-1929-Arapça ve Farsça dersleri okullardan kaldırıldı.
1939-Almanya'nın Polonya'ya saldırması Üzerine, II. Dunya Savaşı başlamış oldu.
1947-TBMM, Amerikan yardım anlaşmasını oy birliği ile kabul etti.
EYLUL
01
PAZARTESİ
9 1447 R.EVVEL
RUMI: 19 AĞUSTOS 1441
HIZIR: 119
tevekkül ettim
Hud Suresi: 56
BİR HADİS
Misvak kabuğu ile de olsa karnınızı doyurabilecek-seniz insanlardan bir şey istemeyin.
Taberani
İnsan küçük bir âlem olduğu gibi, âlem dahi büyük bir insandır. Bu küçük insan o büyük insanın bir fihristesi ve hülāsasıdır. İnsanda bulunan numunelerin büyük asılları, insan-ekberde
TASAVVUFTA GEÇEN KALP, RUH, SIR, HAFİ, AHFA GİBİ RUHUN ORGANLARI, YILLARCA GIDASINI ALMADIĞI İÇİN KİREÇLENİYOR, TASAVVUF VE TARİKATLAR BUNLARIN YENİDEN İŞLER HALE GELMESİNİ SAĞLIYOR. BU ORGANLARA ADETA FİZİK TEDAVİ OLARAK ALLAH ZİKRİ İLE BERABER ÇEŞİTLİ ZİKİRLER VERİYORLAR Kİ VÜCUT KONTROL ALTINA ALINARAK YENİDEN CANLANSIN.
Yüce Allah; Ådem Aleyhisselâmı yaratmak istediği zaman", yere: "Ben, sen-den bir halk yaratacağım ki, onlardan, bana itäat edenler de olacak, onlardan, bana isyan edenler de olacaktır.
Onlardan, bana itäat eden kimseyi, Cennet'e koyacağım.
Bana isyan eden kimseyi ise, Cehennem'e sokacağım!" diye Vahy etti. Sonra da(2), Cebrail Aleyhisselâmı, yerden(), bir avuç toprak(), çamur getirmesi için, gönderdi.
Yer, Cebrail Aleyhisselâma:
"Ben, senin, benden bir şey eksiltmenden, beni, yaramaz hale getirmenden,
Allah'a sığınırım!
Ben, senin, beni eksiltmeni, istemiyorum!
Çünki, Allah, benden bir halk yaratacak, bu halk ta, Allah'a asi olacak.
Allah, onlardan dolayı, beni, bir ceza ile cezalandırır!" dedi. (6)
Bunun üzerine, Cebrail Aleyhisselâm, ondan, bir şey almaksızın geri döndü.
"Ya Rabb! Yer, sana sığınınca, onu, sığındırdım. (8)
Onun üzerinde durmayı, kendisini zorlamayı uygun görmedim." dedi. (9)
1) İbn. Esir-Kamil c.1,8.27
2) Sa'lebl-Ardis s.26
3) Taberi-Tarih c. 1,5.45, Mes'üdi-Murucuzzeheb c.1,s.30,Ibn Asakir-Tarih c.2,5.342,Ibn Eslr-Kamil c.1,s27,Ebülfide
Yüce Allah, bundan sonra, Mikäil Aleyhisselamı gönderdi. (10)
30
Yer, Ona da, Cebrail Aleyhisselâma söylediği gibi söyledi. (11)
Onun yapacağı şeyden dolayı da. Allah'a sığındı.
Mikäil Aleyhisselâm da, onu, sığındırdı. (12)
Yer, böyle kendisinden bir şey alınmasından, Allah'a sığınınca (13) Mikail Aley. hisselâm, ondan bir şey almaksızın (14) dönüp Yüce Allah'a, Cebrail Aleyhisselā. mın söylediği gibi söyledi.
Bunun üzerine, Yüce Allah, yere, Ölüm Meleğini gönderdi. (15)
Yer, yine, kendisinden alacağı seyden dolayı (15) Allah'a sığınınca (17. ölüm me-leği: "Ben de, Allah'ın emrini, yerine getirmemiş olarak dönmemden Allah'a sı ğınırım!" dedi. (15)
Yer yüzünden alacağını aldı ve tek yerden almadı. (19)
Kırmızı, beyaz ve siyah topraktan aldı. (20) ve karıştırdı. (21)
Böyle, yer yüzünden alınan topraktan yaratılmış olduğu için, Adem Aleyhisse lama "Adem" ismi verilmiştir. (22)
Yüce Allah, Adem Aleyhisselâmı, yaratmağa başladığı zaman, Melekler(23),
Allah, bizden daha bilgili ve kendisi katında bizden daha şerefli bir halk ya-ratmaz (26)
Biz muhakkak, o yaratılacak olandan daha bilgili ve ondan, daha şerefliyizdir!" diyerek (27), aralarında gizlice konuştular. (Taberi-Tarih c.1, s.51)
Yüce Allah; Ådem Aleyhisselâmın bedenini Cennet'te yaratarak onu, dilediği kadar, kendi halinde bıraktığı sırada, İblis, onun çevresinde dolaşmağa başlayıp
10) Taber-Tarih c.1,s.45, Mes'udi-Muruc. c.1,8.30, Ibn Asakir-Ta. c.2.s.342, Ibn Esir-Kâmil c. 1,s.27, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.86
11) Mes'üd-Murucuzzeheb c.1,s.30, İbn Asakir-Tarih c.2.5.342 12) Taberi-Tarih c. 1,5.45, Ion Esir-kamil c. 1,s.27, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,8.86 13) Sålebi-Aräis s26
14) Mes'üdi-Murucuzzeheb c 1,5.30, Sálebl-Aráis s.26
17) Taberl-Tarih c. 1.5.45, Mes'udi-Murucuzzeheb c. 1,5.30, Sålebl-Aräis s.26.İbn Asakir-Tarih c.1,s.342, Ibn Esl Elkamil c 1,827 , Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1.8.86
vennihaye c 1,9.86 18) Taberl-Tarh c. 1,s-45, Mes'udi-Muruc.c.1.s.30, Ibn Asakir-Tanh c 2,s 342, İbn. Esir-Kamil c.1,s.27, Ebütfida-Elbidaye
20) Taberi-larin c.1.5.46, Mes 18) Tabart-Tarth c.1.5. 45-46, Ibn Asakir-Tarih c.2.5.342, Ibn. Eslr-Kamil c.1,8.28, Ebültida Elbidaye venninaye c.1.5.86. abbrid-Tabaka c.1. 26, Ahmed Hanbel-Misned c.4,3.400, Ebu Davud-Sünen c.4.5.222, Tirmizi Sünen c. 5, s. 204 Elbidaye vennihaye c.1.5 86 Mes udi-Muruc, c.1.5.3U, Ibn Asaxır-i anh c.2,5.342, Ibn Esir-Kamil c. 1,6.28, Ebülfida
22) Ibn Sa'd-Tabakal c 1.5 25. Taberl-Tarih c.1.3.46 Mes'udi-Muruc. c.1.8.30. Ibn asakir-Tarih c.2.4.341.343. Sühey Ravdulünüf c.1.5 82. Ebülfered İbn Cevzi-Tabsıra c. 1,s.14, Ibn Esír-Kamil c.1.5.28
23) Taberi-Tarih c.1, 5.51, Ibn Asakir-Tarih c.2,8.348
24) Ibn Asakir-Tarih ci1.s.348
25) Taberi -Tarih c. 1,5 51, Ibn Esir-Kamil c.1,8.31
26) Taberl-Tarih c.1.5.51, Ibn Asakir-Tarih c.2,5.348-349
27) Taberl-Tanh c. 1,5.51, İbn. Esir-Kamil c.1,s.31
içinin boş ve kendisine malik olamayacak bir biçimde yaratılmış olduğunu gördü ve anladı da "Ben, bunu kolayca yenebilir, ona, üstün gelebilirim!" dedi. (Hakim Müstedrek c 2. s 542, Deylemi-Elfirdevs с.3, в. 422)
Melekler, Ådem Aleyhisselâmın, Cennette yerde duran ruhsuz cesedini gör dükleri zaman korktular.
Onların arasında en çok korkan da, Iblis (Şeytan) idi.
İblis, cesedin yanından geçtikçe "Sen, muhakkak, büyük bir iş için yaratılmış sındır!" derdi. (29) Ayağıyla, ona vurur ve vurdukca da, cesed, testi gibi ses çı karırdı.
"Her halde, sen, böyle testi gibi seslenmek için değilsin! Muhakkak yaratıldı ğın şey içinsin!(30) Eğer ben senin üzerine musallat kılınacak, sataştırılacak olur-sam, muhakkak seni, helâk edeceğim!
Eğer, sen, benim üzerime musallat kılınacak olursan, sana isyan edeceğim!" derdi (31)
İblis, Meleklere de; "Bu, size üstün tutulacak olursa, siz ne yaparsınız?" diye sordu.
Melekler "Biz, Rabb'ımıza itaat ederiz!" dediler.
Iblis ise, içinden "Vallâhi, bu, bana üstün tutulacak olursa, ona, isyan edece-ğiml" dedi. (32)
Yüce Allah, Ådem Aleyhisselâma, Ruh üfürdüğü zaman, Ruh, Onun cesedi-nin baş tarafından girdi ve cesedin her yerinde eseri ve kan, meydana geldi.
"Sen, senden başka ilah bulunmayan Allahsın!" dedi.
Yüce Allah: ADEM ALEYHİSSELAMIN YARATILDIĞI VE CENNET'E KONULDUĞU GÜN :
"Doğruyu söyledin!" buyurdu, (30)
Adem Aleyhisselamın yaratıldığı ve Cennet'e konulduğu (40) gün, Cuma go nü idi. (41)
MELEKLERİN ADEM ALEYHİSSELAMA SECDE VE İBLİS'İN İMTİNA EDİŞİ:
Yüce Allah, Adem Aleyhisselama secde etmelerini Meleklere emr etti.
Meleklerin hepsi, hemen secdeye kapandılar. Iblis ise, secde etmeğe yanaşmadı.
Kendisinin nefsi, ona, kibir ve gurur telkin etti de, büyüklenmek istedi:
"Ben, ona secde etmem! Ben, ondan daha hayırlıyım!
Yaşça, ondan daha büyüğüm. Yaratılışca da, ondan daha güclüyüm! Beni ateşten, onu ise, çamurdan yarattıl" dedi. Ateş, topraktan daha güçlüdürl demek istedi, (42) "Ben, yer yüzünde Halifelik vazifesinde çalıştırılmıştım. Ben, kanadlıyım! Nur göğüslüklü ve kerâmet taclıyımdır! Ben, senin yerinde ve göğünde Sana, İbådet etmişimdir" dedi. (43)
İBLİS'İN ASLI, İYİ VE KÖTÜ TUTUMU:
İblis; Cin aslındandı. (44)
Semada, Melekler yanında, Allah'a, öyle ibâdete koyulmuştu ki, kullarından, hiç bir kimse, Allah'a, onun gibi ibådet edememişti.
Kendisinin, Ådem Aleyhisselâmın yaratılışına kadar böylece ibadet etmekten ayrılmamış olması, İçinde taşıdığı kibir, gurur, azgınlık ve kıskançlık duygula rını silemedi, (46)
38) Ibn Asaki Tarih c.2.s. 342
30) Mai Muvalta' c.1,8.108, Ibn Sa'd-Tabakat c.1,8.30, Ibn Ebl Şeybe-Musannef c.2,s. 150 Ahmed b. Hanbel-Müsned 2.540, Müslim-Sahih c.2.8585, Ebü Davut-Sünen 0.1,8.274, Tirmizi-Sünnen c.2,5.359, Ibn. Mace-Sünen 18.344. Darm-Sinnen c.1.8.307, Nesal Sünen c.3,3.00, Håkim-Müstedrek c. 1,s.277, Begavi-Mesabihussünne
41) Mali Muvatta c.1.8.100, Ibn Sa'd-Tabakat c.1,8.30, Ibn Ebi Seybe-Musennel c.2.8.150. A.b.Hanbel-Müsned-Müaned.2.8.540, Müslim-Sahih c.2.8.585, Ebu Davud c. 1,8.274, Tirmizi c.2,8.359, Ibn Mace c. 1,8.344. Darimi Tirmizi-Sünen c.2,s.359, Nesal-Sünen
.1,8.307. Nesai c 3,8.00, Håkim c.1,8.277, Begavi c. 1,8.07 42) Taberi-Tarih c.1,8.48 44) Kehl 50
Yüce Allah'ın, Adem Aleyhisselâma, sulbünden getireceği Nebiler, Resuller sebebile bahş ettiği şerefi kıskandı da (47), Adem Aleyhisselâmın balçıktan, ken-disinin ateşten yaratıldığına bakıp "Ben, ondan hayırlıyım (48), ben bir çamur ola-rak yarattığın kişiye secde eder miyim hiç?(49) diyerek kâfirliğini açığa vurdu.
Yüce Allah da, onu, isyanının cezası olarak, her hayrdan ümid kesmiş, taşlan-mış bir Şeytan yaptı! (51)
ÅDEM ALEYHİSSELÄMIN BİLGİ VE KERÁMETCE MELEKLERE ÜSTÜNLÜĞÜNÜN GÖSTERİLİŞİ :
Yüce Allah; Melekleri, Ådem Aleyhisselâma secde ettirdikten sonra, Ona, her şeyin, hattā, zürriyetinden geleceklerin isimlerine varıncaya kadar, bütün yara-tıkların -Meleklerin bile- isimlerini birer birer öğretti.
Onları, Meleklere sorup bu husustaki aczlerini, kendilerine itiraf ettirdikten son-ra, Ådem Aleyhisselama emr etti, onları Meleklere, birer birer haber verdirdi. (52)
Ādem Aleyhisselâmın, bilgice ve kerâmetce, Meleklere üstünlüğü, böylece gös-terilmiş ve anlatılmış, kendileri de bu hususta açıkladıkları, gizledikleri sözlerin-den dolayı tevbeye sevk edilmiş oldu. (53)
İNSANLIK TARİHİNDE İLK SELÁMLAŞMA:
Yüce Allah, Adem Aleyhisselâma:
"Haydi, şu Melekler cemaatının yanına git te, onlara (54) (Esselâmü aleyküm!) di-yerek(55) selâm ver!(56)
54) Ibn. Sa'd-Tabakat c. 1,5.31, Ahmed b. Hanbel-Müsned c.2.s.315 Buharl-Sahih c.4,s.102, Taberi-Tarih c.1.5.48. Ibn Asakir-Tarih c.2,s. 344, Ibn Esir-Kamil c. 1.5.30, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c. 1.5.87
55) Ibn Sa'd-Tabakat c. 1,s.31. Taberl-Tarih c. 1.5.48, Ibn. Esir-Kamil c. 1.5.30, Ebulfida-Elbidaye vennihaye c. 1.5.67 56) Ahmed b. Hanbel-Müsned c.2.s 315, Buhari-Sahih c.4,s. 102, Ibn asakir-Tarih c.2,5.344, Ibn Esir-Kâmil c. 1.5.30 57) Ibn Sa'd-Tabakat c. 1.8.31. Ahmed b. Hanbel-Müsned c.2,s.315. Buhari-Sahih c.4.8.102 Ibn Asakir-Tarih c.2.3.345 58) Ibn Sa'd-Tabakat c. 1,s 31 Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.87
59) Ahmed b. Hanbel-Müsned c.2.5.315, Buhari-Sahih c.4,s.102, Ibn Asakir-Tarih c.2.5.345
60) Ibn Sa'd-Tabakat c. 1,s.31, Ahmed b. Hanbel-Müsned c.2.s.315 Buhari-Sahih c.4.5.102. Taberi-Tarih c.1.6.49, Ibn Asakir-Tarih c.2.s.345, Ibn Esir-Kamil c. 1.5.30
61) Ahmed b. Hanbel-Müsned c.2.3.315, Buhari-Sahih c.4.8.102, Ibn. Asakir-Tarih c.2.5.344
Aden Aleyhisselâm, Cennet'te (54) oturup konuşacak bir kimse(55) ve kendisi ile sükûnet bulacağı bir zevce (66) bulunmaksızın tek başına gezip dolaştığı sıradan Yüce Allah, ona, bir uyku verdi. (68) Uyudu (69)
Yüce Allah, ona bir elem duyurmadan, sol eğe kemiklerinden birini alıp yerine et doldurdu. (70)
Ådem Aleyhisselâm, daha uykudan uyanmadan, Hz. Havva'yı, ondan yarattı. (71)
Ådem Aleyhisselâm, uyanınca (72), başucunda bir kadının oturduğunu gördü. (73)
"Bir kadın ha!?" dedi, (74) ve ona:
"Sen, Nesin?(75), Sen, kimsin?" diye sordu.
Hz.Havva:
"Bir Kadın!" dedi.
Adem Aleyhisselâm:
"Sen, ne için yaratıldın?" diye sordu.
Hz.Havva:
"Sen, benimle sükünet bulasın diye yaratıldım!" dedi. (76)
Melekler, Ådem Aleyhisselâmın bilgisinin nerelere kadar ulaşabildiğini anlamak ilmini sınamak için(77), hz. Havva hakkında ona:
"Bu, nedir?" diye sordular.
62) Ibn. Sa'd-Tabakat c. 1,5.31, Taberi-Tarih c.1,5.48-49, Ibn. Esir-Kamil c.1,s.30
63) Ahmed b. Hanbel-Müsned c.2.5.315, Buharl-Sahih c.4,s.102, Ibn.Asakir-Tarih c.2,5.344
64) Taberi-Tarih c.1,s 52, Sålebi-Arais s.29
65) Sålebi-Arais s.29
66) Taberl-Tarih c. 1.5.52, Ibn Asakir-Tarih c.2,5.349, İbn. Esir-Kamil c. 1,s.32, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c. 1.5.74 67) Taberl-Tarih c.1.5.52, Sålebi-Aräis s 29, İbn. Asakir-Tarih c.2,5.349, Ibn. Esir-Kamil c. 1,s.32, Ebülfida-Elbidaye
vennihaye c.1,s.74 68) Sålebl-Aráis s.29
69) Ibn Sa'd-Tabakat c.1.3.39, Taberl-Tarih c. 1,5.52, Sålebl-Aräis s.29 Ibn. Asakir-Tarih c.2.s. 349, Ibn. Esir-Kami
c. 1,8.32, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.74
70) Taberi-Tarih c. 1.5.52, İbn Eslr-Kamil c.1.5.33, Ebûfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.74
71) Taberi-Tarih c.1.s 52, Salebi-Arais s.29
72) Ibn Sa'd-Tabakat c.1.5.39, Taberi c. 1,s 52. Sålebi s 29, İbn Asakir c.2.s.349, İbn. Esir-Kamil c.1,5.32
73) Taberi c.1.6.52. Salebi s 29. Ibn Asakir c.2.5.349. Ibn. Esir c.1.5.32. Ebülfida-Elbidaye vennihaye c. 1. 74
74) Ibn Sa'd-Tabakat c.1,s.39, Taberi-Tarih c.1,s.53
76) Taberl-Tarih c.1.5.52, Ibn Asakir-Tarih c. 2.s.349, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,5.74
75) Taberi-Tarih c. 1,552, Ibn Asakir-Tarih c.2,s.349
"Kendisi, canlı bir şeyden yaratıldığı İçin!" dedi. (81)
İbn. Abbas'a göre: Hz. Havva'ya, her canlının anası olduğu için, Havva ismi verilmiştir. (82)
Melekler:
"O, ne için yaratıldı?" diye sordular.
Ådem Aleyhisselâm:
"O, benimle sükünet bulsun, ben de, onunla sükûnet bulayım diye!" dedi. (83)
Yüce Allah, böylece, Hz. Havva'yı, Adem Aleyhisselâma eş yaptı. (84)
Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâm, bir Hadis-i şeriflerinde: "Kadın, ka-burga kemiğinden yaratılmıştır. Kaburganın en eğri yeri de, üst kısmıdır. Onu, doğ-rultmağa kalkarsan, kırarsın! Hali üzere bırakırsan, eğrilikte devam eder.
Kadınlar hakkında, biribirinize hayr tavsiye ediniz!" buyurmuştur. (Buhari-Sahih c.4 s. 103, Müslim-Sahih c.2, s.1091)
İLK EŞLERİN MUTLU CENNET YAŞANTILARI VE İBLİS'İN ONLARI CENNET'TEN UZAKLAŞTIRMA TUZAĞINA DÜŞÜRÜŞÜ :
Yüce Allah; Ådem Aleyhisselâm'la Hz. Havva'nın Cennet'te yaşamalarına ve ora-da-yaklaşmalarını yasakladığı bir tek ağaç dışında- Cennet meyvalarının hepsin-den ve Cennet'in her nimetinden bol bol yararlanmalarına müsaade etti. (85)
Ayrıca; İblis'in de, kendilerine düşman olduğunu açıklayıp:
Türkiye'deki askeri darbe ve müdahalelerin çoğu, psikolojik etki yaratmak amacıyla genellikle Cuma günleri gerçekleştirilmiştir. Öne çıkan tarihlerin günleri şöyledir: 27 Mayıs 1960 (Cuma), 12 Mart 1971 (Cuma), 12 Eylül 1980 (Cuma), 28 Şubat 1997 (Cuma) ve 27 Nisan 2007 (Cuma) T24. 15 Temmuz 2016 darbe girişimi de yine bir Cuma günü yaşanmıştır Türkiye Belediyeler Birliği. Önemli Darbe ve Müdahale Günleri: 27 Mayıs 1960: Cuma 12 Mart 1971 Muhtırası: Cuma 12 Eylül 1980: Cuma 28 Şubat 1997: Cuma 27 Nisan 2007 (e-muhtıra): Cuma 15 Temmuz 2016 (Girişim): Cuma
Adem Aleyhisselâmın oğulları, Meleklerle birlikte geri döndüler.
Melekler, Ådem Aleyhisselamın yanına girince, Hz. Havva, korktu ve Adem Aley.
hisselama yapıştı.
Adem Aleyhisselâm, ona:
"Sen, Yüce Rabb'ımın Melekleri ile benim aramdan çekil!" dedi.
Bunun üzerine, Melekler, Adem Aleyhisselâmın ruhunu kabz ettiler.
Sonra, onu, yıkadılar, kefenlediler, kokuladılar.
Kabrini, kazdılar.
Meleklerden birisi, öne geçti.
Öteki Melekler de onun arkasına durdular.
Ādem Aleyhisselâmın oğulları da, onların arkasında sıralandılar.
Cenaze namazını kıldılar.
Melekler, kabrin içine girip Ådem Aleyhisselâmı, kabre indirdiler.
Üzerini, kerpiçle kapatılar. Kabrin üzerine, toprak çektikten sonra "Ey Ade. moğullanı! İşte, ölüleriniz hakkında tutacağınız yol, budur!" dediler. (350)
ÅDEM ALEYHİSSELAMIN VEFAT GÜNÜ, YAŞI VE KABRİ :
Adem Aleyhisselâmın vefat ettiği gün, cuma günü idi. (351)
Ömrü de, bin yıldı, (352)
Selam olsun Ona!
Ådem Aleyhisselâmın kabri hakkında müteaddid ve muhtelif rivayetler olup bun-lara göre:
1) Ådem Aleyhisselâmın cesedi, Hindistan'ın Nevz dağındaki mağarada idi. (353)
350) Ibn Sa'd-Tabakat c.1.5.33-34, Ibn Ebi Şeybe-Musannel c.3,s.243, Ahmed b. Hanbel-Müsned c.5,s.136, Hakim Müstedrek c.1.8.344-345. Heysemi-Mecmauzzevaid c.8.5.199
351) Malik-Muvatta c. 1.3.108, Ibn Sa'd-Tabakat c. 1,s.30, İbn Ebi-Şeybe-Musannef c.2,s.150, Ebu Davud-Sünen c.1.5.274, Ibn Mace Sünen c. 1.s 344, Darimi-Súnen c.1,s.307, Begavi-Mesabihussünne c.1,5.67 352) Ibn Sa 6-Tabakal c. 1.5.28.29, Ahmed b. Hanbel-Müsned c.1,s.299, Taberi-Tarih c.1,s.79, Salebi-Arais s.48. Deylemi-Firdevs
gamber, "Güneşin doğduğu en hayırlı gün cumadır; Adem o gün yaratılmış, o gün cennete girmiş ve o gün cennetten çıkarılmıştır; kıyamet de cuma günü ko-pacaktır" (Müslim, "Cuma", 18) sözüyle bu günün özelliğini dile getirmiştir. Al-lah'ın cennette cuma gününe tekabül eden ve "yevmü'l-mezîd" denilen günde kullarına kendisini ziyaret fırsatı vere-ceğini, bunun için onlara tecelli edece-ğini bildirmiş (İbn Kayyim el-Cevziyye, I, 369-372, 408-410), başka bir hadiste de bu günde yapılan duaların kabul edile-ceği bir anın (icâbet saati) bulunduğunu haber vermiştir. İcâbet saatinin zeval-den itibaren namazın başlamasına, ima-mın minbere çıkmasından namazın baş-lamasına veya bitimine ya da ezandan itibaren namazın eda edilmesine kadar devam ettiği, ayrıca fecir ile güneşin do-ğuşu, ikindi namazı ile güneşin batışı arasında olduğu şeklinde çeşitli görüş-ler ileri sürülmüştür. Hz. Peygamber'in, "Ben onu biliyordum, ancak Kadir gece-si gibi o da bana sonradan unutturuldu" (Hâkim, I, 279) meâlindeki hadisine da-yanarak esmâ-i hüsnâ arasında ism-i a'zamın, ramazanın son on günü içinde Kadir gecesinin gizli tutulması gibi icâ-bet saatinin de insanların bütün gün bo-yunca Allah'a yönelmeleri için gizli tu-ifnde edilmiştir. Cuma günü ge-
İslâmî Dönem. İslâmiyet’te haftalık toplu ibadetin yapıldığı cuma gününe çok önem verilmesine ve bugünün müslümanlar için bir bayram olduğunun belirtilmesine rağmen (bk. CUMA) gerek Kur’ân-ı Kerîm’de gerekse hadislerde cuma müslümanlar için bir tatil günü olarak tayin edilmemiştir. Bununla beraber cuma gününün özelliklerini dikkate alan bazı İslâm âlimleri, haftanın herhangi bir gününün tatil kabul edilmesi durumunda bunun cuma olmasının uygun bulunduğunu ifade etmişlerdir (Mevdûdî, VI, 277; DİA, VIII, 85). Asr-ı saâdet’te ve Hulefâ-yi Râşidîn döneminde haftanın herhangi bir gününün resmî tatil olarak seçildiğine dair bir kayıt bulunmamaktadır. Emevîler devrinde Ziyâd b. Ebîh’in Basra’da davalara cuma dışındaki günlerde baktığı dikkate alınırsa (Cehşiyârî, s. 25) bundan ilk defa cumanın yalnızca mahkemeler için resmî tatil olduğu sonucuna varılabilir. Abbâsîler’de ise ilk devirlerden itibaren resmî dairelerin (divan) cuma günleri tatil edildiği bilinmektedir. Ebû Hanîfe (ö. 150/767) zamanında mahkemeler ve okullar cumartesi günleri tatildi (M. Manazir Ahsan, s. 284). Halife Mehdî (775-785), resmî dairelerin cumadan başka perşembe günleri de tatil edilmesini istedi. Bu durum Mu‘tasım-Billâh (833-842) zamanına kadar devam etti. Mu‘tasım, Fazl b. Mervân’ın tavsiyesine uyarak perşembe gününü tatil dışına çıkardı ve resmî dairelerin sadece cuma günü tatil edilmesini emretti (Cehşiyârî, s. 166). Ancak III. (IX.) yüzyılın ortalarından itibaren mahkemeler pazartesi veya salı günleri çalışmıyordu. Bu uygulama, Mu‘tazıd-Billâh’ın 279’da (892) hilâfet makamına geçmesine kadar sürdü. Halife Mu‘tazıd cuma yanında salı gününü de tatil ilân etti. Ubeydullah b. Süleyman’a ve Bedr’e, kumandanların ve dostlarının tatil günlerinde Dârülhilâfe’ye gelmemelerini söyledi ve bu iki gün içinde divanların açılmamasını istedi. Cuma günü devlet daireleri tatil olmakla beraber dükkânlar ve pazar yerleri açıktı. Halk haftalık ihtiyaçlarını cuma günü yaptığı alışverişlerle karşılardı. Abbâsîler’in daha sonraki dönemlerinde muhtemelen yahudi cemaatinin tesiriyle halk cumartesi günleri dükkânları kapatmaya başladı. Fakat 488 (1095) yılında dükkânların cuma günleri kapatılması ve cumartesi açık bulundurulması emredildi. Muhtesip bu emre uygun olarak dükkânları denetliyor ve aksine hareket edenleri cezalandırıyordu (İbnü’l-Cevzî, IX, 91).
Osmanlı Devleti’nde başlangıçta belli bir hafta tatili günü yoktu. Diğer İslâm devletlerinde olduğu gibi Osmanlılar’da da cuma gününe dinî hükümler dışında bir mahiyet verilmemiş, namaz vaktinde kısa bir süre işe ara verme dışında cuma günü hafta tatili olarak kabul edilmemişti. Memurların cuma namazını eda edebilmeleri için dairelerde cami haline getirilen yerlere minber bile konulmuştu. Süleymaniye Camii inşaatına dair mufassal muhasebe defterlerinde işçilerin cuma günleri tatil yaptığı belirtilmekteyse de (Barkan, I, 4, 157) bunun bütün çalışanların uyduğu genel bir hafta tatili olduğunu söylemek mümkün değildir. Nitekim muhasebe ve rûznâmçe defterlerinde, iş yerlerinde uygulanan tatil günlerinin hem zaman hem de gün adı olarak değişik şekillerde kaydedildiği görülmektedir. Meselâ 1820’lerde tatil günleri pazartesi ve perşembe iken 1830’larda pazar günü olmuştur (BA, D.BŞM. SHM, nr. 19830, 20111). Değişik zamanlarda bazan cuma, bazan pazartesi, bazan perşembe ve salı günlerinde tatil yapıldığı anlaşılmaktadır. Bu uygulamadan her iş kolunun kendine göre bir tatil gününün bulunduğu, ancak bunun da belli bir periyoda ve belli bir güne bağlı olmadığı sonucu çıkarılabilir.
İlk zamanlarda resmî dairelerde tatil günü olmamakla birlikte medreselerde haftanın belli birkaç günü tatil yapılırdı. Osmanlılar’dan önce medreselerde uygulanan öğretim metodu ve tatil günleri Osmanlı Devleti’nde de benimsendi (Baltacı, s. 43). İlk Osmanlı medreselerinde talebelerin kütüphaneye gitmesine imkân vermek için genellikle salı ve cuma günleri ders yapılmazdı. Bazı medreseler buna pazartesi veya perşembeyi de ekleyip hafta tatilini üçe çıkardığı gibi bazıları yalnız cuma günleri tatil yapmaktaydı (Bilge, s. 22-23). Ancak Fâtih Sultan Mehmed döneminden itibaren medreselerde hafta tatilinin salı olmak üzere bir güne indirildiği ve Cumhuriyet dönemine kadar böyle devam ettiği anlaşılmaktadır (Ergin, s. 113). Salı günü medresede esas dersler okutulmazdı; fakat isteyenlere program haricinde “koltuk” adı altında bazı yardımcı dersler gösterilirdi. Medreselerin salı günü tatil oluşu bazı yanlış inançların yerleşmesine de sebep olmuştur. Halk arasında o gün bir işe başlamanın veya seyahate çıkmanın uğursuzluk getireceğine inanılırdı (Ünver, s. 97). Halbuki İstanbul’un fethi salı gününe rastladığından o gün aslında Rumlar tarafından uğursuz kabul ediliyordu.
Osmanlı Devleti’nde memur sayısının artmasıyla birlikte resmî dairelerde hafta tatili uygulamasının başladığı, fakat bunun muayyen bir güne bağlı kalmadığı anlaşılmaktadır. Nitekim XVIII. yüzyılın ilk yarısında devlet daireleri perşembe günü tatil yaparken (1730 Patrona Halil İhtilâli, s. 29) daha sonra buna pazartesi de eklendi. Sadrazam İzzet Mehmed Paşa, işlerin yoğunluğunu ileri sürerek 1188 (1774) tarihli bir buyruldu ile hafta tatiline son verdi ve memurların her gün çalışmasını sağladı (TSMA, nr. E. 5381). II. Mahmud devrinde tatil uygulamasına yeniden başlandı. 1247’de (1831-32) Bâbıâli ile diğer bazı resmî dairelerde perşembe ve pazar (Lutfî, III, 173), Bâb-ı Defterî’de ise pazartesi ve perşembe günleri hafta tatili yapılıyordu (a.g.e., IV, 100). Fakat defterdarlıktaki memurların haftada iki gün çalışmamasının işleri aksattığı gerekçesiyle yalnız pazar günü tatil yapılması kabul edildi. Mısır meselesi yüzünden işlerin çoğalması üzerine bir günlük tatil de diğer devlet daireleriyle birlikte kaldırıldı. Mısır meselesi halledildikten sonra hafta tatili uygulamasına yeniden başlandı ve 1249’da (1833-34) yalnız defterdarlık memurlarının perşembe günleri tatil yapmasına karar verildi (a.g.e., IV, 100). 1252 (1836) yılında yapılan bir düzenleme ile Bâbıâli memurlarının da perşembe günleri çalışmaması kararlaştırıldı (a.g.e., V, 55; Takvîm-i Vekāyi‘, sy. 136). Daha sonra, buna pazar gününün de eklenerek hafta tatilinin iki güne çıkarıldığı (a.g.e., sy. 167), ancak Tanzimat’ın ilânından (3 Kasım 1839) sonra bunun kaldırıldığı ve tatil günü olarak yalnız perşembenin bırakıldığı anlaşılmaktadır (BA, İrade-Dahiliye, nr. 380; BA, BEO, Ayniyat Defteri, nr. 766, s. 162; Takvîm-i Vekāyi‘, sy. 194). Fakat bu tatil günü de pek uzun sürmedi. Perşembe günü tatil yapan devlet memurlarının çoğu ertesi günü cuma namazını bahane ederek işlerinin başına gelmemeye başlayınca 4 Zilhicce 1257 (17 Ocak 1842) tarihli irade ile hafta tatili perşembeden cumaya alındı (BA, İrade-Dahiliye, nr. 2482; BA, Buyruldu Defteri, nr. 3, s. 54; BA, BEO, Ayniyat Defteri, nr. 767, s. 46). Adı geçen iradede, tatil gününün cumaya alınmasıyla bu mübarek güne saygı gösterilmiş olacağı ileri sürülmektedir. Bu ifadeden, memurların cumaya haftanın diğer günlerinden farklı bir önem vermeleri sebebiyle o günü kendilerine ayırmayı istedikleri anlaşılmaktadır. Diğer taraftan gayri müslim memurların kendi dinî günlerinde tatil yapmaları müslüman memurlara da örnek olmaktaydı.
Cuma günü, yalnız resmî devlet dairelerinde çalışan müslümanlar için hafta tatili olarak kabul edilmişti. Tanzimat’tan sonra açılan yeni mektepler de cuma günü tatil edildikleri halde medreseler yine eskisi gibi salı günü tatil yapıyordu. Müslüman olmayan memurlarla sanat ve ticaret erbabı halkın hafta tatili yoktu. Bu arada hıristiyan memurlar pazar günü, Mûsevîler ise cumartesi günü tatil yapıyordu. Zaman içinde sanat ve ticaretle uğraşanlar da kanunî mecburiyet olmadığı halde hafta tatili uygulamaya başladılar. Böylece Osmanlı ülkesinde müslümanların cuma, Mûsevîler’in cumartesi ve hıristiyanların pazar olmak üzere haftada üç tatil günü ortaya çıktı.
Millî Mücadele’den sonra ülkenin iktisaden kalkınması yollarını tesbit etmek üzere toplanan İzmir İktisat Kongresi’nde (17 Şubat-4 Mart 1923) bütün müslüman ve gayri müslimlerin uyacakları bir hafta tatilinin belirlenmesi hususu gündeme geldi ve tüccar grubunca hazırlanan üç maddelik teklif oy birliğiyle kabul edildi. Bu teklif, hangi din ve mezhepten olursa olsun bütün Türk vatandaşlarının cuma günü tatil yapmasını öngörüyordu. Ayrıca cuma gününün dışında da iş yerini kapatmak isteyenler serbest olacaktı (Afetinan, s. 33-34).
Kongrede alınan bu karar gereğince Cumhuriyet’in ilânından sonra cuma gününün hafta tatili olarak kabulü için 19 Kasım 1923 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne iki kanun teklifi sunuldu. Gümüşhane mebusu Zeki Bey’in teklifi cuma gününün genel hafta tatili sayılmasını ve bütün iş yerlerinin kapatılmasını öngörüyordu. Kanunun gerekçesinde müslümanların cuma, hıristiyanların pazar ve Mûsevîler’in cumartesi tatil yapmalarının millî hâkimiyet ve iktisadî hayatla bağdaşmadığı ileri sürülmekteydi. Menteşe mebusu Şükrü Kaya ve otuz iki arkadaşınca verilen ikinci teklif ise nüfusu 30.000’den fazla olan şehirlerde cuma gününün hafta tatili olarak kabulünü öngörmekteydi. Teklifin gerekçesinde milleti oluşturan asıl unsurların müslüman olduğu, İslâmiyet’te cuma tatili bulunmamakla birlikte geleneklerin cumayı tatil kabul ettiği belirtilmekteydi (T.B.M.M. Zabıt Ceridesi, II. Devre, IV, 641-644).
Hafta tatiliyle ilgili teklifler İktisat ve Adliye komisyonlarında birleştirildikten sonra genel kurula sevkedildi. Teklif üzerindeki müzakerelere 29 Aralık 1923’te başlandı. İktisat Komisyonu adına söz alan Yusuf Akçura, halkının ekseriyeti müslüman olan ülkede cumanın genel hafta tatili olarak kabul edilmesinin adalete uygun olduğunu, azınlıkların cumanın dışındaki günlerde de tatil yapmakta serbest olduklarını, fakat cuma günü çalışmaya veya çalıştırmaya hakları olmadığını söyledi. Saruhan mebusu Âbidin Bey de müslümanlarca en önemli gün sayılan cuma gününün meclis tarafından hafta tatili yapıldığını, bunun dışındaki günlerde isteyenlerin dükkânlarını kapatabileceğini belirtti (a.g.e., IV, 649-650). Müzakerelerin tamamlanmasından sonra oy birliğiyle kabul edilen 2 Kânunusâni 1340 (2 Ocak 1924) tarih ve 394 sayılı Hafta Tatili Kanunu on dört maddeden oluşmaktaydı. Birinci maddeye göre nüfusu 10.000 veya daha fazla olan şehirlerde bütün iş yerleri haftada bir gün tatil yapmak mecburiyetindeydi ve bu tatil günü de cuma olacaktı. Resmî dairelerle genel ve özel sınaî ve ticarî kurumlarda görev alanların haftada altı günden fazla çalıştırılması ikinci madde ile yasaklanıyordu. Bu kanun nüfusu 10.000’den az olan şehirlerde de belediye meclisinin kararıyla uygulanabilecekti (Düstur, Üçüncü tertip, V, 516-518).
Türk-İslâm tarihinde ilk defa cuma gününü bütün müslüman ve gayri müslimlerin uyacakları genel hafta tatili olarak kabul eden bu kanunu basın olumlu karşıladı. Halk tarafından da büyük sevinçle karşılanan kanunun genelde ekonomik zorunluluktan doğmuş olmakla birlikte sosyal içeriği daha ağır basıyordu. Milliyet, din, adalet ve siyaset konuları kanunun kabulünde önemli rol oynamıştır. Emperyalizme karşı millî bir mücadele vermiş olan Türkiye Büyük Millet Meclisi, cuma gününün hafta tatili yapılmasını âdeta bağımsızlığının bir ispatı şeklinde değerlendirmiş, bilhassa cuma günü üzerinde ısrar edilmesinde hâkim unsurların müslüman olması gerekçe olarak ileri sürülmüştür.
Hafta Tatili Kanunu 1935’te yapılan değişikliğe kadar yürürlükte kaldı. Başvekil İsmet İnönü’nün imzasıyla 13 Mayıs 1935’te Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sevkedilen millî bayram ve genel tatiller hakkındaki kanun teklifi hafta tatilinin cumadan pazara alınmasını öngörmekteydi. Gerekçesinde de pazarın milletlerarası tatil günü olduğu, bu tatil gününden ayrılmakla ülkenin ekonomik açıdan büyük kayıplara uğradığı ileri sürülmekteydi (T.B.M.M. Zabıt Ceridesi, V. Devre, III, 1). İlgili komisyonlarda görüşüldükten sonra 23 Mayıs’ta genel kurula sevkedilen teklifin bütünü üzerinde konuşan milletvekillerinin hepsi hafta tatilinin cumadan pazara alınmasının isabetli olduğunu ifade etti. Konuşmacılar, İslâmiyet’te cuma gününün namaz saati hariç tatil olmadığını, ayrıca Cumhuriyet’le birlikte Avrupalı devletler sırasına girildiğini, bu devletlerin kabul ettiği pazar gününün tatil yapılmasının zorunlu bulunduğunu ileri sürüyorlardı. Bazıları da pazar günü tatil yapmayı Batı medeniyetinin bir gereği olarak görüyor, artık köhne kanunlardan kurtulmak gerektiğini ve taassup dönemlerinin geride bırakıldığını söylüyordu. Teklif üzerinde yapılan konuşmalara cevap vermek üzere söz alan Dahiliye Vekili Şükrü Kaya kanunun tamamen siyasî ve içtimaî olduğunu, din ile hiçbir ilgisinin bulunmadığını ve şimdiye kadar çıkarılan devrim kanunlarından biri olduğunu açıkladı (a.g.e., III, 302-304). Daha sonra 27 Mayıs 1935 tarih ve 2739 sayılı Ulusal Bayram ve Genel Tatiller Hakkındaki Kanun oy birliğiyle kabul edildi. Altı maddeden oluşan kanuna göre hafta tatili otuz beş saatten az olmamak üzere cumartesi saat 13.00’ten itibaren başlayacaktı (Türkiye Cumhuriyeti Kanunları, I, 257-259). Böylece 1924’te millî ve iktisadî bağımsızlığın bir ispatı gibi görülen cuma tatili uygulamasına siyasî, iktisadî ve içtimaî bakımdan yakın ilişki içinde bulunulan Batı dünyası ile bütünleşme mecburiyeti gerekçe gösterilerek son verilmiş oldu.
Hafta tatilinin cumadan pazara alınması, cuma tatilinin menşeinin İslâmiyet’e dayandığını zanneden bazı kesimlerde büyük telâş uyandırdı. Bu arada kanun basında tartışıldı. İnkılâpları destekleyen gazeteler kanunu olumlu karşıladılar. Kurun gazetesinde 2 Haziran 1935 tarihinde yayımlanan imzasız bir makalede hafta tatilini dinî açıdan ele alanlar eleştiriliyor ve İslâmiyet’te cuma gününün tatil olacağına dair bir hüküm bulunmadığı ileri sürülüyordu. Gazeteler, ilk defa 2 Haziran 1935’te uygulanan pazar tatilinin cuma tatilinden daha neşeli geçtiğini haber veriyordu. Ancak bazı müslümanlar arasında pazar gününün hafta tatili yapılmasına karşı oluşan muhalefet günümüze kadar devam etmiştir.
Hafta tatili uygulaması bu şekliyle 1974 yılına kadar devam etti. Resmî kurumların cumartesi yarım gün çalışmasının faydalı olmadığı kanaatiyle bu tarihte yeni bir düzenlemeye gidildi. 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nda değişiklik yapan 12 sayılı kanun hükmünde kararnâme ile (TC Resmî Gazete, sy. 14.901) haftalık çalışma süresi 39 saatten kırk saate çıkarıldı. Cumartesi ve pazar günlerinin de tam gün olarak tatil edilmesi kararlaştırıldı. Bakanlar Kurulu’nun 29 Haziran 1974 gün ve 7/8519 sayılı kararıyla çalışma saatleri yeniden düzenlendi. 1 Temmuz 1974 tarihinde yürürlüğe girmesi öngörülen bu karara göre cumartesi ve pazar günleri resmî hafta tatili oluyor, buna karşılık diğer günlerin çalışma saatleri arttırılıyordu (TC Resmî Gazete, sy. 14.932). 12 Eylül 1980 askerî harekâtından sonra oluşturulan Millî Güvenlik Konseyi’nin kabul ettiği 17 Mart 1981 gün ve 2429 sayılı Ulusal Bayramlar ve Genel Tatiller Hakkındaki Kanun’la, 27 Mayıs 1935 gün ve 2739 sayılı kanun ve bu kanunda değişiklik yapan kanunlar yürürlükten kaldırıldı. Adı geçen kanunun üçüncü maddesinin ikinci fıkrası ile resmî kurumların cumartesi ve pazar olmak üzere haftada iki gün tatil yapmaları usulü aynen benimsendi. Diğer iş yerlerinde ise yine eskiden olduğu gibi yalnız pazar günleri hafta tatili uygulanmasına devam edilecekti (TC Resmî Gazete, sy. 17.284).
İSLÂM KONFERANSI TEŞKİLÂTI’NA ÜYE DEVLETLERDEN HAFTA TATİLİNİ CUMA GÜNÜ YAPANLAR 1. Bahreyn 9. Libya 2. Birleşik Arap Emirlikleri 10. Pakistan 3. Cezayir 11. Sudan 4. Filistin 12. Suriye 5. Irak 13. Tunus 6. İran 14. Uman 7. Katar 15. Ürdün 8. Küveyt 16. Yemen Bu ülkelerden Birleşik Arap Emirlikleri’nde ayrıca perşembe öğleden sonra, Cezayir’de pazar, Küveyt ve Bahreyn’de perşembe, Tunus’ta cuma-cumartesi öğleye kadar ve pazar tam gün tatildir.
BİBLİYOGRAFYA BA, HH, nr. 16297.
BA, İrade-Dahiliye, nr. 380, 2482.
BA, Cevdet-Dahiliye, nr. 1484.
BA, BEO, Ayniyat Defteri, nr. 766, s. 162; nr. 767, s. 46.
BA, Buyruldu Defteri, nr. 3, s. 54.
BA, D.BŞM.SHM, nr. 19830, 20111.
TSMA, nr. E. 5381.
T.B.M.M. Zabıt Ceridesi, II. Devre, IV, 640-688; V. Devre, III, 1-4, 302-304.
Cehşiyârî, el-Vüzerâʾ ve’l-küttâb, s. 25, 166.
Şâbüştî, ed-Diyârât (nşr. K. Avvâd), Beyrut 1406/1986, s. 119.
İbnü’l-Cevzî, el-Muntaẓam, IX, 91.
Lutfî, Târih, III, 172-173; IV, 100; V, 55.
1730 Patrona Halil İhtilâli Hakkında Bir Eser: Abdi Tarihi (nşr. Faik Reşit Unat), Ankara 1943, s. 28-29.
Emin Efendi, Menâkıb-ı Kethüdâzâde, İstanbul 1294, s. 18.
Ali Rıza Bey, Bir Zamanlar İstanbul (haz. Niyazi Ahmet Banoğlu), İstanbul, ts. (Tercüman 1001 Temel Eser), s. 200-201.
Düstur, Üçüncü tertip, Ankara 1931, V, 516-518.
Osman Nuri Ergin, Türkiyede Şehirciliğin Tarihî İnkişafı, İstanbul 1936, s. 112-115.
A. Süheyl Ünver, İstanbul Üniversitesi Tarihine Başlangıç: Fatih, Külliyesi ve Zamanı İlim Hayatı, İstanbul 1946, s. 97-99.
Müellif: MUSTAFA YAYLA İslâm Hukuku. İslâm geleneğinde tatille ilgili olarak bayram kavramı vardır; ramazan ve kurban bayramları yıllık, cuma da haftalık bayram günleridir. Hz. Peygamber Medine’ye hicret ettiğinde halkın İranlılar’dan alınma Nevruz ve Mihrican adlı iki bayramı kutladığını görmüş ve, “Allah sizin için bu iki günü daha hayırlı iki günle, kurban ve ramazan bayramları ile değiştirdi” demiştir (Ebû Dâvûd, “Ṣalât”, 245; Nesâî, “Ṣalâtü’l-ʿîdeyn”, 1). Ayrıca kurban ve ramazan bayramlarının dışında haftalık olarak cumanın Allah’ın müslümanlara tahsis ettiği bir bayram günü olduğunu ifade etmiştir (İbn Mâce, “İḳāmetü’ṣ-ṣalât”, 83). Buna göre cuma müslümanların bir kutlama ve ibadet günüdür; bu günde şartlarına sahip olanların cuma namazını eda etmesi farzdır. Dolayısıyla cuma gününün inananlar katında diğer günlerden farklı ve önemli bir yeri vardır (bk. CUMA). Ancak İslâmî gelenekteki cuma, Yahudilik’teki cumartesi gününde olduğu gibi zorunlu bir tatil ve istirahat günü değil cuma namazının topluca kılındığı bir ibadet günü olarak anlaşılmıştır. İmam Mâlik, ashaptan bir kısmının, yahudi ve hıristiyanların cumartesi ve pazar günleri yaptığı gibi kişinin cuma günü işi terketmesini mekruh gördüğünü rivayet etmektedir (Ebû Bekir et-Turtûşî, s. 286). Hafta tatili konusuna, ferdî ve içtimaî hayatın birçok yönünü ele alan ve genelde meseleci (kazüistik) bir tarzda oluşan fıkıh literatüründe değişik vesilelerle atıfta bulunulur. İslâm hukukunda çalışma hayatıyla ilgili konuların, bu arada çalışanların yeme, içme, dinlenme gibi tabii ve ibadet gibi mânevî hak ve ihtiyaçlarının klasik dönem fıkıh kitaplarının “icâre” bölümünde veya “edebü’l-kādî” türü eserlerde dolaylı olarak ele alındığı görülür. O dönem İslâm hukukçuları iş akdi açısından öğretmenlik, işçilik, memurluk vb. meslekler arasında bir fark gözetmezler ve ücret karşılığı çalışan veya belli bir işi üstlenen kimseleri genelde “ecîr-i hâs” ve “ecîr-i müşterek” şeklindeki ikili ayırım içinde ele alarak ortak hükümlere tâbi tutarlar.
İcâre akdinin genel yapısı içerisinde işçinin (çalışan) iş veren karşısındaki haklarından biri de dinlenme hakkıdır. “İnsana çalıştığından başka bir şey yoktur” (en-Necm 53/39) meâlindeki âyet, ücretin ancak fiilî çalışma karşılığında hak edileceğine işaret etmektedir. Fıkıh literatüründe, genelde bir veya birkaç günlük veya götürü usulü iş akdi ele alındığından ücret kural olarak fiilî çalışmanın karşılığını teşkil eden bir konumdadır. Hafta tatili ve tatil günleri için ücret tahakkuku konusu uzun süreli iş akdinin gündeme geldiği durumlarda ve dönemlerde önem taşımaya ve tartışılmaya başlanmıştır. Çalışılmayan süre için işçinin ücreti hak edip etmeyeceği konusunda klasik dönem fıkıh literatüründe yer alan görüşleri bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Aslında hafta tatili vb. tatiller için ödenecek ücret kişinin daha önce çalıştığı zamanlardaki emeğinin bir karşılığı olarak ele alınabileceği gibi, çalışanın tatil yaparak dinlenmesi gelecek günlerde verimini arttırıcı bir katkı, temel hak ve hürriyetlerin uzantısı sayılabilecek bir hak veya örf ve konumdan doğan bir şart olarak da değerlendirilebilir. Şu halde meseleye farklı açılardan bakıldığında işçi ve diğer çalışanlar için ücretli hafta tatili mümkün, hatta gerekli hale gelebilmektedir.
Devletten maaş alarak çalışan kadının (hâkim) tatil günü ücreti hak edip etmeyeceği konusunun ilk dönemlerden itibaren tartışılmaya başlandığı ve bazı fakihlerin bu durumda hâkimlerin ücretli hafta tatili hakkının bulunduğu yönünde görüş beyan ettikleri görülür. Öte yandan bu gibi konuların İslâm hukukunda taraflar arası anlaşmaya, bu arada işçi ve iş veren arasındaki hizmet akdine veya genelde mevcut örfe bırakılan konular arasında yer aldığını da gözden uzak tutmamak gerekir. Nitekim değişik meslek gruplarıyla ilgili farklı örnek ve tartışmaların fıkıh kitaplarında çeşitli vesilelerle ele alındığı görülmektedir. Meselâ ücret karşılığı çalıştığı için kural olarak “ecîr” statüsünde bulunan ve iş akdinde her gün çalışması şartı yer almayan bir müderrisin örfe göre hafta tatili yapabileceği ve bu günlerde derse girmediği halde ücret alabileceği öngörülmüştür (Bilmen, V, 61). Mâlikî fakihi Kābisî de hafta tatili bağlamında Ebû Abdullah İbn Abdülhakem’den, “Öğretmen aylık ücretle tutulur, cuma günleri ve halkın örfen tatil saydığı günleri tatil eder, bu sözleşmenin şartı gibidir” şeklindeki bir ifadeyi nakletmektedir (İslâm’da Öğretmen ve Öğrenci Meselelerine Dair Geniş Risale, s. 58). Hanefî fakihlerinden Sadrüşşehîd İbn Mâze, “Tatil gününde kadının ücretinden kesinti yapılır mı?” diye bir başlık açarak hâkimin hem dinlenmesi hem de kendi özel işlerini görebilmesi için haftada en az bir gün istirahat etmesi gerektiği üzerinde durarak tatil gününde ücrete hak kazanıp
kazanmayacağının tartışmasını yapar (Şerḥu Edebi’l-ḳāḍî, I, 251). Belh ulemâsının hafta tatilinde kadının ücretinden kesinti yapılacağı şeklinde, muhitindeki ulemânın ise aksi yönde fetva verdiklerini nakleden İbn Mâze, doğru görüşün hâkimin ücretinden hafta tatilinde kesinti yapılmayacağını benimseyen kanaatin olduğunu ifade etmiştir. Çünkü kadı hafta tatilinde dinlenerek sonraki çalışma günlerine hazırlanmaktadır. Buna göre tatil gününün faydası yargı görevinde bulunacağı diğer çalışma günlerine râcidir. Bundan dolayı da ücrete hak kazanır (a.g.e., I, 251). Öte yandan, yapılan işin ve verilen ücretin uzun süreli veya en azından haftalık olması halinde çalışan kişinin ücretli hafta tatiline hak kazanacağı şeklinde bir ilkenin kabul edilmesi mümkündür. Çünkü İslâm hukukçularının bir kısmına göre işçi ve iş veren bir haftadan fazla sürecek bir iş akdi yaptıklarında örf ve âdet esas alınacak ve istisnalar hariç cuma günleri iş süresi dışında tutulacaktır. Zira bu fakihlere göre müslümanlar için cuma, yahudiler için cumartesi, hıristiyanlar için de pazar günleri örfen çalışma günlerine dahil edilmez.
1190 yılı civarında İbn Meymûn’un bir soruya verdiği cevaptan, yahudilerle ortak iş yerlerindeki müslüman sanatkârların (işçiler) Yahudilik vb. dinlerdeki gibi mecburi bir dinlenme gününe sahip olmadıkları halde cuma günü çalışmayıp tatil yapmayı gelenek haline getirdikleri anlaşılmaktadır (Goitein, Studies in Islamic History and Institutions, s. 270). Cuma günü müslümanlar için cuma namazının edâsı dışında zorunlu bir istirahat zamanı sayılmadığından olsa gerek, sanayi devrimi öncesi İslâm toplumlarında hafta tatilinin cuma olarak kabul edilmesi yoluna gidilmemiş, zamanın icaplarına ve sosyal hayatın seyrine göre bazan cuma, bazan da diğer günler hafta tatili olarak düşünülmüştür. Abbâsîler zamanında mektepler ve resmî daireler cuma günleri kapalı tutulurken (EI2 [İng.], II, 593) Osmanlılar’da Fâtih Sultan Mehmed devrinden itibaren medreselerin salı günleri tatil yapmış olması buna örnek teşkil eder. Bununla birlikte 1550-1557 yılları arasını kapsayan bir araştırma, Osmanlı inşaat sektöründe cuma gününün hafta tatili olduğunu göstermektedir. Bunun yanında yahudi işçilerin cumartesi, hıristiyanların ise pazar günü çalışmadıkları görülmektedir (Barkan, I, 157 vd.).
Her zamanda ve her yerde uygulanabilecek evrensel ilkelere sahip olması İslâm dininin en önemli bir vasfıdır. Değişen toplumlarda farklı özellik alabilecek hükümler İslâm’ın ruhuna ve yapısına uygun olarak ilgili zaman ve toplumun örfüne bırakılmıştır. Günümüzde çalışanların hakları kapsamında yer alan hafta tatili, yıllık tatil vb. meseleler de İslâm hukuku açısından bu tür problemlerdendir. Bundan dolayı İslâm hukuku kaynaklarında işçinin hak ve görevlerinin ele alındığı icâre akdinde işçinin çalışma süresi, istirahat ve tatiliyle ilgili bağlayıcı hükümler mevcut olmayıp bu hususlar taraflar arasındaki anlaşmaya bırakılmış, akidde karara bağlanmayan konularda ise örf ve âdet esas alınmıştır. İslâm toplumlarında çalışma hayatıyla ilgili diğer birçok kural gibi çalışanların hafta tatili hakları da bu çerçevede bir seyir takip etmiş, özellikle sanayi devriminden, geniş işçi ve memur kesimlerinin oluşmasından sonra daha da önem arzeden bir konu haline gelmiştir. Bu gelişmeler sonucunda İslâm ülkelerinde de çalışma ve ticaret hayatından resmî dairelere kadar hukukî bazı düzenlemelere gidilmiştir. Öte yandan İslâm ülkelerinin anayasalarının hemen hepsinde çalışanların dinlenme hakkından söz edilir. Bazı İslâm ülkelerinde hafta tatili İslâmî geleneğe uygun şekilde cuma günü olarak kabul edilmiştir.
M. Fehr Şakfe, Aḥkâmü’l-ʿamel ve ḥuḳūḳı’l-ʿummâl fi’l-İslâm, Beyrut 1967, s. 101 vd.
Ali Abdürresûl, el-Mebâdiʾü’l-iḳtiṣâdiyye fi’l-İslâm, Kahire 1968, s. 144, 149-150.
S. D. Goitein, Studies in Islamic History and Institutions, Leiden 1968, s. 111, 270.
a.mlf., “D̲j̲umʿa”, EI2 (İng.), II, 593.
Abdülhamîd eş-Şirvânî, Ḥavâşî ʿalâ Tuḥfeti’l-muḥtâc [baskı yeri ve tarihi yok] (Dârü’l-fikr), VI, 145-146.
Ömer Lutfi Barkan, Süleymaniye Cami ve İmareti İnşaatı: 1550-1557, Ankara 1972, I, 157 vd.
Hüseyin Atay, İslâm’da İşçi-İşveren İlişkileri, Ankara 1979, s. 64.
Şeref b. Ali eş-Şerîf, el-İcâretü’l-vâride ʿalâ ʿameli’l-insân, Cidde 1980, s. 298 vd.
Hayreddin Karaman, İslâm’da İşçi-İşveren Münasebetleri, İstanbul 1981, s. 57.
a.mlf., İslâm’ın Işığında Günün Meseleleri, İstanbul 1996, I, 50-51, 463.
a.mlf., “Cuma”, DİA, VIII, 85.
Bilmen, Kamus2, V, 61.
İbrahim Canan, İslam’da Zaman Tanzimi, İstanbul 1985, s. 107 vd.
Ali Bardakoğlu, “İslâm Hukukunda İşçi ve İşveren Münasebeti”, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, İstanbul 1986, s. 226 vd., 243 vd.
Mevdûdî, Tefhîmü’l-Kur’ân (trc. Muhammed Han Kayanî v.dğr.), İstanbul 1987, VI, 277.
a.mlf., Fetvalar (trc. Mahmud Osmanoğlu – A. Hamdi Chohan), İstanbul 1992, I, 401.
Ahmet Akgündüz, “Eski ve Yeni Hukukumuzda İşçinin Çalışma Süresi, İstirahat, Tatil ve İbadet Hakkı”, Mukayeseli Hukuk ve Uygulama Açısından İşçi-İşveren Münasebetleri, İstanbul 1990, s. 111.
Vecdi Akyüz, “Devlet ve İşçi-İşveren İlişkileri”, a.e., s. 199.
Süleyman Akdemir, “Toplu Tenkitler-II”, a.e., s. 325-326.
Tahsin Sınav, “İş Hukuku’nda İşçinin Çalışma Süresi ve Dinlenme Hakları Konulu Tebliğe Katkılar”, a.e., s. 360.
Adem Esen, Sosyal Siyaset Açısından İslâm’da Ücret Kavramı, Ankara 1993, s. 88.
Hamdi Döndüren, Çağdaş Ekonomik Problemlere İslâmî Yaklaşımlar, İstanbul 1993, s. 179-180.
re ve hıristiyanlara haftalık dinî törenleri İçin cumartesi ve pazar günü serbest oldukları halde müslümanlara aynı hakkını tanınmaması hakiki medeniyete zıttır.
جمعه عتیق Cum'a-i atik (Eski cum'a) Osmanlılar zamanında, Bulgaristanda Şumnu ile Razgrat arasında yer alan meşhur bir bölge.
جمعه بالا
Cum'a-l bâlâ : (Yukarı
Cum'a) Osmanlılar devrinde. Selanik Vilayetinin Serez sancağındaki bir kaza merkezi. Sûret-ül Cum'a : Kur'an-ı
سورة الجمعة
Kerimin altmışikinci ve Medine-i Münevvere'de nazil olan süresi. جمعات
CUM'AT: (Cum'a C.) Per-şembeden sonra gelen günler. Cum'alar.
جمعات CUMEAT: (Cum'a. C.) Per-şembeden sonra gelen günler. Cum'alar.
CUMHUR: Halk topluluğu.
Hey'et, takım. Aynı kararı veya hükmü kabul e-denler. Alimlerin çoğu, ekserlyeti. * Seçimle Idare edilen devlet.
جمهور عوام Cumhur-u avam: Halk taba-
kası. جمهور محدثین
Cumhur-u muhaddisin: Ha-
dīs alimleri şınıfı.
جمهور مومنین Cumhur-u mü'minin İmanlı-
lar sınıfı.
جمهورناس Cumhur-u nås ekserisi, halk kalabalığı. : Insanlarım
si, millet veya Millet Meclisleri tarafından seçile hükümet şekli. Demokraside temsili hüküme şekli. Halkın hür olarak seçtiği temsilciler (Mille vekilleri ve senatörler) aracılığı ile egemenliği (hâkimiyetini) kullanmasına dayanan hükům şekli. Cumhuriyetin birbirinden farklı üç tatb sekli vardır.
جمهوریت CUMHURİYET: Devlet rei-si, millet veya Millet Meclisleri tarafından seçilen hükümet şekli. Demokraside temsili hükümet şekli. Halkın hür olarak seçtiği temsilciler (Millet vekilleri ve senatörler) aracılığı ile egemenliğini, (hâkimiyetini) kullanmasına dayanan hükümet şekli. Cumhuriyetin birbirinden farklı üç tatbik şekli vardır.
1- Parlementer hükümet: Hükümeti mec-lisler karşısında bağımsız sayan şekil.
2- Meclis hükümeti: Hükümeti meclise bağlı sayan şekil.
3- Başkanlık hükümeti: Devlet ve hükümet baş-kanı aynı kişidir ve halk tarafından seçilir. Hükü-meti başkan kurar, başkan değiştirir. Başkan meclislere karşı bağımsızdır. (Amerika'daki gibi.)
(Orada benden sordular ki: Cumhuriyet hakkında fikrin nedir?
Ben de dedim: Yaşlı mahkeme reisinden başka daha siz dünyaya gelmeden ben dindar bir Cumhuriyetçi olduğumu elinizdeki tarihçe-i ha-yatım isbat eder. Hülâsası şudur ki: O zaman şim-diki gibi, hâli bir türbe kubbesinde inzivada idim, bana çorba geliyordu, ben de tanelerini karıncala-ra veriyordum, ekmeğimi onun suyu ile yerdim. Benden sordular, ben dedim: Bu karınca ve arı milletleri Cumhuriyetçidirler. Cumhuriyetperver-liklerine hürmeten tanelerini karıncalara veriyo-rum. Sonra dediler: Sen selef-i sâlihine muhale-fet ediyorsun? Cevåben diyordum: Hülefâ-i Râşidin hem halife hem Reis-i cumhur idiler. Sıd-dık-ı Ekber (R.A.) Aşere-i Mübeşşereye ve Sahå-be-i kirama elbette Reis-i Cumhur hükmünde idi. Fakat, mânâsız isim ve resim değil, belki, haki-
Allahım, Muhammed'e ve Muhammed'in âline salât eyle; se-malarından yerine düşen damlaların, taa, kıyamet gününe kadar da düşecek olan damlaların sayısı kadar..
Bu cümlenin kısaltılmış şerhli manası şudur:
Allahım, bugüne kadar senin yarattığın semandan düşen yağ-mur damlalarının, bundan sonra da taa, kıyamete kadar düşecek olan tüm yağmur damlalarının sayısı kadar Resulüllah S.A. efendimize ve onun ümmetine salât eyleyip her birlerini muazzez ve muhterem eyle.
Bazı nüshada:
Kıyamet gününe kadar.
Cümlesinden evvel şu cümle gelmiştir:
Dünyayı yarattığın günden itibaren.
(Bizim aldığımız metinde bu cümle yoktur.)
Devam edelim:
Allahım, Muhammed'e ve Muhammed'in âline salât eyle; esen
rüzgârların sayısı..
Bazı nüshalarda şu cümle vardır:
Rüzgârlar, üzerine estiği şeylerin sayısı kadar..
Devam edelim:
Ağaçların hareket sayıları; keza yaprakların ve ekinlerin sayı-sı kadar ve KORUNMA YERİNDE yarattıklarının tüm sayısı kadar..
Bu cümie içinde geçen:
KORUNMA YERİNDE..
Tabirinin daha açık manası şudur:
Hayvanlardan, bitkilerden, madenlerden sırf ilâhî korumada bulunan şeylerin sayısı kadar..
Bu korunma yerlerini biraz açalım. Şöyleki:
İnsanların ve sair canlıların nutfelerinin korunma yerleri baba-larının sulbů ve anaiarının rahmidir.
Yemişlerin korunma yerleri ağaçların dalları ve üzerlerinde bulu-nan kabuklarıdır.
Ekilen tohumların korunma yeri yerin içidir; bittiği zaman ise, biten şeyi kökü üstünde durmasıdır.
Anlatılan manalara göre: Nutfeler baba sulbünde iken, baba sul-bünden ana rahmine indiği zaman; yemişler ağaçlarının budakların-da iken, bittikieri zaman, kabularının içinde iken; ekilen tohumlar yerlerin içinde iken, bittikleri zaman da köklerinin üzerinde dururken. sırf Yüce Hakkın kudretı ile şeytanların ve cinnin mekrinden korun-muşlardır. Kendilerine melekleri tayin ederek, terbiye edilip büyült-mek sureti ile KORUNMA YERİNDE olmuş olurlar..
Cennet icinde olanlar, perek cennete giren iman ehll, gerekse cen-netin icinde bulanan heri gilman, vildan, ağaçlar, bahçeler, nehirler, inci, cevahir, inisk, anber zafiran.. hâsılı onun icinde bulunan sayısız sübhan Allah'ın nimetleri cümle kederden, afetlerden, kendilerine za-Dainie Rahim Rahman Allah'ın üstün lütuflarına ermiş olarak karar fivet ve yokluk gelmesinden vana tamamen masun ve muhfuzdurlar.
kılarlar.. Iste, üstte anlatılan manadan ötürü cennet KORUNMA YERİ olur. Bu durumda salavat-ı şerifenin bu kısmında manası şu olur:
Cennat-ı aliyat içinde, çeşitlerinin sayısı bilinmeyen üstün ni-met efradmun sayısı kadar..
Bir başka manaya göre:
KORUNMA YERİ..
Tabirinden murad, LEVH-Ü MAHFUZ'dur. Çünkü Levh-ü Mahfuz-da bulananlar şeytanların, insan ve cinlerin ellerinden korunmuştur.
Böyle olunca:
KORUNMA YERİ..
Olarak anlatılan, orası clur. Böyle olunca, salavat-ı şerifenin bu kı-sım için verilecek manası: Levh-ü mahfuz kısmında anlatılan gibidir. Yani: Onda olanların sayısı kadar..
Allahım, dünyayı yarattığın günden, taa, kıyamet gününe kadar; üzerlerine rüzgârların estiği şeyler; hareket eden ağaçlar, yapraklar, ekinler, korumanda karar kıldırdığın şeylerin cümlesinin sayısı kadar Nebiyy-i Arabi, Haşimi, Mekki, Medeni gözümüzün nuru Resulüllah S. A. efendimizin ve âlinin üzerine sonsuz salât, bitmeyen tahiyyat inza-li ile muazzez, muhterem ve mükerrem eyle.
Salavat-ı şerifeye devam edelim:
Allahım.
Ey hacetleri bitiren, dualara icabet eden, şanı büyük, kendisinden başka ilah olmayan Alahım.
Damla..
Yani: Pınar, dere, kuyu.. hâsılı dünyada her nekadar sular varsa. onları damla damla saymak mümkün olsa, onların cümlesinden, bu ana kadar hâsıl olmuş ve olacak damlaların sayısınca..
Yağmur..
Yani: Ister sık, ister seyrek, ister kalın, ister ince, isterse, gece-lerde yağan çiğ.. taa, kar ve doluya varıncaya kadar yağacakların ta-neleri ve damlaları sayısınca..
Ve.. bitkilerin sayısı kadar Muhammed'e salât eyle.. Hem de, dünyayı yarattığın günden, taa, kıyamet günü oluncaya kadar..
Yani: Allahım, bu mikdar, Resulüllah S.A. efendimize ve onun âli ne salât eyleyip yüce şanlarını muazzez ve muhterem eyle.
'Allahümme salli alâ Muhamme din ve alâ ali Muhammedin aded'en-nücumi fis-semai min yevme halakted-dünya ilå yevm'il kıyameti.
Allahümme salli alâ Muhamme din ve ala Ali Muhammedin adede mahalakte fibiharikes-seb'ati mimma lâya'lemü ilmehu illä ente ve ma en-te halikuhu ila yevm'il-kıyameti.
Allahümme salli alâ Muhamme-din ve alå åli Muhammedin aded'er-remli vel-hasa fimeşarık'il-arzi ve me-ğaribiha.
Allahümme salli alâ Muhamme-din ve alâ âli Muhammedin adede mahalakte minel-cinni vel-insi ve ma ente halikuhu ila yevm'il-kıyameti.
Allahümme salli alâ Muhamme-din ve alâ âli Muhammedin adede enfasihim ve elfazahim ve elhazıhim min yevme halakted-dünya ila yevm'il-kıyameti.
Allahümme salli alâ Muhamme-din ve alâ âli Muhammedin adede tayaran'il-cinni vel-meläiketi min yev-me halakte
Allahım, Muhammed'e ve Muhammed'in âline salât eyle; hem de dünyayı yarattığın günden taa, kıyamet gününe kadar semadaki yıldızların sayısınca..
Allahım, Muhammed'e ve Muhammed'in âline salát cyle; yedi denizlerin içinde yarattığın şeylerin sayısı kadar.. Şunlardan ki, ilmini ancak sen bilirsin. Bundan sonra da, taa, kıyamet gününe kadar yaratacağın şeylerin sayısı kadar..
Allahın, Muhammed'e ve Muhammed'in âline salát eyle; yerin doğuların-da, batılarında bulunan kum tanelerinin sayısı kadar..
Allahım, Muhammed'e ve Muhammed'in aline salát eyle; insan, cin nev'in-den yaratmış olduğun, kıyamete kadar da yaratıcısı olacağın şeylerin adedi kadar..
Allahım, Muhammed'e ve Muhammed'in âline salát eyle. Onların nefes-leri lafızları, lahzaları sayısınca.. Dünyayı yarattığın günden, taa, kıyamet günü-ne kadar..
Allahım, Muhammed'e ve Muhammed'in aline salåt eyle. Cinnin ve melek-lerin uçuşları sayısınca.. Dünyayı yarattığın günden, kıyamet gününedek..
Davulun sesi uzaktan hoş gelir: Uzaktan güzel görünen şeylerin poğu, aslında güzel değildir. Bu yüzden yakından görmediğimiz ya da aslını bilmediğimiz bir konuda hüküm vermemeliyiz
. Değirmenden gelenden poğaça umarlar: Başka bir yerden gelen insandan, yakınları hediye beklerler.
Değirmen iki taştan, muhabbetten iki baştan: İş, ortaklık, evlilik ve
dostluk gibi, en az iki kişinin birlikteliğini gerektiren durumlarda, sevgi ve saygının, karşılıklı olarak var olması gerekir.
Dell arlanmaz, soyu (sahibi) arlanır: Toplumun hoşlanmadığı biçim-
de aykırı ya da aşırı davranan kişi, ar duymaz. Ar duysa zaten öyle davranmaz. Bunun yaptığından ailesi ve akrabaları utanır.
Deli deli akanı, bura bura tıkarlar: Kötü niyetli kişi gemi azıya al-
dıkça, devlet de buna göre tavır alır. Cezaları artırır, gerekirse sıkı yönetim ilan eder.
Deli deliyi görünce çomağını saklar: Zorbalıkla veya işi serseriliğe
vurarak iyi niyetli insanları sindirip onlara zarar veren, kendinden daha güçlü biriyle karşılaştığında kuzu kesilir.
Deliden al uslu haberi: Deli de çocuk gibidir. Ne gördü ne duyduysa onu söyler. Bu yüzden de doğru haber verir.
Deli ile çıkma yola, başına getirir bela: İlkesiz, ne zaman ne yapa-cağı ya da ne söyleyeceği belli olmayan kimselerle arkadaşlık etmek,
insanın başını belaya sokar.
Deliye her gün bayram: Aklını kullanmayan kişinin, deliden pek farkı yoktur. Böyle kimse, ileriyi göremediği ve düşünmediği için günlük ya-
şar. Bu yüzden, onun için her gün bayram sayılır.
Demir ıslanmaz, deli uslanmaz: Demir madeni ıslanmaz. Kötü alış-kanlığı olan kişi de bu alışkanlığından kolay kolay vazgeçmez.
Demir nemden, insan gamdan çürür: Demir nemde paslanır ve çü-
rür. Tasa da insanı kemirerek çürütür.
Demir tavında, dilber cağında: bk. Demir tavında dövülür.
Demir tavında dövülür: 1) Bir işi, koşullar elverişliyken ve tam ve zamanında yapmak gerekir. 2) Ele geçen bir fırsatı, o anda değerlen-dirmek gerekir.
Dağ başına kış gelir, insan başına iş gelir: Kış, ovalardan önce
dağlara gelir, bu çok doğal bir olaydır. İnsanın başına da her türlü olay gelebilir.
Dağ başından duman eksik olmaz: bk. Büyük başın derdi büyük olur.
Dağ dağa kavuşmaz, insan insana kavuşur: 1) "Bir daha birbirimizi
göremeyiz", diye düşünmek, doğru değildir. İnsan insana kavuşur. 2) İnsanlar arasında arkadaşlık, akrabalık gibi bağlar vardır. Bu yüzden, ayrı ayrı yaşıyor olsalar da zaman zaman buluşurlar. 3) Beklenmedik bir anda, tanıdık biriyle karşılaşmak mümkündür.
Dağ dağ üstüne olur, ev ev üstüne olmaz: İki ayrı ailenin, aynı çatı altında barınması mümkün değildir.
Dağ ne kadar yüce olsa yol üstünden aşar: Gerçekten isteyen ve bu uğurda özveriyle çalışan bir insanın başaramayacağı iş yoktur.
Damdan düşen, damdan düşenin hâlini bilir: Kötü duruma düşmüş bir insanın neler çektiğini, daha önce kendisi de bu duruma düşmüş olan insan, bu durumu hiç yaşamamış insandan daha iyi anlar ve bilir. Damlaya damlaya göl olur: Su damlaları birikip nasıl göl oluşturuyor-sa, ufak paralar da biriktirildiğinde işe yarayacak bir boyuta ulaşırlar.
Danışan dağı asmış, danışmayan (-in) yolu şaşmış: Sora sora
Bağdat bulunduğu gibi, sora sora (danışa danışa), hiç bilmediğimiz bir işin nasıl yapıldığını öğrenebilir ve o işi başarı ile sonuçlandırabili-riz. Bilmediğimiz işi, danışmadan yapmak mümkün değildir.
Davetsiz, döşeksiz oturur: Davet edilmediğimiz bir yere gitmek doğ-ru değildir. Davetsiz gittiğimiz yerde hoş karşılanmayabiliriz.
Davul dengi dengine çalar: 1) Birlikte yaşamak veya evlenmek is-teyen iki insanın huyunun, suyunun, yaşının, zevklerinin denk olması gerekir. 2) Arkadaşlık edecek kişilerin, her bakımdan birbirlerine denk olmalarında yarar vardır. Yoksa bu arkadaşlık uzun sürmez.
1- Delälet-i mutabıkıye: Bir kelâmın vaz'olunduğu, yani
kasdedilen, mânanın ta-mamına delaletidir. Meselâ: İnsan lâfzı, insanın tam ma-hiyeti olan, hayvan-ı natık, (yani, konuşan, hayat sahibi varlık.) mânasına delâleti gibi.
2- Delâlet-i iltizamiye: Bir lâfzın vaz'olunduğu mânanın bir cüz'üne delâletidir.
3- Delâlet-i iltizamiye: Bir lafzın vaz'olunduğu mânanın lâzımına, yani o mâna ile beraber bulunması zaruri olan diğer bir mânaya delâletidir.
Mezkür delalet-i selâseye ait şöyle bir misal dahi verilir:
"Zekât, müslümanların fakirlerine verilir, hiç bir zengine verilmez." İbaresi, zekâtın yalnız Müslüman fakirlere verileceğine delâlet-i mütabıkıye ile, zengin olan Ahmet ve Mehmet gibi belli şahıslara verilemiyeceğine delâlet-i tazammuniye ile, zekât hususunda zenginler ile fakirler arasında fark bulunduğuna da delâlet-i iltizamiye ile delâlet eder.
Delil-i ihtira': Cenab-ı Hak'ın yoktan icad ederek yarattığı şeylerin mükemmel maslahatlı olarak hiçlikten ve
kelâmına tatlı bir ifade, güzel bir diziliş ile başlaması ve maksada latif işaretlerde bulunma-sına denir. Bu eserin giriş kısmı buna güzel bir misâldir.
Berk-i Lâmi': Parlak şimşek.
Ber-vech-i âti: Aşağıda geleceği gibi.
Bid'at üz-zaman: Zamanın görülmemiş ve acib olanı.
Bil-cümle: Tamamen.
Biselâmeti'l-emir: İşin kolay-lıkla ve zahmetsiz yapılması.
Busayri: (Şerefü'd-din) M. 1213-1295. Busayr'da doğdu. Meşhur Arap şair ve hattatıdır. "Kaside-i Bürde" sahibidir. Esas "Elkevakibü'd-Dürriyye medh-i hayril ismi fi beriyye." olan kasidesine; tutulmuş olduğu hastalıkdan, rü'ya-sında Resulullah'ın hırka-sını (bürde) üzerine örtüp şifa bulması sebebiyle "Ka-side-i bürde" ismini ver-miştir.
Bürhan-ı İnnî: Eserden müessire, neticelerden sebeblere olan istidlâl şeklidir. Dumanın ateşe olan delâleti gibi.
esere olan istidlâl şeklidi Ateşin dumana olan delâle gibi.
Bürhanü't - Temanü':
İstiklâliyet, ulûhiyetin zâtî b hassası ve zarurî bir lâzım olduğuna dair ve şirki butlanını isbat eden delil k eşyanın müteaddit ellere ve esbaba yaradılış verilse, âlemdeki nizam bozulup karışıklıkla çıkacağını gösterir, isba eder.
-C-
Carlayı (Karlayl): M. 1795 1880 İskoçya'da doğdu. Tarihçi ve filozoftur. Verdiği serî konferanslarından bi-rinde Peygamber Efendimi-zi medhetmişdir.
Cedavil:
kanalları. Cetveller. Su
Celâlet: Büyüklük, azamet.
Ceher: Bir şey'in o almasını temin eden esası, mayası, özü ve aslı.
Ciğer şikâf: Ciğer parçalayan, çok acı veren.
Cihetü'l-Vahdet: Birlik ciheti. Ayrı ayrı şeylerin birleş-tikleri, müşterek oldukları ci-het.
Abdülkahir Cürcanî: H. 5. ikinci yarısında asrın yaşamış büyük bir âlim ve Arap belågat ve gramercisi. En meşhur eserleri belâgat üze-rine "Delâillü'l-İ'caz" yazılan ve
"Esraru'l-Belâğa" dır.
A'cam: (Acem'in C.) İranlılar, Arab olmayanlar.
Acûze-i Şemta: Saçı ağarmış koca karı.
Adem Abad Hiça' hiç: Ademis-tan, yokluk ülkesi.
Adem-i Mübalât: Aldırış et-memek, ehemmiyet verme-mek, dikkat etmemek.
1868-Galatasaray Lisesi "Mekteb-i Sultani" adıyla kuruldu.
1949- Afyon Mahkemesi, Temyiz sonrası Bediüzzaman henüz tahliye edilmeden yeniden duruşma yaptı.
AGUSTOS
31
PAZAR
igbar canli yoktur Allah onu alnından tutup kudretine boyun eğdirmiş olmasın.
Hud: 56
BİR HADİS
81447 R.EVVEL
Allah'ın tükenmez
hazinelerinden isteyerek, insanlara karşı tok gözlü davranınız.
İbni Adiyy
RUMI: 18 AĞUSTOS 1441
HIZIR: 118
Kimin himmeti yalnız nefsi ise o insan değil. Çünkü insanın fıtratı medenîdir, ebnâ-yı cinsini mülahazaya mecburdur. Hayat-ı içtimaiyesi ile, hayat-ı şahsiyesi devam edilir. Hutbe-i Şâmiye
BIR AYET Gökleri, yeri ve onlarda yaydığı canlıları yaratması Onun varlık ve birliğini, kudret ve rahmetini gösteren delillerdendir.
Şûra: 29
7 1447 R.EVVEL
BİR HADİS
İki Müslüman karşılaştığında birbirleriyle musafaha yapsın.
Ebu Davud, Edeb: 142
RUMI: 17 AĞUSTOS 1441
HIZIR: 117
İşte mimsiz medeniyet, nasıl kız hakkında, hakkından fazla hak verdiğinden böyle bir haksızlığa sebeb oluyor. Öyle de: Vâlide hakkında hakkını kesmekle daha dehşetli haksızlık ediyor.
"Ne kadar gizlense de gerçeklerin ortada" olduğunu söy lemek için "görünen köy kılavuz istemez" deriz. Genellikle bu atasözünü ileriyi görme yeteneği olan insanların bazı olaylaın gidişatını herkesten önce anladığını ve sonucu kendi lehleri-ne çevirecek kadar akıllı olduklarını anlatmak için kullanınz. Tabii ki görünen köyün farkına varmak için bir işin ilerisini kestirmek gerekir.
Peki, böyle bir öngörüye sahip olabilmek için ne yapma-lıyız?
Öncelikle hangi konuda öngörülü olmak istediğimize ka-rar verelim.
Mesela fitne zamanında bazı şeyleri önceden kestirmek istiyorsak, dünya tarihine bakıp geçmişte yaşanmış olaylaın çıkış ve yok oluş sebeplerini araştırabiliriz. Buradan elde ede-ceğimiz ipucuyla hem tedbir alırız hem de bir işte başarılı olup olmayacağımızın yolunu öğrenmiş oluruz.
Aslında her şey gün gibi ortadadır. Başarısız olacağınızı ön-gördüğünüz bir işte inanılmaz başarılar da elde edebilirsiniz
örünen şeyler sizin için sıradan bir hal alır. Yoksa hayat, biri-ger duanın gücüne inanıyorsanız, başkalarına imkânsız gibi Jerinin zannettiği gibi "her hamlesinin oyuncunun belirlediği öngörü ve ustalık sayesinde kazanacağı bir tür santraç oyu-nuna benzerdi ki bu oyunun üstesinden de herkes gelemezdi. Dua demişken, aklımıza bayrak şairinin bir yakarışı geldi:
"Bizi sen sevgisiz, susuz, havasız:
Ve vatansız bırakma Allah'ım!
Müslümanlıkla yoğrulan şu yurdu,
Müslümansız bırakma Allah'ım"23
Bir işin ilerisini kestirebilmek için geçmişin bilgisinden faydalanıp dilimizi de duaya alıştıralım ama diğer yandan da bilgi ve becerilerimizi artırma yönünde somut adımlar atmayı ihmal etmeyelim. Kısacası, Allah'ın verdiği aklı yerinde kul-lanalım ki ancak bilgi sahibi kimselerin görebileceği (fitne) gibi olayları biz de vaktinde görüp sonucu kendi lehimize çe-virebilelim. Maalesef günümüzde en büyük fitne ateşi sanal âlemde yakılmaktadır. Hatta bazı kimselerin bu âlemde, sosyal hayattan daha fazla vakit geçirdiği de görülmektedir.
İşte burası, görünen köydür.
Bunu gördükten sonra bu âlemdeki haber ve bilgileri sor-gulamadan alan, üstelik bunu diğer insanların da görmesi için paylaşan kişi ya akılsızca bir iş yapıyordur ya da şerli odakların ekmeğine yağ sürüyordur. Dünyaya bu seviyeden bakan bir nesil burnunun ucunu dahi göremez!
Bunun için bize düşen vazife, ufukların ötesini görebilen ve kendini sürekli yenileyip geliştiren nesiller yetiştirmektir. Böyle bir neslin bizden beklentisi de her hâlimizle onlara güzel örnek olmaktır.
23 Arif Nihat Asya - Dua, https://www.antoloji.com/dua-7-siiri/
ولو أنا كتبنا عليهم أن المثلوا الفسحة أو المدينة من دياركم ما فعلوه إلا قليل منهم ولو اللهم العلم ما يُوعَظُون به لكان خيرا لهم والحد الشيبنا . الأنيناهم من لدنا أجرًا عَظِيمًا ولهديناهم من
مستقيما ومن يطع الله والرسول فأوليك معاني انعم اللهُ عَلَيْهِمْ مِنَ الليين والصديقين والها والصَّالِحِينَ وَحَسُنَ أُولَئِكَ رَفِيقاً و ذَلِكَ الْعَمل من الله وكفى بالله عليما يا أيها الذين أعلنوا العلم جدركُمْ فَانْفِرُوا ثَبَاتٍ أَو الفِرُوا جَمِيعًا وَإِن منظم لَمَنْ لَيُنظِنَّ فَإِنْ أَصَابَتْكُمْ مُصِيبَةٌ قَالَ قَدْ أَنْعَمَ اللهُ عَلَى إِذْ لَمْ أَكُنْ مَعَهُمْ شَهِيدًا وَلَئِنْ أَصَابَكُمْ فَضْلُ مِنَ الله لَيَقُولُنَّ كَانَ لَمْ تَكُنْ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُ مَوْدًا يَا لَيْتَنِي كنتُ مَعَهُمْ فَافُوزَ فَوْزًا عَظِيمًا فَلْيُقَاتِل في سبيل الله الَّذِينَ يَشرُونَ الحيوة الدُّنْيَا بِالْآخِرَةِ وَمَنْ يُقَاتِل في سبيل الله فيُقتل أَوْ يَغْلِبُ فَسَوْفَ تُؤْتِيهِ أَجْرًا عَظِيمًا .
66 Kim Allah'a ve peygambere itaat ederse işte onlar, Allah'ın kendilerine lütuflarda bulunduğu peygamberler. sıddıklar, şehidler ve salih kişilerle beraberdirler, bunlar ne güzel arkadaşlardırl
(Nisd, 4/69)
Mushaf sayfa no: 88
Hafızlık sayfa no: 5. cüz/13. sayfa
EN GÜZEL DOSTLAR
BİLGİ
Her namazda okuduğumuz Fatiha sûresinde Yüce Allah'a dua edip "Bizi doğru yola; nimet verdiklerinin yoluna ilet" diyoruz. Peki, kimdir bu kendisine nimet verilenler? İşte onlar bu ayette açıklanmaktadır. Mümin dünya ve ahirette bu dostlarla beraberdir. Sahabilerden biri, cennette alt makamda bulunanların daha üst makamda bulunacak olan Peygamber'i görüp göremeyeceğini merak etmiş ve orada Peygamber'i görememekten endişelenmişti. Yüce Allah ise bu ayeti indirmiş, kendisine ve resulüne itaat edenlerin beraber olacağı kimseleri haber vermiştir.
MESAJ:
Mümin, dünya ve ahirette iyi insanlarla birlikte olmak için gayret eder.
وما لكم لا تقاتلون في سبيل الله والمستضعفين من الرجال والنساء والولدان الذين يقولون ربة الخرجنا من هذه القرية العالم القالها واجعل لنا من لملك ولها واجعل لنا من لذلك نصيرا . الدين أملوا يقاتلون في سبيل الله والذين كفروا يقاتلون في سبيل الطاعون فقاتلوا أولياء الشيطان إن كيد الشيطان من طعيما ألَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ قَبلَ لَهُمْ كُفُوا أَيْدِيَكُمْ وَأَقِيمُوا الصلوة وأنوا الركوا فَلَمَّا كُتِبَ عَلَيْهِمُ الْقِتَالُ إِذَا فَرِيقٌ مِنْهُمْ تقلون الناس كحقيةِ اللهِ أَوْ أَشَدَّ خَشْيَةٌ وَقَالُوا رَبَّنَا لم كتبت علينا القتال لولا الحَرْتَنَا إِلَى أَجَلٍ قَرِيبٌ قُلْ مَتَاعُ الدُّنْيَا قليل والآخرة خير لِمَن اللَّى وَلَا تُظْلَمُونَ فَتِيلًا أَيْنَ مَا تَكُونُوا يُدْرِكُكُمُ الْمَوْتُ وَلَوْ كُنتُمْ فِي بُرُوجٍ مُشَيَّدَةٍ وَإِنْ تُصِبْهُمْ حَسَنَةٌ يَقُولُوا هَذِهِ مِنْ عِندِ اللَّهِ وَإِنْ تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ يَقُولُوا هَذِهِ مِنْ عِنْدِكَ قل كُل مِنْ عِندِ اللهِ فَمَا لِخَؤُلَاءِ الْقَوْمِ لَا يَكَادُونَ يَفْقَهُونَ حَدِيثًا مَا أَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللَّهِ وَمَا أَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ لين نفسِكَ وَأَرْسَلْنَاكَ لِلنَّاسِ رَسُولًا وَكَفَى بِاللهِ شَهِيدًا .
"Onlara de ki: "Dünya menfaati önemsizdir, Allah'tan korkanlar için ahiret daha hayırlıdır ve size zerre kadar haksızlık edilmez." Nerede olursanız olun ölüm sizi yakalar, sarp ve sağlam kalelerde olsanız bilel
(Nisa 4/77-78)
Mushaf sayfa no: 89
Hafızlık sayfa no: 5. cûz/12. sayfa
DÜNYA VE AHİRET ARASINDA TERCİH
BİLGİ
Müslümanlardan bazıları, namaz ve zekât gibi ibadetleri yerine getiriyorlar fakat günün birinde düşmana karşı savaşmak gerektiğinde korkup geri çekiliyorlardı Yüce Allah, Peygamberimizin bu tür kimselere öğüt vermesini istemiştir. Çünkü hayatta bazı güzellikler olsa da her insan bir gün mutlaka ölecektir. Önemli olan şu kısacık dünya hayatını iyi değerlendirip Allah'ın sevdiği bir kul olabilmek ve dünyadan çok daha hayırlı olan ahireti kazanabilmektir. Allah'a inanan bin kimse için, ahiret korkulacak bir yer değildir. Allah hangi sözü vermişse onu yerine getirecek ve ahirette kimse haksızlığa uğramayacaktır.
MESAJ
1. Dünyada sahip olunan her şey geçici, ahiret hayatı ise sonsuzdur. 2.
Ölüm mutlak ve kaçınılmazdır. Öyleyse ahiret için hazırlık yapmak gereki
66 Size bir selam verildiğinde ya daha güzeli ile veya dengi ile cevap verin. Allah, her şeyin hesabını eksiksiz tutmaktadır.99
(Nisa, 4/86)
Mushaf sayfa no: 90
Hafızlık sayfa no: 5.
cûz/11. sayfa
SELAMA DAHA GÜZELİYLE KARŞILIK VERMEK
BİLGİ:
Müslümanlar iyilik yolundadırlar; iyilik yaparlar ve iyiliğe aracı olurlar. Bunları yapabilmek için ise çevreleriyle iyi geçinmeleri gerekir. Çünkü güzel ve nazik bir davranış, karşıdakinin gönlünü kazanmaya bir vesiledir. Müslüman'ın diğer insanlarla dostluğu arttıkça, inancını ve iyiliği hayata geçirmesi de o kadar kolay olur. Bu sebeple dinimiz insanlara güzellikle yaklaşmayı emretmiş, selam örneğinde olduğu gibi, bir iyilik yapana daha güzel bir iyilikle karşılık vermeyi öğütlemiştir. Neticede her güzel davranışın mükafatı Allah tarafından verilecektir.
MESAJ:
Müslümanlar, selam alırken karşıdakinin cümlesinden daha güzeliyle cevap vermeye gayret ederler.
لا إله إِلَّا هُوَ لَيَجْمَعَلَكُمْ إِلَى يَوْمِ الْقِيمَةِ لَا رَيْبَ فِيهِ ومن أشتق من الله حديثا فمالكم فى المنافقين فكنين والله أركسهم بما كسبوا الريدون أن تَهْدُوا من أصل الله ومن يطلل الله فلن تجد له سبيلاً وَدُوا لَوْ تَكْفُرُونَ كناكروا فتكونون سواء فلا تَتَّخِذُوا مِنْهُمْ أَوْلِيَاء على يهاجروا فى سبيل الله فإن تَوَلَّوْا فَخُذُوهُمْ وَاقْتُلُوهُمْ حَيْثُ وَجَدْتُمُوهُمْ وَلَا تَتَّخِذُوا مِنْهُمْ وَلِيًّا وَلَا نَصِيرًا إِلَّا الَّذِينَ تصلون إلى قَوْمٍ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُمْ مِيثَاقٌ أَوْ جَاؤُكُمْ حَصِرَتْ صُدُورُهُمْ أَنْ يُقَاتِلُوكُمْ أَوْ يُقَاتِلُوا قَوْمَهُمْ وَلَوْ شَاءَ اللهُ السلطهُمْ عَلَيْكُمْ فَلَقَاتَلُوكُمْ فَإِنِ اعْتَزَلُوكُمْ فَلَمْ يُقَاتِلُوكُمْ وَالْقَوْا إِلَيْكُمُ السَّلَمَ فَمَا جَعَلَ اللَّهُ لَكُمْ عَلَيْهِمْ سَبِيلًا. ستجدون الخرينَ يُرِيدُونَ أَنْ يَأْمَنُوكُمْ وَيَأْمَنُوا قَوْمَهُمْ كلَّمَا رُدُّوا إِلَى الْفِتْنَةِ أَرْكِسُوا فِيهَا فَإِنْ لَمْ يَعْتَزِلُوكُمْ وَيُلْقُوا أَلَيْكُمُ السَّلمَ وَيَكْفُوا أَيْدِيَهُمْ فَخُذُوهُمْ وَاقْتُلُوهُمْ حَيْثُ تَقِفْتُمُوهُمْ وَأُولَئِكُمْ جَعَلْنَا لَكُمْ عَلَيْهِمْ سُلْطَانًا مُبِينًا
66 Allah -ki, kendisinden başka ilah yoktur- elbette kıyamet günü hepinizi huzuruna toplayacaktır, bunda hiçbir kuşku yoktur. Sözce Allah'tan daha
doğru kim vardır!
(Nisa, 4/87)
Mushaf sayfa no: 91
Hafızlık sayfa no: 5. cûz/10. sayfa
ALLAH'TAN DAHA DOĞRU SÖZLÜ KİMSE YOKTUR.
BİLGİ
Kur'an, ahirete yönelik olarak inananlara müjdeler vermekte, inkârcıları ise azap ile korkutmaktadır. Fakat bu mukaddes kitabı açıkça reddedip Allah'a isyan edenler bulunduğu gibi ona kuşku ile yaklaşan ve özellikle de müjdelerinin ve korkutmalarının gerçekleşmeyebileceğini düşünenler de olmuştur. Halbuki Kur'an Yüce Allah'ın sözüdür. Allah'tan daha doğru sözlü kim olabilir? O'nun verdiği sözün yerine gelmesine engel olabilecek hiçbir güç yoktur. O, bizim ilahımızdır ve O'ndan başka hiçbir ilah yoktur. O, dünyada yaptıklarımızın karşılığını ahirette mutlaka verecektir.
MESAJ:
1. Yüce Allah'ın kıyametle ilgili verdiği sözlerin hepsinin gerçekleşeceğine inanmak gerekir.
66 Kim bir mümini kasden öldürürse cezası, içinde ebediyen kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap etmiş. onu lanetlemiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.99 (Nisă, 4/93)
Mushaf sayfa no: 92
Hafızlık sayfa no: 5. cúz/09. sayfa
MÜMİNİ ÖLDÜREN KİŞİ, CEHENNEMDEDİR.
BİLGİ:
Peygamberimiz döneminde Ayyâş isimli sahabî, müşrikler tarafından hapsedilmiş ve zulme uğramıştı. Bu esnada o, şayet ileride özgür kalacak olursa, kendisine zulmeden kişilerden birini öldüreceğine yemin etmişti. Eziyetten kurtulan ve seneler sonra Medine'ye doğru yola çıkan bu sahabi, kendisine geçmişte zul-medenlerden birini yolda gördü ve öldürdü. Halbuki aradan geçen zamanda diğer kişi de Müslüman olmuştu. Bunun üzerine Yüce Allah, yanlışlıkla bir Müslüman'ı öldürenin kendisini nasıl affettirebileceğinin yollarını bundan önceki ayette bildirdi. Bu ayette ise, kasıtlı olarak bir mü'mini öldürmenin cezasından bahsedilmektedir.
MESAJ:
Bir mü'mini kasıtlı olarak öldürmek en büyük günahlardandır.
لا يستوى القاعدون من المؤمنين غير أولى الطرر والمُجَاهِدُونَ في سبيل الله بأموالهم والقيهم فضل الله المجاهدين بأموالهم والقيهم على القاعدين درجة وكلا وعد الله الحسنى وفصل الله المجاهدين على القاعدين أجرًا عَظِيمًا دَرَجَاتٍ مِنْهُ وَمَغْفِرَة ورية وكانَ اللهُ غَفُورًا رَحِيمًا إِنَّ الَّذِينَ تَوْقِيَهُمُ الْمَلْئِكَةُ ثابتي القيهم قالوا فيم كنتم قالوا كنَّا مُسْتَضْعَفِينَ في الأَرْضِ الوا لم لكن أرض الله وَاسِعَةً فَتُهَا جِرُوا فِيهَا فَأُولَئِكَ مَأْوْبَهُمْ جهنم وساءت مصيرا إلا المستضعفين من الرجال والنساء ولو لنانِ لا يَسْتَطِيعُونَ جِيلَةٌ وَلَا يَهْتَدُونَ سَبِيلًا فَأُولَيكَ على اللهُ أَنْ يَعْفُو عَنْهُمْ وَكَانَ اللَّهُ عَمُوا غَفُورًا وَمَنْ يُهَاجِرْ في سبيل الله يجد فِي الْأَرْضِ مُرَاغَمًا كَثِيرًا وَسَعَةً وَمَنْ يَخْرُجْ من بيته مهاجرا إلى اللهِ وَرَسُولِهِ ثُمَّ يُدْرِكْهُ الْمَوْتُ فَقَدْ وَقَعَ أَجْرُهُ على الله وكانَ الله غَفُورًا رَحِيمًا وَإِذَا ضَرَبْتُمْ فِي الْأَرْضِ فَلَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ أَنْ تَقْصُرُوا مِنَ الصَّلُوةُ إِنْ خِفْتُمْ أَنْ يَفْتِنَكُمُ الذِينَ كَفَرُوا إِنَّ الْكَافِرِينَ كَانُوا لَكُمْ عَدُوًّا مُبِينًا .
"Allah yolunda hicret eden kimse yeryüzünde gidecek birçok uygun yer ve imkân bulacaktır. Kim Allah ve resûlü uğrunda hicret ederek yurdundan çıkar da sonra ölüm onu yolda yakalarsa artık onun mükafatını vermek Allah'a aittir; Allah daima günahları örtmektedir,
engin rahmet sahibidir.99
(Nisă, 4/100)
Mushaf sayfa no: 93
Hafızlık sayfa no: 5. cüz/08. sayfa
HİCRET EDEN, YENİ İMKANLARA KAVUŞUR.
BİLGİ
Mekke döneminde Müslümanlar büyük eziyetlere uğramışlardı. Yüce Allah hicreti teşvik etti. Hatta hicret etmeyip de olumsuzluklar içinde ve dini ba-kımdan tehlikeler altında yaşamaya devam edenler kınandı. Bu ayette ise, Allah'ın rızası ve daha iyi bir dinî yaşam uğruna hicret edenlerin uygun bir yer bulabilecekleri belirtilmektedir. Yeryüzü geniştir. Kişinin, doğup büyüdüğü yerden başka yerlerde de çeşitli maddî ve manevî imkânlar bulması, hürriyet içinde yaşaması mümkündür.
MESAJ:
1. Allah, dini yaşama niyetiyle hicreti tercih edenleri daha iyi imkânlara kavuşturur.
2. Hayırlı bir işe başlayan kişi, amelini tamamlayamasa bile, sevap kazanır.
KELİME DAĞARCIĞI:
Hicret: Dinî sebeplerle bir yerden başka bir yere göçmek.
66 Şüphe yok ki namaz, müminler üzerine vakitleri belli olarak yazılmış bir ödevdir.
(Nisa, 4/103)
Mashaf sayfa no: 94
Hafızlık sayfa no: 5. cûz/07. sayfa
NAMAZ, VAKİTLERE BAĞLI BİR İBADETTİR.
BİLGİ
Yüce Allah'a ibadet etmenin en önemli şekli olan namaz, Müslüman'ın günlük yaşamının bir parçasıdır. Bununla birlikte Rabbimiz bize, yolculuk, savaş ve hastalık gibi durumlarda bazı kolaylıklar tanımıştır. Mesela savaş zamanında kılınan korku namazında, namazın kısaltılması, namaz esnasında yürüme ve birden fazla namazı cemetme gibi ruhsatlar vardır. Ruhsat mahiyetindeki istisnai hükümler geçici ve sınırlı olup bu durumlar dışında ise namaz, bütün şartlarına ve belli vakitlerine riayet edilerek kılınır.
MESAJ:
İbadetler için bazı zamanlar ve biçimler belirlenmiş olup zaruret olmadığı müddetçe bunların dışına çıkılamaz.
66 Kim bir kötülük yapar yahut kendine zulmeder, sonra da Allah'tan bağışlama dilerse, Allah'ı çok bağışlayıcı ve çok merhamet edici
bulur.99
(Nisa, 4/110)
واستغفر الله إن الله كان غَفُورًا رَحِيمًا ولا تجادل عن الذين يحتالون انفسهم إن الله لا يُحِبُّ مَن كان جوانا أثينا يَسْتَخْفُون من الناس ولا يَسْتَخْفُونَ من الله وهو معهم إذ يبيتون ما لا يرضى من القول انَ اللهُ بِمَا يَعْمَلُونَ تُجِيطًا هَا أَنْتُمْ هَؤُلَاءِ جَادَلُكُمْ عنهم فى الحيوة الدُّنْيا مَنْ يُجَادِلُ الله عَنْهُمْ يَوْمَ القِيمة أم من يَكُونُ عَلَيْهِمْ وَكِيلاً • وَمَنْ يَعْمَلْ سُومًا أَوْ يَظْلِمُ نَفْسَهُ ثُمَّ يَسْتَغْفِرِ اللَّهَ يَجِدِ اللَّهَ غَفُورًا رَحِيمًا وَمَن يَكْسِبُ إِنَّمَا فَإِنَّمَا يَكْسِبُهُ عَلَى نَفْسِهِ وَكَانَ الله عليمًا حكيمًا ، وَمَنْ يَكْسِبُ خَطِيَّةً أَوْ إِثْمًا لم يرم به برِيًّا فَقَدِ احْتَمَلَ بُهْتَانًا وَإِثْمًا مُبِينًا . وَلَوْلا فَضْلُ اللَّهِ عَلَيْكَ وَرَحْمَتُهُ لَهَمَّتْ طَائِفَةٌ مِنْهُمْ ان يُضِلُّوكَ وَمَا يُضِلُّونَ إِلَّا أَنْفُسَهُمْ وَمَا يَضُرُّونَكَ مِن شَيْءٍ وَأَنْزَلَ اللهُ عَلَيْكَ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَعَلَّمَكَ ما لَمْ تَكُنْ تَعْلَمُ وَكَانَ فَضْلُ اللهِ عَلَيْكَ عَظِيمًا .
Mushaf sayfa no: 95
Hafızlık sayfa no: 5. cüz/06, sayfa
ALLAH, BAĞIŞLANMA İSTEYENİ GERİ ÇEVİRMEZ.
BİLGİ
Hem iyilik hem de kötülük yapmaya meyilli olarak yaratılan insan, kimi za-man ilahi buyruklardan uzaklaşarak bazı hatalar yapabilir. Acelecilik, öfke, mal kazanma hırsı ve eğlence tutkusu gibi hususlar, insanı günaha en çok düşüren nedenler arasındadır. Gerek kendi içgüdüleri gerekse şeytanın verdiği vesve-selerle bir günah işleyen kişi, bundan pişmanlık duyar ve vakit kaybetmeden samimi bir şekilde tövbe edebilirse sanki hiç günah işlememiş gibi olur. Allah, kullarına karşı çok merhametlidir. O, günah işleyenleri hemen cezalandırmaz, tövbe etmeleri için süre verir.
MESAJ:
Günahından samimi şekilde tövbe edenin Allah tarafından affedileceğinde hiçbir şüphe yoktur.
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM
YanıtlaSilELHAMDÜLİLLAH
ALLAHUEKBER
SUBHANALLAH
ALLAHÜMMESALLİALASEYYİDİNAMUHAMMED
ESTAGFİRULLAH
SALLAAHUALEYHİVESELLEM
BEŞ VAKİT NAMAZI CAMİDE KILAN BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM DEMİŞ
GİBİDİR
ÜMMETİM YILDIZLARA GİDESİYE KADAR KIYAMET KOPMAYACAKTIR
HADİS İ ŞERİF
YanıtlaSil
yuksel4 Şubat 2026 23:14
Nefsin isteklerine uymak merhametsizliği netice verir. (ML)
YanıtlaSil
yuksel4 Şubat 2026 23:10
Bir Hazinenin Anahtarı
RİSALE-İ NUR KÜLLİYATI
FİHRİST VE İNDEKSİ
İSMAİL MUTLU
İKİNCİ BASKI
-1929-Arapça ve Farsça dersleri okullardan kaldırıldı.
YanıtlaSil1939-Almanya'nın Polonya'ya saldırması Üzerine, II. Dunya Savaşı başlamış oldu.
1947-TBMM, Amerikan yardım anlaşmasını oy birliği ile kabul etti.
EYLUL
01
PAZARTESİ
9 1447 R.EVVEL
RUMI: 19 AĞUSTOS 1441
HIZIR: 119
tevekkül ettim
Hud Suresi: 56
BİR HADİS
Misvak kabuğu ile de olsa karnınızı doyurabilecek-seniz insanlardan bir şey istemeyin.
Taberani
İnsan küçük bir âlem olduğu gibi, âlem dahi büyük bir insandır. Bu küçük insan o büyük insanın bir fihristesi ve hülāsasıdır. İnsanda bulunan numunelerin büyük asılları, insan-ekberde
bulunacaktır. Lem'alar
2026 BEDIUZZAMAN TAKVIMI
YanıtlaSilTARİHTE BUGÜN
-1923-Büyük
Millet Medies/inde
Medresetüzzehra hakkında
kanun teklifi verildi.
- Rize'nin kurtuluşu 1918.
MART
02
PAZARTESİ
12 1447 RAMAZAN
RUME 17 ŞUBAT 1441 KASIM: 115
Bakara Suresi: 220
Eğer Alllah dilleseydi siz zorluklara uğratimdi
BİR HADİS
Ben size ihsan edilmiş bir rahmetim
Uyanmış, insaniyeti tatmış, müstakbele ve ebede namzet olmuş adam dinsiz yaşayamaz.
Tarihçe-i Hayat
kindi Akşam
Yatha
TARINTE BUGON
YanıtlaSil-1532-Kanuninin Almanya seferi.
1935-Bediuzzaman'ın Eskişehir Hapishanesine gönderilişi.
25
PAZARTESİ
MONDAY
NİSAN
APRIL
DIR ATET Güneş ve ay (bell) bir hesap ledic
Rahman Suresi: 5
BİR HADİS En hayırlınız, Kur'ani öğrenen ve öğretendir.
Bir şeyde mehasin ve şeref hasıl oldukça, havassa peşkeş ederler; seyyiat olsa, avama taksim ederler.
Hutbe-i Şamiye
TASAVVUFTA GEÇEN KALP, RUH, SIR, HAFİ, AHFA GİBİ RUHUN ORGANLARI, YILLARCA GIDASINI ALMADIĞI İÇİN KİREÇLENİYOR, TASAVVUF VE TARİKATLAR BUNLARIN YENİDEN İŞLER HALE GELMESİNİ SAĞLIYOR. BU ORGANLARA ADETA FİZİK TEDAVİ OLARAK ALLAH ZİKRİ İLE BERABER ÇEŞİTLİ ZİKİRLER VERİYORLAR Kİ VÜCUT KONTROL ALTINA ALINARAK YENİDEN CANLANSIN.
YanıtlaSil"Andını Hatırla" ile Geçen Kırk Yıl ŞÜKÜR YA RABBİ
YanıtlaSil03
SAYI : 481 MART 2026 RAMAZAN 1447 www.altinoluk.com
220.00も
ÅDEM ALEYHİSSELAM
YanıtlaSilÅDEM ALEYHİSSELÅM'IN YARATILIŞI:
Yüce Allah; Ådem Aleyhisselâmı yaratmak istediği zaman", yere: "Ben, sen-den bir halk yaratacağım ki, onlardan, bana itäat edenler de olacak, onlardan, bana isyan edenler de olacaktır.
Onlardan, bana itäat eden kimseyi, Cennet'e koyacağım.
Bana isyan eden kimseyi ise, Cehennem'e sokacağım!" diye Vahy etti. Sonra da(2), Cebrail Aleyhisselâmı, yerden(), bir avuç toprak(), çamur getirmesi için, gönderdi.
Yer, Cebrail Aleyhisselâma:
"Ben, senin, benden bir şey eksiltmenden, beni, yaramaz hale getirmenden,
Allah'a sığınırım!
Ben, senin, beni eksiltmeni, istemiyorum!
Çünki, Allah, benden bir halk yaratacak, bu halk ta, Allah'a asi olacak.
Allah, onlardan dolayı, beni, bir ceza ile cezalandırır!" dedi. (6)
Bunun üzerine, Cebrail Aleyhisselâm, ondan, bir şey almaksızın geri döndü.
"Ya Rabb! Yer, sana sığınınca, onu, sığındırdım. (8)
Onun üzerinde durmayı, kendisini zorlamayı uygun görmedim." dedi. (9)
1) İbn. Esir-Kamil c.1,8.27
2) Sa'lebl-Ardis s.26
3) Taberi-Tarih c. 1,5.45, Mes'üdi-Murucuzzeheb c.1,s.30,Ibn Asakir-Tarih c.2,5.342,Ibn Eslr-Kamil c.1,s27,Ebülfide
Elbidaye vennihaye c.1,8.85
4) Sålebl-Ardis s.20
5) Taberi-Tarih c.1,s.45, Mes'üdi Murucuzzeheb c.1,s.30,Ibn Asakir-Tarih c.2,s 342,Ibn Esir-Kamil c. 1,s 27,Ebülfida
E bidraye vennihaye c. 1,5.85 6) Ibn Asakir-Tarih c.2,8.342
7) Mes'üdl-Murucuzzeheb c.1.5.30, Sålebi-Arais s.26,Ibn Eslr-Kamil c.1.5.27
8) Taberl-Tarih c.1,5.45, Mes'udi-Murucuzzsheb c.1,s.30,Ibn Asakir-Tarih c.2,s 342, Ibn Esir-Kamil c. 1,s.27, Ebüffida
Elbidaye vennihaye c.1,8.85 Sålebl-Ardis s 26
PEYGAMBERLER TARIM
YanıtlaSilYüce Allah, bundan sonra, Mikäil Aleyhisselamı gönderdi. (10)
30
Yer, Ona da, Cebrail Aleyhisselâma söylediği gibi söyledi. (11)
Onun yapacağı şeyden dolayı da. Allah'a sığındı.
Mikäil Aleyhisselâm da, onu, sığındırdı. (12)
Yer, böyle kendisinden bir şey alınmasından, Allah'a sığınınca (13) Mikail Aley. hisselâm, ondan bir şey almaksızın (14) dönüp Yüce Allah'a, Cebrail Aleyhisselā. mın söylediği gibi söyledi.
Bunun üzerine, Yüce Allah, yere, Ölüm Meleğini gönderdi. (15)
Yer, yine, kendisinden alacağı seyden dolayı (15) Allah'a sığınınca (17. ölüm me-leği: "Ben de, Allah'ın emrini, yerine getirmemiş olarak dönmemden Allah'a sı ğınırım!" dedi. (15)
Yer yüzünden alacağını aldı ve tek yerden almadı. (19)
Kırmızı, beyaz ve siyah topraktan aldı. (20) ve karıştırdı. (21)
Böyle, yer yüzünden alınan topraktan yaratılmış olduğu için, Adem Aleyhisse lama "Adem" ismi verilmiştir. (22)
Yüce Allah, Adem Aleyhisselâmı, yaratmağa başladığı zaman, Melekler(23),
"Allah(24), Yüce Rabb'ımız, varsın, istediğini yaratırsın. (25)
Allah, bizden daha bilgili ve kendisi katında bizden daha şerefli bir halk ya-ratmaz (26)
Biz muhakkak, o yaratılacak olandan daha bilgili ve ondan, daha şerefliyizdir!" diyerek (27), aralarında gizlice konuştular. (Taberi-Tarih c.1, s.51)
Yüce Allah; Ådem Aleyhisselâmın bedenini Cennet'te yaratarak onu, dilediği kadar, kendi halinde bıraktığı sırada, İblis, onun çevresinde dolaşmağa başlayıp
10) Taber-Tarih c.1,s.45, Mes'udi-Muruc. c.1,8.30, Ibn Asakir-Ta. c.2.s.342, Ibn Esir-Kâmil c. 1,s.27, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.86
11) Mes'üd-Murucuzzeheb c.1,s.30, İbn Asakir-Tarih c.2.5.342 12) Taberi-Tarih c. 1,5.45, Ion Esir-kamil c. 1,s.27, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,8.86 13) Sålebi-Aräis s26
14) Mes'üdi-Murucuzzeheb c 1,5.30, Sálebl-Aráis s.26
15) Taberi-Tarih c.1.5.45, Mes'ud-Murucuzzeheb c.1,8.30, Sálebi-Aráis s 26, Ibn. Asakir-Tarih c.1,s.342, Ibn. Esir. Kamil c.1,s 27, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c. 1,5.86 16) Sålebl-Arais s.20
17) Taberl-Tarih c. 1.5.45, Mes'udi-Murucuzzeheb c. 1,5.30, Sålebl-Aräis s.26.İbn Asakir-Tarih c.1,s.342, Ibn Esl Elkamil c 1,827 , Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1.8.86
vennihaye c 1,9.86 18) Taberl-Tarh c. 1,s-45, Mes'udi-Muruc.c.1.s.30, Ibn Asakir-Tanh c 2,s 342, İbn. Esir-Kamil c.1,s.27, Ebütfida-Elbidaye
20) Taberi-larin c.1.5.46, Mes 18) Tabart-Tarth c.1.5. 45-46, Ibn Asakir-Tarih c.2.5.342, Ibn. Eslr-Kamil c.1,8.28, Ebültida Elbidaye venninaye c.1.5.86. abbrid-Tabaka c.1. 26, Ahmed Hanbel-Misned c.4,3.400, Ebu Davud-Sünen c.4.5.222, Tirmizi Sünen c. 5, s. 204 Elbidaye vennihaye c.1.5 86 Mes udi-Muruc, c.1.5.3U, Ibn Asaxır-i anh c.2,5.342, Ibn Esir-Kamil c. 1,6.28, Ebülfida
22) Ibn Sa'd-Tabakal c 1.5 25. Taberl-Tarih c.1.3.46 Mes'udi-Muruc. c.1.8.30. Ibn asakir-Tarih c.2.4.341.343. Sühey Ravdulünüf c.1.5 82. Ebülfered İbn Cevzi-Tabsıra c. 1,s.14, Ibn Esír-Kamil c.1.5.28
23) Taberi-Tarih c.1, 5.51, Ibn Asakir-Tarih c.2,8.348
24) Ibn Asakir-Tarih ci1.s.348
25) Taberi -Tarih c. 1,5 51, Ibn Esir-Kamil c.1,8.31
26) Taberl-Tarih c.1.5.51, Ibn Asakir-Tarih c.2,5.348-349
27) Taberl-Tanh c. 1,5.51, İbn. Esir-Kamil c.1,s.31
ADEM ALEYHİSSELAM
YanıtlaSil31
içinin boş ve kendisine malik olamayacak bir biçimde yaratılmış olduğunu gördü ve anladı da "Ben, bunu kolayca yenebilir, ona, üstün gelebilirim!" dedi. (Hakim Müstedrek c 2. s 542, Deylemi-Elfirdevs с.3, в. 422)
Melekler, Ådem Aleyhisselâmın, Cennette yerde duran ruhsuz cesedini gör dükleri zaman korktular.
Onların arasında en çok korkan da, Iblis (Şeytan) idi.
İblis, cesedin yanından geçtikçe "Sen, muhakkak, büyük bir iş için yaratılmış sındır!" derdi. (29) Ayağıyla, ona vurur ve vurdukca da, cesed, testi gibi ses çı karırdı.
"Her halde, sen, böyle testi gibi seslenmek için değilsin! Muhakkak yaratıldı ğın şey içinsin!(30) Eğer ben senin üzerine musallat kılınacak, sataştırılacak olur-sam, muhakkak seni, helâk edeceğim!
Eğer, sen, benim üzerime musallat kılınacak olursan, sana isyan edeceğim!" derdi (31)
İblis, Meleklere de; "Bu, size üstün tutulacak olursa, siz ne yaparsınız?" diye sordu.
Melekler "Biz, Rabb'ımıza itaat ederiz!" dediler.
Iblis ise, içinden "Vallâhi, bu, bana üstün tutulacak olursa, ona, isyan edece-ğiml" dedi. (32)
Yüce Allah, Ådem Aleyhisselâma, Ruh üfürdüğü zaman, Ruh, Onun cesedi-nin baş tarafından girdi ve cesedin her yerinde eseri ve kan, meydana geldi.
Ådem Aleyhisselâm, aksırınca, Melekler, Ådem Aleyhisselâma: "Elhamdü lil-lâh (Hamd olsun Allah'al) de" dediler.
Adem Aleyhisselâm da "Elhamdü lillah!" dedi, (33)
Başka rivayete göre: Ådem Aleyhisselâm, aksırınca, hamd etmesini, Ona, Yū--ce Allâh ilham etti. (34)
Ådem Aleyhisselâm da, Rabb'ına hamd etti. (35) "Elhamdü lillahi Rabb'il'âle-min Rabb'ül'alemin olan Allah'a hamd olsun" dedi. (36)
Yüce Allah da "Rabb'ın, sana rahmet etsin!" buyurdu. (37)
Yüce Allah;
"Ey Ådem! Ben, kim'im?" diye sordu.
20) Ibn Sa'd-Tabakat c.1,8.27, Ahmed b. Hanbel Müsned c.3.5.229
29) Heysemi-Mecmauzzevaid c. 7,8.197
30) Taberi-Tarih c. 1,s. 47, Mes'üdi-Murucuzzeheb c. 1. 30-31, İbn Eair-Kâmil c. 1.5.28
31) Taberl-Tarih c. 1.5.47, İbn. Esir-Kamil c. 1,5.20
32) Sälebi-Ardis .27
33) Taberl-Ta.c. 1,5.47-48, İbn asakir-Ta.c.2 s 342, Ibn. Esir-kamil c. 1.8.29, Ebülfida Elbidaye vennihaye d 1.5.M
34) ibn Sa'd-Tabákat c.1,s.31, İbn Asakir-Ta.c.2,s344, Ibn. Esir-Kamil c. 1.8.29, Ebulfida-Elbidaye vennihaye c 1,88
35) ibn Sa'd-Tabakat c.1,s.31
36) bn. Esir-Kamil c. 1.s. 29, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c. 1, s.86 37
) Ibn Sa'd-Tabakat c. 1.s.31, Taberi-Tarih c. 1,s 48, Ibn Asakir-Tarihc. 2.5.342, Ibn Esír-Kamil c. 1. 29, Ebüllide
Elbidaye vennihaye c.1,s.86
YI
YanıtlaSil481 MART 2026 RAMAZAN 1447.www.alfinotuk.com
27
PEYGAMBERLER TARM
Adem Aleyhisselam
"Sen, senden başka ilah bulunmayan Allahsın!" dedi.
Yüce Allah: ADEM ALEYHİSSELAMIN YARATILDIĞI VE CENNET'E KONULDUĞU GÜN :
"Doğruyu söyledin!" buyurdu, (30)
Adem Aleyhisselamın yaratıldığı ve Cennet'e konulduğu (40) gün, Cuma go nü idi. (41)
MELEKLERİN ADEM ALEYHİSSELAMA SECDE VE İBLİS'İN İMTİNA EDİŞİ:
Yüce Allah, Adem Aleyhisselama secde etmelerini Meleklere emr etti.
Meleklerin hepsi, hemen secdeye kapandılar. Iblis ise, secde etmeğe yanaşmadı.
Kendisinin nefsi, ona, kibir ve gurur telkin etti de, büyüklenmek istedi:
"Ben, ona secde etmem! Ben, ondan daha hayırlıyım!
Yaşça, ondan daha büyüğüm. Yaratılışca da, ondan daha güclüyüm! Beni ateşten, onu ise, çamurdan yarattıl" dedi. Ateş, topraktan daha güçlüdürl demek istedi, (42) "Ben, yer yüzünde Halifelik vazifesinde çalıştırılmıştım. Ben, kanadlıyım! Nur göğüslüklü ve kerâmet taclıyımdır! Ben, senin yerinde ve göğünde Sana, İbådet etmişimdir" dedi. (43)
İBLİS'İN ASLI, İYİ VE KÖTÜ TUTUMU:
İblis; Cin aslındandı. (44)
Semada, Melekler yanında, Allah'a, öyle ibâdete koyulmuştu ki, kullarından, hiç bir kimse, Allah'a, onun gibi ibådet edememişti.
Kendisinin, Ådem Aleyhisselâmın yaratılışına kadar böylece ibadet etmekten ayrılmamış olması, İçinde taşıdığı kibir, gurur, azgınlık ve kıskançlık duygula rını silemedi, (46)
38) Ibn Asaki Tarih c.2.s. 342
30) Mai Muvalta' c.1,8.108, Ibn Sa'd-Tabakat c.1,8.30, Ibn Ebl Şeybe-Musannef c.2,s. 150 Ahmed b. Hanbel-Müsned 2.540, Müslim-Sahih c.2.8585, Ebü Davut-Sünen 0.1,8.274, Tirmizi-Sünnen c.2,5.359, Ibn. Mace-Sünen 18.344. Darm-Sinnen c.1.8.307, Nesal Sünen c.3,3.00, Håkim-Müstedrek c. 1,s.277, Begavi-Mesabihussünne
41) Mali Muvatta c.1.8.100, Ibn Sa'd-Tabakat c.1,8.30, Ibn Ebi Seybe-Musennel c.2.8.150. A.b.Hanbel-Müsned-Müaned.2.8.540, Müslim-Sahih c.2.8.585, Ebu Davud c. 1,8.274, Tirmizi c.2,8.359, Ibn Mace c. 1,8.344. Darimi Tirmizi-Sünen c.2,s.359, Nesal-Sünen
.1,8.307. Nesai c 3,8.00, Håkim c.1,8.277, Begavi c. 1,8.07 42) Taberi-Tarih c.1,8.48 44) Kehl 50
43) Mes od Murucuzzeheb c.1,8.31
45) Taberi-Tarih c.1,8.45
46) Teberl-Tanh c. 1.5.40
33
YanıtlaSilADEM ALEYHİSSELAM
Yüce Allah'ın, Adem Aleyhisselâma, sulbünden getireceği Nebiler, Resuller sebebile bahş ettiği şerefi kıskandı da (47), Adem Aleyhisselâmın balçıktan, ken-disinin ateşten yaratıldığına bakıp "Ben, ondan hayırlıyım (48), ben bir çamur ola-rak yarattığın kişiye secde eder miyim hiç?(49) diyerek kâfirliğini açığa vurdu.
Yüce Allah'ın emrini dinlemedi, (50) Adem Aleyhisselama secde etmedi.
Yüce Allah da, onu, isyanının cezası olarak, her hayrdan ümid kesmiş, taşlan-mış bir Şeytan yaptı! (51)
ÅDEM ALEYHİSSELÄMIN BİLGİ VE KERÁMETCE MELEKLERE ÜSTÜNLÜĞÜNÜN GÖSTERİLİŞİ :
Yüce Allah; Melekleri, Ådem Aleyhisselâma secde ettirdikten sonra, Ona, her şeyin, hattā, zürriyetinden geleceklerin isimlerine varıncaya kadar, bütün yara-tıkların -Meleklerin bile- isimlerini birer birer öğretti.
Onları, Meleklere sorup bu husustaki aczlerini, kendilerine itiraf ettirdikten son-ra, Ådem Aleyhisselama emr etti, onları Meleklere, birer birer haber verdirdi. (52)
Ādem Aleyhisselâmın, bilgice ve kerâmetce, Meleklere üstünlüğü, böylece gös-terilmiş ve anlatılmış, kendileri de bu hususta açıkladıkları, gizledikleri sözlerin-den dolayı tevbeye sevk edilmiş oldu. (53)
İNSANLIK TARİHİNDE İLK SELÁMLAŞMA:
Yüce Allah, Adem Aleyhisselâma:
"Haydi, şu Melekler cemaatının yanına git te, onlara (54) (Esselâmü aleyküm!) di-yerek(55) selâm ver!(56)
Senin selamını, onların, nasıl karşılayacaklarına (57), bak! (58) Söylediklerine iyi-ce kulak ver!(59)
Çünkü, o, hem senin, hem de, senin zürriyetinin selamlaşmasıdır!" buyurdu. (60)
Ådem Aleyhisselâm, gidip Meleklere:
"Esselâmü aleyküm!" dedi. Melekler de:
"Esselâmü aleyküm ve rahmetullah"(61),
47) İpn.Asakir-Tarih c.2,s.348-349
48) Arål: 12,76
49) Isrå: 61
50) Bakare: 34, Såd: 74
51) Taberi-Tarih c.1.5.48
52) Taberi-Tanh c. 1.5. 48-52
53) Taberi-Tarih c.1.5.51, Ibn. Esir-Kamil c.1.8.31-32
54) Ibn. Sa'd-Tabakat c. 1,5.31, Ahmed b. Hanbel-Müsned c.2.s.315 Buharl-Sahih c.4,s.102, Taberi-Tarih c.1.5.48. Ibn Asakir-Tarih c.2,s. 344, Ibn Esir-Kamil c. 1.5.30, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c. 1.5.87
55) Ibn Sa'd-Tabakat c. 1,s.31. Taberl-Tarih c. 1.5.48, Ibn. Esir-Kamil c. 1.5.30, Ebulfida-Elbidaye vennihaye c. 1.5.67 56) Ahmed b. Hanbel-Müsned c.2.s 315, Buhari-Sahih c.4,s. 102, Ibn asakir-Tarih c.2,5.344, Ibn Esir-Kâmil c. 1.5.30 57) Ibn Sa'd-Tabakat c. 1.8.31. Ahmed b. Hanbel-Müsned c.2,s.315. Buhari-Sahih c.4.8.102 Ibn Asakir-Tarih c.2.3.345 58) Ibn Sa'd-Tabakat c. 1,s 31 Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.87
59) Ahmed b. Hanbel-Müsned c.2.5.315, Buhari-Sahih c.4,s.102, Ibn Asakir-Tarih c.2.5.345
60) Ibn Sa'd-Tabakat c. 1,s.31, Ahmed b. Hanbel-Müsned c.2.s.315 Buhari-Sahih c.4.5.102. Taberi-Tarih c.1.6.49, Ibn Asakir-Tarih c.2.s.345, Ibn Esir-Kamil c. 1.5.30
61) Ahmed b. Hanbel-Müsned c.2.3.315, Buhari-Sahih c.4.8.102, Ibn. Asakir-Tarih c.2.5.344
SAYI: 481
YanıtlaSilMART 2026
RAMAZAN 1447
www.altir
34
PEYGAMBERLER TARIHI
Yahut:
"Ve aleykesselâmü ve rahmetullah!" dediler, (62) Selamlarına, "Rahmetullah" sözlerini eklediler. (63)
HAZRET-I HAVVA'NIN YARATILIŞI:
Aden Aleyhisselâm, Cennet'te (54) oturup konuşacak bir kimse(55) ve kendisi ile sükûnet bulacağı bir zevce (66) bulunmaksızın tek başına gezip dolaştığı sıradan Yüce Allah, ona, bir uyku verdi. (68) Uyudu (69)
Yüce Allah, ona bir elem duyurmadan, sol eğe kemiklerinden birini alıp yerine et doldurdu. (70)
Ådem Aleyhisselâm, daha uykudan uyanmadan, Hz. Havva'yı, ondan yarattı. (71)
Ådem Aleyhisselâm, uyanınca (72), başucunda bir kadının oturduğunu gördü. (73)
"Bir kadın ha!?" dedi, (74) ve ona:
"Sen, Nesin?(75), Sen, kimsin?" diye sordu.
Hz.Havva:
"Bir Kadın!" dedi.
Adem Aleyhisselâm:
"Sen, ne için yaratıldın?" diye sordu.
Hz.Havva:
"Sen, benimle sükünet bulasın diye yaratıldım!" dedi. (76)
Melekler, Ådem Aleyhisselâmın bilgisinin nerelere kadar ulaşabildiğini anlamak ilmini sınamak için(77), hz. Havva hakkında ona:
"Bu, nedir?" diye sordular.
62) Ibn. Sa'd-Tabakat c. 1,5.31, Taberi-Tarih c.1,5.48-49, Ibn. Esir-Kamil c.1,s.30
63) Ahmed b. Hanbel-Müsned c.2.5.315, Buharl-Sahih c.4,s.102, Ibn.Asakir-Tarih c.2,5.344
64) Taberi-Tarih c.1,s 52, Sålebi-Arais s.29
65) Sålebi-Arais s.29
66) Taberl-Tarih c. 1.5.52, Ibn Asakir-Tarih c.2,5.349, İbn. Esir-Kamil c. 1,s.32, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c. 1.5.74 67) Taberl-Tarih c.1.5.52, Sålebi-Aräis s 29, İbn. Asakir-Tarih c.2,5.349, Ibn. Esir-Kamil c. 1,s.32, Ebülfida-Elbidaye
vennihaye c.1,s.74 68) Sålebl-Aráis s.29
69) Ibn Sa'd-Tabakat c.1.3.39, Taberl-Tarih c. 1,5.52, Sålebl-Aräis s.29 Ibn. Asakir-Tarih c.2.s. 349, Ibn. Esir-Kami
c. 1,8.32, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.74
70) Taberi-Tarih c. 1.5.52, İbn Eslr-Kamil c.1.5.33, Ebûfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.74
71) Taberi-Tarih c.1.s 52, Salebi-Arais s.29
72) Ibn Sa'd-Tabakat c.1.5.39, Taberi c. 1,s 52. Sålebi s 29, İbn Asakir c.2.s.349, İbn. Esir-Kamil c.1,5.32
73) Taberi c.1.6.52. Salebi s 29. Ibn Asakir c.2.5.349. Ibn. Esir c.1.5.32. Ebülfida-Elbidaye vennihaye c. 1. 74
74) Ibn Sa'd-Tabakat c.1,s.39, Taberi-Tarih c.1,s.53
76) Taberl-Tarih c.1.5.52, Ibn Asakir-Tarih c. 2.s.349, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,5.74
75) Taberi-Tarih c. 1,552, Ibn Asakir-Tarih c.2,s.349
77) Sålebl-Aräis s.29
35
YanıtlaSilADEM ALEYHİSSELAM
Adem Aleyhisselâm:
"Bir kadın!" dedi. (78)
Melekler:
"Onun ismi nedir?" diye sordular.
Ådem Aleyhisselâm:
"Havva'dır" dedi.(79)
Melekler:
"doğru söyledin!" dediler, (80)
Ona, ne için Havva ismi verildi?" diye sordular.
Ådem Aleyhisselâm:
"Kendisi, canlı bir şeyden yaratıldığı İçin!" dedi. (81)
İbn. Abbas'a göre: Hz. Havva'ya, her canlının anası olduğu için, Havva ismi verilmiştir. (82)
Melekler:
"O, ne için yaratıldı?" diye sordular.
Ådem Aleyhisselâm:
"O, benimle sükünet bulsun, ben de, onunla sükûnet bulayım diye!" dedi. (83)
Yüce Allah, böylece, Hz. Havva'yı, Adem Aleyhisselâma eş yaptı. (84)
Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâm, bir Hadis-i şeriflerinde: "Kadın, ka-burga kemiğinden yaratılmıştır. Kaburganın en eğri yeri de, üst kısmıdır. Onu, doğ-rultmağa kalkarsan, kırarsın! Hali üzere bırakırsan, eğrilikte devam eder.
Kadınlar hakkında, biribirinize hayr tavsiye ediniz!" buyurmuştur. (Buhari-Sahih c.4 s. 103, Müslim-Sahih c.2, s.1091)
İLK EŞLERİN MUTLU CENNET YAŞANTILARI VE İBLİS'İN ONLARI CENNET'TEN UZAKLAŞTIRMA TUZAĞINA DÜŞÜRÜŞÜ :
Yüce Allah; Ådem Aleyhisselâm'la Hz. Havva'nın Cennet'te yaşamalarına ve ora-da-yaklaşmalarını yasakladığı bir tek ağaç dışında- Cennet meyvalarının hepsin-den ve Cennet'in her nimetinden bol bol yararlanmalarına müsaade etti. (85)
Ayrıca; İblis'in de, kendilerine düşman olduğunu açıklayıp:
"O, sakın sizi, Cennet'ten çıkarmasın!" buyurarak uyardı. (86)
78) Sålebl-Aräis s.29, İbn.Asakir-Tarih c.2,s.349, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.74
79) Taberi-Tarih c.1,s.52, Sälebi-Arais s.29, Ibn. Asakir-Tarih c.2,s.349-350, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c. 1,5.74
80) Sålebi-Aräis s.29
81) Taberl-Tarih c.1,s.52, Sälebi-Arais s.29, Ibn.asakir-Tarih c.2,s.350, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,8.74 82) Ibn.Sa'd-Tabakat c.1,s.39-40, İbn.Kutebye-Maarif s.9
83) Sälebi-Aråis s.29
84) Taberi-Tarih c.1,s.52
85) Bakare:35, Araf: 19
86) Táha: 117
YanıtlaSilTürkiye'deki askeri darbe ve müdahalelerin çoğu, psikolojik etki yaratmak amacıyla genellikle Cuma günleri gerçekleştirilmiştir. Öne çıkan tarihlerin günleri şöyledir: 27 Mayıs 1960 (Cuma), 12 Mart 1971 (Cuma), 12 Eylül 1980 (Cuma), 28 Şubat 1997 (Cuma) ve 27 Nisan 2007 (Cuma) T24. 15 Temmuz 2016 darbe girişimi de yine bir Cuma günü yaşanmıştır Türkiye Belediyeler Birliği.
Önemli Darbe ve Müdahale Günleri:
27 Mayıs 1960: Cuma
12 Mart 1971 Muhtırası: Cuma
12 Eylül 1980: Cuma
28 Şubat 1997: Cuma
27 Nisan 2007 (e-muhtıra): Cuma
15 Temmuz 2016 (Girişim): Cuma
Adem Aleyhisselamın yaratıldığı ve Cennet'e konulduğu (40) gün, Cuma gunü idi. (41)
YanıtlaSil4
YanıtlaSil60
Melekler:
"Geri dönünüz! Babanızın eceli geldil" dediler.
Adem Aleyhisselâmın oğulları, Meleklerle birlikte geri döndüler.
Melekler, Ådem Aleyhisselamın yanına girince, Hz. Havva, korktu ve Adem Aley.
hisselama yapıştı.
Adem Aleyhisselâm, ona:
"Sen, Yüce Rabb'ımın Melekleri ile benim aramdan çekil!" dedi.
Bunun üzerine, Melekler, Adem Aleyhisselâmın ruhunu kabz ettiler.
Sonra, onu, yıkadılar, kefenlediler, kokuladılar.
Kabrini, kazdılar.
Meleklerden birisi, öne geçti.
Öteki Melekler de onun arkasına durdular.
Ādem Aleyhisselâmın oğulları da, onların arkasında sıralandılar.
Cenaze namazını kıldılar.
Melekler, kabrin içine girip Ådem Aleyhisselâmı, kabre indirdiler.
Üzerini, kerpiçle kapatılar. Kabrin üzerine, toprak çektikten sonra "Ey Ade. moğullanı! İşte, ölüleriniz hakkında tutacağınız yol, budur!" dediler. (350)
ÅDEM ALEYHİSSELAMIN VEFAT GÜNÜ, YAŞI VE KABRİ :
Adem Aleyhisselâmın vefat ettiği gün, cuma günü idi. (351)
Ömrü de, bin yıldı, (352)
Selam olsun Ona!
Ådem Aleyhisselâmın kabri hakkında müteaddid ve muhtelif rivayetler olup bun-lara göre:
1) Ådem Aleyhisselâmın cesedi, Hindistan'ın Nevz dağındaki mağarada idi. (353)
2) Ådem Aleyhisselâmın cesedi, mekke dağlarıdan Ebû Kubeys dağındaki kenz mağarasında idi.
3) Ådem Aleyhisselâmdan bir yıl sonra, Hz.Havva da, vefat edince, Kenz ma-ğarasına gömülmüştü. (354)
4) Sâm b.Nuh, Adem Aleyhisselâmın cesedini, Mekkedeki Hayf mescidinin ya-
350) Ibn Sa'd-Tabakat c.1.5.33-34, Ibn Ebi Şeybe-Musannel c.3,s.243, Ahmed b. Hanbel-Müsned c.5,s.136, Hakim Müstedrek c.1.8.344-345. Heysemi-Mecmauzzevaid c.8.5.199
351) Malik-Muvatta c. 1.3.108, Ibn Sa'd-Tabakat c. 1,s.30, İbn Ebi-Şeybe-Musannef c.2,s.150, Ebu Davud-Sünen c.1.5.274, Ibn Mace Sünen c. 1.s 344, Darimi-Súnen c.1,s.307, Begavi-Mesabihussünne c.1,5.67 352) Ibn Sa 6-Tabakal c. 1.5.28.29, Ahmed b. Hanbel-Müsned c.1,s.299, Taberi-Tarih c.1,s.79, Salebi-Arais s.48. Deylemi-Firdevs
c.3.5.269, Heysemi-Mecmuazzevaid c.8.5.206 353) Ebülmünzir Hişam-Kitabül esnam s.51, Salebi-Arais s. 48, Yakut-Mucemülbüldan c.5,s.367, Ebülfida'dan nak
354) Saleb-Arais s. 48, Ibn. Esir-Kamil c.1,s.52 len Ebuttayyib-Şifaülgaram c.1.5.442
Adem Aleyhisselâmın vefat ettiği gün, cuma günü idi. (351)
YanıtlaSilgamber, "Güneşin doğduğu en hayırlı gün cumadır; Adem o gün yaratılmış, o gün cennete girmiş ve o gün cennetten çıkarılmıştır; kıyamet de cuma günü ko-pacaktır" (Müslim, "Cuma", 18) sözüyle bu günün özelliğini dile getirmiştir. Al-lah'ın cennette cuma gününe tekabül eden ve "yevmü'l-mezîd" denilen günde kullarına kendisini ziyaret fırsatı vere-ceğini, bunun için onlara tecelli edece-ğini bildirmiş (İbn Kayyim el-Cevziyye, I, 369-372, 408-410), başka bir hadiste de bu günde yapılan duaların kabul edile-ceği bir anın (icâbet saati) bulunduğunu haber vermiştir. İcâbet saatinin zeval-den itibaren namazın başlamasına, ima-mın minbere çıkmasından namazın baş-lamasına veya bitimine ya da ezandan itibaren namazın eda edilmesine kadar devam ettiği, ayrıca fecir ile güneşin do-ğuşu, ikindi namazı ile güneşin batışı arasında olduğu şeklinde çeşitli görüş-ler ileri sürülmüştür. Hz. Peygamber'in, "Ben onu biliyordum, ancak Kadir gece-si gibi o da bana sonradan unutturuldu" (Hâkim, I, 279) meâlindeki hadisine da-yanarak esmâ-i hüsnâ arasında ism-i a'zamın, ramazanın son on günü içinde Kadir gecesinin gizli tutulması gibi icâ-bet saatinin de insanların bütün gün bo-yunca Allah'a yönelmeleri için gizli tu-ifnde edilmiştir. Cuma günü ge-
YanıtlaSilTÜRKİYE DİYANET VAKFI
YanıtlaSilİSLAM
ANSİKLOPEDİSİ
CİLT 8
CİLVE DARÜNNEDVE
İstanbul 1993
İslâmî Dönem. İslâmiyet’te haftalık toplu ibadetin yapıldığı cuma gününe çok önem verilmesine ve bugünün müslümanlar için bir bayram olduğunun belirtilmesine rağmen (bk. CUMA) gerek Kur’ân-ı Kerîm’de gerekse hadislerde cuma müslümanlar için bir tatil günü olarak tayin edilmemiştir. Bununla beraber cuma gününün özelliklerini dikkate alan bazı İslâm âlimleri, haftanın herhangi bir gününün tatil kabul edilmesi durumunda bunun cuma olmasının uygun bulunduğunu ifade etmişlerdir (Mevdûdî, VI, 277; DİA, VIII, 85).
YanıtlaSilAsr-ı saâdet’te ve Hulefâ-yi Râşidîn döneminde haftanın herhangi bir gününün resmî tatil olarak seçildiğine dair bir kayıt bulunmamaktadır. Emevîler devrinde Ziyâd b. Ebîh’in Basra’da davalara cuma dışındaki günlerde baktığı dikkate alınırsa (Cehşiyârî, s. 25) bundan ilk defa cumanın yalnızca mahkemeler için resmî tatil olduğu sonucuna varılabilir. Abbâsîler’de ise ilk devirlerden itibaren resmî dairelerin (divan) cuma günleri tatil edildiği bilinmektedir. Ebû Hanîfe (ö. 150/767) zamanında mahkemeler ve okullar cumartesi günleri tatildi (M. Manazir Ahsan, s. 284). Halife Mehdî (775-785), resmî dairelerin cumadan başka perşembe günleri de tatil edilmesini istedi. Bu durum Mu‘tasım-Billâh (833-842) zamanına kadar devam etti. Mu‘tasım, Fazl b. Mervân’ın tavsiyesine uyarak perşembe gününü tatil dışına çıkardı ve resmî dairelerin sadece cuma günü tatil edilmesini emretti (Cehşiyârî, s. 166). Ancak III. (IX.) yüzyılın ortalarından itibaren mahkemeler pazartesi veya salı günleri çalışmıyordu. Bu uygulama, Mu‘tazıd-Billâh’ın 279’da (892) hilâfet makamına geçmesine kadar sürdü. Halife Mu‘tazıd cuma yanında salı gününü de tatil ilân etti. Ubeydullah b. Süleyman’a ve Bedr’e, kumandanların ve dostlarının tatil günlerinde Dârülhilâfe’ye gelmemelerini söyledi ve bu iki gün içinde divanların açılmamasını istedi. Cuma günü devlet daireleri tatil olmakla beraber dükkânlar ve pazar yerleri açıktı. Halk haftalık ihtiyaçlarını cuma günü yaptığı alışverişlerle karşılardı. Abbâsîler’in daha sonraki dönemlerinde muhtemelen yahudi cemaatinin tesiriyle halk cumartesi günleri dükkânları kapatmaya başladı. Fakat 488 (1095) yılında dükkânların cuma günleri kapatılması ve cumartesi açık bulundurulması emredildi. Muhtesip bu emre uygun olarak dükkânları denetliyor ve aksine hareket edenleri cezalandırıyordu (İbnü’l-Cevzî, IX, 91).
Osmanlı Devleti’nde başlangıçta belli bir hafta tatili günü yoktu. Diğer İslâm devletlerinde olduğu gibi Osmanlılar’da da cuma gününe dinî hükümler dışında bir mahiyet verilmemiş, namaz vaktinde kısa bir süre işe ara verme dışında cuma günü hafta tatili olarak kabul edilmemişti. Memurların cuma namazını eda edebilmeleri için dairelerde cami haline getirilen yerlere minber bile konulmuştu. Süleymaniye Camii inşaatına dair mufassal muhasebe defterlerinde işçilerin cuma günleri tatil yaptığı belirtilmekteyse de (Barkan, I, 4, 157) bunun bütün çalışanların uyduğu genel bir hafta tatili olduğunu söylemek mümkün değildir. Nitekim muhasebe ve rûznâmçe defterlerinde, iş yerlerinde uygulanan tatil günlerinin hem zaman hem de gün adı olarak değişik şekillerde kaydedildiği görülmektedir. Meselâ 1820’lerde tatil günleri pazartesi ve perşembe iken 1830’larda pazar günü olmuştur (BA, D.BŞM. SHM, nr. 19830, 20111). Değişik zamanlarda bazan cuma, bazan pazartesi, bazan perşembe ve salı günlerinde tatil yapıldığı anlaşılmaktadır. Bu uygulamadan her iş kolunun kendine göre bir tatil gününün bulunduğu, ancak bunun da belli bir periyoda ve belli bir güne bağlı olmadığı sonucu çıkarılabilir.
YanıtlaSilİlk zamanlarda resmî dairelerde tatil günü olmamakla birlikte medreselerde haftanın belli birkaç günü tatil yapılırdı. Osmanlılar’dan önce medreselerde uygulanan öğretim metodu ve tatil günleri Osmanlı Devleti’nde de benimsendi (Baltacı, s. 43). İlk Osmanlı medreselerinde talebelerin kütüphaneye gitmesine imkân vermek için genellikle salı ve cuma günleri ders yapılmazdı. Bazı medreseler buna pazartesi veya perşembeyi de ekleyip hafta tatilini üçe çıkardığı gibi bazıları yalnız cuma günleri tatil yapmaktaydı (Bilge, s. 22-23). Ancak Fâtih Sultan Mehmed döneminden itibaren medreselerde hafta tatilinin salı olmak üzere bir güne indirildiği ve Cumhuriyet dönemine kadar böyle devam ettiği anlaşılmaktadır (Ergin, s. 113). Salı günü medresede esas dersler okutulmazdı; fakat isteyenlere program haricinde “koltuk” adı altında bazı yardımcı dersler gösterilirdi. Medreselerin salı günü tatil oluşu bazı yanlış inançların yerleşmesine de sebep olmuştur. Halk arasında o gün bir işe başlamanın veya seyahate çıkmanın uğursuzluk getireceğine inanılırdı (Ünver, s. 97). Halbuki İstanbul’un fethi salı gününe rastladığından o gün aslında Rumlar tarafından uğursuz kabul ediliyordu.
Osmanlı Devleti’nde memur sayısının artmasıyla birlikte resmî dairelerde hafta tatili uygulamasının başladığı, fakat bunun muayyen bir güne bağlı kalmadığı anlaşılmaktadır. Nitekim XVIII. yüzyılın ilk yarısında devlet daireleri perşembe günü tatil yaparken (1730 Patrona Halil İhtilâli, s. 29) daha sonra buna pazartesi de eklendi. Sadrazam İzzet Mehmed Paşa, işlerin yoğunluğunu ileri sürerek 1188 (1774) tarihli bir buyruldu ile hafta tatiline son verdi ve memurların her gün çalışmasını sağladı (TSMA, nr. E. 5381). II. Mahmud devrinde tatil uygulamasına yeniden başlandı. 1247’de (1831-32) Bâbıâli ile diğer bazı resmî dairelerde perşembe ve pazar (Lutfî, III, 173), Bâb-ı Defterî’de ise pazartesi ve perşembe günleri hafta tatili yapılıyordu (a.g.e., IV, 100). Fakat defterdarlıktaki memurların haftada iki gün çalışmamasının işleri aksattığı gerekçesiyle yalnız pazar günü tatil yapılması kabul edildi. Mısır meselesi yüzünden işlerin çoğalması üzerine bir günlük tatil de diğer devlet daireleriyle birlikte kaldırıldı. Mısır meselesi halledildikten sonra hafta tatili uygulamasına yeniden başlandı ve 1249’da (1833-34) yalnız defterdarlık memurlarının perşembe günleri tatil yapmasına karar verildi (a.g.e., IV, 100). 1252 (1836) yılında yapılan bir düzenleme ile Bâbıâli memurlarının da perşembe günleri çalışmaması kararlaştırıldı (a.g.e., V, 55; Takvîm-i Vekāyi‘, sy. 136). Daha sonra, buna pazar gününün de eklenerek hafta tatilinin iki güne çıkarıldığı (a.g.e., sy. 167), ancak Tanzimat’ın ilânından (3 Kasım 1839) sonra bunun kaldırıldığı ve tatil günü olarak yalnız perşembenin bırakıldığı anlaşılmaktadır (BA, İrade-Dahiliye, nr. 380; BA, BEO, Ayniyat Defteri, nr. 766, s. 162; Takvîm-i Vekāyi‘, sy. 194). Fakat bu tatil günü de pek uzun sürmedi. Perşembe günü tatil yapan devlet memurlarının çoğu ertesi günü cuma namazını bahane ederek işlerinin başına gelmemeye başlayınca 4 Zilhicce 1257 (17 Ocak 1842) tarihli irade ile hafta tatili perşembeden cumaya alındı (BA, İrade-Dahiliye, nr. 2482; BA, Buyruldu Defteri, nr. 3, s. 54; BA, BEO, Ayniyat Defteri, nr. 767, s. 46). Adı geçen iradede, tatil gününün cumaya alınmasıyla bu mübarek güne saygı gösterilmiş olacağı ileri sürülmektedir. Bu ifadeden, memurların cumaya haftanın diğer günlerinden farklı bir önem vermeleri sebebiyle o günü kendilerine ayırmayı istedikleri anlaşılmaktadır. Diğer taraftan gayri müslim memurların kendi dinî günlerinde tatil yapmaları müslüman memurlara da örnek olmaktaydı.
YanıtlaSilCuma günü, yalnız resmî devlet dairelerinde çalışan müslümanlar için hafta tatili olarak kabul edilmişti. Tanzimat’tan sonra açılan yeni mektepler de cuma günü tatil edildikleri halde medreseler yine eskisi gibi salı günü tatil yapıyordu. Müslüman olmayan memurlarla sanat ve ticaret erbabı halkın hafta tatili yoktu. Bu arada hıristiyan memurlar pazar günü, Mûsevîler ise cumartesi günü tatil yapıyordu. Zaman içinde sanat ve ticaretle uğraşanlar da kanunî mecburiyet olmadığı halde hafta tatili uygulamaya başladılar. Böylece Osmanlı ülkesinde müslümanların cuma, Mûsevîler’in cumartesi ve hıristiyanların pazar olmak üzere haftada üç tatil günü ortaya çıktı.
YanıtlaSilMillî Mücadele’den sonra ülkenin iktisaden kalkınması yollarını tesbit etmek üzere toplanan İzmir İktisat Kongresi’nde (17 Şubat-4 Mart 1923) bütün müslüman ve gayri müslimlerin uyacakları bir hafta tatilinin belirlenmesi hususu gündeme geldi ve tüccar grubunca hazırlanan üç maddelik teklif oy birliğiyle kabul edildi. Bu teklif, hangi din ve mezhepten olursa olsun bütün Türk vatandaşlarının cuma günü tatil yapmasını öngörüyordu. Ayrıca cuma gününün dışında da iş yerini kapatmak isteyenler serbest olacaktı (Afetinan, s. 33-34).
Kongrede alınan bu karar gereğince Cumhuriyet’in ilânından sonra cuma gününün hafta tatili olarak kabulü için 19 Kasım 1923 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne iki kanun teklifi sunuldu. Gümüşhane mebusu Zeki Bey’in teklifi cuma gününün genel hafta tatili sayılmasını ve bütün iş yerlerinin kapatılmasını öngörüyordu. Kanunun gerekçesinde müslümanların cuma, hıristiyanların pazar ve Mûsevîler’in cumartesi tatil yapmalarının millî hâkimiyet ve iktisadî hayatla bağdaşmadığı ileri sürülmekteydi. Menteşe mebusu Şükrü Kaya ve otuz iki arkadaşınca verilen ikinci teklif ise nüfusu 30.000’den fazla olan şehirlerde cuma gününün hafta tatili olarak kabulünü öngörmekteydi. Teklifin gerekçesinde milleti oluşturan asıl unsurların müslüman olduğu, İslâmiyet’te cuma tatili bulunmamakla birlikte geleneklerin cumayı tatil kabul ettiği belirtilmekteydi (T.B.M.M. Zabıt Ceridesi, II. Devre, IV, 641-644).
Hafta tatiliyle ilgili teklifler İktisat ve Adliye komisyonlarında birleştirildikten sonra genel kurula sevkedildi. Teklif üzerindeki müzakerelere 29 Aralık 1923’te başlandı. İktisat Komisyonu adına söz alan Yusuf Akçura, halkının ekseriyeti müslüman olan ülkede cumanın genel hafta tatili olarak kabul edilmesinin adalete uygun olduğunu, azınlıkların cumanın dışındaki günlerde de tatil yapmakta serbest olduklarını, fakat cuma günü çalışmaya veya çalıştırmaya hakları olmadığını söyledi. Saruhan mebusu Âbidin Bey de müslümanlarca en önemli gün sayılan cuma gününün meclis tarafından hafta tatili yapıldığını, bunun dışındaki günlerde isteyenlerin dükkânlarını kapatabileceğini belirtti (a.g.e., IV, 649-650). Müzakerelerin tamamlanmasından sonra oy birliğiyle kabul edilen 2 Kânunusâni 1340 (2 Ocak 1924) tarih ve 394 sayılı Hafta Tatili Kanunu on dört maddeden oluşmaktaydı. Birinci maddeye göre nüfusu 10.000 veya daha fazla olan şehirlerde bütün iş yerleri haftada bir gün tatil yapmak mecburiyetindeydi ve bu tatil günü de cuma olacaktı. Resmî dairelerle genel ve özel sınaî ve ticarî kurumlarda görev alanların haftada altı günden fazla çalıştırılması ikinci madde ile yasaklanıyordu. Bu kanun nüfusu 10.000’den az olan şehirlerde de belediye meclisinin kararıyla uygulanabilecekti (Düstur, Üçüncü tertip, V, 516-518).
YanıtlaSilTürk-İslâm tarihinde ilk defa cuma gününü bütün müslüman ve gayri müslimlerin uyacakları genel hafta tatili olarak kabul eden bu kanunu basın olumlu karşıladı. Halk tarafından da büyük sevinçle karşılanan kanunun genelde ekonomik zorunluluktan doğmuş olmakla birlikte sosyal içeriği daha ağır basıyordu. Milliyet, din, adalet ve siyaset konuları kanunun kabulünde önemli rol oynamıştır. Emperyalizme karşı millî bir mücadele vermiş olan Türkiye Büyük Millet Meclisi, cuma gününün hafta tatili yapılmasını âdeta bağımsızlığının bir ispatı şeklinde değerlendirmiş, bilhassa cuma günü üzerinde ısrar edilmesinde hâkim unsurların müslüman olması gerekçe olarak ileri sürülmüştür.
Hafta Tatili Kanunu 1935’te yapılan değişikliğe kadar yürürlükte kaldı. Başvekil İsmet İnönü’nün imzasıyla 13 Mayıs 1935’te Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sevkedilen millî bayram ve genel tatiller hakkındaki kanun teklifi hafta tatilinin cumadan pazara alınmasını öngörmekteydi. Gerekçesinde de pazarın milletlerarası tatil günü olduğu, bu tatil gününden ayrılmakla ülkenin ekonomik açıdan büyük kayıplara uğradığı ileri sürülmekteydi (T.B.M.M. Zabıt Ceridesi, V. Devre, III, 1). İlgili komisyonlarda görüşüldükten sonra 23 Mayıs’ta genel kurula sevkedilen teklifin bütünü üzerinde konuşan milletvekillerinin hepsi hafta tatilinin cumadan pazara alınmasının isabetli olduğunu ifade etti. Konuşmacılar, İslâmiyet’te cuma gününün namaz saati hariç tatil olmadığını, ayrıca Cumhuriyet’le birlikte Avrupalı devletler sırasına girildiğini, bu devletlerin kabul ettiği pazar gününün tatil yapılmasının zorunlu bulunduğunu ileri sürüyorlardı. Bazıları da pazar günü tatil yapmayı Batı medeniyetinin bir gereği olarak görüyor, artık köhne kanunlardan kurtulmak gerektiğini ve taassup dönemlerinin geride bırakıldığını söylüyordu. Teklif üzerinde yapılan konuşmalara cevap vermek üzere söz alan Dahiliye Vekili Şükrü Kaya kanunun tamamen siyasî ve içtimaî olduğunu, din ile hiçbir ilgisinin bulunmadığını ve şimdiye kadar çıkarılan devrim kanunlarından biri olduğunu açıkladı (a.g.e., III, 302-304). Daha sonra 27 Mayıs 1935 tarih ve 2739 sayılı Ulusal Bayram ve Genel Tatiller Hakkındaki Kanun oy birliğiyle kabul edildi. Altı maddeden oluşan kanuna göre hafta tatili otuz beş saatten az olmamak üzere cumartesi saat 13.00’ten itibaren başlayacaktı (Türkiye Cumhuriyeti Kanunları, I, 257-259). Böylece 1924’te millî ve iktisadî bağımsızlığın bir ispatı gibi görülen cuma tatili uygulamasına siyasî, iktisadî ve içtimaî bakımdan yakın ilişki içinde bulunulan Batı dünyası ile bütünleşme mecburiyeti gerekçe gösterilerek son verilmiş oldu.
YanıtlaSilHafta tatilinin cumadan pazara alınması, cuma tatilinin menşeinin İslâmiyet’e dayandığını zanneden bazı kesimlerde büyük telâş uyandırdı. Bu arada kanun basında tartışıldı. İnkılâpları destekleyen gazeteler kanunu olumlu karşıladılar. Kurun gazetesinde 2 Haziran 1935 tarihinde yayımlanan imzasız bir makalede hafta tatilini dinî açıdan ele alanlar eleştiriliyor ve İslâmiyet’te cuma gününün tatil olacağına dair bir hüküm bulunmadığı ileri sürülüyordu. Gazeteler, ilk defa 2 Haziran 1935’te uygulanan pazar tatilinin cuma tatilinden daha neşeli geçtiğini haber veriyordu. Ancak bazı müslümanlar arasında pazar gününün hafta tatili yapılmasına karşı oluşan muhalefet günümüze kadar devam etmiştir.
YanıtlaSilHafta tatili uygulaması bu şekliyle 1974 yılına kadar devam etti. Resmî kurumların cumartesi yarım gün çalışmasının faydalı olmadığı kanaatiyle bu tarihte yeni bir düzenlemeye gidildi. 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nda değişiklik yapan 12 sayılı kanun hükmünde kararnâme ile (TC Resmî Gazete, sy. 14.901) haftalık çalışma süresi 39 saatten kırk saate çıkarıldı. Cumartesi ve pazar günlerinin de tam gün olarak tatil edilmesi kararlaştırıldı. Bakanlar Kurulu’nun 29 Haziran 1974 gün ve 7/8519 sayılı kararıyla çalışma saatleri yeniden düzenlendi. 1 Temmuz 1974 tarihinde yürürlüğe girmesi öngörülen bu karara göre cumartesi ve pazar günleri resmî hafta tatili oluyor, buna karşılık diğer günlerin çalışma saatleri arttırılıyordu (TC Resmî Gazete, sy. 14.932). 12 Eylül 1980 askerî harekâtından sonra oluşturulan Millî Güvenlik Konseyi’nin kabul ettiği 17 Mart 1981 gün ve 2429 sayılı Ulusal Bayramlar ve Genel Tatiller Hakkındaki Kanun’la, 27 Mayıs 1935 gün ve 2739 sayılı kanun ve bu kanunda değişiklik yapan kanunlar yürürlükten kaldırıldı. Adı geçen kanunun üçüncü maddesinin ikinci fıkrası ile resmî kurumların cumartesi ve pazar olmak üzere haftada iki gün tatil yapmaları usulü aynen benimsendi. Diğer iş yerlerinde ise yine eskiden olduğu gibi yalnız pazar günleri hafta tatili uygulanmasına devam edilecekti (TC Resmî Gazete, sy. 17.284).
İSLÂM KONFERANSI TEŞKİLÂTI’NA ÜYE DEVLETLERDEN
YanıtlaSilHAFTA TATİLİNİ CUMA GÜNÜ YAPANLAR
1. Bahreyn 9. Libya
2. Birleşik Arap Emirlikleri 10. Pakistan
3. Cezayir 11. Sudan
4. Filistin 12. Suriye
5. Irak 13. Tunus
6. İran 14. Uman
7. Katar 15. Ürdün
8. Küveyt 16. Yemen
Bu ülkelerden Birleşik Arap Emirlikleri’nde ayrıca perşembe öğleden sonra, Cezayir’de pazar, Küveyt ve Bahreyn’de perşembe, Tunus’ta cuma-cumartesi öğleye kadar ve pazar tam gün tatildir.
BİBLİYOGRAFYA
BA, HH, nr. 16297.
BA, İrade-Dahiliye, nr. 380, 2482.
BA, Cevdet-Dahiliye, nr. 1484.
BA, BEO, Ayniyat Defteri, nr. 766, s. 162; nr. 767, s. 46.
BA, Buyruldu Defteri, nr. 3, s. 54.
BA, D.BŞM.SHM, nr. 19830, 20111.
TSMA, nr. E. 5381.
T.B.M.M. Zabıt Ceridesi, II. Devre, IV, 640-688; V. Devre, III, 1-4, 302-304.
Cehşiyârî, el-Vüzerâʾ ve’l-küttâb, s. 25, 166.
Şâbüştî, ed-Diyârât (nşr. K. Avvâd), Beyrut 1406/1986, s. 119.
İbnü’l-Cevzî, el-Muntaẓam, IX, 91.
Lutfî, Târih, III, 172-173; IV, 100; V, 55.
1730 Patrona Halil İhtilâli Hakkında Bir Eser: Abdi Tarihi (nşr. Faik Reşit Unat), Ankara 1943, s. 28-29.
Emin Efendi, Menâkıb-ı Kethüdâzâde, İstanbul 1294, s. 18.
Ali Rıza Bey, Bir Zamanlar İstanbul (haz. Niyazi Ahmet Banoğlu), İstanbul, ts. (Tercüman 1001 Temel Eser), s. 200-201.
Düstur, Üçüncü tertip, Ankara 1931, V, 516-518.
Osman Nuri Ergin, Türkiyede Şehirciliğin Tarihî İnkişafı, İstanbul 1936, s. 112-115.
A. Süheyl Ünver, İstanbul Üniversitesi Tarihine Başlangıç: Fatih, Külliyesi ve Zamanı İlim Hayatı, İstanbul 1946, s. 97-99.
Mez, el-Ḥaḍâretü’l-İslâmiyye, I, 149.
S. D. Goitein, Studies in Islamic History and Institutions, Leiden 1968, s. 111 vd.
YanıtlaSilÖmer Lutfi Barkan, Süleymaniye Cami ve İmareti İnşaatı (1550-1557), Ankara 1972, I, 4, 157-160.
Baltacı, Osmanlı Medreseleri, s. 43.
M. Manazir Ahsan, Social Life Under the Abbasids, London 1979, s. 283-286.
Fahrettin Atar, İslâm Adliye Teşkilâtı, Ankara 1979, s. 157-158.
Türkiye Cumhuriyeti Kanunları (haz. Fahri Çoker), İstanbul, ts., I, 257-259.
Ayşe Afetinan, İzmir İktisat Kongresi, Ankara 1982, s. 33-34.
Mustafa Bilge, İlk Osmanlı Medreseleri, İstanbul 1984, s. 22-23, 40.
Mevdûdî, Tefhîmü’l-Kur’ân (trc. Muhammed Han Kayanî v.dğr.), İstanbul 1987, VI, 277.
Yürürlükteki Kanunlar Külliyatı, Ankara 1989, IV, 5223-5225.
Ali Akyıldız, Tanzimat Dönemi Osmanlı Merkez Teşkilâtında Reform: 1836-1856, İstanbul 1993, s. 62-64.
Recep Çetintaş, Devlet, Siyaset, İbadet Üçgeninde Cuma Namazı, İstanbul 1995, s. 373-378.
Takvîm-i Vekāyi‘, sy. 136, İstanbul 19 Cemâziyelâhir 1252 (1 Ekim 1836); sy. 167 (14 Rebîülâhir 1254/7 Temmuz 1838); sy. 194 (26 Zilhicce 1255/2 Mart 1840).
Vakit, İstanbul 5 Kânunusâni 1340, s. 4.
İhsan [Sungu], “Cuma ve Pazar Tatili”, Hayat, VI/145, İstanbul 1929, s. 1.
Kurun, İstanbul 28 Mayıs, 2-3 Haziran 1935.
Yeni Asır, İzmir 28-29 Mayıs 1935.
Mîhâîl Avvâd, “el-ʿUṭletü’l-üsbûʿiyye”, MMİADm., XVIII/1-2 (1362/1943), s. 52-58.
Cemal Tukin, “Yakın Çağ Tarihimizde Hafta Tatili”, TD, I/1-2 (1950), s. 139-144.
TC Resmî Gazete, sy. 14.901 (31 Mayıs 1974); sy. 14.932 (1 Temmuz 1974); sy. 17.284 (19 Mart 1981).
Hürriyet, İstanbul 25, 28 Mayıs, 1 Haziran, 6-7 Temmuz 1974; 19 Mart 1981.
Pakalın, I, 308-310.
Hayreddin Karaman, “Cuma”, DİA, VIII, 85.
Müellif: MUSTAFA YAYLA
YanıtlaSilİslâm Hukuku. İslâm geleneğinde tatille ilgili olarak bayram kavramı vardır; ramazan ve kurban bayramları yıllık, cuma da haftalık bayram günleridir. Hz. Peygamber Medine’ye hicret ettiğinde halkın İranlılar’dan alınma Nevruz ve Mihrican adlı iki bayramı kutladığını görmüş ve, “Allah sizin için bu iki günü daha hayırlı iki günle, kurban ve ramazan bayramları ile değiştirdi” demiştir (Ebû Dâvûd, “Ṣalât”, 245; Nesâî, “Ṣalâtü’l-ʿîdeyn”, 1). Ayrıca kurban ve ramazan bayramlarının dışında haftalık olarak cumanın Allah’ın müslümanlara tahsis ettiği bir bayram günü olduğunu ifade etmiştir (İbn Mâce, “İḳāmetü’ṣ-ṣalât”, 83). Buna göre cuma müslümanların bir kutlama ve ibadet günüdür; bu günde şartlarına sahip olanların cuma namazını eda etmesi farzdır. Dolayısıyla cuma gününün inananlar katında diğer günlerden farklı ve önemli bir yeri vardır (bk. CUMA). Ancak İslâmî gelenekteki cuma, Yahudilik’teki cumartesi gününde olduğu gibi zorunlu bir tatil ve istirahat günü değil cuma namazının topluca kılındığı bir ibadet günü olarak anlaşılmıştır. İmam Mâlik, ashaptan bir kısmının, yahudi ve hıristiyanların cumartesi ve pazar günleri yaptığı gibi kişinin cuma günü işi terketmesini mekruh gördüğünü rivayet etmektedir (Ebû Bekir et-Turtûşî, s. 286).
Hafta tatili konusuna, ferdî ve içtimaî hayatın birçok yönünü ele alan ve genelde meseleci (kazüistik) bir tarzda oluşan fıkıh literatüründe değişik vesilelerle atıfta bulunulur. İslâm hukukunda çalışma hayatıyla ilgili konuların, bu arada çalışanların yeme, içme, dinlenme gibi tabii ve ibadet gibi mânevî hak ve ihtiyaçlarının klasik dönem fıkıh kitaplarının “icâre” bölümünde veya “edebü’l-kādî” türü eserlerde dolaylı olarak ele alındığı görülür. O dönem İslâm hukukçuları iş akdi açısından öğretmenlik, işçilik, memurluk vb. meslekler arasında bir fark gözetmezler ve ücret karşılığı çalışan veya belli bir işi üstlenen kimseleri genelde “ecîr-i hâs” ve “ecîr-i müşterek” şeklindeki ikili ayırım içinde ele alarak ortak hükümlere tâbi tutarlar.
İcâre akdinin genel yapısı içerisinde işçinin (çalışan) iş veren karşısındaki haklarından biri de dinlenme hakkıdır. “İnsana çalıştığından başka bir şey yoktur” (en-Necm 53/39) meâlindeki âyet, ücretin ancak fiilî çalışma karşılığında hak edileceğine işaret etmektedir. Fıkıh literatüründe, genelde bir veya birkaç günlük veya götürü usulü iş akdi ele alındığından ücret kural olarak fiilî çalışmanın karşılığını teşkil eden bir konumdadır. Hafta tatili ve tatil günleri için ücret tahakkuku konusu uzun süreli iş akdinin gündeme geldiği durumlarda ve dönemlerde önem taşımaya ve tartışılmaya başlanmıştır. Çalışılmayan süre için işçinin ücreti hak edip etmeyeceği konusunda klasik dönem fıkıh literatüründe yer alan görüşleri bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Aslında hafta tatili vb. tatiller için ödenecek ücret kişinin daha önce çalıştığı zamanlardaki emeğinin bir karşılığı olarak ele alınabileceği gibi, çalışanın tatil yaparak dinlenmesi gelecek günlerde verimini arttırıcı bir katkı, temel hak ve hürriyetlerin uzantısı sayılabilecek bir hak veya örf ve konumdan doğan bir şart olarak da değerlendirilebilir. Şu halde meseleye farklı açılardan bakıldığında işçi ve diğer çalışanlar için ücretli hafta tatili mümkün, hatta gerekli hale gelebilmektedir.
YanıtlaSilDevletten maaş alarak çalışan kadının (hâkim) tatil günü ücreti hak edip etmeyeceği konusunun ilk dönemlerden itibaren tartışılmaya başlandığı ve bazı fakihlerin bu durumda hâkimlerin ücretli hafta tatili hakkının bulunduğu yönünde görüş beyan ettikleri görülür. Öte yandan bu gibi konuların İslâm hukukunda taraflar arası anlaşmaya, bu arada işçi ve iş veren arasındaki hizmet akdine veya genelde mevcut örfe bırakılan konular arasında yer aldığını da gözden uzak tutmamak gerekir. Nitekim değişik meslek gruplarıyla ilgili farklı örnek ve tartışmaların fıkıh kitaplarında çeşitli vesilelerle ele alındığı görülmektedir. Meselâ ücret karşılığı çalıştığı için kural olarak “ecîr” statüsünde bulunan ve iş akdinde her gün çalışması şartı yer almayan bir müderrisin örfe göre hafta tatili yapabileceği ve bu günlerde derse girmediği halde ücret alabileceği öngörülmüştür (Bilmen, V, 61). Mâlikî fakihi Kābisî de hafta tatili bağlamında Ebû Abdullah İbn Abdülhakem’den, “Öğretmen aylık ücretle tutulur, cuma günleri ve halkın örfen tatil saydığı günleri tatil eder, bu sözleşmenin şartı gibidir” şeklindeki bir ifadeyi nakletmektedir (İslâm’da Öğretmen ve Öğrenci Meselelerine Dair Geniş Risale, s. 58). Hanefî fakihlerinden Sadrüşşehîd İbn Mâze, “Tatil gününde kadının ücretinden kesinti yapılır mı?” diye bir başlık açarak hâkimin hem dinlenmesi hem de kendi özel işlerini görebilmesi için haftada en az bir gün istirahat etmesi gerektiği üzerinde durarak tatil gününde ücrete hak kazanıp
kazanmayacağının tartışmasını yapar (Şerḥu Edebi’l-ḳāḍî, I, 251). Belh ulemâsının hafta tatilinde kadının ücretinden kesinti yapılacağı şeklinde, muhitindeki ulemânın ise aksi yönde fetva verdiklerini nakleden İbn Mâze, doğru görüşün hâkimin ücretinden hafta tatilinde kesinti yapılmayacağını benimseyen kanaatin olduğunu ifade etmiştir. Çünkü kadı hafta tatilinde dinlenerek sonraki çalışma günlerine hazırlanmaktadır. Buna göre tatil gününün faydası yargı görevinde bulunacağı diğer çalışma günlerine râcidir. Bundan dolayı da ücrete hak kazanır (a.g.e., I, 251). Öte yandan, yapılan işin ve verilen ücretin uzun süreli veya en azından haftalık olması halinde çalışan kişinin ücretli hafta tatiline hak kazanacağı şeklinde bir ilkenin kabul edilmesi mümkündür. Çünkü İslâm hukukçularının bir kısmına göre işçi ve iş veren bir haftadan fazla sürecek bir iş akdi yaptıklarında örf ve âdet esas alınacak ve istisnalar hariç cuma günleri iş süresi dışında tutulacaktır. Zira bu fakihlere göre müslümanlar için cuma, yahudiler için cumartesi, hıristiyanlar için de pazar günleri örfen çalışma günlerine dahil edilmez.
YanıtlaSil1190 yılı civarında İbn Meymûn’un bir soruya verdiği cevaptan, yahudilerle ortak iş yerlerindeki müslüman sanatkârların (işçiler) Yahudilik vb. dinlerdeki gibi mecburi bir dinlenme gününe sahip olmadıkları halde cuma günü çalışmayıp tatil yapmayı gelenek haline getirdikleri anlaşılmaktadır (Goitein, Studies in Islamic History and Institutions, s. 270). Cuma günü müslümanlar için cuma namazının edâsı dışında zorunlu bir istirahat zamanı sayılmadığından olsa gerek, sanayi devrimi öncesi İslâm toplumlarında hafta tatilinin cuma olarak kabul edilmesi yoluna gidilmemiş, zamanın icaplarına ve sosyal hayatın seyrine göre bazan cuma, bazan da diğer günler hafta tatili olarak düşünülmüştür. Abbâsîler zamanında mektepler ve resmî daireler cuma günleri kapalı tutulurken (EI2 [İng.], II, 593) Osmanlılar’da Fâtih Sultan Mehmed devrinden itibaren medreselerin salı günleri tatil yapmış olması buna örnek teşkil eder. Bununla birlikte 1550-1557 yılları arasını kapsayan bir araştırma, Osmanlı inşaat sektöründe cuma gününün hafta tatili olduğunu göstermektedir. Bunun yanında yahudi işçilerin cumartesi, hıristiyanların ise pazar günü çalışmadıkları görülmektedir (Barkan, I, 157 vd.).
Her zamanda ve her yerde uygulanabilecek evrensel ilkelere sahip olması İslâm dininin en önemli bir vasfıdır. Değişen toplumlarda farklı özellik alabilecek hükümler İslâm’ın ruhuna ve yapısına uygun olarak ilgili zaman ve toplumun örfüne bırakılmıştır. Günümüzde çalışanların hakları kapsamında yer alan hafta tatili, yıllık tatil vb. meseleler de İslâm hukuku açısından bu tür problemlerdendir. Bundan dolayı İslâm hukuku kaynaklarında işçinin hak ve görevlerinin ele alındığı icâre akdinde işçinin çalışma süresi, istirahat ve tatiliyle ilgili bağlayıcı hükümler mevcut olmayıp bu hususlar taraflar arasındaki anlaşmaya bırakılmış, akidde karara bağlanmayan konularda ise örf ve âdet esas alınmıştır. İslâm toplumlarında çalışma hayatıyla ilgili diğer birçok kural gibi çalışanların hafta tatili hakları da bu çerçevede bir seyir takip etmiş, özellikle sanayi devriminden, geniş işçi ve memur kesimlerinin oluşmasından sonra daha da önem arzeden bir konu haline gelmiştir. Bu gelişmeler sonucunda İslâm ülkelerinde de çalışma ve ticaret hayatından resmî dairelere kadar hukukî bazı düzenlemelere gidilmiştir. Öte yandan İslâm ülkelerinin anayasalarının hemen hepsinde çalışanların dinlenme hakkından söz edilir. Bazı İslâm ülkelerinde hafta tatili İslâmî geleneğe uygun şekilde cuma günü olarak kabul edilmiştir.
YanıtlaSilBİBLİYOGRAFYA
YanıtlaSilBuhârî, “Ṣavm”, 55.
İbn Mâce, “İḳāmetü’ṣ-ṣalât”, 83.
Ebû Dâvûd, “Ṣalât”, 245.
Nesâî, “Ṣalâtü’l-ʿîdeyn”, 1.
Kābisî, İslâm’da Öğretmen ve Öğrenci Meselelerine Dair Geniş Risale (trc. Süleyman Ateş – Hıfzırrahman R. Öymen), Ankara 1966, s. 58 vd.
Ebû Bekir et-Turtûşî, Kitâbü’l-Ḥavâdis̱ ve’l-bidaʿ (nşr. Abdülmecîd et-Türkî), Beyrut 1410/1990, s. 286.
Sadrüşşehîd, Şerḥu Edebi’l-ḳāḍî (nşr. Muhyî Hilâl es-Serhân), Bağdad 1397/1977, I, 251.
Remlî, Nihâyetü’l-muḥtâc, Kahire 1389/1969 → Beyrut 1404/1984, V, 282-283.
el-Fetâva’l-Hindiyye, IV, 417.
Elmalılı, Hak Dini, VII, 4970, 4982.
M. Fehr Şakfe, Aḥkâmü’l-ʿamel ve ḥuḳūḳı’l-ʿummâl fi’l-İslâm, Beyrut 1967, s. 101 vd.
Ali Abdürresûl, el-Mebâdiʾü’l-iḳtiṣâdiyye fi’l-İslâm, Kahire 1968, s. 144, 149-150.
S. D. Goitein, Studies in Islamic History and Institutions, Leiden 1968, s. 111, 270.
a.mlf., “D̲j̲umʿa”, EI2 (İng.), II, 593.
Abdülhamîd eş-Şirvânî, Ḥavâşî ʿalâ Tuḥfeti’l-muḥtâc [baskı yeri ve tarihi yok] (Dârü’l-fikr), VI, 145-146.
Ömer Lutfi Barkan, Süleymaniye Cami ve İmareti İnşaatı: 1550-1557, Ankara 1972, I, 157 vd.
Hüseyin Atay, İslâm’da İşçi-İşveren İlişkileri, Ankara 1979, s. 64.
Şeref b. Ali eş-Şerîf, el-İcâretü’l-vâride ʿalâ ʿameli’l-insân, Cidde 1980, s. 298 vd.
Hayreddin Karaman, İslâm’da İşçi-İşveren Münasebetleri, İstanbul 1981, s. 57.
a.mlf., İslâm’ın Işığında Günün Meseleleri, İstanbul 1996, I, 50-51, 463.
a.mlf., “Cuma”, DİA, VIII, 85.
Bilmen, Kamus2, V, 61.
İbrahim Canan, İslam’da Zaman Tanzimi, İstanbul 1985, s. 107 vd.
Ali Bardakoğlu, “İslâm Hukukunda İşçi ve İşveren Münasebeti”, İslâm’da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri, İstanbul 1986, s. 226 vd., 243 vd.
Mevdûdî, Tefhîmü’l-Kur’ân (trc. Muhammed Han Kayanî v.dğr.), İstanbul 1987, VI, 277.
a.mlf., Fetvalar (trc. Mahmud Osmanoğlu – A. Hamdi Chohan), İstanbul 1992, I, 401.
Ahmet Akgündüz, “Eski ve Yeni Hukukumuzda İşçinin Çalışma Süresi, İstirahat, Tatil ve İbadet Hakkı”, Mukayeseli Hukuk ve Uygulama Açısından İşçi-İşveren Münasebetleri, İstanbul 1990, s. 111.
Vecdi Akyüz, “Devlet ve İşçi-İşveren İlişkileri”, a.e., s. 199.
Süleyman Akdemir, “Toplu Tenkitler-II”, a.e., s. 325-326.
Tahsin Sınav, “İş Hukuku’nda İşçinin Çalışma Süresi ve Dinlenme Hakları Konulu Tebliğe Katkılar”, a.e., s. 360.
Adem Esen, Sosyal Siyaset Açısından İslâm’da Ücret Kavramı, Ankara 1993, s. 88.
Hamdi Döndüren, Çağdaş Ekonomik Problemlere İslâmî Yaklaşımlar, İstanbul 1993, s. 179-180.
Modern Islamic World (ed. John L. Esposito), Oxford 1995, II, 303.
YanıtlaSilİhsan [Sungu], “Cuma ve Pazar Tatili”, Hayat, VI/145, İstanbul 1929, s. 1-2.
Cemal Tukin, “Yakın Çağ Tarihimizde Hafta Tatili”, TD, I/2 (1950), s. 140.
Sadık Kılıç, “Modern Toplum Bunalımında Zamana Bakış Açısının Payı ve Mircea Eliade”, EAÜİFD, sy. 6, Erzurum 1986, s. 274.
Ahmet Ünsür, “İslâm Çalışma Hayatında Tatil ve İstirahat Meselesi”, İlim ve Sanat, sy. 40, İstanbul 1996, s. 90.
Bazı İslâm ülkelerinde hafta tatili İslâmî geleneğe uygun şekilde cuma günü olarak kabul edilmiştir.
YanıtlaSiladi. ی اسلامیت amiyet: Her tür-heläket ve felaketlerden slåmiyetle necat bulunacağını ifade eden bir tesbihdir.
YanıtlaSilNasıl kl Nuh tüfanında Nuhun (A.S.) gemisi Cudi Dağında karaya oturup kurtuldukları
gibi. جود و سخاوت CUD U SEHAVET: Cömert-lik ve ell açıklık, sahilik.
جوع CG Öküz boyunduruğu.
جعد CUGD: Baykuş.
جحاف CUHAF : Zarar ve ziyân edici, zarar verici nesne, muzir. Cok yemekten sisip ishal olmak, ölmek, mevt.
جعاله CUHALE: İğne deliği.
جام CUHAM : İnsanı zayıfla-
tan ve gözleri İrinleten bir hastalık. جحدب CUHDUB : (C.: Cehådib)
Ayakları uzun, yeşil çekirge.
جحفة CUHFE: Medine yakınında bir yerin adıdır ve Şam ehli orada ihram giyerler.
جهر
CUHR: Yer deliği.
جحوظ CUHUZ: Çıkmak, huruç.
جعل CUL : cret, mukabil, karşı-
lık. Ayak kirası.
Çaylak.
جول CLC.: Ecvål) Akıl. *
* Rey. Kuyu duvarı. Aşağısından yukarısına kadar kuyunun taraflarından her bir tarafı.
جلاه CULAH : . Örümcek, anke-but. Çulha, yâni: Dokuyucu, nessâc.
جعل CULE : (C.: Ec'ål) Ayak ki-rası. * Padişahın etbåından aldığı mal.
جمعه CUM'A: Toplanma. * Per-şembeden sonraki gün. Müslümanların kudsi tatil günü olup, o güne mahsus namazla mükellef-tirler.
Memur ve işçilerin cuma namazı vakti serbest bı-rakılmamaları din hürriyetine aykırıdır. Yahudile-
163
YanıtlaSilCUMHURİYET
re ve hıristiyanlara haftalık dinî törenleri İçin cumartesi ve pazar günü serbest oldukları halde müslümanlara aynı hakkını tanınmaması hakiki medeniyete zıttır.
جمعه عتیق Cum'a-i atik (Eski cum'a) Osmanlılar zamanında, Bulgaristanda Şumnu ile Razgrat arasında yer alan meşhur bir bölge.
جمعه بالا
Cum'a-l bâlâ : (Yukarı
Cum'a) Osmanlılar devrinde. Selanik Vilayetinin Serez sancağındaki bir kaza merkezi. Sûret-ül Cum'a : Kur'an-ı
سورة الجمعة
Kerimin altmışikinci ve Medine-i Münevvere'de nazil olan süresi. جمعات
CUM'AT: (Cum'a C.) Per-şembeden sonra gelen günler. Cum'alar.
جمعات CUMEAT: (Cum'a. C.) Per-şembeden sonra gelen günler. Cum'alar.
CUMHUR: Halk topluluğu.
Hey'et, takım. Aynı kararı veya hükmü kabul e-denler. Alimlerin çoğu, ekserlyeti. * Seçimle Idare edilen devlet.
جمهور عوام Cumhur-u avam: Halk taba-
kası. جمهور محدثین
Cumhur-u muhaddisin: Ha-
dīs alimleri şınıfı.
جمهور مومنین Cumhur-u mü'minin İmanlı-
lar sınıfı.
جمهورناس Cumhur-u nås ekserisi, halk kalabalığı. : Insanlarım
جمهور علماء Cumhur-u ulemå : Alimle cemaatı. Alimler sınıfı. (Bir fikre dåvet cumhur-u ulemanın kabulüne vâbestedir, yoksa dåve bid'attır, reddedilir. Mek.)
CUMHUR: Bir yere toplan
mış toprak.
جمهوريت CUMHURİYET: Devlet re
si, millet veya Millet Meclisleri tarafından seçile hükümet şekli. Demokraside temsili hüküme şekli. Halkın hür olarak seçtiği temsilciler (Mille vekilleri ve senatörler) aracılığı ile egemenliği (hâkimiyetini) kullanmasına dayanan hükům şekli. Cumhuriyetin birbirinden farklı üç tatb sekli vardır.
hükümet: Hükümeti me
dīs alimleri şınıfı.
YanıtlaSilجمهور مومنین
Cumhur-u mü'minin: I manlı-
-.) n 6 n t
lar sınıfı.
جمهور ناس Cumhur-u nås Insanların : ekserisi, halk kalabalığı.
جمهور علماء Cumhur-u ulemå : Alimler cemaatı. Alimler sınıfı. (Bir fikre dåvet cumhur-u ulemanın kabulüne våbestedir, yoksa bid'attır, reddedilir. Mek.) dåvet
CUMHUR: Bir yere toplanıl-
mış toprak.
جمهوریت CUMHURİYET: Devlet rei-si, millet veya Millet Meclisleri tarafından seçilen hükümet şekli. Demokraside temsili hükümet şekli. Halkın hür olarak seçtiği temsilciler (Millet vekilleri ve senatörler) aracılığı ile egemenliğini, (hâkimiyetini) kullanmasına dayanan hükümet şekli. Cumhuriyetin birbirinden farklı üç tatbik şekli vardır.
1- Parlementer hükümet: Hükümeti mec-lisler karşısında bağımsız sayan şekil.
2- Meclis hükümeti: Hükümeti meclise bağlı sayan şekil.
3- Başkanlık hükümeti: Devlet ve hükümet baş-kanı aynı kişidir ve halk tarafından seçilir. Hükü-meti başkan kurar, başkan değiştirir. Başkan meclislere karşı bağımsızdır. (Amerika'daki gibi.)
(Orada benden sordular ki: Cumhuriyet hakkında fikrin nedir?
Ben de dedim: Yaşlı mahkeme reisinden başka daha siz dünyaya gelmeden ben dindar bir Cumhuriyetçi olduğumu elinizdeki tarihçe-i ha-yatım isbat eder. Hülâsası şudur ki: O zaman şim-diki gibi, hâli bir türbe kubbesinde inzivada idim, bana çorba geliyordu, ben de tanelerini karıncala-ra veriyordum, ekmeğimi onun suyu ile yerdim. Benden sordular, ben dedim: Bu karınca ve arı milletleri Cumhuriyetçidirler. Cumhuriyetperver-liklerine hürmeten tanelerini karıncalara veriyo-rum. Sonra dediler: Sen selef-i sâlihine muhale-fet ediyorsun? Cevåben diyordum: Hülefâ-i Râşidin hem halife hem Reis-i cumhur idiler. Sıd-dık-ı Ekber (R.A.) Aşere-i Mübeşşereye ve Sahå-be-i kirama elbette Reis-i Cumhur hükmünde idi. Fakat, mânâsız isim ve resim değil, belki, haki-
1
YanıtlaSilCumhuriyet-perver
kat-ı adaleti ve hürriyet-i şer'iyeyi taşıyan mânâ-yı dindar Cumhuriyetin reisleri İdiler. Ş.)
(Cumhuriyet kl: Adalet ve meşveret ve kanunda Inhisar-ı kuvvetten ibarettir. H.)
جمهوریت پرور Cumhuriyet-perver : f. Cum-huriyetçı, cumhurcu.
جمهور رئیسی Cumhur Relsi: Cumhuriyet-le idåre olunan memleketlerde Devlet Reisi olan zat.
mi'ler. جموع CUMU : Toplanmalar. Ce-
جمعات CUMUAT (Cum'a. C.) Per-şembe gününden sonra gelen günler. Cum'alar.
جعمو CUMUS: Pis, necis.
جون CN: (Cuni): Karnı ve ka-nadı kara olan bağırtlak kuşu cinsinden bir kuş.
: (C.: Cuven) At-جونه CONE tarların kutusu ve tablası.
جور CUR: Belde ismi.
جرعة Curaten: Bir yudumluk.
جرعه CURA : Tek yudum. Bir i-çimlik. Bir yudumluk.
CURH: (Curha) Yara. Yara-جرحlama.
جرنال CURNAL: (Bak: Jurnal(
جوش : . Coşmak. Kayna-mak. Taşmak. Deprenmek.
جوشا جوش CSACUŞ: f. Çok coşkun, taşkın. Pek coşkun ve taşkın bir sürette.
جوشاك CSAK : f. Kaynama.
جوشان CUSAN: f. Coşup kayna-yan.
coşmaya sebep olucu. جوش آور CS-AVER: f. Coşturucu,
mış. جوشیده CUSIDE: f. Coşmuş, kayna-
ma. جوشيره CUIR (E): f. Dokumacı. وشش Css : f. Kaynama, cos-
yıp taşma. Ne جوش و خروش CUS U HURUŞ: f. Kayna-Neş'e ve âhenk. Coşup taşma.
adam. جعثم CS: Galiz, kisah
Osmanlıca Türkçe Ansiklopedik
YanıtlaSilBÜYÜK
LŪGAT
Hazırlayan Heyet:
Abdullah YEĞİN
Abdulkadir BADILLI
Hekimoğlu İSMAİL
İlham ÇALIM
818
YanıtlaSilDELAIL-1 HAYRAT ŞERHİ
Bazı nüshada, bu cümlenin sonunda:
Her gün bin kere..
Cümlesi getirilmiştir.
Devam edelim:
Allalum.
Ey günahları bağışlayan, ayıpları örten, hacetleri yerine getiren, duaları kabul buyuran şanı büyük Allah.
Muhanımed'e ve Muhammed'in âline salât eyle.. Hem de: Me-. leklerin saflarının, okudukları tesbihlerinin, takdislerinin, tahmidle. rinun, temcidlerinin, tekbirlerinin, tehlillerinin sayısı kadar..
Ba cumlenin daha açık şerhli manası şudur:
Meleklerin, Yüce Hakkın şanında okudukları:
Noksan sıfatlardan münezzehsin, mukaddessin, sana hamd ederiz, şanın pek yucedir sana sena ederiz, en büyük zatındır, senden başka ilah yoktur.
Mukaddes cümlelerin sayısı kadar, Resulüllah S.A. efendimize sa-lât eyle, keza áline de..
Hen de dünyayı yarattığın günden itibaren, taa, kıyamet gü. nü oluncaya kadar...
Böylece Resulüllah S.A. efendimizin ve âlinin şanlarımı yüce kı-lıp kendilerine izaz ve ikram eyle.
Bazı nüshada, salavat-ı şerifenin sonunda şu cümle gelmiştir:
Her gün bin kere..
Devam edelim:
Allahım.
Ey Kerim, Rahim, ihsan in'am sahibi şanı büyük, nimeti her şeye
şamil, kendisinden başka ilâh olmayan Allahım. Muhammed'e ve Muhammed'in âline salât eyle.
Yanı: Resulüllah S.A. efendimize tabi olan ümmetine..
Bazı nüshalarda:
- Muhammed'in âline.
Cümlesi yoktur. (Bizim aldığımız metinde vardır.)
Schab-1 cariye..
Yani: Yerle sema arasında akıp giden ve yağmurları yağdıran bu-lutların döktüğü yağmurların, katreleri ve damlalarının sayısı kadar..
Riyah-1 zariye..
Yani: Tozları, toprakları dağıtan rüzgârın dağıttığı tozun topra-ğın sayısı kadar.
Sayısınca dünyayı yarattığın günden; taa, kıyamet gününe ka-dar salât eyle.
Yani. Resulüllah S.A. efendimizin zatını ve kendisine tabi olan şanlı ün metini muazzez ve muhterem eyle.
KARA DAVUD
YanıtlaSil219
Devam edelim:
Allahım, Muhammed'e ve Muhammed'in âline salât eyle; se-malarından yerine düşen damlaların, taa, kıyamet gününe kadar da düşecek olan damlaların sayısı kadar..
Bu cümlenin kısaltılmış şerhli manası şudur:
Allahım, bugüne kadar senin yarattığın semandan düşen yağ-mur damlalarının, bundan sonra da taa, kıyamete kadar düşecek olan tüm yağmur damlalarının sayısı kadar Resulüllah S.A. efendimize ve onun ümmetine salât eyleyip her birlerini muazzez ve muhterem eyle.
Bazı nüshada:
Kıyamet gününe kadar.
Cümlesinden evvel şu cümle gelmiştir:
Dünyayı yarattığın günden itibaren.
(Bizim aldığımız metinde bu cümle yoktur.)
Devam edelim:
Allahım, Muhammed'e ve Muhammed'in âline salât eyle; esen
rüzgârların sayısı..
Bazı nüshalarda şu cümle vardır:
Rüzgârlar, üzerine estiği şeylerin sayısı kadar..
Devam edelim:
Ağaçların hareket sayıları; keza yaprakların ve ekinlerin sayı-sı kadar ve KORUNMA YERİNDE yarattıklarının tüm sayısı kadar..
Bu cümie içinde geçen:
KORUNMA YERİNDE..
Tabirinin daha açık manası şudur:
Hayvanlardan, bitkilerden, madenlerden sırf ilâhî korumada bulunan şeylerin sayısı kadar..
Bu korunma yerlerini biraz açalım. Şöyleki:
İnsanların ve sair canlıların nutfelerinin korunma yerleri baba-larının sulbů ve anaiarının rahmidir.
Yemişlerin korunma yerleri ağaçların dalları ve üzerlerinde bulu-nan kabuklarıdır.
Ekilen tohumların korunma yeri yerin içidir; bittiği zaman ise, biten şeyi kökü üstünde durmasıdır.
Anlatılan manalara göre: Nutfeler baba sulbünde iken, baba sul-bünden ana rahmine indiği zaman; yemişler ağaçlarının budakların-da iken, bittikieri zaman, kabularının içinde iken; ekilen tohumlar yerlerin içinde iken, bittikleri zaman da köklerinin üzerinde dururken. sırf Yüce Hakkın kudretı ile şeytanların ve cinnin mekrinden korun-muşlardır. Kendilerine melekleri tayin ederek, terbiye edilip büyült-mek sureti ile KORUNMA YERİNDE olmuş olurlar..
Bir başka manaya göre:
KORUNMA YERİ..
Tabirinden murad, cennettir. Çünkü:
820
YanıtlaSilDELAIL 1 HAYRAT ŞERHI
Cennet icinde olanlar, perek cennete giren iman ehll, gerekse cen-netin icinde bulanan heri gilman, vildan, ağaçlar, bahçeler, nehirler, inci, cevahir, inisk, anber zafiran.. hâsılı onun icinde bulunan sayısız sübhan Allah'ın nimetleri cümle kederden, afetlerden, kendilerine za-Dainie Rahim Rahman Allah'ın üstün lütuflarına ermiş olarak karar fivet ve yokluk gelmesinden vana tamamen masun ve muhfuzdurlar.
kılarlar.. Iste, üstte anlatılan manadan ötürü cennet KORUNMA YERİ olur. Bu durumda salavat-ı şerifenin bu kısmında manası şu olur:
Cennat-ı aliyat içinde, çeşitlerinin sayısı bilinmeyen üstün ni-met efradmun sayısı kadar..
Bir başka manaya göre:
KORUNMA YERİ..
Tabirinden murad, LEVH-Ü MAHFUZ'dur. Çünkü Levh-ü Mahfuz-da bulananlar şeytanların, insan ve cinlerin ellerinden korunmuştur.
Böyle olunca:
KORUNMA YERİ..
Olarak anlatılan, orası clur. Böyle olunca, salavat-ı şerifenin bu kı-sım için verilecek manası: Levh-ü mahfuz kısmında anlatılan gibidir. Yani: Onda olanların sayısı kadar..
Devam edelim:
Dünyayı yarattığın günden; taa, kıyamet gününe kadar..
Bu cümleyi şöyle hulasa edebiliriz:
Allahım, dünyayı yarattığın günden, taa, kıyamet gününe kadar; üzerlerine rüzgârların estiği şeyler; hareket eden ağaçlar, yapraklar, ekinler, korumanda karar kıldırdığın şeylerin cümlesinin sayısı kadar Nebiyy-i Arabi, Haşimi, Mekki, Medeni gözümüzün nuru Resulüllah S. A. efendimizin ve âlinin üzerine sonsuz salât, bitmeyen tahiyyat inza-li ile muazzez, muhterem ve mükerrem eyle.
Salavat-ı şerifeye devam edelim:
Allahım.
Ey hacetleri bitiren, dualara icabet eden, şanı büyük, kendisinden başka ilah olmayan Alahım.
Damla..
Yani: Pınar, dere, kuyu.. hâsılı dünyada her nekadar sular varsa. onları damla damla saymak mümkün olsa, onların cümlesinden, bu ana kadar hâsıl olmuş ve olacak damlaların sayısınca..
Yağmur..
Yani: Ister sık, ister seyrek, ister kalın, ister ince, isterse, gece-lerde yağan çiğ.. taa, kar ve doluya varıncaya kadar yağacakların ta-neleri ve damlaları sayısınca..
Ve.. bitkilerin sayısı kadar Muhammed'e salât eyle.. Hem de, dünyayı yarattığın günden, taa, kıyamet günü oluncaya kadar..
Yani: Allahım, bu mikdar, Resulüllah S.A. efendimize ve onun âli ne salât eyleyip yüce şanlarını muazzez ve muhterem eyle.
KARA DAVUD
YanıtlaSil821
خَلَقْتَ الدُّنْيَا إِلَى يَوْمِ القِيَمةِ اللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى د وَعَلَى إِلى عَهْدِ عَدَدَ النُّجُومُ فِي السَّمَاءِ مِن يَوْمَ خَلَقْتَ الدُّنْيَا إِلَى يَوْمِ القِيَمةِ اللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى محمد وَ عَلَى آلِ مُحَمَّدٍ عَدَدَ مَا خَلَقْتَ فِي نَجَارِكَ السَّعَةِ ما لا يَعْلَمُ عَلَهُ إِلَّا انَتْ وَمَا أَنَتْ خَالِقَهُ إِلَى يَوْمِ القِيمَةِ اللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى مُحَمَّدٍ وَعَلَى الْحَدِ عدَدَ الرَّمِلَ وَالْحَصَى فِي مَشَارِقِ الأَرْضِ وَمَعَانِي اللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى حُمَّدٍ وَعَلَى الحَمدِ عَدَدَ مَا خَلَقْتَ مِنَ الْجِنَّ وَالْإِنسِ وَمَا أَنْتَ خَالِقُهُ إِلَ يَوْمِ القِيمِ اللهُمَّ صَلِّ عَلَى مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِ مُحَمَّدٍ عَدَدَ الْفَاسِهِمْ وَالْفَاظِهِمْ وَالْحَاظِهِم مِنْ يَوْمَ خَلَقْتَ الدُّنْيَا إلى يَوْمِ القِيمَةِ اللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى مُحَمَّدٍ وَعَلَى الِ د عدَدَ طَيْرًا نِ الْجِنَّ وَالْمَلَئِكَةِ مِنْ يَوْمَ خَلَقْتَ
**
halakted dünya ila yevm'il-kıyameti.
'Allahümme salli alâ Muhamme din ve alâ ali Muhammedin aded'en-nücumi fis-semai min yevme halakted-dünya ilå yevm'il kıyameti.
Allahümme salli alâ Muhamme din ve ala Ali Muhammedin adede mahalakte fibiharikes-seb'ati mimma lâya'lemü ilmehu illä ente ve ma en-te halikuhu ila yevm'il-kıyameti.
Allahümme salli alâ Muhamme-din ve alå åli Muhammedin aded'er-remli vel-hasa fimeşarık'il-arzi ve me-ğaribiha.
Allahümme salli alâ Muhamme-din ve alâ âli Muhammedin adede mahalakte minel-cinni vel-insi ve ma ente halikuhu ila yevm'il-kıyameti.
Allahümme salli alâ Muhamme-din ve alâ âli Muhammedin adede enfasihim ve elfazahim ve elhazıhim min yevme halakted-dünya ila yevm'il-kıyameti.
Allahümme salli alâ Muhamme-din ve alâ âli Muhammedin adede tayaran'il-cinni vel-meläiketi min yev-me halakte
Allahım, Muhammed'e ve Muhammed'in âline salât eyle; hem de dünyayı yarattığın günden taa, kıyamet gününe kadar semadaki yıldızların sayısınca..
Allahım, Muhammed'e ve Muhammed'in âline salát cyle; yedi denizlerin içinde yarattığın şeylerin sayısı kadar.. Şunlardan ki, ilmini ancak sen bilirsin. Bundan sonra da, taa, kıyamet gününe kadar yaratacağın şeylerin sayısı kadar..
Allahın, Muhammed'e ve Muhammed'in âline salát eyle; yerin doğuların-da, batılarında bulunan kum tanelerinin sayısı kadar..
Allahım, Muhammed'e ve Muhammed'in aline salát eyle; insan, cin nev'in-den yaratmış olduğun, kıyamete kadar da yaratıcısı olacağın şeylerin adedi kadar..
Allahım, Muhammed'e ve Muhammed'in âline salát eyle. Onların nefes-leri lafızları, lahzaları sayısınca.. Dünyayı yarattığın günden, taa, kıyamet günü-ne kadar..
Allahım, Muhammed'e ve Muhammed'in aline salåt eyle. Cinnin ve melek-lerin uçuşları sayısınca.. Dünyayı yarattığın günden, kıyamet gününedek..
*
**
(Devamı: 823. Sayfada)
253
YanıtlaSilDEYİMLER
mum olmak: 1) Hırçınlığı yaramazlığı bırakmak. 2) argo. Razı olmak.
muma döndürmek (veya çevirmek): Her sözü dinler duruma getir-mek, uslandırmak.
mumla aramak: Çok isteyerek ve özenle aramak.
mumla aratmak (bir şey başka bir şeyi): Daha kötü olan yeni bir şeyin, bir durumun, bir kimsenin, pek iyi olmayan eskisini aratması.
mumya gibi: Çok zayıf ve renksiz kimse.
muşmula gibi: Yüzünde pek çok buruşuk ve kırışık bulunan.
mürekkep yalamak: Öğrenim görmek.
mürekkep yalamış: Öğrenim görmüş, kültürlü.
mürekkebi kurumadan bozmak: Karar, sözleşme, anlaşmayı yazıl-masından çok kısa süre sonra bozmak.
müslüman mahallesinde salyangoz satmak: bk. Körler mahallesin-de ayna satmak.
DEYİMLER
YanıtlaSil252
maskesini düşürmek (veya sıyırmak): Gerçekleri ortaya çıkarmak.
maskesini kaldırmak: Birinin gizli amaçlarını, gerçek kişiliğini ortaya çıkarmak.
maşalık etmek: mec. Başkalarının çıkarı, isteği ve amaçları doğruų. tusunda çalışmak.
mavi boncuk dağıtmak: Birçok kişiye birden sevgi göstermek ve söz konusu kişileri, bu sevginin yalnız kendisine verildiğine inandırmak.
maymun gözünü açtı: Geçen bir olaydan ders alındığını anlatır.
mekik dokumak: mec. İki yer arasında sürekli gidip gelmek.
mercimeği fırına vermek: tkz. (kadınla erkek) Gizlice aşk ilişkisi kur. mak.
merdiven dayamak (büyük bir yaş için): Bu yaşa basmak veya yak-laşmak.
meteliğe kurşun atmak: Hiç parası kalmamak.
meydan (bir şey veya kimseye) kalmamak: Fırsat bulamamak.
meydan almak: esk. Gelişmek, yayılmak, geniş ölçüde olmak.
meydanı (birine veya bir şeye) bırakmak: Savunduğu şeyden vaz-geçmek veya yarışmadan çekilmek.
meydanı boş bulmak: Kendisini engelleyecek kimse görmeyerek aşırı davranışlarda bulunmak.
mezardan çıkarmak: Bir kimseyi ölümden kurtarmak.
mezarını kazmak: Kötülüğünü istemek, kötü duruma düşürmek için uğraşmak.
misk yerini belli eder: Değerli kişi nerede olsa varlığını gösterir.
muhasebesini yapmak: Bir şeyin olumlu veya olumsuz yönlerini gözden geçirerek bir yargıya varmak.
mum gibi: 1) Dosdoğru, dimdik. 2) Uslu, kıpırtısız. 3) Tertemiz düz-gün.
mum kesilmek: Sessiz, uslu, doğru düzgün durmak.
39
YanıtlaSilATASÖZLERİ
Davulun sesi uzaktan hoş gelir: Uzaktan güzel görünen şeylerin poğu, aslında güzel değildir. Bu yüzden yakından görmediğimiz ya da aslını bilmediğimiz bir konuda hüküm vermemeliyiz
. Değirmenden gelenden poğaça umarlar: Başka bir yerden gelen insandan, yakınları hediye beklerler.
Değirmen iki taştan, muhabbetten iki baştan: İş, ortaklık, evlilik ve
dostluk gibi, en az iki kişinin birlikteliğini gerektiren durumlarda, sevgi ve saygının, karşılıklı olarak var olması gerekir.
Dell arlanmaz, soyu (sahibi) arlanır: Toplumun hoşlanmadığı biçim-
de aykırı ya da aşırı davranan kişi, ar duymaz. Ar duysa zaten öyle davranmaz. Bunun yaptığından ailesi ve akrabaları utanır.
Deli deli akanı, bura bura tıkarlar: Kötü niyetli kişi gemi azıya al-
dıkça, devlet de buna göre tavır alır. Cezaları artırır, gerekirse sıkı yönetim ilan eder.
Deli deliyi görünce çomağını saklar: Zorbalıkla veya işi serseriliğe
vurarak iyi niyetli insanları sindirip onlara zarar veren, kendinden daha güçlü biriyle karşılaştığında kuzu kesilir.
Deliden al uslu haberi: Deli de çocuk gibidir. Ne gördü ne duyduysa onu söyler. Bu yüzden de doğru haber verir.
Deli ile çıkma yola, başına getirir bela: İlkesiz, ne zaman ne yapa-cağı ya da ne söyleyeceği belli olmayan kimselerle arkadaşlık etmek,
insanın başını belaya sokar.
Deliye her gün bayram: Aklını kullanmayan kişinin, deliden pek farkı yoktur. Böyle kimse, ileriyi göremediği ve düşünmediği için günlük ya-
şar. Bu yüzden, onun için her gün bayram sayılır.
Demir ıslanmaz, deli uslanmaz: Demir madeni ıslanmaz. Kötü alış-kanlığı olan kişi de bu alışkanlığından kolay kolay vazgeçmez.
Demir nemden, insan gamdan çürür: Demir nemde paslanır ve çü-
rür. Tasa da insanı kemirerek çürütür.
Demir tavında, dilber cağında: bk. Demir tavında dövülür.
Demir tavında dövülür: 1) Bir işi, koşullar elverişliyken ve tam ve zamanında yapmak gerekir. 2) Ele geçen bir fırsatı, o anda değerlen-dirmek gerekir.
D
YanıtlaSilDağ başına kış gelir, insan başına iş gelir: Kış, ovalardan önce
dağlara gelir, bu çok doğal bir olaydır. İnsanın başına da her türlü olay gelebilir.
Dağ başından duman eksik olmaz: bk. Büyük başın derdi büyük olur.
Dağ dağa kavuşmaz, insan insana kavuşur: 1) "Bir daha birbirimizi
göremeyiz", diye düşünmek, doğru değildir. İnsan insana kavuşur. 2) İnsanlar arasında arkadaşlık, akrabalık gibi bağlar vardır. Bu yüzden, ayrı ayrı yaşıyor olsalar da zaman zaman buluşurlar. 3) Beklenmedik bir anda, tanıdık biriyle karşılaşmak mümkündür.
Dağ dağ üstüne olur, ev ev üstüne olmaz: İki ayrı ailenin, aynı çatı altında barınması mümkün değildir.
Dağ ne kadar yüce olsa yol üstünden aşar: Gerçekten isteyen ve bu uğurda özveriyle çalışan bir insanın başaramayacağı iş yoktur.
Damdan düşen, damdan düşenin hâlini bilir: Kötü duruma düşmüş bir insanın neler çektiğini, daha önce kendisi de bu duruma düşmüş olan insan, bu durumu hiç yaşamamış insandan daha iyi anlar ve bilir. Damlaya damlaya göl olur: Su damlaları birikip nasıl göl oluşturuyor-sa, ufak paralar da biriktirildiğinde işe yarayacak bir boyuta ulaşırlar.
Danışan dağı asmış, danışmayan (-in) yolu şaşmış: Sora sora
Bağdat bulunduğu gibi, sora sora (danışa danışa), hiç bilmediğimiz bir işin nasıl yapıldığını öğrenebilir ve o işi başarı ile sonuçlandırabili-riz. Bilmediğimiz işi, danışmadan yapmak mümkün değildir.
Davetsiz, döşeksiz oturur: Davet edilmediğimiz bir yere gitmek doğ-ru değildir. Davetsiz gittiğimiz yerde hoş karşılanmayabiliriz.
Davul dengi dengine çalar: 1) Birlikte yaşamak veya evlenmek is-teyen iki insanın huyunun, suyunun, yaşının, zevklerinin denk olması gerekir. 2) Arkadaşlık edecek kişilerin, her bakımdan birbirlerine denk olmalarında yarar vardır. Yoksa bu arkadaşlık uzun sürmez.
293
YanıtlaSilbölünemeyen en küçük parça. Atom.
- Ç-
Çak: Parça. Yarık, çatlak.
Çal at: Hareketli, yerinde duramayıp şahlanan at.
Çele-çepe: Sağa-sola.
-D-
ir ור n i, 1, a ar at
i
Dahil: Bir işe selâhiyeti ve hakkı olmadan hariçden giren, yabancı.
az Dahiye-i edeb: Edebiyatta dâhî olan, eşine rastlanan büyük edib.
Dall bi-l fehva: Kelâmın, mefhumu ile delâlet etmesi.
Dall bi-l-ibare: İbarenin zâhiri ile delâlet etmesi.
Dall bi-l-iktiza: Kelâmın, zaruri olarak ve gerektirmesi ile delâlet etmesi.
Dall bi-l-işaret: işaret yoluyla etmesi. Kelâmın delâlet
Dekk: Ufalanmak, parça olmak. parça
Delâlet-i selâse: Üç çeşit delâlet.
Delâlet-i mutabıkıye, Delâlet-i tazammuniye, iltizamiye. Delâlet-i
1- Delälet-i mutabıkıye: Bir kelâmın vaz'olunduğu, yani
kasdedilen, mânanın ta-mamına delaletidir. Meselâ: İnsan lâfzı, insanın tam ma-hiyeti olan, hayvan-ı natık, (yani, konuşan, hayat sahibi varlık.) mânasına delâleti gibi.
2- Delâlet-i iltizamiye: Bir lâfzın vaz'olunduğu mânanın bir cüz'üne delâletidir.
3- Delâlet-i iltizamiye: Bir lafzın vaz'olunduğu mânanın lâzımına, yani o mâna ile beraber bulunması zaruri olan diğer bir mânaya delâletidir.
Mezkür delalet-i selâseye ait şöyle bir misal dahi verilir:
"Zekât, müslümanların fakirlerine verilir, hiç bir zengine verilmez." İbaresi, zekâtın yalnız Müslüman fakirlere verileceğine delâlet-i mütabıkıye ile, zengin olan Ahmet ve Mehmet gibi belli şahıslara verilemiyeceğine delâlet-i tazammuniye ile, zekât hususunda zenginler ile fakirler arasında fark bulunduğuna da delâlet-i iltizamiye ile delâlet eder.
Delil-i ihtira': Cenab-ı Hak'ın yoktan icad ederek yarattığı şeylerin mükemmel maslahatlı olarak hiçlikten ve
292
YanıtlaSilkelâmına tatlı bir ifade, güzel bir diziliş ile başlaması ve maksada latif işaretlerde bulunma-sına denir. Bu eserin giriş kısmı buna güzel bir misâldir.
Berk-i Lâmi': Parlak şimşek.
Ber-vech-i âti: Aşağıda geleceği gibi.
Bid'at üz-zaman: Zamanın görülmemiş ve acib olanı.
Bil-cümle: Tamamen.
Biselâmeti'l-emir: İşin kolay-lıkla ve zahmetsiz yapılması.
Busayri: (Şerefü'd-din) M. 1213-1295. Busayr'da doğdu. Meşhur Arap şair ve hattatıdır. "Kaside-i Bürde" sahibidir. Esas "Elkevakibü'd-Dürriyye medh-i hayril ismi fi beriyye." olan kasidesine; tutulmuş olduğu hastalıkdan, rü'ya-sında Resulullah'ın hırka-sını (bürde) üzerine örtüp şifa bulması sebebiyle "Ka-side-i bürde" ismini ver-miştir.
Bürhan-ı İnnî: Eserden müessire, neticelerden sebeblere olan istidlâl şeklidir. Dumanın ateşe olan delâleti gibi.
Bürhan-ı Limmi: Sebepler-den neticelere, müessirden
esere olan istidlâl şeklidi Ateşin dumana olan delâle gibi.
Bürhanü't - Temanü':
İstiklâliyet, ulûhiyetin zâtî b hassası ve zarurî bir lâzım olduğuna dair ve şirki butlanını isbat eden delil k eşyanın müteaddit ellere ve esbaba yaradılış verilse, âlemdeki nizam bozulup karışıklıkla çıkacağını gösterir, isba eder.
-C-
Carlayı (Karlayl): M. 1795 1880 İskoçya'da doğdu. Tarihçi ve filozoftur. Verdiği serî konferanslarından bi-rinde Peygamber Efendimi-zi medhetmişdir.
Cedavil:
kanalları. Cetveller. Su
Celâlet: Büyüklük, azamet.
Ceher: Bir şey'in o almasını temin eden esası, mayası, özü ve aslı.
Ciğer şikâf: Ciğer parçalayan, çok acı veren.
Cihetü'l-Vahdet: Birlik ciheti. Ayrı ayrı şeylerin birleş-tikleri, müşterek oldukları ci-het.
Cilve-ger: Cilve ve naz eden.
Cüz'-ü Lâyetecezza: Bir daha
291
YanıtlaSil- A-
Abdülkahir Cürcanî: H. 5. ikinci yarısında asrın yaşamış büyük bir âlim ve Arap belågat ve gramercisi. En meşhur eserleri belâgat üze-rine "Delâillü'l-İ'caz" yazılan ve
"Esraru'l-Belâğa" dır.
A'cam: (Acem'in C.) İranlılar, Arab olmayanlar.
Acûze-i Şemta: Saçı ağarmış koca karı.
Adem Abad Hiça' hiç: Ademis-tan, yokluk ülkesi.
Adem-i Mübalât: Aldırış et-memek, ehemmiyet verme-mek, dikkat etmemek.
Afakî: Nefsin haricindeki âleme dair. Harici. Kâinata ait.
Agraz: Gayeler, maksatlar.
Ağmaz: Kolayca anlaşılma-yan, pek derin.
Ahadi: Mütevatir ve meşhur olmayan bir hadis nev'i.
Ala Rüüs-il-Eşhad: Âlemin gözü önünde, herkes göre göre.
Ale'l - Amya: Körü körüne.
A'mak: Derinlikler.
A'mak-ı derinlikleri. Hafa: Gizlilik
Amm Lafızlar: Aynı cinsin bir-çok fertlerine birden
delâlet eden lâfızdır. Kavim cemaat, nisa lafızları gibi.
Amud-u sütun. Nurani: Nuranî
Amya: Çok kör olan.
A'raz: Herhangi bir cevhere arız olan ve bu cevherin zatından hariç bulunan bir vasıf.
Arzu-yu Hilaf: Muhalefet etme, karşı koyma arzusu.
Av-zen: Suların biriktiği yer. Havuz.
Azhar: Çok zâhir ve açık.
-B-
Bâhir: Aşikâr, açık.
Bahr-ı Bilkeran: sahilsiz deniz. Dipsiz,
Bahş: Vermek, ihsan etmek.
Basit: Mücerred ve münferit olup mürekkeb olmayan. Tahlili ve dağılması düşünü-lemeyen: yalın hali. eşyanın
Bast-ı Özür etmek: Bir hata işleyerek başkalarına da nü-mune olmak, aynı hatayı işlemelerine hazırla-mak. zemin
Bedihiyyat: Delil ile isbatına lüzum olmayan sarih ve açık şeyler.
Berâatü'l-İstihlal: İyi bir alå-met. Mütekellimin,
Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin
YanıtlaSilMUHAKEMAT adlı eserinin lügatçe bölümünü ehemmiyetine binaen buraya alıyoruz.
289
YanıtlaSilZUM زعم : Batil zan. Şübhe. Yanlış zan.
ZURAFA ظریف : ظرفاء Zarif C.) Zarifler. Zarif, hoş, tatlı ve nâzik konuşan.
ZÜ ذو : Sahip, malik.
ZÜBDE زبده : Öz. Netice, sonuç, hülâsa. Bir şeyin en mühim kısmı. * Kaymak. Hâlisi.
ZÜBEYR زیر : Yazılı şey. Kayıd edilen.
ZUCAC (E( زجاج : Cam şişe, sırça.
ZUHAL زحل : Satürn gezege-ni.
ZÜHD زهد : Dünyaya rağbet etmemek. Maddeden mânaya yönelmek.
ZÜHRE زهره : Çoban yıldızı. Sabah yıldızı. Venüs. * Ber-raklık, safilik.
ZÜHREV زهروی : Frengi ve bel soğukluğu gibi has-talıklar.
ZUHUL حول : Uzak olmak, yerinden gitmek. Uzak-laşmak.
ZÜHUR زهور : Çiçekler. Ezhâr.
ZÜKUR ذكر : ذكور Zeker. C. Erkekler.
Zükuret ذكورت : Erkeklik
ZÜLAL زلال : Saf, berrak, tatlı, soğuk su. Yumurta akı.
ZÜL - CELAL ذوالجلال : Celal ve yücelik sahibi olan Al-lah.
ZÜ-L CENAHEYN ذوالجناحين : İki taraflı. Çift kanatlı. * Hem dünya hem âhirete âit.
ZÜLF زلف : f. Yüzün iki yanından sarkan saç lülesi.
ZÜLL ذل : Hakir olma, alçalma. Zillette oluş. Hor-luk.
ZÜMRE زمره : Bölük, cemaat, grup, takım, sınıf. Cins.
ZÜMRÜT زمرت : Campar laklığında, yeşil renkde şeffaf bir süs taşı.
ZÜNNAR زنار : ip. * Papaz ların kullandığı kuşak. Rükua mâni olan kemer. ZÜNUB ذنب : ذنوب Zenb C.) Günahlar. Kabahatler, suçlar.
ZÜREFA ظریف : ظرفاء Zarif C.) Zarif kimseler.
ZÜRRİYET ذريت : Soynesil döl, kuşak.
288
YanıtlaSilZINET زینت : Süs. Bezek. Kadınlara mahsus kıymetli eşya.
ZINHAR زنهار : f. Sakın, aslâ, kat'iyyen, olmaya, aman. Elbette.
ZIN NUR ذي النور : Nurlu ışıklı. Parlak. * Bahtiyar.
Zi-nnureyn ذى النورين : "İki nur sahibi" meâlinde Hz. Osmanın (Peygamberimizin iki kızıyla evlendiği için bu lâkb ile anılmıştır) lâkabı
ZIR زیر : f. Ait, aşağı.
ZIRA زيرا : f. Çünkü. Ondan ki, şundan, şu sebepten ki.
ZIRA ذراع : El, kol uzunluğu. Yirmidört parmak uzunluğu. Arşın.
ZİRAAT زراعت : Çiftçilik ekincilik.
Zi-RUH ذی روح : Ruhlu, canlı, hayattar.
ذیر و زبر ZİR Û ZEBER Altüst, karmakarşıık, dar-madağın.
ZİRVE ذروه : Doruk. Bir şeyin, hususan dağın en yüksek noktası, tepesi.
Zİ-ŞAN ذي شان : Şanlı meşhur ve şerefli olan.
ZİYA ضياء : aydınlık, nur.
Ziya-dar ضیادار : Ziyalı parlak Aydın. Akıllı, münevver.
ZİYADE زیاده : Artan, fazla kalan. Çok bol. Fazladan.
ZİYAFET ضیافت : Misafire yedirip içirme, ikrâm etme. Misafir kabul etme.
kakıp, hasar. Zarar, ziyan,
زیارت ZIYARET Görüşmeğe gitmek. Bir kimseyi görmeye varmak.
Ziyaret-gah زیارتگاه : Ziyâret yeri. * Türbe.
ZİYY زی : Dış görünüş. * Li-bas. Kılık, kıyafet. Hey'et.
ZUAFA ضعیف) : ضعفاء Zayıf C.) Zayıflar. Zayıf olanlar.
ZUHR ظهر : Öğle vakti. Öğleyin.
ZUHUR ظهور : Meydana çıkmak. Görünmek. * Hu-lul. Galib olmak.
Zuhurat ظهورات : Birden oluv-eren şeyler. Ansızın hatıra gelen fikirler. Sünuhat.
ZULM ظلم : Haksızlık. Eziy-et, işkence. Bir hakkı kendi yerinde başka bir yere koymak.
Zulmani ظلمانی : Karanlık Ka-ranlıkla alakalı. Karanlıklı ve karanlık gaflet uykusun-da olan.
ZULMET ظلمت : Karanlık. Mc: Sıkıntı.
ZULÜMAT ظلمات : Bak Zulmat)
287
YanıtlaSilZiddiyet ضدیت : Zıt olma hali zıtlık. Birbirinden nefret etme.
ZILAL ظل : ظلال ZII. C.) Gölgeler.
ZILL ظل : Gölge. * Perde. * Koruma, himâye etme.
ZIMN ضمن : İç taraf. * Mak-sad, gaye. Dolayısiyle anlatılan.
Zimnen ضمنا : Açıktan olmay-arak, dolayısiyle, imâ yolu ile. İçinden olarak.
Zimni ضمنی : İçinde saklı, gizli olarak. Kendiliğinden.
ZIRH زرخ : Savaş elbisesi, demirden örülmüş elbise.
ZIVANA زوانه : f. iki ucu açık küçük boru.
Zif. den.dan.
Zi ذى : sahib.
ZIB ذئب : Kurt. Canavar.
Zi'b-i mütegannim ذئب متغنم Koyun postuna bürünmüş kurt.
ZIBA : Güzel, süslü, yakışıklı.
ZI-DERGAH زدرگاه : Dergâhtan.
ZIFAF زفاف : Gerdeğe gir-mek. Gerdek.
ZI-HAYAT ذى حيات : Hayatlı hayata sahib, canlı.
ZİHİN ذهن Anlama, bilme. Anlama kuvvet ve istidadı. Hifz kabiliyeti.
Zihniyyet ذهنيت : Düşünce. Düşünce yolu. * Anlayış. * Kafa.
ZİKİR ذكر : Anmak, hatırlamak. Anılmak. * Al-lahı anıp yüceliğini düşünmek. Kur'ân-ı Ke-rim'in bir ismi.
ذکر جهری Zikr-i cehri Yüksek sesle yapılan zikir.
Zikri hafi ذکر خفی : Gizlice olan zikir. Nakşilerin zikir şekli.
ZİLHICCE ذى الحجه : HArabi 12. ay. Kurban bayramı.
ZİLKA'DA ذي القعده : Arabi ayların onbirincisi.
ZİLLET ذلت : Aşağılık, hor-luk, hakirlik, alçaklık.
ZIMMET ذمت : Sahip çıkma.
Uhde. Vicdan, Mes'uliyet. * Koruma zo-runda kalma.
ZİMMI ذمی : Anlaşma ile islâm ülkesinde yaşaması kabul edilen gayr-ı müslim. Ehl-i zimmet.
ZINA زنا : Nikahsız olarak yapılan cinsi münasebet. Büyük bir günah.
ZİNDAN زندان : f. Karanlık yeraltı hapishanesi. Sıkıntılı ve karanlık yer.
ZINDE زنده : f. Dinç, diri, canlı. Güçlü, kuvvetli.
286
YanıtlaSilZENB ذنب : Su, günah, kab-ahat.
ZENCEBİL زنجبيل : Hos koku lu bir baharat adı.
ZENCİ زنی : Siyah olan. Siyahi. ırktan
ZENDEKA زندقه : Kafirlik, din sizlik.
ZENEB ذنب : Kuyruk.
ZER زرع : Ekilmiş. Ekme. To-hum ekme. Yetişmiş ekin.
ZERDÜŞT زردشت : Ateşe ta pan, mecusi.
ZERK زرق : Hile. Riyâ. İki yüzlülük. Vücuda iğneyle ilâç vermek.
ZERRAT ذره : ذرات Zerre. C. Zerreler. Pek ufak parçalar. Moleküller.
ZERRE ذره : Pek ufak parça. Atom.
ZERRIN زرین : f. Altından yapılmış. Altın gibi parlak. Sarı.
ZEVAHIR زهره : زواهر Zühre C.) Çiçekler. Parlak yıldızlar. Zinetli, parlak.
ZEVAID زائد : زوائد Zaide C.) Fazlalıklar, fazla şeyler. Faydasız şeyler.
ZEVAL زوال Zâil olma, sona erme. Güneşin batmaya doğru yüz tutması. dönmesi.
ZEVAT ذات : ذوات Zat. C.
Zatlar, şahıslar, kimseler.
ZEVC زوج : Çift. İki şeyden meydana gelen. Sınıf, cins, nev'. Koca, eş.
ZEVCE زوجه : Kadın eş. Nikâhlı kadın, eş.
ZEVCİYYET زوجيات : Ko calık, karılık. Eşlik. Karı ve koca oluş.
ZEVİ زوی : Sahipler.
: Zevi-l idrak ذوى الادراك İdrak sahipleri. Anlayış ve akıl ile kavrayışlı olan.
ZEVK ذوق : Lezzet alma, hoşa gitme, tatma. * Hoş, hoşa giden.
Zevk-alud ذوق آلود : f. Zevkli zevk karışık.
ZEVZEK زوزك : t. Geveze. Münasebetsiz, temkinsiz. Eli ağzı durmayan.
ZEYLE ilâve, bir şeyin altı, devamı. Etek.
Zeylen ذيلا : Ek olarak. İlâve ederek.
ZEYN Zinet, süs. Süslemek.
ZEYNEB زينب : Eski fetva metinlerinde kadını temsil eden isimlerden biri. * Gül.
ZEYT زيت : Zeytinyağı. Yağ.
ZID ضد : Aksi, muhâlif, zıt. Nefret edilen, kerih şey.
Ziddeyn ضدين : Birbirinin aksi olan iki şey. İki zıt.
Fransız şair Charles Baudiaire öldü.
YanıtlaSil1868-Galatasaray Lisesi "Mekteb-i Sultani" adıyla kuruldu.
1949- Afyon Mahkemesi, Temyiz sonrası Bediüzzaman henüz tahliye edilmeden yeniden duruşma yaptı.
AGUSTOS
31
PAZAR
igbar canli yoktur Allah onu alnından tutup kudretine boyun eğdirmiş olmasın.
Hud: 56
BİR HADİS
81447 R.EVVEL
Allah'ın tükenmez
hazinelerinden isteyerek, insanlara karşı tok gözlü davranınız.
İbni Adiyy
RUMI: 18 AĞUSTOS 1441
HIZIR: 118
Kimin himmeti yalnız nefsi ise o insan değil. Çünkü insanın fıtratı medenîdir, ebnâ-yı cinsini mülahazaya mecburdur. Hayat-ı içtimaiyesi ile, hayat-ı şahsiyesi devam edilir. Hutbe-i Şâmiye
TARİHTE BUGÜN
YanıtlaSil-1516-Hilafet in Osmanlı'ya geçmesi.
1908 - Hicaz Demiryolu açıldı.
ZAFER BAYRAMI
AĞUSTOS
30 CUMARTESİ
BIR AYET Gökleri, yeri ve onlarda yaydığı canlıları yaratması Onun varlık ve birliğini, kudret ve rahmetini gösteren delillerdendir.
Şûra: 29
7 1447 R.EVVEL
BİR HADİS
İki Müslüman karşılaştığında birbirleriyle musafaha yapsın.
Ebu Davud, Edeb: 142
RUMI: 17 AĞUSTOS 1441
HIZIR: 117
İşte mimsiz medeniyet, nasıl kız hakkında, hakkından fazla hak verdiğinden böyle bir haksızlığa sebeb oluyor. Öyle de: Vâlide hakkında hakkını kesmekle daha dehşetli haksızlık ediyor.
Mektûbat
TARİHTE BUGÜN
YanıtlaSil1916-Bediüzzaman Said Nursî, Bitlis savunması sırasında yaralandı ve Ruslara esir düştü.
1916-Bediüzzaman'ın İşaratü'l-İcaz isimli eseri Abdülmecid Nursî tarafından temize çekilmeye başlandı.
MART
03 SALI
13 1447
RAMAZAN
RUMI: 18 ŞUBAT 1441 KASIM: 116
Her şeyiniz muhafaza ediliyor. Her ameliniz yazılmıştır. Her hizmetiniz kaydedilmiştir.
Mektubat
BİR AYET
Belki sevmediğiniz şey hakkınızda hayırlıdır.
Bakara Suresi: 216
BİR HADİS Benden sonra halifelik otuz senedir. Ondan sonrası saltanattır.
-628-Hudeybiye Gazvesi
YanıtlaSil- 1962 - Anayasa
Mahkemesinin kuruluşu.
1986 - Rusya'da Çernobil
faciası
26
SALI
TUESDAY
NİSAN
APRIL
BIR AYET
Gecenin bir bölümünde ve yıldızların batışının ardında
da Onu tesbih et.
Tur Suresi: 49
BİR HADİS
Biriniz bir meclise girdiği zaman selâm versin.
Elbette en bahtiyar odur ki: dünya için ahireti unutmasın, ahiretini dünyaya feda etmesin.
Mektubat
HİCRI: 25 RAMAZAN 1443 - RUMI: 13 NİSAN 1438
Jak Güne Öğle İkindi Aksam
Yatsı
KASIM: 170 - GÜN: 116 KALAN: 249 - GÜN UZA.: 2 DK
İmsak
Günes
Öğle
İkindi
Akşam Yatsı
Görünen Köy Kılavuz İstemez
YanıtlaSil"Ne kadar gizlense de gerçeklerin ortada" olduğunu söy lemek için "görünen köy kılavuz istemez" deriz. Genellikle bu atasözünü ileriyi görme yeteneği olan insanların bazı olaylaın gidişatını herkesten önce anladığını ve sonucu kendi lehleri-ne çevirecek kadar akıllı olduklarını anlatmak için kullanınz. Tabii ki görünen köyün farkına varmak için bir işin ilerisini kestirmek gerekir.
Peki, böyle bir öngörüye sahip olabilmek için ne yapma-lıyız?
Öncelikle hangi konuda öngörülü olmak istediğimize ka-rar verelim.
Mesela fitne zamanında bazı şeyleri önceden kestirmek istiyorsak, dünya tarihine bakıp geçmişte yaşanmış olaylaın çıkış ve yok oluş sebeplerini araştırabiliriz. Buradan elde ede-ceğimiz ipucuyla hem tedbir alırız hem de bir işte başarılı olup olmayacağımızın yolunu öğrenmiş oluruz.
Aslında her şey gün gibi ortadadır. Başarısız olacağınızı ön-gördüğünüz bir işte inanılmaz başarılar da elde edebilirsiniz
-104-
örünen şeyler sizin için sıradan bir hal alır. Yoksa hayat, biri-ger duanın gücüne inanıyorsanız, başkalarına imkânsız gibi Jerinin zannettiği gibi "her hamlesinin oyuncunun belirlediği öngörü ve ustalık sayesinde kazanacağı bir tür santraç oyu-nuna benzerdi ki bu oyunun üstesinden de herkes gelemezdi. Dua demişken, aklımıza bayrak şairinin bir yakarışı geldi:
YanıtlaSil"Bizi sen sevgisiz, susuz, havasız:
Ve vatansız bırakma Allah'ım!
Müslümanlıkla yoğrulan şu yurdu,
Müslümansız bırakma Allah'ım"23
Bir işin ilerisini kestirebilmek için geçmişin bilgisinden faydalanıp dilimizi de duaya alıştıralım ama diğer yandan da bilgi ve becerilerimizi artırma yönünde somut adımlar atmayı ihmal etmeyelim. Kısacası, Allah'ın verdiği aklı yerinde kul-lanalım ki ancak bilgi sahibi kimselerin görebileceği (fitne) gibi olayları biz de vaktinde görüp sonucu kendi lehimize çe-virebilelim. Maalesef günümüzde en büyük fitne ateşi sanal âlemde yakılmaktadır. Hatta bazı kimselerin bu âlemde, sosyal hayattan daha fazla vakit geçirdiği de görülmektedir.
İşte burası, görünen köydür.
Bunu gördükten sonra bu âlemdeki haber ve bilgileri sor-gulamadan alan, üstelik bunu diğer insanların da görmesi için paylaşan kişi ya akılsızca bir iş yapıyordur ya da şerli odakların ekmeğine yağ sürüyordur. Dünyaya bu seviyeden bakan bir nesil burnunun ucunu dahi göremez!
Bunun için bize düşen vazife, ufukların ötesini görebilen ve kendini sürekli yenileyip geliştiren nesiller yetiştirmektir. Böyle bir neslin bizden beklentisi de her hâlimizle onlara güzel örnek olmaktır.
23 Arif Nihat Asya - Dua, https://www.antoloji.com/dua-7-siiri/
-105-
HAFIZ LAFZIN HAMILI MANANIN AMILI
YanıtlaSilشورة المنام
ولو أنا كتبنا عليهم أن المثلوا الفسحة أو المدينة من دياركم ما فعلوه إلا قليل منهم ولو اللهم العلم ما يُوعَظُون به لكان خيرا لهم والحد الشيبنا . الأنيناهم من لدنا أجرًا عَظِيمًا ولهديناهم من
مستقيما ومن يطع الله والرسول فأوليك معاني انعم اللهُ عَلَيْهِمْ مِنَ الليين والصديقين والها والصَّالِحِينَ وَحَسُنَ أُولَئِكَ رَفِيقاً و ذَلِكَ الْعَمل من الله وكفى بالله عليما يا أيها الذين أعلنوا العلم جدركُمْ فَانْفِرُوا ثَبَاتٍ أَو الفِرُوا جَمِيعًا وَإِن منظم لَمَنْ لَيُنظِنَّ فَإِنْ أَصَابَتْكُمْ مُصِيبَةٌ قَالَ قَدْ أَنْعَمَ اللهُ عَلَى إِذْ لَمْ أَكُنْ مَعَهُمْ شَهِيدًا وَلَئِنْ أَصَابَكُمْ فَضْلُ مِنَ الله لَيَقُولُنَّ كَانَ لَمْ تَكُنْ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُ مَوْدًا يَا لَيْتَنِي كنتُ مَعَهُمْ فَافُوزَ فَوْزًا عَظِيمًا فَلْيُقَاتِل في سبيل الله الَّذِينَ يَشرُونَ الحيوة الدُّنْيَا بِالْآخِرَةِ وَمَنْ يُقَاتِل في سبيل الله فيُقتل أَوْ يَغْلِبُ فَسَوْفَ تُؤْتِيهِ أَجْرًا عَظِيمًا .
وما لسلة
وما له
والية
ف
الم
وَمَنْ يُطِعِ اللَّهَ وَالرَّسُولَ فَأُولَئِكَ مَعَ الَّذِينَ أَنْعَمَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِينَ وَالصِّدِّيقِينَ وَالشُّهَدَاءِ وَالصَّالِحِينَ وَحَسُنَ أُولَئِكَ رفيقاً
66 Kim Allah'a ve peygambere itaat ederse işte onlar, Allah'ın kendilerine lütuflarda bulunduğu peygamberler. sıddıklar, şehidler ve salih kişilerle beraberdirler, bunlar ne güzel arkadaşlardırl
(Nisd, 4/69)
Mushaf sayfa no: 88
Hafızlık sayfa no: 5. cüz/13. sayfa
EN GÜZEL DOSTLAR
BİLGİ
Her namazda okuduğumuz Fatiha sûresinde Yüce Allah'a dua edip "Bizi doğru yola; nimet verdiklerinin yoluna ilet" diyoruz. Peki, kimdir bu kendisine nimet verilenler? İşte onlar bu ayette açıklanmaktadır. Mümin dünya ve ahirette bu dostlarla beraberdir. Sahabilerden biri, cennette alt makamda bulunanların daha üst makamda bulunacak olan Peygamber'i görüp göremeyeceğini merak etmiş ve orada Peygamber'i görememekten endişelenmişti. Yüce Allah ise bu ayeti indirmiş, kendisine ve resulüne itaat edenlerin beraber olacağı kimseleri haber vermiştir.
MESAJ:
Mümin, dünya ve ahirette iyi insanlarla birlikte olmak için gayret eder.
KELİME DAĞARCIĞI:
Sıddikin: Doğrulukta örnek kimseler.
Şühedȧ: Şehitler, Allah yolunda can verenler.
Sâlihin: İyiler, iyilikte örnek kimseler.
Refik: Arkadaş, dost.
88
HAFIZ LAFZIN HAMILI MANANIN AMILI
YanıtlaSilالمراة الحامش
قُلْ مَتَاعُ الدُّنْيَا قَلِيلٌ وَالْآخِرَةُ خَيْرٌ لِمَن اتَّقَى وَلَا تُظْلَمُونَ فَتِيلاً . أَيْنَ مَا تَكُونُوا يُدْرِكُكُمُ الْمَوْتُ وَلَوْ كُنْتُمْ فِي بُرُوجٍ مُشَيَّدَةٍ
وما لكم لا تقاتلون في سبيل الله والمستضعفين من الرجال والنساء والولدان الذين يقولون ربة الخرجنا من هذه القرية العالم القالها واجعل لنا من لملك ولها واجعل لنا من لذلك نصيرا . الدين أملوا يقاتلون في سبيل الله والذين كفروا يقاتلون في سبيل الطاعون فقاتلوا أولياء الشيطان إن كيد الشيطان من طعيما ألَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ قَبلَ لَهُمْ كُفُوا أَيْدِيَكُمْ وَأَقِيمُوا الصلوة وأنوا الركوا فَلَمَّا كُتِبَ عَلَيْهِمُ الْقِتَالُ إِذَا فَرِيقٌ مِنْهُمْ تقلون الناس كحقيةِ اللهِ أَوْ أَشَدَّ خَشْيَةٌ وَقَالُوا رَبَّنَا لم كتبت علينا القتال لولا الحَرْتَنَا إِلَى أَجَلٍ قَرِيبٌ قُلْ مَتَاعُ الدُّنْيَا قليل والآخرة خير لِمَن اللَّى وَلَا تُظْلَمُونَ فَتِيلًا أَيْنَ مَا تَكُونُوا يُدْرِكُكُمُ الْمَوْتُ وَلَوْ كُنتُمْ فِي بُرُوجٍ مُشَيَّدَةٍ وَإِنْ تُصِبْهُمْ حَسَنَةٌ يَقُولُوا هَذِهِ مِنْ عِندِ اللَّهِ وَإِنْ تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ يَقُولُوا هَذِهِ مِنْ عِنْدِكَ قل كُل مِنْ عِندِ اللهِ فَمَا لِخَؤُلَاءِ الْقَوْمِ لَا يَكَادُونَ يَفْقَهُونَ حَدِيثًا مَا أَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللَّهِ وَمَا أَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ لين نفسِكَ وَأَرْسَلْنَاكَ لِلنَّاسِ رَسُولًا وَكَفَى بِاللهِ شَهِيدًا .
"Onlara de ki: "Dünya menfaati önemsizdir, Allah'tan korkanlar için ahiret daha hayırlıdır ve size zerre kadar haksızlık edilmez." Nerede olursanız olun ölüm sizi yakalar, sarp ve sağlam kalelerde olsanız bilel
(Nisa 4/77-78)
Mushaf sayfa no: 89
Hafızlık sayfa no: 5. cûz/12. sayfa
DÜNYA VE AHİRET ARASINDA TERCİH
BİLGİ
Müslümanlardan bazıları, namaz ve zekât gibi ibadetleri yerine getiriyorlar fakat günün birinde düşmana karşı savaşmak gerektiğinde korkup geri çekiliyorlardı Yüce Allah, Peygamberimizin bu tür kimselere öğüt vermesini istemiştir. Çünkü hayatta bazı güzellikler olsa da her insan bir gün mutlaka ölecektir. Önemli olan şu kısacık dünya hayatını iyi değerlendirip Allah'ın sevdiği bir kul olabilmek ve dünyadan çok daha hayırlı olan ahireti kazanabilmektir. Allah'a inanan bin kimse için, ahiret korkulacak bir yer değildir. Allah hangi sözü vermişse onu yerine getirecek ve ahirette kimse haksızlığa uğramayacaktır.
MESAJ
1. Dünyada sahip olunan her şey geçici, ahiret hayatı ise sonsuzdur. 2.
Ölüm mutlak ve kaçınılmazdır. Öyleyse ahiret için hazırlık yapmak gereki
KELİME DAĞARCIĞI:
Meta: Eşya, mal, menfaat.
Kalil: Az, önemsiz.
Būrúc: Kaleler, saraylar.
89
HAFIZ LAFZIN HAMILI MANANIN AMILI
YanıtlaSilشورة البناء
ومن زم
من يطع الرسول فقد اطاع الله ومن تولى مساحة عَلَيْهِمْ حَفِيظا . ويقولون طاعة قالا نراها مثل الدار بَيْتَ طَائِفَةٌ مِنْهُمْ غَيْر الذي تقول والله يكه اي فاعْرِضْ عَنْهُمْ وَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهُ وَكَفَى بِاللَّهِ وَكِيلًا يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْآنَ وَلَوْ كَانَ مِنْ عِنْدِ غَيْرِ اللهِ أولوي الختلافا كَثِيرًا وَإِذَا جَاءَهُمْ أَمْرُ مِنَ الْأَمْنِ أَو الخون أَذَاعُوا بِهِ وَلَوْ رَدُّوهُ إِلَى الرَّسُولِ قَالَى أُولى الأمر بتن لَعَلِمَهُ الَّذِينَ يَسْتَنْبِطُونَهُ مِنْهُمْ وَلَوْلَا فَضْل الله عليك وَرَحْمَتُهُ لا تَبَعْتُمُ الشَّيْطَانَ إلا قليلا مقابل في نيو الله لا تُكَلِّفُ إِلَّا نَفْسَكَ وَحَرْضِ الْمُؤْمِنِينَ عَلَى الله أنْ يَكْفُ بَأْسَ الَّذِينَ كَفَرُوا وَاللَّهُ أَشَدُّ بَأْسًا وَأَنهُ تنكيلا مَنْ يَشْفَعُ شَفَاعَةُ حَسَنَةٌ يَكُن لَهُ تميل مِنْهَا وَمَنْ يَشْفَعْ شَفَاعَةٌ سَيِّئَةٌ يَكُنْ لَهُ كِفْلَ مِنْهَا وَكَانَ الله عَلى كُلِّ شَيْ مُقِينًا وَإِذَا حُبِيتُمْ بِتَحِيَّةٍ نَحْبُوا بِأَحْسَنَ مِنْهَا أَوْ رُدُّوهَا إِنَّ اللَّهَ كَانَ عَلَى كُلِّ شَيْ حَسِيبًا.
الله
وَإِذَا حُتِيتُمْ بِتَحِيَّةٍ فَحَيُّوا بِأَحْسَنَ مِنْهَا أَوْ رُدُّوهَا إِنَّ اللَّهَ كَانَ عَلَى كُلِّ شَيْ حَسِيبًا
66 Size bir selam verildiğinde ya daha güzeli ile veya dengi ile cevap verin. Allah, her şeyin hesabını eksiksiz tutmaktadır.99
(Nisa, 4/86)
Mushaf sayfa no: 90
Hafızlık sayfa no: 5.
cûz/11. sayfa
SELAMA DAHA GÜZELİYLE KARŞILIK VERMEK
BİLGİ:
Müslümanlar iyilik yolundadırlar; iyilik yaparlar ve iyiliğe aracı olurlar. Bunları yapabilmek için ise çevreleriyle iyi geçinmeleri gerekir. Çünkü güzel ve nazik bir davranış, karşıdakinin gönlünü kazanmaya bir vesiledir. Müslüman'ın diğer insanlarla dostluğu arttıkça, inancını ve iyiliği hayata geçirmesi de o kadar kolay olur. Bu sebeple dinimiz insanlara güzellikle yaklaşmayı emretmiş, selam örneğinde olduğu gibi, bir iyilik yapana daha güzel bir iyilikle karşılık vermeyi öğütlemiştir. Neticede her güzel davranışın mükafatı Allah tarafından verilecektir.
MESAJ:
Müslümanlar, selam alırken karşıdakinin cümlesinden daha güzeliyle cevap vermeye gayret ederler.
KELİME DAĞARCIĞI:
Tahiyye: Selam, sağlık ve esenlik dileği.
Ahsen: Daha güzel.
Hasib: Hesabı iyi bilen, hesaba çeken.
06
HAFIZ LAFZIN HAMILI MANANIN AMILI
YanıtlaSilالجزء الخامس
اللهُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ لَيَجْمَعَنَّكُمْ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ لَا رَيْبَ فِيهِ وَمَنْ أَصْدَقُ مِنَ اللَّهِ حَدِيثًا
لا إله إِلَّا هُوَ لَيَجْمَعَلَكُمْ إِلَى يَوْمِ الْقِيمَةِ لَا رَيْبَ فِيهِ ومن أشتق من الله حديثا فمالكم فى المنافقين فكنين والله أركسهم بما كسبوا الريدون أن تَهْدُوا من أصل الله ومن يطلل الله فلن تجد له سبيلاً وَدُوا لَوْ تَكْفُرُونَ كناكروا فتكونون سواء فلا تَتَّخِذُوا مِنْهُمْ أَوْلِيَاء على يهاجروا فى سبيل الله فإن تَوَلَّوْا فَخُذُوهُمْ وَاقْتُلُوهُمْ حَيْثُ وَجَدْتُمُوهُمْ وَلَا تَتَّخِذُوا مِنْهُمْ وَلِيًّا وَلَا نَصِيرًا إِلَّا الَّذِينَ تصلون إلى قَوْمٍ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُمْ مِيثَاقٌ أَوْ جَاؤُكُمْ حَصِرَتْ صُدُورُهُمْ أَنْ يُقَاتِلُوكُمْ أَوْ يُقَاتِلُوا قَوْمَهُمْ وَلَوْ شَاءَ اللهُ السلطهُمْ عَلَيْكُمْ فَلَقَاتَلُوكُمْ فَإِنِ اعْتَزَلُوكُمْ فَلَمْ يُقَاتِلُوكُمْ وَالْقَوْا إِلَيْكُمُ السَّلَمَ فَمَا جَعَلَ اللَّهُ لَكُمْ عَلَيْهِمْ سَبِيلًا. ستجدون الخرينَ يُرِيدُونَ أَنْ يَأْمَنُوكُمْ وَيَأْمَنُوا قَوْمَهُمْ كلَّمَا رُدُّوا إِلَى الْفِتْنَةِ أَرْكِسُوا فِيهَا فَإِنْ لَمْ يَعْتَزِلُوكُمْ وَيُلْقُوا أَلَيْكُمُ السَّلمَ وَيَكْفُوا أَيْدِيَهُمْ فَخُذُوهُمْ وَاقْتُلُوهُمْ حَيْثُ تَقِفْتُمُوهُمْ وَأُولَئِكُمْ جَعَلْنَا لَكُمْ عَلَيْهِمْ سُلْطَانًا مُبِينًا
66 Allah -ki, kendisinden başka ilah yoktur- elbette kıyamet günü hepinizi huzuruna toplayacaktır, bunda hiçbir kuşku yoktur. Sözce Allah'tan daha
doğru kim vardır!
(Nisa, 4/87)
Mushaf sayfa no: 91
Hafızlık sayfa no: 5. cûz/10. sayfa
ALLAH'TAN DAHA DOĞRU SÖZLÜ KİMSE YOKTUR.
BİLGİ
Kur'an, ahirete yönelik olarak inananlara müjdeler vermekte, inkârcıları ise azap ile korkutmaktadır. Fakat bu mukaddes kitabı açıkça reddedip Allah'a isyan edenler bulunduğu gibi ona kuşku ile yaklaşan ve özellikle de müjdelerinin ve korkutmalarının gerçekleşmeyebileceğini düşünenler de olmuştur. Halbuki Kur'an Yüce Allah'ın sözüdür. Allah'tan daha doğru sözlü kim olabilir? O'nun verdiği sözün yerine gelmesine engel olabilecek hiçbir güç yoktur. O, bizim ilahımızdır ve O'ndan başka hiçbir ilah yoktur. O, dünyada yaptıklarımızın karşılığını ahirette mutlaka verecektir.
MESAJ:
1. Yüce Allah'ın kıyametle ilgili verdiği sözlerin hepsinin gerçekleşeceğine inanmak gerekir.
2. Ahiret hayatı hiç şüphesiz gerçektir.
KELİME DAĞARCIĞI:
Esdak: Daha doğru, en doğru.
Hadis: Söz, kelam.
91
HAFIZ: LAFZIN HAMILI MANANIN AMILI
YanıtlaSilسورة النساء
وَمَا كَانَ لِمُؤْمِن أنْ يَقْتُلْ مُؤْمِنًا إلا على وَمَنْ قَتَلَ مُؤْمِنًا خَطَنا فتحرير رقبة مؤمنة وَدِيَةٌ مُسَلَّمَةٌ إلى أَهْلِه إِلَّا أَنْ يَصَّدَّقُوا قَال كال مِنْ قَوْمٍ عَدُةٍ لَكُمْ وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَتَحْرِيرُ رَبَّنَا مُؤْمِنَةٍ وَإِنْ كَانَ مِنْ قَوْمٍ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُمْ ميثَاقُ فَدِيَةٌ مُسَلَّمَةٌ إِلَى أَهْلِهِ وَتَحْرِيرُ رَقَبَةٍ مُؤْمِ فَمَنْ لَمْ يَجِدْ فَصِيَامُ شَهْرَيْنِ مُتَتَابِعَيْنِ تَوْبَةً مِن الله وكَانَ اللهُ عَلِيمًا حَكِيمًا وَمَنْ يَقْتُلْ مُؤْمِنًا مُتَعَمِّدًا فَجَزَاؤُهُ جَهَنَّمُ خَالِدًا فِيهَا وَغَضِبَ الله عَلَيْهِ وَلَعَنَهُ وَأَعَدَّ لَهُ عَذَابًا عَظِيمًا ، يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا ضَرَبْتُمْ فِي سَبِيلِ اللَّهِ فَتَبَيَّنُوا وَلَا تَقُولُوا لِمَنْ الْقَى إِلَيْكُمُ السَّلَامَ لَسْتَ مُؤْمِنًا تَبْتَغُونَ عَرَضَ الْحَيُوةِ الدُّنْيَا فَعِنْدَ اللَّهِ مَغَانِمُ كَثِيرَةٌ كَذَلِكَ كُنْتُمْ مِنْ قَبْلُ فَمَنَّ اللَّهُ عَلَيْكُمْ فَتَبَيَّنُوا إِنَّ اللهَ كَانَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرًا .
لا يستوى
وَمَنْ يَقْتُلْ مُؤْمِنًا مُتَعَمِّدًا فَجَزَاؤُهُ جَهَنَّمُ خَالِدًا فِيهَا وَغَضِبَ اللَّهُ عَلَيْهِ وَلَعَنَهُ وَأَعَدَّ لَهُ عَذَابًا عَظِيمًا
66 Kim bir mümini kasden öldürürse cezası, içinde ebediyen kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap etmiş. onu lanetlemiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.99 (Nisă, 4/93)
Mushaf sayfa no: 92
Hafızlık sayfa no: 5. cúz/09. sayfa
MÜMİNİ ÖLDÜREN KİŞİ, CEHENNEMDEDİR.
BİLGİ:
Peygamberimiz döneminde Ayyâş isimli sahabî, müşrikler tarafından hapsedilmiş ve zulme uğramıştı. Bu esnada o, şayet ileride özgür kalacak olursa, kendisine zulmeden kişilerden birini öldüreceğine yemin etmişti. Eziyetten kurtulan ve seneler sonra Medine'ye doğru yola çıkan bu sahabi, kendisine geçmişte zul-medenlerden birini yolda gördü ve öldürdü. Halbuki aradan geçen zamanda diğer kişi de Müslüman olmuştu. Bunun üzerine Yüce Allah, yanlışlıkla bir Müslüman'ı öldürenin kendisini nasıl affettirebileceğinin yollarını bundan önceki ayette bildirdi. Bu ayette ise, kasıtlı olarak bir mü'mini öldürmenin cezasından bahsedilmektedir.
MESAJ:
Bir mü'mini kasıtlı olarak öldürmek en büyük günahlardandır.
KELİME DAĞARCIĞI:
Müteammiden: Kasıtlı olarak, bile bile.
Gazap: Kızgınlık, öfke.
92
HAFIZ LAFZIN HAMILI MANANIN AMILI
YanıtlaSilالجزء الخامس
وَمَنْ يُهَاجِرُ في سَبِيلِ اللهِ يَجِدُ فِي الْأَرْضِ مُرَاغَمًا كَثِيرًا وَسَعَةً وَمَنْ يَخْرُجُ مِنْ بَيْتِهِ مُهَاجِرًا إِلَى اللَّهِ وَرَسُولِهِ ثُمَّ يُدْرِكْهُ الْمَوْتُ فَقَدْ وَقَعَ أَجْرُهُ عَلَى اللَّهِ وَكَانَ اللَّهُ غَفُورًا
رحِيماً
لا يستوى القاعدون من المؤمنين غير أولى الطرر والمُجَاهِدُونَ في سبيل الله بأموالهم والقيهم فضل الله المجاهدين بأموالهم والقيهم على القاعدين درجة وكلا وعد الله الحسنى وفصل الله المجاهدين على القاعدين أجرًا عَظِيمًا دَرَجَاتٍ مِنْهُ وَمَغْفِرَة ورية وكانَ اللهُ غَفُورًا رَحِيمًا إِنَّ الَّذِينَ تَوْقِيَهُمُ الْمَلْئِكَةُ ثابتي القيهم قالوا فيم كنتم قالوا كنَّا مُسْتَضْعَفِينَ في الأَرْضِ الوا لم لكن أرض الله وَاسِعَةً فَتُهَا جِرُوا فِيهَا فَأُولَئِكَ مَأْوْبَهُمْ جهنم وساءت مصيرا إلا المستضعفين من الرجال والنساء ولو لنانِ لا يَسْتَطِيعُونَ جِيلَةٌ وَلَا يَهْتَدُونَ سَبِيلًا فَأُولَيكَ على اللهُ أَنْ يَعْفُو عَنْهُمْ وَكَانَ اللَّهُ عَمُوا غَفُورًا وَمَنْ يُهَاجِرْ في سبيل الله يجد فِي الْأَرْضِ مُرَاغَمًا كَثِيرًا وَسَعَةً وَمَنْ يَخْرُجْ من بيته مهاجرا إلى اللهِ وَرَسُولِهِ ثُمَّ يُدْرِكْهُ الْمَوْتُ فَقَدْ وَقَعَ أَجْرُهُ على الله وكانَ الله غَفُورًا رَحِيمًا وَإِذَا ضَرَبْتُمْ فِي الْأَرْضِ فَلَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ أَنْ تَقْصُرُوا مِنَ الصَّلُوةُ إِنْ خِفْتُمْ أَنْ يَفْتِنَكُمُ الذِينَ كَفَرُوا إِنَّ الْكَافِرِينَ كَانُوا لَكُمْ عَدُوًّا مُبِينًا .
"Allah yolunda hicret eden kimse yeryüzünde gidecek birçok uygun yer ve imkân bulacaktır. Kim Allah ve resûlü uğrunda hicret ederek yurdundan çıkar da sonra ölüm onu yolda yakalarsa artık onun mükafatını vermek Allah'a aittir; Allah daima günahları örtmektedir,
engin rahmet sahibidir.99
(Nisă, 4/100)
Mushaf sayfa no: 93
Hafızlık sayfa no: 5. cüz/08. sayfa
HİCRET EDEN, YENİ İMKANLARA KAVUŞUR.
BİLGİ
Mekke döneminde Müslümanlar büyük eziyetlere uğramışlardı. Yüce Allah hicreti teşvik etti. Hatta hicret etmeyip de olumsuzluklar içinde ve dini ba-kımdan tehlikeler altında yaşamaya devam edenler kınandı. Bu ayette ise, Allah'ın rızası ve daha iyi bir dinî yaşam uğruna hicret edenlerin uygun bir yer bulabilecekleri belirtilmektedir. Yeryüzü geniştir. Kişinin, doğup büyüdüğü yerden başka yerlerde de çeşitli maddî ve manevî imkânlar bulması, hürriyet içinde yaşaması mümkündür.
MESAJ:
1. Allah, dini yaşama niyetiyle hicreti tercih edenleri daha iyi imkânlara kavuşturur.
2. Hayırlı bir işe başlayan kişi, amelini tamamlayamasa bile, sevap kazanır.
KELİME DAĞARCIĞI:
Hicret: Dinî sebeplerle bir yerden başka bir yere göçmek.
Muhacir: Hicret eden kişi.
93
HAFIZ LAFZIN HAMILI MANANIN AMILI
YanıtlaSilشورة الشتاء
وإذا كنت فيهم فأقمت لهم الصلوة للتهم طالما من معك وليَأْخُذُوا أسلحتهم فإذا سجدوا فيكون مِنْ وَرَائِكُمْ وَلتَأْتِ طائفة أخرى لم يصلوا فاتصل مَعَكَ وَلْيَأْخُذُوا جَذْرَهُمْ وَأَسْلِحَتَهُمْ وَدُ الَّذِين طقم لَوْ تَغْفُلُونَ عَنْ أَسْلِحَتِكُمْ وَأَمْتَعَتِكُمْ قَبِيل عَلَيْكُمْ مَيْلَةً وَاحِدَةً وَلَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْ إن كان بعل أذى مِنْ مَطَرٍ أَوْ كُنْتُمْ مَرْضَى أَنْ تَضَعُوا أَسْلِخاص وخُذُوا حذركم إن الله أعد للكافرين عذابًا مهبا .
فَإِذَا قَضَيْتُمُ الصَّلوةَ فَاذْكُرُوا اللَّهَ قِيَامًا وَقُعُودًا وعلى جُنُوبِكُمْ فَإِذَا اطْمَأْنَنْتُمْ فَأَقِيمُوا الصَّلوةَ إِنَّ الصَّلوا كانتْ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ كِتَابًا مَوْقُوتًا وَلَا تَها في ابْتِغَاءِ الْقَوْمِ إِنْ تَكُونُوا تَأْلَمُونَ فَإِنَّهُمْ يَأْلَمُونَ كَمَا تَأْلَمُونَ وَتَرْجُونَ مِنَ اللَّهِ مَا لَا يَرْجُونَ وَكَانَ اللهُ عَلِيمًا حَكِيمًا إِنَّا أَنزَلْنَا إِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لتحطم بَيْنَ النَّاسِ بِمَا أَرْبكَ اللهُ وَلَا تَكُنْ لِلْخَائِبِينَ خَصِيمًا.
والسلام
إِنَّ الصَّلُوةَ كَانَتْ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ كِتَابًا مَوْقُوتًا
66 Şüphe yok ki namaz, müminler üzerine vakitleri belli olarak yazılmış bir ödevdir.
(Nisa, 4/103)
Mashaf sayfa no: 94
Hafızlık sayfa no: 5. cûz/07. sayfa
NAMAZ, VAKİTLERE BAĞLI BİR İBADETTİR.
BİLGİ
Yüce Allah'a ibadet etmenin en önemli şekli olan namaz, Müslüman'ın günlük yaşamının bir parçasıdır. Bununla birlikte Rabbimiz bize, yolculuk, savaş ve hastalık gibi durumlarda bazı kolaylıklar tanımıştır. Mesela savaş zamanında kılınan korku namazında, namazın kısaltılması, namaz esnasında yürüme ve birden fazla namazı cemetme gibi ruhsatlar vardır. Ruhsat mahiyetindeki istisnai hükümler geçici ve sınırlı olup bu durumlar dışında ise namaz, bütün şartlarına ve belli vakitlerine riayet edilerek kılınır.
MESAJ:
İbadetler için bazı zamanlar ve biçimler belirlenmiş olup zaruret olmadığı müddetçe bunların dışına çıkılamaz.
KELİME DAĞARCIĞI:
Kitab: Yazılmış, farz kılınmış.
Mevkût: Vakitli, belli bir vakte bağlanmış.
Ruhsat: Mazeret sebebiyle konan geçici hüküm.
94
HAFIZ LAFZIN HAMILI MANANIN AMILI
YanıtlaSilالجزء الخامس
وَمَنْ يَعْمَلْ سُوءًا أَوْ يَظْلِمْ نَفْسَهُ ثُمَّ يَسْتَغْفِرِ اللَّهَ يَجِدِ اللَّهَ غَفُورًا رَحِيمًا
66 Kim bir kötülük yapar yahut kendine zulmeder, sonra da Allah'tan bağışlama dilerse, Allah'ı çok bağışlayıcı ve çok merhamet edici
bulur.99
(Nisa, 4/110)
واستغفر الله إن الله كان غَفُورًا رَحِيمًا ولا تجادل عن الذين يحتالون انفسهم إن الله لا يُحِبُّ مَن كان جوانا أثينا يَسْتَخْفُون من الناس ولا يَسْتَخْفُونَ من الله وهو معهم إذ يبيتون ما لا يرضى من القول انَ اللهُ بِمَا يَعْمَلُونَ تُجِيطًا هَا أَنْتُمْ هَؤُلَاءِ جَادَلُكُمْ عنهم فى الحيوة الدُّنْيا مَنْ يُجَادِلُ الله عَنْهُمْ يَوْمَ القِيمة أم من يَكُونُ عَلَيْهِمْ وَكِيلاً • وَمَنْ يَعْمَلْ سُومًا أَوْ يَظْلِمُ نَفْسَهُ ثُمَّ يَسْتَغْفِرِ اللَّهَ يَجِدِ اللَّهَ غَفُورًا رَحِيمًا وَمَن يَكْسِبُ إِنَّمَا فَإِنَّمَا يَكْسِبُهُ عَلَى نَفْسِهِ وَكَانَ الله عليمًا حكيمًا ، وَمَنْ يَكْسِبُ خَطِيَّةً أَوْ إِثْمًا لم يرم به برِيًّا فَقَدِ احْتَمَلَ بُهْتَانًا وَإِثْمًا مُبِينًا . وَلَوْلا فَضْلُ اللَّهِ عَلَيْكَ وَرَحْمَتُهُ لَهَمَّتْ طَائِفَةٌ مِنْهُمْ ان يُضِلُّوكَ وَمَا يُضِلُّونَ إِلَّا أَنْفُسَهُمْ وَمَا يَضُرُّونَكَ مِن شَيْءٍ وَأَنْزَلَ اللهُ عَلَيْكَ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَعَلَّمَكَ ما لَمْ تَكُنْ تَعْلَمُ وَكَانَ فَضْلُ اللهِ عَلَيْكَ عَظِيمًا .
Mushaf sayfa no: 95
Hafızlık sayfa no: 5. cüz/06, sayfa
ALLAH, BAĞIŞLANMA İSTEYENİ GERİ ÇEVİRMEZ.
BİLGİ
Hem iyilik hem de kötülük yapmaya meyilli olarak yaratılan insan, kimi za-man ilahi buyruklardan uzaklaşarak bazı hatalar yapabilir. Acelecilik, öfke, mal kazanma hırsı ve eğlence tutkusu gibi hususlar, insanı günaha en çok düşüren nedenler arasındadır. Gerek kendi içgüdüleri gerekse şeytanın verdiği vesve-selerle bir günah işleyen kişi, bundan pişmanlık duyar ve vakit kaybetmeden samimi bir şekilde tövbe edebilirse sanki hiç günah işlememiş gibi olur. Allah, kullarına karşı çok merhametlidir. O, günah işleyenleri hemen cezalandırmaz, tövbe etmeleri için süre verir.
MESAJ:
Günahından samimi şekilde tövbe edenin Allah tarafından affedileceğinde hiçbir şüphe yoktur.
KELİME DAĞARCIĞI
Sü': Kötülük.
stiğfar: Günahın bağışlanmasını istemek.
95