vetli, güçlü 4.Arapça sert sessiz harf (be, te, cim, dal, tı, kaf, kef) 5.(mec.) tam, kusursuz,
sağlam, sarsılmaz
sedid-i ihtiyaç شديد احتياج : kuvvetli ihtiyaç
şedid-ül mukavemet شديد المقاومت : direnişi güçlü, kuvvetle direnen
sedid-üş şekîme شديد الشكيمه : kuvvetli direnci
olan (direngen), kuvvetle ve inatla direnen
sedidane شديدانه : kuvvetli şekilde, kuvvetli olarak
sef 1 : شف.lider, baş yönetici; yönetimin başı, devlet başkanı 2.C. H. P. tarafından Milli Şef sıfatı verilen Cumhurbaşkanı İsmet İnönü
sefaat 1 : شفاعت.birinin bağışlanması veya
dileğinin kabulü için ricacı olma, aracı olma 2.öbür dünyada, hesap günü, bazı kimselerin bağışlanması ve dileklerinin kabulü için Hz. Muhammed'in (a.s.m.) veya Allah (c.c.) tara-fından izin verilenlerin ve meleklerin Allah'a (c.c.) dûa edip yalvarmaları (bkz. Kur'an, 20/109; 44/41, 42; 53/26; 34/23) 3.fayda sağ-lama
sefaat-ı Kur'an شفاعت قرآن : Kur'an'ın şefâatı,
Kur'an'ın kendisine sahip çıkana âhirette şefâatçi olması (bkz. şefâat)
şefaat-ı kübra شفاعت کبری : en büyük ve geniş
şefaat, Hz. Peygamberin (a.s.m.) şefâati, âhi-rette ümmetinin affı için Allah'a (c.c.) duası ve yalvarışı (bkz. şefâat)
sefaat-i Nebeviye (a.s.m.( شفاعت نبویه : Peygamberin (a.s.m.) şefâati, âhirette ümme-tinin affı için Allah'a (c.c.) duası ve yalvarışı (bkz. şefâat)
sefaat-ı uzma 1 : شفاعت عظمی.en büyük şefa-at, Hz. Muhammed'in (c.c.), öbür dünyada hesap gününde, büyük şefaati, ümmetinin affı için Allah'a (c.c.) duası ve yalvarışı (bkz. şefâat) 2.Hz. Peygamber'e (a.s.m.) verilen en büyük sığınma ve af makamı. Bu makam, "Makam-ı Mahmud" şeklinde Kur'an'da İsrâ Sûresi'nin 17/79 âyetinde geçer. Hz. Peygam-ber'e (a.s.m.) gece kalkıp farz namazların dı-şında, fazladan namaz kılmasıyla bu makama yükseltilebileceği bildirilir. Bu sebeple gece kalkıp namaz kılmak, tavsiye edilen nafile bir ibadettir. Ezan ve kametten sonra mü'min-ler, bu makamın Hz. Peygamber'e (a.s.m.) ve-rilmesi duasında bulunurlar. Bu duada şöyle denir: "Allahümme Rabbe hazihi'd-da'veti't-tammeti, vesselâti'l-kaimeti, âti Muhamme-den'il vesilete ve'l-fazilete ve'd-derecete'r-ra-fiate, veb'ashu Makamen Mahmuden'il-lezi vaadte hu, İnneke lâ tuhlifu'l-mî'ad". Mânâsı: "Allahım! Ey bu tam dâvetin (ezanın) ve kı-lınmak üzere olan namazın sahibi (Rabbi)! Peygamberimiz Hz. Muhammed'e vesileyi, fazileti ve yüksek dereceyi ihsan et ! O'nu, kendisine vaad ettiğin Makam-ı Mahmud'a eriştir. Şüphesiz Sen, vaadından caymazsın. "
sefaatbahs شفاعتبخش : faydalı 2.sefata yol açı-cı, şefâat verici (bkz. şefât)
sefaatçi شفاعتجی : sefâat için Allah'a (c.c.) dûa-cı; şefâata yol açıcı (bkz. şefâat)
sefaatkâreâne شفاعتکارانه : sefaat diler tarzda, şefâat için dua eder sekilde Gulfoot)
up tutuşmak (biri için): 1) Güçlü bir aşk ile sevmek. 2) (bir şeyi): Ede etmek için güçlü bir istek duymak veya elde edemediği bir şey pn büyük üzüntü duymak.
yamp yakılmak: Sızlanmak, şikâyet etmek.
yandı gülüm keten helva: Bir fırsat kaçırıldığında söylenir.
yana yana istemek; Israrla, İçtenlikle dilemek.
yaptığı hayır ürküttüğü kurbağaya değmemek: Zararı, yararından pok olmak.
japrak oynamamak (veya kıpırdamamak) (hava): Rüzgârsız, çok durgun olmak, hiç rüzgâr esmemek.
yan gelmek (bir işe karışmayarak): Rahat olmak, keyfince yaşa mak.
yan gözle (veya yan gözle bakmak): 1) bk. yan bakmak 2) Belli et-meden, göz ucuyla.
yan pala Zeydün: Birinin, yeni bir durum karşısında ne yapacağını kestiremeyerek şaşkınlık geçirdiğini teklifsiz ve alaylı olarak anlatmak için kullanılır.
yan yan bakmak: Göz ucuyla bakmak.
yanına bırakmamak (veya komamak): Cezasız bırakmamak, öç al-mak.
yanına kår kalmak: Cezasız kalmak.
yanına salavatla varılır: 1) Çok kibirli, kendini beğenmiş kimseler için söylenir. 2) Çok öfkeli.
yanına salāvatla varılmaz: 1) Çok pahalı. 2) Kibirli, gururlu (kimse)
yanından bile geçmemiş (bir şeyin): O şeyle hiçbir ilgisi yok.
yanağına kan gelmek: Yüzü daha canlı ve renkli olmak, iyi beslen mekten dolayı gürbüz görünmek.
yanağından kan damlamak: Çok sağlıklı olduğu benzinden anlaşı mak.
yangın bacayı sarmak: Durum olağanüstü kötüye gitmek.
yangın yerine dönmek: Ortalık karışık, dağınık bir duruma gelmek
yangına körükle gitmek: Gerginliği, uzlaşmazlığı artıracak biçimde davranmak.
yangından mal kaçırır gibi: Gereksiz bir telaş ve ivedilikle.
Sede pirinç zerde olmaz, bal gerektir kazana; baba malı tez tüke nit, evlat gerek kazana: Gerekli olan bütün malzemeleri kullanma-
dikça, yalnız pirinç kullanarak zerde yapılmaz. Bunun gibi, sadece tabadan kalan mal ve para çok da olsa hayat boyu geçinmemize yetmez, bir gün tükenir. Bu yüzden, atadan kalanlara güvenip tembel-kelmemek ve çalışmak gerekir.
Sadık dost akrabadan yeğdir: Atadan kalanların (mirasın) paylaşı-
m, kız almak ya da almamak gibi pek çok nedenle akraba ve kardeş-lenn arası açılabilir. Bu yüzden gerçek dost, akrabadan da kardeşten deleridir. İyi günde de kötü günde de hep yanımızdadır.
Safa ile yenen cefa ile kazanılır: Alınteri ile kolay para kazanılmaz. Ama istenirse her türlü para kolayca harcanabilir.
Sağ baş yastık istemez: Sağlıklı bir insan kuru yerde bile yatabilir, yatak yorgan gerekmez. Ama sağlıksız insan yatak da ister yastık da.
Sağılır ineğin buzağısı kesilmez: Buzağı, anasını (ineği) emdikçe, o inekten süt alınır, emmezse alınamaz. İnekten süt alabilmek için buzağıyı kesmemek gerektiği gibi, yararlanılan bir üretim aracının ça-İşmasını ve devamlılığını sağlayan şeylere zarar vermemek gerekir.
Sağır İşitmez uydurur: Sağır duymaz. Ama bunu belli etmemek veya sohbete katılmak için sanki duymuş gibi, uydurarak konuşur.
Sağlık varlıktan yeğdir: Bir insan için en önemli şey sağlıktır. Sağlığı jerinde olan, çok çalışarak pek çok şeye sahip olabilir. Ama sağlığını yttren bir insanın yeniden sağlığına kavuşması mümkün, fakat zordur.
Sahipsiz eve it buyruk: Yaşanılan yere sahip çıkmak ve koruyucu Önlemler almak gerekir. Böyle yapılmazsa, kötü kişiler egemenliği ele geçirir.
Bakal bıyığa denk olmayınca berber ne yapsın: 1) Gerçekleştiril-mesi olanaksız bir işi, çok usta da olsa kimse yapamaz. 2) Kazancı iyaçlarını karşılamaya yetmeyen kişi, kolay kolay bütçesini denk-leştiremez.
Bakınılan göze çöp batar: Nedendir bilinmez, üzerine çok düşülen, tizlikle korunan şeyler daha çok kazaya veya zarara uğrar.
Sabahın kızıllığı akşamı kış eder; akşamın kızıllığı sabahı güz eder: Sabahın kızıllığı, gecenin soğuk geçeceğinin; akşamın kızılığı ise yarın havanın güzel olacağının habercisi olarak algılanır.
Sabah ola hayır ola: Gün boyunca çalışan kişi, akşama yorgun olur.
Bu durumda iken, iş yapmak ya da yapılacak bir işe karar vermek doğru olmaz. Böyle durumlarda sabahı beklemekte hem fayda hem de hayır vardır.
Sabah sürçen geceye kadar sürçer: İtina ile başlanılmayan işler,
sonuna kadar öyle gider. Elde edilen ürün ya da sonuç, olması ge rektiği gibi olmaz.
Sabahtan karnını doyuran, küçükken evlenen aldanmamış: Sa-bah gerektiği gibi beslenen kişi, işinde daha başarılı ve verimli olur. Küçükken evlenen kişi, yaşıtlarına göre daha erken olgunlaşır ve ço-cuk sahibi olur.
Sabır acıdır, meyvesi tatlıdır: Sabırlı olmak önemli bir özelliktir, her-
kes beceremez. Çünkü acı ve sıkıntıya katlanmayı gerektirir. Ama sabretmesini bilen daima kazançlı çıkar ve selamete erer.
Sabırla koruk helva olur, dut yaprağı atlas: Koruk olgunlaşır, üzüm
olur. Üzüm suyu kaynatılarak koyulaştırılır pekmez yapılır. Pekmez unla kavrulur, helva hâline getirilir. "Bu korukların helvasını yiyece-ğim." diyen kişinin, belli bir süre beklemesi (yukarıda anlatılan İşlerin bitmesini), yani sabretmesi gerekir. Atlas (ipek), ipekböceğinin koza-sının liflerinden elde edilir. Bu böcek kozasını örmeden önce, dut yap-rağı ile beslenir. "Bu dut yapraklarının ipeğini alacağım." diyen birinin de yine belli bir süre sabretmesi gerekir.
Sabrın sonu selamettir. Her gecenin bir sabahı olduğu gibi, sıkıntılı ve acılı günlerin de bir sonu vardır. Sabreden sonunda rahata ve hu-zura kavuşur,
Saçın ak mi kara mı, önüne düşünce görürsün: Bu işin iyi mi, kötü mü sonuçlanacağını, iş bitince anlarsın.
Simini ve mu-doğru abdi, Onun mezkür maksatlarına tam hizmet ederek, hilkat i kainatın tilsim Libette ve herhalde, o gaybi Zatın yanında en sevgili mahlüku ve en
TARİNTE BUGÜN
1956-Pakistan, ilk İslâm cumhuriyeti oldu.
1960-Bediüzzaman Said Nursî Urfa'da İpek Palas Oteli'nde Hakk'ın rahmetine kavuştu. (Hicri: 25 Ramazan 1379)
23-30 Mart Risale-i Nur Enstitüsü tarafından Bediüzzaman Haftası olarak ilan edildi.
23
ÇARŞAMBA
WEDNESDAY
MART
MARCH
BIR AYET Sonunda herkes Onun huzuruna döndurülecektir.
Al-i Imran Suresi: 83
BİR HADİS
Birbirinizle musafaha yapınız ki, kalplerinizden kin duyguları yok olsun.
Resulüllah S.A. efendimizin; Allah ve Resulüne kulların yakın b lunmalarına delalet etmesi, cennat-1 aliyata girmelerine, en büyük n zaya nail olmalarını sağlaması, kulların menfaatınadır. Aynı zaman da, Resulüllah S.A. efendimiz, âleme rahmettir.
S
vat-1
DOKSAN DÖRDÜNCÜ SALAVAT-I ŞERİFE:
berd
Allahım, efendimiz Ümmî Nebi Muhammed'e ve Muhammed'.
in âline salât eyle.
Resulüllah S.A. efendimizin, burada anlatılan:
rülm
Ümm î.
Sıfatı için verilen mana şudur:
lâ
r
Hiç kimsede okumadan, bir kitap mütalaa etmeden, ancak senin ilâhî vahyin, rabbani hükmünle, şer'i esasları, evvellerin ve âhir-lerin hallerini haber vericidir.
Oyle bir zattır ki, bereket onun özü ve hayatı ile eştir.
Habib-i
tekrim s
muazzez
Bu
Şöyleki: Mübarek cemalini müşahede edenlerin nübüvveti hürme tine, kalblerine yakin duygusu gelir. İman nuru ile münevver olur başarıya ulaşır; hidayete kavuşurlar.
disine
Durum yukarıda anlatıldığı gibi olunca, mübarek zatlarını gür mek, cemalini müşahede etmek, dünyanın ve âhiretin bereketini bul mayı muciptir. İnsanı, rabbani feyizlere ulaştırır. Güzel fütuhatlan buldurur.
B
nail olurlar. Bu hale erenler, zahiri geçimlerinde ve batın işlerinde bereketlere
lâmet
1
İşbu sebeplerden ötürü: Resulüllah S.A. efendimizin vech-i kerim lerine bereket mukarin olmuş olur.
buy
Salavat-ı şerifeye devam edelim:
Bütün âlem, onun güzel zikri ile kokuya boğuldu, rayihasına gark oldu.
nail olurlar. Bu hale erenler, zâhiri geçimlerinde ve batın işlerinde bereketlere
buy
lerine bereket mukarin olmuş olur. İşbu sebeplerden ötürü: Resulüllah S.A. efendimizin vech-i kerim-
lár
Salavat-ı şerifeye devam edelim:
Bütün âlem, onun güzel zikri ile kokuya boğuldu, rayihasına
gark oldu.
Bu salavat-ı şerifede geçen:
Onun güzel zikri.
Ja
e
Cumlesi, şu manayadır: Hal ve kal dili ile, Resulüllah S.A. efen-dimizin mübarek ismini zikretmek; kendisine çeşitli salavat-ı şerife getirmek hadis-i şeriflerini okumak veya dinlemek.
Bunlarla çıkan manevi koku âlemi sarar.
Resulüllah S.A. efendimizin, bu hayat âlemindeki mübarek cismi-nin kokusu, miskten ve anberden daha latif ve daha güzeldir. Bunun tafsili, Resulüllah S.A. efendimizin güzel isimleri anlatılırken geçmiş-tir.
Resulüllah S.A. efendimizin ümmetinden, kendisine daima sala-vat-i şerife okuyanların, öldükleri zaman, vücutlarından misk ve an-berden daha güzel koku zuhur eylediği müşahede ve tecrübe ile gö-rülmüştür.
mmed'-
* **
DOKSAN BEŞİNCİ SALAVAT-I ŞERİFE:
Allahım, efendimiz Muhammed'e ve onun âline salât eyle; se-lâm eyle.
Bu salavat-ı şerifenin daha geniş şerhi şudur:
Ey Kerim Rahim, ihsanların ve nimetlerin sahibi şanı büyük kib-riyası yüce Allah.
ancak âhir-
Kereminle, ihsanınla seyyidimiz velinimetimiz seyyidülenbiya, Habib-i Rabb'il-Alemin olan Resulüllah S.A. üzerine, tazim, tahiyye, Unim renası eyle. Kendisine çeşitli nimetler inzali ile, iki cihanda
Ey Kerim Rahim, ihsanların ve nimetlerin sahibi şanı büyük kib riyası yüce Allah.
hir-
seyyidülenbiya, tekrim senası eyle. Kendisine çeşitli nimetler inzali ile, iki ciha Habib-i Rabb'll-Alemin olan Resulüllah S.A. üzerine, tazim, tahiyye, muazzez, mukerrem ve mufahham eyle.
me-ur,
Bu salavat-ı şerifede geçen, Resulüllah. S.A. efendimizin all: Ken-disine tabi olan ümmeti ve ashabıdır; tüm yakınlarıdır.
ör-
Bu salavat-ı şerifede geçen selam dileği şu manayadır: İki cihanın sıkıntıları, mihnetleri, istemedikleri şeylerden se-lâmet bulup en büyük rızaya nail olmak.
al-
MAĞFİRET SEBEBİ SALAVAT-I ŞERİFE
ari
Şeyh Ebu Muhammed Hıyrî Rh. şöyle anlattı:
Enes'in r.a. rivayetine göre, Resulüllah S.A. efendimiz şöyle
lâmet bulup en büyük rızaya nail olmak. 1, istemedikleri şeylerden se-
reketlere
MAĞFİRET SEBEBİ SALAVAT-I ŞERİFE
kerim-
Şeyh Ebu Muhammed Hıyri Rh. şöyle anlattı:
buyrdu:
Enes'in r.a. rivayetine göre, Resulüllah S.A. efendimiz şöyle
<<<Her kim:
Allahım, efendimiz Muhammed'e ve onun âline salât eyle; se-lâm eyle.
Diyerek, salavat getirirse.. o kimse, eğer ayakta ise, oturmadan Al-lah-ü Taâlâ onu af ve mağfiret eder. Şayet oturuyorsa.. kalkmadan evvel, yüce Allah onu af ve mağfiret eder.
hasına
**
efen-Serife
DOKSAN ALTINCI SALAVAT-I ŞERİFE:
Allahım, Muhammed'e salât eyle. Muhammed'in âline de sa-lât eyle. Muhammed'e bereket ihsan eyle; Muhammed'in âline de be-reket ihsan eyle. Muhammed'e rahmet eyle; keza Muhammed'in âline
smi-nun
de rahmet eyle. İbrahim'e ve İbrahim'in âline salât, bereket ve rahmet eyledi-ğin gibi..
Kadrini yücelt, iki cihanda da muazzam ve muhterem eyle
Senin kulundur.
Yüce emirlerini yerine getirir. Taat ve ibadetinde devamlıdır, büvvet ve risaletini, şer'i hükümlerini; gönderildiği insanlara t eder. İman evhdine davet edip halkı Hak yola irşad eder. Bir an bu vazifelerden ayrılmaz.
Peygamberin ve Resulün ÜMMİ NEBİ'dir.
Bu cümlede geçen:
NEBİ.
Lafzı için verilen şerh şudur:
Helâli, haramı, hak ve batılı, hayırları ve şerleri, Yüce Alla emirlerini ve yasaklarını, şer'i hükümlerini, daha önce olan işlerin berlerini, kendisinden sonra olacak işleri, kabir, mahşer hallerini sılı ya Rabbi hep olan ve olacak işleri senin vahyin ve ilhamınla ber veren..
emirlerini ve yasaklarını, şer'i hükümlerini, daha önce olan iler Helali, haramı, hak ve batılı, hayırları ve şerleri, Yüce All berlerini, kendisinden sonra olacak işleri, kabir, mahşer hallerini sılı ya Rabbi hep olan ve olacak işleri senin vahyin ve ilhamanila ber veren..
Yine bu cümlede geçen:
- ÜMMI..
Lafzı için de şu mana vardır:
Okuyup yazmamış, hiç kimseden bir şey öğrenmemiş, bir k mütalâa etmemiştir. Hal böyle iken, evvellerin ve âhirlerin ilming ramıştır. Yüce zat ve sıfatına dair bütün işleri, cümlenin Beli dair meseleleri, iki cihanın hüsranından necat bulma yolunu lıkla cennete girme çarelerini beyan etmiştir.
salli alâ Muhammedin ve ala áli Mu hammedin ve barik alá Muhammedin ve alá áli Muhammedin verham Mu hammeden ve åle Muhammedin kema salleyte ve barekte ve terahhemte ala Ibrahime ve alà âli İbrahime inneke Hamidün Mecidün.
97. Allahümme salli alâ Muham medin abdike ve nebiyyike ve resu lik'en-nebiyy'il-ümmiyyi ve alå äli Mu-hammedin.
93. Allahümme salli alâ Muham medin ve alâ âli Muhammedin mil'ed-dünya ve mil'el âhireti ve barik alå Muhammedin ve ala áli Muhammedin mil'ed-dünya ve mil'el-âhireti verham Muhammeden ve åle Muhammedin mil'ed-dünya ve mil'el-âhireti Muhammeden ve âle Muhammedin mil'ed-dünya ve mil'el ahireti ve sel-lim alâ Muhammedin ve alâ âli Mu-hammedin mil'ed-dünya ve mil'el ähi-reti. veczi
99. Allahümme salli alâ Muhamı medin kema emertena en nusalliye aleyhi ve salli alâ Muhammedin kema yenbaği en yusalla aleyhi.
98. Allahım. Muhammed'c ve Muhammed'in âline dünya dolusu, âhiret do-Jusu kadar salat eyle. Muhammed'e bereket ihsan eyle; keza Muhammed'in âline de... Hem de, dünya ve âhiret dolusu kadar.
Muhammed'e merhamet eyle; keza Muhammed'in âline de.. Hem de, dünya ve âhiret dolusu kadar..
Muhammed'e ve Muhammed'in áline, dünya ve âhiret dolusu kadar mükafat ihsan eyle. Muhammed'e ve Muhammed'in åline selâmet ihsan cyle. Hem de dünya ve âhiret dolusu kadar..
99. Allahım, Muhammed'e salât cyle; ona okumamız için bize nasıl bir sa-lât emrettinse, öyle salât eyle.
Muhammed'e salât eyle; ama kendisine nasıl salât edilmesi uygunsa öyle
üstüne üstüne gitmek (bir şeyin): Cekinmeden, sonucu tehlikeli olabilecek bir şeyle uğraşmak, yılmamak.
Üstüne varmak: Birinden bir şey yapmasını baskı yaparak islemak
üstüne vazife olmamak (veya degil): Görevi olmamak, o görev ken-dini ilgilendirmemek.
üstüne yatmak: Hakkı yokken bir şeyi kendine mal etmek, bir şeyl alıp vermemek.
üstüne yıkmak (veya yıkılmak): 1) Kendisinin de sorumlu olduğu bir İşin ağırlığını başkalarına yüklemek (veya kendisi yüklenmek), 2) Kendi suçunu başkasına yüklemek. 3) Yamamak veya yamanmak.
üstüne yüklenmek: 1) Saldırmak. 2) mec. Israr etmek.
üstüne yürümek: Korkutmak, yıldırmak amacıyla saldıracakmış gibi yapmak.
ütüsü üzerinde: Yeni ütülenmiş.
üvey evlat gibi tutmak (veya saymak): Horlamak, haksızlık etmek İyi davranmamak.
üzerinde durmak: Bir işe önem vermek, bir işle yakından sürekli gilenmek.
üzerinde kalmak: 1) (mal veya iş): Artırma sırasında bir kimsenin olmak. 2) Istenmeyen bir iş yüklenilmek, sorumluluğuna bırakılmak.
üzerinden atmak: Bir şeyi ödev edinmemek.
üzerinden dökülmek (giysi İçin): Bol ve biçimsiz olmak.
üzerine almak: 1) Bir davranışın kendisine karşı olduğunu sanarak tedirgin olmak, alınmak. 2) Bir işi yapmaya söz vermek. 3) (evli iken)
Karısının üzerine bir başka kadınla evlenmek.
üzerine atmak: Bir suçu birine yüklemek.
üzerine bir bardak su içmek: alay. Alacaklı bulunduğu bir şeyi elde etmekten umut kesmek.
üzerine çökmek (duygu, durum vb.): Bastırmak, kaplamak.
dating gule güle gider, ağlaya ağlaya gelir: Ödünç alan kişi, işi gö-pin, veren kişi de bir tanıdığına yardımcı olduğu için memnun Oding verilen şey para ise genellikle zamanında ödenmez, mal asmiş ya da bozulmuş olarak geri gelir.
ebaldan tatlıdır: Öfkelenen insan bağırıp çağırdığı için rahatlar. Anca alla kalmamanın, gereken tavrı göstermiş olmanın hazzını ya-
Öyle kalkan zararla oturur: bk. Hiddet ile kalkan zararla oturur.
üz hırsızlığa çıkarsa ay ilk akşamdan doğar: Kimsesiz insan
briş yapmaya kalktığında pek çok engelle karşılaşır. Çevresinde ken-disine yardım edecek kimse olamadığı gibi, şansı da pek yoktur.
Öksüz kuzu toklu olmaz: Kimsesiz kişi, destekten yoksun olduğu ion durumunu düzeltemez.
Öksüz oğlan göbeğini kendi keser: Kimsesiz kişi, kendi işini kendisi yapmak zorundadır.
Öksüzün karnına vurmuşlar, "vay arkanı!" demiş: Bir kişinin, hak-z yere suçlanmaması ve hırpalanmaması için koruyucularının olma-gerekir.
Ölenle ölünmez: Ölen kişi, çok sevilen ve önemli bir kişi olsa bile, geride kalanlar için hayat devam etmektedir. Bu yüzden günlerce yas tutmak, işi gücü unutmak doğru olmaz.
Ölmüş koyun (eşek) kurttan korkmaz: Ölmüş koyunun, kurttan haberi bile olmaz. Kaybedecek bir şeyi olmayanlar da hiçbir şeyden korkmazlar.
Ölüm hak miras helal: Ölüm nasıl doğal bir olaysa, ölenden kalan mirasın paylaşılması da o kadar doğaldır.
Ölümü gören hastalığa razı olur: 1) Elinden gelse kimse ölmek is-temez. Herkes ölmekten korkar. Acılar içinde kıvranan bir hasta bile
Ödünç güle güle gider, ağlaya ağlaya gelir: Ödünç alan kişi, işi gö-
rüleceği için, veren kişi de bir tanıdığına yardımcı olduğu için memnun olur. Ödünç verilen şey para ise genellikle zamanında ödenmez, mal ise eskimiş ya da bozulmuş olarak geri gelir.
Öfke baldan tatlıdır: Öfkelenen insan bağırıp çağırdığı için rahatlar. Ayrıca altta kalmamanın, gereken tavrı göstermiş olmanın hazzını ya-şar.
Öfkeyle kalkan zararla oturur: bk. Hiddet ile kalkan zararla oturur.
Öksüz hırsızlığa çıkarsa ay ilk akşamdan doğar: Kimsesiz insan bir iş yapmaya kalktığında pek çok engelle karşılaşır. Çevresinde ken-disine yardım edecek kimse olamadığı gibi, şansı da pek yoktur.
Öksüz oğlan göbeğini kendi keser: Kimsesiz kişi, kendi işini kendisi yapmak zorundadır.
Öksüzün karnına vurmuşlar, "vay arkanıl" demiş: Bir kişinin, hak-sız yere suçlanmaması ve hırpalanmaması İçin koruyucularının olma-sı gerekir.
Ölenle ölünmez: Ölen kişi, çok sevilen ve önemli bir kişi olsa bile, geride kalanlar için hayat devam etmektedir. Bu yüzden günlerce yas tutmak, işi gücü unutmak doğru olmaz.
Ölmüş koyun (eşek) kurttan korkmaz: Ölmüş koyunun, kurttan haberi bile olmaz. Kaybedecek bir şeyi olmayanlar da hiçbir şeyden korkmazlar.
Ölüm hak miras helal: Ölüm nasıl doğal bir olaysa, ölenden kalan mirasın paylaşılması da o kadar doğaldır.
Ölümü gören hastalığa razı olur: 1) Elinden gelse kimse ölmek is-temez. Herkes ölmekten korkar. Acılar içinde kıvranan bir hasta bile
tirilenlere bakarak "olmaz diye bir şey yoktur" denilebilir. 2) Insanoğlu çiğ süt emmiştir, ondan her şey beklenir.
Onmadık yılın yağmuru harman vakti yağar: Harman vakti yağan yağmur, harmandaki ürüne zarar verir. Çiftçiyi perişan eder. Bunun gibi, zamansız yapılan işlerden de zarar edilir.
On para on aslanın ağzında: İnsan, geçinebilmek için on aslania boğuşmak (birçok iş yapmak ya da pek çok işi yapabilecek yetenekte olmak) zorunda kalmaktadır.
Ortak gemisi yürümüş, elti gemisi yürümemiş: Bir erkeğin iki karısı birbiriyle anlaşabilir ancak kardeşlerin karıları birbirleriyle anlaşamaz. lar.
Ortak öküzden başka buzağı yeğdir: Küçük ama yalnız bize ait olan bir mal, ortak olarak sahip olacağımız daha büyük bir maldan iyidir, Örneğin tek başına "kamyon" sahibi olmak, ortak "tır" sahibi olmaktan daha iyidir.
Otu çek köküne bak: Kişinin nasıl biri olduğunu öğrenmek için soyu-nu sopunu da bilmek gerekir.
Otuz iki dişten çıkan; otuz iki mahalleye yayılır: Birinin söylediği olumsuz bir söz, mahalleye yayılır.
Oynamasını bilmeyen kız, "yerim dar" demiş; yerini genişletmiş. ler, "yenim dar" demiş: Bir işi yapmak istemeyen ya da yapama-yacağını düşünen kişi, bunu açık açık söylemek yerine, bahaneler uydurur.
tirilenlere bakarak olmaz diye bir şey yoktur" denilebilir. 2) Insanoğlu çiğ süt emmiştir, ondan her şey beklenir.
Onmadık yılın yağmuru harman vakti yağar: Harman vakti yağan
yağmur, harmandaki ürüne zarar verir. Çiftçiyi perişan eder. Bunun gibi, zamansız yapılan işlerden de zarar edilir.
On para on aslanın ağzında: İnsan, geçinebilmek için on aslanla boğuşmak (birçok iş yapmak ya da pek çok işi yapabilecek yetenekte olmak) zorunda kalmaktadır.
Ortak gemisi yürümüş, elti gemisi yürümemiş: Bir erkeğin iki karısı birbiriyle anlaşabilir ancak kardeşlerin karıları birbirleriyle anlaşamaz lar.
Ortak öküzden başka buzağı yeğdir: Küçük ama yalnız bize ait olan bir mal, ortak olarak sahip olacağımız daha büyük bir maldan iyidir, ömeğin tek başına "kamyon" sahibi olmak, ortak "tır" sahibi olmaktan daha iyidir.
Otu çek köküne bak: Kişinin nasıl biri olduğunu öğrenmek için soyu-nu sopunu da bilmek gerekir.
Otuz iki dişten çıkan; otuz iki mahalleye yayılır: Birinin söylediği olumsuz bir söz, mahalleye yayılır.
Oynamasını bilmeyen kız, "yerim dar" demiş; yerini genişletmiş. ler, "yenim dar" demiş: Bir işi yapmak istemeyen ya da yapama-yacağını düşünen kişi, bunu açık açık söylemek yerine, bahaneler uydurur.
Aleyhissalatü Vesselâm, bu kainatta qüneşin lüzumu gibi elzemdir ki, nev-i be-siz ihsanatına külli bir ubudiyet ve tanıttırmakla mukabele eden Muhammed Bu Kainat Sahibinin tezahür u rububiyetine ve sermedi ulühiyetine ve nihayet-
TARİHTE BUGÜN
A MEDIUZZAMAN TAK
- 1931- Ölçüler Kanununun kabul edilmesiyle; okka, endaze gibi eski ölçülerin yerine gram, metre, litre gibi yeni ölçülerin kullanılması öngörüldü.
1971 - Doğu Pakistan, Bengaldeş'ın oluşumuna yönelik olarak Pakistan'dan bağımsızlığını ilan etti.
26
CUMARTESİ
SATURDAY
MART
MARCH
BİR AYET Yeryüzünde ne varsa sizin için O yarattı.
Bakara Suresi: 29
BİR HADİS
Allah için ilim öğrenen kişi Allah katında fisebilillah cihad eden kimseden daha üstündür.
Ecel ve kabir insanı beklediği gibi, Cennet ve Cehennem de insanı bekliyor ve gözlüyor.
- Bu tegrifat ve tekrimatı aynı şekilde, Resulüllah S.A. efend cyle. Onların cümlesini lütuf, nimet ve kereminle mükerrem eyle rolain ashabi ve kendisine tabi olan tüm ümmetleri üzerine de inal
DOKSAN SEKİZİNCİ SALÁVAT-I ŞERİFE:
Allahım.
Ey hakiki nimet ihsan eden sübhan Allah..
- Muhammed'e ve Muhammed'in âline..
Yani: Resulüllah S.A. efendimize tabi olmayı ve onun nübüveti ni kabul ettikleri için kendilerine de salât eyle.
- Dünya dolusu, âhiret dolusu kadar salat eyle..
Yani: Bu kadar çok salavat-i şerife, bol tekrimat inzal ederek şans
Yani: Resulüllah S.A. efendimiz ve bütun allerine nimetler, tyr ve ihsanlar eyle. Hem de daim ve baki olsun.
lar met eyle. Hem de dünya ve âhiret dolusu kadar. Muhammed'e merhamet eyle. Muhammed'in aline de merha
Yanı: Kerem, lütuf, ihsan, akla gelmeyen nimetler vererek latif zatlarını mübeccel ve faziletli kıl.
Muhammed'e ve Muhammed'in âline dünya ve âhiret dolum kadar mükafat ihsan eyle.
Bu cumlenin açık şerhli manası şudur:
Ey keremliler keremlisi, lütuf ve kereminle Resulüllah SA
efendimize risaletini tebliğ ettiği, Hak daveti yaptığı, yarattıklarım imana, taata irşad eylediği, memur olduğu üstün emirlerin cümlesini emrin veçhile yerine getirdiği için kendisine ata ve sevap ihsan eyle.
Aynı şekilde, Resulüllah S.A. efendimizin emirlerine itaat ettikle ihsan eyle. ri, taat ve ibadette bulundukları için onun âline bol mükafat ve sevap
Allahım, Muhammed'e ve Muhammed'in âline selamet ihsan eyle. Hem de, dünya ve âhiret dolusu kadar.
emrin vechile yerine getirdiği için kendisine ata ve sevap thay Aynı şekilde, Resulüllah BA. efendimizin emirlerine itaat että ritat ve tedette bulundukları için onun alline bol mükafat ve seng
thsan eyle -Allahum, Muhammed'e ve Muhammed'in Aline selameshow
cyle. Hem de, dünya ve ahiret dolusu kadar.
Bu cümlede gegen
-Selamet
Dileği ile, şu mans anistilmaktadır:
- Ey korkanlara eman olan Yüce Allah, Resulüllah B.A. mize ve onun aline cümle kötülüklerden, istemedikleri şeylerden, cùn le sıkıntı ve kederlerden selamet ihsan eyle...
Demekten murad, şudur: Hesaba gelmeyen, adedi bilinmeyen, ol cusu, tartısı akla sığmayan sonsuz, salát, daim artan bereket, bot rah-met, çokça sevap ihsanı...
Bir başka manaya göre de şu demeğe gellr: Resulüllah S.A. efendimize getirdiğimiz salavatiarın harflerine
core, mesela: Az olana buğday kadar, daha ziyade olana bakla kadar, aha ziyade olana elma kadar, daha ziyade olana karpuz kadar vücu du olsa, yerle gök, dünya ve âhiret dolacak kadar salavat-ı şerifenin Le mikdar adedi olur?. Bunun adedini ancak, Alim, Allam olan atin bilir Allahım.
İşte, o adedler sayısı kadar Habib-i Ekrem Resulüllah B. A. efendi mize çok salát, daima artan bereketler, bol bol nimetler ve ikramlar inzal eyle.
Bizleri dahi, o mikdar salavat-i şerife okumuş kadar ecre, sevaba, faydalara nail ederek sevindir.
«Allah ve melekleri Peygamber'e salât ederler. Ey iman eden-Jer, siz de ona salât edin, tam bir teslimiyetle selâm verin.» (33/56) Bu beyanda, bizzat pek mukaddes varlığınla Resulüllah S.A. efen-
dimize türlü türlü nimetlerini, lütuflarını ve daimi ikramını anlattın. Ayrıca, meleklerin de, Resulüllah S.A. efendimize tazim ve tekrim salatlarını açıkladın.
Bundan sonra, imtisali vacib olan yüce emrinle, bizlere de ona salavat okumak emrini verdin.
Bizler de yüce emrini kabul ettik. Fermanına itaat eyledik. An-cak, o şanlı peygamberin yüce kadrine, üstün makamına uygun sa-lát okumaktan yana gücümüz yoktur.
-Allah ve melekleri Peygamber'e salât ederler. Ey iman eden ir, siz de ona salat edin, tam bir teslimiyetle selâm verin. (33/06)
S.A.
Bu beyanda, bizzat pek mukaddes varlığınla Resulüllah B.A. efen-mise türlü türlü nimetlerini, lütuflarını ve daimi ikramını anlattın.
rını sini le.
Ayrıca, meleklerin de, Resulüllah S.A. efendimize tazim ve tekrim salatlarını açıkladın.
kle-
Bundan sonra, imtisali vacib olan yüce emrinle, bizlere de ona salivat okumak emrini verdin.
vap
Bizler de yüce emrini kabul ettik. Fermanına itaat eyledik. An-cak, o şanlı peygamberin yüce kadrine, üstün makamına uygun sa-at okumaktan yana gücümüz yoktur.
san
Bunun için Kerim, Rahim, Kazı-i Hacat zatına niyaz ve tazarru mrine mutabik, riza-i şerifine muvafik
Bu beyanda, bizzat pek mukaddes varlığınla Resulüllah S.A. efen-dimize türlü türlü nimetlerini, lütuflarını ve daimi ikramını anlattın.
Ayrıca, meleklerin de, Resulüllah S.A. efendimize tazim ve tekrim salatlarını açıkladın.
Bundan sonra, imtisali vacib olan yüce emrinle, bizlere de ona salivat okumak emrini verdin.
Bizler de yüce emrini kabul ettik. Fermanına itaat eyledik. An-cak, o şanlı peygamberin yüce kadrine, üstün makamına uygun sa-lat okumaktan yana gücümüz yoktur.
Bunun için Kerim, Rahim, Kazı-i Hacat zatına niyaz ve tazarru ederiz; yalvarırız: Bu yüce emrine mutabık, rıza-i şerifine muvafik salât-ı kamile benzeri salat, tazim, tebcil, iclâl, selâm, fazilet inzali ile şanını muazzam ve mükerrem eyle.
Salavat-ı şerifeye devam edelim:
Muhammed'e salât eyle; ama kendisine nasıl salat edilmesi uy-
İsminden murad şudur: Bütün peygamberler arasından, nübüvvet, fazilet ve tam kemalât ile seçilmiş..
Resulün MURTAZA'ya..
Burada:
- MURTAZA.
İsminden murad şudur: Cümle kulların arasından razı olarak a tiğin, bütün nebilerin ve resullerin sonuncusu ve hatimi kılıp en yük rızanla kendisinden razı olduğun..
- Veliyy-i Müctebana.
Bu cümlenin açık şerhli manası şudur:
Adem'den itibaren, bu vücud âlemine teşrif edinceye kadar ba baları ve anaları tarafından sen onu en şerefli halkın arasından seça çıkardın. Cümle işlerini üzerine aldın.
Kendisini semadan inen vahyine, ilahi ilhamina emin ayus ğun yüce emirlerini, yasaklarını, şer'i hükümlerini kullarına s eksiksiz tebliğ etmek için emin olan Habib-i Ekrem Resulülish BA efendimize bol salat, tekrimat ve iclâlât eyle. Sanini muazzam ve kerrem kil.
YÜZ BİRİNCİ SALAVAT-I ŞERİFE:
- Allahım, Muhammed'e salât eyle. Pek keremli, ADALET İNSAFLA kaim, geçmişleri Araf suresinde anlatılır
Bu cümlenin açık şerhli manası şudur: Ey cümle kulların mabudu, ey cümle hamd edenlerin handed len yüce zatı, zatından başka ilah olmayan şanı büyük Allah
ba baları ve anaları tarafından sen onu en serefli halkın arasından serio çıkardın. Cümle işlerini üzerine aldın.
عليه
Sema vabyine emin kıldığına salât eyle.
ة ولطفا
Bu cümlenin daha açık şerhli manası şudur:
Kendisini semadan inen vahyine, ilahi ilhamına emin buyurdu ğun yüce emirlerini, yasaklarını, şer'i hükümlerini kullarına artiksa eksiksiz tebliğ etmek için emin olan Habib-i Ekrem Resulüllah SA efendimize bol salât, tekrimat ve iclâlât eyle. Şanını muazzam ve m kerrem kıl.
YÜZ BİRİNCİ SALAVAT-I ŞERİFE:
tebay
الامانت
Allahım, Muhammed'e salât eyle. Pek keremli, ADALET INSAFLA kaim, geçmişleri Araf suresinde anlatılır
saril
Bu cümlenin açık şerhli manası şudur:
misk
Ey cümle kulların mabudu, ey cümle hamd edenlerin hamd edi len yüce zatı, zatından başka ilah olmayan şanı büyük Allah.
Risalet tahtının letafetini artıran, nübüvvet tahtına zinet bahe den, insanlar arasında sıdk ve emanetle anılan Resulüllah S.A. efen
Ey cümle kulların mabudu, ey cümle hamd edenlerin hamd edi len yüce zatı, zatından başka ilâh olmayan şanı büyük Allah
Risalet tahtının letafetini artıran, nübüvvet tahtına zinet bahse den, insanlar arasında sıdk ve emanetle anılan Resulüllah S.A. efen dimize salât eyle..
Kendisinden evvel gelen babaları, dedeleri; Allah katında pek mükerrem, Allah'a yakınlık, fazilet bulanların, nebilerin ve resullerin cümlesinden pek keremli ve şereflidir.
Resulüllah S.A. efendimiz, bütün haklarını, lâyıkı üzere yerine ge-tirendir. Yüce zatının emirlerini, yasaklarını, şer'i hükümlerini artık sız eksiksiz adalet üzere tebliğ edendir.
Bu cümlede geçen ADALET şu manayadır: Her şeyi, artıksız eksiksiz, ifrata tefrite kaçmadan yerli yerine koymak..
ve resulik'el-murtaza ve veliyyik'el-mücteba ve eminike alå vahyis semai.
vel-insaf'il-men'uti 101. Allahümme salli alâ Muham medin ekrem'il-eslåf'il-kaimi bil-adli fisuret'il-a'rafi el-müntahabi min aslab'iş-şirafi vel-bü-tun'iz-zırafi el-musaffa min musası Abdilmuttalib'ibn-i Abdimenafin'illezi hedeyte bihi minel-hilafi ve beyyente bihi sebil'el-afafi.
102. Allahümme inni es'elüke bi-afdali mes'eletike ve biababbi esmai-ke ileyke ve ekremiha aleyke ve hima menente aleyna bimuhammedin nebiy-yina sallallahü aleyhi ve selleme fes tankaztena bihi min'ed-dalâleti emertena bis-salāti aleyhi ve caalte salâtena aleyhi dereceten ve keffare ten ve lutfen ..... ve
ebaya, sema vahyine emin kıldığına salát eyle. Resalin martazaya, vellyy in máy
101. Allahım, Muhammed'e salát eyle. Pek keremii, adalet ve insafla kalm geçmişleri A'raf suresinde anlatılır. Şereflilerin sulblerinden intihab edilmiştir. Ve.. Marifeleria batınlarından. Abdimenal oğlu Abdülmattalib'in üzünden sürüklerek
ET ve
miytir. Onun vasıtası ile, aykırılıklara hidayet eyledin. Onun vasıtan ile iffet yols na beyan ettin.
edi-
102. Allahım, senden istenenlerin en faziletlisi hürmetine isterim. İsimleri ala sana en sevgilisi, katında en keremlisi hürmetine isterim. Peygamberimiz Mu hammed vasıtası ile bize ihsan eylediğin şeyler hürmetine isterim. Allah- Teálá ona salát ve selâm eylesin.
ahşe efen-
Ki, onun vasıtası ile, bizleri dalaletten korudun.
Ona salavat okumak için bize emir verdin.
Ona okuduğumuz salavatı derece eyledin; kefaret eyledin; hem de satından gelen bir ihsan ve lütuf olarak.
Oglan anası kapı arkası, kız anası minder kabası: Gelin, kaynana pek anlaşamaz, gelin kaynanasının evine gelmesini istemez. Gelirse de resmi davranır, içtenlikle hizmet etmez. Eğer annesi konuk gelirse çok İyi ağırlar.
Oğlan atadan öğrenir sofra açmayı, kız anadan öğrenir biçki bic-may: Evdeki iş bölümüne göre, erkeğin ve kadının yapacağı işler Markıdır. Çocuk ev İşlerini büyüklerine bakarak öğrenir.
Oğlan dayıya, kız halaya çeker: Erkek çocukların dayılarına, kızların ise halalarına benzediğine inanılır.
Oğlan doğuran övünsün, kız doğuran dövünsün: Anadolu'nun pek pok yöresinde, doğacak çocuğun erkek olması dilenir ve beklenir. Bu izden buralarda, erkek doğuran ana övünür, kız doğuran ana ise Ur.
an doğurdum, oydu beni; kız doğurdum, soydu beni: Erkek Juk, yaramazlığı ile anne ve babasını bezdirir. Kız çocuk ise sü-a olan düşkünlüğü ve kendisi için çehiz hazırlanması yüzünden, aile bütçesine daha çok yük olur.
Oğlanınki oğul balı, kızınki bahçe gülü: Baba ve anne, oğullarının çocuklarını, "oğul balı;" kızlarının çocuklarını, "bahçe gülü" gibi kabul-lenerek severler.
Olacakla öleceğe çare bulunmaz: Ölüm ve doğal afetleri engelle-mek mümkün değildir, insanoğlu bu konularda şimdilik çaresizdir.
Olan dört bağlar, olmayan dert bağlar: Varlıklı kişi, dilediği gibi para harcar, böylelikle sıkıntı çekmeden yaşar. Yoksul kişi de parayı nereye harcayacağını şaşırır, sıkıntılı bir yaşam sürer.
Olmaz olmaz deme, olmaz olmaz: 1) Pek çok şey önce hayal edi-Br, sonra gerçekleştirilir. Bazı bilim adamları düşünülebilen her şeyin yapılabileceğine inanır ve bunu savunurlar. Bugüne kadar gerçekleş-
Nilsan yagar sap olur, mayis yağar pop olur: Nisan yagmurian akinlerin gelişip boy atmasını sağlar. Mayıs yağmurlan ise ekiniem başaklarını olgunlaştine.
Nisan yağmuru; altın araba, gümüş tekerlek: Nisanda yağan yaş mur, tarlalardan daha çok ürün alınmasını sağlar. Çiftçileri ekonomik ollarak eskisinden daha iyi duruma getirir
Nyat hayın, akıbet hayır: İyi niyetle başlanan veya hayır için yapılan işler, iyi bir şekilde sonuçlanır.
uzak, ikisi arasında orta yollu muamele etmektir. Bu cümlede geçen INSAF ise, şu manayadır İfrat ve tefrittes
saf fizere kaim zulümden ve yolsuzluktan tamamen uzaktır. Nitekim, bütün bu manaları, kendisinden başka ilah olmayan, İşbu mana icabı olarak, Resulüllah S.A. efendimiz, adalet ve in.
nı büyük Allah, Araf suresinin iki âyet-i kerimesi ile anlatmışlardır (Bu âyetler, Araf suresinin, 157. ve 158. âyetleridir.)
bu yerde teberrüken şerh edilmiştir. Bu âyet-i kerimeler, DELAİL-İ HAYRAT'ın metninde yoktur. Ama
Müfessirlerin beyanı üzere, icmalen, o iki âyet-i kerimeyi beyan edelim..
Allah-ü Taâlâ şöyle buyurdu:
«O kimseler ki, ÜMMİ NEBİ'ye tabi olurlar.»
Burada geçen:
«Nebi.»
gamber manasınadır. İsminden murad, kendisine gelen vahyi, ilhamı haber veren
RESULÜLLAH S.A. EFENDİMİZİN TEVRAT'TA ANLATILMASI VE YOK ETMEYE ÇALIŞAN RAHİP
ve in-
TEVRAT, Musa'ya inzal olunan ilâhî kitaptır. Resulüllah S.A. efendimizin mübarek isimleri, latif sıfatları orada anlatılmıştır. Hem de müteaddit yerlerinde.
an, şa-
Şöyle anlatıldı:
şlardır.
- Resulüllah S.A. efendimizin asr-ı saadetinde. Yahudi uleması-nın bir reisi vardı, Şam'da dururdu. Bu, onların hepsinden bilgin idi. Kendi kendine şöyle düşündü:
. Ama.
Muhammed'in saltanatı, risalet yıldızı gün begün terakki etmek-tedir. Bunun için:
Tevrat'ta mübarek naatı vardır.
beyan
Demekle de meşhur oldu. Şimdi ben, tenha bir yerde Tevrat'ımı dikkatle okuyayım. Onun vasfını kaç yerde bulursam, onun bulundu-ğu yaprakları kesip ateşte yakayım. Bundan sonra, benden sorarlarsa: Onun sıfatları Tevrat'ta yoktur.
Diverek haber vereyim. Böylelikle Yahudi taifesi ona inanmamış ü
ğu yaprakl yim. Bundan sonra, benden sorarlarsa: Onun sıfatları Tevrat'ta yoktur.
Diyerek haber vereyim. Böylelikle Yahudi taifesi ona inanmamış
olur.
Böyle dedikten sonra, bir cumartesi günü gizlice bir yere kapandı. Ve.. Tevrat'ı dikkatle okumaya başladı. Resulüllah S.A. efendimi-zin mübarek vasıflarını dört yaprakta yazılmış buldu. O dört yaprağı kesip ateşte yaktı.
imse-
Ertesi cumartesi günü tekrar bir yere kapandı. Dikkat ve ihti-mamla bir daha araştırdı:
ha-MMI
Bir başka yerde kalmasın.
Diyerek, önünden sonuna kadar okudu; ancak, bu kere Resulül-lah S.A. efendimizin vasfını sekiz yaprakta buldu. Sekizini de kesip ateşte yaktı. Ancak, bu durum kendisini şaşırttı.
ibi,
Ertesi cumartesi günü, yine bir yere kapandı. Tevrat'ı önünden sonuna kadar okudu. Bu kere, Resulüllah S.A. efendimizin vasfını on altı yaprakta buldu. Bunu görünce, düşünüp kendi kendine şöyle dedi:
Bu ne şaşırtıcı sırdır?. İlk hafta dört yaprakta bulup yaktım. Er-tesi hafta, sekiz yerde bulup yaktım. Bu hafta on altı yerde buldum. Juniori da kesin yakarsam, şüphesiz gelecek hafta otuz iki yap-
Ertesi cumartesi günü, yine bir yere kapandı. Tevrat'ı önünden sonuna kadar okudu. Bu kere, Resulüllah S.A. efendimizin vasfını on altı yaprakta buldu. Bunu görünce, düşünüp kendi kendine şöyle dedi:
Bu ne şaşırtıcı sırdır?. İlk hafta dört yaprakta bulup yaktım. Er-tesi hafta, sekiz yerde bulup yaktım. Bu hafta on altı yerde buldum. Eğer bunları da kesip yakarsam, şüphesiz gelecek hafta otuz iki yap-rakta bulacağım. Bu durum, ancak Allah tarafından olan bir iştir. Bu durumda bana lâzım olan odur ki, Medine-i Münevvere'ye gidip nübüv-vet davası eden Muhammed'i göreyim. Eğer bu Tevrat'ta yazılan vasıf-lar onda varsa, kendisini hulus ile tasdik edeyim. Nübüvvetini ikrar edip getirdiğini de kabul ederek, iki cihanın saadetine mazhar olayım
Şayet o vasıflar kendisinde yoksa:
Evet.. o şanlı peygamber Tevrat'ta yazılıdır; ama sen değilsin. Diye açıklamak sureti ile müşkilimi çözeyim.
Böyle dedikten sonra, hazırlanmaya başladı. Şam Yahudileri ne-kadar engel olmak istedilerse, onları dinlemeyip:
ucu bucağı olmamak (veya görünmemek): Çok geniş olmak
ucu ortası belli olmamak (iş İçin): Neresinden başlanacağı kest lemez durumda olmak.
ucunda bir şey olmak: Gizli bir amaç bulunmak.
ucunda (cezalandırıcı bir şey) bulunmak: Kötü bir şeye sebep mak.
ucundan tutmak (bir işin, şeyin): Bir şeyle meşgul olmak, katkı sa lamak, yardımcı olmak.
uçan kuşa borcu olmak: Pek çok kişiye borçlu olmak.
uçan kuştan medet ummak: Çok sıkıntıda kalıp en ufak bir yardımın herhangi bir yerden gelmesini beklemek, sıkıntılı bir durumdan kurtu mak için her türlü çareye başvurmak.
uçup gitmek: Kaybolmak, yok olmak.
ufkunu genişletmek: Görüş alanını genişletmek, daha geniş daha fazla bilgi ve görüş edinmek.
uğurlu kademli olsun: Mutlu bir olay dolayısıyla söylenen biriyi di-lek sözü.
umur görmek: 1) Önemli görevlerde bulunmuş olmak. 2) Çok tec rübesi olmak.
umur görmüş: Önemli görevlerde bulunmuş, görgülü, olgun kimse. un ufak etmek: Çok ufak kırıntılar durumuna getirmek.
ununu elemis, eleğini asmış: Geri kalan ömrü süresince yapacak
Namaza meyli olmayanın kulağı ezanda olmaz: Insan yapmak iste-mediği ya da merak etmediği bir işin ayrıntılarıyla ilgilenmez.
Ne doğrarsan aşına, o çıkar kaşığına: Cok çalışanın kazancı çok az çalışanın kazancı az olur.
Ne ekersen onu biçersin: Tarlasına buğday eken buğday, arpa eken arpa kaldırır. Bunun gibi, insan nasıl davranırsa öyle karşılık görür. İyilik yapan İyilik, kötülük yapan kötülük bulur.
Nefesine güvenen borazancı başı olur: Başarabileceğine inanan her insan, büyük işlere girmelidir.
Ne karanlıkta yat ne kora düş gör: Boş durmak, nasıl sonuçlanaca-ğı belirsiz ya da tehlikeli işlere girişmekten çok daha iyidir.
Ne oldum dememeli, ne olacağım demeli: Gelecekte neler olacağı belli olmaz. Çünkü dünyadaki her şey geçicidir. İnsan bugünkü konu-muna güvenip "ne oldum" dememeli, "ne olacağım" diye düşünmeli ve kötü günler için önlem almalıdır. Ayrıca büyük konuşmaktan ve abartılı yaşamaktan kaçınmalıdır.
Nerde birlik orda dirlik: Birlikten kuvvet doğar. Birlikte pek çok iş başarılır. Birlik olan yerde huzur olur.
Nerde hareket orda bereket: Hareket olan yerde (çok çalışılan yer-de), üretim de bol olur. Bundan da herkes yararlanır.
Ne verirsen elinle, o gider seninle: Dinle ilgili bir atasözüdür. Yaşar-ken yapılan İyiliklerin karşılığının, öldükten sonra, yani öbür dünyada (ahirette) görüleceğini anlatır.
Ne yavuz ol asıl, ne yavaş ol basıl: Ne gereğinden fazla güç göste-rip kimseyi ez ve ceza gör. Ne de kendine saygısızlık edilmesine izin ver, anlamında bir sözdür.
Nikâhta keramet vardır: Nikahlanıp evlenenlerin, her geçen gün bir-birlerini tanıyıp seveceklerine ve mutlu olacaklarına inanılır.
Allâhümme innî eûzü bike minel aczi velkeseli velcübni vel-heremi velbuhli, ve eûzü bike min azabil kabri, ve eûzü bike min fitnetil mahya velmemâti
"Allahım! Acizlikten, tembellikten, korkaklıktan, ihtiyarlayıp ele avu-ca düşmekten ve cimrilikten sana sığınırım. Kabir azabından sana sığını rım. Hayat ve ölüm fitnesinden sana sığınırım."ı
Allah'ın emri ile, Resulüllah S.A. efendimizin, dar-ı fenadan dar-bekaya teşrif ettiğinin üçüncü günü Medine-i Münevvere'ye geldi Yolda ashab-ı kiramdan birine raslayıp sordu:
Muhammed nerededir?.
Onun bu sorusu üzerine, sahabe şöyle dedi:
Gel, seni ashabın oturduğu yere götüreyim, kendilerinden 80-
rarsın.
Hazret-i Ebu Bekir'in r.a. ve diğer ashabın oturduğu mescide
getirdi ve şöyle dedi:
İçeri gir, sor.
O da içeri girdikten sonra:
- Selâm sana ya Muhammed.
Diye selâm verince, bütün ashap, Resulüllah S.A. efendimizin ism-i pâkini işittikleri için ağlaştılar.
Hazret-i Ebu Bekir r.a. şöyle dedi:
ekersin?.
Ey Yahudi, neden bizim firak acısı ile yaralı kalbimizi açıp tuz
Ey Yahudi, neden bizim firak acısı ile yaralı kalbimizi açıp tua
ekersin?.
Bunun üzerine, o Yahudi şöyle sordu:
Ha
- Ya, Muhammed nice oldu?. Aranızda değil mi?.
Y
Bunun üzerine, Hazret-i Ebu Bekir r.a. şöyle dedi:
ben a onun
Resulüllah S.A. efendimiz, dar-ı bekaya teşrif edeli üç gündür
Bunu işiten Yahudi şöyle dedi:
Keşke anamdan doğmayaydım; doğdum, Tevrat'taki vasfını görmeyeydim; onu gördüm, bari bir kere mübarek cemalini görmüş olaydım.
E
Ve, feryad edip çokça ağladı.
Onun bu feryadını gören Hazret-i Ali r.a. kendisine şöyle dedi:
leğin
Sen o Yahudi değil misin ki, tam düşmanlığından ötürü:
Yah
Onun vasfı benim Tevrat'ımda bulunmasın.
Diyerek tenha yerde okudun, dört yerde bulunca yaktın. Ertesi hafta yine okudun, sekiz yerde bulup bunları da yaktın. Ertesi haf ta on altı yerde buldun.
- Evet, o haber verdi; ama ahirete teşrif etti. Sen, benim Şam'da kendi halvethanemde ehlimden evladımdan, etbaimdan hiç bir kim-mi geldi?. Yoksa sen peygamber misin?. senin vakıf olmadan gizlice ettiğim işi nereden bilirsin?. Sana vahiy
Hazret-i Ali r.a. şöyle anlattı:
Ben, peygamber değilim. Ama o şanlı peygamberin damadı ve amcasının oğluyum. O mükerrem Resul, âhirete teşrif etmeden evvel
bana şöyle buyurdu:
Ya Ali, ben âhirete teşrif ettikten üç gün sonra Şam'dan bir Yahudi gelip sevgisini izhar edecektir. O Yahudi'ye gizlice ettiği kaba-hattan haber ver. Bana Cebrail haber verdi. Bu mucize ona yeter. İman etsin.
İşte ben, o şanlı peygamberin verdiği haberi söylerim.
Yahudi şöyle dedi:
- Bu, onun peygamberliğine bir şahittir. Bir şahit daha bulun, iman edeyim, şüphem kalmasın.
O sahabe de gitti; Resulüllah S.A. efendimizin gömleğini getirdi. Yahudi o gömleği alıp baktı; kokladı ve şöyle dedi:
esi
- Gerçekten, bu gömleği giyen, Tevrat'ta vasfı anlatılan alice-nap peygamberdir. Çünkü, bu kokunun başkasında bulunması müm kün değildir. Şimdi onun kabrini bana gösterin. Orada iman getirece girn.
1-
Bundan sonra, iman getirdi; Yüce Hakka su niyazda bulundu:
- Ya Rabbi, o Resul'e aşkım ve mahabbetim çoğaldı. Ruhumu kabzedip beni onunla görüştür.
tto kelime-i sehadet getirip Ahirete gitti. Namazı kılın
Resulüllah B.A. efendimizin gimi Yahudi o gömleği alıp bakti; kokladı ve şöyle dedi:
rtesi haf-
Gerçekten, bu gömleği giyen, Tevrat'ta vastı anlatılan alice nap peygamberdir. Çünkü, bu kokunun başkasında bulunmas kün değildir. Şimdi onun kabrini bana gösterin. Orada iman getirece ğim.
nab-
Bundan sonra, iman getirdi; Yüce Hakka su niyazda bulundu kabzedip beni onunla görüştür. Ya Rabbi, o Resul'e aşkım ve mahabbetim çoğaldı. Ruhu
ay-
Aynı saatte kelime-i şehadet getirip ahirete gitti. Namazi kilin dıktan sonra, Bakı mezarlığına defnolundu.
Ayet-i kerimeye devam edelim:
«Keza İncil'de de bulurlar.
ye
Yani: Resulüllah S.A. efendimize tabi olanlar, onun vastins Ter rat'ta yazılı buldukları gibi. İncil'de de bulurlar.
Siyer Usulü tabiri Usul kelimesinin çoğulu olan asil Sözlükte 'kök, kaide, temel, kaynak bir şeyin esası dayanağı gibi anlamlara gelir. Ana hatlatlariyla Siyer-i Nebi Prof. Dr. Kasım Sulul Ensâr sy. 26.
afectaşlarlar. Bazı beceriksiz ve kıskanç kişiler, bilgili ve flere sataşırlar.
le övünülmez: Eski başarılarla övünmenin anlamı yoktur.
anda neler yapıldığı önemlidir.
puvala sığmaz: Gerçekler ne kadar saklanmaya çalışılsa da mullaka ortaya çıkar.
men de doğru ama içi eğri İnsanlar çoğu kez göründükleri gi-Naldır Görünüşe aldanmamak gerekir. İyi görünen ya da kendini ye gösteren çok kötü kişi olduğu gibi, sert ve kaba görünümlü ama sində altın kalpli kişiler de vardır.
Buey çalan kılıfını hazırlar: Kolay kolay gizlenemeyecek kadar byü bir yolsuzluk yapan kişi ya da kişiler, yakalanmamak için ön-emien düşünür ve alırlar.
armyi yaptırmayan yerden bitmiş sanır: Bir iş yapmamış kişi, vapılan işin ne tür güçlüklerie gerçekleştirildiğini anlayamaz ve kolay-yapılmış olduğunu sanır.
malı balık kılçığıdır yutulmaz: Devlet malı, milletin ortak malıdır. msenin onu gaspetmeye hakkı yoktur. Devlet malını gasp edenler, Mah olmazlar
Roufir ev sahibinin kuzusudur: Misafirin, misafir olduğu evin kural-ane uyması ve ev sahiplerine fazla yük olmaması gerekir.
Mufirin umduğu, ev sahibine iki öğün olur: Misafir, olanaklara preajğırlanır Misafir beklediği şekilde ağırlanırsa, bir öğünde iki nluk yemek yenir
Reafy kamati le gelir Müslümanlar, misafiri Tanrı misafiri sayarlar. Msafın geldiği eve bereket getireceğine, dolayısıyla yük olmayaca-Dina inanırlar.
Whafir misafiri istemez, ev sahibi ikisini de: Misafir ilgi ister. İl-azalacağından, ikinci bir misafiri istemez. Ev sahibi ise, misafirleri ağlamak zor dan her ikisini de istemez.
taşlarlar. Bazı beceriksiz ve kıskanç kişiler, bilgili ve
pe övünülmez: Eski başarılarla övünmenin anlamı yoktur.
daneler yapıldığı önemlidir.
upovala sığmaz: Gerçekler ne kadar saklanmaya çalışılsa da mutlaka ortaya çıkar.
an de doğru ama içi eğri: İnsanlar çoğu kez göründükleri gi-didit Görünüşe aldanmamak gerekir. İyi görünen ya da kendini soite gösteren çok kötü kişi olduğu gibi, sert ve kaba görünümlü ama sinde altın kalpli kişiler de vardır.
hanyi çalan kılıfını hazırlar: Kolay kolay gizlenemeyecek kadar bir yolsuzluk yapan kişi ya da kişiler, yakalanmamak için ön-amien düşünür ve alırlar.
Borey yaptırmayan yerden bitmiş sanır: Bir iş yapmamış kişi, lan işin ne tür güçlüklerle gerçekleştirildiğini anlayamaz ve kolay-a yapılmış olduğunu sanır.
Wilmalı balık kılçığıdır yutulmaz: Devlet malı, milletin ortak malıdır. Kimsenin onu gaspetmeye hakkı yoktur. Devlet malını gasp edenler, lah olmazlar.
Misafir ev sahibinin kuzusudur: Misafirin, misafir olduğu evin kural-anna uyması ve ev sahiplerine fazla yük olmaması gerekir.
Misafirin umduğu, ev sahibine iki öğün olur: Misafir, olanaklara give ağırlanır. Misafir beklediği şekilde ağırlanırsa, bir öğünde iki üğünlük yemek yenir.
Misafir kısmeti ile gelir. Müslümanlar, misafiri Tanrı misafiri sayarlar. Misafirin geldiği eve bereket getireceğine, dolayısıyla yük olmayaca-Oma inanırlar.
Misafir misafiri istemez, ev sahibi ikisini de: Misafir ilgi ister. II-@azalacağından, ikinci bir misafiri istemez. Ev sahibi ise, misafirleri ağırlamak zorunda olduğundan her ikisini de istemez.
a, "dert ayı" da denir. yakacağı ya bitmiş ya da bitmek üzeredir. Bu sebeplerle man
tayların çingenesidir: Mart ayında havalar kararsızdır. Günler en soğuk, bazen ılık, bazen de sıcak geçer. Bunun için mart ay enilmez bulunur ve ayların çingenesi diye tanımlanır.
rt kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır: Mart ayında bazen öyle kış olur, öyle bir kar yağar ki insan dışarı çıkamadığı gibi, ısınmakta zorlanır. Kazma kürek dahil - tabi sapları - ne bulursa, onlan yak. ak zorunda kalır.
art yağar, nisan övünür; nisan yağar, insan övünür: Martta yağ mur yağınca toprak ıslanır ve yumuşar, tarlanın sürülmesi kolaylaşır. misan yağmuru ise, bol ürün alınacağını müjdelediğinden çiftçileri se-indirir.
Maşa varken elini ateşe sokma: Zarar gelebilecek bir işi, zarar gör-neden yapmak için başka bir yol varsa, o yolu denemek gerekir.
Mayasız yoğurt tutmaz: Yapılacak her iş, az çok bir sermaye (ana para) ister. Maya atılmadıkça süt nasıl yoğurt olmazsa, sermaye ol-madan da iş yapılamaz.
Mazlumun ähı, tahttan İndirir şahı: 1) Haksızlığa uğrayan kişinin ahı tutar. Haksızlık yapan kişi, büyük mevki sahibi olsa bile yaptık. larının cezasını er geç mutlaka çeker. 2) Ezilen insanların ahı, kralı tahtından indirir.
Meramın elinden bir şey kurtulmaz: Istekli ve kararlı bir biçimde ça-lişan bir kişinin, hemen hemen başaramayacağı iş olmaz. Merdiven basamak basamak çıkılır: Erişilmek
istenen yere (hayaller ve idealler), azimle çalışarak, emin adımlarla yavaş yavaş yükselinir Merhametten maraz dogar. İyi niyetli ve merhametli kisi, bu özel-liklerinden dolayı, değer bilmez kişi tarafından acınacak duruma dü-şürülür
Meyhaneciden sahit istemişler, bozacıyı göstermiş Yanlis isler yapan kişi, kendini haklı göstermek için kendisi gibi birini tanık gös terir.
kışlık yakacağı ya bitmiş ya da bitmek üzeredir. Bu sebeplerle man ayına, "dert ayı" da denir.
Mart ayların çingenesidir: Mart ayında havalar kararsızdır. Günler bazen soğuk, bazen ılık, bazen de sıcak geçer. Bunun için mart ayı güvenilmez bulunur ve ayların çingenesi diye tanımlanır.
Mart kapıdan baktırır, kazma kürək yaktırır: Mart ayında bazen öyle bir kış olur, öyle bir kar yağar ki insan dışarı çıkarmadığı gibi, ısınmakta da zorlanır. Kazma kürek dahil - tabi sapları - ne bulursa, onlan yak-mak zorunda kalır.
Mart yağar, nisan övünür, nisan yağar, İnsan övünür: Martta yağ mur yağınca toprak ıslanır ve yumuşar, tarlanın sürülmesi kolaylaşır. Nisan yağmuru ise, bol ürün alınacağını müjdelediğinden çiftçileri se-vindirir.
Maşa varken elini ateşe sokma: Zarar gelebilecek bir işi, zarar gör-meden yapmak için başka bir yol varsa, o yolu denemek gerekir.
Mayasız yoğurt tutmaz: Yapılacak her iş, az çok bir sermaye (ana para) ister. Maya atılmadıkça süt nasıl yoğurt olmazsa, sermaye ol-madan da iş yapılamaz.
Mazlumun âhı, tahttan indirir şahı: 1) Haksızlığa uğrayan kişinin ahı tutar. Haksızlık yapan kişi, büyük mevki sahibi olsa bile yaptık. larının cezasını er geç mutlaka çeker. 2) Ezilen insanların ahı, kralı tahtından indirir.
Meramın elinden bir şey kurtulmaz: İstekli ve kararlı bir biçimde ça-lışan bir kişinin, hemen hemen başaramayacağı iş olmaz.
Merdiven basamak basamak çıkılır: Erişilmek istenen yere (hayaller
ve idealler), azimle çalışarak, emin adımlarla yavaş yavaş yükselinir. Merhamettan maraz doğar: İyi niyetli ve merhametli kişi, bu özel-liklerinden dolayı, değer bilmez kişi tarafından acınacak duruma du-şürülür.
Meyhaneciden şahit istemişler, bozacıyı göstermiş: Yanlış işler yapan kişi, kendini haklı göstermek için kendisi gibi birini tanık gös terir.
1430 Osmanlı orduları Selanik ve lyonya'yı fethetti.
1960 - Bediüzzaman'ın vefatı Hüradam gazetesinde "İslamın Büyük Kaybı" başlığıyla yayınlandı.
1968 - Türkiye'de ilk böbrek nakli, İstanbul'da Doktor Atıf Taykurt ve ekibi tarafından gerçekleştirildi.
29
SALI
TUESDAY
MART
MARCH
BIR AYET
Ancak Allah, dilediğini doğru yola iletir.
Bakara Suresi: 272
BİR HADİS
Âlim yeryüzünde Allah adına hareket eden bir sultandır. Ona dil uzatan helâk olmuştur.
Ey insan! Eğer yalnız Ona abd olsan, bütün mahlükat üstünde bir mevki kazanırsın. Eğer ubúdiyetten istinkâf etsen, âciz mahlükata zelil bir abd olursun.
1049 Ebû Zer Ubeyd b. Ahmed el-Ensari el-Horasani el-Herevi (v. 434), el-Cüz min Fevaidi Hadis Zer bet d-Herevi, thk. Ebü'l-Hasan Semir, Riyad 1418/1998, s. 61. Ibn Kesir, bu hadis garib, metininde beson unsurlar ve isnădında zaaf vardır. Allah, en doğrusunu bilir" )وجد حدیث غریب و فيه تكارة و في إسناده ضعف و الله أعلم بالصواب şeklinde bir değerlendirme yapar (es Sire, IV,25, Beyhaki, V.241-242. Şaml,V,452(
Sizlerden biri bir yere konduğunda "Eûzü bi kelimâtillahit tâmmati min şerri mâ halaka." derse o yerden ayrılıncaya kadar hiç bir şey ona zarar vermez. Ravi: Hz. Havle (r.a.) Sayfa: 355 / No: 11 Ramuz El-Ehadis
Bütün yer gök ehli bir mü'minin kanında ortak olsa, Allah onların hepsini yüzü koyun cehenneme atar. Ravi: Hz. Ebû Bekre (r.a.) Sayfa: 355 / No: 3 Ramuz El-Ehadis
Siyer Usulü tabiri Usul kelimesinin çoğulu olan asil Sözlükte 'kök, kaide, temel, kaynak bir şeyin esası dayanağı gibi anlamlara gelir. Ana hatlatlariyla Siyer-i Nebi Prof. Dr. Kasım Sulul Ensâr sy. 26. sy. 542,543,544.
TDV İslâm Ansiklopedisi'nde ara... HAY الحيّ Allah’ın isimlerinden (esmâ-i hüsnâ) biri. İlişkili Maddeler ESMÂ-i HÜSNÂ Allah’ın isimleri için kullanılan bir tabir. HAK Allah’ın isimlerinden (esmâ-i hüsnâ) biri.
Müellif: BEKİR TOPALOĞLU Sözlükte “yaşamak, diri ve canlı olmak” anlamına gelen hayât (hayevân) kökünden sıfat olup “diri olan, yaşayan” demektir. Râgıb el-İsfahânî, Kur’ân-ı Kerîm’de yer alan hayat kavramını altı grup içinde mütalaa etmekte, bunların beşinin hakikat veya mecaz mânalarıyla bitkiler, hayvanlar ve insanlar yani fâniler için kullanıldığını söylemekte, Allah’a mahsus olan hayatın ise “ölümsüzlük” (bekā) anlamına geldiğini belirtmektedir. Buna göre hay, “hakkında ölüm geçerli olmayan varlık” demektir (el-Müfredât, “ḥyy” md.). Ebü’l-Bekā el-Kefevî de Allah’a izâfe edilen hayat kavramına mecazi mâna vermenin gerekliliğini vurgular ve bunun ölümsüzlükten ibaret olduğunu söyler (el-Külliyyât, s. 406-407).
Kur’an’da “yaşatmak, diriltmek” anlamındaki ihyâ masdarından fiil sîgalarıyla türeyen kelimeler kırk yedi âyette, yine aynı kökten türeyen muhyî (can veren) ismi de iki âyette Allah’a nisbet edilmektedir (bk. M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “ḥyy” md.). Bu âyetlerde daha çok Allah’ın yağmur yağdırmak suretiyle ölü toprağı diriltip yeşertmesi ve bu sayede canlıları beslemesi dile getirilmekte, ayrıca O’nun iyi davranışlarda bulunan inançlı insanlara dünyada ve âhirette mutlu bir hayat yaşatacağı vurgulanmakta ve âhirette ölüleri dirilteceği ısrarla tekrarlanmaktadır. Çeşitli âyetlerde yaşatanın da öldürenin de mutlak şekilde Allah olduğu, her şeye O’nun vâris bulunduğu ve herkesin eninde sonunda O’na varacağı belirtilmektedir (meselâ bk. Yûnus 10/56; el-Hicr 15/23; Kāf 50/43). Her türlü canlıyı yaşatıp öldüren, tekrar dirilten ve hayat-ölüm çerçevesinde kurduğu bir nizamla tabiatı idare eden bir varlığın kendisinin ebedî hayatla hay olması, akıl ve realite açısından benimsenmesi zaruri bir gerçektir. Hay ismi Kur’ân-ı Kerîm’in beş âyetinde Allah’a izâfe edilmektedir. Bunların üçünde Allah lafzının veya bu lafzın yerini tutan zamirin sıfatı durumunda iken (el-Bakara 2/255; Âl-i İmrân 3/2; el-Mü’min 40/65) ikisinde doğrudan doğruya lafza-i celâlin yerini tutmaktadır (Tâhâ 20/111; el-Furkān 25/58). Esmâ-i hüsnâ şârihleriyle kelâm âlimleri, hay sıfatının zât-ı ilâhiyyeyi aşan bir alanının (taalluk) bulunmadığını söylemekteyse de hay isminin kullanıldığı üç âyette kayyûm ile birlikte yer aldığı görülmektedir (el-Bakara 2/255; Âl-i İmrân 3/2; Tâhâ 20/111). Öyle anlaşılıyor ki kayyûm, “her şeyin varlığı kendisine bağlı olup kâinatı idare eden” şeklindeki mâna ve muhtevasıyla hay ismi ve sıfatını fonksiyoner hale getirmektedir.
İhyâ masdarından türeyen çeşitli fiillerin birçok hadiste Allah’a izâfe edildiği görülür. Bunların daha çok Hz. Peygamber’in hamdüsenâ, şükür ve dua cümlelerinde yer alması dikkat çekicidir (bk. Wensinck, el-Muʿcem, “ḥyy” md.). Hay ismi, doksan dokuz esmâ-i hüsnâ hadislerinin ikisinde de mevcut olduğu gibi (İbn Mâce, “Duʿâʾ”, 10; Tirmizî, “Daʿavât”, 82) başka hadis rivayetlerinde de geçmektedir. Hz. Peygamber’in dualarından birinin şöyle olduğu rivayet edilir: “Allahım! Beni hak yoldan saptırmandan senin izzet ve yüceliğine sığınırım. Senden başka tanrı yoktur. Sen ölmeyen bir dirisin. Cinler ve insanlar ise ölümlüdür” (Müslim, “Ẕikir”, 67).
İbn Cerîr et-Taberî, ilgili âyetlerin tefsirini yaparken hay ismine “başlangıcı ve sonu olmayan (ezelî ve ebedî)” mânası verdikten sonra bu isme kâinatı yönetme esasından hareketle anlam verenlerin de bulunduğunu kaydetmektedir (Câmiʿu’l-beyân, III, 4-5). Yine Taberî, hay isminin üç âyette tevhid cümlesi içinde yer aldığına bakarak Tanrı kabul edilmeye ve tapınılmaya lâyık olacak varlığın ebediyen hay olmasının gerektiği hususunu vurgulamıştır (a.g.e., III, 109). Ebû Mansûr el-Mâtürîdî ise “ebediyen ölümlü olmayan” mânasından başka “hiçbir şeyden gafil bulunmayan, asla yanılmayan ve unutmayan” şeklinde de anlamlar vermiştir (Teʾvîlâtü’l-Ḳurʾân, vr. 61b, 71a, 659a).
Âlimler ve özellikle kelâmcılar sözü edilen mânaları hay ismine nisbet etmekte birleşmişlerdir. Bunun yanında onlar bu ismin veya masdarını oluşturan hayatın sıfat sistemi içindeki yerini de tesbit etmeye çalışmışlardır. Kelâm âlimleri arasındaki bazı farklı anlatımlar bir yana hayat sıfatının statüsünü şöylece belirlemek mümkündür: Tabiatın fevkalâde bir düzene sahip bulunuşu yaratıcısının âlim ve kādir olduğunu gösterir. Âlim ve kādir sıfatlarının hay olmayan bir varlıkta bulunması aklen muhaldir. Bu açıdan bakıldığında bazı kelâmcıların da belirttiği gibi hay sıfatının mevcudiyeti zaruri olarak bilinir. Aynı düşünce çizgisinden ayrılmamak şartıyla âlim ve kādir sıfatları yerine Allah’ın fiil sahibi (faal) oluşunu esas almak da mümkündür. Buna göre, “Büyük bir sanat eseri olduğu apaçık bulunan tabiatın yaratıcısının iradî bir fâil (fâil-i muhtâr) olmaması düşünülemez, bu özellik de ancak hay olan varlık için bahis konusudur” şeklinde bir ispat yapılabilir. Kısacası hay ismi veya hayat sıfatı, bununla diğer ilâhî sıfatların mevcudiyet ve sıhhat kazandığı temel bir kavram konumundadır. Ebü’l-Bekā’nın da işaret ettiği gibi (el-Külliyyât, s. 407) sübûtî sıfatlar içinde zât-ı ilâhiyyeyi aşıp bazı şeylerle alâka kurması gerekli olmayan, başka bir deyişle nisbet ve izâfet özelliği taşımayan yegâne sıfat hayat sıfatıdır. Meselâ, “Allah bilen ve gücü yetendir” denildiğinde, “Neyi bilen ve neye gücü yeten?” gibi bir soru akla geldiği halde, “Allah haydir” denilince akıl benzer bir soru sormaya ihtiyaç duymaz.
Bütün İslâm âlimleri, Allah’ın hay oluşunun, canlılarda görüldüğü gibi türe ait organizmanın dengesini ve itidalini koruması gibi bir şarta ve ayrıca ruhun mevcudiyetine bağlı olmadığı noktasında ittifak etmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de zât-ı ilâhiyyeye izâfe edilen ruh (meselâ bk. el-Hicr 15/29; el-Enbiyâ 21/91; es-Secde 32/9), Allah’ın onunla hayat kazandığı mânasına gelmeyip ruhun da Allah’ın yaratıklarından biri olduğunu gösterir (Bağdâdî, Uṣûlü’d-dîn, s. 105). Esasen acz ve ihtiyaç ifade eden bu tür şartlar yaratıklara has olup erginliğin doruk noktasında bulunan Allah için söz konusu edilemez.
Sünnî kelâmcılarla Mu‘tezile âlimleri arasında tartışma konusu olan mâna sıfatlarının mevcudiyeti tabii olarak hayat için de bahis konusudur. Buna göre, Allah’ın hay olduğu noktasında âlimler arasında ittifak bulunmakla birlikte bu ismin kökünü oluşturan hayat şeklindeki bir kavramın (müstakil mâna) zât-ı ilâhiyyeye nisbet edilmesi, Ehl-i sünnet’e göre ilmî-mantıkî bir zaruretken Mu‘tezile’ye göre naslarda da yer almayan bu istidlâl sakıncalı sonuçlar doğurur (bk. AHVAL; SIFAT). İbn Sînâ ise hay isminin Allah’ın âlim ve fâil oluşuyla açıklanabileceğini kabul etmekle beraber, tevhid ilkesine ve ilim sıfatına ağırlık veren sıfat anlayışının gereği, bu ismi “dıştan bir etkileyici olmaksızın zâtını kendi mahiyetiyle bilen” şeklinde açıklamıştır (er-Risâletü’l-ʿarşiyye, s. 27). Buna göre hay “var olan zâtın kendisinden gizli kalmaması, bir anlamda varlığının şuuruna sahip bulunması” mânasına gelir.
Allah’ın isimlerine mistik yaklaşımlar yapabilen Kuşeyrî gibi gönül adamları, O’nun hay oluşundan dünyayı ve ölümü küçümseme sonucunu çıkarmışlar ve bu duygular içinde Allah’a kavuşma özlemi hissetmişlerdir (et-Taḥbîr, s. 76).
Hay Allah’ın zâtî isimleri ve sübûtî sıfatları içinde yer alır ve tenzîhî sıfatlar gibi zât-ı ilâhiyyenin dışında hiçbir şeye taalluk etmez. Hay ismiyle “varlığının başlangıcı olmayan” mânasındaki evvel, “varlığının sonu olmayan” mânasındaki âhir, bâkī ve vâris, “fiilen var olan, mevcudiyeti ve ulûhiyyeti gerçek olan” mânasındaki hak isimleri arasında anlam yakınlığı vardır.
Amelinizde rıza-yı ilâhî olmalı. Eğer O razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer O kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok. O razı olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktiza ederse, sizler istemek talebinde olmadığınız halde, halklara da kabul ettirir; onları da razı eder. Onun için, bu hizmette doğrudan doğruya yalnız Cenâb-ı Hakk'ın rızasını esas maksat yapmak gerektir.
***
Bu dünyada, hususan uhrevî hizmetlerde en mühim bir esas, en büyük bir kuvvet, en makb bir şefaatçi, en metin bir nokta-i istinad, en kıs tarîk-ı hakikat, en makbul bir duâ yi mân n kerametli bir vesile-i makasıd, en yükser haslet, en safi bir ubûdiyet "ihlas"tır.
Bütün kuv inizi ihlasta ve hakta bilmelisiniz. Eve Haksızlar dahi, ihlâs ve san kazanıyorlar. aktadır ve ihlastadır. içinde gösterdikleri üzünden kuvvet
tıdır. Burada anlatılan MARUF: Yüce Hakkın tevhidi ve İslâm seria-
Aynı şekilde:
"Onlara MÜNKER'i yasak eder.>>>
Burada anlatılan MÜNKER; şirk, küfür, günah benzeri yara-maz ve bed olan şeylerdir.
Sonra o:
«Kendilerine TAYYİBAT'i helâl eder; HABAİS'i de yi-ne onlara ikram eder.>>>
«TAYYİBА Т.»
Lafzi ile anlatılmak istenen mana şudur: Önceden haram olan ic yağı, et, yağ ve sair påk olan şeyler..
«HABAIS.»
Lafzından murad olan mana da şudur: Ölmüş hayvan eti, kan, domuz eti, şarap, murdar yiyecekler.. bir de, riya, rüşvet ve benzeri haram yollardan ele giren mal..
Sonra o:
«Kendilerinden AĞIR YÜKLERİNİ kaldırır.»
Bu âyet-i kerimede geçen:
"AĞIR YÜKLER.»
Tabirinden murad, eskilere zulümlerinden ötürü yüklenen nice meşakkatli işlerdir. Şöyleki:
Onlar bir günah ettikleri zaman, bunun tevbesi: Kendilerini öl-dürme emri idi.
Onların tenlerine bir murdarlık bulaştığı zaman, su ile yıkamakla temiz olmazdı; derilerini yüzüp çıkarmaları gerekirdi.
Donlarına bir pislik bulaştığı zaman, o mahalli kesip atmaları icab ederdi.
Onların gusülleri, ancak su ile mümkündü.
Bir gün, bir gecede elli vakit namaz onlara farzdı.
Namazları ve ibadetleri ancak, bu iş için yaptıkları kiliselerde kı-lınır başka yerlerde caiz değildi.
Oruç tuttukları günlerde, taa, tamam oluncaya kadar geceleri ka-dınlarına yakın olamazlardı; kadınlara yakınlık onlara haramdı. Oruç tuttukları gün, ancak o günün akşamı ile yatsı arasında yedikleri idi. Yatsıdan sonra, bir şey yemek onlara haramdı.
Onlara zekât: Mallarının dörtte birini vermek idi.
İşte.. Resulüllah S.A. efendimiz, bütün bu güçlükleri onların sır-tından kaldırdı.
Onların tevbesi şu oldu: Ettiklerine pişman olmak, bir daha işle-memeye ažmetmek, Allah'ın gazabından korkmak, istiğfar ve tevbe etmek.. Böyle ettikleri takdirde affolunacaklardı.
Tenlerine ve elbiselerine bir pislik bulaştığı takdirde su ile yıkan-ması halinde påk olması..
Abdest ve gusülleri için su bulunmadığı zaman, toprakla teyem-müm etmelerinin caiz olması..
Bir gün ve bir gecede beş vakit namazın farz olması..
Her nerede bulunurlarsa, orada ibadetlerinin caiz olması.. Oruç tuttukları günün
gecelerinde kadınlarına yaklaşmalarının caiz olması.. Oruç tutacakları günün gecesinde taa, tanyeri ağarıncaya kadar ylyip içmenin kendilerine helâl olması..
Mallarından kırkta birini zekât vermelerinin caiz olması.. «Kendilerini bağlayan gulleleri de kaldırdı.>>>
Yani: Onları elleri boğazlarına demirle bağlanmış gibi yapan, dar ve meşakkatli bağlarını çözdü.
Onlara ağırlık veren işlerden bazıları şunlardı:
Yanlışlıkla katil işinde diyet ve af caiz değildi; ancak kısas olun-ması icab ederdi.
Küffardan alınan ganimet mal, kendilerine haramdı.
Kestikleri kurban eti kendilerine haramdı.
Geceleri işledikleri günahları, sabahları alınlarına ve kapılarının üst kısmına yazılırdı. Bu yazıyı, hiç bir yoldan silmek, yok etmek müm-kün değildi.
İşlenen günahların setrolunması sureti ile cezayı tahfif eyledi.
Ayet-i kerimeye devam edelim:
«Şunlar ki..»
Yani: Rahmetimiz şu zümreyedir ki..
«Ona inandılar.>>>
Yani: Resulüllah S.A. efendimizin nübüvvetini dille ikrar, kalble tasdik ettiler.
«Ona tazim edip yardım ettiler.>>>
Allah'ın Resulüne yardımları şudur: Düşmanlarına kılıç çalıp harp ve kıtal etmek..
«Ve, onunla indirilen nura tabi oldular.>>>
Müfessirlerden bazıları şöyle dedi:
Resulüllah S.A. efendimizle beraber gelen, kıyamete kadar hükmü baki olduğu Kur'an-ı Kerim'de beyan edilen şeriatıdır. Ki bu: Nesholmaktan ve tebdilden uzaktır. Her bakımdan mahfuzdur.
Bu lūgat; Kitap okuyan, yakın geçmişiyle ilgile nen, dinî terimleri öğrenmeye çalışan herkesin ih-tiyaç duyduğu kelimelere yer vermektedir. Zira biz inanıyoruz ki Osmanlıca dilimizin temelidir, ona her vakit ihtiyaç duyulmuş ve duyulacaktır.
Bugün yeniden diyaloga, başladığımız geniş bir Türk alemi ile uydurukça bir dil ile değil, ancak geç-mişte bizi birbirimize bağlayan kelime ve terimlerle anlaşabiliriz.
Aynı zamanda yakın geçmişimizde yazılan çok de-ğerli eserler vardır ki, belli kelimeleri bilmediğimiz ölçüde, o imanî ve Kur'anî kaynaklardan istifademiz azalmaktadır.
Bu sebepten dolayı günümüzde dünya dillerine ter-cüme edilen, Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin Risale-i Nur adlı eserlerinde geçen, kelimeleri naza-ra aldık ki, dünyanın istifadesine sunulan eserlerden gençliğimiz daha ziyade istifade edebilsin.
Biz bu lûgatta, kelimelerin Osmanlıca yazılışına da yer verdik ki, telaffuzunda ve okunmasında okuyu-cuya kolaylık olsun.
Bu lûgatin, bu gibi ihtiyaçların giderilmesine vesile olmasını Cenab-ı Haktan dileriz
(Eleftorios-1864-1936) Yunanistan'ın meşhur devlet adamlarındandır. Onceleri avukatlık yaparken, sonra Girit ihtilalcilerinin başına geçti. 1910'da Kostantin'i
düşürüp yerine geçti. Başbakan oldu. İzmir in işgalinde mühim rol oynadı. İki defa suikaste uğradı, iç karışıklıklara sebep oldu. İtalya yolu ile 1935'de Paris'e kaçtı. Bir yıl sonra orada öldü.
VESAİT-I
TABİİYYE-İ MÜNAKALE: Tabii, yani Allah tarafından yapılmış olan taşıma ve ulaştırma vasıtaları.
TEKFİR: Birbirine "kâfir" de-mek, kâfirliğine mek. hükmet-
TELÂKİ: Kavuşma, kesişme.
TELKIH: Aşılama.
TELVİH: Açıklama, zâhir ve âşikâre kılma.
TEMÄSÜL: Medenileşmek.
TEMESSÜK: Yapışma, bağ-lanma.
TEMERKÜZ: Bir merkezde toplanma.
TEMEVVÜC: Dalgalanma.
TEMZIC: Mezcetmek, birbirine karıştırmak.
TENAKUS: Noksanlaşma, azalma.
TENAKÜR: yabancı ve Tanımamak, düşman sayarak adavet etmek.
TENÁSUH: İslâmdan hariç olan batıl bir fırkanın: "ruh bedenden bedene intikal eder." şeklindeki bâtıl inanışları.
TENAZU': Kavgalaşmak, çekişmek, husumet etmek.
TENEBBÜH: Uyanmak.
TENEFFÜR: Nefret duymak, İğrenmek, kaçınmak.
TENVİM: Uyutmak, ipnotizma etmek.
TERTİB-İ MUKADDEMAT Bir neticenin meydana gelmesi için lâzım olan sebepleri sıraya dizmek.. Bir neticeye varılması için sırasıyla riayet edilmesi icabeden sebeplerin tertibi.
TESADÜM: Vuruşma, şid-detle çarpışma.
TESELSÜL: Zincirleme birbi-rini takip.
TESEYYÜB: Lâkaydlık, tem-bellik.
TESHİL: Kolaylaştırma, ko-laylık gösterme.
TESMİM: Zehirlenme, zehir-leme.
TESMİYE: İsimlendirme.
TEŞAHHUS(AT): Belirlernek, şahıslanma, özellik ve sıfatlarla taayyün etme.
SAADET-İ ACİLE-İ MUVAK-KATA: Hemencecik, acele olarak ele geçen, geçici bir saadet, mutluluk.
SAADET-İ ACİLE-İ MÜSTEMİRRE: İlerde ele geçecek olan devamlı, nihayetsiz bir saadet.
SADARET: Başvekâlet. SAID HALİM (PAŞA): (1863-1921) Enver Paşa Harbiye Nazırı olduğu zaman, o da sadrazam idi. 1. Dünya Harbinden sonra Malta'ya sürüldü. İki sene orada kaldı. Serbest bırakıldıktan sonra İstanbul'a dönme isteği reddedildi. O da İtalya'ya iltica etti. 6 Aralık 1921'de Roma yakınlarında bir Ermeni komitecisi tarafından şehid edildi.
SAKİM: Hasta, hastalıklı.
SALİHAT: Hayırlı ameller, iyi ve güzel işler.
SEKERAT: Ölüm anı, ölüm hâli.
SELEF-İ MÜCTEHİDİN: İlk mücahidler.
SELEF-İ SALİHİN: İlk müctehidler. İlk rehberleri, Ashab, Tabiîn, Tebe-i Tabiînden olanlar.
SEMERE-İ SA'Y: Çalışmanın neticesi, menfaatı. faydası ve
SEBA: Yer, toprak, arz.
SEREYAN: dağılma, geçme. Yayılma,
SERFÜRÜ: Baş eğmek, itaat.
SIDK: Doğruluk, yalanın zıddı olan hakikat.
SIGAR: Küçüklük.
SIGAR-I NEFS: Nefsini küçük ve kıymetsiz görmek. Hakir ve zelil olmak.
MÜTEMESSİK: Bağlı olan. MÜTERAFIK: Birbiriyle dost ve arkadaş olan.
MÜTERAKİM: Birikmiş, top-lanmış.
MÜTESELSİL: Birbiri ar-kasına gelen.
MÜTEVAZİ-ÜT TARAFEYN: Her iki tarafı da birbirine denk olan. İmkân, müte-vazi-üt tarafeyndir. Yani mümkün olan eşyanın varlığı ile yokluğu birbirine eşittir. Birinin diğerine te-rcihi için mutlaka bu tercihi yapacak bir müreccihe ih-tiyaç vardır.
MÜYÜL: Meyiller, arzu ve istekler.
MÜZAHEMET: Birbirine zahmet verme, sıkıştırma.
MÜZAHRAFAT: Dışı güzel içi çirkin olan, boyalı yaldız, süprüntü, pislik.
-N-
NABİT: Yerden fışkıran, biten.
NAHNÜ: Biz.
NAMUSŞİKENANE: Namus duygusunu kırarak, yırtarak.
NÂR: Ateş, cehennem.
NAŞİE ZÁTİYE: Zatından meydana gelen.
NAZARİYAT-I İÇTİHADİYE: İçtihada konu olan nazari hükümler.
NAZİL: Yukarıdan aşağıya inen, gelen.
NEFİY: Yok etmek, kabul etmemek, reddetmek.
Kötü NETİCE-İ SEYYİE: sonuç.
NEVÂMİS-İ İLAHİ: İlâhi kanunlar.
NİSBİ: Kıyaslama ile olan, başkası ile mukayese edilerek değer alan.
NUSB-ÜL AYN: Göz önünde bulundurmak.
NÜŞÜZ: Kadının kocasına, en meşrû isteklerinde bile itaat başkaldırması. namus etmemesi, Irz ve konusunda hafifmeşreb davranması.
nall olacaklardır: Yüce Hakkın en büyük rızasına ermek sureti ile v Bunlar Ahirette: Cümle azaplardan kurtulacaklardır; rahmate lat bulup fevz ü felâha ereceklerdir.
Birinci Ayet-i kerime burada tamamdır; bundan sonra ikinci
Ayettir. Allah-ü Taála şöyle buyurdu:
«Şöyle söyle:
Yani: Ey Habibim Ahmed, Resulüm Muhammed onlara anlat ve «Ey insanlar, ben sizin hepinize gönderilen Allah'ın Resul de kl:
yüm.
Bu Ayet-i kerimenin daha açık manası şudur:
Yüce Hakkı tevhid etmeniz, ona itaat etminiz için davet et meye gelen Resulüm.
hepinize gönderilen Resulüm. "Sair resuller gibi değilim ki, bir talfeye Ama cümlenize.. Arap, Acem, Siyah, Beyaz, Türk, Rum.. hemen
gönderilmiş olayım. Bu sekilde, umuma resul olarak gönderilmek, ancak bizim Resu-lümüze ait bir şereftir. Hatta, cin tayfasına da peygamber gönderil
mek, ancak Resulüllah S.A. efendimize has bir şereftir.
Sonra.. beni Resul olarak gönderen:
«Öyle bir Yüce Allah'tır ki, semaların ve yerin mülkü onun dur. Ondan başka ilah yoktur. O can verir ve öldürür...
Yani: Cansız tenlere can ihsan eder; diriltir. Ana karnında bir katra meniden musavver olan cisme, yumurta içinde musavvar olan kuşlara.. tüm insanlara ve hayvanata can verir. Burada öldürdükten sonra, âhiret evinde de cümle ölmüşleri diriltecektir.
Sonra..
«Allah'a iman ediniz.>>>
Cümleniz kalble tasdik dille de ikrar ediniz. Allah birdir, ortağı ve benzeri yoktur. Bütün kemalât ile mevsuf olup cümle noksan -fatlardan ve acizlikten beridir.
«Onun Resulüne de iman ediniz.>>>
Yani: Allah'ın gönderdiği peygamberi tasdik edip, getirdiklerini cümleniz kabul edin. Onun hak olduğunu tasdik edip iman getirin.
O öyle bir nebidir ki, Ü MM Î'dir. Ve.. Allah'a iman etmiştir.
Yanı: Şanı büyük Allah'ın vahdaniyetini, kelimelerini, kendisine nazil olan Kur'an-ı Kerim'i, ilahi vahyi, rabbani ilhamı cümleten tas-dik eder..
Bu ayette geçen, Resulüllah S.A. efendimizin ÜMMÎ sıfatı, onun, bir başkasından okuyup yazma öğrenmediğini anlatır.
İşte..
«O Resule tabi olunuz ki, hidayeti bulasınız.
Yani: Hepiniz, toptan ona tabi olunuz. Ancak, bu sayede dalalel-ten kurtulur, doğru yola hidayet bulup irşad olursunuz.
Resulullah B.A. efendimiai anlatan Ayet-1 kerimeler bunlardır. Balavat-1 gerife lle kianca anlatılmak istenen mana şudur:
Allahım, bu Ayet-i kerimelerle vasfı anlatılan Resulüllah S.A. efen-dimize, kendisine tabi olup leset bulmasına yardım edenlere şanları-
na layık bir şekilde salût eyle. Salavat-1 gerifeye devam edelim. Ki o:
Şereflilerin sulplerinden İntihab edilmiştir.
Daha açık manası ile:
Resulüllah S.A. efendimiz, şerefli babalarının sulbünden süzüle-rek halls bir şekilde akıp gelmiştir. Hem de pek seçkin bir halde..
-Ve.. ZARİFELER'in batınlarından.
Bu cümlede geçen:
ZARİFELER.
Lafzından murad, Resulüllah S.A. efendimizin ana tarafından, kendisine kadar gelenlerdir. Bunların, påk ve temiz oldukları anlatıl maktadır.
Devam edelim:
Abdimenafoğlu Abdülmuttalib'in özünden süzülerek gelmiştir.
Bunun daha açık şerhli manası şudur:
Abdülmuttallb b. Abdimenaf'ın çocukları arasından, en temizi ve örlüsü Abdüllah Hazretleridir. Ki bu: Resulüllah S.A efendimizin ba-basıdır. Resulüllah S.A. efendimiz, bundan süzülerek gelmiştir.
Aynı şekilde Abdimenafoğlu Vehb'in kızı Amine de, o asrın pek temizi ve påki idi.
İşte.. Abdüllah Hz. nin nikâhlanması sonunda, zamanın en şeref-lisi, en iyi yerde ve en iyi saatte Resulüllah S.A. efendimizin, sırf Yü-ce Hakkın lütfu, yaratan Rabbın feyizlerinden Alemi şereflendirip her yanı münevver ve mutahhar eylemiştir.
Resulüllah S.A. efendimizin ceddi. Abdülmuttalib b. Haşim b. Ab-dimenať, olduğu halde; Haşim burada anlatılmamıştır. Bunun sebebi şudur: Bütün ehl-i kitap katında gerek ana tarafından, gerekse baba tarafından Resulüllah S.A. efendimizin atasının ismi Abdimenaf'tır. Böylece, Resulüllah S.A. efendimizin teşrifi, iki Abdimenaftan müte-vatir olduğu için, Haşim anlatılmamıştır. Nitekim, Resulüllah S.A. efendimiz bu manada şöyle buyurmuşlardır:
«Ben, iki Abdimenaf'ın oğluyum.»
Bu da anlatılan manaya bir işarettir.
FETRET DEVRİNDE GELENLER
Bu manada İmam-ı Süyuti Rh. şöyle anlatmıştır: - Resulüllah S.A. efendimiz, kendisine gelinceye kadar, bütün
babaları ve anaları şirkten ve küfürden temiz olarak gelmiştir. Hem de bir peygambere mensup olarak.. Yahut, bir peygamberin gelmediği fetret zamanında olmuşlardır. Fetret zamanında gelenler için, sahih olan necatlarıdır.
mu tahkik etmiştir. Imam-1 Suyuti'den evvel, Imam Fahreddin Basith bu dary
Nitekim, Ebu Nuaym Rh. Detail adh eserinde Enssten ra başka yoldan da Ibn-i Abbas'tan ra. naklen, Resulüllah B.A. efendimi zin şöyle buyurduğunu anlattı:
«Allah- Tala beni temiz sulplere ve temiz rahimlere nakilden di.. Babalarımdan ikiye ayrılan kolun ancak hayırlısında oldums ayırmadı. Cümleden temiz ve påk olan babalara ve analara nakitys
Resulüllah S.A. efendimizin bu haberi ile anlatılan manaya göre Resulüllah B.A. efendimizin anaları ve babaları şirkten ve katürden yana temiz olduğu manasında, bu hadis-i şerif açık bir deliidie
Çünkü, müşrik olanlar için:
«Temiz ve påk...
Tabirleri kullanılmaz, zira onlarda hayır yoktur.
RESULULLAHIN ANA BABASININ İMANI
Ayrıca, Resulüllah.8.A. efendimiz, Allah'ın lütfu ile babasını ve anasını diriitip iman şerefi ile müşerref eylemiştir.
İmam-ı Süyuti'nin, bu bahse dair yazdığı iki aded risaleaj vardır Bütün bu manalar dışında, bir ayet-i kerimede Allah-ü Taálá şöy le buyurdu:
...... Secde edenler içinde dolaşmanı daima görendir» (20/210) İşbu mana, üstte anlatılanlara kesin bir delildir,
Salavat-ı şerifeye devam edelim:
Onun vasıtası ile aykırılıklara hidayet eyledin.
Yani: Bu Alem halkına, Resulüllah S.A. efendimizin vasıtası ile hi dayet nasib eyledin. Şöyleki:
İnsanlar arasında din üzerine olan aykırıkları giderdin. Birbirie rini tekzib etmeleri, peygamberlerine karşı yanlış tutumları sebebi ile bazıları İbrahim a.s. için:
Yahudi oldu.
Derlerdi.
Kıble üzerine de çeşitli ihtilafları vardı. Mesela: Yahudiler Beyt Makdis'e dönerdi. Nasara ise.. meşrık canibine dönerdi.
Sonra.. Yüce Hak, badet için insanlara bir gün farz eyledi. B günü, Yahudiler cumartesi yaptılar; Nasara ise, pazar gününü seçti
ler. Bunlardan her biri, diğeri için:
Hiç bir şeye yaramaz.
Dedi. Bunlara benzeyen daha nice ihtilafları vardı.
Bu açıdan bakılınca, salavat-ı şerifenin manası şu olur:
Merhametliler merhametlisi şanı büyük zatınla bizleri, Reso lüllah S.A. efendimiz vasıtası ile doğru yola, sırat-ı müstakime hida yet eyledin.
Şöyleki:
Yüce Hakkın cümle kitapları haktır. Cümle peygamberleri haktir, bunlar bütün noksanlardan ve ayıplardan masum ve müberradırlar
Ibrahim a a dahi Yahudilikten ve Nasaraliklan beridir. Dini Hanif ve Millet i Islam üzerinedir
Kible ise, bütün mekanların hayırlısı, yerlerin en faziletlisi olan Kabe-1 Muazzama'dır. Allah-u TAAIA, oranın gerefini artırsın Binlere rayt ziyaret etmek nasib eylesin.
Sonra, Resulüllah B.A. efendimizin hidayeti sebebi ile müslüman lar, kendilerine tayin olunan günlerden cumayı seçtiler. O gün hafta gunlerinin en hayırhaidu.
Bunun dışında oalnlar, aykırı tutumları ile hiç bir şey değillerdir.
Ya Rabbi, doğru yol, tam hak budur ki, kereminle, lütfunla bize onu hidayet ve İrşad eyledin.
Bir başka mana da şöyle verilebilir:
Arap içinde, kabileler arasında birbirlerine karşı böbürlenmek, üs tünlük iddiaları ile aralarında baş gösteren aykırı tutumdan, Resu Jüllah S.A. efendimizi peygamber olarak gönderdiğin, ayrıca Kur'an-ı Keriminde:
En keremliniz, en çok müttaki olanınızdır. (49/13)
Buyurmak sureti ile, Allah katında makbul ve faziletli olmanın, ancak takva ile olacağını bizlere anlatıp hidayet ve İrşad eyledin.
Salavat-ı şerifeye devam edelim:
Onun vasıtası ile, iffet yolunu beyan ettin.
Şöyleki: Resulüllah S.A. efendimiz, vasıtası ile bize nikah yolları nı izah ettin. Cahiliyetin kötü ve uygunsuz yollarından, harama dal-maktan bizi kurtardın. Nikah yolu ile, sahib olduğumuz kadınların, maliki bulunduğumuz cariyelerin helal olduklarını bize beyan ettin. Nikah kime sahihtir ve kime calz değildir; kimlere helâldir, Resulül-lah S.A. efendimizin vasıtası ile bunları bize anlattın.
Bir başka manaya göre de şu demeğe gelir:
Bütün haramlardan, haksız yere heval şeylere tabi olmaktan Resulüllah S.A. efendimiz vasıtası ile bizleri korudun; iffet yoluna, zühd ve takva yoluna irşad eyledin.
YÜZ İKİNCİ SALAVAT-I ŞERİFE (DUA):
Allahım.
Ey duâlara icabet eden, işleri bitiren şanı büyük Allah.
Senden istenenlerin en faziletlisi hürmetine isterim.
Görüldüğü gibi, burada istenilen şey, açıkça anlatılmamıştır. Bu nun sebebi: Tamimdir. Yani: İsteyenin, dünya ve âhirete dair bütün arzularına şamil olması İçindir. Hatta, bütün ümid ve temenni ettik lerine de..
en faziletlisi, istenilen seylerin en sereflisi ve en faziletsi ve en kend Yüce Hakkın dergahına el açılıp ihtiyaçları arz etmekleri lisi hakkı için niyaz edip isterim.
- Isimlerinin sana en sevgilisi, katında en keremlisi hürmetics Isterim.
Bu cümlenin daha açık manası şudur:
Azamındır. Yüce dergahına o isimle dua olunduğu zaman kan Ey Alemlerin İlahi, güzel isimlerinin sana en sevgili olara edersin. O isim hürmetine, senden istenilen seyl lütfunla insan den
İşte o isim hürmetine sana dua edip yalvarıyorum.
Devam edelim:
Peygamberimiz Muhammed S.A. vasıtası ile bize ihsan eyled. ğin şeyler hürmetine isterim.
Bu cümlenin daha açık manası şudur:
Mübarek varlığı, risaletle cümle âleme rahmet olan, gözlümizan nuru Resulüllah B.A. efendimizin vücud-u latifleri ve bi'set-1 serifeleri lle üzerimize in'an, ihsan eylediğin büyük nimetler hürmetine se den isterim.
- Allah-ü Taala ona salát ve selâm eylesin.
Bilhassa, Resulüllah S.A. efendimizi, dünya ve âhirette, sevip temediği tüm şeylerden korusun.
Ki, onun vasıtası ile, bizleri dalálattan korudun.
على وَمَا مِن اعْطَابَكَ فَان توك تعظيما لا مرك ناء الرمك ومنهم الموعودك لا يحب انا محمد صلى الله عليه وسلم في ماء حقه فلا إِذا مَنَا وَصَدَقَاهُ وانقا يُصَلُونَ عَلَى التِي يَا أَيُّهَا الَّذِينَ مَنوا صَلُوا عَلَيْهِ وسلموا تسليما وأمرت العباد الصلوة عَلَى نَهُمْ فَرِيقَة افْتَحْنَهَا وَامْرَتَهُمْ هَا . ومَا أَوْجَبَ عَلَى مَنك أن تصلى انت ومن عَلَى مُحَمَّدٍ عَبدِكَ وَرَسُولِكَ وَبَيكَ وَصَفَتِكَ وَخَيْرَتِكَ مِنْ خَلْقِكَ أَفْضَلَ مَا صَلَّيْتَ عَلَى أَحَدٍ مِنْ خَلْقِكَ إِنَّكَ حَمِيدٌ مَجِيدٌ
ve mensen min i'talke feeduke taxi men llemrike vettibeen livasiyystike ve mintecisen limev'udike lima yout bü linebiyyina Muhammedin sallallah nisyhi ve selleme fiedai hakkhi kabelo na is amenna bihi ve saddaknahü vet taba'na'n nurellezi ünzile maahu ve kalte:
Innallahe ve meldiketahu yu sallume alennabiyyi ya eyyühellerine amenu sallu aleyhi ve sellimu teali men.
ve Ve emertel-ibade bis-salāti al nebiyyihim farizaten iftarazteha emertehüm biha fenes'elüke bicelali vechike ve nuri azametike ve bima evcebte alá nefsike en tusalliye ente ve meläiketűke alå Muhammedin abdi-ke ve resulike ve nebiyyike ve safly-yike ve hyretike min halkıke efdale ma salleyte alá ahadin min halkıke inneke Hamidün Mecidün.
Sana dua ediyorum, emrine tazim İçin. Ayrıca bu yoldaki tavsiyene uyarak.. Hem de, zatımdan vaad edilen şeylerin yerine geleceğine inanarak. Bilhassa Pey-gamberimis Muhammed'in hakkını eda işinde vacib olan şeyler için... Allah- Ta álá ona salát ve selå meylesin. Biz, onun vasıtası ile iman edip tasdik ettiğiminden bu yana onun için yapacaklarımızı kabul ettik. Onunla inzal edilen sura tabi olduk. Şöyle buyurdun:
Şüphesiz, Allah ve melekleri o peygambere çok salât (ve tekrim) eder-ler. Ey iman edenler, siz de ona salát edin; tam bir teslimiyetle selåm verin. (23/56)
Kullara emrettin; peygamberlerine salávat okumayı kendilerine gerekli fars kıldım ve bu farz salávatı okumalarını emrettin.
Muhammed'e salát eyleyesin; sen ve bütün meleklerin.. Senin kulundur, resulündür, nebindir senin safi kulundur, halkından hayırı kıldığındır. Halkından herhangi birine ettiğin salâtın en faziletlisi olsun.
Mahkeme kadiya mülk değil: Devlet kapısında önemli bir göreve getirip yetki sahibi olan, ne oldum delisi olup halka tepeden bakma mak bir gün bu görevi bırakmak zorunda kalacağını bilerek, adaletlen ve doğruluktan ayrılmadan çalışmalıdır. Hiç kimse, bulunduğu kamu Nemetinde ömrünün sonuna kadar kalamaz
Mal adama hem dost hem düşmandır: Malı, mülkü, parası olan,
bunları dikkatli ve doğru kullanırsa, sıkıntı çekmez, rahat yaşar. Bu durumda parası onun dostudur. Zengin kişi, parasını yanlış yerlere (kumar, içki vs.) harcarsa, etrafını saran dalkavuklardan ve çıkarcılar-dan kendini koruyamazsa, parasından ve sağlığından olur. Bu durum-da parası onun düşmanıdır.
Mal canı kazanmaz, can malı kazanır: İnsan, ne kadar zengin olursa
olsun, sağlığını koruyamayıp yitirebilir. Sağlıklı insan, çalışarak mal, mülk, sahibi olabilir. Ama para ile sağlık satın alınamaz.
Mal canın yongasıdır: İnsan, yıllarca emek verip kazandığı parayla elde ettiği malına zarar geldiğinde, canı yanmışcasına üzülür.
Malını yemesini bilmeyen zengin her gün züğürttür: Para, her
türlü ihtiyacımızı karşılayabilmek, yani harcamak için kazanılır. Çok parası olduğu halde harcamaya kıyamayan, bu nedenle de birtakım şeylerden mahrum kalan kişinin, züğürt kişiden bir farkı kalmaz.
Mal malamatı örter: Zengin insanların bazı kusurlan ve ayıplan ya görülmez ya da önemsenmez
Mali ongun olanın adı angın olur. Zengin kişi, yaşadığı toplumda
herkes tarafından tanınır.
Mart ayı, dert ayı: Mart ayı, takvime göre, ilkbaharın ilk ayı olsa da pek de bahar gibi geçmez. Havalar kimi zaman kiş kimi zamanda ber har özelliği gösterir. Bu durum, birçok kişinin hastalanmasına sebep olur. Ayrıca bu ay, kışın sonu olduğundan, genellikle yoksul kimselera
MÜNHARIFEN: Inhiraf ede zek, doğru çizgiden sapa-rak
MÜNTAKİM: İntikam alıcı, öç sahibi
MÜNTEHA: Son
nokta, vanilacak nihal yer nihayet, som
MÜNTEHAB: Seçilmiş.
MÜNTEŞİRE-I
MUVAKKATE: Herhangi bir vakte bağlı olan hüküm.
MÜNTEŞİRE-İ
ZAMANI:
Zamanı muayyen olmayan hüküm
MÜRUR-U ÄSAR: Asırların geçmesi.
MÜSADEMET: Vuruşmalar, çarpışmalar.
MÜSAHALE: göstermek. Kolaylık
MÜSALEMET: Barış, sulh.
MÜSTEMİRRE: Daimi.
MŪSTENKİF: Bir işten veya sözden gekimser. geri duran,
MÜŞEVVİK-İ Tatbike teşvik eden. İMİSAL:
MÜTEDAHİL: Birbiri içine giren
MÜTEHAVVİL: Değişen.
MÜTEKELLİM-İ MAALGAYR: Arap gramerinde
Türkçedeki 1. çoğul bildirir. Mesela Yazdk sözünde fail "bizdir ve mütekallim maal-garde Yazma filinin yaptığ söyleyen kişi, yalnız deği dir. O file başkalan da iştirak etmiştir. Ferdin mütekellimi maalgay da rak yani sadece kandi hes-abına değil, başkalan hes abına ve adına da leda-kärlıkta bulunmaya kalkış ması veya müsa-maha göstermesi iyi bir harekat değildir. Hatta hiyanet bile sayılabilir. O ancak kendi hesabına fedakarlık veya müsamaha gösterebilir.
MÜTEKELLİM-İ
VAHDE: Arap gramerinde Türkçe-deki 1. tekil şahsı bildirir. Sözü söyleyen, işi yapan kimsenin bizzat ve sadece kendisi. Meselä: Yazdım sözünde fail "ben'dir. Ve mütekellim-i vahdedir. Fer-din, mütekellim-i vahde ola-rak, yani sadece kandi hesabina ve adina dakarlık ve müsamaha göstermesi güzel bir hare kettir, Amel-i salihdir.
MASADAKAT: Muvafik misäller. Bir kelimedeki methumun şümülüne giren fertior
MA'SİYET: Günah, isyan.
MASUM: Günahsız, suçsuz.
MA-VUDIA LEH: Hangi gaye için indas edilmişse o maksad için kullanılması.
MAZARRAT: Zarar.
MAZBUT: Kayıtlı, muayyen, derli toplu. belirli,
MAZLÜMİN: Zulüm görmüş kimseler.
MEBDE': Başlangıç, baş taraf.
MEBDE-İ HÜRRİYET: İkinci meşrütiyetin ilanı senesi kasdediliyor. (1908 yılı)
MEBSÜTEN MÜTENASİB: Birbirlerine nisbetli olan iki şeyden birinin artmasıyla diğerinin de aynı nisbetle artması veya eksilmesiyle diğerinin de eksilmesidir. Doğru orantılı olarak
MECMA-I EVSAFI MASO ME: Masum, günah az pekçok vasıfların toplandığı yer
MECRUH: Yaralı
MEDEDKAR: Kurtaric
MEHASİN: Güzellikler
MELEKUT: Bir şeyin iç yüzü lo ciheti. Eşyanın, yalnız kudret-i İlahiyenin taallok ettiği ve sebeplerin müdah ale edemediği vechesi.
MELZUM: LAzımın sahibi Başkası kendisine lazım kılınmış.
MENSUH: edilmiş. Hökmü İptal
MERATİB: basamaklar. Mertebeler,
MESAİL-İ HİLAFİYE:
Şeriatın, ihtilaflı olan ve içtihada konu teşkil eden teferruata dair meseleleri.
MESAVİ: Kötülükler.
MESH-Í MANEVİ: İyi ahlakın silinmesi. Månen, rühen, ahlâken değişme.
MEŞİHAT: Osmanlı dev-letinde Diyanet İşleri başkanlığı yerini tutan makam.
KAZASKER: İlmi derecesi Şeyh-ül İslâmdan bir derece aşağı olan zat.
KAZİYE: Hüküm ifade eden cümle.
şümullü KAZİYE-İ MUTLAKA: İhatası kayıtlanmamış hüküm. Zarüret ve devam gibi kayıtlarla kayıtlan-dırılmamış bir kaziyedir.
KAZİYE-İ VAKTİYE-İ MÜN-bir TEŞİRE: Muayyen zamana mahsus olmayıp, zamanlar içinde dağılıp herhangi bir zamanda meydana gelen hüküm.
KESSARET-ÜZ ZÜNUB: Günahları artıran, kat kat çoğaltan.
KELBİYET: Köpeklik.
KÜRÜN-U ÜLA: İlk asırlar. İlk çağlar.
KUVA: İstidatlar, kabiliyetler, kuvvetler.
KÜLL-Ű A'ZAM: En büyük bütün. En çok cüz sahibi.
-L-
LÅAKAL: En azından. Hiç olmazsa.
LASİYEMMA: Bilhassa.
LA YEDÜLLÜ ALÁ MA'NEN Fİ NEFSİNİ: Kendi başına bir mânaya gelmez.
LAZIM: Lüzumlu, gerekli, bir şeyden asla ayrılmayan, beraber olan.
LAZIM-I MEZHEB-MEZHEB DE İLDİR: Kişinin esas maksad ve muradı olan fiil veya sözüne ikinci bir husus daha lüzum ve terettüb etse, o bununla muaheze edilmez. Çünkü o bunu iltizam etmiş değildir.
LÁZIM-I ZATÍ: Bir şeyin zatına bağlı olan, ondan asla ayrılmayan. Mesela: Insanda gülme kabiliyeti mahiyetinin lâzımıdır.
LAZIME-İ ZARURİYE: Kat'l lâzım.
-M-
MA'FUV: Afvedilmiş.
MAHALL-İ TEVARÜD: Tezahür yeri. Birkaç şeyin biraraya geldikleri yer.
MAHALL-I TAALLUK-U KUDRET: Kudretin taalluk ettiği yer.
MAHİYAT-I MÜMKİNAT: Sonradan yaratılmış şeylerin mahiyetleri.
MAHİYET-İ MÜCERREDE: Maddeden mücerred herşeyin zati hüviyeti.
-1949-Türkiye ve Irak, komünizme karşı müşterek tedbir hususunda işbirliği karan aldı.
1955 - Pakistan, Bağdat Paktı'na dahil oldu.
1963 - Konya'da
öğretmen Mustafa Kırıkçı, "Bediüzzaman" adında bir gazete çıkarmaya başladı.
EYLUL
23
SALI
11447
R.AHIR
RUMI: 10 EYLÜL 1441
HIZIR: 141
Güney ve ay (be) bir hesap iledir.
Rahman Suresi: 5
BİR HADİS
Kıyamet Gününde azabı en şiddetli olan, ilmi kendisine fayda vermeyen âlimdir.
İbni Adiyy
Dünya muvakkat bir seyrangahtır. Öyle ise, nazar-ı ibretle bak ve zahirî çirkin yüzüne değil; belki Cemil-i Baki'ye bakan gizli, güzel yüzüne dikkat et.
1949-Sovyetler Birliği ilk atom bombası denemesi yapıldı.
22
A'raf Suresi: 55
1980-Iran-Irak Savaşı başladı.
PAZARTESİ
BİR HADİS
Kıyamet Günü en şiddetli azap görecek olan, zalim idarecidir.
2000- Bakanlar Kurulu, Kopenhag Kriterleri ile paralel olan İnsan Hakları Raporunu kabul etti.
EYLÜL
30 1447
R.EVVEL
RUMI: 9 EYLÜL 1441
Müsned, 3: 22
HIZIR: 140
Sizin âzâlarınız içinde en kıymettar göz ve kulaklarınızın maliki kimdir? Hangi tezgâh ve dükkândan aldınız? Bu latif, kıymettar göz ve kulağı verecek ancak Rabbinizdir.
BİR HADİS Alimlerin, üzerinde kaymaktan kurtulamadığı çok kaygan bir tepe vardır ki, o da tamadır.
Mevt-i dünya ve kıyamet kopması ise, bir anda bir seyyâre veya bir kuyruklu yıldızın emr-i Rabbani ile küremize, misafirhanemize çarpması, bu hanemizi harab edebilir.
Prensip sahibi vakur insanlar, şımarık ve hafifliklerden uzak dururlar. Çizgilerini değiştirmezler. Dürüstlükten taviz vermezler. Kimlik ve kişilik sahipleri omurgalıdırlar. Bukalemun gibi renkten renge, şekirden şekide girmezler. Dik ve onurlu durmak güven telkin eder. Böylelerinin hizmeti, verimli ve kalıcı olur. Günlük çıkarlara, basit menfaatlere göre hareket edenlerden geriye sadra şifa bir şey kalmamıştır.
sılcisi sıfatıyla, zaman ve mekâna bağlı olma-dan Allah'ın (c.c.) mânevî huzuruna yükseliş
varlıklar adına onların tem-
uruc-u rûhânî عروج روحانی : ruhla yükseliş ru
hen (ruhça) gerçekleşen yükseliş
uruk عروق : .rklar, 2.damarlar, kökler, 3.(mec.) ruh ve vicdandaki duygular
uruku hayat عروق حيات : hayat veren kökler, (mec.) ayakta ve güçlü kalmayı sağlayan kuv-vet kaynakları
urûk-u insaniyetkârâne عروق انسانيتكارانه : insa niyetlik damarları; (mec.) insan severlik ve iyilik severlik duyguları, vicdan ve merhamet duyguları
urve(t( عروة : kulp, elle tutunulacak yer
urvet-ül vüska 1 : عروة الوثقى.sağlam ve kop-maz kulp, tutunacak dal, (mec.) güvenilecek yer, şey veya kimse 2.(mec.) Kur'an, Kur'an yolu; İslâm; İslâm inancı; sağlam ve sarsıl-maz iman 3.(mec.) Allah'a (c.c.) iman ve tes-limiyet, Allah'a (c.c.) tam teslim olma, tam bağlanma. (Kur'an bize, kim ki şeytanı ve inkârcıların yolunu tanımayıp Allah'a (c.c.) sağlam ve sarsılmaz şekilde iman ederse, kim ki Allah'ı (c.c.) görür gibi inanır ve emrettiği şekilde iyilik yapar ve O'na yönelirse, O'na tam teslim olursa, sağlam ve kopmaz bir kul-pa tutunmuş olacağını bildirmektedir. (bkz. Kur'an, 2/256; 31/22)
el-URVETÜ’l-VÜSKĀ العروة الوثقى Bir Kur’an tabiri.
Müellif: ĞIYASETTİN ARSLAN Sözlükte “istemek” anlamındaki arv kökünden gelen urve, “kova ve testi kulpu, düğme iliği, develerin bağlandığı kök salmış ağaç” demektir. Tutunulan nesneye de urâ denir. Ezherî’ye göre zayıf ve yoksulların, nimetleriyle yaşamak için sarıldığı toplum liderlerine de urâ adı verilir (Lisânü’l-ʿArab, “ʿarv” md.; Kāmus Tercümesi, “ʿarv” md.). Arv kökünün aslında “bir şeye tutunmak, bağlanmak” mânasının bulunduğu anlaşılmaktadır (Tabâtabâî, II, 344). Vüskā da “sağlam olmak” anlamındaki vesâkadan ism-i tafdîlin müennesidir (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “vs̱ḳ” md.; Lisânü’l-ʿArab, “vs̱ḳ” md.). Buna göre “el-urvetü’l-vüskā” terkibi “en sağlam kulp, en sağlam tutamak” anlamına gelmektedir.
Bu tabir Kur’ân-ı Kerîm’de şu iki âyette geçmektedir: “Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğru eğriden açıkça ayrılmıştır. O halde kim tâğūtu tanımayıp Allah’a inanırsa kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa yapışmıştır” (el-Bakara 2/256); “İyilik yaparak kendini Allah’a teslim eden kimse şüphesiz en sağlam kulpa tutunmuştur” (Lokmân 31/22). el-Urvetü’l-vüskā terkibine hadislerde de rastlanmaktadır. Bazı rivayetlerde Abdullah b. Selâm’ın gördüğü bir rüya ile o rüyada tasvir edilen bir bahçeden, ortasında göklere uzanan bir direkten ve tepesinde bulunan bir kulptan söz edilir. Hz. Peygamber’in o bahçeyi İslâm, direği İslâm direği, kulpu da el-urvetü’l-vüskā (İslâm üzere kalmak) şeklinde yorumladığı rivayet edilmiştir (Müsned, V, 452; Buhârî, “Menâḳıbü’l-enṣâr”, 19; Müslim, “Feżâʾilü’ṣ-ṣaḥâbe”, 148). Bu terkip birçok tefsirde “sağlam kulp” olarak tefsir edilmiştir (Taberî, III, 29; Fahreddin er-Râzî, IV, 18). Âyette bir teşbihin varlığı kabul edilmekle birlikte (Zemahşerî, III, 500) sağlam kulptan maksadın ne olduğu hususunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Mücâhid b. Cebr’e göre bundan maksat iman, Süddî’ye göre İslâm, Dahhâk b. Müzâhim’e göre kelime-i tevhiddir (Taberî, III, 29; Endelüsî, I, 344). İbn Abbas’a göre murat “Lâ ilâhe illallah”, Enes b. Mâlik’e göre ise Kur’an’dır (Süyûtî, II, 22). 1884’te Paris’te el-ʿUrvetü’l-vüs̱ḳā adıyla bir derginin yayımlanmasına katkıda bulunan Muhammed Abduh el-urvetü’l-vüskāya yapışmayı “hak yolda istikamet üzere gitmek” şeklinde açıklamıştır (Reşîd Rızâ, III, 32), bu da söz konusu ifadeye dair tefsirlerde yer alan yorumların veciz bir özeti niteliğindedir.
Şîa kaynaklarının bir kısmında el-urvetü’l-vüskānın velâyet (imâmet), kopmayan sağlam ipin de Hz. Ali ve ondan sonraki imamlar olduğu ileri sürülmüşse de (Kummî, I, 84-85) meşhur Şîa tefsirlerinde konuyla ilgili sadece Allah’a imandan söz edilmektedir (Tabersî, I, 631; Tabâtabâî, II, 344-345). Esasen Kur’an’ın bütünü kurtuluş için imanı ve sâlih ameli öngörmektedir. Söz konusu terkibin Bakara sûresinde iman, Lokmân sûresinde ihsan formülüyle birlikte yer alması da bu temel yaklaşımı teyit etmektedir.
BİBLİYOGRAFYA Müsned, V, 452.
Ali b. İbrâhim el-Kummî, Tefsîrü’l-Ḳummî (nşr. Tayyib el-Mûsevî el-Cezâirî), Necef 1387, I, 84-85.
Taberî, Câmiʿu’l-beyân (nşr. Sıdkī Cemîl el-Attâr), Beyrut 1415/1995, III, 29.
Zemahşerî, el-Keşşâf, Kahire 1987, III, 500.
İbn Atıyye el-Endelüsî, el-Muḥarrerü’l-vecîz (nşr. Abdüsselâm Abdüşşâfî Muhammed), Beyrut 1413/1993, I, 344.
Resulüllah S.A. efendimiz üzerine salat ve selam getirmek için bise olan emrin icabı olarak, sana dua ederim.
Ayrıca, bu yoldaki tavsiyene uyarak.
Bu cümlenin daha açık manası şöyle olabilir:
Bizler için, Resulüllah S.A. efendimize tabi olup cümle getir diklerini kabul edip gereği ile amel, yüce emirlerine imtisal, ferman Marina itaat etmek üzere and alip vasiyet ettin. Bunun için sana dul ederiz.
Bir başka manaya göre de şu demeğe gelir:
Kur'an-ı Kerim'inde şöyle buyurdun:
Bana dua edin, kabul ederim.» (40/60)
Bizier, uyulması gerekli bu emrine uyarak, dua ve niyaz ederiz. Hem de, zatından vaad edilen şeylerin yerine geleceğine Ina-narak.
Bu cumlenin daha açık şerhli manası şöyle olabilir:
Ey dualara icabet edip ihtiyaçları yerine getiren yüce zat.
Lütuf, kerem ve ihsanınla Habib-i Ekrem ve Resul-ü Efham S.A. efendimize salât ve selâm ile tazim edenleri af ve mağfiret edece ğini, seyylelerini sileceğini, türlü türlü berektler ve çeşitli rahmetler, dünya ve âhirette üstün faydalar vereceğini vaad ettin. İşbu vaadini yerine getireceğini umarak sana duâ ediyorum.
Bir başka manaya göre de şu demeğe gelir:
Duâ edenlerin duâsını kabul ederim.» (2/186)
Diye vaad buyurdun. Bu vaadinin yerine getirilmesini talep ve niyaz ederek, duâmın makbul olacağına inanarak sana dua ediyorum.
- Bilhassa, Peygamberimiz Muhammed'in hakkını eda işinde va cib olan şeyler için.. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.
Biz, onun vasıtası ile iman edip tasdik ettiğimizden bu yana onun için yapacaklarınızı kabul ettik.
Bu cumlenin daha açık manası şudur:
Bizden yana, üzerimizde bulunan Resulüllah S.A. efendimizin hak-kını eda işinde, zatına vaad edilen ikram, in'am, sonsuz ihsanlarının yerine getirilmesini talep ve niyaz ederiz.
Kaldı ki biz, o Resul-ü Mübeccel, Nebiyy-i Mufaddal, evvellerin ve shirlerin ilmi ile mükemmel Resulüllah S.A. efendimiz vasıtası ile zatını
tevhid edip mümin ve muvahhid olmuşuz. Onun nübüvvetini de kabul ve tasdik etmiş bulunuyoruz.
Devam edelim.
Onunla inzal edilen nura da tabi olduk.
Burada anlatılan NUR Resulüllah S.A. efendimize inzal olunan Kur'an-ı Kerim'dir; biz ona tabi olduk.
Bu iman, ikrar ve tasdikimiz sebebi ile, küfür zulmetlerinden, cehalet azgınlıklarından, ebedi cehennemde kalmaktan necat bulduk.
Hidayet nuru, taat ziyası ile sübhan olan Yüce Hak tarafından kalh lerimiz ve duygularımız pürnur olmuştur.
Allahım, bizi iman, tasdik ve Resulüllah'a tabi olmak üzere sabit kul Bu hal üzere de bizi öldür.
Rahmetinle ey merhametliler merhametlisi.
O şanlı peygamberin zat-ı şerifi, nübüvvet ve risaleti, hayatımız İçin bir sebep, saadetimiz için bir muciptir. Bu manada, onun üzeri mizde bulunan çokça hakları vardır. Onların edası için, tarafımızdan o Resul ü Nebimiz üzerine öyle bir salât ve selamla şanına yücelik ver ki, bizdeki büyük hakları onunla eda olunmuş buluna.
Devam edelim:
HAK KAVLİNLE şöyle buyurdun:
Yani: Bize inzal buyurduğun ve tabi olduğumuz Kur'an-ı Kerim' inde buyurdun..
Bazı nüshalarda:
HAK KAVLİNLE..
Lafzı var ise de, Sehliye nüshasında yoktur. (Bizim metin ola-rak aldığımız nüshada da yoktur.) Doğrudan doğruya:
Şöyle buyurdun..
Dendikten sonra, âyet-ı kerimeye geçilmiştir.
«Şüphesiz, Allah ve melekleri o peygambere çok salát (ve tek-rim) ederler. Ey iman edenler, siz de ona salât edin; tam bir teslimi-yetle selâm verin.» (33/56)
Bu ayet-i kerimede:
«Iman edenler.>>>
Cúmlesinden şu zümre murad edilmektedir: Allah'a, melekleri-ne, kitaplarına, resullerine, kıyamet gününe ve orada olacakların cüm-lesine, kaza kader, hayır ve şer Allah-ü Taålå'dan olduğuna iman edip mümin olan kullar.
Devam edelim:
Kullarına emrettin; peygamberlerine salavat okumayı kendile-tine gerekli bir farz kıldın ve bu farz salavatı okumalarını emrettin.
Daha önce de anlatıldığı üzere; Resulüllah S.A. efendimize oku-nacak salavat-ı şerife, onun şanının Ali kılınması için dua edip saygı göstermektir.
Devam edelim:
Senden diliyoruz.
Bu cümlenin şerhli manası şu demeğe gelir:
Ey merhametliler merhametlisi, zatından verdiğin yüce em-rinle, hiziere o şanlı peygambere salât ve selâmla tazim etmeyi em rttin. Bu emrine uymak, bizim için gereklidir. Baş üstüne..
O yüce şanlı peygamberine salat ve selâmla iclâl ve ikram etme-yi istiyoruz. Ancak, o şanlı zatın, katında bulunan yüce şanına, üstün
732 değerine münasip salat ile tazim etmekten yana biz zaif ümmetleri
acta durumdayız. Her aciz olduğumuz durumda, sen Kadir Kayyum Kerim Mevia. işleri ismarlamak dahi bizim memur olduğumuz bir iştir.
ya larının edasi babında, bizim tarafımızdan haklarını eda icin sen ke-selam dolayısı ile yapılacak tazim ve saygılardan ve sair büyük hak-Üstte arz ettiğimiz mana icabı olarak, üzerimize farz olan salát, remllier keremlisi, merhmetliler merhametlisi Mevlâya sığınıyoruz; tamarru ve niyaz ediyoruz.
Yüce zatın hürmetine, azamet nurun hürmetine, MUHSINLER İçin özüne vacib kıldığın şeyler hürmetine..
Bu cumlede geçen:
MUHSİNLER.
Zümresi için, şöyle bir şerh vardır (bizim metinde bu lafız yok-
tur):
Ibadet ve taatlarında ihsan sahibi olanlara, bu iyiliklerinin sevabı olarak, Kur'an-ı Keriminde ve Resulüllah S.A. efendimizin dili ile va-ad buyurduğun büyük sevap, çokça ecir, cennat-ı aliyat, yüce makam-lar, dereceler ihsanı, gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, beşe rin hatırına gelmesi zor olan türlü türlü nimetler..
İşbu nimetler hürmetine senden niyaz edip isteriz..
Yine bu cümlede geçen:
Özüne vacib kıldığın.
Cümlesi için yapılan şerh şudur:
-Ehl-i sünnet vel-cemaat itikadına göre, Yüce Hak üzerine hiç bir şey vacib değildir. Her ne Ihsan ederse.. bu onun zatından verilen sırf fazlı ve keremidir.
Mana böyle olunca:
- Vaad ettiğin
Denmesi gerekirken:
Vacih kıldığın.
Denmesinin sırrı şudur:
Yüce Hakk'ın kullarına vaad buyurduğu bu vaad ve kereminden dönmesi caiz değildir. Vaadini yerine getirmek, onun keremi icabı là-zımdır. Bu mana icabı olarak, müminlerin gönüllerini hoş edip ken-dilerinde yakin hasıl olması için:
Vacib kıldığın.
Tabiri kullanıldı.
Devam edelim:
kulundur. Muhammed'e salât eyleyesin; sen ve bütün meleklerin.. Senin
Yani: İbadet ve taatında mukim, hudu ve huşu ile kulluğunu hak olduğu üzere yerine getirmekte müdavim kulundur.
Resulündür.
Yani Insanlara, cin tayfasına, hatta cümle mahluka tarafından gönderilen büyük resulündür.
Kendisine inzal buyurduğun Kur'an-ı Kerimi, ilahi vahyi, Rabba-af ilhami, ser'i hükümlerini artıksız eksiksiz emrini tebliğ eden şan-b peygamberindir.
Senin safi kulundur.
Bu cümlenin şerhi şöyledir:
Kalb ve kalıb olarak, daima hiç durmadan bütün fillerinde, iş-lerinde, sözlerinde ve hallerinde, muratlarında ve matluplarında mü-nacaatini ancak sana yapar. Senden başkasına iltifat etmez.
Bir bşka manaya göre de şöyledir: Bütün yaratılmışlar arasın-dan seçip çıkardığın safi kulundur.
Halkından hayırlı kıldığındır.
Yani: Halkın arasından seçip ayırdığındır.
Cümieyi toplayalım:
Ya Rabbi, iclâl ve ikramını, güzel senanı, güzel zikrini, melek-lerinin tevkir ve tazimini, medih ve senalarını Resulüllah S.A. efendi-mize ulaştır.
Demektir. Hem de:
Halkından, her hangi birine ettiğin salâtın en faziletlisi olsun.
Bu cümlenin daha açık şerhi şudur:
Ya llahelâlemin, yüce zatın, emrinle bütün melekler tarafın-dan okunan salátın; Resulüllah S.A. efendimize öyle bir salát olması-nı isterim ki, şimdiye kadar yaptığın salatların en faziletlisi buluna..
Allah-ü Taala'nın daha önce salát ettiği zümre şunlardır: Nebi-ler, resuller, mükerrem veliler, sıddıklar, şehidler, sallhler...
Şu demeğe gelir:
Ya Rabbi, bunlara ettiğin büyük salāt, ikram selâmı, iclâl ve tevkirinden en faziletli, en keremli salát ü selâm, tazim tekrimle Resu-lüllah S.A. efendimiz üzerine salât eylemen için tazarru ve niyaz ede-riz.
Çünkü sen: Hamid'sin..
Bütün hamdlerle hamd olunmaya lâyık ve müstahaksın.
Mecid'sin..
Mecd, azamet, celâlet ve kibriya olan zatına tefviz ve teslim olun-muştur.
Duaya devam edelim:
Allalum.
Ey duaları kabul buyuran, hacetleri bitiren, şanı büyük Allahım.
Onun derecesini yükselt.
Yani: Resulüllah S.A. efendimizin dünya ve âhirette makamını All eyle.
kal.
Onun makamına ikram eyle.
İki cihanda, yahut katındaki yakınlık makamını keremli şerefli
Buruda anlatılan minandan, Resulullah SA efendimiain Ummat ne ait misantar murad edilmektedir. Resulüllah SA efendimain sanının ağır olması the ummetinin mizaminin ağır olma murad e Hey Boyle olunca, Resulullah SA efendimiz, mesrur olur, ammetics
ağır gelen misatu the övünur Häccettui açık eyle
tanda getirdiği muchreleri. Vant: Resulüllah 8. A. efendimizin nubüvvetinin doğruluğu ba
tabu mucizelerin başında Kur'an-4 Asimüşşan gelir. Bu durumda mana zu demektir:
Allahum, Kur'ân-ı Azimüşşan'ın şeri hükümlerini taa, kys mete kadar, bütün zamanlarda ve dehirlerde, cümle nahiyelerde ve kıtalarda dalm ve sabit eyle.
Onun MİLLETİNİ ishar eyle.
Resulüllah 8.A. efendimizin burada anlatılan MILLETI Islam di nidir. Şu demeğe gelir.
Ya Rabbi, Istam dinint; tan, Ahir zamana kadar daima ziyade. leştirip belli ve aşikar eyle dalma galip getir.
Onun sevabını bol eyleyip nurunu ziyalandır.
Bu cümlede de işaret edildiği gibi, nur ve ziya başka başkadır
NUR VE ZİYA TABİRLERİ
Nur bir aydınlıktır, zlya ise, kendisinden başkasına akseden şa zandır.
Nitekim, güneş semadadır. Onun ziyası şa'şaası ise.. bütün yeryü süne Isabet edip her yanı aydınlatır.
Bu açıdan bakılınca mana şöyle olur:
Resulüllah S.A. efendimizin zat-ı şerifi nurdur. Mübarek zatının nuru, her yanı aydınlatır. Şöyleki:
Kafirleri, müşrikleri küfür ve dalaletten kurtarıp hidayet nu-runa ulaştırır.
Kendisinin davetine leabet eden ümmetini de, cehalet ve isyan az gınlığından halás eder. İlim, taat, ziyası ile taa, kıyamete kadar sabit kılar.
Ya Rabbi, Resulüllah S.A. efendimizin anlatılan nurları ile, bütün dünyayı aydınlat
Bir başka manaya göre de şu demeğe gelir:
-Ya Rabbi, Resulüllah S.A. efendimizin nübüvvet nurunu, ken-disine inzal olunan Kur'an nurunu, şerlatının nurunu ziyalandır. Ru-şenliğini ve şevkini artır.
Onun kerametini devam ettir.
Yani: Resulüllah 8.A. efendimizin iki cihanda kerametini, meha bet ve şerafetini daim ve sabit eyle.
Burada anlatılan mizandan, Resulüllah S.A. efendimizin ümmet/vaninin ağır olması ile, ümmetinin mizanının ağır olması murad edi ne ait mieantar murad edilmektedir. Resulüllah S.A. efendimizin mi Hr. Böyle olunca, Resulüllah S.A. efendimiz, mesrur olur, ümmetinin ağır gelen mizanı ile övünür.
Hüccetini açık eyle.
Yani: Resulüllah S.A. efendimizin nübüvvetinin doğruluğu ba bında getirdiği mucizeleri..
mana şu demektir: labu mucizelerin başında Kur'an-ı Azimüşşan gelir. Bu durumda
Allahım, Kur'ân-ı Azimüşşan'ın şer'i hükümlerini taa, kıya mete kadar bütün zamanlarda ve dehirlerde, cümle nahiyelerde ve kitalarda daim ve sabit eyle.
-Onun MİLLETİNİ izhar eyle.
Resulüllah S.A. efendimizin burada anlatılan MİLLETİ, İslâm di-nidir. Şu demeğe gelir:
Ya Rabbi, İslâm dinini; taa, âhir zamana kadar dalma ziyade-leştirip belli ve aşikâr eyle daima galip getir.
Onun sevabını bol eyleyip nurunu ziyalandır.
Bu cümlede de işaret edildiği gibi, nur ve ziya başka başkadır.
NUR VE ZİYA TABİRLERİ
Nur bir aydınlıktır; ziya ise, kendisinden başkasına akseden şa'-şandır.
Nitekim, güneş semadadır. Onun ziyası şa'şaası ise.. bütün yeryü-süne isabet edip her yanı aydınlatır.
Bu açıdan bakılınca mana şöyle olur:
Resulüllah S.A. efendimizin zat-ı şerifi nurdur. Mübarek zatının nuru, her yanı aydınlatır. Şöyleki:
Kafirleri, müşrikleri küfür ve dalâletten kurtarıp hidayet nu-runa ulaştırır.
Kendisinin davetine icabet eden ümmetini de, cehalet ve ısyan az-gınlığından halás eder. İlim, taat, ziyası ile taa, kıyamete kadar sabit kılar
Ya Rabbi, Resulüllah S.A. efendimizin anlatılan nurları ile, bütün dünyayı aydınlat
Bir başka manaya göre de şu demeğe gelir:
-Ya Rabbi, Resulüllah S.A. efendimizin nübüvvet nurunu, ken-disine Insal olunan Kur'an nurunu, şeriatının nurunu ziyalandır. Ru-şenliğini ve şevkini artır.
- Onun kerametini devam ettir.
Yani: Resulüllah S.A. efendimizin iki cihanda kerametini, meha-bet ve şerafetini daim ve sabit eyle.
Allahümmerfa' derecetehu ve sk rim makamehu ve sakkıl mizanchu ve eblic hüccetehu ve ashir milletchu ve eczil sevahehu ve edi' nurehu ve edim kerametehu ve elluk bihi min zürriyye tihi ve arzimhü fin nebiyyin'ellesine halev kablehu.
Allahümmec'al Muhammeden ek ser'en nehiyyine tebean ve ekserehtüm Özerae ve afdalehüm kerameten vs nu ren ve a'lahüm dereceten ve efseha hüm fil cenneti menzilen.
Allahümmec'al fis-sabikiyne ga yetehu ve fil müntahabine menzilehu ve fil mukarrebine darehu ve fil mus tafeyne menzilehu.
Allahümmec'alhü ekrem'el ekre mine indeke menzilen ve afdalehüm sevaben ve akrabehüm meclisen ve esbetehüm makamen ve asvebehüm kelåmen
Allahım, onun derecesini yükselt. Onun makamına ikram eyle. Onun miza nimi ağır eyle. Hüccetini açık eyle; milletini izhar eyle. Onun sevabını bol eyle; nurunu ziyalandır. Onun kerametini devam ettir. Kendisinin gözünü aydın ederek olan zürriyetinden, ehl-i beytinden olanları kendisine ilhak eyle.
Ona, kendisinden evvel gelip geçen peygamberler arasımda azametli kul.
Allahım, Muhammed'i teban cihetinden peygamberlere nazaran pek çok eyle. Vüzera cihetinden dahi pek çok eyle. Keramet ve nur itibarı ile, onların en fazi letlisi cyle. Derece itibarı ile de, onlarm yücesi eyle. Konak itibarı ile. Resulüllah SA. efendimizinki, cennette hepsinden daha geniş olsun.
Allahım, onnn gayesini sabıklar arasında kıl. Derecesini muntahap zatlar arasında kıl. Konağını istifa edilenler arasında eyle. Evini de mukarreb zatlar ara sında kul
Allahun, onu katında en keremlilerin en keremlisi eyle derece yönünden. Se vap itibarı ile en faziletlileri, meclis itibarı ile en yakınları eyle.
Kendisini makam itibarı ile en sabitleri, kelâm itibarı ile en sağlamları eyle
ol kakmak: Bulunduğu yerden kolay kolay ayrılacak gibi olma-
cere dibin kara, seninki benden kara: "Kötülük, kusur yönünden benden daha betersin", anlamında kullanılır.
cere tava, herkeste bir hava: Herkesin kendi bildiği gibi davrana-ortada düşünce birliği kalmadığını anlatmak için söylenir.
mcare yuvarlanmış kapağını bulmuş: Hoşa gitmeyen herhangi bir Melik yönünden birbirleriyle benzeşen iki kişi bir araya gelmiş.
ancerede pişirip kapağında yemek (geçim konusunda): Var olan yetinmek.
menceres) (veya tencereleri) kaynamak: Geçimleri az çok yerinde Olmak
Menceresi kaynarken, maymunu oynarken: Geçimi yolunda, keyfi yerinde iken.
teneke çalmak (arkasından): Tenekeye sopa vb. ile vurarak giden bir kişiye hakaret etmek.
tepeden tırnağa süzmek: Herhangi bir sebeple birine dikkatlice bak-mak
tepesi (veya beyni) atmak: Birdenbire öfkeye kapılmak, öfkelenmek.
tepesi aşağı gitmek: İşleri bozulup büyük zarara uğramak.
tepesinde bitmek: 1) İstenmediği halde birinin yanına gelip ayrılmak istememek, türlü isteklerle canını sıkmak, rahatsız etmek. 2) Birinin ansızın yanına gelmek.
tepesinde havan dövmek (veya değirmen çevirmek): Üst katta otu-ran bin, gürültu yaparak alt kattakini
rahatsız etmek. tepesine (veya başına) binmek veya çıkmak) (birinin): Genellikle kendinden daha guçsüz kimseleri
ezmek, kötü davranmak. duymak. tepesinden (veya başından) kaynar su dökülmek: Derin bir üzüntü
dumanlı havayı sever: Kötü niyetli kimse, fırsattan yararlanmak on ortalığın karışmasını ister.
Kat kecayınca köpeğin maskarası olur: Eski konumunu (güç, yetki yiliren insan, kendini bilmez kişilerce alaya alınarak aşağılanır.
kartüyünü değiştirir, huyunu değiştirmez: Kötü kişi, kılık kıyafe-yle değişmiş gibi görünse de asla değişmez.
Kartla görüşürsən köpeğini yanından ayırma: Tehlikeli bir işe giri-pecek kişi, işe başlamadan önce gerekli önlemleri almalıdır.
Kurtia koyun, kılıçla oyun olmaz: 1) Zararlı şeylerden uzak durmalı-yız. 2) Birbirine zarar verebilecek şeyleri bir arada bulundurmamalıyız.
Kuru gayret çarık eskitir: Bir işi başarıyla bitirebilmek için planlı, programlı ve isteyerek çalışmak gerekir. Aksi hâlde başarısız olunur, emekler boşa gider.
Kuru laf karın doyurmaz: Çalışıp çabalamadan, sadece konuşmakla para kazanılamaz.
Kununun yanında yaş da yanar: Suçluyla suçsuzun ayrılmasının güç olduğu durumlarda, suçsuz da suçluymuş gibi zarar görür.
Kuşa süt nasip olsa anasından olurdu: Kişinin şansı olsa, kendisi-ne atadan büyük miras kalırdı.
Kuşkulu uyku evin bekçisidir: Uykusu hafif olan, yani en ufak bir
seste uyanan insan, evini beklemiş olur. Hırsız böyle birinin olduğu eve girmeye kolay kolay cesaret edemez.
Kuşu kuşla avlarlar: Kötü niyetli kimse bir insanı, arkadaşını ya da on yakınını kullanarak tuzağa düşürür.
Kutlu gün doğuşundan bellidir: Bazı İşlerin, iyi gidip gitmeyeceği,
şe başlanır başlanmaz belli olur.
Küheylan at, çul içinde de bellidir: Değerli kişi, çul bile giyse, söz ve
davranışları ile kendini belli eder.
Külhancılığın beyliği hamamcılık demişler. Başı boş gezen veya önemsiz işlerle uğraşan kişi ileri gidemez, olsa olsa değersiz işlerie uğraşan kişilere baş olur.
Körler memleketinde şaşılar padişah olur: Cahil kişilerden oluşan bir toplulukta, az çok bir şeyler bilen sözünü dinletir ve orada baş olur
Körle yatan şaşı kalkar: Kötü kişilerle arkadaşlık yapan, bir kötülüğe bulaşmasa bile kötü bir alışkanlık edinir.
Körün İstediği bir göz, ikisi olursa ne söz: İnsan, çok çok istediği bir şeye kavuştuğunda sevinir. Hele bir de beklediğinden fazlası ile karşılaşırsa sevinci katmerlenir.
Köseyle alay edenin top sakalı kara gerek: Başkalarının kusurları ile alay eden kişinin, kendisinde hiç kusur olmaması gerekir.
Kötü komşu insanı mal sahibi eder: Kötü komşu aldığını beğenmez
ama geri de vermez. İstenileni vermez. Verse de başa kakar, insanı aldığına pişman eder. Insan, "onlardan bir şey alacağıma çarşıdan alayım" der ve böyle böyle birçok mala sahip olur.
Kötü söyleme eşine, zehir katar aşına: Eşine kötü davranan bunun zararını görür. Kötü davranılan eş, hiçbir şey yapmasa bile, o evde dirlik ve düzen kalmaz.
Kui azmayınca Hak yazmaz: İnsan doğru yoldan ayrılmadıkça, Al-lah günah yazmaz ve ceza vermez. Allah, doğru yoldan ayrılanları cezalandırır.
Kul kullanan, bir gözünü kör, bir kulağını sağır etmeli: İşçi çalıştı ranlar, İşçilerin bazı kusurlarını duymamış ve görmemiş gibi davran-malıdırlar.
Kul sıkılmayınca Hızır yetişmez: Allah'ın, iyi niyetle çalışırken sıkın-tiya düşen kişilere Hızır'ı göndererek yardım edeceğine inanılır.
Kurcalama sivilceyi ciban edersin: Küçücük bir sivilce kurcalanirsa çibana dönüşür. Bunun gibi, küçük ve önemsiz bir olay, kurcalandık-ça büyür de büyür ve içinden çıkılmaz bir hal alır.
Kurda, "naden boynun kalın?" demişler, "işimi kendim görürüm de ondan demis: Kendi işini kendi yapan, is dolayısıyla diğer insan-larla bir sorun yaşamaz. Ayrıca çevresinden de saygı görür
İSTİNBAT: Mâna çıkarmak. Bir söz veya işten gizli bir mânayı bulup ortaya çıkarmak.
İSTİNKÂR: İnkâr etmek, inkârı kabullenmek.
İŞTİBAH: Birbirine karıştırmak, ayrı şeyleri birbirine benzetmek.
İ'VICAC (AT): Eğrilik, büğrülükler.
İZABE: Eritmek, değişikliğe uğratmak.
İZ'ACET: Sıkıştırma, usan-dırma.
İZZET-İ RÜTEBİ: İnsana, sahip olduğu mevki ve rütbelerin verdiği gurur ve üstünlük duygusu.
-J-
JÖN TÜRKLER: Fransızca "Jeunes Tures" teriminden alınmıştır. Genç Türkler demektir. Aralarında Namık Kemal ve Ziya Paşa'nın da bulunduğu hürriyetçiler topluluğu.
-1945 Aydın milletvekil Adnan Menderes ile Kars Milletvekili Fuad Köprülü CHP'den ihraç edildi.
1949 - Komünizmin Çin'i ele geçirmesi.
Dünya Barış Günü
EYLÜL
21
PAZAR
BIR AYET
Size bir zarar dokunduğu zaman yalnız Ona yalvarırsınız.
Nahl Suresi: 53
BİR HADİS
29 1447
REVVEL
RUMI: 8 EYLÜL 1441
Dünyada insanlara en çok eziyet veren, Kıyamet Günü Allah katında en çok azap görecek olandır.
Müsned, 3: 403
HIZIR: 139
Sultan-ı Käinat birdir. Herşeyin anahtan Onun yanında, herşeyin dizgini Onun elindedir. Her şey Onun emriyle halledilir. Onu bulsan, her matlubunu buldun; hadsiz minnetlerden,
ten birisini on dört asırda mad Hem Cyle bir şeriatia meychar addi ve manevi terakki içinde idare etmesi misilsiz dana gelmiş ki @cliläen kangnäanyla nevi begenin bey
TARINTE SUGUN
1727-Isaac Newton'un ölumu.
1909-Bediuzzaman in "Reddü-I-Evham" isimli makalesinin birinci bölümü Volkan gazetesinde yayınlandı.
31
PERŞEMBE
THURSDAY
BİR AYET Birbirinizle hayırda yarışın.
Bakara Suresi: 148
BİR HADİS
MART
Kendin için istediğini başkaları için de iste ki, gerçek Müslüman olasın.
MARCH
Onu tanıyan ve itaat eden zindanda dahi olsa bahtiyardır.
Türkiye tarihinde el değmemiş konulardan biri de gizil suikastlardır. Toplumun önemli bir kesimi normal görünen birçok ölümün arkasında -Turgut Özal, Eşref Bitlis, Adnan Kahveci, Recep Yazıcıoğlu, Alparslan Türkeş, Muhsin Yazıcıoğlu vb-gizli birtakım mihrakların eli olduğundan ciddi kuşku duyuyor. Söz konusu ölümlere bugüne kadar "tatmin edici" bir cevap ne yazık ki getirilebilmiş değil...
Araştırmacı yazar Atilla Akar bu kez üzeri örtbas edilmiş, kaza, intihar, hastalık, kalp krizi və görüntüsü verilmiş, fakat her zaman zihinlerde soru işareti bırakmış "esrarlı ölümler"i masaya yatırıyor. Gizli suikastların hangi yollarla yapıldığı ve açık suikastlardan farkını bir "derin savaş" metodu olarak ele alıyor. Türk tarihindeki gizli suikast vakalarına da değinen yazar oldukça etraflı bir şekilde yakın tarihimizde ve günümüzde üzerinde 'Gizli Suikast kuşkusu olan ölümler inceliyor.
Gizli Suikastlar okudukça sizi hayrete düşürecek, "doğal ölüm" zannettiğiniz olayların aslında öyle olmayabileceğinin ipuçlarını verecek. "Gizli Tarih" alanındaki bu çalışma gene bilinmeyeni, saklananı, üzeri örtüleni gün yüzüne çıkartacak.
Kendisinin gözünü aydın edecek olan zürriyetinden..
Yani: Påk neslinden..
Ehl-i beytinden..
EHL-I BEYT
Resulüllah S.A. efendimizin ehl-i beyti şunlardır: Hazret-i Fatı-ma, Hazret-i Ali ve oğulları Hasan ve Hüseyin. Allah onlardan razı olsun.
Olanları kendisine ilhak eyle.
Bu cümlenin daha açık şerhi şöyledir:
Resulüllan S.A. efendimizin mükerrem ehl-i beytini, derece ve yüksek makamlarda, fevz bulup saadete nail olmakta kendisine o ka-dar tabi ve lahik eyle ki: Bu sebepten mübarek çeşm-i latifleri mesrur ola.
MÜMİNLERIN ZÜRRİYETİ
Bu manada, Ibn-i Abbas r.a. tarafından anlatılan bir rivayetſe, Resulüllah S.A. efendimiz şöyle buyurmuştur:
Allah-u Taála, müminlerin zürriyetlerini, kendi derecelerine kadar yükseltir. Isterse, onların amelleri, kendilerinden daha alt olsun, Yeter ki, zürriyetlerinin, kendi derecelerine eriştiğini görüp mesrur olsunlar.
Bundan sonra, Resulüllah S.A. efendimiz, şu meâle gelen âyet-i kerimeyi okudu
Şunlar ki iman ettiler; zürriyetleri de kendilerine imanla ta-bi oldu. Zurriyetlerini kendilerine katarız. Kendilerinin amellerinden de bir şey eksiltmedik. (52/21)
Bir başka rivayette, İbn-i Abbas'ın r.a. şöyle dediği anlatıldı:
Bir kimse, cennete girdiği zaman, anasına, babasına, hatu-nuna ve çocuklarına sorar. Onun bu sorusuna karşılık, şöyle denir:
Onlar, senin derecene erişemediler.
Yahut şöyle derler.
-Senin amelin gibi amel edemediler.
Bunun üzerine o kimse şöyle der:
Ya Rabbi, ameli hem kendim için, hem de onlar için işledim. Böylece, onların da kendilerine katılmalarını taleb eder. Onun bu niyan kabul edilir; anasının, babasının, hatununun, çocuklarının ken disine katılma emri verilir.
Bu mana açısından bakılınca, Resulüliah S.A. efendimizin üm metinin zürriyeti için böyle lütuf olunca, kendisinin muhterem zürri-yeti için ne gibi kramlar olunacağı düşünüle..
Resulullah S.A. efendimizin zürriyeti için anlatılan fazileti ve özelliği hakkında çok çok hadis-i şerifler vardır. Onlar, dünyada sa dat-ı kram oldukları gibi, cennat-1 aliyatta dahi, cennet ehlinin sa dat-1 kiramları olacaklardır.
Onu, kendisinden evvel gelip geçen peygamberler arasında azametli kıl.
Allahım, Muhammed'i teban cihetinden, peygamberlere nazaran pek çok eyle. Vüzera cihetinden dahi pek ziyade eyle.
Resulüllah S.A. efendimizin özellikleri arasında sayıldı: Onun dört veziri vardı, ikisi semada, ikisi de yerde idi.
Resulüliah S.A. efendimizin semadaki vezirleri şunlardı: Cebrail ve Mikail..
Resulullah S.A. efendimizin yeryüzündeki vezirleri şunlardı: Haz-ret-i Ebu Bekir ve Hazret-i Omer.. Allah onlardan razı olsun.
Resulüilah S.A. efendimizin ashab-ı kiram arasında on iki nakibívardı. O nakibleri şunlardı: Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali, Hamza, Ca-fer, Ebu Zer, Selman-ı Farisi, İbn-i Mes'ud, Huzeyfe b. Yemani Mik-dad b. Evs, Ammar b. Yasir, Bilal-i Habeşi.. Allah onlardan razı olsun. (1)
Ancak, sair peygamberlere yedi nüceba verilmiştir.
Bu salavat-ı şerifede geçen:
Vüzera.
Tabiri ile, muavin manası olabilir. Bu durumda mana şöyle de-mek olur:
Allahım, Resulüllah S.A. efendimizi saadetli hayatında iken, dari ukbaya teşrif buyurduktan sonra, taa, kıyamete kadar nusret ve muavenet cihetinden cümle nebilerden daha çok eyle.
Onun dirine yardım ederek, kıyamete kadar devam edip sabit kal-ması için, I'la-i klimetullah eyleyeler.
Devam edelim:
Keramet ve nur itibarı ile, onların en faziletlisi eyle.
Yani: Sair peygamberlere nazaran, Resulüllah S.A. efendimizin nurunu ve kerametini daha fazla eyle.
- Derece itibarı ile de, onların en yücesi eyle. Konak itibarı ile, Resulüllah S.A. efendimizinki, cennette hepsinden daha geniş olsun.
Bu cumienin daha açık manası şu demeğe gelir:
Allahım, Resulüllah S.A. efendimizin, cennat-ı aliyat içindeki menzil ve mev'asını, cümle nebilerden, resullerden, velilerden, sıddık-lardan, şehitlerden ve salihlerden daha geniş ve bol eyle.
Devam edelim:
Allahun, onun gayesini sabıklar arasında kıl.
Bu cümlenin daha açık manası şu demeğe gelir:
Resulüllah S.A. efendimizin sancağı altında bulunan ashab, ansar, aşya ve ümmetini; din ve milleti olan İslam'ı taa, kıyamete ka-dar yuce ve önde giden eyle.
Konaguni ISTIFA edilenler arasında eyle; evini MUKAR REB zatlar arasında kıl.
Bu cumlede geçen:
ISTIFA.
Tabiri ile, anlatılanlar, Yüce Hakkın zatı için seçilmiş olan kim selerdir.
MUKARREB.
Tabiri ile de, Yüce Hakkın yakınlığını bulan kimseler anlatılır Bu cümlenin özet olarak manası şu demektir:
Allahım, Resul-ü Ekrem ve Nebiyy-i Muazzam S.A. efendimizin menzil ve me'vasını, cümle intihap, istifa ve Yüce Hakka yakınlık bu lan kimselerin mesken ve me'vaları arasında kılıp muazzez ve müker-rem eyle.
Devam edelim:
-Allahım, onu katında en, keremlilerin en keremlisi eyle dere-ce yönünden.. Sevap itibarı ile en faziltlileri, meclis itibarı ile en ya kınları eyle..
Bu cümlenin daha açık şerhli manası şu demeğe gelir: Allahım, manevi huzurunda:
Hak meclisinde... (54/55)
Meâline gelen âyet-i kerimesi ile belirtilen ve:
Sonra yaklaştı; derken sarktı. İki yay kadar, hatta daha da yakın oldu. (53/8-9)
Meáline gelen âyet-1 kerime ile anlatılan mazhariyet ve yakınlık-lä yakınlık bulanların cümlesinden kerem izzet civarına, umumi rah metine cümlesinden yakın eyle..
Devam edelim:
Kendisini, makam itibarı ile en sabitleri, kelâm itibarı ile en sağlamları, dilek yönü ile en güzel yerine getirilenleri eyle..
Yani: Nebilerin, resullerin ve tüm keremli zatların...
Burada daha açık manalı şerh şudur:
Resulüllah S.A. efendimiz, kendi öz nefsi için, başkaları için; kıyamet meydanının her yanında, cennat-ı aliyatın içinde bulunan türlü nimetleri, özellikle mübarek cemal müşahedesine dair hacet ve taleplerinin, umumiyetle murad ve maksutlarının cümlesinde kendisi-ne zafer ihsan eyle. Meramına nail eyle. Böylelikle, dilekleri babında cümieden daha muzaffer ve bermurad eyle. Hele, kıyamet günü yapa cağı şefaat talebinde..
والجَهَهُ مَلَةٌ وَافْضَلَهُمْ لَدَيْكَ نَصِيبًا وَاعْظَمَهُمْ فِيمَا عِندَكَ رَعْبَة وَانْزِلَهُ فِي عُرفَاتِ الفرد ومن مِنَ الدَّرَجَاتِ العُلَى التي لا دَرَجَةً فوقها اللَّهُمَّ اجْعَلْ مَّا اصَدَقَ قَائِلٍ وَانْحَ سَائِل وَأَوَّلَ شَافِعٍ وَأَفْضَلَ مُشْفَع وَشَفَعَهُ في أُمَّتَهُ بِشَفَاعَةٍ يَعْطُهُ بِهَا الْأَوَّلُونَ وَالْآخِرُونَ وَإِذَا مَيَرْتَ عِبَادَكَ بِفَضْلِ فَضَائِكَ فَاجْعَلْ ما في الأَصدَ قِينَ قِيلاً وَالْأَحْسَنِينَ عَمَلاً وفي المهديين سيلا اللهُمَّ اجْعَلْ بَيا النا فيها وَاجْعَلْ حَوْضَهُ لَنَا مَوْعِنَا الأَوَّلِيا واخيرا اللهُمَّ احْشُرْنَا فِي زُمْرَتِهِ وَاسْتَعْنَا به وَتَوَفَّنَا عَلَى مِلَهُ وَعِرْنَا وَجْهَهُ وَاجْعَلْنَا فِي ذُقْرِيهُ وَحَرِيرُ اللَّهُمَّ اجْمَعَ بَيْنَا
739
ve encahahüm mes'eleten ve efdale-hüm ledeyke nasiben ve a'zamehüm fima indeke rağbeten.
Ve enziihü fiğurufat'il-firdevsi mined-derecat'il-ula'lleti läderecete fev-kaha.
Allahümmec'al Muhammeden as-daka kailin ve encaha sailin ve evvele şafiin ve efdale müşaffain ve şeffi'hu fiümmetihi bişefaatin yağbitihu biha'l-evvelune vel-âhirune ve iza meyyezte ibadeke bifasli kazaike fec'al Muham-meden fil-asdakine kaylen vel-ahsenine amelen ve fil-mehdiyyine sebilen.
nebiyyena lena Allahümmec'al faratan vec'al havzahu lena mev'iden lievvelina ve âhirina.
Allahümmehşurna fizümretihi vesta'milna bisünnetihi ve teveffena alå milletihi ve arrifna vechehu vec-alna fizümretihi ve hizhihi.
Allahümmec'ma beynena
Dilek yönü ile en güzel yerine getirilenleri eyle. Nasib itibarı ile hepsinden daha faziletli kıl. Katındakilere en çok rağbetlileri olsun. Onu firdevs cenneti köşklerinin en väcesine konuk eyle; ki, onun üstünde bir derece daha olmasın.
Allahun, Mubarumed'l en doğru konuşan, dileği en çok yerine getirilen, ilk şefaatçı, şefaatı kabul edilen en faziletli zat cyle. Ümmeti için, enn öyle bir şefant hakkına sahip kıl ki; bu şefantı sebebi ile kendisine evveller ve ähirler imrensinler.
Kullarını temyiz edip ayırdığın zaman, özellikle kaza faslı için... söz sahibi olarak, Muhammed'i en doğrular arasında kıl. Amel itibarı ile en iyilerden eyle. Yola hidayet ediciler arasında en yakın eyle.
Allahım, Peygamberimizi bizim için farat kıl.
Onun havzını, evvelimiz ve ahirimiz için bir uğrak yeri ko.l
Allahım, bizi onun ziznresinde hayreyle. Onun sünneti ile amel nasib eyle. Onun milleti üzerine öldür. Onun mübarek yürünü bize tanıt. Bizleri, onun züm-resi ve hiabi arasında kıl.
alya bağlamak (bir işi): Kavgalı bir işi gönül hoşluğuyla bitirmek
are getirmek (isi): mec. Isi en uygun duruma getirmek
nmbulmak (iş vb. için): En uygun şartları yakalamak.
vanına çökmek (veya yıkılmak): Beklenmeyen bir durum karşısın da şaşırıp kalmak.
avşana kaç, tazıya tut demek: İki taraflı, karşıt olan davalarında kuşlurtmak, ikili oynamak.
uşanı araba lle avlamak: İşini telaşsız ve soğukkanlılıkla görmek
tavşanın suyunun suyu: İki şey arasındaki ilginin çok uzak olduğu-nu anlatır.
tazı o tazı ama çulu değişmiş: Tanıdığımız, sıradan kişi, iş başına geçmiş veya giyim kuşamını düzeltmiş olduğu için tanınmaz olmuş.
tecrübe tahtasına dönmek (veya çevirmek): Üst üste başarısız de-nemelere konu olmak.
taf çalsan oynayacak: Karmakarışık olan eşyalar için söylenir.
tafs koymak (veya tefe koyup çalmak): Biri hakkında alaylı dediko-du yapmak
takar mekar yuvarlanmak: İyi durumda olan bir kişi durumunu bir-denbire yitirmek.
takere çomak sokmak (veya taş koymak): Birinin yolunda giden işi-ni aksatan, engelleyen davranışta bulunmak.
tell kırmak: Bağlı bulunduğu kuruluşlarla ilişkisini kesmek.
taller takmak (veya tel takınmak): alay. Sevincini aşırı davranışlarla gösterenler için kullandır,
tembele iş buyur, sana akıl öğretsin: Kendisinden bir konuda yar-dımcı olması istendiğinde yardım edeceği yerde çözüm yolları göste-ren kimseler için kullanılır.
tamcil pilan gibi isitip öne sürmak Birçok defa tekrarlanan şeyler için kullanılır
kaderno zarar: iş yapmaya korkan lüccar, andan korumuş olur ama kazanç da sağlayamaz
Apmektene uyanık yatmak evludir: Tehlikeli bir iş aktarı tehlikesiz bir iş yapmak ya da hiç iş yapma-
alfaydası yoktur insan, yalnızca korkmakla başına Δολύ önleyemez
can derdinde, kasap et derdinde: Başkasının zararını umur-
anyar, bu durumda bile kendi çıkarını düşünen insanlar vardır. Bu çin aylenir
yunun bulunmadığı yerde keçiye Abrurrahman Çelebi derler: nielikte olanı bulunamayınca, onun yerine daha düşük nite-bir pey bulunur ve ona razı olunur.
ge gem vurma, kendisini at sanır: Hak etmediği halde değer wren insan, asli var sanır, şımarır, yanlış işler yapar. Bu yüzden kim-ye hak ettiğinden fazla değer vermemek gerekir.
Köpek ekmek yediği kapıyı tanır: Köpek, hayvan olduğu hålde ek. mei yediği kapıyı tanır ve buna göre davranır. Bir insanın da yapılan spriyiliği unutmaması gerekir.
Noeisiz sürüye kurt girer: Koruyucusu olmayan yere düşman gi
pek suya düşmeyince yüzmeyi öğrenemez. Zor duruma düşen insan, bu durumdan kurtulmak için ne yapması gerektiğini, dene-k bulur ve çok şey öğrenir
Kipek sürünmekle etek kesilmez: Itin kopuğun sözüne bakılarak ekişler hakkında olumsuz şeyler söylemek veya yorum yapmak değildir
Kaprlüyü geçinceye kadar ayıya dayı derler. Kişi, işini gördürünce kadar, yardım beklediği kişiye güzel şeyler söylemelidir.
bile düştüğü çukura bir daha düşmez: Yaşanan her kötü olay-den bir ders çıkarmak ve aynı hataya bir daha düşmemek gerekir
Ortak bezirgün ne kår eder, ne zarar: is yapmaya korkan tücc vendisini zarardan korumuş olur ama kazanç da sağlayamaz.
Karkulu rüya görmektense uyanık yatmak evludır: Tehlikeli bir yapip huzursuz olmaktan, tehlikesiz bir iş yapmak ya da hiç iş yapm mak daha akıllıcadır.
Korkunun ecele faydası yoktur: Insan, yalnızca korkmakla başı galecek bir kötülüğü önleyemez.
Koyun can derdinde, kasap et derdinde: Başkasının zararını umu samayan, bu durumda bile kendi çıkarını düşünen insanlar vardır. B söz, hnlar için söylenir.
Koyunun bulunmadığı yerde keçiye Abrurrahman Çelebi derlem İstenilen nitelikte olanı bulunamayınca, onun yerine daha düşük nite likteki bir şey bulunur ve ona razı olunur.
Köpeğe gem vurma, kendisini at sanır: Hak etmediği hâlde değer verilen insan, aslı var sanır, şımarır, yanlış işler yapar. Bu yüzden kim-seye hak ettiğinden fazla değer vermemek gerekir.
Köpek ekmek yediği kapıyı tanır: Köpek, hayvan olduğu hâlde ek-mek yediği kapıyı tanır ve buna göre davranır. Bir insanın da yapılan hiçbir İyiliği unutmaması gerekir.
Köpeksiz sürüye kurt girer: Koruyucusu olmayan yere düşman gi-rer.
Köpek suya düşmeyince yüzmeyl öğrenemez: Zor duruma düşen bir insan, bu durumdan kurtulmak için ne yapması gerektiğini, dene-yerek bulur ve çok şey öğrenir.
Köpek sürünmekle etek kesilmez: İtin kopuğun sözüne bakılarak değerli kişiler hakkında olumsuz şeyler söylemek veya yorum yapmak doğru değildir.
Köprüyü geçinceye kadar ayıya dayı derler. Kişi, işini gördürünce-ye kadar, yardım beklediği kişiye güzel şeyler söylemelidir.
Kör bile düştüğü çukura bir daha düşmez: Yaşanan her kötü olay-dan bir ders çıkarmak ve aynı hataya bir daha düşmemek gerekir.
Kimseden kimseye hayır yok: Bir işe girişen kişi, kendine güve
ve yardım beklememelidir.
Kimsənin çırası tana kadar yanmaz: Kimsenin borusu sürgit
Her şaşalı dönemin bir sonu vardır.
Kimsenin ettiği yanına kalmaz: Yapılan kötülük karşılıksız kaln
Kötülük yapana cezayı adalet vermese bile, Allah'ın vereceğine nılır.
Kişi, ne yaparsa kendine yapar: Başkalarına iyilik yapan kişi ly
başkalarına kötülük yapan kişi ise kötülük görür.
Kişiyi vezir eden de karısı, rezil eden de: "Her başarılı erkeğin arka
sında bir kadın vardır, derler. Bu doğrudur. Kendini yetiştirmiş, bilgi görgülü bir kadın, eşinin hem mutlu olmasını hem de toplumda saygı bir yer edinmesini sağlar. Bilgisiz ve görgüsüz bir kadın ise davranış ları ile eşini utandırır (rezil eder).
Kişi doğduğu yerde değil, doyduğu yerde yaşar: bk. İnsan doğdu ğu yerde değil, doyduğu yerde.
Kişinin çektiği dili belasıdır: Düşünüp taşınmadan söylenecek söz insanın başını derde sokar.
Kol kırılır yen içinde, baş yarılır fes içinde: Zaman zaman aile için de tatsızlık olabilir. Bunr dışarıya hissettirmemek ve bir an önce çözü me kavuşturmak gerekir. Bu durum işyeri ve okullar için de geçerlidir.
Komşu hakkı, Tanı hakkıdır: Komşu, pek çok konuda başvurulacak ilk kapıdır. Komşularla İyi geçinmek, elden geleni, elde olanı onlarda esirgememek gerekir. Komşu hakkını gözetmek, Allah'ın buyruğudu Komşu iti komşuya ürümez: Yasa dışı iş yapan kötü kişi bile kon
şularına zarar vermez. Komşu komşunun külüne muhtacter: Ev hålidir, gün gelir, en ola dik bir şey evde bulunmaz. Komşudan istemek gerekir. Komşular OM çok konuda birbirlerine muhtaçtır.
Komsunun tavuğu, komşuya kaz görünür. Başka bir kimsenin ma lı, insana olduğundan daha değerliymiş gibi görünür.
GAYR-İ MUAYYEN: Belirli olmayan, Tayin edilmemiş olan.
GUŞ-İ KABUL-İ CAN ETMEK: Can kulağıyla dinleyip kabul etmek.
-H-
HADS: düşünceye kalmadan insanda hasıl Uzun boylu ihtiyaç olan ilim. Ani ve doğru idrak. Sür'at-i intikal.
HAİL: Perde, mania.
güneşin HÅLE: Ay ve etrafında bazan görünen parlak daire.
HALK: Yaratmak.
HÅLEDAR: Parlak daireli.
HARF: Kendi başına belli bir mânâya delalet etmeyen, ancak kendi cinsinden başka harflerle birleşerek bir mána ifade eden şey. Mecazen başkasını Kendinden bildiren Tanitan gey ve
HAVAYİÇ: İhtiyaçlar.
HAYR-I MAHZ: Mutlak hayı. Sırf hayır.
HAZM-I NEFS
ETMEK: Nefsini kırmak, tevazu göstermek.
HEDER: Boşa gitme. Yok yere, faydasız giden.
HEDMETMEK: Yıkmak.
HELÜMME CERRA: kıyas eyle. Gittikçe gider, uzadıkça uzar." gibi kinâye için söylenen bir tabir. "Var
HEVA: Nefsin isteği, gelip geçen nefsanî arzu.
HİCİV: Birini şiir
ile zemmetmek. Onu gülünç häle koymak, alay etmek.
YHİCV-I ASİYÂNE: Āsiyâne bir tenkid, zemm.
HİLAFİYYE: İhtilaf mevzuu olan mes'eleler.
(Paul van Tanınmış HİNDENBURG: 1847-1934) büyük bir Alman askeri ve 1. Dünya Harbi kahraman-larından. Aslen Prusyalıdır. 18 yaşında teğmen oldu. 1911'de 65 yaşında tekaüd oldu. 1. Cihan Harbinde Al-manlar onu tekrar vazifeye çağırdılar. 71 yaşında Reis-Cumhur oldu. 1. Dünya savaşında meşhur Hinden-burg hattını kurdu.
INKILÄBI: "Ben değil, biz" denilmesi. Şahsını, ben-liğini cemaat içinde erit-mek; cemaati düşünmek.
ENGİZİSYON:
16-17. asırlarda, Hıristiyan Katolik mezhebine ait kiliselerden alâkayı kesen veya papaya karşı gelen-lere yapılan -Insanları ar-slana parçalatmak, fırında yakmak gibi- dehşetli İşkenceler veya onları bu azaba mahkûm eden mah-kemelere verilen isim. Bu mahkemeler, müslümanlara da, akıllara durgunluk veren işkenceler yapmıştır.
ENVER (PAŞA): (1881-1922) Imparatorluğun son zaman-
larında mühim işlere iştirak etmiş tarihî şahsiyet-lerdendir. İttihad-Terakkiye girmiş, 1913'de Harbiye Nazırı olmuştur. 1.Dünya Harbinden sonra Alman-ya'ya, oradan da Türkis-tan'a geçmiş, orada bir ordu teşkil etmiş ve Rusla-ra karşı muharebeler yapa-1922'de şehid rak
düşmüştür. ESRAR-I SİTTE: Altı sır.
EŞKAL-İ HABİSE: Fena, kötü şekiller.
EZDAD: Zıdlar. Birbirine
mukabil ve muhalif şeyler.
EZMİNE: Zamanlar.
-F-
FA'TEBİRÛ: İbret alınız.
FARZ-I KİFAYE-İ CİHAD: Cihadın farz-ı kifayeliği. Farz-ı kifaye; belli bir topluluğun yapmasıyla, diğer müslümanların üzerinden mes'uliyeti sakıt olan farzdır.
FER'İYYE: Bir asıldan çıkan cüz'î meseleler, teferruat hükümler.
FEVK: Üst, yukarı, yüksek derece.
FEVZA: Anarşi, kargaşalık.
FEVZA-YI ÂRÂ: Görüşlerdeki anarşi. Fikir anarşisi.
FIKH-I EKBER: İmam-ı Azam'ın, İslâm itikadını teferruata girmeden özetleyen küçük bir risalesi.
FİLCÜMLE: Bazan.
FÜRUAT: Fürûlar. Bir asıldan çıkan cüz'î, talî meseleler.
fırtınası: 120 kadar tekne battı ve Unkapanı Köprüsü parçalandı.
1961-Adalet Partisi, Ragıp Gümüşpala'nın başkanlığında kuruldu.
ŞUBAT
11
ÇARŞAMBA
23 1447 ŞABAN
RUMI: 29 K. SANI 1441 KASIM 96
BİR AYET
Benim rahmetim her şeyi kuşatmıştır.
(A'raf: 156)
BİR HADİS
Merhamet edenlere Rahman da merhamet eder.
Sünnet-i Seniyyeyi bilen, katiyen anlar ki, edebin envamı, Cenab-ı Hak, Habibinde (asm) cem etmiştir. Onun Sünnet-i Seniyyesini terk eden, edebi terk eder.
Büyük Doğu'nun yirmi dokuzuncu sayısında, "Lozan'ın İçyüzü" diye yazılan makaleden:
"Ingiliz Murahhas Heyeti Reisi Lord Gürzon, nihayet en mânidar sözünü söyle-di, dedi ki: 'Türkiye İslamî alakasını ve İslâmi temsil rolünü kendi eliyle çözer ve atarsa, bizimle hulûs birliği etmiş olur ve Hıristiyan dünyasının hürmet ve minne-pini kazanır. Biz de kendisine dilediğini veririz.'
"Lozan'da Türk Murahhas Heyeti Başkanı bulunan ve henüz hakiki kasıtları anlamayan Ismet Paşa, bir aralık, bütün Hıristiyan emellerinin Türkiye'yi māzisindeki ruh ve mukaddesâtı kökünden ayırmak olduğunu sezdiği halde, su gizli ivaz ve teminatı veriyor ve diyor ki: 'Eskiden beri kökleşmiş ve köhne engel-lerden, yani an'ane-i Islamiyetten kurtulmak husúsunda besledikleri-yani Is-met'in beslediği-azmin, inkâr edilmez delilidir."
Harfi harfine iktibas ettiğimiz bu sözlerle, Türk Başmaruhhasının, yani İsmet'-in, eskiden kökleşmiş ve köhne olmuş engellerden kurtulmak husūsunda Türk milletine beslediği katî azimle ne kast ettiğini ve bunu hangi maksat altında İslâmi-yet düşmanlarına ivaz diye takdim ettiğini sormak lazımdır.
Konferansın birinci defasında Türk Başmurahhası, bizzat karar vermek vazi-yetinde olmadığı ve büyüğüne, yani Mustafa Kemal'e bildirmek zorunda olduğu için, memlekete dönüyor; kendisini Haydarpaşa'dan Ankara'ya götüren tren ve devlet reisini (Mustafa Kemal) İzmir'den Ankara'ya götüren trenle Eskişehir'de buluşuyor. Bir arada ve başbaşa seyahat... Sonra, Ankara gizli Meclis toplantıla-n... Fakat esas meselelerde dâimâ başbaşa. Mustafa Kemal ile İsmet beraber içti-måları ve karar: "Din öldürülecektir!"
Lozan Konferansının ikinci sahifesi: "... Artık herşey Türkiye hesabına çan-nda hazırdır. Yani dîni terk ile herşey yapılacak. Yeni hizbin (Kemâlizm ve İsmet kmeti) bundan böyle, bu millette, İslâmiyeti katletmek prensibiyle hareket et-mekte, hasım dünyanın kumandanlarından, yani düşman ehl-i sâlip kumandanla-dan dini vurmakta daha hevesli olduğu ve örnekler vereceği ve bilhassa hudut değil de, hudut içi ve millî irade yaftası altında çalışacağı şüpheden våreste-
Nihâî Vesîka
Loran Muähedesinden sonra, İngiltere Avâm Kamarasında, "Türklerin istiklâ-e için tanıdınız?" diye yükselen îtirazlara. Lord Gürzon'un verdiği cevap:
"le asil bundan sonraki Türkler bir daha eski satvet ve şevketlerine kavuşa-Mandir Zira, biz onları mâneviyat ve ruh cephelerinden öldürmüş bulunu-
yoruz. Yani Mustafa Kemal ve Ismet'in verdikleri karar, Türk milletini Islamiyer ve din cihetinden öldürmek kararıdır."
Artık bunun üzerine herşey ap açık anlaşılıyor, değil mi?..
Gizli Anlaşmanın Entrikası
Turklere dinlerini ve din temsilciliğini feda ettirmek şartıyla, sun'i istiklal sahhas kimse de, şimdi Mısır Hahambaşısı bulunan Hayim Naum'dur. Bu Hayim isinde gizli anlaşmanın müessiri tek kelime ile Yahudiliktir. Buna memur-u mü Naum, bu korkunç teşebbüse evvela Amerika'da Türkler lehinde bir seri konferans vermek ve emperyalizma şeflerine, Türkün maddesini serbest bırakmaları, buna mukabil rühunu tâ içinden ve kendi öz adamlarına yıktırmaları fikrini telkin etmek süretiyle başlamıştır. Yani, masonluk hasebiyle, Kur'an'ın ahkâmını kaldırmak, milleti dinsiz yapmak.
Hayim Naum müthiş planının zeminini Amerika'da hazırladıktan sonra İngil tere'ye geçmiş ve hâlis Yahudi olan Lord Gürzon ile temas ederek şu teklifte bu-lunmuştur:
"Siz Türkiye'nin mülkî tamamiyetini kabul ediniz. Onlara ben İslâmiyeti vels lâmî temsilciliklerini ayaklar altında çiğnetmeyi taahhüd ediyorum."
Aynı Hayim Naum Türk Murahhaslar Heyetine müşavir sıfatıyla sokulmanın da yolunu bulmuş, yani Mustafa Kemal ve İsmet'i kendine dost bulmuş. Onun için, üçü birleşmiş ve artık arada santralın intizamla işlemesine hiçbir mâni kal-mamıştır.
Hayim Naum o sırada Ankara'ya kadar da uzanarak plânın muvaffakıyeti için gereken en mühim ve merkezî şahıs nezdinde yani Mustafa Kemal yanında-emîn bulunduğu tesirinin derecesini ölçmek istemiştir. Öyle ki, bu tesir, måhud mevzûda Hayim Naum'dan daha heveskär ve gayretli bir İslâmiyet düşmanına le sadüf etmekle muradına ermiş. Ve artık Türkü içinden vurmanın planını gerçek leştirmek için her unsur tamamlanmıştır.
İşte bu ehemmiyetli vesika, tam tamına Risale-i Nur tercümanının kırk k sene evvel hadis-i şerifin ihbârına dair beyan ettiği hadiseyi tasdik ettiği gibi, ve şe riat-1 Ahmediyeye ihånet eden o dehşetli şahsın mühim bir kuvveti Yahudi oldu ğu, Yahudi olan Lord Gürzon ile Hayim Naum o ihbarın hakikatini gösterdiklenni ve yirmi beş seneden beri Nurcuların imhâsına keyfi kanunlarla dehşetli zulümle rin hikmetini tam gösteriyor.
incest gelmiş. Hemen yatıp beklemeye başlamış. Hoca hit gece mezarlıktan geçerken, birden ayağı kaymış, boş bir mezar içine O anda aklına, geceyi orada ölü gibi geçirerek yazıcı meleklerini görme
dip ka m sual
Bir süre sonra mezarlığa yaklaşmakta olan fincancı kervanından yükselen latin yan sesleri, katırcıların konuşmaları, homurtular, derken iyice yaklaşan senden korkan Hoca, kıyamet zamanı geldi sanarak dışarıda ne olduğunu görmek girmiş gibi her biri bir yana kaçışmış, bütün yükleri yerlere yuvarlanmış, fincanlar in mezardan dışarı çıkmış. Bir anda Hoca'yı gören katırlar ürkmüşler; hortlak ilmiş. Bunun üzerine sinirlenen fincancılar koşup hocayı yakalamışlar,
oğru mek aşla
"Be adam gecenin bir vakti ne yapıyorsun burada?" diye sormuşlar.
Hoca korkudan kekelemiş: "Be... Be... Ben öbür dü... dü... Dünyadan geldim. rba... Bakayım burada işler nasıl gidiyor dedim" deyince, adamlar Hoca'yı bir gunel pataklamışlar. Bin perişan eve dönen Hoca'yı karısı telaşla karşılamış, "Hoca bu hal ne?" diye sormuş. Hoca:
"Öldüm, mezardan geliyorum. Başıma bu hâl geldi," demiş. Hoca'nın hanımı, sauf saf, "Hocam öbür dünyada ne var ne yok?" diye sorunca Hoca șu cevabı vermiş: "Fincancı katırlarını ürkütmezsen hiçbir şey yoktu."
Turk dili, tarih öncesi çağlardan bu yana dünyaya yön veren birçok medeniyetin sözcülüğünü yapmış; Çin Seddi'nden Sibirya'ya, Sibirya'dan Adriyatik kıyılarına kadar milyonlarca soydaşımızın ses bayrağı olmuştur. Günümüzde bu geniş coğrafyada yazı dili veya konuşma dili olarak varlığını sürdüren otuzun üzerinde Türk lehçesi bulunmaktadır. Hem dil özellikleri bakımından farklı lehçe gruplarına dahil olan hem de aralarında çok uzak mesafeler bulunan lehçelerin önemli ayrışmalara uğradığı bilinen bir gerçektir. Ancak söz konusu bu lehçeler arasında ilgi çekici benzerlikler de olabilmektedir. Bu düşünceden hareketle, elinizdeki çalışmada Türk dili coğrafyasının en batısına uzanan Türkiye Türkçesi ile doğu sınırlarında var olma mücadelesi veren Altay Türkçesi arasındaki söz varlığı benzerlikleri ele alınmış, her iki lehçenin ağızlarını da kapsayacak şekilde ortak kelimeleri tespit edilmiştir. Toplamda 3300 civarında ortak kelime belirlenmiş ve belirlenen kelimeler Eski Türkçe ile karşılaştırılmıştır. Söz konusu kelimelerin yaklaşık 2000'i Eski Türkçede tanıklanmıştır.
yeri-: 1. Kaçınmak, uzak durmak, (hayvanlar ve kuşlar için) kendine yaklaştırmamak. 2. Nefret etmek, tiksinmek (OSTN III, 339). // STT→ yer-: (TS, 2581). // TTA→ yer-: 1. Birinin ardından kötülüğünü söylemek, bir şeyi beğenmemek 2. Kalabalık içinde birine kötü davranmak (DS VI, 4255). yir-: Birinin ardından kötülüğünü söylemek, bir şeyi beğenmemek (DS IV, 4282). //ET→ yer-: Tiksinmek, hiç hoşlanmamak (EDPT, 955). yėr-: 1. Küçümsemek, hor görmek, tiksinmek. 2. Azarlamak, hakaret etmek vermek DTS 274)
Vasreddin Hoca'run bir oğlu var... Ters mi ters... Ne fenirse tam tersini yapan bir çocuk. Bir gün Nasreddin Hoca ile oğlu Akşehir'e giderler. Oradan iki çuval tuz urlar ve eşeğe yükleyip köylerine dönmek için yola oyulurlar. Köylerinin yakınındaki derenin yarına gelirler. Nasreddin Hoca derenin en sığ yerinden karşı tarafa geçer. Oğlu da eşeği sudan geçirmektedir. Nasreddin Hoca birde bakar, ne görsün, eşeğin sırtındaki çuvallardan biri yere değdi değecek...
Ne yapsın?
Oglunun da huyunu bildiği için seslenir:
-Sevgili oğlum... Çuvallardan biri suya değecek. Biraz asıl da, iyice suya gömülsün...
Çocuğun o gün uysallığı üzerindeymiş... Tutup, babasının dediğini yapar. Sarkan çuvalı bastırır. İşte tam o anda, öteki çuvalda semerin üzerinden devrilir...
Ve iki çuval birden, hooop suya... Nasreddin Hoca bağırır can havliyle, oğluna:
-Ulan ne halt ettin, salak oğlum? İki çuval tuz suya
karıştı...
Oğlu yanıtlar:
-Kırk yılda bir baba sözü dinleyelim dedik, gene de yaranamadık...
وسوس VESVAS: Művesvis, Vesvese-ye sürükleyen seytan. Nefsin zihinde ilka eylediği dağdağa ve fitne. Avcının ve köpeklerin gizli sesi.
VESVESE: Şübhe. Tereddut.
وسوسة Kuruntu, Ash olmayan ihtimaller.
(Vesvese, lugatta hışırtı, fısıltı gibi gizti ses demektir. Bu münasebetle gönülde tevali ve toker-rür eden gizli sõze vesvese; ve bir nefse böyle bir söz lika etmeğe de, vesvese vermek täbir olunur.) (Ε.Τ.)
(Arkadas! Vesvese ve evham zulmetleri için-de yürürken, Resulü Ekrem Aleyhissalátů Vesselä-mın sünnetieri birer yıldız, birer lámba vazifesini gördüklerini gördüm. Her bir sünnet veya bir hadd-i ser'i zulmetil dalålet yollarında güneş gibi parlıyor. O yollarda, insan zerre miskal o sünnetierden inhi raf ve udul ederse; seytanlara mel'abe, evhama mer-keb, ehval ve korkulara ma'rez ve dağlar kadar ağır yüklere matiyye olacaktır.
Ve keza o sünnetleri, sanki semadan tedelli ve tenezzül eden ipler gibi gördüm ki: Onlara temes sük eden yükselir, saadetlere nail olur. Muhalefet edip de akla dayananlar ise, uzun bir minare ile semaya çıkmak hamakatinde bulunan firavun gibi bir firavun olur. M.N.)
(Ey su-l vesveseden me'yus nefsim! Tedal-yi hayälät, tahattur-u faraziyat, bir nevi irtisam- gay-r-ı ihtiyäridir. İrtisam ise, eğer hayırdan ve nurani-yetten olsa, hakikatın hükmü bir derece suretine ve misäline geçer. Güneşin ziyası ve harareti, âyinede-ki misäline geçtiği gibi... eğer serden ve kesiften ol-sa, aslın hükmü ve hassası, suretine geçmez ve tim-saline sirayet etmez. Mesela necis ve murdar bir şey'in äyinedeki sureti ne necistir, ne murdardır. Ve yılanın timsali, ısırmaz.
İşte su sırra binaen, tasavvur-u küfür, küfür değil; tahayyül-ü şetm, setm değil. Hususan ihtiyar-sız olsa ve farazi bir tahattur olsa, bütün bütün za-rarsızdır. Hem ehl-i hak olan Ehl-i Sünnet ve Cema-atin mezhebinde bir şey'in şer'an çirkinliği, pistiği: nehyi İlähi sebebiyledir. Mådemki ihtiyarsız ve ri-zasız bir tahattur-u farazidir, bir tedal-yi hayälidir: nehly ona taalluk etmez. O dahl ne kadar çirkin ve pis bir şeyin sureti dahi olsa, çirkin ve pis olmaz. Μ.)
(Insan kalben ve fikren hakalk-ı İlähiyeye bakıp düşündüğü zaman, blihassa namaz ve ibadet esnasında, gerek seytan tarafından, gerek nefsi ta-rafından pek fena, pis ve çirkin vesveseler, hatıra-lar, sinekler gibi kalbe, akla hücum ederler. Bu gibi hevál, vehmi ve çirkin şeylerin defiyle uğraşan a-dam, o vesveselere mağlup olur. Ancak onları mağ-lup edip kaçırmak çaresi, müdafaayı terk edip on-lar lie uğraşmamaktır. Evet arılar ile uğraşıldıkça onlar hücumlarını arttırırlar. Onlara karışılmadığı takdirde, insanı terkeder, giderler. Hem de o gibi vesveselerin, ne hakalk-ı İlähiyeye ve ne de senin kalbine bir mazarratı yoktur. Evet, pis bir menzilin dellklerinden semänın güneş ve yıldızlarına, cenne-tin gül ve çiçeklerine bakılırsa, o deliklerdeki pislik ne bakana ve ne de bakılana-bulaşmaz, Ve fena bir te'sir etmez. (Hasiye)
(Hasiye): O çirkin sözler senin kalbinin sözieri değil. Çünki senin kalbin ondan müteessir ve mumessiftir, Belki kalbe yakın olan lümme-i şey-eniden geliyor. Meselå: Sen namazda, Käbe karşı-unda, nuzuru tähide äyätı tefekkürde olduğun
anlamlarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. دانشور
Danis-ver: f. Allm.
Suhan-ver: Edip, säir.
VERA: Halk. Mahluk. Arzı ör-
ten mahlukat. Yaratılmış olanlar.
VER'A: Korkaklık, havf.
ka, geri. Torun.
VERA: Ote, Başka taraf. Ar-
وراء حيل Vera-i cebel: Dağın arkası.
Vera-i perde: Perde arkası.
VERA: Takvänın İleri dere-
cesi. Bilmediği ve şübhe ettiğini öğrenip lylye ve doğruya göre hareket edip bütün günahlardan ce-
kinme häleti. وراق VERAK: Bitkilerle yer yüzü-
nün yeşil olmar.. درانی VERAKI : (Verka. C.) Güver-
cinter.
دراشت VERASET: Miras sahibi ol-ma. Olen bir kimsenin mallarının Allah'ın (C.C.) emrine göre, seriatça mirasçılara geçmesi, İrsiyet. Varislik, mirasçılık, Mirasta hak sahibi olma.
VERA‘ الورع Takvânın ileri derecesini ifade eden tasavvuf terimi. İlişkili Maddeler TAKVÂ Dinin emir ve tavsiyelerine uyma, haram ve günahlardan kaçınma hususunda gösterilen titizlik anlamında bir kavram. ZÜHD Kulun Hakk’ın dışındaki her şeyi terketmesi anlamında bir tasavvuf terimi.
Müellif: SÜLEYMAN ULUDAĞ Sözlükte “sakınmak, kaçınmak, çekinmek” anlamındaki vera‘ kelimesi terim olarak “haram ve günah olup olmadığı şüpheli hususlardan özenle kaçınıp helâl ve mubahların bir kısmından feragat etmek” anlamında kullanılır. Bu sebeple vera‘ takvânın ileri ve özel bir şekli kabul edilir. Takvâ mahzurlu olanı, vera‘ ise helâl olması şüpheli olanı terketmektir. Bununla birlikte veraın mahzurlu olanın, takvânın ise şüpheli sayılanın terkedilmesi olduğunu söyleyenler de vardır. Nitekim Gazzâlî takvânın veraın özel bir şekli ve ileri aşaması olduğunu belirtmiştir.
Vera‘ kelimesi Kur’an’da geçmemekle birlikte veraı tarif eden ve faziletini anlatan birçok hadis bulunmaktadır (Wensinck, el-Muʿcem, “vra” md.). Hâris el-Muhâsibî bazı eserlerinde vera‘ kavramını yorumlarken, “Günah gönlüne yatmayan ve içini rahatsız eden şeydir” (Müsned, V, 253; Müslim, “Birr”, 14; Tirmizî, “Zühd”, 52); “Seni şüpheye düşüren şeyi bırak, şüphe vermeyene bak” (Müsned, III, 153; Buhârî, “Büyûʿ”, 3; Tirmizî, “Ḳıyâmet”, 60) gibi hadislere dayanarak veraı, “bir iş için harekete geçme arzusu belirdiği zaman bunun hak mı yoksa bâtıl mı olduğu açıklık kazanıncaya kadar kalbin durup düşünmesi” şeklinde tarif etmiş ve bu bilincin takvâdan kaynaklandığını söylemiştir. Ona göre veraın alâmeti kalbin içinde hissedilen kötülükten nefret etmektir. Veraın en üst seviyesi sakıncalı olanı işleyebileceği korkusuyla sakıncasız olanı terketmektir. Taatin aslı vera‘, veraın aslı takvâ, takvânın aslı nefis muhasebesi, bunun da aslı havf ve recâdır. İnsandaki veraın derecesi Allah’ın azabına ve gazabına uğrama endişesiyle doğru orantılıdır. Öte yandan ihtiras ve dünyaya rağbet veraın zayıflığını gösterir. Bu sebeple vera‘ sahibinin zâhid olması gerekir, zira veraın son mertebesi zühdün ilk derecesi kabul edilir.
Kaynaklarda Hz. Ömer’in beytülmâle ait mumu sadece devlet işlerinde kullanması, Ömer b. Abdülazîz’in beytülmâle ait bir miski koklamaktan kaçınması, Ebû Hanîfe’nin ribâya girer korkusuyla alacaklısına ait duvarın gölgesinde gölgelenmemesi, Bişr el-Hâfî’nin kız kardeşinin umuma ait bir meşalenin ışığında yün eğirmesine karşı çıkması, Hamdûn el-Kassâr’ın ziyaretine gittiği hasta dostunun ölümü üzerine oradaki mumu hemen söndürüp, “Artık mum hastanın mirasçılarına intikal etmiştir” demesi vera‘ örneği olarak kaydedilmektedir. Fıkıhta ihtiyat kavramı, şüpheli konularda hata ve günaha düşmemek için en güvenli yolu seçmeyi ifade etmesi bakımından vera‘ ile eş anlamlıdır.
Tasavvufta vera‘ genelde bir makam kabul edilir. Serrâc veraı tövbeden sonra gelen ikinci makam diye zikretmekte ve bunun üç mertebesinden bahsetmektedir. Birinci mertebe helâl ile haram arasında bulunan, helâl mi haram mı olduğu tam bilinmeyen şüpheli şeylerden kaçınmaktır. İkinci mertebe gönül ehlinin veraıdır; bunlar, “Müftüler ne şekilde fetva verirse versin sen fetvayı kalbinden iste” (Dârimî, “Büyûʿ”, 2; Müsned, IV, 228); “Günah gönlüne yatmayan şeydir” gibi hadislere dayanarak gönlün kabul etmediği şeyi günah sayarlar. Üçüncü mertebe âriflerin veraıdır, bu da elde edilen şeylerin Allah’ı unutturmamasıdır. Ebû Süleyman ed-Dârânî, “Seni Allah’tan alıkoyan her şey uğursuzluktur” derken veraın bu türüne işaret etmiştir (Serrâc, s. 70-71). Yahyâ b. Muâz, Allah Teâlâ’dan başkasına gönülde yer vermemeyi “kalbin veraı” diye tanımlamaktadır (Kuşeyrî, s. 286).
Gazzâlî veraın dört mertebesinden bahseder. İlk mertebe şahitlik ve kadılıkla velâyette aranan adalet ve ehliyetin korunması için haramlığı açıkça bilinen günahlardan sakınmaktır. İkincisi günah olması muhtemel şeylerden sakınan sâlihlerin veraı, üçüncüsü harama yol açmasından korkulan helâlleri terkeden takvâ sahiplerinin veraı, dördüncüsü Allah’a daha fazla yaklaşmak için ömrün her anını O’ndan başkasına harcamaktan kaçınan sıddîkların veraıdır (İḥyâʾ, I, 25-26; II, 95). Gazzâlî bu dört vera‘dan sadece birincisinin fıkhın konusuna girdiğini, diğer üçünün ahlâkı ve âhireti ilgilendirdiğini söylemiş, dinî hükümlerdeki farklı dereceleri ve mükelleflerin mertebelerini dikkate almadan sâlih, müttaki ve sıddîkların benimsediği veraı bütün müminlerden beklemenin birtakım vehim ve vesveselere yol açabileceğine işaret etmiştir (a.g.e., II, 108, 111).
Muhâsibî, Kitâbü’l-Mekâsib ve’l-veraʿ ve’ş-şübühât (nşr. Abdülkādir Ahmed Atâ, Kahire 1969; nşr. Muhammed Osman el-Huşt, Kahire 1984), Ebû Ca‘fer Muhammed b. Ya‘kūb el-Ferecî (Sülemî, s. 146), Muhammed b. Nasr el-Mervezî (Keşfü’ẓ-ẓunûn, II, 1469), Ahmed b. Hanbel, Ali b. İsmâil es-Sanhâcî (Beyrut 1987), İbn Ebü’d-Dünyâ (Haydarâbâd 1408/1988) gibi müellifler Kitâbü’l-Veraʿ adıyla eserler yazarak veraın mahiyeti ve önemi üzerinde durmuşlardır. Ahmed b. Hanbel eserinde vera‘ ile ilgili hadislere ve menkıbelere geniş yer vermiştir (Kitâbü’l-Veraʿ, nşr. G.-H. Bousquet – Ch. Dominique, Beyrut 1983, 1986).
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM
YanıtlaSilELHAMDÜLİLLAH
ALLAHUEKBER
SUBHANALLAH
ALLAHÜMMESALLİALASEYYİDİNAMUHAMMED
ESTAGFİRULLAH
SALLAAHUALEYHİVESELLEM
BEŞ VAKİT NAMAZI CAMİDE KILAN BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM DEMİŞ
GİBİDİR
ÜMMETİM YILDIZLARA GİDESİYE KADAR KIYAMET KOPMAYACAKTIR
HADİS İ ŞERİF
işare
YanıtlaSilsedid (e( 1 : شديده.şiddetli
vetli, güçlü 4.Arapça sert sessiz harf (be, te, cim, dal, tı, kaf, kef) 5.(mec.) tam, kusursuz,
sağlam, sarsılmaz
sedid-i ihtiyaç شديد احتياج : kuvvetli ihtiyaç
şedid-ül mukavemet شديد المقاومت : direnişi güçlü, kuvvetle direnen
sedid-üş şekîme شديد الشكيمه : kuvvetli direnci
olan (direngen), kuvvetle ve inatla direnen
sedidane شديدانه : kuvvetli şekilde, kuvvetli olarak
sef 1 : شف.lider, baş yönetici; yönetimin başı, devlet başkanı 2.C. H. P. tarafından Milli Şef sıfatı verilen Cumhurbaşkanı İsmet İnönü
sefaat 1 : شفاعت.birinin bağışlanması veya
dileğinin kabulü için ricacı olma, aracı olma 2.öbür dünyada, hesap günü, bazı kimselerin bağışlanması ve dileklerinin kabulü için Hz. Muhammed'in (a.s.m.) veya Allah (c.c.) tara-fından izin verilenlerin ve meleklerin Allah'a (c.c.) dûa edip yalvarmaları (bkz. Kur'an, 20/109; 44/41, 42; 53/26; 34/23) 3.fayda sağ-lama
sefaat-ı Kur'an شفاعت قرآن : Kur'an'ın şefâatı,
Kur'an'ın kendisine sahip çıkana âhirette şefâatçi olması (bkz. şefâat)
şefaat-ı kübra شفاعت کبری : en büyük ve geniş
şefaat, Hz. Peygamberin (a.s.m.) şefâati, âhi-rette ümmetinin affı için Allah'a (c.c.) duası ve yalvarışı (bkz. şefâat)
082
YanıtlaSilşeffafiyet
sefaat-i Nebeviye (a.s.m.( شفاعت نبویه : Peygamberin (a.s.m.) şefâati, âhirette ümme-tinin affı için Allah'a (c.c.) duası ve yalvarışı (bkz. şefâat)
sefaat-ı uzma 1 : شفاعت عظمی.en büyük şefa-at, Hz. Muhammed'in (c.c.), öbür dünyada hesap gününde, büyük şefaati, ümmetinin affı için Allah'a (c.c.) duası ve yalvarışı (bkz. şefâat) 2.Hz. Peygamber'e (a.s.m.) verilen en büyük sığınma ve af makamı. Bu makam, "Makam-ı Mahmud" şeklinde Kur'an'da İsrâ Sûresi'nin 17/79 âyetinde geçer. Hz. Peygam-ber'e (a.s.m.) gece kalkıp farz namazların dı-şında, fazladan namaz kılmasıyla bu makama yükseltilebileceği bildirilir. Bu sebeple gece kalkıp namaz kılmak, tavsiye edilen nafile bir ibadettir. Ezan ve kametten sonra mü'min-ler, bu makamın Hz. Peygamber'e (a.s.m.) ve-rilmesi duasında bulunurlar. Bu duada şöyle denir: "Allahümme Rabbe hazihi'd-da'veti't-tammeti, vesselâti'l-kaimeti, âti Muhamme-den'il vesilete ve'l-fazilete ve'd-derecete'r-ra-fiate, veb'ashu Makamen Mahmuden'il-lezi vaadte hu, İnneke lâ tuhlifu'l-mî'ad". Mânâsı: "Allahım! Ey bu tam dâvetin (ezanın) ve kı-lınmak üzere olan namazın sahibi (Rabbi)! Peygamberimiz Hz. Muhammed'e vesileyi, fazileti ve yüksek dereceyi ihsan et ! O'nu, kendisine vaad ettiğin Makam-ı Mahmud'a eriştir. Şüphesiz Sen, vaadından caymazsın. "
sefaatbahs شفاعتبخش : faydalı 2.sefata yol açı-cı, şefâat verici (bkz. şefât)
sefaatçi شفاعتجی : sefâat için Allah'a (c.c.) dûa-cı; şefâata yol açıcı (bkz. şefâat)
sefaatkâreâne شفاعتکارانه : sefaat diler tarzda, şefâat için dua eder sekilde Gulfoot)
BISMILLAHIRRAHMANİRRAHIA
YanıtlaSilTabiratlı, Terkibli, Ansiklopedik
Risale-i Nur'un
Büyük Lügatı
305
YanıtlaSilDEYİMLER
up tutuşmak (biri için): 1) Güçlü bir aşk ile sevmek. 2) (bir şeyi): Ede etmek için güçlü bir istek duymak veya elde edemediği bir şey pn büyük üzüntü duymak.
yamp yakılmak: Sızlanmak, şikâyet etmek.
yandı gülüm keten helva: Bir fırsat kaçırıldığında söylenir.
yana yana istemek; Israrla, İçtenlikle dilemek.
yaptığı hayır ürküttüğü kurbağaya değmemek: Zararı, yararından pok olmak.
japrak oynamamak (veya kıpırdamamak) (hava): Rüzgârsız, çok durgun olmak, hiç rüzgâr esmemek.
yarısını deşmek: Acıyı, üzüntüyü hatırlatmak, tazelemek.
jaraya merhem olmak: Zorunlu ihtiyacı karşılamak.
yaraya tuz biber ekmek: Bir derdin acısını çoğaltmak.
yarayı tazelemek: Üzüntüyü, sıkıntıyı, acıyı hatırlatmak, yeniden or-taya çıkarmak.
V
ال
yaradana sığınıp: Bütün gücünü kullanarak.
yan yolda bırakmak: Yapılan yardımı yarıda bırakmak.
yarım elma, gönül alma: Armağan, küçük bile olsa, gönül almaya yarar.
yarım elmanın yarısı o, yarısı bu: Birbirine çok benzeyen şeyler için söylenir.
yarım papuçlu: İşsiz, yoksul kimse.
yarından tezi yok: Geciktirmeden, ivedilikle.
yaş yetmiş, iş bitmiş: Çok ihtiyar kimseler için kullanılır.
yaşı benzemesin: Erken ölmüş birine herhangi bir yönden benzetilen bir kimse için "aynı yaşta ölmesin", anlamında kullanılır.
yaşı yerde (veya toprakta) sayılası: "Ölsün", anlamında bir ilenme
yaşımı almak (veya yaşını başına almak): Yaşı ilerlemiş olmak.
yaşta kalmış, kavat papucu (gibl) Çaresiz, kırgın, üzgün
DEYİMLER
YanıtlaSil304
yan gelmek (bir işe karışmayarak): Rahat olmak, keyfince yaşa mak.
yan gözle (veya yan gözle bakmak): 1) bk. yan bakmak 2) Belli et-meden, göz ucuyla.
yan pala Zeydün: Birinin, yeni bir durum karşısında ne yapacağını kestiremeyerek şaşkınlık geçirdiğini teklifsiz ve alaylı olarak anlatmak için kullanılır.
yan yan bakmak: Göz ucuyla bakmak.
yanına bırakmamak (veya komamak): Cezasız bırakmamak, öç al-mak.
yanına kår kalmak: Cezasız kalmak.
yanına salavatla varılır: 1) Çok kibirli, kendini beğenmiş kimseler için söylenir. 2) Çok öfkeli.
yanına salāvatla varılmaz: 1) Çok pahalı. 2) Kibirli, gururlu (kimse)
yanından bile geçmemiş (bir şeyin): O şeyle hiçbir ilgisi yok.
yanağına kan gelmek: Yüzü daha canlı ve renkli olmak, iyi beslen mekten dolayı gürbüz görünmek.
yanağından kan damlamak: Çok sağlıklı olduğu benzinden anlaşı mak.
yangın bacayı sarmak: Durum olağanüstü kötüye gitmek.
yangın yerine dönmek: Ortalık karışık, dağınık bir duruma gelmek
yangına körükle gitmek: Gerginliği, uzlaşmazlığı artıracak biçimde davranmak.
yangından mal kaçırır gibi: Gereksiz bir telaş ve ivedilikle.
yangını körüklemek: Gerginliği, anlaşmazlığı artırmak.
yankı uyandırmak (veya yapmak) (bir olgu): Çevrede duygusallik düşünce, dedikodu gibi tepki, yapmak.
yanlış kapı çalmak: İsteğinin yapılmayacağı, yersiz sayılacağı bir yere başvurmak.
91
YanıtlaSilATASÖZLERİ
Sede pirinç zerde olmaz, bal gerektir kazana; baba malı tez tüke nit, evlat gerek kazana: Gerekli olan bütün malzemeleri kullanma-
dikça, yalnız pirinç kullanarak zerde yapılmaz. Bunun gibi, sadece tabadan kalan mal ve para çok da olsa hayat boyu geçinmemize yetmez, bir gün tükenir. Bu yüzden, atadan kalanlara güvenip tembel-kelmemek ve çalışmak gerekir.
Sadık dost akrabadan yeğdir: Atadan kalanların (mirasın) paylaşı-
m, kız almak ya da almamak gibi pek çok nedenle akraba ve kardeş-lenn arası açılabilir. Bu yüzden gerçek dost, akrabadan da kardeşten deleridir. İyi günde de kötü günde de hep yanımızdadır.
Safa ile yenen cefa ile kazanılır: Alınteri ile kolay para kazanılmaz. Ama istenirse her türlü para kolayca harcanabilir.
Sağ baş yastık istemez: Sağlıklı bir insan kuru yerde bile yatabilir, yatak yorgan gerekmez. Ama sağlıksız insan yatak da ister yastık da.
Sağılır ineğin buzağısı kesilmez: Buzağı, anasını (ineği) emdikçe, o inekten süt alınır, emmezse alınamaz. İnekten süt alabilmek için buzağıyı kesmemek gerektiği gibi, yararlanılan bir üretim aracının ça-İşmasını ve devamlılığını sağlayan şeylere zarar vermemek gerekir.
Sağır İşitmez uydurur: Sağır duymaz. Ama bunu belli etmemek veya sohbete katılmak için sanki duymuş gibi, uydurarak konuşur.
Sağlık varlıktan yeğdir: Bir insan için en önemli şey sağlıktır. Sağlığı jerinde olan, çok çalışarak pek çok şeye sahip olabilir. Ama sağlığını yttren bir insanın yeniden sağlığına kavuşması mümkün, fakat zordur.
Sahipsiz eve it buyruk: Yaşanılan yere sahip çıkmak ve koruyucu Önlemler almak gerekir. Böyle yapılmazsa, kötü kişiler egemenliği ele geçirir.
Bakal bıyığa denk olmayınca berber ne yapsın: 1) Gerçekleştiril-mesi olanaksız bir işi, çok usta da olsa kimse yapamaz. 2) Kazancı iyaçlarını karşılamaya yetmeyen kişi, kolay kolay bütçesini denk-leştiremez.
Bakınılan göze çöp batar: Nedendir bilinmez, üzerine çok düşülen, tizlikle korunan şeyler daha çok kazaya veya zarara uğrar.
S
YanıtlaSilSabahın kızıllığı akşamı kış eder; akşamın kızıllığı sabahı güz eder: Sabahın kızıllığı, gecenin soğuk geçeceğinin; akşamın kızılığı ise yarın havanın güzel olacağının habercisi olarak algılanır.
Sabah ola hayır ola: Gün boyunca çalışan kişi, akşama yorgun olur.
Bu durumda iken, iş yapmak ya da yapılacak bir işe karar vermek doğru olmaz. Böyle durumlarda sabahı beklemekte hem fayda hem de hayır vardır.
Sabah sürçen geceye kadar sürçer: İtina ile başlanılmayan işler,
sonuna kadar öyle gider. Elde edilen ürün ya da sonuç, olması ge rektiği gibi olmaz.
Sabahtan karnını doyuran, küçükken evlenen aldanmamış: Sa-bah gerektiği gibi beslenen kişi, işinde daha başarılı ve verimli olur. Küçükken evlenen kişi, yaşıtlarına göre daha erken olgunlaşır ve ço-cuk sahibi olur.
Sabır acıdır, meyvesi tatlıdır: Sabırlı olmak önemli bir özelliktir, her-
kes beceremez. Çünkü acı ve sıkıntıya katlanmayı gerektirir. Ama sabretmesini bilen daima kazançlı çıkar ve selamete erer.
Sabırla koruk helva olur, dut yaprağı atlas: Koruk olgunlaşır, üzüm
olur. Üzüm suyu kaynatılarak koyulaştırılır pekmez yapılır. Pekmez unla kavrulur, helva hâline getirilir. "Bu korukların helvasını yiyece-ğim." diyen kişinin, belli bir süre beklemesi (yukarıda anlatılan İşlerin bitmesini), yani sabretmesi gerekir. Atlas (ipek), ipekböceğinin koza-sının liflerinden elde edilir. Bu böcek kozasını örmeden önce, dut yap-rağı ile beslenir. "Bu dut yapraklarının ipeğini alacağım." diyen birinin de yine belli bir süre sabretmesi gerekir.
Sabrın sonu selamettir. Her gecenin bir sabahı olduğu gibi, sıkıntılı ve acılı günlerin de bir sonu vardır. Sabreden sonunda rahata ve hu-zura kavuşur,
Saçın ak mi kara mı, önüne düşünce görürsün: Bu işin iyi mi, kötü mü sonuçlanacağını, iş bitince anlarsın.
0
b
8
S
S
Lidern Cemal Abdunnasirin
YanıtlaSil1992-Avrupa Birliği kuruldu.
EYLUL
28
PAZAR
6 1447
R.AHİR
RUMI: 15 EYLÜL 1441
HIZIR: 146
Ey nefis! Ebleh olmamak istersen: Allah namına ver, Allah namına al, Allah namına başla, Allah namına işle, vesselam.
Sözler
Imsak Güneş
Öğle
İkindi
Akşam
Yatsı
Imsak
Günes
Öğle
İkindi
Akşam
Yatsı
Allah Gator dur,
gunahları çok bağışlar.
Bakara Suresi: 225
BİR HADİS
En güçlünüz öfkelendiğinde kendisine hakim olandır. En yumuşak huylunuz intikama gücü yettiği halde affedendir.
İbni Ebi'd-Dünya
2026 BEDİÜZZAMAN TAKVİMİ
YanıtlaSilTARİHTE BUGÜN
1926-İskilipli Atıf Hoca'nın idamı.
1969-Yaser Arafat, Filistin Kurtuluş Örgütü'nün liderliğine getirildi.
ŞUBAT 04
ÇARŞAMBA
16 1447
ŞABAN
RUMI: 22 K. SANİ 1441
KASIM: 89
BİR AYET
Ey iman edenler, Allah'tan korkun ve doğrularla beraber olun.
(Tevbe: 119)
BİR HADİS
Üç kişi sefere çıktıklarında birini kendilerine başkan
seçsinler.
İşlediğimiz herbir günah, kafamıza giren herbir şüphe, kalb ve ruhumuza yaralar açar.
Lem'alar
Simini ve mu-doğru abdi, Onun mezkür maksatlarına tam hizmet ederek, hilkat i kainatın tilsim Libette ve herhalde, o gaybi Zatın yanında en sevgili mahlüku ve en
YanıtlaSilTARİNTE BUGÜN
1956-Pakistan, ilk İslâm cumhuriyeti oldu.
1960-Bediüzzaman Said Nursî Urfa'da İpek Palas Oteli'nde Hakk'ın rahmetine kavuştu. (Hicri: 25 Ramazan 1379)
23-30 Mart Risale-i Nur Enstitüsü tarafından Bediüzzaman Haftası olarak ilan edildi.
23
ÇARŞAMBA
WEDNESDAY
MART
MARCH
BIR AYET Sonunda herkes Onun huzuruna döndurülecektir.
Al-i Imran Suresi: 83
BİR HADİS
Birbirinizle musafaha yapınız ki, kalplerinizden kin duyguları yok olsun.
Cenab-ı Hakk'ın rızası ihlas ile kazanılır.
Lem'alar
HİCRİ: 20 ŞABAN 1443 - RUMI: 10 MART 1438
(
KASIM: 136- GÜN: 82 KALAN: 283 -
GÜN UZA. 3 DK
TARINTE BUGON -1394-Timurlenk Diyarbakır'ı işgal etti.
YanıtlaSil- 1909 - Bediüzzaman'ın "Dağ Meyvesi Acı da Olsa Devadır" başlıklı makalesinin 1. bölümü Volkan gazetesinde yayınlandı.
1960-Bediüzzaman Said Nursî Urfa Halilürrahman Camii avlusundaki kabrine defnedildi.
24
PERŞEMBE
THURSDAY
MART
MARCH
BIR AYET Suphesiz ki Allah yaptıklarınızı hakkıyla görür.
Bakara Suresi: 110
BİR HADİS Denkleri çıktığında kızlarınızı evlendirin. Musibet ve engellerin gelmesini beklemesin.
Cisminin küçüklüğüne bakıp da günahlarını küçük zannetme.
Mesnevî-i Nuriye
FARINTE BUGUN
YanıtlaSil-1909-Bediuzzamanın
"Dağ Meyvesi Acı da Olsa Devadır başlıklı makalesinin 2. bölümü Volkan gazetesinde yayınlandı.
1960-Midyat'ta binlerce insanın iştirakiyle Bediüzzaman'ın giyabi cenaze namazı kılındı.
25
CUMA
FRIDAY
MART
MARCH
BIR AYET
Allah yaadinden dönmez.
Bakara Suresi: 80
BİR HADİS
Allah bid'atçının amelini bid'atından vaz geçinceye kadar kabul etmez.
Ettiğiniz bütün İyilikleriniz muhafaza edilmiş, mükafatlarını göreceksiniz.
Asa-yı Musa
KASIM 138 GÜN 84 KALAN 281-GÜN UZA
3 DK
Resulüllah S.A. efendimizin; Allah ve Resulüne kulların yakın b lunmalarına delalet etmesi, cennat-1 aliyata girmelerine, en büyük n zaya nail olmalarını sağlaması, kulların menfaatınadır. Aynı zaman da, Resulüllah S.A. efendimiz, âleme rahmettir.
YanıtlaSilS
vat-1
DOKSAN DÖRDÜNCÜ SALAVAT-I ŞERİFE:
berd
Allahım, efendimiz Ümmî Nebi Muhammed'e ve Muhammed'.
in âline salât eyle.
Resulüllah S.A. efendimizin, burada anlatılan:
rülm
Ümm î.
Sıfatı için verilen mana şudur:
lâ
r
Hiç kimsede okumadan, bir kitap mütalaa etmeden, ancak senin ilâhî vahyin, rabbani hükmünle, şer'i esasları, evvellerin ve âhir-lerin hallerini haber vericidir.
Salavat 1 corifoue d
Oyle bir zattır ki, bereket onun özü ve hayatı ile eştir.
YanıtlaSilHabib-i
tekrim s
muazzez
Bu
Şöyleki: Mübarek cemalini müşahede edenlerin nübüvveti hürme tine, kalblerine yakin duygusu gelir. İman nuru ile münevver olur başarıya ulaşır; hidayete kavuşurlar.
disine
Durum yukarıda anlatıldığı gibi olunca, mübarek zatlarını gür mek, cemalini müşahede etmek, dünyanın ve âhiretin bereketini bul mayı muciptir. İnsanı, rabbani feyizlere ulaştırır. Güzel fütuhatlan buldurur.
B
nail olurlar. Bu hale erenler, zahiri geçimlerinde ve batın işlerinde bereketlere
lâmet
1
İşbu sebeplerden ötürü: Resulüllah S.A. efendimizin vech-i kerim lerine bereket mukarin olmuş olur.
buy
Salavat-ı şerifeye devam edelim:
Bütün âlem, onun güzel zikri ile kokuya boğuldu, rayihasına gark oldu.
Bu salavat-1 serifede geçen:
la
nail olurlar. Bu hale erenler, zâhiri geçimlerinde ve batın işlerinde bereketlere
YanıtlaSilbuy
lerine bereket mukarin olmuş olur. İşbu sebeplerden ötürü: Resulüllah S.A. efendimizin vech-i kerim-
lár
Salavat-ı şerifeye devam edelim:
Bütün âlem, onun güzel zikri ile kokuya boğuldu, rayihasına
gark oldu.
Bu salavat-ı şerifede geçen:
Onun güzel zikri.
Ja
e
Cumlesi, şu manayadır: Hal ve kal dili ile, Resulüllah S.A. efen-dimizin mübarek ismini zikretmek; kendisine çeşitli salavat-ı şerife getirmek hadis-i şeriflerini okumak veya dinlemek.
Bunlarla çıkan manevi koku âlemi sarar.
Resulüllah S.A. efendimizin, bu hayat âlemindeki mübarek cismi-nin kokusu, miskten ve anberden daha latif ve daha güzeldir. Bunun tafsili, Resulüllah S.A. efendimizin güzel isimleri anlatılırken geçmiş-tir.
KARA DAVUD
YanıtlaSil711
akın bu-üyük rı-
SALAVAT-I ŞERİFEDEN ÖTÜRÜ ÖLÜLERİN GÜZEL KOKUSU
Sonra..
zaman-
Resulüllah S.A. efendimizin ümmetinden, kendisine daima sala-vat-i şerife okuyanların, öldükleri zaman, vücutlarından misk ve an-berden daha güzel koku zuhur eylediği müşahede ve tecrübe ile gö-rülmüştür.
mmed'-
* **
DOKSAN BEŞİNCİ SALAVAT-I ŞERİFE:
Allahım, efendimiz Muhammed'e ve onun âline salât eyle; se-lâm eyle.
Bu salavat-ı şerifenin daha geniş şerhi şudur:
Ey Kerim Rahim, ihsanların ve nimetlerin sahibi şanı büyük kib-riyası yüce Allah.
ancak âhir-
Kereminle, ihsanınla seyyidimiz velinimetimiz seyyidülenbiya, Habib-i Rabb'il-Alemin olan Resulüllah S.A. üzerine, tazim, tahiyye, Unim renası eyle. Kendisine çeşitli nimetler inzali ile, iki cihanda
hom eyle.
Ken-
lam eyle.
YanıtlaSilBu salavat-i şerifenin daha geniş şerhi şudur:
ncak
Ey Kerim Rahim, ihsanların ve nimetlerin sahibi şanı büyük kib riyası yüce Allah.
hir-
seyyidülenbiya, tekrim senası eyle. Kendisine çeşitli nimetler inzali ile, iki ciha Habib-i Rabb'll-Alemin olan Resulüllah S.A. üzerine, tazim, tahiyye, muazzez, mukerrem ve mufahham eyle.
me-ur,
Bu salavat-ı şerifede geçen, Resulüllah. S.A. efendimizin all: Ken-disine tabi olan ümmeti ve ashabıdır; tüm yakınlarıdır.
ör-
Bu salavat-ı şerifede geçen selam dileği şu manayadır: İki cihanın sıkıntıları, mihnetleri, istemedikleri şeylerden se-lâmet bulup en büyük rızaya nail olmak.
al-
MAĞFİRET SEBEBİ SALAVAT-I ŞERİFE
ari
Şeyh Ebu Muhammed Hıyrî Rh. şöyle anlattı:
Enes'in r.a. rivayetine göre, Resulüllah S.A. efendimiz şöyle
re
buyrdu:
«Her kim:
fendimiz Muhammed'e ve onun âline salat eyle; se-
1
YanıtlaSillâmet bulup en büyük rızaya nail olmak. 1, istemedikleri şeylerden se-
reketlere
MAĞFİRET SEBEBİ SALAVAT-I ŞERİFE
kerim-
Şeyh Ebu Muhammed Hıyri Rh. şöyle anlattı:
buyrdu:
Enes'in r.a. rivayetine göre, Resulüllah S.A. efendimiz şöyle
<<<Her kim:
Allahım, efendimiz Muhammed'e ve onun âline salât eyle; se-lâm eyle.
Diyerek, salavat getirirse.. o kimse, eğer ayakta ise, oturmadan Al-lah-ü Taâlâ onu af ve mağfiret eder. Şayet oturuyorsa.. kalkmadan evvel, yüce Allah onu af ve mağfiret eder.
hasına
**
efen-Serife
DOKSAN ALTINCI SALAVAT-I ŞERİFE:
Allahım, Muhammed'e salât eyle. Muhammed'in âline de sa-lât eyle. Muhammed'e bereket ihsan eyle; Muhammed'in âline de be-reket ihsan eyle. Muhammed'e rahmet eyle; keza Muhammed'in âline
smi-nun
de rahmet eyle. İbrahim'e ve İbrahim'in âline salât, bereket ve rahmet eyledi-ğin gibi..
niş-
Çünkü sen Hamid'sin; Mecid'sin.
tekrimin devamı, üstün nimetlerin bekası, an an artması Bu salavat-1 şerifede geçen bereket dileği şu manayadır: Tazm
YanıtlaSil.. Rahmet dileği ise şu manayadır: Türlü türlü ihsanlar, nimetler, keremler ve lütuflar..
Bu salavat-1 şerifede geçen, Yüce Allah'ın HAMID ve MEC ismi için verilen mana şudur:
Hamid: Yüce zatında cümle kemalât ile övülen.
Mecid: Cümle mahlukuna türlü rızıklar ihsan eden
DOKSAN YEDİNCİ SALAVAT-I ŞERİFE:
Allahım.
Ey şerik, nazir, şebih, misil ve vezriden münezeh olan şanı yük, zatı mukaddes, nimeti her şeye şamil olan Yüce Allah.
- Muhammed'e salât eyle.
Kadrini yücelt, iki cihanda da muazzam ve muhterem eyle.
- Senin kulundur.
tekrimin devamı, üstün nimetlerin bekası, an an artması Bu salavat-1 şerifede geçen bereket dileği şu manayadır: Tazm
YanıtlaSil.. Rahmet dileği ise şu manayadır: Türlü türlü ihsanlar, nimetler, keremler ve lütuflar..
Bu salavat-1 şerifede geçen, Yüce Allah'ın HAMID ve MEC ismi için verilen mana şudur:
Hamid: Yüce zatında cümle kemalât ile övülen.
Mecid: Cümle mahlukuna türlü rızıklar ihsan eden
DOKSAN YEDİNCİ SALAVAT-I ŞERİFE:
Allahım.
Ey şerik, nazir, şebih, misil ve vezriden münezeh olan şanı yük, zatı mukaddes, nimeti her şeye şamil olan Yüce Allah.
- Muhammed'e salât eyle.
Kadrini yücelt, iki cihanda da muazzam ve muhterem eyle.
- Senin kulundur.
Muhammed'e salat eyle.
YanıtlaSilKadrini yücelt, iki cihanda da muazzam ve muhterem eyle
Senin kulundur.
Yüce emirlerini yerine getirir. Taat ve ibadetinde devamlıdır, büvvet ve risaletini, şer'i hükümlerini; gönderildiği insanlara t eder. İman evhdine davet edip halkı Hak yola irşad eder. Bir an bu vazifelerden ayrılmaz.
Peygamberin ve Resulün ÜMMİ NEBİ'dir.
Bu cümlede geçen:
NEBİ.
Lafzı için verilen şerh şudur:
Helâli, haramı, hak ve batılı, hayırları ve şerleri, Yüce Alla emirlerini ve yasaklarını, şer'i hükümlerini, daha önce olan işlerin berlerini, kendisinden sonra olacak işleri, kabir, mahşer hallerini sılı ya Rabbi hep olan ve olacak işleri senin vahyin ve ilhamınla ber veren..
Yine bu cümlede geçen:
ÜMMI..
bu vazifelerden ay
YanıtlaSilPeygamberin ve Resulün ÜMMİ NEBİ'dir.
mes
le:
Bu cümlede geçen:
NEBI.
Lafzı için verilen şerh şudur:
emirlerini ve yasaklarını, şer'i hükümlerini, daha önce olan iler Helali, haramı, hak ve batılı, hayırları ve şerleri, Yüce All berlerini, kendisinden sonra olacak işleri, kabir, mahşer hallerini sılı ya Rabbi hep olan ve olacak işleri senin vahyin ve ilhamanila ber veren..
Yine bu cümlede geçen:
- ÜMMI..
Lafzı için de şu mana vardır:
Okuyup yazmamış, hiç kimseden bir şey öğrenmemiş, bir k mütalâa etmemiştir. Hal böyle iken, evvellerin ve âhirlerin ilming ramıştır. Yüce zat ve sıfatına dair bütün işleri, cümlenin Beli dair meseleleri, iki cihanın hüsranından necat bulma yolunu lıkla cennete girme çarelerini beyan etmiştir.
Keza Muhammed'in âline de..
Tazim ve
YanıtlaSil, çeşitli
ECID
KARA DAVUD
713
صيل عَلَى مُحمدٍ وَعَلَى آلِ مُحَمَّدٍ وَبَارِكْ عَلَى محمد وَ عَلَى اليه وَارْحَمْ مُحَمَّدًا وَآلَ مُحَمدِ مَا صَلْتِ وَبَارَكْتَ ترحمت على ابراهيم وعلى الابراهيم انك حميد
اللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى مُحَمَّدٍ عَبْدِكَ وَنَتِكَ
سولك الني الاتِي وَعَلَى ال محمد ٩٠ الله
ل مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِ مُحَمَّدٍ مِنْ الدُّنْيَا وَمِنْ الْآخِرَة
بَارِكْ عَلَى مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِ مُحَمَّدٍ مِنَ الدُّنْيَا وَمَلَ الْآخِرَةِ
محمد وال محمد مِنَ الدُّنْيَا وَمِل الآخرة
عمدًا وَالَ مُحَمَّدِ مِنَ الدُّنْيَا وَمِل الآخرة
salli alâ Muhammedin ve ala áli Mu hammedin ve barik alá Muhammedin ve alá áli Muhammedin verham Mu hammeden ve åle Muhammedin kema salleyte ve barekte ve terahhemte ala Ibrahime ve alà âli İbrahime inneke Hamidün Mecidün.
97. Allahümme salli alâ Muham medin abdike ve nebiyyike ve resu lik'en-nebiyy'il-ümmiyyi ve alå äli Mu-hammedin.
bü-
وَسَلَّمْ عَلَى مُحَمَّدٍ وَعَلَى الِ مُحَمَّدِ مِنَ الدُّنْيَا وَمِلْ الآخِرَةِ : اللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى مُحَمَّدٍ كَمَا أَمَرْتَنَا أَنْ
لمُصَلَّى عَلَيْهِ وَصَلِّ عَلَى مُحَمَّدٍ كَمَا يَنْبَغِي أَنْ يُصَلى
عَلَيْهِ ... اللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى نَبِيكَ المُصطَفى
93. Allahümme salli alâ Muham medin ve alâ âli Muhammedin mil'ed-dünya ve mil'el âhireti ve barik alå Muhammedin ve ala áli Muhammedin mil'ed-dünya ve mil'el-âhireti verham Muhammeden ve åle Muhammedin mil'ed-dünya ve mil'el-âhireti Muhammeden ve âle Muhammedin mil'ed-dünya ve mil'el ahireti ve sel-lim alâ Muhammedin ve alâ âli Mu-hammedin mil'ed-dünya ve mil'el ähi-reti. veczi
99. Allahümme salli alâ Muhamı medin kema emertena en nusalliye aleyhi ve salli alâ Muhammedin kema yenbaği en yusalla aleyhi.
100. Allahümme salli alâ nebiy
ve ala an ми-
YanıtlaSilhammedin mil'ed-dünya ve mil'el-ahi-reti.
99. Allahümme salli alâ Muhamı-medin kema emertena en nusalliye aleyhi ve salli alâ Muhammedin kema yenbaği en yusalla aleyhi.
100. Allahümme salli alâ nebiy-
yik'el-Mustafa
** 96. Allahım, Muhammed'e salât eyle; keza Muhammed'in ûline de.. Muham-med'e bereket ihsan eyle; keza Muhammed'in äline de.. Muhammed'e rahmet ey-le: keza Muhammed'in âline de..
YanıtlaSilİbrahim'e ve İbrahim'in aline salat, bereket, rahmet eylediğin gibi. Çünkü
sen, Hamid'sin; Mecid'sin. 97. Allalım. Muhammed'e salât cyle. Senin kulundur; peygamberin, Resu-
lün Ümmi Nebi'dir. Keza Muhammed'in âline de..
98. Allahım. Muhammed'c ve Muhammed'in âline dünya dolusu, âhiret do-Jusu kadar salat eyle. Muhammed'e bereket ihsan eyle; keza Muhammed'in âline de... Hem de, dünya ve âhiret dolusu kadar.
Muhammed'e merhamet eyle; keza Muhammed'in âline de.. Hem de, dünya ve âhiret dolusu kadar..
Muhammed'e ve Muhammed'in áline, dünya ve âhiret dolusu kadar mükafat ihsan eyle. Muhammed'e ve Muhammed'in åline selâmet ihsan cyle. Hem de dünya ve âhiret dolusu kadar..
99. Allahım, Muhammed'e salât cyle; ona okumamız için bize nasıl bir sa-lât emrettinse, öyle salât eyle.
Muhammed'e salât eyle; ama kendisine nasıl salât edilmesi uygunsa öyle
salât evle.
(Devamı: 717. Sayfada)
299
YanıtlaSilDEYİMLER
zerine düşmek: Bir şeyle Iglenmeye başlamak ilgi göstermek, bir şeyle çok uğraşmak.
zerine evlenmek: Evliyken bir başkasıyla evlenmek.
zerine koymak: Katmak, eklemek.
zerine oturmak: dkz. Hakkı yokken bir şeyi kendine mal etmek.
üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi uyumak: Çok derin uyumak.
zerine titremek: Çok sevgi ve özen göstermek.
üzerine tuz biber ekmek: Üzüntüyü, kusuru artıracak durum yarat-mak
üzerine üzerine gitmek: Çekinmeden, sonucu tehlikeli olabilecek bir şeyle uğraşmak, yılmamak.
üzerine yatmak: bk. Üstüne oturmak.
üzerine yok: bk. Üstüne yok.
üzerine yüklenmek: 1) Saldırmak. 2) mec. Israr etmek.
Üzerine yürümek: Saldırmak.
Üzerine almak: Bir işi görev edinmek, deruhte etmek.
üzerine çullanmak: Her tarafını kaplamak, sarmak.
üzümün çöpü armudun sapı var demek: Her şeyde bir eksiklik bul-mak, güç beğenir olmak.
üzümünü ye de bağını sorma: Yararlandığın şeyin nereden geldiğini araştırma.
DEYİMLER
YanıtlaSil298
üstüne üstüne gitmek (bir şeyin): Cekinmeden, sonucu tehlikeli olabilecek bir şeyle uğraşmak, yılmamak.
Üstüne varmak: Birinden bir şey yapmasını baskı yaparak islemak
üstüne vazife olmamak (veya degil): Görevi olmamak, o görev ken-dini ilgilendirmemek.
üstüne yatmak: Hakkı yokken bir şeyi kendine mal etmek, bir şeyl alıp vermemek.
üstüne yıkmak (veya yıkılmak): 1) Kendisinin de sorumlu olduğu bir İşin ağırlığını başkalarına yüklemek (veya kendisi yüklenmek), 2) Kendi suçunu başkasına yüklemek. 3) Yamamak veya yamanmak.
üstüne yüklenmek: 1) Saldırmak. 2) mec. Israr etmek.
üstüne yürümek: Korkutmak, yıldırmak amacıyla saldıracakmış gibi yapmak.
ütüsü üzerinde: Yeni ütülenmiş.
üvey evlat gibi tutmak (veya saymak): Horlamak, haksızlık etmek İyi davranmamak.
üzerinde durmak: Bir işe önem vermek, bir işle yakından sürekli gilenmek.
üzerinde kalmak: 1) (mal veya iş): Artırma sırasında bir kimsenin olmak. 2) Istenmeyen bir iş yüklenilmek, sorumluluğuna bırakılmak.
üzerinden atmak: Bir şeyi ödev edinmemek.
üzerinden dökülmek (giysi İçin): Bol ve biçimsiz olmak.
üzerine almak: 1) Bir davranışın kendisine karşı olduğunu sanarak tedirgin olmak, alınmak. 2) Bir işi yapmaya söz vermek. 3) (evli iken)
Karısının üzerine bir başka kadınla evlenmek.
üzerine atmak: Bir suçu birine yüklemek.
üzerine bir bardak su içmek: alay. Alacaklı bulunduğu bir şeyi elde etmekten umut kesmek.
üzerine çökmek (duygu, durum vb.): Bastırmak, kaplamak.
dating gule güle gider, ağlaya ağlaya gelir: Ödünç alan kişi, işi gö-pin, veren kişi de bir tanıdığına yardımcı olduğu için memnun Oding verilen şey para ise genellikle zamanında ödenmez, mal asmiş ya da bozulmuş olarak geri gelir.
YanıtlaSilebaldan tatlıdır: Öfkelenen insan bağırıp çağırdığı için rahatlar. Anca alla kalmamanın, gereken tavrı göstermiş olmanın hazzını ya-
Öyle kalkan zararla oturur: bk. Hiddet ile kalkan zararla oturur.
üz hırsızlığa çıkarsa ay ilk akşamdan doğar: Kimsesiz insan
briş yapmaya kalktığında pek çok engelle karşılaşır. Çevresinde ken-disine yardım edecek kimse olamadığı gibi, şansı da pek yoktur.
Öksüz kuzu toklu olmaz: Kimsesiz kişi, destekten yoksun olduğu ion durumunu düzeltemez.
Öksüz oğlan göbeğini kendi keser: Kimsesiz kişi, kendi işini kendisi yapmak zorundadır.
Öksüzün karnına vurmuşlar, "vay arkanı!" demiş: Bir kişinin, hak-z yere suçlanmaması ve hırpalanmaması için koruyucularının olma-gerekir.
Ölenle ölünmez: Ölen kişi, çok sevilen ve önemli bir kişi olsa bile, geride kalanlar için hayat devam etmektedir. Bu yüzden günlerce yas tutmak, işi gücü unutmak doğru olmaz.
Ölmüş koyun (eşek) kurttan korkmaz: Ölmüş koyunun, kurttan haberi bile olmaz. Kaybedecek bir şeyi olmayanlar da hiçbir şeyden korkmazlar.
Ölüm hak miras helal: Ölüm nasıl doğal bir olaysa, ölenden kalan mirasın paylaşılması da o kadar doğaldır.
Ölümü gören hastalığa razı olur: 1) Elinden gelse kimse ölmek is-temez. Herkes ölmekten korkar. Acılar içinde kıvranan bir hasta bile
Ödünç güle güle gider, ağlaya ağlaya gelir: Ödünç alan kişi, işi gö-
YanıtlaSilrüleceği için, veren kişi de bir tanıdığına yardımcı olduğu için memnun olur. Ödünç verilen şey para ise genellikle zamanında ödenmez, mal ise eskimiş ya da bozulmuş olarak geri gelir.
Öfke baldan tatlıdır: Öfkelenen insan bağırıp çağırdığı için rahatlar. Ayrıca altta kalmamanın, gereken tavrı göstermiş olmanın hazzını ya-şar.
Öfkeyle kalkan zararla oturur: bk. Hiddet ile kalkan zararla oturur.
Öksüz hırsızlığa çıkarsa ay ilk akşamdan doğar: Kimsesiz insan bir iş yapmaya kalktığında pek çok engelle karşılaşır. Çevresinde ken-disine yardım edecek kimse olamadığı gibi, şansı da pek yoktur.
Öksüz kuzu toklu olmaz: Kimsesiz kişi, destekten yoksun olduğu İçin durumunu düzeltemez.
Öksüz oğlan göbeğini kendi keser: Kimsesiz kişi, kendi işini kendisi yapmak zorundadır.
Öksüzün karnına vurmuşlar, "vay arkanıl" demiş: Bir kişinin, hak-sız yere suçlanmaması ve hırpalanmaması İçin koruyucularının olma-sı gerekir.
Ölenle ölünmez: Ölen kişi, çok sevilen ve önemli bir kişi olsa bile, geride kalanlar için hayat devam etmektedir. Bu yüzden günlerce yas tutmak, işi gücü unutmak doğru olmaz.
Ölmüş koyun (eşek) kurttan korkmaz: Ölmüş koyunun, kurttan haberi bile olmaz. Kaybedecek bir şeyi olmayanlar da hiçbir şeyden korkmazlar.
Ölüm hak miras helal: Ölüm nasıl doğal bir olaysa, ölenden kalan mirasın paylaşılması da o kadar doğaldır.
Ölümü gören hastalığa razı olur: 1) Elinden gelse kimse ölmek is-temez. Herkes ölmekten korkar. Acılar içinde kıvranan bir hasta bile
ATASÖZLERİ
YanıtlaSil84
tirilenlere bakarak "olmaz diye bir şey yoktur" denilebilir. 2) Insanoğlu çiğ süt emmiştir, ondan her şey beklenir.
Onmadık yılın yağmuru harman vakti yağar: Harman vakti yağan yağmur, harmandaki ürüne zarar verir. Çiftçiyi perişan eder. Bunun gibi, zamansız yapılan işlerden de zarar edilir.
On para on aslanın ağzında: İnsan, geçinebilmek için on aslania boğuşmak (birçok iş yapmak ya da pek çok işi yapabilecek yetenekte olmak) zorunda kalmaktadır.
Ortak gemisi yürümüş, elti gemisi yürümemiş: Bir erkeğin iki karısı birbiriyle anlaşabilir ancak kardeşlerin karıları birbirleriyle anlaşamaz. lar.
Ortak öküzden başka buzağı yeğdir: Küçük ama yalnız bize ait olan bir mal, ortak olarak sahip olacağımız daha büyük bir maldan iyidir, Örneğin tek başına "kamyon" sahibi olmak, ortak "tır" sahibi olmaktan daha iyidir.
Otu çek köküne bak: Kişinin nasıl biri olduğunu öğrenmek için soyu-nu sopunu da bilmek gerekir.
Otuz iki dişten çıkan; otuz iki mahalleye yayılır: Birinin söylediği olumsuz bir söz, mahalleye yayılır.
Oynamasını bilmeyen kız, "yerim dar" demiş; yerini genişletmiş. ler, "yenim dar" demiş: Bir işi yapmak istemeyen ya da yapama-yacağını düşünen kişi, bunu açık açık söylemek yerine, bahaneler uydurur.
ATASÖZLERİ
YanıtlaSil84
tirilenlere bakarak olmaz diye bir şey yoktur" denilebilir. 2) Insanoğlu çiğ süt emmiştir, ondan her şey beklenir.
Onmadık yılın yağmuru harman vakti yağar: Harman vakti yağan
yağmur, harmandaki ürüne zarar verir. Çiftçiyi perişan eder. Bunun gibi, zamansız yapılan işlerden de zarar edilir.
On para on aslanın ağzında: İnsan, geçinebilmek için on aslanla boğuşmak (birçok iş yapmak ya da pek çok işi yapabilecek yetenekte olmak) zorunda kalmaktadır.
Ortak gemisi yürümüş, elti gemisi yürümemiş: Bir erkeğin iki karısı birbiriyle anlaşabilir ancak kardeşlerin karıları birbirleriyle anlaşamaz lar.
Ortak öküzden başka buzağı yeğdir: Küçük ama yalnız bize ait olan bir mal, ortak olarak sahip olacağımız daha büyük bir maldan iyidir, ömeğin tek başına "kamyon" sahibi olmak, ortak "tır" sahibi olmaktan daha iyidir.
Otu çek köküne bak: Kişinin nasıl biri olduğunu öğrenmek için soyu-nu sopunu da bilmek gerekir.
Otuz iki dişten çıkan; otuz iki mahalleye yayılır: Birinin söylediği olumsuz bir söz, mahalleye yayılır.
Oynamasını bilmeyen kız, "yerim dar" demiş; yerini genişletmiş. ler, "yenim dar" demiş: Bir işi yapmak istemeyen ya da yapama-yacağını düşünen kişi, bunu açık açık söylemek yerine, bahaneler uydurur.
apun
YanıtlaSilTARINTE BUGUN
1529 Osmanlı Ordusunun Birinci Viyana kuşatması.
1568-Preveze Deniz Zaferi.
- 1669 - Osmanlılar Girit în tümünü fethetti.
1998 - Google web sitesi açıldı.
5 1447 R.AHİR
RUMI: 14 EYLÜL 1441
HIZIR: 145
Ecnebilerden alınan maddî bilgiler, san'at ve terakkiyata ait ise, lazımdır. Sefahete dair ise muzırdır.
Mesnevî-i Nuriye
İmsak Güneş
Öğle
İkindi Akşam Yatsı
Imsak Güneş
Öğle
İkindi
Akşam
jaq nuo
apzjubj
EYLÜL
27
BIR AY
Şuphesiz ki Allah
insanlara pek şefkatli, pek merhametlidir.
Bakara Suresi: 143
CUMARTESİ
BİR HADİS İnsanın karşılaşmayı en uzak gördüğü şey ölümdür.
Hatib
Yatsı
2026 BEDİÜZZAMAN TAKVİMİ
YanıtlaSilTARİHTE BUGÜN
- 1932-İlk Türkçe hutbe Süleymaniye Camiinde okundu.
1937 - Anayasaya laiklik ilkesi kondu.
ŞUBAT
05
PERŞEMBE
BİR AYET
Kim zerre kadar iyilik yapmış ise ancak onun karşılığını görecektir.
(Zilzal: 7)
1714 1447
ŞABAN
RUMI: 23 K. SANÍ 1441
KASIM: 90
BİR HADİS
Bir şeyi sevmen seni (başka şeylere karşı) kör yapar, sağır eder.
(Toprak), hadsiz bir rahmetin perdesidir ve içine giren hiçbir şey başı boş kalmıyor.
Emirdağ Lahikası
Aleyhissalatü Vesselâm, bu kainatta qüneşin lüzumu gibi elzemdir ki, nev-i be-siz ihsanatına külli bir ubudiyet ve tanıttırmakla mukabele eden Muhammed Bu Kainat Sahibinin tezahür u rububiyetine ve sermedi ulühiyetine ve nihayet-
YanıtlaSilTARİHTE BUGÜN
A MEDIUZZAMAN TAK
- 1931- Ölçüler Kanununun kabul edilmesiyle; okka, endaze gibi eski ölçülerin yerine gram, metre, litre gibi yeni ölçülerin kullanılması öngörüldü.
1971 - Doğu Pakistan, Bengaldeş'ın oluşumuna yönelik olarak Pakistan'dan bağımsızlığını ilan etti.
26
CUMARTESİ
SATURDAY
MART
MARCH
BİR AYET Yeryüzünde ne varsa sizin için O yarattı.
Bakara Suresi: 29
BİR HADİS
Allah için ilim öğrenen kişi Allah katında fisebilillah cihad eden kimseden daha üstündür.
Ecel ve kabir insanı beklediği gibi, Cennet ve Cehennem de insanı bekliyor ve gözlüyor.
Sözler
714
YanıtlaSilBu cümlenin daha açık manası şudur:
- Bu tegrifat ve tekrimatı aynı şekilde, Resulüllah S.A. efend cyle. Onların cümlesini lütuf, nimet ve kereminle mükerrem eyle rolain ashabi ve kendisine tabi olan tüm ümmetleri üzerine de inal
DOKSAN SEKİZİNCİ SALÁVAT-I ŞERİFE:
Allahım.
Ey hakiki nimet ihsan eden sübhan Allah..
- Muhammed'e ve Muhammed'in âline..
Yani: Resulüllah S.A. efendimize tabi olmayı ve onun nübüveti ni kabul ettikleri için kendilerine de salât eyle.
- Dünya dolusu, âhiret dolusu kadar salat eyle..
Yani: Bu kadar çok salavat-i şerife, bol tekrimat inzal ederek şans
şeriflerini mufahham ve mükerrem eyle Allahım.
Yani: Resulüllah S.A. efendimiz ve bütun allerine nimetler, tyr ve ihsanlar eyle. Hem de daim ve baki olsun.
YanıtlaSillar met eyle. Hem de dünya ve âhiret dolusu kadar. Muhammed'e merhamet eyle. Muhammed'in aline de merha
Yanı: Kerem, lütuf, ihsan, akla gelmeyen nimetler vererek latif zatlarını mübeccel ve faziletli kıl.
Muhammed'e ve Muhammed'in âline dünya ve âhiret dolum kadar mükafat ihsan eyle.
Bu cumlenin açık şerhli manası şudur:
Ey keremliler keremlisi, lütuf ve kereminle Resulüllah SA
efendimize risaletini tebliğ ettiği, Hak daveti yaptığı, yarattıklarım imana, taata irşad eylediği, memur olduğu üstün emirlerin cümlesini emrin veçhile yerine getirdiği için kendisine ata ve sevap ihsan eyle.
Aynı şekilde, Resulüllah S.A. efendimizin emirlerine itaat ettikle ihsan eyle. ri, taat ve ibadette bulundukları için onun âline bol mükafat ve sevap
Allahım, Muhammed'e ve Muhammed'in âline selamet ihsan eyle. Hem de, dünya ve âhiret dolusu kadar.
Bu cümlede geçen:
emrin vechile yerine getirdiği için kendisine ata ve sevap thay Aynı şekilde, Resulüllah BA. efendimizin emirlerine itaat että ritat ve tedette bulundukları için onun alline bol mükafat ve seng
YanıtlaSilthsan eyle -Allahum, Muhammed'e ve Muhammed'in Aline selameshow
cyle. Hem de, dünya ve ahiret dolusu kadar.
Bu cümlede gegen
-Selamet
Dileği ile, şu mans anistilmaktadır:
- Ey korkanlara eman olan Yüce Allah, Resulüllah B.A. mize ve onun aline cümle kötülüklerden, istemedikleri şeylerden, cùn le sıkıntı ve kederlerden selamet ihsan eyle...
Bu salavat-i şerifede geçen
- Dünya ve ahiret dolusu kadar,
KARA DAVUD
YanıtlaSil715
endi-inzal
Demekten murad, şudur: Hesaba gelmeyen, adedi bilinmeyen, ol cusu, tartısı akla sığmayan sonsuz, salát, daim artan bereket, bot rah-met, çokça sevap ihsanı...
Bir başka manaya göre de şu demeğe gellr: Resulüllah S.A. efendimize getirdiğimiz salavatiarın harflerine
core, mesela: Az olana buğday kadar, daha ziyade olana bakla kadar, aha ziyade olana elma kadar, daha ziyade olana karpuz kadar vücu du olsa, yerle gök, dünya ve âhiret dolacak kadar salavat-ı şerifenin Le mikdar adedi olur?. Bunun adedini ancak, Alim, Allam olan atin bilir Allahım.
İşte, o adedler sayısı kadar Habib-i Ekrem Resulüllah B. A. efendi mize çok salát, daima artan bereketler, bol bol nimetler ve ikramlar inzal eyle.
Bizleri dahi, o mikdar salavat-i şerife okumuş kadar ecre, sevaba, faydalara nail ederek sevindir.
i-
-1
DOKSAN DOKUZUNCU SALAVAT-I ŞERİFE:
DOKSAT SALAVAT-I ŞERİFE:
YanıtlaSilif
1
bir salat emrettinse, öyle salât eyle. Allahım, Muhammed'e salát eyle; ona okumanız için bize na
sal Bu cümlenin daha açık şerhli manası şudur:
Resulullah S.A. efendimize salavat okumamızı emir buyurup
şöyle anlattın:
«Allah ve melekleri Peygamber'e salât ederler. Ey iman eden-Jer, siz de ona salât edin, tam bir teslimiyetle selâm verin.» (33/56) Bu beyanda, bizzat pek mukaddes varlığınla Resulüllah S.A. efen-
dimize türlü türlü nimetlerini, lütuflarını ve daimi ikramını anlattın. Ayrıca, meleklerin de, Resulüllah S.A. efendimize tazim ve tekrim salatlarını açıkladın.
Bundan sonra, imtisali vacib olan yüce emrinle, bizlere de ona salavat okumak emrini verdin.
Bizler de yüce emrini kabul ettik. Fermanına itaat eyledik. An-cak, o şanlı peygamberin yüce kadrine, üstün makamına uygun sa-lát okumaktan yana gücümüz yoktur.
Korim Rahim, Kazı-i Hacat zatına niyaz ve tazarru
Otur
YanıtlaSilerha
dbir salat emrettinse, öyle salat eyle.
Allahım, Muhammed'e salát eyle; ona okumanız için bize na
latif
Ba cümlenin daha açık şerhli manası şudur:
Resulüllah S.A. efendimize salavat okumamızı emir buyurup
lusu
yle anlattın:
-Allah ve melekleri Peygamber'e salât ederler. Ey iman eden ir, siz de ona salat edin, tam bir teslimiyetle selâm verin. (33/06)
S.A.
Bu beyanda, bizzat pek mukaddes varlığınla Resulüllah B.A. efen-mise türlü türlü nimetlerini, lütuflarını ve daimi ikramını anlattın.
rını sini le.
Ayrıca, meleklerin de, Resulüllah S.A. efendimize tazim ve tekrim salatlarını açıkladın.
kle-
Bundan sonra, imtisali vacib olan yüce emrinle, bizlere de ona salivat okumak emrini verdin.
vap
Bizler de yüce emrini kabul ettik. Fermanına itaat eyledik. An-cak, o şanlı peygamberin yüce kadrine, üstün makamına uygun sa-at okumaktan yana gücümüz yoktur.
san
Bunun için Kerim, Rahim, Kazı-i Hacat zatına niyaz ve tazarru mrine mutabik, riza-i şerifine muvafik
Bu beyanda, bizzat pek mukaddes varlığınla Resulüllah S.A. efen-dimize türlü türlü nimetlerini, lütuflarını ve daimi ikramını anlattın.
YanıtlaSilAyrıca, meleklerin de, Resulüllah S.A. efendimize tazim ve tekrim salatlarını açıkladın.
Bundan sonra, imtisali vacib olan yüce emrinle, bizlere de ona salivat okumak emrini verdin.
Bizler de yüce emrini kabul ettik. Fermanına itaat eyledik. An-cak, o şanlı peygamberin yüce kadrine, üstün makamına uygun sa-lat okumaktan yana gücümüz yoktur.
Bunun için Kerim, Rahim, Kazı-i Hacat zatına niyaz ve tazarru ederiz; yalvarırız: Bu yüce emrine mutabık, rıza-i şerifine muvafik salât-ı kamile benzeri salat, tazim, tebcil, iclâl, selâm, fazilet inzali ile şanını muazzam ve mükerrem eyle.
Salavat-ı şerifeye devam edelim:
Muhammed'e salât eyle; ama kendisine nasıl salat edilmesi uy-
gunsa öyle salât eyle.
710
YanıtlaSilYÜZÜNCÜ SALAVAT-I ŞERİFE:
Allahım, peygamberin MUSTAFA'ya..
Burada:
- MUSTAFA.
İsminden murad şudur: Bütün peygamberler arasından, nübüvvet, fazilet ve tam kemalât ile seçilmiş..
Resulün MURTAZA'ya..
Burada:
- MURTAZA.
İsminden murad şudur: Cümle kulların arasından razı olarak a tiğin, bütün nebilerin ve resullerin sonuncusu ve hatimi kılıp en yük rızanla kendisinden razı olduğun..
- Veliyy-i Müctebana.
Bu cümlenin açık şerhli manası şudur:
Adem'den itibaren, bu vücud âlemine teşrif edinceye kadar ba baları ve anaları tarafından sen onu en şerefli halkın arasından seça çıkardın. Cümle işlerini üzerine aldın.
- Sema vabyine emin kıldığına salât exle
- Sema vabyline emin kıldığına salat eyle.
YanıtlaSilBu cümlenin daha açık şerhli manası şudur:
Kendisini semadan inen vahyine, ilahi ilhamina emin ayus ğun yüce emirlerini, yasaklarını, şer'i hükümlerini kullarına s eksiksiz tebliğ etmek için emin olan Habib-i Ekrem Resulülish BA efendimize bol salat, tekrimat ve iclâlât eyle. Sanini muazzam ve kerrem kil.
YÜZ BİRİNCİ SALAVAT-I ŞERİFE:
- Allahım, Muhammed'e salât eyle. Pek keremli, ADALET İNSAFLA kaim, geçmişleri Araf suresinde anlatılır
Bu cümlenin açık şerhli manası şudur: Ey cümle kulların mabudu, ey cümle hamd edenlerin handed len yüce zatı, zatından başka ilah olmayan şanı büyük Allah
Risalet tahtının letafetini artıran pübiyyet tahtia zinethe
ba baları ve anaları tarafından sen onu en serefli halkın arasından serio çıkardın. Cümle işlerini üzerine aldın.
YanıtlaSilعليه
Sema vabyine emin kıldığına salât eyle.
ة ولطفا
Bu cümlenin daha açık şerhli manası şudur:
Kendisini semadan inen vahyine, ilahi ilhamına emin buyurdu ğun yüce emirlerini, yasaklarını, şer'i hükümlerini kullarına artiksa eksiksiz tebliğ etmek için emin olan Habib-i Ekrem Resulüllah SA efendimize bol salât, tekrimat ve iclâlât eyle. Şanını muazzam ve m kerrem kıl.
YÜZ BİRİNCİ SALAVAT-I ŞERİFE:
tebay
الامانت
Allahım, Muhammed'e salât eyle. Pek keremli, ADALET INSAFLA kaim, geçmişleri Araf suresinde anlatılır
saril
Bu cümlenin açık şerhli manası şudur:
misk
Ey cümle kulların mabudu, ey cümle hamd edenlerin hamd edi len yüce zatı, zatından başka ilah olmayan şanı büyük Allah.
Risalet tahtının letafetini artıran, nübüvvet tahtına zinet bahe den, insanlar arasında sıdk ve emanetle anılan Resulüllah S.A. efen
Allahım, Muhamme e saaし
YanıtlaSilİNSAFLA kaim, geçmişleri Araf suresinde anlatılır
Bu cümlenin açık şerhli manası şudur:
LET ve
Ey cümle kulların mabudu, ey cümle hamd edenlerin hamd edi len yüce zatı, zatından başka ilâh olmayan şanı büyük Allah
Risalet tahtının letafetini artıran, nübüvvet tahtına zinet bahse den, insanlar arasında sıdk ve emanetle anılan Resulüllah S.A. efen dimize salât eyle..
Kendisinden evvel gelen babaları, dedeleri; Allah katında pek mükerrem, Allah'a yakınlık, fazilet bulanların, nebilerin ve resullerin cümlesinden pek keremli ve şereflidir.
Resulüllah S.A. efendimiz, bütün haklarını, lâyıkı üzere yerine ge-tirendir. Yüce zatının emirlerini, yasaklarını, şer'i hükümlerini artık sız eksiksiz adalet üzere tebliğ edendir.
Bu cümlede geçen ADALET şu manayadır: Her şeyi, artıksız eksiksiz, ifrata tefrite kaçmadan yerli yerine koymak..
na
ve resulik'el-murtaza ve veliyyik'el-mücteba ve eminike alå vahyis semai.
YanıtlaSilvel-insaf'il-men'uti 101. Allahümme salli alâ Muham medin ekrem'il-eslåf'il-kaimi bil-adli fisuret'il-a'rafi el-müntahabi min aslab'iş-şirafi vel-bü-tun'iz-zırafi el-musaffa min musası Abdilmuttalib'ibn-i Abdimenafin'illezi hedeyte bihi minel-hilafi ve beyyente bihi sebil'el-afafi.
102. Allahümme inni es'elüke bi-afdali mes'eletike ve biababbi esmai-ke ileyke ve ekremiha aleyke ve hima menente aleyna bimuhammedin nebiy-yina sallallahü aleyhi ve selleme fes tankaztena bihi min'ed-dalâleti emertena bis-salāti aleyhi ve caalte salâtena aleyhi dereceten ve keffare ten ve lutfen ..... ve
مِنْ مُصَاصِ عَبْدِ الْمُطَّلِبِ بْنِ عَبْدِ مَنَافٍ الذي هَدَيْتَهُ مِنَ الْخَلافِ وبيت بيل الْعَفَافِ ١٠٠ اللَّهُمَّ إِلَى اسْلُكَ بِأَفَضْلِ مَسْئَلَتِكَ وَبَاحَبَّ اسْمَائِكَ إِلَيْكَ واكْرَمَهَا عَلَيْكَ وَبِمَا مَنَنْتَ عَلَيْنَا مُحَمَّدٍ بيْنَا صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَاسْتَسْتَقَدْ تَنَا به مِنَ الضَّلَالَةِ وَامْرَتَنَا بِالصَّلوةَ عَلَيْهِ وَجَعَلْتَ صَلَاتَنَا عَلَيْهِ دَرَجَةً وَكَارَةً وَأَطْفَا
purau-
وَرَسُولِكَ الْمُرْتَضَى وَوَلِيْكَ الْمُحبى وَامِيكَ
على وَحَى السَّمَاءِ . اللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى مَا اكْرَمَ
الاسلافِ القَائِمِ بِالْعَدْلِ وَالْإِنصاف المنعوت
في سُورَةِ الْأَعْرَافِ الْمُتَخَنَّ مِنَ اصْلاتِ
الشَّرَافِ وَالْبُطُونِ الطَّرَافِ الْمُصفى
ebaya, sema vahyine emin kıldığına salát eyle. Resalin martazaya, vellyy in máy
YanıtlaSil101. Allahım, Muhammed'e salát eyle. Pek keremii, adalet ve insafla kalm geçmişleri A'raf suresinde anlatılır. Şereflilerin sulblerinden intihab edilmiştir. Ve.. Marifeleria batınlarından. Abdimenal oğlu Abdülmattalib'in üzünden sürüklerek
ET ve
miytir. Onun vasıtası ile, aykırılıklara hidayet eyledin. Onun vasıtan ile iffet yols na beyan ettin.
edi-
102. Allahım, senden istenenlerin en faziletlisi hürmetine isterim. İsimleri ala sana en sevgilisi, katında en keremlisi hürmetine isterim. Peygamberimiz Mu hammed vasıtası ile bize ihsan eylediğin şeyler hürmetine isterim. Allah- Teálá ona salát ve selâm eylesin.
ahşe efen-
Ki, onun vasıtası ile, bizleri dalaletten korudun.
Ona salavat okumak için bize emir verdin.
Ona okuduğumuz salavatı derece eyledin; kefaret eyledin; hem de satından gelen bir ihsan ve lütuf olarak.
pek erin
ge-
(Devamı: 729. Sayfada)
297
YanıtlaSilDEYİMLER
inden geçmek: Birinin ırzına geçmek
tina atmak: Bir suçu birine yüklemek.
dine basmak: bk. Çok yerinde bir düşünce ileri sürmek
Jstüne bir bardak (soğuk) su içmek (bir şeyin): alay. O işten umu-
dunu kesmek, o işin olacağına inanmamak, o işten vazgeçmek
üstüne bir iki güneş doğmak: hlk. Sabah yataktan geç kalkmak.
üstüne düşmek: Bir kimseyle veya bir şeyle çok ilgilenmek.
üstüne fenalık gelmek: Aşırı derecede sıkılmak, pek bunalmak.
üstüne gelmek (bir şeyin): Bir şey yapılırken veya konuşulurken çı-
kagelmek.
üstüne gitmek: Karışmak.
üstüne gül koklamamak: Sevdiği birinden başkasını sevmemek.
üstüne güneş doğmamak: Güneş doğmadan önce kalkmak.
üstüne kalmak: Güçlükleri birinin omuzlarına yüklemek.
stüne kapanmak: Aralıksız çalışmak.
tüne koymak: Katmak eklemek.
stüne kuş kondurmak: Olağanüstü, görülmemiş bir katkı, süs veya
hizmet yapmak.
Üstüne olmamak: Daha üstü bulunmamak.
Üstüne oturmak: tkz. Hakkı yokken bir şeyi kendisine mal etmek.
üstüne ölü toprağı serpilmiş gibi: Tembel, uyuşuk, cansız, miskin.
Üstüne perde çekmek: İsteyerek örtmek, gizlemek.
üstüne sevmek: Birini severken bir başkasını daha sevmek.
üstüne titremek (bir şeyin): bk. Üzerine titremek.
Üstüne kondurmamak: Bir şeyin kusurlu olabileceğini kabul etme-mek.
üstüne tuz biber ekmek: Üzüntüyü, kusuru artıracak durum yarat-mak
Ü
YanıtlaSilüç aşağı beş yukarı dolaşmak: Kararsızlık içinde gezip durmak
üç buçuk atmak: argo. Çok korkmak,
üç günlük ömür: Ömrün kısalığını anlatır.
üç nalla bir ata kaldı (iş): bk. İşi üç nalla bir ata kaldı.
üç otuzunda: Çok yaşlı (insan).
üçe beşe bakmamak: Bir şeyin fiyatı ile ilgili olarak küçük farklan önemsememek.
üçler yediler kırklar: Halk inançlarında yaşayan ermişler topluluğu
üçkâğıda bağlamak (veya getirmek): Karşısındakini şaşırtarak al datmak.
Ümit serpmek: Umutlandırmak.
ümidi suya düşmek: Umudu kalmamış.
üst çıkmak (veya gelmek): Yenmek.
üst perdeden konuşmak: Üstünlük taslayarak söz söylemek.
üste çıkmak: 1) Suçlu olduğu hâlde karşısındakini suçlamak. 2) bk.
Zeytinyağı gibi üste çıkmak.
Üstü başı dökülmek: Giyecekleri çok eski olmak.
üstünde durmak: Bir işe önem vermek, bir işle yakından ve sürekli ilgilenmek.
Üstünde kalmak: Artırma sonucunda bir kimsenin olmak.
Üstündeki üstündə, başındaki başında: Üstündekinden başka hiç bir şey kalmadan.
Üstünden (başında) akmak: Bir durumu çok belli olmak.
Üstünden (şu kadar zaman) geçmek: Aradan herhangi bir zaman geçmek
Üstünden atmak: Bir şeyi ödev olarak kabul etmemek.
Oglan anası kapı arkası, kız anası minder kabası: Gelin, kaynana pek anlaşamaz, gelin kaynanasının evine gelmesini istemez. Gelirse de resmi davranır, içtenlikle hizmet etmez. Eğer annesi konuk gelirse çok İyi ağırlar.
YanıtlaSilOğlan atadan öğrenir sofra açmayı, kız anadan öğrenir biçki bic-may: Evdeki iş bölümüne göre, erkeğin ve kadının yapacağı işler Markıdır. Çocuk ev İşlerini büyüklerine bakarak öğrenir.
Oğlan dayıya, kız halaya çeker: Erkek çocukların dayılarına, kızların ise halalarına benzediğine inanılır.
Oğlan doğuran övünsün, kız doğuran dövünsün: Anadolu'nun pek pok yöresinde, doğacak çocuğun erkek olması dilenir ve beklenir. Bu izden buralarda, erkek doğuran ana övünür, kız doğuran ana ise Ur.
an doğurdum, oydu beni; kız doğurdum, soydu beni: Erkek Juk, yaramazlığı ile anne ve babasını bezdirir. Kız çocuk ise sü-a olan düşkünlüğü ve kendisi için çehiz hazırlanması yüzünden, aile bütçesine daha çok yük olur.
Oğlanınki oğul balı, kızınki bahçe gülü: Baba ve anne, oğullarının çocuklarını, "oğul balı;" kızlarının çocuklarını, "bahçe gülü" gibi kabul-lenerek severler.
Olacakla öleceğe çare bulunmaz: Ölüm ve doğal afetleri engelle-mek mümkün değildir, insanoğlu bu konularda şimdilik çaresizdir.
Olan dört bağlar, olmayan dert bağlar: Varlıklı kişi, dilediği gibi para harcar, böylelikle sıkıntı çekmeden yaşar. Yoksul kişi de parayı nereye harcayacağını şaşırır, sıkıntılı bir yaşam sürer.
Olmaz olmaz deme, olmaz olmaz: 1) Pek çok şey önce hayal edi-Br, sonra gerçekleştirilir. Bazı bilim adamları düşünülebilen her şeyin yapılabileceğine inanır ve bunu savunurlar. Bugüne kadar gerçekleş-
ADASOZLER
YanıtlaSil62
Nilsan yagar sap olur, mayis yağar pop olur: Nisan yagmurian akinlerin gelişip boy atmasını sağlar. Mayıs yağmurlan ise ekiniem başaklarını olgunlaştine.
Nisan yağmuru; altın araba, gümüş tekerlek: Nisanda yağan yaş mur, tarlalardan daha çok ürün alınmasını sağlar. Çiftçileri ekonomik ollarak eskisinden daha iyi duruma getirir
Nyat hayın, akıbet hayır: İyi niyetle başlanan veya hayır için yapılan işler, iyi bir şekilde sonuçlanır.
Varsta bin Nedal Otatice
YanıtlaSilSYLUL
26
CUMA
1921-Bediüzzamanie nüfen, eskal ve kamet bilgilerini itiva edes Devlet-Abyye Oumaniyye Tezkeresinin verilmesi
4 1447 RAHIR
Termini, Zid: 57
Aleyhissalans We
Somaliar
-MO331 yus dogdu Konfucyus
YanıtlaSil- 1328-İslam alimi İbn Teymiye vefat etti.
1669-Girit'in fethi.
1921 - Bediüzzaman'ın nüfus, eşkål ve ikamet bilgilerini ihtiva eden Devlet-i Åliyye-i Osmâniyye Tezkeresi'nin verilmesi.
EYLÜL
26
CUMA
Muhakkak ki tevbeleri çok kabul eden ve çok merhamet eden ancak
Sensin.
Bakara Suresi: 128
BİR HADİS
4 1447 R.AHİR
RUMI: 13 EYLÜL 1441 HIZIR: 144
Musibet, günahsız olarak yeryüzünde dolaşacak bir hale gelinceye kadar mü'min kulun yakasını bırakmaz.
Tirmizi, Zühd: 57
Bir bülbülü yaratan, bütün kuşlan yaratan olabilir.
Şualar
sak Ganes
Ogle
Bindi
Yata
MEMADYA
Imank
Gunes
1754
Ogled
Aksom
Fate
18.57
20.12
Akam
05 91 06:47
16 17
2026 BEDIUZZAMAN TAKVIMI
YanıtlaSilTARINTI BUGON
1695 Sultan Ahmed in vefati
ŞUBAT
06
CUMA
181447
RUME 24 K. SANÍ 1441 KASIM 91
(Rad: 3-52-96)
BIR HADIS Horoza sövmeyin! Çank namaza vyandine.
Hakkın hatın ålidir, hiçbir hatıra feda edilmez.
Divan-1 Harbi Örfi
TARINTE BOGON
YanıtlaSil1909-Bediuzzaman'ın "Sada-yı Hakikat" isimli makalesi Volkan
gazetesinde yayınlandı.
- 1923-Milletvekili, gazeteci ve Hubab Risalesini kendi matbasında bastırmış olan Ali Şükrü Bey katledildi.
1970-Gediz Depremi.
27
PAZAR
SUNDAY
MART
MARCH
BIR AYET
Iman eden ve güzel işler yapanları müjdele
Bakara Suresi: 25
BİR HADİS
Allah yolunda bana sıkıntı verildiği kadar hiç kimseye verilmemiştir.
İstiaze eden, şeytanın şerrinden kurtulur.
HİCRİ:
24
ŞABAN
1443
RUMI 14
MART
1438
Lem'alar
KASIM: 140-GUN: 86 KALAN 279 GUN UZA 2
DK
718
YanıtlaSilDELAILI HAYRAT ŞERHI
uzak, ikisi arasında orta yollu muamele etmektir. Bu cümlede geçen INSAF ise, şu manayadır İfrat ve tefrittes
saf fizere kaim zulümden ve yolsuzluktan tamamen uzaktır. Nitekim, bütün bu manaları, kendisinden başka ilah olmayan, İşbu mana icabı olarak, Resulüllah S.A. efendimiz, adalet ve in.
nı büyük Allah, Araf suresinin iki âyet-i kerimesi ile anlatmışlardır (Bu âyetler, Araf suresinin, 157. ve 158. âyetleridir.)
bu yerde teberrüken şerh edilmiştir. Bu âyet-i kerimeler, DELAİL-İ HAYRAT'ın metninde yoktur. Ama
Müfessirlerin beyanı üzere, icmalen, o iki âyet-i kerimeyi beyan edelim..
Allah-ü Taâlâ şöyle buyurdu:
«O kimseler ki, ÜMMİ NEBİ'ye tabi olurlar.»
Burada geçen:
«Nebi.»
gamber manasınadır. İsminden murad, kendisine gelen vahyi, ilhamı haber veren
gamber manasınadır.
YanıtlaSil«ÜMM 1.»
Sıfatı için de verilecek mana şudur:
Yazı yazmak, kitap okumak bilmez; mütalâa da etmez. Bir kimse den bir şey de öğrenmez.
Onun hali böyle iken, onun ilmi kemali, her şeyi olduğu gibi ha-ber vermesi, onun açık mucizeleri arasında sayılır. Bilhassa UMMI sıfatı ile.
Bahr-i Hakaik kitabında şöyle anlatılmıştır:
Araplar her şeyin aslına, ÜMM, tabir ederler. Bunun gibi,
Meke'ye:
Ümm'ül-Kura.
Derler. Çünkü, bütün şehirlrein ve karyelerin mebdei ve menşel-
dir.
Ayrıca, Levh-ü Mahfuz için de: Ümm'ül-kitap.
Derler. Çünkü, o cümle kitapların aslıdır.
Bu manalara göre, Resulüllah S.A. efendimiz de asla nisbet edildi. Ta ki, şunu bileler: O şanlı peygamber, cümle mevcudatın aslıdır.
Cümle kâinatın evvelidir Nitekim
Bahr-i Hakaik kitabında şöyle anlatılmıştir:
YanıtlaSilAraplar her şeyin aslına, ÜMM, tabir ederler. Bunun gibl
Meke'ye:
Ümm'ül-Kura.
Derler. Çünkü, bütün şehirirein ve karyelerin mebdei ve menge
dir.
Ayrıca, Levh-ü Mahfuz için de:
- Ümm'ül-kitap.
Derler. Çünkü, o cümle kitapların aslıdır.
Bu manalara göre, Resulüllah S.A. efendimiz de asla nisbet edild
Cümle kâinatın evvelidir. Nitekim:
Ta ki, şunu bileler: O şanlı peygamber, cümle mevcudatın aslıdır
«Sen olmasaydın, kâinatı yaratmazdım.>>>>
Meâline gelen kudsi hadis bu manayı ifade eder.
Ayet-i kerimeye devam edelim:
«O, öyle alicenap bir Peygamberdir ki, vasıflarını TEVRATha
yazılmış bulurlar.>>>
KARA DAVUD
YanıtlaSil719
efritten
RESULÜLLAH S.A. EFENDİMİZİN TEVRAT'TA ANLATILMASI VE YOK ETMEYE ÇALIŞAN RAHİP
ve in-
TEVRAT, Musa'ya inzal olunan ilâhî kitaptır. Resulüllah S.A. efendimizin mübarek isimleri, latif sıfatları orada anlatılmıştır. Hem de müteaddit yerlerinde.
an, şa-
Şöyle anlatıldı:
şlardır.
- Resulüllah S.A. efendimizin asr-ı saadetinde. Yahudi uleması-nın bir reisi vardı, Şam'da dururdu. Bu, onların hepsinden bilgin idi. Kendi kendine şöyle düşündü:
. Ama.
Muhammed'in saltanatı, risalet yıldızı gün begün terakki etmek-tedir. Bunun için:
Tevrat'ta mübarek naatı vardır.
beyan
Demekle de meşhur oldu. Şimdi ben, tenha bir yerde Tevrat'ımı dikkatle okuyayım. Onun vasfını kaç yerde bulursam, onun bulundu-ğu yaprakları kesip ateşte yakayım. Bundan sonra, benden sorarlarsa: Onun sıfatları Tevrat'ta yoktur.
Diverek haber vereyim. Böylelikle Yahudi taifesi ona inanmamış ü
gizlice bir yere kapandı.
ğu yaprakl yim. Bundan sonra, benden sorarlarsa: Onun sıfatları Tevrat'ta yoktur.
YanıtlaSilDiyerek haber vereyim. Böylelikle Yahudi taifesi ona inanmamış
olur.
Böyle dedikten sonra, bir cumartesi günü gizlice bir yere kapandı. Ve.. Tevrat'ı dikkatle okumaya başladı. Resulüllah S.A. efendimi-zin mübarek vasıflarını dört yaprakta yazılmış buldu. O dört yaprağı kesip ateşte yaktı.
imse-
Ertesi cumartesi günü tekrar bir yere kapandı. Dikkat ve ihti-mamla bir daha araştırdı:
ha-MMI
Bir başka yerde kalmasın.
Diyerek, önünden sonuna kadar okudu; ancak, bu kere Resulül-lah S.A. efendimizin vasfını sekiz yaprakta buldu. Sekizini de kesip ateşte yaktı. Ancak, bu durum kendisini şaşırttı.
ibi,
Ertesi cumartesi günü, yine bir yere kapandı. Tevrat'ı önünden sonuna kadar okudu. Bu kere, Resulüllah S.A. efendimizin vasfını on altı yaprakta buldu. Bunu görünce, düşünüp kendi kendine şöyle dedi:
Bu ne şaşırtıcı sırdır?. İlk hafta dört yaprakta bulup yaktım. Er-tesi hafta, sekiz yerde bulup yaktım. Bu hafta on altı yerde buldum. Juniori da kesin yakarsam, şüphesiz gelecek hafta otuz iki yap-
ei-
dam olan bir istir Bu
şaşırttı.
YanıtlaSilErtesi cumartesi günü, yine bir yere kapandı. Tevrat'ı önünden sonuna kadar okudu. Bu kere, Resulüllah S.A. efendimizin vasfını on altı yaprakta buldu. Bunu görünce, düşünüp kendi kendine şöyle dedi:
Bu ne şaşırtıcı sırdır?. İlk hafta dört yaprakta bulup yaktım. Er-tesi hafta, sekiz yerde bulup yaktım. Bu hafta on altı yerde buldum. Eğer bunları da kesip yakarsam, şüphesiz gelecek hafta otuz iki yap-rakta bulacağım. Bu durum, ancak Allah tarafından olan bir iştir. Bu durumda bana lâzım olan odur ki, Medine-i Münevvere'ye gidip nübüv-vet davası eden Muhammed'i göreyim. Eğer bu Tevrat'ta yazılan vasıf-lar onda varsa, kendisini hulus ile tasdik edeyim. Nübüvvetini ikrar edip getirdiğini de kabul ederek, iki cihanın saadetine mazhar olayım
Şayet o vasıflar kendisinde yoksa:
Evet.. o şanlı peygamber Tevrat'ta yazılıdır; ama sen değilsin. Diye açıklamak sureti ile müşkilimi çözeyim.
Böyle dedikten sonra, hazırlanmaya başladı. Şam Yahudileri ne-kadar engel olmak istedilerse, onları dinlemeyip:
295
YanıtlaSilDEYİMLER
usanç getirmek: Usanacak duruma gelmek.
usta elinden çıkmak (eli uz, İşinin eri olan bir kimse): Usulünce ve İyi yapılmış bir şey için söylenir..
utancından yere geçmek: Çok utanmak.
utancından yerin dibine girmek: Bir şeyin istenilen biçimde ve nite-likte olmaması karşısında üzüntü duymak, aşırı utanmak.
uyku durak (yok veya uyku nedir bilmeden): Dinlenme imkânı (bul-madan).
uyku tulumu: mec. Çok uyuyan kimse.
uyuyan yılanın kuyruğuna basmak: Kötü bir kimsenin yeni bir kötü-lük yapmasına fırsat vermek.
uzak durmak:
Yaklaşmamak, karışmamak.
uzağı görmek: İleride ne olacağını kestirmek.
uzaktan bakmak (veya seyirci kalmak): Seyirci gibi davranıp ka-nşmamak.
uzaktan merhaba: Yakın ahbaplık bulunmadığını veya istenmediğini anlatır.
U
YanıtlaSiluç uca gelmek: Ancak yetişmek.
uç vermek: 1) Ortaya çıkmak 2) (bitki) Bitmek, sürmek. 3) Gelina büyüme başlangıcı göstermek.
ucu bucağı olmamak (veya görünmemek): Çok geniş olmak
ucu ortası belli olmamak (iş İçin): Neresinden başlanacağı kest lemez durumda olmak.
ucunda bir şey olmak: Gizli bir amaç bulunmak.
ucunda (cezalandırıcı bir şey) bulunmak: Kötü bir şeye sebep mak.
ucundan tutmak (bir işin, şeyin): Bir şeyle meşgul olmak, katkı sa lamak, yardımcı olmak.
uçan kuşa borcu olmak: Pek çok kişiye borçlu olmak.
uçan kuştan medet ummak: Çok sıkıntıda kalıp en ufak bir yardımın herhangi bir yerden gelmesini beklemek, sıkıntılı bir durumdan kurtu mak için her türlü çareye başvurmak.
uçup gitmek: Kaybolmak, yok olmak.
ufkunu genişletmek: Görüş alanını genişletmek, daha geniş daha fazla bilgi ve görüş edinmek.
uğurlu kademli olsun: Mutlu bir olay dolayısıyla söylenen biriyi di-lek sözü.
umur görmek: 1) Önemli görevlerde bulunmuş olmak. 2) Çok tec rübesi olmak.
umur görmüş: Önemli görevlerde bulunmuş, görgülü, olgun kimse. un ufak etmek: Çok ufak kırıntılar durumuna getirmek.
ununu elemis, eleğini asmış: Geri kalan ömrü süresince yapacak
önemli bir işi kalmamış.
N
YanıtlaSilNamaza meyli olmayanın kulağı ezanda olmaz: Insan yapmak iste-mediği ya da merak etmediği bir işin ayrıntılarıyla ilgilenmez.
Ne doğrarsan aşına, o çıkar kaşığına: Cok çalışanın kazancı çok az çalışanın kazancı az olur.
Ne ekersen onu biçersin: Tarlasına buğday eken buğday, arpa eken arpa kaldırır. Bunun gibi, insan nasıl davranırsa öyle karşılık görür. İyilik yapan İyilik, kötülük yapan kötülük bulur.
Nefesine güvenen borazancı başı olur: Başarabileceğine inanan her insan, büyük işlere girmelidir.
Ne karanlıkta yat ne kora düş gör: Boş durmak, nasıl sonuçlanaca-ğı belirsiz ya da tehlikeli işlere girişmekten çok daha iyidir.
Ne oldum dememeli, ne olacağım demeli: Gelecekte neler olacağı belli olmaz. Çünkü dünyadaki her şey geçicidir. İnsan bugünkü konu-muna güvenip "ne oldum" dememeli, "ne olacağım" diye düşünmeli ve kötü günler için önlem almalıdır. Ayrıca büyük konuşmaktan ve abartılı yaşamaktan kaçınmalıdır.
Nerde birlik orda dirlik: Birlikten kuvvet doğar. Birlikte pek çok iş başarılır. Birlik olan yerde huzur olur.
Nerde hareket orda bereket: Hareket olan yerde (çok çalışılan yer-de), üretim de bol olur. Bundan da herkes yararlanır.
Ne verirsen elinle, o gider seninle: Dinle ilgili bir atasözüdür. Yaşar-ken yapılan İyiliklerin karşılığının, öldükten sonra, yani öbür dünyada (ahirette) görüleceğini anlatır.
Ne yavuz ol asıl, ne yavaş ol basıl: Ne gereğinden fazla güç göste-rip kimseyi ez ve ceza gör. Ne de kendine saygısızlık edilmesine izin ver, anlamında bir sözdür.
Nikâhta keramet vardır: Nikahlanıp evlenenlerin, her geçen gün bir-birlerini tanıyıp seveceklerine ve mutlu olacaklarına inanılır.
ATASÖZLERİ
YanıtlaSil80
Misafir umduğunu değil bulduğunu yer: Misafirin ikram edilenle
yetinmesi ve özel bir şey istememesi gerekir. Bir şey istemesi gör. güsüzlük olur.
Muhabbet iki baştan olur: Sevgi de saygı da ancak karşılıklı olursa iki tarafı memnun eder.
Mum dibine ışık vermez: Mevki sahibi ya da güçlü kişi, çeşitli se-beplerle yakınlarını kayırmaktan çekinir. Bu söz bu durumu anlatmak için söylenir.
Mühür kimde İse Süleyman odur: Bir işte yetki kimdeyse, emir ver-me hakkı da ondadır.
Mürüvvete endaze olmaz: İyiliğin, güzelliğin, hayra ve barışa yönelik
iş yapmanın ölçüsü de sonu da yoktur. İmkânı olan, gücünün yettiği kadar yapabileceklerini yapmalıdır.
Komutasındaki Osmanlı
YanıtlaSilordusu, Nigbolu Zaferi'ni kazandı.
1818 - Dünyada ilk kez bir insana kan nakledildi.
EYLÜL
25 PERŞEMBE
3 1447 R.AHİR
RUMI: 12 EYLÜL 1441 HIZIR: 143
audos ve çekirdeği çatlatandır...
En'am Suresi: 95
BİR HADİS
Kişi dinine bağlılığına göre musibete maruz kalır. Di-nine bağlılığı kuvvetli ise, musibeti de şiddetli olur.
Tirmizî, Zühd: 57
Senin o ömr-ü bâkîden hiç haberin yok. Ölüm sekeratı uyandırmadan evvel uyan!
Mesnevî-i Nuriye
Imsak
Guines
Qale
Ikindi
Akşam
Yatsı
Imsak Günes
Ögle
kindi Aksam Yata
2026 BEDİÜZZAMAN TAKVİMİ
YanıtlaSilTARİNTE BUGÜN
1973-TBMM'de kabul edilen bir yasa ile "Maraş" iline "kahramanlık"
unvanı verildi; ilin adı "Kahramanmaraş" oldu.
ŞUBAT
07 CUMARTESİ
BİR AYET
Ey iman edenler, Allah'tan takvaya yaraşır şekilde hakkıyla korkun.
(Al-i İmran: 102)
19 1447
BİR HADİS
Kıskançlıktan şiddetle kaçının!
ŞABAN
RUMI: 25 K. SANÍ 1441 KASIM: 92
Atmaca kuşu serçelere tasliti, zahiren rahmete uygun gelmez. Halbuki serçe kuşunun istidadı, o taslit ile inkişaf eder.
Sözler
Man atender, his later, idam ebediden, fena mutiktan kartu in bütun kuvvetlenty
YanıtlaSilTANENTE PUG
1910 Framur Henri Fabre, tekerlekleri olmayan ve su üzerinde seyredebilen bir uçak geliştirerek ilk deniz uçağını icat etti.
-1918 Erzurum'un Olur ilçesinden Rus ve Ermeni birlikleri geri çekildi.
- 1944 - Adapazarı ve civarında 2831 kişinin öldüğü bir deprem oldu.
28
PAZARTESİ
MONDAY
MART
MARCH
BIR AYET
Allah onların
gizlediklerini de bilir, açığa vurduklarını da..
Bakara Suresi: 77
BİR HADİS
Haramlardan sakın ki, insanların en çok ibadet edeni olasın.
Umumi ve en mühim bir ihtiyaç ancak ahirettir.
Mesnevi-i Nuriye
SIM 141 GUN 87 KALAN: 278 - GUN UZA 3
DK
salla
YanıtlaSilAllâhümme innî eûzü bike minel aczi velkeseli velcübni vel-heremi velbuhli, ve eûzü bike min azabil kabri, ve eûzü bike min fitnetil mahya velmemâti
"Allahım! Acizlikten, tembellikten, korkaklıktan, ihtiyarlayıp ele avu-ca düşmekten ve cimrilikten sana sığınırım. Kabir azabından sana sığını rım. Hayat ve ölüm fitnesinden sana sığınırım."ı
وَفِي رِوَايَةٍ: «وَضَلَعِ الدَّيْنِ، وَغَلَبَةِ الرِّجَالِ».
Bir başka rivâyete göre Allah'ın Elçisi duâsında şöyle buyurdu:
...ve dalaid deyni ve galebetir ricâl
"...Borç altında ezilmekten ve zâlimlerin başa geçmesinden sana sı-ğınırım. "2
wini görmedim. Eğer sizler benim bildiklerimi bilseydiniz, az güler çok ö annet ve cehennem gözlerimin önüne serilip bana gösterildi. Hayır ve şer aça
İMÂM NEVEVI
YanıtlaSilEL-EZKÂR
DUÂLAR-ZİKİRLER DİNİ BİLGİLER
TERCÜME VE ŞERHİ-II
Tercüme ve Şerh
Prof. Dr. Mehmet Yaşar Kandemir
TAHLIL
PUTIRLAN
720
YanıtlaSilDELAILI HAYRAT ŞERHI
Muhakkak gideceğim.. Bu müşkili çözeceğim.
Diyerek Medine-i Münevvere'ye doğru yola çıktı.
Allah'ın emri ile, Resulüllah S.A. efendimizin, dar-ı fenadan dar-bekaya teşrif ettiğinin üçüncü günü Medine-i Münevvere'ye geldi Yolda ashab-ı kiramdan birine raslayıp sordu:
Muhammed nerededir?.
Onun bu sorusu üzerine, sahabe şöyle dedi:
Gel, seni ashabın oturduğu yere götüreyim, kendilerinden 80-
rarsın.
Hazret-i Ebu Bekir'in r.a. ve diğer ashabın oturduğu mescide
getirdi ve şöyle dedi:
İçeri gir, sor.
O da içeri girdikten sonra:
- Selâm sana ya Muhammed.
Diye selâm verince, bütün ashap, Resulüllah S.A. efendimizin ism-i pâkini işittikleri için ağlaştılar.
Hazret-i Ebu Bekir r.a. şöyle dedi:
ekersin?.
Ey Yahudi, neden bizim firak acısı ile yaralı kalbimizi açıp tuz
Bunun üловік
kend
senin mi
amc ban
Yab
hat
Im
in
Hazret-i Ebu Bekir r.a. şöyle dedi:
YanıtlaSilYa
iman e
Ey Yahudi, neden bizim firak acısı ile yaralı kalbimizi açıp tua
ekersin?.
Bunun üzerine, o Yahudi şöyle sordu:
Ha
- Ya, Muhammed nice oldu?. Aranızda değil mi?.
Y
Bunun üzerine, Hazret-i Ebu Bekir r.a. şöyle dedi:
ben a onun
Resulüllah S.A. efendimiz, dar-ı bekaya teşrif edeli üç gündür
Bunu işiten Yahudi şöyle dedi:
Keşke anamdan doğmayaydım; doğdum, Tevrat'taki vasfını görmeyeydim; onu gördüm, bari bir kere mübarek cemalini görmüş olaydım.
E
Ve, feryad edip çokça ağladı.
Onun bu feryadını gören Hazret-i Ali r.a. kendisine şöyle dedi:
leğin
Sen o Yahudi değil misin ki, tam düşmanlığından ötürü:
Yah
Onun vasfı benim Tevrat'ımda bulunmasın.
Diyerek tenha yerde okudun, dört yerde bulunca yaktın. Ertesi hafta yine okudun, sekiz yerde bulup bunları da yaktın. Ertesi haf ta on altı yerde buldun.
nap
kün
- Bu bir hikmete mebnidir.
Diverek gelen sen değil mini
Sen o Yahudi değil misin ki, tam düşmanlığından ötürü
YanıtlaSilOnun vasfı benim Tevrat'ımda bulunmasın.
Yal
Diyerek tenha yerde okudun, dört yerde bulunca yaktın. Ertesi hafta yine okudun, sekiz yerde bulup bunları da yaktın. Ertesi hat
na
ta on altı yerde buldun. Bu bir hikmete mebnidir.
Diyerek gelen sen değil misin?. O halin ne idi?. Şimdi bu mahab
bet ve feryadın nedir?.
Hazret-i Ali'nin ra. bu sözü üzerine o Yahudi şöyle dedi: - Eğer peygamberlik iddiası eden Muhammed peygamber olsay
dı; kelâmında ayrılık olmazdı. O:
স
peygamberlik verilmez.
Diye haber vermedi mi?.
Hazret-i Ali r.a. şöyle dedi:
- Evet haber verdi.
- Ben, peygamberlerin hatimiyim; benden sonra hiç kimseye
d
- Onun vasfı benim Tevratimo
YanıtlaSilDiyerek tenha yerde okudun, dört yerde bulunca yaktın. Ertesi hafta yine okudun, sekiz yerde bulup bunları da yaktın. Ertesi hat-
ta on altı yerde buldun.
- Bu bir hikmete mebnidir.
Diyerek gelen sen değil misin?. O halin ne idi?. Şimdi bu mahab
bet ve feryadın nedir?.
Hazret-i Ali'nin ra. bu sözü üzerine o Yahudi şöyle dedi: Eğer peygamberlik iddiası eden Muhammed peygamber olsay
dı; kelâmında ayrılık olmazdı. O:
Ben, peygamberlerin hatimiyim; benden sonra hiç kimseye
peygamberlik verilmez.
Diye haber vermedi mi?.
Hazret-i Ali r.a. şöyle dedi:
Evet haber verdi.
721
YanıtlaSilYahudi şöyle anlattı:
- Evet, o haber verdi; ama ahirete teşrif etti. Sen, benim Şam'da kendi halvethanemde ehlimden evladımdan, etbaimdan hiç bir kim-mi geldi?. Yoksa sen peygamber misin?. senin vakıf olmadan gizlice ettiğim işi nereden bilirsin?. Sana vahiy
Hazret-i Ali r.a. şöyle anlattı:
Ben, peygamber değilim. Ama o şanlı peygamberin damadı ve amcasının oğluyum. O mükerrem Resul, âhirete teşrif etmeden evvel
bana şöyle buyurdu:
Ya Ali, ben âhirete teşrif ettikten üç gün sonra Şam'dan bir Yahudi gelip sevgisini izhar edecektir. O Yahudi'ye gizlice ettiği kaba-hattan haber ver. Bana Cebrail haber verdi. Bu mucize ona yeter. İman etsin.
İşte ben, o şanlı peygamberin verdiği haberi söylerim.
Yahudi şöyle dedi:
- Bu, onun peygamberliğine bir şahittir. Bir şahit daha bulun, iman edeyim, şüphem kalmasın.
Hazret-i Ali r.a. ona sordu:
tuz
Ne isterdin?.
n dar-1 geldi.
en so-
escide
nizin
Hazret-i Ali r.a. ona sordu:
YanıtlaSil- Ne isterdin?.
dür.
Yahudi şöyle dedi:
ben ondan anlarım; onun peygamberliğini bilirimin getiri Resulüllah'ın S.A. vücud-u şerifine giydiği gömleğini getirin; onun vasfı anlatılmıştır.
Mini
Bundan sonra, Hazret-i Ali ra. bir sahabeye şöyle dedi:
Git Hazret-i Fatıma'ya söyle; Resulüllah S.A. efendimizin göm-leğini göndersin.
1:
O sahabe de gitti; Resulüllah S.A. efendimizin gömleğini getirdi. Yahudi o gömleği alıp baktı; kokladı ve şöyle dedi:
esi
- Gerçekten, bu gömleği giyen, Tevrat'ta vasfı anlatılan alice-nap peygamberdir. Çünkü, bu kokunun başkasında bulunması müm kün değildir. Şimdi onun kabrini bana gösterin. Orada iman getirece girn.
1-
Bundan sonra, iman getirdi; Yüce Hakka su niyazda bulundu:
- Ya Rabbi, o Resul'e aşkım ve mahabbetim çoğaldı. Ruhumu kabzedip beni onunla görüştür.
tto kelime-i sehadet getirip Ahirete gitti. Namazı kılın
Resulüllah B.A. efendimizin gimi Yahudi o gömleği alıp bakti; kokladı ve şöyle dedi:
YanıtlaSilrtesi haf-
Gerçekten, bu gömleği giyen, Tevrat'ta vastı anlatılan alice nap peygamberdir. Çünkü, bu kokunun başkasında bulunmas kün değildir. Şimdi onun kabrini bana gösterin. Orada iman getirece ğim.
nab-
Bundan sonra, iman getirdi; Yüce Hakka su niyazda bulundu kabzedip beni onunla görüştür. Ya Rabbi, o Resul'e aşkım ve mahabbetim çoğaldı. Ruhu
ay-
Aynı saatte kelime-i şehadet getirip ahirete gitti. Namazi kilin dıktan sonra, Bakı mezarlığına defnolundu.
Ayet-i kerimeye devam edelim:
«Keza İncil'de de bulurlar.
ye
Yani: Resulüllah S.A. efendimize tabi olanlar, onun vastins Ter rat'ta yazılı buldukları gibi. İncil'de de bulurlar.
7.46
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK ÜN GİZLİ VASİYETİ ACİKLANABİLSEYDİ TURKİYE DE Kİ TARİH DEGİSEBİLİRDİ.
YanıtlaSilSiyer Usulü tabiri
YanıtlaSilUsul kelimesinin çoğulu olan asil Sözlükte 'kök, kaide, temel, kaynak bir şeyin esası dayanağı gibi anlamlara gelir.
Ana hatlatlariyla
Siyer-i Nebi
Prof. Dr. Kasım Sulul
Ensâr
sy. 26.
DEYIMLER
YanıtlaSilütüsü tepesinden çıkmak: Bir acnin ateşiyle yanıp tutuşmak ütününü tüttürmek: Ev ve ale düzeninin sürmesini sağlamak
tüy dikmek (üzerine) (kötü bir durum almış bir işi): z. Büsbütün kötü bir duruma sokmak.
tly düzmek (insan): kz. İyi bir yaşayışa kavuştuğunu belirtecek bi çinde güzel giyinmek.
tüyleri diken diken olmak: 1) Üşümekten veya korkmaktan vücut taki killanın dipleri kabanp killar dikilmek. 2) mec. Korku, tiksind gbi duyguları anlatır.
tüyleri ürpermek: Kötü bir olay, soğuk, gıcıklanma gibi sebeplerle korku veya tiksinti duymak.
tüyüne dokunmamak: Dokunacak, zarar verecek en ufak bir davra-nişta bulunmamak
DEYİMLER
YanıtlaSil292
tozdan dumandan ferman okunmamak: Ortalığı alt-üst etmek.
toz pempe görmek: Aşırı iyimser olmak.
tulum çıkmak: Amacını eksiksiz elde etmek.
turmayı gözünden vurmak: Umulmadık bir kazanç veya çıkar sağla-ma imkânı ele geçirmek.
turp gibi: Sağlığı yerinde.
turşu olmak: mec.Güçsüzleşmek, bitkinleşmek.
turşusu çıkmak: Çok yorulmak.
tutarağı tutmak: mec. Huysuzluğu depreşmek, aşırı istekte bulun-mak.
tut kelin perçeminden: tkz. Çözümü güç olan bir durum için karşı-sındaki söylenir.
tuttuğu dal elinde kalmak: Dayandığı, güvendiği kimse veya şey önemini yitirerek işe yaramaz duruma gelmek.
tuttuğunu koparmak: Becerikli olmak, giriştiği her işte başarı sağ-lamak.
tutunacak dalı olmak (veya olmamak): Güveneceği bir kimse veya şey bulunmak (bulunmamak).
tuz biber eknek: bk. Üstüne tuz biber ekmek.
tuz ekmek düşmanı: İyilik gördüğü kimseye hainlik yapan, aldığı yar-dımı inkâr eden (kimse).
tuz ekmek hakkı: Birinin ekmek yedirip İyilik ettiği kimse üzerindeki hakkı.
tuzla buz (veya tuz buz) olmak: Onarılmayacak biçimde kırılmak, dağılmak, paramparça olmak.
tuzla buz etmek: Onarılmayacak biçimde, paramparça etmek
tuzu olmak: Katkısı olmak.
tuzluya mal olmak (oturtmak veya patlamak): Cok para vererek sa-tın almak, çok pahalı gelmek.
79
YanıtlaSilATASÖZLERİ
afectaşlarlar. Bazı beceriksiz ve kıskanç kişiler, bilgili ve flere sataşırlar.
le övünülmez: Eski başarılarla övünmenin anlamı yoktur.
anda neler yapıldığı önemlidir.
puvala sığmaz: Gerçekler ne kadar saklanmaya çalışılsa da mullaka ortaya çıkar.
men de doğru ama içi eğri İnsanlar çoğu kez göründükleri gi-Naldır Görünüşe aldanmamak gerekir. İyi görünen ya da kendini ye gösteren çok kötü kişi olduğu gibi, sert ve kaba görünümlü ama sində altın kalpli kişiler de vardır.
Buey çalan kılıfını hazırlar: Kolay kolay gizlenemeyecek kadar byü bir yolsuzluk yapan kişi ya da kişiler, yakalanmamak için ön-emien düşünür ve alırlar.
armyi yaptırmayan yerden bitmiş sanır: Bir iş yapmamış kişi, vapılan işin ne tür güçlüklerie gerçekleştirildiğini anlayamaz ve kolay-yapılmış olduğunu sanır.
malı balık kılçığıdır yutulmaz: Devlet malı, milletin ortak malıdır. msenin onu gaspetmeye hakkı yoktur. Devlet malını gasp edenler, Mah olmazlar
Roufir ev sahibinin kuzusudur: Misafirin, misafir olduğu evin kural-ane uyması ve ev sahiplerine fazla yük olmaması gerekir.
Mufirin umduğu, ev sahibine iki öğün olur: Misafir, olanaklara preajğırlanır Misafir beklediği şekilde ağırlanırsa, bir öğünde iki nluk yemek yenir
Reafy kamati le gelir Müslümanlar, misafiri Tanrı misafiri sayarlar. Msafın geldiği eve bereket getireceğine, dolayısıyla yük olmayaca-Dina inanırlar.
Whafir misafiri istemez, ev sahibi ikisini de: Misafir ilgi ister. İl-azalacağından, ikinci bir misafiri istemez. Ev sahibi ise, misafirleri ağlamak zor dan her ikisini de istemez.
79
YanıtlaSilATASÖZLERİ
taşlarlar. Bazı beceriksiz ve kıskanç kişiler, bilgili ve
pe övünülmez: Eski başarılarla övünmenin anlamı yoktur.
daneler yapıldığı önemlidir.
upovala sığmaz: Gerçekler ne kadar saklanmaya çalışılsa da mutlaka ortaya çıkar.
an de doğru ama içi eğri: İnsanlar çoğu kez göründükleri gi-didit Görünüşe aldanmamak gerekir. İyi görünen ya da kendini soite gösteren çok kötü kişi olduğu gibi, sert ve kaba görünümlü ama sinde altın kalpli kişiler de vardır.
hanyi çalan kılıfını hazırlar: Kolay kolay gizlenemeyecek kadar bir yolsuzluk yapan kişi ya da kişiler, yakalanmamak için ön-amien düşünür ve alırlar.
Borey yaptırmayan yerden bitmiş sanır: Bir iş yapmamış kişi, lan işin ne tür güçlüklerle gerçekleştirildiğini anlayamaz ve kolay-a yapılmış olduğunu sanır.
Wilmalı balık kılçığıdır yutulmaz: Devlet malı, milletin ortak malıdır. Kimsenin onu gaspetmeye hakkı yoktur. Devlet malını gasp edenler, lah olmazlar.
Misafir ev sahibinin kuzusudur: Misafirin, misafir olduğu evin kural-anna uyması ve ev sahiplerine fazla yük olmaması gerekir.
Misafirin umduğu, ev sahibine iki öğün olur: Misafir, olanaklara give ağırlanır. Misafir beklediği şekilde ağırlanırsa, bir öğünde iki üğünlük yemek yenir.
Misafir kısmeti ile gelir. Müslümanlar, misafiri Tanrı misafiri sayarlar. Misafirin geldiği eve bereket getireceğine, dolayısıyla yük olmayaca-Oma inanırlar.
Misafir misafiri istemez, ev sahibi ikisini de: Misafir ilgi ister. II-@azalacağından, ikinci bir misafiri istemez. Ev sahibi ise, misafirleri ağırlamak zorunda olduğundan her ikisini de istemez.
ZLERİ
YanıtlaSil78
a, "dert ayı" da denir. yakacağı ya bitmiş ya da bitmek üzeredir. Bu sebeplerle man
tayların çingenesidir: Mart ayında havalar kararsızdır. Günler en soğuk, bazen ılık, bazen de sıcak geçer. Bunun için mart ay enilmez bulunur ve ayların çingenesi diye tanımlanır.
rt kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır: Mart ayında bazen öyle kış olur, öyle bir kar yağar ki insan dışarı çıkamadığı gibi, ısınmakta zorlanır. Kazma kürek dahil - tabi sapları - ne bulursa, onlan yak. ak zorunda kalır.
art yağar, nisan övünür; nisan yağar, insan övünür: Martta yağ mur yağınca toprak ıslanır ve yumuşar, tarlanın sürülmesi kolaylaşır. misan yağmuru ise, bol ürün alınacağını müjdelediğinden çiftçileri se-indirir.
Maşa varken elini ateşe sokma: Zarar gelebilecek bir işi, zarar gör-neden yapmak için başka bir yol varsa, o yolu denemek gerekir.
Mayasız yoğurt tutmaz: Yapılacak her iş, az çok bir sermaye (ana para) ister. Maya atılmadıkça süt nasıl yoğurt olmazsa, sermaye ol-madan da iş yapılamaz.
Mazlumun ähı, tahttan İndirir şahı: 1) Haksızlığa uğrayan kişinin ahı tutar. Haksızlık yapan kişi, büyük mevki sahibi olsa bile yaptık. larının cezasını er geç mutlaka çeker. 2) Ezilen insanların ahı, kralı tahtından indirir.
Meramın elinden bir şey kurtulmaz: Istekli ve kararlı bir biçimde ça-lişan bir kişinin, hemen hemen başaramayacağı iş olmaz. Merdiven basamak basamak çıkılır: Erişilmek
istenen yere (hayaller ve idealler), azimle çalışarak, emin adımlarla yavaş yavaş yükselinir Merhametten maraz dogar. İyi niyetli ve merhametli kisi, bu özel-liklerinden dolayı, değer bilmez kişi tarafından acınacak duruma dü-şürülür
Meyhaneciden sahit istemişler, bozacıyı göstermiş Yanlis isler yapan kişi, kendini haklı göstermek için kendisi gibi birini tanık gös terir.
ATASÖZLERİ
YanıtlaSil78
kışlık yakacağı ya bitmiş ya da bitmek üzeredir. Bu sebeplerle man ayına, "dert ayı" da denir.
Mart ayların çingenesidir: Mart ayında havalar kararsızdır. Günler bazen soğuk, bazen ılık, bazen de sıcak geçer. Bunun için mart ayı güvenilmez bulunur ve ayların çingenesi diye tanımlanır.
Mart kapıdan baktırır, kazma kürək yaktırır: Mart ayında bazen öyle bir kış olur, öyle bir kar yağar ki insan dışarı çıkarmadığı gibi, ısınmakta da zorlanır. Kazma kürek dahil - tabi sapları - ne bulursa, onlan yak-mak zorunda kalır.
Mart yağar, nisan övünür, nisan yağar, İnsan övünür: Martta yağ mur yağınca toprak ıslanır ve yumuşar, tarlanın sürülmesi kolaylaşır. Nisan yağmuru ise, bol ürün alınacağını müjdelediğinden çiftçileri se-vindirir.
Maşa varken elini ateşe sokma: Zarar gelebilecek bir işi, zarar gör-meden yapmak için başka bir yol varsa, o yolu denemek gerekir.
Mayasız yoğurt tutmaz: Yapılacak her iş, az çok bir sermaye (ana para) ister. Maya atılmadıkça süt nasıl yoğurt olmazsa, sermaye ol-madan da iş yapılamaz.
Mazlumun âhı, tahttan indirir şahı: 1) Haksızlığa uğrayan kişinin ahı tutar. Haksızlık yapan kişi, büyük mevki sahibi olsa bile yaptık. larının cezasını er geç mutlaka çeker. 2) Ezilen insanların ahı, kralı tahtından indirir.
Meramın elinden bir şey kurtulmaz: İstekli ve kararlı bir biçimde ça-lışan bir kişinin, hemen hemen başaramayacağı iş olmaz.
Merdiven basamak basamak çıkılır: Erişilmek istenen yere (hayaller
ve idealler), azimle çalışarak, emin adımlarla yavaş yavaş yükselinir. Merhamettan maraz doğar: İyi niyetli ve merhametli kişi, bu özel-liklerinden dolayı, değer bilmez kişi tarafından acınacak duruma du-şürülür.
Meyhaneciden şahit istemişler, bozacıyı göstermiş: Yanlış işler yapan kişi, kendini haklı göstermek için kendisi gibi birini tanık gös terir.
FARINTE BUGÜN
YanıtlaSil1566 It. Selim (Sarı Selim) tahta çıktı.
1882 - İstanbul Beyazıt Kütüphanesi kuruldu.
1922 - Bolvadin'in Yunan işgalinden kurtuluşu.
1960 - Demokrat Parti yönetiminin yargılanması amacıyla Yüksek Adalet Divanı kuruldu.
EYLÜL
24
ÇARŞAMBA
Gecenin bir bolumunde
ve yıldızların batışının ardında da Onu tesbih et.
Tur Suresi: 49
BİR HADİS
2 1447 R.AHİR
Sıkıntının en şiddetlisine peygamberlerdir. Sonra maruz kalanlar da derecelerine göre diğer insanlar gelir.
RUMI: 11 EYLÜL 1441 HIZIR: 142
Tirmizî, Zühd: 57
Şu gecenin sabahı ve şu kışın baharı, ne kadar makul ve lâzım ve katî ise, haşrin sabahı da, berzahın baharı da o katîyettedir.
Sözler
2026 BEDIUZZAMAN TAKVIMI
YanıtlaSilTARİHTE BUGÜN
-1921 Anteple, TBMM tarafından "Gaz unvanı
SUBAT
08
PAZAR
201447
RUM 26K SAN 1441 KASIM 93
BİR AVET Sana dium gelinceye kadar Raibine ibadet et.
(Hicr: 99)
BİR HADİS
Sılayı terk eden (akrabadan ilişkisini kesen), Cennete giremez
Bahar dahil bir çiçektir ve Cennet dahi görülmedik bir çiçektir.
Sualar
2022 BEDİÜZZAMAN TAKVİMİ
YanıtlaSilTARİHTE BUGUN
1430 Osmanlı orduları Selanik ve lyonya'yı fethetti.
1960 - Bediüzzaman'ın vefatı Hüradam gazetesinde "İslamın Büyük Kaybı" başlığıyla yayınlandı.
1968 - Türkiye'de ilk böbrek nakli, İstanbul'da Doktor Atıf Taykurt ve ekibi tarafından gerçekleştirildi.
29
SALI
TUESDAY
MART
MARCH
BIR AYET
Ancak Allah, dilediğini doğru yola iletir.
Bakara Suresi: 272
BİR HADİS
Âlim yeryüzünde Allah adına hareket eden bir sultandır. Ona dil uzatan helâk olmuştur.
Ey insan! Eğer yalnız Ona abd olsan, bütün mahlükat üstünde bir mevki kazanırsın. Eğer ubúdiyetten istinkâf etsen, âciz mahlükata zelil bir abd olursun.
Sözler
KASIM: 142 - GÜN: 88 KALAN: 277 -
GÜN UZA: 3 DK
M1443 RUMI 16 MART 1438
"Şimdi ey insanlar!
YanıtlaSilSuphesiz ki sözlerin en doğrusu, Allah'ın Kitabıdır.
Kulpların en sağları, takva sözudür.
Dinlerin en hayırlısı, İbrahim'in dinidir.
Sunnetlerin en hayırlısı, Muhammed'in Sunnetidir.
Sözlerin en şereflisi Allah'ı zikirdir.
Kıssaların en güzeli Kur'anda olandır.
Amellerin en hayırlısı, Allah'ın farzlarıdır.
İşlerin en kötüsü, bidatlerdir.
Yolların en güzeli, peygamberlerin yoludur.
Ölümlerin en şereflisi, şehitlerin ölümüdür.
Korluklerin en kötüsü, hidayetten sonra dalalettir.
Amellerin en hayırlısı, faydalı olandır.
1047 Samhudi, bunları eserinde tek tek kaydedip yerleri hakkında bilgi vermiştir. Bez. Vig
1048 Şaml, V,452
(Bazı) şiir ibli kki kötülüğü (Bazı) kadın Gençlik delil Kazançların Haram yer Bahtlı kişi, karrenda iken E Her birini Amellerina
Rüyaların
Her gelec
Mumine
Esini yem
HZ. PEYGAMBER DEVRİ MEDİNE DÖNEMİ
YanıtlaSil543
Körluğün en fenası, kalb körlüğudur.
Veren el, alan elden hayırlıdır.
Az olup yeten mal, çok olup Allah'ı anmaktan oyalayan maldan hayırlıdır.
Özur dilemenin en kötusü, ölüm gelip çattığı anda olanıdır.
Pişmanlığın en kötusü de kıyamet gününde olanıdır.
Insanlardan öyleleri vardır ki, cuma namazına ancak vakti çıktıktan sonra ge-
lirler.
Insanlardan öyleleri de vardır ki, Allah'ı ancak isteksizce zikrederler.
Hataların en büyüğu, yalan konuşan dilin hatasıdır.
En hayırlı zenginlik, gönül zenginliğidir.
En hayırlı azık, takvadır.
Hikmetin başı, Allah korkusudur.
Kalplere yerleşen en hayırlı şey, yakindir.
rin en
YanıtlaSilKalplere yerleşen en hayırlı şey, yakindir.
amber
Şüphe/tereddüt küfürdür.
Ölü arkasından ahu figan edip saç-başı yolmak, Câhiliye işlerindendir.
Halid
Ganimet mallarına hıyanet, cehennem korlarındandır.
lah'ın
calen
Mısır içkisi ateştendir.
(Bazı) şiir iblistendir.
İçki kötülüğün yeridir/kaynağıdır.
(Bazı) kadınlar şeytanın tuzaklarıdır.
Gençlik delilikten bir şubedir.
Kazançların en kötüsü, faiz kazancıdır.
Haram yemenin en kötüsü, yetim malı yemektir.
Bahtlı kişi, başkalarının halinden ders alandır. Bedbaht kişi ise daha annesinin
karnında iken bedbaht olandır.
Her biriniz, dört arşın yere girer; amellerin hesabı ahirete kalır.
Amellerin esası, sonuçlarıdır.
Lan riyadır.
Her birin
YanıtlaSilerin hesabı ahirete kalır.
Amellerin esası, sonuçlarıdır.
Rüyaların en kötüsü, yalan rüyadır.
Her gelecek yakındır.
Mümine sövmek, fasıklıktır; onu öldürmek, kâfirliktir.
Etini yemek (dedikodusunu yapmak, çekiştirmek) ise Allaha isyandır.
029-1031.
Muminin malının haramlığı/dokunulmazlığı, kanının haramlığı dokum
YanıtlaSillığı gibidir.
Kim yalan yere Allah adına yemin ederse, Allah onu yalanlar.
Kim bağışlarsa bağışlanır, kim affederse Allah da onu affeder Kim öfkesini tutarsa, Allah onu mükafatlandırır.
Kim uğradığı zarara katlanırsa, Allah ona karşılığını verir.
Kim şöhret ararsa, Allah ona şöhret verir.
Kim sabrederse, Allah ona kat kat mükafat verir.
Kim de Allaha isyan ederse, Allah onu cezalandırır.
Allah'ım, beni ve ümmetimi bağışla!
(Hz. Peygamber (a.s.) bu duayı üç defa tekrarladı).
Allah'tan beni ve sizi bağışlamasını dilerim". 1049
1049 Ebû Zer Ubeyd b. Ahmed el-Ensari el-Horasani el-Herevi (v. 434), el-Cüz min Fevaidi Hadis Zer bet d-Herevi, thk. Ebü'l-Hasan Semir, Riyad 1418/1998, s. 61. Ibn Kesir, bu hadis garib, metininde beson unsurlar ve isnădında zaaf vardır. Allah, en doğrusunu bilir" )وجد حدیث غریب و فيه تكارة و في إسناده ضعف و الله أعلم بالصواب şeklinde bir değerlendirme yapar (es Sire, IV,25, Beyhaki, V.241-242. Şaml,V,452(
YanıtlaSilSizlerden biri bir yere konduğunda "Eûzü bi kelimâtillahit tâmmati min şerri mâ halaka." derse o yerden ayrılıncaya kadar hiç bir şey ona zarar vermez.
YanıtlaSilRavi: Hz. Havle (r.a.)
Sayfa: 355 / No: 11
Ramuz El-Ehadis
Bütün yer gök ehli bir mü'minin kanında ortak olsa, Allah onların hepsini yüzü koyun cehenneme atar.
YanıtlaSilRavi: Hz. Ebû Bekre (r.a.)
Sayfa: 355 / No: 3
Ramuz El-Ehadis
Bütün yer gök ehli bir mü'minin kanında ortak olsa, Allah onları Cehenneme atar.
YanıtlaSilRavi: Hz. Ebû Said (r.a.)
Sayfa: 355 / No: 2
Ramuz El-Ehadis
Siyer Usulü tabiri
YanıtlaSilUsul kelimesinin çoğulu olan asil Sözlükte 'kök, kaide, temel, kaynak bir şeyin esası dayanağı gibi anlamlara gelir.
Ana hatlatlariyla
Siyer-i Nebi
Prof. Dr. Kasım Sulul
Ensâr
sy. 26.
sy. 542,543,544.
YanıtlaSilTDV İslâm Ansiklopedisi'nde ara...
HAY
الحيّ
Allah’ın isimlerinden (esmâ-i hüsnâ) biri.
İlişkili Maddeler
ESMÂ-i HÜSNÂ
Allah’ın isimleri için kullanılan bir tabir.
HAK
Allah’ın isimlerinden (esmâ-i hüsnâ) biri.
Müellif: BEKİR TOPALOĞLU
Sözlükte “yaşamak, diri ve canlı olmak” anlamına gelen hayât (hayevân) kökünden sıfat olup “diri olan, yaşayan” demektir. Râgıb el-İsfahânî, Kur’ân-ı Kerîm’de yer alan hayat kavramını altı grup içinde mütalaa etmekte, bunların beşinin hakikat veya mecaz mânalarıyla bitkiler, hayvanlar ve insanlar yani fâniler için kullanıldığını söylemekte, Allah’a mahsus olan hayatın ise “ölümsüzlük” (bekā) anlamına geldiğini belirtmektedir. Buna göre hay, “hakkında ölüm geçerli olmayan varlık” demektir (el-Müfredât, “ḥyy” md.). Ebü’l-Bekā el-Kefevî de Allah’a izâfe edilen hayat kavramına mecazi mâna vermenin gerekliliğini vurgular ve bunun ölümsüzlükten ibaret olduğunu söyler (el-Külliyyât, s. 406-407).
Kur’an’da “yaşatmak, diriltmek” anlamındaki ihyâ masdarından fiil sîgalarıyla türeyen kelimeler kırk yedi âyette, yine aynı kökten türeyen muhyî (can veren) ismi de iki âyette Allah’a nisbet edilmektedir (bk. M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “ḥyy” md.). Bu âyetlerde daha çok Allah’ın yağmur yağdırmak suretiyle ölü toprağı diriltip yeşertmesi ve bu sayede canlıları beslemesi dile getirilmekte, ayrıca O’nun iyi davranışlarda bulunan inançlı insanlara dünyada ve âhirette mutlu bir hayat yaşatacağı vurgulanmakta ve âhirette ölüleri dirilteceği ısrarla tekrarlanmaktadır. Çeşitli âyetlerde yaşatanın da öldürenin de mutlak şekilde Allah olduğu, her şeye O’nun vâris bulunduğu ve herkesin eninde sonunda O’na varacağı belirtilmektedir (meselâ bk. Yûnus 10/56; el-Hicr 15/23; Kāf 50/43). Her türlü canlıyı yaşatıp öldüren, tekrar dirilten ve hayat-ölüm çerçevesinde kurduğu bir nizamla tabiatı idare eden bir varlığın kendisinin ebedî hayatla hay olması, akıl ve realite açısından benimsenmesi zaruri bir gerçektir. Hay ismi Kur’ân-ı Kerîm’in beş âyetinde Allah’a izâfe edilmektedir. Bunların üçünde Allah lafzının veya bu lafzın yerini tutan zamirin sıfatı durumunda iken (el-Bakara 2/255; Âl-i İmrân 3/2; el-Mü’min 40/65) ikisinde doğrudan doğruya lafza-i celâlin yerini tutmaktadır (Tâhâ 20/111; el-Furkān 25/58). Esmâ-i hüsnâ şârihleriyle kelâm âlimleri, hay sıfatının zât-ı ilâhiyyeyi aşan bir alanının (taalluk) bulunmadığını söylemekteyse de hay isminin kullanıldığı üç âyette kayyûm ile birlikte yer aldığı görülmektedir (el-Bakara 2/255; Âl-i İmrân 3/2; Tâhâ 20/111). Öyle anlaşılıyor ki kayyûm, “her şeyin varlığı kendisine bağlı olup kâinatı idare eden” şeklindeki mâna ve muhtevasıyla hay ismi ve sıfatını fonksiyoner hale getirmektedir.
İhyâ masdarından türeyen çeşitli fiillerin birçok hadiste Allah’a izâfe edildiği görülür. Bunların daha çok Hz. Peygamber’in hamdüsenâ, şükür ve dua cümlelerinde yer alması dikkat çekicidir (bk. Wensinck, el-Muʿcem, “ḥyy” md.). Hay ismi, doksan dokuz esmâ-i hüsnâ hadislerinin ikisinde de mevcut olduğu gibi (İbn Mâce, “Duʿâʾ”, 10; Tirmizî, “Daʿavât”, 82) başka hadis rivayetlerinde de geçmektedir. Hz. Peygamber’in dualarından birinin şöyle olduğu rivayet edilir: “Allahım! Beni hak yoldan saptırmandan senin izzet ve yüceliğine sığınırım. Senden başka tanrı yoktur. Sen ölmeyen bir dirisin. Cinler ve insanlar ise ölümlüdür” (Müslim, “Ẕikir”, 67).
YanıtlaSilİbn Cerîr et-Taberî, ilgili âyetlerin tefsirini yaparken hay ismine “başlangıcı ve sonu olmayan (ezelî ve ebedî)” mânası verdikten sonra bu isme kâinatı yönetme esasından hareketle anlam verenlerin de bulunduğunu kaydetmektedir (Câmiʿu’l-beyân, III, 4-5). Yine Taberî, hay isminin üç âyette tevhid cümlesi içinde yer aldığına bakarak Tanrı kabul edilmeye ve tapınılmaya lâyık olacak varlığın ebediyen hay olmasının gerektiği hususunu vurgulamıştır (a.g.e., III, 109). Ebû Mansûr el-Mâtürîdî ise “ebediyen ölümlü olmayan” mânasından başka “hiçbir şeyden gafil bulunmayan, asla yanılmayan ve unutmayan” şeklinde de anlamlar vermiştir (Teʾvîlâtü’l-Ḳurʾân, vr. 61b, 71a, 659a).
Âlimler ve özellikle kelâmcılar sözü edilen mânaları hay ismine nisbet etmekte birleşmişlerdir. Bunun yanında onlar bu ismin veya masdarını oluşturan hayatın sıfat sistemi içindeki yerini de tesbit etmeye çalışmışlardır. Kelâm âlimleri arasındaki bazı farklı anlatımlar bir yana hayat sıfatının statüsünü şöylece belirlemek mümkündür: Tabiatın fevkalâde bir düzene sahip bulunuşu yaratıcısının âlim ve kādir olduğunu gösterir. Âlim ve kādir sıfatlarının hay olmayan bir varlıkta bulunması aklen muhaldir. Bu açıdan bakıldığında bazı kelâmcıların da belirttiği gibi hay sıfatının mevcudiyeti zaruri olarak bilinir. Aynı düşünce çizgisinden ayrılmamak şartıyla âlim ve kādir sıfatları yerine Allah’ın fiil sahibi (faal) oluşunu esas almak da mümkündür. Buna göre, “Büyük bir sanat eseri olduğu apaçık bulunan tabiatın yaratıcısının iradî bir fâil (fâil-i muhtâr) olmaması düşünülemez, bu özellik de ancak hay olan varlık için bahis konusudur” şeklinde bir ispat yapılabilir. Kısacası hay ismi veya hayat sıfatı, bununla diğer ilâhî sıfatların mevcudiyet ve sıhhat kazandığı temel bir kavram konumundadır. Ebü’l-Bekā’nın da işaret ettiği gibi (el-Külliyyât, s. 407) sübûtî sıfatlar içinde zât-ı ilâhiyyeyi aşıp bazı şeylerle alâka kurması gerekli olmayan, başka bir deyişle nisbet ve izâfet özelliği taşımayan yegâne sıfat hayat sıfatıdır. Meselâ, “Allah bilen ve gücü yetendir” denildiğinde, “Neyi bilen ve neye gücü yeten?” gibi bir soru akla geldiği halde, “Allah haydir” denilince akıl benzer bir soru sormaya ihtiyaç duymaz.
Bütün İslâm âlimleri, Allah’ın hay oluşunun, canlılarda görüldüğü gibi türe ait organizmanın dengesini ve itidalini koruması gibi bir şarta ve ayrıca ruhun mevcudiyetine bağlı olmadığı noktasında ittifak etmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de zât-ı ilâhiyyeye izâfe edilen ruh (meselâ bk. el-Hicr 15/29; el-Enbiyâ 21/91; es-Secde 32/9), Allah’ın onunla hayat kazandığı mânasına gelmeyip ruhun da Allah’ın yaratıklarından biri olduğunu gösterir (Bağdâdî, Uṣûlü’d-dîn, s. 105). Esasen acz ve ihtiyaç ifade eden bu tür şartlar yaratıklara has olup erginliğin doruk noktasında bulunan Allah için söz konusu edilemez.
YanıtlaSilSünnî kelâmcılarla Mu‘tezile âlimleri arasında tartışma konusu olan mâna sıfatlarının mevcudiyeti tabii olarak hayat için de bahis konusudur. Buna göre, Allah’ın hay olduğu noktasında âlimler arasında ittifak bulunmakla birlikte bu ismin kökünü oluşturan hayat şeklindeki bir kavramın (müstakil mâna) zât-ı ilâhiyyeye nisbet edilmesi, Ehl-i sünnet’e göre ilmî-mantıkî bir zaruretken Mu‘tezile’ye göre naslarda da yer almayan bu istidlâl sakıncalı sonuçlar doğurur (bk. AHVAL; SIFAT). İbn Sînâ ise hay isminin Allah’ın âlim ve fâil oluşuyla açıklanabileceğini kabul etmekle beraber, tevhid ilkesine ve ilim sıfatına ağırlık veren sıfat anlayışının gereği, bu ismi “dıştan bir etkileyici olmaksızın zâtını kendi mahiyetiyle bilen” şeklinde açıklamıştır (er-Risâletü’l-ʿarşiyye, s. 27). Buna göre hay “var olan zâtın kendisinden gizli kalmaması, bir anlamda varlığının şuuruna sahip bulunması” mânasına gelir.
Allah’ın isimlerine mistik yaklaşımlar yapabilen Kuşeyrî gibi gönül adamları, O’nun hay oluşundan dünyayı ve ölümü küçümseme sonucunu çıkarmışlar ve bu duygular içinde Allah’a kavuşma özlemi hissetmişlerdir (et-Taḥbîr, s. 76).
Hay Allah’ın zâtî isimleri ve sübûtî sıfatları içinde yer alır ve tenzîhî sıfatlar gibi zât-ı ilâhiyyenin dışında hiçbir şeye taalluk etmez. Hay ismiyle “varlığının başlangıcı olmayan” mânasındaki evvel, “varlığının sonu olmayan” mânasındaki âhir, bâkī ve vâris, “fiilen var olan, mevcudiyeti ve ulûhiyyeti gerçek olan” mânasındaki hak isimleri arasında anlam yakınlığı vardır.
YanıtlaSilBİBLİYOGRAFYA
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “ḥyy” md.
Lisânü’l-ʿArab, “ḥyy” md.
Ebü’l-Bekā, el-Külliyyât, s. 406-407.
Wensinck, el-Muʿcem, “ḥyy” md.
M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “ḥyy” md.
Müsned, III, 10.
Buhârî, “Meġāzî”, 83.
Müslim, “Ẕikir”, 67.
İbn Mâce, “Duʿâʾ”, 10.
Tirmizî, “Daʿavât”, 82.
Taberî, Câmiʿu’l-beyân (Bulak), III, 4-5, 109.
Zeccâc, Tefsîru esmâʾillâhi’l-ḥüsnâ (nşr. Ahmed Yûsuf ed-Dekkāk), Beyrut 1395/1975, s. 56.
Mâtürîdî, Teʾvîlâtü’l-Ḳurʾân, Hacı Selim Ağa Ktp., nr. 40, vr. 61b, 71a, 659a.
Zeccâcî, İştiḳāḳu esmâʾillâh (nşr. Abdülhüseyin el-Mübârek), Beyrut 1406/1986, s. 102.
Hattâbî, Şeʾnü’d-duʿâʾ (nşr. Ahmed Yûsuf ed-Dekkāk), Dımaşk-Beyrut 1404/1984, s. 80.
Bâkıllânî, et-Temhîd (McCarthy), s. 26, 28-29.
İbn Fûrek, Mücerredü’l-Maḳālât, s. 44.
Halîmî, el-Minhâc, I, 191.
Kādî Abdülcebbâr, el-Muġnî (nşr. Mahmûd M. el-Hudayrî), Kahire, ts. (Dârü’l-Mısriyye), V, 229, 230.
İbn Sinâ, er-Risâletü’l-ʿarşiyye (nşr. İbrâhim Hilâl), Kahire, ts. (Dârü’n-nehdati’l-Arabiyye), s. 27.
Abdülkāhir el-Bağdâdî, el-Esmâʾ ve’ṣ-ṣıfât, Kayseri Râşid Efendi Ktp., nr. 497, vr. 98b-99a, 100b.
a.mlf., Uṣûlü’d-dîn, Beyrut 1401/1981, s. 105-106.
Kuşeyrî, et-Taḥbîr fi’t-teẕkîr (nşr. İbrâhim Besyûnî), Kahire 1968, s. 76.
Cüveynî, eş-Şâmil (nşr. Ali Sâmî en-Neşşâr v.dğr.), İskenderiye 1969, s. 622-623.
Gazzâlî, el-Maḳṣadü’l-esnâ (Fazluh), s. 142.
a.mlf., el-İḳtiṣâd (nşr. İ. Agâh Çubukçu – Hüseyin Atay), Ankara 1962, s. 100-101.
Nesefî, Tebṣıratü’l-edille (Salamé), I,190-192; II,764-765.
Ebû Bekir İbnü’l-Arabî, el-Emedü’l-aḳṣâ, Hacı Selim Ağa Ktp., nr. 499, vr. 71b-72b.
Fahreddin er-Râzî, el-Meṭâlibü’l-ʿâliye (nşr. Ahmed Hicâzî es-Sekkā), Beyrut 1407/1987, III, 217-218.
YanıtlaSilİbnü’l-Arabî, el-Fütûḥât, Kahire, ts. (Mektebetü’s-sekāfeti’d-dîniyye), IV, 191.
Teftâzânî, Şerḥu’l-Maḳāṣıd (nşr. Abdurrahman Umeyre), Beyrut 1409/1989, IV, 138-139.
Cürcânî, Şerḥu’l-Mevâḳıf, İstanbul 1321, III, 66.
Seffârînî, Levâmiʿu’l-envâri’l-behiyye, Beyrut, ts. (el-Mektebetü’l-İslâmî), I, 131-132.
Muhammed Abduh, Risâletü’t-tevḥid (nşr. Reşîd Rızâ), Kahire 1379/1960, s. 34-35.
İzmirli, Yeni İlm-i Kelâm, II, 104-105.
İhlas Risaleleri
YanıtlaSilAmelinizde rıza-yı ilâhî olmalı. Eğer O razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer O kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok. O razı olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktiza ederse, sizler istemek talebinde olmadığınız halde, halklara da kabul ettirir; onları da razı eder. Onun için, bu hizmette doğrudan doğruya yalnız Cenâb-ı Hakk'ın rızasını esas maksat yapmak gerektir.
***
Bu dünyada, hususan uhrevî hizmetlerde en mühim bir esas, en büyük bir kuvvet, en makb bir şefaatçi, en metin bir nokta-i istinad, en kıs tarîk-ı hakikat, en makbul bir duâ yi mân n kerametli bir vesile-i makasıd, en yükser haslet, en safi bir ubûdiyet "ihlas"tır.
Bütün kuv inizi ihlasta ve hakta bilmelisiniz. Eve Haksızlar dahi, ihlâs ve san kazanıyorlar. aktadır ve ihlastadır. içinde gösterdikleri üzünden kuvvet
Sahdamar
ISBN 978-075.0015.0
9789759 090139
722
YanıtlaSilDELAIL-1 HAYRAT SERHI
Şöyleki:
«Onlara MARUF"u emreder.>>>
tıdır. Burada anlatılan MARUF: Yüce Hakkın tevhidi ve İslâm seria-
Aynı şekilde:
"Onlara MÜNKER'i yasak eder.>>>
Burada anlatılan MÜNKER; şirk, küfür, günah benzeri yara-maz ve bed olan şeylerdir.
Sonra o:
«Kendilerine TAYYİBAT'i helâl eder; HABAİS'i de yi-ne onlara ikram eder.>>>
«TAYYİBА Т.»
Lafzi ile anlatılmak istenen mana şudur: Önceden haram olan ic yağı, et, yağ ve sair påk olan şeyler..
«HABAIS.»
Lafzından murad olan mana da şudur: Ölmüş hayvan eti, kan, domuz eti, şarap, murdar yiyecekler.. bir de, riya, rüşvet ve benzeri haram yollardan ele giren mal..
Sonra o:
«Kendilerinden AĞIR YÜKLERİNİ kaldırır.»
Bu âyet-i kerimede geçen:
"AĞIR YÜKLER.»
Tabirinden murad, eskilere zulümlerinden ötürü yüklenen nice meşakkatli işlerdir. Şöyleki:
Onlar bir günah ettikleri zaman, bunun tevbesi: Kendilerini öl-dürme emri idi.
Onların tenlerine bir murdarlık bulaştığı zaman, su ile yıkamakla temiz olmazdı; derilerini yüzüp çıkarmaları gerekirdi.
Donlarına bir pislik bulaştığı zaman, o mahalli kesip atmaları icab ederdi.
Onların gusülleri, ancak su ile mümkündü.
Bir gün, bir gecede elli vakit namaz onlara farzdı.
Namazları ve ibadetleri ancak, bu iş için yaptıkları kiliselerde kı-lınır başka yerlerde caiz değildi.
Oruç tuttukları günlerde, taa, tamam oluncaya kadar geceleri ka-dınlarına yakın olamazlardı; kadınlara yakınlık onlara haramdı. Oruç tuttukları gün, ancak o günün akşamı ile yatsı arasında yedikleri idi. Yatsıdan sonra, bir şey yemek onlara haramdı.
Onlara zekât: Mallarının dörtte birini vermek idi.
İşte.. Resulüllah S.A. efendimiz, bütün bu güçlükleri onların sır-tından kaldırdı.
Onların tevbesi şu oldu: Ettiklerine pişman olmak, bir daha işle-memeye ažmetmek, Allah'ın gazabından korkmak, istiğfar ve tevbe etmek.. Böyle ettikleri takdirde affolunacaklardı.
KARA DAVUD
YanıtlaSil723
Tenlerine ve elbiselerine bir pislik bulaştığı takdirde su ile yıkan-ması halinde påk olması..
Abdest ve gusülleri için su bulunmadığı zaman, toprakla teyem-müm etmelerinin caiz olması..
Bir gün ve bir gecede beş vakit namazın farz olması..
Her nerede bulunurlarsa, orada ibadetlerinin caiz olması.. Oruç tuttukları günün
gecelerinde kadınlarına yaklaşmalarının caiz olması.. Oruç tutacakları günün gecesinde taa, tanyeri ağarıncaya kadar ylyip içmenin kendilerine helâl olması..
Mallarından kırkta birini zekât vermelerinin caiz olması.. «Kendilerini bağlayan gulleleri de kaldırdı.>>>
Yani: Onları elleri boğazlarına demirle bağlanmış gibi yapan, dar ve meşakkatli bağlarını çözdü.
Onlara ağırlık veren işlerden bazıları şunlardı:
Yanlışlıkla katil işinde diyet ve af caiz değildi; ancak kısas olun-ması icab ederdi.
Küffardan alınan ganimet mal, kendilerine haramdı.
Kestikleri kurban eti kendilerine haramdı.
Geceleri işledikleri günahları, sabahları alınlarına ve kapılarının üst kısmına yazılırdı. Bu yazıyı, hiç bir yoldan silmek, yok etmek müm-kün değildi.
Daha bunlar gibi, nice zor işler..
Resulüllah S.A. efendimiz, yanlışlıkla işlenen katil işinde diyeti koydu.
Ganimet mallarını helâl eyledi.
Kesilen kurbanların helâl olmasını getirdi.
İşlenen günahların setrolunması sureti ile cezayı tahfif eyledi.
Ayet-i kerimeye devam edelim:
«Şunlar ki..»
Yani: Rahmetimiz şu zümreyedir ki..
«Ona inandılar.>>>
Yani: Resulüllah S.A. efendimizin nübüvvetini dille ikrar, kalble tasdik ettiler.
«Ona tazim edip yardım ettiler.>>>
Allah'ın Resulüne yardımları şudur: Düşmanlarına kılıç çalıp harp ve kıtal etmek..
«Ve, onunla indirilen nura tabi oldular.>>>
Müfessirlerden bazıları şöyle dedi:
Resulüllah S.A. efendimizle beraber gelen, kıyamete kadar hükmü baki olduğu Kur'an-ı Kerim'de beyan edilen şeriatıdır. Ki bu: Nesholmaktan ve tebdilden uzaktır. Her bakımdan mahfuzdur.
Ayet-1 kerimeye devam edelim:
«İşte, felah bulanlar bunlardır.»
Yeni CEP
YanıtlaSilLŪGATI
Osmanlıca yazılışlı, Muhakemat, Sünuhât Kelimeleri ilaveli
Cemil ŞANLI
ÖNSÖZ
YanıtlaSilBu lūgat; Kitap okuyan, yakın geçmişiyle ilgile nen, dinî terimleri öğrenmeye çalışan herkesin ih-tiyaç duyduğu kelimelere yer vermektedir. Zira biz inanıyoruz ki Osmanlıca dilimizin temelidir, ona her vakit ihtiyaç duyulmuş ve duyulacaktır.
Bugün yeniden diyaloga, başladığımız geniş bir Türk alemi ile uydurukça bir dil ile değil, ancak geç-mişte bizi birbirimize bağlayan kelime ve terimlerle anlaşabiliriz.
Aynı zamanda yakın geçmişimizde yazılan çok de-ğerli eserler vardır ki, belli kelimeleri bilmediğimiz ölçüde, o imanî ve Kur'anî kaynaklardan istifademiz azalmaktadır.
Bu sebepten dolayı günümüzde dünya dillerine ter-cüme edilen, Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin Risale-i Nur adlı eserlerinde geçen, kelimeleri naza-ra aldık ki, dünyanın istifadesine sunulan eserlerden gençliğimiz daha ziyade istifade edebilsin.
Biz bu lûgatta, kelimelerin Osmanlıca yazılışına da yer verdik ki, telaffuzunda ve okunmasında okuyu-cuya kolaylık olsun.
Bu lûgatin, bu gibi ihtiyaçların giderilmesine vesile olmasını Cenab-ı Haktan dileriz
Cemil Şanlı
Ocak-1998
MUHTASAR
YanıtlaSilLügat
Sözler
334
YanıtlaSilTEZAHÜM: Birbirine sıkıntı vermek, sıkıştırmak.
TEZAUF: Kat kat olmak, artmak.
TÉZYİD: Artırmak, çoğal-tmak.
TİMSAL: Bir şeyin aynı görüntüsü.
-U-
UKDE: Düğüm.
UMUR: İşler, emirler.
UMUR-U HASİSE: Çirkin ve kötü işler, şeyler.
UNSURİYET: Irkçılık, menfi milliyet.
URUK: Damarlar.
V
VAHİ: Mánasız, saçma, boş. VAKAR: Ağırbaşlılık, heybet-lilik.
VASITA-I TESMİM: Zehir-leme vasıtası.
VASIA: Geniş.
VEKÁHET: Hayásızlık, utanmazlık, edepsizlik.
VE KIS ALEYHA: Buna başkalarını kıyas benzet et,
VENIZELOS:
(Eleftorios-1864-1936) Yunanistan'ın meşhur devlet adamlarındandır. Onceleri avukatlık yaparken, sonra Girit ihtilalcilerinin başına geçti. 1910'da Kostantin'i
düşürüp yerine geçti. Başbakan oldu. İzmir in işgalinde mühim rol oynadı. İki defa suikaste uğradı, iç karışıklıklara sebep oldu. İtalya yolu ile 1935'de Paris'e kaçtı. Bir yıl sonra orada öldü.
VESAİT-I
TABİİYYE-İ MÜNAKALE: Tabii, yani Allah tarafından yapılmış olan taşıma ve ulaştırma vasıtaları.
-Y-
YAKAZA: Uyanıklık hali.
YAKİN: Şüphesiz, sağlam ve kati olarak bilmek.
-2-
ZARURİYAT-I ZATİYE: Zattan ayrılmayan, zatın icapları.
ZARURİYAT-I DİNİYE: Dinin inanılması zaruri olan esasları.
ZECR: Men etme, zorlama, azarlama.
ZEKÁVET-İ BETRÅ: Bere-ketsiz, semeresiz zekâ. İnsanların kabul etmeme-sinden devam edemeyen zekā ve fikir.
ZEVİL ERVAH: Ruh sahipleri.
ZILL: Gölge.
ZİRÜTBE: Rütbe sahibi.
333
YanıtlaSilTEFVİZ: İşini Allah'a bırak-mak.
TEHEVVÜR: Gazaplanmak, çok kızmak.
TAKARRUB: Birbirine yakın gelme.
TEKESSÜR: Çoğalma.
TEKFİR: Birbirine "kâfir" de-mek, kâfirliğine mek. hükmet-
TELÂKİ: Kavuşma, kesişme.
TELKIH: Aşılama.
TELVİH: Açıklama, zâhir ve âşikâre kılma.
TEMÄSÜL: Medenileşmek.
TEMESSÜK: Yapışma, bağ-lanma.
TEMERKÜZ: Bir merkezde toplanma.
TEMEVVÜC: Dalgalanma.
TEMZIC: Mezcetmek, birbirine karıştırmak.
TENAKUS: Noksanlaşma, azalma.
TENAKÜR: yabancı ve Tanımamak, düşman sayarak adavet etmek.
TENÁSUH: İslâmdan hariç olan batıl bir fırkanın: "ruh bedenden bedene intikal eder." şeklindeki bâtıl inanışları.
TENAZU': Kavgalaşmak, çekişmek, husumet etmek.
TENEBBÜH: Uyanmak.
TENEFFÜR: Nefret duymak, İğrenmek, kaçınmak.
TENVİM: Uyutmak, ipnotizma etmek.
TERTİB-İ MUKADDEMAT Bir neticenin meydana gelmesi için lâzım olan sebepleri sıraya dizmek.. Bir neticeye varılması için sırasıyla riayet edilmesi icabeden sebeplerin tertibi.
TESADÜM: Vuruşma, şid-detle çarpışma.
TESELSÜL: Zincirleme birbi-rini takip.
TESEYYÜB: Lâkaydlık, tem-bellik.
TESHİL: Kolaylaştırma, ko-laylık gösterme.
TESMİM: Zehirlenme, zehir-leme.
TESMİYE: İsimlendirme.
TEŞAHHUS(AT): Belirlernek, şahıslanma, özellik ve sıfatlarla taayyün etme.
TEŞCİ: Cesaretlendirmek.
TEŞETTÜT: Dağınıklık, peri-şaniyet.
TEVARÜD: Birbiri peşinden gelme, beraberce bulunma.
TEVARŰS: İrsiyet yoluyla birbirinden diğerine geçme.
TEVAZÜN: Denklik, müsa-vilik, eşitlik.
TEVELLÜD: Doğum.
TEV'EM: İkiz.
TEVFİK-İ Muvafık hareket. HAREKET:
332
YanıtlaSilismi. Cehennem azaplarını netice veren ameller.
ŞEDD-İ RAHL: Yolculuğa hazırlanma.
ŞEHAMET: Akıl ve zekâ ile beraber olan yiğitlik, kahramanlık, bahadırlık.
ŞEKSPİR: (William Shakespeare) 17. yüzyılda yaşamış İngiliz tiyatro oyunu yazarı.
ŞEKK: Şüphe.
ŞEMS: Güneş.
ŞE'N: Hal, tavır, durum, iş.
ŞERİAT-I FITRİYE-İ KÜBRA: tâbir Kâinatta câri olan fıtrî kanunlar. Adetullah edilen kanunlar.
ŞERR-İ MAHZ: Mutlak şer, sırf kötülük.
-T-
TAAZZUM: Büyüklenmek.
TABIAT-I MA'SİYET: Günahın tabiatı, icabı, iktizası.
TAHACCÜB: göstermek, sevmek. Sevgi
TAHALLUL: Araya girmek, müdahale etmek.
TAHASSUN: saklanma. Korunma,
TA YİR: Değiştirme, bozma.
TA AYYÜRAT: Değişmeler.
TAKALLÜS: Kasılma, büzülüp geri çekilme, toplanma.
TARAFEYN: İki taraf.
TARİZAT-I ZIMNİYE: Gizli üstü kapalı iliştirmeler. tarizler
TASNİFAT: Müstakil olarak tertip edilmiş kitaplar, te'lifler.
TEANÜD: İnatlaşma, birbirine düşman olma, adavet etme.
TEARÜF: Tanışmak, birbirini tanımak.
TEBDİL-İ MEKÂN: Yer değiştirmek.
TEBEİ: Dolayısıyla. Direkt olarak değil. Başkasına uyarak.
TECAZÜB: Birbirine karşı duyulan yakınlık.
TECELLİ: Görünme, bilinme, zahir olma, aksetme.
TECELLÜD: Serkeşane inat etme, şecaat ve cesaretli görünmek.
TECEZZİ: Parçalanmak, bölünmek, ufalanmak.
TEHADÜL ETMEK: Müda-halede bulunmak, bir şeyin içine girmek.
TEDRİCEN: Yavaş yavaş, derece derece olarak.
TEFAHUR: Kendini büyük görmek, gururlanmak, ken-diyle iftihar etmek.
TEFAVÜT: Farklılık, iki şey arasındaki fark.
TEFHİM: Anlatmak, bildir-mek.
331
YanıtlaSilkolaylaştırılması, zorluğun giderilmesi, izin, müsaade.
RUB: Dörtte bir.
RUMUZ: Manası işaretler, ince nükteler. gizli
RÜÇHAN: Üstünlük.
-S-
SAADET-İ ACİLE-İ MUVAK-KATA: Hemencecik, acele olarak ele geçen, geçici bir saadet, mutluluk.
SAADET-İ ACİLE-İ MÜSTEMİRRE: İlerde ele geçecek olan devamlı, nihayetsiz bir saadet.
SADARET: Başvekâlet. SAID HALİM (PAŞA): (1863-1921) Enver Paşa Harbiye Nazırı olduğu zaman, o da sadrazam idi. 1. Dünya Harbinden sonra Malta'ya sürüldü. İki sene orada kaldı. Serbest bırakıldıktan sonra İstanbul'a dönme isteği reddedildi. O da İtalya'ya iltica etti. 6 Aralık 1921'de Roma yakınlarında bir Ermeni komitecisi tarafından şehid edildi.
SAKİM: Hasta, hastalıklı.
SALİHAT: Hayırlı ameller, iyi ve güzel işler.
SEKERAT: Ölüm anı, ölüm hâli.
SELEF-İ MÜCTEHİDİN: İlk mücahidler.
SELEF-İ SALİHİN: İlk müctehidler. İlk rehberleri, Ashab, Tabiîn, Tebe-i Tabiînden olanlar.
SEMERE-İ SA'Y: Çalışmanın neticesi, menfaatı. faydası ve
SEBA: Yer, toprak, arz.
SEREYAN: dağılma, geçme. Yayılma,
SERFÜRÜ: Baş eğmek, itaat.
SIDK: Doğruluk, yalanın zıddı olan hakikat.
SIGAR: Küçüklük.
SIGAR-I NEFS: Nefsini küçük ve kıymetsiz görmek. Hakir ve zelil olmak.
SÜNÜHAT: Kalbe gelen doğuşlar, ilhamlar.
-$-
ŞAHM: İçyağı.
ŞATAHAT: Manevi sekir ve istiğrak hâlinde söylenen müvazenesiz sözler. Ehl-i istiğrakın, şeriatın zahirine zıt görünen sözleri.
ŞEAİR: İslâma ait âdetler, alâmetler, işaretler, İslâm sembolleri (ezan gibi...)
ŞECERE-İ ZAKKUM: Cehennemde bir ağacın
330
YanıtlaSilMÜTEMESSİK: Bağlı olan. MÜTERAFIK: Birbiriyle dost ve arkadaş olan.
MÜTERAKİM: Birikmiş, top-lanmış.
MÜTESELSİL: Birbiri ar-kasına gelen.
MÜTEVAZİ-ÜT TARAFEYN: Her iki tarafı da birbirine denk olan. İmkân, müte-vazi-üt tarafeyndir. Yani mümkün olan eşyanın varlığı ile yokluğu birbirine eşittir. Birinin diğerine te-rcihi için mutlaka bu tercihi yapacak bir müreccihe ih-tiyaç vardır.
MÜYÜL: Meyiller, arzu ve istekler.
MÜZAHEMET: Birbirine zahmet verme, sıkıştırma.
MÜZAHRAFAT: Dışı güzel içi çirkin olan, boyalı yaldız, süprüntü, pislik.
-N-
NABİT: Yerden fışkıran, biten.
NAHNÜ: Biz.
NAMUSŞİKENANE: Namus duygusunu kırarak, yırtarak.
NÂR: Ateş, cehennem.
NAŞİE ZÁTİYE: Zatından meydana gelen.
NAZARİYAT-I İÇTİHADİYE: İçtihada konu olan nazari hükümler.
NAZİL: Yukarıdan aşağıya inen, gelen.
NEFİY: Yok etmek, kabul etmemek, reddetmek.
Kötü NETİCE-İ SEYYİE: sonuç.
NEVÂMİS-İ İLAHİ: İlâhi kanunlar.
NİSBİ: Kıyaslama ile olan, başkası ile mukayese edilerek değer alan.
NUSB-ÜL AYN: Göz önünde bulundurmak.
NÜŞÜZ: Kadının kocasına, en meşrû isteklerinde bile itaat başkaldırması. namus etmemesi, Irz ve konusunda hafifmeşreb davranması.
-R-
RAHNE: Gedik, delik, yara.
REŞAHAT: Sızıntılar, parçalar.
REVABIT: Rabıtalar, bağlar, münasebetler, alâkalar.
REVNEKDÂR: Parlak, güzel, hoş.
RIZĀDĀDE: Razı olmuş. kabul etmiş.
RUHSAT: Bir özre, meşru mazerete binaen hükmün
724
YanıtlaSilDELAIL I HAYRAT ŞERHI
Yani: Anlatılan sıfatların sahibi olan kimseler..
nall olacaklardır: Yüce Hakkın en büyük rızasına ermek sureti ile v Bunlar Ahirette: Cümle azaplardan kurtulacaklardır; rahmate lat bulup fevz ü felâha ereceklerdir.
Birinci Ayet-i kerime burada tamamdır; bundan sonra ikinci
Ayettir. Allah-ü Taála şöyle buyurdu:
«Şöyle söyle:
Yani: Ey Habibim Ahmed, Resulüm Muhammed onlara anlat ve «Ey insanlar, ben sizin hepinize gönderilen Allah'ın Resul de kl:
yüm.
Bu Ayet-i kerimenin daha açık manası şudur:
Yüce Hakkı tevhid etmeniz, ona itaat etminiz için davet et meye gelen Resulüm.
hepinize gönderilen Resulüm. "Sair resuller gibi değilim ki, bir talfeye Ama cümlenize.. Arap, Acem, Siyah, Beyaz, Türk, Rum.. hemen
gönderilmiş olayım. Bu sekilde, umuma resul olarak gönderilmek, ancak bizim Resu-lümüze ait bir şereftir. Hatta, cin tayfasına da peygamber gönderil
mek, ancak Resulüllah S.A. efendimize has bir şereftir.
Sonra.. beni Resul olarak gönderen:
«Öyle bir Yüce Allah'tır ki, semaların ve yerin mülkü onun dur. Ondan başka ilah yoktur. O can verir ve öldürür...
Yani: Cansız tenlere can ihsan eder; diriltir. Ana karnında bir katra meniden musavver olan cisme, yumurta içinde musavvar olan kuşlara.. tüm insanlara ve hayvanata can verir. Burada öldürdükten sonra, âhiret evinde de cümle ölmüşleri diriltecektir.
Sonra..
«Allah'a iman ediniz.>>>
Cümleniz kalble tasdik dille de ikrar ediniz. Allah birdir, ortağı ve benzeri yoktur. Bütün kemalât ile mevsuf olup cümle noksan -fatlardan ve acizlikten beridir.
«Onun Resulüne de iman ediniz.>>>
Yani: Allah'ın gönderdiği peygamberi tasdik edip, getirdiklerini cümleniz kabul edin. Onun hak olduğunu tasdik edip iman getirin.
O öyle bir nebidir ki, Ü MM Î'dir. Ve.. Allah'a iman etmiştir.
Yanı: Şanı büyük Allah'ın vahdaniyetini, kelimelerini, kendisine nazil olan Kur'an-ı Kerim'i, ilahi vahyi, rabbani ilhamı cümleten tas-dik eder..
Bu ayette geçen, Resulüllah S.A. efendimizin ÜMMÎ sıfatı, onun, bir başkasından okuyup yazma öğrenmediğini anlatır.
İşte..
«O Resule tabi olunuz ki, hidayeti bulasınız.
Yani: Hepiniz, toptan ona tabi olunuz. Ancak, bu sayede dalalel-ten kurtulur, doğru yola hidayet bulup irşad olursunuz.
KARA DAVUD
YanıtlaSil725
Resulullah B.A. efendimiai anlatan Ayet-1 kerimeler bunlardır. Balavat-1 gerife lle kianca anlatılmak istenen mana şudur:
Allahım, bu Ayet-i kerimelerle vasfı anlatılan Resulüllah S.A. efen-dimize, kendisine tabi olup leset bulmasına yardım edenlere şanları-
na layık bir şekilde salût eyle. Salavat-1 gerifeye devam edelim. Ki o:
Şereflilerin sulplerinden İntihab edilmiştir.
Daha açık manası ile:
Resulüllah S.A. efendimiz, şerefli babalarının sulbünden süzüle-rek halls bir şekilde akıp gelmiştir. Hem de pek seçkin bir halde..
-Ve.. ZARİFELER'in batınlarından.
Bu cümlede geçen:
ZARİFELER.
Lafzından murad, Resulüllah S.A. efendimizin ana tarafından, kendisine kadar gelenlerdir. Bunların, påk ve temiz oldukları anlatıl maktadır.
Devam edelim:
Abdimenafoğlu Abdülmuttalib'in özünden süzülerek gelmiştir.
Bunun daha açık şerhli manası şudur:
Abdülmuttallb b. Abdimenaf'ın çocukları arasından, en temizi ve örlüsü Abdüllah Hazretleridir. Ki bu: Resulüllah S.A efendimizin ba-basıdır. Resulüllah S.A. efendimiz, bundan süzülerek gelmiştir.
Aynı şekilde Abdimenafoğlu Vehb'in kızı Amine de, o asrın pek temizi ve påki idi.
İşte.. Abdüllah Hz. nin nikâhlanması sonunda, zamanın en şeref-lisi, en iyi yerde ve en iyi saatte Resulüllah S.A. efendimizin, sırf Yü-ce Hakkın lütfu, yaratan Rabbın feyizlerinden Alemi şereflendirip her yanı münevver ve mutahhar eylemiştir.
Resulüllah S.A. efendimizin ceddi. Abdülmuttalib b. Haşim b. Ab-dimenať, olduğu halde; Haşim burada anlatılmamıştır. Bunun sebebi şudur: Bütün ehl-i kitap katında gerek ana tarafından, gerekse baba tarafından Resulüllah S.A. efendimizin atasının ismi Abdimenaf'tır. Böylece, Resulüllah S.A. efendimizin teşrifi, iki Abdimenaftan müte-vatir olduğu için, Haşim anlatılmamıştır. Nitekim, Resulüllah S.A. efendimiz bu manada şöyle buyurmuşlardır:
«Ben, iki Abdimenaf'ın oğluyum.»
Bu da anlatılan manaya bir işarettir.
FETRET DEVRİNDE GELENLER
Bu manada İmam-ı Süyuti Rh. şöyle anlatmıştır: - Resulüllah S.A. efendimiz, kendisine gelinceye kadar, bütün
babaları ve anaları şirkten ve küfürden temiz olarak gelmiştir. Hem de bir peygambere mensup olarak.. Yahut, bir peygamberin gelmediği fetret zamanında olmuşlardır. Fetret zamanında gelenler için, sahih olan necatlarıdır.
720
YanıtlaSilDELAIL I HAVRAT SERHI
mu tahkik etmiştir. Imam-1 Suyuti'den evvel, Imam Fahreddin Basith bu dary
Nitekim, Ebu Nuaym Rh. Detail adh eserinde Enssten ra başka yoldan da Ibn-i Abbas'tan ra. naklen, Resulüllah B.A. efendimi zin şöyle buyurduğunu anlattı:
«Allah- Tala beni temiz sulplere ve temiz rahimlere nakilden di.. Babalarımdan ikiye ayrılan kolun ancak hayırlısında oldums ayırmadı. Cümleden temiz ve påk olan babalara ve analara nakitys
Resulüllah S.A. efendimizin bu haberi ile anlatılan manaya göre Resulüllah B.A. efendimizin anaları ve babaları şirkten ve katürden yana temiz olduğu manasında, bu hadis-i şerif açık bir deliidie
Çünkü, müşrik olanlar için:
«Temiz ve påk...
Tabirleri kullanılmaz, zira onlarda hayır yoktur.
RESULULLAHIN ANA BABASININ İMANI
Ayrıca, Resulüllah.8.A. efendimiz, Allah'ın lütfu ile babasını ve anasını diriitip iman şerefi ile müşerref eylemiştir.
İmam-ı Süyuti'nin, bu bahse dair yazdığı iki aded risaleaj vardır Bütün bu manalar dışında, bir ayet-i kerimede Allah-ü Taálá şöy le buyurdu:
...... Secde edenler içinde dolaşmanı daima görendir» (20/210) İşbu mana, üstte anlatılanlara kesin bir delildir,
Salavat-ı şerifeye devam edelim:
Onun vasıtası ile aykırılıklara hidayet eyledin.
Yani: Bu Alem halkına, Resulüllah S.A. efendimizin vasıtası ile hi dayet nasib eyledin. Şöyleki:
İnsanlar arasında din üzerine olan aykırıkları giderdin. Birbirie rini tekzib etmeleri, peygamberlerine karşı yanlış tutumları sebebi ile bazıları İbrahim a.s. için:
Yahudi oldu.
Derlerdi.
Kıble üzerine de çeşitli ihtilafları vardı. Mesela: Yahudiler Beyt Makdis'e dönerdi. Nasara ise.. meşrık canibine dönerdi.
Sonra.. Yüce Hak, badet için insanlara bir gün farz eyledi. B günü, Yahudiler cumartesi yaptılar; Nasara ise, pazar gününü seçti
ler. Bunlardan her biri, diğeri için:
Hiç bir şeye yaramaz.
Dedi. Bunlara benzeyen daha nice ihtilafları vardı.
Bu açıdan bakılınca, salavat-ı şerifenin manası şu olur:
Merhametliler merhametlisi şanı büyük zatınla bizleri, Reso lüllah S.A. efendimiz vasıtası ile doğru yola, sırat-ı müstakime hida yet eyledin.
Şöyleki:
Yüce Hakkın cümle kitapları haktır. Cümle peygamberleri haktir, bunlar bütün noksanlardan ve ayıplardan masum ve müberradırlar
KARA DAVUD
YanıtlaSil737
Ibrahim a a dahi Yahudilikten ve Nasaraliklan beridir. Dini Hanif ve Millet i Islam üzerinedir
Kible ise, bütün mekanların hayırlısı, yerlerin en faziletlisi olan Kabe-1 Muazzama'dır. Allah-u TAAIA, oranın gerefini artırsın Binlere rayt ziyaret etmek nasib eylesin.
Sonra, Resulüllah B.A. efendimizin hidayeti sebebi ile müslüman lar, kendilerine tayin olunan günlerden cumayı seçtiler. O gün hafta gunlerinin en hayırhaidu.
Bunun dışında oalnlar, aykırı tutumları ile hiç bir şey değillerdir.
Ya Rabbi, doğru yol, tam hak budur ki, kereminle, lütfunla bize onu hidayet ve İrşad eyledin.
Bir başka mana da şöyle verilebilir:
Arap içinde, kabileler arasında birbirlerine karşı böbürlenmek, üs tünlük iddiaları ile aralarında baş gösteren aykırı tutumdan, Resu Jüllah S.A. efendimizi peygamber olarak gönderdiğin, ayrıca Kur'an-ı Keriminde:
En keremliniz, en çok müttaki olanınızdır. (49/13)
Buyurmak sureti ile, Allah katında makbul ve faziletli olmanın, ancak takva ile olacağını bizlere anlatıp hidayet ve İrşad eyledin.
Salavat-ı şerifeye devam edelim:
Onun vasıtası ile, iffet yolunu beyan ettin.
Şöyleki: Resulüllah S.A. efendimiz, vasıtası ile bize nikah yolları nı izah ettin. Cahiliyetin kötü ve uygunsuz yollarından, harama dal-maktan bizi kurtardın. Nikah yolu ile, sahib olduğumuz kadınların, maliki bulunduğumuz cariyelerin helal olduklarını bize beyan ettin. Nikah kime sahihtir ve kime calz değildir; kimlere helâldir, Resulül-lah S.A. efendimizin vasıtası ile bunları bize anlattın.
Bir başka manaya göre de şu demeğe gelir:
Bütün haramlardan, haksız yere heval şeylere tabi olmaktan Resulüllah S.A. efendimiz vasıtası ile bizleri korudun; iffet yoluna, zühd ve takva yoluna irşad eyledin.
YÜZ İKİNCİ SALAVAT-I ŞERİFE (DUA):
Allahım.
Ey duâlara icabet eden, işleri bitiren şanı büyük Allah.
Senden istenenlerin en faziletlisi hürmetine isterim.
Görüldüğü gibi, burada istenilen şey, açıkça anlatılmamıştır. Bu nun sebebi: Tamimdir. Yani: İsteyenin, dünya ve âhirete dair bütün arzularına şamil olması İçindir. Hatta, bütün ümid ve temenni ettik lerine de..
728
YanıtlaSilDELAIL-1 HAYRAT SERHI
Bunun daha açık manası şudur:
en faziletlisi, istenilen seylerin en sereflisi ve en faziletsi ve en kend Yüce Hakkın dergahına el açılıp ihtiyaçları arz etmekleri lisi hakkı için niyaz edip isterim.
- Isimlerinin sana en sevgilisi, katında en keremlisi hürmetics Isterim.
Bu cümlenin daha açık manası şudur:
Azamındır. Yüce dergahına o isimle dua olunduğu zaman kan Ey Alemlerin İlahi, güzel isimlerinin sana en sevgili olara edersin. O isim hürmetine, senden istenilen seyl lütfunla insan den
İşte o isim hürmetine sana dua edip yalvarıyorum.
Devam edelim:
Peygamberimiz Muhammed S.A. vasıtası ile bize ihsan eyled. ğin şeyler hürmetine isterim.
Bu cümlenin daha açık manası şudur:
Mübarek varlığı, risaletle cümle âleme rahmet olan, gözlümizan nuru Resulüllah B.A. efendimizin vücud-u latifleri ve bi'set-1 serifeleri lle üzerimize in'an, ihsan eylediğin büyük nimetler hürmetine se den isterim.
- Allah-ü Taala ona salát ve selâm eylesin.
Bilhassa, Resulüllah S.A. efendimizi, dünya ve âhirette, sevip temediği tüm şeylerden korusun.
Ki, onun vasıtası ile, bizleri dalálattan korudun.
Bu cümlenin daha açık manası şudur:
Bizleri, azgınlıktan, küfürden, cehaletten halās edip iman, mari-fet, tevhid nuruna hidayet eyledin.
İşte, bütün bu nimetler hürmetine, dünyaya ve âhirete dair cum le ihtiyaçlarımı zatından niyaz edip isterim.
Devam edelim:
Ona salavat okumak için bize emir verdin.
Yani: Resulüllah S.A. efendimize..
Ona okuduğumuz salavatı derece eyledin.
Yani: Dünya ve âhirette büyük rütbe, üstün derece ve makam ey ledin.
Kefaret eyledin.
Şu demeğe gelir:
Cümle ayıplarımıza, günahlarımıza, cürüm, isyan ve hatalar mıza bir mağfiret sebebi kıldın.
Hem, de zatından gelen bir ihsan ve liituf olarak.
Yani: Resulüllah S.A. efendimize okuduğumuz salavat-ı şerifeyi
Devam edelim:
Sana dua ediyorum.
Demek olur ki:
lun sana tazarru ve niyaz ederim. Ey merhametliler merhametlisi, ben áciz zelil kusur dolu ku
KARA DAVUD
YanıtlaSil720
على وَمَا مِن اعْطَابَكَ فَان توك تعظيما لا مرك ناء الرمك ومنهم الموعودك لا يحب انا محمد صلى الله عليه وسلم في ماء حقه فلا إِذا مَنَا وَصَدَقَاهُ وانقا يُصَلُونَ عَلَى التِي يَا أَيُّهَا الَّذِينَ مَنوا صَلُوا عَلَيْهِ وسلموا تسليما وأمرت العباد الصلوة عَلَى نَهُمْ فَرِيقَة افْتَحْنَهَا وَامْرَتَهُمْ هَا . ومَا أَوْجَبَ عَلَى مَنك أن تصلى انت ومن عَلَى مُحَمَّدٍ عَبدِكَ وَرَسُولِكَ وَبَيكَ وَصَفَتِكَ وَخَيْرَتِكَ مِنْ خَلْقِكَ أَفْضَلَ مَا صَلَّيْتَ عَلَى أَحَدٍ مِنْ خَلْقِكَ إِنَّكَ حَمِيدٌ مَجِيدٌ
ve mensen min i'talke feeduke taxi men llemrike vettibeen livasiyystike ve mintecisen limev'udike lima yout bü linebiyyina Muhammedin sallallah nisyhi ve selleme fiedai hakkhi kabelo na is amenna bihi ve saddaknahü vet taba'na'n nurellezi ünzile maahu ve kalte:
Innallahe ve meldiketahu yu sallume alennabiyyi ya eyyühellerine amenu sallu aleyhi ve sellimu teali men.
ve Ve emertel-ibade bis-salāti al nebiyyihim farizaten iftarazteha emertehüm biha fenes'elüke bicelali vechike ve nuri azametike ve bima evcebte alá nefsike en tusalliye ente ve meläiketűke alå Muhammedin abdi-ke ve resulike ve nebiyyike ve safly-yike ve hyretike min halkıke efdale ma salleyte alá ahadin min halkıke inneke Hamidün Mecidün.
Sana dua ediyorum, emrine tazim İçin. Ayrıca bu yoldaki tavsiyene uyarak.. Hem de, zatımdan vaad edilen şeylerin yerine geleceğine inanarak. Bilhassa Pey-gamberimis Muhammed'in hakkını eda işinde vacib olan şeyler için... Allah- Ta álá ona salát ve selå meylesin. Biz, onun vasıtası ile iman edip tasdik ettiğiminden bu yana onun için yapacaklarımızı kabul ettik. Onunla inzal edilen sura tabi olduk. Şöyle buyurdun:
Şüphesiz, Allah ve melekleri o peygambere çok salât (ve tekrim) eder-ler. Ey iman edenler, siz de ona salát edin; tam bir teslimiyetle selåm verin. (23/56)
Kullara emrettin; peygamberlerine salávat okumayı kendilerine gerekli fars kıldım ve bu farz salávatı okumalarını emrettin.
Senden diliyoruz; Yüce Zatın hürmetine, azamet nurun hürmetine, satına va-cib kaldığın şeyler hürmetine senden Isterim:
Muhammed'e salát eyleyesin; sen ve bütün meleklerin.. Senin kulundur, resulündür, nebindir senin safi kulundur, halkından hayırı kıldığındır. Halkından herhangi birine ettiğin salâtın en faziletlisi olsun.
Çünkil sen, Hamid'sin, Mecid'sin.
(Devamu: 734 Sayfoda)
huma kaçmak şaka 1) amye rate goodmamak 2 rapanmak, evlenme çağı geçip kartlegmak
YanıtlaSilshumu dökülmek: Geçirdiği biliylik bir korku dolayısıyla döiden ke
và evin aç kedisi İhtiyacı olmadığı halde aç gözülük edenlere sty
top gibi patlamak: Birden gelen şaşırtıcı ve ürücü haber duyul mak
lopu: Tümü, hepsi,
topal eşekle korvana katılmak: Ikz. Yetkisi ve yeteneği olmadığı hát de önemli bir işe katılmaya yeltenmek.
toprak doyursun gözünü: bk. Gözünü toprak doyursun.
toprak olmak: Ölmek.
toprak paklar (bir kimsenin): Yaptığı kötülükler ancak ölmesiyle son bulur.
toprağa bakmak: Ölümü yakın görülmek.
toprağa düşmek: Ölüp gömülmek.
toprağa vermek: Ölüyü gömmek.
toprağı çekmiş: Sürekli olarak yaşadığı yerden kısa bir süre kalmak üzere gittiği başka bir yerde ölenler için söylenir.
toprağıma ağır gelmesin: Bir ölünün aleyhinde bir söz söylenildiğin de kullanılır.
torbada (veya çantada) keklik: Ele geçirilmesi o denli kesin ki elde edilmiş sayılır.
torun torba sahibi olmak: Evlat ve torunları olmak,
toz etmek: Ezip harap etmek, ortadan kaldırmak
Joz kondurmamak: Bir şeyde herhangi bir kusurun varlığını kabul semek, onu kusursuz ve eksiksiz göstermek
almak argo Kaybolup gitmek, kaçmak, uzaklaşmak,
291
YanıtlaSilDEYİMLER
tohuma kaçmak: şaka. 1) Üreme veya üretme gücü kalmamak. 2) Yaşlanmak, evlenme çağı geçip kartlaşmak.
tohumu dökülmek: Geçirdiği büyük bir korku dolayısıyla dölden ke-silmek.
tok evin aç kedisi: İhtiyacı olmadığı hâlde aç gözlülük edenlere söy lenir.
top gibi patlamak: Birden gelen şaşırtıcı ve ürkütücü haber duyul-mak.
topu: Tümü, hepsi.
topal eşekle kervana katılmak: tkz. Yetkisi ve yeteneği olmadığı hâl de önemli bir işe katılmaya yeltenmek.
toprak doyursun gözünü: bk. Gözünü toprak doyursun.
toprak olmak: Ölmek.
toprak paklar (bir kimsenin): Yaptığı kötülükler ancak ölmesiyle son bulur.
toprağa bakmak: Ölümü yakın görülmek.
toprağa düşmek: Ölüp gömülmek.
prağa vermek: Ölüyü gömmek.
prağı çekmiş: Sürekli olarak yaşadığı yerden kısa bir süre kalimak ere gittiği başka bir yerde ölenler için söylenir.
taprağına ağır gelmesin: Bir ölünün aleyhinde bir söz söylenildiğin de kullanılır.
torbada (veya çantada) kekilk: Ele geçirilmesi o denli kesin kilde edilmiş sayılır.
torun torba sahibi olmak: Evlat va torunları olmak.
toz etmek: Ezip harap etmek, ortadan kaldırmak.
toz kondurmamak: Bir şeyde herhangi bir kusurun vartiğini kabul
etmemek, onu kusursuz ve eksiksiz göstermek
toz olmak: argo, Kaybolup gitmek, kaçmak, uzaklaşmak.
DEYİMLER
YanıtlaSil290
tetiğini bozmamak: Soğuk kanlılığını bozmamak, telaş gösterm rek durumunu değiştirmemek.
tezgahı kurmak: argo. Yasal olmayan işi gerçekleştirebilmek iç lan dolanla aldatmaya, kandırmaya çalışmak.
tezgahtarlık etmek: mec. Bir şeyi beğendirmeye çalışmak için fa ca konuşmak, lüzumsuz yere övmek, methetmek.
tezkeresini eline vermek: mec. İşine son vermek, kovmak.
tıkın yolunda: Geçim düzeni iyi sağlanmış.
tikın yolunda olmak (veya gitmek): Varlıklı olmak, hâli vakti yer olmak.
tıkırında gitmek (iş için): Yolunda, iyi, düzgün olmak.
tikırını yoluna koymak: Geçim düzenini iyi olarak sağlamak.
tıngır elek tıngır saç, elim hamur karnım aç: Çalışmalarımla baş larına yarar sağlıyorum, ama bundan kendim yararlanmıyorum.
tıraşa sokmak: argo. Birini bıkkınlık verici uzun konuşmalarla o lamak.
tırnak göstermek: Korkutmak, göz dağı vermek.
tırnak kadar: Çok küçük; çok az.
tırnak sürtüştürmek: Kavgayı körüklemek.
tırnak takmak: Kötülük yapmak için bahane aramak.
tırnağı olamamak: Birinden değerce çok aşağı olmak.
(bir şeyin veya bir kimsenin) tırnağına (veya attığı tırnağa) dej memek. Değerce ondan çok aşağı olmak.
tırnaklarını sökmek: Birini elindeki güçten yoksun bırakmak, etkis yok etmek.
turpan atmak: 1) Bir topluluğu yok etmek kırıp geçirmek. 2) (stemedy kişilerin görevlerine son vermek.
tilki uykusuna yatmak: Uyuyormuş gibi yaparak fırsat kollamak
M
YanıtlaSilMahkeme kadiya mülk değil: Devlet kapısında önemli bir göreve getirip yetki sahibi olan, ne oldum delisi olup halka tepeden bakma mak bir gün bu görevi bırakmak zorunda kalacağını bilerek, adaletlen ve doğruluktan ayrılmadan çalışmalıdır. Hiç kimse, bulunduğu kamu Nemetinde ömrünün sonuna kadar kalamaz
Mal adama hem dost hem düşmandır: Malı, mülkü, parası olan,
bunları dikkatli ve doğru kullanırsa, sıkıntı çekmez, rahat yaşar. Bu durumda parası onun dostudur. Zengin kişi, parasını yanlış yerlere (kumar, içki vs.) harcarsa, etrafını saran dalkavuklardan ve çıkarcılar-dan kendini koruyamazsa, parasından ve sağlığından olur. Bu durum-da parası onun düşmanıdır.
Mal canı kazanmaz, can malı kazanır: İnsan, ne kadar zengin olursa
olsun, sağlığını koruyamayıp yitirebilir. Sağlıklı insan, çalışarak mal, mülk, sahibi olabilir. Ama para ile sağlık satın alınamaz.
Mal canın yongasıdır: İnsan, yıllarca emek verip kazandığı parayla elde ettiği malına zarar geldiğinde, canı yanmışcasına üzülür.
Malını yemesini bilmeyen zengin her gün züğürttür: Para, her
türlü ihtiyacımızı karşılayabilmek, yani harcamak için kazanılır. Çok parası olduğu halde harcamaya kıyamayan, bu nedenle de birtakım şeylerden mahrum kalan kişinin, züğürt kişiden bir farkı kalmaz.
Mal malamatı örter: Zengin insanların bazı kusurlan ve ayıplan ya görülmez ya da önemsenmez
Mali ongun olanın adı angın olur. Zengin kişi, yaşadığı toplumda
herkes tarafından tanınır.
Mart ayı, dert ayı: Mart ayı, takvime göre, ilkbaharın ilk ayı olsa da pek de bahar gibi geçmez. Havalar kimi zaman kiş kimi zamanda ber har özelliği gösterir. Bu durum, birçok kişinin hastalanmasına sebep olur. Ayrıca bu ay, kışın sonu olduğundan, genellikle yoksul kimselera
L
YanıtlaSilLaf lafı açar: Bir konu üzerinde konuşulurken, ilgisi dolayısıyla siz başka bir konuya geçer, sohbet uzadıkça uzar.
Lafla peynir gemisi yürümez: Konuşarak zaman kaybetmeyip bir an önce yapılması gereken işi yapmak gerekir, yoksa iş yürümez.
Lafla pilav pişerse deniz kadar yağı benden: Atip tutmakla iş gö rülseydi, palavracılar büyük işler başarırlardı, ben de onlara yardım ederdim.
Laf torbaya girmez: Söylenen bir sözü söylenmemiş saymakla du-rum düzelmez.
Latife latif gerek: Şaka yaparken bile incelikten ayrılmamak, latif ol mak gerekir.
Leyleğin ömrü låkläka ile geçer: Tembel kişi boş ve anlamsız konu-şarak vakit geçirir.
Lokma karın doyurmaz, şefkat artırır: Bir kimseye küçük bir ikram-da bulunmak onun karnını doyurmaz ama aradaki bağlılığı ve sevgiyi artırır.
329
YanıtlaSilMÜNDEMİÇ: İçine alınmış olan, ipine sokulmuş olan
MÜNHARIFEN: Inhiraf ede zek, doğru çizgiden sapa-rak
MÜNTAKİM: İntikam alıcı, öç sahibi
MÜNTEHA: Son
nokta, vanilacak nihal yer nihayet, som
MÜNTEHAB: Seçilmiş.
MÜNTEŞİRE-I
MUVAKKATE: Herhangi bir vakte bağlı olan hüküm.
MÜNTEŞİRE-İ
ZAMANI:
Zamanı muayyen olmayan hüküm
MÜRUR-U ÄSAR: Asırların geçmesi.
MÜSADEMET: Vuruşmalar, çarpışmalar.
MÜSAHALE: göstermek. Kolaylık
MÜSALEMET: Barış, sulh.
MÜSTEMİRRE: Daimi.
MŪSTENKİF: Bir işten veya sözden gekimser. geri duran,
MÜŞEVVİK-İ Tatbike teşvik eden. İMİSAL:
MÜTEDAHİL: Birbiri içine giren
MÜTEHAVVİL: Değişen.
MÜTEKELLİM-İ MAALGAYR: Arap gramerinde
Türkçedeki 1. çoğul bildirir. Mesela Yazdk sözünde fail "bizdir ve mütekallim maal-garde Yazma filinin yaptığ söyleyen kişi, yalnız deği dir. O file başkalan da iştirak etmiştir. Ferdin mütekellimi maalgay da rak yani sadece kandi hes-abına değil, başkalan hes abına ve adına da leda-kärlıkta bulunmaya kalkış ması veya müsa-maha göstermesi iyi bir harekat değildir. Hatta hiyanet bile sayılabilir. O ancak kendi hesabına fedakarlık veya müsamaha gösterebilir.
MÜTEKELLİM-İ
VAHDE: Arap gramerinde Türkçe-deki 1. tekil şahsı bildirir. Sözü söyleyen, işi yapan kimsenin bizzat ve sadece kendisi. Meselä: Yazdım sözünde fail "ben'dir. Ve mütekellim-i vahdedir. Fer-din, mütekellim-i vahde ola-rak, yani sadece kandi hesabina ve adina dakarlık ve müsamaha göstermesi güzel bir hare kettir, Amel-i salihdir.
MÜTEMASIL: Birbirine benzer, eş. Birbirinin ayn
MÜTEMERKİZ: Merkezlegen, merkez tutan
320
YanıtlaSilMEYLİ INDİSAT: Fizikte genişleme tabir edilen, cisimlerin hacimlerinin artma istidach. Mesela Su donduğu zaman genişler ve hacmi artar.
MEYL-İ SA'Y: Çalışma mayli.
MEYL-İ TECEDDÜD: Yeni lenme, değişme arzusu.
MEYYİT: Ölü, cansız.
MEZAYA: Meziyetler.
MEZELLET: Alçaklık.
MUAHEZ
OLMAMAK:
Muaheze edilmemek. Yaptığı işten dolayı hesaba çekilmemek.
MUFAHERE: Birbirine karşı Üstünlük yarışı.
MUHASSAL: Husûle gelmiş.
MUHTELİT: Karışık.
MUKARRER: Muhakkak ve müsellem olan.
MUKAVEMETSÛZ: Mukavemeti kıran.
MUKAYYED: Kayıtlı, serbest olmayan, sınırlı.
MŪKİZ: Uyandıran, eden. ikaz
MUZAAF: Kat, kat.
MUTASALLIB: Katı ve sert. Salabetli.
MUTLAK BIRAKMAK: Sözü hiçbir kayıtlama ve tahsis yapmadan umumi bir ifade
ile söylemek Kur'andaki salihal kelimesi gibi. Salih amellerin içine ne gibi hareketlerin gireceği belirtilmemiş, söz mutlak bırakılmıştır.
MUTTARID: Intizamlı, bir sıra ile aynı şekilde olan
MUVATTA': Imam Malik'in, fikhi hadisleri toplayan meşhur hadis kitabı. Fikhi hükümler, doğrudan doğruya hadisler zikredile rek beyan edilmektedir.
MUZLİM: Karanlık.
MÜBAŞİR OLMAK: Bizzat temas etmek, bir işe başlamak ve devam ettirmek.
MÜBAYİN: Muhalif, zıd.
MÜCANİS: Aynı cinsten olan.
MÜCAZEFE: Gelişi güzel ve tahmini, ezbere konuşmak.
MÜCELLÅ: Parlak, cilalı.
MÜFAHERE: Birbirine karşı üstünlük yarışı.
MÜLK: Bir şeyin dışyüzü, göze görünen zahirdeki vechesi.
MÜMEVVEH: Sahte, hayali.
MÜNAKALE: Taşımak. ulaştırmak.
MÜNCER OLMAK: Netice lenmek, sonuç vermek.
taallik ettiği büyük köçüK batun eşya ve varlık
YanıtlaSilMA'KES: Akis yen, ayna,
MALULIVET: illet ve sebebe muhtaç olma.
MANA-YI ZAHİRİ: Açık, aşikar mana
MARAZ: Ilet, hastalık, dert.
MASADAKAT: Muvafik misäller. Bir kelimedeki methumun şümülüne giren fertior
MA'SİYET: Günah, isyan.
MASUM: Günahsız, suçsuz.
MA-VUDIA LEH: Hangi gaye için indas edilmişse o maksad için kullanılması.
MAZARRAT: Zarar.
MAZBUT: Kayıtlı, muayyen, derli toplu. belirli,
MAZLÜMİN: Zulüm görmüş kimseler.
MEBDE': Başlangıç, baş taraf.
MEBDE-İ HÜRRİYET: İkinci meşrütiyetin ilanı senesi kasdediliyor. (1908 yılı)
MEBSÜTEN MÜTENASİB: Birbirlerine nisbetli olan iki şeyden birinin artmasıyla diğerinin de aynı nisbetle artması veya eksilmesiyle diğerinin de eksilmesidir. Doğru orantılı olarak
MECMA-I EVSAFI MASO ME: Masum, günah az pekçok vasıfların toplandığı yer
MECRUH: Yaralı
MEDEDKAR: Kurtaric
MEHASİN: Güzellikler
MELEKUT: Bir şeyin iç yüzü lo ciheti. Eşyanın, yalnız kudret-i İlahiyenin taallok ettiği ve sebeplerin müdah ale edemediği vechesi.
MELZUM: LAzımın sahibi Başkası kendisine lazım kılınmış.
MENSUH: edilmiş. Hökmü İptal
MERATİB: basamaklar. Mertebeler,
MESAİL-İ HİLAFİYE:
Şeriatın, ihtilaflı olan ve içtihada konu teşkil eden teferruata dair meseleleri.
MESAVİ: Kötülükler.
MESH-Í MANEVİ: İyi ahlakın silinmesi. Månen, rühen, ahlâken değişme.
MEŞİHAT: Osmanlı dev-letinde Diyanet İşleri başkanlığı yerini tutan makam.
MEŞ'UM: Uğursuz, kötü.
MEVANİ: Mânialar, engeller.
MEVAT: 010.
MEVT-I ALÚD: Ölümle karışık, ölüm gibi.
326
YanıtlaSilKAZA-YI VATAR: İhtiyacını gidermek.
KAZASKER: İlmi derecesi Şeyh-ül İslâmdan bir derece aşağı olan zat.
KAZİYE: Hüküm ifade eden cümle.
şümullü KAZİYE-İ MUTLAKA: İhatası kayıtlanmamış hüküm. Zarüret ve devam gibi kayıtlarla kayıtlan-dırılmamış bir kaziyedir.
KAZİYE-İ VAKTİYE-İ MÜN-bir TEŞİRE: Muayyen zamana mahsus olmayıp, zamanlar içinde dağılıp herhangi bir zamanda meydana gelen hüküm.
KESSARET-ÜZ ZÜNUB: Günahları artıran, kat kat çoğaltan.
KELBİYET: Köpeklik.
KÜRÜN-U ÜLA: İlk asırlar. İlk çağlar.
KUVA: İstidatlar, kabiliyetler, kuvvetler.
KÜLL-Ű A'ZAM: En büyük bütün. En çok cüz sahibi.
-L-
LÅAKAL: En azından. Hiç olmazsa.
LASİYEMMA: Bilhassa.
LA YEDÜLLÜ ALÁ MA'NEN Fİ NEFSİNİ: Kendi başına bir mânaya gelmez.
LAZIM: Lüzumlu, gerekli, bir şeyden asla ayrılmayan, beraber olan.
LAZIM-I MEZHEB-MEZHEB DE İLDİR: Kişinin esas maksad ve muradı olan fiil veya sözüne ikinci bir husus daha lüzum ve terettüb etse, o bununla muaheze edilmez. Çünkü o bunu iltizam etmiş değildir.
LÁZIM-I ZATÍ: Bir şeyin zatına bağlı olan, ondan asla ayrılmayan. Mesela: Insanda gülme kabiliyeti mahiyetinin lâzımıdır.
LAZIME-İ ZARURİYE: Kat'l lâzım.
-M-
MA'FUV: Afvedilmiş.
MAHALL-İ TEVARÜD: Tezahür yeri. Birkaç şeyin biraraya geldikleri yer.
MAHALL-I TAALLUK-U KUDRET: Kudretin taalluk ettiği yer.
MAHİYAT-I MÜMKİNAT: Sonradan yaratılmış şeylerin mahiyetleri.
MAHİYET-İ MÜCERREDE: Maddeden mücerred herşeyin zati hüviyeti.
MAHVİYET: Alçak gönüllülük, tevazu içinde olmak.
MAKDÜRAT: İlahi kudretin
-1949-Türkiye ve Irak, komünizme karşı müşterek tedbir hususunda işbirliği karan aldı.
YanıtlaSil1955 - Pakistan, Bağdat Paktı'na dahil oldu.
1963 - Konya'da
öğretmen Mustafa Kırıkçı, "Bediüzzaman" adında bir gazete çıkarmaya başladı.
EYLUL
23
SALI
11447
R.AHIR
RUMI: 10 EYLÜL 1441
HIZIR: 141
Güney ve ay (be) bir hesap iledir.
Rahman Suresi: 5
BİR HADİS
Kıyamet Gününde azabı en şiddetli olan, ilmi kendisine fayda vermeyen âlimdir.
İbni Adiyy
Dünya muvakkat bir seyrangahtır. Öyle ise, nazar-ı ibretle bak ve zahirî çirkin yüzüne değil; belki Cemil-i Baki'ye bakan gizli, güzel yüzüne dikkat et.
Sözler
&
YanıtlaSil7520 Yavuz Sultan Selim'in vefatı.
1949-Sovyetler Birliği ilk atom bombası denemesi yapıldı.
22
A'raf Suresi: 55
1980-Iran-Irak Savaşı başladı.
PAZARTESİ
BİR HADİS
Kıyamet Günü en şiddetli azap görecek olan, zalim idarecidir.
2000- Bakanlar Kurulu, Kopenhag Kriterleri ile paralel olan İnsan Hakları Raporunu kabul etti.
EYLÜL
30 1447
R.EVVEL
RUMI: 9 EYLÜL 1441
Müsned, 3: 22
HIZIR: 140
Sizin âzâlarınız içinde en kıymettar göz ve kulaklarınızın maliki kimdir? Hangi tezgâh ve dükkândan aldınız? Bu latif, kıymettar göz ve kulağı verecek ancak Rabbinizdir.
Sözler
Jensak
Gunes
Oale
Ikindi
Alam
Yafu
CALEN
YanıtlaSilTARİHTE BUGÜN
1842-İlk kez bir ameliyatta anestezi uygulandı.
30
ÇARŞAMBA WEDNESDAY
MART
MARCH
BİR AYET
O hesap gününün sahibidir.
Fâtiha Suresi: 4
BİR HADİS Alimlerin, üzerinde kaymaktan kurtulamadığı çok kaygan bir tepe vardır ki, o da tamadır.
Mevt-i dünya ve kıyamet kopması ise, bir anda bir seyyâre veya bir kuyruklu yıldızın emr-i Rabbani ile küremize, misafirhanemize çarpması, bu hanemizi harab edebilir.
Sözler
HİCRİ: 27 SABAN 1443-RUMI: 17 MART 1438
ank Gums Ogle Ikindi Akson
ISTANBUL
05:18 06:44
101
Yotu
KASIM: 143-GUN: 89 KALAN: 276 - GUN LIZA 3 DK
66
YanıtlaSilPrensip sahibi vakur insanlar, şımarık ve hafifliklerden uzak dururlar. Çizgilerini değiştirmezler. Dürüstlükten taviz vermezler. Kimlik ve kişilik sahipleri omurgalıdırlar. Bukalemun gibi renkten renge, şekirden şekide girmezler. Dik ve onurlu durmak güven telkin eder. Böylelerinin hizmeti, verimli ve kalıcı olur. Günlük çıkarlara, basit menfaatlere göre hareket edenlerden geriye sadra şifa bir şey kalmamıştır.
07
YanıtlaSilNEFİSLER AZDIKÇA AZDI
ÇARE TERBİYE ve TEZKİYE
302 531304
SAYI: 480 •
ŞUBAT 2026 •
ŞABAN 1447 •
www.altinoluk.com.
220.00€
bütün in-
YanıtlaSilsılcisi sıfatıyla, zaman ve mekâna bağlı olma-dan Allah'ın (c.c.) mânevî huzuruna yükseliş
varlıklar adına onların tem-
uruc-u rûhânî عروج روحانی : ruhla yükseliş ru
hen (ruhça) gerçekleşen yükseliş
uruk عروق : .rklar, 2.damarlar, kökler, 3.(mec.) ruh ve vicdandaki duygular
uruku hayat عروق حيات : hayat veren kökler, (mec.) ayakta ve güçlü kalmayı sağlayan kuv-vet kaynakları
urûk-u insaniyetkârâne عروق انسانيتكارانه : insa niyetlik damarları; (mec.) insan severlik ve iyilik severlik duyguları, vicdan ve merhamet duyguları
urve(t( عروة : kulp, elle tutunulacak yer
urvet-ül vüska 1 : عروة الوثقى.sağlam ve kop-maz kulp, tutunacak dal, (mec.) güvenilecek yer, şey veya kimse 2.(mec.) Kur'an, Kur'an yolu; İslâm; İslâm inancı; sağlam ve sarsıl-maz iman 3.(mec.) Allah'a (c.c.) iman ve tes-limiyet, Allah'a (c.c.) tam teslim olma, tam bağlanma. (Kur'an bize, kim ki şeytanı ve inkârcıların yolunu tanımayıp Allah'a (c.c.) sağlam ve sarsılmaz şekilde iman ederse, kim ki Allah'ı (c.c.) görür gibi inanır ve emrettiği şekilde iyilik yapar ve O'na yönelirse, O'na tam teslim olursa, sağlam ve kopmaz bir kul-pa tutunmuş olacağını bildirmektedir. (bkz. Kur'an, 2/256; 31/22)
ustura اوستوره : sapından açılıp kapanan büyük
el-URVETÜ’l-VÜSKĀ
YanıtlaSilالعروة الوثقى
Bir Kur’an tabiri.
Müellif: ĞIYASETTİN ARSLAN
Sözlükte “istemek” anlamındaki arv kökünden gelen urve, “kova ve testi kulpu, düğme iliği, develerin bağlandığı kök salmış ağaç” demektir. Tutunulan nesneye de urâ denir. Ezherî’ye göre zayıf ve yoksulların, nimetleriyle yaşamak için sarıldığı toplum liderlerine de urâ adı verilir (Lisânü’l-ʿArab, “ʿarv” md.; Kāmus Tercümesi, “ʿarv” md.). Arv kökünün aslında “bir şeye tutunmak, bağlanmak” mânasının bulunduğu anlaşılmaktadır (Tabâtabâî, II, 344). Vüskā da “sağlam olmak” anlamındaki vesâkadan ism-i tafdîlin müennesidir (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “vs̱ḳ” md.; Lisânü’l-ʿArab, “vs̱ḳ” md.). Buna göre “el-urvetü’l-vüskā” terkibi “en sağlam kulp, en sağlam tutamak” anlamına gelmektedir.
Bu tabir Kur’ân-ı Kerîm’de şu iki âyette geçmektedir: “Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğru eğriden açıkça ayrılmıştır. O halde kim tâğūtu tanımayıp Allah’a inanırsa kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa yapışmıştır” (el-Bakara 2/256); “İyilik yaparak kendini Allah’a teslim eden kimse şüphesiz en sağlam kulpa tutunmuştur” (Lokmân 31/22). el-Urvetü’l-vüskā terkibine hadislerde de rastlanmaktadır. Bazı rivayetlerde Abdullah b. Selâm’ın gördüğü bir rüya ile o rüyada tasvir edilen bir bahçeden, ortasında göklere uzanan bir direkten ve tepesinde bulunan bir kulptan söz edilir. Hz. Peygamber’in o bahçeyi İslâm, direği İslâm direği, kulpu da el-urvetü’l-vüskā (İslâm üzere kalmak) şeklinde yorumladığı rivayet edilmiştir (Müsned, V, 452; Buhârî, “Menâḳıbü’l-enṣâr”, 19; Müslim, “Feżâʾilü’ṣ-ṣaḥâbe”, 148). Bu terkip birçok tefsirde “sağlam kulp” olarak tefsir edilmiştir (Taberî, III, 29; Fahreddin er-Râzî, IV, 18). Âyette bir teşbihin varlığı kabul edilmekle birlikte (Zemahşerî, III, 500) sağlam kulptan maksadın ne olduğu hususunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Mücâhid b. Cebr’e göre bundan maksat iman, Süddî’ye göre İslâm, Dahhâk b. Müzâhim’e göre kelime-i tevhiddir (Taberî, III, 29; Endelüsî, I, 344). İbn Abbas’a göre murat “Lâ ilâhe illallah”, Enes b. Mâlik’e göre ise Kur’an’dır (Süyûtî, II, 22). 1884’te Paris’te el-ʿUrvetü’l-vüs̱ḳā adıyla bir derginin yayımlanmasına katkıda bulunan Muhammed Abduh el-urvetü’l-vüskāya yapışmayı “hak yolda istikamet üzere gitmek” şeklinde açıklamıştır (Reşîd Rızâ, III, 32), bu da söz konusu ifadeye dair tefsirlerde yer alan yorumların veciz bir özeti niteliğindedir.
Şîa kaynaklarının bir kısmında el-urvetü’l-vüskānın velâyet (imâmet), kopmayan sağlam ipin de Hz. Ali ve ondan sonraki imamlar olduğu ileri sürülmüşse de (Kummî, I, 84-85) meşhur Şîa tefsirlerinde konuyla ilgili sadece Allah’a imandan söz edilmektedir (Tabersî, I, 631; Tabâtabâî, II, 344-345). Esasen Kur’an’ın bütünü kurtuluş için imanı ve sâlih ameli öngörmektedir. Söz konusu terkibin Bakara sûresinde iman, Lokmân sûresinde ihsan formülüyle birlikte yer alması da bu temel yaklaşımı teyit etmektedir.
YanıtlaSilBİBLİYOGRAFYA
Müsned, V, 452.
Ali b. İbrâhim el-Kummî, Tefsîrü’l-Ḳummî (nşr. Tayyib el-Mûsevî el-Cezâirî), Necef 1387, I, 84-85.
Taberî, Câmiʿu’l-beyân (nşr. Sıdkī Cemîl el-Attâr), Beyrut 1415/1995, III, 29.
Zemahşerî, el-Keşşâf, Kahire 1987, III, 500.
İbn Atıyye el-Endelüsî, el-Muḥarrerü’l-vecîz (nşr. Abdüsselâm Abdüşşâfî Muhammed), Beyrut 1413/1993, I, 344.
Tabersî, Mecmaʿu’l-beyân fî tefsîri’l-Ḳurʾân (nşr. Hâşim el-Mahallâtî – Fazlullah et-Tabâtabâî), Beyrut 1406/1986, I, 631.
Fahreddin er-Râzî, Mefâtîḥu’l-ġayb (nşr. Halîl Muhyiddin el-Meys), Beyrut 1995, IV, 18.
Süyûtî, ed-Dürrü’l-mens̱ûr, Beyrut 1403/1983, II, 22.
Reşîd Rızâ, Tefsîrü’l-Menâr, Beyrut 1999, III, 32.
M. Hüseyin et-Tabâtabâî, el-Mîzân, Beyrut 1393/1973, II, 344-345.
730
YanıtlaSilDELAIL-I HAYRAT ŞERHI
Ama emrine tazim İçin...
Demek olur ki:
Resulüllah S.A. efendimiz üzerine salat ve selam getirmek için bise olan emrin icabı olarak, sana dua ederim.
Ayrıca, bu yoldaki tavsiyene uyarak.
Bu cümlenin daha açık manası şöyle olabilir:
Bizler için, Resulüllah S.A. efendimize tabi olup cümle getir diklerini kabul edip gereği ile amel, yüce emirlerine imtisal, ferman Marina itaat etmek üzere and alip vasiyet ettin. Bunun için sana dul ederiz.
Bir başka manaya göre de şu demeğe gelir:
Kur'an-ı Kerim'inde şöyle buyurdun:
Bana dua edin, kabul ederim.» (40/60)
Bizier, uyulması gerekli bu emrine uyarak, dua ve niyaz ederiz. Hem de, zatından vaad edilen şeylerin yerine geleceğine Ina-narak.
Bu cumlenin daha açık şerhli manası şöyle olabilir:
Ey dualara icabet edip ihtiyaçları yerine getiren yüce zat.
Lütuf, kerem ve ihsanınla Habib-i Ekrem ve Resul-ü Efham S.A. efendimize salât ve selâm ile tazim edenleri af ve mağfiret edece ğini, seyylelerini sileceğini, türlü türlü berektler ve çeşitli rahmetler, dünya ve âhirette üstün faydalar vereceğini vaad ettin. İşbu vaadini yerine getireceğini umarak sana duâ ediyorum.
Bir başka manaya göre de şu demeğe gelir:
Duâ edenlerin duâsını kabul ederim.» (2/186)
Diye vaad buyurdun. Bu vaadinin yerine getirilmesini talep ve niyaz ederek, duâmın makbul olacağına inanarak sana dua ediyorum.
- Bilhassa, Peygamberimiz Muhammed'in hakkını eda işinde va cib olan şeyler için.. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.
Biz, onun vasıtası ile iman edip tasdik ettiğimizden bu yana onun için yapacaklarınızı kabul ettik.
Bu cumlenin daha açık manası şudur:
Bizden yana, üzerimizde bulunan Resulüllah S.A. efendimizin hak-kını eda işinde, zatına vaad edilen ikram, in'am, sonsuz ihsanlarının yerine getirilmesini talep ve niyaz ederiz.
Kaldı ki biz, o Resul-ü Mübeccel, Nebiyy-i Mufaddal, evvellerin ve shirlerin ilmi ile mükemmel Resulüllah S.A. efendimiz vasıtası ile zatını
tevhid edip mümin ve muvahhid olmuşuz. Onun nübüvvetini de kabul ve tasdik etmiş bulunuyoruz.
Devam edelim.
Onunla inzal edilen nura da tabi olduk.
Burada anlatılan NUR Resulüllah S.A. efendimize inzal olunan Kur'an-ı Kerim'dir; biz ona tabi olduk.
Bu iman, ikrar ve tasdikimiz sebebi ile, küfür zulmetlerinden, cehalet azgınlıklarından, ebedi cehennemde kalmaktan necat bulduk.
KARA DAVUD
YanıtlaSil731
Hidayet nuru, taat ziyası ile sübhan olan Yüce Hak tarafından kalh lerimiz ve duygularımız pürnur olmuştur.
Allahım, bizi iman, tasdik ve Resulüllah'a tabi olmak üzere sabit kul Bu hal üzere de bizi öldür.
Rahmetinle ey merhametliler merhametlisi.
O şanlı peygamberin zat-ı şerifi, nübüvvet ve risaleti, hayatımız İçin bir sebep, saadetimiz için bir muciptir. Bu manada, onun üzeri mizde bulunan çokça hakları vardır. Onların edası için, tarafımızdan o Resul ü Nebimiz üzerine öyle bir salât ve selamla şanına yücelik ver ki, bizdeki büyük hakları onunla eda olunmuş buluna.
Devam edelim:
HAK KAVLİNLE şöyle buyurdun:
Yani: Bize inzal buyurduğun ve tabi olduğumuz Kur'an-ı Kerim' inde buyurdun..
Bazı nüshalarda:
HAK KAVLİNLE..
Lafzı var ise de, Sehliye nüshasında yoktur. (Bizim metin ola-rak aldığımız nüshada da yoktur.) Doğrudan doğruya:
Şöyle buyurdun..
Dendikten sonra, âyet-ı kerimeye geçilmiştir.
«Şüphesiz, Allah ve melekleri o peygambere çok salát (ve tek-rim) ederler. Ey iman edenler, siz de ona salât edin; tam bir teslimi-yetle selâm verin.» (33/56)
Bu ayet-i kerimede:
«Iman edenler.>>>
Cúmlesinden şu zümre murad edilmektedir: Allah'a, melekleri-ne, kitaplarına, resullerine, kıyamet gününe ve orada olacakların cüm-lesine, kaza kader, hayır ve şer Allah-ü Taålå'dan olduğuna iman edip mümin olan kullar.
Devam edelim:
Kullarına emrettin; peygamberlerine salavat okumayı kendile-tine gerekli bir farz kıldın ve bu farz salavatı okumalarını emrettin.
Daha önce de anlatıldığı üzere; Resulüllah S.A. efendimize oku-nacak salavat-ı şerife, onun şanının Ali kılınması için dua edip saygı göstermektir.
Devam edelim:
Senden diliyoruz.
Bu cümlenin şerhli manası şu demeğe gelir:
Ey merhametliler merhametlisi, zatından verdiğin yüce em-rinle, hiziere o şanlı peygambere salât ve selâmla tazim etmeyi em rttin. Bu emrine uymak, bizim için gereklidir. Baş üstüne..
O yüce şanlı peygamberine salat ve selâmla iclâl ve ikram etme-yi istiyoruz. Ancak, o şanlı zatın, katında bulunan yüce şanına, üstün
DELAIL-1 HAYRAT ŞERHİ
YanıtlaSil732 değerine münasip salat ile tazim etmekten yana biz zaif ümmetleri
acta durumdayız. Her aciz olduğumuz durumda, sen Kadir Kayyum Kerim Mevia. işleri ismarlamak dahi bizim memur olduğumuz bir iştir.
ya larının edasi babında, bizim tarafımızdan haklarını eda icin sen ke-selam dolayısı ile yapılacak tazim ve saygılardan ve sair büyük hak-Üstte arz ettiğimiz mana icabı olarak, üzerimize farz olan salát, remllier keremlisi, merhmetliler merhametlisi Mevlâya sığınıyoruz; tamarru ve niyaz ediyoruz.
Yüce zatın hürmetine, azamet nurun hürmetine, MUHSINLER İçin özüne vacib kıldığın şeyler hürmetine..
Bu cumlede geçen:
MUHSİNLER.
Zümresi için, şöyle bir şerh vardır (bizim metinde bu lafız yok-
tur):
Ibadet ve taatlarında ihsan sahibi olanlara, bu iyiliklerinin sevabı olarak, Kur'an-ı Keriminde ve Resulüllah S.A. efendimizin dili ile va-ad buyurduğun büyük sevap, çokça ecir, cennat-ı aliyat, yüce makam-lar, dereceler ihsanı, gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, beşe rin hatırına gelmesi zor olan türlü türlü nimetler..
İşbu nimetler hürmetine senden niyaz edip isteriz..
Yine bu cümlede geçen:
Özüne vacib kıldığın.
Cümlesi için yapılan şerh şudur:
-Ehl-i sünnet vel-cemaat itikadına göre, Yüce Hak üzerine hiç bir şey vacib değildir. Her ne Ihsan ederse.. bu onun zatından verilen sırf fazlı ve keremidir.
Mana böyle olunca:
- Vaad ettiğin
Denmesi gerekirken:
Vacih kıldığın.
Denmesinin sırrı şudur:
Yüce Hakk'ın kullarına vaad buyurduğu bu vaad ve kereminden dönmesi caiz değildir. Vaadini yerine getirmek, onun keremi icabı là-zımdır. Bu mana icabı olarak, müminlerin gönüllerini hoş edip ken-dilerinde yakin hasıl olması için:
Vacib kıldığın.
Tabiri kullanıldı.
Devam edelim:
kulundur. Muhammed'e salât eyleyesin; sen ve bütün meleklerin.. Senin
Yani: İbadet ve taatında mukim, hudu ve huşu ile kulluğunu hak olduğu üzere yerine getirmekte müdavim kulundur.
Resulündür.
Yani Insanlara, cin tayfasına, hatta cümle mahluka tarafından gönderilen büyük resulündür.
KARA DAVUD
YanıtlaSil733
Nebindir.
Kendisine inzal buyurduğun Kur'an-ı Kerimi, ilahi vahyi, Rabba-af ilhami, ser'i hükümlerini artıksız eksiksiz emrini tebliğ eden şan-b peygamberindir.
Senin safi kulundur.
Bu cümlenin şerhi şöyledir:
Kalb ve kalıb olarak, daima hiç durmadan bütün fillerinde, iş-lerinde, sözlerinde ve hallerinde, muratlarında ve matluplarında mü-nacaatini ancak sana yapar. Senden başkasına iltifat etmez.
Bir bşka manaya göre de şöyledir: Bütün yaratılmışlar arasın-dan seçip çıkardığın safi kulundur.
Halkından hayırlı kıldığındır.
Yani: Halkın arasından seçip ayırdığındır.
Cümieyi toplayalım:
Ya Rabbi, iclâl ve ikramını, güzel senanı, güzel zikrini, melek-lerinin tevkir ve tazimini, medih ve senalarını Resulüllah S.A. efendi-mize ulaştır.
Demektir. Hem de:
Halkından, her hangi birine ettiğin salâtın en faziletlisi olsun.
Bu cümlenin daha açık şerhi şudur:
Ya llahelâlemin, yüce zatın, emrinle bütün melekler tarafın-dan okunan salátın; Resulüllah S.A. efendimize öyle bir salát olması-nı isterim ki, şimdiye kadar yaptığın salatların en faziletlisi buluna..
Allah-ü Taala'nın daha önce salát ettiği zümre şunlardır: Nebi-ler, resuller, mükerrem veliler, sıddıklar, şehidler, sallhler...
Şu demeğe gelir:
Ya Rabbi, bunlara ettiğin büyük salāt, ikram selâmı, iclâl ve tevkirinden en faziletli, en keremli salát ü selâm, tazim tekrimle Resu-lüllah S.A. efendimiz üzerine salât eylemen için tazarru ve niyaz ede-riz.
Çünkü sen: Hamid'sin..
Bütün hamdlerle hamd olunmaya lâyık ve müstahaksın.
Mecid'sin..
Mecd, azamet, celâlet ve kibriya olan zatına tefviz ve teslim olun-muştur.
Duaya devam edelim:
Allalum.
Ey duaları kabul buyuran, hacetleri bitiren, şanı büyük Allahım.
Onun derecesini yükselt.
Yani: Resulüllah S.A. efendimizin dünya ve âhirette makamını All eyle.
kal.
Onun makamına ikram eyle.
İki cihanda, yahut katındaki yakınlık makamını keremli şerefli
734
YanıtlaSilDELAL I HAYRAT SERI
-Овна швnun ağte eyle.
Buruda anlatılan minandan, Resulullah SA efendimiain Ummat ne ait misantar murad edilmektedir. Resulüllah SA efendimain sanının ağır olması the ummetinin mizaminin ağır olma murad e Hey Boyle olunca, Resulullah SA efendimiz, mesrur olur, ammetics
ağır gelen misatu the övünur Häccettui açık eyle
tanda getirdiği muchreleri. Vant: Resulüllah 8. A. efendimizin nubüvvetinin doğruluğu ba
tabu mucizelerin başında Kur'an-4 Asimüşşan gelir. Bu durumda mana zu demektir:
Allahum, Kur'ân-ı Azimüşşan'ın şeri hükümlerini taa, kys mete kadar, bütün zamanlarda ve dehirlerde, cümle nahiyelerde ve kıtalarda dalm ve sabit eyle.
Onun MİLLETİNİ ishar eyle.
Resulüllah 8.A. efendimizin burada anlatılan MILLETI Islam di nidir. Şu demeğe gelir.
Ya Rabbi, Istam dinint; tan, Ahir zamana kadar daima ziyade. leştirip belli ve aşikar eyle dalma galip getir.
Onun sevabını bol eyleyip nurunu ziyalandır.
Bu cümlede de işaret edildiği gibi, nur ve ziya başka başkadır
NUR VE ZİYA TABİRLERİ
Nur bir aydınlıktır, zlya ise, kendisinden başkasına akseden şa zandır.
Nitekim, güneş semadadır. Onun ziyası şa'şaası ise.. bütün yeryü süne Isabet edip her yanı aydınlatır.
Bu açıdan bakılınca mana şöyle olur:
Resulüllah S.A. efendimizin zat-ı şerifi nurdur. Mübarek zatının nuru, her yanı aydınlatır. Şöyleki:
Kafirleri, müşrikleri küfür ve dalaletten kurtarıp hidayet nu-runa ulaştırır.
Kendisinin davetine leabet eden ümmetini de, cehalet ve isyan az gınlığından halás eder. İlim, taat, ziyası ile taa, kıyamete kadar sabit kılar.
Ya Rabbi, Resulüllah S.A. efendimizin anlatılan nurları ile, bütün dünyayı aydınlat
Bir başka manaya göre de şu demeğe gelir:
-Ya Rabbi, Resulüllah S.A. efendimizin nübüvvet nurunu, ken-disine inzal olunan Kur'an nurunu, şerlatının nurunu ziyalandır. Ru-şenliğini ve şevkini artır.
Onun kerametini devam ettir.
Yani: Resulüllah 8.A. efendimizin iki cihanda kerametini, meha bet ve şerafetini daim ve sabit eyle.
734
YanıtlaSilDELAIL 1 HAYRAT ŞERHI
Onun misanını ağır eyle.
Burada anlatılan mizandan, Resulüllah S.A. efendimizin ümmet/vaninin ağır olması ile, ümmetinin mizanının ağır olması murad edi ne ait mieantar murad edilmektedir. Resulüllah S.A. efendimizin mi Hr. Böyle olunca, Resulüllah S.A. efendimiz, mesrur olur, ümmetinin ağır gelen mizanı ile övünür.
Hüccetini açık eyle.
Yani: Resulüllah S.A. efendimizin nübüvvetinin doğruluğu ba bında getirdiği mucizeleri..
mana şu demektir: labu mucizelerin başında Kur'an-ı Azimüşşan gelir. Bu durumda
Allahım, Kur'ân-ı Azimüşşan'ın şer'i hükümlerini taa, kıya mete kadar bütün zamanlarda ve dehirlerde, cümle nahiyelerde ve kitalarda daim ve sabit eyle.
-Onun MİLLETİNİ izhar eyle.
Resulüllah S.A. efendimizin burada anlatılan MİLLETİ, İslâm di-nidir. Şu demeğe gelir:
Ya Rabbi, İslâm dinini; taa, âhir zamana kadar dalma ziyade-leştirip belli ve aşikâr eyle daima galip getir.
Onun sevabını bol eyleyip nurunu ziyalandır.
Bu cümlede de işaret edildiği gibi, nur ve ziya başka başkadır.
NUR VE ZİYA TABİRLERİ
Nur bir aydınlıktır; ziya ise, kendisinden başkasına akseden şa'-şandır.
Nitekim, güneş semadadır. Onun ziyası şa'şaası ise.. bütün yeryü-süne isabet edip her yanı aydınlatır.
Bu açıdan bakılınca mana şöyle olur:
Resulüllah S.A. efendimizin zat-ı şerifi nurdur. Mübarek zatının nuru, her yanı aydınlatır. Şöyleki:
Kafirleri, müşrikleri küfür ve dalâletten kurtarıp hidayet nu-runa ulaştırır.
Kendisinin davetine icabet eden ümmetini de, cehalet ve ısyan az-gınlığından halás eder. İlim, taat, ziyası ile taa, kıyamete kadar sabit kılar
Ya Rabbi, Resulüllah S.A. efendimizin anlatılan nurları ile, bütün dünyayı aydınlat
Bir başka manaya göre de şu demeğe gelir:
-Ya Rabbi, Resulüllah S.A. efendimizin nübüvvet nurunu, ken-disine Insal olunan Kur'an nurunu, şeriatının nurunu ziyalandır. Ru-şenliğini ve şevkini artır.
- Onun kerametini devam ettir.
Yani: Resulüllah S.A. efendimizin iki cihanda kerametini, meha-bet ve şerafetini daim ve sabit eyle.
KARA DAVUD
YanıtlaSilاللهُمَّ ارْفَعَ دَرَجَهُ وَالهِمْ مَقَامَهُ وَنَقل میزانهُ وَاللَّهِ حَقَّهُ وَأَظْهَرَ مِلَتُهُ وَ اجزل توابَهُ وَأَصَى نودَهُ وَايْمَ كَرَامَهُ والحقِّ مِنْ ذُرِّيَّهِ وَأَهْلِ بَيْهِ مَا تعرب عنه وَعَمِلَهُ فِي السَّيِّينَ الَّذِينَ خَلُوا فَلَهُ اللهُمَّ اجْعَلُ محمدا اكثر النَّبِيِّينَ تَبَعًا وَأَكْثَرَهُمْ ازراء وَأَفْضَلَهُمْ كَرَامَةً وَنُونَا وَاعْلَاهُ درجة وَأَفْسَحَهُمْ فِي الْجَنَّةِ مَنْزِلًا اللهُم اجْعَلْ فِي السَّابِقِينَ قَاتَهُ وَفِي الْمَحِينَ منْزَلَهُ وَفِي الْمُقَرَبينَ دَارَهُ وَفِي الْمُصْطَفَينَ منزلَهُ اللَّهُمَّ اجْعَلْهُ أَكْرَمَ الأكرمين عِندَكَ مَنْزِلًا وَأَفْضَلَهُمْ تَوَابًا وَأَوْتَهُمْ تجلْ وَابْتَهُمْ مَقَامًا وَأَصْوَهُمْ كَادمًا
Allahümmerfa' derecetehu ve sk rim makamehu ve sakkıl mizanchu ve eblic hüccetehu ve ashir milletchu ve eczil sevahehu ve edi' nurehu ve edim kerametehu ve elluk bihi min zürriyye tihi ve arzimhü fin nebiyyin'ellesine halev kablehu.
Allahümmec'al Muhammeden ek ser'en nehiyyine tebean ve ekserehtüm Özerae ve afdalehüm kerameten vs nu ren ve a'lahüm dereceten ve efseha hüm fil cenneti menzilen.
Allahümmec'al fis-sabikiyne ga yetehu ve fil müntahabine menzilehu ve fil mukarrebine darehu ve fil mus tafeyne menzilehu.
Allahümmec'alhü ekrem'el ekre mine indeke menzilen ve afdalehüm sevaben ve akrabehüm meclisen ve esbetehüm makamen ve asvebehüm kelåmen
Allahım, onun derecesini yükselt. Onun makamına ikram eyle. Onun miza nimi ağır eyle. Hüccetini açık eyle; milletini izhar eyle. Onun sevabını bol eyle; nurunu ziyalandır. Onun kerametini devam ettir. Kendisinin gözünü aydın ederek olan zürriyetinden, ehl-i beytinden olanları kendisine ilhak eyle.
Ona, kendisinden evvel gelip geçen peygamberler arasımda azametli kul.
Allahım, Muhammed'i teban cihetinden peygamberlere nazaran pek çok eyle. Vüzera cihetinden dahi pek çok eyle. Keramet ve nur itibarı ile, onların en fazi letlisi cyle. Derece itibarı ile de, onlarm yücesi eyle. Konak itibarı ile. Resulüllah SA. efendimizinki, cennette hepsinden daha geniş olsun.
Allahım, onnn gayesini sabıklar arasında kıl. Derecesini muntahap zatlar arasında kıl. Konağını istifa edilenler arasında eyle. Evini de mukarreb zatlar ara sında kul
Allahun, onu katında en keremlilerin en keremlisi eyle derece yönünden. Se vap itibarı ile en faziletlileri, meclis itibarı ile en yakınları eyle.
Kendisini makam itibarı ile en sabitleri, kelâm itibarı ile en sağlamları eyle
(Devamı: 739. Sayfada)
209
YanıtlaSilDEYİMLER
upesine dikilmek: Birinin yanında, baş ucunda durmak.
spesinin tası atmak: Birdenbire çok sinirlenmek.
mpetakla etmek (veya devirmek): Birinin toplumsal ve ekonomik du-umunu bozmak.
petakla gitmek (veya yuvarlanmak): Hızlı bir biçimde toplumsal ve ekonomik durumu bozulmak.
tepe tepe kullanmak (sağlamlığına güvenilen şeyler için): Yipra-racağını düşünmeden, esirgemeden, sakınmadan, hoyratça kullan-mak
mplim keçe oldu, sivrilttim külah oldu: Bir şeyi işine geldiği gibi
gösterenler veya yorumlayanlar için söylenir.
serini soğutmak: Serinde dinlenmek.
terazlye vurmak: lyice tartarak düşünmek.
sreyağından kıl çeker gibi: Her türlü mecburiyet ve mükellefiyetten
ve sorumluluktan kolayca sıyılarak
(veya sol) tarafından kalmak: Huysuzluk etmek.
Barsi dönmek: Şaşınp bulunduğu ve gideceği yeri kestirememek,
Resinden okumak Yanlış anlamak
eva yüz (ters yüzüne çevirmek: Geri döndürmek
da yüz (veya ters yüzü geri dönmek: Gittiği bir yerden istendiğini de edemeden dönmek
düşürütmek mec. Zarar verici bir eyleme uğratılmak, komp
bayrağı çakmak: 1 Yenglyi kabul etmek 2) Çekişme sonun kartaki diğini yapmaya razı olduğunu bildimek
LER
YanıtlaSil288
ol kakmak: Bulunduğu yerden kolay kolay ayrılacak gibi olma-
cere dibin kara, seninki benden kara: "Kötülük, kusur yönünden benden daha betersin", anlamında kullanılır.
cere tava, herkeste bir hava: Herkesin kendi bildiği gibi davrana-ortada düşünce birliği kalmadığını anlatmak için söylenir.
mcare yuvarlanmış kapağını bulmuş: Hoşa gitmeyen herhangi bir Melik yönünden birbirleriyle benzeşen iki kişi bir araya gelmiş.
ancerede pişirip kapağında yemek (geçim konusunda): Var olan yetinmek.
menceres) (veya tencereleri) kaynamak: Geçimleri az çok yerinde Olmak
Menceresi kaynarken, maymunu oynarken: Geçimi yolunda, keyfi yerinde iken.
teneke çalmak (arkasından): Tenekeye sopa vb. ile vurarak giden bir kişiye hakaret etmek.
tepeden tırnağa süzmek: Herhangi bir sebeple birine dikkatlice bak-mak
tepesi (veya beyni) atmak: Birdenbire öfkeye kapılmak, öfkelenmek.
tepesi aşağı gitmek: İşleri bozulup büyük zarara uğramak.
tepesinde bitmek: 1) İstenmediği halde birinin yanına gelip ayrılmak istememek, türlü isteklerle canını sıkmak, rahatsız etmek. 2) Birinin ansızın yanına gelmek.
tepesinde havan dövmek (veya değirmen çevirmek): Üst katta otu-ran bin, gürültu yaparak alt kattakini
rahatsız etmek. tepesine (veya başına) binmek veya çıkmak) (birinin): Genellikle kendinden daha guçsüz kimseleri
ezmek, kötü davranmak. duymak. tepesinden (veya başından) kaynar su dökülmek: Derin bir üzüntü
to
75
YanıtlaSilATASÖZLERİ
dumanlı havayı sever: Kötü niyetli kimse, fırsattan yararlanmak on ortalığın karışmasını ister.
Kat kecayınca köpeğin maskarası olur: Eski konumunu (güç, yetki yiliren insan, kendini bilmez kişilerce alaya alınarak aşağılanır.
kartüyünü değiştirir, huyunu değiştirmez: Kötü kişi, kılık kıyafe-yle değişmiş gibi görünse de asla değişmez.
Kartla görüşürsən köpeğini yanından ayırma: Tehlikeli bir işe giri-pecek kişi, işe başlamadan önce gerekli önlemleri almalıdır.
Kurtia koyun, kılıçla oyun olmaz: 1) Zararlı şeylerden uzak durmalı-yız. 2) Birbirine zarar verebilecek şeyleri bir arada bulundurmamalıyız.
Kuru gayret çarık eskitir: Bir işi başarıyla bitirebilmek için planlı, programlı ve isteyerek çalışmak gerekir. Aksi hâlde başarısız olunur, emekler boşa gider.
Kuru laf karın doyurmaz: Çalışıp çabalamadan, sadece konuşmakla para kazanılamaz.
Kununun yanında yaş da yanar: Suçluyla suçsuzun ayrılmasının güç olduğu durumlarda, suçsuz da suçluymuş gibi zarar görür.
Kuşa süt nasip olsa anasından olurdu: Kişinin şansı olsa, kendisi-ne atadan büyük miras kalırdı.
Kuşkulu uyku evin bekçisidir: Uykusu hafif olan, yani en ufak bir
seste uyanan insan, evini beklemiş olur. Hırsız böyle birinin olduğu eve girmeye kolay kolay cesaret edemez.
Kuşu kuşla avlarlar: Kötü niyetli kimse bir insanı, arkadaşını ya da on yakınını kullanarak tuzağa düşürür.
Kutlu gün doğuşundan bellidir: Bazı İşlerin, iyi gidip gitmeyeceği,
şe başlanır başlanmaz belli olur.
Küheylan at, çul içinde de bellidir: Değerli kişi, çul bile giyse, söz ve
davranışları ile kendini belli eder.
Külhancılığın beyliği hamamcılık demişler. Başı boş gezen veya önemsiz işlerle uğraşan kişi ileri gidemez, olsa olsa değersiz işlerie uğraşan kişilere baş olur.
ATASÖZLERİ
YanıtlaSil74
Körler memleketinde şaşılar padişah olur: Cahil kişilerden oluşan bir toplulukta, az çok bir şeyler bilen sözünü dinletir ve orada baş olur
Körle yatan şaşı kalkar: Kötü kişilerle arkadaşlık yapan, bir kötülüğe bulaşmasa bile kötü bir alışkanlık edinir.
Körün İstediği bir göz, ikisi olursa ne söz: İnsan, çok çok istediği bir şeye kavuştuğunda sevinir. Hele bir de beklediğinden fazlası ile karşılaşırsa sevinci katmerlenir.
Köseyle alay edenin top sakalı kara gerek: Başkalarının kusurları ile alay eden kişinin, kendisinde hiç kusur olmaması gerekir.
Kötü komşu insanı mal sahibi eder: Kötü komşu aldığını beğenmez
ama geri de vermez. İstenileni vermez. Verse de başa kakar, insanı aldığına pişman eder. Insan, "onlardan bir şey alacağıma çarşıdan alayım" der ve böyle böyle birçok mala sahip olur.
Kötü söyleme eşine, zehir katar aşına: Eşine kötü davranan bunun zararını görür. Kötü davranılan eş, hiçbir şey yapmasa bile, o evde dirlik ve düzen kalmaz.
Kui azmayınca Hak yazmaz: İnsan doğru yoldan ayrılmadıkça, Al-lah günah yazmaz ve ceza vermez. Allah, doğru yoldan ayrılanları cezalandırır.
Kul kullanan, bir gözünü kör, bir kulağını sağır etmeli: İşçi çalıştı ranlar, İşçilerin bazı kusurlarını duymamış ve görmemiş gibi davran-malıdırlar.
Kul sıkılmayınca Hızır yetişmez: Allah'ın, iyi niyetle çalışırken sıkın-tiya düşen kişilere Hızır'ı göndererek yardım edeceğine inanılır.
Kurcalama sivilceyi ciban edersin: Küçücük bir sivilce kurcalanirsa çibana dönüşür. Bunun gibi, küçük ve önemsiz bir olay, kurcalandık-ça büyür de büyür ve içinden çıkılmaz bir hal alır.
Kurda, "naden boynun kalın?" demişler, "işimi kendim görürüm de ondan demis: Kendi işini kendi yapan, is dolayısıyla diğer insan-larla bir sorun yaşamaz. Ayrıca çevresinden de saygı görür
da
325
YanıtlaSilİNHİSAR: Bir şeye mahsus olup, başka şeye şümülü olmamak. Yalnız bir şeye veya şahsa hasrolunmak.
İNKİSAR: Kırılmak.
İNKIŞA': Manilerin kalkması, havanın açılması, bulutların sıyrılması.
İNSİLAH: Sıyrılıp çıkmak.
İNTİAŞ: canlanmak, gelmek. Kuvvetlenmek, harekete
İNZİCAR: Bir şeyi yapmaktan vazgeçmek, çekilmek.
İNZİMAM: Birbirine ilave olmak, birbiri üstüne katılmak.
İRADE-İ İSTİHFAF: Alay etmek arzusu.
İSİM: Bizâtihi belli bir mânaya delålet ve işaret eden ve harflerden meydana gelen kelime.
ISM AZAM: Allah'ın, Kur'an Hadis-i şeriflerde zikredilen 100 isminin manaca en cami olanıdır. Ism Azam, diğer isimlerin de manalarını içinde toplar.
ISTV RAK: Dalmak. Muhab-beti láni ve kendinden geçmek
ISTIHALE: Bir şeyin terkibinin ve asil şeklinin başka bir Ingmak mahiyet değiş eduismesi Başka
-K-
Gerektirmek. İSTİLZAM: Lüzumlu olmak. İcabet-tirmek.
İSTİNBAT: Mâna çıkarmak. Bir söz veya işten gizli bir mânayı bulup ortaya çıkarmak.
İSTİNKÂR: İnkâr etmek, inkârı kabullenmek.
İŞTİBAH: Birbirine karıştırmak, ayrı şeyleri birbirine benzetmek.
İ'VICAC (AT): Eğrilik, büğrülükler.
İZABE: Eritmek, değişikliğe uğratmak.
İZ'ACET: Sıkıştırma, usan-dırma.
İZZET-İ RÜTEBİ: İnsana, sahip olduğu mevki ve rütbelerin verdiği gurur ve üstünlük duygusu.
-J-
JÖN TÜRKLER: Fransızca "Jeunes Tures" teriminden alınmıştır. Genç Türkler demektir. Aralarında Namık Kemal ve Ziya Paşa'nın da bulunduğu hürriyetçiler topluluğu.
KÄSELİS: Çanak yalayıcı, dalkavuk.
324
YanıtlaSilHODENDİŞ: Sadece kendi için endişe duyan, kendi menfaatini düşünen.
HODFİKİR: Kendini düşünen, kendi fikrini beğenen.
HODGAM: Kendi keyfini düşünen, kendini beğenen.
HODPESEND: beğenen. Kendini
HUBB-U NEFS: Nefsini, kendini sevme.
HULUL: Girme, gelme.
HUMS-İ ÖŞRÜ: Onda birin beşte biri. Yani birşeyi ona böldükten sonra bölünen parçalardan birini tekrar beşe bölüp birini almak. Yani ellide bir eder.
HUMSU: Beşte biri.
HUTÜR: Akla
hatırlamak. gelmek,
HUTUT-U EFKAR: Fikir çizgileri.
111
ITLAK: Sözü mutlak bırakarak söylemek. (Bak: Mutlak)
IZTIRAR: Mecburiyet, ihtiyaç.
-1-
İBDA: Benzeri, eşi olmayan bir şeyi, hiçten yaratmak.
IBN-I HACER: (Heytemi H. 909-974) Şafil fikhi
ulemasından olup muhtelif dini ilimlere dair eserleri vardır.
İCAZ-I MUTNEB: Söz olarak kısa ve az olmakla beraber, çok ve geniş mânalar ifade etmek. Mânayı çoğaltan ve uzatan, kısa, veciz ifade.
İDDİHAR:
toplamak. Biriktirmek,
İHRAZ: Erişmek, kazanmak.
İHTİZAZ: Titreme, harekete gelme.
İHZAR: Hazırlama.
İKTİRAN: Beraberlik. Bir anda beraber meydana gelmek. Birbirine yakınlık.
İLTİBAS:
karıştırmak. benzetme. Karışıklık. Birbirine Yanlış Yanlışlık.
İLLİYET: Sebeplilik, bir şeye sebep olmak.
İMALE: Meylettirmek.
İMKANAT: Varlığı da yokluğu da birbirine müsavi ve mümkün olanlar.
İMTİDAD: Uzatmak, uzayıp gitmek.
İN'AŞ: Hayat vermek, kuvvet vermek, yaşatmak.
İNCİRAR: Neticeye doğru gitmek.
İNCİZAB: çekilmek Cezbedilmek,
(use)
YanıtlaSil-1945 Aydın milletvekil Adnan Menderes ile Kars Milletvekili Fuad Köprülü CHP'den ihraç edildi.
1949 - Komünizmin Çin'i ele geçirmesi.
Dünya Barış Günü
EYLÜL
21
PAZAR
BIR AYET
Size bir zarar dokunduğu zaman yalnız Ona yalvarırsınız.
Nahl Suresi: 53
BİR HADİS
29 1447
REVVEL
RUMI: 8 EYLÜL 1441
Dünyada insanlara en çok eziyet veren, Kıyamet Günü Allah katında en çok azap görecek olandır.
Müsned, 3: 403
HIZIR: 139
Sultan-ı Käinat birdir. Herşeyin anahtan Onun yanında, herşeyin dizgini Onun elindedir. Her şey Onun emriyle halledilir. Onu bulsan, her matlubunu buldun; hadsiz minnetlerden,
korkulardan kurtuldun. Mektübát
Imsak
Ogle
İkindi Akşam Yatsı
Imsak Günes
en
Fas
Gunes
2026 BEDIUZZAMAN TAR
YanıtlaSilTARINTE BUGÜN
-1921-İstanbul Boğazı
dondu.
-1986-Halley kuyruklu yıldızı güneşe en yakın mesafeye geldi. 20. yüzyıl içinde bu ikinci ziyareti oldu.
ŞUBAT
09 PAZARTESİ
21 1447
ŞABAN
RUMI: 27 K. SANİ 1441 KASIM: 94
BİR AYET
Ey müminler! Hepiniz Allah'a tevbe edin ki, kurtuluşa erişesiniz.
(Nûr: 31)
BİR HADİS
Merhamet etmeyene, merhamet olunmaz.
Allah'ı tanımayanın, dünya dolusu bela başında vardır. Allah'ı tanıyanın dünyası nurla ve manevi sürurla doludur. Lem'alar
ten birisini on dört asırda mad Hem Cyle bir şeriatia meychar addi ve manevi terakki içinde idare etmesi misilsiz dana gelmiş ki @cliläen kangnäanyla nevi begenin bey
YanıtlaSilTARINTE SUGUN
1727-Isaac Newton'un ölumu.
1909-Bediuzzaman in "Reddü-I-Evham" isimli makalesinin birinci bölümü Volkan gazetesinde yayınlandı.
31
PERŞEMBE
THURSDAY
BİR AYET Birbirinizle hayırda yarışın.
Bakara Suresi: 148
BİR HADİS
MART
Kendin için istediğini başkaları için de iste ki, gerçek Müslüman olasın.
MARCH
Onu tanıyan ve itaat eden zindanda dahi olsa bahtiyardır.
Sözler
HİCRİ: 28 ŞABAN 1443-RUMI: 18 MART 1438
KASIM: 144-GUN: 90 KALAN: 275 GUN UZA. 2
Imsak Günes Ogle İkindi Akşam Yatsu
05 14 06 12 12 12 16 46 19 34 20 55
ICTAMBI
ISPARTA
05
16
04:38
13:07
16:39
19.26
DK
20.43
ordu. Komi riyor
YanıtlaSil(asm) daima "Hiç ki C kes smeyiniz. vygamberimiz diyord
Styer Nebi (asm)
2026 BEDİÜZZAMAN TAKVİMİ
1909-II. Abdülhamid
tahttan indirildi.
2009-Mustafa
ŞUBAT
Ramazanoğlu vefat etti.
Bir işe kesin karar verdiğin zaman Allah'a tevekkül et.
(Al-İ İmran: 159)
10 SALI
BİR HADİS
22 1447 ŞABAN
Her kul öldüğü hål üzere dirilecektir.
RUMI: 28 K. SANİ 1441 KASIM: 95
BİR AYET
Hasenatı seyyiatına, sevabı hatasına tereccüh edenler, mağfiret ve affa müstehaktırlar.
Münazarat
TARİHTE BUGÜN
Мідів пшох прои
YanıtlaSil2026 BEDİUZZAMAN TAKVİMİ
TARINTE BUGUN
-1909-IL Abdulham tahttan indirildi.
-2009-Mustafa
Ramazanoğlu vefat etti.
SUBAT
10
SALI
BIR AYET
Bir işe kesin karar verdiğin zaman Allah'a tevekkül et.
(AI-İ İmran: 159)
BİR HADİS
Her kul öldüğü hal üzere dirilecektir.
22 1447
ŞABAN
RUMI: 28 K. SANİ 1441 KASIM: 95
Hasenatı seyyiatına, sevabı hatasına tereccüh edenler, mağfiret ve affa müstehaktırlar.
İSTANBUL
06.32 07.58
msak Gümes
Öğle
İkindi
Akşam Yatsı
13.23
Münazarat
Imsak
Güneş
Öğle
İkindi
Aksam Yo
ANKARA
16.11 18.38
19.59
GİRESUN
05.55
07.21
12.46
15.34
18.01
19.21
"Şüpheli Ölümler'in" perdesi aralanıyor!
YanıtlaSilTürkiye tarihinde el değmemiş konulardan biri de gizil suikastlardır. Toplumun önemli bir kesimi normal görünen birçok ölümün arkasında -Turgut Özal, Eşref Bitlis, Adnan Kahveci, Recep Yazıcıoğlu, Alparslan Türkeş, Muhsin Yazıcıoğlu vb-gizli birtakım mihrakların eli olduğundan ciddi kuşku duyuyor. Söz konusu ölümlere bugüne kadar "tatmin edici" bir cevap ne yazık ki getirilebilmiş değil...
Araştırmacı yazar Atilla Akar bu kez üzeri örtbas edilmiş, kaza, intihar, hastalık, kalp krizi və görüntüsü verilmiş, fakat her zaman zihinlerde soru işareti bırakmış "esrarlı ölümler"i masaya yatırıyor. Gizli suikastların hangi yollarla yapıldığı ve açık suikastlardan farkını bir "derin savaş" metodu olarak ele alıyor. Türk tarihindeki gizli suikast vakalarına da değinen yazar oldukça etraflı bir şekilde yakın tarihimizde ve günümüzde üzerinde 'Gizli Suikast kuşkusu olan ölümler inceliyor.
Gizli Suikastlar okudukça sizi hayrete düşürecek, "doğal ölüm" zannettiğiniz olayların aslında öyle olmayabileceğinin ipuçlarını verecek. "Gizli Tarih" alanındaki bu çalışma gene bilinmeyeni, saklananı, üzeri örtüleni gün yüzüne çıkartacak.
9789759961992
Fiyatı
25.00
736
YanıtlaSilDELAILI HAYRAT ŞERHI
Devam edelim:
Kendisinin gözünü aydın edecek olan zürriyetinden..
Yani: Påk neslinden..
Ehl-i beytinden..
EHL-I BEYT
Resulüllah S.A. efendimizin ehl-i beyti şunlardır: Hazret-i Fatı-ma, Hazret-i Ali ve oğulları Hasan ve Hüseyin. Allah onlardan razı olsun.
Olanları kendisine ilhak eyle.
Bu cümlenin daha açık şerhi şöyledir:
Resulüllan S.A. efendimizin mükerrem ehl-i beytini, derece ve yüksek makamlarda, fevz bulup saadete nail olmakta kendisine o ka-dar tabi ve lahik eyle ki: Bu sebepten mübarek çeşm-i latifleri mesrur ola.
MÜMİNLERIN ZÜRRİYETİ
Bu manada, Ibn-i Abbas r.a. tarafından anlatılan bir rivayetſe, Resulüllah S.A. efendimiz şöyle buyurmuştur:
Allah-u Taála, müminlerin zürriyetlerini, kendi derecelerine kadar yükseltir. Isterse, onların amelleri, kendilerinden daha alt olsun, Yeter ki, zürriyetlerinin, kendi derecelerine eriştiğini görüp mesrur olsunlar.
Bundan sonra, Resulüllah S.A. efendimiz, şu meâle gelen âyet-i kerimeyi okudu
Şunlar ki iman ettiler; zürriyetleri de kendilerine imanla ta-bi oldu. Zurriyetlerini kendilerine katarız. Kendilerinin amellerinden de bir şey eksiltmedik. (52/21)
Bir başka rivayette, İbn-i Abbas'ın r.a. şöyle dediği anlatıldı:
Bir kimse, cennete girdiği zaman, anasına, babasına, hatu-nuna ve çocuklarına sorar. Onun bu sorusuna karşılık, şöyle denir:
Onlar, senin derecene erişemediler.
Yahut şöyle derler.
-Senin amelin gibi amel edemediler.
Bunun üzerine o kimse şöyle der:
Ya Rabbi, ameli hem kendim için, hem de onlar için işledim. Böylece, onların da kendilerine katılmalarını taleb eder. Onun bu niyan kabul edilir; anasının, babasının, hatununun, çocuklarının ken disine katılma emri verilir.
Bu mana açısından bakılınca, Resulüliah S.A. efendimizin üm metinin zürriyeti için böyle lütuf olunca, kendisinin muhterem zürri-yeti için ne gibi kramlar olunacağı düşünüle..
Resulullah S.A. efendimizin zürriyeti için anlatılan fazileti ve özelliği hakkında çok çok hadis-i şerifler vardır. Onlar, dünyada sa dat-ı kram oldukları gibi, cennat-1 aliyatta dahi, cennet ehlinin sa dat-1 kiramları olacaklardır.
KARA DAVUD
YanıtlaSilRESULULLAH'IN S.A. VEZİRLERİ NAKIPLERİ
Devam edelim:
737
Onu, kendisinden evvel gelip geçen peygamberler arasında azametli kıl.
Allahım, Muhammed'i teban cihetinden, peygamberlere nazaran pek çok eyle. Vüzera cihetinden dahi pek ziyade eyle.
Resulüllah S.A. efendimizin özellikleri arasında sayıldı: Onun dört veziri vardı, ikisi semada, ikisi de yerde idi.
Resulüliah S.A. efendimizin semadaki vezirleri şunlardı: Cebrail ve Mikail..
Resulullah S.A. efendimizin yeryüzündeki vezirleri şunlardı: Haz-ret-i Ebu Bekir ve Hazret-i Omer.. Allah onlardan razı olsun.
Resulüilah S.A. efendimizin ashab-ı kiram arasında on iki nakibívardı. O nakibleri şunlardı: Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali, Hamza, Ca-fer, Ebu Zer, Selman-ı Farisi, İbn-i Mes'ud, Huzeyfe b. Yemani Mik-dad b. Evs, Ammar b. Yasir, Bilal-i Habeşi.. Allah onlardan razı olsun. (1)
Ancak, sair peygamberlere yedi nüceba verilmiştir.
Bu salavat-ı şerifede geçen:
Vüzera.
Tabiri ile, muavin manası olabilir. Bu durumda mana şöyle de-mek olur:
Allahım, Resulüllah S.A. efendimizi saadetli hayatında iken, dari ukbaya teşrif buyurduktan sonra, taa, kıyamete kadar nusret ve muavenet cihetinden cümle nebilerden daha çok eyle.
Onun dirine yardım ederek, kıyamete kadar devam edip sabit kal-ması için, I'la-i klimetullah eyleyeler.
Devam edelim:
Keramet ve nur itibarı ile, onların en faziletlisi eyle.
Yani: Sair peygamberlere nazaran, Resulüllah S.A. efendimizin nurunu ve kerametini daha fazla eyle.
- Derece itibarı ile de, onların en yücesi eyle. Konak itibarı ile, Resulüllah S.A. efendimizinki, cennette hepsinden daha geniş olsun.
Bu cumienin daha açık manası şu demeğe gelir:
Allahım, Resulüllah S.A. efendimizin, cennat-ı aliyat içindeki menzil ve mev'asını, cümle nebilerden, resullerden, velilerden, sıddık-lardan, şehitlerden ve salihlerden daha geniş ve bol eyle.
Devam edelim:
Allahun, onun gayesini sabıklar arasında kıl.
Bu cümlenin daha açık manası şu demeğe gelir:
Resulüllah S.A. efendimizin sancağı altında bulunan ashab, ansar, aşya ve ümmetini; din ve milleti olan İslam'ı taa, kıyamete ka-dar yuce ve önde giden eyle.
113 Burada on üç isın sayılmıştır; aynen aldık.
F. 47
738
YanıtlaSilDELAIL I HAYRAT ŞERHI
Devam edelim:
Derecesini MUNTAHAP zatlar arasında kıl.
Bu cümlede geçen:
MUNTAHAP.
Tabiri ile, seçilen zatlar murad edilmiştir.
Konaguni ISTIFA edilenler arasında eyle; evini MUKAR REB zatlar arasında kıl.
Bu cumlede geçen:
ISTIFA.
Tabiri ile, anlatılanlar, Yüce Hakkın zatı için seçilmiş olan kim selerdir.
MUKARREB.
Tabiri ile de, Yüce Hakkın yakınlığını bulan kimseler anlatılır Bu cümlenin özet olarak manası şu demektir:
Allahım, Resul-ü Ekrem ve Nebiyy-i Muazzam S.A. efendimizin menzil ve me'vasını, cümle intihap, istifa ve Yüce Hakka yakınlık bu lan kimselerin mesken ve me'vaları arasında kılıp muazzez ve müker-rem eyle.
Devam edelim:
-Allahım, onu katında en, keremlilerin en keremlisi eyle dere-ce yönünden.. Sevap itibarı ile en faziltlileri, meclis itibarı ile en ya kınları eyle..
Bu cümlenin daha açık şerhli manası şu demeğe gelir: Allahım, manevi huzurunda:
Hak meclisinde... (54/55)
Meâline gelen âyet-i kerimesi ile belirtilen ve:
Sonra yaklaştı; derken sarktı. İki yay kadar, hatta daha da yakın oldu. (53/8-9)
Meáline gelen âyet-1 kerime ile anlatılan mazhariyet ve yakınlık-lä yakınlık bulanların cümlesinden kerem izzet civarına, umumi rah metine cümlesinden yakın eyle..
Devam edelim:
Kendisini, makam itibarı ile en sabitleri, kelâm itibarı ile en sağlamları, dilek yönü ile en güzel yerine getirilenleri eyle..
Yani: Nebilerin, resullerin ve tüm keremli zatların...
Burada daha açık manalı şerh şudur:
Resulüllah S.A. efendimiz, kendi öz nefsi için, başkaları için; kıyamet meydanının her yanında, cennat-ı aliyatın içinde bulunan türlü nimetleri, özellikle mübarek cemal müşahedesine dair hacet ve taleplerinin, umumiyetle murad ve maksutlarının cümlesinde kendisi-ne zafer ihsan eyle. Meramına nail eyle. Böylelikle, dilekleri babında cümieden daha muzaffer ve bermurad eyle. Hele, kıyamet günü yapa cağı şefaat talebinde..
Devam edelim
Nasib itibarı ile, hepsinden daha faziletli kıl.
KARA DAVUD
YanıtlaSilوالجَهَهُ مَلَةٌ وَافْضَلَهُمْ لَدَيْكَ نَصِيبًا وَاعْظَمَهُمْ فِيمَا عِندَكَ رَعْبَة وَانْزِلَهُ فِي عُرفَاتِ الفرد ومن مِنَ الدَّرَجَاتِ العُلَى التي لا دَرَجَةً فوقها اللَّهُمَّ اجْعَلْ مَّا اصَدَقَ قَائِلٍ وَانْحَ سَائِل وَأَوَّلَ شَافِعٍ وَأَفْضَلَ مُشْفَع وَشَفَعَهُ في أُمَّتَهُ بِشَفَاعَةٍ يَعْطُهُ بِهَا الْأَوَّلُونَ وَالْآخِرُونَ وَإِذَا مَيَرْتَ عِبَادَكَ بِفَضْلِ فَضَائِكَ فَاجْعَلْ ما في الأَصدَ قِينَ قِيلاً وَالْأَحْسَنِينَ عَمَلاً وفي المهديين سيلا اللهُمَّ اجْعَلْ بَيا النا فيها وَاجْعَلْ حَوْضَهُ لَنَا مَوْعِنَا الأَوَّلِيا واخيرا اللهُمَّ احْشُرْنَا فِي زُمْرَتِهِ وَاسْتَعْنَا به وَتَوَفَّنَا عَلَى مِلَهُ وَعِرْنَا وَجْهَهُ وَاجْعَلْنَا فِي ذُقْرِيهُ وَحَرِيرُ اللَّهُمَّ اجْمَعَ بَيْنَا
739
ve encahahüm mes'eleten ve efdale-hüm ledeyke nasiben ve a'zamehüm fima indeke rağbeten.
Ve enziihü fiğurufat'il-firdevsi mined-derecat'il-ula'lleti läderecete fev-kaha.
Allahümmec'al Muhammeden as-daka kailin ve encaha sailin ve evvele şafiin ve efdale müşaffain ve şeffi'hu fiümmetihi bişefaatin yağbitihu biha'l-evvelune vel-âhirune ve iza meyyezte ibadeke bifasli kazaike fec'al Muham-meden fil-asdakine kaylen vel-ahsenine amelen ve fil-mehdiyyine sebilen.
nebiyyena lena Allahümmec'al faratan vec'al havzahu lena mev'iden lievvelina ve âhirina.
Allahümmehşurna fizümretihi vesta'milna bisünnetihi ve teveffena alå milletihi ve arrifna vechehu vec-alna fizümretihi ve hizhihi.
Allahümmec'ma beynena
Dilek yönü ile en güzel yerine getirilenleri eyle. Nasib itibarı ile hepsinden daha faziletli kıl. Katındakilere en çok rağbetlileri olsun. Onu firdevs cenneti köşklerinin en väcesine konuk eyle; ki, onun üstünde bir derece daha olmasın.
Allahun, Mubarumed'l en doğru konuşan, dileği en çok yerine getirilen, ilk şefaatçı, şefaatı kabul edilen en faziletli zat cyle. Ümmeti için, enn öyle bir şefant hakkına sahip kıl ki; bu şefantı sebebi ile kendisine evveller ve ähirler imrensinler.
Kullarını temyiz edip ayırdığın zaman, özellikle kaza faslı için... söz sahibi olarak, Muhammed'i en doğrular arasında kıl. Amel itibarı ile en iyilerden eyle. Yola hidayet ediciler arasında en yakın eyle.
Allahım, Peygamberimizi bizim için farat kıl.
Onun havzını, evvelimiz ve ahirimiz için bir uğrak yeri ko.l
Allahım, bizi onun ziznresinde hayreyle. Onun sünneti ile amel nasib eyle. Onun milleti üzerine öldür. Onun mübarek yürünü bize tanıt. Bizleri, onun züm-resi ve hiabi arasında kıl.
(Devarmı: 745. Sayfada)
287
YanıtlaSilDEYİMLER
alya bağlamak (bir işi): Kavgalı bir işi gönül hoşluğuyla bitirmek
are getirmek (isi): mec. Isi en uygun duruma getirmek
nmbulmak (iş vb. için): En uygun şartları yakalamak.
vanına çökmek (veya yıkılmak): Beklenmeyen bir durum karşısın da şaşırıp kalmak.
avşana kaç, tazıya tut demek: İki taraflı, karşıt olan davalarında kuşlurtmak, ikili oynamak.
uşanı araba lle avlamak: İşini telaşsız ve soğukkanlılıkla görmek
tavşanın suyunun suyu: İki şey arasındaki ilginin çok uzak olduğu-nu anlatır.
tazı o tazı ama çulu değişmiş: Tanıdığımız, sıradan kişi, iş başına geçmiş veya giyim kuşamını düzeltmiş olduğu için tanınmaz olmuş.
tecrübe tahtasına dönmek (veya çevirmek): Üst üste başarısız de-nemelere konu olmak.
taf çalsan oynayacak: Karmakarışık olan eşyalar için söylenir.
tafs koymak (veya tefe koyup çalmak): Biri hakkında alaylı dediko-du yapmak
takar mekar yuvarlanmak: İyi durumda olan bir kişi durumunu bir-denbire yitirmek.
takere çomak sokmak (veya taş koymak): Birinin yolunda giden işi-ni aksatan, engelleyen davranışta bulunmak.
tell kırmak: Bağlı bulunduğu kuruluşlarla ilişkisini kesmek.
taller takmak (veya tel takınmak): alay. Sevincini aşırı davranışlarla gösterenler için kullandır,
tembele iş buyur, sana akıl öğretsin: Kendisinden bir konuda yar-dımcı olması istendiğinde yardım edeceği yerde çözüm yolları göste-ren kimseler için kullanılır.
tamcil pilan gibi isitip öne sürmak Birçok defa tekrarlanan şeyler için kullanılır
DEYİMLER
YanıtlaSil286
tamtakır kuru (veya kırmızı) bakır: Boş, bomboş
tas atmak: mec. Dolaylı olarak birine dokunacak bir söz söylemek
tas attın da kolun mu yoruldu (veya taş atıp kolu yorulmak): Br kazancın hiç yorulmadan sağlandığını anlatır.
taş çatlasa: Zorlansa, ne yapılsa gerçekleşmesi imkânsız
taş çıkartmak: Biri ötekinden özellik, yetenek vb. bakımından üstün olmak.
taş kesilmek: Çok şaşırıp ne yapacağını, ne söyleyeceğini bileme. mek, sesini çıkaramaz olmak.
taş koymak (işi, hareketi vb.): Engellemek için bahane yaratmak
taş taş üstünde bırakmamak: Baştan başa yıkıp, yerle bir etmek.
taş yağar kıyamet koparken: Telaşlı ve tehlikeli zamanları anlatır.
taşı gediğine koymak: Gerekli bir sözü tam zamanında ve yerinde söyleyerek karşısındaki kimseyi susturmak, zekice davranmak.
taşı sıksa suyunu çıkarır: Vücutça çok güçlü kimse.
tadı damağında kalmak: 1) Yenen bir şeyin tadını unutamamak. 2) Hoşa giden, zevk alınan bir şeyi unutamamak.
tadı tuzu kalmamak (veya tadı tuzu bozulmak): Eski zevki kalma-mak, yavanlaşmak.
tadı tuzu yok: Zevksiz, yavan.
tadına doyum olmamak: Bir şeyin tadı çok beğenilmek.
tadında bırakmak: Aşırılığa kaçmamak.
tadından yenmemek: Çok tatlı, çok hoşa gider olmak.
tadını almak: Bir şeyin güzelliğini bilir olmak, zevkine varmak.
tatlı canını sıkmak: Gereksiz şeylere üzülmek ve bunları dert edin mek.
tatlı dil güler yüz: Şefkatli, gönül alıcı konuşma ve davranış.
tatlı yerinde bırakmak (veya kesmek): Bir işi can sıkıcı bir duru sokmadan sone erdirmek.
DEYİMLER
YanıtlaSil286
tamtakır kuru (veya kırmızı) bakır: Boş, bomboş.
tas atmak: mec. Dolaylı olarak birine dokunacak bir söz söylemek
tas attın da kolun mu yoruldu (veya taş atıp kolu yorulmak); Bir kazancın hiç yorulmadan sağlandığını anlatır.
taş çatlasa: Zorlansa, ne yapılsa gerçekleşmesi imkânsız.
taş çıkartmak: Biri ötekinden özellik, yetenek vb. bakımından üstün olmak.
taş kesilmek: Çok şaşırıp ne yapacağını, ne söyleyeceğini bileme. mek, sesini çıkaramaz olmak.
taş koymak (işi, hareketi vb.): Engellemek için bahane yaratmak.
taş taş üstünde bırakmamak: Baştan başa yıkıp, yerle bir etmek.
taş yağar kıyamet koparken: Telaşlı ve tehlikeli zamanları anlatır,
taşı gediğine koymak: Gerekli bir sözü tam zamanında ve yerinde söyleyerek karşısındaki kimseyi susturmak, zekice davranmak.
taşı sıksa suyunu çıkarır: Vücutça çok güçlü kimse.
tadı damağında kalmak: 1) Yenen bir şeyin tadını unutamamak. 2) Hoşa giden, zevk alınan bir şeyi unutamamak.
tadı tuzu kalmamak (veya tadı tuzu bozulmak): Eski zevki kalma-mak, yavanlaşmak.
tadı tuzu yok: Zevksiz, yavan.
tadına doyum olmamak: Bir şeyin tadı çok beğenilmek.
tadında bırakmak: Aşırılığa kaçmamak.
tadından yenmemek: Çok tatlı, çok hoşa gider olmak.
tadını almak: Bir şeyin güzelliğini bilir olmak, zevkine varmak.
tatlı canını sıkmak: Gereksiz şeylere üzülmek ve bunları dert edin mek.
tatlı dil güler yüz: Şefkatil, gönül alıcı konuşma ve davranış
tatlı yerinde bırakmak (veya kesmek): Bir işi can sıkıcı bir duruma sokmadan sone erdirmek.
73
YanıtlaSilATASÖZLERİ
kaderno zarar: iş yapmaya korkan lüccar, andan korumuş olur ama kazanç da sağlayamaz
Apmektene uyanık yatmak evludir: Tehlikeli bir iş aktarı tehlikesiz bir iş yapmak ya da hiç iş yapma-
alfaydası yoktur insan, yalnızca korkmakla başına Δολύ önleyemez
can derdinde, kasap et derdinde: Başkasının zararını umur-
anyar, bu durumda bile kendi çıkarını düşünen insanlar vardır. Bu çin aylenir
yunun bulunmadığı yerde keçiye Abrurrahman Çelebi derler: nielikte olanı bulunamayınca, onun yerine daha düşük nite-bir pey bulunur ve ona razı olunur.
ge gem vurma, kendisini at sanır: Hak etmediği halde değer wren insan, asli var sanır, şımarır, yanlış işler yapar. Bu yüzden kim-ye hak ettiğinden fazla değer vermemek gerekir.
Köpek ekmek yediği kapıyı tanır: Köpek, hayvan olduğu hålde ek. mei yediği kapıyı tanır ve buna göre davranır. Bir insanın da yapılan spriyiliği unutmaması gerekir.
Noeisiz sürüye kurt girer: Koruyucusu olmayan yere düşman gi
pek suya düşmeyince yüzmeyi öğrenemez. Zor duruma düşen insan, bu durumdan kurtulmak için ne yapması gerektiğini, dene-k bulur ve çok şey öğrenir
Kipek sürünmekle etek kesilmez: Itin kopuğun sözüne bakılarak ekişler hakkında olumsuz şeyler söylemek veya yorum yapmak değildir
Kaprlüyü geçinceye kadar ayıya dayı derler. Kişi, işini gördürünce kadar, yardım beklediği kişiye güzel şeyler söylemelidir.
bile düştüğü çukura bir daha düşmez: Yaşanan her kötü olay-den bir ders çıkarmak ve aynı hataya bir daha düşmemek gerekir
73
YanıtlaSilATASÖZLE
Ortak bezirgün ne kår eder, ne zarar: is yapmaya korkan tücc vendisini zarardan korumuş olur ama kazanç da sağlayamaz.
Karkulu rüya görmektense uyanık yatmak evludır: Tehlikeli bir yapip huzursuz olmaktan, tehlikesiz bir iş yapmak ya da hiç iş yapm mak daha akıllıcadır.
Korkunun ecele faydası yoktur: Insan, yalnızca korkmakla başı galecek bir kötülüğü önleyemez.
Koyun can derdinde, kasap et derdinde: Başkasının zararını umu samayan, bu durumda bile kendi çıkarını düşünen insanlar vardır. B söz, hnlar için söylenir.
Koyunun bulunmadığı yerde keçiye Abrurrahman Çelebi derlem İstenilen nitelikte olanı bulunamayınca, onun yerine daha düşük nite likteki bir şey bulunur ve ona razı olunur.
Köpeğe gem vurma, kendisini at sanır: Hak etmediği hâlde değer verilen insan, aslı var sanır, şımarır, yanlış işler yapar. Bu yüzden kim-seye hak ettiğinden fazla değer vermemek gerekir.
Köpek ekmek yediği kapıyı tanır: Köpek, hayvan olduğu hâlde ek-mek yediği kapıyı tanır ve buna göre davranır. Bir insanın da yapılan hiçbir İyiliği unutmaması gerekir.
Köpeksiz sürüye kurt girer: Koruyucusu olmayan yere düşman gi-rer.
Köpek suya düşmeyince yüzmeyl öğrenemez: Zor duruma düşen bir insan, bu durumdan kurtulmak için ne yapması gerektiğini, dene-yerek bulur ve çok şey öğrenir.
Köpek sürünmekle etek kesilmez: İtin kopuğun sözüne bakılarak değerli kişiler hakkında olumsuz şeyler söylemek veya yorum yapmak doğru değildir.
Köprüyü geçinceye kadar ayıya dayı derler. Kişi, işini gördürünce-ye kadar, yardım beklediği kişiye güzel şeyler söylemelidir.
Kör bile düştüğü çukura bir daha düşmez: Yaşanan her kötü olay-dan bir ders çıkarmak ve aynı hataya bir daha düşmemek gerekir.
ATASÖZLERİ
YanıtlaSil72
Kimseden kimseye hayır yok: Bir işe girişen kişi, kendine güve
ve yardım beklememelidir.
Kimsənin çırası tana kadar yanmaz: Kimsenin borusu sürgit
Her şaşalı dönemin bir sonu vardır.
Kimsenin ettiği yanına kalmaz: Yapılan kötülük karşılıksız kaln
Kötülük yapana cezayı adalet vermese bile, Allah'ın vereceğine nılır.
Kişi, ne yaparsa kendine yapar: Başkalarına iyilik yapan kişi ly
başkalarına kötülük yapan kişi ise kötülük görür.
Kişiyi vezir eden de karısı, rezil eden de: "Her başarılı erkeğin arka
sında bir kadın vardır, derler. Bu doğrudur. Kendini yetiştirmiş, bilgi görgülü bir kadın, eşinin hem mutlu olmasını hem de toplumda saygı bir yer edinmesini sağlar. Bilgisiz ve görgüsüz bir kadın ise davranış ları ile eşini utandırır (rezil eder).
Kişi doğduğu yerde değil, doyduğu yerde yaşar: bk. İnsan doğdu ğu yerde değil, doyduğu yerde.
Kişinin çektiği dili belasıdır: Düşünüp taşınmadan söylenecek söz insanın başını derde sokar.
Kol kırılır yen içinde, baş yarılır fes içinde: Zaman zaman aile için de tatsızlık olabilir. Bunr dışarıya hissettirmemek ve bir an önce çözü me kavuşturmak gerekir. Bu durum işyeri ve okullar için de geçerlidir.
Komşu hakkı, Tanı hakkıdır: Komşu, pek çok konuda başvurulacak ilk kapıdır. Komşularla İyi geçinmek, elden geleni, elde olanı onlarda esirgememek gerekir. Komşu hakkını gözetmek, Allah'ın buyruğudu Komşu iti komşuya ürümez: Yasa dışı iş yapan kötü kişi bile kon
şularına zarar vermez. Komşu komşunun külüne muhtacter: Ev hålidir, gün gelir, en ola dik bir şey evde bulunmaz. Komşudan istemek gerekir. Komşular OM çok konuda birbirlerine muhtaçtır.
Komsunun tavuğu, komşuya kaz görünür. Başka bir kimsenin ma lı, insana olduğundan daha değerliymiş gibi görünür.
323
YanıtlaSilGAYR-I MUHASSAL: Husule gelmemiş, elde edilmemiş.
GAYR-İ MÜNKATİ: Kesintisiz, devamlı, sonsuz.
GAYR-İ MÜNFEK: Birbirin-den ayrılmaz.
GAYR-İ MAHDUD: Sınırlan-mamış, hudutlanmamış.
GAYR-İ MUAYYEN: Belirli olmayan, Tayin edilmemiş olan.
GUŞ-İ KABUL-İ CAN ETMEK: Can kulağıyla dinleyip kabul etmek.
-H-
HADS: düşünceye kalmadan insanda hasıl Uzun boylu ihtiyaç olan ilim. Ani ve doğru idrak. Sür'at-i intikal.
HAİL: Perde, mania.
güneşin HÅLE: Ay ve etrafında bazan görünen parlak daire.
HALK: Yaratmak.
HÅLEDAR: Parlak daireli.
HARF: Kendi başına belli bir mânâya delalet etmeyen, ancak kendi cinsinden başka harflerle birleşerek bir mána ifade eden şey. Mecazen başkasını Kendinden bildiren Tanitan gey ve
HAVAYİÇ: İhtiyaçlar.
HAYR-I MAHZ: Mutlak hayı. Sırf hayır.
HAZM-I NEFS
ETMEK: Nefsini kırmak, tevazu göstermek.
HEDER: Boşa gitme. Yok yere, faydasız giden.
HEDMETMEK: Yıkmak.
HELÜMME CERRA: kıyas eyle. Gittikçe gider, uzadıkça uzar." gibi kinâye için söylenen bir tabir. "Var
HEVA: Nefsin isteği, gelip geçen nefsanî arzu.
HİCİV: Birini şiir
ile zemmetmek. Onu gülünç häle koymak, alay etmek.
YHİCV-I ASİYÂNE: Āsiyâne bir tenkid, zemm.
HİLAFİYYE: İhtilaf mevzuu olan mes'eleler.
(Paul van Tanınmış HİNDENBURG: 1847-1934) büyük bir Alman askeri ve 1. Dünya Harbi kahraman-larından. Aslen Prusyalıdır. 18 yaşında teğmen oldu. 1911'de 65 yaşında tekaüd oldu. 1. Cihan Harbinde Al-manlar onu tekrar vazifeye çağırdılar. 71 yaşında Reis-Cumhur oldu. 1. Dünya savaşında meşhur Hinden-burg hattını kurdu.
HODBIN: Kendini bencil. gören,
322
YanıtlaSilENELERİN NAHNÜYE
INKILÄBI: "Ben değil, biz" denilmesi. Şahsını, ben-liğini cemaat içinde erit-mek; cemaati düşünmek.
ENGİZİSYON:
16-17. asırlarda, Hıristiyan Katolik mezhebine ait kiliselerden alâkayı kesen veya papaya karşı gelen-lere yapılan -Insanları ar-slana parçalatmak, fırında yakmak gibi- dehşetli İşkenceler veya onları bu azaba mahkûm eden mah-kemelere verilen isim. Bu mahkemeler, müslümanlara da, akıllara durgunluk veren işkenceler yapmıştır.
ENVER (PAŞA): (1881-1922) Imparatorluğun son zaman-
larında mühim işlere iştirak etmiş tarihî şahsiyet-lerdendir. İttihad-Terakkiye girmiş, 1913'de Harbiye Nazırı olmuştur. 1.Dünya Harbinden sonra Alman-ya'ya, oradan da Türkis-tan'a geçmiş, orada bir ordu teşkil etmiş ve Rusla-ra karşı muharebeler yapa-1922'de şehid rak
düşmüştür. ESRAR-I SİTTE: Altı sır.
EŞKAL-İ HABİSE: Fena, kötü şekiller.
EZDAD: Zıdlar. Birbirine
mukabil ve muhalif şeyler.
EZMİNE: Zamanlar.
-F-
FA'TEBİRÛ: İbret alınız.
FARZ-I KİFAYE-İ CİHAD: Cihadın farz-ı kifayeliği. Farz-ı kifaye; belli bir topluluğun yapmasıyla, diğer müslümanların üzerinden mes'uliyeti sakıt olan farzdır.
FER'İYYE: Bir asıldan çıkan cüz'î meseleler, teferruat hükümler.
FEVK: Üst, yukarı, yüksek derece.
FEVZA: Anarşi, kargaşalık.
FEVZA-YI ÂRÂ: Görüşlerdeki anarşi. Fikir anarşisi.
FIKH-I EKBER: İmam-ı Azam'ın, İslâm itikadını teferruata girmeden özetleyen küçük bir risalesi.
FİLCÜMLE: Bazan.
FÜRUAT: Fürûlar. Bir asıldan çıkan cüz'î, talî meseleler.
-G-
GALAT-I HİS: Duygunun yanılması.
GAMIZ: Derin, gizli.
GARET: Yağma, talan.
ファー
YanıtlaSil(asm) Kuba'ya teşrifleri.
1943-Bediüzzaman tevkif edilerek Çankırı üzerinden önce Ankara'ya, buradan da Isparta üzerinden Denizli hapishanesine sevk edildi.
-1949-Bediüzzaman Afyon hapsinden tahliye edildi.
-1950-Bediüzzaman, Lemaat'ın Kulliyata dahil edilmesine dair bir mektup kaleme alld.
EYLUL
20
CUMARTESİ
28 1447
REVVEL
RUME: 7 EYLÜL 1441 HIZIR: 138
İnanmmysarmz, taizden artakalaru beraken
Bakara Suresi: 278
BİR HADİS
Zina edenlere Allah şiddetle gazab eder.
Deylemi
Insana verilen kütinchazat-acbe, bu ehemmiyetsiz hayatı dünyeviye için değil; bek, pek ehemiyetli bir hayat bakiye için verilmişler.
Sözler
(asm) Kuba ya teşrifleri.
YanıtlaSil- 1943-Bediuzzaman tevkif edilerek Çankırı üzerinden önce Ankara'ya, buradan da Isparta üzerinden Denizli hapishanesine sevk edildi.
1949 - Bediüzzaman Afyon hapsinden tahliye edildi.
1950 - Bediüzzaman, Lemaat'ın Külliyata dahil edilmesine dair bir mektup kaleme aldı.
EYLUL
20
CUMARTESİ
28 1447 R.EVVEL
RUMI: 7 EYLÜL 1441 HIZIR: 138
artakalanı bırakan
Bakara Suresi: 278
BİR HADİS
Zina edenlere Allah şiddetle gazab eder.
Deylemi
İnsana verilen bütün cihazât-ı acibe, bu ehemmiyetsiz hayat-ı dünyeviye için değil; belki, pek ehemmiyetli bir hayat-ı bâkiye için verilmişler.
Imsak
Gunes
Öğle
İkindi Aksam Yatsı
Sözler
Imsak Günes
Dale
Ikindi
Aksam
Yat
TARİHTE BUGÜN
YanıtlaSil1888-Sirkeci Garı'nın temeli atıldı.
1936-İstanbul'da kar
fırtınası: 120 kadar tekne battı ve Unkapanı Köprüsü parçalandı.
1961-Adalet Partisi, Ragıp Gümüşpala'nın başkanlığında kuruldu.
ŞUBAT
11
ÇARŞAMBA
23 1447 ŞABAN
RUMI: 29 K. SANI 1441 KASIM 96
BİR AYET
Benim rahmetim her şeyi kuşatmıştır.
(A'raf: 156)
BİR HADİS
Merhamet edenlere Rahman da merhamet eder.
Sünnet-i Seniyyeyi bilen, katiyen anlar ki, edebin envamı, Cenab-ı Hak, Habibinde (asm) cem etmiştir. Onun Sünnet-i Seniyyesini terk eden, edebi terk eder.
Lem'alar
2022 BED
YanıtlaSilTARİHTE BUGÜN
- 1909 - Bediuzzaman'ın "Reddü-I-Evham" isimli makalesinin ikinci bölümü Volkan'da yayınlandı.
1949 - Türkiye İnsan Hakları Evrensel Beyannamesine katıldı.
1950 - BM, Kudüs'ün ikiye bölünmesi planını kabul etti.
TÜM İSLÂM ÂLEMİNİN RAMAZAN AYI MÜBAREK OLSUN.
1
CUMA
FRIDAY
NİSAN
APRIL
Gökderin ve yenta gizlilikleries bilmek Allah s
mahsustur.
Nahl Suresi: 77
BİR HADİS
Namazı şartlarına uygun bir şekilde kılmak konusunda Allah'tan korkun.
Esmanın tecelliyatını anla ve müsemmalarını sev ve zevale ve kırılmaya mahkûm olan o cam parçalarından alākanı kes.
Sözler
КАСИ 145 CŨN-01 KALAN 774 GUN UZA: 3 OK
Berâ-i mâlûmât size gönderildi
YanıtlaSilBüyük Doğu'nun yirmi dokuzuncu sayısında, "Lozan'ın İçyüzü" diye yazılan makaleden:
"Ingiliz Murahhas Heyeti Reisi Lord Gürzon, nihayet en mânidar sözünü söyle-di, dedi ki: 'Türkiye İslamî alakasını ve İslâmi temsil rolünü kendi eliyle çözer ve atarsa, bizimle hulûs birliği etmiş olur ve Hıristiyan dünyasının hürmet ve minne-pini kazanır. Biz de kendisine dilediğini veririz.'
"Lozan'da Türk Murahhas Heyeti Başkanı bulunan ve henüz hakiki kasıtları anlamayan Ismet Paşa, bir aralık, bütün Hıristiyan emellerinin Türkiye'yi māzisindeki ruh ve mukaddesâtı kökünden ayırmak olduğunu sezdiği halde, su gizli ivaz ve teminatı veriyor ve diyor ki: 'Eskiden beri kökleşmiş ve köhne engel-lerden, yani an'ane-i Islamiyetten kurtulmak husúsunda besledikleri-yani Is-met'in beslediği-azmin, inkâr edilmez delilidir."
Harfi harfine iktibas ettiğimiz bu sözlerle, Türk Başmaruhhasının, yani İsmet'-in, eskiden kökleşmiş ve köhne olmuş engellerden kurtulmak husūsunda Türk milletine beslediği katî azimle ne kast ettiğini ve bunu hangi maksat altında İslâmi-yet düşmanlarına ivaz diye takdim ettiğini sormak lazımdır.
Konferansın birinci defasında Türk Başmurahhası, bizzat karar vermek vazi-yetinde olmadığı ve büyüğüne, yani Mustafa Kemal'e bildirmek zorunda olduğu için, memlekete dönüyor; kendisini Haydarpaşa'dan Ankara'ya götüren tren ve devlet reisini (Mustafa Kemal) İzmir'den Ankara'ya götüren trenle Eskişehir'de buluşuyor. Bir arada ve başbaşa seyahat... Sonra, Ankara gizli Meclis toplantıla-n... Fakat esas meselelerde dâimâ başbaşa. Mustafa Kemal ile İsmet beraber içti-måları ve karar: "Din öldürülecektir!"
Lozan Konferansının ikinci sahifesi: "... Artık herşey Türkiye hesabına çan-nda hazırdır. Yani dîni terk ile herşey yapılacak. Yeni hizbin (Kemâlizm ve İsmet kmeti) bundan böyle, bu millette, İslâmiyeti katletmek prensibiyle hareket et-mekte, hasım dünyanın kumandanlarından, yani düşman ehl-i sâlip kumandanla-dan dini vurmakta daha hevesli olduğu ve örnekler vereceği ve bilhassa hudut değil de, hudut içi ve millî irade yaftası altında çalışacağı şüpheden våreste-
Nihâî Vesîka
Loran Muähedesinden sonra, İngiltere Avâm Kamarasında, "Türklerin istiklâ-e için tanıdınız?" diye yükselen îtirazlara. Lord Gürzon'un verdiği cevap:
"le asil bundan sonraki Türkler bir daha eski satvet ve şevketlerine kavuşa-Mandir Zira, biz onları mâneviyat ve ruh cephelerinden öldürmüş bulunu-
210
YanıtlaSilEMİRDAĞ LÄHIKASI - II
yoruz. Yani Mustafa Kemal ve Ismet'in verdikleri karar, Türk milletini Islamiyer ve din cihetinden öldürmek kararıdır."
Artık bunun üzerine herşey ap açık anlaşılıyor, değil mi?..
Gizli Anlaşmanın Entrikası
Turklere dinlerini ve din temsilciliğini feda ettirmek şartıyla, sun'i istiklal sahhas kimse de, şimdi Mısır Hahambaşısı bulunan Hayim Naum'dur. Bu Hayim isinde gizli anlaşmanın müessiri tek kelime ile Yahudiliktir. Buna memur-u mü Naum, bu korkunç teşebbüse evvela Amerika'da Türkler lehinde bir seri konferans vermek ve emperyalizma şeflerine, Türkün maddesini serbest bırakmaları, buna mukabil rühunu tâ içinden ve kendi öz adamlarına yıktırmaları fikrini telkin etmek süretiyle başlamıştır. Yani, masonluk hasebiyle, Kur'an'ın ahkâmını kaldırmak, milleti dinsiz yapmak.
Hayim Naum müthiş planının zeminini Amerika'da hazırladıktan sonra İngil tere'ye geçmiş ve hâlis Yahudi olan Lord Gürzon ile temas ederek şu teklifte bu-lunmuştur:
"Siz Türkiye'nin mülkî tamamiyetini kabul ediniz. Onlara ben İslâmiyeti vels lâmî temsilciliklerini ayaklar altında çiğnetmeyi taahhüd ediyorum."
Aynı Hayim Naum Türk Murahhaslar Heyetine müşavir sıfatıyla sokulmanın da yolunu bulmuş, yani Mustafa Kemal ve İsmet'i kendine dost bulmuş. Onun için, üçü birleşmiş ve artık arada santralın intizamla işlemesine hiçbir mâni kal-mamıştır.
Hayim Naum o sırada Ankara'ya kadar da uzanarak plânın muvaffakıyeti için gereken en mühim ve merkezî şahıs nezdinde yani Mustafa Kemal yanında-emîn bulunduğu tesirinin derecesini ölçmek istemiştir. Öyle ki, bu tesir, måhud mevzûda Hayim Naum'dan daha heveskär ve gayretli bir İslâmiyet düşmanına le sadüf etmekle muradına ermiş. Ve artık Türkü içinden vurmanın planını gerçek leştirmek için her unsur tamamlanmıştır.
İşte bu ehemmiyetli vesika, tam tamına Risale-i Nur tercümanının kırk k sene evvel hadis-i şerifin ihbârına dair beyan ettiği hadiseyi tasdik ettiği gibi, ve şe riat-1 Ahmediyeye ihånet eden o dehşetli şahsın mühim bir kuvveti Yahudi oldu ğu, Yahudi olan Lord Gürzon ile Hayim Naum o ihbarın hakikatini gösterdiklenni ve yirmi beş seneden beri Nurcuların imhâsına keyfi kanunlarla dehşetli zulümle rin hikmetini tam gösteriyor.
...
Pakranın başka
YanıtlaSilnlar bil dilerine ahçe, ya
incest gelmiş. Hemen yatıp beklemeye başlamış. Hoca hit gece mezarlıktan geçerken, birden ayağı kaymış, boş bir mezar içine O anda aklına, geceyi orada ölü gibi geçirerek yazıcı meleklerini görme
dip ka m sual
Bir süre sonra mezarlığa yaklaşmakta olan fincancı kervanından yükselen latin yan sesleri, katırcıların konuşmaları, homurtular, derken iyice yaklaşan senden korkan Hoca, kıyamet zamanı geldi sanarak dışarıda ne olduğunu görmek girmiş gibi her biri bir yana kaçışmış, bütün yükleri yerlere yuvarlanmış, fincanlar in mezardan dışarı çıkmış. Bir anda Hoca'yı gören katırlar ürkmüşler; hortlak ilmiş. Bunun üzerine sinirlenen fincancılar koşup hocayı yakalamışlar,
oğru mek aşla
"Be adam gecenin bir vakti ne yapıyorsun burada?" diye sormuşlar.
Hoca korkudan kekelemiş: "Be... Be... Ben öbür dü... dü... Dünyadan geldim. rba... Bakayım burada işler nasıl gidiyor dedim" deyince, adamlar Hoca'yı bir gunel pataklamışlar. Bin perişan eve dönen Hoca'yı karısı telaşla karşılamış, "Hoca bu hal ne?" diye sormuş. Hoca:
"Öldüm, mezardan geliyorum. Başıma bu hâl geldi," demiş. Hoca'nın hanımı, sauf saf, "Hocam öbür dünyada ne var ne yok?" diye sorunca Hoca șu cevabı vermiş: "Fincancı katırlarını ürkütmezsen hiçbir şey yoktu."
"Nusb (Meşakkat) ile uslanmayan etmeli tekdir Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir"
YanıtlaSilBİR MUTASAVVIE GÖZÜYLE
YanıtlaSilNASREDDİN HOCA
FIKRALARIN ZAHİRİ VE TASAVVUFİ İZAHLARI
NAHİT SERTDEMİR
e
ensar
3.
BASKI
Dr. Fatih Numan KÜÇÜKBALLI
YanıtlaSilTurk dili, tarih öncesi çağlardan bu yana dünyaya yön veren birçok medeniyetin sözcülüğünü yapmış; Çin Seddi'nden Sibirya'ya, Sibirya'dan Adriyatik kıyılarına kadar milyonlarca soydaşımızın ses bayrağı olmuştur. Günümüzde bu geniş coğrafyada yazı dili veya konuşma dili olarak varlığını sürdüren otuzun üzerinde Türk lehçesi bulunmaktadır. Hem dil özellikleri bakımından farklı lehçe gruplarına dahil olan hem de aralarında çok uzak mesafeler bulunan lehçelerin önemli ayrışmalara uğradığı bilinen bir gerçektir. Ancak söz konusu bu lehçeler arasında ilgi çekici benzerlikler de olabilmektedir. Bu düşünceden hareketle, elinizdeki çalışmada Türk dili coğrafyasının en batısına uzanan Türkiye Türkçesi ile doğu sınırlarında var olma mücadelesi veren Altay Türkçesi arasındaki söz varlığı benzerlikleri ele alınmış, her iki lehçenin ağızlarını da kapsayacak şekilde ortak kelimeleri tespit edilmiştir. Toplamda 3300 civarında ortak kelime belirlenmiş ve belirlenen kelimeler Eski Türkçe ile karşılaştırılmıştır. Söz konusu kelimelerin yaklaşık 2000'i Eski Türkçede tanıklanmıştır.
Altay Türkçesi ve Türkiye Türkçesi Ağızlarının
YanıtlaSil(Eski Türkçeyle Karşılaştırmalı)
ORTAK KELİMELER SÖZLÜĞÜ
Dr. Fatih Numan KÜCÜKBALLI
YAVINLARI
TT-→
YanıtlaSilyemiş: 1. Yemek, yem. 2. Yenilebilir (OSTN III, 392). // STT→ yemiş: 2. hlk. İncir (TS,
c1, el
2571). // TTA→ yemiş ~ yemiş: 1. İncir.
Danci
2. Kuruyemiş. 3. Söğüt ağacı meyvesi. 4.
ancı
Kavun (DS VI, 4244). yimiş: İncir (DS VI,
4280). // ET→ yemiş: Meyve (EDPT, 938), yèmiş: 1. Meyve, yemiş. 2. Meyveli (DTS, 272).
YanıtlaSily
emiştü: Yemek ve yem stoğu yapmış (OSTN III, 393), // STT→ yemişli: (TS, 2571). // TTA→ yemişli: İncir tatlısı (KİA, 777). // ET-0
ēn: 1. Torun. 2. Yeğen, kız kardeşin çocuğu (OSTN III, 328). // STT→ yeğen: (TS, 2565). // TTA→ yegan: Yeğen (DS VI, 4225). yeğan: (DS VI, 4225). yeyen: (DS VI, 4262). // ET→ yėgen: Yeğen (EDPT, 912; DTS, 269).
yeri-: 1. Kaçınmak, uzak durmak, (hayvanlar ve kuşlar için) kendine yaklaştırmamak. 2. Nefret etmek, tiksinmek (OSTN III, 339). // STT→ yer-: (TS, 2581). // TTA→ yer-: 1. Birinin ardından kötülüğünü söylemek, bir şeyi beğenmemek 2. Kalabalık içinde birine kötü davranmak (DS VI, 4255). yir-: Birinin ardından kötülüğünü söylemek, bir şeyi beğenmemek (DS IV, 4282). //ET→ yer-: Tiksinmek, hiç hoşlanmamak (EDPT, 955). yėr-: 1. Küçümsemek, hor görmek, tiksinmek. 2. Azarlamak, hakaret etmek vermek DTS 274)
Vasreddin Hoca'run bir oğlu var... Ters mi ters... Ne fenirse tam tersini yapan bir çocuk. Bir gün Nasreddin Hoca ile oğlu Akşehir'e giderler. Oradan iki çuval tuz urlar ve eşeğe yükleyip köylerine dönmek için yola oyulurlar. Köylerinin yakınındaki derenin yarına gelirler. Nasreddin Hoca derenin en sığ yerinden karşı tarafa geçer. Oğlu da eşeği sudan geçirmektedir. Nasreddin Hoca birde bakar, ne görsün, eşeğin sırtındaki çuvallardan biri yere değdi değecek...
YanıtlaSilNe yapsın?
Oglunun da huyunu bildiği için seslenir:
-Sevgili oğlum... Çuvallardan biri suya değecek. Biraz asıl da, iyice suya gömülsün...
Çocuğun o gün uysallığı üzerindeymiş... Tutup, babasının dediğini yapar. Sarkan çuvalı bastırır. İşte tam o anda, öteki çuvalda semerin üzerinden devrilir...
Ve iki çuval birden, hooop suya... Nasreddin Hoca bağırır can havliyle, oğluna:
-Ulan ne halt ettin, salak oğlum? İki çuval tuz suya
karıştı...
Oğlu yanıtlar:
-Kırk yılda bir baba sözü dinleyelim dedik, gene de yaranamadık...
131
NASREDDİN HOCA
YanıtlaSilHayatı - çocukluğu- fıkraları
Verağ sahibi bir adamın iki rekatı, karışık amellinin bin rekatından hayırlıdır.
YanıtlaSilRavi: Hz. Enes ra.
Sayfa: 291 / No: 8
Ramuz El-Ehadis
1045
YanıtlaSilVESAVIS
VESVESE
ya girme, aracılık yapma, واوي
veseler.
VESAVIS: (Vesvese, C.) Ver
yetler. Oğütler, Nasihatlar, VESAYA (Vaslyet, C.) Vasi-
VESB Çok olmak.
Vasiyet, Tembih, emir, Tavsiye, (Bak: Vasi) VESAYET (Visayet) Vasilik,
VESBE Bir atlama, Bir sıçra-
VESEB: Sicrama, atlama.
lle uyanıklık arası. Uyku anında aklın gitmesi, VESEN: Uyku ağırlığı. Uyku Hacet.
VESEN Put. Müşriklerin tap-tıkları suret. Karşısında İbadet edilen heykel, (Bak: Put-perest)
اتی täh itikad etmek gibi sapık şeylere inanan kimse,
Vesent: Putperest, Yıldızları -
ta tapanlar,
Veseniyyun: Putperestier, Pu-
Meydanlık.
VESI (Vesi'a) Vüs'atli genis.
وتيب
VESI B (Bak: Vüsub)
VESIC: Hızlı yürüyen deve,
VESIC: Siddetli seyir.
lam, kuvvetil.
وليل VESIK (C.: Visāk) Cok sağ-
VESIKA: Bir hälin, bir ha-disenin veya bir sözün doğruluğunu gösteren, 1-nandırıcı şey. Beige, sened.
وسيقه VESİKA: Cemaat, topluluk.
VESILE: (Väsile) Bahane, se-beb. Fırsat. Elverişil durum. Vasıta. Yol.
Paye, rütbe. Baba. Kurblyet, Kendisi ile bas-kasına yaklaşılan şey. Cennette bir menzil adı. (El-Vesiletü menziletün fi-i Cenneti hadis-i şerifi
bunu te'yid ediyor.) Veslie-i cemile Guzel sebep.
Güzel fırsat.
وسيله سعى وسیله جو
Vesile-l sa'y Çalışma vesliesi,
Vesliecu f. Sebep ve bahane
arayan.
وسیله دار
وسيلة حواء
Vesiledår f. Vesileli.
Vesilehäh: f. Vesile istiyen.
وسيلة النحات
VESILET-ON NECAT Kur-
tuluş vesliesi, kurtuluş sebebl.
رسم VESİM (E): (C.: Vüsemä-VI-sim) Güzel yüzlü, Güzel çehre, Damgalı.
وسق VESK (C.: Evsük) Cem' et-mek, toplamak. Altmış sa'.
VESM: Damga. Işaret. Daß-
lama. Döğerek toz haline getirme. VESME: Hayvana vurulan kız-
in damga.
Vesme-där f. Dağlanmış.
damgati, Rastıkir.
VESN: Hafif, Uyku, Uyku anında astın gitmesi. Uykudan dolayı kişiye arız
olan zavfisk. VESNAN: Uyuklayan, uyku-
tu geimis sten.
VESS: Suya dalmak.
VESSELAM: Iste o kadar, ar-
fok bitti, bundan sonra selam. (Bak: Selam) VEST: Ev İçerisinde olan her-
bir kapah makan.
VESTI: f. Tercüme, serh, VESTİVER: Fr. Pardesü, pal-
1045
YanıtlaSilVESVESE
to vesairenin çıkartılıp bırakıldığı yer.
وسوس VESVAS: Művesvis, Vesvese-ye sürükleyen seytan. Nefsin zihinde ilka eylediği dağdağa ve fitne. Avcının ve köpeklerin gizli sesi.
VESVESE: Şübhe. Tereddut.
وسوسة Kuruntu, Ash olmayan ihtimaller.
(Vesvese, lugatta hışırtı, fısıltı gibi gizti ses demektir. Bu münasebetle gönülde tevali ve toker-rür eden gizli sõze vesvese; ve bir nefse böyle bir söz lika etmeğe de, vesvese vermek täbir olunur.) (Ε.Τ.)
(Arkadas! Vesvese ve evham zulmetleri için-de yürürken, Resulü Ekrem Aleyhissalátů Vesselä-mın sünnetieri birer yıldız, birer lámba vazifesini gördüklerini gördüm. Her bir sünnet veya bir hadd-i ser'i zulmetil dalålet yollarında güneş gibi parlıyor. O yollarda, insan zerre miskal o sünnetierden inhi raf ve udul ederse; seytanlara mel'abe, evhama mer-keb, ehval ve korkulara ma'rez ve dağlar kadar ağır yüklere matiyye olacaktır.
Ve keza o sünnetleri, sanki semadan tedelli ve tenezzül eden ipler gibi gördüm ki: Onlara temes sük eden yükselir, saadetlere nail olur. Muhalefet edip de akla dayananlar ise, uzun bir minare ile semaya çıkmak hamakatinde bulunan firavun gibi bir firavun olur. M.N.)
(Ey su-l vesveseden me'yus nefsim! Tedal-yi hayälät, tahattur-u faraziyat, bir nevi irtisam- gay-r-ı ihtiyäridir. İrtisam ise, eğer hayırdan ve nurani-yetten olsa, hakikatın hükmü bir derece suretine ve misäline geçer. Güneşin ziyası ve harareti, âyinede-ki misäline geçtiği gibi... eğer serden ve kesiften ol-sa, aslın hükmü ve hassası, suretine geçmez ve tim-saline sirayet etmez. Mesela necis ve murdar bir şey'in äyinedeki sureti ne necistir, ne murdardır. Ve yılanın timsali, ısırmaz.
İşte su sırra binaen, tasavvur-u küfür, küfür değil; tahayyül-ü şetm, setm değil. Hususan ihtiyar-sız olsa ve farazi bir tahattur olsa, bütün bütün za-rarsızdır. Hem ehl-i hak olan Ehl-i Sünnet ve Cema-atin mezhebinde bir şey'in şer'an çirkinliği, pistiği: nehyi İlähi sebebiyledir. Mådemki ihtiyarsız ve ri-zasız bir tahattur-u farazidir, bir tedal-yi hayälidir: nehly ona taalluk etmez. O dahl ne kadar çirkin ve pis bir şeyin sureti dahi olsa, çirkin ve pis olmaz. Μ.)
(Insan kalben ve fikren hakalk-ı İlähiyeye bakıp düşündüğü zaman, blihassa namaz ve ibadet esnasında, gerek seytan tarafından, gerek nefsi ta-rafından pek fena, pis ve çirkin vesveseler, hatıra-lar, sinekler gibi kalbe, akla hücum ederler. Bu gibi hevál, vehmi ve çirkin şeylerin defiyle uğraşan a-dam, o vesveselere mağlup olur. Ancak onları mağ-lup edip kaçırmak çaresi, müdafaayı terk edip on-lar lie uğraşmamaktır. Evet arılar ile uğraşıldıkça onlar hücumlarını arttırırlar. Onlara karışılmadığı takdirde, insanı terkeder, giderler. Hem de o gibi vesveselerin, ne hakalk-ı İlähiyeye ve ne de senin kalbine bir mazarratı yoktur. Evet, pis bir menzilin dellklerinden semänın güneş ve yıldızlarına, cenne-tin gül ve çiçeklerine bakılırsa, o deliklerdeki pislik ne bakana ve ne de bakılana-bulaşmaz, Ve fena bir te'sir etmez. (Hasiye)
(Hasiye): O çirkin sözler senin kalbinin sözieri değil. Çünki senin kalbin ondan müteessir ve mumessiftir, Belki kalbe yakın olan lümme-i şey-eniden geliyor. Meselå: Sen namazda, Käbe karşı-unda, nuzuru tähide äyätı tefekkürde olduğun
alursa
YanıtlaSil1044
VER
Velvele-engiz
ran, gürutto çıkaran. وتراه انگير Velvele-engiz f. Gürültü kopa-
VELY Birbiri ardı sıra gelme.
Takib etme, Çıkma. Olma.
ریVELY: Yaz yağmurundan sonra olan yağmur.
VELY: Yakınlık.
VEMD: Gadap etmek, hiddet
lenmek, kızmak, Sıcaklığın artması. VEMİZ: Bulut arasından görü
nen işık.
sevmek, VEMK Muhabbet etmek,
VEMS: Fücur, mäslyet, günah.
Belä, musibet.
VEMYE Meşakkat, sıkıntı.
VEMZ (Vemiz): İşaret etmek.
Parlamak. Simşek çakmak. VENA (Venye): Gevsek. Zayıf. Häisiz olmak.
VENIM: Sinek tersi.
TVENN: Zebunluk, zayıflık,
zaaf. Cengilerin dıkları calpara.
ve köçeklerin parmaklarıyla cal-
olsun. والنجم VENNECMİ Yıldıza yemin.
ilk gösterme.
VENY: Is hususunda gevşek-
VER: f. "Sahib, malik;
anlamlarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. دانشور
Danis-ver: f. Allm.
Suhan-ver: Edip, säir.
VERA: Halk. Mahluk. Arzı ör-
ten mahlukat. Yaratılmış olanlar.
VER'A: Korkaklık, havf.
ka, geri. Torun.
VERA: Ote, Başka taraf. Ar-
وراء حيل Vera-i cebel: Dağın arkası.
Vera-i perde: Perde arkası.
VERA: Takvänın İleri dere-
cesi. Bilmediği ve şübhe ettiğini öğrenip lylye ve doğruya göre hareket edip bütün günahlardan ce-
kinme häleti. وراق VERAK: Bitkilerle yer yüzü-
nün yeşil olmar.. درانی VERAKI : (Verka. C.) Güver-
cinter.
دراشت VERASET: Miras sahibi ol-ma. Olen bir kimsenin mallarının Allah'ın (C.C.) emrine göre, seriatça mirasçılara geçmesi, İrsiyet. Varislik, mirasçılık, Mirasta hak sahibi olma.
و راشت رقیه Veraset-i irkiye: Doğanın, ec-
dadına benzemesi,
دزدان
VERB: Yabani hayvan iri.
VERB: Ihtiläf, fesåd.
VERD: (Vürd Vird) Gül.
VERDANE: Toplu oklava.
Koca başlı kertenkele.
* VERDE (Vürde): Renkli ol-
mak. VERDENE: 1. Oklava, börek-çi merdanesi, Dolap oku.
ورك VEREK: (C.: Evråk) Kalça kemiği.
ديل VEREL : (C: Vürelan-Evral(
Kelere benzer bir canavardır, Kuyruğu keler kuyru-ğundan uzun olur.
VEREM (C.: Evrâm) Şiş, yumru, Şişme,
1044
YanıtlaSilVelele-engla
VESATET
ZNI VERENTEL Stadet, minnet
VERESE: Miravcilar, Miras &
sanlar.
VERF Genialik,
VERH Hamurun kendini ko
yuverip süpütmesi.
VERH Hamakat, ahmaklık,
et. bilmeztik. Ucuz VERHA Akılsız ahmak ka din.
VERIK: Cok eskiden kullanı
para VERI Haramdan kacınan ki lan gümüs para, Kıymetli para.
s
VERIA: At ami.
VERID: Siyan kan damarı,
Toplar damar. Boyun damarı, Kırmızı gül. (Bak Evride)
VERIHA Çok sıvı hamur. VERIK Gür sakallı adam,
Sık yapraklı ağac.
VERIK Sikkesiz gümüş. Ga
müs
mis nesne.
VERISE: Veris otuyla boyan-
mek istediği halde sahibi engel olan davar.
VERIS Yürümek ve seğirt-
VERKA: (C. Veräki) Ya bani güvercin. Açık boz renk,
دراق VERRAK: Kağıtçı,
zel kokulu sarı bir ot.
VERS Yemende yetişen gå
beyaz olan.
VERS Yürek ağrısı Cok
درتان VERSŞAN (C: Virsän-Vera-sin) Yaban güvercini, Kumru kuşunun erkeği.
yer, varta, uçurum. ması zor olan is.
Hälledilmesi, İçinden çıkıl
VERTA (C: Virat) Cukur
VERY : Çakmaktan ates cik-
ması.
درزية VERZİDE: f. Ekilmiş.
VERZE : 1. Meslek, san'at, is.
VERZIS: f. İşletme. Calışma.
ورزش
ورزشکار Verziskár: f. Calışkan.
Calismis.
درکار VERZKAR: f. Rencher, çift-
cl, Isci.
وساعت VESAFET: Hizmetkarlık, is-
cilik.
VESAH (C.: Evsäh) Kir, pas,
Murdarlık, pisilk,
رساله VESAID
(Visāde. C.) Yas-
tıklar, siiteler, döşekler.
وصال VESAIF (Vasif, C.) Hizmet-
clier, uşaklar.
وائل VESAIK: (Vesika, C.) Vesika-
lar. وسائل VESAIL (Vesite. C.) Vesite-
ler. Sebebler.
وسائط VESALT: (Vasita. C.) Vasıta
lar.
وسائط نقلب Vesält-i nakliyye: Nakil vası taları. Taşıtlar. (Vapur, tren, otomobil gibi) وان VESAK: Bag. Rabita. Yemin-
leşerek anlaşmak, Sözleşme yeri.
VESAM: (Vesamet) Güzel ol-
ma, Güzellik.
وساعت VESATET: Vasıta olma, ara-
VERA‘
YanıtlaSilالورع
Takvânın ileri derecesini ifade eden tasavvuf terimi.
İlişkili Maddeler
TAKVÂ
Dinin emir ve tavsiyelerine uyma, haram ve günahlardan kaçınma hususunda gösterilen titizlik anlamında bir kavram.
ZÜHD
Kulun Hakk’ın dışındaki her şeyi terketmesi anlamında bir tasavvuf terimi.
Müellif: SÜLEYMAN ULUDAĞ
Sözlükte “sakınmak, kaçınmak, çekinmek” anlamındaki vera‘ kelimesi terim olarak “haram ve günah olup olmadığı şüpheli hususlardan özenle kaçınıp helâl ve mubahların bir kısmından feragat etmek” anlamında kullanılır. Bu sebeple vera‘ takvânın ileri ve özel bir şekli kabul edilir. Takvâ mahzurlu olanı, vera‘ ise helâl olması şüpheli olanı terketmektir. Bununla birlikte veraın mahzurlu olanın, takvânın ise şüpheli sayılanın terkedilmesi olduğunu söyleyenler de vardır. Nitekim Gazzâlî takvânın veraın özel bir şekli ve ileri aşaması olduğunu belirtmiştir.
Vera‘ kelimesi Kur’an’da geçmemekle birlikte veraı tarif eden ve faziletini anlatan birçok hadis bulunmaktadır (Wensinck, el-Muʿcem, “vra” md.). Hâris el-Muhâsibî bazı eserlerinde vera‘ kavramını yorumlarken, “Günah gönlüne yatmayan ve içini rahatsız eden şeydir” (Müsned, V, 253; Müslim, “Birr”, 14; Tirmizî, “Zühd”, 52); “Seni şüpheye düşüren şeyi bırak, şüphe vermeyene bak” (Müsned, III, 153; Buhârî, “Büyûʿ”, 3; Tirmizî, “Ḳıyâmet”, 60) gibi hadislere dayanarak veraı, “bir iş için harekete geçme arzusu belirdiği zaman bunun hak mı yoksa bâtıl mı olduğu açıklık kazanıncaya kadar kalbin durup düşünmesi” şeklinde tarif etmiş ve bu bilincin takvâdan kaynaklandığını söylemiştir. Ona göre veraın alâmeti kalbin içinde hissedilen kötülükten nefret etmektir. Veraın en üst seviyesi sakıncalı olanı işleyebileceği korkusuyla sakıncasız olanı terketmektir. Taatin aslı vera‘, veraın aslı takvâ, takvânın aslı nefis muhasebesi, bunun da aslı havf ve recâdır. İnsandaki veraın derecesi Allah’ın azabına ve gazabına uğrama endişesiyle doğru orantılıdır. Öte yandan ihtiras ve dünyaya rağbet veraın zayıflığını gösterir. Bu sebeple vera‘ sahibinin zâhid olması gerekir, zira veraın son mertebesi zühdün ilk derecesi kabul edilir.
Kaynaklarda Hz. Ömer’in beytülmâle ait mumu sadece devlet işlerinde kullanması, Ömer b. Abdülazîz’in beytülmâle ait bir miski koklamaktan kaçınması, Ebû Hanîfe’nin ribâya girer korkusuyla alacaklısına ait duvarın gölgesinde gölgelenmemesi, Bişr el-Hâfî’nin kız kardeşinin umuma ait bir meşalenin ışığında yün eğirmesine karşı çıkması, Hamdûn el-Kassâr’ın ziyaretine gittiği hasta dostunun ölümü üzerine oradaki mumu hemen söndürüp, “Artık mum hastanın mirasçılarına intikal etmiştir” demesi vera‘ örneği olarak kaydedilmektedir. Fıkıhta ihtiyat kavramı, şüpheli konularda hata ve günaha düşmemek için en güvenli yolu seçmeyi ifade etmesi bakımından vera‘ ile eş anlamlıdır.
YanıtlaSilTasavvufta vera‘ genelde bir makam kabul edilir. Serrâc veraı tövbeden sonra gelen ikinci makam diye zikretmekte ve bunun üç mertebesinden bahsetmektedir. Birinci mertebe helâl ile haram arasında bulunan, helâl mi haram mı olduğu tam bilinmeyen şüpheli şeylerden kaçınmaktır. İkinci mertebe gönül ehlinin veraıdır; bunlar, “Müftüler ne şekilde fetva verirse versin sen fetvayı kalbinden iste” (Dârimî, “Büyûʿ”, 2; Müsned, IV, 228); “Günah gönlüne yatmayan şeydir” gibi hadislere dayanarak gönlün kabul etmediği şeyi günah sayarlar. Üçüncü mertebe âriflerin veraıdır, bu da elde edilen şeylerin Allah’ı unutturmamasıdır. Ebû Süleyman ed-Dârânî, “Seni Allah’tan alıkoyan her şey uğursuzluktur” derken veraın bu türüne işaret etmiştir (Serrâc, s. 70-71). Yahyâ b. Muâz, Allah Teâlâ’dan başkasına gönülde yer vermemeyi “kalbin veraı” diye tanımlamaktadır (Kuşeyrî, s. 286).
Gazzâlî veraın dört mertebesinden bahseder. İlk mertebe şahitlik ve kadılıkla velâyette aranan adalet ve ehliyetin korunması için haramlığı açıkça bilinen günahlardan sakınmaktır. İkincisi günah olması muhtemel şeylerden sakınan sâlihlerin veraı, üçüncüsü harama yol açmasından korkulan helâlleri terkeden takvâ sahiplerinin veraı, dördüncüsü Allah’a daha fazla yaklaşmak için ömrün her anını O’ndan başkasına harcamaktan kaçınan sıddîkların veraıdır (İḥyâʾ, I, 25-26; II, 95). Gazzâlî bu dört vera‘dan sadece birincisinin fıkhın konusuna girdiğini, diğer üçünün ahlâkı ve âhireti ilgilendirdiğini söylemiş, dinî hükümlerdeki farklı dereceleri ve mükelleflerin mertebelerini dikkate almadan sâlih, müttaki ve sıddîkların benimsediği veraı bütün müminlerden beklemenin birtakım vehim ve vesveselere yol açabileceğine işaret etmiştir (a.g.e., II, 108, 111).
YanıtlaSilMuhâsibî, Kitâbü’l-Mekâsib ve’l-veraʿ ve’ş-şübühât (nşr. Abdülkādir Ahmed Atâ, Kahire 1969; nşr. Muhammed Osman el-Huşt, Kahire 1984), Ebû Ca‘fer Muhammed b. Ya‘kūb el-Ferecî (Sülemî, s. 146), Muhammed b. Nasr el-Mervezî (Keşfü’ẓ-ẓunûn, II, 1469), Ahmed b. Hanbel, Ali b. İsmâil es-Sanhâcî (Beyrut 1987), İbn Ebü’d-Dünyâ (Haydarâbâd 1408/1988) gibi müellifler Kitâbü’l-Veraʿ adıyla eserler yazarak veraın mahiyeti ve önemi üzerinde durmuşlardır. Ahmed b. Hanbel eserinde vera‘ ile ilgili hadislere ve menkıbelere geniş yer vermiştir (Kitâbü’l-Veraʿ, nşr. G.-H. Bousquet – Ch. Dominique, Beyrut 1983, 1986).
BİBLİYOGRAFYA
YanıtlaSilTehânevî, Keşşâf, II, 1480, 1527.
Müsned, III, 153; IV, 228; V, 253.
Muhâsibî, er-Riʿâye li-ḥuḳūḳıllâh (nşr. Abdülhalîm Mahmûd – Ahmed Atâ), Kahire 1390/1970, s. 49, 63, 555.
a.mlf., el-Veṣâyâ (nşr. Abdülkādir Ahmed Atâ), Beyrut 1406/1986, s. 235.
a.mlf., el-Mesâʾil fî aʿmâli’l-ḳulûb (nşr. Abdülkādir Ahmed Atâ), Kahire 1969, s. 200.
Serrâc, el-Lümaʿ, s. 70-71, 303.
Kelâbâzî, et-Taʿarruf, s. 84-85.
Ebû Tâlib el-Mekkî, Ḳūtü’l-ḳulûb, Kahire 1961, I, 277, 453.
Sülemî, Ṭabaḳāt, s. 146, 562.
Kuşeyrî, er-Risâle, s. 285-291.
Hâce Abdullah-ı Herevî, Menâzilü’s-sâʾirîn, Kahire 1328, s. 9.
Gazzâlî, İḥyâʾü ʿulûmi’d-dîn, Kahire 1358/1939, I, 25-26; II, 95, 108, 111.
Ebû Mansûr el-Abbâdî, Ṣûfînâme (nşr. Gulâm Hüseyin Yûsufî), Tahran 1347, s. 92-95.
Şehâbeddin es-Sühreverdî, ʿAvârifü’l-maʿârif, Beyrut 1966, s. 488.
Ferîdüddin Attâr, Teẕkiretü’l-evliyâʾ (nşr. Muhammed İsti‘lâmî), Tahran 1346 hş., s. 824.
Muhyiddin İbnü’l-Arabî, el-Fütûḥâtü’l-Mekkiyye, Kahire 1293, II, 231-234.
İbn Kayyim el-Cevziyye, Medâricü’s-sâlikîn, Kahire 1403/1983, II, 21-29.
Zerrûk, Ḳavâʿidü’t-taṣavvuf (nşr. M. Zehrâ en-Neccâr), Kahire 1388/1968, s. 37.
Şa‘rânî, el-Mîzânü’l-kübrâ, Kahire 1306, I, 13.
Birgivî, eṭ-Ṭarîḳatü’l-Muḥammediyye, İstanbul 1301, s. 199-219.
İsmâil Rusûhî Ankaravî, Minhâcü’l-fuḳarâ, Bulak 1256/1840, s. 163.
Keşfü’ẓ-ẓunûn, II, 1469.
Brockelmann, GAL, I, 310.
Kāsım Ganî, Târîḫ-i Taṣavvuf der İslâm, Tahran 1340 hş., s. 270-273.
Seyyid Sâdık-ı Gûherîn, Şerḥ-i Iṣṭılâḥât-ı Taṣavvuf, Tahran 1383 hş., X, 182-188.
H. Yunus Apaydın, “Karâfî, Şehâbeddin”, DİA, XXIV, 396.
BİBLİYOGRAFYA
YanıtlaSilTehânevî, Keşşâf, II, 1480, 1527.
Müsned, III, 153; IV, 228; V, 253.
Muhâsibî, er-Riʿâye li-ḥuḳūḳıllâh (nşr. Abdülhalîm Mahmûd – Ahmed Atâ), Kahire 1390/1970, s. 49, 63, 555.
a.mlf., el-Veṣâyâ (nşr. Abdülkādir Ahmed Atâ), Beyrut 1406/1986, s. 235.
a.mlf., el-Mesâʾil fî aʿmâli’l-ḳulûb (nşr. Abdülkādir Ahmed Atâ), Kahire 1969, s. 200.
Serrâc, el-Lümaʿ, s. 70-71, 303.
Kelâbâzî, et-Taʿarruf, s. 84-85.
Ebû Tâlib el-Mekkî, Ḳūtü’l-ḳulûb, Kahire 1961, I, 277, 453.
Sülemî, Ṭabaḳāt, s. 146, 562.
Kuşeyrî, er-Risâle, s. 285-291.
Hâce Abdullah-ı Herevî, Menâzilü’s-sâʾirîn, Kahire 1328, s. 9.
Gazzâlî, İḥyâʾü ʿulûmi’d-dîn, Kahire 1358/1939, I, 25-26; II, 95, 108, 111.
Ebû Mansûr el-Abbâdî, Ṣûfînâme (nşr. Gulâm Hüseyin Yûsufî), Tahran 1347, s. 92-95.
Şehâbeddin es-Sühreverdî, ʿAvârifü’l-maʿârif, Beyrut 1966, s. 488.
Ferîdüddin Attâr, Teẕkiretü’l-evliyâʾ (nşr. Muhammed İsti‘lâmî), Tahran 1346 hş., s. 824.
Muhyiddin İbnü’l-Arabî, el-Fütûḥâtü’l-Mekkiyye, Kahire 1293, II, 231-234.
İbn Kayyim el-Cevziyye, Medâricü’s-sâlikîn, Kahire 1403/1983, II, 21-29.
Zerrûk, Ḳavâʿidü’t-taṣavvuf (nşr. M. Zehrâ en-Neccâr), Kahire 1388/1968, s. 37.
Şa‘rânî, el-Mîzânü’l-kübrâ, Kahire 1306, I, 13.
Birgivî, eṭ-Ṭarîḳatü’l-Muḥammediyye, İstanbul 1301, s. 199-219.
İsmâil Rusûhî Ankaravî, Minhâcü’l-fuḳarâ, Bulak 1256/1840, s. 163.
Keşfü’ẓ-ẓunûn, II, 1469.
Brockelmann, GAL, I, 310.
Kāsım Ganî, Târîḫ-i Taṣavvuf der İslâm, Tahran 1340 hş., s. 270-273.
Seyyid Sâdık-ı Gûherîn, Şerḥ-i Iṣṭılâḥât-ı Taṣavvuf, Tahran 1383 hş., X, 182-188.
H. Yunus Apaydın, “Karâfî, Şehâbeddin”, DİA, XXIV, 396.