MECELLE

Yorumlar

  1. yuksel 11 Ekim 2024 15:13

    BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

    ELHAMDÜLİLLAH

    ALLAHUEKBER

    SUBHANALLAH

    ALLAHÜMMESALLİALASEYYİDİNAMUHAMMED

    ESTAGFİRULLAH

    SALLAAHUALEYHİVESELLEM

    BEŞ VAKİT NAMAZI CAMİDE KILAN BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM DEMİŞ

    GİBİDİR

    ÜMMETİM YILDIZLARA GİDESİYE KADAR KIYAMET KOPMAYACAKTIR

    HADİS İ ŞERİF

    YanıtlaSil
  2. İhsan, Allah'a, Onu görüyormuşsun gibi ibadet etmendir. Her ne kadar sen onu görmezsen de O seni görür.
    Ravi: Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    Sayfa: 188 / No: 1
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil

    Yuksel24 Ekim 2024 19:43
    "Tesvif" (Yapacağı şeyi geriye atmak) şeytanın şuaıdır. Ve onu mü'minlerin kalblerine bırakır. (Bu da mü'mini oyalar.)
    Ravi: Hz. Abdurrahman İbni Avf (r.a.)
    Sayfa: 198 / No: 4
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil
  3. ISLAMİ İLİMLER ARAŞTIRMA VAKFI NEŞRİYATI

    1

    ١٩٧٤

    Osmanlı Hukuk Tarihinde MECELLE

    Dr. Osman ÖZTÜRK

    İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü Öğretim Üyesi

    Istanbul 1973

    YanıtlaSil
  4. 122

    OSMANLI HUKUK TARİHİNDE MECELLE

    Mecelle örf ve âdeti de hukukun kaynaklarından kabul etmiş- tir. Fakat bu kabulle İslâm hukukunun haricine çıktığı düşünüle. mez. Zira Mecelle'nin benimsediği taradeki örf ve adet zaten Islâm hukukunun kaynaklarındandır.

    Mecelle'nin kaynakları arasında garb hukukunun bulunup bu- lunmadığı mevzuundan daha önce bahsettiğimiz için, burada tek rarda fayda görmemekteyiz. Esasen Esbab-ı Mucibe Mazbatasında yer alan: «Elhasıl bu Mecelle'de mezheb-i Hanefi'nin haricine çıkıl- mayıp... ifadesi, Mecelle'nin kaynakları arasında değil yabancı hukukun mevcudiyetini, diğer ehl-i sünnet mezheplerinin görüşle- rinin dahi yer almadığını; açık ve kesin olarak ortaya koymak- tadır.

    2. KAVAID-I KÜLLİYYE

    Usûl-u hukuk ve usûl-u muhakemata dair Mecelle'nin baş tara- fında yer alan yüz madde; «Kavaid-i Külliyye» ismi ile meşhurdur. Bu yüz maddeden birincisi tarif mahiyetinde olduğu için, Kavaid-i Külliyye'yi 99 kabul edebiliriz. Bu kaidelerin ilk tesbitinden, «Is- lâm Dünyasında Mecelle'den Önce Mecelle'ye Muvazî Çalışmalar>> başlıklı bölümde bahs ettiğimizden burada yeniden temas etmeyi lüzumsuz görüyoruz. Biraz sonra da göreceğimiz gibi Külli kaide- lerin ekseriyeti Ibn Nuceym'in «el-Esbah ve'l-Nezair» ve Ebu Said el-Hadimi'nin «Mecami'ul-Hakaik isimli eserlerinden terceme su- retiyle alınmıştır.

    Bu kaideleri gözden geçirdiğimizde bazılarında tertibin insi- camsız olduğunu müşahede ederiz. Yani birbiriyle alakalı kaideleri çok kere yanyana görememekteyiz. Meselâ; 12. madde; 60. 61. ve 62. maddelerle alakalı olduğu hâlde birbirlerinden çok uzak düş- müşlerdir. Ayrıca bu 99 madde içerisinde Prof. Zerkaa'nın yaptığı gibi: 1. Asli kaideler, 2. Bu asli kaidelerden teferru' etmiş fer'i kai- deler şeklinde bir tefrik yapmak da mümkündür. Prof. Zerkaa' bu tefrikinde; asli kaide olarak 40, fer'i kaide olarak da 59 kaide zikr eder. Prof. Belgesay ise, her şeye rağmen Mecelle'deki külli kai- delerin; modern hukukun hayli münakaşa ve tekâmülden sonra

    4. bk. Mecelle, bilhassa m. 36, 38, 40, 43, 45 ve 188.

    5. bk. Giriş bölümü III. madde.

    6. el-Fikh'ul-Islami, II, 941-942; IA. VII, 433-b.

    7. Prof. Zerkaa', Kavaid-1 Külliyye'de mevcut birbiriyle alakalı maddeleri yan yana getirmek suretiyle bir tesbit yapmıştır. (bk. el-Fikh'ul-Islami, I, 965-1059)

    8. el-Fikh'ul-Islami, II, 945-947

    YanıtlaSil
  5. 126

    OSMANLI HUKUK TARİHİNDE MECELLE

    30. Madde Def-i mefâsid celb-i menafi'den evlâdır. درء المفاسد اولى من جلب المصالح (el-Eşbah, s. 45)

    31. Madde Zarar bi kader'il-imkân def' olunur. الضرر مدفوع بقدر الامكان

    (Mecami', s. 369)

    32. Madde Hâcet umumî olsun husûsî olsun zaruret menzilesine tenzil olunur. الحاجة تنزل منزلة الضرورة عامة كانت او خاصة (el-Eşbah. s. 46)

    33. Madde Iztırar gayrin hakkını ibtal etmez. الاضطرار لا يبطل حق غيره (Mecami', s. 367)

    34. Madde Alması memnû olan şeyin vermesi dahi memnûdur. ما حرم اخذه حرم اعطاؤه

    (el-Esbah, s. 79)

    35. Madde İşlenmesi memnû olan şeyin istenmesi dahi memnû olur.

    36. Madde Adet muhakkemdir.

    ما حرم فعله حرم طلبه (el-Esbah, s. 79)

    العادة محكمة (el-Eşbah, s. 46)

    Nâsın istimali bir hüccettir ki anınla amel vacib 37. Madde olur.

    38. Madde Adeten mümteni olan şey hakikaten mümteni' gi- bidir.

    استعمال الناس حجة يجب العمل بها

    (Mecami', s. 366)

    الممتنع عادة كالممتنع حقيقة

    (Mecami', s. 371)

    Ezmânın teğâyyüriyle ahkâmın tağayyürü inkâr olu-

    39. Madde

    namaz.

    لا ينكر تغير الاحكام بتغير الازمان (Mecami', s. 370)

    YanıtlaSil
  6. MECELLE ve KANUN-NAMELERİN KARŞILIKLI DURUMU 127

    40. Madde Adetin delâletiyle manay-ı hakiki terk olunur. الحقيقة تترك بدلالة العادة

    (Mecami', s. 368)

    41. Madde Adet ancak muttarid yahut galib oldukta muteber olur.

    42. Madde İ'tibar galib-i şâyia olup nadire değildir. العبرة للغالب الشايع لا للنادر

    43. Madde Örfen ma'ruf olan şey şart kılınmış gibidir.

    انما تعتبر العادة اذا اطردت او غلبت (el-Esbah, s. 47)

    (Mecami', s. 369)

    المعروف كالمشروط

    (el-Eşbah, s. 49)

    Beynettüccar ma'ruf olan şey beyinlerinde meşrût 44. Madde gibidir.

    45. Madde Örf ile ta'yin nass ile ta'yin gibidir. المعروف كالمشروط فعلى المفتى به صارت العادت كالمشروط صريحاً (el-Esbah, s. 49)

    46. Madde Mâni' ve muktezî teâruz ettikte mâni takdim olunur. اذا تعارض المانع والمقتضى فانه يقدم المانع

    المعروف عرفاً كالمشروط شرعاً

    (el-Eşbah, s. 49)

    (el-Esbah, s. 59)

    Vücudda bir şeye tabi olan hükümde dahi ana tabi 47. Madde olur.

    48. Madde Tabi olan şeye ayrıca hüküm verilemez.

    49. Madde Bir şeye malik olan kimse ol şeyin zaruriyyatından olan şeye dahi malik olur.

    التابع تابع

    (el-Eşbah, s. 60)

    التابع تابع لا يفرد بالحكم

    (Mecami', s. 367)

    من ملك شيئاً ملك ما هو من ضروراته

    (Mecami', s. 371)

    YanıtlaSil
  7. Ramazan ayında doğu tarafında kırmızı bir sütun gördüğünüz zaman, senelik yiyeceğinizi biriktirin. Zira o işaret kıtlık senesi alametidir.
    Ravi: Hz. Ubâde (r.a.)
    Sayfa: 47 / No: 11
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil
  8. 302

    Kim sabrederse, Allah ona dayanma gücü verir. Kimseye sabırdan daha

    BİR HADİS

    hayırlı ve daha geniş bir ikram verilmemiştir. (Müslim, Zekat, 124)

    SABIRLA DONATILAN ORDUNUN KISSASI: TÂLÛT VE CÂLÛT

    Tālût ve Câlût'un kıssası sabır eğitimi için önemli bir örnektir. Kıssa, sa- yıları az da olsa sabırlı dayanıklı ve arzularına hakim olabilen, disiplinli bir ordunun yapabileceklerini anlatır. Tälût komutasındaki İsrailoğulları, Câlût'un ordusu ile savaşmak üzere karşı karşıya gelmişti. Ordu, karşıları- na çıkan bir nehir ile sınanmıştı. Askerlerin nehrin suyundan içmemeleri gerekiyordu, ancak çoğu sudan içti. Nehri geçmişlerdi ama bu defa su içen askerlerin bütün savaşma azmi kırılmıştı. Tālût'un sözünü dinleyen ve Al- lah'a hesap vereceğini aklından çıkarmayan, imanı güçlü olanlar ise şöyle diyordu: "Nice az birlik vardır ki, Allah'ın izniyle sayıca çok birliği yenmişlerdir, Allah sabredenlerle beraberdir." (Bakara, 2/249) Allah, kendine ve arzularına hâ- kim olarak emirlerine uyanlar ile birliktedir. O, kendi yolundan çıkanlara karşı kararlılıkla cihad eden müminlerin yardımcısıdır. Rablerinin yardım ve desteğiyle zafere ulaşacak olan da onlardır.

    YanıtlaSil
  9. zama

    HANGİSİ DAHA HAYIRLI?

    Enes (r.a), Resûlullah (s.a.v) Efendimiz'e sordular. - Yâ Resûlallah! Tasadduk edeceğim bir ekmek mi yoksa kılacağım yüz rek'ât namaz mı sana daha sevim- lidir?

    - Tasadduk edeceğin bir ekmek, nafile olarak kıla- cağın iki yüz rek'ât namazdan daha sevimlidir. - Yâ Resûlallah! Bir haram lokmayı terk etmek mi, yoksa bin rek'ât namaz kılmak mı sana daha sevimlidir? - Bir haram lokmayı terk etmek nafile olarak kılaca-

    ğın iki bin rekât namazdan daha sevimlidir.

    - Yâ Resûlallah! Gıybeti terk etmek mi yoksa bin rek'ât namaz kılmak mı sana daha sevimlidir? - Gıybeti terk etmek, on bin rekât namazdan daha

    sevimlidir.

    - Dul bir kadının ihtiyacı olan nafakayı temin mi yok- sa on bin rek'ât namaz mı sana daha sevimlidir? - Dul bir kadının nafakasını vermek otuz bin rek'ât

    nafile namazdan daha üstündür.

    - Yâ Resûlallah! Ailenin nafakasını temin etmek mi yoksa Allâhü Teâlâ yolunda infakta bulunmak mı sana daha sevimlidir?

    - Aileye sarfedeceğin bir dirhem (gümüş para), Allâ- hū Teâlâ yolunda harcayacağın bin dinar(altın)dan da- ha çok hoşuma gider. - Yâ Resülallah! Ana babaya iyilik etmek mi, yoksa bin yıl ibadet etmek mi sana daha sevimlidir? - Yâ Enes! Hak geldi, batıl yok oldu. Şüphesiz bâtıl

    yok olmaya mahkûmdur. Ana babaya iyilik etmek iki bin

    yıl nafile ibadet etmekten daha sevimlidir.

    YanıtlaSil
  10. Günahlarımızı bağışla, Kötülükler

    Rabbimiz! Peygamberlerin aracılığı vadinden dönmezsin." (ALI IMRAN/194) ile bize va'dettiklerini ver bize. Kıyamet gunü bizi rezil etme S وَاجْعَلْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ نَصِيرًا

    يوم القيمَةِ إِنَّكَ لَا تُخْلِفُ الْمِيعَادَ

    مِن لَدُنْكَ وَلِيًّا Rabbimizi Katından bize bir dost ver, bize katından bir yardımcı ver. (NISA/75) "Ey

    ا لنا من

    تَيْنَا مَعَ الشَّاهِدِينَ Rabimiz inandic Artık bizi (hakikate) şahitlik edenler (Muhammed'in ümmeti) ile beraber

    "Ey قَالَ عَلَيْنَا مَائِدَةً مِنَ السَّمَاءِ تَكُونُ لَنَا عِيدًا لِأَوَّلِنَا وَآخِرِنَا وَآيَةً مِنْكَ وَارْزُقْنَا وَأَنْ غَيْر الا الله MAIDE/83) ( Bize gökten bir sofra bir mucizesizdaki dind

    Alaham Ey Alah geleceklerimize bir bayram ve senden (gelen) bir mucize olsun. Bizi rızıklandır. Senz

    en hayırlısısın" (MAIDE/114)

    لَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ الفُسَنَا وَإِنْ لَمْ تَغْفِرْ "Rabbimiz! Biz kendimize zulüm ettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka ziyan ede (A'RAF/23)

    ا مَعَ الْقَوْمِ الظَّالِمِينَ

    "Ey Rabbimiz! Bizi zalim toplumla beraber kılma". (A'RAF/47)

    عَيْنَا صَبْرًا وَتَوَفَّنَا مُسْلِمِينَ

    "Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır ve Müslüman olarak bizim canımızı al." (A'RAF/126)

    في هذه الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الْآخِرَةِ إِنَّا هُدْنَا إِلَيْكَ "Bizim için bu dünyada da bir iyilik yaz, ahirette de. Çünkü biz sana varan doğru yola yöneldik" (

    وكننَا رَبَّنَا لَا تَجْعَلْنَا فِتْنَةً لِلْقَوْمِ الظَّالِمِينَ

    "Biz yalnız Allah'a tevekkül ettik. Ey Rabbimiz, bizi zalimler topluluğunun baskı ve şiddetine mar

    YanıtlaSil
  11. Hesap görülecek günde, beni, ana babamı ve inananları bağışla." (İBRAHİM/41)

    رَبَّنَا اغْفِرْ لِي وَلِوَالِدَيَّ وَلِلْمُؤْمِنِينَ يَوْمَ يَقُومُ الْحِسَابُ

    Senin çağrına uyalım ve peygamberlerin izinden gidelim". (İBRAHİM/44)

    رَبَّنَا نُجِبْ دَعْوَتَكَ وَنَتَّبِعِ الرُّسُلَ

    رَبَّنَا آتِنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً وَهَيِّئْ لَنَا مِنْ أَمْرِنَا رَشَدًا

    Kolaylaştır". (KEHF/10)

    رَبَّنَا غَلَبَتْ عَلَيْنَا شِقْوَتُنَا وَكُنَّا قَوْمًا ضَالِّينَ met Biz azgınlığımıza yenik düştük ve sapık bir toplum olduk." (MO'MINON/106

    رَبَّنَا أَخْرِجْنَا مِنْهَا فَإِنْ عُدْنَا فَإِنَّا ظَالِمُونَ miz Bizi buradan çıkar. Eğer (tekrar günaha) dönersek şüphesiz kendimize zulmetmiş oluruz. MINON/107)

    رَبَّنَا آمَنَّا فَاغْفِرْ لَنَا وَارْحَمْنَا وَأَنْتَ خَيْرُ الرَّاحِمِينَ miz! Biz inandık, bizi bağışla, bize merhamet et, sen merhamet edenlerin en hayırlısısın".

    رَبَّنَا اصْرِفْ عَنَّا عَذَابَ جَهَنَّمَ إِنَّ عَذَابَهَا كَانَ غَرَامًا

    bbmiz! Bizden cehennem azabını uzaklaştır, gerçekten onun azabı sürekli bir heläktiri" (FURKAN/65)

    MINON/109)

    رَبَّنَا هَبْ لَنَا مِنْ أَزْوَاجِنَا وَذُرِّيَّاتِنَا قُرَّةَ أَعْيُنٍ وَاجْعَلْنَا لِلْمُتَّقِينَ إِمَامًا

    mizi Eşlerimizi ve çocuklarımızı bize göz aydınlığı kıl ve bizi Allah'a karşı gelmekten sakınanlara önder

    TURKAN/74)

    M. Uzuncaalan

    YanıtlaSil
  12. eçen ay ülkemizi derinden sarsan ve günlerce gün

    EDİTÖRDEN

    üz olam, bu korka, katliamu

    G demden düşmeyen bir vahşete şahid ol muştuk. On dokuz yaşındakı bir delikanlı, iki kızı vahşice öldürdükten sonra kendisi de Edirnekapı surlarından atlayarak intihar etmişti. Ve toplum olarak psikopatça işlenen bu korkunç cinayetin sokunu yaşanmıştık.

    ve artan şiddet olaylarının, halkın çoğunun Müslüman olduğu ülkemizde meydana

    gelmesi....

    Bu kan donduran cinayet haberini dinlerken bile tüylerimiz ürperiyorken, bu katliamı yapan nasıl yapabiliyor anlamak mümkün değil.. Bun lar ne yiyip içiyorlar, kimlerle görüşüp konuşu yorlar. Hangi dijital platformlara, hangi sitelere girip çıkıyorlar?

    Maalesef internette öyle siteler, gruplar ve ka ranlık odalar oluşturulmuş ki, oralarda şiddet, istismar, şantaj, tehdit gibi hukuk dışı ve gayri ahläki her türlü rezillik var. İşin daha garibi ise, birini canice öldürüp bedenini parçalara ayıran katilin, sosyal medyada bir takım sapkın grup lar tarafından övulüp takdir edildiği platformla

    rin olması...

    İşlenen bu korkunç cinayetle birlikte, baza di- jital platformlarda örgütlenen grupların dehşete düşüren söylemleri de ortaya çıktı. Kadınları kat leden canilerin övüldüğü, kadınlara yönelik şid detin teşvik edildiği, reşit olmayan genç kızların şantaj amaçlı hedef alındığı, hatta şiddete yönelik söylemleri olan bazı grupların, ergen yaştaki bazı

    üyelerini tehdit ederek kendisine zarar vermeye

    zorladığı videolar ortalığa saçıldı... Ne yazık ki, tüm dünyayı etkisi altına alan bu sapkın platformların milyonlarca üyesi var ve sayıları her geçen gün daha da artıyor. Bunun la birlikte sanat adı altında sergilenen sapıkça re simler, şiddet içerikli paylaşımlar, yapılan şeytan ayinleri... Satanist ritüelleri çağrıştıran semboller, müzikler, danslar ve daha neler neler...

    Tüm bunlar belirli bir yaş grubunu maalesef et- kiliyor ve onların bilinçaltına şiddeti, sapkınlığı empore ediyor. Gün geliyor bu sapkınlık ve şid det, Edimekapı surlarında hunharca işlenen bir cinayet olarak karşımıza çıkıyor.

    Bir İnsanı Öldüren Bütün İnsanları

    Öldürmüş Gibidir

    Vahşice işlenen bu tür cinayet haberleri yüreği miz sızlatıyor ve içimizi acıtıyor. Fakat daha da

    Fi emänillah!

    Mustafa Ozsonsokler

    LALEGÜL DERGİSİ HASIM SAY 14101

    tün insanığı öldürmüş gibidir.." (Maide 32) buy- ruluyor. İslam Dini, bir cana kıymanın çok büyük günah olduğunu beyan etmiş ve şiddetle yasakla mıştır. Masum bir insam öldürenler için dünyevi uhrevi ağır cezalar koymuştur. Hatta (birini öldürüp bedenini parçalamayı bırakın) sözle bile bir mümi ne eziyet etmeyi yasaklamıştır. (Ahzub: 58) Mümin kardeşinin dedikodusuma yaparak onu üzecek şey- Jer söylemeye dahi müsaade etmemiştir. (Hucûrat: 12) Dolayısıyla boynuzsuz koyunun boynuzludan hakkını alacağı Mahkeme-i Kübra'ya inanan bir mümin, asla şiddet ve cinayete teşebbüs etmez.

    Bir çift söz de anne ve babalara söylemek istiyo- rum!

    Çocuklarımızı ihmal etmeyelim ve onlarla ilgile- nelim. Yavrularımız kimlerle görüşüp konuşuyor, gerçek ve sanal arkadaşları kimler bunlara dikkat edelim. Çünkü, yüzlerce sene ömrü olsa, hayatı bo- yunca hiç karşılaşmayacağı kötü ahlaklı kimseler- le, sosyal mecrada tanışıp arkadaş olabiliyor. Sonra "Üzüm üzüme baka baka kararır." Misali yav- rularımız elimizden kayıp gidebiliyor. Hatırlayacak olursanız, cinayet işleyen gencin babası verdiği ifa- desinde, "oğlunun on altı yaşına kadar normal biri olduğunu, hatta namaz bile kıldığını söylemişti. Peki, bu çocuk son üç senesinde kimlerle tanıştı, görüştü, konuştu da alnı secdeli biriyken eli kanlı bir caniye dönüştü?..

    Resülüllah (Sallallahü Aleyhi ve sellem) bizi uyanp ikaz ediyor ve buyuruyor ki:

    "Kişi arkadaşının dini üzeredir. Öyleyse her biriniz kiminle arkadaş olduğuna baksın." (Tir- miri, Zühd, 45: Ebu Davud, Edeh, 19)

    Belki diyeceksiniz ki, "onlar İslam'ı gerçek ma nada bilseler böyle yapmazlar. Doğrudur... Al lah'tan korkan, dinini

    YanıtlaSil
  13. Ey insanlar! Dünya, peşin verilen bir metadır. İyi de kötü de ondan nasibini alır. Ahiret ise sadık (değişmez) bir vaaddır. Orada Kadir olan Melik hükmeder. Hak yerini bulur. Batıl ise zail olur. Ey insanlar! Ahiret evladı olun, dünya uşağı olmayın. Zira evlat anaya tabidir. (Yani dünya çocuğu olursanız., dünya gibi mahvolmaya layık olursunuz) Allah'tan korku üzerine amel ediniz Biliniz ki, amelleriniz sizinle yüzleştirilecektir. Ve yine sizler, mutlaka Allah'a mülaki olacaksınız. Kim, zerre miktarı hayır yaparsa onu görecek ve kim de zerre miktarı şer yaparsa onu görecek.
    Ravi: Hz. Şeddad İbni Uveys (r.a.)
    Sayfa: 184 / No: 4
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil
  14. 2- "S – Âlem-i İslâmdaki ihtilâfı tâdil edecek çare nedir ?

    C – Evvelâ: Müttefekun aleyh olan makasıd-ı âliyeye nazar etmektir. Çünkü, Allah'ımız bir, Peygamberimiz bir, Kur'ânımız bir… Zaruriyat-ı diniyede umumumuz müttefik… Zaruriyat-ı diniyeden başka olan teferruat veya tarz-ı telâkki veya tarik-i tefehhümdeki tefavüt, bu ittihad ve vahdeti sarsamaz, râcih de gelemez. El-hubbu fillah düstur tutulsa, aşk-ı hakikat harekâtımızda hâkim olsa –ki, zaman dahi pek çok yardım ediyor– o ihtilâfat sahih bir mecrâya sevk edilebilir.


    Esasat-ı Nuriye

    YanıtlaSil
  15. Kişi bir iş yapa önce besmele çekmeli, yani Allah'ı adını anarak işe başlamalı. Böylece is rast gider, yoksa işte bir aksilik çıkar

    5391. Besmelesiz işe, şeytan karışır. Kişi işini bitirmek istiyorsa, Allah'ın adını anarak o işe başlamalı ki başarılı olma şansını artırsın.

    5392. Besmelesiz işten hayır hâsıl olmaz.

    Allah'ın adını anmadan başlanılan bir iş bitebilir ama yapan insana bir fay- dası olmaz.

    5393. Besmelesiz kapı eşiğinden ge- çilmez. En kolay bir işe bile başlamadan Al-

    lah'ın adını anmak gerekir.

    5394. Besmelesiz kazanılan malı, sünnetsiz yer.

    Allah'ın adı anılmadan yapılan bir iş- ten kazanılanları o işi yapan kişi değil, başkaları yani gayrimüslimler fayda-

    lanır.

    5395. Besmelesiz, yere basmaz. "Hiçbir işe, Allah'ın adını anmadan başlamaz"

    5396. Besmelesizden hayır gelmez. Islerinde Allah'ın adını anmayan insanlardan kimseye hayır gelmer

    YanıtlaSil
  16. TÜRK ATASÖZLERİ

    SEYİT ERDOĞAN

    1. CİLT

    TÜRK AYDINLARI VAKFI YAYINLARI-6

    2021

    YanıtlaSil
  17. Siz Elhamı okuduğunuzda, "Bismillahirrahmanirrahim" i de okuyunuz. Zira bu sure "Ümmül Kur'an, ümmül kitab ve es seb'ul mesani" dir. Ve "Bismillahirrahmanirrahim" de onun ayetlerinden biridir.
    Ravi: Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    Sayfa: 57 / No: 16
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil
  18. Fakat bizzat Hz. Resul bir metni mütehas8151 neyi ifade eder? Hz. Peygamber bir ayet yerine başka bir ye Kerim'den b midir? Kur'anı Kerim bundan iki defa bahsediyor: Incl renin 106 nei ayeti ve XVI nei surenin 101 inci ayell 01] mi koymuştur? Bu meselenin büyük bir vahyedilmiş kanunların, eski peygamberlerin kitaplarinin bunu inkar ediyor ve diyor ki: Bahis mevzuu olan, es el-Can rini Kur'anı Kerim'in almasıdır, bizzat Kur'anı şeyin yeri alınmamıştır. Diğer âlimler Hz. Muhammedin SA hayatı boyunca nesh imkânımı kabul ediyorlar, ve delil olar vazıh olmıyan bir iki hadise zikrediyorlar. En meşhuruu Hz. Ömer naklediyor: «İlahi kanunda zina edenlerin rece mesine dair emri okuyorduk; Hz. Peygambere bunun Kur dahil edilmesinin icap edip etmediğini sordular, fakat O medi [52]. Bazıları buradaki «ilahi kanun» tabirini (kitab, lah) Kitabı Mukaddes (Levililer, XIX, 10-14) [53] olarak [51] Kur'an, sure II, Ayet 100 malene Bir bir ayeti nesh eden

    unuttiyle kadir olduğunu bilmedinger bir ayetin serenin 151 kayle buyuruluyor: Biz bir ayet diger bir davetin yerine getirdiğiniz ülh neyi indireceğini çok iyi bilendir- dediler ki: «Sen ancak Hayır, onların pek çoğu bilmezler, [

    52] Mesela Ibn Kesir Tefsirinde III, 261 (en-nûr sured hand

    YanıtlaSil
  19. bik etmiş olduğuna inanmakta hiçbir mahzur yoktur. Zira Kur' an-ı Kerim (VI, 90) [54] ayetinde eskiden bildirilmiş ilahi ka- nunların, onlar Kur'ân tarafından nesh edilmedikçe yürürlükte olduğunu kabul etmiştir. Bununla beraber bu kanunlar Kur'an'a dahil edilmez. Her ne olursa olsun, klasik âlimlerin umumiyeti Kur'an-ı Kerîm'in bazı ayetlerinin - bugün unutulmuş olan - daima okunan diğer ayetlerle nesh olunduğunu kabul etmekte- dirler [55]. Aşikârdır ki Hz. Muhammedin (S.A.) vefatından iti- baren, her kim tarafından olursa olsun nesh bahis mevzuu ola- maz.



    Nasih mensuh meselesinin menşei yeni değildir. Zira İslâ- miyetin ilk asırlarından itibaren Müslüman âlimleri bu mevzu- da hayli eserler vermişler, fakat mesele her zaman günün ko- nusu olagelmiştir. Birkaç satırla muhtelif noktaları mütalâa et- mek, veya bütün meseleleri aydınlatmak mümkün değildir. Bu- nunla beraber iki ayrı sual vardır.

    YanıtlaSil
  20. Devlet İdaresi 609

    ansızın, oldu-bittiye getirildi, diyor diye nakletmiş. Bunun üzerine Hz.

    Ömer:

    -Allah'ın izni ile akşamleyin, herkesin içinde bunların hakkını yi yen bu cemaate hesap soracağım. dedi. Ben ise,

    - Ey mü'minlerin emiri! Bundan vazgeç. Çünkü bu mevsimde bu raya her türlü insan gelir, kavga gürültü çıkabilir. Sen kalkıp konuşur ken üzerine yürüyenler olur. Onları kızdıracak bir söz söylemenden kor- kuyorum. Onlar, senin sözlerini anlayıp değerlendirebilecek durumda de ğildirler. Fakat, Resûlüllah'ın şehri ve hicret yurdumuz olan Medine'ye varalım. Ulemâ ve eşraf ile başbaşa kalarak rahatlıkla istediğini konuşa- bilirsin. Hem sözlerine itibar edilir, hem de dediğin anlaşılır.» dedim.

    Bunun üzerine Hz. Ömer:

    -Sağ salim, Medine'ye varırsam, ilk toplantıda bunları anlataca- ğım. dedi. Zilhicce ayının sonlarına doğru, bir cuma günü Medine'ye ha- reket ettik. Ben gece gündüz, soğuk sıcak demeden yoluma devam ettim. Medine'ye vardım. Benden önce gelen, Mescidde Minberin sağ direğinin dibinde oturan Said b. Zeyd'i buldum. Onunla diz dize gelecek şekilde oturdum. Hz. Ömer'den önce gelmiştim. Zeyd'e:

    <-Hz. Ömer, bu akşam, bu minberde, şimdiye kadar kimsenin söy- lemediği sözler söyliyecek.» dedim. Said buna inanmıyarak:

    Kimsenin söylemediği sözler söyliyeceğini sanmıyorum.» diye karşılık verdi. Biraz sonra Hz. Ömer gelerek Minbere oturdu. Müezzin ezanı bitirince, ayağa kalktı. Allah'a hamd ve sena ettikten sonra:

    - Ey insanlar, bundan sonra fazla yaşayıp, yaşamıyacağımı bilmi- yorum. Size hatırınızdan çıkmaması gereken bazı şeyler söyliyeceğim. Bu sözlerin mânasını kavrayanlar, bunları hatırlarında tutanlar her gittikle- ri yerde söylesinler, anlatsınlar. Bunları hatırlarında tutamıyanların be- nim adıma bazı şeyler uydurarak anlatmalarına müsaade etmiyorum. Allah, Muhammed (s.a.v) i hak, din ile göndermiştir. Ona kitab indirmiş- tir. Allah'ın indirdiği şeyler arasında recm²" âyeti vardı. Bu âyeti okuduk, ezberledik ve üzerinde düşündük. Resûlüllah suçluları recm etti. Ondan sonra biz de recmettik. Zamanla, bazılarının, biz Kur'an'da recm âyetini bulamıyoruz, diyerek, Allah'ın indirdiği emri terkedip, dalâlete düşmele- rinden korkuyorum. Evli bir kadın veya erkeğin zina etmesi hâlinde, delil ikáme edilir, veya zinadan mütevellit kadının çocuğa kaldığı tesbit edilir, yahut zina edenlerin itirafı halinde, zina edenlere Kur'andaki recm âye- tinin tatbiki farzdır. Ve yine biz, Kur'an da: «Öz babalarınızın dışında kileri baba kabul etmeyin. Başkalarını baba kabul etmekle kendinizi

    Recm: Zina suçu işleyen evli erkek ve kadına, verilen cezadır. Suçlu beline ka- dar toprağa gömüldükten sonra, herkes tarafından taşlanarak öldürülür.

    F: 39

    YanıtlaSil
  21. bords. (178) sekilčiak ve kaidecilik, beorandan çok sert ve herelmez olas Islame lar, yenileşmede hiçbir hareke zöttern.lye: iardi. Bu yüzdan bagokian Türk çülüğe karşı da dirsek çevirdiler. (79) Türçülük A. b a başka milliyetek hareketleri de slam birliğini bozacağı korkusuyla lenkit et weydiler. Wakat Türkçülüğe karşı, Osmanlıcı görüşün teplisini ondan ayamalar. Mesela, Ebűzziya «Mecmuasında Türkçülük ve Tatarcılık cereyaninth Osmanlı bütün lüğüne aykırı olduğunu yazıyordu. (180) Nitekim ayı yazar, baska bir yazama- da Arap Türk gerginliğinin de Osmanlı ve İslam birliği içir, zararlı olğunu ileri sürüyordu. (181) «İçtihad»da yazan Süleyman Nazif, Takçülere hücum ederken buna benzer bir dil kullanmaktaydı. (182) Türkçülerin, İslama zarar vermiş Cengiz gibi paganist hükümdarları kendilerine lider gibi göstermeleri de bu hücumların sebepler arasındaydı. (Yusuf Akçura'nın Türk Yurdus C. I de çıkan Cengiz tefrikası (1909) bu tartışmaya kapı açmıştı). İslamcılar kanunların uygulanmasında sert kaideci görüşlerini şiddetle sa vunmaktaydılar: Şeriata uygun olmayan kanunların kaldırılmasını istiyorlar dı. (183) Bu hücumun sön temsilcilerinden Mustafa Sabri (mütareke devrinin şeyhülislâmı) Mısır'daki sürgün hayatında yazdığı Arapça ba eserin giris kis mında şöyle diyordu: «Kanun bakımından dünya ikiye ayrıhyor: Dår Islam, Dâr-1 Harp. Birincisinde İslâmi kanun käkimdir, İkincisinde değildir. Onları yo

    la getirmek için İslâm âlemi 'cihad' halindedir. Türkler medeni kanunu aldık-

    ları zamandan beri bu ikinci kısma girdikleri için, İslâm âlezni onlarla barp

    halinde demektir⟫, (184) Kadınların örtünmesi dini kanun gereğidir, ona uyma-

    mak kanuna uymamaktır. (185) Çok evlenme de nesil üretme ve iffet kaidele-

    rine uygun olarak caiz ve lazımdır. (186) İslamcılar batılaşma hareketinin

    doğurduğu bir çok yeni iktisadi, bedii ve fikri hareketlere hücum ettiler, bu

    hususta fetvalar aldılar. «Tiyatro ahlaksızlık yuvasıdır ve kadınlar sahneye

    (

    178) G. Hanotaux'ya karşı mücadeleye giren Abdüh El-lsjóm ve'n-Nasraniyes, το του kiye'deki İslamcılara cesaret vermied. Fakat batının ahlak

    Şehbenderzåde Ahmed

    Sell

    YanıtlaSil

  22. Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
    508 1 İçki müptelası adam kabrinden çıkar, iki gözü arasında şöyle yazılır: "Allah'ın mağfiretinden mahrumdur." Riba yiyen de kabrinden iki gözü arasında: "Allah'ın yanında hücceti yoktur" diye yazılı olarak kalkar. Muhtekir de kabrinden iki gözü arasında: "Ya kafir patlamanın yerine hazırlanır" diye yazılan olarak kalkar. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma)
    508 2 Deccal, Horasan denilen yerden çıkar, ona bir kavim tabi olur ki yüzleri meşindir. Hz. Ebû Bekir (ra)
    508 3 Şark başları traşlı bir kavim çıkar. Kur'an'ı dilleri ile okurlar lakin hançerelerini geçmez. Onlar dinden, okunduğu yaydan çıktığı gibi çıkarırlar. Hz. Sehl İbni Hüneyf (ra)
    508 4 Horasandan siyah bayraklılar çıkar ve İlyaya (Kudüsü şerife) kadar önlerine bir şey tutunamaz. Hz. Ebû Hüreyre (ra)
    508 5 Şark tarafından bir cemaat meydana gelir. Kur'an okurlarının hançerelerinden aşağı geçiş. Onlardan bir taife inkıraz bulsa, diğer taife zuhur eder. Son partileri çıkartma ile beraber olurlar Hz. İbni Amr (ra)
    508 6 Şarktan bir cemaat çıkarıyor, Mehdinin saltanatına yardım ediyorlar. Hz. Abdullah İbni Amr (ra)
    508 7 Ümmetimin sonunda Mehdi (as) çıkar, Allah (zchz.) ona rahmetini indirir. Arz ona nebatını çıkarır. Mal sahih olarak verilir ve müsavaat şeklinde taksim edilir. Davar çok olur. Cariyeler bile saygı duyar. Yedi veya sekiz yıl yaşar. (Yedi veya sekiz rakamında ravi tereddüd etmişti.) Hz. Ebû Said (ra)
    508 8 Ümmetimin içinden Mehdi (as) çıkar. Beş veya yedi veya dokuz (sene) kalır. (Ravi sayıda tereddüd etmiş) Sonra üzerlerine bol Rahmet gönderilir. Arz nebatatından bir şey saklamaz bitirir. Mal hakir olur. Bir adam ona gelir ve şöyle der: "Ya Mehdi bana ver, bana ver." Ona elbisesinin taşıyabileceği kadar verir. Hz. Ebû Said (ra)
    508 9 Bu ümmetten bir kavim çıkar ki, yanlarında sığır kuyrukları gibi kamçılar vardır. Sabah Allah'ın gadabında gider, akşam Allah'ın gadabında dönerler. Hz Ebu Ümame (ra)
    508 10 Ehli Beytimden bir adam çıkar, ismi ismime, ahlakı ahlakıma mutabık olur. Dünyayı ahlak ve nesafetle doldurmanız gerekir. Evvelce zulm ve cevr ile dolduğu gibi Hz. İbni Mes'ud (ra)
    508 11 Allah'ın eli müezzinin başı üstündedir, ezanını bitirinceye kadar, Sesinin uzadığı kadar da mağfiret olunur. Hz. Enes (ra)
    508 12 Cennette hiç bir ev ve oda ehli kalır ki, bir adama şöyle demesinler: "Merhaba, merhaba, bize buyurun." İşte o adam sensin ya Ebu Bekir. Hz. İbni Abbas (r.anhüma

    YanıtlaSil
  23. Kötülüğü kötülük yapmak için değil, ondan korunmak için tanıdım.

    Kim insanlardaki kötülüğü tanımazsa tuzağına düşer.

    Halifenin teklifini kabul etme ve bu işin kaçınılmaz

    YanıtlaSil
  24. Tarih yazılmıştır
    Kaderler yazılmıştır
    Levh-i Mahfuz'da,
    zaman durmaz,
    saat durmaz,
    işte bu saat herkesin ölüm
    zamanını da,
    dünya ninda,
    kâinat inda
    kıyameti kopardı gi
    Bir cum'a günü
    akşam namazı sularında
    işte o zaman Cennet, Cehennem e girecek olanların gerçek hayatın başlama zamanının gösterdiği sonsuz lugun başlangıcıdır.

    YanıtlaSil
  25. ÖYLE BİR KİTAP Kİ...

    بسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

    الر كِتَابٌ أَنْزَلْنَاهُ إِلَيْكَ لِتُخْرِجَ النَّاسَ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ بِإِذْنِ

    رَبِّهِمْ إِلَى صِرَاطِ الْعَزِيزِ الْحَمِيدِ (1) اللَّهِ الَّذِي لَهُ مَا فِي السَّمَوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ وَوَيْلٌ لِلْكَافِرِينَ مِنْ عَذَابٍ شَدِيدٍ (۲) الَّذِينَ يَسْتَحِبُّونَ الْحَيَوةَ الدُّنْيَا عَلَى الْآخِرَةِ وَيَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ وَيَبْغُونَهَا

    عِوَجًا أُولَئِكَ فِي ضَلَالٍ بَعِيدٍ (۲)

    Rahman ve Rahîm olan Allah'ın adıyla,

    1. Elif. Lâm. Râ, Bu, Rablerinin izniyle insanları karan- lıklardan aydınlığa çıkarıp O güçlü ve övgüye lâyık olan Allah'ın yoluna iletmen için sana indirdiğimiz bir kitaptır.

    2. O Allah ki göklerde ve yerde olanların hepsi O'nun dur. Şiddetli azabdan dolayı kâfirlerin vay hâline!

    YanıtlaSil
  26. 9

    Rühu'l-Beyân

    Cüz: 13

    3. Onlar dünya hayatını âhirete tercih ederler, insanları Allah'ın yolundan alıkoyarlar ve onun eğrilmesini is- terler. İşte onlar, büyük bir sapıklık içindedirler.

    "Elif. Lâm. Ra." Allah Teâlä "Elif" ile nimetlerine, "Lâm" ile lütuf ve keremine, "Rå" ile de Kur'an'a yemine işaret etmektedir. Yani, "ni- met ve ihsanlarıma yemin ederim ki Kur'an lütuf ve kerem sıfatımın in- dirmemi gerekli kıldığı bir kitaptır..." et-Te'vilâtü'n-Necmiyye'de böyle geçmektedir.

    Üftâde (k.s.) der ki: Sülük ehli, mertebelerine göre müteşābih âyet- lerin mänäsını bilirler. "Kaf" ve "Nûn" harfleri, Allah'ın varlık mülkünde tek mertebeye, "Hå Mim" gibi harfler iki mertebeye, "Elif, Lâm, Mim" ve "Elif, Lâm, Rá" gibi harfler üç mertebeye, "Käf, Ha, Ya, Ayn, Sâd" ve "Hà, Mim, Ayn, Sin, Kaf" gibi harfler de beş mertebeye işaret et- mektedir. Bazı harflerde ise yedi mertebeye işaret vardır. Bu bakımdan Hz. Peygamber (s.a.)'in: "Kur'an'ın bir zahiri bir de bâtını vardır."¹ ha- disini ancak sülük ehli anlayabilir.

    Ulemanın yaptığı açıklamalar, onun tahkiki değil, te'vilidir. Kādi Beydavi ile el-Keşşaf sahibi gibilerin gittiği yol mână cihetinden değil, läfız cihetindendir. Kādi Tefsiri (Envâru't-Tenzil) inde rûhâniyyet var- sa da bu et-Teysir tefsirinin ve el-Manzûme adlı fıkıh eserinin yazarı, insanların ve cinlerin hocası Ömer Nesefi'nin duası bereketiyle olmuş- tur.

    Rivayet edilir ki bir şahıs, Imam Ömer Nesefî'yi vefâtından sonra rü- yasında gördü. Ona: "Münker ve Nekir'in sorgusu nasıl geçti?" diye sor- du. Ömer Nesefi şöyle cevap verdi: "Allah Teālā rūhumu bana iade et- ti. Melekler de bana soru sormaya başladı. Onlara: "Cevaplan nazım olarak mi nesir olarak mı vereyim?" diye sordum. "Nazmen söyle" dedi- ler

    . Ben de şöyle dedim:

    1. Mündul, III, 316.

    YanıtlaSil
  27. Cüz: 13

    Rühu'l-Beyân

    13

    اللهِ الَّذى لَهُ مَا فِي السَّمَوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ وَ وَيْلٌ لِلْكَافِرِينَ مِنْ

    لا عذاب شدید (۲)

    2. O Allah ki göklerde ve yerde olanların hepsi O'nun- dur. Şiddetli azabdan dolayı kâfirlerin vay hâline!

    "O Allah ki göklerde ve yerde olanların" akıllı-akılsız bütün varlık- ların "hepsi O'nundur." Bu ifade önceki âyetteki "el-Azizi'l-hamid" ifā- desini açıklamak üzere ona atfedilmiştir. Çünkü Allah lafzı, varlığı zorun- lu olan ve âlemi yaratan zâtın özel ismidir.

    Ayette şuna da işaret vardır: Seyr ilallah ehlinin seyri, sıfatlarda son bulmaz. Burada sıfatlar el-azîz ve el-hamiddir. Ancak onların seyri zâtta seyr ile son bulur. Zät ise Allah'ır. Tüm varedilenler O'nun fiilleridir. O'nun fiillerinde kalanlar sıfatlarına ulaşamaz. Sıfatlarında kalanlar O'nun zâtına ulaşamaz. İttisal ve infisal olmaksızın kendi benliğinden ge- çip Allah Teala'nın hüviyyetine çıkmak sûretiyle kim O'nun zātına erer- se O'nun hem sıfatlan hem fiilleri konusunda O'nun zātından faydalanır- lar.

    Kemal Hocendi (k.s.) şöyle der:

    Masivādan kesilmedikçe Hakk'a vuslat müyesser olmaz İlk kesilme māsivânın cümlesinden kesilmektir

    Molla Câmî (k.s.) ise şöyle der:

    Tenzih ederiz seni yoktur ilmimiz ancak

    Senin bize öğrettiğinden, ilham ettiğinden başka! Bize bizim burhánımız ile âgâhlık ver,

    Maiyyet sırrından ki bize ihsân edersin.

    "Şiddetli azabdan dolayı kâfirlerin" Kitab'ı inkâr edenlerin "vay håline!" Veyl, helak demektir. Yəni, şiddetli azabdan dolayı feryad ü fi- gan edip helåk olmayı dileyeceklerdir. Nitekim bir âyette "oracıkta yok

    oluvermek isterler." (el-Furkan, 25/13) buyrulmuştur.

    YanıtlaSil
  28. Rühu'l-Beyân

    Cüz: 13

    15

    "İşte onlar" zikredilen çirkinliklerle muttasıf olanlar "büyük bir sa- pıklık içindedirler." Hak yoldan sapmışlar ve bu yolun merhalelerce mesafe uzağına düşmüşlerdir. Uzaklık, esasen sapmış olanların hållerin- dendir. Çünkü yoldan uzaklaşıp giden onlardır. Ancak burada mübalağa için mecâzen sapmış olanların fiilleri uzaklıkla tavsif edilmiştir. Bir zarfın ıçındekini kuşatmasına benzer bir şekilde sapıklığın bu kāfirleri kuşatmış olarak gösterilmesinde çok açık bir mübalağa vardır.

    Rahman'ın yolunda kendisi doğru yolu bulan ve başkalarını da ona ile- ten kimseden daha üstün birisi olmadığı gibi, şeytanın yolunda da kendisi sapmış bulunan ve başkalarını da saptıran kimseden daha üstün (!) birisi yoktur. Bu âyetlerde her ikisine de işaret edilmiştir. Çünkü Kitab'ın Rasû- lullah (s.a.)'e indirilmesi, O'nun bu Kitap'la doğru yolu bulduğuna işaret eder. Nitekim Allah Teālā nimetlerini zikretme makamında şöyle buyur- ci

    muştur: "Daha önce sen ne Kitab'ı ne de îmânı bilirdin." (eş-Şüra, 42/52) İlk âyetteki "çıkarman için" ifadesi, O'nun yol gösterici ve irşad edi- olduğunu gösteren sarih bir ifådedir. Hz. Peygamber (a.s.)'ın kamil vå- rislerden her birinin de bu iki makamdan büyük bir nasipleri vardır. Bu värisler, "el-Hadi" isminin mazharlan/zuhûr ediş yerleridir. Bu âyetteki 'tercih ederler' ve 'engel olurlar' ifadeleri de sapmaya ve saptırmaya İşarettir. Bu kimseler ise bu konuda, yani "el-Mudill" (saptıran) isminin mazharları/zuhür ediş yerleri olmak konusunda şeytanın varisleridir.

    Şu halde akıllıya düşen çok zikir ile îmânını tahkikî îmân haline ge- tirmek, dünyadan ve dünyadakilerden vazgeçip o her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan Allah'a yönelmektir.

    Ariflerin sultanı Bâyezîd Bistâmî (kis.)'a sünnet ve farzın ne olduğu

    soruldu da şöyle cevap verdi:

    "Sünnet, dünyayı terk etmektir. Farz ise Mevlā ile birlikte olmaktır (sohbet). Çünkü bütün sünnetler, dünyayı terk etmeye delalet eder. Ki- tab'ın tamamı da Mevlā ile birlikte olmaya delalet eder. Öyleyse kim sün- net ve farz ile amel ederse onun hakkında nimet kemâle ermiş ve ona çok şükretmek vacib olmuştur. Allah bizi ve sizi hayırlı ve salih kimsele- rin yoluna girmekle şereflendirsin."

    YanıtlaSil
  29. VAROĞLU (Mehmet All VAR)

    İyi dinle sözümü, bak arkadaş! Yerli yersiz bolca atanlar vardır. Hak yolda olanla ederek savaş, Şaşırıp durmadan çatanlar vardır.

    Uzaktan görenler sanırlar adam, Cafcaflı sözlerle keserler ahkâm, Kimi mal peşinde, kimi bir makam; Varlığına haram katanlar vardır.

    Gayesi ne ahlak, ne din, ne vatan, Sahte alkışlarla olmuş bir sultan, Döneklikte yazıyor her gün destan; Yükseldim sanırken batanlar vardır.

    SON SAYFA

    Her dönem değişir kimlik gömleği Hokkabazlık yapıp saklar gerçeği, Süsleyip kırk yıllık malüm şebeği Aslan diye halka satanlar vardır.

    Aldırmaz vefaya, bilmez sadákat, Kardeşe acımaz varsa menfaat, Zihniyet bulanık, beyinler sakat; Yanlışı bilerek tutanlar vardır.

    Varoğlu, insanı anlamak ne zor, Herkesi savurur meçhul anafor, <<> diye başkasını görüp hor, Nefsinin koynunda yatanlar vardır.

    MART 2024

    YanıtlaSil
  30. Muhtesem Bir Mäziden Ihtişamı Yauntara...

    YUZAKI

    YIL 20 MART 2024

    Fecre andolsun!.. (For. 1)

    AYLIK EDEBİYAT, KÜLTÜR - SANAT, TARİH ve TOPLUM DERGİSİ

    "Ramazan ayı size bereketiyle geldi. Allah o ayda sizi zengin kılar, bundan dolayı size rahmet indirir, hataları yok eder, o ayda duâları kabul eder.

    Allah Teâlâ sizin (Ramazan ayındaki ibådet ve hayır husûsunda) birbirinizle yarış etmenize bakar ve meleklerine karşı sizinle övünür. O hâlde iyilik ve hayırdan yana Allah Teâlâ'ya kendinizi gösterin.

    Ramazan ayında Allah'ın rahmetinden kendisini mahrum eden kimse, (gerçekten ne) bedbaht kimsedir!" (Heysemi, Mecmau'z-Zevâid, III, 344)

    YanıtlaSil
  31. 240

    Y

    KÜTÜBI SITTE MUHTASARI

    18.CILT

    Vefasızlık: "Gadr'e bakınız.

    Vefasızlık ömeği: 17.430.

    Vefayat kitapları: 1.290-91.

    VEKALET BÖLÜMÜ: 16.273.

    Vekalet: 16.273.

    Vela ne demektir? Vela'nın hukuki mahiyeti nedir?: 11,447.

    Vela-ı ataka: 16,16.

    Velä-ı müvälät: 16,16.

    Veled-i zinanın azadlısı: 17,312; "Zina" bahsine de bakınız.

    el-Velid Ibnu Ukbe: 7,315.

    Velisiz nikah caiz değil mi?: 17,199.

    Veliyyullahın kerameti haktır. 14,238-39.

    Veliyyullah ne demektir. 13,244-45.

    Vera' ve takva: 17,589.

    Verasetle ilgili meseleler: 3,397-98-99.

    Cahiliye taksimi cahiliye, islam taksimi islam üzeredir: 5,247-48.

    Varis lehine vesayet olmaz: 17,341-42.

    Varisler cemaati: 13,330-31.

    Katil maktule varis olamaz: 17,331.

    Veresiyede belli miktar belli müddet şart: 17,261.

    Vergi: Bak: Zekat.

    Bugünkü vergilendirme şer'i esasa uygun mu?: 7,324. Vergiler dinin istediği yere harcanıyor mu?: 7,324.

    Vergi alırken zulümden kaçınmak: 7,330.

    Verilen sözü yerine getirmek: 12,333-34; "Vefa", "Ahde vefa" maddelerine

    de bakınız.

    el-Vesile: 8,326.

    Verilen şeyi yerine götürmek: 17,430.

    Vesvese hakkında açıklama : 2,254-55.

    Vesveseyi red etmek: 16,361-62.

    Vesveseler karşısında insanın tavrı: 16,362-63.

    Resulüllah'a vesvese geld mi?: 16,363.

    Vicădet'le amel: 2,67.

    Vitir namazı: Bak: Namaz.

    Vitir namazının gecenin sonuna bırakılmasının müstehab olduğu: 9,29;

    Bak: Namaz

    Vitirden sonra oturarak iki rekat kılmak: 17,66.

    Vitir namazı: 9,289, 17,64.

    Gecenin başında vitir. 17,68.

    Binek üzerinde vitr. 17,67.

    Seferde vitr. 17,66.

    Vücuttaki kılları temizlemek: 17,486.

    Yağma yasaktır: 7,538, 17,522.

    YanıtlaSil
  32. MEFHUMLAR FİHRİSTİ

    18. CILT

    Yağmur duası: 9,364, 17,79, "İstiska namazı"na da bakınız.

    Yağmur suyundan teberrüken bedene sürmek sünnettir. 9,367.

    Yağmurla helak edilen bir kavim: 6,353.

    Yağmur namazı: 17,78, "İstiska ya da bakınız. Yağmur yağarken Kä'be'yi tavaf: 17,391.

    Yağmur yağdığı halde kıtlık olması: 16,463. Yahudi: "Ehl-i Kitab"a da bakınız.

    Yahudilerin cumartesi inancı: 16,537.

    Yahudi erkeklerin öldürülmesi fermanı: 12,105.

    Yahudiler Allah'ın la'netlediği bir millettir: 7,371. Yahudilerin Allah hakkındaki itikadı: 7,329.

    Yahudilerin ilahi kelimeyi tahrif etmeleri: 3,254. Yahudilere muhalefet etmek: 17.131.

    Yahudilerin bile müslüman adaletini tasdik etmesi: 7,371-72.

    Yahudilerin maymun ve domuza çevrilmeleri: 16,443-44.

    Yahudilerin müslümanları kıskandığı hususlar: 17,23.

    Yahudilerle ortaklık: 17,299

    Yahudiler'in Resulüllah'a suikast düzenlemesi: 12,103.

    Yahudiler'in Hz. Peygamber'in peygamberliği hususundaki tasavvurları:

    4,62.

    Yahidelerin, Resulüllah (sa.v.)'i zehirleme teşebbüsleri: 15,430-31.

    Yahudi şairin öldürülmesi: 12.111-12-13.

    Yahudi ve hıristiyanların kestiği hayvandan yemek: 7,211.

    Yahudiler ve medineden sürülüşleri: 3,357-58.

    Yahudi yanında çalışılabilir: 17,298-99. Yahudilerin zekat memuruna rüşvet teklif etmesi: 7,371.

    Yahya b. Main: 1,256-57.

    Yakarak öldürmenin caiz olup olmadığı: 5,111-13.

    Yakın ve uzak çevrenin temizliği: 10,388-89; "Çevre"ye de bakınız.

    (Yalanla iligili) umumi açıklama: 14,546.

    Yākīnin ziyadeleşmesi meselesi, ilmel yakin vs.:1.59.

    YALAN BÖLÜMÜ: 14.545.

    Yalanın ve yalancının zemmi: 14,547. Yalancı peygamberler: 16,470.

    Yalanın caiz olduğu yerler: 10,7; 12.102; 14,552, 15,5. Yalanın mertebeleri: 10,6.

    Yalan şahitlik: 17.280.

    Yalan söyleyen devlet reislerinin cezası: 16,347.

    Yalanı yaymak 14,551

    Yalan yere yemin eden cehennemdedir. 17,269 Yalancıların zuhuru: 14,322.

    Çocukları kandırmak için yalan söylemek: 14,550.

    Insanları güldürmek için yalan söyleyenin durumu: 14,548-49 Resulüllah hakkında yalan diğer yalanlara benzemez: 15,13-17. Söylenen her yalan kalpte bir karartı oluşturur: 14,547-48.

    göstererek yalan söylemek: 14,549.

    241

    Şaka bile olsa yalan caiz değil: 16,391. Verilmeyeni verilmiş gibi göstererk veya elde olmayanı varmış gibi

    YanıtlaSil
  33. Prof. Dr. İBRAHİM CÂNAN

    Kütubi Sitte

    MUHTASARI TERCÜME VE ŞERHİ

    18. CİLT

    AKOAG

    Hukumet Cad. No 8/C Tel 312 13 94

    Ulus Ankara

    BASIM YAYIN PAZARLAMA AŞ

    YanıtlaSil
  34. Hangi Emir ki, ümetimden bir zümreye sahib oldu, onlara (din ve dünya hususunda) nasihat etmez ve kendi işi için çalıştığı gibi onlar için de çalışmazsa, Allah ona kıyamet gününde yüzü koyun Cehenneme atar.
    Ravi: Hz. Makul (r.a.)
    Sayfa: 181 / No: 4
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil
  35. Evet, nefsim Yed-i kudretinde Olana yemin ederim ki, şüphesiz Allah Teala Cennette bir ağaca şöyle buyurur: "Dünyada Bana ibadetle ve benim zikrimle meşgul olup da kendilerini eğlencelerden ve çalgılardan uzak tutan kullarıma sesini duyur." Bunun üzerine Rabbı Tesbih ve Takdis eden öyle bir ses yükselir ki, mahlukatı onun benzerini o ana kadar duymamıştır.
    Ravi: Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    Sayfa: 171 / No: 5
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil
  36. HALİL DULGAR

    Tefekkür

    Bazan bir saat tefekkür, bir sene ibadetten daha hayırlı olur.

    (Emirdağ Lähikasıl

    Tefekkür dahi, aşk gibi belki daha zengin, daha parlak, daha geniş bir tariktir ki, Hakim ismi-ne isäl eder.

    (Sözler

    Tefekkür, gafleti izâle eder.

    (Mesnevî-i Nûriyel

    İnsanın vazife-i asliyesi, aczini, fakrını, kusurunu derkederek ubudiyetini ilän etmek; ve hacă-tanın celbi için dua etmek; ve mevcudatın tesbihatını görüp müşâhede ederek şehadet etmek; ve nimetleri görüp tefekkür içinde şükretmek; ve ibret içinde bakmaktır.

    (Nurun İlk Kapısı)

    İnsan nisyandan alındığı için nisyana mübtelâdır. Nisyanın en kötüsü de nefsin unutulması-dez. Fakat hizmet, sa'y, tefekkür zamanlarında nefsin unutulması, yani nefse bir iş verilmemesi da-lllettir. Hizmetler görüldükten sonra, neticede mükafat zamanlarında nefsin unutulması kemåldir.

    (Mesnevi-i Nûriye)

    Kuran'a ait mesaille iştigal, bir nevi månevî mütefekkiråne Kur'an okumak hükmündedir. Hem ibadet, hem ilim, hem marifet, hem tefekkür, hem kıraat-ı Kur'an manaları risalelerin istin-sah ve mütalâalarında vardır itikadındayız.

    (Barla Lähikası)

    191

    27 Aralık 2024 23:08

    YanıtlaSil
  37. RISALE-I NUR DAN SEÇİLMİS VECİZELER

    Thlas

    Bu dünyada, hususen uhrevi hizmetlerde en mühim bir esas, en büyük bir kuvvet, en makbul bir şefaatcı, en metin bir nokta-i istinad, en kısa bir tarîk-ı hakikat, en makbul bir dua-yı månesi en kerâmetli bir vesile-i makasıd, en yüksek bir haslet, en såfi bir ubudiyet: İhlasdır.

    (Lem'alar)

    Bu müthiş zamanda ve dehşetli düşmanlar mukabilinde ve şiddetli tazyikat karşısında ve sav letli bid'alar, dalāletler içerisinde bizler gayet az ve zayıf ve fakir ve kuvvetsiz olduğumuz halde, gayet ağır ve büyük ve umumi ve kudsi bir vazife-i imaniye ve hizmet-i Kur'âniye omuzumuza ihsan-ı İlâhî tarafından konulmuş. Elbette, herkesten ziyade, bütün kuvvetimizle ihlásı kazanma-ya mecbur ve mükellefiz. Ve ihlásın sırrını kendimizde yerleştirmek için gayet derecede muhtacız

    (Lem'alar

    Amelinizde rıza-yı İlahi olmalı. Eğer O razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer O kabul etse, bütün halk reddetse te'siri yok. O razı olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse ve hik meti iktiza ederse, sizler istemek talebinde olmadığınız halde halklara da kabul ettirir. Onları da razı eder.

    (Lem'alar)

    İhlās ve rıza-yı İlâhî yolunda zerre, yıldız gibi olur.

    (Lem'alar

    Bir zerre ihlaslı amel, batmanlarla hâlis olmayana müreccahtır.

    (Lem'alarl

    Cenab-ı Hakkın rızası ihlās ile kazanılır; kesret-i etba' ve fazla muvaffakiyet ile değildir.

    (Lem'alar)

    Kamu

    YanıtlaSil
  38. HALİL DÜLGÅR

    Amel-i uhrevi ile dünyevi maksatlar, zevkler aranılmaz; aranılsa sırr-ı ihlāsı bozar.

    (Emirdağ Lähikası)

    Dünya da umur-u dîniyeye ve a'mâl-i âhirete iş ve hizmet için kurulmuş bir fabrika olduğu cihetle ve o fabrika içerisinde işlenen ve yapılan ibadetlerin semeresi öteki âlemde göründüğüne nazaran, ibadetlerde rekabet edilmemelidir. Olduğu takdirde ihlâsı kaybolur. Ve o rekabeti yapan, halkın takdir ve tahsinleri gibi dünyevi bir mükafatı düşünür. Zavallı düşünmüyor ki, o düşün ceyle amelini adem-i ihlasla iptal eder. Çünkü, sevap itâsında ve ücret aldığında, nâsı Rabb-i Nå-sa şerik yapar ve halkın nefretlerine hedef olur.

    (Mesnevî-i Nûriyel

    Ey sevaba hırslı ve a'mâli uhreviyeye kanaatsiz insan! Bazı peygamberler gelmişler ki, mah-dut birkaç kişiden başka ittibâ edenler olmadığı halde, yine o peygamberlik vazife-i kudsiyesinin hadsiz ücretini almışlar. Demek hüner kesret-i etba' ile değildir. Belki hüner rıza-yı İlâhiyi kazan-makladır. Sen neci oluyorsun ki, böyle hırsla "Herkes beni dinlesin!" diye vazifeni unutup, vazi-feillähiye karışıyorsun. Kabul ettirmek, senin etrafına halkı toplamak Cenab-ı Hakkın vazifesidir. Vazifeni yap, Allah'ın vazifesine karışma.

    (Lem'alar)

    Vesilenin mahiyetine bakılmaz, neticesine bakılır. Madem neticesi rıza-yı İlâhîdir ve mayası ihlástır; o küçük değildir, büyüktür.

    (Lem'alar)

    Ey nefis! Eğer takvâ ve âmel-i salihle Hâlikını razı ettiysen, halkın rızasırı tahsile lüzum yok-tur, o kafidir. Eğer halk da Allah'ın hesabına rıza ve muhabbet gösterirlerse iyidir.

    (Mesnevî-i Nûriyel

    Samimi bir ihlas, şerde dahi olsa, neticesiz kalmaz. Evet, ihlås ile kim ne isterse Allah verir.

    (Lem'alar)

    Velayet yollarının ve tarikat şubelerinin en mühim esası ihlastır. Çünkü ihlås ile hafi şirkler-den halás olur. Inuası kazanamayan, o yollarda gezemez.

    (Mektübat)

    193

    YanıtlaSil
  39. RISALE-I NUR DAN SECİLMİS VECİZELER

    ve enaniyetin hilesidiz İhlas ve hakperestlik, Muslümanların nereden ve kimden olursa olsun istifadelerine taraftar olmaktır. Yoksa, "Benden ders alıp sevap kazandırsınlar" düşüncesi, nefsin

    (Lem'alar)

    Evvelā rıza-yı İlahi ve iltifat-ı Rahmanî ve kâbül-ü Rabbani öyle bir makamdır ki, insanların tevecunda vestilah ona nisbeten bir zerre hükmündedir. Eğer teveccütiy rahme varsa, yeter İnsanların teveeclinu, o teveccuh-ü rahmetin in'ikası ve gölgesi olmak cihetiyle makbüldür, yoksa arzu edilecek bir şey değildir. çünkü kabir kapısında söner, beş para etmez.

    (Mektübat

    Bazen bir adamın ihlası yirmi adam kadar faide verir.

    (Suâlar)

    Hakaik-i imaniye ve esåsât-ı Kur'âniye, resmi bir şekilde ve ücret mukabilinde, dünya mu amelātı suretine sokulmaz. Belki, bir mevhibe-i İlâhiye olan o esrar, hålis bir niyetle ve dünyadan ve huzûzât-ı nefsaniyeden tecerrüd etmek vesilesiyle o feyizler gelebilir.

    (Mektübat)

    Hâlik-ı Zülcelălin hususi iltifatırı îma eden en gizli bir işârete, yüz can olsa ve feda edilse ve yüz bin sene ömür var ise, o yolda sarf edilse yine ucuzdur.

    (Barla Lâhikası)

    Bu dünya darü'l-hizmettir; ücret almak yeri değildir. A'mål-i sâlihanın ücretleri, meyveleri, nurları berzahta, ahirettedir. O bāki meyveleri bu dünyaya çekmek ve bu dünyada onları istemek, âhireti dünyaya täbi etmek demektir. O amel-i salihin ihlāsı kırılır, nuru gider. Evet, o meyveler is-tenilmez, niyet edilmez. Verilse, teşvik için verildiğini düşünüp şükreder.

    (Kastamonu Lâhikasıl

    Mesleğimiz, sırr-ı ihlāsa dayanıp, hakaik-i imaniye olduğu için, hayat-ı dünyaya, hayat-ı içti-maiyeye mecbur olmadan karışmamak ve rekabet ve tarafgirliğe ve mübarezeye sevk eden hålåt-tan tecerrüt etmeye mesleğimiz itibarıyla mecburuz.

    (Kastamonu Lähikasıl

    27 Ara

    YanıtlaSil
  40. RISALE I NUR DAN SEÇİLMİS VECİZELER

    Baki-i Zülcelălin rızası dairesinde sene, belki daimi bir pencere-i visaldir. Gaflet ve dalalet firakı icinde değil bir sene, belki bin seme bir saniye hükmündedir.

    (Lem'alart

    Ey insanlar! Fäni, kısa, faidesiz ömrünüzü; bāki, uzun, faideli, meyvedar yapmak ister mis niz? Madem istemek insaniyetin iktizasıdır. Baki-i Hakikînin yoluna sarf ediniz. Çünki: Bakiye müteveccih olan şey, bekanın cilvesine mazhar olur. Madem her insan gayet şiddetli bir surete uzun bir ömür ister, bekaya aşıktır ve madem bu fāni ömrü, bâki bir ömre tebdil eden bir çare var ve månen çok uzun bir ömür hükmüne geçirmek mümkündür. Elbette insaniyeti sukut etmemiş bir insan, o çareyi arayacak ve o imkânı bilfiile çevirmeye çalışacak ve tevfik-ı hareket edecek. te o çare budur: Allah için işleyiniz, Allah için görüşünüz, Allah için çalışınız. "Lillāh, Livechilläh Lieclillāh" rızası dairesinde hareket ediniz. O vakit sizin ömrünüzün dakikaları, seneler hükmü ne geçer.

    (Lem'alar

    Bir vakit, İmam-ı Ali Radıyallahü Anh bir kâfiri yere atmış. Kılıcın çekip keseceği zaman o ki fir ona tükürmüş. O, kafiri bırakmış, kesmemiş. O kâfir ona demiş ki: "Neden beni kesmedin?"

    Dedi: "Seni Allah için kesecektim. Fakat bana tükürdün; hiddete geldim. Nefsimin hissesi ka-rıştığı için ihlāsım zedelendi. Onun için seni kesmedim."

    O kâfir ona dedi: "Beni çabuk kesmen için seni hiddete getirmekti. Madem dininiz bu derece sâfi ve hâlistir, o din haktır" dedi.

    (Mektübat

    2

    YanıtlaSil
  41. HALIL DÜLGAR

    bin ne,

    arl

    Mana-yı Harfi-Mana-yı İsmi

    si-ye te ar iş h

    e

    Kur'an-ı Hakim, şu Kur'an-ı Azim-i Käinatın en ali bir müfessiridir ve en beliğ bir tercümanıdır. Evet o Furkandır ki: Şu kainatın sahifelerinde ve zamanların yapraklarında kalem-i kudretle yazılan İyatı tekvinîyeyi cin ve inse ders verir. Hem her biri, birer harf-i manidar olan mevcûdáta "måna-yı harfi nazarıyla, yani onlara Sânî hesabına bakar; "Ne kadar güzel yapılmış, ne kadar güzel bir su-rete Sini'inin cemåline delalet ediyor!" der. Ve bununla kainatın hakiki güzelliğini gösteriyor.

    Amma ilm-i hikmet dedikleri felsefe ise; huruf-u mevcûdatın tezyinātında ve münasebatında dalmış ve sersemlemiş, hakikatin yolunu şaşırmış... Şu kitab-ı kebirin hurüfatına "måna-yı harfi" ile, yani Allah hesabına bakmak lazım gelirken; öyle etmeyip "māna-yı ismi" ile, yani mevcūdāta nevcůdat hesabına bakar, öyle bahseder. "Ne güzel yapılmış"a bedel, "Ne güzeldir!" der, çirkin-leştirir. Bununla kâinatı tahkir edip kendisine müştekî eder. Evet, dinsiz felsefe, hakikatsiz bir saf-sıtadır ve kâinata bir tahkirdir.

    (Sözler)

    Kırk sene ömrümde, otuz sene tahsilimde yalnız dört kelimeyle dört kelâm öğrendim. Keli-melerden maksad; måna-yı harfi, manâ-yı ismi, niyet nazardır.

    (Mesnevî-i Nûriye)

    Cenab-ı Hakkın masivasına, yani kâinata mâna-yı harfiyle ve Onun hesabına bakmak lazım-Mana-yı ismiyle ve esbab hesabına bakmak hatadır.

    Evet, her şeyin iki ciheti vardır. Bir ciheti Hakka bakar, diğer ciheti de halka bakar. Halka bakan Set, Hakka bakan cihete tenteneli bir perde veya şeffaf bir cam parçası gibi, altında Hakka bakan di nadiakan chete tenten ali bir perder. Binaenaleyh, nimete bakıldığı zaman Münim,san'a bakıldığı zaman Sani, esbaba nazar edildiği vakit Müessir-i Hakiki zihne ve gelmelidire

    (Mesnevî-i Nüriyel

    rl

    Dünyayı ve ondaki mahlükatı mâna-yı harfiyle sev; mâna-yı ismiyle sevme. "Ne kadar güzel apılmış!" de, "Ne kadar güzeldir" deme.

    (Sözler)

    197

    YanıtlaSil
  42. RISALE-I NUR DAN SECILMIS VECIZELER

    Tevekkül

    d

    Allah'a tevekkül edene, Allah kâfidir.

    (Mesnevî-i Nûriy

    Tevekkül, esbabı bütün bütün reddetmek değildir. Belki esbabı, dest-i kudretin perdesi bili riâyet ederek; esbaba teşebbüs ise, bir nevi dua-yı fiili teläkki ederek; müsebbebatı, yalnız Cena 1 Haktan istemek ve neticeleri Ondan bilmek ve Ona minnettar olmaktan ibarettir.

    (Sözler

    İman tevhidi, tevhid teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül saadet-i dâreyni iktizā eder.

    (Sözler

    Acz ve tevekkül ile fakr ve iltică ile nur kapısı açılır, zulmetler dağılır.

    (Mektübal

    Nasıl ki mübarezede müthiş bir hasma karşı gülmekle, adâvet musalāhaya, husumet şakayı döner, adåvet küçülür, mahvolur, tevekkül ile musibete karşı çıkmak dahi öyledir.

    (Lem'alar

    Bırak bîçåre feryadı beladan kıl tevekkül,

    Zira feryat belå ender hata ender belâdır bil.

    Eğer belâ vereni buldunsa, safa ender atâ ender belâdır bil,

    Eğer bulmazsan, bütün dünya cefå ender, fenå ender belâdır bil.

    Cihan dolu belâ başında varken, ne bağırırsın küçük bir belâdan? Gel tevekkül kıl.

    Tevekkülle belâ yüzünde gül, tá o da gülsün. O güldükçe küçülür, eder tebeddül.

    (Sözler)

    100

    YanıtlaSil
  43. HALİL DÜLGÅR

    Ahid namazında der: "Eşhedü en lå ilahe illallah" Yani; "Halık ve Rezzak Ondan başka yok-Zarar ve menfaat Onun elindedir. O hem Hakimdir; abes iş yapmaz. Hem Rahimdir, ihsan, rhameti çoktur." diye itikat ettiğinden, her şey de bir hazine-i rahmet kapısını bulur, dua ile ça-Hem her şeyi kendi Rabbisinin emrine musahhar görür. Rabbisine iltică eder. Tevekkül ile isti aledip, her musibete karşı tahassun eder. İmanı ona bir emniyet-i tâmme verir.

    (Sözler)

    Ey insan! Sen kendini, kendine mâlik sayma. Çünkü sen kendini idare edemezsin. O yük ağır-ar kendi başına muhafaza edemezsin, belalardan sakınıp levazımatını yerine getiremezsin. Öyley-beyhude iztiraba düşüp azap çekme. Mülk başkasınındır. O Malik hem Kadirdir, hem Rahîmdir. Kadretine istinad et; rahmetini itham etme. Kederi bırak, keyfini çek. Zahmeti at, safâyı bul. Hem der ki: Månen sevdiğin ve alâkadar olduğun ve perişaniyetinden müteessir olduğun ve sah edemediğin şu kâinat, bir Kadîr-i Rahîmin mülküdür. Mülkü sahibine teslim et. Ona bırak; fasını değil, safâsını çek. O hem Hakimdir, hem Rahîmdir. Mülkünde istediği gibi tasarruf eder, sirir. Dehşet aldığın zaman, İbrahim Hakkı gibi "Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler" de, pencerelerden seyret, içlerine girme.

    (Mektûbat)

    Ey Said! Saadet istersen tevekkül et. Fakat tevekkül, esbabı bütün bütün reddetmek değildir. Belki, müsebbebatı ve netaicini Hâlıktan istemektir.

    Esbaba teşebbüs, bir nevi dua-yı fiilidir. Vesait ise perde-i dest-i kudrettir. Evet, tevekkül etsen, dünyada istirahatin, âhirette istifaden kat'idir.

    (Nurun İlk Kapısı)

    İnsan zaiftir, belaları çok. Fakirdir, ihtiyacı pek ziyade. Acizdir, hayat yükü pek ağır. Eğer Ka-dri Zülcelăle dayanıp tevekkül etmezse ve itimat edip teslim olmazsa, vicdanı daim azap içinde alz. Semeresiz meşakkatler, elemler, teessüfler onu boğar. Ya sarhoş veya canavar eder.

    (Sözler)

    Tertib-i mukaddematta tefviz, tenbelliktir. Terettüb-ü neticede tevekküldür.

    (Sünuhat)

    Helal rızık, iktidar ve ihtiyar ile mütenâsiben değildir, belki, tevekkül veren zaaf ve acze nis-beten geliyor.

    (Şuâtar)

    199

    YanıtlaSil
  44. RISALE-I NUR DAN SEÇİLMİS VECİZELER

    Nefis daima ızdıraplar, kaláklar içinde evhamdan kurtulup tevekküle ronduğu gib kaderes daima izdiraplar, kalaklar una ve gurubu muayyen ve mukadder du gibi, insan badere eazı olmuyor. Halbuki, pintu kalemi kaderle cephesinde yazılıdır. İsterse başını aşa vursun ki, o yazıları silsin, fakat başı kırılır, yazılara bir şey olmaz ha!

    Ve illa muhakkak bilsin ki: Semavat ve arzın haricine kaçıp kurtulamayan insan, Hålik-ı Kül li Şeyin rububiyetine muhabbetle rızådâde olmalıdır.

    (Mesnevî-i Nûriye)

    YanıtlaSil
  45. HALİL DÜLGÅR

    Niyet

    Niyet öyle bir hasiyete maliktir ki, adetleri, hareketleri ibadete çeviren pek acip bir iksir ve bir nayedir.

    Ve keza, niyet ölü ve meyyit olan hâletleri ihya eden ve canlı, hayatlı ibadetlere çeviren bir nhtur.

    Ve keză niyette öyle bir håsiyet vardır ki, seyyiatı hasenata, hasenatı seyyiata tahvil eder. De-nek niyet bir ruhtur. O ruhun ruhu da ihlastır. Öyleyse necat ve halās ancak ihlās iledir. İşte bu hsiyete binaendir ki, az bir ömürde Cennet, bütün lezâiz ve mehasiniyle kazanılır. Ve niyetle in-an daimi bir şakir olur, şükür sevabını kazanır.

    (Mesnevî-i Nûriye)

    Hayrat ve hasenâtın hayatı niyetledir. Fesadı da ucub, riyâ ve gösterişledir.

    (Mesnevî-i Nûriyel

    Niyet ådi bir hareketi ibadete çevirir. Ve gösteriş için yapılan ibadeti günaha kalbeder.

    (Mesnevî-i Nûriyel

    Nazarla niyet, mahiyet-i eşyayı tağyir eder. Günahı sevaba, sevabı günaha

    kalbeder. [Mesnevî-i Nûriyel

    Velayetin kerämeti olduğu gibi, niyet-i hâlisanın dahi kerâmeti vardır.

    (Mektübat)

    deden bir zikirde veya bir ayette semavat gibi nûranî sevap ve fazilet yerleşebilir. kbir şişede, semavat nücumuyla beraber görünebilir. Öyle de niyet-i hâlise ile şeffafiyet pеу-Serap ve fazilet nur alemindendir. O alemden bir âlem, bir zerreye sığışabilir. Nasıl bir per

    (Sözler)

    201

    YanıtlaSil
  46. Hasenat ve hayrat ise, madem ki vücudîdirler, kesb-i insanî ve cüz-ü ihtiyarî onlara illet-i m cide olamaz. İnsan onda hakikî fâil olamaz. Ve nefs-i emmâresi de hasenâta taraftar değildir. Be ki rahmet-i İlâhiye onları ister ve kudret-i Rabbâniye icad eder. Yalnız, insan, iman ile, arzu ile, n yet ile sahip olabilir.

    YanıtlaSil
  47. HALİL DÜLGÅR

    Dua

    Dua bir sırr-ı azîm-i ubudiyettir. Belki ubudiyetin ruhu hükmündedir.

    (Mektûbat)

    İnsan nihayetsiz acziyle nihayetsiz beliyyata maruz ve hadsiz a'dânın hücumuna mübtelâ ve hayetsiz fakrıyla beraber nihayetsiz hâcâta giriftar ve nihayetsiz metalibe muhtaç olduğundan; aniei asliye-i fitriyesi imandan sonra duadır. Dua ise esas-1 ubudiyettir.

    (Sözler)

    Dua ubudiyetin ruhudur ve hâlis bir imanın neticesidir.

    (Mektûbat)

    Her şey Cenab-ı Hakkı tesbih ettiği gibi lisaniyle, ihtiyacıyla, istidadıyla dahi Allah'a dua eder.

    (Mesnevî-i Nûriye)

    Nasıl bir çocuk, eli yetişmediği bir meramını, bir arzusunu elde etmek için ya ağlar, ya ister. Yani, ya fiili, ya kavli lisan-ı acziyle bir dua eder, maksuduna muvaffak olur. Öyle de, insan; bütün thayat âlemi içinde nazik, nazenin, nazdar bir çocuk hükmündedir. Rahmanü'r-Rahimin dergå-handa, ya zaaf ve acziyle ağlamak veya fakr ve ihtiyacıyla dua etmek gerektir. (Sözler)

    Çocuğun eli yetişemediği bir şeyi peder ve validesinden istediği gibi; abd de, acz ve fakrıyla Rabbine ilticâ eder ve Hâlikından ister.

    (Mesnevî-i Nûriye)

    Dua bir ibadettir. Abd, kendi aczini ve fakrını dua ile ilân eder. Zâhirî maksatlar ise, o duanın ** ibadet i duaiyenin vakitleridir; hakiki faydaları değil.

    (Mektübat)

    203

    YanıtlaSil
  48. RISALE NUR DAN SECILMIS VECİZELER

    Da bir ibadettir. Ibadetin semeresi ahirette görünür. Dünyevî maksatlar ise, namaz vakitlen gibi dualar ibadet için birer vakitirler. Duaların semeresi değillerdir.

    (Mesnevî-i Nûriye)

    Jhadetin Aydas ähirete bakar. Dünyevi maksatlar håsıl olmazsa, “Odua kabul olmadı" denil-mez. Belki "Daha dua vakti bitmedi" denilir.

    (Mektübat)

    Hem bazan kendi dünyasının saadeti için dua eder. Duası âhiret için kabul olunur. "Duası red-dedildi" denilmez. Belki "Daha enfå bir surette kabul edildi" denilir.

    (Mektübat)

    Mesela, birisi kendine bir erkek evlåt ister. Cenab-ı Hak, Hazreti Meryem gibi bir kız evladı veriyor "Duası kabul olmadı" denilmez. "Daha evlâ bir sûrette kabul edildi" denilir.

    (Mektübat)

    Hem dua istediğimiz tarzda kabul olmazsa, makbul olmadı denilmez. Hâlik-ı Hakim, daha iyi biliyor, menfatimize hayırlı ne ise onu verir. Bazan dünyaya ait dualarımızı, menfaatimiz için ähi-retimize çevirir, öyle kabul eder.

    (Lem'alar)

    Dualar tevhid ve ibadetin esrarına nümûnedir.

    [Mesnevî-i Nûriyel

    Acz nidanın madenidir. İhtiyaç duanın menbaıdır.

    (Mesnevî-i Nûriyel

    niyetdedikleri şeyler ve keşfiyatlarına medar-1 iftihar zannettikleri emirler mânevî bir dua netice sidir. Halis bir lisan-t istidat ile istenilmiş onlara verilmiştir. Lisan-1 istidat ile ve lisan-ı ihtiyac-fit-Teile eserlerin kazama ve kefiyatları, bir nevi dua neticesidir. Havarık medle makbuldürler.

    (Mektübat

    204

    YanıtlaSil
  49. HALİL DÜLGAR

    in en güzel, en latif, en leziz, en hazır meyvesi, neticesi şudur ki: Dua eden adam bilir ki, nun sesini dinler derdine derman yetiştirir, ona merhamet eder. Onun kudret eli her vetişir. Bu buyük dünya hanında o yalnız değil; bir Kerim Zat var; ona bakar, ünsiyet verir. Hem onun hadsiz ihtiyacatını verine getirebilir ve onun hadsiz düşmanlarını defedebilir bir Za-huzurunda kendini tasavvur ederek, bir ferah bir inşirah duyup, dünya kadar ağır bir yükü rinden atıp "Elhamdü lillahi Rabbil Alemin" der.

    [Mektûbat)

    Eğer vermek istemeseydi, istemek vermezdi.

    (Mektûbat)

    Mu'minin mü'mine duası nasıl olmalıdır?

    El-cevap: Esbab-ı kabul dairesinde olmalı. Çünkü bazı şerait dahilinde dua makbul olur. Şerå-Jabulun içtimai nisbetinde makbuliyeti ziyadeleşir. Ezcümle; dua edileceği vakit, istiğfar ile mânevî temizlenmeli, sonra makbul bir dua olan sa-şerifeyi şefaatçı gibi zikretmeli ve âhirde yine salavat getirmeli. Çünkü, iki makbul duarın masmda bir dua makbul olur.

    (Mektübat)

    Ey bizi nimetleriyle perverde eden Sultanımız! Bize gösterdiğin nümûnelerin ve gölgelerin asıllarını, menbalarını göster. Ve bizi makarr-ı saltanatına celb et. Bizi bu çöllerde mahvettirme. Bi-huzuruna al. Bize merhamet et. Burada bize tattırdığın leziz nimetlerini orada yedir. Bizi zevål retebrid ile tazip etme. Sana müştak ve müteşekkir şu mutî raiyetini başıboş bırakıp idam etme.

    (Sözler)

    Ya Rab! Kusurumuzu affet. Bizi kendine kul kabul et. Emanetini kabzetmek zamanına kadar bizi emanette emin kıl. Amin.

    (Sözler)

    Ya Rabbi ve Ya Rabb-es-Semavati vel'aradin! Ya Haliki ve Ya Hâlik-ı Külli Şey! Gökleri, yıldız-aryla; zemini, müştemilâtiyle ve bütün mahlükatı, bütün keyfiyyatıyla teshir eden kudretinin ve bara musahhar kıl! Kur'an'a ve imana hizmet için, insanların kalplerini Risale-i Nura musahhar radetinin ve hikmetinin ve hakimiyetinin hakkı için, nefsimi bana musahhar eyle! Ve matlubumu

    205

    YanıtlaSil
  50. (Sözler)

    Ya Rabbi ve Ya Rabb-es-Semavati veľ'aradîn! Ya Hâlikî ve Ya Hâlik-ı Külli Şey! Gökleri, yıldız lanyla; zemini, müştemilâtiyle ve bütün mahlûkatı, bütün keyfiyyatıyla teshir eden kudretinin ve tradetinin ve hikmetinin ve hâkimiyetinin hakkı için, nefsimi bana musahhar eyle! Ve matlubumu bana musahhar kıl! Kur'an'a ve imana hizmet için, insanların kalplerini Risale-i Nura musahhar

    YanıtlaSil
  51. NOKI eco

    RISALE-I NUR DAN SECILMIS VECIZELER

    yapt Ve bana ve ihvanıma, iman-ı kamil ve hüsn-ü håtime ver! Hazreti Musa Aleyhisselama den zi ve Hazreti İbrahim Aleyhisselama ateşi ve Hazreti Dâvud Aleyhisselama dağı, demiri ve Haz reti Süleyman Aleyhisselama cinni ve insi ve Hazreti Muhammed Aleyhissalâtü Vesselama şems ve kameri teshir ettiğin gibi, Risale-i Nura, kalpleri ve akılları musahhar kıl! Ve beni ve Risale-i Nur talebelerini, nefis ve şeytanın şerrinden ve kabir azabından ve Cehennem ateşinden muhafs za eyle ve Cennet-ül Firdevste mes'ud kul!

    Amin. Amin.

    (Sualar)

    Neip Faud

    206

    YanıtlaSil
  52. HALİL DÜLGÅR

    Tevbe-Istiğfar

    Dua ve tevekkül meyelân-ı hayra büyük bir kuvvet verdiği gibi, istiğfar ve tevbe dahi meye-şerri keser, tecavüzâtını kırar.

    (Sözler)

    Ona iman etmek, Kur'an-ı Azimüşşan'ın ders verdiği gibi; O Hâlikı sıfatlarıyla, isimleriyle, am kainatın şehadetine istinaden kalben tasdik etmek; ve elçileriyle gönderdiği emirleri tanı-ve günah ve emre muhalefet ettiği vakit, kalben tevbe ve nedamet etmek iledir. Yoksa, bü-günahları serbest işleyip istiğfar etmemek ve aldırmamak, o imandan hissesi olmadığına de-

    (Emirdağ Lähikası)

    Ihsan hatadan håli olamaz; fakat tevbe kapısı açıktır.

    (Kastamonu Lâhikası)

    Nefsini ittiham eden, kusurunu görür. Kusurunu gören, istiğfar eder. İstiğfar eden, istiaze İstiaze eden şeytanın şerrinden kurtulur. Kusurunu görmemek o kusurdan daha büyük bir Cardur. Ve kusurunu itiraf etmemek büyük bir noksanlıktır. Ve kusurunu görse, o kusur kusur-itan pkar, itiraf etse, afva müstahak olur.

    (Lem'alar)

    Kaderi lähi isyanımız için musibet verir. Ona rızâdâde olmak, o günahtan tevbe demektite

    (Hutuvat-i Sitte)

    207

    YanıtlaSil
  53. RISALE-I NUR DAN SECİLMİS VECİZELER

    Salih Amel

    Amel-i salih; emir dairesinde hareket ve hayrat kazanmaktır.

    (Kastamonu Lähikası

    Sultan-1 Ezeliye iman ile intisap eden ve amel-i salih ile itaat eden bir insan, şu misafirhane dünya menzillerinden ve âlemi berzah ve âlem-i mahşer dairelerinden ve hâkeza kabirden sonra ki bütün âlemlerin geniş hudutlarından berk ve burak süratinde geçer, ta saadet-i ebediyeyi bulur.

    (Sözler)

    İmana ait bilgilerden sonra en lâzım ve en mühim âmål-i salihadır. Salih amel ise, maddi ve månevi hukûk-u îbåda tecavüz etmemekle, hukukullahı da bihakkın ifå etmekten ibarettir.

    (Mesnevî-i Nûriye)

    Din yalnız iman değil, belki amel-i salih dahi dinin ikinci cüz'üdür.

    (Sualar)

    Böyle kebäír-i âzime jçinde amel-i salihin ihlâsla muvaffakiyeti pek azdır. Hem, az bir amel-i salih, bu ağır şerait içinde çok hükmündedir.

    (Kastamonu Lâhikası

    Hem o şuur-u imani ile, ebedi bir beka ve daimi bir hayat veren Baki-i Zülcelâlin bekasına ve vücuduna iman ve imanın a'mål-i saliha gibi neticeleri, bu fani hayatın baki meyveleri ve ebedi bir bekanın vesileleri olduğunu bildim. Meyvedar bir ağaca inkılap etmek için kabuğunu terk eden bir çekirdek gibi, ben de o baki meyveleri vermek için bu beka-i dünyevînin kabuğunu bırakma-ya nefsimi kandırdım. Nefsimle beraber, "Hasbunalllahi ve ni'mel vekil-Onun bekası bize yeter" dedim.

    (Suälar)

    YanıtlaSil
  54. HALİL DÜLGAR

    Takvá

    Ey İnsanlar! Sizi ve sizden evvelkileri yaratan Rabbinize ibadet ediniz ki; takvå mertebesine vå-sel olasınız. Ve yine Rabbinize ibadet ediniz ki, arzı size döşek, semayı başınıza dam yapmış ve se-madan suları indirmiş ki, sizlere rızık olmak üzere yerden meyve ve sair gıdaları çıkartsın. Öyleyse, Allah'a misil ve şerik yapmayınız. Bilirsiniz ki, Allahtan başka måbudunuz ve hâlikınız yoktur.

    (İşârâtü'l-İcaz)

    Kur'an-ı Kerim takvâyı üç mertebesiyle zikretmiştir:

    Birincisi, şirki terk.

    İkincisi, maâsiyi terk.

    Üçüncüsü, masivâullâhı terk etmektir.

    (İşârâtü'l-İcaz)

    Takvä içinde bir nevi amel-i salih var. Çünkü, bir haramın terki vaciptir. Bir vacibi işlemek çok sünnetiere mukabil sevabı var. Takvâ, böyle zamanlarda, binler günahın tehacümünde bir tek içti-nap, az bir amelle, yüzer günah terkinde, yüzer vacip işlenmiş oluyor. Bu ehemmiyetli nokta, ni-jetle, takva namıyla ve günahtan kaçınmak kastıyla menfi ibadetten gelen ehemmiyetli a'mål-i sa-lihadır.

    (Kastamonu Lähikası)

    Vicdanın anâsır-ı erbaası ve ruhun dört havâssı olan "irâde, zihin, his, lâtife-i Rabbaniye" her birinin bir gayetül-gayatı var. İrâdenin ibadetullâhtır. Zihnin, marifetullahtır. Hissin, muhabbetul-ahtır. Latifenin, müşâhedetullâhtır. Takvå denilen ibådet-i kâmile, dördünü tazammun eder.

    (Hutbe-i Şamiye)

    Takvâ-yı hakiki ise, gurur ve enâniyetle içtimâ edemiyor.

    (Mektübat)

    209

    YanıtlaSil
  55. NOKI eco

    si

    RISALE-I NUR DAN SEÇİLMİŞ VECİZELER

    Her zaman def-i şer, celbi neľ a racih olmakla beraber, bu tahribat ve sefahet ve câzibedarb vesat zamanında bu takva olan def-i mefasid ve terk-i kebair üssü'lesas olup, büyük bir rüşhan yet kesbetmiş. Bu zamanda tahribat ve menfi cereyan dehşetlendiği için, takva bu tahribata kar en büyük esastır.

    (Kastamonu Lähikas

    O seyahat ise, kabre, haşre, ebede gidecek beşer yolculuğudur. Amele göre, takvå kuvvetine göre o uzun yolu mütefavit derecede kat ederler. Bir kısım ehl-i takvå berk gibi, bin senelik yolu bir günde keser. Bir kısmı da hayål gibi, elli bin senelik bir mesafeyi bir günde kať eder.

    (Sözler

    Zühd, terk-i menäfi-i şahsiyeyi terk etmekle olur.

    (Münazarat

    Bu zamanda hocalardan, hatta sofilerden ziyade zabıta efradı ehl-i takvå olup, kebäirden ken-dilerini muhafaza ve feraizi yapmasını vazifeleri iktizá ediyor. Ve ona ihtiyacı şedid var. Tā ki, karşılarındaki manevi tahribatçılara karşı asayiş ve emniyet-i uműmiyeye ait vazifelerini tam ya pabilsinler.

    (Emirdağ Lähikası

    YanıtlaSil
  56. HALİL DÜLGÅR

    Meşveret

    Asya kıtasının ve istikbalinin keşşafı ve miftahı şûrâdır.

    Meşveret-i şer'iyeyle reylerinizi teşettütten muhafaza ediniz.

    (Hutbe-i Samiye)

    (Kastamonu Lähikası)

    Medar-ı nizā bir mesele varsa meşveret ediniz. Çok sıkı tutmayınız; herkes bir meşrepte ol-maz. Müsamahayla birbirine bakmak şimdi elzemdir.

    (Kastamonu Lâhikası)

    Mümkün olduğu kadar geçici rüzgarlara ehemmiyet vermeyiniz, bakmayınız. Zaten mabey-nizde samimi tesanüd ve meşveret-i şeriye, sizi öyle şeylerden muhafaza eder. İçinizdeki şahs-ı mänevini fikrini, o meşveretle bildirir.

    (Kastamonu Lâhikası)

    Şürā; ihlâs ve tesanüdü netice verdiğinden, üç elif yüz on bir olduğu gibi, ihlas ve tesanüd-hakiki ile, üç adam yüz adam kadar millete fayda verebilir. Ve on adamın hakiki ihlås ve tesa-tid ve meşveretin sırrıyla, bin adam kadar iş gördüklerini, çok vukuat-ı tarihiye bize haber ve Dror Medem beşerin ihtiyacatı hadsiz ve düşmanları nihayetsiz, ve kuvveti ve sermayesi pek zi, hususan dinsizlikte canavarlaşmış, tahribatçı, muzır insanların çoğalmasıyla, elbette ve el-neimanın hakaikından gelen şûrâ-yı şerî ile yaşayabilir, o düşmanları durdurur, o hâcetlerin te-to hadsiz sizlikte aveva rayetsiz hacetlere karşı, imandan gelen noktande dialara ve nihayetsiz insaniyesi dayandığı gibi, hayatı ictimateti minine yol açar.

    (Hutbe-i Şamiye)

    itet, hevä hevese tabi olanlara olsun. Selâm ve selamet, hüdaya tabi olanlar üstüne olsun. Amin. Yaşasın sıdk! Ölsün yeis! Muhabbet devam etsin! Sûrâ kuvvet bulsun! Bütün levm ve itap ve

    (Hutbe-i Samiye)

    211

    YanıtlaSil
  57. YE

    HALİL DÜLGAR

    Güzel Ahlak

    Hadsiz salāt ve selâm ol Peygamberimiz Muhammed Mustafa Aleyhissalâtü Vesselâm üzeri-ne olsun ki, demiş:

    "Benim insanlara Cenab-ı Hak tarafından bi'setim ve gelmemin ehemmiyetli bir hikmeti, ah-lik- haseneyi ve güzel hasletleri tekmil etmek ve beşeri ahlaksızlıktan kurtarmaktır."

    (Hutbe-i Samiyel

    Eğer biz ahlâk-ı İslâmiyenin ve hakaik-i imaniyenin kemālātını efalimizle izhar etsek, sair dnlerin tabileri, elbette cemaatlerle İslâmiyete girecekler. Belki Küre-i Arzın bazı kıtaları ve dev-letleri de İslâmiyete dehalet edecekler.

    (Hutbe-i Samiye)

    Güzel ahlaklı güzel düşünür. Güzel düşünen, güzel levhaları görür. Fenā ahlâklı fenā düşün-duğünden, fenä levhaları görür.

    (Mektûbat)

    Edipler edepli olmalı; hem de edeb-i İslâmiyeyle müteeddip olmalı.

    (İki Mekteb-i Musibetin Şehadetnâmesi)

    215

    YanıtlaSil
  58. VEST

    RISALE NUR DAN SEÇİLMİŞ VECİZELER

    Fazilet

    En kat'i fazilet odur ki, düşmanları dahi o faziletin tasdikine şehadet etsin.

    (Hutbe-i Şamiye)

    Bir fazilet sahibi, bin faziletsize mukabildir. Bu itibarla fazileti taşıyan, az da olsa çok görünür

    (İsârâtü'l-l'caz

    Hikmet-i Kur'aniye ise, nokta-i istinadı, kuvvete bedel "hak"kı kabûl eder. Gayede menfaate bedel, "fazilet ve rıza-ı İlâhî"yi kabül eder. Hayatta düstur-u cidal yerine, "düstur-u teavünü esas tutar. Cemaatlerin rabıtalarında unsuriyet, milliyet yerine "rabıta-i dinî ve sınıfi ve vatani" kabül eder. Gåyatı, hevesât-ı nefsaniyenin tecavüzatına sed çekip, ruhu maaliyâta teşvik ve hissiyat-ı ul viyesini tatmin eder ve insanı kemalât-ı insaniyeye sevkedip insan eder.

    Hakkın şe'ni, "ittifak"tır. Faziletin şe'ni, tesanüddür. Düstur-u teavünün şe'ni, "birbirinin im-dadına yetişmektir. Dinin şe'ni, "uhuvvet"tir, "incizap"tır. Nefsi gemlemekle bağlamak, ruhu ke-mālāta kamçılamakla serbest bırakmanın şe'ni, "saadet-i dareyn"dir.

    (Sözler)

    Kur'an'ın tilmizi ise, yalnız livechillâh ve rıza-yı İlâhî ve fazilet için o derece nefsinin menfa-atinden tecerrüd eder ki, Cennet-i ebediyeyi dahi hakiki maksat ve gaye-i ubudiyet yapmaz. Ne rede kaldı ki, bu dünya-yı zäilenin fäni olan menafii onu, hakiki maksat ve gayesinden çevirsin.

    (Nurun İlk Kapısı

    İmanlı fazilet, medar-ı tahakküm olmadığı gibi, sebeb-i istibdat da olamaz. Tahakküm ve ta-gallüp etmek faziletsizliktir. Ve bihassa ehl-i faziletin en mühim meşrebi, acz ve fakr ve tevazu ile hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye karışmak tarzındadır.

    (Lem'alar)

    Medeni fazilet, hürriyet âlem-i insaniyette galebe çalmaya başladığından, bizzarure tera-y'en feşey'en hafifleşecektir. zi-

    (Tarihçe-i Hayat)

    YanıtlaSil
  59. HALİL DÜLGAR

    Doğruluk

    Sadk, İslamiyetin üssü'l-esasıdır ve ulvî seciyelerinin rabıtasıdır ve hissiyat-ı ulviyesinin miza-Öyleyse hayat-ı içtimaiyemizin esası olan sıdkı, doğruluğu içimizde ihya edip onunla mâne-hastalılarımızı tedavi etmeliyiz.

    (Hutbe-i Samiye)

    Sidk ve doğruluk İslâmiyetin hayat-ı içtimaiyesinde ukde-i hayatiyesidir.

    (Hutbe-i Samiye)

    Bir tane sıdk, bir harman yalanları yakar. Bir tane hakikat bir harman hayālāta müreccahtır.

    (Hakikat Çekirdekleril

    Her söylediğin doğru olmalı; fakat her doğruyu söylemek doğru değil.

    (Mektübat)

    Bu sıdk ve kizb, küfür ve iman kadar birbirinden uzak. Asr-ı Saadette sıdk vasıtasıyla Mu-hammed Aleyhissalâtü Vesselâmın âlā-yı illiyyîne çıkması ve o sıdk anahtarıyla hakaik-i imaniye rehakaik-i kainat hazinesi açılması sırrıyla, içtimaiyat-ı beşeriye çarşısında sıdk; en revaçlı bir mal satın alınacak en kıymetli bir metâ hükmüne geçmiş.

    (Hutbe-i Samiyel

    Küfrün mahiyeti yalandır. İmanın mahiyeti sıdktır. Şu bürhan kâfi değil midir ki, hayatımızın Dasi iman ve sıdkın ve tesanüdün devamıyladır.

    [Tarihçe-i Hayat)

    Bir dane sidk yakar milyonla yalanı. Bir dane-i hakikat yıkar kasr-ı hayali. Sidik büyük esastır, bir cevher-i ziyalı.

    (Sözlerl

    217

    YanıtlaSil
  60. RISALE-I NUR DAN SEÇİLMİS VECİZELER

    En büyük ders, doğruluk yolunda ölümü istihkar dersi vermektir.

    (Divan-ı Harb-i Orfil

    Ahlâk-ı âliyeyi ve yüksek huyları hakikate yapıştıran ve o ahlâkı daima yaşattıran ciddiyet ve sıdktır. Eğer sıdk kalkıp araya kizb girerse, rüzgarlara oyuncak olan yapraklar gibi, o adam da in-sanlara oyuncak olur.

    (İşârâtü'l-İcaz

    Yaşasın sıdk! Ölsün yeis! Muhabbet devam etsin! Şûra kuvvet bulsun! Bütün levm ve itap ve nefret, heva ve hevese täbi olanlara olsun. Selâm ve selâmet, Hüdâya tâbi olanlara olsun. Amin.

    (Hutbe-i Samiyel

    YanıtlaSil
  61. HALİL DÜLGÅR

    Uhuvvet-Kardeşlik

    İslamiyetin verdiği uhuvvet içinde bin uhuvvet var; âlem-i bekada ve âlem-i berzahta o uhuv-vet bäki kalıyor.

    (Mektübat)

    Eğer muhabbet, kendi esbabının rüçhaniyetine göre bir kalpde hakiki bulunsa, o vakit adâvet mecazi olur, acımak suretine inkılap eder. Evet, mü'min kardeşini sever ve sevmeli. Fakat fenalığı için yalnız acır. Tahakkümle değil, belki lütufla ıslahına çalışır. Onun için, nass-ı hadis ile, "Üç gün-den fazla mü'min mü'mine küsüp, kat'-ı mükâleme etmeyecek."

    (Mektübat)

    Ey insafsız adam! Şimdi bak ki, mü'min kardeşine kin ve adävet ne kadar zulümdür. Çünkü, nasıl ki sen, âdi küçük taşları, Kâbeden daha ehemmiyetli ve Cebel-i Uhuddan daha büyük desen, çirkin bir akılsızlık edersin. Aynen öyle de, Kâbe hürmetinde olan iman ve Cebel-i Uhud azame-tinde olan İslâmiyet gibi çok evsåf-ı İslâmiye muhabbeti ve ittifakı istediği halde, mü'mine karşı adåvete sebebiyet veren ve âdi taşlar hükmünde olan bazı kusuratı iman ve İslâmiyete tercih et-mek, o derece insafsızlık ve akılsızlık ve pek büyük bir zulüm olduğunu, aklın varsa anlarsın!

    (Mektûbat)

    Evet, tevhid-i imanî, elbette tevhid-i kulûbu ister. Ve vahdet-i itikat dahi vahdet-i içtimaiyeyi

    ktiză eder.

    Evet, inkâr edemezsin ki, sen bir adamla beraber bir taburda bulunmakla, o adama karşı dos-tine bir rabıta anlarsın ve bir kumandanın emri altında beraber bulunduğunuzdan arkadaşāne bir aka telakki anlarsın ve bir kumandae beraber bulunmakla uhuvvetkârâne bir münasebet hisse dersin. Halbuki, imanın verdiği nur ve şuur ile ve sana gösterdiği ve bildirdiği Esma-i İlahiye ade-dance vahdet alakaan verdiği rapitalan ve uhuvvet münasebetleri var. Meselâ:

    219

    0

    YanıtlaSil
  62. RISALE-INUR DAN SEÇİLMİS VECİZELER

    Her ikinizin: Hälikınız bir, Malikiniz bir, Mabudunuz bir, Razıkınız bir... bir, bir, bine kadar bir, bir...

    Hem Peygamberiniz bir, dininiz bir, kıbleniz bir.. bir, bir, yüze kadar bir, bir...

    Sonra köyünüz bir, devletiniz bir, memleketiniz bir.. ona kadar bir, bir...

    Sonra köyun birler vahdet ve tevhidi, vifak ve ittifakı, muhabbet ve ittifakı iktizā ettiği ve ki inat Bu kadarebi birbirine bağlayacak mānevî zincirler bulundukları halde; şikak ve nifaka, kinve adavete sebebiyet veren örümcek ağı gibi ehemmiyetsiz ve sebatsız şeyleri tercih edip, mü'mine karşı hakiki adävet etmek ve kin bağlamak, ne kadar o rabıta-i vahdete bir hürmetsizlik ve o bab-ı muhabbete karşı bir istihfaf ve o münasebat-ı uhuvvete karşı ne derece bir zulüm ve i'tisal olduğunu, kalbin ölmemiş ise, aklın sönmemiş ise anlarsın.

    (Mektübat)

    Bir şehir, bir vilayet, bir memleket, belki küre-i arz, belki dünya, belki âlem-i vücud iki hakiki dost için bir meclis hükmündedir. Böyle dostluk ve kardeşliğin firâkı yok, hep visāldir. Fâni, me cazi, dünyevi dostluklar sahipleri firākı düşünsün, bize ne.

    (Barla Lähikası

    Cây-1 Teessüf Bir Hålet-i İçtimaiye ve Kalb-i İslâmı Ağlatacak Müthiş Bir Maraz-ı İçtimai

    : "Harici düşmanların zuhur ve tehacümünde dahili adavetleri unutmak ve bırakmak" olan bir maslahat-ı içtimaiyeyi en bedevi kavimler dahi takdir edip yaptıkları halde, şu Cemaat-ı İslâmiye ye hizmet dava edenlere ne olmuş ki, birbiri arkasında tehācüm vaziyetini alan hadsiz düşmanlar varken, cüzi adavetleri unutmayıp, düşmanların hücumuna zemin hazır ediyorlar. Şu hal bir su kuttur, bir vahşettir. Hayat-ı İçtimaiyeye bir hıyanettir.

    (Mektübat

    Medar-ı İbret bir Hikâye:

    Bedevi aşiretlerinden Hasenan aşiretinin birbirine düşman iki kabilesi varmış. Birbirinden bel-ki elli adamdan fazla öldürdükleri halde; Sipkan veya Hayderan aşireti gibi bir kabile karşılarına çıktıkları vakit, o iki düşman täife, eski adaveti unutup omuz omuza verip, o hârici aşireti def edinceye kadar, dahili adaveti hâtırlarına getirmezlerdi.

    KİSTELE MÜMİNLER... Ehl-i iman aşiretine karşı tecavüz vaziyetini almış ne kadar aşiret hiker be die anlar olduğunu bilir misiniz? Birbiri içindeki daireler gibi yüz daireden fazla var dir. Her bir tentu kerst tesanüd ederek, elele verip müdafaa vaziyeti almaya mecbur iken; onların hakarane rigirik ve onlar harim - İslama girmeleri içinziyeti almaya münde olan ga razkârâne taralgirlik ve adåverkarane inad, hiçbir chetiin kaplama huduman daire

    YanıtlaSil
  63. Ravi: Hz. Ali (r.a.)

    Sayfa: 293/No: 9

    Ramuz El-Ehadis

    27 Aralık 2024 23:08

    YanıtlaSil
  64. def edinceye kadar, dahilî adaveti hâtırlarına getirmezlerdi.

    uh

    İŞTE EY MÜMİNLER... Ehl-i iman aşiretine karşı tecavüz vaziyetini almış ne kadar aşire hükmünde düşmanlar olduğunu bilir misiniz? Birbiri içindeki daireler gibi yüz daireden fazla var-dır. Her birisine karşı tesanüd ederek, elele verip müdafaa vaziyeti almaya mecbur iken; onlanm hücumunu teshil etmek, onların harîm-i İslâma girmeleri için kapıları açmak hükmünde olan ga razkârâne tarafgirlik ve adâvetkârâne inad; hiçbir cihetle ehl-i imana yakışır mı? O düşman daire

    220

    Ravi: Hz. Ali (r.a.)

    Sayfa: 293 / No: 9

    Ramuz El-Ehadis

    27 Aralık 2024 23:08

    sonra

    YanıtlaSil
  65. HALİL DÜLGAR

    chli dalålet ve ilhaddan tut, tå ehl-i küfrün âlemine, tã dünyanın ehvál ve mesaibine kadar bir-inde size karşı zararlı bir vaziyet alan, birbiri arkasında size hiddet ve his nekadar bir emiş nevi düşmanlar. Butün bunlara karşı kuvvetli silälun ve siperin Uhuvveten, belki kala-i İslamiyeyi, küçük adâvetlerle ve bahanelerle sarsmak; ne kadar hiläf-1 vicdan, ne kadar maslahat-ı İslamiye olduğunu bil, ayıl!....

    (Mektûbat]

    Ehadis-i Şerifede gelmiş ki: "Ahir zamanın Süfyan ve Deccal gibi nifak ve zındıka başına ge quek eşhas-ı müdhişe-i muzırraları, İslâmın ve beşerin hırs ve şikakından istifade edecek az bir vetle nev-i beşeri hercümerc eder ve koca Ålem-i İslâmu esaret altına alır. EY EHL-İ İMAN! Zillet ve esaret altına girmemek isterseniz, aklınızı başınıza alınız! İhtilähı-nadan istifade eden zalimlere karşı "İnnemel mü'minune ihvetün" kal'a-i kudsiyesi içine giriniz; thassun ediniz.

    (Mektûbat)

    Asıl hüner, kardeşini fena gördüğü vakit onu terk etmek değil, belki daha ziyade uhuvvetini kavvetleştirip ıslahına çalışmak, ehl-i sadakatin şe'nidir.

    (Suâlar)

    Harici düşmanın hücumunda dahili münakaşâtı terk etmek ve ehl-i hakkı sukuttan ve zillet-ten kurtarmayı en birinci ve en mühim bir vazife-i uhreviye telâkki edip, yüzer åyåt ve ehådis-i Nebeviyenin şiddetle emrettikleri uhuvvet, muhabbet ve teavünü yapıp, bütün hissiyatınızla, ehl-dünyadan daha şiddetli bir surette meslektaşlarınızla ve dindaşlarınızla ittifak ediniz, yani ihti-a düşmeyiniz.

    (Lem'alar)

    Şems ve kamerden tut, ta nebatatın hayvanatın imdadına; ve hayvanatın insanların imdadına; mevadd-1 gıdaiyenin semeratin imdadına; hatta taanın zerratı, hüceyrat-ı bedenin tegaddisi kemal-i intizamla koşmaları, bir Rabb-ı Kerimin emriyle bir vazife-i muavenet ve teavün ve arvet olduğunu ve kavînin zayıfa musahhariyeti olduğunu, kör olmayan göre

    (Mesnevî-i Nûriye)

    221

    lık 202

    YanıtlaSil
  66. eco

    RISALE-I NUR DAN SECİLMİS VECİZELER

    Sabır

    Cenab-ı Hakkın inayet tevfikı sabırlı adamlarla beraberdir.

    (Mektûbat)

    Cenab-ı Hakkın sana verdiği sabır kuvvetini eğer yanlış yolda dağıtmazsan, her meşakkate ve her musibete käfi gelebilir; ve o kuvvetle dayan.

    (Sözler)

    Sabrın mükafatı zaferdir; ataletin mücazatı sefalet.

    Öyle de sa'yin sevabı olur servet. Sebatta da galebedir mükafat.

    (Lemeät

    Cenab-ı Hak, Hakim ismi muktezası olarak, vücud-u eşyada, bir merdivenin basamakları gi-bi bir tertip vaz etmiş. Sabırsız adam, teenni ile harakat etmediği için, basamakları ya atlar düşer veya noksan bırakır, maksut damına çıkamaz. Onun için lurs mahrumiyete sebeptir. Sabır ise müş kilatın anahtarıdır.

    (Mektübat)

    Ey sabırsız nefsim! Acaba geçmiş günlerdeki ibadet külfetini ve namazın meşakkatini ve mu-sibet zahmetini bu gün düşünüp muzdarip olmak; hem gelecek günlerdeki ibadet vazifesini ve na-maz hizmetini ve musibet elemini bu gün tasavvur edip sabırsızlık göstermek hiç kår-ı akıl mıdır?

    (Sözler)

    Cenab-ı Hakkın insana verdiği sabır kuvvetini evham yolunda dağıtmazsa, her musibete kar-şı gelebilir.

    (Lem'alar)

    YanıtlaSil
  67. HALIL DÜLGAR

    Sebat

    Başımdaki saçlar adedince başlarım bulunsa ve her gün biri kesilse, zındıkaya ve dalálete tes-lim-i silah edip vatan ve millet ve İslâmiyete hıyanet etmem, hakikat-ı Kur'ana feda olan bu başı-mu zalimlere eğmem.

    (Suālar)

    "Milyonlar kahraman başlar feda oldukları bir kudsi hakikate başımız dahi feda olsun" ile, bi-zim nihayete kadar sebat edeceğimizi dâvâ etmişiz. Bu dāvādan vazgeçilmez.

    (Suâlar)

    Azim hayırların müşkilatı çok oluyor. Müşkilat çoğaldıkça ehl-i himmet fütur değil, gayret ve sebatını ziyadeleştirir.

    (Barla Lähikası)

    En ziyade yaralananlar siperini bırakıp kaçanlardır. En az yara alanlar, siperinde sebat eden-lerdir.

    (Mektübat)

    Yüzer milyon başların feda oldukları bir kudsi hakikate başımız dahi feda olsun. Dünyayı ba-şımıza ateş yapsanız, hakikat-i Kuraniyeye feda olan başlar, zındıkaya teslim-i silah etmeyecek ve vazife-i kudsiyesinden vazgeçmeyecekler inşallah.

    (Lem'alar)

    223

    YanıtlaSil
  68. RISALE-NUR DAN SECILMIS VECIZELER

    Fedakârlık-Feragat

    Şeraitin bir hakikatine bin ruhum olsa feda etmeye hazırım. Zira şeriat; sebeb-i saadet ve ada let-i mahz ve fazilettir.

    (İki Mekteb-i Musibetin Şehadetnamesi

    Eğer sen fäni vücudunu, o vücudu sana veren Halikın yolunda feda etsen, bal arısı gibi olur-sun, hadsiz bir nur-u vücud bulursun. Hem feda et. Çünkü şu vücut sende vedia ve emanettir. Hem Onun mülküdür, hem O vermiştir. Öyleyse minnet etmeyerek ve çekinmeyerek fenå et, feda et tå beka bulsun.

    (Sözler)

    Bin canım olsa, imana ve ahiretime feda etmeğe hazırım.

    (Şuâlar)

    Madem ki nur-u hakikat, imana muhtaç gönüllerde tesirini yapıyor; bir Said değil, bin Said fe da olsun. Yirmi sekiz sene çektiğim ezâ ve cefâlar ve maruz kaldığım işkenceler ve katlandığım musibetler hep helal olsun. Bana zulmedenlere, beni kasaba kasaba dolaştıranlara, hakaret eden. lere, türlü türlü ithamlarla beni mahkûm etmek isteyenlere, zindanlarda bana yer hazırlayanlara, hepsine hakkımı helal ettim.

    (Tarihçe-i Hayat)

    Dünyamızı dinimiz uğrunda ve ahiretimize her vakit feda etmeye hazırız.

    (Sualar)

    en değil dünyevi hayat, lüzum olsa âhiret hayatımı da millet-i İslâmiye hesabına feda ede ceğim.

    (Tarihçe-i Hayat

    Bu zamanda öyle dehşetli cereyanlar ve hayatı ve ciharı sarsacak hadiseler içinde, hadsiz bir metanet ve itidal-i dem ve nihayetsiz bir fedakârlık taşımak gerektir.

    (Tarihçe-i Hayat)

    YanıtlaSil
  69. HALİL DÜLGÅR

    Hamiyet

    Hamiyet ise; muhabbet, hürmet, merhametin netice-i zaruriyesidir. Onsuz olmaz ve illâ yalan-ir sahtekärlıktır. Nefret, hamiyetin zıddıdır.

    (Sünuhat)

    Hamiyet-i İslâmiye, nur-u imandan in'ikas edip dalgalanan bir ziyadır.

    (Mesnevî-Nûriyel

    Bir kalp ve vicdan fezâil-i İslâmiye ilemütezeyyin olmazsa, ondan hakikî hamiyet ve sadakat ve adalet beklenilmez.

    (Münazarat)

    Hukuk-u umumiye içinde hamiyet-i diniye esas olmalı. Hamiyet-i milliye ona hâdim ve kuv-ve kal'ası olmalı.

    (Hutbe-i Samiye)

    225

    YanıtlaSil
  70. 00000000000

    NYES

    rt

    RISALE-I NUR'DAN SEÇİLMİS VECİZELER

    Cesaret-Secaat

    İmanın mahiyetindeki härikulāde şehâmet, izzet-i İslâmiyenin tabiatındaki ålempesend seca åt, uhuvvet-i İslâmiyenin intibahıyla her vakit mu'cizeleri gösterebilir.

    (Hutuvat- Sitte)

    Evet, her hakiki hasenåt gibi cesaretin dahi menbaı; imandır, ubúdiyettir. Her seyyiât gibi ce bânetin dahi menbaı; dalalettir.

    Evet, tam münevverü'l-kalp bir abidi, küre-i arz bomba olup patlasa, ihtimaldir ki onu kor-kutmaz. Belki harika bir kudret-i Samedaniyeyi, lezzetli bir hayret ile seyredecek. Fakat, meşhur bir münevverü'l-akıl denilen kalpsiz fasık bir feylesof ise, gökte bir kuyruklu yıldızı görse, yerde titrer. "Acaba bu serseri yıldız arzımıza çarpmasın mı?" der, evhama düşer. (Bir vakit böyle bir yıldızdan Amerika titredi. Çokları gece vakti hânelerini terk ettiler.)

    (Sözler)

    Korkaklıkta darb-ı mesel hükmünde olan tavuk, çocukları yanında iken şefkat-i cinsiye sebe-biyle camusa saldırır. İşte dehşetli bir cesaret. Hem darb-ı mesel olmuş: "Keçi, kurttan havfı ızdırar vaktinde mukavemete inkılâp eder. Boy-nuzu ile kurdun karnını deldiği väkidir. İşte harika bir şecaât.

    (Hutuvat- Sittel

    Sırat-ı müstakim, şecaât, iffet, hikmetin mezcinden hasıl olan adl ve adalete işarettir.

    (İşârâtü'l-İcaz)

    Erkeklerde iki güzel haslet olan cesaret ve sehävet, kadınlarda bulunsa, bu emniyet ve sada-kata zarar olduğu için ahlâk-ı seyyiedendir, kötü håslet sayılırlar.

    (Lem'alar)

    Hakiki imanı elde eden adam kâinata meydan okuyabilir.

    (Sözler

    YanıtlaSil
  71. IN YESİLLENMEGS

    Cuma

    HALİL DÜLGAR

    Cevazu

    İnsanda büyüklüğün mikyası küçüklüktür, yani tevazudur. Küçüklüğün mizanı büyüklüktür, tekebbürdür.

    (Hakikat Çekirdekleri)

    Velayetin, şeyhliğin, büyüklüğün şe'ni tevazu ve mahviyettir, tekebbür ve tahakküm değildir. Demek, tekebbür eden sabiyy-i müteşeyyihtir. Siz de büyük tanımayınız.

    [Münazarat)

    Kämillerde büyüklük mikyasıdır, küçüklük. Nakıslarda küçüklük mizanıdır, büyüklük.

    (Sözler)

    Mütekebbirlere karşı tevazu, tezellül zannedildiğinden, tevazu etmemek gerektir.

    (Lem'alar)

    Meziyetin varsa, hafâ turabında kalsın; tâ neşv ü nema bulsun.

    (Sözler)

    Tevazuda ve terk-i enaniyette öyle kuvvetli bir mükafat var ki, ağır bir yükten ve kendini so-jak beğendirmekten kurtarır.

    (Lem'alar)

    Said, tam toprak gibi mahviyet ve terk-i enaniyet ve tevaz-u mutlakta bulunmak şartır, tå ki Kosaleti'n-Nur'u bulandırmasın, tesirini kırmasın.

    (Kastamonu Lähikası)

    227

    YanıtlaSil
  72. RISALE-I NUR DAN SEÇİLMİŞ VECİZELER

    Dünyaca havas tanınan insanlardaki meziyet, sebeb-i tevazu ve mahviyet iken, tahakküm ve tekebbüre sebep olmuştur. Fukaranın aczi, avamın fakrı sebeb-i merhamet ve ihsan iken, esaret ve mahkumiyetlerine müncer olmuştur.

    (Hakikat Çekirdekleni

    Tevazu, mahviyet ve terk-i enaniyet bu zamanda ehl-i hakikata lâzım ve elzemdir. Çünkü bu asırda en büyük tehlike benlikten ve hodfuruşluktan ileri geldiğinden, ehl-i hak ve hakikat, mah-viyetkäräne daima kusurunu görmek ve nefsini itham etmek gerektir.

    (Emirdağ Lähikası

    YanıtlaSil
  73. HALİL DÜLGA

    Sefkat

    ve tve

    leri)

    bu nah-

    Kası

    Şefkat; aşk ve muhabbetten çok keskin ve parlak ve ulvî ve nezihtir.

    (Mektüba

    Rahmet-i İlâhiyenin en låtif, en güzel, en hoş, en şirin cilvelerinden olan şefkat bir iksir-i n ranidir.

    (Mektüba

    Şefkat hâlistir, mukabele istemiyor; safi ve ivazsızdır. Hatta en ådi mertebede olan hayvanât yavrularına karşı fedakârâne ivazsız şefkatleri buna delildir.

    (Mektüba

    Kalb-i insanîden hürmet ve merhamet çıksa; akıl ve zekâvet, o insanları gayet dehşetli ve gac dar canavarlar hükmüne geçirir, daha siyasetle idare edilmez.

    (Suala

    Şefkat-i insaniye, merhamet-i Rabbaniyenin bir cilvesi olduğundan; elbette rahmetin derece sinden aşmamak ve rahmeten lilâlemin Zâtın (a.s.m.) mertebe-i şefkatinden taşmamak gerekti Eğer aşsa ve taşsa o şefkat, elbette merhamet ve şefkat değildir. Belki dalâlete ve ilhåda siraye eden bir maraz-ı ruhî ve bir sakam-ı kalbidir.

    (Kastamonu Lähikas

    Masum hayvanları parçalayan canavarlara himayetkârâne şefkat etmek, o biçare hayvanlar editbir gadhayvanlar parçalavasızlıktır. Ve binler Müslümanların hayat-ı ebediyelerini mahve dim ve yadr ve vahşi bir viduelle ve müthiş günahlara sevk eden adamlara şefkatkårnet Tatar olmak ve limanın sale bezadan kurtulmalarına dua etmek, elbette o mazlum ehl-i ima ta dehşetli bir merhametsizlik ve şenî bir gadirdir.

    (Kastamonu Lähikas

    Bütün validelerin şefkatleri, rahmet-i İlâhiyenin bir lem'asıdır.

    (Sözle

    22

    YanıtlaSil
  74. Abdurrahman DİLİPAK

    abdurrahmandilipak@yeniakit.com

    Derin yapı

    Bu "derin devlet" denen şey hâlâ varlığını sür-dürüyor. Bu işler geri dönülmez noktaya geldi, ama iş bitmiş değil.. Kozmik odaya girilmediği gibi, mer-kez komite de, ülke geneline yayılmış tetikçiler de dışandalar.

    İçeridekiler onun için susmayı tercih ediyor..

    İşin kötü yanı, yeni bir derin yapı oluşuyor. İkti-dar ve servetle tanışanlar bir şekilde kendi aralann-da kayıtdışı bir birlik oluşturuyorlar. Zaten onun bir adım ötesi ya MAFİA'laşmak, ya da derin bir yapıya dönüşmektir. Bu defa derin yapıda namaz kılanların sayısı artacak sanırım..

    Tutuklananlar arasında, sanki, derin yapının İçinde karar vericiler arasında da olmayan, tetikçilik de yapmayan bir sürü adam var.. Birileri kurunun yanında yaş da yanar hesabı onları da listeve dahil etmış gozuküyor.. Bu işler, bu adamları oraya so-kup, işin ciddiyetini sulandırmak isteyenlerin de işi olabilir ya da kendilerine rakip ve tehdit olarak gör-düklerini, kurunun yanında da yaş da yanar hesabı kendi cehennemlerine çekmek isteyenlerin işi de olabilir..

    Hatta öteki tarafta olup da, dışarıdakiler, birile-rini kendi yanlarına çekmek için de o kişilerin içeri girmesine göz yummuş olabilirler. Böylece adam kazanacaklar..

    Adamlar kendilerinden çok eminler, "biz gide-riz ötekiler gelir, arma sonuçta bu düzen böyle de-vam eder" anlayışına sahipler. Başka türlü olmaya-cağını düşünüyorlar. Yaşanan bazı olaylar da onları haklı çıkartır gibi aslında..,

    İktidar ve servet dönüştürücü bir güce sahip, ilk olarak da bu güç, kendine sahip olmak isteyenleri dönüştürüyor..

    Bir gün bu Balyoz ve Ergenekon davası sonuç-lanacak ve göreceksiniz, başka davalar, başka tar-tışmalar başlayacak.. Bu dava sürecinde yaşanan örtülü hesaplaşmaların davası ayrıca, görülecek..

    Yarın sıra 28 Şubat'a gelirse, iMuhsin Yazıcıoğ-lu suikastı ile ilgili tutuklamalar da başlayınca, daha yüzlerce kişi hapse tıkılacak.. İnanın bunların tümü-nü mahkemeye çağırsanız yargılayacak yer ve adam bulamazsınız, bunları hapsedecek hapishane de yok.. O kadar çoklar.. Onun için bir gün genel af-la bu işlerin üzerinin örtüleneceği hesabını yapıyor-lar..

    YanıtlaSil
  75. Sanki iktidar da bu işi daha fazla dağıtmamak Ister gibl.

    MIT ve Emniyet niye elindeki bilgileri açıklamı-yor? Jandarma İçişleri Bakanlığı'na bağlı değil mi, niye bu işin üzerine gidilmiyor? Jandarma İstihbara-tının bilmediği bir şey mi var?

    Yani birileri gerçekten Muhsin Yazıcıoğlu su-ikastı ile ilgili bilgiye sahip değiller mi?

    Bana kalırsa NATO ülkeleri de biliyor, ayrıca ve özellikle İsrail de, ABD ve tabii bizimkiler de..

    Bana kalırsa şu şike işini biraz eşeleyin, bakın bakalım bu işin arkasından ne çıkar.. Sakın Ergene-kon çıkmasın..

    İşe bakar mısınız, durup dururken bir şike ya-sası çıkardılar, daha yaşanın mürekkebi kurumadan bir daha değiştirdiler. Önce 2 yıllık cezayı beş yıia, ardından da beş yıllık cezayı bir yıla indirdiler.. Peki bu nasıl oldu.. Bu konuda söyleyecek sözü olan var mı? Ayıp ya hu, insaf yahu!

    Bir ülkede ne kadar çok yasa varsa o ülkede özgürlükler o kadar az ve baskı altındadır demek-tir.. Yasa ile düzenlediğiniz her alanda bürokrasinin borusu öter. Hani şu "bürokratik oligarşi" var ya o!

    Bana sorarsanız şike yasası tam bir ŞİKE oldu! Benim adalet duygularım incindi..

    Demokrasi, böyle işlerle örselenirse, demagoji-ye dönüşür.. Üzerinde yükseldiğimiz zemini tahrip etmiş oluruz.. Yasa dediğiniz şeyin saygınlığı, cay-dıncılığı kalmaz, yaz-boz tahtasına döner..

    Bana kalırsa bu yasa değişikliği ŞİKE'cilen kur-tarmaya yetmez.. Bu işi bir adım öteye götürürse-niz, çete olayı ile birleşir..

    Yıldırım benim gözümde simdi daha çok Habe-ral'a benziyor.. Bu işe ecinnilerin karıştığını düşünü-yorum.. Birileri bu durumu savunmak yerine sussa-lar daha iyi ederler.. Çünki mızrak çuvala sığmıyor.. Bir de bu işin Dalan bağlantısı var. İşin ucu Ergene-kona kadar gidiyor..

    Sahi şu 28 Şubatçılara sıra ne zaman gelecek? Ben Ergenekona da karşıyım, Balyozcuiara da, kayıtdışı ekonomiye de, yım. Bunu yapan bizden ya da onlardan olabilir. kayıtdışı siyasete de karşı-Halka karşı ihanet planı yapanlar, devleti ele geçirip topluma İlahilik ve Rabilik taslayanlar, eğer bu Sazgeçmeyeceklerse cehenneme! ve dua ile.. işten

    YanıtlaSil
  76. RISALE-I NUR DAN SEÇİLMİS VECIZELER

    Güzel Görmek

    Güzel gören güzel düşünür. Güzel düşünen hayatından lezzet alır.

    (Hakikat Çekirdekleril

    Bir bahçeye girsem iyisini intihap ederim. Koparmasından zahmet çeksem hoşlanırım. Çürü ğünü, yetişmemişini görsem "Huz må såfå" derim.

    (Mesnevi- Nûriyel

    Herkesin her günde, şu âlemden bir mahsus ålemi var. Hem o âlemin keyfiyeti, o adamın kal-bine ve ameline täbidir.

    Nasıl ki, âyinende görünen muhteşem bir saray, âyinenin rengine bakar. Siyah ise siyah görü-nür, kırmızı ise, kırmızı görünür. Hem onun keyfiyetine bakar. O ayine şişesi düzgün ise, sarayı güzel gösterir; düzgün değil ise, çirkin gösterir. En nazik şeyleri kaba gösterdiği misillü sen, kal-binle, amelinle, gönlünle kendi åleminin şeklini değiştirirsin. Ya aleyhinde, ya lehinde şehadet et-tirebilirsin.

    (Sözler

    Merhametsiz siyah bir kalb, kainatı ağlar, çirkin, zulüm ve zulümat suretinde görür. Fakat İman gözüyle baksa, yetmiş güzel hulleleri giymiş bir cennet hûrisi gibi, rahmetler ve hayırlar ve hikmetlerden dikilmiş yetmiş binler güzel libasları birbiri üstüne giymiş, daima güler, rahmetle te bessüm eder bir insan-ı ekber ve ondaki insan nev'ini bir kâinat-ı suğra ve herbir insanı bir âlem-i asgar müşahede eder.

    (Sualar

    230

    YanıtlaSil
  77. RISALE-I NUR DAN SEÇİLMİS VECİZELER

    Güzel Görmek

    Güzel gören güzel düşünür. Güzel düşünen hayatından lezzet alır.

    (Hakikat Cekirdekleri)

    30

    Bir bahçeye girsem iyisini intihap ederim. Koparmasından zahmet çeksem hoşlanırım. Çürü ğünü, yetişmemişini görsem "Huz må såfå" derim.

    (Mesnevî-i Nûriye)

    Herkesin her günde, şu âlemden bir mahsus âlemi var. Hem o âlemin keyfiyeti, o adamın kal-bine ve ameline tâbidir.

    Nasıl ki, âyinende görünen muhteşem bir saray, âyinenin rengine bakar. Siyah ise siyah görü nür, kırmızı ise, kırmızı görünür. Hem onun keyfiyetine bakar. O âyine şişesi düzgün ise, sarayı güzel gösterir, düzgün değil ise, çirkin gösterir. En nazik şeyleri kaba gösterdiği misillü sen, kal-binle, amelinle, gönlünle kendi âleminin şeklini değiştirirsin. Ya aleyhinde, ya lehinde şehadet et-tirebilirsin.

    (Sözler)

    Merhametsiz siyah bir kalb, kâinatı ağlar, çirkin, zulüm ve zulümat suretinde görür. Fakat iman gözüyle baksa, yetmiş güzel hulleleri giymiş bir cennet hûrisi gibi, rahmetler ve hayırlar ve hikmetlerden dikilmiş yetmiş binler güzel libasları birbiri üstüne giymiş, daima güler, rahmetle te bessüm eder bir insan-ı ekber ve ondaki insan nev'ini bir kâinat-ı suğrâ ve herbir insanı bir âlem-i asgar müşahede eder.

    (Şuâlar)

    YanıtlaSil
  78. HALİL DÜLGAR

    Hüsn-ü Zan

    Hüsn-ü zanla, muhabbet ve vahdetle memuruz.

    (Sünuhat)

    Muhabbet, uhuvvet, sevmek İslâmiyetin mizacıdır, rabıtasıdır. Ehl-i adavet, mizacı bozulmuş bir çocuğa benziyor ki, ağlamak ister; bir şey arıyor ki onunla ağlamasın. Sinek kanadı kadar chemmiyesiz bir şey ağlamasına bahane olur. Hem insafsız, bedbïîn bir adama benzer ki, su-i zan mümkün oldukça hüsn-ü zan etmez. Bir seyyie ile on seyyieyi örter. Bu ise seciye-i İslâmiye olan insaf ve hüsn-ü zan bunu reddeder.

    (Hutbe-i Samiyel

    İnsan hüsn-ü zanna memurdur. İnsan, herkesi kendisinden üstün bilmelidir.

    2

    (Mesnevî-i Nûriye)

    YanıtlaSil
  79. RISALE I NUR DAN SEÇİLMİŞ VECİZELER

    Ittihad-Birlik

    Ittihadın hedefi ve maksadı; i'lå-yı kelimetullah ve mesleği de kendi nefsiyle cihåd-1 ekber ve başkalarını da irşaddır.

    (Hutbe-i Samiye)

    Azametli, bahtsız bir kıtanın, şanlı, talihsiz bir devletin; değerli, sahipsiz bir kavmin reçetesi, ittihad- İslamdır.

    (Hakikat Çekirdekleri)

    Bu zamanın en büyük farz vazifesi ittihad-ı İslamdır.

    (Divan-ı Harb-i Örfi

    Hakiki, samimi bir ittifakta her bir fert, sair kardeşlerin gözüyle de bakabilir ve kulaklarıyla da işitebilir. Güya on hakiki müttehid adamın, her biri yirmi gözle bakıyor, on akılla düşünüyor, yirmi kulakla işitiyor, yirmi elle çalışıyor bir tarzda månevi kıymeti ve kuvvetleri vardır.

    (Lem'alar)

    İttihad cehl ile olmaz. İttihad imtizāc-ı efkårdır. İmtizāc-ı efkâr, marifetin şuâ-ı elektrikiyle olur.

    (Münazarat)

    Hayat, vahdet ve ittifakın neticesidir. İmtizaçkârâne ittihad gittiği vakit, mânevî hayat da gi-der.

    (Barla Lâhikasıl

    Sen mesleğini ve efkârını hak bildiğin vakit "Mesleğim haktır veya daha güzeldir" demeye hakkın var. Fakat "Yalnız hak benim mesleğimdir" demeye hakkın yok.

    [Mektübat]

    232

    YanıtlaSil
  80. HALİL DÜLGAR

    Tesanüd-Dayanışma

    Hayatımızın bekası; iman ve sıdkın ve tesanüdün devamıyladır.

    (Münazarat)

    Bir samimi dostun saadetiyle şefkatli dostu dahi saadetlenir ve lezzetlenir.

    e

    (Suâlar)

    Tesanüd bozulsa cemaatin tadı kaçar. Bilirsiniz ki, üç elif ayrı ayrı yazılsa kıymeti üçtür. Te-müd-ü adediyle içtima etse, yüz on bir kıymetinde olduğu gibi, sizin gibi üç-dört hådim-i Hak, aymayı ve taksîmü'l-amal olmamak cihetiyle hareket etseler, kuvvetleri üç-dört adam kadardır. Eger hakiki bir uhuvvetle, birbirini faziletleriyle iftihar edecek bir tesanüdle, birbirinin aynı ol-mak derecede bir tefânî sırrıyla hareket etseler, o dört adam, dört yüz adam kuvvetinin kıyme-indedirler.

    (Barla Lähikasıl

    İnsanın fıtratı medenidir. Ebna-yı cinsini mülahazaya mecburdur. Hayat-ı içtimaiye ile hayat-şahsiyesi devam edebilir.

    (Hutbe-i Şamiye)

    Lillah için olan bir uhuvvet dairesindeki kardeşlerin içinde ciddi, samimi tesanüdün çok ke-timetleri olabilir.

    (Mektûbat)

    Tenasüb tesanüdün esasıdır.

    (Hakikat Çekirdekleri)

    233

    YanıtlaSil
  81. RISALE-I NUR'DAN SEÇİLMİŞ VECİZELER

    Nasıl ki, büyük bir velî, küçük bir Ashâb kadar, hizmet-i Islâmiyede ehl-i Sünnetçe mevki al-madığı gibi, aynen öyle de, bu zamanda hizmet-i imaniyede hazz-ı nefsini bırakıp ve mahviyet ile tesanüd ile ittihadı muhafaza eden bir hâlis kardeşimiz, bir velîden ziyade mevki alıyor diye ka-naatim gelmiş ve siz daima bu kanaatimi takviye ediyorsunuz.

    (Şuâlar)

    Nefis ve şeytan, sizi kardeşinize karşı itiraza ve haklı olarak tenkide sevk ettiği vakit, deyiniz ki; "Biz, değil böyle cüz'i hukukumuzu, belki hayatımızı ve haysiyetimizi ve dünyevî saadetimizi Risale-i Nurun en kuvvetli rabıtası olan tesanüde feda etmeye mükellefiz. O bize kazandırdığı ne tice itibarıyla dünyaya, enaniyete ait her şeyi feda etmek vazifemizdir" deyip nefsinizi susturu-nuz.

    (Kastamonu Lâhikası)

    YanıtlaSil
  82. HALİL DÜLGAR

    Muavenet-Cardımlaşma

    Şu meşhud saltanat-ı insaniyet ve terakkiyat-ı beşeriye ve kemâlât-ı medeniyet; celb ile değil, gulebe ile değil, cidal ile değil; belki ona onun zaafı için teshir edilmiş, onun aczi için muavenet edilmiş, onun fakrı için ona ihsan edilmiş, onun cehli için ona ilham edilmiş, onun ihtiyacı için ona ikram edilmiştir.

    Ve o saltanatın sebebi; kuvvet ve iktidar-ı ilmi değil, belki şefkat ve re'fet-i Rabbaniye ve rah-met ve hikmet-i İlâhiyedir ki, eşyayı ona teshir etmiştir.

    Evet bir gözsüz akrep ve ayaksız bir yılan gibi haşerata mağlûp olan insana, bir küçük kurt-un ipeği giydiren ve zehirli bir böcekten balı yediren; onun iktidarı değil, belki onun zaafının se-meresi olan teshir-i Rabbanî ve ikram-ı Rahmanîdir.

    (Sözler)

    Hatta bir taş, taşlığıyla beraber, kubbeli binalarda ustanın elinden çıkar çıkmaz başını eğer, ar-kadaşıyla birleşmeye meyl eder ki, sukut tehlikesinden kurtulsunlar. Maalesef, insanlar teavün sır-nni idrak edememişler. Hiç olmazsa taşlar arasındaki yardım vaziyetinden ders alsınlar.

    (İsârâtü'l-İcaz)

    Makinanın çarkları birbirine muavenete mecburdur. Hem birbirini kıskanmak değil, belki bi-lakis birbirinin fazla kuvvetinden memnun olurlar. Şuurlu farzettiğimiz bir çark, daha kuvvetli bir çarkı görse memnun olur. Çünkü vazifesini tahfif ediyor. Hak ve hakikatin, Kur'an ve imarın hiz-meti olan büyük bir hazine-i âliyeyi omuzlarında taşıyan zâtlar, kuvvetli omuzlar altına girdikçe iftihar eder, minnettar olur, şükreder.

    (Barla Lähikası

    Hakikat ve âhiret için çalışanlara karşı bu millet bir hürmet ve muavenet fikrini daima besle miş. Ve bilfiil onların hakikat-i ihlåslarına ve sadıkane olan hizmetlerine bir cihette iştirak etme niyetiyle, onların hacat-ı maddiyelerinin tedarikiyle meşgul olup vakitlerini zayi etmemek için, sa

    YanıtlaSil
  83. RISALE-I NUR'DAN SEÇİLMİŞ VECİZELER

    daka ve hediye gibi maddî menfaatlerle yardım edip hürmet etmişler. Fakat bu muavenet ve men-faat istenilmez, belki verilir. Hem kalben arzu edip muntazır kalmakla, lisan-ı hal ile dahi istenil-mez. Belki ummadığı bir halde verilir. Yoksa ihlâsı zedelenir.

    (Lem'alar)

    İs

    harek

    YanıtlaSil
  84. HALİL DÜLGAR

    men

    tenil

    Iktisat-Kanat

    alari

    iami Hakim'in cilve-i azamından olan hikmet-i âmme-i käinat, iktisat ve israfsızlık üzerine ket ediyor, iktisadı emrediyor.

    (Lem'alarl

    Atisat, hem bir şükr-ü månevi, hem nimetlerdeki rahmet-i İlahiyeye karşı bir hürmet, hem bir surette sebeb-i bereket, hem bedene perhiz gibi bir medar-ı sıhhat, hem månevi dilencilik enden kurtaracak bir sebeb-i izzet, hem nimet içindeki lezzeti hissetmesine ve záhiren lezzet-görünen nimetlerdeki lezzeti tatmasına bir sebeptir. İsraf ise mezkûr hikmetlere muhalif oldu-dan, vahim neticeleri vardır.

    (Lem'alarl

    İktisat ve kanaat, hikmet-i İlâhiyeye tevfik-i harekettir.

    (Lem'alar)

    İktisat sebeb-i izzet ve kemâldir.

    (Lem'alar)

    İktisat, kat'i bir sebeb-i bereket ve medar-ı hüsn-ü maişettir.

    (Lem'alar)

    İktisat, izzet ve cömertliktir. Hısset ve zillet ehl-i israf ve tebzîrin zâhiri merdane keyfiyetleri-işyüzüdür.

    (Lem'alar)

    İktisat, nimete güzel ve menfaatli bir ihtiramdır. İsraf ise, nimete çirkin ve zararlı bir istihfaftır.

    (Mektûbat)

    237

    YanıtlaSil
  85. RISALE-NUR DAN SEÇİLMİŞ VECİZELER

    Leziz çağırdıkça "Sanki yedim" demeli. "Sanki yedim"i düstur yapan, "Sanki yedim" namin-daki bir mescidi yiyebilirdi, yemedi.

    (Hakikat Çekirdekleni

    Zekat vermek ve iktisat etmek malda bittecrübe sebeb-i bereket olduğu gibi, israf etmek ve ze kåt vermemek, sebeb-i ref-i bereket olduğuna hadsiz vakıat vardır.

    (Lem'lar)

    Kanaat eden, iktisat eder; iktisat eden bereket bulur.

    (Mektübat)

    Semere-i sa'yine ve kasmetine rıza kanaattir, meyl-i sa'vi kuvvetlendirir. Mevcûda iktifa dün himmetliktir.

    (Hakikat Cekirdekleri)

    Eğer malı çok seversen, hırs ile değil, belki kanaat ile talep et, tâ çok gelsin.

    (Mektübat)

    Kanaatsizlik sa'ye ve çalışmaya şevki kırar, şükür yerine şekvå ettirir, tembelliğe atar. Ve meş rů, helal, az malı terk edip; gayrı meşru, külfetsiz bir malı arar. Ve o yolda izzetini belki haysiye tini fedå eder.

    (Lem'alar)

    Beşerin saadet-i hayatiyesi, iktisat ve sa'ye gayrette olduğunu ve onunla beşerin havas, avam tabakası birbiriyle barışabilir.

    (Emirdağ Lähikasıl

    Tevekkül, kanaat ve iktisat öyle bir hazine ve bir servettir ki, hiçbir şeye değişilmez.

    (Mektûbat)

    İktisattan gelen kanaat; şükür kapısını açar, şekvå kapısını kapatır. Hayatında daima şakir olur. Hem kanaat vasıtasıyla insanlardan istiğnâ etmek cihetinde, teveccühlerini aramaz. İhlās ka-pısı açılır, riyā kapısı kapanır.

    (Lem'alar)

    Kanaat bir define-i hüsnü maiset ve rahat-ı hayattır. Hirs ise bir maden-i hasaret ve sefalettir. (Lem'alar

    238

    YanıtlaSil
  86. HALIL DÜLGAR

    Hayat

    Hayat,

    şu kainatın en ehemmiyetli gayesi,

    hem en büyük neticesi,

    hem en parlak nuru,

    hem en låtif mayası,

    hem gayet süzülmüş bir hülāsası,

    hem en mükemmel meyvesi,

    ⚫hem en yüksek kemāli,

    hem en güzel cemâli,

    hem en güzel ziyneti,

    hem sırr-ı vahdeti,

    hem rabıta-i ittihadı,

    hem kemâlâtının menşei,

    hem san'at ve mahiyetçe en harika bir ziruhu,

    hem en küçük bir mahlūku bir kâinat hükmüne getiren mucizekâr bir hakikati,

    ⚫ hem güya kâinatın küçük bir zīhayatta yerleşmesine vesile oluyor gibi, koca kainatın bir Devi fihristesini o zîhayatta göstermekle beraber, o zīhayatı ekser mevcudatla münasebettar ve kü-çük bir kâinat hükmüne getiren en harika bir mucize-i kudrettir.

    • Hem en büyük bir küll kadar, hayat ile küçük bir cüz'ü büyülten ve bir ferdi dahi külli gi-bi bir âlem hükmüne getiren ve rububiyet cihetinde kâinatı tecezzî ve iştiraki ve inkısamı kabul et-mez bir küll, bir külli hükmünde gösteren fevkalåde harika bir san'at-ı İlahiyedir.

    • Hem kainatın mahiyetleri içinde Zât-ı Hayy-ı Kayyûmun vücub-u vücuduna ve vahdeti-ne ve ehadiyetine şehadet eden burhanların en parlağı, en kat'îsi ve en mükemmeli,

    ⚫ hem masnuat-ı İlâhiye içinde en hafîsi ve en zâhiri, en kıymettarı ve en ucuzu, en nezihi ve en parlak ve en mânidar bir nakş-ı san'at-ı Rabbaniyedir.

    • Hem sair mevcudatı kendine hâdim ettiren, näzenin, nazdar, nazik bir cilve-i rahmet-i Rahmâniyedir.

    • Hem şuûnât-ı İlâhiyenin gayet câmi bir aynasıdır.

    24

    YanıtlaSil
  87. RISALE-NUR DAN SEÇİLMİS VECİZELER

    Hem Rahman, Rezzak, Rahim. Kerîm, Hakim gibi çok Esmâ-i Hüsnânın cilvelerini câmi ve rızık, hikmet, inävet, rahmet gibi çok hakikatleri kendine tabi eden ve görmek ve isitmek ve his. setmek gibi umum duyguların menşei, madeni bir acube-i hilkat-i Rabbaniyedir.

    Hem hayat, bu kainatın tezgah-ı azamında öyle bir istihale makinesidir ki, mutemadiyen her tarafta tasfiye yapıyor, temizlendiriyor, terakki veriyor, nurlandırıyor. Ve zerrat kafilelerine gu-ya hayatın yuvası olan her ceset, o zerrelere vazife görmek, nurlanmak, talimat yapmak için bir misafirhane, bir mektep, bir kışladır. Adeta Zāt-1 Hayy ve Muhyî, bu makine-i hayat vasıtasıyla, bu karanlıklı ve fani ve süfli olan ålem-i dünyayı latifleştiriyor, ışıklandırıyor, bir nevi beka veri-

    yor, bäki bir åleme gitmeye hazırlattırıyor. Hem hayatın iki yüzü, yani mülk, melekût vecihleri parlaktır, kirsizdir, noksansızdır, ulvi-dir. Onun için, perdesiz, vasıtasız, doğrudan doğruya dest-i kudret-i Rabbaniyeden çıktığını aşi-kåre göstermek için, sair eşya gibi zahiri esbabı, hayattaki tasarrufât-ı kudrete perde edilmemiş bir

    müstesna mahlüktur. Hem hayatın hakikati, altı erkân-ı imaniyeye bakıp månen ve remzen ispat eder. Yani,

    hem Vacibü'l-Vücudun vücub-u vücudunu ve hayat-ı sermediyesini,

    hem dår-ı âhireti ve hayat-ı bakiyesini,

    hem vücud-u meläike,

    hem sair erkän-ı imaniyeye pek kuvvetli bakıp iktiza eden bir hakikat-i nuraniyedir.

    • Hem hayat, bütün käinattan süzülmüş en såfi bir hülāsası olduğu gibi, kâinattaki en mü-him bir maksad-ı İlâhî ve hilkat-i âlemin en mühim neticesi olan şükür ve ibadet ve hamd ve mu-habbeti netice veren bir sırr-ı azamdır.

    (Lem'alar)

    Hayat mevcudatın keşşafıdır, belki neticesidir, zübdesidir.

    (Sözler)

    Hayat bu kainattan süzülmüş bir hülāsadır.

    (Lem'alar)

    Maddi ve manevi hayat-ı Muhammediye (a.s.m.) dahi, hayat ve ruh-u kâinattan süzülmüş bir hüläsatü'l-hüläsadır; ve Risalet-i Muhammediye (a.s.m.) dahi, kâinatın his ve şuur ve aklından sü-zülmüş en såfi hülāsasıdır. Belki maddi ve manevî hayat-ı Muhammediye (A.S.M) âsârının şehâ-detiyle, hayat-ı kâinatın hayatıdır. Ve Risalet-i Muhammediye (A.S.M.), şuur-u kâinatın şuurudur ve nurudur. Ve vahy-i Kur'an dahi, hayattar hakaikının şehadetiyle, hayat-ı kâinatın ruhudur ve şuur-u kainatın aklıdır.

    (Lem'alar)

    242

    YanıtlaSil
  88. HALIL DÜLGAR

    Kainatın ruhu, nuru, mâyesi, esası, neticesi, hulásası hayattır

    (Mektübat)

    Havat, Zat-1 Zülcelalin en parlak bir burhan-ı vahdeti ve en buyük bir maden-i nimeti ve en if bir tecelli-i merhameti ve en hafi ve bilinmez bir naks-1 nezih-i san'atıdır.

    (Sözler)

    Hayat bütün kâinattan süzülmüş en såfi bir hülāsası olduğu gibi, käinattaki en mühim bir maksad- llahi ve hilkat-i alemin en muhim neticesi olan sükür ve ibadet ve hamd ve muhabbeti abce veren bir sırr- azamdır

    (Lem'alar)

    Hayat bir çeşit tecelli-i vahdettir.

    (Sözler)

    En parlak mucize-i san'at-ı Samedaniye ve bir harika-i hikmet-i Rabbaniye olan hayatı kim sermiş, yapmış ise, rızıkla o hayatı besleyen ve idame eden de Odur, Ondan başkası olmaz.

    (Sözler)

    Hayat bir nur-u vahdettir, şu kesrette eder tevhid tecelli, Evet, bir cilve-i vahdet eder kesretleri tevhid ve yekta. Hayat bir şeyi eder her şeye målik.

    Hayatsız şey, ona nisbet ademdir cümle eşya.

    (Lemeât)

    Bu hayat madem kainatın en büyük neticesi ve en büyük azametli gayesi ve en kıymettar meyve-sidir, elbette bu hayatın dahi kâinat kadar büyük bir gayesi, azametli bir neticesi bulunmak gerektir.

    (Lem'alar)

    Bu hayatın gayesi ve neticesi hayat-ı ebediye olduğu gibi, bir meyvesi de, hayatı veren Zât-ı Hayy ve Muhyiye karşı şükür ve ibadet ve hamd ve muhabbettir ki, bu şükür ve muhabbet ve hamd ve ibadet ise, hayatın meyvesi olduğu gibi, kâinatın gayesidir.

    (Lem'alar)

    Mevcudat içinde en lâtif, en güzel, en câmî âyine-i Samediyet hayattır.

    (Lem'alar)

    243

    YanıtlaSil
  89. RISALE-INUR DAN SECİLMİS VECİZELER

    Hayatın Vazifesi

    Şecere-i hayatın gayesi, neticesi ve o şecerenin azametine lâyık bir meyvesi hayat-ı ebediyedir ve hayat-ı uhreviyedir, taşıyla ve ağacıyla, toprağıyla hayattar olan dar-ı saadetteki hayattır.

    (Lem'alar)

    İnsanın hayatı, Esma-i İlâhiyenin tecelliyâtına tarladır. Ve cennette rahmet-i İlâhiyenin envanı-nın cilvelerine mazhardır. Ve hayat-ı uhreviyenin harika ve gayr-i mütenahi semereleri için bir fi-danlık veya çekirdektir.

    (Mesnevî-i Nûriye)

    Hayatının mahiyetine bak ki, o mahiyetinin icmâli şudur:

    Esma-i İlâhiyeye ait garaibin fihristesi... hem şuûn ve sıfât-ı İlâhiyyenin bir mikyası... hem käinattaki âlemlerin bir mîzanı... hem bu âlem-i kebirin bir listesi... hem şu kâinatın bir haritası... hem şu kitab-ı ekberin bir fezlekesi... hem kudretin gizli definelerini açacak bir anahtar külçesi... hem mevcûdata serpilen ve evkata takılan kemalâtının bir ahsen-i takvimidir.

    (Sözler)

    Hayatının süreti ve tarz-ı vazifesi şudur ki: Hayatın bir kelime-i mektubedir. Kalem-i Kudret-le yazılmış hikmetnüma bir sözdür. Görünüp ve işitilip Esma-i Hünsaya delâlet eder.

    (Sözler)

    Hayatının sır-ı hakikatı şudur ki: Tecelli-í Ehadiyete, cilve-i Samediyete âyineliktir. Yani bű-tün âleme tecelli eden esmårın nokta-i mihrakiyesi hükmünde bir câmiiyetle Zât-ı Ehad-1 Samede âyineliktir.

    (Sözler)

    244

    YanıtlaSil
  90. HALİL DÜLGAR

    Hayatının saadet içindeki kemäli ise: Senin hayatının âyinesinde temessül eden Şems-i Ezeli-nin envarını hissedip sevmektir. Zişuur olarak Ona şevk göstermektir. Onun muhabbetiyle ken-dinden geçmektir. Kalbin gözbebeğinde aks-i nurunu yerleştirmektir.

    (Sozler)

    İşte ey nefsim! Hayatının böyle ulvi gayåta müteveccih olduğu ve şöyle kıymetli hazineleri că-mi olduğu halde, hic akıl ve insafa layıkmıdır ki: hic ender hiç olan muvakkat huzuzat-ı nefsani-yeye, geçici lezāiz-i dünyeviyeye sarf edip zayi edersin.

    (Sözler)

    Ey nefsim ve ey arkadaşım! Aklınızı başınıza toplayınız. Sermaye-i ömür ve istidad-ı hayatı-nızı hayvan gibi, belki hayvandan çok aşağı bir derecede şu hayat-ı faniye ve lezzet-i maddiyeye sarf etmeyiniz. Yoksa sermayece en ålå hayvandan elli derece yüksek olduğunuz halde en edna-sından elli derece aşağı düşersiniz.

    (Sözler)

    Hayat, Zât-ı Hayy-ı Kayyuma baktıkça ve iman dahi hayata hayat oldukça beka bulur, hem baki meyveler verir. Hem öyle yükseklenir ki, sermediyet cilvesini alır; daha ömrün kısalığına uzunluğuna bakılmaz.

    (Lem'alarl

    Hayat, bu kâinatın tezgah-ı âzamında öyle bir istihåle makinesidir ki, mütemadiyen her taraf-ta tasfiye yapıyor, temizlendiriyor, terakki veriyor, nurlandırıyor. Ve zerrat kafilelerine güya haya-tın yuvası olan her cesed o zerrelere, vazife görmek, nurlanmak, talimat yapmak için bir misafir-hane, bir mektep, bir kışladır. Adeta Zât-ı Hayy ve Muhyi, bu makine-i hayat vasıtasıyla bu karan-lıklı ve fâni ve süflî olan âlem-i dünyayı lätifleştiriyor, ışıklandırıyor, bir nevi beka veriyor, båki bir âleme gitmeye hazırlattırıyor.

    (Lem'alar)

    Vücudun kemâli hayat iledir. Belki vücudun hakiki vücudu, hayat iledir. Hayat vücudun nu-rudur.

    (Sözler)

    Hayat bir zerreyi bir küre gibi yapar.

    (İsārātü'l-İcazl

    245

    YanıtlaSil
  91. RISALE-I NUR DAN SEÇİLMIS VECİZELER

    Hayat sebebiyle karınca küreden büyük olur

    Sozler

    Hayat bir faaliyet ve harekettir. Şevk ise matiyyesidir.

    Münazara

    Hayat bütün cihazatıyla şükür ve ubudiyet ve tesbihin menşe ve medarı olduğundandır k irade-i hassaya hicap olan yeknesaklık ve kaidelik ve rahmet-i hassaya perde olan vesait-1 zahın ye konulmanıştır.

    Lem'alar

    YanıtlaSil
  92. HALIL DULGAR

    &ne-Benlik

    Sani-i Hakim, insanın eline emanet olarak, Rubübiyetinin sıfat ve şuûnatının hakikatlerini gösterecek, tanıttıracak, işärät ve nümüneleri câmi bir ene vermiştir. Ta ki, o ene, bir vahid-i kaya si olup, evsaf-1 Rububiyet ve şuûnat-ı Ulûhiyet bilinsin.

    (Sözler

    Ene, zaman-ı Adem'den şimdiye kadar âlem-i insaniyetin etrafına dal budak salan nûrani bir secere-i tûba ile, müthiş bir şecere-i zakkumun çekirdeğidir.

    (Sözler)

    Gaflet suyu ile tenebbüt eden benlik, Hälikın sıfatlarını fehmetmek için bir vahid-i kıyasdır. Çünkü insanlar görmedikleri şeyleri kıyas ve temsiller ile bilirler.

    (Mesnevî-i Nûriyel

    Enaniyetin vücudu haksız temellük ve âyinedarlığını bilmemek ve mevhūmu, muhakkak bil-mekten ileri geldiğinden vücud rengini ve sûretini almış bir ademdir.

    (Sualar)

    Ene, künûz-u mahfiye olan Esma-i İlâhiyenin anahtarı olduğu gibi, kainatın tılsım-ı muğlakı-nın dahi anahtarı olarak bir muamma-yı müşkülküşadır, bir tılsım-ı hayretfezâdır.

    Sözlerl

    Ene, Cenab-ı Hakkın sıfatını, şuûnatını bilmek için bir santral ve bir vahid-i kıyasidir.

    (Mesnevi-i Nûriyel

    247

    YanıtlaSil
  93. RISALE I NUR DAN SECİLMİS VECİZELER

    Enenin mahiyeti mevhûmedir. Rubübiyeti hayalidir. Vücudu bir şeye hamil olamaz. Anca mizanü'l-hararet gibi, Vacibü'l-Vücüdun Rubübiyetine äit sifat-ı mutlaka-i muhitayı bilmek bir mizan vazifesini görüyor.

    (Mesnevi

    Núri Nasıl ki yıldız böceği, kendi ışıkcığına itimat eder, gecenin hadsiz zulümatında kalır. Bal st, kendine güvenmediği için, gündüzün güneşini bulur. Bütün dostları olan cicekleri, guneşin z yasıyla yaldızlanmış müsähede eder. Ovle de kendine, vücuduna ve enaniyetine dayansan, yildu böceği gibi olursun. Eğer sen, fani vücudunu, o vücudu sana veren Halikın yolunda feda etsen, bel arısı gibi olursun. Hem feda et. Çünkü şu vücud, sende vedia ve emanettir.

    (Sozier

    Bu zamanda terbiye-i İslâmiyenin noksaniyetiyle ve ubudiyetin za'fiyetiyle benlik, enaniye kuvvet bulmuş.

    (Emirdağ Lähikas

    Gaye-i hayal olmazsa, veyahut nisyan veya tenasi edilse, ezhan enelere dönüp etrafinda ge zerler.

    (Hakikat Çekirdeklen

    Bu zamanda enaniyet çok ileri gitmiş. Herkes kämeti miktarında bir buz parçası olan enani yetini eritmeyip bozmuyor; kendini mâzur biliyor; ondan niza çıkıyor. Ehl-i hak zarar eder, ehl dalålet istifade ediyor.

    (Kastamonu Lähikası

    Şu asırda ehl-i dalalet eneye binmiş, dalâlet vadilerinde koşuyor. Ehl-i hak bilmecburiye ene yi terk etmekle hakka hizmet edebilir.

    (Mektübat

    İnsanda en tehlikeli damar enaniyettir. Ve en zaif damarı da odur. Onu okşamakla çok fena şeyleri yaptırabilirler.

    (Mektübat)

    248

    ye ZL

    YanıtlaSil
  94. k

    Ruh

    HALIL DUL DAN

    Ruh, vücud-u harici giydirilmiş bir kanundur

    Ruh, katiyen bakidir.

    2

    (Sözier)

    1-

    Sözleri

    Alem-i berzahta, âlem-i ervahta bulunan ve ahirete gitmek için bekleven hadsiz ervah baki ve kafileleri ile bizim mabeynimizdeki mesafe o kadar ince ve kısadır ki, bürhan ile göstermeye lu zum kalmaz.

    (Sozler

    Ruh zamanla mukayyed değil. Hissiyat-ı insaniye ruh derecesine çıktığı vakit, o hazır zaman genişlenir. Başkalarına nisbeten mazi ve müstakbel olan vakitler, ona nisbeten hazır hükmündedir

    (Mektübat)

    Ruhun hazır günden seneler evvel ve seneler sonraki bir daire-i azime, daire-i hayatına ve vü cuduna dahildir.

    (Lem'alar)

    Mevcut ruh, mâkul kanunun kardeşidir. İkisi hem daimi, hem ålem-i emirden gelmişlerdir. Şa yet nevilerdeki kanunlara Kudret-i Ezeliye bir vücud-u harici giydirseydi, ruh olurdu. Eğer ruh, şuuru başından indirse, yine lâyemut bir kanun olurdu.

    (Hakikat Çekirdekleril

    Cesed ruha dayarır, ayakta kalır. Ruh ise bizatihi kaimdir. Cesed harab olursa, daha ziyade serbest olur, melek gibi göğe uçar.

    (Barla Lähikasıl

    İnsanın kuvve-i ruhiyesi tahdit edilmemiştir. Enaniyet ile o kadar aşağı düşer ki, zerreye mü savî olur. Ubûdiyet ile o kadar yükseğe çıkıyor ki, iki ciharın güneşi olur. Hazreti Muhammed Aleyhisalâtü Vesselâm gibi.

    (Mesnevi-i Nûriye)

    249

    t

    1

    1-

    ل

    YanıtlaSil
  95. RISALE-I NUR DAN SECILMIS VECIZELER

    Akıl

    Eğer Malik-i Hakikisine satılsa ve Onun hesabına çalıştırsan, akıl öyle bir tilsmile bir anal olur ki, şu kainatta olan nihayetsiz rahmet hazinelerini ve hikmet definelerini açar Vie bunun hibini saadet-i ebediyeye müheyya eden bir Mürşid-i Rabbani derecesine çıkar

    Muhabbet kalpte, akıl dimağdadır, Elde ve ayakta aramak abestir.

    Mak

    Aklın şe'ni bürhan üzerine gitmektir. Zira akıl, her bir şeyi derk edemez.

    Mahakine

    Akıl, ruhun harekâtını ihata edemez.

    Sikke-Tanda-

    İnsanın akıl ve fikir meydanı öyle bir vüs'attedir ki, ihätası mümkün değildir. Ve o kadar de dır ki, iğneye mahal olamaz. Evet bazan zerre içinde dönüyor, katre içersinde yünüyve, bir nok da hapsoluyor. Bazan da âlemi bir karpuz gibi eline alır ve kainatı misafireten geririz, akıl adess da misafir eder. Bazan da o kadar haddini tecavüz eder, yükseğe çıkar ki, Vacib Vict meye çalışır. Bazan da küçülür, zerreye benzer. Bazan da semavat kadar büyür Bazan da beke reye girer. Bazan da fıtrat ve hilkati içine alır.

    Mesnes N

    Akıl dahi şuurdan ve histen süzülmüş, şuurun bir hülksasdır.

    Laman

    Nazar-ı akli kendi desătiriyle çok fakirdir ve dardır. Pek çok hakhika karşı kanıt olie Ka yamadığından hakikat değil, der, reddeder.

    50

    Lar

    YanıtlaSil
  96. HALİL DÜLGAR

    Insanın en kıymetli cihazı akıldır. Eğer sırr-1 tevhidle olsa, o akıl, hem Ilahi kudsi defineleri, hem kâinatın binler hazinelerini açan pırlanta gibi bir anahtarı olur. Eğer şirk ve küfre düşse, o akıl, o halde geçmiş zamanın elîm hüzünlerini ve gelecek zamanın vahşi korkularını insanın başı na toplattıran meş'um ve sebeb-i taciz bir alet-i belä olur.

    (Suālar)

    Ey insan! Senin mazi ve müstakbelin akıl cihetiyle bir derece gaybilikten çıkmasıyla, setr-i gaybtan hayvana gelen istirahatten tamamen mahrumsun. Geçmişten çıkan teessüfler, elim firak-lar ve gelecekten gelen korkular ve endişeler, senin cüz'î lezzetini hiçe indirir. Lezzet cihetinde yüz derece hayvandan aşağı düşürür.

    Madem hakikat budur. Ya aklını çıkar hayvan ol kurtul, veya aklını imanla başına al, Kur'an'ı dinle, yüz derece hayvandan ziyâde ve fâni dünyada daha safi lezzetleri kazan.

    (Şuâlar)

    İnsanda hissiyat galip olsa aklın muhakemesini dinlemez. Heves ve vehim hükmedip, en az ve ehemmiyetsiz bir lezzet-i hazırayı ileride gayet büyük bir mükâfata tercih eder. Ve az bir hazır sıkıntıdan, ileride büyük bir azab-ı müecceleden ziyade çekinir.

    (Lem'alar)

    YanıtlaSil
  97. RISALE-I NUR DAN SEÇİLMİS VECIZELER

    Muhabbet ve Kalp

    tin kal

    y

    Muhabbet su kainatın sebeb-i vücududur. Hem su kainatın rabıtasıdır. Hem su kainatın nuru dur, hem hayatıdır.

    (Sozer

    Biz muhabbet fedâileriyiz. Husumete vaktimiz yoktur.

    Divan-Harb

    Muhabbet, uhuvvet, sevmek İslâmiyetin mizacıdır, rabıtasıdır.

    Hutbe- Samiy

    Benim mezhebim muhabbete muhabbet etmektir, husumete husumet etmektir. Yani dunyada en sevdiğim şey muhabbet ve en darıldığım şey de husumet ve adavettir.

    (Münazaran

    Aşk şiddetli bir muhabbettir; fäni mahbublara müteveccih olduğu vakit, ya o aşk kendi sahi bini daimi bir azap ve elemde bırakır; veyahut o mecazi mahbub, o şiddetli muhabbetin fiata değmediği için bâki bir mahbubu arattırır, aşk-ı mecazi aşk-ı hakikiye inkılap eder.

    (Mektübar

    Muhabbete en lâyık şey, muhabbettir ve husumete en lâyık sıfat husumettir. Yani, hayatı mâiye-i beşeriyeyi temin eden ve saadete sevk eden muhabbet ve sevmek sıfatı, en ziyade seni meye ve muhabbete lâyıktır ve hayat-ı içtimaiyeyi zîr ü zeber eden düşmanlık ve adavet, her şey den ziyade nefrete ve adavete ve ondan çekilmeye müstehak ve çirkin ve muzır bir sıfattır.

    (Hutbe-i Samyel

    Ådi bir adam, en yüksek bir makama, muhabbet ettiği âli makam bir zātın tebaiyetiyle girebiüz

    (Sözleri

    252

    YanıtlaSil
  98. HALİL DÜLSAR

    Mü'minler måbeyninde muhabbet, ehl-i iman için güzel bir hasenedir. O hasene içinde, ahire tin maddi sevabırı andıracak manevi bir lezzet, bir zevk, bir inşirah-ı kalp derc edilmiştir Herkes kalbine müracaat etse bu zevki hisseder.

    (Lem'alar)

    Ask ücret ister ve mukabele talep eder. Aşkın ağlamaları, bir nevi taleptir, bir ücret istemektir

    [Mektübat)

    Muhabbetin sebebi ya kemäldir: zira kemal bizzat sevilir. Yahut menfaattir, vahut lezzettir, ve yahut hayriyettir; ya bunlar gibi sebep tahtında muhabbet edilir.

    Sözleri

    Batin-1 kalb âyine-i Sameddir ve Ona mahsustur

    (Sozlerl

    Kalbin ihtiyacât sâikasıyla âlemin envaıyla, eczasıyla pek çok alakaları vardır. Esma-i Hunsa-nun bütün nurlarına ihtiyaçları vardır. Dünyayı dolduracak kadar o kalbin hem emelleri hem de düşmanları vardır. Ancak, Ganiyy-i Mutlak

    ve Hafız-ı Hakiki ile itminan bulabilir. Ve keza, o kalbin öyle bir kabiliyeti vardır ki, bir harita veya bir fihriste gibi bütün âlemi tem-sil eder. Ve Vahid-i Ehadden başka merkezinde birşeyi kabul etmiyor. Ebedi, sermedi bir bekädan maada bir şeye razı olmuyor.

    İnsanın çekirdeği olan kalp, ubudiyet ve ihlās altında İslâmiyet ile iskä edilmekle imanla inti-baha gelirse, nuranî, misâlî âlem-i emirden gelen emirle öyle bir şecere-i nurani olarak yeşillenir ki, onun cismanî âlemine ruh olur. Eğer o kalp çekirdeği böyle terbiye görmezse, kuru bir çekirdek kalarak nura inkılâp edinceye kadar ateş ile yanması lazımdır.

    (Mesnevi- Nûriyel

    İnsan kâinatın bir meyvesi olduğu için, kâinatı istilā edecek bir muhabbet, o meyvenin çekir deği olan kalbine derc edilmiştir.

    (Sözler

    Kalb ve ruh ve sırrın derece-i hayatlarına çık, bak; ne kadar geniş bir daire-i hayatları var Se nin için meyyit olan mazi, müstakbel onlar için haydır, hayattar ve mevcuttur.

    Sözle

    YanıtlaSil
  99. RISALE-I NUR DAN SECILMİS VECIZELER

    Kalp ile vicdan, nur-u iman sayesinde hakäik-ı İlähiyenin tecellisine mazhar olmakla menba kemålât ve hayattar ve ziyadar oldukları halde, küfrün ihtiyar edilmesiyle zulmetli, ıssız haşeri auzırra yuvasına inkılap ederier.

    lisarătura

    Şu kâinatta insan bir fihriste-i câmia olduğundan, insanın kalbi, binler ålemin harita-i mine viyesi hükmündedir.

    Mektüba

    Kalp, ebedü'l-åbåda müteveccih açılmış bir penceredir. Bu fani dünyaya razı değildir.

    [Mesnevi- Nünyel

    Allah, kalbin batırını iman ve mårifet ve muhabbeti için yaratmıştır.

    (Hutbe- Samiyel

    Ey Mü'min! Sendeki nihayetsiz muhabbet kabiliyetini, çirkin ve noksan ve şerür ve sana mu zır olan nefs-i emmarene verme. Onu mahbub ve onun heväsını kendine mäbud ittihaz etme Bel ki sendeki o nihayetsiz muhabbet kabiliyetini; nihayetsiz bir muhabbete layık, hem nihayetsiz sa na ihsan edebilen, hem istikbål de seni nihayetsiz mesud eden, hem bütün alākadar olduğun ve onların saadetleriyle mesud olduğun bütün zatları, ihsanatıyla mesud eden, hem nihayetsiz kemi lâtı bulunan ve nihayetsiz derecede kudsi, ulvi, münezzeh, kusursuz, noksansız, zevālsiz cemal se hibi olan ve bütün esmåsı, nihayet derecede güzel olan ve her isminde pek çok envär-ı hüsun ve cemâl bulunan ve Cennet bütün güzellikleriyle ve nimetleriyle, Onun cemål-i rahmetini ve rah met-i cemâlini gösteren ve sevimli ve sevilen bütün kâinattaki bütün hüsün ve cemål ve mehäsin ve kemälät, Onun cemâline ve kemâline işaret eden ve delâlet eden ve emäre olan bir Zâtı, mah bub ve mabud ittihaz et!...

    (Sözlerl

    254

    YanıtlaSil
  100. HALIL DULGAR

    Merak

    Merak ilmin hocasıdır.

    (Hakikat Cekirdekleri)

    En ziyade insanı tahrik eden meraktır.

    (Sözler)

    İhtiyaç san'ata, merak ilme ve sıkıntı vesait-i sefahete hocalık edip talime başlarlar.

    (Sünühát)

    Hakäik ve garaibi keşf için insanlarda öyle bir şevk, öyle bir merak vardır ki, garip bir haki-kati keşf yolunda canlarını, mallarırı fedå ediyorlar.

    (Mesnevî- Nûriyel

    Derece-i hararet gibi her musibette bir derece-i nimet vardır. Daha büyüğünü düşünüp, ku-çükteki derece-i nimeti görüp, Allah'a şükretmeli. Yoksa, isti'zām ile üflense şişer, merak edilse iki-leşir, kalpteki misali, hayali hakikate inkılap eder, o da kalbi döver.

    [Hakikat Çekirdekleri)

    Mahiyet-i insaniyedeki merak ve taleb-i hakikat cihetinden gelen nihayetsiz ızdıraptan kurta-racak yalnız tevhid-i Halik ve marifet-i İlahiyedir.

    (Sözler)

    İnsanın fıtratındaki şiddetli merak, ve hararetli muhabbet ve dehşetli hırs ve inatlı talep ve hå-keza şedit hissiyatlar, umur-u uhreviyeyi kazanmak için verilmiştir.

    (Mektübat)

    255

    YanıtlaSil
  101. RISALE-I NUR DAN SEÇİLMİŞ VECİZELER

    Hayal

    Hayal, akıl ve aklın semerelerini ihata edemez.

    [Mesnevi- Nûriye)

    Gaye-i hayal olmazsa enaniyet kuvvetleşir.

    (Sözler

    Şuarânın, hayalen yaptıkları hayret ve muhabbet secdeleri dalalettir. Hayal onunla fasık olur.

    (Mesnevi- Nürnyel

    Kalbin hadimlerinden bulunan hayal, meselä en zayıf, en kıymetsiz iken, hapiste ve zindanda kayıtlı bulunan sahibini bütün dünyada gezdirir, ferahlandırır. Ve şarkta namaz kılanın başını Ha-cerü'l-Esvedin altına koydurur ve şehadetlerini Hacerü'l-Esvede muhafaza için tevdi ettirir.

    (Mesnevi-i Nünye)

    Hayal nereye gitse, ihtiyaç dairesi de oraya gider; orada da håcet vardır. Belki, her ne ki elde yok, ihtiyaçta vardır. Elde olmayan ihtiyaçta vardır; elde bulunmayan ise hadsizdir.

    (Sözler

    256

    YanıtlaSil
  102. HALIL DULSAR

    Rüya

    Hadis-i sahih ile nübüvvetin kırk cuz ünden bir cüzü nevnde ruya-yi sadika suretinde teza-hür etmiş. Demek rüya-yı sadika hem haktır, hem nübüvvetin vezaifine taalluku var.

    Rü'ya-yı sadıka, hiss-i kabl-el vukuun fazla inkişafıdır.

    Mektübat!

    (Mektübat)

    Rü'ya-yı sadıkadır. O doğrudan doğruya mahiyet-i insaniyedeki latife i Rabbaniye, alem-i şe hadetle bağlanan ve o âlemde dolaşan duyguların kapanmasıyla ve durmasıyla, älem-i gayba kar-я bir münasebet bulur, bir menfez açar. O menfez ile, vukua gelmeye hazırlanan hadiselere bakar ve Levh-i Mahfuz'un cilveleri ve mektubat- kaderiyenin nümuneleri nev'inden birisine rastgelir, bazı vakıat-ı hakikiyeyi görür. Ve o vakıatta, bazan hayal tasarruf eder, suret libaslan giydirir. Bu kısmın çok enva'ı ve tabakatı var. Bazı aynen gördüğü gibi çıkar, bazan bir ince perde altında çıkı yor, bazan kalınca bir perde ile sarılıyor.

    (Mektübat)

    Rüya-yı sadıkada ervâh-ı habîse ve şeytan, peygamber suretinde temessül edemez

    [Mektübat)

    Evet uyku nasılki avam için rü'ya-yı sadıka cihetinde bir mertebe-i velayet hükmündedir, öy-le de umum için, gayet güzel ve muhteşem bir sinema-i Rabbaniyenin seyrangåhıdır. Fakat güzel ahläklı güzel düşünür. Güzel düşünen, güzel levhalan görür. Fena ahlâklı fena düşündüğünden, fena levhaları görür. Hem herkes için, älem-i şehadet içinde, âlem-i gayba bakan bir penceredir. Hem mukayyed ve fâni insanlar için, saha-i ıtlak bir meydan ve bir nevi bekaya mazhar ve mazi ve müstakbel, hal hükmünde bir temaşagahtır.

    (Mektübat)

    257

    YanıtlaSil
  103. RISALE-I NUR DAN SEÇİLMİS VECİZELER

    Korku

    Cenâb-ı Hak havf damarını hıfz-ı hayat için vermiş, hayatı tahrip için değil. Ve hayatı ağr müşkül ve elim ve azap yapmak için vermemiştir. Hayf iki, üç, dört ihtimalden bir olsa, hatta be altı ihtimalden bir olsa, ihtiyatkäräne bir havf meşru olabilir. Fakat yirmi, otuz, kırk ihtimalden bi ihtimalle havf etmek evhamdır, hayatı azaba çevirir.

    (Mektüba

    Havf ve zaaf, tesirat-ı hariciyeyi teşci eder.

    [Hakikat Çekirdeklar

    Ihfå ve havf riyadandır.

    (Divan-1 Harb-Or

    İnsanda en mühim ve esaslı bir his, hiss-i havftır. Dessas zalimler, bu korku damarından çok istifade etmektedirler; onunla korkakları gemlendiriyorlar.

    (Mektübar

    Hak gördüğüm meslekte gitmeye karşı korku elimi tutup men edememiş ve edemiyor.

    (Mektübat

    258

    YanıtlaSil
  104. HALİL DULGAR

    Dil

    Lisan sair vezaifiyle beraber erzak hazinesine ve kudret matbahunda pişirilen bütün taamlara müfettiştir. Ve bütün taamların tatlarını yakin eden, bilen ehl-i vakıftır.

    (Mesnevi-i Nûriyel

    Dildeki kuvve-i zaikayı, Fâtır-ı Hakimine satmazsan, belki nefis hesabına, mide namına çalış-tirsan o vakit, midenin tavlasına ve fabrikasına bir kapıcı derekesine iner, sukut eder.

    Eğer Rezzak-ı Kerime satsan; o zaman, dildeki kuvve-i zaika, rahmet-i lähive hazinelerinin bir nazır-1 mâhiri ve kudret-i Samedanive matbahlarının bir müfettiş-i şäkiri rütbesine çıkar.

    (Sözlerl

    Hayvanat içinde beni dahi menşeim olan bir katre sudan yaratan yaratmış, mu cizāne yapmış, kulağımı açıp gözümü takmış, kafama öyle bir dimağ, sineme öyle bir kalp, ağzıma öyle bir dil koymuş ki, o dimağ ve kalp ve dil de rahmetin umum hazinelerinde iddihar edilen bütün Rahma-ni hediyeleri, atiyeleri tartacak, bilecek yüzer mizancıklanı, ölçücükleri ve Esma-i Hünsanın niha-yetsiz cilvelerinin definelerini açacak, anlayacak binler aletleri yaratmış, yapmış, yazmış, kokula-rin, tatların, renklerin adedince târifeleri o âletlere yardımcı vermiş.

    (Sualar)

    Hadsiz zîhayattan bir insanın, yüz cihazatından bir cihazı olan lisanı, bir et parçası iken, iki büyük vazifesiyle yüzer hikmetlere, neticelere, meyvelere, faydalara ålet oluyor. Taamların zevkin-deki vazifesi, ayrı ayrı bütün tatları bilerek cesede, mideye haber vermek ve rahmet-i İlähiyenin matbahlarına dikkatli bir müfettiş olmak ve kelimeler vazifesinde kalbe ve ruha ve dimağa tam bir tercüman ve santral olmak, elbette gayet parlak ve kat'i bir sürette, ihatalı ilme delålet ve şehadet eder.

    (Suâlar)

    259

    YanıtlaSil
  105. RISALE-I NUR DAN SECILMIS VECİZELER

    Goz

    İslamiyet güneş gibidir, üflemekle sönmez. Gundüz gibidir, göz yummakla gece olmaz Goza nü kapayan, yalnız kendine gece yapar

    Munazarat

    Göz nimetinin bütün hayvanlarda bulunması, senin göze olan şiddet-i ihtiyacını tahfif etme diği gibi, gözün kıymetini tenkis etmeye de sebep olamaz

    (Mesnevi- Nünyel

    Her şeyi maddede arayanların akılları gözlerindedir. Goz ise maneviyatta kördur

    (Hakikat Cekirdekienl

    Göz, suretlerdeki güzelliklerini ve âlem-i mubsıratta güzel mucizat-ı kudretin envåtru temá şå eder. Vazifesi nazar-ı ibretle Saniine şükrandır.

    Sozleri

    Göz, bir hassedir ki, ruh bu älemi o pencere ile seyreder.

    Eğer Cenab-ı Hakka satmayıp belki nefis hesabına çalıştırsan; geçici, devamsız bazı güzellik leri, manzaraları seyr ile şehvet ve heves-i nefsaniyeye bir kavvad derekesinde bir hizmetkár oluz Eğer gözü, gözün Sani-i Basirine satsan ve Onun hesabına, izni dairesinde çalıştırsan; o zaman şu göz, şu kitab-ı kebir-i kainatın bir mütalāacısı ve şu âlemdeki mu'cizat-ı san'at-ı Rabbaniyenin bir seyircisi ve şu küre-i arz bahçesindeki rahmet çiçeklerinin mübarek bir arısı derecesine çıkar

    (Sozier

    Göz, kalbin aynasıdır.

    (İşărătul-caz)

    260

    YanıtlaSil
  106. Basiretsiz basar da para etmez.

    HALİL DÜLGÅR

    Gözleri hasta olan güneşin ziyasını inkâr eder. Ağzı acı olan, tatlı suya acı der.

    (Sözler)

    (İşârâtü'l-İcaz)

    Gözün nuru, nur-u imanla ışıklanırsa ve kavîleşirse, bütün kâinat gül ve reyhanlar ile müzey-yen bir Cennet şeklinde görünür.

    (İşârâtü'l-İcaz)

    YanıtlaSil
  107. RISALE I NUR DAN SEÇİLMİS VECİZELER

    Kulak

    Havas-ı hamse denilen duygular sağır, kör, camid tabiattan neş'et etmiş değildirler. Ancak o duygular, Cenab-ı Haktan ihsan edilen hediyelerdir. Yalnız göz, kulak tabirleri adi birer isimdirler

    lisarátů - caz

    Kulaktaki zar, nur-u iman ile ışıklandığı zaman, käinattan gelen månevi nidaları işitir. Lisan hal ile yapılan zikirleri, tesbihatları fehmeder.

    Fakat o kulak küfür ile tıkandığı zaman, o leziz, månevi, yüksek savtlardan mahrum kalır

    (Isärätü'l-caz)

    Ulvi hüzünleri, Rabbani aşkları îras eden sesler, helåldir. Yetimāne hüzünleri, nefsani şeheva tı tahrik eden sesler haramdır. Şeriatın tayin etmediği kısım ise, senin ruhuna, vicdanına yaptığı tesire göre hüküm alır.

    Isărătui-cazi

    Melekät ve malūmat-ı kalbiye, alelekser kulak penceresinden kalbe girerler. Bu itibarla sem, kalbe yakındır. Ve aynı zamanda cihat-ı sitteden malūmat aldığı cihetle kalbe benziyor. Zira göz yalnız ön ciheti görür. Bunlar ise her tarafı görürler.

    (Isäratu-caz

    İnsan en ziyade ünsiyet ettiği ve dünyada nümunesini tatmış olduğu cismani lezzetleri, Cen-nete layık bir tarzda görecek, tadacak. Ve lisan, göz ve kulak gibi āzāların ettikleri hális şukürler ve hususi ibadetlerin mükafatları, o uzuvlara mahsus cismanî lezzetlerle verilecektir.

    (Suälar)

    Kulak, sadāların envålarını, låtif nağmelerini ve mesmuat åleminde Cenab-ı Hakkın letäifi rahmetini hisseder. Ayrı bir ubudiyet, ayrı bir lezzet, ayrı da bir mükafatı vardır.

    (Sözler)

    Sem', basar, hava, su gibi umumi nimetler, daha ehemmiyetli, daha kıymetli olduklarına na zaran, hususi, şahsi nimetlerden kat kat fazla şükre istihkak ve liyakatleri vardır. Binaenaleyh, o gibi umumi nimetlere karşı nankörlük edip şükran etmemek, en büyük küfran-ı nimet sayılır.

    (Mesnevi- Nüriyel

    262

    YanıtlaSil
  108. HALİL DÜLGAR

    Küfur

    İnsan, nur-u iman ile âlâ-yı illiyyine çıkar, Cennete layık bir kıymet alır. Ve zulmet-i küfür ile esfel-i safiline düşer, Cehenneme chil olacak bir vaziyete girer. Çünku, iman, insanı Sani-i Zülce-liline nisbet ediyor. İman bir intisaptır. Oyleyse, insan, iman ile insanda tezahür eden san'at-i llå-hiye ve nukuş-u esmâ-i Rabbaniye itibarıyla bir kıymet alır. Küfür o nisbeti kat eder. O kať dan, san'at-ı Rabbaniye gizlenir. Kıymeti dahi yalnız madde itibarıyla olur. Madde ise, hem fåniye, hem zaile, hem muvakkat bir hayat-ı hayvani olduğundan, kıymeti hiç hükmündedir.

    (Sözler)

    Eğer kat-ı intisaptan ibaret olan küfür, insanın içine girse, o vakit bütün o mânidar nukuş-u esmå-i İlâhiye karanlığa düşer, okunmaz. Zira, Sâni unutulsa, Sănie müteveccih månevi cihetler de anlaşılmaz, adeta başaşağı düşer. O mânidar åli san'atların ve månevi äli nakışların çoğu gizlenir. Biki kalan ve gözle görülen bir kısmı ise, süfli esbaba ve tabiata ve tesadüfe verilip, nihayet sukut eder. Herbiri birer parlak elmas iken, birer sönük şişe olurlar. Ehemmiyeti yalnız madde-i hayva-niyeye bakar. Maddenin gayesi ve meyvesi ise, dediğimiz gibi, kısacık bir ömürde, hayvånåtın en acizi ve en muhtacı ve en kederlisi olduğu bir halde, yalnız cüz'î bir hayat geçirmektir. Sonra te-fessüh eder, gider. İşte, küfür böyle mahiyet-i insaniyeyi yıkar, elmastan kömüre kalb eder.

    (Sözler)

    Küfür üzerine ölen bir kafir, ebedi bir ömürle yaşayacak olursa, o gayr-ı mütenahi ömrünü be-hemehal küfürle geçireceği şüphesizdir. Çünkü kafirin cevher-i ruhu bozulmuştur. Bu itibarla, o bozulmuş olan kalbin gayr-ı mütenahi bir cinayete istidadı vardır. Binaenaleyh, ebedi cezası, ada-lete muhalif değildir.

    (Isárátü'l-İcazi

    Küfür, gayr-ı mütenahi nimetlere küfran olduğundan, gayr-ı mütenahi bir cinayettir.

    (İşărâtü'l-İcaz)

    265

    YanıtlaSil
  109. RISALE I NUR DAN SEÇİLMİS VECİZELER

    Küfür, gayr-ı mütenahi olan zat ve sıfât-ı İlahiyeye cinayettir.

    lisarātu l-i caz

    Küfür, insanı gayet aciz bir canavar hayvan eder.

    (Sozier)

    Küfür iki kısımdır. Bir kısmı, bilmediği için inkâr eder; ikincisi, bildiği halde inkår eder. Bu da, birkaç şubedir. Birincisi, bilir, läkin kabul etmez. İkincisi, yakini var, läkin itikadı yoktur. Üçün cusü, tasdiki var, läkin vicdani iz'ânı yoktur.

    lisarātu - cazi

    Küfür ve dalålet, müthiş bir tecavüzdür ve umum mevcudatı alākadar edecek bir cinayettir. Çünkü hilkat-i kainatın bir netice-i āzanu, ubudiyet-i insaniyedir ve rububiyet-i İlähiyeye karşı iman ve itaatle mukabeledir. Halbuki ehl-i küfür ve dalälet ise, küfürdeki inkârıyla, mevcudatın il-le-i gayeleri ve sebeb-i bekaları olan o netice-i ázamı reddettikleri için, umum mahlükatın huku kuna bir nevi tecavüz olduğu gibi, umum masnuatın aynalarında cilveleri tezahür eden ve mas nuatın kıymetlerini aynadarlık cihetinde äli eden esmå-i İlahiyenin cilvelerini inkär ettikleri için, o esmå-i kudsiyeye karşı bir tezyif olduğu gibi, umum masnuatın kıymetini tenzil ile, o masnuata karşı bir tahkir-i azimdir. Hem umum mevcudatın herbiri birer vazife-i aliye ile muvazzaf birer memur-u Rabbani derecesinde iken, küfür vasıtasıyla sukut ettirip, cămid, fāni, mānāsız bir mah-lük menzilesinde gösterdiğinden, umum mahlükatın hukukuna karşı bir nevi tahkirdir.

    (Lem'alarl

    Küfür ve dalålet cinayeti, nihayetsiz bir cinayettir ve hadsiz bir hukuka tecavüzdür.

    (Lem'alar)

    İman, månevi bir cennetin çekirdeğini taşıyor. Küfür dahi, månevî bir cehennemin tohumunu saklıyor. Nasıl ki küfür, Cehennemin bir çekirdeğidir. Öyle de, Cehennem, onun bir meyvesidir.

    Nasıl ki küfür, Cehenneme duhulüne sebeptir. Öyle de, Cehennemin vücuduna ve icadına da-hi sebeptir.

    (Sozler)

    Küfür, bütün enväıyla kizbdir, yalancılıktır.

    (Hutbe-i Şamiyel

    266

    YanıtlaSil
  110. HALIL DULGAR

    Sual: Kısa bir zamandaki küfre mukabil, hadsiz olur? bir zaman Cehennemde hapis nasıl adalet

    El-cevap: Sene 365 gün hesabıyla, bir dakikada katl, 7 milyon 884 bin dakika hapis iktizası ka nun-u adalet iken, bir dakika küfür bin kati hükmunde olduğundan, yirmi sene ömrünu kufurie geçiren ve küfürle ölen bir adam, kanun-u adaletle, 57 trilyon 201 milyar 200 milyon sene, beserin kanun-u adaletiyle hapse müstehak olur. Elbette "Halidine fiha ebeden adalet-i İlahi ile vech-i

    muvafakati bundan anlaşılıyor. Birbirinden gayet uzak iki Katl ve küfür, tahrip adedin sırrı münasebeti şudur ki:

    ve tecavüz olduğu için, gayre tesirat yapar. Bir dakikada katl, láakal, zā hiri adete göre, on bes sene maktulün havatiru selb eder, onun yerine hapse girer. Bir dakika kü-für bin bir esmâ-i lâhîvi inkâr ve nukuşlarını tezyif ve kainatın hukukuna tecavüz ve kemälätini inkâr ve hadsiz delail-i vahdaniyeti tekzip ve şehadetlerini reddetmek olduğundan, kafiri, bin se neden ziyade esfel-i safiline atar, hâlidin'de hapseder.

    (Lem'alar)

    Ehl-i dalâletin cinayetleri, o kadar büyüktür ki: Kısacık hayat-ı dünyeviyeye cezaları sığışma dığından, muktezâ-yı adalet olarak Alem-i Bekadaki Mahkeme-i Kübraya havale edildiği için, ek-seriyetle burada cezaya çarpılmıyorlar.

    (Lem'alarl

    Hakikî istib'ad, hakikî muhaliyet ve akıldan uzaklık ve hakiki suûbet, hattá imtina derecesin de müşkülât, küfür yolundadır ve dalâletin mesleğindedir.

    Sözlerl

    Eğer dikkatle kendi küfürlerinin iç yüzüne ve dalâletlerinin mâhiyetine bakabilseler, görecek-ler ki, imanda bulunan mâkul ve lâyık ve lâzım olan azamete karşı, yüz derece muhāl ve imkân-sızlık ve imtinâ o küfrün altında ve içindedir.

    (Suâlar)

    Kâfirlerin müslümanlara ve ehl-i Kur'ân'a düşman olmaları, küfrün iktizāsındandır. Çünkü, kü-für imana zıttır. Maahaza, Kur'ân, kâfirleri ve âbâ ve ecdatlarını idam-ı ebediyle mahkûm etmiştir.

    (Mesnevî-i Nûriye)

    Nasıl ki, iman, ölüm vaktinde insanı idam-ı ebediden kurtarıyor, öyle de, herkesin hususi dünyasını dahi idamdan ve hiçlik karanlıklarından kurtarıyor. Ve küfür ise, hususan küfr-ü mut-

    267

    YanıtlaSil
  111. RISALE-I NUR DAN SEÇİLMİS VECİZELER

    lak olsa, hem o insanı, hem hususi dünyasını ölümle idam edip manevi cehennem zulmetlerine atar, hayatının lezzetlerini acı zehirlere çevirir. Hayat-ı dünyeviyeyi âhiretine tercih edenlerin ku lakları çınlasın! Gelsinler, buna ya bir çare bulsunlar veya imana girsinler, bu dehşetli hasarattan kurtulsunlar.

    (Sualar)

    Küfür yolunda yürümek, buzlar üzerinde yürümekten daha zahmetli ve daha tehlikelidir İman yolu ise, suda, havada, ziyada yürümek ve yüzmek gibi pek kolay ve zahmetsizdir. Meselă: Bir insan, gövdesinin cihât-ı sittesini güneşlendirmek istediği zaman, ya bir Mevlevi gibi dönerek gövdesinin her tarafını güneşe karşı getirir veya güneşi o mesafe-i baîdeden celple gövdesinin et-rafında döndürecektir. Birinci şık, tevhidin kolaylığına misaldir. İkincisi de, küfrün zahmetlerine misaldir.

    (Mesnevî-i Nûriyel

    YanıtlaSil
  112. HALIL DULSAR

    Dalalet

    Ey bedbaht ehl-i dalalet! Bak, dalalet yolu ne kadar karanlıklı ve elemli! Ne zorun var ki ora dan gidiyorsun? Hem bak, iman ve tevhid yolu ne kadar kolay ve safah! Oraya gir, kurtul

    (Sozler)

    Dalalet ve sefahet, göz önündeki kabir darağacına ve ebedi haps-i münferidine kat'i sebep ol-duğunu ve "Iman, ubudiyet, yüzde yüz ihtimalle o darağacını kaldırıp, o haps-i münferidi kapa-ap, şu göz önündeki kabri bir hazine-i ebediyeye, bir saray-i saadete açılan bir kapıya çeviriyor" dive ihbar eden ve emarelerini ve asarlarını gösterdikleri halde, bu acip ve garip ve dehsetli ve arametli mesele karşısında bulunan bicare insan ve bahusus Müslüman, eğer iman ve ubudiyeti mazsa, bütün dünya saltanatı ve lezzeti birtek insana verilse, acaba o göz önündeki her vakit oraya çağırılmasına nöbetini bekleyen bir insana verdiği o endişeden gelen elim elemi kaldırabilir mi? Sizden soruyorum.

    (Sözler

    Ekseriyet-i mutlaka ile dalâlet ve şer, menfidir ve tahriptir ve ademidir ve bozmaktır.

    (Lem'alar)

    Dalålet cehaletten gelse, izalesi kolaydır. Fakat dalålet fenden ve ilimden gelse, izalesi müş küldür. Eski zamanda ikinci kısım binde bir bulunuyordu. Bulunanlardan ancak binden biri irşad-la yola gelebilirdi. Çünkü, öyleler kendilerini beğeniyorlar. Hem bilmiyorlar, hem kendilerini bilir zannediyorlar.

    [Mektübat)

    Envâ-ı dalâlet, derecâtına göre az çok kainatın yaratılmasındaki hikmet-i Rabbaniyeye ve dün-yanın bekasındaki makasıd-ı Sübhâniyeye zarar verdiği için, ehl-i isyana ve ehl-i dalālete karşı kā-inat hiddete geliyor, mevcudat kızıyor, mahlükat öfkeleniyor.

    (Lem'alar)

    269

    YanıtlaSil
  113. RISALE-I NUR'DAN SECİLMİŞ VECİZELER

    Dalâletin esbabına tevessül etmeleriyle, dalāletin talebinde bulunmuşlardır. Allah da onlara dalālet vermiştir.

    (Işărătul-caz)

    Ehl-i gaflet olan ehl-i dünya ve ehl-i dalålet, hak ve hakikate istinad etmedikleri için, zayıf ve zelildirler. Tezellül için, kuvvet almaya muhtaçtırlar. Bu ihtiyaçtan, başkasının muavenet ve ittifa kına samimî yapışırlar. Hattā, meslekleri dalâlet ise de, yine ittifakı muhafaza ederler. Adeta o hak-sızlıkta bir hakperestlik, o dalālette bir ihlās, o dinsizlikte dinsizdārâne bir taassup ve o nifakta bir vifak yaparlar, muvaffak olurlar.

    (Lemlalar)

    Esrar-ı Kur'âniyeye ait yazılan Sözler, şu zamanın yaralarına en münasip bir ilaç, bir merhem ve zulümatın tehacümatına maruz heyet-i İslâmiyeye en nåfi bir nur ve dalālet vädilerinde hayre te düşenler için en doğru bir rehber olduğu itikadındayım.

    (Mektübat)

    YanıtlaSil
  114. HALİL DÜLGAR

    Gaflet

    Gaflet ve dalâletimiz sebebiyle aleyhimize ittifak eden istikbal, dünya ve hevā-yı nefsin zarar-larini def edecek yalnız o Zat olabilir ki, istikbal taht-1 emrinde, dünya taht-ı hükmünde, nefsimiz taht-1 idaresindedir. Acaba Halık-1 Semavat ve Arzdan başka hangi sebep var ki, en ince ve en giz-li hâtırât-ı kalbimizi bilecek?

    Ve bizim için istikbali, âhiretin icadıyla ışıklandıracak ve dünyanın yüz bin boğucu emvacın-dan kurtaracak-hâşâ-Zât-ı Vacibü'l-Vücuddan başka hiçbir şey, hiçbir cihette, Onun izin ve irade si olmadan imdad edemez ve halāskâr olamaz.

    (Lem'alarl

    Gaflet, hissi iptal ediyor.

    (Lem'alar)

    Gafil olan insan, kendi vazifesini terk eder, Allah'ın vazifesiyle meşgul olur. Evet, insan, gaf-letten dolayı, iktidarı dahilinde kolay olan ubudiyet vazifesinin terkiyle, zayıf kalbiyle rububiyet vazife-i sakîlesinin altına girer, altında ezilir. Ve aynı zamanda bütün istirahatini kaybetmekle äsi, şakî, hâin adamların partisine dahil olur.

    (Mesnevi-i Nûriye)

    Cenâb-ı Hak, insanı ye's-i mutlak ve gaflet-i mutlaktan kurtarmak için, havf ve recă orta-sında ve hem dünya ve hem âhireti muhafaza etmek noktasında tutmak için, hikmetiyle eceli gizlemiş. Madem her vakit ecel gelebilir; eğer insanı gaflet içinde yakalasa, ebedi hayatına çok zarar verebilir.

    (Lemalar)

    271

    YanıtlaSil
  115. RISALE-I NUR DAN SEÇİLMİS VECİZELER

    Birinci Levha

    Ehl-i gaflet dünyasının hakikatini tasvir eder levhadır.

    Beni dünyaya çağırma, Ona geldim fenå gördüm. Demå gaflet hicab oldu, Ve nur-u Hak nihan gördüm. Bütün eşya-yı mevcudat Birer fäni muzır gördüm. Vücut desen, onu giydim, Ah, ademdi, çok belä gördüm. Hayat desen onu tattım Azap-ender azap gördüm. Bu savtlar nåy-ı mevt oldu, Bu ahyâyı emvat gördüm. Ulûm evhäma kalb oldu, Hikemde bin sekam gördüm. Lezzet ayn-ı elem oldu, Vücutta bin adem gördüm. Habib desen onu buldum, Ah, firakta çok elem gördüm.

    Akıl ayn-ı ikab oldu, Bekayı bir belä gördüm. Ömür ayn-ı heva oldu, Kemal ayn-ı heba gördüm. Amel ayn-ı riya oldu, Emel ayn-ı elem gördüm. Visal nefs-i zeval oldu, Devâyı ayn-ı da gördüm. Bu envar zulümat oldu, Bu ahbabı yetim gördüm.

    (Sözler)

    Senin mahiyetine öyle månevî cihazat ve lâtifeler vermiş ki, bazıları dünyayı yutsa tok olmaz; bazıları bir zerreyi kendinde yerleştiremiyor. Baş bir batman taşı kaldırdığı halde, göz bir saçı kal-dıramadığı gibi; o lâtife, bir saç kadar bir sıkleti, yani, gaflet ve dalåletten gelen küçük bir hålete dayanamıyor. Hatta bazan söner ve ölür.

    272

    YanıtlaSil
  116. HALİL DÜLGAR

    Madem öyledir, hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dane, bir lem'a, bir işarette, bir öpmekte batma. Dünyayı yutan büyük letäiflerini onda batırma

    [Lemalarl

    Ömür az, sefer uzun, vol tedariki yok, kuvvet ve kudret vok, acz-i mutlak gibi elim elenlere maruz kalmaktır. Oyleyse, bu gaflet ve nisyan nedir? Devekuşu gibi başını nisyan kumuna sokar, gozune gaflet gözluğunü takarsın ki Allah seni görmesin. Veva sen Onu gormeyesin. Ne vakte ka-dar zailat-1 faniyeye ihtimam ve bakiyat-ı daimeden tegafül edeceksin?

    (Mesnevi- Nüriyel

    Nasıl bir hat, sürat-i hareketle bir satih gibi geniş gorunurken, hakikat-i vücudu ince bir hat olduğu gibi, senin de dünyan hakikatçe dar, fakat senin gaflet ve vehim ve hayalinle duvarları çok genişlemis. O dar dünyada, bir musibetin tahrikiyle kımıldanısan, başını, çok uzak zannettiğin du-vara çarparsın. Başındaki hayali uçurur, uykunu kaçırır. O vakit görürsün ki, o geniş dünyan ka-birden daha dar, köprüden daha müsaadesiz. Senin zamanın ve ömrün, berkten daha çabuk geçer, hayatın, çaydan daha süratli akar.

    (Lem'alar)

    Geçmiş zamanın elli sene evvelki hadisatı sinema ile hal-i hazırda gösterildiği gibi, gelecek za-manın elli sene sonraki istikbal hadisatını gösteren bir sinema bulunsa, ehl-i dalålet ve sefahetin elli altmış sene sonraki vaziyetleri onlara gösterilseydi, şimdiki güldüklerine ve gayr-ı meşru ke-yiflerine nefretle ve teellümlerle ağlayacaklardı.

    (Sualarl

    Lezzet ve zevk için ölümü hatıra getirmeyip dalâlet ve sefahete atılıyorsun. Kat'iyen bil ki, se-nin dalâletin hükmüyle bütün geçmiş zaman-ı mazi ölmüş ve madumdur. Ve içinde cenazeleri çü rümüş bir vahşetli mezaristandır. İnsaniyet alâkadarlığıyla ve dalālet yoluyla, senin başına ve var-sa ve ölmemişse kalbine, o hadsiz firaklardan ve o nihayetsiz dostlarının ebedi ölümlerinden ge-len elemler, senin şimdiki sarhoşça, pek kısa bir zamandaki cüz'i lezzetini imha ettiği gibi, gelecek istikbal zamanı dahi, itikatsızlığın cihetiyle yine mädum ve karanlıklı ve ölü ve dehşetli bir vah-şetgahtır.

    Ve oradan gelen ve başını vücuda çıkaran ve zaman-ı hazıra uğrayan biçarelerin başları ecel cellådının satırıyla kesilip hiçliğe atıldığından, mütemadiyen akıl aläkadarlığıyla senin imansız başına hadsiz elîm endişeler yağdırıyor. Senin sefihāne cüz'î lezetini zîr ü zeber eder.

    (Sualar)

    273

    YanıtlaSil
  117. RISALE-I NUR DAN SEÇİLMİŞ VECİZELER

    Aynada saçıma baktıkça, beyaz kıllar bana diyorlar: "Dikkat et!"

    (Lem'alar)

    Ey gaflete dalıp ve bu hayatı tatlı görüp ve ahireti unutup, dünyaya talip bedbaht nefsim! Bi-lir misin, neye benzersin? Devekuşuna! Avcıyı görür, uçamıyor, başını kuma sokuyor, ta avcı onu görmesin. Koca gövdesi dışarıda; avcı görür. Yalnız o, gözünü kum içinde kapamış, görmez.

    (Sozlerl

    Nasıl ki, tohum olacak kıymettar bir meyve-i zīşuur, ağacın altındaki ziruhlara baksa, güzel-liğine güvense, kendini onların ellerine atsa veya gaflet edip düşse, onların ellerine düşecek, par-çalanacak, adi birtek meyve gibi zayi olacak. Eğer o meyve, nokta-i istinadını bulsa, içindeki çekir-dek bütün ağacın cihetü'l-vahdetini tutmakla beraber, ağacın bekasına ve hakikatinin devamına vasıta olacağını düşünebilse, o vakit o tek meyve içinde birtek çekirdek, bir hakikat-i külliye-i da-imeye, bir ömrü bāki içinde mazhar oluyor.

    Öyle de, insan, eğer kesrete dalıp, käinat içinde boğulup, dünyanın muhabbetiyle sersem ola-rak fänilerin tebessümlerine aldansa, onların kucaklarına atılsa, elbette nihayetsiz bir hasarete dü-şer. Hem fenå, hem fäni, hem ademe düşer. Hem månen kendini idam eder. Eğer lisan-1 Kur'ân'dan kalb kulağıyla iman derslerini işitip başını kaldırsa, vahdete müteveccih olsa, ubudi-yetin miracıyla arşı kemālāta çıkabilir, bāki bir insan olur.

    (Sözler)

    Elbette biçare insanların ebedperest kalbini ve aşk-ı bekaya meftun olan ruhunu güldürecek, sevindirecek, meşru dairesinde ve müteşekkirāne, huzurkārāne, gafletsiz, māsumāne eğlenceler-dir ve sevap cihetiyle bāki kalan sevinçlerdir. Bunun içindir ki, bayramlarda gaflet istilä edip gayr-1 meşru daireye sapmamak için, rivayetlerde, zikrullaha ve şükre çok azîm tergibat vardır. Ta ki, bayramlarda o sevinç ve sürur nimetlerini şükre çevirip, o nimeti idame ve ziyadeleştirsin. Çün-kü şükür nimeti ziyadeleştirir, gaflet ise kaçırır.

    (Lem'alar)

    Elbette o ehl-i dalålet ve sefahet, yüz bin lezzeti ve zevki alsa da, yine o mânevî bir cehennem kalbinde yaşar ve yakar. Fakat pek kalın gaflet sersemliği muvakkaten hissettirmez.

    (Sözler)

    Küre-i arzı bir köy şekline sokan şu medeniyet-i sefiheyle gaflet perdesi pek kalınlaşmıştır. Ta-dili, büyük bir himmete muhtaçtır. Ve keza, beşeriyet ruhundan dünyaya nâzır pek çok menfezler açmıştır. Bunların kapatılması, ancak Allah'ın lütfuna mazhar olanlara müyesser olur.

    (Mesnevi-i Nûriyel

    274

    YanıtlaSil
  118. HALİL DÜLGAR

    Sirk

    İnsan, seyyiatıyla Allah'a zarar vermiş olmuyor. Ancak nefsine zarar eder. Mesela, hariçte, vå kide ve hakikatte Allah'ın seriki yoktur ki, onun hizbine girmekle Cenab-ı Hakkın mülküne ve isinna müdahale edebilsin. Ancak, seriki zihninde düşünür, boş kafasında yerleştirir. Çünkü, ha-ricte şerikin yeri yoktur. O halde o kafasız, kendi eliyle kendi evini yıkıyor.

    (Mesnevi-i Nûriyel

    Şirk yolu, tarik-i haktan ve tevhid yolundan yüz bin defa daha müşkülätlıdır, nihayet derece de gayr-ı makuldür.

    (Mektübat)

    Sen kendi vücudunu yapmaya kadir değilsin. Ve elin onu icad etmekten kasırdır. Başkaları da-hi o işten âciz ve kasırdırlar. İstersen tecrübe et bakalım. Şecere-i kelimat denilen bir lisanı veya muhaberat ve ezvak santralı olarak bir ağzı yap. Elbette yapamayacaksın. Öyleyse Allah'a şirk yapma!

    (Mesnevî-i Nûriye)

    Sual: Şirk bu kadar zahmetli olduğu halde niçin kafirler kabul ediyorlar?

    Cevap: Kasten ve bizzat kimse küfrü kabul etmez. Yalnız şirk hevâ-i nefislerine yapışır. Onlar da içine düşer; mülevves, pis olurlar. Ondan çıkması müşkülleşir. İman ise, kasten ve bizzat takip ve kabul edilmekle kalbin içine bırakılır.

    (Mesnevî-i Nûriyel

    ederse küfre tahavvül eder. Bu dahi devam ederse, tàtile, yani hâlıksızlığa incirar eder. El-iyāzü Enâniyetten neş'et eden şirk-i hafi katılaştığı zaman esbab şirkine inkılâp eder. Bu da devam billah!

    (Mesnevî-i Nûriye)

    275

    YanıtlaSil
  119. RISALE-I NUR DAN SECILMIS VECIZELER

    Insanın butün cihazatları ve hissiyatları, sırrı vahdetle gayet yüksek bir kıymet alırlar ve şiri ve küfür ile gayet derecede sukut ederler.

    Sublar

    Ey nefis! Eğer takvå ve amel-i salihle Hälıkını razı ettiysen, halkın rızasını tahsile luzum yok tur; o kâfidir. Eğer halk da Allah'ın hesabına rıza ve muhabbet gosterirlerse, iyidir Şayet onlann ki dünya hesabına olursa, kıymeti yoktur. Çunkü onlar da senin gibi aciz kullardır Maahaza, ikin ci şıkkı takip etmekte şirk-i hafi olduğu gibi, tahsili de mümkün değildir. Evet, bir maslahat açın sultana müracaat eden adam sultanı irzå etmişse, o iş görülür. Etmemişse, halkın iltimasıyla çuk zahmet olur. Maamāfih, yine sultanın izni lâzımdır. İzni de rızasına mütevakkıftır.

    (Mesnevi- Nüriyel

    Dāvā-yı şirk, sırf tahakkümî ve mánāsız söz ve dăvâ-yı mücerret olduğundan, şirki iddia et mek mahz-ı cehalet, ayn-ı belähettir.

    Sozler)

    Şirk sahibi, cehalet sarhoşluğunu terk ve ilim gözüyle küfrüne baktığı zaman, o küfrü iman ve iz'an edebilmek için, bir zerre-i vahideye bir ton ağırlığında bir yük yükletmeye ve her zerrede sa-yısız matbaaları icad edip tabiat ve esbabın eline vermeye ve bütün masnuatta butün san'at ince liklerini tabiata ders vermeye muztar ve mecbur olur.

    (Mesnevi- Nûriyel

    Şirk öyle bir cürümdür ki, her bir mahlukun hakkına ve şerefine ve haysiyetine tecavuzdur Ancak onu cehennem temizler.

    (Sualar)

    Tesadüf, şirk ve tabiattan teşekkül eden fesat şebekesinin âlem-i İslâmdan nefiy ve ihracına Ri-sale-i Nurca verilen karar infaz edilmiştir.

    (Mesnevi- Nûriyel

    276

    YanıtlaSil
  120. HALIL DÜLGAR

    Tabiatperestlik

    Hem hiç mümkün müdür ki, hadsiz envä-i nimetiyle kendini zîşuurlara sevdirsin; ve hadsiz mucizat-1 san'atıyla kendini onlara tanıttırsın; sonra onların şükür ve ibadetlerini, hamd ve mu-habbetlerini, marifet ve minnettarlıklarını esbaba ve tabiata terk edip ehemmivet vermesin, hik-met-i mutlakasını inkâr ettirsin, saltanat-ı rububiyetini hiçe indirsin? Yüz bin defa hâşă ve kellä!

    [Mektübat)

    Tabiatın iki ciheti vardır. Biri zahiridir ki, ehl-i gaflet ve dalåletçe hakikat zannedilmiştir. Di-ğeri bâtırıdır ki, san'at-ı İlâhiye ve sıbğa-i Rahmaniyedir. Tabiata iläveten iddia edilen kuvvet ise, Hälık-ı Hakim-i Alimin cilve-i kudretidir. Ehl-i gafletin såni olarak teläkki ettikleri tabiata cenah olarak yapıştırdıkları kör tesadüf ve ittifak ise, dalāletten neş'et eden ıztırar neticesinde şeytanla-ın ihtirâ ettikleri hezeyanlardır.

    (Mesnevi-i Nûriyel

    Bütün mevcudat birtek Sânie verilse, birtek mevcut gibi kolay ve suhuletli olur. Eğer mütead-dit esbaba ve tabiata isnad edilse, birtek sinek semåvat kadar, bir çiçek bir bahar kadar, bir meyve bir bahçe kadar müşkülâtlı ve suubetli olur.

    [Mektübat)

    Hâlık-ı Kâinatın san'atını mevhum, ehemmiyetsiz, şuursuz bir tabiata veren insan, elbette yüz defa hayvandan daha hayvan, daha şuursuz olduğunu gösterir.

    (Lem'alar)

    Tabiiyyunların, mevhum ve hakikatsiz, tabiat dedikleri şey, olsa olsa ve hakikat-i hariciye sa-hibi ise, ancak bir san'at olabilir, sâni olamaz. Bir nakıştır, nakkaş olamaz. Ahkämdır, hâkim ola-

    277

    YanıtlaSil
  121. RISALE I NUR DAN SEÇİLMİS VECİZELER

    maz. Bir şeriat-ı fıtriyedir, şəri olamaz. Mahlük bir perde-i izzettir, hålık olamaz. Münfail bir fit. rattır, fåtır bir fáil olamaz. Kanundur, kudret değildir, kadir olamaz. Mistardır, masdar olamaz

    (Lem alar)

    Tabiatperest adam bir iläh-ı vahidi kabul etmediği için, gayr-ı mütenähi ilähları kabul etmeye mecburdur.

    (Mesnevi-i Nūrye)

    Tabiiyyunların fikr-i küfrileri ne derece daire-i akıldan hariç saptığırı kıyas et. Ve tabiati mű-cid zanneden insan suretindeki ahmak sarhoşlar "Mütefennin ve akıllıyız" diye dåvå ettikleri hal-de, akıl ve fenden ne kadar uzak düştüklerini ve mümteni ve hiçbir cihetle mümkün olmayan bir hurafeyi kendilerine meslek ittihaz ettiklerini gör, gül ve tükür!

    (Lem'alar)

    Nefisperest, tabiatperęst gayet ahmak, gayet zalimdir.

    (Sözler)

    Eğer mevcudatta, hususan zihayatta görünen, basirane, hakimäne olan san'at ve icad Şems-i Ezelīnin kalem-i kader ve kudretine verilmezse, belki kör, sağır, düşüncesiz olan tabiata ve kuvve te isnad edilse, lazım gelir ki, tabiat, icad için herşeyde hadsiz manevi makine ve matbaaları bu-lundursun; veyahut herşeyde käinatı halk ve idare edecek bir kudret ve hikmet derc etsin.

    (Lem'alar)

    Eğer, şirk yolunda esbåb ve tabiata verilse, bir ferdin icadı, bir nevi, belki neviler kadar, ve bir çiçeğin hayattar ibdāı ve teçhizi bir bahar, belki baharlar kadar, ve bir ağacın icad ve inşa ve ihya ve idare ve terbiye ve tedbiri käinat kadar, belki daha ziyade müşkül olur.

    (Sualar)

    İşte, gel, belähet ve hamākatin nihayetsiz derecelerine bak ki, yüz sayfa ile tarif edilse ve hik-metleri beyan edilse ancak tamamıyla bilinecek derin ve geniş bir hakikat-i meçhuleye bir nam ta-kar; malüm bir şey gibi, "Bu budur" der. Mesela, "Güneşin bir maddesi, elektrikle çarpmasıdır."

    Hem birer irade-i külliye ve birer ihtiyar-ı âmm ve birer häkimiyet-i nev'iyenin ünvanları bu-lunan ve "ådetullah" namıyla yad edilen fıtri kanunların birisine, hususî ve kasdî bir hadise-i Ru-bubiyeti ircă eder. O ircâ ile, onun nisbetini irade-i ihtiyariyeden keser; sonra tutar, tesadüfe, tabi ata havale eder, Ebu Cehil'den ziyade muzaaf bir echeliyet gösterir. Bir neferin veya bir taburun

    278

    YanıtlaSil
  122. HALİL DÜLGÅR

    zaferli harbini bir nizam ve kanun-u askeriyeye isnad edip kumandanından, padişahından, hükü metinden ve kasdî harekâttan alakasını keser misilli, âsi bir divane olur.

    (Sözler)

    Ey tabiat bataklığına düşen gafil! Eğer tabiatı bırakıp kudret-i İlahiyeyi tanımazsan, herbir şe ye, hatta herbir zerreye hadsiz bir kuvvet ve kudret ve nihayetsiz bir hikmet ve maharet, belki ek-ser eşyayı görecek, bilecek, idare edecek bir iktidar, herşeyde bulunduğunu kabul etmek lazım ge lir.

    (Sözler)

    Acaba bundan daha hurafe, muhal, bâtıl birşey var mı? Eşek muzaaf bir eşekliğe girse, sonra insan olsa, "Bu fikri kabul etmem" diye kaçacaktır.

    (Lem'alar)

    Tesadüf, şirk ve tabiattan teşekkül eden fesat şebekesinin âlem-i İslâmdan nefiy ve ihracına Ri-sale-i Nurca verilen karar infaz edilmiştir.

    (Mesnevî-i Nûriye)

    YanıtlaSil
  123. RISALE-I NUR DAN SECILMIS VECİZELER

    Dinsiz Felsefe

    Onların dalaleti fenden, felsefeden geldiği için acip bir gurur ve garip bir firavunluk ve deh-şetli bir enaniyet onlara verip nefislerini öyle şımartmış ki, kainatı idare eden Ilahi kanunların şu-ålarını ve insan åleminde o hakaikin düsturlarını süfli hevesatlarına ve müştehiyatlarına müsait görmediklerinden-hâşă hâşāl-eğri, yanlış, noksan bulmak istiyorlar.

    (Suālar)

    Feya sübhanallah! Zındık maddiyyun gāvurlar, bir Väcibü'l-Vücudu kabul etmediklerinden, zerrat adedince bâtıl äliheleri kabul etmeye, mezheplerine göre muztar kalıyorlar. İşte, şu cihette münkir käfir ne kadar filozof, âlim de olsa, nihayet derecede bir cehl-i azim içindedir, bir echel-i mutlaktır.

    (Sozler)

    İlm-i hikmet dedikleri felsefe ise, huruf-u mevcudatın tezyinatında ve münasebatında dalmış ve sersemleşmiş, hakikatın yolunu şaşırmış. Şu kitab-ı kebirin hurufatına "mânâ-yı harfi ile, ya-ni Allah hesabına bakmak lazım gelirken, öyle etmeyip "mânâ-yı ismi" ile, yani mevcudata mev-cudat hesabına bakar, öyle bahseder. "Ne güzel yapılmış"a bedel "Ne güzeldir" der, çirkinleştirir. Bununla kainatı tahkir edip kendisine müştekî eder. Evet, dinsiz felsefe hakikatsiz bir safsatadır ve käinata bir tahkirdir.

    (Sozler)

    Felsefe-i insaniye, gayet harikulāde mucizât-ı kudret-i İlâhiyenin mucizât-ı rahmeti üstüne âdiyat perdesi çeker. O âdiyat altındaki vahdaniyet delillerini ve o harika nimetlerini görmüyor, göstermiyor. Fakat âdetten huruç etmiş hususî bazı cüz'iyâtı görür, ehemmiyet verir.

    Mesela, hilkat-ı insaniyedeki kudret mucizelerini görmüyor, ehemmiyet vermiyor. Fakat, ka-ideden çıkmış iki başlı, üç ayaklı bir insanı görüp, istiğrab ve velvele-i hayretle nazar-ı dikkati celb eder. Külli, umumî mucizâtı âdet perdesinde saklar; cüz'î ve kanundan çıkmış ve taifesinden ay-rılmış maddeleri medâr-ı ibret yapar.

    280

    YanıtlaSil
  124. HALİL DÜLGAR

    Hem mesela, hayvandan, insandan yavruların pek harika, pek mucizatlı iaşelerini adi gorup hemmiyet vermiyor. Fakat bir vakit Amerika'da bir gazetenin neşrettiği gibi, taifesinden çıkmış. letinden ayrılmış, denizin dibine girmiş bir böceğin, bir pesini gören balıkçılar ağlamışlar, şaşaa ile ilan etmişler.

    yeşil yaprak rızık olarak ağzına veril-Halbuki; en cüz'i bir yavruda, memedeki ab-ı kevser gibi rızkında, onun gibi binler mucizat-met ve ihsan var. Felsefe-i beşeriye görmuyor ki şükretsin, o Rahmanur-Rahimi tanısın, şükür-mukabele etsin.

    (Emirdağ Lähikasıl

    Felsefe-i beseriyenin en acip, en antika hatasından birisi de şudur ki Cüz-u ihtiyarisi ve ira-desi, en zahir ve küçük fiili olan "söylemeye" käfi gelmiyor, icad edemiyor. Yalnız havayı harfle mahrecine sokuyor. Bu cüz'i kesb ile. Cenab-ı Hak, onun o kesbine binaen o kelimatı halk eder. hanaya da binler nüsha yazar. Bu kadar icattan insanın eli kısa olduğu halde, bütün esbab-1 käinat iz kaldıkları bir harika külli mucizat-ı kudrete "beşer icadı" namiru vermek ne kadar büyük bir olduğunu, zerre kadar şuuru bulunan anlar

    (Emirdağ Lähikası)

    Cin ve insin, hatta şeytanların netice-i efkârları ve muhassala-i mesaileri olan medeniyet ve met-i felsefe ve edebiyat-ı ecnebiye, Kur'ân'ın ahkam ve hikmet ve belägatine karşı aciz dere lesindedirler.

    (Sozler)

    Ehl-i felsefe ve hikmetin nazarı kesrete, esbaba, tabiata bakar, ona göre görür.

    (Sözler)

    Ehl-i felsefenin en büyük bir maksadı, ehl-i usulü'd-din ve ulema-i ilm-i kelämın makasıdı içinde görünmeyecek bir derecede küçük ve ehemmiyetsizdir. İşte onun içindir ki, mevcudatın taf-shi mahiyetinde ve ince ahvallerinde ehl-i hikmet çok ileri gitmişler. Fakat hakiki hikmet olan lüm-u aliye-i İlâhiye ve uhreviyede o kadar geridirler ki, en basit bir mü'minden daha geridirler. Bu sum fehmetmeyenler, muhakkıkîn-i İslâmiyeyi, hükemalara nisbeten geri zannediyorlar. Hal-baki akılları gözlerine inmiş, kesrette boğulmuş olanların ne haddi var ki, veraset-i Nübüvvet ile mukasıd-ı âliye-i kudsiyeye yetişenlere yetişebilsinler?

    (Sözler)

    281

    YanıtlaSil
  125. HALIL DULGAR

    Ilm-i hikmet dedikleri felsefe ise, sahaif-i kainatın hurufunun tezyinat ve munasebatına dal-pus sersemleşmiş. Hurufata, mânâ-yı harfiyle bakmak lazım gelirken, månä-yı ismiyle bakmış. Ne güzel yapılmış" diyecek yerde, "Ne guzeldir" deyip çirkinleştirmiş. Käinatı tahkir edip, ken-lisine müşteki etmiştir.

    Feya sübhanallah! Su kainatta zerreden şemse kadar butün mevcudat, taayyünatlarıyla, inti-zamatıyla, hikmetleriyle, mizanlarıyla Säniin ihtiyarını gösterdikleri halde, şu kör olası felsefenin gözü görmüyor!

    (Nurun lik Kapısı)

    (Sözler)

    Alem-i insaniyette, zaman-1 Adem'den şimdiye kadar iki cereyan-ı azim, iki silsile-i efkår, her urafta ve her tabaka-i insaniyede dal budak salmış iki şecere-i azime hükmünde; biri silsile-i nü büvvet ve diyanet, diğeri silsile-i felsefe ve hikmet, gelmiş gidiyor. Her ne vakit o iki silsile imti tac ve ittihad etmişse, yani silsile-i felsefe silsile-i diyanete dehalet edip itaat ederek hizmet etmiş ålem-i insaniyet parlak bir surette bir saadet, bir hayat-ı içtimaiye geçirmiştir. Ne vakit ayrı git-mişlerse, bütün hayır ve nur silsile-i nübüvvet ve diyanet etrafında toplanmış ve şerler ve dalalet-ler felsefe silsilesinin etrafına cem olmuştur.

    [Sözler)

    İkinci kısım felsefe, dalâlete ve ilhada ve tabiat bataklığına düşürmeye vesile olduğu gibi, se fahet ve lehviyat ile gaflet ve dalâleti netice verdiğinden ve sihir gibi harikalarıyla Kur'an'ın mu dzekâr hakikatleriyle muaraza ettiği için, Risale-i Nur ekser eczalarında mizanlarla vekuvvetli ve burhanlı muvazenelerle, felsefenin yoldan çıkmış bu kısmına ilişiyor, tokatlıyor, müstakim, men-laattar felsefeye ilişmiyor.

    [Emirdağ Lähikası)

    Bir fennin veya bir san'atın medar-ı münakaşa olmuş bir meselesinde, o fennin ve o san'atın haricindeki adamlar ne kadar büyük ve âlim ve san'atkâr da olsalar, sözleri onda geçmez, hüküm-leri hüccet olmaz; o fennin icma-1 ulemasına dahil sayılmazlar. Meselä büyük bir mühendisin, bir hastalığın keşfinde ve tedavisinde bir küçük tabip kadar hükmü geçmez. Ve bilhassa, maddiyatta çok tevağğul eden ve gittikçe mâneviyattan tebâud eden ve nura karşı gabileşen ve kabalaşan ve aklı gözüne inen en büyük bir filozofun münkirâne sözü måneviyatta nazara alınmaz ve kıymet-śzdir.

    (Suâlar)

    283

    YanıtlaSil
  126. RISALE-I NUR DAN SEÇİLMİŞ VECİZELER

    Diyanet silsilesine itaat etmeyen silsile-i felsefe ki, bir şecere-i zakkum suretini alıp şirk ve da lälet zulümatını etrafına dağıtır.

    (Sozler

    Hikmet-i felsefe ise, hayat-ı ictimaiyede nokta-i istinadı "kuvvet" kabul eder. Hedefi "menfa at" bilir. Düstur-u hayatı "cidal" tanır. Cemaatlerin rabıtasını "unsuriyet, menfi milliyeti" tutar. Se merâtı ise, "hevesât-ı nefsäniyeyi tatmin ve häcât-ı beşeriyeyi tezyiddir."

    Halbuki, kuvvetin şe'ni tecavüzdür. Menfaatin se'ni, her arzuya kāfi gelmediğinden, ustunde boğuşmaktır. Düstur-u cidălin şe'ni çarpışmaktır. Unsuriyetin şe'ni, başkasını yutmakla beslen mek olduğundan, tecavüzdür. İşte bu hikmettendir ki, beşerin saadeti selb olmuştur.

    [Sözler

    Felsefenin şakirdi, kendi nefsi için kardeşinden kaçar, onun aleyhinde dāvā açar.

    (Lem'alar)

    Senden tam ders alan şakirdin, bir firavun olur. Fakat en hasis şeye ibadet eden ve menfaat gördüğü herşeyi kendine rab teläkki eden bir firavun-u zelildir.

    Hem senin şakirdin mütemerriddir. Fakat bir lezzeti için nihayet zilleti kabul eden miskin bir mütemerriddir. Hasis bir menfaat için şeytanın ayağını öper derecede alçaklık gösterir.

    Hem cebbardır. Fakat kalbinde bir nokta-i istinad bulamadığı için, zātında gayet aciz bir ceb bâr-ı hodfuruştur.

    O şakirdin gaye-i himmeti hevesät-ı nefsâniyeyi tatmin ve hamiyet ve fedakârlık perdesi al-tında kendi menfaat-i nefsini arayan ve hırs ve gururunu teskin etmeye çalışan bir dessastır. Nef-sinden başka ciddi olarak hiçbir şeyi sevmiyor, herşeyi nefsine feda ediyor.

    Lem'alarl

    Şu zamanda, medeniyet-i Avrupa'nın tahakkümüyle, felsefe-i tabiiyenin tasallutuyla, şerait-i hayat-ı dünyeviyenin ağırlaşmasıyla efkår ve kulüb dağılmış, himmet ve inayet inkısam etmiştir. Zihinler måneviyāta karşı yabanîleşmiştir.

    [Sözler

    Felsefe hakikatin yolunu şaşırmış.

    (Nurun İlk Kapısı

    282

    YanıtlaSil
  127. RISALE-I NUR DAN SEÇİLMİS VECİZELER

    Sebepler

    da

    Serseri tesadüf, kör kuvvet, sağır tabiat, cămid, şuursuz esbab, basit, istilācı unsurlar, hiçbir ci-hette bu alimâne, basiråne, hakimåne, merhametkärane, inayetperverane olan iaşe ve idare ve hi mayet ve tedbire karışamazlar. Yalnız o záhiri esbab, Alim-i Mutlakın emriyle, izniyle, ilim ve hik meti dairesinde bir perde-i izzet-i kudret-i İlähiye olarak istimal ve istihdam edilmeleri var.

    (Sualar)

    Ey esbab-perest gafil! Esbab bir perdedir, çünkü izzet ve azamet öyle ister. Fakat iş gören, kud-ret-i Samedaniyedir; çünkü tevhid ve celâl öyle ister ve istiklali iktiza eder. Sultan-1 Ezelinin me murları, saltanat-ı Rububiyetin icraatçıları değillerdir. Belki o saltanatın dellällarıdırlar ve o Rubu-biyetin temăşăger nazırlarıdırlar.

    Sözlerl

    Esbab sırf zahiridir; melekûtiyette ve hakikatte tesir-i hakikileri yoktur.

    (Sözler)

    Evet, izzet ve azamet ister ki, esbab, perdedar-ı dest-i kudret ola aklın nazarında. Tevhid ve ce lâl ister ki, esbab ellerini çeksinler tesir-i hakikiden.

    (Sözlerl

    O esbab birer zarftır. Ve masnuat-ı Rabbaniyeye bir kılıftırlar. Ve hedâyâ-yı Rahmâniyeye bi-rer tablacıdırlar. Elbette bir padişahın hediyesinin kabı veya hediyeye sarılan mendil veyahut he diye eline verilip getiren nefer, o padişahın saltanatına şerik olamazlar. Ve onları şerik tevehhüm eden, saçma bir hezeyan eder. Öyle de, esbab-ı zahiriye ve vesait-i suriyenin, rububiyet-i İlahiye den hiçbir cihette hisseleri olamaz; hizmet-i ubudiyetten başka nasipleri yoktur.

    (Sözler)

    284

    YanıtlaSil
  128. HALİL DÜLGAR

    Sebepten müsebbebin icadına kadar o derece uzaklık var ki, en buyuk bir sebebin eli, en edná emüsebbebin icadına yetişemez. İste, sebep ve müsebbep ortasındaki uzun mesafede, esma-illa-ye birer yıldız gibi tulůû eder. Matlaları, o mesafe-i maneviyedir. Nasıl ki zähir nazarda dağların Jaire-i ufkunda semanın etekleri muttasıl ve mukarin görünür. Halbuki, daire-i ufk-u cibaliden se minin eteğine kadar, umum yıldızların matlaları ve başka şeylerin meskenleri olan bir mesafe-i ime bulunduğu gibi, esbab ile müsebbebat mabeyninde öyle bir mesafe-i måneviye var ki, ima-dürbünüyle, Kur'ân'ın nuruyla görünür.

    Sozler

    Käinatta, esbab ve müsebbebat görünen eşyaya bakıyoruz ve görüyoruz ki, en älä bir sebep, en idi bir müsebbebe kuvveti yetmiyor. Demek esbab bir perdedir, müsebbepleri yapan başkadır.

    (Sözler)

    Hangi müsebbebe ve masnua baksan, o derece harika bir san'at var ki, değil onun adi, basit bebi, belki bütün esbab toplansa, ona karsı izhar-1 acz edecekler. Meselâ, büyük bir sebep zanne-filen güneşi ihtiyarlı, şuurlu farz ederek, ona denilse, "Bir sineğin vücudunu yapabilir misin?" El-bette diyecek ki: "Hâlıkımın ihsanıyla, dükkânımda ziya, renkler, hararet çok. Fakat sineğin vücu Aunda göz, kulak, hayat gibi öyle şeyler var ki, ne benim dükkânımda bulunur ve ne de benim ik-tidarım dahilindedir."

    (Sözler]

    Müsebbebata takılan neticeler, gayeler, faydalar, bilbedähe, perde-i esbab arkasında bir Rabb-Kerimin, bir Hakîm-i Rahîmin işleri olduğunu gösterir. Çünkü, şuursuz esbab, elbette bir gayeyi düşünüp çalışmaz. Halbuki, görüyoruz, vücuda gelen her mahlûk, bir gaye değil, belki çok gaye leri, çok faydaları, çok hikmetleri takip ederek vücuda geliyor. Demek, bir Rabb-i Hakîm ve Ke-rim, o şeyleri yapıp gönderiyor, o faydaları onlara gaye-i vücut yapıyor.

    (Sözler)

    En cüz'î ve en küçük şey, en büyük şey gibi, doğrudan doğruya bütün bu kâinat Hälıkının judretinden gelir ve hazinesinden çıkar. Başka surette olamaz. Esbab ise bir perdedir.

    (Sözler)

    Size ve hayvânâtınıza rızkı yetiştirmek için su semådan geliyor. O suda, size ve hayvânâtını-a acıyıp, şefkat edip rızık yetiştirmek kabiliyeti olmadığından, su gelmiyor, gönderiliyor demek-Hem toprak nebâtâtıyla açılıp, rızkınız oradan geliyor. Hissiz, şuursuz toprak sizin nızkınızı

    285

    YanıtlaSil
  129. RISALE-I NUR'DAN SEÇİLMİŞ VECİZELER

    düşünüp şefkat etmek kabiliyetinden pek uzak olduğundan, toprak kendi kendine açılmıyor, Bi risi o kapıyı açıyor, nimetleri ellerinize veriyor. Hem otlar, ağaçlar sizin rızkınızı düşünüp merha meten size meyveleri, hububatı yetiştirmekten pek çok uzak olduğundan, âyet gösteriyor ki, on-lar bir Hakîm-i Rahîmin perde arkasından uzattığı ipler ve şeritlerdir ki, nimetlerini onlara takmış, zîhayatlara uzatıyor.

    (Sözler

    Yağmuru zâhiren intaç eden esbab, hayvânâtı düşünüp, onlara acıyıp merhamet etmekten ne kadar uzak olduğu malûmdur. Demek, hayvânâtı halk eden ve rızıklarını taahhüt eden bir Hålık-1 Rahîmin hikmetiyle imdada gönderiliyor.

    (Sözler

    Sebep gayet âdi, âciz ve ona isnad edilen müsebbep ise gayet san'atlı ve kıymetli olduğundan, sebebi azleder. Hem müsebbebin gayesi, faydası dahi, câhil ve câmid olan esbabı ortadan atar, bir Sâni-i Hakîmin eline teslim eder. Hem müsebbebin yüzündeki tezyinat ve maharetler, kendi kud-retini zîşuurlara bildirmek isteyen ve kendini sevdirmek arzu eden bir Sâni-i Hakîme işaret eder. Ey esbabperest biçare! Bu üç mühim hakikati neyle izah edebilirsin? Sen nasıl kendini kandı-rabilirsin? Aklın varsa, esbab perdesini yırt, "Vahdehû lâ şerîke lehu" de, hadsiz evhamdan kur-

    tul.

    (Sözler

    YanıtlaSil
  130. HALİL DÜLGAR

    Tahrip

    Iste, ey insan! Eğer yalnız Ona abd olsan, bütün mahlükat üstünde bir mevki kazanırsın. Eğer abudiyetten istinkâf etsen, âciz mahlükata zelil bir abd olursun. Eğer enaniyetine ve iktidarına gü enip, tevekkül ve duayı bırakıp, tekebbür ve dāvāya sapsan, o vakit iyilik ve icad cihetinde arı ve Vanncadan daha aşağı, örümcek ve sinekten daha zayıf düşersin; şer ve tahrip cihetinde dağdan daha ağır, tâundan daha muzır olursun.

    (Sözler

    Evet, ey insan, sende iki cihet var: Birisi, icad ve vücut ve hayır ve müsbet ve fiil cihetidir. Di-jeri, tahrip, adem, şer, nefiy, infial cihetidir. Birinci cihet itibarıyla arıdan, serçeden aşağı, sinekten, örümcekten daha zayıfsın. İkinci cihet itibarıyla dağ, yer, göklerden geçersin. Onların çekindiği ve izhar-ı acz ettikleri bir yükü kaldırırsın. Onlardan daha geniş, daha büyük bir daire alırsın. Çün-kū sen iyilik ve icad ettiğin vakit, yalnız vüs'atin nisbetinde, elin ulaşacak derecede, kuvvetin ye-tişecek mertebede iyilik ve icad edebilirsin. Eğer fenalık ve tahrip etsen, o vakit fenalığın tecavüz ve tahribin intişar eder.

    (Sözler)

    Nefs-i emmâre, tahrip ve şer cihetinde nihayetsiz cinayet işleyebilir. Fakat icad ve hayırda ik-tidarı pek azdır ve cüz'îdir. Evet, bir haneyi bir günde harap eder, yüz günde yapamaz.

    (Sözler)

    Ekseriyet-i mutlaka ile dalâlet ve şer, menfidir ve tahriptir ve ademidir ve bozmaktır. Ve ekse dur ki, yirmi adamın yirmi günde yaptığı bir binayı, bir adam bir günde tahrip eder. Evet, bütün ile hidayet ve hayır, aza-yı esasiyenin ve şerait-i hayatiyenin vücuduyla vücudu devam eden hayat-ı insan Hålık-ı Zül-celâlin kudretine mahsus olduğu halde, bir zalim, bir uzvu kesmesiyle, hayata nisbeten ademi olan mevte o insanı mazhar eder. Onun için, et-tahribü eshel durub-u emsal hükmüne geçmiş.

    287

    YanıtlaSil
  131. RISALE-I NUR'DAN SEÇİLMİŞ VECİZELER

    İste bu sırdandır ki, ehl-i dalâlet, hakikaten zayıf bir kuvvetle pek kuvvetli ehl-i hakka baza galip oluyor.

    (Lem'alar

    "Tahrip, tamirden pek çok defa eshel olduğu" bir düstur-u müteârife hükmüne geçmiştir.

    (Sözle

    Birşeyin vücudu, bütün eczasının vücuduna vâbestedir. Ademi ise, bir cüz'ünün ademiyle duğundan, zayıf adam, iktidarını göstermek için tahrip taraftarı oluyor, müsbet yerine menfice a reket ediyor.

    (Hakikat Çekirdeklen

    YanıtlaSil
  132. HALIL OULGAR

    Gehalet

    Allah'ın hesabına kainata bakan adam her ne müşähede ederse ilimdir. Eğer gafletle esbab he sabına bakarsa ilim zannettiği şey de cehil olur

    Mesnevi-i Nuriyel

    Ecnebiler fünün ve sanayi silahıyla bizi istībdad-ı manevileri altında eziyorlar. Biz de fen ve san'at silahıyla, i'layı kelimetullahın en müdhiş düşmanı olan cehil, fakr ve ihtiläf-1 efkärla cihad edeceğiz.

    [Tarihçe-Hayat

    Noksana cehil bir derece özür olur. Fakat ziyade etmek ilimle olur. Alim olan mazur değildir.

    Muhakematl

    Cehil, mecazı eline alsa hakikat yapar.

    Sozler

    Bizim düşmanınmuz cehalet, zaruret ihtiläftır.

    (iki Mektebi Musibetin Sehädetnamesil

    Bu kainatın bütün mevcudatındaki hadsiz intizamat ve hikmetleriyle iktiza ettikleri ve göster-dikleri bir Fail-i Muhtârı, bir Säni-i Hakimi bilmemek veya inkâr etmek, ne kadar acip bir cehalet ve divanelik olduğu tarif edilmez.

    (Lem'alar)

    Gözünü kapayan, yalnız kendine gündüzü gece yapar.

    [Sualar!

    Yeryüzündeki bilumum kemalât ve medeniyet ve terk-i umdeleri, semavi dinler ve peygam-berler eliyle gelmiş ve bilhassa İslâmiyetin zuhuruyla âlem-i insaniyet, İslâm âleminin taht-ı riya-setinde cehalet gayyasından kurtulmuş ve kurtulacaktır.

    (Tarihçe-i Hayat)

    291

    YanıtlaSil
  133. RISALE I NUR DAN SECILMIS VECİZELER

    Seytan

    Cebrail, şeytan ile barışamaz.

    [Hutvat- Sittel

    Cinni şeytanın vücuduna kat'i bir delili, insî şeytanın vücududur.

    Lem'alar

    İnsan küçük bir ålem olduğu gibi, ålem dahi büyük bir insandır. Bu küçük insan o büyük in sanın bir fihristesi ve hüläsasıdır. İnsanda bulunan nümunelerin büyük asılları, insan-ı ekberde bizzarure bulunacaktır. Meselä, nasıl ki insanda kuvve-i hafızanın vücudu, alemde Levh-i Mahfu zun vücuduna kat'i delildir, öyle de, insanda kalbin bir köşesinde lümme-i şeytaniye denilen bir ålet-i vesvese ve kuvve-i vähimenin telkinatıyla konuşan bir şeytani lisan ve ifsad edilen kuvvet vähime küçük bir şeytan hükmüne geçtiğini ve sahiplerinin ihtiyarına zıt ve arzusuna muhalif ha reket ettiklerini, hissen ve hadsen herkes nefsinde görmesi, âlemde büyük şeytanların vücuduna kat'i bir delildir. Ve bu lümme-i şeytaniye ve şu kuvve-i vähime bir kulak ve bir dil olduklarından, ona üfleyen ve bunu konuşturan harici bir şahs-ı şerîrenin vücudunu ihsas ederler.

    (Lem'alar)

    Nefis, devekuşu gibidir. Şeytan Sofestāî, hevă da Bektāşidir.

    [Lem'alar)

    Şeytan, cüz'î bir emr-i ademi ile insanı mühim tehlikelere atar. Hem insandaki nefis ise, şey tanı her vakit dinler. Kuvve-i şeheviye ve gadabiye ise, şeytanın desiselerine hem kabile, hem nå kile iki cihaz hükmündedir.

    İşte, bunun içindir ki, Cenâb-ı Hakkın Gafür, Rahîm gibi iki ismi, tecelli-i āzamla ehl-i imana teveccüh ediyor. Ve Kur'ân-ı Hakimde peygamberlere en mühim ihsanı mağfiret olduğunu göste riyor ve onları istiğfar etmeye davet ediyor. Bismillahirrahmanirrahim kelime-i kudsiyesini her sů

    292

    YanıtlaSil
  134. re başında tekrar ile ve her mübarek islerde zikrine emretmesiyle, kainatı ihata eden rahmet-i vă-siasını melce ve tahassungah gösteriyor ve "Festeiz!" emriyle, Eüzü billāhi mine'ş-şeytani'r-racim kelimesini siper yapıyor.

    (Lem'alarl

    gaflet ve dalålet ve safsata ve inat ve mağ lāta ve mükâbere ve igfal ve görenek gibi şeytanî desiselerle, çok muhâlâtı intaç eden küfür ve in-kârı, o bedbaht, insan suretindeki hayvanlara yutturmuşsun.

    (Mektübat)

    (Lem'alar)

    (Mektûbat)

    İnsanda madem nefis, hevâ ve vehim ve şeytan hükmediyorlar; çok vakit imarını rencide et-mek için, gafletinden istifade ederek, çok hileleri ederler, şüphe ve vesveselerle iman nurunu ka-parlar.

    İnsanlarda şeytan vazifesini gören cesetli ervâh-ı habise bilmüşahede bulunduğu gibi, cinni-den cesetsiz ervâh-ı habise dahi bulunduğu, o kat'iyettedir. Eğer onlar maddi ceset giyseydiler, bu şerîr insanların aynı olacaktılar. Hem eğer bu insan suretindeki insî şeytanlar cesetlerini çıkarabil-seydiler, o cinnî iblisler olacaktılar.

    HALİL DÜLGÅR

    YanıtlaSil
  135. RISALE-I NUR DAN SEÇİLMİS VECİZELER

    Seytandan Korunmak

    Ey ehl-i iman! Şeytanların bu müthiş tahribatına karşı en mühim silahınız ve cihazat-ı tamiri yeniz istiğfardır ve "Eüzü billäh" demekle Cenab-ı Hakka ilticadır. Ve kaleniz Sunnet- Seniyyedir

    (Lem alar)

    Böyle az bir hareketle çok tahribat yapan dehşetli düşmanlara karşı gayet metin bir kaleye il-tica etmeyen, çok perişan olur. İşte, ey ehl-i iman, o çelik ve semävi kale, Kur'ân'dır. İçine gir, kur tul.

    (Lem alar)

    Ey ehl-i iman! Bu müthiş duşmanlarınıza karşı zırhınız, Kur'ân tezgahında yapılan takvådır. Ve siperiniz, Resul-i Ekrem Aleyhissalātü Vesselämın Sunnet-i Seniyyesidir. Ve silahınız, istiȧze ve istiğfar ve hıfzı İlâhiyeye ilticadır.

    (Lem'alar)

    Ehl-i dalälet, hakikaten zayıf bir kuvvetle pek kuvvetli ehl-i hakka bazan galip oluyor. Fakat ehl-i hakkın öyle muhkem bir kalesi var ki, onda tahassun ettikleri vakit, o müthiş duşmanlar ya naşamazlar, bir halt edemezler. Eğer muvakkat bir zarar verseler, "Vel-Akıbetü lil-Muttegin" sır-rıyla, ebedî bir sevap ve menfaatle o zarar telafi edilir. O kale-i metin, o hisn-ı hasin ise, şeriat-ı Mu-hammediye ve sünnet-i Ahmediyedir (a.s.m.).

    (Lem'alarl

    Ey ehl-i hak ve ehl-i hidayet! Şeytan-ı ins ve cinninin mezkûr desiselerinden kurtulmak çare si: Ehl-i Sünnet ve Cemaat olan ehl-i hak mezhebini karargah yap ve Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyanın muhkemat kalesine gir ve Sünnet-i Seniyyeyi rehber yap, selâmeti bul.

    (Lem'alarl

    294

    YanıtlaSil
  136. HALİL DÜLGÅR

    Ey insan, düşün! Sen alâküllihal öleceksin. Eğer nefis ve şeytana tabi isen, senin komşuların, belki akrabaların, senin şerrinden kurtulmak için mesrur olacaklar. Eğer "Eüzü billāhi mine'ş-şey-tini'r-racim" deyip Kur'ân'a ve Habib-i Rahman'a tâbi isen, o vakit semavat ve arz ve mevcudat, herkesin derecesine nisbeten, senin derecene göre senin firākından müteessir olup månen ağlarlar. Ulvi bir matemle ve haşmetli bir teşyî ile, kabir kapısıyla girdiğin beka âleminde senin derecene nisbeten senin için bir hüsnü istikbal var olduğuna işaret ederler.

    (Lem'alar)

    Ey şeytanın desiselerine müptelâ olan biçare insan! Hayat-ı diniye, hayat-ı şahsiye ve hayat-ı ¡çtimaiyenin selâmetini dilersen ve sıhhat-i fikir ve istikamet-i nazar ve selâmet-i kalb istersen, muhkemât-ı Kuraniyenin mizanlarıyla ve Sünnet-i Seniyyenin terazileriyle a'mâl ve hâtırâtını tart. Ve Kur'ân'ı ve Sünnet-i Seniyyeyi daima rehber yap. Ve Eûzü billāhi mine'ş-şeytaní'r-racim de, Cenâb-ı Hakka ilticada bulun.

    (Lem'alar)

    Ve beni ve Risale-i Nur Talebelerini nefis ve şeytanın şerrinden ve kabir azabından ve cehen-nem ateşinden muhafaza eyle ve Cennetü'l-Firdevste mes'ut kıl. Âmin, âmin, âmin.

    (Şuâlar)

    YanıtlaSil
  137. RISALE-I NUR DAN SEÇİLMİS VECİZELER

    Şeytanın Vazifesi

    Şeytanın vücudunda cüz'i şerlerle beraber birçok makasıdı hayriye-i külliye ve kemälät in saniye vardır. Evet, bir çekirdekten koca bir ağaca kadar ne kadar mertebeler var, mahiyeti insa niyedeki istidatta dahi ondan daha ziyade merătip var. Belki zerreden şemse kadar dereceleri var Bu istidādātın inkişäfätı, elbette bir hareket ister, bir muamele iktiza eder. Ve o muameledeki te rakki zembereğinin hareketi, mücahede ile olur. O mücahede ise, şeytanların ve muzır şeylerin vũ cuduyla olur. Yoksa, meläikeler gibi, insanların da makamı sabit kalırdı. O halde insan nev'inde binler envå hükmünde sınıflar bulunmayacak... Bir şerr-i cüz'i gelmemek için bin hayrı terk etmek, hikmet ve adalete münafidir.

    (Lemalarl

    Ålem-i insaniyette ise, merâtib-i terakkiyat ve tedenniyat, nihayetsizdir, Nemrutlardan, Fira vunlardan tut, tå sıddıkîn-i evliya ve enbiyaya kadar gayet uzun bir mesafe-i terakki var. İşte, ko mür gibi olan ervåh-ı såfileyi, elmas gibi olan erväh-ı âliyeden temyiz ve tefrik için, şeytanların hil katiyle ve sırr-ı teklif ve ba's-1 enbiya ile, bir meydan-ı imtihan ve tecrübe ve cihad ve müsabaka açılmış. Eğer mücahede ve müsabaka olmasaydı, maden-i insaniyetteki elmas ve kömür hükmün de olan istidatlar beraber kalacaktı. Alā-yı illiyyîndeki Ebu Bekr-i Sıddık'ın ruhu, esfel-i såfilinde ki Ebu Cehil'in ruhuyla bir seviyede kalacaktı.

    Demek, şeyâtin ve şerlerin yaratılması, büyük ve külli neticeye baktığı için, icadları şer değil, çirkin değil. Belki, sû-i istimälättan ve kesb denilen mübaşeret-i hususiyeden gelen şerler, çirkin likler kesb-i insana aittir; icad-ı İlâhîye ait değildir.

    (Mektübat

    296

    YanıtlaSil
  138. HALİL DÜLG

    Şeytan dahi, beşerin hadsiz terakkiyatına müsabaka ile vesile olmak için beşere musallat edil-miş. Bunlar gibi, cüz'î şerler, çirkinlikler, küllî güzelliklere, hayırlara vesle olmak için kâinatta halk edilmiş.

    (Hutbe-i Samiye)

    Kalb-i insanî dahi o makamlardan birisidir ki, melek-i ilham ile şeytan-ı hususi, o mevkide mübareze ediyorlar.

    (Lem'alar)

    Atmaca kuşu serçelere tasliti, zahiren rahmete uygun gelmez. Halbuki, serçe kuşunun istida-dı, o taslitle inkişaf eder.

    (Sözler)

    YanıtlaSil
  139. BIR HADIS

    Sakın herhangi biriniz açık alanda ya da kendisini gizlemeyen (veya etrafi açık) bir çatı üstünde gusletmesin. O, başkalarını görmese bile kendisi görülebilir. (Ibn Mace, Tahåret, 113)

    GUSÜL: BEDENİ TEMİZLER VE RUHU ARINDIRIR

    Gusül yani boy abdesti; cünüplük, hayız ve nifas gibi durumlardan temizlenmek için bedenin her tarafını yıkamak demektir. Kur'an-ı Kerim'de cünüplükten te-mizlenmenin yolunun gusül olduğu belirtilmiş, bu temizlik yapılmadan namaza yaklaşılmaması gerektiği bildirilmiştir. Allah Resûlü, cünüp iken Kur'an-ı Kerim okumamış ve cünüp olanların mescide gelmelerini doğru bulmamıştır. Kişinin gusletme imkânı olduğu hâlde bunu geciktirmesini hoş karşılamamış, meleklerin gusletmeden dolaşan kimselerden uzak duracağını ifade etmiştir. Allah Resülü, ashabını her daim temizliğe ve arınmaya çağırmıştır. Gusül, insanın bedenen ve ruhen zinde kalmasını sağlayan bir etkiye sahiptir. Hayız, nifas ve cünüplük halinin vücuda verdiği yorgunluk ve gerilim, gusül abdesti ile giderilir. Guslederek arınma, insanı kirli olma hissinden kurtarır. Ona arınmış olma duygusu verir ve onu ibadete hazır hale getirir. Gusül abdesti insanı, temiz bir ruh ve bedenle her an Rabbinin huzurunda olduğu hissiyatına eriştirir.

    YanıtlaSil
  140. BIR AYET

    Onlar (müminler), emanetlerine ve verdikleri sözlere riayet ederler.

    8

    (Müminún, 23/8)

    MÜMİNE VEFA YAKIŞIR

    Vefali olmak imandandır ve müminin şanındandır. O hâlde, bize düşen, ümmeti olmakla şeref bulduğumuz Sevgili Peygamberimiz gibi vefalı ol-maktır. Rabbimize, insanlara, ailemize, çevreye ve ahdimize vefa göster-mek, bizi Cenab-ı Hakk'ın rızasına kavuşturur, dünya ve ahiret saadetini kazanmamıza vesile olur. Her zaman her konuda örneğimiz Resûl-i Ekrem (sas), ilk önce Rabbine karşı vefalıydı. Nitekim o, Cenab-ı Hakk'a kulluk ve itaatten, sadakat ve teslimiyetten bir an olsun ayrılmadı. Allah Resûlü (sas) insanlara karşı vefalıydı. Ömrü boyunca insanların dünyada ve ahirette hu-zura ermeleri için uğraşmıştı. Peygamberimiz, ailesine karşı da vefalıydı. Mekke'nin fethedileceği gün çadırını Hz. Hatice validemizin kabrine yakın bir yere kurdurarak en zor zamanlarında kendisine destek olan sevgili eşine vefasını göstermişti. Resûl-i Ekrem (sas), ahdine vefa gösterir, verdiği sözü muhakkak yerine getirirdi.

    YanıtlaSil
  141. eden ölümden sonrası için amel isleyen ve kabir karanlide icin Allah'ın nürundan istifade edendir."

    Kul gözleri gördüğü halde Allah'ın kendisini ama olarak dirilmesinden korksun! Hikmetten anlayana mināli bir söz kafidir. Mänen sağır olanlar, zaten hakkı

    duyamazlar... Beş şey müttakilerin (sälihlerin), alametidir:

    1. Dini gayret icinde olanlarla beraber olmak.

    2. Nefsini istäh edip diline hakim olmak.

    1. (Allah sevgisini unutturan) dünyalıklardan nefsine hos delen bir seye eristiğinde onun zarar-ziyanını ayırd edebilmek, dinden kendisine az bir şey bile nasip olduğunda onu da ganimet bilmek.

    4. Haram kanışır endişestyle midesini helålden (de olsa) doldurmamak (ve riyazat icinde yaşayabilmek ).

    5. Bütün insanların kurtulduğunu, yalnız kendisinin mahvolduğunu düşünmek."

    "Gerçek mü'min altı çeşit korku içindedir: 1. Imanını kaybetme korkusu. Zira âyet-i kerimelerde buyrulur:

    Rabbimizi Bizleri hidäyete erdirdikten sonra kalblerimizi eğriltmel.." (Ali Imran, 8)

    "Ey iman edenlert Allah'tan, O'na yaraşır şekilde korkun ve ancak müslümanlar olarak can verin." (Imran, 102)

    2. Kyämet günü kendisini rüsvä edecek şeylerin melekler tarafından yazılması korkusu.

    Zira âyet-i kerimede buyrulur:

    "İşte o gün (yer) Rabbinin ona bildirmesiyle bütün haberlerini anlatır." (ez-Zilzál, 4-5)

    3. Amelinin şeytan (aleyhi'l-lä'ne) tarafından boşa

    çıkartılması korkusu.

    Zirá áyet-i kerímelerde buyrulur:

    "(İblis) dedi ki: Rabbimi Beni azdırmana karşılık ben de yeryüzünde onlara (günahlan) süsleyeceğim ve onların hepsini mutlaka azdıracağımı Ancak onlardan Ihlåslı kulların müstesna." (el-Hicr, 39-40)

    4. Ölüm meleği Azrail'e gaflet Içindeyken ve ansızın yakalanma korkusu.

    Ayet- kerimede buyrulur:

    "Ve sana yakin (ölüm) gelinceye kadar Rabbine Ibådet etl" (el-Hicz, 99)

    Hadis-i şerifte buyrulur:

    "Kişi yaşadığı hâl üzere ölür ve öldüğü hal üzere haşrolunur." (Müslim, Cennet, 83; Münāvi, V, 663)

    Nitekim Hazret-i Osman -radıyallahu anh- Kur'ân Ile yaşadı, Kur'ân'ı Infåk etti ve Kur'ân okurken şehid edilerek rahmet-i Rahman'a kavuştu.

    5. Dünya lle mağrur olup, âhiretten gäfil kalma

    korkusu.

    Åyet-i kerlmede buyrulur:

    "...Bu dünya hayatı, aldatma metāından başka bir şey değildir." (AH Imran, 185)

    6. Çoluk-çocuğuyla fazlaca meşgüliyete dalıp Allah Teálá'nın zikriyle yeterince meşgul olamama korkusu."

    الله

    م

    "Kul, gözleri gördüğü halde Allah'ın kendisini ämä olarak diriltmesinden korksun! Hikmetten anlayana mânalı bir söz kâfidir. Månen sağır olanlar, zaten hakkı duyamazlar..."

    Ayet-i kerimede buyrulur:

    "Biliniz ki, mallarınız ve çocuklarınız birer Imtihan sebebidir ve büyük mükafat Allah katındadır." Ental, 28)

    "Muhakkak ki dünya fani, ahiret ise bäkidir. Fäni

    olan sizi şımartıp azdırmasın, baki olandan alıkoymasın. Sız, baklyı fäni olana tercih ediniz. Dünya sonludur, dönüş Allah'adır. Allah'tan korkunuz." ilin i third Dünya Mevsü'a, 1. 77)

    "Ecel gelip çatmadan yapabileceğiniz İyiliği hemen yapınız."

    Cenâb-ı Hak bu hikmet dolu nasihatlerin

    muktezasıyla amel edebilmeyi ve o güzide sahâbinin sefaatine erebilmeyi nasib eylesin. Onun sevgisini gönüllerimize nakşederek áhirette dostluk ve komşuluğuna mazhar eylesin.

    Ämin!..

    Gelecek sayıda Hz. All -radıyallahu anh

    Dipnotlar: 1) likz. Hz. Osman Zinnüreyn, Ramazanoğlu Mahmud Saml, s. 12. 2) Bkz, age s. 13. 3) Ahmed, 1, 71, VL 155 4) Bkz age 5. 143-144. 5) καγεyrl, Risale, Beyrut 1990, s. 238. 61 Buharl, Ashäber'n Nebl, 7. 7) Bkz. age. s. 163. 8) Tirmizi, Menåbb, 18/3700 Ahmed, V. 63. 9) Bkz. age. st. 145. 10) Biz age. st. 139. 111 lkz age of 140. 12) Bkz, age, sf. 144. 13) Bkz. age st. 141.

    NISANI 2007137 ALTINOLU

    YanıtlaSil
  142. Dinimizde kılınması emredilen beş vakit namaz, aslında doğruluk amacına yönelik bir ibadettir. Çünkü namazın her rek'atında okunan Fatiha Sûresi'nde Allah'dan istenen bir tek dua vardır, o da doğruluktan ayrılmamak demek olan "İhdinessırata'l-müstekîm" dileğidir. Her müslüman günde en az kırk defa bu duayı yapmakta ve Allah'dan ısrarla doğruluk ve dürüstlük istemektedir. Dıştan ve içten gelen baskılara kapılmadan, şaşırmadan ve sapıklığa düşmeden doğru yolda yürümek için Allah'ın yardımını dilemektedir. Çünkü "Namaz müminin miracıdır" ve miraç, Allah ile buluşmak ve O'nunla yüz yüze gelmek demektir. Kur'ân, bize, Allah'dan, doğru yoldan ayrılmamak için yardım istememiz gerektiğini öğütlerken, Allah'ın da doğru yolda olduğunu Haber veriyor ve "Benim Rabbim, kesinlikle doğru yol üzeredir" (Hûd 11/65) buyuruyor. Ayrıca Peygamber'in de "Doğru yolda olduğunu" (Yasin 36/4) bildiriyor.

    D.

    YanıtlaSil

    Yuksel25 Temmuz 2025 09:21
    Bu şu demektir: Ben Rabbiniz olarak doğru yoldayım, izinden gitmeniz gereken Peygamber de doğru yoldadır. Siz doğruluktan ayrılır bir milim yoldan saparsanız Peygamber'in yolundan çıkmış olursunuz. O yoldan çıktığınız takdirde beni ebediyyen bu-lamazsınız, rızamı kazanamazsınız!

    Sonuç olarak diyebiliriz ki:

    Hem dünya hayatının düzen ve mutluluğ, hem ebedî hayat olan âhiretin düzen ve mutluluğu doğruluk ve dürüstlük temeline dayalıdır. İşte kıldan ince kılıçtan keskin olduğu bildirilen "Sırat Köprüsü" esas itibariyle budur. Yani, erginlik çağından itibaren ölünceye kadar, bütün nefsanî isteklere ve dünya nimetlerinin câzibesine kendisini kaptırmadan, insanoğlunun doğruluktan ayrılmadan yaşamaya çalışmasıdır. Her türlü engele rağmen bu yolda yürümeye azimli olmasıdır.

    Ancak bu sayede Allah'a lâyık kul, Peygamber'e lâyık ümmet olunur.

    YanıtlaSil
  143. Kemalistlerin bedenlerinde, Ittihatçıların ruhlarını yeniden iade ettiler. Bunun için de galip devlet sıfatıyla, Istanbul hükümetinin tum olumlu icraatlarını engellediler. Huku metin elini kolunu bağladılar ve çalışmalarını engellediler, aciz bıraktılar. Kemalist hú kümet kurulduğunda ise, onlara her türlü yardım ve kolaylığı gösterdiler. Yunanlıların İzmir'den çıkarılmaları da ancak Ingilizlerin onayından sonra gerçekleşmiştir. Şüphesiz Ingilizler bu iyiliklerini Mustafa Kemal'den korktukları için değil, bazı çıkarları doğrul-tusunda yapmışlardır. Ingilizler böylece Mustafa Kemal'i muzaffer komutan olarak Müslümanların gözünde kahramanlaşmasını istediler. Zira onun İslâm'a olan tavrının farkındaydılar. Kendilerinin yapamadıklarını, o yapabilirdi. Nitekim de öyle oldu.

    YanıtlaSil

    Yuksel26 Temmuz 2025 11:34
    Ingi-liz gazetelerinin, hilafet ve yönetim şekli böyle oldukça, azınlıkların haklarının savunu-lamayacağını ve yönetimin çağdaşlaşamayacağını yazdıklarını unutmadık. Sevr Antlaş-masının bu denli ağır maddeler içermesinin nedeni, devletin hilafet hükümeti tarafından yönetilmesiydi."

    Ingilizler, Sultan Vahdeddin'le anlaşıp devletin bu yapısını değiştiremediler, ama Ke-malistlerle anlaşarak bu gayelerine ulaştılar.

    ⚫ Ingiliz vesikalarından öğrendiğimize göre, Lozan'da yapılan gizli görüşmelerde In-gilizler barış için şu şartları koymuşlardı: 1- Kesin olarak hilafetin kaldırılması, 2- Tür-kiye'de İslâm şeriatının kaldırılması, 3- Türkiye'deki tüm dini faaliyetlerin durdurulma-sı, 4- Osmanlı anayasasının yeni, laik anayasa ile değiştirilmesi.

    3Savaş henüz daha yeni bitmişti ve biz büyük bir yenilgiye uğramıştık. Oysa Mısır için böyle birşey söz konusu değildi. Yeni bir savaşa girmekten kaçındığımız için bizi mazur görmeleri gerekiyor. Sonra İngilizlerin ülkemizi işgal etmelerine sebep olanlar, Kemalistlerin kardeş ve ortakları İttihatçılardır. İngilizler, hedeflerini tamamlamak için,

    203.

    YanıtlaSil

    Yuksel26 Temmuz 2025 08:38
    HİLAFETİN İLGASININ ARKAPLANI

    Kemalistlerin bedenlerinde, Ittihatçıların ruhlarını yeniden iade ettiler. Bunun için de galip devlet sıfatıyla, Istanbul hükümetinin tum olumlu icraatlarını engellediler. Huku metin elini kolunu bağladılar ve çalışmalarını engellediler, aciz bıraktılar. Kemalist hú kümet kurulduğunda ise, onlara her türlü yardım ve kolaylığı gösterdiler. Yunanlıların İzmir'den çıkarılmaları da ancak Ingilizlerin onayından sonra gerçekleşmiştir.

    YanıtlaSil
  144. Türkiye'de Arap harflerinin kaldırılması, Türk milleti ile Kur'ân-ı Kerim arasında engel koymak içindi. Böylece bir hükümet kararıyla Türk milleti, tüm bir kültür mira-sından mahrum bırakılıyor, halk bir gün içinde okuma-yazma bilmeyen ümmi konumu-na düşürülüyordu. Bu tarihin en garip kararlarından biridir. Bundan dolayı, Türkiye şimdiye kadar ne uluslararası çapta bir edebiyatçı, ne bir bilim adamı, ne de tarihçi ye-tiştirmiştir. Nasıl yetişsin? Yazmayı daha iki nesil önce keşfettiler.

    YanıtlaSil

  145. Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
    347 1 Hakimin dili iki ateş arasındadır. Ya Cennete yol bulur veya Cehennemi hak edecek bir neticeye varır. Hz. Enes (r.a.)
    347 2 Cehennem ateşini ihata eden perdeler dört duvar halindedir. Her duvarın kalınlığı kırk yıllık yoldur. Hz. Ebû Said (r.a.)
    347 3 Mümine lanet etmek onu öldürmek gibidir. Kim bir mü'mine veya mü'mineye haksız olarak mahkumiyetini müstelzim isnadda bulunursa onu öldürmüş gibi olur. Hz. Sabit İbni Dahhak (r.a.)
    347 4 Allah'ın, melaikenin ve bütün insanların laneti o kimse üzerinedir ki, kadınla münasebeti kesti (evlenmedi). Halbuki Zekeriya (a.s.) oğlu Yahya (a.s.)'dan sonra evlenmemekle sena olunmak yoktur. Hz. Atiyye İbni Beşir (r.a.)
    347 5 Allah lanet etsin o kimselere ki, şairlerin şiire itina ettikleri gibi, hutbe söylemeye itina edenler. Hz. Muaviye (r.a.)
    347 6 Allah lanet etsin, cenaze peşinden para ile ağlıyan kadına ve dinleyenlere, sıla-ı rahimi kesene, musibet sırasında feryadcılık yapana ve dövme nakış yapan ve yaptırana. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
    347 7 Allah lanet etsin, halkanın ortasına oturana. (Yani güldürmek için sahneye çıkana.) Hz. Huzeyfe (r.a.)
    347 8 Allah lanet etsin, saçını ekliyen kadına ve eklettirene ve dövme yapaan ve yaptırana. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
    347 9 Allah içkiye, içene de, sunana da, satana da, satın alana da, sıkana ve sıktırana da, taşıyana da, kendine götürülene de ve parasını yiyene de lanet etsin. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
    347 10 Allah lanet etsin, kadınlardan erkek kılığına, erkeklerin de kadın kıyafetine girene. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
    347 11 Allah, faiz yiyene, yedirene, senedi yazana ve zekatı vermiyene de lanet etsin. Hz. Ali (r.a.)
    347 12 Allah, süslenmek için yüzünü boyayıp yolana da, yoldurana da lanet etsin. Hz. Âişe (r.anha)
    347 13 Allah, avrete bakana da baktırana da lanet etsin. Hz. Hasan (r.a.)
    347 14 Allah, hayvanın azasından bir yeri kesene lanet etsin. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
    347 15 Allah lanet etsin, anasına-babasına lanet edene. Allah'dan gayrisi için hayvan kesene lanet etsin. Mücrimi barındırıp himaye edene lanet etsin ve arazi hududunu değiştirene de lanet etsin. Hz. Ali (r.a.)
    347 16 Allah, efendisinden başkasını efendi edinene lanet etsin. Allah, arazi işaretlerini bozana lanet etsin. Allah amayı yoldan itene lanet etsin. Allah, anasına-babasına lanet edene de lanet etsin. Allah, Allah'dan gayri için hayvan kesene lanet etsin. Allah, hayvana kötü iş yapana lanet etsin. Allah, Lûtîlik yapana lanet etsin. Allah, Lûtîlik yapana lanet etsin. Allah, Lûtîlik yapana lanet etsin. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)

    YanıtlaSil
  146. Cenab-ı Hak bir halife nasib

    edecek inşaallah müslümanların başına. Dağınık olunca tabii hiç bir şey olamıyor. Lokman Hekim kırk tane çöp bağlamış, "kırın" demiş, evlatlarından kimse kıramamış. Çözmüş hepsini, çat çat kırmışlar. "Hepiniz birleşin ki böyle kuvvetli olasınız." demiş. Bu ancak hilafetle olur.

    YanıtlaSil
  147. Evet, Ben Kur'an'ı fehm ile okuyorum. Siz ise zahiri ile okuyorsunuz . Dediler ki: "Ya Resulallah, zahir ile batın (fehm)'in farkı nedir?" Buyurdu ki: "Ben Kur'an'ı okuyorum ve tefekkür ediyorum. Ve ahkamı ile amel ediyorum. Halbuki siz şöyle okuyorsunuz, buyurdu ve elini süratle geçirerek işaret etti. (Bu hadis-i şerif Ashabın peygamber Efendimize şöyle demeleri üzerine varid olmuştur: "Ya Rasülallah! Siz Kur'an-ı Kerim'i okuduğunuz zaman öyle bir manevi haz duyuyoruz ki, kendi kendimize okuduğumuzda bu halaveti duyamıyoruz.")
    Ravi: Hz. Umeyr İbni Hani (r.a.)
    Sayfa: 16 / No: 9
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil

    Yuksel12 Ağustos 2025 02:24
    Bütün yer gök ehli bir mü'minin kanında ortak olsa, Allah onların hepsini yüzü koyun cehenneme atar.
    Ravi: Hz. Ebû Bekre (r.a.)
    Sayfa: 355 / No: 3
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil

    Yuksel12 Ağustos 2025 02:26
    Bütün yer gök ehli bir mü'minin kanında ortak olsa, Allah onları Cehenneme atar.
    Ravi: Hz. Ebû Said (r.a.)
    Sayfa: 355 / No: 2
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil

    Yuksel12 Ağustos 2025 02:27
    Allah Teala'ya cihadın en sevimli olanı, zalim hükümdara söylenen hak sözdür.
    Ravi: Hz. Ebû Ümâme (r.a.)
    Sayfa: 16 / No: 17
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil
  148. Mübalağa ihtilalcidir. (Mh.) 27:1. maka. 7. muk.

    Mübalağa, lisandan lisana geçerken her lisandan mübalağa meyli ile çok hayalâtı kendinde toplar, büyür. (Mh.) 44:1.

    maka. 12. mukaddime

    Mübalağa zemm-i zımnîdir. (S.) 657:Lemaat

    Ülfet, mübalağacıların gözlerini kapatmış. (Mh.) 43:1. maka. 12. muk.

    Yaratılışta olan güzellik, azamet ve ulviyete kanaat etmemek mübalağayı netice verir. (Mh.) 43:1. makale 12. mukaddime

    MÜBAREK GÜNLER

    Bediügge

    YanıtlaSil

    Yuksel26 Ağustos 2025 06:14
    Mu'tezile kaderi inkar eder. (S.) 431:26 Söz, 2. mebhas

    Mu'tezile'nin kâtil ve maktül hakkındaki görüşü. (1.1.) 75

    Mu'tezile mezhebindeki dâne-i hakikat. (S.) 650:Lemaat

    Mu'tezile sebeplere tesir verir. (1.1.) 26.

    Mutezileye göre amel imandan bir cüzdür. (1.1.) 199, 200; (L.) 80:13. Lem'a 7. işaret

    Taklidin temeli atılıp ihtilaf çıkarmak Mûtezile, Cebriye, Mür-cie, Mücessime gibi dalålet fırkalarını netice vermiştir. (Mn.) 31.

    Zemahşerî'nin "Kul kendi fiilinin yaratıcısıdır" demesi. (M.) 437:29. Mektup, 7. telvih, 4. nükte

    Zemahşerî Mu'tezilidir. (M.) 437:29. Mektup, 9. kıs. 7. tel. 4. nükte

    MÜBALAĞA

    Alemde bulunan intizamdaki güzellik ve kemal o derece nak-şolunmuş ki, bütün hayalperestlerin ve mübalağacıların hül-yalarından geçmiş olan harikulade hüsün ve kemale nisbet edilse, o harikulade kemaller gayet âdi ve âdetullah gayet ha-rikulade bir hüsün ve haşmet gösterecektir. (Mh.) 43:1. maka. 12. mukaddime

    Ayın yarılması mucizesine mübalağa karışmış. (Mh.) 28:1. ma-kale 7. mukaddime

    Bazan şiddetli belagat mübalağa görünür. (Sn.) 27

    Gazeteler Meşrûtiyette belagat yerine mübalağayı ve yalanı esas aldılar. (D.H.Ö.) 44; (Т.Н.) 68.

    Hak mübalağaya muhtaç değil. (Mh.) 28:1. makale 7. muka.

    Herşeyin kıymetine kanaat edilmelidir. (Mh.) 28:1. maka. 7. muk.

    İnsanda harikulâdeye olan meyil ile; teceddüt veya revaç vermek için mübalağa meyli doğar. (Mh.) 43:1, maka. 12. muk.

    İnsanın kendi meylini kuvveden fiile çıkarmaya olan meyli mübalağayı doğurur. (Mh.) 44:1. makale, 12. mukaddime

    İnsan mübalağa meyli ile hayali hakikat gösterir. (Mh.) 27:1. makale 7. mukaddime

    FİHRİST/485

    YanıtlaSil

    Yuksel26 Ağustos 2025 06:15
    Bir Hazinenin Anahtarı

    RİSALE-İ NUR KÜLLİYATI

    FİHRİST VE İNDEKSİ

    İSMAİL MUTLU

    ZATO DE İKİNCİ BASKI

    YanıtlaSil
  149. GÜNÜN AYETİ

    "Onların ateşin karşısında "Ah, keşke dünyaya geri gönderilsek de Rabbimizin âyetlerini yalan saymayıp inananlardan olsak" dediklerini bir görsen! Hayır! Geri gönderilseler bile yasaklanan şeylere döneceklerdir. Zira onlar gerçekten yalancıdırlar." (EN'AM 27-28)

    YanıtlaSil

    Yuksel26 Eylül 2025 00:59
    GÜNÜN HADİSİ

    "Hz. Ebû Bekir es-Sıddîk'in işittiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: "İnsanlar bir zalimi görürler de onun zulmüne engel olmazlarsa, Allah'ın onları genel bir azaba uğratması kaçınılmazdır.” (TİRMİZÎ, EBÛ DÂVÛD)

    YanıtlaSil
  150. DERİN DEVLET

    Tanımlanamayan Güç

    "Almanya'da Balder Mainhoff, Italya'da Kızıl Tugaylar üyelerini bir gecede çökertmek Hasıl bir derin devlet operasyonu?

    Amerika Başkanı Kennnedy hangi derin devletlerin yaptığı ittifak sonucu öldü? Susurluk kazası kimin eseri?

    Sir perdest hala aralanmamış Uğur Mumcu, Eşref Bitlis, Necip Hablemitoğlu vb. cinayetler hangi istihbarat örgütünün operasyonu?

    Dünyanın en iyi yapılanış derin devleti hangisi? PKK ve Abdullah Öcalan hangi derin devletin kucağında büyüdü?

    Derin devletler niçin mafyaya ihtiyaç duyarlar?

    Aklınızı kurcalayan, merak ettiğiniz tüm bu soruların cevaplarını deneyimli gazeteci Ömer Lütfi Mete ve eski istihbaratçı Mahir Kaynak veriyor.

    YanıtlaSil
  151. Kıyamet yaklaştığında; taylasan giyilmesi çoğalır, ticaret artar, mal çoğalır, mal sahibine malı için tazim edilir, fuhuş yayılır, çocuklar amir durumuna gelir, kadınların sayısı artar, Sultan zulüm eder, eksik ölçü ve tartı yapılır, bir adamın köpek yavrusunu yetiştirmesi, kendi çocuğunu yetiştirmekten kendisine daha cazip gelir, büyüğe hürmet, küçüğe de merhamet edilmez ve gayri meşru çocuklar çoğalır, hatta yol ortasında adam kadınla yakınlaşır. İnsanlar, kalbleri kurt olduğu halde koyun postuna bürünürler, o zaman da insanların en iyi görüneni "müdahim" (kötülükleri gördüğü halde karışmayıp, kendi işine bakan) olanıdır.
    Ravi: Hz. Ebû Zerr (r.a.)
    Sayfa: 33 / No: 7
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil
  152. İsrail gizli servisi Mossad neden dünyanın en iyi ve en çabuk iş bitiren istihbarat teşkilatı olarak biliniyor? Dünya üzerindeki uyuşturucu, fuhuş, silah kaçakçılığı, insan ticareti vb işlerin arkasında CIA mi var?

    Alman gizli servisi BND, Türki Cumhuriyetler'de ne gibi faaliyetlerde bulunuyor? Irak işgali öncesi BND'yle CIA arasında ne tür anlaşmalar imzalandı? İngiliz derin devleti, M16 üzerinden nasıl Ortadoğu'ya hükmediyor?

    MİT Bergama dosyasında neden yetersiz kaldı? 1970 darbesine giden yolda MİT kimlerden, nasıl bilgi aldı? Önemli istihbarat teşkilatları elemanlarını staj yapmaları için neden Türkiye'ye gönderiyor?

    Gizli servisler mafyayı nasıl kullanır? Örtülü operasyonlar nasıl yapılır?

    Stratejist Mahir Kaynak ile gazeteci Ömer Lütfi Mete gizli servislerle ilgili aklınızı kurcalayan soruları cevaplandırıyor, karanlık odalar ve kör noktaları aralıyorlar.

    YanıtlaSil
  153. ليد

    DİYANET TAKVİMİ - 2025

    28

    EYLÜL PAZAR

    Ay Doğuş: 13.21

    6 Rebiu'l-Ahir 1447

    Rumi: 15 Eylül 1441.

    Hızır: 146

    Ay Batig: 22.05 •

    Gun/Katan Gün: 271/94

    MSAK

    Sakın, Allah'ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma! O sadece, onların işini bir güne erteliyor ki, o gün gözler dehşetten dışarı fırlamış, başları yukarıya kalkık, bakışları bir noktaya sabitlenmiş, zihinleri bomboş kalmış olarak toplanma yerine koşarlar. (İbrahim, 14/42-43)

    GUNES

    OGLE

    IKINDI

    AKSAM

    YATSI

    KIBLE

    YanıtlaSil
  154. 182

    14- İBRAHİM SÜRESİ: 42-46

    Meal-i Şerifi

    Clic: 10

    Cuz: 13

    42- Ey Peygamber! Sakın zalimlerin yaptıklarından Allah' p güne erteler. olduğunu sanma! Ancak Allah, onların cezalarını, gözlerin dışa fırlayacag

    43- O gün, başlarını dikerek koşacaklar, gözleri kendilerine bile dönmeyecek ve gönülleri bomboş kalacaktır.

    44- Ey Peygamber! İnsanları, azabın geleceği gün ile korkut. O gia zalimler şöyle diyecekler: "Ey Rabbimiz! Bizi yakın bir zamana kadar er tele de senin davetine uyalım ve peygamberlere tabi olalım." Onları: "Daha önce ahirete intikal etmeyeceğinize dair yemin etmemiş miydiniz?" denilir.

    45- Siz, kendilerine zulmedenlerin yurtlarında oturdunuz. Onlara nasi azab ettiğimiz size apaçık belli oldu. Ve size misaller de vermiştik.

    46- Gerçekten onlar çeşitli hileler ve tuzaklar kurdular. Allah katında oynatacak olsun. da onlara hilelerine karşı azab var; isterse onların hileleri dağları yerinden

    47

    4

    bütün

    4

    Allah

    Allah 5 5 bir te

    olduğ

    YanıtlaSil
  155. Kim, ileri gelenlerin izni olmaksızın bir kavmin başına geçerse, Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların laneti onun üzerine olur. Kıyamet gününde de onun ne farzı, ne de nafilesi kabul olunur.
    Ravi: Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    Sayfa: 415 / No: 4
    Ramuz El-Ehadis

    YanıtlaSil

Yorum Gönder