Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla anlamına gelen "Bismillahirrah- nânirrahîm" âyetinin adıdır. Besmeleye 'Allah'ın adını anmak" anlamına gelen 'tesmiye" de denir. Besmele, Neml sûre- sinin 30. âyetinin bir bölümü ve Fâtiha sûresinin ilk âyetidir. Tevbe sûresi hâriç diğer sûrelerin başında besmele yazıl- mıştır. Sûre başlarındaki besmeleler, müstakil birer âyettir. Ancak o sûreye dahil değildir.
Peygamberimiz (a.s.) her hayırlı işe besmele ile başlanmasını tavsiye etmiş ve "Besmele ile başlanmayan her iş be- reketsiz ve sonu güdüktür" buyurmuştur (Aclûni, Keşfü'l-Hafa, II,174). Kur'ân okumaya, bir şey yiyip içmeye ve bir işe başlanır- ken besmele çekilir. Kur'ân'da Allah'ın adı anılmadan kesilen hayvanların etleri- nin yenmeyeceği bildirilmiştir (En'âm, 6/121).
Besmele çeken insan; başka bir var- lık adına değil sadece Allah adına, O'nun rızası için ve O'nun izniyle başlı- yorum, demiş olur. Besmelede Yüce Ya-
YANITLASİL
yuksel22 Mayıs 2024 13:52 atıcının üç ismi geçmektedir: Allah, Rahman ve Rahim. Besmele çeken Kur'ân okumuş ve Allah'ı anmış olur,
Ben nefs-i emmareyi İngilizce'ye 'zalim' (tyrannical) olarak tercüme ettim. Bu bize zulmeden nefistir. İlginçtir; Mevlana nefs-i emmareden firavun olarak bahseder. Nefs-i emmareyi İngilizce'ye çevirmeye kalkıştığımda endişelenmiştim. Ben kimdim ki, kısır Kur'an ve Arapça bilgimle Kur'ani bir kavramı tercüme etmeye kalkışıyordum! Mevlana'nın kitabını okuduktan sonra, 'Elhamdülillah, tercümem o kadar da fena değilmiş' dedim, çünkü orada nefs-i emmare Firavun olarak tasvir ediliyor.
YANITLASİL
yuksel27 Mayıs 2024 06:20 Ekim 2003 Sayı: 212 Şaban 1424-4.250.000 TL. (KDV dan
Cebrail (a.s.) bana beyaz bir ayna getirdi. İçinde kara bir nokta vardı. Sordum, bu nedir? Dedi ki: "Bu Cuma'dır ve kıyamet de Cuma günü kopacaktır." Ravi: Hz. Enes (r.a.) Sayfa: 270 / No: 3 Ramuz El-Ehadis
6240- İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki, yüzleri (suretleri) insan sureti gibi, fakat kalpleri şeytan kalbi olacaktır. Kan akıtacaklar, çirkin hareketlerden çekinmeyecekler. Onlara tabi olursan sana oyun yapacaklar, onlara güvendiğin takdirde sana hiyanette bulunacaklar. Çocukları yüzsüz, gençleri arsız olacak. Yaşlıları ise iyiyi emretmeyecek, münkerden alıkoymayacaklar. Onlarca sünnet bidat, bidat ise sünnet sayılacak. Onlarda emir boş ve bozuk olacak. İşte o zaman Allah onlara aralarından en kötü olanları musallat kılacak. İyileri şerlerinden kurtulmak için dua edecekler, ama dualan kabul edilmeyecek.
edecek, Allah: "Sen yalnız kendine dun gelede duanı kabul edeyim. 6242- İnsanlara öyle bir zaman gelecek ki, kişi umuma dua Umum halka gelince ben onlara gazap edeceğim." buyuracak.
YANITLASİL
yuksel30 Mayıs 2024 03:38 -٦٢٤٣- يَأْتِي عَلَيْكُمْ زمان لا ينجو فيه الا من دعا دعاء الفريق رهب من
حذيفة ونعيم بن حماد عنه) 6243. Size öyle bir zaman gelecek ki, o zamanda içinizden oncak boğulmak üzere olan kişinin duası gibi dua eden kimse kurtulur.
6244- İnsanlara öyle bir zaman gelip çatacak ki, cemaat, mescitlerde halka olup oturacak, fakat bütün gayeleri dünya menfaatı olacak. İşte bu gibilere Allah'ın ihtiyacı yoktur. Binaenaleyh siz onlarla oturmayın.
ve asabiyet davasının İslâm'ın ruhu- na aykırı olduğunu söylemiştir (Müslim, Imare, 57). Bununla birlikte bir kimsenin haklı olduğu konularda kendi yakınla- rına yardım etmesi, yerine göre vacip yerine göre müstehabtır. (M.C.)
ASHAB
bk. Sahabî.
ASHAB-I A'RAF
A'râf ehli demektir. A'râf sûresinin 44-50. âyetlerinde âhirette üç sınıf insa- nın varlığından söz edilmiştir. Bunlar; ashâbü'l-cennet (cennet halkı, cennet- likler), ashâbü'n-nâr (cehennem halkı, cehennemlikler) ve ashâbü'l-a'râf. Cehennem halkı ile cennet halkı ara- sında bir sûr (perde, duvar) vardır. Bu sûrun cennet tarafı nur, cehennem tarafı ateştir. (Hadid, 57/13) Cennet ile cehennem arasında bulunan a'râfta, hem cennet- likleri, hem de cehennemlikleri yüz- lerindeki işaretlerinden tanıyan kim- seler vardır. Bunlar, cennet halkına; "selâmün aleyküm (selam size)" diye seslenirler. Cehennem halkını görünce de "Rabbimiz, bizi bu zâlim toplum ile beraber bulundurma!" diye dua ederler (A'râf, 7/44-50). Bu kimseler, iyilikleri ile kötülükleri, sevapları ile günahları eşit olduğu için henüz cennete giremeyen ancak cennete girmeyi uman mü'min- lerdir. Ashâb-ı a'râf, a'râf'ta bir müd- det kalır, sonra Allah onları cennete koyar. (İ.K.)
ASHAB-I BEDİR
Bedir savaşında Hz. Peygamber'le birlikte savaşa katılan sahabeye Ashâb-ı Bedir denir. Sayılarının 313 civarında olduğu rivâyet edilir. İslâm Tarihi'nde, Müslümanların oldukça olumsuz şart- larda kazandıkları ilk büyük zaferi olan bu savaşa katılan mü'minlerin, Allah
ve Rasûlü katında şerefli ve seçkin bir yeri vardır. (A.G.)
ASHAB-I CAHÎM
"Cahîm" Kur'ân'da zikri geçen yedi cehennemden biridir. Çok şiddetli ve sürekli yanan kızgın ateş, çok sıcak yer demektir. Ashâb-ı cahîm tabiri, cehen- nem halkı, cehenneme atılacak kimse- ler anlamına gelir. Kur'ân'da 6 âyette geçmiş ve inkâr edenlerin, Allah'ın âyetlerini yalanlayanların (Bakara, 2/119; Mâide, 5/10, 86; Hadid, 57/19) ve âyetleri red ve iptal etmek için çalışanların (Hac, 22/51) ashâb-ı cahîm olduğu bildirilmiş ve ashâb-ı cahîm, îmân edip sâlih amel- ler işleyen cennet halkının zıddı olarak zikredilmiştir (Maide, 5/9-10). (İ.K.)
ASHAB-I CENNET
Cennet halkı demektir. Bu tabir, Kur'ân'da 12 defa geçmiştir. Bir âyette bahçe sahipleri (Kalem, 68/17) diğer âyet- lerde cennete girecek insanlar anla- mında kullanılmıştır. Kur'ân'da îmân edip sâlih amel işleyenlerin (Bakara, 2/82), Allah'a gönülden boyun eğenlerin (Hûd, 11/23) güzel amelleri en iyi bir şekilde yapanların (Yunus, 10/26) ve müslümanla- rın (Ahkâf, 46/15-16) cennet halkı olduğu bildirilmiştir.
Ahirette insanlar, îman ve sâlih amellerine veya inkâr ve kötü amelle- rine göre cennet halkı veya cehennem halkı olarak iki sınıf olurlar. Cennet halkı, kurtuluşa eren (Haşr, 59/20) ve cen- nette ebedi kalacak olan (Bakara, 2/82) mutlu insanlardır. Cennette istedikle- ri her şey vardır (Yasin, 36/57). "O gün cennet halkının kalacakları yer daha - iyi, dinlenip safa sürecekleri yer daha güzeldir" (Furkân, 25/24). Kur'ân'da cen- net halkı; sâbık, mukarreb, ashâb-1
yemin ve ashâb-ı meymene olarak da ifade edilmiştir (Vakia, 56/8), (1.K.)
ASHAB-I EYKE
Eyke halkı demektir. "Eyke" keli mesi, sık ormanlık anlamına gelir. Kendilerine Şuayb (a.s.) Peygamber olarak gönderilmiştir. Eyke halkı, Kızıl Deniz sahilleri ile Medyen ara sında yaşıyordu. Bozgunculuk, ölçü ve tartıda hile yapıyorlar, insanların hakla rını eksik veriyorlardı (Şu'ară, 26/181-183), Zalim bir toplum idi (Hier, 15/78). Şuayb (a.s.), bunları ıslaha çalıştı, "Allah'a karşı gelmekten sakının, bana itaat edin" dedi. Ashâb-ı Eyke, Şuayb'ı (a.s.) yalanladı. Ona "sen iyice büyü lenmişsin, sen de bizim gibi bir insan- sın, senin yalancılardan olduğuna ina- nıyoruz, doğrulardan isen üzerimize gökten parçalar indir" dediler (Şu'ară, 26/176-190). Allah, Eyke halkının üzerine şiddetli bir sıcak musallat etti. Bu sıcak yedi gün sürdü. Bütün ırmakların suyu kesildi. Sonra üzerlerine bir bulut geldi. Sıcaktan hepsi bulutun altına toplandı- lar. Buluttan ateş yağdı, hepsi helāk oldu. Kur'ân'da buna, "azābü yevmi'z- zıll" (gölge gününün azabı), "azabil yevmin azîm" (büyük bir günün azabı) denilmektedir (Şu'ară, 26/189). (İ.K.)
ASHAB-I FERAİZ
Kelime anlamıyla "hisse sahiple- ri" demek olan ashab-ı feraiz, fıkıhta mirastan hisseleri belirlenen kişileri ifade etmek için kullanılan bir tabirdir. (bk. Ferâiz) (I.P.)
ASHAB-I FIL
Fil sahipleri demektir. "Ashab-1 Fil" ile kastedilenler, Habeşistan Kralı Necaşî'nin Yemen Valisi Ebrehe ve ordusudur. Ashab-ı Fil kavramı, Fil
Ebrehe, idi. Yemen'i dint merkez yapmak amacıyla San'a'da Kules adında bir kilise yaptırdı Herkesin buraya gelmesini istiyordu Fakat gelen olmadı. Herkes Ka'be'y ⚫tercih ediyordu. Kinâne oğullarından biri Kules kilisesini kirletti. Bunun ilzerine Ebrehe çok kızdı. Ka'be'yi yık maya karar verdi. Ordusu ile Mekke'ye - hareket etti. Ordusunda filler de vardı. Ka'be'yi yıkmak istedi, ancak muvaf ■fak olamadı. Ebrehe ordusu Ka'be yakınına varınca Allah üzerlerine sürü sürü kuşlar gönderdi. Kuşlar, üzer lerine taşlar attılar. Ebrehe ordusu, kurtların yediği ekin yaprağı gibi dar- madağın oldu (Fil, 105/1-5). Bu olay, Hz Muhammed (a.s.)'in doğumundan yak- laşık iki ay kadar önce vuku bulmuştur. (Ι.Κ.)
ASHAB-I HADÎS
bk. Ehl-i Hadis.
ASHAB-I HICR
Hıcr halkı demektir. Hıcr, Şam ile Hicaz arasındaki bölgenin adıdır. Hier bölgesinde Semûd kavmi yaşamıştır. Semûd kavmi, Ad kavminden geriye kalan insanlardır. Bu nedenle Semûd, ikinci Ad diye de anılır. Semûd kavmi, birçok nimet ve imkâna sahipti. Dağları delmiş, taşları oymuş, sağlam ve muh- kem yazlık ve kışlık evler, konaklar yapmışlardı (Şu'arâ, 26/149). Ucuzluk, bol- luk ve refah icinde idiler. Bu nimetler- le azdılar, hak yoldan saptılar. Ashab- Hicr; bozguncu (A'râf, 7/74), zorba ve inatçı (İbrahim, 14/15), kâfir (A'raf, 7/76). zalim (Hûd, 11/67) ve azgın idi (Şems, 91/11). Kendilerine Peygamber olarak gön- derilen Salih (a.s.)'ı yalanladılar (Hac
22/42). O'na büyülenmiş (Şu'ară, 26/153), çok yalancı ve şımarık dediler (Kamer, 54/25). Mucize olarak verilen dişi deveyi öldürdüler (Şems, 91/14), şeytana uydular ve doğru yoldan saptılar (Ankebût, 29/38). Allah'a şirk koştular, putlara taptılar (A'raf, 7/73). Ahireti inkâr ettiler (Häkka. 69/4-5). İnsanlara kötülük yapıyorlar- dı (Fecr, 89/12). Peygamberin öğütlerine kulak vermeyen Ashâb-ı Hıer, dehşetli bir sayha (gürültülü ses) ile helâk oldu- lar. Ağılcının topladığı kuru ot gibi kırı- lıp gittiler (Kamer, 54/31). (İ.K.)
ASHAB-I KARYE
Şehir veya köy halkı demektir. "Ashâb-ı Karye" tabiri, Kur'ân'da sadece Yâsîn sûresinin 13. âyetinde geçmektedir. Sözü edilen şehir halkı kendilerine gönderilen iki elçiyi yalan- lamışlardı. Üçüncü bir elçi gönderildi. Şehir halkı, elçilere "sizin yüzünüz- den uğursuzluğa uğradık. Sözünüzden vazgeçmezseniz sizi taşlarız, size azap ederiz" demişlerdi. Şehir halkından biri, "Ey kavmim! Peygamberlere uyun" demiş, îmân ettiğini açıklamıştı. Halk, bu mü'mini öldürmüş, Allah da bunları korkunç bir sesle helâk etmiştir (Yasin, 36/13-29).
Ashâb-ı Karye'nin kimler olduğu, gönderilen elçilerin ve îman eden kişi- nin isimleri Kur'ân'da bildirilmemiş- tir. Ancak rivâyetlere göre, "Ashab-1 Karye" Antakya halkıdır. Söz konusu elçileri de Hz. İsa (a.s.) göndermiştir. Elçilere arka çıkıp îman eden kişi ise Habîbü'n-Neccâr'dır. (İ.K.)
ASHAB-I KEHF
Mağara halkı, mağara sahipleri demektir. Ashâb-ı Kehf ile kastedilen insanlar; kâfır bir toplumdan kaçıp dağda bir mağaraya sığınan bir grup
mü'mindir. Kur'ân'ın 18. sûresi, adını bu kıssadan almıştır. Sürenin 9-26. âyetlerinde bu kıssa anlatılmaktadır.
Kur'ân'da mağaraya sığınanla- rın gençler olduğu, mağarada yıllarca uyudukları, köpeklerinin de yanlarında bulunduğu, belli bir süre sonra uyandık- ları, aralarında mağarada ne kadar kal- dıklarını konuştukları, içlerinden birinin şehre gümüş para ile yiyecek almaya gittiği, mağarada 309 yıl kaldıklarının söylendiği, ancak ne kadar kaldıklarını Allah'ın bildiği ifade edilmiştir.
Tefsîr kitaplarında zikredilen rivâ- yetlere göre şehre giden genç, çarşıda alışveriş yaparken, zulmünden kaç- tıkları Kral Dakyanus'un adı bulunan paraları verince halk, bunu hazine bul- muş sanarak Kral'ın huzuruna götür- müştür. Bu zaman içerisinde, halk ve Kral, Hristiyan olmuştu. Genç, Krala kaçış olayını anlatınca Kral ve şehir halkı mağaraya gitmiş, mağaradaki gençlerle konuşmuştur. Gençler tekrar uykuya dalmışlar, Kral da onları mağa- raya gömmüş ve üzerlerine mescid yaptırmıştır. Kur'ân'da gençlerin uyku- dan uyandıktan sonra insanlarla konuş- tukları beyan edilmiş, ancak mağaranın nerede ve gençlerin sayısının kaç oldu- ğu bildirilmemiştir. (İ.K.)
ASHAB-I KUBÛR
"Kubûr", "kabir" kelimesinin çoğu- ludur. "Kabir", ölen insanların gömül- düğü yere denir. Türkçe'de kabir, ziyaret edilen yer anlamına gelen "mezar" sözcüğü ile ifade edilmektedir. "Ashâb-ı kubûr", kabirdekiler demektir ki bununla ölüler kastedilmektedir. Bu tabir, Kur'ân'da bir âyette geçmiştir (Mümtehine, 60/13). (Ι.Κ.)
Medyen halkı demektir. Medyen, Akabe körfezinden Humus vadisine kadar uzanan bölgenin adıdır. Medyen halkı; putperest, bozguncu, fäsık ve kâfir bir toplum idi. Ölçü ve tartıyı tam yapmazlar, insanların haklarını eksik verirler ve haksızlık yaparlardı. Hırsız ve hilebaz idiler. Allah, kendilerine Şuayb'ı (a.s.), peygamber olarak gön- derdi. Şuayb (a.s.) tatlı dili, fasih, beliğ ve tesirli sözleriyle Medyen halkını tevbeye, tevhide, ibadete ve kötü dav- ranışları bırakmaya davet etti. Ancak Şuayb peygamberin dâvetine uymadık- ları gibi, onu yalanladılar ve yalancılık- la suçladılar, ona büyülenmiş dediler. Mü'minleri Allah yolundan men ettiler. Allah da onların kâfir olanlarını kor- kunç bir ses ve zelzele ile helik etti. Yurtlarında çöküp kaldılar (A'raf, 7/85, 86, 91, 92, 93,102; Hûd, 11/85-90, 94; Şu'ară, 26/183- 186). (Ι.Κ.)
ASHAB-I MEŞ'EME
"Meş'eme", uğursuzluk demektir. Sol kol anlamına da gelir. "Şimal" keli- mesi ile anlamdaştır. Ashâb-ı Meş'eme tâbiri; alçak mevkide bulunan, değersiz veya kendilerine ve yakınlarına kötülü- ğü dokunan uğursuz kimseler anlamına gelir.
Vâkı'a sûresinde (56/1-11) kıyamet kopunca insanların üç sınıf olacakları bildirilmiştir. Bunlar; ashâb-ı meymе- ne amel defteri sağ elinden verilenler), ashâb-ı meş'eme (amel defteri sol elin- den verilenler) ve sabıkûn (öncüler).
zikredilmiş ve bu kimselerin dünya- da iken azgın insanlar olduğu, büyük günah işlemekte ısrar ettikleri, öldük. ten sonra dirilmeyi inkâr ettikleri, hak yoldan saptıkları, (âyetleri ve peygam berleri) yalanlayıcı oldukları bildiril miştir (Vakia, 56/45-51). Ashâb-1 Mes'eme Ashab-ı Şimal; vücudun derilerine nüfüz eden bir ateş ve kaynar su içinde, kara dumandan bir gölge altında ola- caklar, zakkumdan yiyip kaynar sudan İçeceklerdir (Vakı'a, 56/42, 43, 52-56),
Ashâb-ı Meş'eme / Ashâb-ı Şimal; cehennemde ebedî kalacak olan kâfir- lerdir. Håkka sûresinde kıyamet kopun- ca yazıcı melekler tarafından tutulan amel defterlerini (Infitár, 82/10-12) insanla- ra sağ veya sol ellerinden (Hakka, 69/19. 39) İnşikâk sûresinde ise sağ ellerinden veya arka tarafından verileceği (Inşikák, 84/7-15) bildirilmiştir. Kitabı sağından verilenlerin hesabı kolay olacak ve cen- nete girecekler, solundan ve arkasından verilenler ise cehenneme atılacaklar- dır. İşte kitabı arkasından ve solundan verilecek olanlar Ashâb-ı Meş'eme/ Ashâb-ı Şimal'dir.
Ahirette, kişilerin amel defterlerinin sağ veya soldan verilmesi sembolik bir anlatım olup burada yön ve taraf olarak sağ ve solun övülmesi veya kınanması
söz konusu değildir. (İ.K.)
ASHAB-I MEYMENE
"Meymene"; bereket, saâdet, mut- luluk ve uğurluluk demektir. Sağ taral ve sağ kol anlamına da gelir. Sağ taral meclis ve mahfillerde saygı yeridir Ashâb-ı Meymene; saygı mevkiinde bulunan yüksek haysiyet sahipleri, ken dilerine ve başkalarına yararı dokuna bereketli insanlar anlamlarına gelir.
Kıyamet kopunca insanlar üç kısım olacaklardır: Ashâb-ı Meymene, Ashâb-ı Meş'eme ve Sâbıkún (îmân ve itâatte öncü olanlar) (Väkı'a, 56/7-10) Ashâb-ı Meymene; Beled sûresinde köle azat eden, yetimi, yoksulu ve aç insanı doyuran, îmân edip sabrı ve merhameti birbirine tavsiye eden kim- seler olarak tanıtılmıştır (Beled, 90/13-18). Ashâb-ı Meymene, Vâkı'a sûresinde, Ashâb-ı Yemin olarak ifade edilmiştir (Vakı'a, 56/27, 38, 90-91).
Yemîn, sağ, sağ taraf, uğur, kuv- vet ve kasem (and) demektir. Ashâb-ı Meymene ile Ashâb-ı Yemîn aynı insanlardır. Kıyamette bunlara amel defterleri sağ tarafından verilecek (Hakka, 69/19) ve hesapları kolay olacaktır (İnşikâk, 84/8). Her can kazandığıyla Allah katında rehin alınacak, ancak Ashâb-ı Yemîn bundan hariç olacaktır (Müddessir, 74/38-39). "Ashâb-ı Meymene / Ashâb-ı Yemîn"; cennetlerde her türlü nimetler içinde olacaklardır (Vakı'a, 56/27-38; Hâkka, 69/19-24).
"Ashâb-ı Meymene / Ashâb-1 Yemîn"; îman edip sâlih ameller işle- yen, Allah ve Peygambere itâat eden insanlardır. Ahirette kişiye amel defte- rinin sağ taratan verilmesi, o kimsenin hayırlı akıbetini ifade eder, sembolik bir anlatımdır. (İ.K.)
ASHAB-I NÂR
"Nâr" ateş demektir. Cehennemin isimlerinden biridir. "Ashâb-ı Nâr" tabiri; ateş halkı, cehennem halkı demektir. Bu tâbir, Kur'ân'da 20 yerde geçmiş ve inkâr edenlerin, Allah'ın âyetlerini yalanlayanların (Bakara, 2/39), günah işleyen ve günahı kendi- sini kuşatanların (Bakara, 2/81), dinin- den dönenlerin (Bakara, 2/217), faizciliğe devam edenlerin (Bakara, 2/275), zalimle-
rin, insanları Allah yolundan men eden ve Allah yolunu eğriltmek isteyenlerin, âhireti inkâr edenlerin, dinlerini oyun ve eğlence yerine koyanların, dünya hayatı kendilerini aldatanların (A'râf, 7/44, 45, 47, 50, 51), kötü işler yapanların (Yūnus, 10/27), Allah'a eşler, ortaklar koşanların (Zümer, 39/8), haddi aşan ve aşırı giden- lerin (Mü'min, 40/43) ateş halkı olduğu ve bu kimselerin cehennemde ebedî kalacakları bildirilmiştir. Ashâb-ı nârın zıddı olarak Kur'ân'da îmân edip sâlih ameller işleyen ashâb-ı cennet zikre- dilmiştir (Bakara, 2/81-82). (İ.K.)
ASHAB-I RESS
Res halkı, Ress'liler demektir. Ress sözlükte "bir şeyin evveli, başlangı- cı, kuyu, maden, alâmet, eser, kalın- tı" anlamlarına gelir. "Ashâb-ı Ress", Kur'ân'da tarihte yaşamış bir hal- kın adı olarak iki yerde geçmektedir. Furkân sûresinin 38. âyetinde Ad ve Semûd kavimleriyle birlikte Ress hal- kının da helâk edildiği, Kaf sûresinin 12-15. âyetlerinde ise, Nuh'un kavmi, Semud, Ad, Firavun, Lut'un kavmi Eyke halkı ve Tubba' kavmi gibi Ress halkının da Peygamberleri yalanladığı bildirilmiş; ancak peygamberlerinin ve kendilerinin kim olduğu, nerede yaşa- dıkları ve nasıl helâk edildikleri beyan edilmemiştir. (İ.K.)
ASHAB-I SA'ÎR
"Sa'îr" Kur'ân'da ismi geçen yedi cehennemden birinin adıdır. Alevli, çıl- gın ateş demektir. Ashâb-ı sa'îr tabiri; alevli ateş/cehennem halkı anlamına gelir. Bu tâbir Kur'ân'da üç âyette geç- miş ve Peygamberleri yalanlayan, onla- rın sözlerine kulak vermeyen, akıllarını kullanmayan ve şeytana uyan insanla- rın Ashâb-ı Sa'îr olduğu bildirilmiştir (Fâtır, 35/6. Mülk, 67/9-11).
Şeytan, taraftarlarını Ashâb-ı Sa'ir'- den olmaya çağırır (Faur, 35/6). Allah'ı inkâr edenler, cehennem bekçilerinin, "size bir uyarıcı gelmedi mi?" sorusuna, "Evet bize uyarıcı (nezîr-peygamber) geldi ama biz onu yalanladık ve Allah hiçbir şey indirmedi, siz ancak büyük bir sapıklık içindesiniz" dedik derler ve "Biz, uyarıcıların sözlerini dinleseydik veya aklımızı kullansaydık çılgın alevli ateşin halkı olmazdık" deyip günahları- nı itiraf ederler (Molk, 67/8-11).
Bu âyetlerden anlaşılıyor ki alevli ateş halkı olanlar, Allah'ı ve Peygamberini bırakıp şeytana uyanlar, akıllarını kullanmayıp günah bataklığı- na dalanlardır. (1.K.)
ASHAB-I SEBТ
"Sebt" cumartesi, "Ashâb-ı Sebt" de cumartesi halkı demektir. Bu ifade ile, cumartesi yasağına uymayan, deniz kıyısındaki bir sahilde yaşayan bir grup Yahûdi kastedilmektedir. Yahûdilikte cumartesi günü, ibadet günüdür ve bu günde av yapmak yasaktır. Balıklar cumartesi günü akın akın gelir, diğer günleri gelmezdi. Allah, "Cumartesi yasağını çiğnemeyin" buyurmuştu. Allah'ın emrini dinlemeyen bir grup Yahûdi bu yasağı ihlal etti, bir grup da bunlara mani olmaya çalıştı, fakat zâlim ve fâsıklar, söz dinlemediler. Allah, bu kimseleri lanetledi, aşağılık maymunlar yaptı, çetin bir azap ile cezalandırdı (Bakara, 2/65; Nisa, 4/47, 154; A'raf, 7/163-166; Nahl, 16/124).
Cumartesi yasağını ihlal edenle- re yönelik olarak zikredilen "aşağılık maymunlar olun" ifadesini Kur'ân yorumcuları hakīki ve mecâzî anlama alarak iki değişik görüş ortaya koymuş- lardır. Birinci görüşe göre yasağı ihlal edenler gerçekten maymun olmuşlardır.
İkinci görüşe göre maymun gibi taklin çi ve şahsiyetsiz kişiler haline gelmis
maymun iştahlı olmuşlardır. (L.K.) ASHAB-I SEFINE
Gemi halkı demektir. Bundan mak sat, Nuh (a.s.)'in gemisine binerek tufandan kurtulan mü'minlerdir. Bu tabir, Kur'ân'da bir âyette geçmiş ve "Andolsun biz, Nuh'u kavmine gönder dik, onların arasında bin seneden elli yıl eksik kaldı, sonunda onlar, zulme devam edip dururken kendilerini tufan yakalayıverdi. Onu ve gemi halkını kur tardık ve bunu âlemlere bir ibret yap tık" denilmiştir (Ankebût, 29/14-15).
Nuh (a.s.)'ın peygamber gönderil diği toplum; zâlim, fâsık, kötü, günah- kâr, câhil müşrik, gerçekleri görmeyen (kör), haddi aşan, mütekebbir, zorba, - inatçı ve inkârcı bir kavimdi. Nuh (a.s.) = kendilerini tevhide, ibâdet, itaat ve tak vaya davet etti, ancak onlar; Allah'ın = âyetlerini ve Peygamberini yalanladı- ■lar. Nuh'u (a.s.) sapıklık, yalancılık ve delilik ile itham ettiler, alaya aldılar ve öğütlerden yüz çevirdiler. Hakka karşı batılı savundular. Birçok insanı saptır - dılar. Mü'minleri hakir gördüler, onlara ayak takımı ve bayağı kimseler dedi- ler. Putlara tapmakta ısrar ettiler. Nuh (a.s.), kavmi ıslah olmayınca helâk edilmesi için Allah'a dua etti. Allah, kendisine gemi yapmasını emretti Gemi yapılınca mü'minleri gemiye bindirdi. Gök, sularını boşalttı. Yeraltı suları fışkırdı. Büyük bir tufan oldu. Mü'minler kurtuldu, kâfirler boğulup helâk oldu. Sular cekilince Nuh'un 1 gemisi Cûdi dağına oturdu (A'raf, 7/64, 76 a Yūnus, 10/71-74; Hûd. 11/27, 29, 37-48: İbrahim 14/15; Nuh, 71/3-40; Enbiya, 21/77; Mü'minin 1 23/25; Şu'ară, 26/111; Ankebût, 29/14; Mü'min, 400 .Zariyât, 51/46; Kamer, 54/9-14). (Ι.Κ.)
Ashab-1 Sufle, suffe halkı demektir Suffe sözlükte "sofa, revak, üzeri örtü la geniş ve yüksek yer" gibi anlamla ra gelir. Medine'de bulunan Mescid-i Nebi etrafindaki odalara "suffe" den miştir. Hz. Peygamber, Mescidine bitişik bu odalarda ikamet ederek ilim ve ibadetle meşgul olan sahäbilere, Ashab-1 Suffe veya Ehl-i Suffe denir. Fakir ve barınaksız kimseler olarak ashab-ı suffenin ihtiyaçları çoğu kere, Hz. Peygamber ve diğer sahabe tara- fından karşılanmıştır. Adeta yatılı mektep durumunda olan Peygamber mescidi etrafındaki odalar, Suffe Mektebi olarak da isimlendirilmiştir. Suffe Mektebi'nin, dolayısıyla Ashab-1 Suffe'nin, Kur'ân ve Sünnet'in öğretil- mesinde son derece önemli rolü olmuş- tur. Çok hadis rivâyet edenler arasında isimleri geçen Ebû Hüreyre ve Ebû Saîd el-Hudrî, bunlardandır. (A.G.)
ASHAB-I ŞİMAL
Kıyamet günü amel defteri sol elinden verilecek olanlara denir. (bk. Ashâb-ı Meş'eme) (İ.K.)
ASHAB-I UHDÛD
"Uhdûd"; hendek, yarık demektir. Hendek halkı anlamına gelen Ashab-1 Uhdûd ile maksat, mü'minleri ateş dolu hendeklere atarak yakan kimselerdir. Bu tâbir Kur'ân'da bir âyette geçmiştir. Bu olay Burûc sûresinde şöyle anlatıl- maktadır: "Yakıt doldurulup tutuşturul- muş ateş hendeğinin halkı helâk olsun. Onlar, hendeğin kenarına oturmuşlar, müminlere yaptıkları (zulmü işkence- yi) seyrediyorlardı. Onlar, mü'minleri sırf azîz, övgüye layık Allah'a îmân ettikleri için cezalandırıyorlardı (Burke, 85/4-8).
Bu olayda sözü edilen "Ashâb-ı Uhdûd", bazılarının sandığı gibi hen- değe atılıp yakılan mü'minler değil, mü'minleri ateşte yakan zalimler- dir. Ashâb-ı Uhdûd'un ve yakılan mü'minlerin kim oldukları ve nerede yaşadıkları Kur'ân'da bildirilmemiştir. Ayetlerden anlaşılan; bir grup kâfirin, hendekler kazıp buralara ateş doldur- dukları, îmân eden kimseleri bu ateş- te yaktıklarıdır. Konu ile ilgili olarak kaynaklarda aktarılan rivâyetler sahih değildir. (İ.K.)
ASHAB-I YEMÎN
Kıyamet günü amel defteri sağ elin- den verilecek olanlar demektir. (bk. Ashâb-ı Meymene) (İ.K.)
ASİ
Âsi, isyân eden anlamındadır. Terim olarak ise Allah emir ve buyruklarını yerine getirmeyen, yasakladığı şeyler- den kaçınmayan günahkâr kimse anla- mında kullanılmaktadır. (bk. İsyân) (M.C.)
ÂSİM
Günahkâr demektir. (bk. İsm) (İ.K.)
ÂSİTÂNE
Farsça'da "kapı eşiği, eşik yanı, kapı dibi" gibi anlamlara gelen âstan kelimesinden türetilmiş olup Türkçe'de âsitâne veya âstâne şeklinde telaffuz edilmektedir. Osmanlı döneminde bir tarikatın veya tarikat kolunun merkezi konumunda büyük tekkeler için kul- lanılmakta idi. Osmanlı döneminde İstanbul için özel ad olarak da kulla- nılmıştır. (M.C.)
ASR
Sözlükte; gündüz, gece ve öğle- den sonra güneşin kızarmasına kadar olan ikindi vakti anlamına geldiği gibi,
yüz yıllık zaman anlamına da gelir. Kur'ân'ın 103. sûresinin adıdır. Sûre 3 âyettir. Bu sürede Allah; asra / zamana, çağa yemin ederek vaktin kıymetine işaret etmiş ve dünyada ziyana uğrama- yan insanların niteliklerini bildirmiştir. Bu nitelikler, îmân, sålih amel, hakkı tavsiye ve sabrı tavsiyedir. Bunlar, İslâm'i görevlerin tümünü genel olarak ifade etmektedir. (İ.K.)
AŞERE-İ MÜBEŞŞERE
Henüz hayatta iken Hz. Peygamber (a.s.) tarafından cennetlik oldukları kendilerine müjdelenen on sahâbî anla- mına gelmektedir. Abdurrahman ibn Avf rivayetiyle gelen bir hadise göre, cennetle müjdelenenler şunlardır: Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Talha ibn Ubeydullah, Zübeyr ibn Avvam, Abdurrahman ibn Avf, Sa'd ibn Ebi Vakkas, Ebû Ubeyde ibn Cerrah ve Said ibn Zeyd'dir (Ahmed, 1/193).
Ibn Abdi'l-Berr'in İstiab adlı ese- rinde gelen haber de Ebû Ubeyde ibn Cerrah yerine Abdullah ibn Mesud zik- redilmiştir (Istiab, III/112).
Hadislerde cennetlik oldukla- rn topluca bildirilen bu sahabîlerden başka, Hz. Hatice, Abdullah ibn Ömer, Abdullah ibn Selâm gibi bazı sahabe de münferit olarak cennetle müjdelenmiş- tir (Müslim, Fedäïlü's-Sahabe, 71; Tirmizi, Menākıb, 26). (A.G.)
AŞİR
İslâm'ın ilk asırlarında, ticarî mal veya bir nevi gümrük vergisi olarak kabul edilebilecek öşür vergisini tah- sil eden kimseye denir. Şehirler veya milletler arası ticaret yollarının kav- şak noktalarında, önemli geçitlerde görev yapan åşirler, bölgelerinden geçen Müslüman tüccarlardan yanla-
rinda bulunan ticari malların zekatını, Müslüman olmayanlardan ise bir nevi gümrük vergisi almaktaydılar.
Aşir aynı zamanda, bölgesindeki yol ve ticaret emniyetini sağlamak. la da görevliydi. Bu sebeple, âșirde bulunması gereken şartlar sayılırken, tam ehliyetli olmasının yanında, yol ve ticaret güvenliğini sağlamaya gücil yeter olması da zikredilmektedir. (L.P.)
AŞİRET
Arapça'da kabile veya kabileden daha küçük topluluklar için, Türkçe'de göçebe topluluklar hakkında kullanıl maktadır. Osmanlılar döneminde ise 'boy'un altında, cemaatin üstünde bir topluluğa ad olmuştur. (M.C.)
AŞK
Sözlükte "aşırı sevgi, bir insanı belli bir varlığa, bir nesneye ya da evrensel bir değere doğru sürükleyip götüren gönül bağı" anlamına gelen aşk, tasav- vufî bir terim olarak, sevginin insanı bütünüyle hükmü altına alması, sev- ginin son mertebesi, varlığın yaratılış sebebi, varlığın aslı anlamında kullanıl- maktadır. Kur'ân'da ve sahih hadisler- de aşk kelimesi yerine, sevgi kelimesi- nin karşılığı olarak çoğunlukla hubb ve mehabbet, bazen de vüdd ve meveddet kelimeleri ile bunların türevleri kulla- nılmıştır. İslâmî literatürde aşk ilâhî ve beşerî olmak üzere başlıca iki anlam- da kullanılmıştır. İlâhi aşka genellikle hakiki aşk, beşeri aşka da mecazi aşk adı verilmiştir. (bk. Hubb) (M.C.)
AŞR-I ŞERİF
Kelime olarak "değerli, şerefli on" anlamına gelen aşr-1 şerîf terim olarak, Kur'ân-ı Kerim'in bir topluluk içerisin- de yükses sesle okunan ve çoğunlukla
on âyet uzunluğundaki bölümlerine verilen isimdir. (М.С.)
AŞURA ORUCU
Muharrem ayının onuncu günü- ne "aşûra" denir. Hz. Aişe validemi- zin bildirdiğine göre İslâm öncesin- de Mekke halkı ve Peygamberimiz "âşûra" gününde oruç tutmuştur. Peygamberimiz Medine'ye geldiği zaman Yahudilerin "âşûra" orucu tut- tuklarını görmüş, kendilerine bu orucu niçin tuttuklarını sormuş. onlar, "bu gün hayırlı bir günüdür, bu günde Allah İsrail oğullarını düşmanlarından kur- tardı. Musa (a.s.) bu günde oruç tuttu" cevabını vermişlerdir. Bunun üzerine Peygamberimiz (a.s.), 'biz Musa'ya sizden daha evla ve layığız' dedi, âşûrâ orucunu tuttu ve ashabına da tutmala- rını emretti (Buhârî, Savm, 69, II, 251; Müslim, Sıyâm, 128; Tirmizî, Savm, 49. III, 117.).
Ramazan orucu farz kılındıktan sonra da Peygamberimiz (a.s.) âşûrâ orucunu tutmuş ve "Ramazan orucun- dan sonra en fazîletli oruç Allah'ın ayı olan muharrem ayında tutulan âşûrâ orucudur" (Tirmizi, Savm, 40, III, 117; Müslim, Savm, 38) sözleriyle tutulmasını teşvik etmiştir. Sahabeden isteyen bu orucu tutmuş, isteyen de tutmamıştır (Buhari, Savm, 69, II, 251; Müslim, Sıyâm, 113-126. 1, 792- 795) Âşûrâ orucu, muharrem ayının 9. ve 10. günlerinde tutulur (Tirmizi, Savm, 50, III, 128). (Ι.Κ.)
ATÂ
Sözlükte "bağışlama, hîbe, atıyye, ihsan verme ve verilen şey" anlamına gelen atâ, Kur'ân'da dört âyette geçmiş ve lütuf, ihsan ve bağış anlamlarında kullanılmıştır (Hüd, 11/108; Isrā, 17/20; Yasin, 36/39 ve Nebe 78/36). Atâ, atıyye (çoğulu atâya) ile eşanlamdadır.
Hz. Ömer (r. a.); harac, cizye, gani- met ve ticaret mallarından alınan vergi- ler (fey) ile zekat gelirlerinden kurdu- ğu divan teşkilatı vasıtasıyla yılda bir defa müslümanlara verdiği paraya ata/ atıyye demiştir. Atıyyelerin dağıtımını Medine'de bizzat Hz. Ömer'in kendi- si üstlenmiş, diğer bölgelerde ise bu görevi âmillere vermiştir. Bölgelerdeki kabileleri iyi tanıyan arif, nakîb ve emin unvanındaki görevliler, atıyye- leri evlere kadar götürüp sahiplerine vermişlerdir.
Daha sonraki devirlerde atıyyeler, halifelerin tercih ettiği belirli kimsele- re tahsis edilmiştir. Meselâ Abbasiler döneminde Hz. Ali ve Hz. Abbas soyundan gelen bazı aileler ile askerliği meslek edinenlere verilmiştir.
Atâ/atıyye; zengin bir kimsenin, hizmet karşılığı olmadan bir insana verdiği bağış, yardım ve hibe anlamına da gelir. (İ.K.)
ATEİZM
Felsefî bir kavram olan ateizm, Tanrı inancı karşısında tepkisel bir düşünceyi dile getiren dünya görüşü- nün ismidir. Ateizm kelimesi Yunanca da Tanrı anlamına gelen Theostan türemiştir. Bu kelimeden "Tanrı inan- cına sahip olmak", "Tanrı'ya inanmak" anlamına gelen theism ortaya çıkmış; bunun karşıtı olan "tanrıtanımazlık" anlayışını ifade etmek için bu kelime- nin başına, olumsuzluk bildiren "a" ön takısının eklenmesiyle türetilmiştir. Ateizm kavramı, felsefî bir bakış açı- sını ifade etmenin yanında, belli bir yaşam tarzını ve davranış biçimini de dile getirmektedir. Bu anlayışı benim- seyenlere ateist denir. Günlük hayatta, toplumumuzda bu kavramı ifade etmek için, inançsız veya inkârcı gibi kelime-
ler de kullanılmaktadır. Ayrıca dini lite- ratürümüzdeki zındık, mülhid kavram- ları da aynı manayı ifade etmektedir.
Ateizm tarihte çok yaygın olmasa da eski dönemlerden itibaren günümü- ze kadar var olan ve bazı filozoflarca da dile getirilen önemli bir problemdir. Yüzyılımızın ilk yarısında tarihte hiç bir zaman olmadığı kadar yaygınlaşan ve kendine taraftar bulan bir düşünce akımıdır. Günümüzde ise eski gücün- den uzaklaşan ve fikrî dayanaklarını da yitiren ideolojik bir tavırdır. Felsefi tartışmaların yanında ateizm bazen ideolojik biçimlere sokulmuş ve bazı sosyalist yönetimlerin resmi politikası haline getirilmiştir. Bilindiği gibi Marx, Lenin ve Engels'in fikirlerinden hare- ketle sosyalist ülkelerde bilinçli bir din karşıtlığı politikası izlenmiştir. Ateizmi ilke edinen ideolojiler doğmatik, statik ve dayatmacı tavırlar sergilemişler; dinle ilgili eleştirilerinde karşı tarafa cevap verme ya da yanlış anlamayı düzeltme şansı vermemişlerdir.
XX. yüzyılda ateizm adına orta- ya pek çok şey konmuş, konuşulmuş, yazılmış ve çizilmiştir. Özellikle son dönemlerde ateizm adına yapılan şey- lerin çoğunluğu ne yazık ki tutarlı ve insaflı fikri tartışmalar olmak yerine, birer ateizm retoriği haline gelen ide- olojik söylemler olmuştur. Yakından bakıldığında ortaya çıkan şeylerin daha ziyade ideolojik bilim, ideolojik felse- fe ve ideolojik ateizm olduğu görül- mektedir. Bu söylemlerin temelinde de pozitivist ya da materyalist esintiler bulunmaktadır.
Felsefi tartışmalarda kendine güçlü bir zemin bulamayan ateizm kendine çağımızdaki bazı bilimsel varsayımla- rın içerisinde yer aramaya çalışmıştır.
Bunların arasında Comte'un pozitivist Feuerbach'in antropolojik; Marx'm sosyopolitik; Freud'ün psikanalitik ve Nietzche ile Sartre in varoluşçu ateizmi bulunmaktadır. Henüz kanıtlanamayan ve kanıtlanması da mümkün olmayan bu teorilerin etkisi ve gücü ise günü- müzde oldukça zayıflamış, yaygınlığı da sona ermiştir.
Tanrı'nın varlığı meselesi insanlı- ğın ortak bir problemidir. İnsanların büyük bir kısmı Tanrı'nın varlığına inanmış ve varlığıyla ilgili çok güçlü kanıtlar ileri sürmüşlerdir. Tanrı'nın varlığına inananlar bu inancın felsefi, ilmî, teolojik, mistik ve moral temel. leri olduğunu ifade etmiş ve bunlan da tek tek açıklamışlardır. Ateizme yol açan gerekçelerin ise hiçbir bilimsel, rasyonel ve etik değeri bulunmadığını ifade etmişlerdir. İnançsız olduğunu söyleyenlerin büyük bir kısmında da, materyalistler dahil olmak üzere, zihin- lerinde Tanrı'nın yerini tutacak ancak mahiyet itibariyle farklı olan değerler görülmektedir. Dolayısıyla mutlak bir ateizmden sözetmek imkânsızdır.
Ateistler, bütün uğraşılarına rağ men Tanrı'nın varlığı aleyhinde güçlü kanıtlar ortaya koyamamışlardır. Buna karşın Tanrı'nın varlığı konusunda pek çok kanıt ileri sürülmüştür. Bu kanıtlar da ateistlerin "Tanrı yoktur" şeklin deki iddialarını tek tek çürütmektedir. Bunlar arasında da varlık (ontolojik). âlem (kozmolojik), nizam ve gaye (teleolojik), mistik tecrübe ve ahlak leri için bu kanıtların dile getirilmesi ne dahi gerek yoktur. Çünkü Tanrı'nın varlığı insan için kanıtlanmaya gerek sinim duymayacak kadar açık ve seçil
bir konudur. Dolayısıyla ateistin inkârı şaşılacak bir şeydir. (İ.P.)
ATVAR-I SEB'A
Kelime olarak "yedi tavır" anlamına gelen atvár-ı seb'a, bir tasavvuf terimi olarak nefsin; emmâre, levvâme, mül- hime, mutmainne, râziye, marziyye ve kâmileden ibaret yedi tavrı anlamında kullanılmaktadır. (M.C.)
AVÂLÎ
Âlî isnadla rivâyet edilen hadislere denir. (bk. Alî İsnad) (A.G.)
AVAM
Lügatte "halk, sıradan insanlar" anlamına gelen avam, âlim, filozof, mutasavvıf ve idareci gibi zümrelerin kendilerinden olmayan çoğunluk için kullandıkları bir terim olmuştur.
Fıkıh usulünde, müçtehit seviye- sine ulaşamayan ve onları taklit eden kimseler anlamında kullanılır. "Avamın mezhebinin olmadığı, avamın mezhe- binin müftüsünün fetvası veya ilmihal kitapları olduğu" şeklindeki ifadelerde anlatılmak istenen husus da budur. Bu sözle, ilimde belli bir derecesi olma- yan şahısların, fıkıh alanında yerli yer- siz tercih ve takdirlerde bulunmasının doğru olmadığı, her işin ehline ve o alanda ihtisas sahibi kimselere bırakıl- ması gerektiği belirtilmektedir. (İ.P.)
Tasavvufta ise, alim, mutasavvıf (sûfi), filozof ve idarecilerin dışın- da kalan çoğunluk anlamında kulla- nılan bir terimdir. Karşıtı havastır. Mutasavvıflara göre avam havassın gerçekleştirdiği nefis tasfiyesini ger- çekleştiremediği, yaşadığı hal ve makamları yaşayamadığı için derunî tecrübe, sezgi gücü ve zevk yoluyla ulaşılabilen yüksek hakikatleri keşfet-
mekten âcîzdir. Bundan dolayı ahlâkî arınma ve ruhî yücelme gayreti göster- meyen fakih ve kelâmcılar da avamdan sayılmıştır. Mutasavvıflara göre Hz. Peygamber'in genel tavırları yanında bir de özel halleri vardır. O, özel hal- leriyle havassa, genel tavırları ile de avama örnektir. Avam, dinî hükümlere caiz olup olmaması açısından bakar ve ruhsatları araştırır. Havas, azimetlerle amel etmeye özen gösterir. Havâsü'l- havâs (arifler) ise dinî bütün incelik- leriyle anlar ve en iyi şekilde uygular. (M.C.)
AVLANMAK
bk. Sayd.
AVLİYE
Sözlükte "haktan ayrılmak, zul- metmek; yükselmek ve çoğalmak" anlamlarına gelen avl kökünden gelen avliye, fıkıh terimi olarak, bir mirasın taksiminde, belirli hisse sahiplerinin (eshab-ı ferâiz) terekeden alacakları payların toplamının ortak paydadan fazla çıkması halinde, payların topla- mından elde edilen sayının ortak payda kabul edilerek mirasçıların hisselerinin belirlenmesine denir. (İ.P.)
AVRET
Sözlükte "eksik, gedik, açık; açılıp görülen şey; korkulacak, zarar gelecek yer" gibi anlamlara gelen avret, dinî bir kavram olarak, insan vücudunda örtülmesi farz, görünmesi ve gösteril- mesi yasak olan, başkaları tarafından da bakılması haram olan yerlere denir.
Avret yerlerini örtmek, nama- zın şartlarından biridir. Buna "setr-i avret" denir. Erkeğin avret yerleri, diz kapağı ile göbeği arasıdır. Hanefilere göre diz kapağı da avret mahalline dahildir. Kadınların avret mahalli ise,
el ile yüz dışındaki bütün uzuvlarıdır. Hanefi mezhebindeki bir görüşe göre, ayaklar da örtülmesi gereken yerlerin dışında tutulmuştur.
Namaz için örtülmesi gereken yer- lerin, namaz dışında da örtülmesi gere- kir. Ancak kadınların kendi mahremi olan erkeklere karşı, el, yüz ve ayak- larına ek olarak, saç, kol, boyun gibi yerlerini açık bırakabileceği konusunda ruhsat vardır (Nûr, 24/31-32).
Kadının kadına karşı avret mahalli, diz kapağı ile göbek arasıdır. Ancak, ihtiyaç olmadan bu yerlerin dışındaki uzuvlarını açması uygun değildir. Eşler arasında ise, avret konusunda bir sınır- lama yoktur.
Avret yerlerinin örtülmesi ile ilgi- li emir genel ilke olup, tıbbî tedavi, doğum, teşhis ve benzeri ihtiyaç halle- rinde açılması caizdir. (İ.P.)
AYET
Sözlükte "açık alâmet, işâret, emâre, iz ve nişâne" demektir. Çoğulu ây ve âyât'tır. Allah'ın varlığına delâ- let eden şeylere ve peygamberlerin hak olduğunu ispat eden mucizelere de âyet denir. Kur'ân'da bu kelime; aynı temel anlamları içerecek şekilde mucize (Bakara, 2/211; Mü'min, 40/78), alâ- met (Bakara, 2/248), ibret (Nahl, 16/11), acâib iş (Mü'minûn, 23/50), delil (Rûm, 30/20-25; Isra, 17/12) ve Kur'ân âyeti (Nahl, 16/101) karşı- lığı olarak kullanılmıştır.
Kur'ân, sûrelerden, sûreler de âyet- lerden oluşmuştur. Ayet, sonu ve başı belli olan, uzun veya kısa, bir harf veya birkaç kelime veya cümleden olu- şan Allah'ın sözlerine denir. Her âyet Kur'ân'dır. Anlamlı en kısa âyet bir kelime olan ve "yemyeşil" anlamındaki "müdhâmmetân" dır (Rahman, 55/64). En
uzun ayet ise bir sayfadır (Bakara, 2/26 Fâtiha sûresinin başındaki besmele dahil, Kur'ân da 6236 âyet vardır. Diğer sürelerin başlarındaki âyetler, sûrelen birbirinden ayırmak için konulmuştur, o sûreden birer âyet değildir. Ayetlerin son kelimelerine kendisinden sonra gelen âyeti ayırdığı için "fasıla" (çoğu Ju, fevâsıl) denir. Ayetlerin sürelerdeki dizilişi vahiy ile belirlenmiştir (tevkifi) Ayetlerin bir kısmı Mekke'de bir kısmı da Medine'de inmiştir. Manalarının anlaşılırlığı bakımından âyetler muh- kem ve müteşâbih kısımlarına ayıl. makla birlikte (Al-i Imrân, 3/7) sağlam ve güzel olma bakımından bütün âyetler, muhkem ve müteşâbihtir (Hüd, 11/1; Zümet, 39/23). İlk inen âyetler Alâk sûresinin ilk beş âyetidir. Son inen âyetler hakkında görüş birliği yoktur. Bakara sûresinin 278 ve 281, Nisâ sûresinin 176, Tevbe sûresinin 128-129, Nâs sûresinin 1-3 ve Mâide sûresinin 3. âyetlerinin son inen âyetler olduğu söylenmektedir. (İ.K.)
ÂYETÜ'L-KÜRSİ
Bakara sûresinin iki yüz elli beşin- ci âyetine denir. Âyet, bu ismi, içinde geçen "kürsî" kelimesinden almıştır. Ayet, Allah'ı tanıtmakta ve Allah'ın ism-i azamını (en yüce ismini) içermek- tedir (Dârimi; Fedailü'l-Kur'ân, 14). Kur'ân'in en yüce âyetidir. Peygamberimiz (a.s.) özellikle farz namazların arkasından, akşam, sabah ve yatağa yatınca bu âye tin okunmasını tavsiye etmiştir (Timizl Fedailu'l-Kur'ân, 2, V, 158; Dârimi, Fedâilü'l-Kur'ân, 14). (Ι.Κ.)
AYIP
Sözlükte "eksiklik, leke, kusut, utanç veren söz ve davranıs" anlamı na gelen ayıp, bir ahlâk terimi olarak İslâm toplumunun ortak ve objektil ahlâk kurallarına aykırı olan, başkaları
tarafından kınanan tutum ve davranış- lar demektir. Ayıp olarak görülen bir davranış, genellikle, benimsenen ve yararına inanılan sosyal kuralların ihlā- line yol açtığı için, hukukî bir yaptırımı bulunmasa bile ayıplama ve yerme diye adlandırılan dinî - sosyal yaptırımlar- la karşılaşır ve bunlar o kimsede piş- manlık ve utanma duygularını doğurur ve kişinin bu kusurlarını düzeltmesi- ne vesile olur. Peygamberimiz (a.s.) "Bütün insanlar hata yapar, hata yapanların en hayırlısı ise hatasından dönendir" buyurmuştur.
Bir insanın ayıplarını giderme- si için; bilge kişilerden yararlanma- lı, ayıpları gören ve düzelten dostlar edinmeli, düşmanlarının tenkitlerinden faydalanmalı ve başkalarında gördüğü ayıpları kendisinde de aramalıdır.
Bir fıkıh kavramı olarak ayıp, akde konu olan malın insanlar nazarındaki kıymet ve itibarını azaltan ârizî kusur ve eksiklik anlamında kullanılmaktadır. (bk. Muhayyerlik) (M.C.)
AYİN
Sözlükte "adet, merasim, usûl, tarz, adap, örf, kanun, zinet ve süs" mana- larına gelen ayin, terim olarak, dinî inançları ortak olan bir toplulukta yet- kili makamlarca belirlenmiş birlikte yapılan dualar, okunan ilâhîler ve dinî ağırlıklı kurallara bağlanmış törenlere denir.
Toplumumuzda âyin deyince, genel- likle kiliselerde yapılan dinî törenler anlaşılır. Katolik kilisesinde en önemli âyin Hz. İsa'nın çarmıha gerilmesini sembolize eden missa âyinidir. Ayin terimi, özellikle 16. asırdan itibaren genel bir anlam kazanmış ve kutsama- lar, kutsama törenleri, toplu dualar gibi,
ibadetle ilgili bütün görevleri gösterir hale gelmiştir. 20. yüzyılda özellikle savaş sonrası dönemde inanan insan- ların katıldığı kilise hayatını belirt- mektedir. Günümüzde ise bu törenler toplu dua ve yakarış niteliğindedir. Kiliselerde yapılan dinî nitelikli bu tür törenlere âyin-i ruhâni denir. (F.K.)
AYİSE
Sözlükte "ümidini kesmiş" manası- na gelen âyise, ıstılahta, belirli bir yaşa gelip de tamamen âdetten kesilmiş olan kadın anlamına gelir. Ådetten kesilme haline ise, iyâs denilmektedir.
İyas çağı hakkında müçtehitler ihti- laf etmişlerdir. Tercih edilen görüşe göre elli beş yaş âdetten kesilme çağı olarak kabul edilmektedir. Bu yaşa ulaşan bir kadın, en az altı ay kadar kesintisiz ola- rak âdet görmezse âyise kabul edilir. İyas çağının elli, altmış, yetmiş olduğu- nu söyleyenler de bulunmaktadır.
Âyiseden gelen kan, hayız kanı olmayıp, istihaze (özür) kanıdır; bu durumdaki kadın her vakitte abdest almak kaydıyla namaz kılar, oruç tutar.
Sahih bir akit ile evlenip zifafa gir- dikten sonra, kocasından boşanan âyise kadının iddet süresi, boşandığı tarihten itibaren üç aydır (Talāk, 65/4). (bk. İddet) (I.P.)
AYN
Sözlükte "göz, çeşme, su kaynağı, bir şeyin kendisi, zatı ve aslı gibi" anlam- lara gelen ayn (çoğulu uyun, a'yün ve a'yân); kelam ilminde, boşlukta kendi başına yer tutan mümkin varlık veya cevher; tasavvufta bütün varlıkların ken- disinden zuhur ettiği Allah'ın zâtı, her şeyi Allah'tan ve Allah'ta görme hali, eşyanın varlık âlemine çıkmadan önce Allah'ın ilmindeki süretleri; fıkıhta ise,
mevcut, hazır ve belirlenmiş mal, deyn zıttı olan şey, malın kendist, viplak ola rak mal demektir (M.C.)
AYNE'L YAKIN
Duyu organların deney ve göz lemlerine dayanarak elde edilen bilgive denir. Tekästür süresinde bu bilgiye işaret edilmiştir: "Sonra andolsun onu vakin gözüyle göreceksiniz" (Tekásac. 102/5) Bu tür bilgi ya gözlem ve deneye dayanan bilimsel bilgidir, ya da anlatıma dayah tarihsel bilgidir. Birinci yolla elde edilen yakin, ikinci yoldan elde edilen yakinden daha yüksek ve kuvvetlidir. Ateşi ya da Käbe'yi görerek bilmek ve tanımak gibi. Hz. İbrahim'in ayne'l yakin derecesinde ki bir bilgiye ulaşmak için Allah'a müra caatı Kur'ân'da şöyle anlatılmaktadır "Hani İbrahim 'Ey Rabbim ölüyü nas dirilttiğini bana göster' demişti. Rabbi de ona, 'Yoksa inanmadın mu? dedi. İbrahim: 'Hayw! Imandum, fakat kalbimin mutmain olması için (görmek istedim)' dedi..." (Bakara, 2/260), (F.K.)
AZAB
Sözlükte "mastar olarak susuzlu ğun şiddetinden yemeyi terk etmek, vurmak, "an" edatı ile kullanıldığında men etmek; isim olarak; ceza, zarar, ezâ, işkence, insana elem veren ve zor gelen şey" anlamına gelir. Bu kavram Kur'ân'da çoğunlukla inkâr ve isyân edenlerin dünya veya ahirette Allah tara- fından cezalandırılmalarını ifade etmek için kullanılmıştır. Allah, hiç kimseye suçu olmadan azab etmez. Allah, îmân edip salih amel işleyenlere mükafat vaad ettiği gibi inkâr edip isyan edenlere de azab vaadinde bulunmuştur.
Insanların birbirlerine yaptıkları kötü muamele de "azap" kelimesi ile ifäde edilmiştir. Mesela Firavun'un İsrail
agellarion erkek, vocuklarum öldu sme acap denilmiştir (var 7/140 ma vapanların (Nisa. 4/25,
vecumartesi günü baik avlama yas ihlal eden Vahüdilerin A fakirin hakkını im bag-bahçe cezalandırılm vermeym ve ürünlerine afet en masi (Nalem 833), Nuh kavminin s ğulmasi (Nath 1/1, dolu düşmest dech vağmur yağması, yıldırım çarpm elzele, sel felaketi ve afet olmasa aaachk Anda, 23/18), insan öldüm 31211, dövme, işkence vb. k takler (Yasin, was), kabir hayatında a, dunya ve ahirette Allah tarafinda günahkarlara verilen cezalar (Ra't, 11 a kavramı ile ifade edilmiştir.
Kätirler için "büyük, alçaltıcı, acı (Bakara, 2/7, 90, 104), şiddetli (İbrahim, 147 sürekli (Mäide, 5/37) ve kötü (Arat, 7/165b azab olduğu bildirilmiştir.
Azáb'ın zıddı rahmet'tir. Yü Allah, "Azabıma dilediğimi uğrat rim, rahmetim ise her şeyi kuşatm far..." (A'raf, 7/156), "...Ben çok bağı layan, çok merhamet edenim, fak benim azabım da çok acı bir azapt (Hact, 15/49-50) buyurmuştur. Azap ke mesi Kur'ân'da 321 defa geçmişt Özellikle inkâr edenler cehennem aza ile tehdit edilmişlerdir (Duhân, 44/56; Ma 67/6; Hasr, 59/3; Nisă, 4/56). (Ι.Κ.)
Kur'ân'ın cehennem tasvirlerind anlaşıldığına göre, ahiret azabı fizyol jik ve psikolojik olmak üzere iki kıst dır. Birincisi bedeni etkileyen yak ateşler, dondurucu ya da kaynar sul demir topuzlar, ateş yalaklar, örtül zakkum, dikenli ağaçlar, katranlar kelepçelerdir (Sam31462-63: Nis Ibrahim, 14/16, 17, 49; Insan, 76/4; Kehf, 18 Mo'min, 40/71-72). Bu âyetlerden biri ledir: "Biz, onların boyunlarına h
kalar geçirdik çenelere kadar dayan- maktadır. Bu yüzden kafaları yukarı kalkıktır." (Yasin, 36/8) Ruhlara şiddetli ızdırap ve tasa kaynağı olan ikinci tür azab ise suçluların Allah'ı görmemele- ri, Allah'ın onları azarlaması, onlarla konuşmaması ve yüzlerine bakmama- sıdır (Kıyamet, 75/24-25; Mutaffifin, 83/15; Al-i Imran, 3/75). (F.K.)
AZAT ETMEK
Serbest bırakmak, salıvermek; köle veya cariyeyi hürriyetlerine kavuştur- mak demektir.
İslâm'ın indiği dönemlerden çok önceleri yeryüzünde mevcut ve yay- gın bir olgu olan köleliği, İslâm dini tedricen tasfiye etmeyi hedeflemiştir. Bu amaçla, köleliğin sun'î kaynakla- rını kaldırmış, bunun yanında, sürekli olarak ve değişik vesilelerle köle azat etmeyi teşvik etmiştir.
Kur'ân'da, köleleri hürriyete kavuş- turmak için mal harcamak gerçek iyi- lik olarak tanımlanmış (Bakara, 2/177), zekat gelirlerinden bir kısmı, kölelerin azat edilmesine ayrılmıştır (Tevbe, 9/60). Bunun yanında, hataen adam öldürme (Nisů, 4/92), yemini bozma (Mâide, 5/89), zıhar (Mücadele, 57/3), Ramazan orucunu kasten bozma hallerinde keffaret olarak yapılması gerekenler arasında köle azat etmek sayılmıştır.
Kur'ân ve sünnette kölelerin azat edil- melerinin devamlı olarak teşvik edilme- sinin yanında, kölelerle anlaşma yapıla- rak (bk. Mükatebe) veya ölüme bağlı bir tasarrufla (bk. Müdebber) azat edilmesi, cariyenin efendisinden çocuk doğurması (bk. Ümmü Veled) halinde hürriyetine kavuşması sistemi getirilmiştir. (İ.P.)
Bir tasavvuf terimi olarak azât, sâlikin benliğinden ve sıfatlarından
fäni olup Hakk'ın zât ve sıfatlarıy- la bekā bulduğu mahviyet makamına denir. Allah'a tam anlamıyla kul olan O'ndan başkasına kul olmaktan kur- tulur. Bundan dolayıdır ki, maddi ve süfli arzuların köleleştiremediği kim- selere de âzat adı verilmektedir. Kişi hangi mertebeye ulaşırsa ulaşsın dinî sorumluluklardan kurtulamaz. Belli bir mertebeye ulaştıktan sonra dinî yüküm- lülüklerin kalktığını ileri sürmek, dini inkâr anlamı taşıdığından küfürdür. (M.C.)
AZAZİL
Yahûdi ve Hristiyan kaynaklarında azâzel, azâel, hazazel şeklinde geç- mektedir. İslâmî literatürde şeytan veya iblisin bir diğer adı olarak kullanılan azâzil kelimesi Kur'ân'da ve hadisler- de geçmez. (M.C.)
AZİFE
Yaklaşmak, acele etmek ve çabuk olmak anlamlarındaki "ezef" kelime- sinden türeyen, sözlükte "yaklaşan" anlamına gelen "âzife" kelimesi, Kur'ân'da Kıyamet gününe verilen bir isimdir. Bu kelime Kur'ân'da "el- âzife" ve "yevme'l-âzife" şeklinde geçmiştir. "O yaklaşıcı (kıyamet) yak- laştı" (Necm, 53/57), "(Ey Peygamberim!) Onları yaklaşan güne (yevme'l-âzife) karşı uyar. O gün kalpler (korkudan âdeta) gırtlaklara dayanmıştır, keder- lerini yutkunur dururlar. Zalimlerin ne bir dostu ne de sözü tutulur bir şefâat- cisi vardır." (Mü'min, 40/18)
Hz. Muhammed'in (a.s.) Peygamber olarak gönderilmesi, kıyametin en büyük alâmetidir. Hz. Muhammed'den (a.s.) öncesine göre kıyamet yaklaşmış- tır. Bu sebeple kıyamete el-âzife denil- ■miştir. (İ.K.)
Arapça asıllı bir kelime olan azil, sözlükte "ayırmak, uzaklaştırmak" anlamlarına gelir. Bir vazife veya memuriyetten ayırmaya da azil den- miştir. Istilahta ise, bir nevi doğum kontrolü usulü olup, cinsi münasebet sırasında erkeğin geri çekilip menisini dışarı akıtması demektir.
Azil, İslâm'ın çıktığı dönem- lerde, Araplar arasında bilinmekte olan bir doğum kontrolü metodudur. Hadislerde Hz. Peygamber'in buna izin verdiği görülmektedir: Bir sahabî Hz. Peygamber'e azil yaptığını, bunun sakıncası olup olmadığını sorduğunda; "istersen azil yap, fakat Allah'ın takdir ettiğine mani olamazsın" buyurmuşlar- dır (Eba Dávůd, Nikah, 48). Sahabeden Cabir de; "biz Rasulullah devrinde, Kur'ân nazil oluyorken azil yapıyorduk; eğer yasak edilecek olsaydı, bunu Kur'ân yasaklardı" demiştir (Buhari, Kader, 4).
Müçtehitlerin çoğunluğu bu ve ben- zeri hadisleri esas alarak azlin mubah olduğunu, ancak, azil konusunda erkeğin hanımından izin alması gerektiğini belirt- mişlerdir. Azle kıyas edilerek, erkeğin ve kadının ruh ve beden sağlığına zarar ver- meyen diğer korunma yöntemleri de caiz kabul edilmiştir. Ancak, döllenme olduk- tan sonra doğuma engel olma, çocuk düşürme, insanî ve ahlâkî bir suç, dinen de büyük günah sayılmaktadır. (1.P.)
AZİM
Büyük olmak anlamındaki a-z-m kökünden türeyen azîm, büyük, ulu demektir. Azuma fiilinin asıl anlamı kemiği büyük oldu demektir. Daha sonra her büyük şeye azîm denmiştir. Kur'ân'da 6 âyette ve Tirmizî ile İbn Mâce'nin el-esmäü'l-hüsnâ ile ilgili
"Ulu Rabb'inin adını tesbih et Vakı'a, 56/74, 96);
"Çünkü o (kitabı solundan verilen kimse) Ulu Allah'a îman etmiyordu Håkka, 69/33).
Azîm sıfatı; Allah'ın izzet ve cela. inin, gücü ve şanının büyüklüğünü, azâmet ve kibriya sahibi olduğunu fade eder. Allah, her şeyden büyüktür 'ndan büyük hiçbir şey yoktur. Bu Düyüklük, cisimlerin büyüklüğü gibj Dir büyüklük değil, sıfatlarının büyük üğüdür:
"...Allah, büyük lütuf ve kerem sahi. Sidir:" (Bakara, 2/103),
"O, büyük arşın Rabb'idir." (Tevbe /129),
"En büyük mükafat Allah'ın yanın dadır." (Enfal, 8/28) âyetlerinde olduğu gibi "azîm", Allah'ın sıfat, nimet ve azabını (Bakara, 2/7), imtihan (Bakara, 2/49) we cezasını (Tevbe, 9/63) nitelemektedir.
Azîm kelimesi Kur'ân'da 109 defa geçmiş, Allah'ı ve sıfatlarını niteleme- min dışında diğer objelerin büyüklüğü- mü ifade etmek için de kullanılmıştır. Büyük Kur'ân (Hicr, 15/87),
Büyük kurtuluş (Nisa, 4/13), Büyük gün (En'âm, 6/15),
Büyük hile (Yûsuf, 12/28), Büyük sıkıntı (Enbiya, 21/76),
Büyük iftira (Nisa, 4/156), Büyük dağ (Şu'ara, 26/63),
Büyük taht (Neml, 27/23),
Büyük nasîp (Kasas, 28/79), Büyük zulüm (Lokmân, 31/13),
Büyük söz (İsrů, 17/40) gibi. Görüldüğü gibi azîm, dağın büyük- lüğü gibi hakikî, Kur'ân'ın ve ahlâkın büyüklüğü gibi mecazî anlamda kulla- nılmıştır. Kur'ân'ın büyüklüğü deyince bu kitap olarak sayfa olarak büyüklü- ğünü değil, yüceliğini, değerini, şanını ifade eder. İşte Allah'ın büyüklüğü de böyledir.
"Yüce Rabb'inin adını tesbih et" (Vakı'a, 56/74, 96) âyeti nazil olunca Peygamberimiz, "bu tesbihi secdenizde söyleyiniz" buyurmuştur (Ebû Dâvûd, Salat, 147, 149). Bu emre binaen namazların rükuunda üç defa "Sübhâne Rabbiye'l- Azîm" denir. (İ.Κ.)
AZİMET
Sözlükte "bir şeye kesin karar ver- mek, niyet etmek" anlamına gelen azî- met, fıkıh usulünde, mükelleflerin özür ve daha sonra meydana gelen durumla- rı göz önünde bulundurulmaksızın ilk olarak konulan hükümlere denir. Başka bir ifade ile, umumî ve kaide olarak bir şeyin yapılması ve terk edilmesi yolun- da konan hükümlerdir.
Azîmet, ilk olarak meşru kılınan ve yapılması arızî sebeplere dayanmadı- ğından, asıl ve genel olan hükümler- dir; bunlar herkesi ilgilendirir ve tabiî hallerinde mükelleflerin hepsi buna uymak zorundadır.
Azîmet, teklifi hükümlerden olup, farz, vacip, mendub, haram, mekruh çeşitleri bulunmaktadır. Namaz, oruç, zekat ve diğer vecibeler, domuz ve ölü eti yeme, kumar oynama ve zina- nın yasaklanması birer azîmet hükmü-
dür. Azîmetin zıttı ise, ruhsattır. (bk. Ruhsat) (I.P.)
AZİZ
Kadri yüce, şerefli, kuvvetli, zor ve güç, az ve nadir, kerim ve cömert olmak, galip ve üstün gelmek, su akmak anlamlarındaki a-z-z kökün- den türeyen azîz Allah'ın sıfatı olarak; üstün, güçlü, kuvvetli, galip, âciz olma- yan, şerefli, değerli, kahhar ve melik demektir.
Azîz kelimesi Kur'ân'da 99 defa geçmiştir. Bunlardan 90'ı Allah'ın sıfa- tıdır. 47 yerde, hakîm ismi ile birlik- te bunun dışında zü'ntikam (Al-i İmrân, 3/4), kavi (Hûd, 11/16), hamîd (İbrahim, 14/1), rahîm (Şu'ara, 26/9), alîm (Neml, 27/78), gafûr (Fâtır, 35/28), vehhab (Sad, 38/9), ğaffâr (Sad, 38/66), kerîm (Duhân, 44/49), cebbâr (Haşr, 59/23) isimleriyle birlikte kullanılmıştır.
Azîz sıfatı; Allah'ın güçlü, kuvvet- li, gâlip, her istediğini yapabilen, her söz, iş ve hükmünü icra edebilen, her şeyden üstün ve şerefli olduğunu ifade eder.
Peygamber ve mü'minlere izzeti veren de O'dur (Münafikûn, 63/8).
İzzet, şeref, güç ve kudret isteyenin de O'na yönelmesi gerekir (Fâtır, 35/10).
"O, dilediğini azîz, dilediğini de zelîl eder" (Al-i İmrân, 3/26).
Allah'ın bu sıfatına mu'izz denir. Azîz ismi ile aynı kökten gelen mu'izz kelimesi, isim şeklinde Kur'ân'da geçmemiştir, ancak bu vasfı, Al-i İmrân sûresinin 26. âyetinde "tu'iz- zü" fiili ile ifade edilmiştir. "Muizz" ismi, Tirmizî'nin el-esmâü'l-hüs- nâ ile ilgili rivâyetinde geçmektedir (Tirmizî, Deavat, 83).
Azîz kelimesi güç ve zor gelmek anlamında Hz. Muhammed'in (Tevbe, 9/128), şerefli, değerli, benzeri zor bulan anlamında Kur'ân'ın (Fussilet, 41/41) sıfatı olarak ve güc (Hûd, 11/91), şanlı, şerefli (Fetih, 48/3) anlamında da kullanılmıştır.
Aziz kelimesi Kur'ân'da, Mısır hazine bakanının sıfatı olarak da geç- mektedir (Yûsuf, 12/30, 51, 78, 88). (İ.K.)
Tercih edilen tanıma göre, herhangi bir tabakada râvî sayısı ikiden az olma- yan hadise denir. Genellikle ilk dönem lerde râvî sayısı azdır.
Aziz hadis, sahih, hasen ya da zayıf olabilir. Sahih ya da hasen olduğu tak. dirde, dinde delil olur ve hadisin hük müyle amel edilir. (A.G.)
AZRAÎL
Dört büyük melekten birinin ismi olup, insanların canını almakla görev- lidir. Azrail kelimesi İbranice asıllıdır. Bu melek Kur'ân ve sahih hadislerde, Azrâîl ismiyle değil, melekü'l-mevt (ölüm meleği), elçilerimiz şeklinde geç- mektedir. "De ki: Size vekil kılınan (bu konuda görevlendirilen) ölüm meleği canınızı alacak, sonra Rabbinize döndü rüleceksiniz." (Secde, 32/11) “Nihayet biri- nize ölüm geldi mi elçilerimiz (görevli melekler) onun canını alırlar. Onlar vazifede kusur işlemezler." (En'âm, 6/61; A'raf, 7/37). Her insanın canını almakla görevli bir ölüm meleği vardır. Azrail. bu meleklerin başıdır. (F.K.)
Göndermek, uykudan uyarmak, teşvik etmek, diriltmek, uyanık olmak, uykusuz olmak anlamlarındaki "b-a-s" kökünden türeyen bâis, Allah'ın sıfatı olarak; kıyamet kopunca ölüleri diril- ten, kabirlerinden kaldırıp mahşer yeri- ne sevkeden, uyarıcı ve müjdeci olarak insanlara peygamberler gönderen, kıya- mette şahitler getiren demektir. Ba's (Hac, 22/5) ölümden sonra dirilme, can- lanmadır. Bunu yapan Allah'tır.
Allah'ın bâ'is sıfatı isim şeklin- de Tirmizî'nin el-esmâü'l-hüsnâ ile ilgili rivâyetinde geçmektedir (Tirmizî, Deavat, 83).
Allah'ın bu sıfatı, Kur'ân'da "ba'ase - yeb'asü" fiili ile ifade edil- miştir: "Bir gün Allah, onların hepsini diriltir (yeb'asü) ve yaptıklarını kendi- lerine haber verir..." (Mücadele, 58/6); "Her ümmet içinden, kendilerine bir şahit getirdiğimiz gün, (yevme neb'asü) seni de bunlara şahit getirmiş olacağız..." (Nahl, 16/84, 89). (İ.K.)
BAB
Sözlükte "kapı, vesile ve konu” anlamına gelen bab, bir kitabın bölüm- lerine, Arapça fiil çekim kalıplarının her birine denir.
Şiîliğin ilk döneminde bab, en kıdemli ve en yetkili talebeler için kullanılmakta idi. Daha sonraları bu kelime, 12. imamın gizlenmesinden sonra, bu imamla buluşup, onun emir- lerini alarak inananlar arasında irtibatı
sağlayan kişi anlamında kullanılmıştır. Zamanla bab, gelişi beklenen, gelmesi yakın olan ve Allah'ın ortaya çıkaraca- ğı önemli kişiye unvan olmuştur.
Nusayrîliğin kurucusu Muhammed b. Nusayr en-Nemirî (ö. 883), 11. İmam Hasan el-Askerî'nin babı oldu- ğunu ileri sürmüştür. Aynı şekilde 12 imamın nurunu ve Hz. Muhammed'in hakikatini aksettiren ve kamil Şiî oldu- ğunu ileri süren, Şeyhilik adlı Şiî tarika- tının kurucusu Şeyh Ahmet el-Ahsâî ve bu tarikattan etkilenerek Bâbîlik adlı dini ekolü kuran Mirza Ali Muhammed de imamların babı olduklarını iddia etmişlerdir.
Şeyhîlere göre imamlar, marife- tullaha açılan kapılardır. İsmailîlere göre bab, dini hiyerarşide bir rütbedir. Dürzîlerde bab, "el-aklü'l-külli" ile irtibatı sağlayan dini otoriteyi ifade eder.
Bab fikrinin Şiî grublarda orta- ya çıkması ve yayılmasında, Hz. Peygamber'e nispet edilen "Ben ilim şehriyim Ali ise o şehrin kapısıdır (bab)" (bk.Acluni, 1, 235-236) sözün etkisi büyük olmuştur. (İ.K.)
BABÎLİK
12 imamın nurunu ve Hz. Muhammed'in hakîkatini aksettirecek kâmil bir şiînin var olması gerektiğini ve kendisinin kâmil şiî olduğunu iddia eden Şeyh Ahmed el-Ahsa'nın kurdu- ğu Şeyhîlik adlı Şiî tarîkatından etkile- nen Şirazlı Mirza Ali Muhammed'in (ö.1892) kurduğu batıl bir dinî ekoldür.
Mirza Ali, kendisinin ölümünden sonra mehdinin zuhur edeceğini ileri süren el-Ahsâî'nin mürîdi Seyyid Kâzım'ın ölümü üzerine 23/05/1844 tarihinde önce kendisinin beklenen mehdi'ye açılan kapı (bâb), kısa bir süre sonra da beklenen mehdi olduğunu ilan etti. Mirza Ali'nin mehdiliğini, bir grub şeyhi kabul etti. Fikirlerini, İran'ın Tebriz, Tahran, Isfehan ve Şîraz'da daîleri tarafından yaymaya çalıştı. Peygamberliğini îlan etti. Kur'ân'ın neshedildiğini, İslâm'ın emir ve yasaklarının kaldırıldığını, el- Beyân adlı kitabı ile yeni hükümler geti- rildiğini ve bu kitabın Kur'ân'dan üstün olduğunu iddia etti.
Bâbilik'te 19 rakamı kutsaldır. Yıl 19 ay; aylar da 19 gündür. Her bâbî, ay sonu 19 bâbîye, bir bardak su bile olsa ikramda bulunmak zorundadır. Sadece cenaze namazı cemaatle kılınır. Diğer namazlarda cemaat yoktur. Malın beşte biri zekat olarak verilir. Sigara, içki ve dilencilik haramdır. Boşanmak caizdir. Dul erkekler boşandıktan 90 gün, dul kadınlar ise 95 gün sonra evlenmek zorundadırlar.
Mirza Ali Muhammed, Tebriz'de 1850 yılında Nâsıruddin Şah'ın emriyle öldürüldü. İki bâbî, Nasıruddin Şah'a karşı başarısız bir suikast teşebbüsü üzerine çoğu öldürüldü veya hapsedildi.
Bâbîlik, Mırza Hüseyin Ali en-Nûrî tarafından Bâhilik adıyla devam ettiril- miştir. (bk.Bahâilik) (İ.K.)
BÂCİYAN-I RUM
Ahiler tarafından Anadolu'da XIV. y.y. da kurulan kadınlar birliğinin adıdır. (M.C.)
BAĞY
Sözlükte "haktan ayrılmak, zulmet- mek, haddi aşmak" anlamına gelen
sözlük anlamının dışında Allah'a karşı gelme ve dinin çizdiği sınırları aşma manasında ahlaki bir terim olarak kul. lanılmıştır ( En'anm, 6/164, Nahl, 1690 Ka 284227, Hucurt, 49.9), Fıkıh istila hunda bağy, devlet başkanına silahla karşı koymak, isyan etmek, bu kökten ismi fail olan bagi kelimesi de isyan eden, isyankar anlamına gelmektedir
Kur'ân'da båğilerle Allah'ın buy ruğuna dönünceye kadar savaşılması emredilmektedir (Hucurăt, 49/9), İslâm bilginleri, bağy suçu sabit olan isyan- cılarla savaşmak gerektiğini, isyan bas- tırıldıktan sonra, isyân sırasında işlenen suçtan da ayrıca cezalandırılacağını ifade ederler. (1.P.)
BAHAİLİK
Peygamber olduğunu; Kur'ân'ın neshedildiğini, İslâm'ın emir ve yasak- larının kaldırıldığını ve el-Beyan adlı kitabı ile yeni hükümler getirildiğini iddia eden Bâbîliğin kurucusu Mirza Ali Muhammed'in Tebriz'de öldü rülmesi üzerine bâbî fikirleri sürdü- ren Tahranlı Mirza Hüseyin Ali en- Nüri'nin kurduğu dini ekole denir.
Mirza Hüseyin, Bab Mirza Ali Muhammed'in fikirlerini benimse di. Baba bir kardeşi Mirza Yahya en-Nüri ile birlikte Bağdat'a sürül dü. Burada kardeşiyle Bab Mirza'nın vekilliği konusunda ihtilafa düştü. Süleymaniye'ye gitti. Bir müddet sonra Bağdat'a döndü, Babiler etrafinda top- landı. Kendisinin Bab Mirza Ali'nin önceden haber verdiği "Allah'ın orta ya çıkaracağı zat" olduğunu ilan etu (1863). Bunun üzerine İstanbul'a, 4 ay sonra da Edirne've sürüldü. Bu arada fikirlerini yaymaya çalıştı. Devlet başkanlarına mektuplar yazdı. Sultan
Abdülaziz, Mirza Yahya en-Nûrî'yi Kıbrıs'a, Mirza Hüseyin Ali en-Nûrî'yi ise Akka'ya sürdü (1868). Mirza Yahya 1912 yılında Kıbrıs'ta öldü.
Mirza Hüseyin Ali'ye taraftarları Bahâullah (Allah'ın nuru, rahmeti ve lütfu) adını verdiler. Mirza Hüseyin, babîleri "bahâî” adı altında örgütledi. Akka'da 1892 yılında öldü.
Mirza Hüseyin, el-Îkân ve Kitabü'l- Akdes adında Farça iki kitap yazdı. Bâbîliğin temel eseri olan Kitâbü'l- Akdes'in Allah'tan geldiğini ve Kur'ân'ı neshettiğini ileri sürdü. Kelimât-ü Meknûne, İbnü'z-Zi'b, Tarâzât, Kelimât-ı Firdevsiyye, İşrâkât ve Tecelliyât adlı risaleler yazdı.
Mirza Hüseyin, ölümünden beş yıl önce Abdülbahâ unvanıyla oğlu Abbas Efendi'yi yerine halef tayin etti.
Bahâiler, birinci dünya savaşından sonra İsrail'in Hayfa kentini merkez edindiler. Bâb Mirza Ali Muhammed'in Akka'daki mezarını Hayfa'dan Kermil dağına naklettiler. Abdulbahâ, 1921'de ölünce Bâb Mirza'nın yanına defnedildi.
Abdulbaha, ölümünden önce büyük kızından torunu Şevki Efendi'yi "Veliyy-ü Emrullah" unvanıyla halefi tayin etti. Oxford'da öğrenim gören Şevki Efendi, Bahâiliği dünyaya yay- mak için çalıştı. 1957'de Londra'da ölümünden önce, çocuğu olmadığı için Bahailiğin yönetimini "baş koruyuси- lar" dediği 27 kişiye bıraktı.
Günümüzde Bahâiler; Mahalli Ruhani Mahfiller, Merkezî Mahfiller ve Umumî Adalet Evi adını verdikle- ri üç heyet tarafından yönetilmektedir. Umumî Adalet Evi, dünya Bahâileri arasından seçilen 9 kişilik üyeden olu-
şur. Merkezi Hayfa'dadır. Üyeleri bura- da ikamet ederler.
Bahäilikte Bahaullah'ın Kitabü'l- Akdes adlı eserindeki hükümler ve diğer emirleri, Adulbaha ve Şevki Efendinin te'vil ve tefsirleri esastır, bunlar değiştirilemez.
İnanç ve ibadet esasları şöyle- dir: Mahiyeti tam olarak bilinmeyen Allah, nebi ve resullere tecelli eder. Peygamberin beşerî ve ilahi olmak üzere iki vasfı vardır. Hz. Adem'den beri gelen bütün peygamberler Tanrı'nın zuhuru olan Baha'yı müj- delemek için gönderilmişlerdir. Baha, bütün dinlerin geleceğini müjdelediği (mev'ûd) zattır. Bütün dinler Baha'nın görüşlerinin bir başlangıcı olarak gön- derilmiştir. Dinler, Baha'nın gelmesiyle işlevini tamamlamıştır.
Kıyamet kopmayacaktır, cennet ve cehennem birer semboldür. Cennet. Tanrı'ya yolculuğu, cehennem ise yok- luğa gitmeyi temsil eder.
Namaz, ferdî olarak, sabah, öğle ve akşam samimi bir kalple Allah'ı anmaktır. Oruç 19. ay olan a'la ayım- da (2-21 mart) 19 gün olarak tutulur. Hac, imkânı olan erkeklere farzdır ve bab Mirza'nın Şiraz'daki evine veya Bahâullah'ın Bağdat'taki evine yapı- lır. Zekat malî bir vergidir. Malın beşte biri verilir. Akşam sabah Bahâullah'a ait dua ve sözleri okumak vaciptir. Çalışmak ibadettir. Ancak yılda 9 gün çalışmak yasaktır. Bu günler Bahâiliğin kutsal günleridir. (İ.K.)
BAIN TALÂK
Klasik fıkıh ıstılahında boşama türlerinden birisi olup, nikâhtan sonra zifaf olmadan meydana gelen; zifaftan sonra tarafların anlaşarak kadının eşine
ödediği bir bedel karşılığında yapılan (muhalaa) veya kocanın üçüncü boşa- ma hakkını kullanarak yapmış olduğu boşamadır. Bunun dışında kinayeli söz- lerle veya şiddet ifade eden lafızlarla yapılan boşama da Hanefilere göre bain talak kabul edilmiştir.
Bâin talâk ile meydana gelen ayrı- lığa beynûnet denmiştir. Bir veya iki bäin talak ile meydana gelen ayrılık beynûnet-i suğrâ (küçük ayrılık) olup, bu durumda eşler yeni bir nikâhla tek- rar evlenebilirler. Üçüncü boşanma ile, beynûnet-i kübra (büyük ayrılık) meydana gelir. Bu durumda eşlerin yeniden evlenmeleri helal değildir. Ancak kadının normal şartlarda bir baş- kasıyla geçerli bir evlilik yapıp ölüm veya geçimsizlik nedeniyle ayrılmaları halinde ilk eşiyle evlenebilir. (I.P.)
BAKI
Kalmak, devam etmek, sabit olmak, bakmak, gözetlemek anlamlarındaki "b-k-y" kökünden türeyen bâkî, ebedî olan, devam eden demektir.
Allah'ın sıfatı olarak bâkî, sonlu ve ölümlü olmayan, sonsuz yaşayan, varlığı sürekli olan demektir. Allah'ın zati sıfatlarındandır. Tirmizî ve İbn Mâce'nin esmâ-i hüsnâ ile ilgili rivâ- yetinde geçmiştir (Tirmizi, Deavat, 83; Ibn Mace, Dua, 10).
"...Her şey helâk olacak ancak O'nun zâtı baki kalacaktır" (Kasas, 28/88) ve "Yeryüzünde bulunan her şey yok olacaktır, ancak celal ve ikram sahibi Rabb'inin zâtı baki kalacaktır" (Rahman, 55/26-27) âyetleri de Allah'ın bâkî sıfatını ifade etmektedir. (İ.K.)
BALIĞ
Bulüğ/ ergenlik çağına erişmiş kişi demektir. (bk. Bulüğ) (İ.P.)
Yaratmak, iyi niyetli olmak, bore ayip vs. 'den kurtulmak, uzaklaşmak uzak olmak ve hastanın iyileşmes anlamlarındaki "b-r-e" kökünden üre yen bari kelimesi, Allah'ın sıfatı olarak yaratan, örneği olmadan varlıkları icad eden demektir.
Kur'ân'da, "halik" ve "musavvir kelimeleriyle birlikte Haşiye sûresinin 24. âyeti ile Yahudilere hitap eden bir ayette geçmiştir: "O Allah, yaratan var eden, varlıklara şekil verendir (Haşt, 59/24); "...Sizi var edene tevbe edi. niz." (Bakara, 2/54). Afet, hastalık, bela vb. musibetleri var etmesi de bu kelime ile ifade edilmiştir (Hadid, 57/23). (İ.K.)
BARR
Allah'ın sıfatlarından biri olup, kul- larına iyilik yapan, çok lütufkâr (latif). çok merhametli (rahim), çok şefkatli (raûf) demektir. (bk Berr) (İ.K.)
BASAR
Basar, Yüce Allah'ın sübûtî sıfatla rından biri olup, görmek demektir. (bk Basîr) (İ.K.)
BASIT
Yaymak, elini uzatmak, çok cömert- lik etmek, sevindirmek, îzah etmek inceltmek, özür beyan etmek, rızk çoğaltmak, kılıcı çekmek, basit olmak anlamlarındaki "b-s-t" kökünden türe yen bâsıt; yayan, cömert, elini uzatan bol rızık veren demektir.
Allah'ın sıfatı olarak bâsıt, diledi gine bu sıfatı isim şeklinde Tirmizî'nin el esmâü'l-hüsnâ ile ilgili rivâyetinde geçmiştir (Tirmizi, Deavat, 83).
Allah'ın bu vasfı Kur'ân'da "yeb sütu" fiili ile 9 âyette ifade edilmiştir
"Allah (rızkı) kısar ve açar" (Bakara, 2/245); "Allah, dilediğine rızkı bol verir (dilediğine) kısar" (Ra'd, 13/26). "Yahudiler, 'Allah'ın eli bağlıdır, cim- ridir' dediler. Kendi elleri bağlandı ve söylediklerinden ötürü lanetlendiler. Hayır Allah'ın iki eli de açıktır. (meb- sutatani) dilediği gibi verir..." (Maide, 5/64) âyetleri Allah'ın bu vasfını anlat- maktadır. "O Allah ki rüzgârları gön- derir, bulutu kaldırır, sonra onu gökte dilediği gibi yayar ve parça parça eder..." (Rúm, 30/48) âyetinde "yebsütu" fiili sözlük anlamında kullanılmıştır. (Ι.Κ.)
BASÎR
Bakmak, görmek, bilmek, görüş sahibi olmak, kesmek anlamlarındaki "b-s-r" kökünden türeyen basîr kelime- si, gören, bilen, anlayan, basîret sahibi olan demektir. Allah'ın sıfatı olarak basîr; aydınlık ve karanlıkta küçük ve büyük her şeyi gören demektir.
Basîr kelimesi Kur'ân'da 51 âyet- te geçmiştir. 8 âyette semî', 5 âyette habîr kelimesiyle birlikte, 7 âyette yalnız olarak kulanılmıştır: "Şüphesiz Allah işitendir, görendir." (semî', basîr) (Mü'min, 40/44); "Şüphesiz Allah kullarının (her halinden) haberdardır, (onları) görendir. (habir, basîr)" (Fâtır, 35/31); "...Allah, kullarını görendir." (Al-i Imrân, 3/15, 20)
16 âyette Allah'ın kullarının yaptık- larını gördüğü bildirilmiştir: "...Allah, onların yaptıklarını görendir." (Bakara, 2/227); "O, her şeyi görendir." (Mülk, 67/19).
Basîr kelimesinde, ödüllendirme ve cezalandırma anlamı da vardır. Mesela "...Dilediğinizi yapın O, yaptıklarınızı görmektedir." (Mü'min, 40/41), "Nuh tan
sonra nice nesilleri helak ettik. Kullarının günahlarını haber alan ve gören olarak Allah yeter." (Isră, 17/17) âyetlerindeki Allah'ın görmesinden maksat, kulunun yaptıklarını, bilmesi ve ona göre cezalandırmasıdır.
"...Nerede olursanız olun O, sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı gören- dir." (Hadid, 57/4), "Kim dünyanın sevabı- nı isterse (bilsin ki) dünya ve âhiretin sevabı Allah katındadır. Allah, işiten- dir, görendir." (Nisa, 4/134) âyetlerindeki Allah'ın görmesinden maksat, kuluna yaptıklarının karşılığını vermesidir.
8 âyette semî sıfatı insanı nitelemek için kullanılmıştır: "...Biz insanı işiten ve gören yaptık." (Insan, 76/2); "Kör ile gören bir olmaz." (Mü'min, 40/58).
Allah'ın görmesi ile insanın görme- si aynı değildir. İnsan göz vasıtasıyla ancak belirli bir uzaklıkta, büyüklük- te ve aydınlıkta olanı görebilir. Allah ise büyük, küçük, aydınlıkta karanlık- ta, vasıtasız ve sınırsız olarak her şeyi görendir.
Allah'ın görme vasfını anlatmak için "basara-yabsuru fiili kullanılma- mış, bunun yerine aynı anlamı ifade eden "reâ - yerâ" fiili kullanılmıştır (Tevbe, 9/94, 105). (İ.K.)
BASÎRET
Görme anlamına gelen "basar" keli- mesinden türeyen ve idrak gücü, yakın, ma'rifet, ferâset, akıl, zekâ, hüccet, delil, sezgi, öngörü... vb. anlamlara gelen "basîret" kelimesi, Kur'ân'da; açık delil, beyan, ibretler (Kasâs, 28/43;. Yūsuf, 12/108), şâhit (Kıyâme, 75/14), Allah'ın âyetleri, delilleri, beyanları ve nurları (En'âm, 6/104; A'raf, 7/203; Câsiye, 45/20) anlamında kullanıl- mıştır. Basîret; hakla-batılın, hidâyetle- dalaletin, hayırla-şerrin, doğru ile yan-
lışın birbirinden ayrıldığı marifet, bilgi ve kalp nurudur. Bastret, ilham ile veya tecrübe ve öğrenme sonucunda oluşur. Çoğulu, besair'dir. (J.K.)
BAST
Sözlükte "açılma ve keyifli olma" gibi anlamlara gelmektedir. Tasavvufi bir terim olarak ise "rühen rahatlama ve manevi ferahlık duyma" anlamında kullanılmaktadır. Ümit ve korku (reca- havf) hallerinden sonra, neşe ve endişe (üns-heybet) hallerinden önce gelen iki halden biri. Bast ve kabz ariflerin hali- dir. Bastı da kabzı da veren Allah'tır. Kabz halinde kul tutuk, zihnen de kısır bir haldedir. Bast halinde ise gönlü şen, zihni de açıktır. (М.С.)
BAŞLIK
Evlenecek erkeğin kız tarafına verdiği para veya mala başlık adı verilmektedir. İslâm öncesi Arap top- lumunda mehir, sadak, sıdak veya saduka adı altında genellikle evlene- cek kıza değil, ailesine bir mal veri- lirdi. İslâm, bu uygulamayı kadının lehine olarak değiştirmiş ve mehri onun evlenirken aldığı ve serbestçe kullanabildiği bir mal haline getirmiş- tir. İslâm öncesi Türk toplumunda da kalın adıyla anılan başlığa benzer bir uygulama vardı. Türklerin müslüman olmalarından sonra da bu isimle veya başlık adı altında bu uygulama devam etmiştir. Başlık, bugün de ülkemizde bazı yörelerde sürmektedir. Bu durum evliliği olumsuz yönde etkilemektedir. Hz. Peygamber'in evliliği teşvik (Nesai, Nikah, 2; Ibn Mace, Nikah, 1; Dârimi, Nikah, 1) ve evliliğin kolaylaştırılmasını tavsiye (Ebû Dâvûd, Nikah, 31; Müsned, V1/82) eden hadisle- ri, başlığın dinimizin ruhuna ters düştü- ğünü göstermektedir. (M.C.)
Fıkıh ıstılahında ise, rükünleri ve şartları tamamen veya kısmen eksik olan ibadetler ile gerekli şartları taşı- mayan akitler batıl (yok, geçersiz) kabul edilmiştir. Batıl olan akit, her- hangi bir hukukî sonuç doğurmaz. (bk. Butlan) (İ.K.)
BÂTIL DİN
"Batıl din"; ilâhi vahye dayanma- yan, insanların ihdas ettiği dinlere denir. Batıl dinler, beşerî dinler olarak da ifade edilir. Beşerî dinlerin belli başlıları şun- lardır: Varlıklarda ruh bulunduğu inan- cına dayalı animizm; tabiat kuvvetleri- ne tapılan naturizm; bitki ve hayvanları kutsal sayan totemizm; ataların ruhlarına tapılan sinizm; konfiçyanizm ve taoizm; gök tanrı ve yer-su denilen ve tekin olmayan ruhların varlığı inancına dayalı şamanizm; ölülerin ruhuna tapılan şinto- izm; ateşe tapılan mecusilik, Zerdüşt'ün peygamberliğine inanılan zoroastrizm; İyilik ve kötülük ilahına inanılan parsî- lik; güneş ve ışık tanrısı Mitra'ya ina- nılan mitraizm; kâinatta zıtların varlığı ve kötülüklerin hakim olduğu inancına dayalı manihaizm; nur ve zulmet esa- sına dayalı mazdaizm; Veda adlı kutsal metinleri olan vedizm; tenasuh inancı- na dayalı hinduizm/brahmanizm; Allah inancı ve ibadeti olmayan budizm; Şeytana tapılan satanizm ve putlara tapı- lan putperestlik. (İ.Κ.)
BÂTIN
Sözlükte "gizli şey, bir şeyin içi" anlamına gelen "bâtın" kelimesi Kur'ân'da; Allah'ın ismi (Hadid, 57/3) gizli olan (En'âm, 6/120) ve bir şeyin iç kısmı, görülmeyen (Lokmân, 31/20) anlam- larında kullanılmıştır. Çoğulu "bevâtın" ve "ebtine"dır.
Allah'ın ismi olarak "bâtın"; gizli olan şeyleri ve sırları bilen, akıl ve uzuvlarla hakikati idrak edilemeyen demektir. Zahir'in zıddıdır. (bk. Zahir) (Ι.Κ.)
BÂTINI MANA-ZAHİRİ MANA
Gizli anlam demek olan bâtıní mana; Kur'ân'ın ilk bakışta anlaşılan anlamının dışında ancak inceleme, araştırma ve düşünme ile elde edilen, âyetin işaretinden kalbe doğan mana; açık anlam demek olan zahiri manâ ise, Kur'ân lafızlarının zâhirinden anlaşılan manaya denir. Zahîrî manâ "ne diyor", bâtınî manâ ise, “ne demek istiyor" sorularının karşılığıdır. Kur'ân yorumcuları, Kur'ân'ın zâhirî anlamı- nın dışında bâtınî anlamının da bulun- duğunu kabul ederler. Bâtınî manaya tasavvufta "işârî ma'na" fıkıhta "dâl bi'l-işâre" (işaretle delalet) denir. İşâri/ bâtınî mana; fıkıhta filolojik yapıya, kıyas ve mantığa, tasavvufta ise ilham ve işaretlere dayanır.
Bâtınî manânın geçerli olabilmesi için; zâhirî manaya aykırı olmaması, bâtınî manayı doğrulayacak bir delilin bulunması, şer'î ve aklî bir muarızın bulunmaması, batınî mananın tek mana olduğunun ileri sürülmemesi gerekir. (Ι.Κ.)
BATÎNIYYE (Bâtınîlik)
Vâdiye girmek ve yürümek, içine nüfuz etmek, içini ve iç yüzünü bil- mek, karnı büyük olmak, gizli olmak, malı çok olmak anlamlarındaki "b-t- n" kökünden türeyen Bâtınıyye, bâtınî görüşü esas alan düşüncenin adıdır. Bâtınıyye görüşünün, Cafer-i Sâdık ve oğlu İsmail ile başladığını söyleyen- ler olduğu gibi bu görüşün menşeini Mecûsîlik, Sâbiilik ve Yahudîlik inanç
ve kültürüne; hatta Yeni Eflatunculuk ve Yeni Pisagorculuk gibi agnos- tik felsefi akımlara dayandıranlar da olmuştur.
Bâtınıyye görüşüne sahip olan- lar çeşitli bölgelerde, farklı inançları sebebiyle değişik isimlerle anılmışlar- dır: Cafer-i Sadık'tan sonra imametin oğlu İsmail'e geçtiğini savundukları için İsmailiyye; âlem, nübüvvet ve imamet anlayışlarında yedili bir sis- tem kabul ettikleri için Seb'iyye; ger- çeğin ancak gizli bir imam vasıtasıy- la bilinebileceğini savundukları için Talimiyye, İslâm'ın haram kıldıklarını helal saydıkları için İbâhiyye; mal ve kadında ortaklığı kabul eden Mazdek ve Babek'e uydukları için Mazdekiyye ve Bâbekiyye; İslâm inancına aykırı görüşleri sebebiyle Zenâdıka; âlemin yaratılışını ve âhiret hayatını inkâr ettikleri için Melâhide, Bâbek zama- nında kırmızı elbise giydikleri için Muhammmire; Rey şehrinin Hürrem bölgesinde bulunduklarından dolayı Hürremiyye; ayrıca liderlerinin isim- lerine nispetle Karâmita, Nâsiriyye, Nusayriyye, Dürziyye ve Sabbâhiye vb. adlarla adlandırılmışlardır.
Bâtınıyyenin görüşleri; âyet ve hadislerin bâtıl te'villerine daya- nır. Bâtınîlere göre gerçek bilginin kaynağı masum imamlardır. Allah masum imamların bedenine hulül eder ve kâinatı onlar vasıtasıyla yönetir. Peygamberin Allah'tan vahiy almasını ve mucizeleri inkâr ederler. Peygamber kulli akıldan taşan manaları alır, zâhi- ri bir söze dönüştürür ve insanlara bildirir. İmamlar da bâtınî tevillerle bu sözlerin gerçek anlamını ortaya koyarlar. Ahireti inkâr ederler. Alem ezelidir, yok olmayacaktır. Kıyametin
imamının ortaya çıkıp yeni bir şeriat getirmesi demek. kopması; zamanın tir. Ölen insan toprağa dönüşür, ruhu başka bir bedene girer. Cennet, dünya- da mutlu yaşamak; cehennem, sıkıntı ve izdirap dolu bir hayat sürmektir. Abdest almak, zahir ehlinin bilgisizli ğini tevillerle gidermek; namaz kılmak, imam ve yardımcılarına itaat etmek, oruç tutmak, imamın sırrını korumak; zekat vermek, mezhep mensuplarına bilgi dağıtmak; hacca gitmek, imami ziyaret etmek; zina, sırları başkalarına yaymak; lâşe, bâtınî olmayan, zahir domuz eti, münafık; şarap, Ebû Bekr; kumar Ömer demektir. Batınıyye men supları bu ve benzeri görüşleriyle İslâm dışı sayılmışlardır.
Bâtınîler; görüşlerini insanlara akta- rabilmek için şu yöntemi uygularlar. 1) Muhatabı tanır ve ona yaklaşma yönte mini belirlerler, 2) dostluk kurarlar, 3) sorularla muhatabı şüpheye düşürürler. 4) muhataba bu soruların cevaplarını başkalarına duyurmayacağına yemin ettirirler ve bir süre verirler, 5) bu cevapları başkalarına söylediği takdir- de eşinin boş olacağı şartını koşarlar, 6 tanınan İslâm âlimlerinin batınî oldu ğunu söyleyerek muhatabı aldatırlar, 7 zâhirin kabuk, batının öz olduğu, bunu ancak Allah'la irtibat kuran imam bilebileceği fikrini işlerler, 8) muhata ba dinin zahirî anlamlarıyla belirlene dini yükümlülüklerden kurtulduğun söylerler ve 9) böylece muhatabı, müs lüman çoğunluğun kabul ettiği îma esaslarından uzaklaştırırlar. (İ.K.)
BAYRAM
Uluslara ait toplu sevinç, mutlul ve ortak kutlama vesilesi olarak kab edilen belirli zamanlar için kullanı bir terimdir.
İslâm dininde Ramazan ve Kurban Bayramı olmak üzere iki bayram bulunmaktadır. Ramazan Bayramı; Ramazan ayının sonunda, Şevval ayı- nın birinci, ikinci ve üçüncü günlerinde kutlanır. Kurban Bayramı ise, Zilhicce ayının on, on bir, on iki ve on üçüncü günleridir. Bu bayramın ilk üç günün- de, zengin olan Müslümanların kurban kesmeleri vacip olduğundan Kurban Bayramı denilmiştir.
Bayram günlerinde, inananlar bir- birlerini ziyaret ederler, dargınlar barı- şır, dostluklar pekişir. Bunun yanında, ölüler anılır, fakirler unutulmaz, yar- dımlar yapılır, çocuklar sevindirilir, hediyeler verilir. (İ.P.)
BAYRAM NAMAZI
Bayram namazı, biri Ramazan Bayramı ve diğeri Kurban Bayramında olmak üzere yılda iki defa kılınan iki rekatlık bir namazdır. Hanefi mezhebi- ne göre, Cuma namazı kılmak farz olan kimselerin bu namazı kılması vaciptir. Bayram namazının sıhhatinin şartları, hutbe hariç, Cuma namazının şartları gibidir. Farklı olarak bu namazda hutbe sünnetidir.
Bayram namazı cemaatle kılınan namazlardan olup, tek başına kılınmaz. Bu namazın kılınışında diğer namazlar- dan farklı olarak, birinci rekatta iftitah tekbiri ve "sübhaneke" duasının okun- masından sonra, Fatiha sûresinin okun- masından önce üç ve ikinci rek'atte rükudan önce üç olmak üzere fazladan altı tekbir alınır. Bunlara zevâid tek- birleri denir. Namaz tamamlandıktan sonra hutbe okunur.
Bayram namazının vakti, kuşluk vaktidir. Bir mazeret sebebiyle birinci günü bayram namazı kılınamamış ise,
Ramazan bayramında ikinci; kurban bayramında ise ikinci ve üçüncü gün- ler kılınabilir.
Bayram namazında imama birinci rekatta zait tekbirlerden sonra yetişen kişi, iftitah tekbirini aldıktan sonra peşinden zait tekbirleri de alır. Rükûda iken yetişir ise, ayakta tekbir alıp imama uyar ve rükûa giderek burada tesbihlerin yerine elleri kaldırmaksızın zait tekbirleri alır. İkinci rekatta yetişen kimse ise, imam selam verdikten sonra, ayağa kalkıp önce kıraatleri tamamlar sonra zait tekbirleri alır. (İ.P.)
BEDA
Zahir olmak, açık olmak, belir- mek, görüşü değişmek, çöle çıkmak ve çölde yaşamak anlamlarındaki "b-d-v" kökünden türeyen ve sözlükte gizli bir şeyin sonradan ortaya çıkması, kişinin görüş değiştirmesi, zâhir açık anlamına gelen beda, Allah'ın ilim, irade ve tek- vin sıfatlarında değişme olabileceğini ileri süren Şîa fırkasına ait bir görüşün adıdır. Bu görüşe göre; Allah'ın belli bir şekilde vuku bulacağını haber ver- diği bir olay daha sonra haber verdi- ğinden başka bir şekilde vuku bulabilir.
Bu fikri ilk ortaya atanın Muhtar es- Sakafi olduğu kabul edilirse de Taberî, Tarih'inde, bedâdan ilk önce Muhtar'ın adamlarından Abdullah b Nevfi'nin bahsettiğini söylemiştir. Abdullâh, bir savaş öncesi, Allah'ın kendilerini zafe- re erdireceğini söylemiş, zafere erince = Allah'tan aldığı bilgiye göre bunu haber verdiğini bildirmiştir. Daha sonra - Mus'ab b. Zübeyr'in ordusuna yeni- ■lince; Allah bana zafer vaat etmişti, fakat O'na bu değişik sonuç zâhir oldu demiş, böylece Allah'ın ilim ve irade- i sinde değişiklik olduğunu imâ etmiştir. =, Abdullah bu görüşünü; "Allah dilediği-
ni siler, dilediğini sabit kılar" (Ra'd, 13/39) âyetine dayandırmıştır. Bu fikir, Cafer-i Sadık'a da isnat edilir. Cafer-i Sadık, kendisinden sonra oğlu İsmail'in imam olacağını söylemiş fakat oğlu kendisin- den önce ölünce bunu bedâ görüşüyle açıklamıştır. Beda görüşünü benimse- yenlere Bedâiyye denir.
Bedä fikri, Allah'a bilgisizlik ve eksiklik nispet ettiği için ehl-i sünnet tarafından kabul görmemiştir.
Bedâ kelimesi ve türevleri çeşitli fiil kalıplarıyla, 26 âyette geçmiş ve gizli olmak anlamındaki "h-f-y" kökünün zıddı olarak açık olmak, açığa çıkmak, görünmek anlamında kullanılmıştır:
"Hayır daha önce gizledikleri şey onlara (kafirlere) zahir oldu (bedâle- hüm)." (En âm, 6/28);
"Kazandıklarının kötü olanları (günahları) onlara (zalimlere) görün- dü. (bedalehüm)" (Zümer, 39/48);
"... İçinizdekini açıklasanız da (tübdů) gizleseniz de (tuhfü) Allah sizi onunla hesaba çeker..." (Bakara, 2/284). (Ι.Κ.)
BEDDUA
Farsça'da "kötü" anlamına gelen bed ile Arapça'da "isteme, dileme" gibi anlamlara gelen dua kelimelerin- den oluşmuş bir bileşik isimdir. Bir kimsenin başına kötü şeylerin gelme- si için yapılan duaya beddua denil- mektedir. Müslümanların olur olmaz sebeplerle birbirleri aleyhine beddua etmeleri İslâm ahlâkıyla bağdaşmaz. Hz. Peygamber, genellikle İslâm'a düş- manlık gösterenlere beddua etmemiş, onların hidayeti için dua etmiştir (Buhâri, Deavat, 59). Bununla birlikte zulme uğra- yan kimsenin zalimler hakkında bed- dua etmesinin caiz olduğunu gösteren
avel (Nisa, 4/148) ve hadisler de Nitekim Peygamber (a.s.) azılı düşmanlarından Ebû Cehil, C ibn Halef ve benzerlerinin de bulunduğu yedi kişiye beddua bu kişilerin hepsi de Bedir Sava öldürülmüş, böylece Hz. Peygamber bedduası yerini bulmuştur (Ab 197). Ayrıca mü'minleri uyarmak cıyla, paraya taparcasına düşkün lara (Buhari, Cihad, 70; Rikák, 10) ana- ya karşı gelenlere (Müslim, Fier, M 11346) ve benzerlerine ad vermek beddua etmiştir. Mazlumun du mutlaka kabul olunacağını beyan e (Buharl, Mezalim, 9), bizzat kendisi de lümün bedduasına uğramaktan All sığınmıştır (İbn Mace, Dua, 20; Minnel 83). (M.C.)
BEDEL
Sözlükte "karşılık, yok olan şeyin yerine geçen, birinin yer geçen kimse, ıvaz, denk, eşit" anla larına gelen bedel, fıkıh istilahınd alışverişte satılan mala karşılık öde para veya mal; bazı ibadet ve bord rın asli şekliyle yapılamaması halında yerini alan ifa şekli anlamlarına
Bedel, iki tarafa borç yükleye akitlerde, akdin konusuna karşılık öd nen veya ödenecek olan şeye de da Bunun dışında, mevcut anlaşmaz kaldırmak maksadıyla karşılıklı ile yapılan sulh akdinde, verilen ve verilmesi üstlenilen şeye bedel-i sul kadının kocasını boşamaya razı et amacıyla vermiş olduğu şeye bedel hul' denir. Ayrıca, asıl borcun öde mesi imkânsız olduğunda, yerine geve
ödemeye de bedel denilmiştir. Dar anlamda ibadet, kulun Allah karşı dini yükümlülükleri demek ole şahsi ifa ve niyet şarttır. Bununla be
likte bazı ibadetlerde bedel ve niyabet yoluyla îfa caiz görülmüştür. Namaz, oruç gibi bedeni ibadetlerde, niyet ve şahsi îfa asıldır; bedel ve niyabet caiz değildir. Zekat ve sadaka-i fıtır gibi mali ibadetlerde, eylemin ibadet mahi- yeti kazanması için niyet şart olmakla birlikte, mükellefin bizzat yerine getir- mesi gerekmez; bedel veya niyabet yoluyla ifa edilebilir. Hem malî, hem de bedenî yönü bulunan hac ibadetin- de ise, asıl olarak mükellefin bizzat kendisinin ifa etmesi gerekir. Ancak, mükellefin bizzat ifadan aciz olması halinde, bedel yoluyla ifa edilebilir. Hz. Peygamber, hayvana binemeyecek kadar yaşlı olan babanın yerine (Buhari, Hac, 1; Müslim, Hac, 407-408) ve ölen annenin yerine hac edilmesine (Buhari, Cezaü's-Sayd, 22) izin vermiştir.
Alimlerin çoğunluğuna göre, üzeri- ne hac farz olduğu halde sürekli has- talık, yaşlılık, sakatlık gibi ömür boyu devam edebilecek bir özrü sebebiyle bizzat haccedemeyecek durumda bulu- nanlar yerlerine bedel gönderebilirler. Aynı şekilde, sağlığında hacca gide- meyen kimse, yerine bedel hac yapıl- masını vasiyet etmesi halinde, bıraktığı malın 1/3 masraflarını karşıladığı tak- dirde, mirasçıların yerine bedel gönder- meleri gerekir. (İ.P.)
BEDENE
Arapça'da büyükbaş hayvan anla- mında kullanılmakta olup, Mekke'de kurban olarak kesilen deve veya sığıra bedene denir. Istılahta ise, hac esnasın- da işlenen cinayetlerden bazılarında keffäret olarak kesilen kurban anlamı- na gelir.
Hac esnasında işlenen bazı ihram yasaklarına keffâret olarak, bedene
= büyük baş hayvan kesilmesi gerekir. Kesilen kurbanın eti, fakirlere dağıtılır.
Bedene gerektiren cinayetler:
1) Arafat vakfesinden sonra, ihramlı iken cinsî münasebette bulunmak. Bu kimsenin Hanefiler dışındaki üç mez- hebe göre, haccı bozulur; Hanefilere göre ise, haccı bozulmayıp, bedene gerekir.
2) Ziyaret tavafını cünüp olarak yapmak. Kadınların hayız ve nifas hal- leri de cünüplük gibidir. Cünüp olarak yapılan tavafın, abdestli olarak yeniden yapılması vacip olup, bu durumda ceza düşer. (İ.P.)
BEDÎ' (Bedîu's-Semâvâti ve'l-Ard)
Eşi, numûnesi olmayan bir şeyi yapmak, îcad etmek, işini güzel yap- mak, kuyu kazmak ve bid'at işlemek anlamlarındaki "b-d-'a" kökünden türeyen bedî' kelimesi, Allah'ın sıfa- tı olarak, bir şeyi numûnesi ve örneği yokken yaratan, var eden, îcâd ve inşâ eden demektir.
Kur'ân'da iki âyette "bedî'u's- semâvâti ve'l-ard" şeklinde geçmiştir. "(O), göklerin ve yerin yaratıcısı, îcad edicisidir..." (Bakara, 2/117; En'âm, 6/101). (Ι.Κ.)
BEDİR
Sözlükte "olgun, tamam, kâmil" demek olan "bedir" ayın en dolgun ve parlak haline denir. Türkçe'de bu durum dolunay tabiri ile ifade edi- lir. Edebiyatta güzellik sembolüdür. Sevgilinin güzelliği bedre benzetilir. Tasavvufta ise vahdeti (Allah'ın birli- ğini) temsil eder.
Bedir, Mekke ile Şam yolu üzerin- de yaya yürüyüşle Medine'ye 3 gün- lük (160 km), Mekke'ye 10 günlük,
Kızıldeniz sahiline 30 km uzaklıkta bir yerleşim yerinin adıdır. Burada 14 Mart 624 tarihinde 17 Ramazan Cuma günü Mekke Müşrikleri ile Müslümanlar arasında savaş olmuştur. Müşrik ordu- su 950, İslâm ordusu ise 305 kişi idi. Müşriklerin 100 atlısı 700 devesi vardı, çoğu zırhlı idi. Müslümanların ise 3 atlısı 70 devesi vardı. Müşrik ordusu- nun başkomutanı Ebû Cehil idi. Savaş müslümanların zaferiyle sonuçlandı. Ebû Cehil dahil 70 ölü 70 esir bıra- kıp kaçtılar. Müslümanlar da 14 şehit verdiler. (1.K.)
BEKA
Sözlükte "kalıcı olma" anlamına gelen beka, tasavvufta "kötü huyların yerini güzel huy ve iyi davranışların alması; kulun Allah'ın sıfat ve vasıf- larıyla donanması" demektir. Allah'ta fäni olma haline fena fi'llâh, Allah'ta bāki olma haline bekâ billâh denir. (M.C.)
Beka, Yüce Allah'ın zatî sıfatların- dan biri olup, varlığının sonu olma- mak veya ebedi olmak demektir. Zira bekā vasfı, kıdem sıfatının bir gereği- dir. Çünkü kıdemi sabit olan bir var- lığın bekâsı da zorunlu olur. Öyle ise Yüce Allah, kadîm olduğu için bakîdir, ebedidir. Bekâ'nın zıddı olan fena ve sonu olmak Allah hakkında muhaldır. Kur'ân'da şöyle buyurulmaktadır:
"O ilktir, sondur, zâhirdir, batındır, O herşeyi bilendir." (Hadid, 57/3)
"Yeryüzünde bulunan her canlı yok olacak, Ancak azamet ve ikram sahibi Rabbinin Zatı baki kalacak." (Rahman, 55/26-27) (Ι.Κ.)
BEKTAŞİLİK
Adını Türk düşünürü Hacı Bektaşî Veli'den alan Anadolu'da XIII. yüz-
r yılda kurulan bir Türk tarikalin t adıdır. Hacı Bektaşi Veli, 646/124 (veya 645/1209) tarihinde Horasa r kültür merkezi olan Nişabur - rinde doğmuştur. Babası, Hora . hükümdarı İbrahim es-Sani Sey Muhammed, annesi, Nişaburlu S Ahmed'in kızı Hatme Hatun'u - Hacı Bektaşi Velî, küçük yaşta, Hre Ahmed Yesevi'nin halifelerinden S Lokman Perende'nin yanında yeu miştir. Hocası vasıtasıyla Yesevi tar ■katına intisap etmiş, ilim ve tasavvur ta kendini iyi yetiştirmiş ve Hora erlerinden biri olmuştur. Hacı Bek Veli, aynı zamanda Seyyid Ebu'l-Ve el-Bağdâdî'nin (6. 501/1107) kurduğu b vefãî tarikatı şeyhi olan Baba Ilya Horasânî'nin halifesi idi.
Hacı Bektaşî Veli, aldığı mane bir işaretle Horasan'dan ayrılmı Necef, Mekke, Medine, Kudüs, Haler Elbistan, Sivas, Kırşehir ve Kayse illerini dolaştıktan sonra Suluc Karahöyük'e (bugünkü Hacıbekta ilçesine) gelip yerleşmiştir. 738/133 (veya 670/1271) yılında Hacıbektaş ölmüş ve buraya defnedilmiştir. Ha Bektaşî Velî'nin; "Makalat", "Şerh Besmele", "Şerh-ı Fatihar", "Makala Gaybiyye ve Kelimat-ı Ayniyye "Kitabü'l-Fevaid", "Üssü'l-Hakika ve "Şathiyye" adlı eserleri vardır.
Hacı Bektaşî Veli, Selçukl Devletinin Moğol istilası altına girerek siyasi hakimiyetini kaybettiği yıllard çevresindeki insanlara birlik, berabe lik ve sevgi temasını işlemiş, herkes hoşgörü ile yaklaşmıştır. "Makala adlı eserinde inanç ve düsüncesind Kur'ân'ı ve Hz. Peygamberin Sünnetin esas almis, iman, ibadet ve ahlak ests larını âyet ve hadislerle izah etmişti
7. İyi ve olgun insanların yoluna gir mek, 8. Kerametlerini gizlemek, 9. Sabırlı olmak ve Allah'a dua etmek. 10. İlm-i ledünniyi öğrenmek.
Bektaşilik, Balım Sultan'ın (0) 922/1516) tarikatın başına geçmesi ile bugünkü şeklini almıştır. Balım Sultan, bu etkinliği sebebiyle tarikatın ikinci piri kabul edilmiştir.
Bektaşilik, XV. ve XVI. Yüzyıllarda Yeniçeri Ocağı'nda büyük bir nüfuz sahibi olmuş ve Osmanlı devletinin himayesine mahzar olmuştur. XVII. Yüzyılda bu gelişme devam etmiş, XVIII ve XIX. Yüzyıllarda Balkanlar, Tuna kıyıları ve Arnavutluk'ta taraf- tar bularak faaliyetini sürdürmüştür. Irak ve Mısır'daki Türkler arasında da kısmen kabul gören Bektaşîlik; II. Mahmut tarafından 1826 yılında Yençeri Ocağı ile birlikte kapatılmış, tekkeleri Nakşibendî tarikatının emri- ne verilmiştir. Abdülaziz zamanında yeniden eski haline dönmüş ise de 1925 yılında tarikat, tekke ve zaviyele- rin kapatılması ile resmen sona ermiş, ancak diğer tarikatlar gibi varlığını günümüze kadar sürdürmüştür.
Bektaşîlikte Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin başta olmak üzere ehl-i beyt sevgi ve saygısı ön plana çıkarıl- mış, ehl-i beyti ve Hz. Ali'nin evladını sevme ve onlara bağlanma anlamında "tevella" ve bunları sevmeyenlerden uzak durma anlamında "teberra" ilkesi benimsenmiş, 12 imam'a itibar edil- miştir. "Teslim Taşı" denilen ve boyu- na takılan on iki köşeli yıldız kolye on iki imamı temsil eder. Pîr evinde on iki imamı temsilen başta Hz. Muhammed olmak üzere her biri peygamberlere ve Bektâşî velilerine izafe edilen on iki post/makam bulunur.
Bektaşilikte "ikrar" ve "cem" ach verilen iki önemli ayin vardhu. "İked ayini", Bektaşiliğe giriş merasimidin Ayinler; kırk kapı kırk makam şeklin de ifade edilen tasavvufi anlayışa daya nır. İnsan ancak, şeriat, tarikat, marifet ve hakikat kapılarını ve her kapıdaki on makamı geçerek Hakka ulaşabilir Ayinlerde "nefes" adı verilen ilahiler söylenir.
Bektaşîlikte; eline, diline ve beli ne sahip olma temel düsturdur. Birlik: iman, amel ve ahlak ile gerçekleşir. Birlik ve dirliği; kibir, haset, cimrilik, aç gözlülük, öfke ve gıybet gibi ahlak dışı davranışlar bozar. Muharrem ay nın ilk on günü oruç tutulur.
Bektaşî zaviyesinde oturan ve bütün Bektaşîlerin şeyhi ve manevi lideri sayılan zata "dede-baba" denir. "Dede-baba"dan sonra ikinci sırada "baba" gelir. Babalık makamı, tekke başkanlığıdır. Babalar arasında "dede- baba"yı temsil eden "halifeler" seçi lir. Her zaviyede "canlar" diye anılan "dervişler" vardır. "Canlar", "muhip" tabir edilen "müritler" arasından seçi lir. Tarikat adaylarına "talip", tarikata henüz girmeyenlere ise "âşık" denir.
Bektaşîler, çelebiler/bel oğulları ve babalar/yol oğulları/mücerretler şek linde iki gruba ayrılmıştır. Birinciler, kendilerinin Hacı Bektaşî Veli'nin soyundan geldiklerini iddia ederler: ikinciler ise, bunu kabul etmezler ve gerçek Bektaşîlerin kendileri olduğunu söylerler. (İ.K.)
BELA
Sözlükte "denemek, sınamak: eskimek; musibet, darlık ve sıkın- tı" anlamına gelmektedir. Kur'ân- Kerim'de de bütün bu anlamlarda kul
lanıldığını görmekteyiz. Firavun'un srailoğulları'na reva gördüğü korkung işkenceler "büyük bir imtihan (belan azim) (Bakara, 2/49; A'raf, 7/141; Ibrahim, 140 ve "apaçık bir imtihan (belâün mübing (Duhân, 44/33) diye nitelendirilmiştir. İbrahim'in oğlu İsmail'i kurban etme Hz bir imtihan" sayıl girişimi de "apaçık miştir (Saffat, 37/106). Kulun denendig imtihandan başarıyla çıkmasına da "güzel bir imtihan (belâün hasen) denilmiştir (Enfal, 8/17). Allah'ın korku ve kıtlık vermesi, can, mal ve meyve. leri eksiltmesi de birer bela (deneme) dır (Bakara, 2/155). Dünya, kimin daha güzel iş yaptığının anlaşılacağı bir bela (deneme) yeridir, ölüm de hayat da bunun için yaratılmıştır (Malk, 67/2 Peygamberler de dahil olmak üzere Allah herkesi bir belâ ile denemektedir Belânın en şiddetlisine uğrayanlar önce Peygamberler, sonra da mânevi bakım dan onlara en yakın olanlardır (Buhar Merdă, 3; Tirmizi, Zühd, 56; İbn Mace, Fiten, 21 Därimi, Rekäik, 67). Bir kimsenin gerçek şahsiyeti denenmesi halinde belli olur. Büyük belâlara büyük insanlar daya- nabilir. Elde edilecek olan sevabın büyüklüğü katlanılan belânın büyük lüğüne göredir. Belâya uğrama günah- lardan arınmaya ve mânen yükselmeye vesile olur. Bununla birlikte belâ isten- memeli, Allah'tan âfiyet dilenmelidir Hz. Peygamber de "dayanılamayacal belâlardan" Allah'a sığınmıştır (Tim Zühd, 56; Deavat, 91; Buhârî, Deavat, 23; Ibn Mice Fiten, 23, 31; el-Muvatta, Ayn, 8; Müsned, VLIS
(M.C.)
BELEDÜ'L-EMÎN
Güvenli belde demek olan bu tabi Kur'ân'da Tîn sûresinin 3. âyetinde gey harem bölgesi kasdedilmiştir. Bakan
2/126 ve İbrahim 14/35. âyetlerinde Mekke ve çevresinin güvenli belde oldu- ğu bildirilmiştir. Mekke ve çevresinin güvenli belde olması; yeryüzünün ilk ma'bedi olan Ka'be'nin ve çevresinde- ki Mescid-i Haram'ın, Arafat, Müzdelife ve Mina gibi hac menasikinin yapıldığı yerlerin burada olması, belâ, âfet ve fit- nelerden korunmuş olması sebebiyledir. Mekke, aynı zamanda âlemlere rahmet olarak gönderilen son Peygamber Hz. Muhammed (a.s.)'in doğduğu ve son ilâhî kitap Kur'ân'ın inmeye başladığı yerdir. (İ.K.)
BELVA
bk. Umumu Belvâ.
BERAET
Sözlükte "bir borçtan, ceza veya sorumluluktan kurtulma; temize çık- mak; uzak olmak; ilişkiyi kesmek" gibi anlamlara gelmektedir.
Kur'ân-ı Kerim'de, suçsuzluk, kur- tuluş belgesi (Kamer, 54/43) ve müşrikler- le her türlü ilişkiyi kesme, onlardan uzak durma (Tevbe, 9/1) anlamlarında iki yerde berâet kelimesi geçmektedir. Hadislerde ise genellikle, günahtan kurtulma, bir iş veya zümreden uzak durma anlamlarında kullanılmıştır.
Dinî bir kavram olarak berâet keli- mesi ise; "berâet-i zimmet (berâet-i asliyye)", "berûet gecesi" ve "berået yemini" ile borçlar hukukunda kulla- nılan berâet olmak üzere dört anlamda
kullanılmaktadır.
Berûet gecesi, Şaban ayının 15. gecesi için kullanılan bir tabir olup, halk arasında berat gecesi de denmek- tedir. Berâet gecesi, Müslümanlarca kutsal sayılan, rahmet ve mağfiret le gecesi, mü'minlerin dualarının kabul, g günahlarının af olduğu bir zaman dili- y
midir. Hz. Peygamber, "Allah Teâlâ Şaban'ın 15. gecesi dünya semasında tecelli eder ve Kelb kabilesinin koyun- larının kıllarının sayısından daha fazla - kişiyi bağışlar" buyurmuştur (Ibn Mace, Ikame. 191). Başka bir hadislerinde de, "Şaban'ın ortasında gece ibadet edi- niz, gündüz oruç tutumez. Allah o gece güneş batınca dünya semasına tecelli eder ve fecir doğana kadar, 'Yok mu Benden af isteyen affedeyim; yok mu Benden rızk isteyen vereyim; yok mu bir musibete uğrayan ona afiyet vere- yim, yok mu şöyle, yok mu böyle!' der" buyurmuştur (Ibn Máce, İkáme, 191).
Bu geceye mahsus olmak üzere belirlenmiş ibadet yoktur. Hatta bazı alimler, belli ibadet ve kutlama şekil- leri ihdas edip ädet haline getirmenin dinde yeri bulunmadığını söylemişler- dir. Ancak, Hz. Peygamber'in bu gece- ye önem vererek ihya etmesi göz önün- de bulundurulduğunda, namaz kılmak, Kur'ân okumak ve dua etmek sûretiyle bu gecenin ihya edilmeye çalışılması, gündüzünde de oruç tutulması sevaba vesile olacaktır.
Berâet yemîni; sözünün doğru- luğunu kuvvetlendirmek amacıyla, "eğer yalan söylemişsem İslâm'dan çıkayım" veya "şöyle yaparsam kâfir olayım" şeklinde yapılan yemindir. Hz. Peygamber, bu şekilde yapılan yemini yasaklamış; "bir kimse (eğer yalansa) İslâm'dan uzak olayım diye yemin eder de, söylediği yalan olursa, söylediği gibi İslâm'dan çıkmış olur; şâyet doğru söylemiş ise, İslâm kendisine sağlam olarak geri dönmez" buyurmuştur (lbo Máce, Keffärit, 3). Bu tarzda söylenen söz- lerin yemin sayılması, yani bozuldu- ğunda keffaret gerektirmesi için, bunun yemin niyetiyle, yani sözü kuvvetlen-
dirmek maksadıyla söylenmiş olması gerekir. (bk. Yemin)
Beraet-i Zimmet (Beraet-i Asliyye) ise, fikhın genel prensiplerinden birisi- dir. Aksine bir hüküm veya delil bulun- madığı sürece, kişinin hukuki ve cezãi sorumluluğunun olmaması demektir. Bu prensibe göre, Şari'in (kanun koyu- cunun, Allah'ın) hükmü bulunmadan fert herhangi bir yükümlülükle mükel- lef tutulamaz; aynı şekilde aksine bir delil bulunmadıkça kişinin suçsuzluğu ve borçsuzluğu esastır. Mecelle'de, "beräet-i zimmet asıldır" şeklinde yer alan külli kaide de bunu ifade etmekte- dir. Anayasamızda da, "suçluluğu hük- men sabit oluncaya kadar kimse suçlu sayılamaz" (Maide, 5/38) denilmektedir.
Borçlar hukukunda berâet-i zim- met, aksine bir delil bulununcaya kadar kişinin borçsuzluğunun esas olması anlamına gelir. Bunun dışında berâet kelimesi, kişinin, borçlu veya kefilinin ifası, alacaklının ibrası veya tazmîn sebebinin ortadan kalkması sûretiyle, mevcut bir borçtan kurtul- ması anlamına gelir. Ayrıca alışverişte, satılan maldaki ayıptan dolayı satıcının sorumlu tutulmaması için akit esnasın- da ileri sürülen şarta da, beräet şartı denilmektedir. (İ.P.)
BEREKET
Sözlükte "çokluk, artmak, ziyade- leşmek, yeterli olmak vb." anlamları- na gelen bu kelime; verilen nimetin ve maddi imkânın artması, fazlalaşması, genişlik ve bolluk vesilesi olması vb. anlamlara gelir. Mü'min Duasında yer alan unsurlardan biri de rızkının bol helâl ve bereketli olmasıdır. (L.U.)
Uzak olmak, uzaklaşmak, ha iyileşmek ve yaratmak "b-r-e" kökünden türeyen beri olan demektir. Allah'ın sıfatı olarak Kur'ân'da bir âyette geçmiştir: Şüphesiz Allah müşriklerden beri'de uzaktır..." (Tevbe 9/3). anlamındal
Allah'ın berî olması, müşriklere yakın olmaması, onların inanç ve day Yanışlarını beğenmemesi, onlara yardım etmemesi demektir. Karib sıfatının zıddıdır. (İ.K.)
BERR
İtaat, ibadet ve iyilik etmek, ibade kabul etmek, yeminine sâdık olmak va'dini yerine getirmek anlamlarındak "b-r-r" kökünden türeyen berr; Allah'ın sıfatı olarak, kullarına iyilik yapan, çok lütufkâr (latîf), çok merhametli, (rahim çok şefkatli (raûf) demektir. Kur'ân'da bir âyette geçmiştir: "...Şüphesiz O Allah, çok iyilik eden (berr) çok mer- hametli olandır (rahîm)." (Tûr, 52/28)
İyilik yapan anlamında berr (çoğu lu, ebrar ve berere) insanları (Meryem 19/14, 32; Al-i İmrân, 3/193, 198; Insân, 76/7-10 12); iyi, sâdık, itaatkâr ve temiz anla mında melekleri (Abese, 80/16) nitelemek için kullanılmıştır.
Allâh'ın iyilik edene, iyi ve yararlı bir amel yapana en az on katı ile müka fat vermesi, kötülük yapana, kötü ve zararlı bir fiil işleyene sadece misliyle ceza vermesi (En'âm, 6/160), îmân edip salih amel işleyenlere dünyada iyi bir hayat yaşatması, onları daha iyisi ile ödüllendirmesi (Nahl, 16/97 karşılıksız bol rızık ve nimet vermesi yaptıklarının O'nun berr olmasının sonucudur.
Allah'ın bu sıfatı. İbn Mâce'nin el esmâü'l-hüsnâ ile ilgili rivâyetinde el
bårr şeklinde geçmiştir (Ibu Máce, Dua, 10, 11. 1270). Barr, berr ile aynı anlamdadır. "Berr", Yahya ve İsa (a.s.)'ın sıfatı olarak da kullanılmıştır. (Meryem, 19/14, 32). Bu âyetlerde "berr" ana-babası- na iyilik eden, iyi davranan, ikrâm ve ihsanda bulunan ve merhamet eden demektir. Kur'ân'da; insanın övüldüğü kavramlardan biri 'ebrar' dır. Kur'ân ve sünnete göre, mü'min, muttaki olan, (Al-i Imran, 3/193, 198), adağını yeri- ne getiren kıyamet gününden korkan, yoksula, yetime ve esire yemek yedi- ren, Allah'tan korkan, sabırlı (Insan, 76/7, 10, 12) îman, amel, söz, fiil ve davranış- larında doğru (sâdık) (Müslim, İmân, 104. III, 2013), güzel ahlâk sahibi olan (Müslim, Birr, 14. III, 1980), ana-babasına iyilik eden (Meryem, 19/14, 32) ve Allah'a yaklaştırıl- miş (Mutaffifin, 83/21-28) kimselere "ebrår" (iyiler) denilmiştir. Buna göre bir insa- nın "ebrâr" derecesine erebilmesi için iman edip Allah ve peygambere itâat etmesi, isyân olan söz, fiil ve davranış- ları terk etmesi, Allah ve kul haklarına riâyet etmesi, kemaliyle hayır sahibi, iyilik sever, şerre razı olmayan, sâlih, itaatkâr ve dürüst olması gerekir.
"Berr" kelimesi Kur'ân'da 12 âyet- te kıta ve geniş kara parçası anlamında da kullanılmıştır. (İ.K.)
BERZAH
Sözlükte "iki şey arasındaki engel, perde ve ayırıcı sınır" manasınadır. Dinî ıstılahtaki karşılığı ise: ölümden sonra başlayan ve mahşerdeki dirilişe kadar devam edecek olan kabir hayatı- dır. Buna göre ölen herkes berzah ale- mine girecektir. Berzah hayatı, daha çok "kabir hayatı" şeklinde de anılır. Ölümden sonra beden genellikle çürü- yüp ortadan kalktığı için insanın göç
ettiği berzah âlemine "âlem-i ervah" veya "dârü'l ervah" da denir.
Berzah; iki şey arasındaki engel ve mania anlamlarında Kur'ân-ı Kerim'de de zikredilmiştir: "Birinin suyu tatlı ve içimi kolay, diğerininki tuzlu ve acı iki denizi salıveren ve aralarına bir engel, aşılmaz bir sınır koyan O'dur." (Furkan, 25/53) Şu âyette geçen "Berzah" ise ölümden sonra yeniden dirilişe kadar geçecek zaman diliminin oluşturduğu engel anlamındadır: "Onların gerisin- de ise, yeniden dirilecekleri güne kadar (süren) bir berzah vardır." (Mü'minûn, 23/100) (F.K.)
BESMELE
Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla anlamına gelen "Bismillahirrahmanirrahîm" âyeti- nin adıdır. Besmeleye "Allah'ın adını anmak" anlamına gelen "tesmiye" de denir. Besmele, Neml sûresinin 30. âyetinin bir bölümü ve Fâtiha sûresi- nin ilk âyetidir. Tevbe sûresi hâriç diğer sûrelerin başında besmele yazılmıştır. Sûre başlarındaki besmeleler, müsta- kil birer âyettir. Ancak o sûreye dahil değildir.
Peygamberimiz (a.s.) her hayırlı işe besmele ile başlanmasını tavsiye etmiş ve "Besmele ile başlanmayan her iş bereketsiz ve sonu güdüktür" buyurmuştur (Aclūni, Keşfü'l-Hafa, II,174). Kur'ân okumaya, bir şey yiyip içmeye ve bir işe başlanırken besmele çekilir. Kur'ân'da Allah'ın adı anılmadan kesi- len hayvanların etlerinin yenmeyeceği bildirilmiştir (En'âm, 6/121).
Besmele çeken insan; başka bir varlık adına değil sâdece Allah adına, O'nun rızası için ve O'nun izniyle baş- lıyorum, demiş olur. Besmelede Yüce
Yaratıcının üç ismi geçmektedir: Allah, Rahman ve Rahim. Besmele çeken Kur'ân okumuş ve Allah'ı anmış olur. (Ι.Κ.)
BEŞÎR
Müjdeleyici demektir. Mübeşşir kelimesi ile eş; nezir ve münzir (uya- rıcı) kelimeleri ile zıd anlamdadır. Beşir ve mübeşşir, nezir ve münzir bütün Peygamberlerin ortak vasfıdır (Bakara, 2/213). Peygamberler, îmân edip sâlih amel işleyenleri Allah'ın rızası, cennet ve nimetleriyle müjdelerler. Hz. Muhammed (a.s.), bütün insanlara müjdeci ve uyarıcı olarak gönderildiği gibi (Sebe', 34/28), Kur'ân da müjdeci ve uyarıcı olarak gönderilmiştir (Fussilet, 41/4). Beşîr kelimesi nezir kelimesi ile birlikte Kur'ân'da 8 âyette, mübeşşir kelimesi ise nezir ve münzir kelime- si ile birlikte 9 âyette geçmiştir. (bk. Nezîr) (İ.K.)
BEY'
İki veya daha fazla taraflı akitlerden olan bey', genel olarak ticari muame- leyi, özel olarak da satım akdini ifade etmekte olup, Türkçe'de alışveriş şek- linde ifade edilir. Çoğulu buyêû'dur. Bey' akdi, Arapça'da şirâ kelimesi ile de ifade edilmektedir.
Kur'ân-ı Kerim'de bey' teknik bir terim ve hukukî işlem olmaktan çok, bütün ticarî işlemleri kapsayabi- len genel bir anlama sahiptir. Kur'ân, dünya hayatının geçici değerlerini, maddî ve ticarî kazancı tek ölçü ve gaye edinen dar ve kısa görüşlü kimse- leri uyarmak ve onlara gerçek kazancı göstermek için bey' tabirini kullanmış- tır. Bunun yanında, alışverişin dinî ve ahlâkî temellerini belirleyen, ahde vefa, sözde durma, adalet, akitlere bağlılık,
ölçü ve tartıda hile yapmamak, nlık etmemek, Kur'ân'da bir emir olarak haksız yer almıştır.
Hz. 'in hadislerinde Peygamber'in devirlerinden ber alışveriş, ayrıntılı bir şekilde yer almış olup, insanlığın ilk var olan ticari işlemleri, olması gere ken asli tabiatına ve sağlıklı işleyişi. ne kavuşturmak amacıyla, daha çok hukuki hükümler üzerine olmuştur. Hadislerde, aldatma, haksızlık ve sömürüye yol açan alışveriş çeşitle ri tek tek yasaklanmış, alışveriş faizli İşlemlerden arındırılmış, alışveriş için gerekli temel şart ve hükümler vaz edilmiştir.
Ticarî işlemlerin en yaygını olan bey', mülkiyeti nakleden, bağlayıcı, iki taraflı, tam bir akittir. Tarafların rızalarına delalet eden irade beyanı ile kurulur. Bedelleri açısından alışveriş: satım akdi, sarf, mukâyaza (trampa) ve selem şeklinde dörde ayrılır. Mala karşılık para ödeme şeklinde yapılan alışverişe, satım akdi veya bey' denir. Satılan malın bedeli peşin olarak öde- nebileceği gibi, vadeli veya taksitli de olabilir. Ancak bu durumda, taksit şekillerinin ve vadenin taraflarca bilin- mesi gerekir.
Satılan malın mevcut, teslimi müm- kün, belirli ve bilinebilir olması gere kir. Bu nedenle, akit esnasında ortada bulunmayıp ileride meydana gelmesi muhtemel olan malların satışı caiz görülmemiştir.
Alışverişte taraflar, akdin gerçekleş mesini bazı şartlara bağlayabilir, belli bir süre muhayyerlik isteyebilirler. Satılan malda, değerini düşürecek ölçü de bir ayıbın olduğunun ortaya çıkması halinde, alıcının malı iade hakkı vardır. (bk. Muhayyerlik) (İ.P.)
Hz. Peygamber, kendini tasdik eden- lerden sadakat yemini almıştır. Ancak bu aslında, Hz. Peygamber'in şahsı- na değil, onun aracılığıyla Allâh'adır. Kur'ân-ı Kerim'de, "Gerçekte sana bey'at edenler, Allah'a bey'at etmiş olurlar" (Fetih, 48/10) buyurulmaktadır.
İslâm tarihinde devlet başkanının tayin veya tespit yollarından biri bey'at usulü olup, bir bakıma günümüzdeki seçim sistemini karşılamaktadır. Tarihi uygulaması bakımından bey'at, seçme ehliyetine sahip kişilerin, seçilme ehli- yetini haiz bir kimseyi seçip ona sada- katlerini bildirmeleri şeklinde yapılır. Bilindiği gibi Hz. Peygamber bir hali- fe tayin etmeden vefat etmiştir. Hz. Peygamber'in vefatından sonra Ashap, Benî Saide denilen yerde toplanarak devlet başkanlığı konusunda görüşmüş- ler ve Hz. Ömer'in teklifi ile Hz. Ebû Bekir'e bey'at etmişlerdir. (İ.P.)
BEYNE'L-HAVFİ VE'R RECA
İnsanın korku ile ümit arasın- da olmasını ifade eden bir deyimdir. Kur'ân'da insanın Allah'ın azabından korkması (Nûr, 24/52) ve rahmetinden de ümitvar olması (Bakara, 2/218) istenmiştir.
Allah kendisini hem rahmet ve mağfiret sahibi hem de azap edici ola- rak tanıtmıştır: "...Şüphesiz Rabb'ın insanların zulümlerine karşı mağfiret sahibidir, fakat Rabb'inin azabı da çok şiddetlidir." (Ra'd, 13/6), "İyi biliniz ki Allah'ın cezası çok şiddetlidir ve gerçekten Allah, çok bağışlayan, çok merhametli olandır." (Maide, 5/98), "(Ey Rasûlüm!) kullarıma haber ver; ben gerçekten çok bağışlayan, çok merha-
met edenim ve gerçekten benim azabım da çok acıtıcı bir azaptır." (Hier, 15/49-50), "Ahirette şiddetli azap, Allah'tan mağ- firet ve rıza vardır." (Hadid, 57/20)
Bu âyetler insanın korku ile ümit arasında olmasını ön görmektedir. İnsan Allah'ın azabından korkacak ama rahmetini de umacak, ümitsiz olmaya- cak fakat ilâhî azaptan da tamamen güven içinde bulunmayacaktır (A'raf, 7/97-99). İkisi arasında dengeli olacaktır. Peygamberimiz Hz. Muhammed (a.s.), Allah'ın rahmet ve azabının çokluğu- nu şöyle bildirmiştir: "Mü'min, Allah katındaki azabı bilseydi cennetini ummazdı. Kâfir de Allah'ın rahmetini bilseydi cennetinden ümit kesmezdi." (Müslim, Tevbe, 23. III, 2109), "Allah, cennet için; sen benim rahmetimsin, cehen- nem için de sen de benim azabımsın" demiştir (Buhâri, Tevhid, 25. VIII,186).
Kur'ân'da peygamber ve sâlih insanların korku ve ümit arasında oldu- ğu, "korkarak ve umarak Allah'a dua ve ibâdet ettikleri" (Enbiya, 21/90; Secde, 32/16) bildirilmiştir.
Allah'ın rahmetinden ümit kesmek de azabından güven içinde olmak da mü'mine yakışan bir davranış değildir. Bunu ancak, kâfir, sapık ve hüsrana uğrayanlar yapabilir (Hicr, 15/56; Ankebût, 29/23; A'raf, 7/97-99). (bk. Havf, Reca) (İ.K.)
BEYT
Sözlükte "ev" anlamında olan beyt, tasavvufta mecazî olarak "kalp" anla- mında kullanılmaktadır. Sûfilere göre - insanın manevî âlemindeki kalp de "Beytullah" tır. Bu bakımdan herhangi bir canlıyı öldürme, fitne ve fesat çıkar- - ma, kavga etme gibi kötülüklere Ka'be ve civarında olduğu gibi kalpte de yer verilmemelidir. (M.C.)
Allah'ın evi demektir. Allah'ın evinden maksat Ka'be'dir. Ka'be'ye Beytullah denildiği gibi Beytü'l- Harem, (harem evi) Beytü'l-Muazzam (muazzam ev) Beyt-i Şerîf (şerefli ev) Harem-i Şerîf (şerefli harem) de denir. (bk. Ka'be ve Harem) (I.K.)
BEYTÜ'L-İZZE
İzzet evi anlamına gelen beytü'l- izze, Kur'ân'ın bir bütün halinde indi- rildiği dünya semasında (yere en yakın gökte) bulunan yerin adıdır. Levh-i Mahfuz'da bulunan Kur'ân (Bürûc, 85/21-22), Ramazan ayında (Bakara, 2/185) mübarek bir gece (Duhân, 44/2-3) olan Kadir gecesinde (Kadr, 97/1) buradan bey- tü'l-izze'ye indirilmiştir (Hakim, II, 323; İbn Ebi Şeybe, VI,144). Beytü'l-İzze'den de Cebrail vasıtasıyla veya vasıtasız ola- rak şartlara ve ihtiyaçlara göre peyder pey Hz. Muhammed (a.s.)'e gönderil- miştir (İsra, 17/106; Furkân, 25/32).
Beytü'l-İzze, tasavvuf terimi olarak Hak'ta fanî olma halinde cem makamı- na vasıl olan kalp demektir. (İ.K.)
BEYTÜ'L-MA'MUR
Sözlükte "îmâr edilmiş ev" anla- mına gelen el-beytü'l-ma'mûr; yedin- ci semada melekler için inşa edilmiş, bir geleni bir daha gelmemek üzere her gün yetmiş bin meleğin ziyaret edip ibâdet ettiği bir mabeddir (Buhâri, Bed'ül-Hak, 6; Müslim, İmân, 259; Nesâî, Salat, 1; Ahmed, III, 149).
"el-Beytü'l-Ma'mûr", yeryüzün- deki Beytullah'ın kutsiyetine benzer bir kutsiyete sahiptir. Miraç esnasında Hz. Muhammed (a.s.)'e gösterilmiştir. Kur'ân'da bir âyette geçmiştir (Tûr, 52/4). Bu âyetteki el-Beytü'l-Ma'mûr, 7. gök- teki meleklerin mabedi olabileceği gibi
Beytullah da olabilir. Çünkü, 7. gökte- ki meleklere ait mabed gibi Ka'be de ma'murdur, gece-gündüz ibadet eden- lerle dolup taşmaktadır.
Tasavvufta Beyt-i Ma'mûr ile hem 7. gökteki mabed hem de Hakk'in tecelligâhı olan mü'minin kalbi kastedilir. (İ.K.)
BEYTÜ'L-MAL
Arapça beyt (ev) ve mal kelime- lerinin birleşiminden meydana gelen beytülmal kelimesi, sözlükte "mal evi" anlamına gelir. Terim olarak ise, İslâm tarihinde devlet hazinesi, devletin bütçe ve maliye işlerine bakan kurum anlamında kullanılmıştır.
Ana hatlarıyla beytülmalin gelir kaynaklarını; müslümanlardan alınan zekat ve öşür gibi vergiler, araziden alınan vergiler, İslâm devletinin teba- ası olarak yaşayan gayrimüslimlerden alınan "cizye" vergisi, savaştan elde edilen ganimet ve Devletin zaman ve duruma göre tayin ve takdir edeceği vergiler oluşturmaktadır.
Beytülmal ile ilgili hususlar, dev- letin sosyal adaleti temin edip bütün vatandaşların refah ve saadetini sağ laması, toplumda hakça bölüşümün, külfet ve nimetlerin dengeli ve adalet- li tarzda dağıtımının temini gayesine matuf olup, zaman ve şartlarla yakın- dan ilgisi bulunmaktadır. (İ.P.)
BEYYİNE
Ayırmak, ayrılmak, uzaklaşmak ve uzaklaştırmak anlamındaki "beyn" veya açık-seçik olmak, açık-seçik hale getirmek anlamındaki "beyân" kökün- den gelen "beyyine" apaçık delil, hüc cet, kesin belge demektir. Bir davayı açıkça ispat eden, kendisi açık, başkası- nı açıklayıcı delil demektir. Kur'ân'da
bir âyette "beyyin", 19 âyette "beyyi ne" şeklinde geçmiş ve akli ve nakli delil, açık belge, bilinen tarihi olaylar, vahiy, Kur'ân, Peygamberlik, mucize, Hz. Muhammed ve Salih Peygamberin mucizesi olan deve (A'rar, 7/73) anlamla rında kullanılmıştır.
Çoğulu olan "beyyinât" kelimesi ise 52 defa geçmiş ve genellikle âyet- ler anlamında kullanılmış (mesela, Marde, 5/32) veya "âyet" kelimesini nitelemiş- tir. "Âyâtün beyyinâtün" terkibi (meselä; Bakara, 2/99) apaçık âyetler, belgeler, deliller demektir. "Beyyinâtün mine'l- hüdâ" (Bakara, 2/185) hidâyeti, doğruyolu açıklayıcı anlamında Kur'ân'ın sıfatı olarak kullanılmıştır. Ayrıcı Ka'be'deki Makam-ı İbrahim'e (Al-i İmrân, 3/97), Hz. Musa (a.s.)'a verilen 9 mucizeye (Isra, 17/101) ve Hz. İsa (a.s.)'a verilen hikmete de (Zuhruf, 43/63), "beyyinât" denilmiştir.
Aynı kökten türeyen mübeyyin kelimesi, 13 defa geçmiş ve apaçık anlamında ism'in (günahın) sultan'ın (gücün), adüvv'ün (düşmanın), hûs- ranın, nûrun, (Nisă, 4/20, 91, 101, 119, 174) dalaletin (sapıklığın) (Ahzab, 33/36) ve fetih'in (zaferin) (Fetih, 48/1) sıfatı olarak kullanılmıştır. "Mübeyyine" kelimesi üç âyette geçmiş ve apaçık anlamında, "fahişe" kelimesinin (meselä; Nisa, 4/19) sıfatı olarak, "mubeyyinât" ise üç âyet- te "beyyinât" anlamında âyetlerin sıfatı olarak (Meselâ; Nûr, 24/34), bir âyette geçen "müstebîn" kelimesi apaçık anlamında kitabın sıfatı olarak kullanılmıştır. (Saffat, 37/117). (bk. Tebyin, Mübîn, Mübeyyin)
Kur'ân'ın 98. sûresinin adı da Beyyine'dir. (İ.K.)
Bir fıkıh terimi olarak ise, kesinlik ifade eden ispat vasıtalarına verilen genel addır. Fıkıh literatüründe, bir hakkın veya kendisine hukukî sonuç
bağlanan bir olayın ispatını sağlayan katî delil anlamında kullanılmış olup, genel olarak, şahitlik, yazılı delil ve kesin karîne şeklinde üç grupta topla- nabilir.
İlk devirlerden beri şahitliğin en kuvvetli ispat vasıtası olması sebebiy- le, klasik İslâm fıkıhçıları tarafından, beyyine ile kastedilenin şahitlik olduğu söylenmiştir. Bununla birlikte, beyyi- ne başlığı altında hem şahitliği, hem de diğer katî delilleri incelemişlerdir. Buna mukabil bazı âlimler beyyineyi, mahkeme önünde gerçeğin ortaya çıka- rılmasını sağlayan her türlü kesin delil şeklinde tanımlamışlardır.
Bunun yanında, mahkemelerde beyyine dışında, bunun kadar kuvvetli olmayan, ikrar, yeminden nükül gibi deliller de bulunmaktadır. (ayrıca bk. Delil, Hüccet, İspat, Şahit) (İ.P.)
BEZM-İ ELEST
Farsça'daki "sohbet meclisi" anla- mına gelen bezm sözcüğüyle Arapça'da "ben değil miyim" anlamındaki çekimli bir fiil olan elestü'den oluşan bezm-i elest terkibi "Ben sizin Rabbiniz değil miyim" hitabının yapıldığı ve ruhların da "belâ / evet" diye cevap verdikle- ri meclis anlamında kullanılmaktadır. Kur'ân'da geçmişte Allah'ın Adem oğullarından yani onların sırtlarından (veya sulplerinden) zürriyetini çıkardı- ğı, kendilerini nefislerine şahit tuttuğu ve onlara "Ben sizin Rabbiniz değil miyim" diye hitap ettiği, onların da "evet" dedikleri anlatılmaktadır (A'raf, 7/172). Allah'la insanlar arasında mey- dana gelen bu sözleşmeye misâk, kâlu belâ, rûz-i elest, bezm-i ezel, ahid, belâ ahdi gibi çeşitli isimler verilmiş- tir. Kur'ân'da aynı konuyla ilgili açık veya dolaylı ifadeler çeşitli sürelerde
yer almaktadır (Râm, 30/30). Bezm-i elest- te yapılan sözleşmenin zamanı, yeri ve keyfiyeti konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bunları şöylece özet- lemek mümkündür:
1-Allah'ın insanlardan aldığı söz insanın dünyaya gelişinden önce ger- çekleşmiştir. Bütün insanların zürriye- ti Adem'in sırtından zerreler halinde çıkartılmış, ruh ve akıl verilerek ken- dilerine hitap olunmuş, onlar da sözlü olarak cevap vermişlerdir.
2-Nass'larda sözü edilen sözleşme mecâzî anlamda olup ruhlar âleminde değil, bedenlerin yaratılmasıyla ger- çekleşmiştir. İnsanın Allah'ın varlığını ve birliğini kavrayabilecek bir nitelikte yaratılması sözlü olmayan, fıtrî denebi- lecek bir ahit ve misak niteliğindedir. Bu iki görüşten ilkini insan türüne ait genel bir sözleşme, ikincisini de her ferdin bizzat yaptığı sözleşme şeklinde değerlendirmek mümkündür. (M.C.)
Bİ'SET
Arapça (Be-a-se) kökünden mas- tardır. Göndermek ve gönderilmek anlamına gelir. İnsanları hak ve doğru yola sevk için gönderilen bütün pey- gamberlerin özel olarak da peygambe- rimizin, peygamberlik görevinin baş- langıç zamanı demektir. Bu durumda Hz. Muhammed'in peygamberlik göre- vi verilmeden önceki hayatına bi'set öncesi, kendisine nübüvvet verildikten sonraki devreye de bi'set sonrası denir. (F.K.)
BİD'AT
Örneksiz bir şey yapmak, yepyeni bir iş ortaya koymak, umumî kanaata aykırı davranışta bulunmak ve daha evvel benzeri olmayan bir şeyi icat etmek gibi anlamlara gelir. Sonradan
ihdas edilen her türlü yeniliklere bid denilmesi caiz olmakla birlikte, bu ka ramın zamanla dinî konularda fazlalı veya noksanlık olarak telakki edile davranışlar için kullanılmasının haline geldiği görülmektedir. team
Istilah bakımından bid'at; dinin aslından olmayan ve şer'i delillere istinad etmeden sünnete aykırı ola. rak icad edilen şeylerdir. Başka bir ifadeyle; dinî emirlerin ikmalinden sonra, Hz. Muhammed'in sünnetine, Kur'ân'ın sarīh hükümlerine, ashab tabiin ve müctehitlerin genel görüşlen ne tamamen aykırı olarak ortaya çıkan hal, davranış ve işler demektir. Bu iki tanımdan da anlaşıldığı gibi, sonradan ortaya çıkan bir olay veya davranışın bid'at olabilmesi için dinin muhtevası na zıt olması gerekir.
Yaygın olan kanaata göre; bid'at- ların asıl doğuş sebebi, toplumlardaki kültür değişmeleridir. Bid'atların doğu- şuna ve yaygınlaşmasına sebep olan hususlar şunlardır: 1- Bid'atın, bilinçli olarak üretilmesi, 2- cehalet, 3- kültür etkileşimi, 4- İslâm öncesinden kalan gelenek ve görenekler, 5- eski dinler- den kalan alışkanlıklar, 6- çok sevap kazanmak veya dinî vecibeleri fazla sıyla ifa etmek düşüncesi. (F.K.)
BİRR
Sözlükte "iyilik, doğruluk, itaat. hayır ve hasen" anlamlarına gelen "birr" kavramı din dilinde; îman, doğ ruluk, güzel ahlâk, sâlih amel, hayır. tyilik, ihsan, Kur'ân ve sünnete uyma. farzları eda etmek ve masiyetleri terk etmek gibi insana sevap kazandıran ve Allah'ın rızasına vesile olan her türlü hayırlı amellere, itâatlere ranışlara denir. Peygamberimiz (a.s ve güzel dav
Kişilerin birbirlerine karşı bir şey yapmak veya vermekle yüküm- lü kılan hukuki ilişki veya bu ilişki- nin doğurduğu yükümlülük anlamın- da kullanılan hukuk terimidir. Borç tabiri, hukuk dilinde üç ayrı anlamda kullanılmaktadır:
En geniş anlamıyla borç, bir şahsın diğerine karşı, bir şeyi yapmak veya yapmamak yükümlülüğünü ifade eden hukukî ilişkidir. Daha dar manada borç, alacaklının borçludan istemeye yetkili olduğu, borçlunun da yerine getirmek zorunda bulunduğu bir tek edimi içine alan hukukî ilişkiyi ifade etmektedir. Üçüncü ve en dar manasıyla borç, yal- nızca para mükellefiyetini ifade eder. Türkçe'de borç kelimesi daha çok bu anlamda kullanılmaktadır.
Borcun unsurları; borcun tarafla- rı, konusu ve sebebi olmak üzere üç kısımdan oluşur.
Borcun tarafları, edimi yerine getirmekle yükümlü olan borçlu ile kendisine karşı bir edimde bulunula- cak olan alacaklıdır. İki taraflı akitlerde borcun tarafları birbirlerine karşı hem alacaklı hem de borçludur. Taraflar tek kişi olabileceği gibi ortak borç- larda görüldüğü üzere birden fazla da olabilir.
Borcun konusu; borç ilişkisine dayanarak alacaklının borçludan tale- be yetkili olduğu, borçlunun da yeri- ne getirmek zorunda bulunduğu fiile, başka bir ifade ile edime, borcun konu- su denir. Borcun konusu, para veya misli eşya borcunun ödenmesi şeklinde deyn edimi veya belirli bir malın tesli-
mi şeklinde ayn edimi yahut da bir işin yapılması şeklinde iş edimi gibi olumlu olabileceği gibi belli bir işi yapmaktan kaçınma şeklinde olumsuz da olabilir.
Borcun sebebi ise, borcu doğuran hadiseden ibarettir ki buna borcun kaynağı da denmektedir. Bunlar da, tek taraflı hukukî işlem, akit, haksız kazanç, haksız fiil ve kanun şeklinde sıralanabilir. (I.P.)
BUĞZ
Sevmemek, kin gütmek, hoşlanma- mak demektir. Başkalarına buğz edip düşmanlık beslemek, İslâm ahlâkıyla bağdaşmayan bir davranıştır. Kur'ân'da mü'minlerin birbirleriyle kardeş olduk- ları ilan edilmiş (Hucurât, 49/10), Hz. Peygamber de çeşitli vesilelerle kardeş- lik duygularını yok edecek davranışlar- dan kaçınmaları hususunda mü'minleri uyarmıştır: "Birbirinize buğz etmeyi- niz, birbirinize haset etmeyiniz, bir- birinize sırt çevirmeyiniz. Ey Allah'ın kulları kardeş olunuz..." (Buhâri, Edeb, 57; Müslim, Birr, 24-28). Bir âyette, "Şeytan, içki ve kumar ile sadece aranıza düş- manlık ve nefret (buğz) sokmaya çalı- şır..." (Maide, 5/91) buyrulmak sûretiyle kin ve düşmanlığa vesile olacak her türlü davranıştan uzak durulması isten- miştir. Başka bir âyette ise, "Ey îmân edenler! Sizden olmayan kişileri sırdaş edinmeyin. Onlar sizi yoldan çıkarmak için ellerinden gelen hiçbir çabayı esir- gemezler ve sizi sıkıntıda görmekten hoşlanırlar. Şiddetli öfke (buğz) ağız- larından taşmaktadır..." (Al-i Imrân, 3/118) buyrularak mü'minler kendilerine kin ve düşmanlık besleyen topluluklardan gelebilecek kötülüklere karşı dikkatli olmaları konusunda uyarılmaktadır.
Buğz, nefreti, nefret de düşmanlığı doğurur, sevgi ve dostluğu yok eder. Mü'min, başkasına kızarken de, başka- larını severken de ölçülü olmalıdır. Bir hadiste, "Sevdiğin kimseyi ölçülü sev, belki bir gün ona buğz edersin; buğz ettiğine de ölçülü buğz et, olur ki onu bir gün seversin" buyrulmuştur (Tirmizi, Birt, 60). (M.C.)
BUHL
bk. Cimrilik.
BULÜĞ
Sözlükte "ulaşmak, yetişmek, iş gayesine varmak gibi" anlamlara gelen bulûğ, fıkıh terimi olarak, bir kimsenin çocukluk dönemini bitirip, ergenlik çağına ulaşması demektir. Bulüğ çağı- na ulaşan kimseye bâliğ denir.
Ergenlik yaşı çocuğun vücut yapısı- na ve iklim şartlarına göre değişebilir. İslâm hukukçularınca bulûğ çağının alt sınırı, erkekler için 12, kızlar için 9 yaş olarak belirlenmiştir. Bu yaşa ulaştık- tan sonra erkeğin ihtilam olması, baba olabilme devresine girmesi; kızın da adet görmesi, gebe kalabilme çağına ulaşması fiili olarak bâliğ olmalarıdır. Ancak erkek ve kızlar 15 yaşlarına ulaştıklarında, kendilerinde bu erginlik alametleri görülmese de bâliğ oldukla- rına hükmedilir.
Buluğ, kişinin dinen mükellef sayı- lıp, yetişkin insan statüsünü kazandığı dönemdir. Bu çağa ulaşan ve akıllı olan kimse artık tam edâ ehliyeti kazanır. Böylece, ibadet, helal ve haram gibi dini hükümlere muhatap; cezâî, malî ve hukukî yükümlülüklere ehil olur. (İ.P.)
BURHAN
Beyazlaşmak, hastalıktan kurtulup iyileşmek, delil getirmek, galip gelmek
anlamlarındaki "b-r-h" kökünden türe yen burban sözlükte, kesin delil, ka hüccet anlamlarına gelir. Kur'an' isim seklinde 8 avette geçmiş ve ha ile batılı, doğru ile yanlışı ayıran büt şüpheleri gideren kesin delil anlam da kullanılmıştır: "Ev İnsanlar! Size Rabbinizden bir delil (burhan) geldi size apacak bir nur indirdik." (Nisa, 4/170 âyetindeki; buradaki delil/burhan, H₂ Muhammed'dir (a.s.) "Allah ile birl te başka bir ilâh mi var? De ki: Eger doğru iseniz delilinizi (burhanekum) getirin (Neml, 27/64; Enbiya, 21/24; Bakan 21: Mo'minin, 23/117). Hz. Musa'nın asus ve elinin bembeyaz olması mucizesinte de burhan denilmiştir (Kasas, 28/32),
Gazzali burhanı, "doğruluğu devamlı olan, değişikliğe uğraması imkânsız olan ve kesin bilgi meydana getiren delildir" diye tanımlamıştır.
Fıkıh usulûnde, fikhî kıyas ve kesin delile; Kelam ilminde Allah'ın varlığımı ispat etmede kullanılan delillere burhan denilmiştir. Burhan, kesin öncüllerden oluştuğu doğru bilgiye dayandığı ve bütün bilgiler için güvenilir delil sayıl dığı için mu temed diye de isimlendiril- miştir. Ayrıca tecrübî verilere dayanan burhanlara, burhan-ı tecrübî, hem akıl hem tecrübî verilere dayanan burhana ise, burhan-ı mahlut; zarûrî ve bedihi öncüllere dayanan burhana burhan- vicdâni; zarûrî ve bedihî öncüllerden çıkarılmış bilgilere dayanan burhana, burhan-ı nazarî adı verilmiştir.
Mantık ilminde burhan; bir kıyasta sonucun ispat edilmesini sağlayan orta terimdir. Orta terim öncüller ile sonu- cu birbirine bağlar. Mesela: "Her seyi yaratan Allah'tır", "su da bir şeydir". "öyle ise suyu da yaratan Allah'ur" kıyasında "yaratma" orta terimdir
sonuçtur, İslâm mantıkçıları, burhan'ı delil- den daha özel bir anlamda kullan- mışlardır. Bunlara göre burhanda orta terim; büyük öncül ile küçük öncül ara- sundaki ilginin yani sonuçtaki hükmün illeti olur. Orta terimin, bu ilginin hem zihindeki hem de realitedeki illeti olur- sa buna burhan-ı limmî, sadece zihin- deki illeti olursa burhan-ı innî adını alır. Mesela, "her öksüren hastadır", "Ali öksürüyor", "öyleyse Ali de has- tadır" kıyasında "öksürme" orta teri- mi hem zihnî hem haricî illettir. Yani öksürme, hem zihnen Ali'nin hasta elduğu hükmüne varılmasını sağlıyor, hem de hastalığın fiilen vuku bulduğu- na delalet ediyor.
"Her veremli öksürür", "Ali verem- lidir", "öyleyse Ali de öksürür" kıyası sadece burhan-1 innîdir. Çünkü verem- li olma orta terimi, öksürüğe zihinde delalet ediyor, realitede ise Ali'nin öksürüp öksürmediği bilinmiyor.
Fıkıh usulünde burhan-ı limmîye kıyas-ı illet, burhan-ı innîye ise kıyas-1 delalet denir. Bazı mantıkçılar sebepten sonuca götüren kıyasa burhan-ı limmi (argument apriori), sonuçtan sebebe götüren kıyasa burhan-ı inní (argument aposteriori) demişlerdir. Genel ve küllî hükümlerden cüz'î ve hususî hüküm- ler elde etmeye ta'lil (tümden gelim, dedüksüyon), özel hükümlerden genel hükümlere geçmeye, cüziden küllîye gitmeye istikrå (tüme varım, endüksi- yan) denir.
İlk ve orta çağ felsefesinde sadece aklın verilerine dayanan delillere bur- han denilirken modern felsefede hem aklî, hem de tecrübî delillere burhan
denilmektedir. Sonuçlardan hükümlere gidilerek yapılan delile burhan-ı tahlili hükümlerden sonuçlara gidilerek yapı- lan delile burhan-ı terkîbi denir. Bu iki delili çağdaş felsefeciler burhan-1 riyazi olarak adlandırmışlar ve bunun en mükemmel delil olduğunu kabul etmişlerdir.
Bir fikrin doğruluğunu, zıddının yanlışlığını ispat ederek ortaya çıkar- maya burhan-ı hulfi /burhan-ı nakz denir. (İ.K.)
BURHAN-I İNNİ
Eserden müessire ya da hadise- lerden kanuna doğru götüren delildir. (Tüme varım) Mümkün olan bu âlemin Yaratıcısına; dumanın ise ateşe delil olması gibi. (bk. Burhan) (F.K.)
BURHAN-I LİMMİ
Müessirden esere ya da kanunlardan hadiselere götüren delildir. (Tümden gelim) Ateşin dumana delil olması gibi. Zira ateş olunca dumanın çıkması bek- lenir. (bk. Burhan) (F.K.)
BURHAN-I TEMÂNU'
Temânu' sözlükte "bir şeyi birin- den men etmek ya da onun yapma- ması için mücadele etmek" demektir. Kelam ilminde, Yüce Allah'ın birliğini ispat vasıtalarından biri olan burhan-ı temânu', kâinatta birden fazla yaratı- cı olması halinde nizamın bozulacağı esasına dayanan bir delildir. Bu delilin Kur'ân'daki dayanağı şu âyettir: "Eğer yerde ve gökte Allah'tan başka tanrılar bulunsaydı, yer ve gök, (bunların niza- mı) kesinlikle bozulup gitmişti. Demek ki Arş'ın Rabbi olan Allah, onların yakıştırdıkları sıfatlardan münezzehtir." (Enbiya, 21/22) Bu âyet, Allah'ın birliğini ispatlayan en güçlü delillerden biri-
dir. Bu delilde esas alınan şey âlemin nizanıdır. Eğer birden fazla ilâh olsay- dı, bunlar ya birbiriyle anlaşır veya anlaşamazlardı. Birbiri ile anlaştıkları, beraberce aynı şeyi yaptıkları, yarattık- ları aleme beraberce nizam verdikleri takdirde, ya biri diğerine muhtaç olur- du ki, muhtaç olan ilâh olamaz; veya yardıma muhtaç olmazdı; bu durumda da diğerinin varlığı gereksiz olurdu. Şu halde Allah birdir. Şâyet bu ilahlar birbirleriyle anlaşamazlar, birinin yap- tığına, yarattığına diğeri karşı çıkarsa, o zaman da âlemde nizamdan eser kal- maz; yer, gök ve diğer cisimler arasın- daki ahenk bozulup giderdi. O halde tüm evreni idare eden ve düzenleyen bir hâkim kuvvet olmalı ki, mükemmel olan bu nizam devam etsin. Kâinattaki bu ilâhî sanat ve varlıklar arasındaki denge devam etmektedir. (F.K.)
BUTLÂN
Sözlükte "boşa gitme, heder ve heba olma" anlamına gelen butlan, fıkıh lite- ratüründe, akdin unsurlarının bulun- maması veya kurulma şartlarının eksik olması nedeniyle, akdin hükümsüz olmasına denir. Bu durumda akit sanki hiç doğmamış, keenlem yekündür. Butlan, akit serbestisinin sınırlarının aşılmasının en şiddetli müeyyidesidir.
Butlan müeyyidesine duçar olan akide bâtıl akit denir.
Batıl akit şeklen mevcut olmakla beraber hukuken yoktur ve herhangi bir hukukî sonuç doğurmaz. Mesela, leşin satışı batıl bir akittir. Batıl akide istinaden, taraflar rızalarıyla bir edada bulunmuşlarsa, bu hükümsüz olup geri almaları gerekir. Bir hukuki işlemin butlanı, ona dahil olan veya ona istina- den yapılan şeylerin de batıl olmasını gerektirir. Mesela; alışverişin butla-
kişilere etki ederek iyilik ya da kötülük etmek sûretiyle bir menfaat sağlamadır. Büyü, olağanüstü etkileyici bir güç veya bilgiye sahip olduğuna inanılan kişiler- ce diğer bazı insanlara yapılır. Bunlar büyücü, şaman, sihirbaz, hekim gibi toplumlara göre adları değişen insanlar- dır. Bunların güçlerini iyiye de, kötüye de kullanabileceklerine inanılır. Büyüde araç olarak ruhlar, cinler, şeytanlar, canlı veya ölmüş bazı hayvanlar, cisimler şekiller hatta adlar bile kullanılır.
Kur'ân-ı Kerim'de çoğunlukla büyü anlamına gelen sihir kelimesi, türevle- riyle birlikte 62 defa geçmektedir. Bu kavram ilk kez Müddessir sûresinde insanları etkileyen söz anlamında kul- lanılmıştır. "Sonra baktı, sonra kaşla- rını çattı, suratını astı. En sonunda, kibrini yenemeyip sırt çevirdi de: "Bu (Kur'ân) dedi, olsa olsa (sihirbazlar- dan öğrenilip) nakledilen bir sihir- dir. Bu insan sözünden başka bir şey değildir." (Müddessir, 74/21-25) "Bir mucize görecek olsalar yüz çevirirler ve 'süre- gelen bir büyüdür.' derler." (Kamer, 54/2)
İslâm dinî büyü yapmayı, kesin ola- rak yasaklamış ve bunu büyük günah- lar arasında saymıştır. Büyü yapma- da, Allah'ın irade ve kudreti üstünde işler başarabilme iddiası vardır. Ayrıca büyücülerin her şeyi bildiği, başara- madıkları hiçbir iş olmadığı tarzındaki inançlar da İslâm dinine ters düşmek- tedir. Bu yüzden İslâm bilginleri kitap ve sünnete uymayan sadece aldatmaya matuf büyüyü tamamen reddetmişler- dir. Büyü ve onun eseri olan davra- nışlardan kurtulmak için yine Allah'a sığınmak gerekir. (F.K.)
Günah kelimesi Kur'ân'da cünah şeklinde geçmiştir.
Meyletmek, bir tarafa eğilmek anla- mındaki "e-n-h" kökünden türeyen cünah, doğru yoldan sapmak demektir. Kur'ân'da cunah kelimesi "lå cunaha aleyküm" ve "leyse aleyküm cünahun" formuyla günah olmayan şeyler zikre- dilmiştir.
Günah olan inanç söz, fiil, amel ve davranışlar isim (kasıtlı ve bilerek işlenen günah), zenb (kasıtlı ve kasıt- sız işlenen günah), hatie (kasten ve bilerek işlenen günah), hata (kasıtsız işlenen günah, kusur), vizr (günah, ağır yük), hins (günah), kebîre (büyük günah), lemem (küçük günah), masiyet (günah, isyân), seyyie (kötülük, küçük ve büyük günah), fuhş ve fahşa (çok çirkin olan günah, isyân) vb. kavram- larla ifade edilmiştir.
Büyük ve küçük günah ayırımı Kur'an'da yer almıştır (Nisa, 4/31; Şûră, 42/37; Necm, 53/32). Kur'ân'da, küfür/inkâr (el-hınsü'l-azim) (Vakı'a, 56/46), haksız yere yetim malı yemek (hüben kebî- ren) (Nisă, 4/2), açlık korkusuyla çocuk- ları öldürmek (hit'en kebiren) (Isrå, 17/31), zinâ (fevahiş) (Necm, 53/32), içki ve kumar (ismûn kebirun) (Bakara, 2/219), Allah'a ortak koşmak/şirk (zulmün azim) (Lokman, 31/13), (ismen azimen) (Nisa, 4/48), haram aylarda savaş (kıta- lün kebirun) (Bakara, 2/217), iftira etmek (bühtânen azimen) (Nisa, 4/156), Allah, meleklerden kızlar edindi demek (kav- len azimen) (Isrů, 17/40) büyük günah ola- rak zikredilmiştir. Buna göre her türlü inkâr, şirk ve nifak büyük günahtır. İnkâra varmayan fisk ve ma'siyetlerden de büyük günahlar vardır.
Büyük günah; Allah'ın yapılması- nı yasak ettiği her fiil, haram olduğu- na dair Kur'ân'da âyet bulunan yasak fiil, işleyene had / ceza gereken suç, hakkında kıyamet gününde cehennem olduğu bildirilen, Allah'ın gazap ve lanetini gerektiren, hakkında şiddetli va'îd bulunan, Allah'ın failini fasık ve âsi vasfı ile nitelediği günah şeklinde farklı şekillerde tanımlanmıştır. Büyük günahların sayısı konusunda fark- lı rakamlar zikredilmiştir. Kur'ân'da olduğu gibi hadislerde de büyük günah kavramı geçmiştir (Buhari, Hudud, 44; Müslim, Îmân, 144). Namaz, oruç, hac, zekat gibi farz görevleri terk etmek; içki, kumar, zina, hırsızlık, yalan, yalancı şahitlik, iftira, zulüm, adam öldürme ve giybet gibi haramları işlemek büyük günahtır.
Büyük günah işleyen kimsenin durumu hakkında İslâm kelam ekol-
leri farklı görüşler serdetmişlerdir 1) İnkâra varmayan günah işleyen mü'min, îmândan çıkmaz, kâfir ve münafık olmaz, ancak fâsık ve âsi olur. Tevbe etmeden ölürse ya Allah bağış lar ya da günahı nispetinde cehennem de cezalandırır, sonra cennetine koyar (Ehl-i Sünnet); 2) büyük günah işleyen îmândan çıkar, kâfir olur (Haricîler); 3) îmândan çıkar fakat kâfır olmaz. Bu kimse ne mü'mindir ne de kâfir. Tevbe etmeden ölürse, ebedî cehennemde kalır (Mutezîlîler); 4) kâfire itaat fayda vermediği gibi mü'mine de büyük - günah zarar vermez (Mürcie).
Bu görüşlerin Kur'ân ve sünnete en uygun olanı Ehl-i Sünnetin görüşüdür. (Ι.Κ.)
Koymak, vaz'etmek, kılmak, yap- mak, işlemek, zannetmek, vermek anlamlarındaki "c-a-l" kökünden türe- yen cd'il, Allah'ın sıfatı olarak, yapan, yaratan, vår eden demektir. Kur'ân'da bu isim 5 âyette geçmiş; insanı yer- yüzünde halife olarak vår etmesi (Al) Imran, 3/55), melekleri ikişer, üçer, dör- der kanatlı elçiler yapması (Faur, 35/1), Ibrahim peygamberi insanlara önder yapması (Bakara, 2/124), bir gün yerin üzerindekileri kupkuru yapacağı (Kehf, 188) "câ'il" kelimesi ile ifade edilmiş- tir. Allah'ın gökleri ve yeri yaratması "halaka" fiili ile nuru ve karanlıkları var etmesi ise aynı âyette "ce'ale" fiili ile anlatılmıştır (En'âm, 6/1). "Ceale" fiili, bir varlıktan bir şey yapmayı ifade eder (Mesela bk. Zümer 39/6; Şûrā 42/11; Nahl 16/81).
Vår etti, yaptı, yapıyor, etti, kıldı... anlamlarında Allah'ın faaliyetlerini bildirmek üzere Kur'ân'da, "ce'ale - yec'alü" fiili kullanılmıştır: "O Allah ki sizi yeryüzünün halifeleri yaptı (ceale)..." (En'âm, 6/165); "Allah isteseydi sizi bir tek ümmet yapardı (ceale)..." (Nahl, 16/93); "Kim Allah'a karşı gelmek- ten sakınırsa Allah O'na bir çıkış, kur- tuluş yolu var eder: (yec'alhu)..." (Talāk, 65/2), "Biz müslümanları mücrimler gibi yapar mıyız? (nec'alü)" (Kalem, 68/35). (Ι.Κ.)
CAHİL
İlmi, bilgisi ve marifeti olmayan, kaba ve sert davranışlı, inanç, söz ve fiilleri kötü olan kimseye denir.
Alim ve halim kavramlarının zıddı- dır. Çoğulu; cehül, cehele, cühhal ve cüheladır. Kur'ân'da kafirler (Zümer, 39/64), müşrikler (A'raf, 7/199) ve günah- kârlar (Yūsuf, 12:33) câhil vasfi ile nite- lenmiştir. Kur'ân ve sünnete göre câhil, bilgisiz insandan daha ziyade şirk, küfür, nifak ve isyân gibi günah olan inanç, söz, fiil ve davranış sahiplerine denilmiştir. (bk. Cehålet) (1.K.)
CÂHİLİYYE
Arapların İslâm'dan önceki inanç, tutum ve davranışlarını İslâmî devir- dekinden ayırt etmek için kullanılan bir kavramdır. Kabalık, görgüsüzlük ve gayr-ı medenîlik anlamına da gelen bu kavram; İslâm'a uymayan her türlü inanç, söz, fiil ve davranışı ifade eder. Günah olan söz ve fiiller, kaba ve çirkin davranışlar câhiliyye işidir. Kur'ân'da 4 çeşit "câhiliyye" zikredilmiştir: Bunlar, câhiliyye zannı (Al-i Imrân, 3/154), gerçeği bilmeden ileri geri konuşmak ve Allah hakkında kötü zanda bulunmak; câhi- liyye hükmü (Maide, 5/50), Allah'ın hük- müne ters düşen hükümler; cahiliyye hamiyyeti / taassubu (Fetih, 48/26), ilahî gerçeklere karşı çıkmak, hiddet, öfke ve kızgınlık göstermek, kibir ve gurur sebebiyle Allah ve Rasûlü'nün emir ve yasaklarına uymamak; câhiliyye teber- rücü (Ahzab, 33/33), Allah ve peygamberin emirlerine uymayarak kadınların örtül- mesi zorunlu olan yerlerini örtmemele- - ridir. (I.K.)
Ateş yakmak, ateş tutuşup büyü- mek, gözün kırmızılığı artmak ve gözünü açmak anlamlarındaki "c-h-m" kökünden türeyen ve sözlükte alevli ateş, çok şiddetli yanan ateş, çok sıcak yer ve derin kuyu-vadi demek olan cahîm, yedi cehennemin, azabı en şid- detli olan tabakalarından birinin adıdır.
Kur'an'da 26 âyette geçen cahîm bir yerde Hz İbrahim'in atıldığı ateş (saf- flit, 37/97), 25 yerde cehennem ve şiddetli ateş anlamında kullanılmıştır. Cahîmin tutuşturulmuş ateş olduğu Tekvîr sûre- sinin 12. âyetinde açıkça bildirilmiş- tir. Cahîmin dibinden zakkum ağacı çıkar (Saffat, 37/64), buraya atılanlar bu ağaçtan yeyip karınlarını doldururlar, irinden içerler, zakkum karınlarında sıcak suyun kaynaması gibi kaynar. Sonra yanar sudan susuzluk hastalığı- na tutulmuş develer gibi içerler. Ayrıca tepelerinden kaynar su dökülür (Saffat, 37/66-67; Duhân, 44/43-48; Vakı'a, 56/52-55; Hâkka, 69/35-37).
Kur'ân'da Cahîm'in azgınlar için hazırladığı (Şû'arâ, 26/91) ve kâfirlerin, Allah'ın âyetlerini yalanlayan (Mâide, 5/10,86), âyetleri red ve iptal etmek için yarışanların (Hac, 22/51), müşrikle- rin (Tevbe, 9/113), hak yoldan sapanların (Vakı'a, 56/92), zalimlerin (såffät 37/63-68), günahkârların (Duhân, 44/44), Allah'a inanmayanların, yoksulu doyurmayan- ların (Hakka, 69/25-37), azgınların, dünya hayatını ahirete tercih edenlerin (Nazi'at, 79/26-29), facirlerin (Infitär, 82/14) ve günah- ları kalplerini bütünüyle kaplamış olanların (Mutaffifin, 83/14-16) cahîme atı- lacakları bildirilmiştir. Bu kimselerin, amel defterleri sol elinden verilecek ve bunlar yetmiş arşın zincire bağlanarak cahime atılacaklardır (Hakka, 69/25-32).
Benden sonra ümmetim üzerine şu üç şeyden korkarım. Devlet reisi ve vekillerinin zulmünden korku duyulması (Hükümde tesir altında kalmak), yıldızların (tesirine) itikad ve kaderi tekzib etme. Ravi: Hz. İbni Muhaccir (r.a.) Sayfa: 19 / No: 9 Ramuz El-Ehadis
Sizin üzerinize şu altı şeyden korkarım. Sefihlerin amirliğinden, kan dökmekten, hükmü satmaktan, sıla-i rahmi kesmekten, Kur'an'ı musiki eğlencesine vesile yapmaktan ve askerlerin çoğalmasından. Ravi: Hz. Avf ibni Malik (r.a.) Sayfa: 19 / No: 10 Ramuz El-Ehadis
Benden sonra ümmetim üzerine şu üç dalaletten korkarım. Hevalara uymak, karın ve şehvetlere uymak ve marifetten sonra gaflete düşmek. Ravi: Hz. Eflah (r.a.) Sayfa: 19 / No: 8 Ramuz El-Ehadis
Cuma namazında hazır olun ve imama da yakın bulunun. Zira insan Cuma'dan geri kalmakla, Cennet ehli olduğu halde, Cennetten geri kalmış olur. Ravi: Hz. Semure (r.a.) Sayfa: 19 / No: 7 Ramuz El-Ehadis
Sekerat (ölüme yaklaşma) halindekilerin yanında hazır olun. Ve onlara "Lâ ilahe İllallah'ı" telkin edin. Ve onları Cennetle de müjdeleyin. Zira erkeklerden ve kadınlardan halim olanlar bile böyle bir durumda şaşkınlık içinde kalır. Ve şeytanın da, Adem oğluna en yakın olduğu zaman bu vakittir. Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, ölüm meleğinin görülmesi bin kılıç darbesinden daha müthiştir. Gene nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, mü'min bir kulun, her bir damarının dolaştığı yerde acı duymadıkça, nefesi çıkmaz. Ravi: Hz. Vasile (r.a.) Sayfa: 19 / No: 6 Ramuz El-Ehadis
Ashabıma, sonra arkadan gelenlere, sonra da onları takib edenlere hürmet ederek, Bana olan hürmetinizi muhafaza ediniz. Daha sonra yalan yayılır. Öyle ki, kişi kendisinden istenilmeden şahidlik yapar ve yemin teklif edilmeden yemin eder. Ravi: Hz. Ömer (r.a.) Sayfa: 19 / No: 5 Ramuz El-Ehadis
Ashabım ve akrabalarıma hürmet ederek Bana hürmetinizi muhafaza ediniz. Kim ki, onlara hürmetle Bana olan hürmetini teyid ederse, Allah da onu dünya ve ahirette korur. Her kim de onlara hürmet etmeyerek, Bana olan hürmetini muhafaza etmezse, Allah ondan yüz çevirir. Ve bir kimseden de Allah yüz çevrir ise onun (azab için) yakalanması yakındır. Ravi: Hz. Ömer (r.a.) Sayfa: 19 / No: 4 Ramuz El-Ehadis
Ölülerinizin kefenlerini güzelleştiriniz. Zira onlar kabirlerinde kefenleri ile övünürler ve birbirlerine ziyarette bulunurlar. Ravi: Hz. Câbir (r.a.) Sayfa: 19 / No: 1 Ramuz El-Ehadis
Yavuz Sultan Selim, Piri Mehmed Paşa ile sohbet ederken, soh- betle ilgisiz bir sual sordu:
"Allah'ın izni ile büyük fetihler yaptık. Hâdimül-Haremeyni'ş- Şerîfeyn unvanına kavuştuk. Allah bize her zaman ve her mekânda zafer lütfetti. Hazinelerimiz tepeleme altın ile doldu. Buna rağmen bu devlet yıkılır mı?"
Piri Paşa şöyle cevap verdi:
"Hünkârım! Bu sendeki hal, sendeki ruh, sendeki kararlılık, sebat ve faziler sürdükçe bir şey olma ihtimali yoktur. Velâkin to- runlarınızın zamanında Rabbin ihsân ettiği mükâfatların, nimetle- rin şükrü eda edilmez, emanetlere sahip olunmaz ve hak tevzi edilmez ise, yıkılır!"
"Nasıl?" diye tekrar sordu Yavuz Padişah.
"En çok şu üç şeyden endişe ederim" diye cevap verdi Piri Paşa...
217
YANITLASİL
yuksel6 Haziran 2024 04:32 Yavuz Bahadıroğlu
Ve devletleri yıkan sırrı tek tek saymaya başladı:
"Bir: Sadrazamlık makamı, liyakate göre değil de, menfaat kar- şılığı olarak cahil ve ahmakların eline geçerse...
"İki: Dünya malı, kalpleri işgal eder, rüşvet kapısı açılır, altın her kapıyı açar ve bu yüzden makamlar ehliyetsizlere verilirse...
"Üç: Devlet adamları, hanımlarının tesirine girer ve onların arzularına göre devleti yönetmeye başlarlarsa, bu devlet yavaş yavaş inkıraza (yıkılmaya) yüz tutar."
Piri Paşa'nın bu sözleri karşısında Yavuz bir süre suskun kaldı. Derin derin düşündü. Sonra tasalı tasalı vezirinin yű- züne baktı:
"Rabbim bizleri böyle bir akıbete dûçâr olmaktan korusun!" diye duâ etti.
Haram yemeyen ordu
Şanlı ordu Mısır'a day
YANITLASİL
yuksel6 Haziran 2024 04:34 Yavuz Sultan Selim ve Kutsal Emanetler
Yavuz Bahadıroğlu
YANITLASİL
yuksel6 Haziran 2024 04:35 oscar Yayınları sy. 217.
Nasıl mı? Anlatalım... ABD Savunma Bakanlığı'na (Kara Kuvvetleri bünyesinde) bağlı olarak faaliyet gösteren Foreign Area Officers (FAO) adlı askeri birlikte
YANITLASİL
yuksel6 Haziran 2024 10:54 363
Görev yapan subaylar özel olarak seçilip yetiştirilir. Özünde hepsi birer istihbaratçıdır. Bu istihbaratçı subaylar, gideceği bölgenin dilini bir iki yıl içinde öğrenir, uygulama için bir süre turist olarak o ülkelere gider, toplumu ve kültürünü tanımaya çalışır.
Bu kişiler dünyanın değişik bölgelerinde operasyonel ve fikir üretici olarak çalışır. Unvanları ateşe, ataşe görevlisi, irtibat ofis görevlisi, NATO görevlisi, bölge birimleri yetkilisi gibidir. Başarılı olurlarsa, zirveye kadar yol açıktır.
Sadece FAO mensubu subaylara dağıtılan "The FAO Journal" adlı dergide, seçimden bir yıl önce Soner Çağaptay ve Khairi Abaza'nın bir makalesi yayınlandı. Makalenin başlığı aynen şöyle: İslamcıları sandıkta mmek...
Önce yazarları kısaca tanımakta yarar var. Abaza, Mısırlı Waft Partisi İlişkiler Komitesi'nin eski üyesi, Demokrasileri Savunma Birliği'nin lemli üyesi. Çağaptay ise Washington Enstitüsü Türkiye Araştırmaları ümü üyesi ve yöneticisidir. Ağırlıklı olarak yakın doğu politikaları wrinde yoğunlaşır. İkisi de Pentagon'un rafine çocuklarıdır.
Ahir zamanda ümmetim üzerine şiddetli bir bela zuhur eder. Bundan ancak iki sınıf kurulur: Biri Allah'ın dinini tanır ve onun için lisan ve kalbi ile mücadele eder. İkinci ise dinini anlamış, dinlemiş ve tasdik etmiştir. (Yani cahil kalanlar bu belada tehlikededir) Ravi: Hz. Ömer (r.a.) Sayfa: 141 / No: 1 Ramuz El-Ehadis
ansızın, oldu-bittiye getirildi, diyor diye nakletmiş. Bunun üzerine Hz. Ömer:
-Allah'ın izni ile akşamleyin, herkesin içinde bunların hakkını yi- yen bu cemaate hesap soracağım. dedi. Ben ise,
Ey mü'minlerin emiri! Bundan vazgeç. Çünkü bu mevsimde bu- raya her türlü insan gelir, kavga gürültü çıkabilir. Sen kalkıp konuşur- ken üzerine yürüyenler olur. Onları kızdıracak bir söz söylemenden kor- kuyorum. Onlar, senin sözlerini anlayıp değerlendirebilecek durumda de- ğildirler. Fakat, Resûlüllah'ın şehri ve hicret yurdumuz olan Medine'ye varalım. Ulemâ ve eşraf ile başbaşa kalarak rahatlıkla istediğini konuşa- bilirsin. Hem sözlerine itibar edilir, hem de dediğin anlaşılır.» dedim. Bunun üzerine Hz. Ömer:
-Sağ salim, Medine'ye varırsam, ilk toplantıda bunları anlataca- ğım. dedi. Zilhicce ayının sonlarına doğru, bir cuma günü Medine'ye ha- reket ettik. Ben gece gündüz, soğuk sıcak demeden yoluma devam ettim. Medine'ye vardım. Benden önce gelen, Mescidde Minberin sağ direğinin dibinde oturan Said b. Zeyd'i buldum. Onunla diz dize gelecek şekilde oturdum. Hz. Ömer'den önce gelmiştim. Zeyd'e:
<-Hz. Ömer, bu akşam, bu minberde, şimdiye kadar kimsenin söy- lemediği sözler söyliyecek. dedim. Said buna inanmıyarak :
- Kimsenin söylemediği sözler söyliyeceğini sanmıyorum. diye karşılık verdi. Biraz sonra Hz. Ömer gelerek Minbere oturdu. Müezzin ezanı bitirince, ayağa kalktı. Allah'a hamd ve sena ettikten sonra: - Ey insanlar, bundan sonra fazla yaşayıp, yaşamıyacağımı bilmi-
yorum. Size hatırınızdan çıkmaması gereken bazı şeyler söyliyeceğim. Bu sözlerin mânasını kavrayanlar, bunları hatırlarında tutanlar her gittikle- ri yerde söylesinler, anlatsınlar. Bunları hatırlarında tutamıyanların be- nim adıma bazı şeyler uydurarak anlatmalarına müsaade etmiyorum. Allah, Muhammed (s.a.v) i hak, din ile göndermiştir. Ona kitab indirmiş- tir. Allah'ın indirdiği şeyler arasında recm" âyeti vardı. Bu âyeti okuduk, ezberledik ve üzerinde düşündük. Resûlüllah suçluları recm etti. Ondan sonra biz de recmettik. Zamanla, bazılarının, biz Kur'an'da recm âyetini bulamıyoruz, diyerek, Allah'ın indirdiği emri terkedip, dalâlete düşmele- rinden korkuyorum. Evli bir kadın veya erkeğin zina etmesi hâlinde, delil ikâme edilir, veya zinadan mütevellit kadının çocuğa kaldığı tesbit edilir, yahut zina edenlerin itirafı halinde, zina edenlere Kur'andaki recm âye- tinin tatbiki farzdır. Ve yine biz, Kur'an da: Öz babalarınızın dışında- kileri baba kabul etmeyin. Başkalarını baba kabul etmekle kendinizi
Reem: Zina suçu işleyen evli erkek ve kadına, verilen cezadır. Suçlu beline ka- dar toprağa gömüldükten sonra, herkes tarafından taşlanarak öldürülür.
F: 39
YanıtlaSil
yuksel6 Ağustos 2024 00:21 610 Müslümanlık
Inkår etmiş olursunuz." âyetini okuyorduk. bu ayet mensuhtur
Millet cerbeze ile iğfal olunsa da, bu devam etmez. (D.H.Ö.) 51; igfal... aldatma, kandırma, yanıltma. cerbeze... Haklı ve haksız sözlerle hakikati gizleme.
Şeyh Ahmed Gazzāli kardeşi İmam Muhammed Gazzali'ye şöyle dedi: "Senin tüm ilmini iki kelimede özetledim: Allah'ın emrine saygı göstermek, Allah'ın yarattıklarına şefkat göstermek."
YanıtlaSil
yuksel23 Eylül 2024 00:11 بسم الله الرحمن الرحيم
İstanbul 1438/2017
YanıtlaSil
yuksel23 Eylül 2024 00:06 İsmail Hakkı BURSEVİ
RÛHU'L-BEYAN
Kur'an Meâli ve Tefsiri
7. Cilt
ERKAM YAYINLARI
YanıtlaSil
yuksel23 Eylül 2024 23:39 Bir kimse babası olmadığını bildiği halde birine "babamdır" derse, ona cennet haram olur. Ravi: Hz. Saad (r.a.) Sayfa: 399 / No: 12 Ramuz El-Ehadis
Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla anlamına gelen "Bismillahirrah- nânirrahîm" âyetinin adıdır. Besmeleye 'Allah'ın adını anmak" anlamına gelen 'tesmiye" de denir. Besmele, Neml sûre- sinin 30. âyetinin bir bölümü ve Fâtiha sûresinin ilk âyetidir. Tevbe sûresi hâriç diğer sûrelerin başında besmele yazıl- mıştır. Sûre başlarındaki besmeleler, müstakil birer âyettir. Ancak o sûreye dahil değildir.
YanıtlaSilPeygamberimiz (a.s.) her hayırlı işe besmele ile başlanmasını tavsiye etmiş ve "Besmele ile başlanmayan her iş be- reketsiz ve sonu güdüktür" buyurmuştur (Aclûni, Keşfü'l-Hafa, II,174). Kur'ân okumaya, bir şey yiyip içmeye ve bir işe başlanır- ken besmele çekilir. Kur'ân'da Allah'ın adı anılmadan kesilen hayvanların etleri- nin yenmeyeceği bildirilmiştir (En'âm, 6/121).
Besmele çeken insan; başka bir var- lık adına değil sadece Allah adına, O'nun rızası için ve O'nun izniyle başlı- yorum, demiş olur. Besmelede Yüce Ya-
YANITLASİL
yuksel22 Mayıs 2024 13:52
atıcının üç ismi geçmektedir: Allah, Rahman ve Rahim. Besmele çeken Kur'ân okumuş ve Allah'ı anmış olur,
.Κ.)
BESİR
Ben nefs-i emmareyi İngilizce'ye 'zalim' (tyrannical) olarak tercüme ettim. Bu bize zulmeden nefistir. İlginçtir; Mevlana nefs-i emmareden firavun olarak bahseder. Nefs-i emmareyi İngilizce'ye çevirmeye kalkıştığımda endişelenmiştim. Ben kimdim ki, kısır Kur'an ve Arapça bilgimle Kur'ani bir kavramı tercüme etmeye kalkışıyordum! Mevlana'nın kitabını okuduktan sonra, 'Elhamdülillah, tercümem o kadar da fena değilmiş' dedim, çünkü orada nefs-i emmare Firavun olarak tasvir ediliyor.
YanıtlaSilYANITLASİL
yuksel27 Mayıs 2024 06:20
Ekim 2003 Sayı: 212 Şaban 1424-4.250.000 TL. (KDV dan
ALTINOLUK
aylık mecmua
Cebrail (a.s.) bana beyaz bir ayna getirdi. İçinde kara bir nokta vardı. Sordum, bu nedir? Dedi ki: "Bu Cuma'dır ve kıyamet de Cuma günü kopacaktır."
YanıtlaSilRavi: Hz. Enes (r.a.)
Sayfa: 270 / No: 3
Ramuz El-Ehadis
6239. İnsanlara bir zaman gelecek ki, ümmetimin zamandaki ihtilafında sünnetime sarılan, kıvılcımları avuçlayan gibi olacak.
YanıtlaSil٦٢٤٠ - يَأْتِي عَلَى النَّاسِ زَمَانٌ وُجُوهُهُمْ وُجُوهُ الْآدَمِنِينَ وَقُلُوبُهُمْ قُلُوبٌ الشَّيَاطِينِ سَفَاكِينَ لِلدِّمَاءِ لَا يَرِعُونَ عَنْ قَبِيحٍ أَنْ تَابَعْتَهُمْ وَآرَبُوكَ وَان الْتَمَنْتَهُمْ خَانُوكَ صَيُّهُمْ عَارِمٍ وَشَابَهُمْ شَاطِرٌ وَشَيْخُهُمْ لَا يَأْمُرُ بِالْمَعْرُوفِ وَلَا يَنْهَى عَنْ مُنْكَرِ السُّنَّةُ فِيهِمْ بِدْعَةٌ وَالْبِدْعَةُ فِيهِمْ سُنَّةٌ وَذُو الْأَمْرِ فِيهِمْ غَاوِ فَعِنْدَ ذَلِكَ يُسَلِّطُ اللَّهُ عَلَيْهِمْ شَرَارَهُمْ فَيَدْعُو خِيَارُهُمْ فَلَا يُسْتَجَابُ
لَهُمْ (خط عن ابن عباس)
6240- İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki, yüzleri (suretleri) insan sureti gibi, fakat kalpleri şeytan kalbi olacaktır. Kan akıtacaklar, çirkin hareketlerden çekinmeyecekler. Onlara tabi olursan sana oyun yapacaklar, onlara güvendiğin takdirde sana hiyanette bulunacaklar. Çocukları yüzsüz, gençleri arsız olacak. Yaşlıları ise iyiyi emretmeyecek, münkerden alıkoymayacaklar. Onlarca sünnet bidat, bidat ise sünnet sayılacak. Onlarda emir boş ve bozuk olacak. İşte o zaman Allah onlara aralarından en kötü olanları musallat kılacak. İyileri şerlerinden kurtulmak için dua edecekler, ama dualan kabul edilmeyecek.
٦٢٤١ - يَأْتِي عَلَى النَّاسِ زَمَانٌ مَنْ لَمْ يَكُنْ مَعَهُ أَصْفَرُ وَلَا أَبْيَضُ لَمْ يَتَهَنَّ
بالعيش" (طب طس ط ض حل عن المقدام)
6241- İnsanlara öyle bir zaman gelecek ki, o zaman da kimin sarısı (altını), beyazı (gümüşü) yoksa yaşama hakkı olmayacak.
٦٢٤٢ - يَأْتِي عَلَى النَّاسِ زَمَانٌ يَدْعُو فِيهِ الْمُؤْمِنُ لِلْعَامَّةِ فَيَقُولُ اللَّهُ ادْعُ
لخَاصَّةِ نَفْسِكَ اَسْتَجِبْ لَكَ فَأَمَّا الْعَامَّةُ فَإِنِّي عَلَيْهِمْ سَاخِطٌ (حل عن انس)
edecek, Allah: "Sen yalnız kendine dun gelede duanı kabul edeyim. 6242- İnsanlara öyle bir zaman gelecek ki, kişi umuma dua Umum halka gelince ben onlara gazap edeceğim." buyuracak.
YANITLASİL
yuksel30 Mayıs 2024 03:38
-٦٢٤٣- يَأْتِي عَلَيْكُمْ زمان لا ينجو فيه الا من دعا دعاء الفريق رهب من
حذيفة ونعيم بن حماد عنه) 6243. Size öyle bir zaman gelecek ki, o zamanda içinizden oncak boğulmak üzere olan kişinin duası gibi dua eden kimse kurtulur.
الا ٦٢٤٤ - يَأْتِي عَلَى النَّاسِ زَمَانٌ يَتَخَلَّقُونَ فِي مَسَاجِدِهِمْ وَلَيْسَ هُمُهُمْ أَوْ الدُّنْيَا لَيْسَ اللَّهُ فِيهِمْ حَاجَةٌ فَلَا تُجَالِسُوهُمْ (ك عن الس)
6244- İnsanlara öyle bir zaman gelip çatacak ki, cemaat, mescitlerde halka olup oturacak, fakat bütün gayeleri dünya menfaatı olacak. İşte bu gibilere Allah'ın ihtiyacı yoktur. Binaenaleyh siz onlarla oturmayın.
٦٢٤٥ - يَأْتِي عَلَى النَّاسِ زَمَانٌ أَفْضَلُ أَهْل ذَلِكَ الزَّمَانِ كُلُّ خَفِيفِ الْحَادَ قِيلَ يَا رَسُولَ اللهُ مَا خَفِيفَ الْحَادٌ قَالَ قَلِيلُ الْعِيَال" (كر عن حذيفة)
6245. "İnsanlara öyle bir zaman gelecek ki, o zamanda en üstün kişi hafifül haz olan kişidir."
"Hafifül haz ne demektir, ey Allah'ın Rasulü?" diye sordular. "Çocukları az olan kişi demektir" buyurdu.
٦٢٤٦ - يَأْتِي عَلَى النَّاسِ زَمَانٌ يَقُومُونَ سَاعَةً لَا يَجِدُونَ امَامًا يُصَلَّى
بهم ره حم طب و ابن سعد عن سلامة بنت الحر)
6246- İnsanlara öyle bir zaman gelecek ki, bir saat duracaklar da kendilerine namaz kıldıracak bir imam bulamayacaklar.
٦٢٤٧ - يَأْتِي عَلَى النَّاسِ زَمَانٌ يَأْكُلُونَ فِيهِ الرِّبَا فَمَنْ لَمْ يَأْكُلْهُ مِنْهُمْ نَالَهُ
مِنْ غُباره" (حم وابن النجار عن ابي هريرة)
6247- İnsanlara öyle bir zaman gelecek ki, o zamanda bol faiz yiyecekler, içlerinden faiz yemeyenlere bile mutlaka onun tozundan bulaşacak.
٦٢٤٨ - يَأْتِي عَلَى النَّاسِ زَمَانٌ يَحْجُ أَغْنِيَاءُ أُمَّنِي لِلنُّزْهَةِ وَأَوْسَطُهُمْ
1417
ve asabiyet davasının İslâm'ın ruhu- na aykırı olduğunu söylemiştir (Müslim, Imare, 57). Bununla birlikte bir kimsenin haklı olduğu konularda kendi yakınla- rına yardım etmesi, yerine göre vacip yerine göre müstehabtır. (M.C.)
YanıtlaSilASHAB
bk. Sahabî.
ASHAB-I A'RAF
A'râf ehli demektir. A'râf sûresinin 44-50. âyetlerinde âhirette üç sınıf insa- nın varlığından söz edilmiştir. Bunlar; ashâbü'l-cennet (cennet halkı, cennet- likler), ashâbü'n-nâr (cehennem halkı, cehennemlikler) ve ashâbü'l-a'râf. Cehennem halkı ile cennet halkı ara- sında bir sûr (perde, duvar) vardır. Bu sûrun cennet tarafı nur, cehennem tarafı ateştir. (Hadid, 57/13) Cennet ile cehennem arasında bulunan a'râfta, hem cennet- likleri, hem de cehennemlikleri yüz- lerindeki işaretlerinden tanıyan kim- seler vardır. Bunlar, cennet halkına; "selâmün aleyküm (selam size)" diye seslenirler. Cehennem halkını görünce de "Rabbimiz, bizi bu zâlim toplum ile beraber bulundurma!" diye dua ederler (A'râf, 7/44-50). Bu kimseler, iyilikleri ile kötülükleri, sevapları ile günahları eşit olduğu için henüz cennete giremeyen ancak cennete girmeyi uman mü'min- lerdir. Ashâb-ı a'râf, a'râf'ta bir müd- det kalır, sonra Allah onları cennete koyar. (İ.K.)
ASHAB-I BEDİR
Bedir savaşında Hz. Peygamber'le birlikte savaşa katılan sahabeye Ashâb-ı Bedir denir. Sayılarının 313 civarında olduğu rivâyet edilir. İslâm Tarihi'nde, Müslümanların oldukça olumsuz şart- larda kazandıkları ilk büyük zaferi olan bu savaşa katılan mü'minlerin, Allah
ve Rasûlü katında şerefli ve seçkin bir yeri vardır. (A.G.)
YanıtlaSilASHAB-I CAHÎM
"Cahîm" Kur'ân'da zikri geçen yedi cehennemden biridir. Çok şiddetli ve sürekli yanan kızgın ateş, çok sıcak yer demektir. Ashâb-ı cahîm tabiri, cehen- nem halkı, cehenneme atılacak kimse- ler anlamına gelir. Kur'ân'da 6 âyette geçmiş ve inkâr edenlerin, Allah'ın âyetlerini yalanlayanların (Bakara, 2/119; Mâide, 5/10, 86; Hadid, 57/19) ve âyetleri red ve iptal etmek için çalışanların (Hac, 22/51) ashâb-ı cahîm olduğu bildirilmiş ve ashâb-ı cahîm, îmân edip sâlih amel- ler işleyen cennet halkının zıddı olarak zikredilmiştir (Maide, 5/9-10). (İ.K.)
ASHAB-I CENNET
Cennet halkı demektir. Bu tabir, Kur'ân'da 12 defa geçmiştir. Bir âyette bahçe sahipleri (Kalem, 68/17) diğer âyet- lerde cennete girecek insanlar anla- mında kullanılmıştır. Kur'ân'da îmân edip sâlih amel işleyenlerin (Bakara, 2/82), Allah'a gönülden boyun eğenlerin (Hûd, 11/23) güzel amelleri en iyi bir şekilde yapanların (Yunus, 10/26) ve müslümanla- rın (Ahkâf, 46/15-16) cennet halkı olduğu bildirilmiştir.
Ahirette insanlar, îman ve sâlih amellerine veya inkâr ve kötü amelle- rine göre cennet halkı veya cehennem halkı olarak iki sınıf olurlar. Cennet halkı, kurtuluşa eren (Haşr, 59/20) ve cen- nette ebedi kalacak olan (Bakara, 2/82) mutlu insanlardır. Cennette istedikle- ri her şey vardır (Yasin, 36/57). "O gün cennet halkının kalacakları yer daha - iyi, dinlenip safa sürecekleri yer daha güzeldir" (Furkân, 25/24). Kur'ân'da cen- net halkı; sâbık, mukarreb, ashâb-1
yemin ve ashâb-ı meymene olarak da ifade edilmiştir (Vakia, 56/8), (1.K.)
YanıtlaSilASHAB-I EYKE
Eyke halkı demektir. "Eyke" keli mesi, sık ormanlık anlamına gelir. Kendilerine Şuayb (a.s.) Peygamber olarak gönderilmiştir. Eyke halkı, Kızıl Deniz sahilleri ile Medyen ara sında yaşıyordu. Bozgunculuk, ölçü ve tartıda hile yapıyorlar, insanların hakla rını eksik veriyorlardı (Şu'ară, 26/181-183), Zalim bir toplum idi (Hier, 15/78). Şuayb (a.s.), bunları ıslaha çalıştı, "Allah'a karşı gelmekten sakının, bana itaat edin" dedi. Ashâb-ı Eyke, Şuayb'ı (a.s.) yalanladı. Ona "sen iyice büyü lenmişsin, sen de bizim gibi bir insan- sın, senin yalancılardan olduğuna ina- nıyoruz, doğrulardan isen üzerimize gökten parçalar indir" dediler (Şu'ară, 26/176-190). Allah, Eyke halkının üzerine şiddetli bir sıcak musallat etti. Bu sıcak yedi gün sürdü. Bütün ırmakların suyu kesildi. Sonra üzerlerine bir bulut geldi. Sıcaktan hepsi bulutun altına toplandı- lar. Buluttan ateş yağdı, hepsi helāk oldu. Kur'ân'da buna, "azābü yevmi'z- zıll" (gölge gününün azabı), "azabil yevmin azîm" (büyük bir günün azabı) denilmektedir (Şu'ară, 26/189). (İ.K.)
ASHAB-I FERAİZ
Kelime anlamıyla "hisse sahiple- ri" demek olan ashab-ı feraiz, fıkıhta mirastan hisseleri belirlenen kişileri ifade etmek için kullanılan bir tabirdir. (bk. Ferâiz) (I.P.)
ASHAB-I FIL
Fil sahipleri demektir. "Ashab-1 Fil" ile kastedilenler, Habeşistan Kralı Necaşî'nin Yemen Valisi Ebrehe ve ordusudur. Ashab-ı Fil kavramı, Fil
34
Ebrehe, idi. Yemen'i dint merkez yapmak amacıyla San'a'da Kules adında bir kilise yaptırdı Herkesin buraya gelmesini istiyordu Fakat gelen olmadı. Herkes Ka'be'y ⚫tercih ediyordu. Kinâne oğullarından biri Kules kilisesini kirletti. Bunun ilzerine Ebrehe çok kızdı. Ka'be'yi yık maya karar verdi. Ordusu ile Mekke'ye - hareket etti. Ordusunda filler de vardı. Ka'be'yi yıkmak istedi, ancak muvaf ■fak olamadı. Ebrehe ordusu Ka'be yakınına varınca Allah üzerlerine sürü sürü kuşlar gönderdi. Kuşlar, üzer lerine taşlar attılar. Ebrehe ordusu, kurtların yediği ekin yaprağı gibi dar- madağın oldu (Fil, 105/1-5). Bu olay, Hz Muhammed (a.s.)'in doğumundan yak- laşık iki ay kadar önce vuku bulmuştur. (Ι.Κ.)
YanıtlaSilASHAB-I HADÎS
bk. Ehl-i Hadis.
ASHAB-I HICR
Hıcr halkı demektir. Hıcr, Şam ile Hicaz arasındaki bölgenin adıdır. Hier bölgesinde Semûd kavmi yaşamıştır. Semûd kavmi, Ad kavminden geriye kalan insanlardır. Bu nedenle Semûd, ikinci Ad diye de anılır. Semûd kavmi, birçok nimet ve imkâna sahipti. Dağları delmiş, taşları oymuş, sağlam ve muh- kem yazlık ve kışlık evler, konaklar yapmışlardı (Şu'arâ, 26/149). Ucuzluk, bol- luk ve refah icinde idiler. Bu nimetler- le azdılar, hak yoldan saptılar. Ashab- Hicr; bozguncu (A'râf, 7/74), zorba ve inatçı (İbrahim, 14/15), kâfir (A'raf, 7/76). zalim (Hûd, 11/67) ve azgın idi (Şems, 91/11). Kendilerine Peygamber olarak gön- derilen Salih (a.s.)'ı yalanladılar (Hac
22/42). O'na büyülenmiş (Şu'ară, 26/153), çok yalancı ve şımarık dediler (Kamer, 54/25). Mucize olarak verilen dişi deveyi öldürdüler (Şems, 91/14), şeytana uydular ve doğru yoldan saptılar (Ankebût, 29/38). Allah'a şirk koştular, putlara taptılar (A'raf, 7/73). Ahireti inkâr ettiler (Häkka. 69/4-5). İnsanlara kötülük yapıyorlar- dı (Fecr, 89/12). Peygamberin öğütlerine kulak vermeyen Ashâb-ı Hıer, dehşetli bir sayha (gürültülü ses) ile helâk oldu- lar. Ağılcının topladığı kuru ot gibi kırı- lıp gittiler (Kamer, 54/31). (İ.K.)
YanıtlaSilASHAB-I KARYE
Şehir veya köy halkı demektir. "Ashâb-ı Karye" tabiri, Kur'ân'da sadece Yâsîn sûresinin 13. âyetinde geçmektedir. Sözü edilen şehir halkı kendilerine gönderilen iki elçiyi yalan- lamışlardı. Üçüncü bir elçi gönderildi. Şehir halkı, elçilere "sizin yüzünüz- den uğursuzluğa uğradık. Sözünüzden vazgeçmezseniz sizi taşlarız, size azap ederiz" demişlerdi. Şehir halkından biri, "Ey kavmim! Peygamberlere uyun" demiş, îmân ettiğini açıklamıştı. Halk, bu mü'mini öldürmüş, Allah da bunları korkunç bir sesle helâk etmiştir (Yasin, 36/13-29).
Ashâb-ı Karye'nin kimler olduğu, gönderilen elçilerin ve îman eden kişi- nin isimleri Kur'ân'da bildirilmemiş- tir. Ancak rivâyetlere göre, "Ashab-1 Karye" Antakya halkıdır. Söz konusu elçileri de Hz. İsa (a.s.) göndermiştir. Elçilere arka çıkıp îman eden kişi ise Habîbü'n-Neccâr'dır. (İ.K.)
ASHAB-I KEHF
Mağara halkı, mağara sahipleri demektir. Ashâb-ı Kehf ile kastedilen insanlar; kâfır bir toplumdan kaçıp dağda bir mağaraya sığınan bir grup
mü'mindir. Kur'ân'ın 18. sûresi, adını bu kıssadan almıştır. Sürenin 9-26. âyetlerinde bu kıssa anlatılmaktadır.
YanıtlaSilKur'ân'da mağaraya sığınanla- rın gençler olduğu, mağarada yıllarca uyudukları, köpeklerinin de yanlarında bulunduğu, belli bir süre sonra uyandık- ları, aralarında mağarada ne kadar kal- dıklarını konuştukları, içlerinden birinin şehre gümüş para ile yiyecek almaya gittiği, mağarada 309 yıl kaldıklarının söylendiği, ancak ne kadar kaldıklarını Allah'ın bildiği ifade edilmiştir.
Tefsîr kitaplarında zikredilen rivâ- yetlere göre şehre giden genç, çarşıda alışveriş yaparken, zulmünden kaç- tıkları Kral Dakyanus'un adı bulunan paraları verince halk, bunu hazine bul- muş sanarak Kral'ın huzuruna götür- müştür. Bu zaman içerisinde, halk ve Kral, Hristiyan olmuştu. Genç, Krala kaçış olayını anlatınca Kral ve şehir halkı mağaraya gitmiş, mağaradaki gençlerle konuşmuştur. Gençler tekrar uykuya dalmışlar, Kral da onları mağa- raya gömmüş ve üzerlerine mescid yaptırmıştır. Kur'ân'da gençlerin uyku- dan uyandıktan sonra insanlarla konuş- tukları beyan edilmiş, ancak mağaranın nerede ve gençlerin sayısının kaç oldu- ğu bildirilmemiştir. (İ.K.)
ASHAB-I KUBÛR
"Kubûr", "kabir" kelimesinin çoğu- ludur. "Kabir", ölen insanların gömül- düğü yere denir. Türkçe'de kabir, ziyaret edilen yer anlamına gelen "mezar" sözcüğü ile ifade edilmektedir. "Ashâb-ı kubûr", kabirdekiler demektir ki bununla ölüler kastedilmektedir. Bu tabir, Kur'ân'da bir âyette geçmiştir (Mümtehine, 60/13). (Ι.Κ.)
ASHAB-1 MEDYEN
YanıtlaSilMedyen halkı demektir. Medyen, Akabe körfezinden Humus vadisine kadar uzanan bölgenin adıdır. Medyen halkı; putperest, bozguncu, fäsık ve kâfir bir toplum idi. Ölçü ve tartıyı tam yapmazlar, insanların haklarını eksik verirler ve haksızlık yaparlardı. Hırsız ve hilebaz idiler. Allah, kendilerine Şuayb'ı (a.s.), peygamber olarak gön- derdi. Şuayb (a.s.) tatlı dili, fasih, beliğ ve tesirli sözleriyle Medyen halkını tevbeye, tevhide, ibadete ve kötü dav- ranışları bırakmaya davet etti. Ancak Şuayb peygamberin dâvetine uymadık- ları gibi, onu yalanladılar ve yalancılık- la suçladılar, ona büyülenmiş dediler. Mü'minleri Allah yolundan men ettiler. Allah da onların kâfir olanlarını kor- kunç bir ses ve zelzele ile helik etti. Yurtlarında çöküp kaldılar (A'raf, 7/85, 86, 91, 92, 93,102; Hûd, 11/85-90, 94; Şu'ară, 26/183- 186). (Ι.Κ.)
ASHAB-I MEŞ'EME
"Meş'eme", uğursuzluk demektir. Sol kol anlamına da gelir. "Şimal" keli- mesi ile anlamdaştır. Ashâb-ı Meş'eme tâbiri; alçak mevkide bulunan, değersiz veya kendilerine ve yakınlarına kötülü- ğü dokunan uğursuz kimseler anlamına gelir.
Vâkı'a sûresinde (56/1-11) kıyamet kopunca insanların üç sınıf olacakları bildirilmiştir. Bunlar; ashâb-ı meymе- ne amel defteri sağ elinden verilenler), ashâb-ı meş'eme (amel defteri sol elin- den verilenler) ve sabıkûn (öncüler).
Beled süresinin 19. âyetinde, Allah'ın âyetlerini inkâr edenlerin ashâb-ı meş'eme olduğu bildirilmiş- tir. Ashâb-ı meş'eme, Vâkıa sûresinin 41. âyetinde "Ashâb-ı Şimal" olarak
36
zikredilmiş ve bu kimselerin dünya- da iken azgın insanlar olduğu, büyük günah işlemekte ısrar ettikleri, öldük. ten sonra dirilmeyi inkâr ettikleri, hak yoldan saptıkları, (âyetleri ve peygam berleri) yalanlayıcı oldukları bildiril miştir (Vakia, 56/45-51). Ashâb-1 Mes'eme Ashab-ı Şimal; vücudun derilerine nüfüz eden bir ateş ve kaynar su içinde, kara dumandan bir gölge altında ola- caklar, zakkumdan yiyip kaynar sudan İçeceklerdir (Vakı'a, 56/42, 43, 52-56),
YanıtlaSilAshâb-ı Meş'eme / Ashâb-ı Şimal; cehennemde ebedî kalacak olan kâfir- lerdir. Håkka sûresinde kıyamet kopun- ca yazıcı melekler tarafından tutulan amel defterlerini (Infitár, 82/10-12) insanla- ra sağ veya sol ellerinden (Hakka, 69/19. 39) İnşikâk sûresinde ise sağ ellerinden veya arka tarafından verileceği (Inşikák, 84/7-15) bildirilmiştir. Kitabı sağından verilenlerin hesabı kolay olacak ve cen- nete girecekler, solundan ve arkasından verilenler ise cehenneme atılacaklar- dır. İşte kitabı arkasından ve solundan verilecek olanlar Ashâb-ı Meş'eme/ Ashâb-ı Şimal'dir.
Ahirette, kişilerin amel defterlerinin sağ veya soldan verilmesi sembolik bir anlatım olup burada yön ve taraf olarak sağ ve solun övülmesi veya kınanması
söz konusu değildir. (İ.K.)
ASHAB-I MEYMENE
"Meymene"; bereket, saâdet, mut- luluk ve uğurluluk demektir. Sağ taral ve sağ kol anlamına da gelir. Sağ taral meclis ve mahfillerde saygı yeridir Ashâb-ı Meymene; saygı mevkiinde bulunan yüksek haysiyet sahipleri, ken dilerine ve başkalarına yararı dokuna bereketli insanlar anlamlarına gelir.
Kıyamet kopunca insanlar üç kısım olacaklardır: Ashâb-ı Meymene, Ashâb-ı Meş'eme ve Sâbıkún (îmân ve itâatte öncü olanlar) (Väkı'a, 56/7-10) Ashâb-ı Meymene; Beled sûresinde köle azat eden, yetimi, yoksulu ve aç insanı doyuran, îmân edip sabrı ve merhameti birbirine tavsiye eden kim- seler olarak tanıtılmıştır (Beled, 90/13-18). Ashâb-ı Meymene, Vâkı'a sûresinde, Ashâb-ı Yemin olarak ifade edilmiştir (Vakı'a, 56/27, 38, 90-91).
YanıtlaSilYemîn, sağ, sağ taraf, uğur, kuv- vet ve kasem (and) demektir. Ashâb-ı Meymene ile Ashâb-ı Yemîn aynı insanlardır. Kıyamette bunlara amel defterleri sağ tarafından verilecek (Hakka, 69/19) ve hesapları kolay olacaktır (İnşikâk, 84/8). Her can kazandığıyla Allah katında rehin alınacak, ancak Ashâb-ı Yemîn bundan hariç olacaktır (Müddessir, 74/38-39). "Ashâb-ı Meymene / Ashâb-ı Yemîn"; cennetlerde her türlü nimetler içinde olacaklardır (Vakı'a, 56/27-38; Hâkka, 69/19-24).
"Ashâb-ı Meymene / Ashâb-1 Yemîn"; îman edip sâlih ameller işle- yen, Allah ve Peygambere itâat eden insanlardır. Ahirette kişiye amel defte- rinin sağ taratan verilmesi, o kimsenin hayırlı akıbetini ifade eder, sembolik bir anlatımdır. (İ.K.)
ASHAB-I NÂR
"Nâr" ateş demektir. Cehennemin isimlerinden biridir. "Ashâb-ı Nâr" tabiri; ateş halkı, cehennem halkı demektir. Bu tâbir, Kur'ân'da 20 yerde geçmiş ve inkâr edenlerin, Allah'ın âyetlerini yalanlayanların (Bakara, 2/39), günah işleyen ve günahı kendi- sini kuşatanların (Bakara, 2/81), dinin- den dönenlerin (Bakara, 2/217), faizciliğe devam edenlerin (Bakara, 2/275), zalimle-
rin, insanları Allah yolundan men eden ve Allah yolunu eğriltmek isteyenlerin, âhireti inkâr edenlerin, dinlerini oyun ve eğlence yerine koyanların, dünya hayatı kendilerini aldatanların (A'râf, 7/44, 45, 47, 50, 51), kötü işler yapanların (Yūnus, 10/27), Allah'a eşler, ortaklar koşanların (Zümer, 39/8), haddi aşan ve aşırı giden- lerin (Mü'min, 40/43) ateş halkı olduğu ve bu kimselerin cehennemde ebedî kalacakları bildirilmiştir. Ashâb-ı nârın zıddı olarak Kur'ân'da îmân edip sâlih ameller işleyen ashâb-ı cennet zikre- dilmiştir (Bakara, 2/81-82). (İ.K.)
YanıtlaSilASHAB-I RESS
Res halkı, Ress'liler demektir. Ress sözlükte "bir şeyin evveli, başlangı- cı, kuyu, maden, alâmet, eser, kalın- tı" anlamlarına gelir. "Ashâb-ı Ress", Kur'ân'da tarihte yaşamış bir hal- kın adı olarak iki yerde geçmektedir. Furkân sûresinin 38. âyetinde Ad ve Semûd kavimleriyle birlikte Ress hal- kının da helâk edildiği, Kaf sûresinin 12-15. âyetlerinde ise, Nuh'un kavmi, Semud, Ad, Firavun, Lut'un kavmi Eyke halkı ve Tubba' kavmi gibi Ress halkının da Peygamberleri yalanladığı bildirilmiş; ancak peygamberlerinin ve kendilerinin kim olduğu, nerede yaşa- dıkları ve nasıl helâk edildikleri beyan edilmemiştir. (İ.K.)
ASHAB-I SA'ÎR
"Sa'îr" Kur'ân'da ismi geçen yedi cehennemden birinin adıdır. Alevli, çıl- gın ateş demektir. Ashâb-ı sa'îr tabiri; alevli ateş/cehennem halkı anlamına gelir. Bu tâbir Kur'ân'da üç âyette geç- miş ve Peygamberleri yalanlayan, onla- rın sözlerine kulak vermeyen, akıllarını kullanmayan ve şeytana uyan insanla- rın Ashâb-ı Sa'îr olduğu bildirilmiştir (Fâtır, 35/6. Mülk, 67/9-11).
Şeytan, taraftarlarını Ashâb-ı Sa'ir'- den olmaya çağırır (Faur, 35/6). Allah'ı inkâr edenler, cehennem bekçilerinin, "size bir uyarıcı gelmedi mi?" sorusuna, "Evet bize uyarıcı (nezîr-peygamber) geldi ama biz onu yalanladık ve Allah hiçbir şey indirmedi, siz ancak büyük bir sapıklık içindesiniz" dedik derler ve "Biz, uyarıcıların sözlerini dinleseydik veya aklımızı kullansaydık çılgın alevli ateşin halkı olmazdık" deyip günahları- nı itiraf ederler (Molk, 67/8-11).
YanıtlaSilBu âyetlerden anlaşılıyor ki alevli ateş halkı olanlar, Allah'ı ve Peygamberini bırakıp şeytana uyanlar, akıllarını kullanmayıp günah bataklığı- na dalanlardır. (1.K.)
ASHAB-I SEBТ
"Sebt" cumartesi, "Ashâb-ı Sebt" de cumartesi halkı demektir. Bu ifade ile, cumartesi yasağına uymayan, deniz kıyısındaki bir sahilde yaşayan bir grup Yahûdi kastedilmektedir. Yahûdilikte cumartesi günü, ibadet günüdür ve bu günde av yapmak yasaktır. Balıklar cumartesi günü akın akın gelir, diğer günleri gelmezdi. Allah, "Cumartesi yasağını çiğnemeyin" buyurmuştu. Allah'ın emrini dinlemeyen bir grup Yahûdi bu yasağı ihlal etti, bir grup da bunlara mani olmaya çalıştı, fakat zâlim ve fâsıklar, söz dinlemediler. Allah, bu kimseleri lanetledi, aşağılık maymunlar yaptı, çetin bir azap ile cezalandırdı (Bakara, 2/65; Nisa, 4/47, 154; A'raf, 7/163-166; Nahl, 16/124).
Cumartesi yasağını ihlal edenle- re yönelik olarak zikredilen "aşağılık maymunlar olun" ifadesini Kur'ân yorumcuları hakīki ve mecâzî anlama alarak iki değişik görüş ortaya koymuş- lardır. Birinci görüşe göre yasağı ihlal edenler gerçekten maymun olmuşlardır.
38
İkinci görüşe göre maymun gibi taklin çi ve şahsiyetsiz kişiler haline gelmis
YanıtlaSilmaymun iştahlı olmuşlardır. (L.K.) ASHAB-I SEFINE
Gemi halkı demektir. Bundan mak sat, Nuh (a.s.)'in gemisine binerek tufandan kurtulan mü'minlerdir. Bu tabir, Kur'ân'da bir âyette geçmiş ve "Andolsun biz, Nuh'u kavmine gönder dik, onların arasında bin seneden elli yıl eksik kaldı, sonunda onlar, zulme devam edip dururken kendilerini tufan yakalayıverdi. Onu ve gemi halkını kur tardık ve bunu âlemlere bir ibret yap tık" denilmiştir (Ankebût, 29/14-15).
Nuh (a.s.)'ın peygamber gönderil diği toplum; zâlim, fâsık, kötü, günah- kâr, câhil müşrik, gerçekleri görmeyen (kör), haddi aşan, mütekebbir, zorba, - inatçı ve inkârcı bir kavimdi. Nuh (a.s.) = kendilerini tevhide, ibâdet, itaat ve tak vaya davet etti, ancak onlar; Allah'ın = âyetlerini ve Peygamberini yalanladı- ■lar. Nuh'u (a.s.) sapıklık, yalancılık ve delilik ile itham ettiler, alaya aldılar ve öğütlerden yüz çevirdiler. Hakka karşı batılı savundular. Birçok insanı saptır - dılar. Mü'minleri hakir gördüler, onlara ayak takımı ve bayağı kimseler dedi- ler. Putlara tapmakta ısrar ettiler. Nuh (a.s.), kavmi ıslah olmayınca helâk edilmesi için Allah'a dua etti. Allah, kendisine gemi yapmasını emretti Gemi yapılınca mü'minleri gemiye bindirdi. Gök, sularını boşalttı. Yeraltı suları fışkırdı. Büyük bir tufan oldu. Mü'minler kurtuldu, kâfirler boğulup helâk oldu. Sular cekilince Nuh'un 1 gemisi Cûdi dağına oturdu (A'raf, 7/64, 76 a Yūnus, 10/71-74; Hûd. 11/27, 29, 37-48: İbrahim 14/15; Nuh, 71/3-40; Enbiya, 21/77; Mü'minin 1 23/25; Şu'ară, 26/111; Ankebût, 29/14; Mü'min, 400 .Zariyât, 51/46; Kamer, 54/9-14). (Ι.Κ.)
ASHAB-1 SUFFE
YanıtlaSilAshab-1 Sufle, suffe halkı demektir Suffe sözlükte "sofa, revak, üzeri örtü la geniş ve yüksek yer" gibi anlamla ra gelir. Medine'de bulunan Mescid-i Nebi etrafindaki odalara "suffe" den miştir. Hz. Peygamber, Mescidine bitişik bu odalarda ikamet ederek ilim ve ibadetle meşgul olan sahäbilere, Ashab-1 Suffe veya Ehl-i Suffe denir. Fakir ve barınaksız kimseler olarak ashab-ı suffenin ihtiyaçları çoğu kere, Hz. Peygamber ve diğer sahabe tara- fından karşılanmıştır. Adeta yatılı mektep durumunda olan Peygamber mescidi etrafındaki odalar, Suffe Mektebi olarak da isimlendirilmiştir. Suffe Mektebi'nin, dolayısıyla Ashab-1 Suffe'nin, Kur'ân ve Sünnet'in öğretil- mesinde son derece önemli rolü olmuş- tur. Çok hadis rivâyet edenler arasında isimleri geçen Ebû Hüreyre ve Ebû Saîd el-Hudrî, bunlardandır. (A.G.)
ASHAB-I ŞİMAL
Kıyamet günü amel defteri sol elinden verilecek olanlara denir. (bk. Ashâb-ı Meş'eme) (İ.K.)
ASHAB-I UHDÛD
"Uhdûd"; hendek, yarık demektir. Hendek halkı anlamına gelen Ashab-1 Uhdûd ile maksat, mü'minleri ateş dolu hendeklere atarak yakan kimselerdir. Bu tâbir Kur'ân'da bir âyette geçmiştir. Bu olay Burûc sûresinde şöyle anlatıl- maktadır: "Yakıt doldurulup tutuşturul- muş ateş hendeğinin halkı helâk olsun. Onlar, hendeğin kenarına oturmuşlar, müminlere yaptıkları (zulmü işkence- yi) seyrediyorlardı. Onlar, mü'minleri sırf azîz, övgüye layık Allah'a îmân ettikleri için cezalandırıyorlardı (Burke, 85/4-8).
Bu olayda sözü edilen "Ashâb-ı Uhdûd", bazılarının sandığı gibi hen- değe atılıp yakılan mü'minler değil, mü'minleri ateşte yakan zalimler- dir. Ashâb-ı Uhdûd'un ve yakılan mü'minlerin kim oldukları ve nerede yaşadıkları Kur'ân'da bildirilmemiştir. Ayetlerden anlaşılan; bir grup kâfirin, hendekler kazıp buralara ateş doldur- dukları, îmân eden kimseleri bu ateş- te yaktıklarıdır. Konu ile ilgili olarak kaynaklarda aktarılan rivâyetler sahih değildir. (İ.K.)
YanıtlaSilASHAB-I YEMÎN
Kıyamet günü amel defteri sağ elin- den verilecek olanlar demektir. (bk. Ashâb-ı Meymene) (İ.K.)
ASİ
Âsi, isyân eden anlamındadır. Terim olarak ise Allah emir ve buyruklarını yerine getirmeyen, yasakladığı şeyler- den kaçınmayan günahkâr kimse anla- mında kullanılmaktadır. (bk. İsyân) (M.C.)
ÂSİM
Günahkâr demektir. (bk. İsm) (İ.K.)
ÂSİTÂNE
Farsça'da "kapı eşiği, eşik yanı, kapı dibi" gibi anlamlara gelen âstan kelimesinden türetilmiş olup Türkçe'de âsitâne veya âstâne şeklinde telaffuz edilmektedir. Osmanlı döneminde bir tarikatın veya tarikat kolunun merkezi konumunda büyük tekkeler için kul- lanılmakta idi. Osmanlı döneminde İstanbul için özel ad olarak da kulla- nılmıştır. (M.C.)
ASR
Sözlükte; gündüz, gece ve öğle- den sonra güneşin kızarmasına kadar olan ikindi vakti anlamına geldiği gibi,
30
yüz yıllık zaman anlamına da gelir. Kur'ân'ın 103. sûresinin adıdır. Sûre 3 âyettir. Bu sürede Allah; asra / zamana, çağa yemin ederek vaktin kıymetine işaret etmiş ve dünyada ziyana uğrama- yan insanların niteliklerini bildirmiştir. Bu nitelikler, îmân, sålih amel, hakkı tavsiye ve sabrı tavsiyedir. Bunlar, İslâm'i görevlerin tümünü genel olarak ifade etmektedir. (İ.K.)
YanıtlaSilAŞERE-İ MÜBEŞŞERE
Henüz hayatta iken Hz. Peygamber (a.s.) tarafından cennetlik oldukları kendilerine müjdelenen on sahâbî anla- mına gelmektedir. Abdurrahman ibn Avf rivayetiyle gelen bir hadise göre, cennetle müjdelenenler şunlardır: Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Talha ibn Ubeydullah, Zübeyr ibn Avvam, Abdurrahman ibn Avf, Sa'd ibn Ebi Vakkas, Ebû Ubeyde ibn Cerrah ve Said ibn Zeyd'dir (Ahmed, 1/193).
Ibn Abdi'l-Berr'in İstiab adlı ese- rinde gelen haber de Ebû Ubeyde ibn Cerrah yerine Abdullah ibn Mesud zik- redilmiştir (Istiab, III/112).
Hadislerde cennetlik oldukla- rn topluca bildirilen bu sahabîlerden başka, Hz. Hatice, Abdullah ibn Ömer, Abdullah ibn Selâm gibi bazı sahabe de münferit olarak cennetle müjdelenmiş- tir (Müslim, Fedäïlü's-Sahabe, 71; Tirmizi, Menākıb, 26). (A.G.)
AŞİR
İslâm'ın ilk asırlarında, ticarî mal veya bir nevi gümrük vergisi olarak kabul edilebilecek öşür vergisini tah- sil eden kimseye denir. Şehirler veya milletler arası ticaret yollarının kav- şak noktalarında, önemli geçitlerde görev yapan åşirler, bölgelerinden geçen Müslüman tüccarlardan yanla-
40
rinda bulunan ticari malların zekatını, Müslüman olmayanlardan ise bir nevi gümrük vergisi almaktaydılar.
YanıtlaSilAşir aynı zamanda, bölgesindeki yol ve ticaret emniyetini sağlamak. la da görevliydi. Bu sebeple, âșirde bulunması gereken şartlar sayılırken, tam ehliyetli olmasının yanında, yol ve ticaret güvenliğini sağlamaya gücil yeter olması da zikredilmektedir. (L.P.)
AŞİRET
Arapça'da kabile veya kabileden daha küçük topluluklar için, Türkçe'de göçebe topluluklar hakkında kullanıl maktadır. Osmanlılar döneminde ise 'boy'un altında, cemaatin üstünde bir topluluğa ad olmuştur. (M.C.)
AŞK
Sözlükte "aşırı sevgi, bir insanı belli bir varlığa, bir nesneye ya da evrensel bir değere doğru sürükleyip götüren gönül bağı" anlamına gelen aşk, tasav- vufî bir terim olarak, sevginin insanı bütünüyle hükmü altına alması, sev- ginin son mertebesi, varlığın yaratılış sebebi, varlığın aslı anlamında kullanıl- maktadır. Kur'ân'da ve sahih hadisler- de aşk kelimesi yerine, sevgi kelimesi- nin karşılığı olarak çoğunlukla hubb ve mehabbet, bazen de vüdd ve meveddet kelimeleri ile bunların türevleri kulla- nılmıştır. İslâmî literatürde aşk ilâhî ve beşerî olmak üzere başlıca iki anlam- da kullanılmıştır. İlâhi aşka genellikle hakiki aşk, beşeri aşka da mecazi aşk adı verilmiştir. (bk. Hubb) (M.C.)
AŞR-I ŞERİF
Kelime olarak "değerli, şerefli on" anlamına gelen aşr-1 şerîf terim olarak, Kur'ân-ı Kerim'in bir topluluk içerisin- de yükses sesle okunan ve çoğunlukla
on âyet uzunluğundaki bölümlerine verilen isimdir. (М.С.)
YanıtlaSilAŞURA ORUCU
Muharrem ayının onuncu günü- ne "aşûra" denir. Hz. Aişe validemi- zin bildirdiğine göre İslâm öncesin- de Mekke halkı ve Peygamberimiz "âşûra" gününde oruç tutmuştur. Peygamberimiz Medine'ye geldiği zaman Yahudilerin "âşûra" orucu tut- tuklarını görmüş, kendilerine bu orucu niçin tuttuklarını sormuş. onlar, "bu gün hayırlı bir günüdür, bu günde Allah İsrail oğullarını düşmanlarından kur- tardı. Musa (a.s.) bu günde oruç tuttu" cevabını vermişlerdir. Bunun üzerine Peygamberimiz (a.s.), 'biz Musa'ya sizden daha evla ve layığız' dedi, âşûrâ orucunu tuttu ve ashabına da tutmala- rını emretti (Buhârî, Savm, 69, II, 251; Müslim, Sıyâm, 128; Tirmizî, Savm, 49. III, 117.).
Ramazan orucu farz kılındıktan sonra da Peygamberimiz (a.s.) âşûrâ orucunu tutmuş ve "Ramazan orucun- dan sonra en fazîletli oruç Allah'ın ayı olan muharrem ayında tutulan âşûrâ orucudur" (Tirmizi, Savm, 40, III, 117; Müslim, Savm, 38) sözleriyle tutulmasını teşvik etmiştir. Sahabeden isteyen bu orucu tutmuş, isteyen de tutmamıştır (Buhari, Savm, 69, II, 251; Müslim, Sıyâm, 113-126. 1, 792- 795) Âşûrâ orucu, muharrem ayının 9. ve 10. günlerinde tutulur (Tirmizi, Savm, 50, III, 128). (Ι.Κ.)
ATÂ
Sözlükte "bağışlama, hîbe, atıyye, ihsan verme ve verilen şey" anlamına gelen atâ, Kur'ân'da dört âyette geçmiş ve lütuf, ihsan ve bağış anlamlarında kullanılmıştır (Hüd, 11/108; Isrā, 17/20; Yasin, 36/39 ve Nebe 78/36). Atâ, atıyye (çoğulu atâya) ile eşanlamdadır.
Hz. Ömer (r. a.); harac, cizye, gani- met ve ticaret mallarından alınan vergi- ler (fey) ile zekat gelirlerinden kurdu- ğu divan teşkilatı vasıtasıyla yılda bir defa müslümanlara verdiği paraya ata/ atıyye demiştir. Atıyyelerin dağıtımını Medine'de bizzat Hz. Ömer'in kendi- si üstlenmiş, diğer bölgelerde ise bu görevi âmillere vermiştir. Bölgelerdeki kabileleri iyi tanıyan arif, nakîb ve emin unvanındaki görevliler, atıyye- leri evlere kadar götürüp sahiplerine vermişlerdir.
YanıtlaSilDaha sonraki devirlerde atıyyeler, halifelerin tercih ettiği belirli kimsele- re tahsis edilmiştir. Meselâ Abbasiler döneminde Hz. Ali ve Hz. Abbas soyundan gelen bazı aileler ile askerliği meslek edinenlere verilmiştir.
Atâ/atıyye; zengin bir kimsenin, hizmet karşılığı olmadan bir insana verdiği bağış, yardım ve hibe anlamına da gelir. (İ.K.)
ATEİZM
Felsefî bir kavram olan ateizm, Tanrı inancı karşısında tepkisel bir düşünceyi dile getiren dünya görüşü- nün ismidir. Ateizm kelimesi Yunanca da Tanrı anlamına gelen Theostan türemiştir. Bu kelimeden "Tanrı inan- cına sahip olmak", "Tanrı'ya inanmak" anlamına gelen theism ortaya çıkmış; bunun karşıtı olan "tanrıtanımazlık" anlayışını ifade etmek için bu kelime- nin başına, olumsuzluk bildiren "a" ön takısının eklenmesiyle türetilmiştir. Ateizm kavramı, felsefî bir bakış açı- sını ifade etmenin yanında, belli bir yaşam tarzını ve davranış biçimini de dile getirmektedir. Bu anlayışı benim- seyenlere ateist denir. Günlük hayatta, toplumumuzda bu kavramı ifade etmek için, inançsız veya inkârcı gibi kelime-
ler de kullanılmaktadır. Ayrıca dini lite- ratürümüzdeki zındık, mülhid kavram- ları da aynı manayı ifade etmektedir.
YanıtlaSilAteizm tarihte çok yaygın olmasa da eski dönemlerden itibaren günümü- ze kadar var olan ve bazı filozoflarca da dile getirilen önemli bir problemdir. Yüzyılımızın ilk yarısında tarihte hiç bir zaman olmadığı kadar yaygınlaşan ve kendine taraftar bulan bir düşünce akımıdır. Günümüzde ise eski gücün- den uzaklaşan ve fikrî dayanaklarını da yitiren ideolojik bir tavırdır. Felsefi tartışmaların yanında ateizm bazen ideolojik biçimlere sokulmuş ve bazı sosyalist yönetimlerin resmi politikası haline getirilmiştir. Bilindiği gibi Marx, Lenin ve Engels'in fikirlerinden hare- ketle sosyalist ülkelerde bilinçli bir din karşıtlığı politikası izlenmiştir. Ateizmi ilke edinen ideolojiler doğmatik, statik ve dayatmacı tavırlar sergilemişler; dinle ilgili eleştirilerinde karşı tarafa cevap verme ya da yanlış anlamayı düzeltme şansı vermemişlerdir.
XX. yüzyılda ateizm adına orta- ya pek çok şey konmuş, konuşulmuş, yazılmış ve çizilmiştir. Özellikle son dönemlerde ateizm adına yapılan şey- lerin çoğunluğu ne yazık ki tutarlı ve insaflı fikri tartışmalar olmak yerine, birer ateizm retoriği haline gelen ide- olojik söylemler olmuştur. Yakından bakıldığında ortaya çıkan şeylerin daha ziyade ideolojik bilim, ideolojik felse- fe ve ideolojik ateizm olduğu görül- mektedir. Bu söylemlerin temelinde de pozitivist ya da materyalist esintiler bulunmaktadır.
Felsefi tartışmalarda kendine güçlü bir zemin bulamayan ateizm kendine çağımızdaki bazı bilimsel varsayımla- rın içerisinde yer aramaya çalışmıştır.
42
Bunların arasında Comte'un pozitivist Feuerbach'in antropolojik; Marx'm sosyopolitik; Freud'ün psikanalitik ve Nietzche ile Sartre in varoluşçu ateizmi bulunmaktadır. Henüz kanıtlanamayan ve kanıtlanması da mümkün olmayan bu teorilerin etkisi ve gücü ise günü- müzde oldukça zayıflamış, yaygınlığı da sona ermiştir.
YanıtlaSilTanrı'nın varlığı meselesi insanlı- ğın ortak bir problemidir. İnsanların büyük bir kısmı Tanrı'nın varlığına inanmış ve varlığıyla ilgili çok güçlü kanıtlar ileri sürmüşlerdir. Tanrı'nın varlığına inananlar bu inancın felsefi, ilmî, teolojik, mistik ve moral temel. leri olduğunu ifade etmiş ve bunlan da tek tek açıklamışlardır. Ateizme yol açan gerekçelerin ise hiçbir bilimsel, rasyonel ve etik değeri bulunmadığını ifade etmişlerdir. İnançsız olduğunu söyleyenlerin büyük bir kısmında da, materyalistler dahil olmak üzere, zihin- lerinde Tanrı'nın yerini tutacak ancak mahiyet itibariyle farklı olan değerler görülmektedir. Dolayısıyla mutlak bir ateizmden sözetmek imkânsızdır.
Ateistler, bütün uğraşılarına rağ men Tanrı'nın varlığı aleyhinde güçlü kanıtlar ortaya koyamamışlardır. Buna karşın Tanrı'nın varlığı konusunda pek çok kanıt ileri sürülmüştür. Bu kanıtlar da ateistlerin "Tanrı yoktur" şeklin deki iddialarını tek tek çürütmektedir. Bunlar arasında da varlık (ontolojik). âlem (kozmolojik), nizam ve gaye (teleolojik), mistik tecrübe ve ahlak leri için bu kanıtların dile getirilmesi ne dahi gerek yoktur. Çünkü Tanrı'nın varlığı insan için kanıtlanmaya gerek sinim duymayacak kadar açık ve seçil
bir konudur. Dolayısıyla ateistin inkârı şaşılacak bir şeydir. (İ.P.)
YanıtlaSilATVAR-I SEB'A
Kelime olarak "yedi tavır" anlamına gelen atvár-ı seb'a, bir tasavvuf terimi olarak nefsin; emmâre, levvâme, mül- hime, mutmainne, râziye, marziyye ve kâmileden ibaret yedi tavrı anlamında kullanılmaktadır. (M.C.)
AVÂLÎ
Âlî isnadla rivâyet edilen hadislere denir. (bk. Alî İsnad) (A.G.)
AVAM
Lügatte "halk, sıradan insanlar" anlamına gelen avam, âlim, filozof, mutasavvıf ve idareci gibi zümrelerin kendilerinden olmayan çoğunluk için kullandıkları bir terim olmuştur.
Fıkıh usulünde, müçtehit seviye- sine ulaşamayan ve onları taklit eden kimseler anlamında kullanılır. "Avamın mezhebinin olmadığı, avamın mezhe- binin müftüsünün fetvası veya ilmihal kitapları olduğu" şeklindeki ifadelerde anlatılmak istenen husus da budur. Bu sözle, ilimde belli bir derecesi olma- yan şahısların, fıkıh alanında yerli yer- siz tercih ve takdirlerde bulunmasının doğru olmadığı, her işin ehline ve o alanda ihtisas sahibi kimselere bırakıl- ması gerektiği belirtilmektedir. (İ.P.)
Tasavvufta ise, alim, mutasavvıf (sûfi), filozof ve idarecilerin dışın- da kalan çoğunluk anlamında kulla- nılan bir terimdir. Karşıtı havastır. Mutasavvıflara göre avam havassın gerçekleştirdiği nefis tasfiyesini ger- çekleştiremediği, yaşadığı hal ve makamları yaşayamadığı için derunî tecrübe, sezgi gücü ve zevk yoluyla ulaşılabilen yüksek hakikatleri keşfet-
mekten âcîzdir. Bundan dolayı ahlâkî arınma ve ruhî yücelme gayreti göster- meyen fakih ve kelâmcılar da avamdan sayılmıştır. Mutasavvıflara göre Hz. Peygamber'in genel tavırları yanında bir de özel halleri vardır. O, özel hal- leriyle havassa, genel tavırları ile de avama örnektir. Avam, dinî hükümlere caiz olup olmaması açısından bakar ve ruhsatları araştırır. Havas, azimetlerle amel etmeye özen gösterir. Havâsü'l- havâs (arifler) ise dinî bütün incelik- leriyle anlar ve en iyi şekilde uygular. (M.C.)
YanıtlaSilAVLANMAK
bk. Sayd.
AVLİYE
Sözlükte "haktan ayrılmak, zul- metmek; yükselmek ve çoğalmak" anlamlarına gelen avl kökünden gelen avliye, fıkıh terimi olarak, bir mirasın taksiminde, belirli hisse sahiplerinin (eshab-ı ferâiz) terekeden alacakları payların toplamının ortak paydadan fazla çıkması halinde, payların topla- mından elde edilen sayının ortak payda kabul edilerek mirasçıların hisselerinin belirlenmesine denir. (İ.P.)
AVRET
Sözlükte "eksik, gedik, açık; açılıp görülen şey; korkulacak, zarar gelecek yer" gibi anlamlara gelen avret, dinî bir kavram olarak, insan vücudunda örtülmesi farz, görünmesi ve gösteril- mesi yasak olan, başkaları tarafından da bakılması haram olan yerlere denir.
Avret yerlerini örtmek, nama- zın şartlarından biridir. Buna "setr-i avret" denir. Erkeğin avret yerleri, diz kapağı ile göbeği arasıdır. Hanefilere göre diz kapağı da avret mahalline dahildir. Kadınların avret mahalli ise,
43
el ile yüz dışındaki bütün uzuvlarıdır. Hanefi mezhebindeki bir görüşe göre, ayaklar da örtülmesi gereken yerlerin dışında tutulmuştur.
YanıtlaSilNamaz için örtülmesi gereken yer- lerin, namaz dışında da örtülmesi gere- kir. Ancak kadınların kendi mahremi olan erkeklere karşı, el, yüz ve ayak- larına ek olarak, saç, kol, boyun gibi yerlerini açık bırakabileceği konusunda ruhsat vardır (Nûr, 24/31-32).
Kadının kadına karşı avret mahalli, diz kapağı ile göbek arasıdır. Ancak, ihtiyaç olmadan bu yerlerin dışındaki uzuvlarını açması uygun değildir. Eşler arasında ise, avret konusunda bir sınır- lama yoktur.
Avret yerlerinin örtülmesi ile ilgi- li emir genel ilke olup, tıbbî tedavi, doğum, teşhis ve benzeri ihtiyaç halle- rinde açılması caizdir. (İ.P.)
AYET
Sözlükte "açık alâmet, işâret, emâre, iz ve nişâne" demektir. Çoğulu ây ve âyât'tır. Allah'ın varlığına delâ- let eden şeylere ve peygamberlerin hak olduğunu ispat eden mucizelere de âyet denir. Kur'ân'da bu kelime; aynı temel anlamları içerecek şekilde mucize (Bakara, 2/211; Mü'min, 40/78), alâ- met (Bakara, 2/248), ibret (Nahl, 16/11), acâib iş (Mü'minûn, 23/50), delil (Rûm, 30/20-25; Isra, 17/12) ve Kur'ân âyeti (Nahl, 16/101) karşı- lığı olarak kullanılmıştır.
Kur'ân, sûrelerden, sûreler de âyet- lerden oluşmuştur. Ayet, sonu ve başı belli olan, uzun veya kısa, bir harf veya birkaç kelime veya cümleden olu- şan Allah'ın sözlerine denir. Her âyet Kur'ân'dır. Anlamlı en kısa âyet bir kelime olan ve "yemyeşil" anlamındaki "müdhâmmetân" dır (Rahman, 55/64). En
44
uzun ayet ise bir sayfadır (Bakara, 2/26 Fâtiha sûresinin başındaki besmele dahil, Kur'ân da 6236 âyet vardır. Diğer sürelerin başlarındaki âyetler, sûrelen birbirinden ayırmak için konulmuştur, o sûreden birer âyet değildir. Ayetlerin son kelimelerine kendisinden sonra gelen âyeti ayırdığı için "fasıla" (çoğu Ju, fevâsıl) denir. Ayetlerin sürelerdeki dizilişi vahiy ile belirlenmiştir (tevkifi) Ayetlerin bir kısmı Mekke'de bir kısmı da Medine'de inmiştir. Manalarının anlaşılırlığı bakımından âyetler muh- kem ve müteşâbih kısımlarına ayıl. makla birlikte (Al-i Imrân, 3/7) sağlam ve güzel olma bakımından bütün âyetler, muhkem ve müteşâbihtir (Hüd, 11/1; Zümet, 39/23). İlk inen âyetler Alâk sûresinin ilk beş âyetidir. Son inen âyetler hakkında görüş birliği yoktur. Bakara sûresinin 278 ve 281, Nisâ sûresinin 176, Tevbe sûresinin 128-129, Nâs sûresinin 1-3 ve Mâide sûresinin 3. âyetlerinin son inen âyetler olduğu söylenmektedir. (İ.K.)
YanıtlaSilÂYETÜ'L-KÜRSİ
Bakara sûresinin iki yüz elli beşin- ci âyetine denir. Âyet, bu ismi, içinde geçen "kürsî" kelimesinden almıştır. Ayet, Allah'ı tanıtmakta ve Allah'ın ism-i azamını (en yüce ismini) içermek- tedir (Dârimi; Fedailü'l-Kur'ân, 14). Kur'ân'in en yüce âyetidir. Peygamberimiz (a.s.) özellikle farz namazların arkasından, akşam, sabah ve yatağa yatınca bu âye tin okunmasını tavsiye etmiştir (Timizl Fedailu'l-Kur'ân, 2, V, 158; Dârimi, Fedâilü'l-Kur'ân, 14). (Ι.Κ.)
AYIP
Sözlükte "eksiklik, leke, kusut, utanç veren söz ve davranıs" anlamı na gelen ayıp, bir ahlâk terimi olarak İslâm toplumunun ortak ve objektil ahlâk kurallarına aykırı olan, başkaları
tarafından kınanan tutum ve davranış- lar demektir. Ayıp olarak görülen bir davranış, genellikle, benimsenen ve yararına inanılan sosyal kuralların ihlā- line yol açtığı için, hukukî bir yaptırımı bulunmasa bile ayıplama ve yerme diye adlandırılan dinî - sosyal yaptırımlar- la karşılaşır ve bunlar o kimsede piş- manlık ve utanma duygularını doğurur ve kişinin bu kusurlarını düzeltmesi- ne vesile olur. Peygamberimiz (a.s.) "Bütün insanlar hata yapar, hata yapanların en hayırlısı ise hatasından dönendir" buyurmuştur.
YanıtlaSilBir insanın ayıplarını giderme- si için; bilge kişilerden yararlanma- lı, ayıpları gören ve düzelten dostlar edinmeli, düşmanlarının tenkitlerinden faydalanmalı ve başkalarında gördüğü ayıpları kendisinde de aramalıdır.
Bir fıkıh kavramı olarak ayıp, akde konu olan malın insanlar nazarındaki kıymet ve itibarını azaltan ârizî kusur ve eksiklik anlamında kullanılmaktadır. (bk. Muhayyerlik) (M.C.)
AYİN
Sözlükte "adet, merasim, usûl, tarz, adap, örf, kanun, zinet ve süs" mana- larına gelen ayin, terim olarak, dinî inançları ortak olan bir toplulukta yet- kili makamlarca belirlenmiş birlikte yapılan dualar, okunan ilâhîler ve dinî ağırlıklı kurallara bağlanmış törenlere denir.
Toplumumuzda âyin deyince, genel- likle kiliselerde yapılan dinî törenler anlaşılır. Katolik kilisesinde en önemli âyin Hz. İsa'nın çarmıha gerilmesini sembolize eden missa âyinidir. Ayin terimi, özellikle 16. asırdan itibaren genel bir anlam kazanmış ve kutsama- lar, kutsama törenleri, toplu dualar gibi,
ibadetle ilgili bütün görevleri gösterir hale gelmiştir. 20. yüzyılda özellikle savaş sonrası dönemde inanan insan- ların katıldığı kilise hayatını belirt- mektedir. Günümüzde ise bu törenler toplu dua ve yakarış niteliğindedir. Kiliselerde yapılan dinî nitelikli bu tür törenlere âyin-i ruhâni denir. (F.K.)
YanıtlaSilAYİSE
Sözlükte "ümidini kesmiş" manası- na gelen âyise, ıstılahta, belirli bir yaşa gelip de tamamen âdetten kesilmiş olan kadın anlamına gelir. Ådetten kesilme haline ise, iyâs denilmektedir.
İyas çağı hakkında müçtehitler ihti- laf etmişlerdir. Tercih edilen görüşe göre elli beş yaş âdetten kesilme çağı olarak kabul edilmektedir. Bu yaşa ulaşan bir kadın, en az altı ay kadar kesintisiz ola- rak âdet görmezse âyise kabul edilir. İyas çağının elli, altmış, yetmiş olduğu- nu söyleyenler de bulunmaktadır.
Âyiseden gelen kan, hayız kanı olmayıp, istihaze (özür) kanıdır; bu durumdaki kadın her vakitte abdest almak kaydıyla namaz kılar, oruç tutar.
Sahih bir akit ile evlenip zifafa gir- dikten sonra, kocasından boşanan âyise kadının iddet süresi, boşandığı tarihten itibaren üç aydır (Talāk, 65/4). (bk. İddet) (I.P.)
AYN
Sözlükte "göz, çeşme, su kaynağı, bir şeyin kendisi, zatı ve aslı gibi" anlam- lara gelen ayn (çoğulu uyun, a'yün ve a'yân); kelam ilminde, boşlukta kendi başına yer tutan mümkin varlık veya cevher; tasavvufta bütün varlıkların ken- disinden zuhur ettiği Allah'ın zâtı, her şeyi Allah'tan ve Allah'ta görme hali, eşyanın varlık âlemine çıkmadan önce Allah'ın ilmindeki süretleri; fıkıhta ise,
45
mevcut, hazır ve belirlenmiş mal, deyn zıttı olan şey, malın kendist, viplak ola rak mal demektir (M.C.)
YanıtlaSilAYNE'L YAKIN
Duyu organların deney ve göz lemlerine dayanarak elde edilen bilgive denir. Tekästür süresinde bu bilgiye işaret edilmiştir: "Sonra andolsun onu vakin gözüyle göreceksiniz" (Tekásac. 102/5) Bu tür bilgi ya gözlem ve deneye dayanan bilimsel bilgidir, ya da anlatıma dayah tarihsel bilgidir. Birinci yolla elde edilen yakin, ikinci yoldan elde edilen yakinden daha yüksek ve kuvvetlidir. Ateşi ya da Käbe'yi görerek bilmek ve tanımak gibi. Hz. İbrahim'in ayne'l yakin derecesinde ki bir bilgiye ulaşmak için Allah'a müra caatı Kur'ân'da şöyle anlatılmaktadır "Hani İbrahim 'Ey Rabbim ölüyü nas dirilttiğini bana göster' demişti. Rabbi de ona, 'Yoksa inanmadın mu? dedi. İbrahim: 'Hayw! Imandum, fakat kalbimin mutmain olması için (görmek istedim)' dedi..." (Bakara, 2/260), (F.K.)
AZAB
Sözlükte "mastar olarak susuzlu ğun şiddetinden yemeyi terk etmek, vurmak, "an" edatı ile kullanıldığında men etmek; isim olarak; ceza, zarar, ezâ, işkence, insana elem veren ve zor gelen şey" anlamına gelir. Bu kavram Kur'ân'da çoğunlukla inkâr ve isyân edenlerin dünya veya ahirette Allah tara- fından cezalandırılmalarını ifade etmek için kullanılmıştır. Allah, hiç kimseye suçu olmadan azab etmez. Allah, îmân edip salih amel işleyenlere mükafat vaad ettiği gibi inkâr edip isyan edenlere de azab vaadinde bulunmuştur.
Insanların birbirlerine yaptıkları kötü muamele de "azap" kelimesi ile ifäde edilmiştir. Mesela Firavun'un İsrail
46
agellarion erkek, vocuklarum öldu sme acap denilmiştir (var 7/140 ma vapanların (Nisa. 4/25,
YanıtlaSilvecumartesi günü baik avlama yas ihlal eden Vahüdilerin A fakirin hakkını im bag-bahçe cezalandırılm vermeym ve ürünlerine afet en masi (Nalem 833), Nuh kavminin s ğulmasi (Nath 1/1, dolu düşmest dech vağmur yağması, yıldırım çarpm elzele, sel felaketi ve afet olmasa aaachk Anda, 23/18), insan öldüm 31211, dövme, işkence vb. k takler (Yasin, was), kabir hayatında a, dunya ve ahirette Allah tarafinda günahkarlara verilen cezalar (Ra't, 11 a kavramı ile ifade edilmiştir.
Kätirler için "büyük, alçaltıcı, acı (Bakara, 2/7, 90, 104), şiddetli (İbrahim, 147 sürekli (Mäide, 5/37) ve kötü (Arat, 7/165b azab olduğu bildirilmiştir.
Azáb'ın zıddı rahmet'tir. Yü Allah, "Azabıma dilediğimi uğrat rim, rahmetim ise her şeyi kuşatm far..." (A'raf, 7/156), "...Ben çok bağı layan, çok merhamet edenim, fak benim azabım da çok acı bir azapt (Hact, 15/49-50) buyurmuştur. Azap ke mesi Kur'ân'da 321 defa geçmişt Özellikle inkâr edenler cehennem aza ile tehdit edilmişlerdir (Duhân, 44/56; Ma 67/6; Hasr, 59/3; Nisă, 4/56). (Ι.Κ.)
Kur'ân'ın cehennem tasvirlerind anlaşıldığına göre, ahiret azabı fizyol jik ve psikolojik olmak üzere iki kıst dır. Birincisi bedeni etkileyen yak ateşler, dondurucu ya da kaynar sul demir topuzlar, ateş yalaklar, örtül zakkum, dikenli ağaçlar, katranlar kelepçelerdir (Sam31462-63: Nis Ibrahim, 14/16, 17, 49; Insan, 76/4; Kehf, 18 Mo'min, 40/71-72). Bu âyetlerden biri ledir: "Biz, onların boyunlarına h
kalar geçirdik çenelere kadar dayan- maktadır. Bu yüzden kafaları yukarı kalkıktır." (Yasin, 36/8) Ruhlara şiddetli ızdırap ve tasa kaynağı olan ikinci tür azab ise suçluların Allah'ı görmemele- ri, Allah'ın onları azarlaması, onlarla konuşmaması ve yüzlerine bakmama- sıdır (Kıyamet, 75/24-25; Mutaffifin, 83/15; Al-i Imran, 3/75). (F.K.)
YanıtlaSilAZAT ETMEK
Serbest bırakmak, salıvermek; köle veya cariyeyi hürriyetlerine kavuştur- mak demektir.
İslâm'ın indiği dönemlerden çok önceleri yeryüzünde mevcut ve yay- gın bir olgu olan köleliği, İslâm dini tedricen tasfiye etmeyi hedeflemiştir. Bu amaçla, köleliğin sun'î kaynakla- rını kaldırmış, bunun yanında, sürekli olarak ve değişik vesilelerle köle azat etmeyi teşvik etmiştir.
Kur'ân'da, köleleri hürriyete kavuş- turmak için mal harcamak gerçek iyi- lik olarak tanımlanmış (Bakara, 2/177), zekat gelirlerinden bir kısmı, kölelerin azat edilmesine ayrılmıştır (Tevbe, 9/60). Bunun yanında, hataen adam öldürme (Nisů, 4/92), yemini bozma (Mâide, 5/89), zıhar (Mücadele, 57/3), Ramazan orucunu kasten bozma hallerinde keffaret olarak yapılması gerekenler arasında köle azat etmek sayılmıştır.
Kur'ân ve sünnette kölelerin azat edil- melerinin devamlı olarak teşvik edilme- sinin yanında, kölelerle anlaşma yapıla- rak (bk. Mükatebe) veya ölüme bağlı bir tasarrufla (bk. Müdebber) azat edilmesi, cariyenin efendisinden çocuk doğurması (bk. Ümmü Veled) halinde hürriyetine kavuşması sistemi getirilmiştir. (İ.P.)
Bir tasavvuf terimi olarak azât, sâlikin benliğinden ve sıfatlarından
fäni olup Hakk'ın zât ve sıfatlarıy- la bekā bulduğu mahviyet makamına denir. Allah'a tam anlamıyla kul olan O'ndan başkasına kul olmaktan kur- tulur. Bundan dolayıdır ki, maddi ve süfli arzuların köleleştiremediği kim- selere de âzat adı verilmektedir. Kişi hangi mertebeye ulaşırsa ulaşsın dinî sorumluluklardan kurtulamaz. Belli bir mertebeye ulaştıktan sonra dinî yüküm- lülüklerin kalktığını ileri sürmek, dini inkâr anlamı taşıdığından küfürdür. (M.C.)
YanıtlaSilAZAZİL
Yahûdi ve Hristiyan kaynaklarında azâzel, azâel, hazazel şeklinde geç- mektedir. İslâmî literatürde şeytan veya iblisin bir diğer adı olarak kullanılan azâzil kelimesi Kur'ân'da ve hadisler- de geçmez. (M.C.)
AZİFE
Yaklaşmak, acele etmek ve çabuk olmak anlamlarındaki "ezef" kelime- sinden türeyen, sözlükte "yaklaşan" anlamına gelen "âzife" kelimesi, Kur'ân'da Kıyamet gününe verilen bir isimdir. Bu kelime Kur'ân'da "el- âzife" ve "yevme'l-âzife" şeklinde geçmiştir. "O yaklaşıcı (kıyamet) yak- laştı" (Necm, 53/57), "(Ey Peygamberim!) Onları yaklaşan güne (yevme'l-âzife) karşı uyar. O gün kalpler (korkudan âdeta) gırtlaklara dayanmıştır, keder- lerini yutkunur dururlar. Zalimlerin ne bir dostu ne de sözü tutulur bir şefâat- cisi vardır." (Mü'min, 40/18)
Hz. Muhammed'in (a.s.) Peygamber olarak gönderilmesi, kıyametin en büyük alâmetidir. Hz. Muhammed'den (a.s.) öncesine göre kıyamet yaklaşmış- tır. Bu sebeple kıyamete el-âzife denil- ■miştir. (İ.K.)
47
AZİL
YanıtlaSilArapça asıllı bir kelime olan azil, sözlükte "ayırmak, uzaklaştırmak" anlamlarına gelir. Bir vazife veya memuriyetten ayırmaya da azil den- miştir. Istilahta ise, bir nevi doğum kontrolü usulü olup, cinsi münasebet sırasında erkeğin geri çekilip menisini dışarı akıtması demektir.
Azil, İslâm'ın çıktığı dönem- lerde, Araplar arasında bilinmekte olan bir doğum kontrolü metodudur. Hadislerde Hz. Peygamber'in buna izin verdiği görülmektedir: Bir sahabî Hz. Peygamber'e azil yaptığını, bunun sakıncası olup olmadığını sorduğunda; "istersen azil yap, fakat Allah'ın takdir ettiğine mani olamazsın" buyurmuşlar- dır (Eba Dávůd, Nikah, 48). Sahabeden Cabir de; "biz Rasulullah devrinde, Kur'ân nazil oluyorken azil yapıyorduk; eğer yasak edilecek olsaydı, bunu Kur'ân yasaklardı" demiştir (Buhari, Kader, 4).
Müçtehitlerin çoğunluğu bu ve ben- zeri hadisleri esas alarak azlin mubah olduğunu, ancak, azil konusunda erkeğin hanımından izin alması gerektiğini belirt- mişlerdir. Azle kıyas edilerek, erkeğin ve kadının ruh ve beden sağlığına zarar ver- meyen diğer korunma yöntemleri de caiz kabul edilmiştir. Ancak, döllenme olduk- tan sonra doğuma engel olma, çocuk düşürme, insanî ve ahlâkî bir suç, dinen de büyük günah sayılmaktadır. (1.P.)
AZİM
Büyük olmak anlamındaki a-z-m kökünden türeyen azîm, büyük, ulu demektir. Azuma fiilinin asıl anlamı kemiği büyük oldu demektir. Daha sonra her büyük şeye azîm denmiştir. Kur'ân'da 6 âyette ve Tirmizî ile İbn Mâce'nin el-esmäü'l-hüsnâ ile ilgili
48
¡vâyetinde geçmiştir (Tirmizi, Deavat, bn Máce, Dua, 10, 11).
YanıtlaSil"O, vücedir, uludur." (Bakara , 2/255),
"Ulu Rabb'inin adını tesbih et Vakı'a, 56/74, 96);
"Çünkü o (kitabı solundan verilen kimse) Ulu Allah'a îman etmiyordu Håkka, 69/33).
Azîm sıfatı; Allah'ın izzet ve cela. inin, gücü ve şanının büyüklüğünü, azâmet ve kibriya sahibi olduğunu fade eder. Allah, her şeyden büyüktür 'ndan büyük hiçbir şey yoktur. Bu Düyüklük, cisimlerin büyüklüğü gibj Dir büyüklük değil, sıfatlarının büyük üğüdür:
"...Allah, büyük lütuf ve kerem sahi. Sidir:" (Bakara, 2/103),
"O, büyük arşın Rabb'idir." (Tevbe /129),
"En büyük mükafat Allah'ın yanın dadır." (Enfal, 8/28) âyetlerinde olduğu gibi "azîm", Allah'ın sıfat, nimet ve azabını (Bakara, 2/7), imtihan (Bakara, 2/49) we cezasını (Tevbe, 9/63) nitelemektedir.
Azîm kelimesi Kur'ân'da 109 defa geçmiş, Allah'ı ve sıfatlarını niteleme- min dışında diğer objelerin büyüklüğü- mü ifade etmek için de kullanılmıştır. Büyük Kur'ân (Hicr, 15/87),
Büyük kurtuluş (Nisa, 4/13), Büyük gün (En'âm, 6/15),
Büyük hile (Yûsuf, 12/28), Büyük sıkıntı (Enbiya, 21/76),
Büyük iftira (Nisa, 4/156), Büyük dağ (Şu'ara, 26/63),
Büyük taht (Neml, 27/23),
Büyük nasîp (Kasas, 28/79), Büyük zulüm (Lokmân, 31/13),
Büyük haber (Sad, 38/67),
YanıtlaSilBüyük günah (Nisă, 4/48),
Büyük ahlâk (Kalem, 68/4) ve
Büyük söz (İsrů, 17/40) gibi. Görüldüğü gibi azîm, dağın büyük- lüğü gibi hakikî, Kur'ân'ın ve ahlâkın büyüklüğü gibi mecazî anlamda kulla- nılmıştır. Kur'ân'ın büyüklüğü deyince bu kitap olarak sayfa olarak büyüklü- ğünü değil, yüceliğini, değerini, şanını ifade eder. İşte Allah'ın büyüklüğü de böyledir.
"Yüce Rabb'inin adını tesbih et" (Vakı'a, 56/74, 96) âyeti nazil olunca Peygamberimiz, "bu tesbihi secdenizde söyleyiniz" buyurmuştur (Ebû Dâvûd, Salat, 147, 149). Bu emre binaen namazların rükuunda üç defa "Sübhâne Rabbiye'l- Azîm" denir. (İ.Κ.)
AZİMET
Sözlükte "bir şeye kesin karar ver- mek, niyet etmek" anlamına gelen azî- met, fıkıh usulünde, mükelleflerin özür ve daha sonra meydana gelen durumla- rı göz önünde bulundurulmaksızın ilk olarak konulan hükümlere denir. Başka bir ifade ile, umumî ve kaide olarak bir şeyin yapılması ve terk edilmesi yolun- da konan hükümlerdir.
Azîmet, ilk olarak meşru kılınan ve yapılması arızî sebeplere dayanmadı- ğından, asıl ve genel olan hükümler- dir; bunlar herkesi ilgilendirir ve tabiî hallerinde mükelleflerin hepsi buna uymak zorundadır.
Azîmet, teklifi hükümlerden olup, farz, vacip, mendub, haram, mekruh çeşitleri bulunmaktadır. Namaz, oruç, zekat ve diğer vecibeler, domuz ve ölü eti yeme, kumar oynama ve zina- nın yasaklanması birer azîmet hükmü-
dür. Azîmetin zıttı ise, ruhsattır. (bk. Ruhsat) (I.P.)
YanıtlaSilAZİZ
Kadri yüce, şerefli, kuvvetli, zor ve güç, az ve nadir, kerim ve cömert olmak, galip ve üstün gelmek, su akmak anlamlarındaki a-z-z kökün- den türeyen azîz Allah'ın sıfatı olarak; üstün, güçlü, kuvvetli, galip, âciz olma- yan, şerefli, değerli, kahhar ve melik demektir.
Azîz kelimesi Kur'ân'da 99 defa geçmiştir. Bunlardan 90'ı Allah'ın sıfa- tıdır. 47 yerde, hakîm ismi ile birlik- te bunun dışında zü'ntikam (Al-i İmrân, 3/4), kavi (Hûd, 11/16), hamîd (İbrahim, 14/1), rahîm (Şu'ara, 26/9), alîm (Neml, 27/78), gafûr (Fâtır, 35/28), vehhab (Sad, 38/9), ğaffâr (Sad, 38/66), kerîm (Duhân, 44/49), cebbâr (Haşr, 59/23) isimleriyle birlikte kullanılmıştır.
"Allah azîzdir, hakimdir" (Bakara, 2/220);
"Allah azîzdir, intikam sahibidir" (Al-i Imrân, 3/4);
"Allah elbette güçlüdür, azîzdir" (Hac, 22/40);
"Senin Rabbin azîzdir, rahimdir" (Şu'ârâ, 26/9);
"O azîzdir, alîmdir" (Neml, 27/78);
"O azîzdir, hakimdir" (Ankebût, 29/42);
"Allah azîzdir, gafurdur" (Fâtır, 35/28).
Azîz sıfatı; Allah'ın güçlü, kuvvet- li, gâlip, her istediğini yapabilen, her söz, iş ve hükmünü icra edebilen, her şeyden üstün ve şerefli olduğunu ifade eder.
Bütün izzet Allah'ındır (Nisa, 4/139).
O, şeref ve kudret sahibidir (Saffät, 37/180).
Peygamber ve mü'minlere izzeti veren de O'dur (Münafikûn, 63/8).
YanıtlaSilİzzet, şeref, güç ve kudret isteyenin de O'na yönelmesi gerekir (Fâtır, 35/10).
"O, dilediğini azîz, dilediğini de zelîl eder" (Al-i İmrân, 3/26).
Allah'ın bu sıfatına mu'izz denir. Azîz ismi ile aynı kökten gelen mu'izz kelimesi, isim şeklinde Kur'ân'da geçmemiştir, ancak bu vasfı, Al-i İmrân sûresinin 26. âyetinde "tu'iz- zü" fiili ile ifade edilmiştir. "Muizz" ismi, Tirmizî'nin el-esmâü'l-hüs- nâ ile ilgili rivâyetinde geçmektedir (Tirmizî, Deavat, 83).
Azîz kelimesi güç ve zor gelmek anlamında Hz. Muhammed'in (Tevbe, 9/128), şerefli, değerli, benzeri zor bulan anlamında Kur'ân'ın (Fussilet, 41/41) sıfatı olarak ve güc (Hûd, 11/91), şanlı, şerefli (Fetih, 48/3) anlamında da kullanılmıştır.
Aziz kelimesi Kur'ân'da, Mısır hazine bakanının sıfatı olarak da geç- mektedir (Yûsuf, 12/30, 51, 78, 88). (İ.K.)
AZİZ HADİS
YanıtlaSilTercih edilen tanıma göre, herhangi bir tabakada râvî sayısı ikiden az olma- yan hadise denir. Genellikle ilk dönem lerde râvî sayısı azdır.
Aziz hadis, sahih, hasen ya da zayıf olabilir. Sahih ya da hasen olduğu tak. dirde, dinde delil olur ve hadisin hük müyle amel edilir. (A.G.)
AZRAÎL
Dört büyük melekten birinin ismi olup, insanların canını almakla görev- lidir. Azrail kelimesi İbranice asıllıdır. Bu melek Kur'ân ve sahih hadislerde, Azrâîl ismiyle değil, melekü'l-mevt (ölüm meleği), elçilerimiz şeklinde geç- mektedir. "De ki: Size vekil kılınan (bu konuda görevlendirilen) ölüm meleği canınızı alacak, sonra Rabbinize döndü rüleceksiniz." (Secde, 32/11) “Nihayet biri- nize ölüm geldi mi elçilerimiz (görevli melekler) onun canını alırlar. Onlar vazifede kusur işlemezler." (En'âm, 6/61; A'raf, 7/37). Her insanın canını almakla görevli bir ölüm meleği vardır. Azrail. bu meleklerin başıdır. (F.K.)
BA'IS
YanıtlaSilGöndermek, uykudan uyarmak, teşvik etmek, diriltmek, uyanık olmak, uykusuz olmak anlamlarındaki "b-a-s" kökünden türeyen bâis, Allah'ın sıfatı olarak; kıyamet kopunca ölüleri diril- ten, kabirlerinden kaldırıp mahşer yeri- ne sevkeden, uyarıcı ve müjdeci olarak insanlara peygamberler gönderen, kıya- mette şahitler getiren demektir. Ba's (Hac, 22/5) ölümden sonra dirilme, can- lanmadır. Bunu yapan Allah'tır.
Allah'ın bâ'is sıfatı isim şeklin- de Tirmizî'nin el-esmâü'l-hüsnâ ile ilgili rivâyetinde geçmektedir (Tirmizî, Deavat, 83).
Allah'ın bu sıfatı, Kur'ân'da "ba'ase - yeb'asü" fiili ile ifade edil- miştir: "Bir gün Allah, onların hepsini diriltir (yeb'asü) ve yaptıklarını kendi- lerine haber verir..." (Mücadele, 58/6); "Her ümmet içinden, kendilerine bir şahit getirdiğimiz gün, (yevme neb'asü) seni de bunlara şahit getirmiş olacağız..." (Nahl, 16/84, 89). (İ.K.)
BAB
Sözlükte "kapı, vesile ve konu” anlamına gelen bab, bir kitabın bölüm- lerine, Arapça fiil çekim kalıplarının her birine denir.
Şiîliğin ilk döneminde bab, en kıdemli ve en yetkili talebeler için kullanılmakta idi. Daha sonraları bu kelime, 12. imamın gizlenmesinden sonra, bu imamla buluşup, onun emir- lerini alarak inananlar arasında irtibatı
sağlayan kişi anlamında kullanılmıştır. Zamanla bab, gelişi beklenen, gelmesi yakın olan ve Allah'ın ortaya çıkaraca- ğı önemli kişiye unvan olmuştur.
YanıtlaSilNusayrîliğin kurucusu Muhammed b. Nusayr en-Nemirî (ö. 883), 11. İmam Hasan el-Askerî'nin babı oldu- ğunu ileri sürmüştür. Aynı şekilde 12 imamın nurunu ve Hz. Muhammed'in hakikatini aksettiren ve kamil Şiî oldu- ğunu ileri süren, Şeyhilik adlı Şiî tarika- tının kurucusu Şeyh Ahmet el-Ahsâî ve bu tarikattan etkilenerek Bâbîlik adlı dini ekolü kuran Mirza Ali Muhammed de imamların babı olduklarını iddia etmişlerdir.
Şeyhîlere göre imamlar, marife- tullaha açılan kapılardır. İsmailîlere göre bab, dini hiyerarşide bir rütbedir. Dürzîlerde bab, "el-aklü'l-külli" ile irtibatı sağlayan dini otoriteyi ifade eder.
Bab fikrinin Şiî grublarda orta- ya çıkması ve yayılmasında, Hz. Peygamber'e nispet edilen "Ben ilim şehriyim Ali ise o şehrin kapısıdır (bab)" (bk.Acluni, 1, 235-236) sözün etkisi büyük olmuştur. (İ.K.)
BABÎLİK
12 imamın nurunu ve Hz. Muhammed'in hakîkatini aksettirecek kâmil bir şiînin var olması gerektiğini ve kendisinin kâmil şiî olduğunu iddia eden Şeyh Ahmed el-Ahsa'nın kurdu- ğu Şeyhîlik adlı Şiî tarîkatından etkile- nen Şirazlı Mirza Ali Muhammed'in (ö.1892) kurduğu batıl bir dinî ekoldür.
51
Mirza Ali, kendisinin ölümünden sonra mehdinin zuhur edeceğini ileri süren el-Ahsâî'nin mürîdi Seyyid Kâzım'ın ölümü üzerine 23/05/1844 tarihinde önce kendisinin beklenen mehdi'ye açılan kapı (bâb), kısa bir süre sonra da beklenen mehdi olduğunu ilan etti. Mirza Ali'nin mehdiliğini, bir grub şeyhi kabul etti. Fikirlerini, İran'ın Tebriz, Tahran, Isfehan ve Şîraz'da daîleri tarafından yaymaya çalıştı. Peygamberliğini îlan etti. Kur'ân'ın neshedildiğini, İslâm'ın emir ve yasaklarının kaldırıldığını, el- Beyân adlı kitabı ile yeni hükümler geti- rildiğini ve bu kitabın Kur'ân'dan üstün olduğunu iddia etti.
YanıtlaSilBâbilik'te 19 rakamı kutsaldır. Yıl 19 ay; aylar da 19 gündür. Her bâbî, ay sonu 19 bâbîye, bir bardak su bile olsa ikramda bulunmak zorundadır. Sadece cenaze namazı cemaatle kılınır. Diğer namazlarda cemaat yoktur. Malın beşte biri zekat olarak verilir. Sigara, içki ve dilencilik haramdır. Boşanmak caizdir. Dul erkekler boşandıktan 90 gün, dul kadınlar ise 95 gün sonra evlenmek zorundadırlar.
Mirza Ali Muhammed, Tebriz'de 1850 yılında Nâsıruddin Şah'ın emriyle öldürüldü. İki bâbî, Nasıruddin Şah'a karşı başarısız bir suikast teşebbüsü üzerine çoğu öldürüldü veya hapsedildi.
Bâbîlik, Mırza Hüseyin Ali en-Nûrî tarafından Bâhilik adıyla devam ettiril- miştir. (bk.Bahâilik) (İ.K.)
BÂCİYAN-I RUM
Ahiler tarafından Anadolu'da XIV. y.y. da kurulan kadınlar birliğinin adıdır. (M.C.)
BAĞY
Sözlükte "haktan ayrılmak, zulmet- mek, haddi aşmak" anlamına gelen
52
sözlük anlamının dışında Allah'a karşı gelme ve dinin çizdiği sınırları aşma manasında ahlaki bir terim olarak kul. lanılmıştır ( En'anm, 6/164, Nahl, 1690 Ka 284227, Hucurt, 49.9), Fıkıh istila hunda bağy, devlet başkanına silahla karşı koymak, isyan etmek, bu kökten ismi fail olan bagi kelimesi de isyan eden, isyankar anlamına gelmektedir
YanıtlaSilKur'ân'da båğilerle Allah'ın buy ruğuna dönünceye kadar savaşılması emredilmektedir (Hucurăt, 49/9), İslâm bilginleri, bağy suçu sabit olan isyan- cılarla savaşmak gerektiğini, isyan bas- tırıldıktan sonra, isyân sırasında işlenen suçtan da ayrıca cezalandırılacağını ifade ederler. (1.P.)
BAHAİLİK
Peygamber olduğunu; Kur'ân'ın neshedildiğini, İslâm'ın emir ve yasak- larının kaldırıldığını ve el-Beyan adlı kitabı ile yeni hükümler getirildiğini iddia eden Bâbîliğin kurucusu Mirza Ali Muhammed'in Tebriz'de öldü rülmesi üzerine bâbî fikirleri sürdü- ren Tahranlı Mirza Hüseyin Ali en- Nüri'nin kurduğu dini ekole denir.
Mirza Hüseyin, Bab Mirza Ali Muhammed'in fikirlerini benimse di. Baba bir kardeşi Mirza Yahya en-Nüri ile birlikte Bağdat'a sürül dü. Burada kardeşiyle Bab Mirza'nın vekilliği konusunda ihtilafa düştü. Süleymaniye'ye gitti. Bir müddet sonra Bağdat'a döndü, Babiler etrafinda top- landı. Kendisinin Bab Mirza Ali'nin önceden haber verdiği "Allah'ın orta ya çıkaracağı zat" olduğunu ilan etu (1863). Bunun üzerine İstanbul'a, 4 ay sonra da Edirne've sürüldü. Bu arada fikirlerini yaymaya çalıştı. Devlet başkanlarına mektuplar yazdı. Sultan
Abdülaziz, Mirza Yahya en-Nûrî'yi Kıbrıs'a, Mirza Hüseyin Ali en-Nûrî'yi ise Akka'ya sürdü (1868). Mirza Yahya 1912 yılında Kıbrıs'ta öldü.
YanıtlaSilMirza Hüseyin Ali'ye taraftarları Bahâullah (Allah'ın nuru, rahmeti ve lütfu) adını verdiler. Mirza Hüseyin, babîleri "bahâî” adı altında örgütledi. Akka'da 1892 yılında öldü.
Mirza Hüseyin, el-Îkân ve Kitabü'l- Akdes adında Farça iki kitap yazdı. Bâbîliğin temel eseri olan Kitâbü'l- Akdes'in Allah'tan geldiğini ve Kur'ân'ı neshettiğini ileri sürdü. Kelimât-ü Meknûne, İbnü'z-Zi'b, Tarâzât, Kelimât-ı Firdevsiyye, İşrâkât ve Tecelliyât adlı risaleler yazdı.
Mirza Hüseyin, ölümünden beş yıl önce Abdülbahâ unvanıyla oğlu Abbas Efendi'yi yerine halef tayin etti.
Bahâiler, birinci dünya savaşından sonra İsrail'in Hayfa kentini merkez edindiler. Bâb Mirza Ali Muhammed'in Akka'daki mezarını Hayfa'dan Kermil dağına naklettiler. Abdulbahâ, 1921'de ölünce Bâb Mirza'nın yanına defnedildi.
Abdulbaha, ölümünden önce büyük kızından torunu Şevki Efendi'yi "Veliyy-ü Emrullah" unvanıyla halefi tayin etti. Oxford'da öğrenim gören Şevki Efendi, Bahâiliği dünyaya yay- mak için çalıştı. 1957'de Londra'da ölümünden önce, çocuğu olmadığı için Bahailiğin yönetimini "baş koruyuси- lar" dediği 27 kişiye bıraktı.
Günümüzde Bahâiler; Mahalli Ruhani Mahfiller, Merkezî Mahfiller ve Umumî Adalet Evi adını verdikle- ri üç heyet tarafından yönetilmektedir. Umumî Adalet Evi, dünya Bahâileri arasından seçilen 9 kişilik üyeden olu-
şur. Merkezi Hayfa'dadır. Üyeleri bura- da ikamet ederler.
YanıtlaSilBahäilikte Bahaullah'ın Kitabü'l- Akdes adlı eserindeki hükümler ve diğer emirleri, Adulbaha ve Şevki Efendinin te'vil ve tefsirleri esastır, bunlar değiştirilemez.
İnanç ve ibadet esasları şöyle- dir: Mahiyeti tam olarak bilinmeyen Allah, nebi ve resullere tecelli eder. Peygamberin beşerî ve ilahi olmak üzere iki vasfı vardır. Hz. Adem'den beri gelen bütün peygamberler Tanrı'nın zuhuru olan Baha'yı müj- delemek için gönderilmişlerdir. Baha, bütün dinlerin geleceğini müjdelediği (mev'ûd) zattır. Bütün dinler Baha'nın görüşlerinin bir başlangıcı olarak gön- derilmiştir. Dinler, Baha'nın gelmesiyle işlevini tamamlamıştır.
Kıyamet kopmayacaktır, cennet ve cehennem birer semboldür. Cennet. Tanrı'ya yolculuğu, cehennem ise yok- luğa gitmeyi temsil eder.
Namaz, ferdî olarak, sabah, öğle ve akşam samimi bir kalple Allah'ı anmaktır. Oruç 19. ay olan a'la ayım- da (2-21 mart) 19 gün olarak tutulur. Hac, imkânı olan erkeklere farzdır ve bab Mirza'nın Şiraz'daki evine veya Bahâullah'ın Bağdat'taki evine yapı- lır. Zekat malî bir vergidir. Malın beşte biri verilir. Akşam sabah Bahâullah'a ait dua ve sözleri okumak vaciptir. Çalışmak ibadettir. Ancak yılda 9 gün çalışmak yasaktır. Bu günler Bahâiliğin kutsal günleridir. (İ.K.)
BAIN TALÂK
Klasik fıkıh ıstılahında boşama türlerinden birisi olup, nikâhtan sonra zifaf olmadan meydana gelen; zifaftan sonra tarafların anlaşarak kadının eşine
ödediği bir bedel karşılığında yapılan (muhalaa) veya kocanın üçüncü boşa- ma hakkını kullanarak yapmış olduğu boşamadır. Bunun dışında kinayeli söz- lerle veya şiddet ifade eden lafızlarla yapılan boşama da Hanefilere göre bain talak kabul edilmiştir.
YanıtlaSilBâin talâk ile meydana gelen ayrı- lığa beynûnet denmiştir. Bir veya iki bäin talak ile meydana gelen ayrılık beynûnet-i suğrâ (küçük ayrılık) olup, bu durumda eşler yeni bir nikâhla tek- rar evlenebilirler. Üçüncü boşanma ile, beynûnet-i kübra (büyük ayrılık) meydana gelir. Bu durumda eşlerin yeniden evlenmeleri helal değildir. Ancak kadının normal şartlarda bir baş- kasıyla geçerli bir evlilik yapıp ölüm veya geçimsizlik nedeniyle ayrılmaları halinde ilk eşiyle evlenebilir. (I.P.)
BAKI
Kalmak, devam etmek, sabit olmak, bakmak, gözetlemek anlamlarındaki "b-k-y" kökünden türeyen bâkî, ebedî olan, devam eden demektir.
Allah'ın sıfatı olarak bâkî, sonlu ve ölümlü olmayan, sonsuz yaşayan, varlığı sürekli olan demektir. Allah'ın zati sıfatlarındandır. Tirmizî ve İbn Mâce'nin esmâ-i hüsnâ ile ilgili rivâ- yetinde geçmiştir (Tirmizi, Deavat, 83; Ibn Mace, Dua, 10).
"...Her şey helâk olacak ancak O'nun zâtı baki kalacaktır" (Kasas, 28/88) ve "Yeryüzünde bulunan her şey yok olacaktır, ancak celal ve ikram sahibi Rabb'inin zâtı baki kalacaktır" (Rahman, 55/26-27) âyetleri de Allah'ın bâkî sıfatını ifade etmektedir. (İ.K.)
BALIĞ
Bulüğ/ ergenlik çağına erişmiş kişi demektir. (bk. Bulüğ) (İ.P.)
54
BARI
YanıtlaSilYaratmak, iyi niyetli olmak, bore ayip vs. 'den kurtulmak, uzaklaşmak uzak olmak ve hastanın iyileşmes anlamlarındaki "b-r-e" kökünden üre yen bari kelimesi, Allah'ın sıfatı olarak yaratan, örneği olmadan varlıkları icad eden demektir.
Kur'ân'da, "halik" ve "musavvir kelimeleriyle birlikte Haşiye sûresinin 24. âyeti ile Yahudilere hitap eden bir ayette geçmiştir: "O Allah, yaratan var eden, varlıklara şekil verendir (Haşt, 59/24); "...Sizi var edene tevbe edi. niz." (Bakara, 2/54). Afet, hastalık, bela vb. musibetleri var etmesi de bu kelime ile ifade edilmiştir (Hadid, 57/23). (İ.K.)
BARR
Allah'ın sıfatlarından biri olup, kul- larına iyilik yapan, çok lütufkâr (latif). çok merhametli (rahim), çok şefkatli (raûf) demektir. (bk Berr) (İ.K.)
BASAR
Basar, Yüce Allah'ın sübûtî sıfatla rından biri olup, görmek demektir. (bk Basîr) (İ.K.)
BASIT
Yaymak, elini uzatmak, çok cömert- lik etmek, sevindirmek, îzah etmek inceltmek, özür beyan etmek, rızk çoğaltmak, kılıcı çekmek, basit olmak anlamlarındaki "b-s-t" kökünden türe yen bâsıt; yayan, cömert, elini uzatan bol rızık veren demektir.
Allah'ın sıfatı olarak bâsıt, diledi gine bu sıfatı isim şeklinde Tirmizî'nin el esmâü'l-hüsnâ ile ilgili rivâyetinde geçmiştir (Tirmizi, Deavat, 83).
Allah'ın bu vasfı Kur'ân'da "yeb sütu" fiili ile 9 âyette ifade edilmiştir
"Allah (rızkı) kısar ve açar" (Bakara, 2/245); "Allah, dilediğine rızkı bol verir (dilediğine) kısar" (Ra'd, 13/26). "Yahudiler, 'Allah'ın eli bağlıdır, cim- ridir' dediler. Kendi elleri bağlandı ve söylediklerinden ötürü lanetlendiler. Hayır Allah'ın iki eli de açıktır. (meb- sutatani) dilediği gibi verir..." (Maide, 5/64) âyetleri Allah'ın bu vasfını anlat- maktadır. "O Allah ki rüzgârları gön- derir, bulutu kaldırır, sonra onu gökte dilediği gibi yayar ve parça parça eder..." (Rúm, 30/48) âyetinde "yebsütu" fiili sözlük anlamında kullanılmıştır. (Ι.Κ.)
YanıtlaSilBASÎR
Bakmak, görmek, bilmek, görüş sahibi olmak, kesmek anlamlarındaki "b-s-r" kökünden türeyen basîr kelime- si, gören, bilen, anlayan, basîret sahibi olan demektir. Allah'ın sıfatı olarak basîr; aydınlık ve karanlıkta küçük ve büyük her şeyi gören demektir.
Basîr kelimesi Kur'ân'da 51 âyet- te geçmiştir. 8 âyette semî', 5 âyette habîr kelimesiyle birlikte, 7 âyette yalnız olarak kulanılmıştır: "Şüphesiz Allah işitendir, görendir." (semî', basîr) (Mü'min, 40/44); "Şüphesiz Allah kullarının (her halinden) haberdardır, (onları) görendir. (habir, basîr)" (Fâtır, 35/31); "...Allah, kullarını görendir." (Al-i Imrân, 3/15, 20)
16 âyette Allah'ın kullarının yaptık- larını gördüğü bildirilmiştir: "...Allah, onların yaptıklarını görendir." (Bakara, 2/227); "O, her şeyi görendir." (Mülk, 67/19).
Basîr kelimesinde, ödüllendirme ve cezalandırma anlamı da vardır. Mesela "...Dilediğinizi yapın O, yaptıklarınızı görmektedir." (Mü'min, 40/41), "Nuh tan
sonra nice nesilleri helak ettik. Kullarının günahlarını haber alan ve gören olarak Allah yeter." (Isră, 17/17) âyetlerindeki Allah'ın görmesinden maksat, kulunun yaptıklarını, bilmesi ve ona göre cezalandırmasıdır.
YanıtlaSil"...Nerede olursanız olun O, sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı gören- dir." (Hadid, 57/4), "Kim dünyanın sevabı- nı isterse (bilsin ki) dünya ve âhiretin sevabı Allah katındadır. Allah, işiten- dir, görendir." (Nisa, 4/134) âyetlerindeki Allah'ın görmesinden maksat, kuluna yaptıklarının karşılığını vermesidir.
8 âyette semî sıfatı insanı nitelemek için kullanılmıştır: "...Biz insanı işiten ve gören yaptık." (Insan, 76/2); "Kör ile gören bir olmaz." (Mü'min, 40/58).
Allah'ın görmesi ile insanın görme- si aynı değildir. İnsan göz vasıtasıyla ancak belirli bir uzaklıkta, büyüklük- te ve aydınlıkta olanı görebilir. Allah ise büyük, küçük, aydınlıkta karanlık- ta, vasıtasız ve sınırsız olarak her şeyi görendir.
Allah'ın görme vasfını anlatmak için "basara-yabsuru fiili kullanılma- mış, bunun yerine aynı anlamı ifade eden "reâ - yerâ" fiili kullanılmıştır (Tevbe, 9/94, 105). (İ.K.)
BASÎRET
Görme anlamına gelen "basar" keli- mesinden türeyen ve idrak gücü, yakın, ma'rifet, ferâset, akıl, zekâ, hüccet, delil, sezgi, öngörü... vb. anlamlara gelen "basîret" kelimesi, Kur'ân'da; açık delil, beyan, ibretler (Kasâs, 28/43;. Yūsuf, 12/108), şâhit (Kıyâme, 75/14), Allah'ın âyetleri, delilleri, beyanları ve nurları (En'âm, 6/104; A'raf, 7/203; Câsiye, 45/20) anlamında kullanıl- mıştır. Basîret; hakla-batılın, hidâyetle- dalaletin, hayırla-şerrin, doğru ile yan-
lışın birbirinden ayrıldığı marifet, bilgi ve kalp nurudur. Bastret, ilham ile veya tecrübe ve öğrenme sonucunda oluşur. Çoğulu, besair'dir. (J.K.)
YanıtlaSilBAST
Sözlükte "açılma ve keyifli olma" gibi anlamlara gelmektedir. Tasavvufi bir terim olarak ise "rühen rahatlama ve manevi ferahlık duyma" anlamında kullanılmaktadır. Ümit ve korku (reca- havf) hallerinden sonra, neşe ve endişe (üns-heybet) hallerinden önce gelen iki halden biri. Bast ve kabz ariflerin hali- dir. Bastı da kabzı da veren Allah'tır. Kabz halinde kul tutuk, zihnen de kısır bir haldedir. Bast halinde ise gönlü şen, zihni de açıktır. (М.С.)
BAŞLIK
Evlenecek erkeğin kız tarafına verdiği para veya mala başlık adı verilmektedir. İslâm öncesi Arap top- lumunda mehir, sadak, sıdak veya saduka adı altında genellikle evlene- cek kıza değil, ailesine bir mal veri- lirdi. İslâm, bu uygulamayı kadının lehine olarak değiştirmiş ve mehri onun evlenirken aldığı ve serbestçe kullanabildiği bir mal haline getirmiş- tir. İslâm öncesi Türk toplumunda da kalın adıyla anılan başlığa benzer bir uygulama vardı. Türklerin müslüman olmalarından sonra da bu isimle veya başlık adı altında bu uygulama devam etmiştir. Başlık, bugün de ülkemizde bazı yörelerde sürmektedir. Bu durum evliliği olumsuz yönde etkilemektedir. Hz. Peygamber'in evliliği teşvik (Nesai, Nikah, 2; Ibn Mace, Nikah, 1; Dârimi, Nikah, 1) ve evliliğin kolaylaştırılmasını tavsiye (Ebû Dâvûd, Nikah, 31; Müsned, V1/82) eden hadisle- ri, başlığın dinimizin ruhuna ters düştü- ğünü göstermektedir. (M.C.)
56
Fıkıh ıstılahında ise, rükünleri ve şartları tamamen veya kısmen eksik olan ibadetler ile gerekli şartları taşı- mayan akitler batıl (yok, geçersiz) kabul edilmiştir. Batıl olan akit, her- hangi bir hukukî sonuç doğurmaz. (bk. Butlan) (İ.K.)
YanıtlaSilBÂTIL DİN
"Batıl din"; ilâhi vahye dayanma- yan, insanların ihdas ettiği dinlere denir. Batıl dinler, beşerî dinler olarak da ifade edilir. Beşerî dinlerin belli başlıları şun- lardır: Varlıklarda ruh bulunduğu inan- cına dayalı animizm; tabiat kuvvetleri- ne tapılan naturizm; bitki ve hayvanları kutsal sayan totemizm; ataların ruhlarına tapılan sinizm; konfiçyanizm ve taoizm; gök tanrı ve yer-su denilen ve tekin olmayan ruhların varlığı inancına dayalı şamanizm; ölülerin ruhuna tapılan şinto- izm; ateşe tapılan mecusilik, Zerdüşt'ün peygamberliğine inanılan zoroastrizm; İyilik ve kötülük ilahına inanılan parsî- lik; güneş ve ışık tanrısı Mitra'ya ina- nılan mitraizm; kâinatta zıtların varlığı ve kötülüklerin hakim olduğu inancına dayalı manihaizm; nur ve zulmet esa- sına dayalı mazdaizm; Veda adlı kutsal metinleri olan vedizm; tenasuh inancı- na dayalı hinduizm/brahmanizm; Allah inancı ve ibadeti olmayan budizm; Şeytana tapılan satanizm ve putlara tapı- lan putperestlik. (İ.Κ.)
BÂTIN
Sözlükte "gizli şey, bir şeyin içi" anlamına gelen "bâtın" kelimesi Kur'ân'da; Allah'ın ismi (Hadid, 57/3) gizli olan (En'âm, 6/120) ve bir şeyin iç kısmı, görülmeyen (Lokmân, 31/20) anlam- larında kullanılmıştır. Çoğulu "bevâtın" ve "ebtine"dır.
Allah'ın ismi olarak "bâtın"; gizli olan şeyleri ve sırları bilen, akıl ve uzuvlarla hakikati idrak edilemeyen demektir. Zahir'in zıddıdır. (bk. Zahir) (Ι.Κ.)
YanıtlaSilBÂTINI MANA-ZAHİRİ MANA
Gizli anlam demek olan bâtıní mana; Kur'ân'ın ilk bakışta anlaşılan anlamının dışında ancak inceleme, araştırma ve düşünme ile elde edilen, âyetin işaretinden kalbe doğan mana; açık anlam demek olan zahiri manâ ise, Kur'ân lafızlarının zâhirinden anlaşılan manaya denir. Zahîrî manâ "ne diyor", bâtınî manâ ise, “ne demek istiyor" sorularının karşılığıdır. Kur'ân yorumcuları, Kur'ân'ın zâhirî anlamı- nın dışında bâtınî anlamının da bulun- duğunu kabul ederler. Bâtınî manaya tasavvufta "işârî ma'na" fıkıhta "dâl bi'l-işâre" (işaretle delalet) denir. İşâri/ bâtınî mana; fıkıhta filolojik yapıya, kıyas ve mantığa, tasavvufta ise ilham ve işaretlere dayanır.
Bâtınî manânın geçerli olabilmesi için; zâhirî manaya aykırı olmaması, bâtınî manayı doğrulayacak bir delilin bulunması, şer'î ve aklî bir muarızın bulunmaması, batınî mananın tek mana olduğunun ileri sürülmemesi gerekir. (Ι.Κ.)
BATÎNIYYE (Bâtınîlik)
Vâdiye girmek ve yürümek, içine nüfuz etmek, içini ve iç yüzünü bil- mek, karnı büyük olmak, gizli olmak, malı çok olmak anlamlarındaki "b-t- n" kökünden türeyen Bâtınıyye, bâtınî görüşü esas alan düşüncenin adıdır. Bâtınıyye görüşünün, Cafer-i Sâdık ve oğlu İsmail ile başladığını söyleyen- ler olduğu gibi bu görüşün menşeini Mecûsîlik, Sâbiilik ve Yahudîlik inanç
ve kültürüne; hatta Yeni Eflatunculuk ve Yeni Pisagorculuk gibi agnos- tik felsefi akımlara dayandıranlar da olmuştur.
YanıtlaSilBâtınıyye görüşüne sahip olan- lar çeşitli bölgelerde, farklı inançları sebebiyle değişik isimlerle anılmışlar- dır: Cafer-i Sadık'tan sonra imametin oğlu İsmail'e geçtiğini savundukları için İsmailiyye; âlem, nübüvvet ve imamet anlayışlarında yedili bir sis- tem kabul ettikleri için Seb'iyye; ger- çeğin ancak gizli bir imam vasıtasıy- la bilinebileceğini savundukları için Talimiyye, İslâm'ın haram kıldıklarını helal saydıkları için İbâhiyye; mal ve kadında ortaklığı kabul eden Mazdek ve Babek'e uydukları için Mazdekiyye ve Bâbekiyye; İslâm inancına aykırı görüşleri sebebiyle Zenâdıka; âlemin yaratılışını ve âhiret hayatını inkâr ettikleri için Melâhide, Bâbek zama- nında kırmızı elbise giydikleri için Muhammmire; Rey şehrinin Hürrem bölgesinde bulunduklarından dolayı Hürremiyye; ayrıca liderlerinin isim- lerine nispetle Karâmita, Nâsiriyye, Nusayriyye, Dürziyye ve Sabbâhiye vb. adlarla adlandırılmışlardır.
Bâtınıyyenin görüşleri; âyet ve hadislerin bâtıl te'villerine daya- nır. Bâtınîlere göre gerçek bilginin kaynağı masum imamlardır. Allah masum imamların bedenine hulül eder ve kâinatı onlar vasıtasıyla yönetir. Peygamberin Allah'tan vahiy almasını ve mucizeleri inkâr ederler. Peygamber kulli akıldan taşan manaları alır, zâhi- ri bir söze dönüştürür ve insanlara bildirir. İmamlar da bâtınî tevillerle bu sözlerin gerçek anlamını ortaya koyarlar. Ahireti inkâr ederler. Alem ezelidir, yok olmayacaktır. Kıyametin
58
imamının ortaya çıkıp yeni bir şeriat getirmesi demek. kopması; zamanın tir. Ölen insan toprağa dönüşür, ruhu başka bir bedene girer. Cennet, dünya- da mutlu yaşamak; cehennem, sıkıntı ve izdirap dolu bir hayat sürmektir. Abdest almak, zahir ehlinin bilgisizli ğini tevillerle gidermek; namaz kılmak, imam ve yardımcılarına itaat etmek, oruç tutmak, imamın sırrını korumak; zekat vermek, mezhep mensuplarına bilgi dağıtmak; hacca gitmek, imami ziyaret etmek; zina, sırları başkalarına yaymak; lâşe, bâtınî olmayan, zahir domuz eti, münafık; şarap, Ebû Bekr; kumar Ömer demektir. Batınıyye men supları bu ve benzeri görüşleriyle İslâm dışı sayılmışlardır.
YanıtlaSilBâtınîler; görüşlerini insanlara akta- rabilmek için şu yöntemi uygularlar. 1) Muhatabı tanır ve ona yaklaşma yönte mini belirlerler, 2) dostluk kurarlar, 3) sorularla muhatabı şüpheye düşürürler. 4) muhataba bu soruların cevaplarını başkalarına duyurmayacağına yemin ettirirler ve bir süre verirler, 5) bu cevapları başkalarına söylediği takdir- de eşinin boş olacağı şartını koşarlar, 6 tanınan İslâm âlimlerinin batınî oldu ğunu söyleyerek muhatabı aldatırlar, 7 zâhirin kabuk, batının öz olduğu, bunu ancak Allah'la irtibat kuran imam bilebileceği fikrini işlerler, 8) muhata ba dinin zahirî anlamlarıyla belirlene dini yükümlülüklerden kurtulduğun söylerler ve 9) böylece muhatabı, müs lüman çoğunluğun kabul ettiği îma esaslarından uzaklaştırırlar. (İ.K.)
BAYRAM
Uluslara ait toplu sevinç, mutlul ve ortak kutlama vesilesi olarak kab edilen belirli zamanlar için kullanı bir terimdir.
taya
YanıtlaSilnek-
uhu
ya-
nti
tir.
li-
k,
a
İslâm dininde Ramazan ve Kurban Bayramı olmak üzere iki bayram bulunmaktadır. Ramazan Bayramı; Ramazan ayının sonunda, Şevval ayı- nın birinci, ikinci ve üçüncü günlerinde kutlanır. Kurban Bayramı ise, Zilhicce ayının on, on bir, on iki ve on üçüncü günleridir. Bu bayramın ilk üç günün- de, zengin olan Müslümanların kurban kesmeleri vacip olduğundan Kurban Bayramı denilmiştir.
Bayram günlerinde, inananlar bir- birlerini ziyaret ederler, dargınlar barı- şır, dostluklar pekişir. Bunun yanında, ölüler anılır, fakirler unutulmaz, yar- dımlar yapılır, çocuklar sevindirilir, hediyeler verilir. (İ.P.)
BAYRAM NAMAZI
Bayram namazı, biri Ramazan Bayramı ve diğeri Kurban Bayramında olmak üzere yılda iki defa kılınan iki rekatlık bir namazdır. Hanefi mezhebi- ne göre, Cuma namazı kılmak farz olan kimselerin bu namazı kılması vaciptir. Bayram namazının sıhhatinin şartları, hutbe hariç, Cuma namazının şartları gibidir. Farklı olarak bu namazda hutbe sünnetidir.
Bayram namazı cemaatle kılınan namazlardan olup, tek başına kılınmaz. Bu namazın kılınışında diğer namazlar- dan farklı olarak, birinci rekatta iftitah tekbiri ve "sübhaneke" duasının okun- masından sonra, Fatiha sûresinin okun- masından önce üç ve ikinci rek'atte rükudan önce üç olmak üzere fazladan altı tekbir alınır. Bunlara zevâid tek- birleri denir. Namaz tamamlandıktan sonra hutbe okunur.
Bayram namazının vakti, kuşluk vaktidir. Bir mazeret sebebiyle birinci günü bayram namazı kılınamamış ise,
Ramazan bayramında ikinci; kurban bayramında ise ikinci ve üçüncü gün- ler kılınabilir.
YanıtlaSilBayram namazında imama birinci rekatta zait tekbirlerden sonra yetişen kişi, iftitah tekbirini aldıktan sonra peşinden zait tekbirleri de alır. Rükûda iken yetişir ise, ayakta tekbir alıp imama uyar ve rükûa giderek burada tesbihlerin yerine elleri kaldırmaksızın zait tekbirleri alır. İkinci rekatta yetişen kimse ise, imam selam verdikten sonra, ayağa kalkıp önce kıraatleri tamamlar sonra zait tekbirleri alır. (İ.P.)
BEDA
Zahir olmak, açık olmak, belir- mek, görüşü değişmek, çöle çıkmak ve çölde yaşamak anlamlarındaki "b-d-v" kökünden türeyen ve sözlükte gizli bir şeyin sonradan ortaya çıkması, kişinin görüş değiştirmesi, zâhir açık anlamına gelen beda, Allah'ın ilim, irade ve tek- vin sıfatlarında değişme olabileceğini ileri süren Şîa fırkasına ait bir görüşün adıdır. Bu görüşe göre; Allah'ın belli bir şekilde vuku bulacağını haber ver- diği bir olay daha sonra haber verdi- ğinden başka bir şekilde vuku bulabilir.
Bu fikri ilk ortaya atanın Muhtar es- Sakafi olduğu kabul edilirse de Taberî, Tarih'inde, bedâdan ilk önce Muhtar'ın adamlarından Abdullah b Nevfi'nin bahsettiğini söylemiştir. Abdullâh, bir savaş öncesi, Allah'ın kendilerini zafe- re erdireceğini söylemiş, zafere erince = Allah'tan aldığı bilgiye göre bunu haber verdiğini bildirmiştir. Daha sonra - Mus'ab b. Zübeyr'in ordusuna yeni- ■lince; Allah bana zafer vaat etmişti, fakat O'na bu değişik sonuç zâhir oldu demiş, böylece Allah'ın ilim ve irade- i sinde değişiklik olduğunu imâ etmiştir. =, Abdullah bu görüşünü; "Allah dilediği-
ni siler, dilediğini sabit kılar" (Ra'd, 13/39) âyetine dayandırmıştır. Bu fikir, Cafer-i Sadık'a da isnat edilir. Cafer-i Sadık, kendisinden sonra oğlu İsmail'in imam olacağını söylemiş fakat oğlu kendisin- den önce ölünce bunu bedâ görüşüyle açıklamıştır. Beda görüşünü benimse- yenlere Bedâiyye denir.
YanıtlaSilBedä fikri, Allah'a bilgisizlik ve eksiklik nispet ettiği için ehl-i sünnet tarafından kabul görmemiştir.
Bedâ kelimesi ve türevleri çeşitli fiil kalıplarıyla, 26 âyette geçmiş ve gizli olmak anlamındaki "h-f-y" kökünün zıddı olarak açık olmak, açığa çıkmak, görünmek anlamında kullanılmıştır:
"Hayır daha önce gizledikleri şey onlara (kafirlere) zahir oldu (bedâle- hüm)." (En âm, 6/28);
"Kazandıklarının kötü olanları (günahları) onlara (zalimlere) görün- dü. (bedalehüm)" (Zümer, 39/48);
"... İçinizdekini açıklasanız da (tübdů) gizleseniz de (tuhfü) Allah sizi onunla hesaba çeker..." (Bakara, 2/284). (Ι.Κ.)
BEDDUA
Farsça'da "kötü" anlamına gelen bed ile Arapça'da "isteme, dileme" gibi anlamlara gelen dua kelimelerin- den oluşmuş bir bileşik isimdir. Bir kimsenin başına kötü şeylerin gelme- si için yapılan duaya beddua denil- mektedir. Müslümanların olur olmaz sebeplerle birbirleri aleyhine beddua etmeleri İslâm ahlâkıyla bağdaşmaz. Hz. Peygamber, genellikle İslâm'a düş- manlık gösterenlere beddua etmemiş, onların hidayeti için dua etmiştir (Buhâri, Deavat, 59). Bununla birlikte zulme uğra- yan kimsenin zalimler hakkında bed- dua etmesinin caiz olduğunu gösteren
60
avel (Nisa, 4/148) ve hadisler de Nitekim Peygamber (a.s.) azılı düşmanlarından Ebû Cehil, C ibn Halef ve benzerlerinin de bulunduğu yedi kişiye beddua bu kişilerin hepsi de Bedir Sava öldürülmüş, böylece Hz. Peygamber bedduası yerini bulmuştur (Ab 197). Ayrıca mü'minleri uyarmak cıyla, paraya taparcasına düşkün lara (Buhari, Cihad, 70; Rikák, 10) ana- ya karşı gelenlere (Müslim, Fier, M 11346) ve benzerlerine ad vermek beddua etmiştir. Mazlumun du mutlaka kabul olunacağını beyan e (Buharl, Mezalim, 9), bizzat kendisi de lümün bedduasına uğramaktan All sığınmıştır (İbn Mace, Dua, 20; Minnel 83). (M.C.)
YanıtlaSilBEDEL
Sözlükte "karşılık, yok olan şeyin yerine geçen, birinin yer geçen kimse, ıvaz, denk, eşit" anla larına gelen bedel, fıkıh istilahınd alışverişte satılan mala karşılık öde para veya mal; bazı ibadet ve bord rın asli şekliyle yapılamaması halında yerini alan ifa şekli anlamlarına
Bedel, iki tarafa borç yükleye akitlerde, akdin konusuna karşılık öd nen veya ödenecek olan şeye de da Bunun dışında, mevcut anlaşmaz kaldırmak maksadıyla karşılıklı ile yapılan sulh akdinde, verilen ve verilmesi üstlenilen şeye bedel-i sul kadının kocasını boşamaya razı et amacıyla vermiş olduğu şeye bedel hul' denir. Ayrıca, asıl borcun öde mesi imkânsız olduğunda, yerine geve
ödemeye de bedel denilmiştir. Dar anlamda ibadet, kulun Allah karşı dini yükümlülükleri demek ole şahsi ifa ve niyet şarttır. Bununla be
likte bazı ibadetlerde bedel ve niyabet yoluyla îfa caiz görülmüştür. Namaz, oruç gibi bedeni ibadetlerde, niyet ve şahsi îfa asıldır; bedel ve niyabet caiz değildir. Zekat ve sadaka-i fıtır gibi mali ibadetlerde, eylemin ibadet mahi- yeti kazanması için niyet şart olmakla birlikte, mükellefin bizzat yerine getir- mesi gerekmez; bedel veya niyabet yoluyla ifa edilebilir. Hem malî, hem de bedenî yönü bulunan hac ibadetin- de ise, asıl olarak mükellefin bizzat kendisinin ifa etmesi gerekir. Ancak, mükellefin bizzat ifadan aciz olması halinde, bedel yoluyla ifa edilebilir. Hz. Peygamber, hayvana binemeyecek kadar yaşlı olan babanın yerine (Buhari, Hac, 1; Müslim, Hac, 407-408) ve ölen annenin yerine hac edilmesine (Buhari, Cezaü's-Sayd, 22) izin vermiştir.
YanıtlaSilAlimlerin çoğunluğuna göre, üzeri- ne hac farz olduğu halde sürekli has- talık, yaşlılık, sakatlık gibi ömür boyu devam edebilecek bir özrü sebebiyle bizzat haccedemeyecek durumda bulu- nanlar yerlerine bedel gönderebilirler. Aynı şekilde, sağlığında hacca gide- meyen kimse, yerine bedel hac yapıl- masını vasiyet etmesi halinde, bıraktığı malın 1/3 masraflarını karşıladığı tak- dirde, mirasçıların yerine bedel gönder- meleri gerekir. (İ.P.)
BEDENE
Arapça'da büyükbaş hayvan anla- mında kullanılmakta olup, Mekke'de kurban olarak kesilen deve veya sığıra bedene denir. Istılahta ise, hac esnasın- da işlenen cinayetlerden bazılarında keffäret olarak kesilen kurban anlamı- na gelir.
Hac esnasında işlenen bazı ihram yasaklarına keffâret olarak, bedene
= büyük baş hayvan kesilmesi gerekir. Kesilen kurbanın eti, fakirlere dağıtılır.
YanıtlaSilBedene gerektiren cinayetler:
1) Arafat vakfesinden sonra, ihramlı iken cinsî münasebette bulunmak. Bu kimsenin Hanefiler dışındaki üç mez- hebe göre, haccı bozulur; Hanefilere göre ise, haccı bozulmayıp, bedene gerekir.
2) Ziyaret tavafını cünüp olarak yapmak. Kadınların hayız ve nifas hal- leri de cünüplük gibidir. Cünüp olarak yapılan tavafın, abdestli olarak yeniden yapılması vacip olup, bu durumda ceza düşer. (İ.P.)
BEDÎ' (Bedîu's-Semâvâti ve'l-Ard)
Eşi, numûnesi olmayan bir şeyi yapmak, îcad etmek, işini güzel yap- mak, kuyu kazmak ve bid'at işlemek anlamlarındaki "b-d-'a" kökünden türeyen bedî' kelimesi, Allah'ın sıfa- tı olarak, bir şeyi numûnesi ve örneği yokken yaratan, var eden, îcâd ve inşâ eden demektir.
Kur'ân'da iki âyette "bedî'u's- semâvâti ve'l-ard" şeklinde geçmiştir. "(O), göklerin ve yerin yaratıcısı, îcad edicisidir..." (Bakara, 2/117; En'âm, 6/101). (Ι.Κ.)
BEDİR
Sözlükte "olgun, tamam, kâmil" demek olan "bedir" ayın en dolgun ve parlak haline denir. Türkçe'de bu durum dolunay tabiri ile ifade edi- lir. Edebiyatta güzellik sembolüdür. Sevgilinin güzelliği bedre benzetilir. Tasavvufta ise vahdeti (Allah'ın birli- ğini) temsil eder.
Bedir, Mekke ile Şam yolu üzerin- de yaya yürüyüşle Medine'ye 3 gün- lük (160 km), Mekke'ye 10 günlük,
Kızıldeniz sahiline 30 km uzaklıkta bir yerleşim yerinin adıdır. Burada 14 Mart 624 tarihinde 17 Ramazan Cuma günü Mekke Müşrikleri ile Müslümanlar arasında savaş olmuştur. Müşrik ordu- su 950, İslâm ordusu ise 305 kişi idi. Müşriklerin 100 atlısı 700 devesi vardı, çoğu zırhlı idi. Müslümanların ise 3 atlısı 70 devesi vardı. Müşrik ordusu- nun başkomutanı Ebû Cehil idi. Savaş müslümanların zaferiyle sonuçlandı. Ebû Cehil dahil 70 ölü 70 esir bıra- kıp kaçtılar. Müslümanlar da 14 şehit verdiler. (1.K.)
YanıtlaSilBEKA
Sözlükte "kalıcı olma" anlamına gelen beka, tasavvufta "kötü huyların yerini güzel huy ve iyi davranışların alması; kulun Allah'ın sıfat ve vasıf- larıyla donanması" demektir. Allah'ta fäni olma haline fena fi'llâh, Allah'ta bāki olma haline bekâ billâh denir. (M.C.)
Beka, Yüce Allah'ın zatî sıfatların- dan biri olup, varlığının sonu olma- mak veya ebedi olmak demektir. Zira bekā vasfı, kıdem sıfatının bir gereği- dir. Çünkü kıdemi sabit olan bir var- lığın bekâsı da zorunlu olur. Öyle ise Yüce Allah, kadîm olduğu için bakîdir, ebedidir. Bekâ'nın zıddı olan fena ve sonu olmak Allah hakkında muhaldır. Kur'ân'da şöyle buyurulmaktadır:
"O ilktir, sondur, zâhirdir, batındır, O herşeyi bilendir." (Hadid, 57/3)
"Yeryüzünde bulunan her canlı yok olacak, Ancak azamet ve ikram sahibi Rabbinin Zatı baki kalacak." (Rahman, 55/26-27) (Ι.Κ.)
BEKTAŞİLİK
Adını Türk düşünürü Hacı Bektaşî Veli'den alan Anadolu'da XIII. yüz-
62
r yılda kurulan bir Türk tarikalin t adıdır. Hacı Bektaşi Veli, 646/124 (veya 645/1209) tarihinde Horasa r kültür merkezi olan Nişabur - rinde doğmuştur. Babası, Hora . hükümdarı İbrahim es-Sani Sey Muhammed, annesi, Nişaburlu S Ahmed'in kızı Hatme Hatun'u - Hacı Bektaşi Velî, küçük yaşta, Hre Ahmed Yesevi'nin halifelerinden S Lokman Perende'nin yanında yeu miştir. Hocası vasıtasıyla Yesevi tar ■katına intisap etmiş, ilim ve tasavvur ta kendini iyi yetiştirmiş ve Hora erlerinden biri olmuştur. Hacı Bek Veli, aynı zamanda Seyyid Ebu'l-Ve el-Bağdâdî'nin (6. 501/1107) kurduğu b vefãî tarikatı şeyhi olan Baba Ilya Horasânî'nin halifesi idi.
YanıtlaSilHacı Bektaşî Veli, aldığı mane bir işaretle Horasan'dan ayrılmı Necef, Mekke, Medine, Kudüs, Haler Elbistan, Sivas, Kırşehir ve Kayse illerini dolaştıktan sonra Suluc Karahöyük'e (bugünkü Hacıbekta ilçesine) gelip yerleşmiştir. 738/133 (veya 670/1271) yılında Hacıbektaş ölmüş ve buraya defnedilmiştir. Ha Bektaşî Velî'nin; "Makalat", "Şerh Besmele", "Şerh-ı Fatihar", "Makala Gaybiyye ve Kelimat-ı Ayniyye "Kitabü'l-Fevaid", "Üssü'l-Hakika ve "Şathiyye" adlı eserleri vardır.
Hacı Bektaşî Veli, Selçukl Devletinin Moğol istilası altına girerek siyasi hakimiyetini kaybettiği yıllard çevresindeki insanlara birlik, berabe lik ve sevgi temasını işlemiş, herkes hoşgörü ile yaklaşmıştır. "Makala adlı eserinde inanç ve düsüncesind Kur'ân'ı ve Hz. Peygamberin Sünnetin esas almis, iman, ibadet ve ahlak ests larını âyet ve hadislerle izah etmişti
7. İyi ve olgun insanların yoluna gir mek, 8. Kerametlerini gizlemek, 9. Sabırlı olmak ve Allah'a dua etmek. 10. İlm-i ledünniyi öğrenmek.
YanıtlaSilBektaşilik, Balım Sultan'ın (0) 922/1516) tarikatın başına geçmesi ile bugünkü şeklini almıştır. Balım Sultan, bu etkinliği sebebiyle tarikatın ikinci piri kabul edilmiştir.
Bektaşilik, XV. ve XVI. Yüzyıllarda Yeniçeri Ocağı'nda büyük bir nüfuz sahibi olmuş ve Osmanlı devletinin himayesine mahzar olmuştur. XVII. Yüzyılda bu gelişme devam etmiş, XVIII ve XIX. Yüzyıllarda Balkanlar, Tuna kıyıları ve Arnavutluk'ta taraf- tar bularak faaliyetini sürdürmüştür. Irak ve Mısır'daki Türkler arasında da kısmen kabul gören Bektaşîlik; II. Mahmut tarafından 1826 yılında Yençeri Ocağı ile birlikte kapatılmış, tekkeleri Nakşibendî tarikatının emri- ne verilmiştir. Abdülaziz zamanında yeniden eski haline dönmüş ise de 1925 yılında tarikat, tekke ve zaviyele- rin kapatılması ile resmen sona ermiş, ancak diğer tarikatlar gibi varlığını günümüze kadar sürdürmüştür.
Bektaşîlikte Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin başta olmak üzere ehl-i beyt sevgi ve saygısı ön plana çıkarıl- mış, ehl-i beyti ve Hz. Ali'nin evladını sevme ve onlara bağlanma anlamında "tevella" ve bunları sevmeyenlerden uzak durma anlamında "teberra" ilkesi benimsenmiş, 12 imam'a itibar edil- miştir. "Teslim Taşı" denilen ve boyu- na takılan on iki köşeli yıldız kolye on iki imamı temsil eder. Pîr evinde on iki imamı temsilen başta Hz. Muhammed olmak üzere her biri peygamberlere ve Bektâşî velilerine izafe edilen on iki post/makam bulunur.
Bektaşilikte "ikrar" ve "cem" ach verilen iki önemli ayin vardhu. "İked ayini", Bektaşiliğe giriş merasimidin Ayinler; kırk kapı kırk makam şeklin de ifade edilen tasavvufi anlayışa daya nır. İnsan ancak, şeriat, tarikat, marifet ve hakikat kapılarını ve her kapıdaki on makamı geçerek Hakka ulaşabilir Ayinlerde "nefes" adı verilen ilahiler söylenir.
YanıtlaSilBektaşîlikte; eline, diline ve beli ne sahip olma temel düsturdur. Birlik: iman, amel ve ahlak ile gerçekleşir. Birlik ve dirliği; kibir, haset, cimrilik, aç gözlülük, öfke ve gıybet gibi ahlak dışı davranışlar bozar. Muharrem ay nın ilk on günü oruç tutulur.
Bektaşî zaviyesinde oturan ve bütün Bektaşîlerin şeyhi ve manevi lideri sayılan zata "dede-baba" denir. "Dede-baba"dan sonra ikinci sırada "baba" gelir. Babalık makamı, tekke başkanlığıdır. Babalar arasında "dede- baba"yı temsil eden "halifeler" seçi lir. Her zaviyede "canlar" diye anılan "dervişler" vardır. "Canlar", "muhip" tabir edilen "müritler" arasından seçi lir. Tarikat adaylarına "talip", tarikata henüz girmeyenlere ise "âşık" denir.
Bektaşîler, çelebiler/bel oğulları ve babalar/yol oğulları/mücerretler şek linde iki gruba ayrılmıştır. Birinciler, kendilerinin Hacı Bektaşî Veli'nin soyundan geldiklerini iddia ederler: ikinciler ise, bunu kabul etmezler ve gerçek Bektaşîlerin kendileri olduğunu söylerler. (İ.K.)
BELA
Sözlükte "denemek, sınamak: eskimek; musibet, darlık ve sıkın- tı" anlamına gelmektedir. Kur'ân- Kerim'de de bütün bu anlamlarda kul
64
lanıldığını görmekteyiz. Firavun'un srailoğulları'na reva gördüğü korkung işkenceler "büyük bir imtihan (belan azim) (Bakara, 2/49; A'raf, 7/141; Ibrahim, 140 ve "apaçık bir imtihan (belâün mübing (Duhân, 44/33) diye nitelendirilmiştir. İbrahim'in oğlu İsmail'i kurban etme Hz bir imtihan" sayıl girişimi de "apaçık miştir (Saffat, 37/106). Kulun denendig imtihandan başarıyla çıkmasına da "güzel bir imtihan (belâün hasen) denilmiştir (Enfal, 8/17). Allah'ın korku ve kıtlık vermesi, can, mal ve meyve. leri eksiltmesi de birer bela (deneme) dır (Bakara, 2/155). Dünya, kimin daha güzel iş yaptığının anlaşılacağı bir bela (deneme) yeridir, ölüm de hayat da bunun için yaratılmıştır (Malk, 67/2 Peygamberler de dahil olmak üzere Allah herkesi bir belâ ile denemektedir Belânın en şiddetlisine uğrayanlar önce Peygamberler, sonra da mânevi bakım dan onlara en yakın olanlardır (Buhar Merdă, 3; Tirmizi, Zühd, 56; İbn Mace, Fiten, 21 Därimi, Rekäik, 67). Bir kimsenin gerçek şahsiyeti denenmesi halinde belli olur. Büyük belâlara büyük insanlar daya- nabilir. Elde edilecek olan sevabın büyüklüğü katlanılan belânın büyük lüğüne göredir. Belâya uğrama günah- lardan arınmaya ve mânen yükselmeye vesile olur. Bununla birlikte belâ isten- memeli, Allah'tan âfiyet dilenmelidir Hz. Peygamber de "dayanılamayacal belâlardan" Allah'a sığınmıştır (Tim Zühd, 56; Deavat, 91; Buhârî, Deavat, 23; Ibn Mice Fiten, 23, 31; el-Muvatta, Ayn, 8; Müsned, VLIS
YanıtlaSil(M.C.)
BELEDÜ'L-EMÎN
Güvenli belde demek olan bu tabi Kur'ân'da Tîn sûresinin 3. âyetinde gey harem bölgesi kasdedilmiştir. Bakan
2/126 ve İbrahim 14/35. âyetlerinde Mekke ve çevresinin güvenli belde oldu- ğu bildirilmiştir. Mekke ve çevresinin güvenli belde olması; yeryüzünün ilk ma'bedi olan Ka'be'nin ve çevresinde- ki Mescid-i Haram'ın, Arafat, Müzdelife ve Mina gibi hac menasikinin yapıldığı yerlerin burada olması, belâ, âfet ve fit- nelerden korunmuş olması sebebiyledir. Mekke, aynı zamanda âlemlere rahmet olarak gönderilen son Peygamber Hz. Muhammed (a.s.)'in doğduğu ve son ilâhî kitap Kur'ân'ın inmeye başladığı yerdir. (İ.K.)
YanıtlaSilBELVA
bk. Umumu Belvâ.
BERAET
Sözlükte "bir borçtan, ceza veya sorumluluktan kurtulma; temize çık- mak; uzak olmak; ilişkiyi kesmek" gibi anlamlara gelmektedir.
Kur'ân-ı Kerim'de, suçsuzluk, kur- tuluş belgesi (Kamer, 54/43) ve müşrikler- le her türlü ilişkiyi kesme, onlardan uzak durma (Tevbe, 9/1) anlamlarında iki yerde berâet kelimesi geçmektedir. Hadislerde ise genellikle, günahtan kurtulma, bir iş veya zümreden uzak durma anlamlarında kullanılmıştır.
Dinî bir kavram olarak berâet keli- mesi ise; "berâet-i zimmet (berâet-i asliyye)", "berûet gecesi" ve "berået yemini" ile borçlar hukukunda kulla- nılan berâet olmak üzere dört anlamda
kullanılmaktadır.
Berûet gecesi, Şaban ayının 15. gecesi için kullanılan bir tabir olup, halk arasında berat gecesi de denmek- tedir. Berâet gecesi, Müslümanlarca kutsal sayılan, rahmet ve mağfiret le gecesi, mü'minlerin dualarının kabul, g günahlarının af olduğu bir zaman dili- y
G
M
midir. Hz. Peygamber, "Allah Teâlâ Şaban'ın 15. gecesi dünya semasında tecelli eder ve Kelb kabilesinin koyun- larının kıllarının sayısından daha fazla - kişiyi bağışlar" buyurmuştur (Ibn Mace, Ikame. 191). Başka bir hadislerinde de, "Şaban'ın ortasında gece ibadet edi- niz, gündüz oruç tutumez. Allah o gece güneş batınca dünya semasına tecelli eder ve fecir doğana kadar, 'Yok mu Benden af isteyen affedeyim; yok mu Benden rızk isteyen vereyim; yok mu bir musibete uğrayan ona afiyet vere- yim, yok mu şöyle, yok mu böyle!' der" buyurmuştur (Ibn Máce, İkáme, 191).
YanıtlaSilBu geceye mahsus olmak üzere belirlenmiş ibadet yoktur. Hatta bazı alimler, belli ibadet ve kutlama şekil- leri ihdas edip ädet haline getirmenin dinde yeri bulunmadığını söylemişler- dir. Ancak, Hz. Peygamber'in bu gece- ye önem vererek ihya etmesi göz önün- de bulundurulduğunda, namaz kılmak, Kur'ân okumak ve dua etmek sûretiyle bu gecenin ihya edilmeye çalışılması, gündüzünde de oruç tutulması sevaba vesile olacaktır.
Berâet yemîni; sözünün doğru- luğunu kuvvetlendirmek amacıyla, "eğer yalan söylemişsem İslâm'dan çıkayım" veya "şöyle yaparsam kâfir olayım" şeklinde yapılan yemindir. Hz. Peygamber, bu şekilde yapılan yemini yasaklamış; "bir kimse (eğer yalansa) İslâm'dan uzak olayım diye yemin eder de, söylediği yalan olursa, söylediği gibi İslâm'dan çıkmış olur; şâyet doğru söylemiş ise, İslâm kendisine sağlam olarak geri dönmez" buyurmuştur (lbo Máce, Keffärit, 3). Bu tarzda söylenen söz- lerin yemin sayılması, yani bozuldu- ğunda keffaret gerektirmesi için, bunun yemin niyetiyle, yani sözü kuvvetlen-
65
dirmek maksadıyla söylenmiş olması gerekir. (bk. Yemin)
YanıtlaSilBeraet-i Zimmet (Beraet-i Asliyye) ise, fikhın genel prensiplerinden birisi- dir. Aksine bir hüküm veya delil bulun- madığı sürece, kişinin hukuki ve cezãi sorumluluğunun olmaması demektir. Bu prensibe göre, Şari'in (kanun koyu- cunun, Allah'ın) hükmü bulunmadan fert herhangi bir yükümlülükle mükel- lef tutulamaz; aynı şekilde aksine bir delil bulunmadıkça kişinin suçsuzluğu ve borçsuzluğu esastır. Mecelle'de, "beräet-i zimmet asıldır" şeklinde yer alan külli kaide de bunu ifade etmekte- dir. Anayasamızda da, "suçluluğu hük- men sabit oluncaya kadar kimse suçlu sayılamaz" (Maide, 5/38) denilmektedir.
Borçlar hukukunda berâet-i zim- met, aksine bir delil bulununcaya kadar kişinin borçsuzluğunun esas olması anlamına gelir. Bunun dışında berâet kelimesi, kişinin, borçlu veya kefilinin ifası, alacaklının ibrası veya tazmîn sebebinin ortadan kalkması sûretiyle, mevcut bir borçtan kurtul- ması anlamına gelir. Ayrıca alışverişte, satılan maldaki ayıptan dolayı satıcının sorumlu tutulmaması için akit esnasın- da ileri sürülen şarta da, beräet şartı denilmektedir. (İ.P.)
BEREKET
Sözlükte "çokluk, artmak, ziyade- leşmek, yeterli olmak vb." anlamları- na gelen bu kelime; verilen nimetin ve maddi imkânın artması, fazlalaşması, genişlik ve bolluk vesilesi olması vb. anlamlara gelir. Mü'min Duasında yer alan unsurlardan biri de rızkının bol helâl ve bereketli olmasıdır. (L.U.)
66
BERI (Berî'ün Min'el-Müşrikin
YanıtlaSilUzak olmak, uzaklaşmak, ha iyileşmek ve yaratmak "b-r-e" kökünden türeyen beri olan demektir. Allah'ın sıfatı olarak Kur'ân'da bir âyette geçmiştir: Şüphesiz Allah müşriklerden beri'de uzaktır..." (Tevbe 9/3). anlamındal
Allah'ın berî olması, müşriklere yakın olmaması, onların inanç ve day Yanışlarını beğenmemesi, onlara yardım etmemesi demektir. Karib sıfatının zıddıdır. (İ.K.)
BERR
İtaat, ibadet ve iyilik etmek, ibade kabul etmek, yeminine sâdık olmak va'dini yerine getirmek anlamlarındak "b-r-r" kökünden türeyen berr; Allah'ın sıfatı olarak, kullarına iyilik yapan, çok lütufkâr (latîf), çok merhametli, (rahim çok şefkatli (raûf) demektir. Kur'ân'da bir âyette geçmiştir: "...Şüphesiz O Allah, çok iyilik eden (berr) çok mer- hametli olandır (rahîm)." (Tûr, 52/28)
İyilik yapan anlamında berr (çoğu lu, ebrar ve berere) insanları (Meryem 19/14, 32; Al-i İmrân, 3/193, 198; Insân, 76/7-10 12); iyi, sâdık, itaatkâr ve temiz anla mında melekleri (Abese, 80/16) nitelemek için kullanılmıştır.
Allâh'ın iyilik edene, iyi ve yararlı bir amel yapana en az on katı ile müka fat vermesi, kötülük yapana, kötü ve zararlı bir fiil işleyene sadece misliyle ceza vermesi (En'âm, 6/160), îmân edip salih amel işleyenlere dünyada iyi bir hayat yaşatması, onları daha iyisi ile ödüllendirmesi (Nahl, 16/97 karşılıksız bol rızık ve nimet vermesi yaptıklarının O'nun berr olmasının sonucudur.
Allah'ın bu sıfatı. İbn Mâce'nin el esmâü'l-hüsnâ ile ilgili rivâyetinde el
bårr şeklinde geçmiştir (Ibu Máce, Dua, 10, 11. 1270). Barr, berr ile aynı anlamdadır. "Berr", Yahya ve İsa (a.s.)'ın sıfatı olarak da kullanılmıştır. (Meryem, 19/14, 32). Bu âyetlerde "berr" ana-babası- na iyilik eden, iyi davranan, ikrâm ve ihsanda bulunan ve merhamet eden demektir. Kur'ân'da; insanın övüldüğü kavramlardan biri 'ebrar' dır. Kur'ân ve sünnete göre, mü'min, muttaki olan, (Al-i Imran, 3/193, 198), adağını yeri- ne getiren kıyamet gününden korkan, yoksula, yetime ve esire yemek yedi- ren, Allah'tan korkan, sabırlı (Insan, 76/7, 10, 12) îman, amel, söz, fiil ve davranış- larında doğru (sâdık) (Müslim, İmân, 104. III, 2013), güzel ahlâk sahibi olan (Müslim, Birr, 14. III, 1980), ana-babasına iyilik eden (Meryem, 19/14, 32) ve Allah'a yaklaştırıl- miş (Mutaffifin, 83/21-28) kimselere "ebrår" (iyiler) denilmiştir. Buna göre bir insa- nın "ebrâr" derecesine erebilmesi için iman edip Allah ve peygambere itâat etmesi, isyân olan söz, fiil ve davranış- ları terk etmesi, Allah ve kul haklarına riâyet etmesi, kemaliyle hayır sahibi, iyilik sever, şerre razı olmayan, sâlih, itaatkâr ve dürüst olması gerekir.
YanıtlaSil"Berr" kelimesi Kur'ân'da 12 âyet- te kıta ve geniş kara parçası anlamında da kullanılmıştır. (İ.K.)
BERZAH
Sözlükte "iki şey arasındaki engel, perde ve ayırıcı sınır" manasınadır. Dinî ıstılahtaki karşılığı ise: ölümden sonra başlayan ve mahşerdeki dirilişe kadar devam edecek olan kabir hayatı- dır. Buna göre ölen herkes berzah ale- mine girecektir. Berzah hayatı, daha çok "kabir hayatı" şeklinde de anılır. Ölümden sonra beden genellikle çürü- yüp ortadan kalktığı için insanın göç
ettiği berzah âlemine "âlem-i ervah" veya "dârü'l ervah" da denir.
YanıtlaSilBerzah; iki şey arasındaki engel ve mania anlamlarında Kur'ân-ı Kerim'de de zikredilmiştir: "Birinin suyu tatlı ve içimi kolay, diğerininki tuzlu ve acı iki denizi salıveren ve aralarına bir engel, aşılmaz bir sınır koyan O'dur." (Furkan, 25/53) Şu âyette geçen "Berzah" ise ölümden sonra yeniden dirilişe kadar geçecek zaman diliminin oluşturduğu engel anlamındadır: "Onların gerisin- de ise, yeniden dirilecekleri güne kadar (süren) bir berzah vardır." (Mü'minûn, 23/100) (F.K.)
BESMELE
Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla anlamına gelen "Bismillahirrahmanirrahîm" âyeti- nin adıdır. Besmeleye "Allah'ın adını anmak" anlamına gelen "tesmiye" de denir. Besmele, Neml sûresinin 30. âyetinin bir bölümü ve Fâtiha sûresi- nin ilk âyetidir. Tevbe sûresi hâriç diğer sûrelerin başında besmele yazılmıştır. Sûre başlarındaki besmeleler, müsta- kil birer âyettir. Ancak o sûreye dahil değildir.
Peygamberimiz (a.s.) her hayırlı işe besmele ile başlanmasını tavsiye etmiş ve "Besmele ile başlanmayan her iş bereketsiz ve sonu güdüktür" buyurmuştur (Aclūni, Keşfü'l-Hafa, II,174). Kur'ân okumaya, bir şey yiyip içmeye ve bir işe başlanırken besmele çekilir. Kur'ân'da Allah'ın adı anılmadan kesi- len hayvanların etlerinin yenmeyeceği bildirilmiştir (En'âm, 6/121).
Besmele çeken insan; başka bir varlık adına değil sâdece Allah adına, O'nun rızası için ve O'nun izniyle baş- lıyorum, demiş olur. Besmelede Yüce
67
Yaratıcının üç ismi geçmektedir: Allah, Rahman ve Rahim. Besmele çeken Kur'ân okumuş ve Allah'ı anmış olur. (Ι.Κ.)
YanıtlaSilBEŞÎR
Müjdeleyici demektir. Mübeşşir kelimesi ile eş; nezir ve münzir (uya- rıcı) kelimeleri ile zıd anlamdadır. Beşir ve mübeşşir, nezir ve münzir bütün Peygamberlerin ortak vasfıdır (Bakara, 2/213). Peygamberler, îmân edip sâlih amel işleyenleri Allah'ın rızası, cennet ve nimetleriyle müjdelerler. Hz. Muhammed (a.s.), bütün insanlara müjdeci ve uyarıcı olarak gönderildiği gibi (Sebe', 34/28), Kur'ân da müjdeci ve uyarıcı olarak gönderilmiştir (Fussilet, 41/4). Beşîr kelimesi nezir kelimesi ile birlikte Kur'ân'da 8 âyette, mübeşşir kelimesi ise nezir ve münzir kelime- si ile birlikte 9 âyette geçmiştir. (bk. Nezîr) (İ.K.)
BEY'
İki veya daha fazla taraflı akitlerden olan bey', genel olarak ticari muame- leyi, özel olarak da satım akdini ifade etmekte olup, Türkçe'de alışveriş şek- linde ifade edilir. Çoğulu buyêû'dur. Bey' akdi, Arapça'da şirâ kelimesi ile de ifade edilmektedir.
Kur'ân-ı Kerim'de bey' teknik bir terim ve hukukî işlem olmaktan çok, bütün ticarî işlemleri kapsayabi- len genel bir anlama sahiptir. Kur'ân, dünya hayatının geçici değerlerini, maddî ve ticarî kazancı tek ölçü ve gaye edinen dar ve kısa görüşlü kimse- leri uyarmak ve onlara gerçek kazancı göstermek için bey' tabirini kullanmış- tır. Bunun yanında, alışverişin dinî ve ahlâkî temellerini belirleyen, ahde vefa, sözde durma, adalet, akitlere bağlılık,
68
ölçü ve tartıda hile yapmamak, nlık etmemek, Kur'ân'da bir emir olarak haksız yer almıştır.
YanıtlaSilHz. 'in hadislerinde Peygamber'in devirlerinden ber alışveriş, ayrıntılı bir şekilde yer almış olup, insanlığın ilk var olan ticari işlemleri, olması gere ken asli tabiatına ve sağlıklı işleyişi. ne kavuşturmak amacıyla, daha çok hukuki hükümler üzerine olmuştur. Hadislerde, aldatma, haksızlık ve sömürüye yol açan alışveriş çeşitle ri tek tek yasaklanmış, alışveriş faizli İşlemlerden arındırılmış, alışveriş için gerekli temel şart ve hükümler vaz edilmiştir.
Ticarî işlemlerin en yaygını olan bey', mülkiyeti nakleden, bağlayıcı, iki taraflı, tam bir akittir. Tarafların rızalarına delalet eden irade beyanı ile kurulur. Bedelleri açısından alışveriş: satım akdi, sarf, mukâyaza (trampa) ve selem şeklinde dörde ayrılır. Mala karşılık para ödeme şeklinde yapılan alışverişe, satım akdi veya bey' denir. Satılan malın bedeli peşin olarak öde- nebileceği gibi, vadeli veya taksitli de olabilir. Ancak bu durumda, taksit şekillerinin ve vadenin taraflarca bilin- mesi gerekir.
Satılan malın mevcut, teslimi müm- kün, belirli ve bilinebilir olması gere kir. Bu nedenle, akit esnasında ortada bulunmayıp ileride meydana gelmesi muhtemel olan malların satışı caiz görülmemiştir.
Alışverişte taraflar, akdin gerçekleş mesini bazı şartlara bağlayabilir, belli bir süre muhayyerlik isteyebilirler. Satılan malda, değerini düşürecek ölçü de bir ayıbın olduğunun ortaya çıkması halinde, alıcının malı iade hakkı vardır. (bk. Muhayyerlik) (İ.P.)
BEY'AT
YanıtlaSilBağlılık, itimat bildirmek anlamla- rına gelir.
Hz. Peygamber, kendini tasdik eden- lerden sadakat yemini almıştır. Ancak bu aslında, Hz. Peygamber'in şahsı- na değil, onun aracılığıyla Allâh'adır. Kur'ân-ı Kerim'de, "Gerçekte sana bey'at edenler, Allah'a bey'at etmiş olurlar" (Fetih, 48/10) buyurulmaktadır.
İslâm tarihinde devlet başkanının tayin veya tespit yollarından biri bey'at usulü olup, bir bakıma günümüzdeki seçim sistemini karşılamaktadır. Tarihi uygulaması bakımından bey'at, seçme ehliyetine sahip kişilerin, seçilme ehli- yetini haiz bir kimseyi seçip ona sada- katlerini bildirmeleri şeklinde yapılır. Bilindiği gibi Hz. Peygamber bir hali- fe tayin etmeden vefat etmiştir. Hz. Peygamber'in vefatından sonra Ashap, Benî Saide denilen yerde toplanarak devlet başkanlığı konusunda görüşmüş- ler ve Hz. Ömer'in teklifi ile Hz. Ebû Bekir'e bey'at etmişlerdir. (İ.P.)
BEYNE'L-HAVFİ VE'R RECA
İnsanın korku ile ümit arasın- da olmasını ifade eden bir deyimdir. Kur'ân'da insanın Allah'ın azabından korkması (Nûr, 24/52) ve rahmetinden de ümitvar olması (Bakara, 2/218) istenmiştir.
Allah kendisini hem rahmet ve mağfiret sahibi hem de azap edici ola- rak tanıtmıştır: "...Şüphesiz Rabb'ın insanların zulümlerine karşı mağfiret sahibidir, fakat Rabb'inin azabı da çok şiddetlidir." (Ra'd, 13/6), "İyi biliniz ki Allah'ın cezası çok şiddetlidir ve gerçekten Allah, çok bağışlayan, çok merhametli olandır." (Maide, 5/98), "(Ey Rasûlüm!) kullarıma haber ver; ben gerçekten çok bağışlayan, çok merha-
met edenim ve gerçekten benim azabım da çok acıtıcı bir azaptır." (Hier, 15/49-50), "Ahirette şiddetli azap, Allah'tan mağ- firet ve rıza vardır." (Hadid, 57/20)
YanıtlaSilBu âyetler insanın korku ile ümit arasında olmasını ön görmektedir. İnsan Allah'ın azabından korkacak ama rahmetini de umacak, ümitsiz olmaya- cak fakat ilâhî azaptan da tamamen güven içinde bulunmayacaktır (A'raf, 7/97-99). İkisi arasında dengeli olacaktır. Peygamberimiz Hz. Muhammed (a.s.), Allah'ın rahmet ve azabının çokluğu- nu şöyle bildirmiştir: "Mü'min, Allah katındaki azabı bilseydi cennetini ummazdı. Kâfir de Allah'ın rahmetini bilseydi cennetinden ümit kesmezdi." (Müslim, Tevbe, 23. III, 2109), "Allah, cennet için; sen benim rahmetimsin, cehen- nem için de sen de benim azabımsın" demiştir (Buhâri, Tevhid, 25. VIII,186).
Kur'ân'da peygamber ve sâlih insanların korku ve ümit arasında oldu- ğu, "korkarak ve umarak Allah'a dua ve ibâdet ettikleri" (Enbiya, 21/90; Secde, 32/16) bildirilmiştir.
Allah'ın rahmetinden ümit kesmek de azabından güven içinde olmak da mü'mine yakışan bir davranış değildir. Bunu ancak, kâfir, sapık ve hüsrana uğrayanlar yapabilir (Hicr, 15/56; Ankebût, 29/23; A'raf, 7/97-99). (bk. Havf, Reca) (İ.K.)
BEYT
Sözlükte "ev" anlamında olan beyt, tasavvufta mecazî olarak "kalp" anla- mında kullanılmaktadır. Sûfilere göre - insanın manevî âlemindeki kalp de "Beytullah" tır. Bu bakımdan herhangi bir canlıyı öldürme, fitne ve fesat çıkar- - ma, kavga etme gibi kötülüklere Ka'be ve civarında olduğu gibi kalpte de yer verilmemelidir. (M.C.)
-
-
69
BEYTULLAH
YanıtlaSilAllah'ın evi demektir. Allah'ın evinden maksat Ka'be'dir. Ka'be'ye Beytullah denildiği gibi Beytü'l- Harem, (harem evi) Beytü'l-Muazzam (muazzam ev) Beyt-i Şerîf (şerefli ev) Harem-i Şerîf (şerefli harem) de denir. (bk. Ka'be ve Harem) (I.K.)
BEYTÜ'L-İZZE
İzzet evi anlamına gelen beytü'l- izze, Kur'ân'ın bir bütün halinde indi- rildiği dünya semasında (yere en yakın gökte) bulunan yerin adıdır. Levh-i Mahfuz'da bulunan Kur'ân (Bürûc, 85/21-22), Ramazan ayında (Bakara, 2/185) mübarek bir gece (Duhân, 44/2-3) olan Kadir gecesinde (Kadr, 97/1) buradan bey- tü'l-izze'ye indirilmiştir (Hakim, II, 323; İbn Ebi Şeybe, VI,144). Beytü'l-İzze'den de Cebrail vasıtasıyla veya vasıtasız ola- rak şartlara ve ihtiyaçlara göre peyder pey Hz. Muhammed (a.s.)'e gönderil- miştir (İsra, 17/106; Furkân, 25/32).
Beytü'l-İzze, tasavvuf terimi olarak Hak'ta fanî olma halinde cem makamı- na vasıl olan kalp demektir. (İ.K.)
BEYTÜ'L-MA'MUR
Sözlükte "îmâr edilmiş ev" anla- mına gelen el-beytü'l-ma'mûr; yedin- ci semada melekler için inşa edilmiş, bir geleni bir daha gelmemek üzere her gün yetmiş bin meleğin ziyaret edip ibâdet ettiği bir mabeddir (Buhâri, Bed'ül-Hak, 6; Müslim, İmân, 259; Nesâî, Salat, 1; Ahmed, III, 149).
"el-Beytü'l-Ma'mûr", yeryüzün- deki Beytullah'ın kutsiyetine benzer bir kutsiyete sahiptir. Miraç esnasında Hz. Muhammed (a.s.)'e gösterilmiştir. Kur'ân'da bir âyette geçmiştir (Tûr, 52/4). Bu âyetteki el-Beytü'l-Ma'mûr, 7. gök- teki meleklerin mabedi olabileceği gibi
70
Beytullah da olabilir. Çünkü, 7. gökte- ki meleklere ait mabed gibi Ka'be de ma'murdur, gece-gündüz ibadet eden- lerle dolup taşmaktadır.
YanıtlaSilTasavvufta Beyt-i Ma'mûr ile hem 7. gökteki mabed hem de Hakk'in tecelligâhı olan mü'minin kalbi kastedilir. (İ.K.)
BEYTÜ'L-MAL
Arapça beyt (ev) ve mal kelime- lerinin birleşiminden meydana gelen beytülmal kelimesi, sözlükte "mal evi" anlamına gelir. Terim olarak ise, İslâm tarihinde devlet hazinesi, devletin bütçe ve maliye işlerine bakan kurum anlamında kullanılmıştır.
Ana hatlarıyla beytülmalin gelir kaynaklarını; müslümanlardan alınan zekat ve öşür gibi vergiler, araziden alınan vergiler, İslâm devletinin teba- ası olarak yaşayan gayrimüslimlerden alınan "cizye" vergisi, savaştan elde edilen ganimet ve Devletin zaman ve duruma göre tayin ve takdir edeceği vergiler oluşturmaktadır.
Beytülmal ile ilgili hususlar, dev- letin sosyal adaleti temin edip bütün vatandaşların refah ve saadetini sağ laması, toplumda hakça bölüşümün, külfet ve nimetlerin dengeli ve adalet- li tarzda dağıtımının temini gayesine matuf olup, zaman ve şartlarla yakın- dan ilgisi bulunmaktadır. (İ.P.)
BEYYİNE
Ayırmak, ayrılmak, uzaklaşmak ve uzaklaştırmak anlamındaki "beyn" veya açık-seçik olmak, açık-seçik hale getirmek anlamındaki "beyân" kökün- den gelen "beyyine" apaçık delil, hüc cet, kesin belge demektir. Bir davayı açıkça ispat eden, kendisi açık, başkası- nı açıklayıcı delil demektir. Kur'ân'da
bir âyette "beyyin", 19 âyette "beyyi ne" şeklinde geçmiş ve akli ve nakli delil, açık belge, bilinen tarihi olaylar, vahiy, Kur'ân, Peygamberlik, mucize, Hz. Muhammed ve Salih Peygamberin mucizesi olan deve (A'rar, 7/73) anlamla rında kullanılmıştır.
YanıtlaSilÇoğulu olan "beyyinât" kelimesi ise 52 defa geçmiş ve genellikle âyet- ler anlamında kullanılmış (mesela, Marde, 5/32) veya "âyet" kelimesini nitelemiş- tir. "Âyâtün beyyinâtün" terkibi (meselä; Bakara, 2/99) apaçık âyetler, belgeler, deliller demektir. "Beyyinâtün mine'l- hüdâ" (Bakara, 2/185) hidâyeti, doğruyolu açıklayıcı anlamında Kur'ân'ın sıfatı olarak kullanılmıştır. Ayrıcı Ka'be'deki Makam-ı İbrahim'e (Al-i İmrân, 3/97), Hz. Musa (a.s.)'a verilen 9 mucizeye (Isra, 17/101) ve Hz. İsa (a.s.)'a verilen hikmete de (Zuhruf, 43/63), "beyyinât" denilmiştir.
Aynı kökten türeyen mübeyyin kelimesi, 13 defa geçmiş ve apaçık anlamında ism'in (günahın) sultan'ın (gücün), adüvv'ün (düşmanın), hûs- ranın, nûrun, (Nisă, 4/20, 91, 101, 119, 174) dalaletin (sapıklığın) (Ahzab, 33/36) ve fetih'in (zaferin) (Fetih, 48/1) sıfatı olarak kullanılmıştır. "Mübeyyine" kelimesi üç âyette geçmiş ve apaçık anlamında, "fahişe" kelimesinin (meselä; Nisa, 4/19) sıfatı olarak, "mubeyyinât" ise üç âyet- te "beyyinât" anlamında âyetlerin sıfatı olarak (Meselâ; Nûr, 24/34), bir âyette geçen "müstebîn" kelimesi apaçık anlamında kitabın sıfatı olarak kullanılmıştır. (Saffat, 37/117). (bk. Tebyin, Mübîn, Mübeyyin)
Kur'ân'ın 98. sûresinin adı da Beyyine'dir. (İ.K.)
Bir fıkıh terimi olarak ise, kesinlik ifade eden ispat vasıtalarına verilen genel addır. Fıkıh literatüründe, bir hakkın veya kendisine hukukî sonuç
t
bağlanan bir olayın ispatını sağlayan katî delil anlamında kullanılmış olup, genel olarak, şahitlik, yazılı delil ve kesin karîne şeklinde üç grupta topla- nabilir.
YanıtlaSilİlk devirlerden beri şahitliğin en kuvvetli ispat vasıtası olması sebebiy- le, klasik İslâm fıkıhçıları tarafından, beyyine ile kastedilenin şahitlik olduğu söylenmiştir. Bununla birlikte, beyyi- ne başlığı altında hem şahitliği, hem de diğer katî delilleri incelemişlerdir. Buna mukabil bazı âlimler beyyineyi, mahkeme önünde gerçeğin ortaya çıka- rılmasını sağlayan her türlü kesin delil şeklinde tanımlamışlardır.
Bunun yanında, mahkemelerde beyyine dışında, bunun kadar kuvvetli olmayan, ikrar, yeminden nükül gibi deliller de bulunmaktadır. (ayrıca bk. Delil, Hüccet, İspat, Şahit) (İ.P.)
BEZM-İ ELEST
Farsça'daki "sohbet meclisi" anla- mına gelen bezm sözcüğüyle Arapça'da "ben değil miyim" anlamındaki çekimli bir fiil olan elestü'den oluşan bezm-i elest terkibi "Ben sizin Rabbiniz değil miyim" hitabının yapıldığı ve ruhların da "belâ / evet" diye cevap verdikle- ri meclis anlamında kullanılmaktadır. Kur'ân'da geçmişte Allah'ın Adem oğullarından yani onların sırtlarından (veya sulplerinden) zürriyetini çıkardı- ğı, kendilerini nefislerine şahit tuttuğu ve onlara "Ben sizin Rabbiniz değil miyim" diye hitap ettiği, onların da "evet" dedikleri anlatılmaktadır (A'raf, 7/172). Allah'la insanlar arasında mey- dana gelen bu sözleşmeye misâk, kâlu belâ, rûz-i elest, bezm-i ezel, ahid, belâ ahdi gibi çeşitli isimler verilmiş- tir. Kur'ân'da aynı konuyla ilgili açık veya dolaylı ifadeler çeşitli sürelerde
71
yer almaktadır (Râm, 30/30). Bezm-i elest- te yapılan sözleşmenin zamanı, yeri ve keyfiyeti konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bunları şöylece özet- lemek mümkündür:
YanıtlaSil1-Allah'ın insanlardan aldığı söz insanın dünyaya gelişinden önce ger- çekleşmiştir. Bütün insanların zürriye- ti Adem'in sırtından zerreler halinde çıkartılmış, ruh ve akıl verilerek ken- dilerine hitap olunmuş, onlar da sözlü olarak cevap vermişlerdir.
2-Nass'larda sözü edilen sözleşme mecâzî anlamda olup ruhlar âleminde değil, bedenlerin yaratılmasıyla ger- çekleşmiştir. İnsanın Allah'ın varlığını ve birliğini kavrayabilecek bir nitelikte yaratılması sözlü olmayan, fıtrî denebi- lecek bir ahit ve misak niteliğindedir. Bu iki görüşten ilkini insan türüne ait genel bir sözleşme, ikincisini de her ferdin bizzat yaptığı sözleşme şeklinde değerlendirmek mümkündür. (M.C.)
Bİ'SET
Arapça (Be-a-se) kökünden mas- tardır. Göndermek ve gönderilmek anlamına gelir. İnsanları hak ve doğru yola sevk için gönderilen bütün pey- gamberlerin özel olarak da peygambe- rimizin, peygamberlik görevinin baş- langıç zamanı demektir. Bu durumda Hz. Muhammed'in peygamberlik göre- vi verilmeden önceki hayatına bi'set öncesi, kendisine nübüvvet verildikten sonraki devreye de bi'set sonrası denir. (F.K.)
BİD'AT
Örneksiz bir şey yapmak, yepyeni bir iş ortaya koymak, umumî kanaata aykırı davranışta bulunmak ve daha evvel benzeri olmayan bir şeyi icat etmek gibi anlamlara gelir. Sonradan
72
ihdas edilen her türlü yeniliklere bid denilmesi caiz olmakla birlikte, bu ka ramın zamanla dinî konularda fazlalı veya noksanlık olarak telakki edile davranışlar için kullanılmasının haline geldiği görülmektedir. team
YanıtlaSilIstilah bakımından bid'at; dinin aslından olmayan ve şer'i delillere istinad etmeden sünnete aykırı ola. rak icad edilen şeylerdir. Başka bir ifadeyle; dinî emirlerin ikmalinden sonra, Hz. Muhammed'in sünnetine, Kur'ân'ın sarīh hükümlerine, ashab tabiin ve müctehitlerin genel görüşlen ne tamamen aykırı olarak ortaya çıkan hal, davranış ve işler demektir. Bu iki tanımdan da anlaşıldığı gibi, sonradan ortaya çıkan bir olay veya davranışın bid'at olabilmesi için dinin muhtevası na zıt olması gerekir.
Yaygın olan kanaata göre; bid'at- ların asıl doğuş sebebi, toplumlardaki kültür değişmeleridir. Bid'atların doğu- şuna ve yaygınlaşmasına sebep olan hususlar şunlardır: 1- Bid'atın, bilinçli olarak üretilmesi, 2- cehalet, 3- kültür etkileşimi, 4- İslâm öncesinden kalan gelenek ve görenekler, 5- eski dinler- den kalan alışkanlıklar, 6- çok sevap kazanmak veya dinî vecibeleri fazla sıyla ifa etmek düşüncesi. (F.K.)
BİRR
Sözlükte "iyilik, doğruluk, itaat. hayır ve hasen" anlamlarına gelen "birr" kavramı din dilinde; îman, doğ ruluk, güzel ahlâk, sâlih amel, hayır. tyilik, ihsan, Kur'ân ve sünnete uyma. farzları eda etmek ve masiyetleri terk etmek gibi insana sevap kazandıran ve Allah'ın rızasına vesile olan her türlü hayırlı amellere, itâatlere ranışlara denir. Peygamberimiz (a.s ve güzel dav
"Birr, güzel ahlâk'tır" buyurmuştur (Müslim, Birr, 14. 111,1980). (bk. Berr) (İ.K.)
YanıtlaSilBORÇ
Kişilerin birbirlerine karşı bir şey yapmak veya vermekle yüküm- lü kılan hukuki ilişki veya bu ilişki- nin doğurduğu yükümlülük anlamın- da kullanılan hukuk terimidir. Borç tabiri, hukuk dilinde üç ayrı anlamda kullanılmaktadır:
En geniş anlamıyla borç, bir şahsın diğerine karşı, bir şeyi yapmak veya yapmamak yükümlülüğünü ifade eden hukukî ilişkidir. Daha dar manada borç, alacaklının borçludan istemeye yetkili olduğu, borçlunun da yerine getirmek zorunda bulunduğu bir tek edimi içine alan hukukî ilişkiyi ifade etmektedir. Üçüncü ve en dar manasıyla borç, yal- nızca para mükellefiyetini ifade eder. Türkçe'de borç kelimesi daha çok bu anlamda kullanılmaktadır.
Borcun unsurları; borcun tarafla- rı, konusu ve sebebi olmak üzere üç kısımdan oluşur.
Borcun tarafları, edimi yerine getirmekle yükümlü olan borçlu ile kendisine karşı bir edimde bulunula- cak olan alacaklıdır. İki taraflı akitlerde borcun tarafları birbirlerine karşı hem alacaklı hem de borçludur. Taraflar tek kişi olabileceği gibi ortak borç- larda görüldüğü üzere birden fazla da olabilir.
Borcun konusu; borç ilişkisine dayanarak alacaklının borçludan tale- be yetkili olduğu, borçlunun da yeri- ne getirmek zorunda bulunduğu fiile, başka bir ifade ile edime, borcun konu- su denir. Borcun konusu, para veya misli eşya borcunun ödenmesi şeklinde deyn edimi veya belirli bir malın tesli-
mi şeklinde ayn edimi yahut da bir işin yapılması şeklinde iş edimi gibi olumlu olabileceği gibi belli bir işi yapmaktan kaçınma şeklinde olumsuz da olabilir.
YanıtlaSilBorcun sebebi ise, borcu doğuran hadiseden ibarettir ki buna borcun kaynağı da denmektedir. Bunlar da, tek taraflı hukukî işlem, akit, haksız kazanç, haksız fiil ve kanun şeklinde sıralanabilir. (I.P.)
BUĞZ
Sevmemek, kin gütmek, hoşlanma- mak demektir. Başkalarına buğz edip düşmanlık beslemek, İslâm ahlâkıyla bağdaşmayan bir davranıştır. Kur'ân'da mü'minlerin birbirleriyle kardeş olduk- ları ilan edilmiş (Hucurât, 49/10), Hz. Peygamber de çeşitli vesilelerle kardeş- lik duygularını yok edecek davranışlar- dan kaçınmaları hususunda mü'minleri uyarmıştır: "Birbirinize buğz etmeyi- niz, birbirinize haset etmeyiniz, bir- birinize sırt çevirmeyiniz. Ey Allah'ın kulları kardeş olunuz..." (Buhâri, Edeb, 57; Müslim, Birr, 24-28). Bir âyette, "Şeytan, içki ve kumar ile sadece aranıza düş- manlık ve nefret (buğz) sokmaya çalı- şır..." (Maide, 5/91) buyrulmak sûretiyle kin ve düşmanlığa vesile olacak her türlü davranıştan uzak durulması isten- miştir. Başka bir âyette ise, "Ey îmân edenler! Sizden olmayan kişileri sırdaş edinmeyin. Onlar sizi yoldan çıkarmak için ellerinden gelen hiçbir çabayı esir- gemezler ve sizi sıkıntıda görmekten hoşlanırlar. Şiddetli öfke (buğz) ağız- larından taşmaktadır..." (Al-i Imrân, 3/118) buyrularak mü'minler kendilerine kin ve düşmanlık besleyen topluluklardan gelebilecek kötülüklere karşı dikkatli olmaları konusunda uyarılmaktadır.
73
Buğz, nefreti, nefret de düşmanlığı doğurur, sevgi ve dostluğu yok eder. Mü'min, başkasına kızarken de, başka- larını severken de ölçülü olmalıdır. Bir hadiste, "Sevdiğin kimseyi ölçülü sev, belki bir gün ona buğz edersin; buğz ettiğine de ölçülü buğz et, olur ki onu bir gün seversin" buyrulmuştur (Tirmizi, Birt, 60). (M.C.)
YanıtlaSilBUHL
bk. Cimrilik.
BULÜĞ
Sözlükte "ulaşmak, yetişmek, iş gayesine varmak gibi" anlamlara gelen bulûğ, fıkıh terimi olarak, bir kimsenin çocukluk dönemini bitirip, ergenlik çağına ulaşması demektir. Bulüğ çağı- na ulaşan kimseye bâliğ denir.
Ergenlik yaşı çocuğun vücut yapısı- na ve iklim şartlarına göre değişebilir. İslâm hukukçularınca bulûğ çağının alt sınırı, erkekler için 12, kızlar için 9 yaş olarak belirlenmiştir. Bu yaşa ulaştık- tan sonra erkeğin ihtilam olması, baba olabilme devresine girmesi; kızın da adet görmesi, gebe kalabilme çağına ulaşması fiili olarak bâliğ olmalarıdır. Ancak erkek ve kızlar 15 yaşlarına ulaştıklarında, kendilerinde bu erginlik alametleri görülmese de bâliğ oldukla- rına hükmedilir.
Buluğ, kişinin dinen mükellef sayı- lıp, yetişkin insan statüsünü kazandığı dönemdir. Bu çağa ulaşan ve akıllı olan kimse artık tam edâ ehliyeti kazanır. Böylece, ibadet, helal ve haram gibi dini hükümlere muhatap; cezâî, malî ve hukukî yükümlülüklere ehil olur. (İ.P.)
BURHAN
Beyazlaşmak, hastalıktan kurtulup iyileşmek, delil getirmek, galip gelmek
74
anlamlarındaki "b-r-h" kökünden türe yen burban sözlükte, kesin delil, ka hüccet anlamlarına gelir. Kur'an' isim seklinde 8 avette geçmiş ve ha ile batılı, doğru ile yanlışı ayıran büt şüpheleri gideren kesin delil anlam da kullanılmıştır: "Ev İnsanlar! Size Rabbinizden bir delil (burhan) geldi size apacak bir nur indirdik." (Nisa, 4/170 âyetindeki; buradaki delil/burhan, H₂ Muhammed'dir (a.s.) "Allah ile birl te başka bir ilâh mi var? De ki: Eger doğru iseniz delilinizi (burhanekum) getirin (Neml, 27/64; Enbiya, 21/24; Bakan 21: Mo'minin, 23/117). Hz. Musa'nın asus ve elinin bembeyaz olması mucizesinte de burhan denilmiştir (Kasas, 28/32),
YanıtlaSilGazzali burhanı, "doğruluğu devamlı olan, değişikliğe uğraması imkânsız olan ve kesin bilgi meydana getiren delildir" diye tanımlamıştır.
Fıkıh usulûnde, fikhî kıyas ve kesin delile; Kelam ilminde Allah'ın varlığımı ispat etmede kullanılan delillere burhan denilmiştir. Burhan, kesin öncüllerden oluştuğu doğru bilgiye dayandığı ve bütün bilgiler için güvenilir delil sayıl dığı için mu temed diye de isimlendiril- miştir. Ayrıca tecrübî verilere dayanan burhanlara, burhan-ı tecrübî, hem akıl hem tecrübî verilere dayanan burhana ise, burhan-ı mahlut; zarûrî ve bedihi öncüllere dayanan burhana burhan- vicdâni; zarûrî ve bedihî öncüllerden çıkarılmış bilgilere dayanan burhana, burhan-ı nazarî adı verilmiştir.
Mantık ilminde burhan; bir kıyasta sonucun ispat edilmesini sağlayan orta terimdir. Orta terim öncüller ile sonu- cu birbirine bağlar. Mesela: "Her seyi yaratan Allah'tır", "su da bir şeydir". "öyle ise suyu da yaratan Allah'ur" kıyasında "yaratma" orta terimdir
sonuçtur, İslâm mantıkçıları, burhan'ı delil- den daha özel bir anlamda kullan- mışlardır. Bunlara göre burhanda orta terim; büyük öncül ile küçük öncül ara- sundaki ilginin yani sonuçtaki hükmün illeti olur. Orta terimin, bu ilginin hem zihindeki hem de realitedeki illeti olur- sa buna burhan-ı limmî, sadece zihin- deki illeti olursa burhan-ı innî adını alır. Mesela, "her öksüren hastadır", "Ali öksürüyor", "öyleyse Ali de has- tadır" kıyasında "öksürme" orta teri- mi hem zihnî hem haricî illettir. Yani öksürme, hem zihnen Ali'nin hasta elduğu hükmüne varılmasını sağlıyor, hem de hastalığın fiilen vuku bulduğu- na delalet ediyor.
YanıtlaSil"Her veremli öksürür", "Ali verem- lidir", "öyleyse Ali de öksürür" kıyası sadece burhan-1 innîdir. Çünkü verem- li olma orta terimi, öksürüğe zihinde delalet ediyor, realitede ise Ali'nin öksürüp öksürmediği bilinmiyor.
Fıkıh usulünde burhan-ı limmîye kıyas-ı illet, burhan-ı innîye ise kıyas-1 delalet denir. Bazı mantıkçılar sebepten sonuca götüren kıyasa burhan-ı limmi (argument apriori), sonuçtan sebebe götüren kıyasa burhan-ı inní (argument aposteriori) demişlerdir. Genel ve küllî hükümlerden cüz'î ve hususî hüküm- ler elde etmeye ta'lil (tümden gelim, dedüksüyon), özel hükümlerden genel hükümlere geçmeye, cüziden küllîye gitmeye istikrå (tüme varım, endüksi- yan) denir.
İlk ve orta çağ felsefesinde sadece aklın verilerine dayanan delillere bur- han denilirken modern felsefede hem aklî, hem de tecrübî delillere burhan
cümle küçük
denilmektedir. Sonuçlardan hükümlere gidilerek yapılan delile burhan-ı tahlili hükümlerden sonuçlara gidilerek yapı- lan delile burhan-ı terkîbi denir. Bu iki delili çağdaş felsefeciler burhan-1 riyazi olarak adlandırmışlar ve bunun en mükemmel delil olduğunu kabul etmişlerdir.
YanıtlaSilBir fikrin doğruluğunu, zıddının yanlışlığını ispat ederek ortaya çıkar- maya burhan-ı hulfi /burhan-ı nakz denir. (İ.K.)
BURHAN-I İNNİ
Eserden müessire ya da hadise- lerden kanuna doğru götüren delildir. (Tüme varım) Mümkün olan bu âlemin Yaratıcısına; dumanın ise ateşe delil olması gibi. (bk. Burhan) (F.K.)
BURHAN-I LİMMİ
Müessirden esere ya da kanunlardan hadiselere götüren delildir. (Tümden gelim) Ateşin dumana delil olması gibi. Zira ateş olunca dumanın çıkması bek- lenir. (bk. Burhan) (F.K.)
BURHAN-I TEMÂNU'
Temânu' sözlükte "bir şeyi birin- den men etmek ya da onun yapma- ması için mücadele etmek" demektir. Kelam ilminde, Yüce Allah'ın birliğini ispat vasıtalarından biri olan burhan-ı temânu', kâinatta birden fazla yaratı- cı olması halinde nizamın bozulacağı esasına dayanan bir delildir. Bu delilin Kur'ân'daki dayanağı şu âyettir: "Eğer yerde ve gökte Allah'tan başka tanrılar bulunsaydı, yer ve gök, (bunların niza- mı) kesinlikle bozulup gitmişti. Demek ki Arş'ın Rabbi olan Allah, onların yakıştırdıkları sıfatlardan münezzehtir." (Enbiya, 21/22) Bu âyet, Allah'ın birliğini ispatlayan en güçlü delillerden biri-
dir. Bu delilde esas alınan şey âlemin nizanıdır. Eğer birden fazla ilâh olsay- dı, bunlar ya birbiriyle anlaşır veya anlaşamazlardı. Birbiri ile anlaştıkları, beraberce aynı şeyi yaptıkları, yarattık- ları aleme beraberce nizam verdikleri takdirde, ya biri diğerine muhtaç olur- du ki, muhtaç olan ilâh olamaz; veya yardıma muhtaç olmazdı; bu durumda da diğerinin varlığı gereksiz olurdu. Şu halde Allah birdir. Şâyet bu ilahlar birbirleriyle anlaşamazlar, birinin yap- tığına, yarattığına diğeri karşı çıkarsa, o zaman da âlemde nizamdan eser kal- maz; yer, gök ve diğer cisimler arasın- daki ahenk bozulup giderdi. O halde tüm evreni idare eden ve düzenleyen bir hâkim kuvvet olmalı ki, mükemmel olan bu nizam devam etsin. Kâinattaki bu ilâhî sanat ve varlıklar arasındaki denge devam etmektedir. (F.K.)
YanıtlaSilBUTLÂN
Sözlükte "boşa gitme, heder ve heba olma" anlamına gelen butlan, fıkıh lite- ratüründe, akdin unsurlarının bulun- maması veya kurulma şartlarının eksik olması nedeniyle, akdin hükümsüz olmasına denir. Bu durumda akit sanki hiç doğmamış, keenlem yekündür. Butlan, akit serbestisinin sınırlarının aşılmasının en şiddetli müeyyidesidir.
Butlan müeyyidesine duçar olan akide bâtıl akit denir.
Batıl akit şeklen mevcut olmakla beraber hukuken yoktur ve herhangi bir hukukî sonuç doğurmaz. Mesela, leşin satışı batıl bir akittir. Batıl akide istinaden, taraflar rızalarıyla bir edada bulunmuşlarsa, bu hükümsüz olup geri almaları gerekir. Bir hukuki işlemin butlanı, ona dahil olan veya ona istina- den yapılan şeylerin de batıl olmasını gerektirir. Mesela; alışverişin butla-
76
kişilere etki ederek iyilik ya da kötülük etmek sûretiyle bir menfaat sağlamadır. Büyü, olağanüstü etkileyici bir güç veya bilgiye sahip olduğuna inanılan kişiler- ce diğer bazı insanlara yapılır. Bunlar büyücü, şaman, sihirbaz, hekim gibi toplumlara göre adları değişen insanlar- dır. Bunların güçlerini iyiye de, kötüye de kullanabileceklerine inanılır. Büyüde araç olarak ruhlar, cinler, şeytanlar, canlı veya ölmüş bazı hayvanlar, cisimler şekiller hatta adlar bile kullanılır.
YanıtlaSilKur'ân-ı Kerim'de çoğunlukla büyü anlamına gelen sihir kelimesi, türevle- riyle birlikte 62 defa geçmektedir. Bu kavram ilk kez Müddessir sûresinde insanları etkileyen söz anlamında kul- lanılmıştır. "Sonra baktı, sonra kaşla- rını çattı, suratını astı. En sonunda, kibrini yenemeyip sırt çevirdi de: "Bu (Kur'ân) dedi, olsa olsa (sihirbazlar- dan öğrenilip) nakledilen bir sihir- dir. Bu insan sözünden başka bir şey değildir." (Müddessir, 74/21-25) "Bir mucize görecek olsalar yüz çevirirler ve 'süre- gelen bir büyüdür.' derler." (Kamer, 54/2)
İslâm dinî büyü yapmayı, kesin ola- rak yasaklamış ve bunu büyük günah- lar arasında saymıştır. Büyü yapma- da, Allah'ın irade ve kudreti üstünde işler başarabilme iddiası vardır. Ayrıca büyücülerin her şeyi bildiği, başara- madıkları hiçbir iş olmadığı tarzındaki inançlar da İslâm dinine ters düşmek- tedir. Bu yüzden İslâm bilginleri kitap ve sünnete uymayan sadece aldatmaya matuf büyüyü tamamen reddetmişler- dir. Büyü ve onun eseri olan davra- nışlardan kurtulmak için yine Allah'a sığınmak gerekir. (F.K.)
BÜYÜK GÜNAH
YanıtlaSilGünah kelimesi Kur'ân'da cünah şeklinde geçmiştir.
Meyletmek, bir tarafa eğilmek anla- mındaki "e-n-h" kökünden türeyen cünah, doğru yoldan sapmak demektir. Kur'ân'da cunah kelimesi "lå cunaha aleyküm" ve "leyse aleyküm cünahun" formuyla günah olmayan şeyler zikre- dilmiştir.
Günah olan inanç söz, fiil, amel ve davranışlar isim (kasıtlı ve bilerek işlenen günah), zenb (kasıtlı ve kasıt- sız işlenen günah), hatie (kasten ve bilerek işlenen günah), hata (kasıtsız işlenen günah, kusur), vizr (günah, ağır yük), hins (günah), kebîre (büyük günah), lemem (küçük günah), masiyet (günah, isyân), seyyie (kötülük, küçük ve büyük günah), fuhş ve fahşa (çok çirkin olan günah, isyân) vb. kavram- larla ifade edilmiştir.
Büyük ve küçük günah ayırımı Kur'an'da yer almıştır (Nisa, 4/31; Şûră, 42/37; Necm, 53/32). Kur'ân'da, küfür/inkâr (el-hınsü'l-azim) (Vakı'a, 56/46), haksız yere yetim malı yemek (hüben kebî- ren) (Nisă, 4/2), açlık korkusuyla çocuk- ları öldürmek (hit'en kebiren) (Isrå, 17/31), zinâ (fevahiş) (Necm, 53/32), içki ve kumar (ismûn kebirun) (Bakara, 2/219), Allah'a ortak koşmak/şirk (zulmün azim) (Lokman, 31/13), (ismen azimen) (Nisa, 4/48), haram aylarda savaş (kıta- lün kebirun) (Bakara, 2/217), iftira etmek (bühtânen azimen) (Nisa, 4/156), Allah, meleklerden kızlar edindi demek (kav- len azimen) (Isrů, 17/40) büyük günah ola- rak zikredilmiştir. Buna göre her türlü inkâr, şirk ve nifak büyük günahtır. İnkâra varmayan fisk ve ma'siyetlerden de büyük günahlar vardır.
77
Büyük günah; Allah'ın yapılması- nı yasak ettiği her fiil, haram olduğu- na dair Kur'ân'da âyet bulunan yasak fiil, işleyene had / ceza gereken suç, hakkında kıyamet gününde cehennem olduğu bildirilen, Allah'ın gazap ve lanetini gerektiren, hakkında şiddetli va'îd bulunan, Allah'ın failini fasık ve âsi vasfı ile nitelediği günah şeklinde farklı şekillerde tanımlanmıştır. Büyük günahların sayısı konusunda fark- lı rakamlar zikredilmiştir. Kur'ân'da olduğu gibi hadislerde de büyük günah kavramı geçmiştir (Buhari, Hudud, 44; Müslim, Îmân, 144). Namaz, oruç, hac, zekat gibi farz görevleri terk etmek; içki, kumar, zina, hırsızlık, yalan, yalancı şahitlik, iftira, zulüm, adam öldürme ve giybet gibi haramları işlemek büyük günahtır.
YanıtlaSilBüyük günah işleyen kimsenin durumu hakkında İslâm kelam ekol-
leri farklı görüşler serdetmişlerdir 1) İnkâra varmayan günah işleyen mü'min, îmândan çıkmaz, kâfir ve münafık olmaz, ancak fâsık ve âsi olur. Tevbe etmeden ölürse ya Allah bağış lar ya da günahı nispetinde cehennem de cezalandırır, sonra cennetine koyar (Ehl-i Sünnet); 2) büyük günah işleyen îmândan çıkar, kâfir olur (Haricîler); 3) îmândan çıkar fakat kâfır olmaz. Bu kimse ne mü'mindir ne de kâfir. Tevbe etmeden ölürse, ebedî cehennemde kalır (Mutezîlîler); 4) kâfire itaat fayda vermediği gibi mü'mine de büyük - günah zarar vermez (Mürcie).
YanıtlaSilBu görüşlerin Kur'ân ve sünnete en uygun olanı Ehl-i Sünnetin görüşüdür. (Ι.Κ.)
CAIL
YanıtlaSilKoymak, vaz'etmek, kılmak, yap- mak, işlemek, zannetmek, vermek anlamlarındaki "c-a-l" kökünden türe- yen cd'il, Allah'ın sıfatı olarak, yapan, yaratan, vår eden demektir. Kur'ân'da bu isim 5 âyette geçmiş; insanı yer- yüzünde halife olarak vår etmesi (Al) Imran, 3/55), melekleri ikişer, üçer, dör- der kanatlı elçiler yapması (Faur, 35/1), Ibrahim peygamberi insanlara önder yapması (Bakara, 2/124), bir gün yerin üzerindekileri kupkuru yapacağı (Kehf, 188) "câ'il" kelimesi ile ifade edilmiş- tir. Allah'ın gökleri ve yeri yaratması "halaka" fiili ile nuru ve karanlıkları var etmesi ise aynı âyette "ce'ale" fiili ile anlatılmıştır (En'âm, 6/1). "Ceale" fiili, bir varlıktan bir şey yapmayı ifade eder (Mesela bk. Zümer 39/6; Şûrā 42/11; Nahl 16/81).
Vår etti, yaptı, yapıyor, etti, kıldı... anlamlarında Allah'ın faaliyetlerini bildirmek üzere Kur'ân'da, "ce'ale - yec'alü" fiili kullanılmıştır: "O Allah ki sizi yeryüzünün halifeleri yaptı (ceale)..." (En'âm, 6/165); "Allah isteseydi sizi bir tek ümmet yapardı (ceale)..." (Nahl, 16/93); "Kim Allah'a karşı gelmek- ten sakınırsa Allah O'na bir çıkış, kur- tuluş yolu var eder: (yec'alhu)..." (Talāk, 65/2), "Biz müslümanları mücrimler gibi yapar mıyız? (nec'alü)" (Kalem, 68/35). (Ι.Κ.)
CAHİL
İlmi, bilgisi ve marifeti olmayan, kaba ve sert davranışlı, inanç, söz ve fiilleri kötü olan kimseye denir.
C
YanıtlaSilAlim ve halim kavramlarının zıddı- dır. Çoğulu; cehül, cehele, cühhal ve cüheladır. Kur'ân'da kafirler (Zümer, 39/64), müşrikler (A'raf, 7/199) ve günah- kârlar (Yūsuf, 12:33) câhil vasfi ile nite- lenmiştir. Kur'ân ve sünnete göre câhil, bilgisiz insandan daha ziyade şirk, küfür, nifak ve isyân gibi günah olan inanç, söz, fiil ve davranış sahiplerine denilmiştir. (bk. Cehålet) (1.K.)
CÂHİLİYYE
Arapların İslâm'dan önceki inanç, tutum ve davranışlarını İslâmî devir- dekinden ayırt etmek için kullanılan bir kavramdır. Kabalık, görgüsüzlük ve gayr-ı medenîlik anlamına da gelen bu kavram; İslâm'a uymayan her türlü inanç, söz, fiil ve davranışı ifade eder. Günah olan söz ve fiiller, kaba ve çirkin davranışlar câhiliyye işidir. Kur'ân'da 4 çeşit "câhiliyye" zikredilmiştir: Bunlar, câhiliyye zannı (Al-i Imrân, 3/154), gerçeği bilmeden ileri geri konuşmak ve Allah hakkında kötü zanda bulunmak; câhi- liyye hükmü (Maide, 5/50), Allah'ın hük- müne ters düşen hükümler; cahiliyye hamiyyeti / taassubu (Fetih, 48/26), ilahî gerçeklere karşı çıkmak, hiddet, öfke ve kızgınlık göstermek, kibir ve gurur sebebiyle Allah ve Rasûlü'nün emir ve yasaklarına uymamak; câhiliyye teber- rücü (Ahzab, 33/33), Allah ve peygamberin emirlerine uymayarak kadınların örtül- mesi zorunlu olan yerlerini örtmemele- - ridir. (I.K.)
79
CAHIM
YanıtlaSilAteş yakmak, ateş tutuşup büyü- mek, gözün kırmızılığı artmak ve gözünü açmak anlamlarındaki "c-h-m" kökünden türeyen ve sözlükte alevli ateş, çok şiddetli yanan ateş, çok sıcak yer ve derin kuyu-vadi demek olan cahîm, yedi cehennemin, azabı en şid- detli olan tabakalarından birinin adıdır.
Kur'an'da 26 âyette geçen cahîm bir yerde Hz İbrahim'in atıldığı ateş (saf- flit, 37/97), 25 yerde cehennem ve şiddetli ateş anlamında kullanılmıştır. Cahîmin tutuşturulmuş ateş olduğu Tekvîr sûre- sinin 12. âyetinde açıkça bildirilmiş- tir. Cahîmin dibinden zakkum ağacı çıkar (Saffat, 37/64), buraya atılanlar bu ağaçtan yeyip karınlarını doldururlar, irinden içerler, zakkum karınlarında sıcak suyun kaynaması gibi kaynar. Sonra yanar sudan susuzluk hastalığı- na tutulmuş develer gibi içerler. Ayrıca tepelerinden kaynar su dökülür (Saffat, 37/66-67; Duhân, 44/43-48; Vakı'a, 56/52-55; Hâkka, 69/35-37).
Kur'ân'da Cahîm'in azgınlar için hazırladığı (Şû'arâ, 26/91) ve kâfirlerin, Allah'ın âyetlerini yalanlayan (Mâide, 5/10,86), âyetleri red ve iptal etmek için yarışanların (Hac, 22/51), müşrikle- rin (Tevbe, 9/113), hak yoldan sapanların (Vakı'a, 56/92), zalimlerin (såffät 37/63-68), günahkârların (Duhân, 44/44), Allah'a inanmayanların, yoksulu doyurmayan- ların (Hakka, 69/25-37), azgınların, dünya hayatını ahirete tercih edenlerin (Nazi'at, 79/26-29), facirlerin (Infitär, 82/14) ve günah- ları kalplerini bütünüyle kaplamış olanların (Mutaffifin, 83/14-16) cahîme atı- lacakları bildirilmiştir. Bu kimselerin, amel defterleri sol elinden verilecek ve bunlar yetmiş arşın zincire bağlanarak cahime atılacaklardır (Hakka, 69/25-32).
80
Benden sonra ümmetim üzerine şu üç şeyden korkarım. Devlet reisi ve vekillerinin zulmünden korku duyulması (Hükümde tesir altında kalmak), yıldızların (tesirine) itikad ve kaderi tekzib etme.
YanıtlaSilRavi: Hz. İbni Muhaccir (r.a.)
Sayfa: 19 / No: 9
Ramuz El-Ehadis
Sizin üzerinize şu altı şeyden korkarım. Sefihlerin amirliğinden, kan dökmekten, hükmü satmaktan, sıla-i rahmi kesmekten, Kur'an'ı musiki eğlencesine vesile yapmaktan ve askerlerin çoğalmasından.
YanıtlaSilRavi: Hz. Avf ibni Malik (r.a.)
Sayfa: 19 / No: 10
Ramuz El-Ehadis
Benden sonra ümmetim üzerine şu üç dalaletten korkarım. Hevalara uymak, karın ve şehvetlere uymak ve marifetten sonra gaflete düşmek.
YanıtlaSilRavi: Hz. Eflah (r.a.)
Sayfa: 19 / No: 8
Ramuz El-Ehadis
Cuma namazında hazır olun ve imama da yakın bulunun. Zira insan Cuma'dan geri kalmakla, Cennet ehli olduğu halde, Cennetten geri kalmış olur.
YanıtlaSilRavi: Hz. Semure (r.a.)
Sayfa: 19 / No: 7
Ramuz El-Ehadis
Sekerat (ölüme yaklaşma) halindekilerin yanında hazır olun. Ve onlara "Lâ ilahe İllallah'ı" telkin edin. Ve onları Cennetle de müjdeleyin. Zira erkeklerden ve kadınlardan halim olanlar bile böyle bir durumda şaşkınlık içinde kalır. Ve şeytanın da, Adem oğluna en yakın olduğu zaman bu vakittir. Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, ölüm meleğinin görülmesi bin kılıç darbesinden daha müthiştir. Gene nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, mü'min bir kulun, her bir damarının dolaştığı yerde acı duymadıkça, nefesi çıkmaz.
YanıtlaSilRavi: Hz. Vasile (r.a.)
Sayfa: 19 / No: 6
Ramuz El-Ehadis
Ashabıma, sonra arkadan gelenlere, sonra da onları takib edenlere hürmet ederek, Bana olan hürmetinizi muhafaza ediniz. Daha sonra yalan yayılır. Öyle ki, kişi kendisinden istenilmeden şahidlik yapar ve yemin teklif edilmeden yemin eder.
YanıtlaSilRavi: Hz. Ömer (r.a.)
Sayfa: 19 / No: 5
Ramuz El-Ehadis
Ashabım ve akrabalarıma hürmet ederek Bana hürmetinizi muhafaza ediniz. Kim ki, onlara hürmetle Bana olan hürmetini teyid ederse, Allah da onu dünya ve ahirette korur. Her kim de onlara hürmet etmeyerek, Bana olan hürmetini muhafaza etmezse, Allah ondan yüz çevirir. Ve bir kimseden de Allah yüz çevrir ise onun (azab için) yakalanması yakındır.
YanıtlaSilRavi: Hz. Ömer (r.a.)
Sayfa: 19 / No: 4
Ramuz El-Ehadis
Avret mahallini, hanımın ve cariyen müstesna, ( herkesten) koru.
YanıtlaSilRavi: Hz. Behz İbni Hakim (r.a.)
Sayfa: 19 / No: 3
Ramuz El-Ehadis
Kefeni güzelleştiriniz. Ölülerinize, arkalarından feryad etmekle, fena tezkiye ile, vasiyetlerini tehirle ve yakanlarını ve kabirlerini ziyareti terk ile eza vermeyiniz. Onlaran borçlarını ödemede acele ediniz. (Kabirde) kötü komşudan uzak tutunuz. Kabir kazdığınızda, onu derinleştirip güzelleştiriniz.
YanıtlaSilRavi: Hz. Ümmü Seleme (r.a.)
Sayfa: 19 / No: 2
Ramuz El-Ehadis
Ölülerinizin kefenlerini güzelleştiriniz. Zira onlar kabirlerinde kefenleri ile övünürler ve birbirlerine ziyarette bulunurlar.
YanıtlaSilRavi: Hz. Câbir (r.a.)
Sayfa: 19 / No: 1
Ramuz El-Ehadis
KISSALAR VE HİSSELER
YanıtlaSil"Devletim yıkılır mı?"
Yavuz Sultan Selim, Piri Mehmed Paşa ile sohbet ederken, soh- betle ilgisiz bir sual sordu:
"Allah'ın izni ile büyük fetihler yaptık. Hâdimül-Haremeyni'ş- Şerîfeyn unvanına kavuştuk. Allah bize her zaman ve her mekânda zafer lütfetti. Hazinelerimiz tepeleme altın ile doldu. Buna rağmen bu devlet yıkılır mı?"
Piri Paşa şöyle cevap verdi:
"Hünkârım! Bu sendeki hal, sendeki ruh, sendeki kararlılık, sebat ve faziler sürdükçe bir şey olma ihtimali yoktur. Velâkin to- runlarınızın zamanında Rabbin ihsân ettiği mükâfatların, nimetle- rin şükrü eda edilmez, emanetlere sahip olunmaz ve hak tevzi edilmez ise, yıkılır!"
"Nasıl?" diye tekrar sordu Yavuz Padişah.
"En çok şu üç şeyden endişe ederim" diye cevap verdi Piri Paşa...
217
YANITLASİL
yuksel6 Haziran 2024 04:32
Yavuz Bahadıroğlu
Ve devletleri yıkan sırrı tek tek saymaya başladı:
"Bir: Sadrazamlık makamı, liyakate göre değil de, menfaat kar- şılığı olarak cahil ve ahmakların eline geçerse...
"İki: Dünya malı, kalpleri işgal eder, rüşvet kapısı açılır, altın her kapıyı açar ve bu yüzden makamlar ehliyetsizlere verilirse...
"Üç: Devlet adamları, hanımlarının tesirine girer ve onların arzularına göre devleti yönetmeye başlarlarsa, bu devlet yavaş yavaş inkıraza (yıkılmaya) yüz tutar."
Piri Paşa'nın bu sözleri karşısında Yavuz bir süre suskun kaldı. Derin derin düşündü. Sonra tasalı tasalı vezirinin yű- züne baktı:
"Rabbim bizleri böyle bir akıbete dûçâr olmaktan korusun!" diye duâ etti.
Haram yemeyen ordu
Şanlı ordu Mısır'a day
YANITLASİL
yuksel6 Haziran 2024 04:34
Yavuz Sultan Selim ve Kutsal Emanetler
Yavuz Bahadıroğlu
YANITLASİL
yuksel6 Haziran 2024 04:35
oscar Yayınları
sy. 217.
Ajanlara darbe eğitimi
YanıtlaSilNasıl mı? Anlatalım... ABD Savunma Bakanlığı'na (Kara Kuvvetleri bünyesinde) bağlı olarak faaliyet gösteren Foreign Area Officers (FAO) adlı askeri birlikte
YANITLASİL
yuksel6 Haziran 2024 10:54
363
Görev yapan subaylar özel olarak seçilip yetiştirilir. Özünde hepsi birer istihbaratçıdır. Bu istihbaratçı subaylar, gideceği bölgenin dilini bir iki yıl içinde öğrenir, uygulama için bir süre turist olarak o ülkelere gider, toplumu ve kültürünü tanımaya çalışır.
Bu kişiler dünyanın değişik bölgelerinde operasyonel ve fikir üretici olarak çalışır. Unvanları ateşe, ataşe görevlisi, irtibat ofis görevlisi, NATO görevlisi, bölge birimleri yetkilisi gibidir. Başarılı olurlarsa, zirveye kadar yol açıktır.
Sadece FAO mensubu subaylara dağıtılan "The FAO Journal" adlı dergide, seçimden bir yıl önce Soner Çağaptay ve Khairi Abaza'nın bir makalesi yayınlandı. Makalenin başlığı aynen şöyle: İslamcıları sandıkta mmek...
Önce yazarları kısaca tanımakta yarar var. Abaza, Mısırlı Waft Partisi İlişkiler Komitesi'nin eski üyesi, Demokrasileri Savunma Birliği'nin lemli üyesi. Çağaptay ise Washington Enstitüsü Türkiye Araştırmaları ümü üyesi ve yöneticisidir. Ağırlıklı olarak yakın doğu politikaları wrinde yoğunlaşır. İkisi de Pentagon'un rafine çocuklarıdır.
Ahir zamanda ümmetim üzerine şiddetli bir bela zuhur eder. Bundan ancak iki sınıf kurulur: Biri Allah'ın dinini tanır ve onun için lisan ve kalbi ile mücadele eder. İkinci ise dinini anlamış, dinlemiş ve tasdik etmiştir. (Yani cahil kalanlar bu belada tehlikededir)
YanıtlaSilRavi: Hz. Ömer (r.a.)
Sayfa: 141 / No: 1
Ramuz El-Ehadis
Devlet İdaresi 609
YanıtlaSilansızın, oldu-bittiye getirildi, diyor diye nakletmiş. Bunun üzerine Hz. Ömer:
-Allah'ın izni ile akşamleyin, herkesin içinde bunların hakkını yi- yen bu cemaate hesap soracağım. dedi. Ben ise,
Ey mü'minlerin emiri! Bundan vazgeç. Çünkü bu mevsimde bu- raya her türlü insan gelir, kavga gürültü çıkabilir. Sen kalkıp konuşur- ken üzerine yürüyenler olur. Onları kızdıracak bir söz söylemenden kor- kuyorum. Onlar, senin sözlerini anlayıp değerlendirebilecek durumda de- ğildirler. Fakat, Resûlüllah'ın şehri ve hicret yurdumuz olan Medine'ye varalım. Ulemâ ve eşraf ile başbaşa kalarak rahatlıkla istediğini konuşa- bilirsin. Hem sözlerine itibar edilir, hem de dediğin anlaşılır.» dedim. Bunun üzerine Hz. Ömer:
-Sağ salim, Medine'ye varırsam, ilk toplantıda bunları anlataca- ğım. dedi. Zilhicce ayının sonlarına doğru, bir cuma günü Medine'ye ha- reket ettik. Ben gece gündüz, soğuk sıcak demeden yoluma devam ettim. Medine'ye vardım. Benden önce gelen, Mescidde Minberin sağ direğinin dibinde oturan Said b. Zeyd'i buldum. Onunla diz dize gelecek şekilde oturdum. Hz. Ömer'den önce gelmiştim. Zeyd'e:
<-Hz. Ömer, bu akşam, bu minberde, şimdiye kadar kimsenin söy- lemediği sözler söyliyecek. dedim. Said buna inanmıyarak :
- Kimsenin söylemediği sözler söyliyeceğini sanmıyorum. diye karşılık verdi. Biraz sonra Hz. Ömer gelerek Minbere oturdu. Müezzin ezanı bitirince, ayağa kalktı. Allah'a hamd ve sena ettikten sonra: - Ey insanlar, bundan sonra fazla yaşayıp, yaşamıyacağımı bilmi-
yorum. Size hatırınızdan çıkmaması gereken bazı şeyler söyliyeceğim. Bu sözlerin mânasını kavrayanlar, bunları hatırlarında tutanlar her gittikle- ri yerde söylesinler, anlatsınlar. Bunları hatırlarında tutamıyanların be- nim adıma bazı şeyler uydurarak anlatmalarına müsaade etmiyorum. Allah, Muhammed (s.a.v) i hak, din ile göndermiştir. Ona kitab indirmiş- tir. Allah'ın indirdiği şeyler arasında recm" âyeti vardı. Bu âyeti okuduk, ezberledik ve üzerinde düşündük. Resûlüllah suçluları recm etti. Ondan sonra biz de recmettik. Zamanla, bazılarının, biz Kur'an'da recm âyetini bulamıyoruz, diyerek, Allah'ın indirdiği emri terkedip, dalâlete düşmele- rinden korkuyorum. Evli bir kadın veya erkeğin zina etmesi hâlinde, delil ikâme edilir, veya zinadan mütevellit kadının çocuğa kaldığı tesbit edilir, yahut zina edenlerin itirafı halinde, zina edenlere Kur'andaki recm âye- tinin tatbiki farzdır. Ve yine biz, Kur'an da: Öz babalarınızın dışında- kileri baba kabul etmeyin. Başkalarını baba kabul etmekle kendinizi
Reem: Zina suçu işleyen evli erkek ve kadına, verilen cezadır. Suçlu beline ka- dar toprağa gömüldükten sonra, herkes tarafından taşlanarak öldürülür.
F: 39
YanıtlaSil
yuksel6 Ağustos 2024 00:21
610 Müslümanlık
Inkår etmiş olursunuz." âyetini okuyorduk.
bu ayet mensuhtur
Cüz: 7 Sure: 6
YanıtlaSilRUHU'L-FURKAN
En'am Suresi
Ayet: 106
YanıtlaSil
yuksel6 Ağustos 2024 00:39
Zaten zaman ve zemine göre, mensuh olan bir ayetin hükmü yeniden geçerlilik kazanabilir.
YanıtlaSil
yuksel6 Ağustos 2024 00:40
RÛHU'L - FURKĀN TEFSİRİ
Hazrat-ü Mevlânâ eş-Şeyh Mahmud en-Nakşibendî el-Müceddidî el-Hâlidî el-Ûfî (Kuddise Sirruhû)
Ahıska
yayınevi
cilt. 11.
sy.111.
Millet cerbeze ile iğfal olunsa da, bu devam etmez. (D.H.Ö.) 51;
YanıtlaSiligfal... aldatma, kandırma, yanıltma.
cerbeze... Haklı ve haksız sözlerle hakikati gizleme.
HADİS MEALİ
YanıtlaSilPEYGAMBERİMİZ (s), Buyurdu: «Ümmetim şu onbeş kötülüğü işleyince artık başlarına gelecek her belâyı haketmişlerdir.>>>
Peygambere sordular: «O kötülükler nelerdir?
ey Allah'ın elçisi.>>>>
Peygamberimiz de şöyle cevap verdiler:
1 Devlet malının (ve her çeşit milli serve- tin) birkaç imtiyazlı kimse arasında dolaşması.
2- Emanete, orta malı gözü ile bakılarak çe- kinmeden hainlik edilebilmesi.
3 Zekât vermenin angarya kabul edilmesi.
4 Erkeğin karısına emir kulu olması.
5 Anaya karşı gelinmesi, ona tatlı muame- le edilmemesi.
6 Bunun yanında arkadaş ve dostlara ya- kın ve sıcak bir samimiyetin gösterilmesi.
7 Babaya karşı cefa edilmesi.
8 Camilerde yüksek sesle (dünyalık işlerin) konuşulması.
9 olması. En alçak kimselerin başa geçerek idareci
10 Yapacağı kötülükten korkularak birine iyilik yapma mecburiyetinin duyulması.
11 İçki içmenin yayılması.
12 olması. Erkekler arasında ipekli giymenin moda
13 Şarkıcı kadınların türemesi.
14 Şarkı âletlerinin türemesi.
15 Bu ümmetin, evvelkilere lânet okuması.
İşte bu zaman onlar kızıl bir rüzgârı veya bir batmayı veya şekil değişikliğini beklesinler.
Tirmizi, Cild: 4, Shf: 494,
Kitabül Fiten Hadis: 2210
YanıtlaSil
yuksel28 Ağustos 2024 08:44
SUR
Sayı 25
Nisan 1978
10 TL
zamanın milbim şahıslan
İSA ALEYHİSSELÂM MEHDİ
DECCAL
606
YanıtlaSil9. Teube Sûresi
Ayet: 112-113
Şeyh Ahmed Gazzāli kardeşi İmam Muhammed Gazzali'ye şöyle dedi: "Senin tüm ilmini iki kelimede özetledim: Allah'ın emrine saygı göstermek, Allah'ın yarattıklarına şefkat göstermek."
YanıtlaSil
yuksel23 Eylül 2024 00:11
بسم الله الرحمن الرحيم
İstanbul 1438/2017
YanıtlaSil
yuksel23 Eylül 2024 00:06
İsmail Hakkı BURSEVİ
RÛHU'L-BEYAN
Kur'an Meâli ve Tefsiri
7. Cilt
ERKAM YAYINLARI
YanıtlaSil
yuksel23 Eylül 2024 23:39
Bir kimse babası olmadığını bildiği halde birine "babamdır" derse, ona cennet haram olur.
Ravi: Hz. Saad (r.a.)
Sayfa: 399 / No: 12
Ramuz El-Ehadis