبر كي ظلماري انتاج ايدن شيلردن متزهد..

    سؤال ؟ ] جزو اختیاری دینیله شی نه در؟ نه قدر اطرافي فازيليرس، التندن جبر حقيبو

    بو ناصل بر شیدر؟

    الجواب ] [ رنجیسی فطرت ایله وجدان اختیاری اموازی اضطراری امو او د نه تفریق ایدر گیزلی بر شیدان وجودين شهادت ايديولي تعيين و تعبیرینه اولانه عجز، وجود نه خلل كثير من

    ايلنجيبي ] عبدك بر فعله اولان ميلاني اشعر بارك مذهبی کی موجود بر امرایسه ده، او میلانی بر فعلون

    دیگر بر فعله چویر مطله با پیلان تصرف، اعتباری بر امر اولوب عبدك النده در.

    اگر ما تريد يارك مذهبي كبي، او ميلانك بالذات بر امر اعتباری او لدیفنه حكم ايد بايرسد، او امر اعتبدارين ثبوت و تعیینی، كندينك به علت نامه اولديغنى استلزام التزكه، ارادة حليه به احتیاج قالماسين. چونکہ چومه دفعه لر ميلانك وقوعنده فعل واقع اولماز.

    YanıtlaSil
  151. عجز

    Acz: Güçsüzlük

    عَدَمٍ وُجُودٌ

    Adem-i viücûd: Var olmama

    جزء اخْتِيَارى

    Ciz-i ihtiyârî: Kulun tercihi

    آخر اعتبارى

    Emri itibarî: Hariçte olma-dığı halde varsayılan

    فطرت

    Fitrat: Kişiye has yaratılış

    اضطرارى

    Izdırari: Çaresiz kalınılan, mecburi

    اجتماع

    İctima : Toplanma

    عِلَّتِ تَأْمَّه

    İllet-i tâmme: Eksiksiz ve tam sebeb (Allah'ın irade ve kudreti)

    إنتاج

    İntac: Netice verme

    إرادة جزئية

    İrade-i cüz'iye: Kulun tercihi

    إِرَادَة كليه

    İrade-i külliye: Allah'ım her şeyi kuşatan irâdesi

    استلزام

    İstilzam: Gerektirme

    كسب

    Kesb: Kazanma

    معروضات

    Ma'ruzat: Arz olunanlar

    مصدر

    Masdar Kelimelerin şahıs ve zamana bağlı olmayan kökü

    ميلان

    Meyelan: Bir tarafa çokça eğilim gösterme

    مُؤثِرِ حَقيقى

    Müessir-i hakîkî: Hakiki te'sîr sahibi

    متاني

    Münafi: Zit

    نَفْتَتْ

    Neş'et: Ortaya çıkıma

    ثبوت

    Sübût: Varlığı kesin olma

    تعيين

    Ta'yin: Belirleme

    تعلق

    Taalluk: Alakalı olma

    تفريق

    Tefrik: Ayırma

    YanıtlaSil
  152. On birincisi: Bir şey, vücüdu vacib olmadıkça vücůda gelmez. Evet, iråde-i cüz'iyenın taallukuyla iråde-i külliyenin taalluku bir şeyde ictima ettikleri zaman, o şeyin vücûdu vacib olur. Ve derhål vücûda gelir.

    On ikincisi: Bir şeyi bilmekle, mahiyetini bilmek lâzım gelmez. Ve bir şeyi bilmemekle, o şeyin adem-i vücüdu lâzım gelmez. Bináenaleyh, cüz'-i ihtiyârinin mâhiyetinin ta'bir edilememesi, vücûdunun kat'iyetine münafi değildir.

    Nazar-ı dikkatinize arz ettiğim şu esasları tam ma'nâsıyla anladıktan sonra, şu maʼrůzâtımı da dinleyiniz.

    Biz Ehl-i Sünnet ve'l-Cemâat, Ehl-i İ'tizál'e karşı diyoruz ki: "Abd, kesb denilen masdardan neş'et eden, hâsıl-ı bilmasdar olan esere Hâlık değildir. Abdin elinde ancak ve ancak kesb vardır. Zira Allah'dan başka müessir-i hakiki yoktur. Zaten tevhid de öyle ister."

    Sonra Ehl-i Cebr'e döner, söyleriz ki: "Abd, bir ağaç gibi bütün bütün ızdırâr ve cebir altında değildir. Elinde küçük bir ihtiyår vardır. Çünki Cenâb-ı Hakk Hakim'dir. Cebir gibi zulümleri intâc eden şeylerden münezzehtir."

    Suâl: Cüz'-i ihtiyârî denilen şey nedir?

    Ne kadar etrafı kazılırsa, altından cebir çıkıyor! Bu nasıl bir şeydir?

    Elcevab: Birincisi: Fitrat ile vicdan, ihtiyari emirleri ızdırârî emirlerden tefrik eden gizli bir şeyin vücûduna şehadet ediyorlar. Ta'yîn ve ta'birine

    olan acz, vücûduna halel getirmez.

    İkincisi: Abdin bir fiile olan meyelânı, Eş'ari'lerin mezhe-bi gibi mevcûd bir emir ise de, o meyelânı bir fiilden diğer bir fiile çevirmekle yapılan tasarruf,

    i'tibârî bir emir olup abdin elindedir.

    Eğer Mâtürîdî'lerin mezhebi gibi, o meyelânın bizzât bir emr-i i'tibârî olduğuna hükmedilirse, o emr-i i'tibârînin sübût ve ta'yîni, kendisinin bir illet-i tâmme olduğunu

    istilzâm etmez ki, irâde-i külliyeye ihtiyaç kalmasın. Çünki çok defalar meyelânın vukūunda fiil vâki olmaz.

    YanıtlaSil
  153. 180

    ISLAM TARİHİ MEDİNE DEVRİ XI

    Odaların Yıkılıp Mescid'e Katılması:

    Ataul'Horasani'nin bildirdiğine göre: Halife Abdulmelik'in, Pey gamberimizin zevcelerine ald odaların istimlåk ve hedm edilerek Mes cide katılmaları hakkındakı yazısı gelip Medine'de okunduğu gün, bir çok kimseler gözlerinin yaşını tutamamış (7), Medineliler, Peygambe rimizin vefat ettiği gün gibi, ağlaşmışlardı. (8)

    Said b. Müseyyeb de «Vallahi, onların, oldukları hal üzere bara kılmalarını, ne kadar arzu ederdim!

    Medinelilerden yeni yetişenler ve Medine'ye dışarıdan gelenler, Resûlullah Aleyhisselâmın hayatında ne ile yetindiğini görürler de, insanlar, mal çoğalışına ve bununla övünüşe rağbet etmezlerdi.. diye rek bu yoldaki üzüntüsünü açıklamıştır. (9)

    (7) Ibn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 499-500

    (8) Süheylf Ravdulünf c. 4, s. 268

    (9) Ibn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 400-500, Serahudi. Vefaülvefâ c. 2, s. 461

    YanıtlaSil
  154. PEYGAMBERİMİZİN VAKF ETTİĞİ MÜLKLER

    İs'Amda ilk Vakf, Uhud'de şehid düşen Yahudi Bilginlerinden ve zenginlerinden Muhayrık'ın, Peygamberimize teslim edilmesini va-slyyet ve Peygamberimizin de, teslim alıp Vakf ettiği (1):

    1. Misch,

    2. Safiye,

    3. Delâl,

    4. Hüsnâ,

    5. Bürka,

    6. A'vať,

    7. Meşrebe

    adlariyle anılan yedi bahçe ve bostandı. (2)

    Peygamberimizin Medine'deki Vakfları, umúmiyetle Muhayrık'ın mallarındandır. (3)

    İbn-i Humeyd der ki «Halife Ömer b. Abdulaziz, Muhayrık'ım Vakf Hurmalıklarından hurma getirilmesini istemişti.

    Bir tabak içinde getirildi.

    Ömer b. Abdulaziz (Ebû Bekir b. Hazm, bana yazdı: Bu hurma,

    Resûlullah Aleyhisselâmın devrinden kalma hurma ağacındandır ve Resûlullah Aleyhisselâm, ondan, yerdi.) diye bildirdi.

    deyince (Ey Mü'minler Emir'i! Bunu, aramızda bölüştür!) dedim.

    Bölüştürdü.

    Her birimize, dokuzar hurma düştü.

    Ömer b. Abdulaziz (Ben, Medine Valisi olarak o Hurmalığa gir-diğim zaman, o hurma ağacının hurmasından yemişim ve onun ka-dar nefis ve tatlı bir hurma görmemişimdir!) dedi.» (4)

    (1) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 501

    (2) Vakıdî Megazi c. 1, s. 378, İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 502-503, Mâverdi Ahkâmussultâniye s. 169

    (3) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 501-503, Ebû Nuaym Delâilünnübüvve s. 40

    (4) İbn-i Sa'd Tabakat c. 1, s. 501-502

    YanıtlaSil
  155. 170

    MECELLE-1 AHKAM-I ADLİYYE

    MADDE 172 Sat ve satın al gibi emir sigasiyle dahi bey mün akid olmaz. Fakat bitarik'il-iktiza hâle delalet eden emir ile dahi bey mün'akid olur.

    Meselâ, müşteri şu malı bana şu kadar kuruşa sat deyip bayi dahi sattım dese bey' mün'akid olmaz. Amma bayi' bu malı şu ka-dar kuruşa al deyip müşteri dahi aldım dese yahut müşteri aldım deyip bayi dahi al veyahut var hayrını gör dese bey' mün'akid olur.

    Zira bu makamda al veyahut var hayrını gör ta'birleri işte satdım, al demektir.

    MADDE 173 dahi olur. Icab ve kabul şifahen olduğu gib mükátebe ile

    MADDE 174 Dilsizin işaret-i marûfesiyle bey' münakid olur.

    MADDE 175 İcab ve kabulden maksad-ı asli ki terazi-i tara-feyndir, buna delalet eden mübadele-i fi'liyye ile dahi bey mün'a-kid olur ve buna (bey-i teâti) denilir.

    Meselâ pazarlıksız ve lâkırdısız müşteri akçeyi verip ekmekçi dahi ana ekmeği verse bey' mün'akid olur.

    Ve keza müşteri akçeyi verip karpuzu alsa ve bayi' süküt etse yine bey' mün'akid olur ve kezalik müşteri buğday almak için buğdaycıya beş altun verip ve şu buğdayı kaça satıyorsun deyip o dahi kilesi bir altuna demesi üzerine müşteri sükût ettikten sonra buğdayı istediğinde bayi' yarın veririm dese ve beyinlerinde icab ve kabul cereyan etmese bey' yine mün'akid olur. Hatta ferdası buğdayın kilesi bir buçuk altuna çıksa bayi' yine bir altun fiy ile vermeğe mecbur olur.

    Ve bilakis buğdayın bahası tenezzül etse müşteri bundan dolayı evvelki fiy ile almaktan imtina' edemez.

    Kezalik müşteri bu lâhmın şurasından bana şu kadar kuruşluk tart demesi üzerine kasab dahi kesip tartsa bey' mün'akid olup müş-teri almakdan imtina edemez.

    MADDE 176 Ba'd'el-akid semenin tebdili veyahut tezyid veya tenzili ile tekrar pazarlık olundukda akd-i sânî muteberdir.

    Meselâ, bir malın yüz kuruşa pazarlığı kesildikten sonra bir yüzlük altuna yahut yüz on veya doksan kuruşa tekrar pazarlık olundukda akd-i sânî muteberdir.

    YanıtlaSil
  156. KITAB'UL BÜYÜ

    171

    FASL-I SANI

    Kabulün icaba muvafık olmasının lüzumu beyanındadır.

    MADDE 177 Akideynden biri her ne ile neyi icab ederse diğeri dahi biaynihima anınla anı kabul etmek lazımdır. Yoksa semeni yahut müsemmeni teb'iz ve tefrik etmeğe salâhiyeti yokdur.

    Meselâ, bayi müşteriye şu kumaşı sana yüz kuruşa satdım dedikde müşteri ol vechile kabul ederse tamam o kumaşı yüz ku-ruşa alır. Yoksa ol kumaşı yahut nısfını elli kuruşa kabullenemez.

    Ve keza şu iki hayvanı üç bin kuruşa satdım dedikde müşteri kabul ederse ikisini üçbin kuruşa alır amma ikisinden birini bin-beşyüz kuruşa alamaz.

    MADDE 178 Kabulün icaba zimnen muvafakatı kâfidir.

    Meselâ, bayi şu malı sana bin kuruşa satdım deyip müşteri dahi binbeşyüz kuruşa aldım dese bey' bin kuruş üzerine münakid olur. Ancak ol mecliste bayi' ol ziyadeyi kabul ederse müşteri tara-fından ziyade kılınmış olan beş yüz kuruşun dahi i'tâsı lâzım gelir.

    Ve keza müşteri şu malı bin kuruşa aldım deyip bayi dahi sekiz yüz kuruşa verdim dese bey'i mün'akid olup ikiyüzün hat ve tenzili lâzım gelir.

    MADDE 179 Mütebayiandan biri müteaddit şeylerin bahalarını tafsil etse bile safka-i vâhide ile yani topdan olarak bey' icab et-tikde diğeri dahi ol vechile kabul ederek mecmû semen ile тестӣ mebi'i alabilir.

    Yoksa safkayı tefrik ederek içinden dilediğini zikrolunan ba-hasiyle kabul edip almakda muhayyer değildir.

    Meselâ bayi' şu iki hayvanı üç bin kuruşa satdım; şu bin ku-ruşa ve bu ikibin kuruşa veyahut herbiri binbeşeryüz kuruşadır dese müşteri ikisini üçbin kuruşa alabilir yoksa ikisinden dilediğini zikrolunan bahasiyle alamaz.

    Ve keza bayi şu üç top kumaşı yüzer kuruşa satdım deyip müşteri dahi bir topunu yüz kuruşa yahut iki topunu iki yüz ku-ruşa kabul etdim dese bey' mün'akid olmaz.

    MADDE 180 Mütebayiandan biri müteaddit şeylerin bahalarını tafsil ve başka başka bey'i icab ettiği suretde diğeri dilediğini se-men-i müsemmasiyle kabul etse bey mün'akid olur.

    Meselâ, bayi' müteaddit mebi'in bahalarını tafsil ve tayin ile beraber satdım lâfzını dahi tekrar ederek şunu bin kuruşa satdım ve bunu iki bin kuruşa satdım derse o halde müşteri ikisinden bi-rini muayyen olan bahasiyle kabul edip alabiilr.

    YanıtlaSil
  157. 652

    HADIS-I ŞERİFLER

    الدرس الثاني في فضل الإخلاص وتحريم الرياء

    قالَ اللهُ تَعَالَى : وَمَا أُمِرُوا إِلَّا لِيَعْبُدُوا اللهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ حُلَفَاء وَيُقِيمُوا الصَّلاةَ وَيُؤْتُوا الزَّكَاةَ ، وَذَلِكَ دِينُ الْقَيِّمَةِ . ۱

    İKİNCİ DERS

    İHLASIN FAZİLETİ VE RİYANIN HARAM OLUŞU

    1) Allah-ü Taâlâ şöyle buyurdu:

    «Halbuki onlara; Allah'a dininde ihlås erbabı ve muvahhid ola-rak ibadet etmelerinden, namaz kılmalarından ve zekât vermele. rinden başka bir şey emri verilmemişti.. İşte doğru bir din..>>>

    Bu Ayet-i Kerime Kur'an-ı Kerimin 98. suresi olan BEYYİNE Bu-resinin 5. âyetidir.

    قال رسول الله صلى الله عليه وسلم : إنما الأعمال بالنيات ، وإنما لكل أَمْرِي مَا نَوَى ، فَمَنْ كَانَتْ هِجْرَتُهُ إِلَى اللَّهِ وَرَسُولِهِ ، فَهَجْرَتُهُ إِلَى اللَّهِ ورسوله ، وَمَنْ كَانَتْ هِجْرَتُهُ إِلَى دُنْيَا يُصِيبُها أَوِ امْرَأَةٍ يَنْكِحُهَا فَهَجْرَتُهُ ) رواه الشيخان عن عمر ) إلَى مَا هَاجَرَ إِلَيْه . ۲

    2) Peygamber S.A. efendimiz şöyle buyurdu:

    - «Ameller ancak niyete bağlıdır. Herkese niyet ettiği vardır. Bir kimsenin hicreti Allah'a ve resûlüne ise, onun hicreti Allah'a ve resûlünedir.

    Ve bir kimsenin hicreti dünyaya ise, bulur.. Bir kadına ise, ni-kâhlar..

    Hasılı hicreti, hicret ettiği şeye çıkar..>

    Bu Hadis-i Şerif, bize niyetin önemini anlatmaktadır. Bakalım: Ni-yetimiz bizi hangi yola çekiyor..

    **

    Ravi: Hz. Ömer'den r.a. naklen BUHARI ve MÜSLİM.. Menkıbeleri, 2. 5. ve 41. Hadis-i şerifte..

    إِنَّ اللَّهَ تَعَالَى لَا يَنْظُرُ إِلى أَجْسامِكُمْ وَلَا صُورِكُمْ ، وَلَكِنْ يَنْظُرُ إِلَى قُلُوبِكُمْ وَأَعْمَالِكُمْ . ( رواه مسلم عن أبي هريرة ) ۳

    YanıtlaSil
  158. VE VAAZ ÖRNEKLERI

    653

    3) «Muhakkak Allah-ü Taâlâ sizin cisimlerinize ve şekillerinize bak-maz. Kalblerinize ve amellerinize bakar..>>

    Kalb bozuk, yapılan işler fesadçılık olduktan sonra, maddi güzelli-ğin ne önemi kalır..

    Ravi: EBU HUREYRE'den r.a. naklen MÜSLİM.. Menkabeleri, 5. Hadis-i şerifte..

    إِنَّ اللَّهَ كَتَبَ الْحَسَنَاتِ وَالسَّيِّئَاتِ ، ثُمَّ بَيْنَ ذَلِكَ فِي كِتَابِهِ ، فَمَنْ هُمْ بحسنة فَلَمْ يَعْمَلُها كَتَبَهَا اللهُ عِنْدَهُ حَسَنَةً كاملةً ، فَإِنْ هُم بِهَا فَعَمِلَهَا كَتَبَها اللَّهُ عِنْدَهُ عَشْرَ حَسَنَاتِ إِلَى سَبْمِائَةِ ضِعْفٍ إِلى أَضْعَاف كَثِيرَةٍ ، وَمَنْ هُمْ بسيئة فَلَمْ يَعْمَلُهَا كَتَبَهَا اللهُ عِنْدَهُ حَسَنَةٌ كَامِلَةٌ ، وَإِنْ هُوَ هُم بِهَا فَعَمِلَها ) رواه الشيخان عن ابن عباس ) كتبها الله سيئة واحدة

    4) «Allah-ü Taâlâ iyilikleri de yazdı, kötülükleri de.. Sonra bunları kitabında beyan etti.

    Her kim, bir iyilik kasdeder, yapamazsa; Allah, katında onu tam bir sevab yazar.. Şayet kasdettiği o iyiliği yaparsa; Allah, katında onu on kattan yediyüz kata kadar sevab yazar.. Hatta daha fazla-sı ile..

    Her kim, bir kötülük kasdeder de yapmazsa; Allah, katında tam bir sevab yazar.. Şayet o kötülüğü kasdeder de yaparsa; Allah onu bir günah yazar..>>>

    Bilhassa yapılan işlerin niyet şekline dikkat edilmelidir. Daha zi-yade ihlasa.. Çünkü sevablar ona göre verilir..

    **

    Ravi: 1BN-1 ABBAS'tan r.a. naklen BUHARI ve MÜSLİM.. Menkı-beleri, 2. 5. ve 42

    ( رواه الشيخان )

    . Hadis-i Şerifte.. من سمع سمع اللهُ بِهِ ، وَمَنْ يُرَانِى يُرَاثَى اللَّهُ بِهِ .

    5) «Her kim, işitsinler diye bir iş yaparsa; Allah da ona yapar.. Ve her kim, görsünler diye bir iş yaparsa; Allah da ona ya-par..>>

    * **

    Demek olur ki, öbür âlemde: İçinde beslediği kötü niyeti açığa çıka-rır; mahşer halkına rüsvay eder..

    YanıtlaSil
  159. dergåh- Vähid- Ehad

    180

    dershane-i Nuriye

    dergäh- Vähid-i Ehad درگاه واحد احد : Vahid ve Ehad olan Allah'ın (c.c.) månevi huzuru; zatında (kendi öz varlığında), sıfatlarında, isimlerinde, islerinde, dengi, benzeri, ortağı olmayan, bir ve tek (Vähid) olan; yarattığı her bir varlıkta isim ve sıfatlarıyla kendini belli edip birliğini tanıtan (Ehad) olan Al-lah'ın (c.c.) manevi huzuru, månevi makamı,

    månevi yakınlığı derhatır ettirmek در خاطر إبتدرمك : hatırlatmak

    dermek درمك : seçip toplamak, devşirmek

    derilmek دريلمك : seçilip toplanmak

    derk anlama, kavrama

    derk-i kusur درك قصور : kusuru (hatayı) görüp anlama

    derman 1 : درمان.care ilaç 3.güç, kuvvet, takat

    dermeyan درمه بان : ileri sürme, söyleme

    dermeyan etmek درمه يان إيتمك : söylemek ileri sürmek

    ders 1 : درس.öğretme, yetiştirme 2.kazandırı-lan bilgi veya tecrübe 3.öğüt 4.ibret

    ders-i amm درس عام : müderris, profesör, yük-sek okulda ders verme yetkisi olan öğretim üyesi

    ders-l azam درس اعظم : en büyük ders

    ders-i belagat درس بلاغت : belägat dersi konu, gözetilen gåye ve hitap edilen kimselerin du-rumuna uygun, yerinde, güzel ve etkili söz söyleme sanatı (belågat) ile ilgili ders

    ders-i din درس دین : din dersi

    ders-i dini درس دینی : dinle ilgili ders

    ders-i ekmel درس أكمل : en mükemmel ders, kusursuz ders

    ders-i hakaik درس حقائق : hakikatleri (dindeki gerçekleri) öğreten ders

    ders-i hakaik-i Kur'aniye درس حقائق قرآنیه Kur'andaki hakikatleri (gerçekleri) öğreten ders

    dersi hakikat درس حقیقت : )dine ait hakikat dersi

    ders-i hikmet درس حکمت : hikmet dersi, sebep ler ve gâyeleri öğrenme dersi, (dünyaya ge-lişteki) gâye ve sebebleri (hikmet) düşünup anlama dersi

    ders-libret درس عبرت : uyarıcı, düşündürücü ve öğretici ders

    ders-i ibret ve hikmet درس عبرت و حکمت ibret ve hikmet dersi; uyarıcı, duşundurücü, og retici olan ve (dünyaya gelişteki) gaye ve se bebleri (hikmet) düşünüp anlamaya yol açan

    ders ders-i İçtimai ve Islami درس احتماعی و اسلامی timai ve İslâmi ders, toplum hayatıyla ve Is låm'la ilgili ders

    ders-i ikaz درس إيقاظ : )yanlışlık ve kötülük ko nusunda) uyarıcı ders

    ders-iilham kaynağı ilham olan ders, Kur'an'dan ilhamla verilen hakikat dersi (Ri sale-i Nur dersleri)

    ders-i ilmi درس علمی : )dine ait) ilmi ders, ilim bakımından doğruluğu ve değeri yüksek olan ders

    ders-i iman (imani, imaniye درس ایمان : iman dersi, imana ait gerçekleri öğreten ve açıkla yan ders

    ders-i imanî ve Kur'ani درس ایمانی و قرآنی : iman ve Kur'an gerçeklerini öğreten ve açıklayan ders

    ders-i Kur'an (Kur'ani Kur'aniye( درس قرآن Kur'an dersi, Kur'an hakikatlerini tanıtan ve açıklayan ders

    ders-i mâneviye درس معنویه manevi ders, må-nevi dünyada [Hz. Peygamber (a.s.m.) veya bazı evliya tarafından) verilen ders

    ders-i marifet درس معرفت Allahc.c.) tanıma dersi, Allah'ın (c.c.) eserlerini inceliyerek ve üzerinde düşünerek isim ve sıfatlarıyla Al-lah'ı (c.c.) doğru şekilde tanıma dersi

    ders-i şefkat درس شفقت sefkatli olma dersi, sevgi ve merhametle davranma dersi

    ders-i terbiye درس تربيه terbiye dersi; doğru yolda eğitici, geliştirici ve olgunlaştırıcı ders

    ders-i tevhid ve iman درس توحيد و إيمان : tevhid ve iman dersi, Allah'ın (c.c.) varlığı ve birliği-ni anlayıp inanmaya (tevhid) ve iman konula-rını delilleriyle kavramaya yol açan ders

    ders-i umumi درس عمومی : umumi ders, herkese hitap eden ve herkesin faydalanabileceği ders

    Dersaadet در سعادت : Istanbul (saadet kapısı anlamında)

    dershane درس خانه : ders yapılan yer

    dershane-i Nuriye درس خانه نوره Nur dersha-nesi, Risale-i Nur kitapları okunarak Kur'an ve iman dersleri yapılan yer

    YanıtlaSil
  160. dershane-i Yusufiye

    181

    dershane-i Yusufive درس خانه يوه : Eski Çağ

    peygamberlerinden Hz.Yusuf'un dersha-nesi; Hz. Yusuf'un. Mısır'da uğradığı bir if-tira sonucu suçlanarak ilk gençlik yıllarını geçirdiği hapishane. (Bu hapishane, hem Hz. Yūsuf'un olgunlaşması ve gelişmesi ba-kımından dershane şeklini aldı, hem de Hz. Yūsuf'un hapishane arkadaşlarına din ve iman derslerini verdiği bir çeşit okul oldu. (bkz. Kur'an, 12/36-40) Bu sebeple hapisha neler, bizde de. Kur'an ve imana hizmet yo-lunda çalışanların suçlanıp haspedildiği yer haline geldiği ve bu haksızlığa uğrayan Müs-Jümanların orada da Kur'an ve iman ders-lerine devam ederek öteki mahkumların da Kur'an ve iman hakikatlerini öğrenmelerine vesile oldukları bir çeşit dershaneye dönüş-tüğü için, Üstad Bediüzzaman (r.a.), hapis-haneyi "Medrese-i Yûsufiye" (Hz. Yusuf'un deshanesi) olarak adlandırmıştır.) (bkz.med-rese-i Yusufiye)

    dertmend دردمند : dertli

    deruhde (deruhte( در عهده : uzerine alma, üst-lenme, görev olarak kabul etme

    deruhde etmek در عهده إيتمك : )deruhte etmek) üstlenmek, kendine görev saymak

    derûn درون : )Far) 1.iç, iç taraf 2.kalb, gönül

    deruni درونی : )Far) içten, gönülden

    derviş درویش : bir tarikata bağlı kimse

    derya 1 : دریا.deniz 2.(mec.) çok konuda derin bilgi sahibi

    derya-i hakaik درباء حقائق : hakikatler gerçek-ler) denizi, (mec.) çok geniş ve derin hakikat-ler

    derya-i rahmet درياء رحمت : rahmet denizi, (mec.) geniş ve bol rahmet

    derya-yi azim درياء عظیم : büyük deniz

    derya-yi feza درياء فضاء : uzay denizi gök cisim-lerinin (güneşlerin ve yıldızların) gemi gibi yüzerek dolaştıkları uçsuz bucaksız bir deni-

    ze benzeyen uzay

    derya-yı hakikat دریای حقیقت : hakikat denizi, derin ve geniş manalı gerçeklerin bilgisi

    derya-yi iman درياي إيمان : iman denizi (mec.) imanla ilgili geniş ve derin gerçekler

    denyayı maarif دریای معارف : bilgi denizi (mec.) geniş ve derin bilgiler

    denya-yi maneviyat دریای معنویات : manevi ger

    desatir-i ilm-i İlahi

    çekler denizi, cok ince ve geniş manaları olan manevi gerçekler

    derya-yururdenizi (iman ve Kur'an'ın derin ve geniş gerçeklerini anlatan Risale-i Nur kitapları)

    derya-yi nurani دریای نورانی : nurlu (şıklı) deniz (mec.)iman ve Kur'an'la ilgili derin ve geniş gerçekler

    desais desiseler, aldatmacalar, gizli hi-leler, tuzaklar, oyunlar

    desais-i şeytaniye دسائس شيطانيه : şeytanın hile,

    tuzak ve aldatmacaları

    desatir دساتير : düsturlar, kaideler, kanunlar, prensipler, ilkeler, genel kurallar

    desatir-i akliye دساتير عقليه : akıl düsturları, akıl ve mantığa uygun ilkeler, kurallar

    desatir-i aliye دساتير عاليه : yüksek düsturlar

    (kurallar), çok üstün değere sahip genel ku-rallar

    desatir-i ameliye دساتير عمليه : )Kur'an ve İs-lâm'daki) ameli düsturlar; ibadet,hukuk, iş, insanlar arası ilişkiler, davranış tarzları gibi hayatta uygulanan temel kurallar

    desatir-i ekseri دساتير أكثرى : ekseri düsturlar, çok sayıda ilke ve prensipler

    desatir-i hareket دساتیر حرکت canlı varlıklara ait) hareket düsturları, hareket kanunları ve davranış kuralları

    desatir-i hikmet دساتیر حکمت hikmet düstur-

    ları; her şeyi ve her işi belli sebeplere, gâye ve faydalara bağlayan Allah'ın (c.c.) ezeli ilmin-den gelen düsturlar, kanunlar ve kurallar

    desatir-i hikmet-i Sübhaniye دساتیر حکمت

    سبحانيه : Sübhan olan Allah'ın (c.c.) hikmet düsturları; her türlü kusur ve noksanlıktan uzak (Sübhan) olan Allah'ın (c.c.), her şeyi ve her işi belli sebeplere, gâyelere ve faydalara bağlayan ezeli ilminin (hikmet) düsturları, kanunları ve kuralları

    desatir-i hükümet دساتير حکومت : hükümetin düsturları, kanun ve kuralları

    desatir-i icadiye دساتير إيجاديه : varlıkların yara-dılışı ile ilgili düsturlar, kanunlar

    desatir-i içtimaiye دساتير إجتماعيه içtimai düs turlar, toplum hayatını düzenleyen kanunlar

    ve kurallar

    desatiri ilmiye دساتير علميه : ilmi düsturlar, il-min temel kanun ve kuralları

    desatiri ilm-i ilahi دساتير علم إلهى : Allah'ın (c.c.(

    YanıtlaSil
  161. TARINTE BUGUN

    1923-Istanbul'da Harp

    Akademisi kuruldu.

    - 1996-TURKSAT-IC

    Fransız Guyanası'ndan uzaya fırlatılarak geçici yörüngesine yerleşti.

    2020 - Danıştay, Ayasofya'nın camiden müzeye dönüştürülmesine dair 24 Kasım 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararını iptal etti.

    10

    ÇARŞAMBA

    WEDNESDAY

    TEMMUZ

    JULY

    Ey iman edenier Allah'ı çok zikredin.

    Ahzab Suresi: 41

    BİR HADİS

    Cuma günü imam hutbe okurken yanındakine "Sus!" bile desen, Cumanın adâbına aykırı davranmış olursun.

    Müsned, 2: 474

    İnsan fıtraten mükerrem olduğundan, hakkı arıyor. Bazen bâtıl eline gelir; hak zannederek koynunda saklar. Hakikati kazarken, ihtiyarsız, dalâlet başına düşer; hakikat zannederek kafasına

    giydiriyor. Lem'alar

    HIZIR: 66 - GÜN: 192 KALAN: 174 - GÜN. KIS.: 2 DK

    HİCRỈ: 4 MUHARREM 1446 - RUMÎ: 27 HAZİRAN 1440

    وايق Hindi Akeam Vati

    YanıtlaSil
  162. TAMINTE BUGUN

    -1546-Barbaros

    Hayreddin Paşa'nın vefatı.

    1776 - ABD'nin kuruluşu (ABD'nin Britanya'dan bağımsızlığı).

    TEMMUZ

    04

    CUMA

    BİR AYET

    Her şeyi hakkıyla işiten de, her şeyi hakkıyla bilen de odur.

    (En'am: 13)

    BİR HADİS

    En büyük hata, dilin çok çok yalan söylemesidir.

    İbni Adiyy

    9 1447 MUHARREM

    RUMI: 21 HAZİRAN 1441

    HIZIR: 60

    Madem yapan bilir; elbette bilen konuşur. Madem konuşacak, elbette zîşuur ve zîfikir ve konuşmasını bilenlerle konuşacak. Mektubat

    Imeak Günes

    Öğle

    İkindi

    Aksam

    Yatsı

    YanıtlaSil
  163. Foe Hadeslerden Seçmeler

    Altmışlıklar

    İbni Abbas (ra) rivayet ediyor:

    Kiyamet Gül, "Nerede altmışlıklar?" diye se lenilir. Bu yas Allah'm, "size düşünüp ibret ala bir kimseye yetecek kadar ömür vermedik mi dediği yaştır.

    Taberani'nin Kebir'is

    Beyhaki'nin Şi bü'l-İman' indan

    ***

    Allah'tan başkası için amel işleyenler

    Ebu Sa'd ibni Ebu Fudâle rivayet ediyor:

    Kıyamet Günü bir nida edici şöyle sesleni "Kim Allah'tan başkaları için amel işlediyse m kâfatını ondan istesin."

    İbni Sa'd'ın Tabakat'ınd

    ***

    Hanımları arasında adaleti gözetmeyenl

    Ebu Hüreyre (ra) rivayet ediyor:

    Bir kimsenin iki hanımı olur da araların adaleti gözetmezse, Kıyamet Günü bir tar felçli olarak gelir.

    Tirmizi, Nikah:

    YanıtlaSil
  164. Kendini hayırlı gıbl

    İbni Ömer (ra) rivayet ediyor:

    Kıyamet Günü azabı en şiddetli olan hiçbir bayra sahip olmadığı hâlde kendisini insanlara hayırı imiş gibi gösteren kimsedir.

    Deylemi'nin Müsnedü'l-Firdevs'inden.

    ***

    Boş lâfa dalanlar

    Katâde bin Diâme rivayet ediyor:

    Kıyamet Günü insanların hatası en büyük olanları, boş lâfa dalanlarıdır.

    İbni Ebi'd-Dünya'dan.

    ***

    Kendisini ilgilendirmeyen konularda konu-şanlar

    Ebu Hüreyre (ra) rivayet ediyor:

    Kıyamet Günü günahı en çok olan kimse, ken-disini ilgilendirmeyen konularda en çok konu-şandır.

    Ahmed ibni Hanbel'in Zühd'ünden.

    ***

    İnsanların kalbini çelmek için konuşanlar

    Ebu Hüreyre (ra) rivayet ediyor:

    YanıtlaSil
  165. SEYW

    OSMAN GAZETE

    HAK TİTİZLİĞİ

    Kanunî Sultan Süleyman Han, kul hakkından çok korkar, âdil bir halife olmaya çok gayret ederdi. Süleymaniye Camii ve külliyesi tamamlanınca, mimarından işçisine kadar herkesi topladı. Cenâb-ı Allah'a hamd ettikten sonra konuşmasına başladı:

    "-Ey din kardeşlerim, bu cami-i şerif Allah'ın izni ile tamamlanmıştır. Hata ile ücretini alamayan varsa, gelsin ücretini alsın! Olabilir ki, o kimse burada değildir. Bulunanlara ricam ola; onlara bildireler! Onlar da gelip bizden haklarını alalar!"

    Vesikaların tetkikinden anlaşıldığına göre; inşaatın en zor zamanlarında hayvanlar için dahî bir program yapılmış; çalıştırılan at, merkep ve katırların dinlenme ve çayırda otlatma saatlerine dikkat edilmiş, hiçbir mahlūkātın hakkına tecavüz edilmemesine gayret gösterilmiştir

    BAŞ ÜSTÜNE

    Sultan Birinci Ahmed Han, Pey-gamber Efendimiz'in mü-bârek ayak izlerini bir maket hâlinde sarığında taşımış ve bunu yapma gayesini şöyle dile getirmiştir:

    N'ola tâcım gibi bâşımda götürsem dâim, Kadem-i pâkini ol Hazret-i Şâh-ı Rusül'ün. Gül-i gülzâr-ı nübüvvet o kadem sâhibidir, Ahmedâ, durma, yüzün sür kademine o Gül'ün!..

    Bu muhabbet dolu davranış;

    "Allah Rasûlü'nün her emri, her arzusu ve her sünneti, başım üstündedir." mânâsına gelmektedir.

    YanıtlaSil
  166. İLTİCA

    Veli lakaplı II. Bayezid Han'ın münacate

    Hudaya, hudalık Sana yaraşır, Nitekim gedalık bana yaraşır. Çü Sensin penahı, cihan halkının, Kamûdan Sana iltică yaraşır...

    "Ey Allahım, Sana ilahlık layık olduğu gibi, bana da (Sen'in yolunda ve huzûrunda) kölelik layıktır."

    "Zira bütün cihan halkının sığınağı olan (Mevlå) Sen'sin... (Bu sebeple) bütün yaratılmışlara, ancak Sana sığınmak yaraşır."

    ZAFERLER KUR'AN İLE

    Osmanlı'nın cihanda hiçbir hånedâna nasib olmayan uzun bir ömrü oldu. Bu maz-hariyete iki mânevî âmil gösterilmiştir:

    Biri; Osman Gazi'nin mushaf bulunan bir odada, edepten dolayı ayağını uzatıp yatmaması ve sabaha kadar Kur'ân-ı Kerim ile meşgul olması.

    Diğeri; Yavuz Sultan Selim Hân'ın, 40 hafız tayin ederek, Mısır'dan getirdiği Mukaddes Emânetlerin başında gece-gündüz Kur'ân okut-masıdır. Rivâyete göre o hafızlardan biri de kendisidir.

    CÜMLEDEN ALA!

    Yavuz Sultan Selim Han; Mısır fethinden dö-nerken, fânîlerin alkışlarıyla enâniyete ka-pılmamak için şehre gece karanlığında girdi. Onun hassas gönlünü ifade eden bir şiiri:

    Padişah-ı âlem olmak bir kuru kavgā imiş, Bir veliye bende olmak cümleden a'lâ imiş...

    486

    YanıtlaSil
  167. NUN OSMAN GAZIYI

    RINDEN

    de bizim alemimiz-deki zevki tadarsa, bir daha ayrılmak istemez ve devletin idaresine dönmez!.. Lâkin bu mülk ve ümmet O'na emâ-nettir. Kendisi kadar liyâkatli bir kimse gelip O'nun yerini dolduramaz ise, mülk ve ümmet zarar görür. O da, ben de günahkâr oluruz!..

    Sonra; rûhu buranın mânevî havası ile dolacak, neyi varsa buraya getirip infâk edecek... Dula, yetime, garibe, bîçareye ve bîkese gidecek olan imkânlar, buraya akacak.. Aynı zamanda müridâ-nın gönlüne dünya muhabbeti girecek, düzenimiz bozulacak!..

    Hünkârımız Efendimiz'e bizler buradan duâ ve teveccüh hâlindeyiz.. Gönlümüz, gönlünün içindedir..." buyurdu.

    Fatih'in vefâtı haberi gelince, Ebu'l-Vefâ Hazretleri saraya gitti. Hünkâr'ın cenaze namazını kıldırdı.

    Fatih Sultan Mehmed Han:

    "Beni asıl sevindiren şey, İstanbul'un fethinden ziyâde Akşemsed-din Hazretleri gibi müstesnâ bir Allah dostunun beraberliğine mazhar olmaktır."

    "Bilesin ki bütün gayretimiz Allâh'ın dinine hizmettir. İnsanları hidâyete kavuşturmaktır. Yarın huzûr-i ilâhîde, yüzümüz kara olmasın diyedir.

    Elimizde İslâm'ı tebliğ ve tâzîz imkânları varken, birtakım zahmetlere kat-lanmayıp ten rahatlığını tercih edersek, bize gazi denilmesi revâ mıdır?"

    485

    YanıtlaSil
  168. KURBAN OLAYIM!

    Murad Han'ın Kosova Harbi ön-cesinde yaptığı niyaz:

    -Yâ İlâhî!

    Bu mü'min askerleri küffâr elin-de mağlup edip helâk eyle-me... Onlara öyle bir zafer lutfet ki, bütün müslümanlar bayram eylesin.. Dilersen o bayram gününde şu Murad kulun yolunda kurban olsun!..

    Yâ İlâhî! Bunca müslüman askerin helâkine beni sebep kılma! Bun-lara yardım eyle ve zafer bahşeyle! Bunlar için ben canımı kur-ban ederim; yeter ki tek Sen beni şehidler zümresine kabul eyle!..

    PEYGAMBER MÜJDESİNE NAİL SULTAN

    Fatih Sultan Mehmed Han, velilerin ziyaretlerinden büyük bir huzur bulurdu. Onların feyz ve berekâtından gönlü feyz ile dolar ve taşardı.

    Bir gün, zamanın evliyâsından Şeyh Ebu'l-Vefâ Hazretleri'ni ziyaret etmeyi çok arzuladı. Erkânı ile birlikte tekkenin kapısına kadar gitti. Bir de ne görsün; herkese açık olan kapı, maalesef kendisine kapatılmıştı.

    Bir çağ kapayıp, bir çağ açan, Bizans surlarını yerle bir eden ulu hakan, bir gönül erinin tekkesinin esrarlı kapısını açamadan geri dönmüştü.

    Bir kere daha ziyarete gitti. Yine kabul edilmedi.

    Yâverine;

    "-Kemâl-i edep ile huzûra gir! Anla bu iş neyin nesi? Bu muammâ nedir? Acep bu ne hâldir?" dedi.

    Yaver huzûra girdi. Ebu'l-Vefâ Hazretleri yâvere dedi ki:

    "-Hünkârımız Fatih'in hassas ve coşkun bir gönlü vardır. Buraya girer >>

    484

    YanıtlaSil
  169. Şam ehli fesada uğradığında, sizde hayır kalmaz. Fakat ümmetimden bir taife, kıyamet kopuncaya kadar mansur ve muzaffer olmakta devam eder. (Bunlar islam uleması veya askerleridir.) Onları yardımsız bırakanların bu durumları kendilerine bir zarar vermez.
    Ravi: H. Muaviye İbni Kurre (r.a.)
    Sayfa: 56 / No: 15
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil
  170. Aylık Mecmua

    Schoem ve Altınçocuk ile birlikte... http://www.altinolak.com

    ALTINOLUK

    Şubat 2017 Sayı: 372 C.Evvel 1438 11.00 TL

    EVDE

    İŞTE

    OKULDA

    HİZMETTE

    DÜĞÜNDE

    TRAFİKTE

    CAMIDE

    SAVAŞTA

    MİSAFİRLİKTE

    BARIŞTA

    -Din Muameledir

    Hayata Dair Her Şeyde İslâm Ölçüleri

    YanıtlaSil
  171. Cennet ehli Cennete Cehennem ehli de ateşe girdiklerinde, ölüm (bir koç şeklinde) Cennetle Cehennem arasında bir yere getirilir ve kesilir. Sonra bir münadi şöyle nida eder: "Ey ehli Cennet, ebedilik var ölüm yok. Ey ehli nar, ebedilik. Ölüm yok." Bunun üzerine Cennet ehlinin sevinç üzerine sevinçleri artar. Cehennem ehlinin ise hüzünleri üzerine hüzünleri artar.
    Ravi: Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
    Sayfa: 51 / No: 9
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil
  172. ÖZAL'IN CESEDİNE ZULÜM

    02.10.2012

    Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın zehirlerek öldürülmesine yönelik 2010 yılında soruşturma başlatıldı. Bu kapsamda merhumun kabri açılarak otopsi yapıldı. FETÖ üyeliğinden yargılanan dönemin Adli Tıp Kurumu Başkanı Haluk İnce, "Zehir var ama zehirlenme yok" şeklinde skandal kararıyla suikastı kararttı. Resmi açıklama yapılmadan ve Adlı Tıp raporları mahkemeye gönderilmeden sözde raporlar FETÖ'nün kapatılan yayın organlarından Bugün gazetesinde yayınlandı.

    162

    GERÇEK HAYAT

    YanıtlaSil
  173. UĞUR MUMCU İNFAZ EDİLİR

    24.01.1993

    Uğur Mumcu Ankara'da evinin önündeki aracına yerleştirilen bomba ile öldürüldü. Türkiye'nin karanlık yılları olarak tarif edilen bu dönemde iktidarda FETÖ'nün hamisi mason Demirel ve mason İnönü oğlu İnönü (DYP-SHP) iktidarı vardır. Fatura Müslümanlara kesilir, salyalar akıtılarak "kahrolsun şeriat naraları atılır. Ancak bu naraları atanlar iktidar olmalarına rağmen gerçek kātilleri ifşa etmezler. Etmezler değil edemezler çünkü kancada kendi parmakları ve mason kardeşleri vardır.

    YanıtlaSil
  174. ALAY EDER GİBİ KONUŞMA

    "Adam öldürmekle, Allah'a eş koşmak aynı şeydir" diyerek alay eder. Mumcu'dan sonra da bir buçuk yıl önce Sızıntı'dan tehdit ettiği Turgut Özal'ı öldürtür. En büyük zanlı FETÖ firarisi olan Dr. Mustafa Sarsılmaz ile Eski Fatih Üniversitesi Rektörü FETÖ firarisi Şerif Ali Tekalan. 28 Şubat döneminin Polis İstihbarat Daire Başkanı Bülent Orakoğlu da, Özal'ı öldürenin adını bildiğini söylüyordu. Özal'ın Bakanlarından Halil Şıvgın ise

    şunları söylüyor: "Rahmetli Özal'ın vefatından birkaç gün sonra Şerif Ali Tekalan ile karşılaştım. Onunla konuşuyoruz, ben üzüntülerimi anlatıyorum, 'Kafasında büyük projeler vardı, çok büyük şeyler yapacaktı Türkiye için' dedim. Tekalan bana, 'Sayın bakan, sen ne diyorsun ya, iyi ki öldü, yapacak bir şeyi kalmamıştı ki' dedi. 'Şerif Ali sen ne diyorsun, alacağınızı aldınız o yüzden mi söylüyorsun, yoksa samimi kanaatin mi bu'

    dedim..."

    20.09.1974'de ölen babası için "Yemek borusu, mide falan kanseri oldu. Sonra bütün vücudunu sardı, metastaz oldu. Öyle gitti bok yere" diyen FETÖ elebaşısı Gülen, "Babama ağladığım kadar ağladığım ikinci insan Özal oldu" diyerek ne kadar büyük bir yalancı olduğunu gösterir.

    Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın rahatsız olarak 17 Nisan 1993'te GATA'da nöbetçi subayı Mustafa Sarsılmaz'dı. Hâlen FETÖ

    firarisi olan Sarsılmaz, 12 Ocak 1986'da, Burdur ve Isparta polisinin çevirdiği üç otomobilde Gülen ile birlikte bulunan 14 kişiden biriydi. Özal'ın ölümünden sorumlu olan Sarsılmaz, vücut bütünlüğünü bozmadan kokmayı önleme için vücut boşluğuna kimyasal madde enjekte eden ekipte yer almış, cesedi de yıkamıştı. Binbaşı rütbesi ile TSK'dan emekli olduktan sonra FETÖ'ye ait Şifa Üniversitesi'nde Dekan olarak çalıştı.

    4 MAYIS-31 ARALIK 2020 77

    YanıtlaSil
  175. AHLAK

    Nitekim, şu esaslar evrensel ahlak kuralları olarak kabul e dilmektedir:

    Saygı: İnsanların kendisine ve diğerlerine saygı göstermesi-ni, yani başkalarının fiziksel ve ruhsal sağlığını bozacak davrа-nışlardan kaçınılmasını ifade etmektedir.

    Güvenilirlik: Her bakımdan qüvenilecek bir insan olmayı ve başkalarına da güvenmeyi anlatmaktadır.

    Sorumluluk: İnsanın ailesine, çevresine, arkadaşlarına, is-yerine, dinine karşı sorumluluklarını yerine getirmesini, toplu-ma karşı genel olarak iyi olanı yapmasını dile getirmektedir.

    Adil olmak: Başkalarına karşı adil olmayı ve herkese eşit şartlarda eşit muamele etmeyi ifade etmektedir.

    Şefkatli olmak: Duyarlılığı ve nezaketi anlatır.

    Bu beş esasta toplanan evrensel ahlak kodlarının açılımları-nın, nasıl yaşayacağımız ve birbirlerimize karşı nasıl davrana-cağımızın da bilinmesi gerekmektedir. Yalan söylememek, ken-dine nasıl davranılmasını istiyorsan başkalarına da öyle dav-ranmak, hırsızlık yapmamak, aldatmamak, başkalarını haksız yere itham etmemek, zina yapmamak, tecavüz etmemek, adam öldürmemek, çevreyi tahrip etmemek bunlar arasındadır. Di-ğer taraftan, adaletli olmak, dürüst olmak, iyiliksever olmak, aile ve arkadaşlara sadakatli olmak, küçüklere şefkatli, büyük-lere merhametli olmak, güçsüz ve zayıflara yardım etmek, bü-tün hayata saygılı olmak, çevreyi korumak da yapılması gere-ken evrensel ahlak kuralları olarak değerlendirilebilir. (http://www.universalmoralcode.com)

    D. Kur'an'da Evrensel Ahlak ilkeleri

    Kur'an en son indirilen ilahi hitap ve kitaptır. Bu yüzden me-sajı da evrenseldir. Ayetlerin bir kısmının belli nüzul sebepleri olmasına rağmen, ifadelerin ekserisinin umumi mesajları içer-mesi, insan fıtratına uygun hükümleri taşıması, her şeyi akla havale etmesi, ayetlerinde "ey insanlar" hitabını kullanması 0-nun evrenselliğinin delillerindendir. Nitekim her milletten in-sanların İslam'ı kolaylıkla kabul edebilmesi de bu evrenselliğin canlı şahididir.

    16

    KOPRE-YAZ/2005

    Cenab-ı Hak insanı bir sınava tabi tutmak için bu dünyaya gönderdiğinden dolayı insanın fıtratına hem iyilik, hem de kö-tülük yapma kabiliyetini yerleştirmiştir. Yani insanda iyi ahla-kın tohumları da, kötü ahlakın tohumları da var. (Şems, 91/8)

    YanıtlaSil
  176. Cabul e

    rmesi. davra-

    ayı ve

    a, iş-oplu-ir.

    eşit

    ri-a-n-V-2

    EVRENSEL AHLAK İLKELERİNİN KUR'ANÎ TEMELLERİ

    Kur'an-ı Kerim iyi ahlakın, ya da kötü ahlakın neler olduğu-nu tespit etmeyi sadece insanın aklına bırakmamıştır. Çünkü a-kıl da istikameti bulması gereken bir kuvvedir. İnsan o kadar kompleks bir yapıya sahiptir ki, bütün duyguların birbirleriyle alakası vardır. Hepsinin ötesinde ise insanın iyi ya da kötü ah-laka yönelmesini sağlayacak olan özgür bir iradesi vardır. Kur'an insanların hem dünya, hem de ahiret mutluluklarını sağlamak maksadıyla iyi ve kötü ahlak prensiplerini ortaya koymuştur. Buna uyup uymama da ise serbest bırakılmıştır. Ancak Kur'an insanların dünya ve ahiret mutluluklarını sağla-mak amacıyla geldiği için, insanları hep iyi ahlak ilkelerine uy-maya teşvik etmiştir. Çünkü insanın mutluluğu buna bağlıdır. İnsan iyi ahlaklı olması, kendisini, ailesini ve toplumu mutsuz edecek olan kötü ahlak ilkelerinden uzaklaşması, iyiyi elde e-derek mutlu olması için de, inanç ve sevgi gibi temel esasları belirlemiştir. Bunlar, Kur'an ahlakının kaynağını oluşturuyor. Bunun sonucunda ise iki dünya mutluluğu meyvesi karşımıza çıkıyor. Bu iki kaynak, ahlakın evrensel kaynağı olarak kabul e-dilen,"kendine yapılmasını istemediğin bir davranışı, sen de başkalarına yapma" ilkesinin de aslında teoriden pratiğe geç-mesini sağlıyor. Acaba insan niçin kendisine yapılmasını iste-mediği bir davranışı başkasına yapmayacak? Eğer kendisini bundan alıkoyacak bir manevi güç yoksa, bu ilke teoride kalır. Halbuki hadis-i şeriflere aynı ilke iman şartına bağlanıyor. O halde insanın kendisine yapılmasını istemediği bir davranışı başkasına yaparsa imanı kemale ermemiş demektir. İman, Al-lah'a, ahiret gününe ve diğer iman esaslarına iman etmeyi içi-ne alıyor. Kur'an-ı Kerim'e baktığımızda güzel ahlak ilkelerini uygulamanın Allah sevgisiyle ilişkisini görürüz. Cahiliye döne-minde Allah'a inandıklarını söyleyen ama elleriyle taştan, yiye-cekten yaptıkları putları Allah'a ortak koşan, Kur'an'ın ifadesiy-le putları "Allah'ı sever gibi seven" bir topluluk vardı. (Baka-ra,2/165.) Cahiliye toplumunda görülen toplumun huzurunu bozan zulüm, gösteriş, zina, içki, kız çocuklarını diri diri öldür-mek gibi ahlaksızlık ve cinayetlerin altında hep Allah sevgisi yerine ikame edilen put sevgisi vardı. Çünkü putlar Kur'an'ın i-fadeleriyle onlara ne zarar verebilirlerdi, ne de menfaat. Yap-tıkları kötülükleri cezalandıracak, iyilik yaptıklarında mükafat-

    landıracak, seven, şefkat eden ve adaletli olan bir Allah inancı yoktu. Bu yüzden toplum büyük bir kaos içindeydi. Ama Kur'an önce onları tevhide çağırdı. Sonra da "müminlerin Allah sevgi-sinin, müşriklerin putlarına olan sevgisinden çok fazla" (Baka-

    YanıtlaSil
  177. desatir-i inayet

    182

    dest-i san'at

    ezeli ilminde belirlenmiş düsturlar, kanunlar, prensipler, ilkeler

    desatir-i inayet دساتیر عنایت : inayet düsturları varlıkların iyilik ve faydaları için yaradılışla rında gözetilen gåyeli, faydalı, san'atlı, uyum lu, uygun, yerinde, israfsız olmak gibi pren-sipler, kurallar

    desatir-i İslamiye دساتير إسلاميه : İslam dinine ait temel kurallar

    desatir-i kudsiye دساتير قدسیه : kutsal düsturlar (kurallar)

    desatir-I kudsiye-i Kur'aniye دساتير قدسية قرآنيه Kur'an'ın kutsal kuralları

    desatir-i külliye دساتیر کلبه : külli (kapsamlige nel) kurallar, prensipler

    desatir-i mahsusa دساتیر مخصوصه : hususi özel) kurallar, özel kanunlar

    desatir-i muazzama دساتیر معظمه : muazzam düsturlar, geniş ve kapsamlı prensipler ve kurallar

    desatir-i Rabbaniye دساتير رئانه Rabbin koy-

    duğu düsturlar; varlıkların gerçek ve tek sa-hibi,yaratıcısı ve terbiye edicisinin (Rabbin) koyduğu terbiye edici, varlıkların yaradılış gâyelerine uygun şekilde gelişmelerini sağla yıcı kanun ve kurallar

    desatir-i Sünneti Seniye دساتیر سنت سنبه : üstün

    sünnet kuralları, Hz. Peygamber'in (a.s.m.) Müslümanlara örnek olan üstün (seniye) hal ve hareket tarzları, öğüt ve tavsiyeleri şeklin-deki prensip ve kuralları

    desatir-i tarikat دساتیر طریقت tarikat kuralları

    desatir-i teşekkül دساتير تشكل : meydana geliş kanunları

    desatir-i umumiye دساتير عموميه : umum dus turlar, geniş ve kapsamlı kanun ve kurallar

    desise دسیسه : hile, tuzak, aldatma, oyun

    desise-i nefsiye دسيسة نفسيه : nefsin gunaha itici istek ve duyguların) tuzak ve aldatması

    desise-i şeytaniye دسیسه شيطانيه : Seytanın tu-zak ve aldatması

    desiseci دسیسه جی : aldatıcı, hileci, tuzakçı

    desisekarane دسیسه کارانه : kurnazlıkla, aldatıcı tuzak kurarak

    dessas دناس : çok kurnaz, çok düzenbaz, çok aldatan

    dessasane دناسانه : cok kurnazca, aldatıcı şe-kilde

    dest دست : el

    dest-l gayb )1( دست غیبی : görünmez el (mec.( Allah'ın (c.c.) görünmez yardım gücü

    dest-i hikmet دست حکمت : hikmet eli; (mec( birçok gâyeler ve faydalar gözeterek, tam uy gun, yerinde, tedbirli ve hesaplı iş yapan Al lah'ın (c.c.) gücü

    dest-i ihtiyar دست اختیار : irade gucu

    desti inayet دست عنایت : yardım eli (mec.( Allah'ın Alla (c.c.) yardımı, Allah'ın (c.c.) yardım edici gücü

    dest-i itaat ve teshir دست اطاعت و تسخیر : itaat ettirici ve hizmete boyun eğdirici el (güç ve yetenek(

    dest-i itiraz دست إعتراض : itiraz eli, itiraz edecek güç, itiraz, karşı gelme

    dest-i kader دست قدر : kader eli (mec.) Allah'ın (c.c.) ezeli ilminin belirleyiciliği

    desti kaza دست قضاء : kaza eli, mec.) kaderde olanı gerçekleştiren Allah'ın (c.c.) emri

    dest-i kaza ve kader دست قضاء و قدر : kaza ve kader eli, (mec.) Allah'ın (c.c.) belirleyici olan ezeli ilmi (kader) ve bunun gerçekleşmesini sağlayan Allah'ın (c.c.) emri (kaza)

    desti kerem دست کرم: iyilik ve yardım eli,)-mec.) Allah'ın (c.c.) yardım ve merhameti

    desti kudret دست قدرت: kudret eli, (mec.( Allah'ın (c.c.) yaratıcı ve yapıcı gücü

    dest-i kudret-i İlahi (ye( دست قدرت إلهيه : Allah'ın (c.c.) kudret eli, (mec.)Allah'ın (c.c.)yapıcı ve yaratıcı gücü

    dest-i kudret-i Rabbaniye دست قدرت ربانیه : Rab bin kudret eli, (mec.) Rabbin yapıcı ve yaratıcı gücü

    dest-i Lokman-hazakat دست لقمان حذاقت : Lok-man Hekim'in becerikli uzman eli, (mec.) månevî yara ve hastalıkları iyileştirici bilgili, maharetli, usta eli

    dest-i manevi دست معنوی: manevi el, (mec.( Allah'tan (c.c.) gelen yardım ve destek

    dest-i mucize دست معجزه: mucize eli, (mec.( mucize yolu ile Allah'tan (c.c.) gelen yardım ve destek

    dest-i sadakat دست صداقت : bağlılık eli (mec.( birine karşı gösterilen bağlılık niyet ve dav-ranışı

    dest-i san'at دست صنعت: sanat eli, (mec.( Allah'ın (c.c.) yaratıcı san'at gücü

    YanıtlaSil
  178. dest-i tasarruf-u kudret

    183

    devair-i askeriye

    dest-l tasarrufu kudret تصرف قدرت gören kudret eli, (mec.)işleri yapıp çeviren Allah'ın (c.c.) güç ve kuvveti

    dest tesvikدست تش teşvik eli, (mec.) istek ve cesaret verici ve yol gösterici örnek, öğüt ve hatırlatmalar

    dost-gir دست گیر yardım elini uzatan, elden tutan, yardımcı

    destres دست رس :elin ulaşabileceği yer, elinde olma imkânı

    dest-res olmak elde etmek, elinde olmak

    dest-rest olmamak دست رست اولمان elinde ol-mamak, elinde bulunma imkani olmamak

    destan kahramanlıkları veya önemli

    olayları anlatan şiir

    destan olmak (dillere( دستان المق : halk arasında yayılmak, her yerde anlatılır olmak

    desdani دستانی : destan gibi, destan konusu

    deste دسته : demet

    destedad دسته داد : el uzatma

    destedadı teslim olmak دسته داد تسلیم اولوم: teslim elini uzatmak, uymak, bağışlamak

    destgah 1 : دستگاه.tezgah, atölye 2.bir mal ya-pımı için kurulan alet veya makine

    destgah - dünya دستگاه دنیا : )mec.) dunya tez-gahı, dünya atölyesi (mec.)ahirete gidecek şeylerin yetiştirildiği bu dünya

    destgah-1 imtihan دستگاه امتحان : imtihan (sı nav) tezgahı, (mec.) herkesin imtihan edildiği (denendiği) yer (akıl sahiplerinin iyilik yolu nu mu yoksa kötülük yolunu mu seçecekle-rinin anlaşılması için gönderilen imtihan (sı-nav) yeri, bu dünya hayatı)

    destgah- kudret دستگاه قدرت : kudret tezgahı, kudret atölyesi (mec.) her işin Allah'ın (c.c.) güç ve kuvvetiyle yapıldığı tezgâh, bu dünya

    destgah- kün دستگاه کن : her işin Allah'ın "kün" : "ol" emri ile yapıldığı tezgâh, yani yaratılmış varlıklar dünyasının yaradılış kaynağı

    destgahı kün feyekün دستگاه کن فیکن : hersin, Allah'ın "ol" deyince hemen olan emri ile ya-pılmış tezgâh, yani yaratılmış varlıklar dün-yasının yaradılış kaynağı

    destgah-ı levh-i mahfuz-i (mahfuz-u) hakikat دستگاه لوح محفوظ حقیقت : hakikat olan levh-i mahfuz tezgahı her şeyin nasıl olacağı ezeli olarak Allah'ın (c.c.) ilmiyle belirlenmiş olan,

    slevh-i mahfuz" (saklı kayıt levhası) denilen, yaratılmış ve ya yaratılacak varlıklar dünyası nın gerçek yaradılış kaynağı

    destgah-ı manevi دستگاه معنوی manevi tezgah (månevi medrese mânasındaki Risale-i Nur dersleri)

    dest-gir دستگیر : )birinin) elinden tutan, yani yardım eden

    desti دستی : testi, topraktan yapılmış su kabı

    dev 1 : دیر masallarda geçen büyük ve korkunç yaratık 2.çok büyük

    dev-i acib-i cehennem دیر عجیب جهنم : )mec.( cehennem denilen hayret verici dev (büyük azap yeri)

    deva1 : درا.ilac 2.çare, tedbir

    deva-i azim دواء عظیم : )bkz.deva-yazim(

    deva-yi azim درای عظیم çok guclu ilac (mec.( din ve imanla ilgili problemlere kesin ve etkili

    çözüm getiren eser, ders

    deva-i illet دواء علت : hastalığın ilacı

    deva-i imani دراء إيماني : imanla ilgili ilaç, (mec.) bir kısım problemlere, sıkıntılara imanla ilgili çözüm yolu

    deva-yi maneviye دوای معنویه: manevi ilaç, (mec.) månevi problem ve sıkıntılara çözüm getiren ders

    deva-i nafi دواء نافی: faydalı ilaç, mec.)prob-lemlere çözüm getiren faydalı ders

    deva-i safi دراء شافی : sifa verici iyileştirici( ilaç, (mec.) problem ve sıkıntılara çözüm yolu

    deva-yi azim درای عظیم : çok güçlu ilaç, (mec.( (din ve imanla ilgili) problemlere kesin ve et-kili çözüm getiren yol (eser veya ders)

    deva-yı mâneviye دوای معنویه: mânevi ilaç, (mec.) månevi problem ve sıkıntılara mânevî çözüm yolu

    deva-yi nafi دوای نافی : faydalı ilaç mec.) prob-lemlere ve sıkıntılara etkili ve faydalı çözüm yolu

    devaene : ilaç olarak, çare olarak

    devahi دوای : dahiyeler: belâlar, äfetler, felä-ketler

    devair دواتر: daireler 2.sahalar, alanlar, dün-yalar, âlemler, sınırlar (bkz: daire)

    devalr-i adliye دوائر عدلیه : adalet daireleri

    devair-i askeriye دوائر عسکر به : askerlik ve sa vunma işlerini yürüten daireler

    YanıtlaSil
  179. 654

    HADIS-I ŞERİFLER

    Ravi:

    BUHARI ve MÜSLİM.. Menkıbeleri 2. ve 5. Hadis-i Şerifte.. الدرس الثالث في الخوف من الله تعالى ومراقبته عزَّ وَجَلٌ

    قالَ اللهُ تَعَالَى : يا أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمْ إِنَّ زَلْزَلَةَ السَّاعَةِ شَيْءٍ عَظِيمٌ يَوْمَ تَرَوْنَهَا تَذْهَلُ كُلُّ مُرْضِمَةٍ عَمَّا أَرْضَعَتْ وَتَضَعُ كُلُّ ذَاتَ حَمْلٍ حَمْلَها وَتَرَى النَّاسَ سُكَارَى وَمَا هُمْ بِسُكَارَى وَلَكِنَّ عَذَابَ اللهِ شَدِيدٌ .

    ۱

    ÜÇÜNCÜ DERS

    AZİZ VE CELİL OLAN ALLAH-Ü TAALA'DAN KORKMAK VE ONU MURAKABE

    1) Allah-ü Taâlâ şöyle buyurdu:

    <<Ey insanlar, Rabbınıza karşı TAKVA sahibi olunuz.. Çün-kü kıyametin sarsıntısı büyük bir şeydir. O sarsıntıda göreceksiniz ki, çocuğunu emziren her kadın, emzir-diğini unutacak.. Ve her YÜKLÜ kadın, yükünü bırakacak.. İnsanları sarhoşlar gibi göreceksin; halbuki onlar sarhoş değildir. Ne var ki, Allah'ın azabı şiddetlidir.)

    TAKVA: Korkmak, çekinmek ve sakınmak manâlarınadır. YÜKLÜ: Hamile, manâsınadır.

    Bu Ayet-i Kerime Kur'an-ı Kerim'in 22. suresi olan HACC'ın birinci ve ikinci âyetleridir.

    ۲

    وقال رسول الله صلى الله عليه وسلم إِنَّ أَحَدَكُمْ يُجْمَعُ خَلْقَهُ في بطن أمه أَرْبَعِينَ يَوْمًا نُطْفَةٌ ثم يكونُ عَلَقَةً مِثْلَ ذَلِكَ ، ثُمَّ يَكُونُ مُضْفَةٌ مِثْلَ ذَلِكَ ، هُم يُرْسَلُ المَلكُ فَيَنْفُخُ فِيه الروح ، وَيُؤْمَرُ بِأَرْبَعَ كَلِمَاتِ بِكَتُبِ رِزْقِهِ ، وَأَجَلِهِ ، وَعَمَلِهِ ، وَشَقِي أَوْ سَعِيدٌ .

    فَوَالَّذِي لَا إِلَهَ غَيْرُهُ - إِنَّ أَحَدَكُمْ لَيَعْمَلَ بِعَمَلِ أَهْلِ الْجَنَّةِ ، حَتَّى مَا يَكُونُ بَيْنَهُ وَبَيْنَهَا إِلَّا ذِرَاعٍ فَيَسْبِقُ عَلَيْهِ الْكِتَابُ ، فَيَعْمَلُ بِمَلِ أَهْلِ النَّارِ فَيَدْخُلَهَا ، وَإِنْ أَحَدَكُمْ لَيَعْمَلُ بِعَمَل أَهْلِ النَّارِ حَتَّى مَا يَكُونُ بَيْنَهُ وَبَيْنَهَا إِلَّا ذِرَاعٍ فَيَسْبَقُ عَلَيْهِ الكِتَابُ فَيَعْمَلُ بِعمل أهلِ الْجَنَّةِ فَيَدْخُلَهَا.

    ) رواه الشيخان عن ابن مسعود )

    YanıtlaSil
  180. VE VAAZ ÖRNEKLERİ

    655

    gün NUTFE olarak kalır.. Sonra aynı miktar kan pıhtısı olarak

    kalır.. Sonra aynı miktar, bir et parçası olarak kalır..

    Bundan sonra bir melek gönderilir; ona ruh üfler.. Ve - melek-

    2) Peygamber S.A. efendimiz şöyle buyurdu: «Herbirinizin ana karnında yaratılışı, şöyle tamamlanır: Kirk

    şu dört kelimeyle emrolunur: Rızkını, ccelini, amelini, şaki veya said olduğunu yazmak.. Kendisinden başka ilah olmayana yemin ederim ki, gerçekten bi-riniz cennet chli amelini yapmaya devam eder.. Öyle ki, cennetle arasında bir ZIRA mesafe kalır; ezelde ona yazılan gelir.. Dola-yısıyla cehennem chli amelini işler ve cehenneme girer.. Gerçekten biriniz cehennem ehli amelini yapmaya devam eder.. Öyle ki, cehennemle arasımda bir ZIRA mesafe kalır; ezelde ona yazılan gelir.. Dolayısıyla cennet ehli amelini işler ve cennete girer..>>>

    ZIRA: Normal bir insanın el parmak ucundan omuz başına kadar olan mesafedir.

    Burada kader bahsi anlatılmaktadır. Bize düşen odur ki: Allah'a yalvaralım; bize saadetler nasib etmesini dileyelim..

    Ravi: İBN-İ MESUD'dan r.a. naklen BUHARÎ ve MÜSLİM.. Menkı-beleri, 2. 5. ve 47. Hadis-i Şerifte..

    ۳

    ما مِنكُمْ مِنْ أَحَدٍ إِلا سَيُكَلِّمُهُ رَبُّهُ ، وَلَيْسَ بَيْنَهُ تَرْجُمَانٌ فَيَنْظُرُ أَيْمَنَ مِنْهُ ، فَلَا يَرَى إِلَّا مَا قَدَّمَ ، وَيَنظُرُ أَشْأَمَ مِنْهُ ، فَلَا يَرَى إِلَّا مَا قَدَّمَ ، وَيَنْظُرُ بَيْنَ يَدَيْهِ ، فَلا يَرَى إِلا النَّارِ تِلْقَاءِ وَجْهِ مَا تَقُوا النَّارَ وَلَوْ بِشِقِّ تَمْرَةٍ. ( رواه الشيخان عن عدي بن حاتم )

    3) «Sizden herkes Rabbı ile aralarında tercüman olmadan konuşa caktır.

    Sağına bakar; ancak gönderdiği amelini görür.. Soluna bakar; an-cak gönderdiği amelini görür.. Önüne bakar; ancak karşısında ce-hennemi görür..

    Cehennemden kendinizi koruyunuz; isterse bir yarım hurma ile olsun..>>

    YanıtlaSil
  181. 172

    MECELLE-I AHKAM-I ADLİYYE

    FASL-I SALIS

    Meclis-i bey' hakkındadır.

    MADDE 181 Meclis-i bey pazarık için olunan içtima'dır.

    MADDE 182 Meclis-i bey'de bad-el-icab nihayet-i meclise ka-dar tarafeyn muhayyerdir.

    Meselâ, mütebayiandan biri meclis-i bey'de bu malı şu kadar kuruşa satdım yahut aldım diye bey'i icab eylese diğeri derakab aldım yahud satdım demeyip de bir müddet arası geçtikten sonra yine ol mecliste kabul etse bey' mün'akid olup her nekadar meclis uzun uzadıya sürmüş ve icab ve kabulün arası hayli uzamış olsa da zarar vermez.

    MADDE 183 Ba'del-icab kabl-el-kabul ahad-i tarafeynden i'raza delâlet eder bir kavl yahud fiil bulunursa icab bâtıl olup kabule mahal kalmaz.

    Meselâ, mütebayiandan biri satdım yahut aldım dedikden son-ra ikisinden birisi başka bir işle yahut bir diğer bahis ve müzakere ile meşğul olsa icap bâtıl olup ondan sonra kabul ile bey' mün'akid olmaz.

    MADDE 184 Mütebayiandan biri bey'i icab edip ancak diğerinin kabulünden evvel rücu etse icab bâtıl olup ondan sonra kabul ile bey' mün'akid olmaz.

    Meselâ, bay'i bu meta'ı şu kadar kuruşa satdım deyip de müş-teri kabul ettim demeden rücu etse müşterinin sonradan kabul ettim demesiyle bey' mün'akid olmaz.

    MADDE 185 Kabl-el-kabul icabın tekrarı icab-ı evveli ibtal edip icab-ı saniye itibar olunur.

    Meselâ, bayi' bu malı yüz kuruşa satdım dedikten sonra he-nüz müşteri kabul ettim demeden dönüp yüzyirmi kuruşa sattım dese ve müşteri kabul etse icab-ı evvele itibar olmayıp bey' yüz yirmi kuruş üzerine mün'akid olur.

    FASL-I RABİ

    Şartla bey' hakkındadır.

    MADDE 186 Akd-i bey'in muktezasından olan şartla bey' sahih ve şart muteber olur.

    Meselâ bayi' kabz-ı semen edinceyedek mebi'i hapsetmek şar-

    YanıtlaSil
  182. KİTAB'UL BÜYÜ

    173

    tiyle sattıkda bu şart bey'e zarar vermeyip belki muktezay-1 akdi beyandır.

    MADDE 187 şart muteberdir. Muktezayı akdi teyid eden şartla bey' sahih ve

    Meselâ filân şeyi terhin etmek yahut şu adamı kefil vermek şartiyle bir şey satmak sahih ve şart muteberdir. Hatta müşteri bu şartlara riayet etmezse bayi' mebii fesh edebilir. Zira bu şart-lar muktezay-ı akd olan teslim-i semeni teyid eder.

    MADDE 188 Mütearif ya'ni örf ve âdet-i beldede cari olan şart-la bey dahi sahih ve şart muteberdir.

    Meselâ kürkü kaplamak ve kilidi yerine mıhlamak ve yırtık elbiseyi yamamak şartiyle satmak sahih olup bu şarta dahi bayi'in riayet etmesi lâzım gelir.

    MADDE 189 Ehad-i âkıdeyne nefi olmayan şartla bey' sahih olup ancak şart fåsiddir.

    Meselâ âhara satmamak yahut meraya salıvermek şartiyle bir hayvanı satmak sahih olup fakat şart lâğıdır.

    FASL-I HAMIS

    İkaale-i bey' hakkındadır.

    MADDE 190 lirler. Akıdeyn ba'del-akd rızalariyle bey'i ikale edebi-

    MADDE 191 Bey' gibi (ikale) dahi icab ve kabul ile olur.

    Meselâ, akıdeynden biri bey'i ikale yahut fesh ettim ve diğeri kabul ettim dese veyahut biri bey'i ikale et ve diğeri ettim dese ikale sahih yani bey' münfesih olur.

    MADDE 192 İcab ve kabul makamına kaim olan teâtî suretiyle dahi ikale sahih olur.

    MADD1 193

    Bey gibi ikalede dahi ittihad meclis lâzımdır.

    Ya'ni meclis-i icabda kabul bulunmak lazım gelip yoksa âkı-deynden biri bey'i ikale ettim deyip de diğeri ol meclisde kabul et-meden meclis bozulsa yahut ehad-i tarafeynden i'raza delâlet eder bir şey sadır olsa badehu diğerinin kabulü müfid olmaz.

    MADDE 194 Hin-i ikalede mebi müşteri yedinde kaim ve mev-cud olmak şarttır.

    Binaenaleyh meb'i telef olmuş ise ikale sahih olmaz. MADDE 195 Mebi'in bazısı telef olsa bakisinde ikale caizdir.

    YanıtlaSil
  183. ÖMER B. ABDULAZİZ'İN HER GÜN ZİYARET ETTİĞİ VE YANINA GELENLERE DE ZİYARET ETTİRDİĞİ MÜBAREK EMANETLER

    Amr b. Muhacir der ki «Resûlullah Aleyhisselâmın Metaı, Ömer b. Abdlulaziz'in (vefatı: 101) yanında bir odada bulunur, kendisi, her gün, ona bakardı.

    Kureyşilerden gelip yanında toplananları da, bu odaya koyar, sonra, bu Metâa yönelerek (İşte, Allah'ın, sizi, Kendisile şereflendir-diği Zat'ın mirası!) derdi:

    1. Bir aded hurma yapraklarile örülmüş Serir,

    2. Bir aded yüzü deri, içi hurma lifi doldurulmuş yüz yastığı,

    3. Bir aded büyükçe çanak,

    4. Bir aded su bardağı,

    5. Bir aded elbise,

    6. Bir aded el değirmeni,

    7. Bir aded ok çantası,

    8. Bir aded kadife (yorgan).

    Bu yorganda, Resûlullâhın başının sinmiş bulunan teri, misk kokusundan daha güzel kokar, dururdu.

    Ömer b. Abdulaziz, hastalandığı zaman, onun suyu ile yıkanır, İyileşirdi. (1)

    Ömer b. Abdulaziz'in Üstün Kişiliği, Kitab ve Sünnete Bağlılığı:

    Ömer b. Abdulaziz, Medine'li Tâbiîn âlimlerinden olup İmam, Fakih, Müctehid ve Sünnetleri çok iyi bilen bir zat idi.

    Annesi: Ümmü Asım bint-î Asım b. Ömer b. Hattab'dı.

    Adâlet ve zühď'ü takvåda örnek gösterilirdi.

    İmam Şafii «Hulefây-1 Râşidin, beştir:

    1. Ebû Bekir,

    2. Ömer,

    3. Osman,

    4. Ali,

    5. Ömer b. Abdulaziz!» derdi.

    Ömer b. Abdulaziz: adâlette, Hz. Ömer'in; Zühd'ü takvâda, Ha-san'ulbasri'nin; İlimde, İmam Zührî'nin hal ve gidişatında idi.

    (1) Ebülferec İbnülcevzi El'vefâ bi ahvalil'Mustafa c. 2, 8. 555-556

    YanıtlaSil
  184. ÖMER B. ABDÜLAZİZ'İN HER GÜN ZİYARET ETTİĞİ MÜB. EMANET.

    183

    «Eğer, içinizde elli yıl kalmış olsaydım, adâleti, tamamlardım!>>> derdi.

    Malik b. Dinar «Benim , zahid olduğumu söylüyorlar.

    Halbuki, zâhid: kendisine dünya teslim olduğu halde, onu, terk etmiş bulunan Ömer b. Abdulazizdir!» derdi.

    Ömer b. Abdulaziz'in günlük geçimliği, iki dirhemden İbâretti.

    Ömer b. Abdulaziz'in kadını Fatıma bint-i Abdulmelik «Halk arasında, orucu ve namazı Ömer'den daha çok olan kim vardır?

    Ben, Rabb'ının fırakıyla Ömer'den daha çok yanıp tutuşan bir kimse görmedim.» derdi,

    Ömer b. Abdulaziz, yatsı namazını kılınca, Mescidde oturur, elle-rini kaldırır, kendisini, uyku basıncaya kadar ağlar dururdu.

    Mekhul «Eğer, Ömer b. Abdulaziz'den daha zâhidini, daha Allâh korkulusunu görmedim! diye yemin etmiş olsaydım, muhakkak ki, doğ-ruyu söylemiş olurdum!>> demiştir.

    Ömer b. Abdulaziz, Halife olduğu zaman, Şairler ve Hatipler, onun báşından dağıldılar.

    Zahidler ve Fakihler «İşleri, sözlerine aykırı hale gelmedikçe, on-dan uzaklaşmak, doğru olmaz!» diyerek yanında kaldılar.

    Ömer b. Abdulaziz'in, bir Pir-i fânî ile birlikte yürüdüğünü gö-rüp «Kimdir bu?» diye soran zâta «Onu, sen de, gördün mü?» diye sorduğu ve «Evet!» deyince «O, benim Hızır kardeşimdir...» dediği bildirilmektedir.

    Ömer b. Abdulaziz «Medine'den çıktığım zaman, benden daha bilgili bir kimse yoktu.

    Şam'a gelince, hepsini unuttum.» demiştir.

    Ömer b. Abdulaziz'in yanında, âlimler, onun çömezleri gibi ka-lırlardı. (2)

    Ömer b. Abdulaziz, Medine Valiliği zamanında da, Peygamberi-mizin namaz kılmış olduğu makamlarda, Abdullah b. Ömer gibi, na-maz kılar, Peygamberimizin gezdiği, dolaştığı yerleri devesine binip teberrüken dolaşır, ziyaret ederdi. (3)

    Ömer b. Abdulaziz, bir Hutbesinde şöyle demiştir:

    «Ey insanlar! Şüphe yok ki, Allâh Peygamberinizden sonra, Pey-gamber göndermeyecek, Ona indirmiş olduğu Kitaptan sonra da, Ki-tap indirmeyecektir.

    Allah'ın Peygamberinin dili ile helâl kıldığı şey, Kıyamet gününe kadar helâldır.

    (2) Zehebi Tezkiretülhuffaz c. 1, s. 118-121

    (3) Bedrüddin'ül-ayni Umdetülkari c. 21 5. 205-206

    YanıtlaSil
  185. 184

    ISLAM TARİHİ MEDİNE DEVRİ XI

    Allah'ın Peygamberinin dili ile haram kıldığı şey de, Kıyamet gününe kadar haramdır.

    İyi biliniz ki:ben, hüküm edici değilim.

    Fakat, hükmü yerine getiriciyim.

    Ben, sonradan bir şey ihdas edici de, değilim.

    Fakat, mevcud hükme uyucuyum.

    Ben, sizden daha hayırlı değilim.

    Fakat, sizin daha çok yük ve sorumluluk taşıyanınızım.

    İyi biliniz ki: Allah'a mâsiyet teşkil eden şeylerde, Allah'ın yara-tıklarından hiç bir kimseye itâat etmek câiz değildir.

    İşittire bildim mi?» (4)

    (4) Dârimi Sünen c. 1, s. 95

    YanıtlaSil
  186. PEYGAMBERİMİZİN BIRAKTIĞI İKİ BÜYÜK EMANET:

    KUR'ÂN-I KERİM ve SÜNNET

    Peygamberimiz Veda Haccı hutbesinde «Size, iki şey bıraktım ki, onlara sımsıkı sarıldığınız takdirde, hiç bir zaman dalâlete düşmez,

    Onlar : Allah'ın Kitabı ve Peygamberinin Sünnetidir!>> buyurmuş-yolunuzu şaşırmazsınız. tur. (1)

    Allah'ın Kitabı Kur'ân-ı Kerim :

    Peygamberimiz, başka bir Hadis-i şeriflerinde de «... Kitabullah,

    semadan, yer yüzüne uzatılmış bir Urgandır!..» buyurmuşlardır. (2) Bilindiği gibi, Kitabullâh'dan maksad, Kur'ân-ı Kerimdir.

    Peygamberimizin, ümmetine, Kitabullâh olarak bıraktığı şey, iki kapak arasında olandır. (3)

    Kur'ân kelimesi, aslında masdar olup kırâet, okumak demektir.

    (4) Kur'ân-ı Kerim, Arapca olarak (5), yüce Allah tarafından, Ayet Ayet ayırılıp insanlara ağır ağır, dura dura okunmak üzre (6), Ceb-råil Aleyhisselâm vasıtasile Peygamberimizin kalbine (7) vahy edil-mek (8), okunmak, sûretile (9), ceste ceste indirilen (10), Levh-1 Mahfuz'da (11) ve Mushaflarda yazılı, Tevâtürle, nesilden nesile nakl oluna gelen, doğruluğunda hiç şek ve şüphe bulunmayan Kita-bullah'dır. (12)

    (1) Mâlik Muvatta' c. 2, s. 899, İbn-i İshak, İbn-i Hişam Sire c. 4, s. 251

    (2) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 3, s. 17

    (3) Ahmed b. Hanbel Müsned c. 1, s. 220, Buhari Sahih c. 6, s. 106

    (4) Råğıb Müfredatülkur'an s. 402

    (5) Şûra: 7

    (6) İsra: 106

    (7) Bakare: 97

    (8) Şûra: 7

    (9) Kıyâme: 18

    (10) İnsan: 23

    (11) Buruc: 21

    (12) Seyyid Şerîf Târifât s. 116

    YanıtlaSil
  187. ISLAM TARİHİ MEDİNE DEVRİ XI

    180

    Kur'ân-ı Kerim, Peygamberimize, hiç unutulmamak, hafızasın-dan silinmemek üzre okutulmuştur. (13)

    Yüce Allah, bunu, Kur'ân-ı Kerimde şöyle açıklar:

    «Onu (Kur'ân'ı) acele ezberleyesin diye Cebrail, vahyi İyice bl-tirmeden) dilini, onunla (Kur'ân'la) depretmel

    Onu, toplamak ve okutmak, şüphesiz, bize düşer.

    O halde, biz, onu, okurken, Sen sådece kırâatına uy.

    Sonra, onu, açıklamak ta, şüphesiz, bize düşer.» (14)

    sadece dinler, vahy tamamlanınca, onu, Cebrail Aleyhisselamın oku-duğu gibi ezberlemiş bulunurdu. (Buhari - Sahih c. 1, s. 4)

    Kur'ân-ı Kerimin nasıl okunacağı da, Peygamberimize şöyle emr

    olunmuştur:

    «Kur'an'ı, tertil ile, ağır ağır oku!» (15)

    (Tertil hakkında aşağılarda, açıklama yapılacaktır)

    Kur'ân-ı Kerimin İsimleri:

    1. Kitab (16),

    2. Kur'ân-ı Kerim (17),

    3. Kelâmullâh (18),

    4. Nûr (19),

    5. Hüda (20),

    6. Rahmet (21),

    7. Furkan (22),

    8. Şifa (23),

    9. Mev'ıza (24),

    10. Zikr (25),

    11. Aliyy (26),

    12. Hikmet (27),

    13. Hakim (28),

    (13) Ala: 6

    14. Müheymin (29),

    (14) Kıyâme: 16-19

    (15) Müzzemmil: 4

    (16) Duhan: 1, 2

    (17) Vakia: 77

    (18) Tevbe: 6

    (19) Nisa: 174

    (20) Lukman: 3

    (21) Yünüs: 58

    (22) Furkan: 1

    (23) İsra: 82

    (24) Yünüs: 57

    (25) Enbiya: 50

    (26) Zuhruf:41

    (27) Kamer: 5

    (28) Yünüs: 1, 2

    (29) Målde: 48

    YanıtlaSil
  188. İKİ BÜYÜK EMANET: KUR'AN-I KERİM VE SÜNNET

    16. Habl (31),

    15. Mübarek (30),

    30. İlm (45),

    17. Sırâtulmüstakim (32),

    31. Hakk (46),

    32. Hadi (47),

    18. Kayyım (33),

    33. Aceb (48),

    19. Fasl (34),

    20. Nebeil'azîm (35),

    34. Tezkire (49),

    21. Ahsenül'hadis (36),

    35. Urvetülvüska (50),

    36. Müteşâbih (51),

    22. Tenzil (37),

    37. Sıdk (52),

    23. Rûh (38),

    24. Vahy (39),

    25. Mesâni (40),

    26. Arabiyy (41),

    27. Kavl (42),

    28. Basair (43),

    29. Beyan (44),

    (30) Såd: 29

    (31) Al-i İmran: 103

    (32) En'am: 153

    (33) Kehf: 1, 2

    (34) Târık: 13

    (35) Nebe': 1, 2

    (36) Zümer: 2

    (37) Şuara: 192

    (38) Şûra: 52

    (39) Enbiya: 45

    (40) Hicr: 87

    (41) Zümer: 38

    (42) Kasas: 51

    38. Adl (53),

    39. Îmân (54),

    40. Emr (55),

    41. Büşra (56),

    42. Mecid (57),

    43. Zebîr (58),

    44. Mübin (59),

    (43) Câsiye: 20

    (44) Nisa: 138

    (45) Ra'd: 37

    (46) Al-i İmrân: 62

    (47) İsra: 9

    (48) Cin: 29

    (49) Müddessir: 54

    (50) Lukman: 22

    (51) Zümer: 23, 33

    (52) Zümer: 33

    (53) En'am: 115

    (54) Âl-i İmrân: 193

    (55) Talak: 5

    (56) Neml: 2

    (57) Buruc: 21

    (58) Enbiya: 105

    (59) Yûsüf: 1, 2

    YanıtlaSil
  189. الشابات الاعمار

    خلاصه عادت للهك جرياني اوزر من حاصل بالمصدرك واوري، مصدره متوقف مصدرك اساسی ایہ میلاند. میلا نہ دیا میلاندہ کی تصرف موجود اند نه دگل در که به مؤثره احتیاجی اولسون مقدوم ده دکلدر که حاصل بالمصدر کی موجود اولانه بر شیک وجودینه شرط قبانینه و یا ثواب و عقابه سبب اولمنه جواز او لما سين.

    سؤال ؟ ] علم از لينك و يا اراده از لید نان به فعله تعلقاری، اختياره محل بر اقمابور.

    الجواب ] [ برنجيسي ] عبدك اختيارندن نشئت الیدن به فعله علم از لينك تعلقی، او اختیاره منافی و مانع دگلدر چونکہ مؤثر، علم دگلدر، قدر ندر. علم، معلوم تا بعد.

    ایکنجیسی ) علم از لی محیط اولدیفی ایجون، میدانه اسبابی به لکده آبلوق ایدر، ایجنه البر.

    بوفه علم از لی، ظهر ایدیا دیاگی کی اوزونه به سامانه باشی دارد که باید تفاضل الاله بالگر مسببات او مبدئه اسناد ايديلين.

    د و چنجیبی ) معلوم فاصل بر کیفیت اوزرینه اولورسه، علم او یاه جه تعلق، ایدر او یاه ایمه معلومك مقاييسي و اسبابي، قدره اسناد البديله من

    اور دجیسی تا ظهر ایدیلدیگی کی ارادۀ کلیه نك به دفعه مسببه، به دفعه ده سببه آیری تعلقى يوقدر آنجه مسیله سیه بر تعلقی دارد.

    بو مذهبهارك نقطه نظر لريني به مثال ايله ايضاح ايده لم : بر آدم بر آلتله بر شخصی تولدي، سببك معدوم اولد يعني فرصه الدرس ك، مسببك كيفيتي ناصل اولور ؟

    اهل جبرك نقطة نظر لری ٹولہ جلدی چونکه او نارجه تعلق ایکیدر و سیله حبيب آراسنده انقطاع جائز در.

    اهل اعتزالی: تولہ یہ جلدی چونکه او نارجه مرادن اراده در تخلفی جائز در.

    اهل سنت والجماعتى بو مثالده سكوت وتوقف لازمدر. چونکه اراده قالميه نك سيداله حسبيه بر تعلقي واردر. بو اعتبار له سببك عدمى فرض ايدياليس، حبيبك ده فرض عدمى لازم قالیر. چونکه تعلقه بر در جبر و اعتزال، افراط و تفریط در.

    YanıtlaSil
  190. عدم

    Adem: Yokluk

    عادت الله

    Adetullah: Allah'ın icraatı

    جريان

    Cereyan: Bir süreç içinde gerçekleşme

    جواز

    Cevaz: İzin

    حكميل

    Hasılı bilmasdar: Masdar-

    بِالْمَصْدَة

    dan meydana gelen

    المتياز

    İhtiyar: Tercih etme

    عقاب

    İkab: Azab

    انقطاع

    İnkuta: Kesilme

    إرادة أزلية

    İrade-i ezeliye: Allah'ın başlangıcı olmayan iradesi

    استاذ

    İsnad: Dayandırma

    كيفيت

    Keyfiyet: Nitelik

    مَعْدُومٌ

    Madum: Yok olan

    محل

    Mahal: Yer

    مانع

    Mani: Engel olan

    مندا

    Mebde: Başlangıç

    مقاييس

    Mckayis: Ölçüler, kıyaslar

    محيط

    Muhit: Kuşatıcı

    Müessir: Te'sir eden

    مكتب

    Müsebbeb: Sebeble meydana gelen

    مسببات

    Müsebbebat: Sebeble meyda-na gelenler

    ليله

    Silsile: Zincir

    سكوت

    Sükût: Susma

    علف

    Tahallif: Geride kalma

    تصرف

    Tasarruf: İdare etme

    تغافل

    Tegaful: Bilerek gaflete dalmak

    توقف

    Tevakkus: Duraklama

    YanıtlaSil
  191. 618 Stre-i Ba

    Hulása, âdetullahın cereyanı üzerine håsıl-1

    bilmasdarın vücůdu, masdara mütevakkıftır. Masdarın esası ise meyelåndır. Meyelån veya meyelândaki tasarruf, mevcůdåttan değildir ki, bir müessire ihtiyacı olsun.

    Ma'dům da değildir ki, håsıl-ı bilmasdar gibi mevcůd olan bir şeyin vücûduna şart kılınmasına veya sevab ve ikāba sebeb olmasına cevaz olmasın.

    Sual: İlm-i ezelinin veya iråde-i ezeliyenin bir fiile taallukları, ihtiyâra mahal bırakmıyor.

    Elcevab: Birincisi: Abdin ihtiyârından neş'et eden bir fiile ilm-i ezelinin taalluku, o ihtiyâra münafi ve mâni değildir. Çünki müessir, ilim değildir, kudrettir. İlim, ma'lûma tabi'dir.

    İkincisi: İlm-i ezeli muhit olduğu için, müsebbebåtla esbábı birlikte abluka eder, içine alır.

    Yoksa ilm-i ezeli, zannedildiği gibi uzun bir silsilenin başı değildir ki, esbåbdan tegåfül ile, yalnız müsebbebåt o mebdee isnåd edilsin.

    Üçüncüsü: Ma'lûm nasıl bir keyfiyet üzerine olursa, ilim öylece taalluk eder. Öyle ise, ma'lůmun mekāyisi ve esbabı, kadere isnåd edilemez.

    Dördüncüsü: Zannedildiği gibi, irâde-i külliyenin bir def'a müsebbebe, bir def'a da sebebe ayrı ayrı taalluku yoktur. Ancak müsebbeble sebebe bir taalluku vardır.

    Bu mezheblerin nokta-i nazarlarını bir misal ile îzáh edelim: Bir adam bir åletle bir şahsı öldürse, sebebin ma'dûm olduğunu farz edersek, müsebbebin keyfiyeti nasıl olur?

    Ehl-i Cebr'in nokta-i nazarları: "Ölecekti." Çünki onlarca taalluk ikidir. Ve sebeble müsebbeb arasında inkıtâ câizdir.

    Ehl-i İ'tizâl'ce: "Ölmeyecekti." Çünki onlarca muradın iradeten tahallüfü câizdir.

    Ehl-i Sünnet ve'l-Cemâatçe, "Bu misålde sükût ve tevakkuf lazımdır. Çünki irâde-i külliyenin sebeble müsebbebe bir taalluku vardır. Bu i'tibârla sebebin ademi farz edilirse, müsebbebin de farz-ı ademi

    lâzım gelir. Çünki taalluk birdir." Cebir ve İ'tizal, ifråt ve tefrittir.

    YanıtlaSil
  192. 140

    TÖVBE I

    Bir kimsenin tövbesinin kabul olduğu şu dört şeyle bilinir:

    1. Dilini boş sözlerden, gıybet ve yalandan koruması ile.

    2. Kalbinde hiç kimseye kin ve düşmanlık beslememesiyle.

    3. Kötülerle arkadaşlığı terk etmesiyle.

    4. Ölüme daima hazırlıklı olması, geçmişte işlediği günahlardan pişmanlık duyup tövbe etmesi ve Rabbine ibadet için gayretli olmasıyla,

    Hikmet ehlinden birine sordular:

    Tövbe edenin tövbesinin kabul olduğunu gösteren bir işaret var mıdır?

    Cevaben dedi ki:

    Evet! Tövbenin kabul olduğunu gösteren dört şey vardır.

    Bunlar:

    1. Kötü arkadaşlardan uzaklaşmak ve iyi insanlarla arkadaşlık yapmak.

    2. Günahların her türlüsünü terk edip, ibadetlere yönelmek.

    3. Kalbinden dünya sevgisini tamamen atıp, ahiretin hüznünü sürek-li kalbinde taşımak.

    4. Allah bütün insanların rızkını kendisi üstlendiği için, rızık endi-şesini kalbinden çıkarıp, Allah'ın emirlerini yerine getirmeye çabalamak.

    Bu alametleri kendisinde bulunduran bir kişi, Allah'ın haklarında şöyle buyurduğu kimselerdendir:

    إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ التَّوَّابِينَ وَيُحِبُّ الْمُتَطَهِّرِينَ

    "Şunu iyi bilin ki, Allah tövbe edenleri de sever, temizlenenleri de sever."

    Bu özelliklere sahip olan birine karşı diğer insanların şu dört şeyi yapmaları gerekir:

    1. Onu sevmeleri. Çünkü Allah o kimseyi sevmektedir.

    2. Allah'ın onu tövbe üzerinde daim kılması için dua etmeleri.

    3. Geçmişte işlediği günahlar sebebiyle onu kınamamaları.

    4. Onunla oturup konuşmaları ve dini meseleleri tartışmaları. Aynı zamanda ona yardımcı olmaları.

    Bakara 222

    YanıtlaSil
  193. TENBİHÜ'L GÂFİLİN

    141

    Bu kişiye Allah (cc) dört türlü ikramda bulunur:

    1. Allah onun günahlarını siler. Hiç günah işlememiş gibi olur.

    2. Allah onu sevdiği kullarının arasına katar.

    3. Şeytanın ona musallat olmasına izin vermez, onu şeytandan korur.

    4. Ölüm anında onu korkudan emin kılar. Nitekim Allah (cc) şöyle

    buyuruyor:

    إِنَّ الَّذِينَ قَالُوا رَبُّنَا اللَّهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا تَتَنَزَّلُ عَلَيْهِمُ الْمَلَائِكَةُ أَلَا تَخَافُوا وَلَا تَحْزَنُوا وَأَبْشِرُوا بِالْجَنَّةِ الَّتِي كُنْتُمْ تُوعَدُونَ

    "Şüphesiz, Rabbimiz Allah'tır deyip, sonra dosdoğru yolda yü-rüyenlerin üzerine melekler iner. Onlara: Korkmayın, üzülmeyin, size vadolunan cennetle sevinin! derler."

    Halid b. Midan diyor ki:

    Tövbe edip de tövbesi kabul edilenler cennete girdiklerinde, Allah bize cennete girmeden önce cehennemin üzerinden geçeceğimizi vad etmemiş miydi? diye sorarlar.

    Bunun üzerine kendilerine şöyle cevap verilir:

    Siz cehennemin üzerinden geçtiniz, ama o sırada ateşi sönüktü.

    Hz. Hasan (ra) anlatıyor:

    Resulullah (sav) zina yaptığı kesinleşen bir kadını recmetmiş sonra-da cenaze namazını kıldırmıştı. Bunun üzerine bazı sahabeler, "ya Resû-lellah hem recmettin hem de namazını kıldırdın" deyince, Resulullah (sav) onlara şu cevabı verdi:

    O, öylesine bir tövbe etti ki bu günahı yetmiş kere işlemiş olsaydı yine Allah tövbesini kabul ederdi."

    Bu haberden anlaşılıyor ki, bu kadının tövbesi gerçek bir tövbe imiş. Çünkü gerçekten tövbe eden bir kimse büyük günah işlemiş olsa bile tövbesi kabul edilir.

    Resulullah (sav) şöyle buyuruyor:

    "Bir mü'mini yaptığı bir kötülük sebebiyle kınayan kimse o kötülüğü yapmış gibi günahkâr olur. Ayrıca kınayan kimseyi aynı hataya düşürmek

    Fussilet 30 Müslim, 1696

    YanıtlaSil
  194. TARINTE BUGÜN

    1514-Çaldıran zaferi.

    - 1882 - Ingilizlerin Mısır'ı işgali.

    1935 - Türkiye Kıbrıs

    sebebiyle Yunanistan'a ilk notayı verdi.

    PERŞEMBE

    THURSDAY

    TEMMUZ JULY

    BIR AYET Ey kafirler!

    olduklarınıza tapmam.

    Ben sizin tapmakta

    Kâfirun Suresi: 1-2

    11

    BİR HADİS

    Namaz kıldığında son namazınmış gibi kıl.

    İbni Mâce, Zühd: 15

    Cennet ve Cehennem, şecere-i hilkatten ebed tarafına uzanıp eğilerek giden bir dalın iki meyvesidir. Meyvenin yeri ise, dalın müntehasındadır. Hem şu silsile-i kâinatın iki neticesidir.

    Mektubat

    HIZIR: 67 - GÜN: 193 KALAN: 173 - GÜN. KIS.: 0 DK

    HİCRĪ: 5 MUHARREM 1446 - RUMI: 28 HAZİRAN 1440

    Yatsı

    İmsak

    Öğle

    İkindi

    Akşam

    Öğle İkindi Aksam

    Günes

    Yatsı

    YanıtlaSil
  195. uz, kısır Maped hanesine gelmişler. Gayet zaa sut yok sul-i Ekrem (asm) ferman etti: "Bunda süt yo da kan yoktur; nereden ?" ok mudur? süt verecek?

    bir keçi orada vardı. Re Ümmü Mabed demiş " Res Ekrem (asm)

    TARİHTE BUGÜN

    1950-Radyolarda

    Kur'an ve dinî program yayınlanma yasağı kaldırıldı.

    1977 - Pakistan'daki askerî darbede, General Ziyaül Hak, Başbakan Zülfikâr Ali Butto'yu devirdi.

    1993 - Başbağlar katliamında 33 şehit verildi.

    BUGÜN BİRÇOK HİKMETLERLE DOLU OLAN AŞURE GÜNÜDÜR.

    TEMMUZ

    05

    CUMARTESİ

    10 1447 MUHARREM,

    RUMI: 22 HAZİRAN 1441

    HIZIR: 61

    cem'i gayet müşküldür. Mektubat

    BİR AYET

    "Ey yer suyunu yut! Ey gök suyunu tut" emri geldi. Sular çekildi, iş bitirildi, gemi Cûdî dağının üzerine oturdu ve "Kahrolsun o zâlimler topluluğu" denildi.

    (Hud: 44)

    BİR HADİS

    Aşûre orucunu tutun; ancak bir gün önce veya bir gün sonra da tutmak sûretiyle Yahudîlere muhalefet edin.

    Heysemî

    Kader nokta-i nazarında feci akıbetin [Kerbela Faciası] hikmeti ise: Hasan ve Hüseyin ve onların hanedanları ve nesilleri, manevî bir saltanata namzet idiler. Dünya saltanatı ile manevî saltanatın

    YanıtlaSil
  196. -1950-Radyolarda

    Kur an ve dini program yayınlanma yasağı kaldırıldı.

    1977 - Pakistan'daki askerî

    darbede, General Ziyaül Hak, Başbakan Zülfikâr Ali Butto'yu devirdi.

    1993 - Başbağlar katliamında 33 şehit verildi.

    BUGÜN BİRÇOK

    HİKMETLERLE DOLU OLAN AŞURE GÜNÜDÜR.

    TEMMUZ

    05

    CUMARTESİ

    10 1447

    MUHARREM

    RUMÎ: 22 HAZİRAN 1441

    HIZIR: 61

    suyunu tut" emri geldi. Sular

    çekildi, iş bitirildi, gemi Cûdî dağının üzerine oturdu ve "Kahrolsun o zâlimler topluluğu" denildi.

    (Hud: 44)

    BİR HADİS

    Aşûre orucunu tutun; ancak bir gün önce veya bir gün sonra da tutmak sûretiyle Yahudilere muhalefet edinm

    Heysem

    Kader nokta-i nazarında feci akıbetin [Kerbela Faciası] hikmeti ise: Hasan ve Hüseyin ve onların hanedanları ve nesilleri, manevî bir saltanata namzet idiler. Dünya saltanatı ile manevî saltanatı

    cem'i gayet müşküldür. Mektubat

    YanıtlaSil
  197. 108 Hadislerden Seçmeler

    Kim, insanların kalbini çelmek için kelâm kullanılışını öğrenirse, Allah Kıyamet Gün ondan ne farz ne nafile hiçbir ibadetini kab etmez!"

    Kütüb-i Sitte, Hadis No: 591

    ***

    Anne ile çocuğunu ayıranlar

    Ebu Eyyub (ra) rivayet ediyor:

    "Kim çocuğuyla annesi arasını ayırırsa Kıy met Günü Allah (cc) sevdikleriyle onun arası ayırır."

    Kütüb-i Sitte, Hadis No: 30

    ***

    Zimmetine mal geçirenler ve gasp edenl

    Ebu Hümeyd es-Saidî'den rivayetle:

    Görevlendirdiğimiz bazı kimselere ne oluy ki, bize gelip şöyle diyorlar: "Şunlar sizin, şunl ise bana hediye edilenlerdir. Babasının ve anı sinin evinde oturup bu şeylerin kendisine hed edilip edilmeyeceğine baksa ya? Muhammed nefsi kudreti elinde olan Allah'a yemin eden ki, sizden biriniz umuma ait bir malı zimmeti geçirirse Kıyamet Günü mutlaka onu boynun taşıdığı hâlde gelir. Eğer bu bir deve ise inleye leye getirir. Eğer sığır ise böğüre böğüre getin

    YanıtlaSil
  198. ger boyun ise meleye meleye getirir. Şüphesiz, ben tebliğimi yaptım.

    Buhari, İman: 9.

    ***

    Müstevrid'den rivayetle:

    İğneyi ve ipliği sahibine geri veriniz. Kim ki, bir iğne veya ipliği zimmetine geçirirse Kıyamet Günü onu getiremese bile getirmeye zorlanır.

    a 75

    en

    Taberani'nin Kebir'inden.

    ***

    Adiyy ibni Amîre'den (ra) rivayetle:

    Sizden bir iş için tayin ettiğimiz kimse, bizden bir iğne ve daha ufağını bizden saklarsa bu, 11 haksız kazanç olur ve Kıyamet Gününde опи der.

    Ebu Davud, İmare: 10; Akdıye: 5.

    YanıtlaSil
  199. MAN GAZETE

    ALLAH VAR!..

    Osmanlı medeniyetinin abide şah-siyetler yetiştirmesi ve tarihteki en uzun hüküm süren hânedan olması asla tesadüf değildir. Zira ecdâdımızda mâneviyat ve rûhâniyetle dolu mükemmel bir terbiye anlayışı vardı.

    Bu öyle bir tahsil ve terbiye idi ki;

    Sultana;

    "Padişahım çok yaşa!" diye duâlar edilir, fakat aynı zamanda gurura ka-pılmaması için de her cuma selâmlığında askerler tarafından kendisine;

    "Mağrur olma padişahım, senden büyük Allah var!" diye nidâ edilirdi.

    Fânîlik ve kulluk şuurunun bu süretle hatırlatılması, Osmanlı'da resmî bir usûl hâline getirilmiştir.

    ULVÍ VASİYETLER

    Osman Gazi'nin Orhan Gazi'ye vasiyeti:

    "-Oğul! Bil ki bizim mesleğimiz, Allah yoludur ve maksadı-mız da O'nun dînini yaymak (hidâyetlere vesile olmak)tır.

    Bizim dâvâmız, kuru bir kavga ve cihangirlik dâvâsı değil, <«i'lâ-yı kelimetullah >>tır!..

    Cihâdı terk etmeyerek rûhumu şâd et!"

    Orhan Gazi'nin, oğlu Murad Han'a vasiyeti:

    "Osmanlı'ya iki kıta üzerinde hükümrân olmak yetmez! Zira i'lâ-yı kelimetullah dâvâsı, iki kıtaya sığmayacak kadar büyük ve ihtişamlı bir dâvâdır! (Sen onu dünyaya taşıracaksın!)"

    YanıtlaSil
  200. ASKAN

    Bilesin ki;

    Atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli (korkusuz, pervâsız, kah-raman, gözüpek) derler.

    -En büyük zafer nefsini tanımaktır.

    Düşman, insanın kendisidir.

    Dost ise, nefsi tanıyanın kendisidir.

    -İnsan bir kere oturdu mu, ye-rinden kolay kolay kalkamaz. Kişi kıpırdamayınca uyuşur. Uyuşunca lâflamaya başlar, lâf dedikoduya dönüşür. Dedikodu başlayınca da gayri iflâh etmez. Dost, düşman olur; düşman, canavar kesilir...

    -Durmaya, dinlenmeye hakkımız yok.

    Çünkü, zaman yok, süre az...

    -Hayvan ölür, semeri kalır;

    İnsan ölür eseri kalır.

    Gidenin değil, bırakmayanın ardından ağlamalı...

    Bırakanın da bıraktığı yerden devam etmeli.

    -Yalnızlık korkanadır.

    Toprağın ekin zamanını bilen çiftçi, başkasına danışmaz. Yalnız başına kalsa da... Yeter ki, toprağın tavda olduğunu bilebilsin.

    -Sevgi dâvânın esası olmalıdır.

    Sevmek ise, sessizliktedir. Bağırarak sevilmez. Görünerek de sevilmez.

    -Geçmişini bilmeyen, geleceğini de bilemez.

    Osman;

    Geçmişini iyi bil ki, geleceğe sağlam basasın.

    Nereden geldiğini unutma ki, nereye gideceğini unutmayasın...

    -Açık sözlü ol!

    Her sözü üstüne alma!

    Gördün, söyleme; bildin, deme!

    Sevildiğin yere sık gidip gelme; muhabbet ve itibarın zedelenir...

    482

    YanıtlaSil

Yorum Gönder