BEŞ VAKİT NAMAZI CAMİDE KILAN BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM DEMİŞ
GİBİDİR
ÜMMETİM YILDIZLARA GİDESİYE KADAR KIYAMET KOPMAYACAKTIR
HADİS İ ŞERİF
YanıtlaSil
yuksel4 Şubat 2026 23:14 Nefsin isteklerine uymak merhametsizliği netice verir. (ML)
YanıtlaSil
yuksel4 Şubat 2026 23:10 Bir Hazinenin Anahtarı
RİSALE-İ NUR KÜLLİYATI
FİHRİST VE İNDEKSİ
İSMAİL MUTLU
İKİNCİ BASKI
YanıtlaSil
yuksel6 Mart 2026 18:57 -1929-Arapça ve Farsça dersleri okullardan kaldırıldı.
1939-Almanya'nın Polonya'ya saldırması Üzerine, II. Dunya Savaşı başlamış oldu.
1947-TBMM, Amerikan yardım anlaşmasını oy birliği ile kabul etti.
EYLUL
01
PAZARTESİ
9 1447 R.EVVEL
RUMI: 19 AĞUSTOS 1441
HIZIR: 119
tevekkül ettim
Hud Suresi: 56
BİR HADİS
Misvak kabuğu ile de olsa karnınızı doyurabilecek-seniz insanlardan bir şey istemeyin.
Taberani
İnsan küçük bir âlem olduğu gibi, âlem dahi büyük bir insandır. Bu küçük insan o büyük insanın bir fihristesi ve hülāsasıdır. İnsanda bulunan numunelerin büyük asılları, insan-ekberde
bulunacaktır. Lem'alar
YanıtlaSil
yuksel17 Mart 2026 07:59 BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM MUSTAFA KEMAL ATATÜRK ÜN GİZLİ VASİYETİ ACİKLANABİLSEYDİ TURKİYE DE Kİ TARİH DEGİSEBİLİRDİ
YanıtlaSil
yuksel19 Mart 2026 04:40 YUMUŞAK GÜÇ Joseph S. Nye, Jr.
Amerikan hükümetlerinde etkin görevler almış olan ünlü siyaset bilimci Joseph Nye, "yumuşak güç kavramını ilk kez 1980'lerin sonlarında kullanmıştır. Günümüzde tüm dünyada siyasî liderler, köşe yazarları ve akademisyenler tarafından sık sık ama çoğunlukla yanlış biçimde-kullanılmaktadır. Peki, yumuşak güç nedir? Yumuşak güç cezbetme ve ikna etme kabiliyetine dayalıdır. Zorlama kabiliyeti olan sert güç bir ülkenin askerî ve iktisadi gücünden kaynaklanırken yumuşak güç ülkenin kültürünün, siyasî fikirlerinin ve politikalarının cezbediciliğinden kaynaklanır.
Sert güç, devletlerin bağımsızlıklarını şiddete meyilli devlet dışı gruplardan da- korumaya çalıştığı bir dünyada elzemdir. Sert güç, Bush yönetiminin yeni ulusal güvenlik stratejisini oluşturmuştur. Nye'a göre ise başkana tavsiyelerde bulunan neo-muhafazakarlar çok yanlış bir hesaplama yapmışlardır: Diğer devletleri ABD'nin istediklerini yaptırmaya zorlamak için askerî güce çok fazla odaklanıp yumuşak güce çok az önem vermişlerdir. Teröristlerin ılımlı çoğunluk arasından destekçi bulmasını engellemek yumuşak güç sayesinde olacaktır. Yumuşak güç, aynı zamanda devletler arasında çok-uluslu işbirliği gerektirecek önemli küresel meselelerle uğraşırken gerekli olacaktır. Bu yüzden yumuşak gücü daha iyi anlamak ve uygulamak mutlak derecede önemlidir.
YanıtlaSil
yuksel19 Mart 2026 04:45 VIRDI OLMAYANIN ALLAH C. C GELEN İLHAMI OLMAZ.
re bir muhtereY bakıyor ki, oğlu bir P yiyor. O riyazattan za'fiyetiyle välldesinin sefka-lini celbetmis... Ona acımış. Sonra Hazret-i Gavs' in yanina sekva için gitmiş. Bakmış ki, Hazret-i Gavs, kızartılmış bir tavuk yiyor. Nazdarlığından demis: "Ya Üstad! Benim oğlum açlıktan ölüyor.
Sen tavuk yersin!" Hazret-i Gavs tavuğa demis: toplanip, tavuk olarak yemek kabından dışarı a-"Kum Bliznillah" O pişmiş tavuğun kemikleri tıldığını mutemed ve mevsuk çok zatlardan Haz-dünyaca meshur bir zatın bir kerâmeti olarak ret-i Gavs gibi kerämât-ı harikaya mazhariyeti manevi tevatürle nakledilmis. Hazret-i Gays de-mis: "Ne vakit senin oğlun da bu dereceye gelir-se, o zaman, o da tavuk yesin." Iste Hazret-i Gavs' oğlun da, ruhu cesedine, kalbi nefsine, aklı mi-in bu emrinin mânâsı şudur ki: Ne vakit senin desine hâkim olsa ve lezzeti sükür İçin Istese, o
vakit leziz şeyleri yiyebilir... L.) غوتي GAVSİYYET: Evilyaullahın
başı olmak, Velâyet mertebelerinden yüksek bir makam sahibl olmak. (Bak: Aktâb)
غوط GAVT : Derin çukur. * Bir seyin içine girme, batma, garkolma.
غوطی GAVTA : f. Suyun içindeki derinlik.
غوطه GAVTA: Ağaçlık, sulak. * Toprakta çukurluk.
غوطه باز GAVTA-BAZ: f. Dalgıç.
Gavta-bâzı : f. Dalgıçlık.
rl..
غوطه بازی غوطه گاه GAVTA-GAH : f. Dalma ye-
غوطه خوار GAVTA-HAR : f. Dalan, ba-tan.
غاوون GAVUN: (A, uzun okunur( (Gavl. C.) Azgınlar, azmışlar, doğru yoldan çıkıp dalå lete düşmüş olanlar.
کاوور GAVUR : Kâfir. Merhamet-siz, Inadcı.
غواص GAVVAS: Çok gayretil. Ça-lışkan, * Suya dalan, * Incl arayan dalgıç.
meyen. Belirsiz. Güman. Hislerle veya akıl ile bilinmeyen şey. (Bak: Ahbâr-ı gayb)
(Demek Cenab-ı Hakkın gâyet büyük ve mükemmel bir rahmeti, re'fetl ve şefkati, gaybı blidirmemektedir. Bilhassa masum hayvanlar hak-kında daha tamdır.
Demek seflhane lezzette sen hayvanlara yetişemezsin. Binler derece aşağı düşersin! Çün-ki, hayvana nisbeten gaybi olan şeyleri senin ak-lın görüyor. Elemini alıyor. Setr-i gaybda bulunan Istirahat-ı tammeden blikülllye mahrumsun. S.)
غيب الغيب Gayb-ül gayb: Kalbde olma-yan şey. Hiç ortada eserl, varlığının, geleceğinin İzi ve nişanı olmayan. Gaybın gaybı olan.
غیب آشنا GAYB-AŞİNA: f. Gaybı bl-len. Gaybdan haberi olan, Gelecekten veya âhl-retten haberi olan.
غيب بين GAYB-BİN: f. Gaybı gören. Herkesin bilemediği geleceği feråseti ile hissedip bilen. İstikbalden haber veren.
غیبدان GAYB-DAN: f. Gaybı bilen.
غیبت GAYBET: Başka yerde bu-lunmak. Hazırda olmamak. Gıybet. Bir şeyin di-ğer bir şey İçinde gaib olması. (Bak: Gıybet)
عيبي GAYBI: Hazırda olmayan. Görünmeyenlere ait. Hazır olmayanlara ait. Baş-ka ålemdekilere åit. Ahirete åit. Gayba åit ve müteallik.
غيبوبت GAYBUBET: Gayıpink, ha-zırda olmayıp başka yerde olma.
غيداء GAYDA: (C: Guyed) Nazik ve yumuşak tenli genç kadın. (Müz: Agyed)
(Her şeyin vücudunun müteaddit gayeleri ve hayatının müteaddit neticeleri vardır. Ehl-i da-lâletin tevehhüm ettikleri gibi dünyaya, nefisleri-ne bakan gayelere münhasır değildir. Tâ, abesiy-yet ve hikmetsizlik içine girebilsin. Belki her şe-yin gayât-ı vücudu ve netâic-i hayatı üç kısımdır.
Birincisi: Ve en ulvisi Sanl'ine bakar ki: o şeye taktığı harika-i san'at murassaatını, Şahid-i
(Her seyin vücudunun müteaddit gayeleri ve hayatının müteaddit neticeleri vardır. Ehl-i da-läletin tevehhüm ettikleri gibi dünyaya, nefisleri-ne bakan gayelere münhasır değildir. Tâ, abesly-yet ve hikmetsizlik içine girebilsin. Belki her şe-yin gayat-ı vücudu ve netaici hayatı üç kısımdır.
Birincisi Ve en ulvisi Sanl'ine bakar ki: o şeye taktığı harika-i san'at murassaatını, Şahid-i Ezelinin nazarına resm-i geçit tarzında arzetmek-tir ki, o nazara bir ân-ı seyyale yaşamak kāfi ge-lir. Belki, vücuda gelmeden, bilkuvve niyyet hük-münde olan istidadı yine kâfidir. İşte, seriüz-zeval latif masnuât ve vücuda gelmiyen, yani sünbül vermeyen birer hårika-i san'at olan çekirdekler, tohumlar şu gayeyi bitemåmiha verir. Fåidesizlik ve abesiyyet onlara gelmez. Demek her sey; haya-tiyle, vücudiyle Saniinin mu'cizât-ı kudretini ve åsår-ı san'atını teşhir edip, Sultan-ı Zülcelălin na-zarına arzetmek birinci gayesidir...
İkinci kısım Gaye-ivücut ve netice-i ha-yat: Zişuura bakar. Yani, herşey, Sani-i Zülcelălin birer mektub-u hakaik-nüma, birer kaside-i letå-fetnüma, birer kelime-i hikmet-edå hükmündedir ki; meläike ve cin ve hayvanın ve insanın enzârına arzeder.. mütalåaya davet eder. Demek, ona ba-kan her zişuura ibret-nüma bir mütalåagåhdır.
Üçüncü kısım : Gaye-i vücut ve netice-i hayat: O şeyin nefsine bakar ki; telezzüz ve te-nezzüh ve beka ve rahatlıkla yaşamak gibi cüz'i neticelerdir. Meselă: Azim bir Sefine-i Sultaniy-yede bir hizmetkârın dümencilik ettiğinin gaye-si: Sefine itibariyle yüzde birisi kendisine, ücret-i
(Her seyin vücudunun müteaddit gayeleri ve hayatının müteaddit neticeleri vardır. Ehl-i da-läletin tevehhüm ettikleri gibi dünyaya, nefisleri-ne bakan gayelere münhasır değildir. Tâ, abesly-yet ve hikmetsizlik içine girebilsin. Belki her şe-yin gayat-ı vücudu ve netaici hayatı üç kısımdır.
Birincisi Ve en ulvisi Sanl'ine bakar ki: o şeye taktığı harika-i san'at murassaatını, Şahid-i Ezelinin nazarına resm-i geçit tarzında arzetmek-tir ki, o nazara bir ân-ı seyyale yaşamak kāfi ge-lir. Belki, vücuda gelmeden, bilkuvve niyyet hük-münde olan istidadı yine kâfidir. İşte, seriüz-zeval latif masnuât ve vücuda gelmiyen, yani sünbül vermeyen birer hårika-i san'at olan çekirdekler, tohumlar şu gayeyi bitemåmiha verir. Fåidesizlik ve abesiyyet onlara gelmez. Demek her sey; haya-tiyle, vücudiyle Saniinin mu'cizât-ı kudretini ve åsår-ı san'atını teşhir edip, Sultan-ı Zülcelălin na-zarına arzetmek birinci gayesidir...
İkinci kısım Gaye-ivücut ve netice-i ha-yat: Zişuura bakar. Yani, herşey, Sani-i Zülcelălin birer mektub-u hakaik-nüma, birer kaside-i letå-fetnüma, birer kelime-i hikmet-edå hükmündedir ki; meläike ve cin ve hayvanın ve insanın enzârına arzeder.. mütalåaya davet eder. Demek, ona ba-kan her zişuura ibret-nüma bir mütalåagåhdır.
Üçüncü kısım : Gaye-i vücut ve netice-i hayat: O şeyin nefsine bakar ki; telezzüz ve te-nezzüh ve beka ve rahatlıkla yaşamak gibi cüz'i neticelerdir. Meselă: Azim bir Sefine-i Sultaniy-yede bir hizmetkârın dümencilik ettiğinin gaye-si: Sefine itibariyle yüzde birisi kendisine, ücret-i
GAYB الغيب Akıl ve duyular yoluyla hakkında bilgi edinilemeyen varlık alanı. İlişkili Maddeler MUGAYYEBÂT Akıl ve duyular yoluyla bilinemeyen varlık ve olaylar alanı. ŞEHÂDET ÂLEMİ Duyularla idrak edilen varlıklar dünyası anlamında bir terim.
Müellif: İLYAS ÇELEBİ Arapça’da “gizli kalmak, gizlenmek, görünmemek, uzaklaşmak, gözden kaybolmak” anlamında masdar ve “gizlenen, hazırda olmayan bulunmayan şey” mânasında isim veya sıfat olarak kullanılır (Lisânü’l-ʿArab, “ġyb” md.; Fîrûzâbâdî, el-Ḳāmûsü’l-muḥîṭ, “ġyb” md.). Râgıb el-İsfahânî gaybı “duyular çerçevesine girmeyen ve aklın zaruri olarak gerektirmediği şey”, İbnü’l-Esîr de “kalplerde (zihinlerde) mevcut olsun veya olmasın gözlerden gizli kalan her şey” tarzında açıklamışlardır (el-Müfredât, “ġayb” md.; en-Nihâye, “ġyb” md.).
İnsan yaratılışının gereği olarak bilinmeyen ve görünmeyene, esrarengiz olana karşı daima ilgi duymuş, onun bu ilgisi kendisini devamlı şekilde görünenin ötesiyle ilgilenmeye sevketmiştir. Düşünce tarihi boyunca çeşitli disiplinler gaybı genellikle bir varlık ve bilgi problemi olarak ele almışlardır. Bunların içinde kelâm ilmi gibi meseleyi sadece vahiy sınırları içinde çözmeye özen gösterenler yanında sûfiyyede olduğu gibi konuya sırf bir varoluş gerçeği olarak yaklaşanlar da olmuş, gaybî ilimlerle meşgul olanlarsa konunun bilgi alanı içinde ele alınmasının gerektiğini kabul etmişlerdir.
İnsanlık tarihi boyunca farklı din, medeniyet ve felsefî kanaatlere sahip bulunan milletlerin büyük çoğunluğunun gayb telakkileri birbirinden farklı olmakla birlikte gayba iman konusunda genellikle olumlu bir tavır ortaya konmuştur. Mısırlılar, insanların öldükten sonra ruh ve beden olarak tekrar diriltileceklerine inanıyor, bu sebeple de ölülerini mumyalıyor, onlar için ehramlar inşa ediyor, ruhun cesedini kolayca tanıyabilmesi için bedenin hacmine ve şekline uygun modeller uyguluyorlardı. Dünyada faziletli bir ömür sürenlerin ebedî hayata ulaşacağına, kötülerin ise mezarlarında aç ve susuz olarak yılan ve çıyanlara terkedileceğine inanıyorlardı. Yaptıkları heykeller bağımsız tanrıları değil görünmeyen gerçek ilâhın fiillerini temsil ediyordu (M. Seyyid Kîlânî, II, 8-9; Bessâm Selâme, s. 45; C. Zeydân, I, 20-21). Sumerler’in inancına göre güneş, ay, su ve yer tanrılarından her birinin arkasında bazı ruhî güçler vardı. Bu güçler, her Sumerli’ye koruyucu bir melek ve ona musallat olan kötü ruhlar görevlendirirdi. Tanrının yardımını elde etmek için dua edenler ölülerin tekrar dirileceğine inandıklarından onların dünyada kullandıkları aletleri ve sevdikleri yiyecekleri de birlikte gömerlerdi (Bessâm Selâme, s. 49-50). Bâbilliler ise tanrı inancı yanında cin ve melek gibi görünmeyen bazı varlıkların mevcudiyetini kabul ediyordu. Bunlar, somut varlıklar olarak bağlandıkları heykellerin ötesinde soyuta doğru uzanan bir inanç sistemine sahiptiler. Eski Yunan’da halk çok tanrılı bir dinî yapıya sahipti. Aydınlar arasında Demokritos gibi
materyalistler yanında Pisagor, Sokrat, Eflâtun ve Aristo’nun da içinde yer aldığı büyük çoğunluk fizik âlemin ötesindeki varlıkları kabul ediyordu. Meselâ Pisagor gaybî bilgi elde etme yollarını göstermiş (Mes‘ûdî, II, 172), Eflâtun, ruhun bedenden ayrılınca gayb ve melekût âlemiyle ilişki kuracağını açıklamış (Devlet, s. 301), Aristo ise duyular ötesi âlemi işlemek üzere Metaphysica’yı yazmıştır. Bu filozofa, rüya yoluyla haber elde etmeye dair et-Tenebbüʾ bi’r-rüʾyâ (De Divinatione per Somnium) adlı bir risâle nisbet edilirse de bunun apokrif olduğu bilinmektedir (Kaya, s. 187, 194). Hint ve Çin kıtalarında da metafizik varlıkların dinî hayattaki fonksiyonları büyüktür. Meselâ yoga, maya, hulûl, ittihâd, tenâsüh ve nirvana gibi kavramlar fizik ötesi âlemle ilgili ruhun aktivitelerini ifade eder. Metafizik yönü fazla bilinmeyen Konfüçyüs dininde ataların ruhları ve her şeyin üstünde yüce bir varlık olan Tien’in büyük önemi vardır (Konfüçyüs, s. 11). Lao Tzu, Tao’yu duyular ötesi bir varlık olarak tanımlamaktadır (Taoizm, s. 34). Yine bu bölgede “ashâbü’r-rûhâniyyât” diye adlandırılabilen bir grup, beşer sûretindeki ruhanî aracıların tanrıdan insanlara mesaj getirdiğini kabul etmekte, kişilerin değer ve üstünlüğünü duyular ötesi âleme nüfuz gücü ile ölçmekte, onları bu güce ulaştıracak çeşitli riyâzet şekilleri önermekteydi (Şehristânî, II, 256).
İslâm’dan önce Araplar’ın dinî hayatında da gayb âleminin önemli bir yeri olduğunu belirtmek gerekir. Gerçi Araplar içinde yaratıcıyı ve âhireti inkâr ederek hayatın sadece bu dünyadan ibaret olduğunu söyleyenler vardı (meselâ bk. el-En‘âm 6/29; el-İsrâ 17/49; Yâsîn 36/78-79; el-Câsiye 45/24). Ancak Allah ve âhiret inancına sahip bulunanlar ve gönderilecek bir peygamberin beklentisi içinde olanlar da görülüyordu, bunlara Hanîf denilmekteydi (Şehristânî, II, 232, 235, 241). Müşrikler, putların ötesinde ulu bir tanrının ve onun yakınında bulunan birçok görünmeyen varlığın bulunduğunu kabul ediyorlardı. Arap dilinde bu tür varlıkları ifade etmek üzere ruh, şeytan, cin, melek, gûl gibi isimlerin kullanılması onlarda bu inancın mevcut olduğunu kanıtlamaktadır. Câhiliye Arapları’nda gözle görülemeyen varlıklara genel olarak “âlem-i ervâh” denilmekte, bunlar da kötü ve iyi tabiatlı olmak üzere ikiye ayrılmaktaydı. Kötü tabiatlı olanlara şeytan ve bazı cin türleri, iyi tabiatlı olanlara da melek ve habis olmayan cinler dahil edilmekteydi (Cevâd Ali, VI, 409-410, 705-754). Kur’ân-ı Kerîm’in verdiği bilgilerden, Araplar’ın Allah ile cinler arasında nesep bağı bulunduğuna inandıkları (es-Sâffât 37/158), cinleri Allah’a ortak koştukları (el-En‘âm 6/100), onlara tapındıkları (Sebe’ 34/41), sığındıkları (el-Cin 72/6) anlaşılmaktadır. Yine Kur’an’dan öğrenildiğine göre Araplar meleklerin Allah’ın kızları olduğuna inanıyor, onları dilediği kişilere yardımcı olmak üzere yeryüzüne indirdiğini kabul ediyorlardı (meselâ bk. el-En‘âm 6/8; el-İsrâ 17/40; el-Furkān 25/7, 21; ez-Zuhruf 43/19).
Araplar, ruhanî varlıkların görünmediğine inandıkları için putları onların yeryüzündeki sembolleri sayıyor, bu amaçla onlara kurban kesiyor, tapınıyor, şefaatlerini umuyor, yeryüzünün idaresinde tanrının ortakları sayıyorlardı. Mâbedler de sadece tapınma yerleri değil aynı zamanda ruhanîlerle temas kurma, gaybdan haber alma yerleri olarak kabul ediliyordu. Ruhlar âlemine hükmetme onların hayatında önemli bir yere sahipti. Kâhin, falcı, müneccim gibi kişilerin gökleri dinleyen cinlerden haber aldıklarına inanıyorlardı. Bu tür cinlere “reî” veya “tâbi‘”, görünmeyen kaynaklardan gelen seslere de “hâtif” deniyordu. Arap yarımadasında bu tür kişilerin görev yaptığı birçok mâbed vardı. Beytüriâm, Beytüluzzâ, Beytülcelsed bu yerlerin meşhur olanlarıydı.
Ehl-i kitabın gayb telakkisi ana çerçeve olarak İslâm’la uyuşmaktadır.
Aydınlanma çağında dikkatleri metafiziğe yönelten filozof Immanuel Kant olmuştur. Kant, selefi David Hume’un bütün zihinsel verileri reddetmesine karşılık Kritik der reinen Vernunft, Prolegomena zu einer jeden künftigen Metaphysik, die als Wissenschaft wird auftreten können ve Metaphysische Anfangsgründe der Naturwissenschaft gibi eserlerinde akla yöneldi; bilginin oluşması için akılda mevcut apriori kavramlarla bütünleşmesi gerektiğini söyledi. Duyularla anlaşılması mümkün olmayan bir dünyanın (noumen) varlığının, tasavvura dayanan bu dünyanın fenomen âleminin aksine, duyu dışı olduğunu ortaya koydu. İnsan aklının tasavvur ve bağlantılarla oluşturduğu bu aşkın âlemin bilinemeyeceğini, ancak ona inanılacağını belirtti. Uzakdoğu ve İslâm metafiziği konularında araştırmalar yapan Abdülvâhid Yahyâ (René Guénon), Sorbonne’da verdiği Doğu metafiziğine dair konferansında (1925), metafiziği evrensel kabul etmesine rağmen bunun Batı’da çok ihmal edildiğini vurgulamak amacıyla “Doğu metafiziği” tabirini kullandığını, sınırlandırılamayan metafiziğin tarif de edilemeyeceğini ileri sürmüş, bu alanın fenomenlerle hiçbir ilişkisinin bulunmadığını, çünkü fenomenler fizik âleme aitken metafiziğin tabiat ötesi olduğunu söylemiş, tabiat ötesi âleme dair bilgilerin sezgiye dayandığını ve doğrudan doğruya elde edildiklerini belirtmiştir. Sezginin de “hissî” ve “kalbî” olmak üzere ikiye ayrıldığını, birincisinin akıl altı sezgiyi teşkil edip bunun oluşum ve değişim âlemini kavradığını, ikinci tür sezginin ise aklın ötesine ait bulunduğunu, ebedî ve değişmez prensipleri konu edindiğini vurgulamıştır. Kalbî sezginin (aşkın akıl) beşerî bir meleke olmayıp küllî plandan neşet ettiğini söyleyen Abdülvâhid Yahyâ, metafizik bilginin de bu sayede imkân dahiline girdiğini kaydetmektedir. Ona göre Leibniz’in monadları gibi kapalı sistem oluşturan fertler metafiziğe yol bulamazlar. Aristo’yu metafiziği varlıkla sınırlandırdığı için eleştiren Abdülvâhid Yahyâ, ontoloji ile aynîleştirilen metafiziğin parçayı bütün yerine koyduğuna dikkat çekerek varlığın bir belirlenme (taayyün) olduğunu ve bunun ötesine gitmek gerektiğini belirtmektedir. Ayrıca insanın metafizik yolculukta çeşitli mertebelerden geçerek yükseldiğini, bunların beşerî mertebeler çerçevesini aşamayan psikolojiyle hiçbir ilgisinin bulunmadığını söylemektedir (MÜİFD, sy. 3 [1985], s. 103-122).
İnsanın gayb karşısındaki durumunu ve bu alanın onun varoluşundaki rolünü en sağlam şekilde tesbit eden kaynağın Kur’ân-ı Kerîm olduğunda şüphe yoktur. Gayb kelimesi Kur’an’da altmış yerde geçer. Bunlardan biri “gıybet etmek” mânasından türemiş fiil, biri gāibe, üçü gāibîn şeklinde sıfat, ikisi gayâbe (bir şeyin dibi) şeklinde isimdir. Dört yerde de cemi olarak guyûb tarzında yer alır (bk. M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “ġayb” md.). Gayb kelimesi Allah’a nisbet edildiği yerlerde sadece Allah tarafından bilinebilen mutlak gaybı, “âlimü’l-gayb, âlimü’l-gaybi ve’ş-şehâde, allâmü’l-guyûb, âlimü gaybi’s-semâvâti ve’l-arz” şeklindeki terkiplerde Allah’ın evrende görünen ve görünmeyen her şeyi bildiğini, ayrıca “gaybü’s-semâvâti ve’l-arz” tarzındaki kullanımlarda insanların mevcut şartlar açısından bilemedikleri her şeyi, “enbâü’l-gayb” terkibinde de geçmişte yaşanan ve ibret alınmak üzere nakledilen tarihî olayları ifade eder.
Kur’an’da zaman açısından geçmiş, hal ve gelecek olmak üzere üç kategoriye ayrılabilen birçok gaybî habere yer verilmektedir. Bunlardan uzak mâziye ait olan ve bizzat Kur’an tarafından “gayb haberi” olarak nitelendirilenlere Hz. Âdem, Nûh, Yûsuf ve Meryem’e dair bilgilerle Ashâb-ı Kehf, Zülkarneyn ve Hızır kıssaları örnek gösterilebilir (Âl-i İmrân 3/44; Hûd 11/49; Yûsuf 12/102; el-Kehf 18/13-26, 83-98). Mekke’nin fethi hazırlıklarının müşriklere bildirilmek istendiğini haber veren (el-Mümtehine 60/1), Benî Mustaliḳ kabilesinin zekâtının toplanmasını konu edinen ve ayrıca İfk Hadisesi’nin iç yüzünü açıklayan âyetler (el-Hucurât 49/6; en-Nûr 24/11-12), Kur’an’ın o dönemde bildirdiği hâlihazırla alâkalı gaybî haberler arasındadır. Bizanslılar’ın Mecûsî İranlılar karşısında yakın bir gelecekte galibiyet elde edeceğini bildiren (er-Rûm 30/4-5), Mekke’nin fethini (el-Feth 48/11, 15, 16, 27) ve İslâm’ın parlak istikbalini müjdeleyen (en-Nûr 24/55) âyetler de Kur’an’ın geleceğe dair gayb haberlerindendir.
Kur’ân-ı Kerîm’de gizlilik mânası taşıyan ḫafâ, sır, ḫabʾ, teḫâfüt, buṭûn, setr, ken (künûn), ketm ve cin gibi bazı köklerin gayb kelimesinin bir kısım anlamlarını ifade edecek şekilde kullanıldığı görülmektedir (bk. M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, ilgili md.ler). Bu kullanılışlar ışığında Kur’an’da gayb kelimesinin belirttiği hususları geçmiş tarihî olaylar, gizli ve sır olan şeyler, bir şeyin veya olayın iç yüzü, fizik dünyada başkalarınca görülemeyen nesneler, görülmeyen ve bilinmeyen her şey, ayrıca Allah, melek, âhiret, cin şeklinde özetlemek mümkündür.
Genellikle insanın bilgiye ulaşmak için kullandığı duyuların ve zihnî fonksiyonların aracılığıyla bilinemeyen bir olgu olarak algılanan gayb kavramı, Kur’an’da fizik ötesi âlemin varlıklarını belirtmesi yanında fizik âleminin insan bilgisi dışında kalan uzantısını ifade etmek için de kullanılmıştır. Buna göre fizik ötesi âlem için “gaybî varlık”, fizik dünyasında vuku bulmakla birlikte çeşitli sebepler yüzünden duyularla algılanamayan olaylar için de “gaybî haber” tabirlerinin kullanıldığı anlaşılmaktadır. Bu bakımdan Kur’an’da gayb kavramının sadece fizik ötesi âlem şeklinde bir anlamı bulunmamaktadır. Her ne kadar Kur’an’da sidretü’l-müntehâ, arş, kürsî, melekût (el-En‘âm 6/75; el-A‘râf 7/185; el-Mü’minûn 23/88), cennetü’l-me’vâ (en-Necm 53/15) ve mele-i a‘lâ (es-Sâffât 37/8; Sâd 38/69) gibi bazı metafizik kavramlar geçmekteyse de bunlara dayanarak Kur’an’ın gayb telakkisini yalnız felsefî bir metafizik kavram olarak kabul etmek mümkün değildir.
Hadislerde de genel olarak Kur’an’daki kullanım özelliklerine paralel şekilde geçen gayb kelimesi, sözlük anlamları dışında (bk. Wensinck, el-Muʿcem, “ġayb” md.) “sadece Allah’ın nezdinde bulunan ilim” (Müsned, I, 391, 452; IV, 264; Nesâî, “Sehiv”, 62), “gaybın anahtarlarını oluşturan beş şey” (Müsned, I, 319, 445; IV, 129, 164; Buhârî, “Tefsîr”, 6/1, 31/2, “Tevḥîd”, 4; “Îmân”, 7) gibi terim anlamını yansıtacak şekilde de kullanılmıştır. Nitekim mi‘rac hadisinde mahiyeti bilinmeyen gök tabakalarından söz edilmekte, sidretü’l-müntehâya varıldığı bildirilmekte, cennetten nehirlerin temaşa edildiği haber verilmektedir (Müsned, IV, 207; Buhârî, “Menâḳıb”, 41).
Kur’ân-ı Kerîm ile hadis literatürünün gayb konusuna bakışı incelendiğinde problemin varlık, bilgi ve ahlâk yönlerine ışık tutulduğu görülür. Kur’an’ın ortaya koyduğu varlık anlayışında insanın idrak ve bilgi sınırlarını aşan pek çok alan bulunmaktadır. Allah’ın zâtı, sıfatlarının mahiyeti, âlemin başlangıcı (mebde), ölümden sonraki hayat (meâd) vb. hususlar insan idrakine konu teşkil etmediği gibi ruh, melek, cin, şeytan gibi duyulur âlemin ötesinde bulunan varlıklar da ontik realiteleri kabul edilmekle birlikte fizik ötesi varlıklar olarak sunulmaktadır.
Kur’an’ın gayb konusuna bilinip bilinememe açısından yaklaşımı meselenin epistemolojik boyutunu teşkil eder. Konuyla ilgili âyet ve hadislerin bazılarında gaybı sadece Allah’ın bildiği ifade edilmekte (el-En‘âm 6/59; Yûnus 10/20; Hûd 11/123; en-Nahl 16/77; el-Kehf 18/26; en-Neml 27/65; Fâtır 35/38; el-Hucurât 49/18; Buhârî, “İstisḳāʾ”, 29, “Tevḥîd”, 4; Müslim, “Îmân”, 7), bir kısmında ise Allah’ın dilediği kullarını gayb hakkında bilgilendirdiği (Âl-i İmrân 3/179; el-Cin 72/26-27), bu bağlamda Hz. İbrâhim’e yer ve göklerin melekûtunun gösterildiği (el-En‘âm 6/75), Hz. Yûsuf’a rüya tabir etme ilminin ve kavminin yiyeceği yemekleri önceden bilme yeteneğinin verildiği (Yûsuf 12/21, 37), Hz. Îsâ’nın, İsrâiloğulları’nın evlerinde ne yiyip neleri biriktirdiklerine vâkıf olup bunları kendilerine haber verdiği (Âl-i İmrân 3/49) belirtilmektedir. Hz. Peygamber’in gaybı bilmesi hususunda ashaptan farklı görüşler rivayet edilmiştir. Huzeyfe b. Yemân, Ebû Zer el-Gıfârî ve Selmân-ı Fârisî gibi sahâbîler, “Allah yeryüzünü önümde dürdü de şarkını ve garbını gördüm” (Müsned, V, 278; Müslim, “Fiten”, 19; Ebû Dâvûd, “Fiten”, 1; Nesâî, “Cihâd”, 42); “Beş gayb dışında her şeyin ilmi bana verildi” (Tayâlisî, s. 51); “Mânaların başlangıcı, özü ve sonu bana verildi de cehennem bekçilerinin ve arşı taşıyan meleklerin kaç tane olduğunu bildim” (Müsned, II, 212) meâlindeki hadislere dayanarak Resûl-i Ekrem’in kıyamete kadar zuhur edecek her şeyi bildiğini, ona gaybdan hiçbir şeyin gizli kalmadığını söylemişlerdir. Başta Hz. Âişe olmak üzere diğer bazı sahâbîlere göre ise Hz. Peygamber gelecek hakkında bilgi sahibi değildi, onun gaybı bildiği iddiası gerçek dışıdır (Müslim, “Îmân”, 287; Tirmizî, “Tefsîr”, 7). Öte yandan Mu‘tezile âlimleriyle Ebû Abdullah el-Halîmî, Ebû İshak el-İsferâyînî ve Ebü’l-Berekât en-Nesefî gibi bir kısım Ehl-i sünnet âlimi, bazı âyetlerde geçen (Âl-i İmrân 3/179; el-Cin 72/26-27) “rusül” lafzını “peygamberler” şeklinde sınırlandırmaktadır. Fahreddin er-Râzî, Ali b. Muhammed el-Hâzin, Beyzâvî, İbn Kemal, Şevkânî ve İsmâil Hakkı Bursevî gibi müfessirler ise Allah’ın peygamberler dışında bazı seçkin kullarını da gaybî bilgiye muttali kılabileceğini, bunun Kur’an ifadeleriyle çelişmediğini öne sürmektedirler. Bu âlimler, gaybî bilgi elde etmek için vahiy dışında ilham, keşf, rüya gibi yolların bulunduğunu söylemektedirler. İbn Haldûn da peygamberlerin yanı sıra riyâzet ve keramet ehli olanların gaybî bilgiye muttali olabileceğini kaydetmektedir (Muḳaddime, I, 408).
Nasların bu ayırımı karşısında epistemolojik açıdan gayb, sadece Allah’ın bildiği ve O’nun bildirdikleri tarafından bilinebilen şeklinde iki kısma ayrılabilir. İslâmî literatürde gaybın birinci kısmına “mutlak gayb”, ikincisine de “izâfî gayb” denilmektedir (aş.bk.). Kur’ân-ı Kerîm, mutlak gaybın bilinmesini sadece Allah’a tahsis etmek suretiyle bu husustaki Câhiliye inancını reddetmektedir. Kur’an, gaybı bilme özelliğini Allah’a ait bir kemâl sıfatı olarak göstermekte (el-Mâide 5/109, 116; el-En‘âm 6/73; et-Tevbe 9/94, 105; er-Ra‘d 13/9; Sebe’ 34/48), yalnız O’na ait olan bu niteliğin diğer yaratıklardan birine tahsis edilmesini tevhide aykırı bulmakta, gayb kapılarını zorlama denemeleri olan fal, kehanet vb. yollara başvurmayı yasaklamaktadır. Dinî literatürde, Allah’ın dilediklerini muttali kılacağı gayb alanına ait bilgi edinme yollarının vahiy ve ilhamdan ibaret bulunduğu, böyle bir bildirim olmadan gaybı bilmenin mümkün olamayacağı vurgulanmaktadır. Muhammed b. Ahmed el-Kurtubî, İbn Hacer el-Heytemî, İbn Ebû Rendeka et-Turtûşî ve Ebû Bekir İbnü’l-Arabî gibi âlimler, hiçbir emâreye dayanmadan gaybı bildiğini iddia eden kişinin küfre düştüğünü söylemişlerdir (el-Câmiʿ, VII, 2-3; el-İʿlâm bi-ḳavâṭıʿi’l-İslâm, s. 98-104; Keşfü’ẓ-ẓunûn, II, 1216).
Gayb kavramının gizlilik ve bilinmezlik vasıflarının aslî veya ârızî bir nitelik olup olmadığı tartışması, bu terimin tanımı konusunda farklı yaklaşımların benimsenmesi sonucunu doğurmuş, Kur’an ve hadiste gayb kelimesine yüklenen anlamları değerlendiren İslâm bilginleri bu terimi farklı şekillerde tanımlamışlardır. Fahreddin er-Râzî, Reşîd Rızâ gibi tefsir âlimleriyle Ahmed eş-Şintunâvî ve Abdülkerîm Osman gibi gayb konusunda müstakil eser yazan müelliflere göre gayb “duyularla idrak edilemeyen”; Râgıb el-İsfahânî, Muhyiddin İbnü’l-Arabî ve Tehânevî’ye göre “duyularla idrak edilemediği gibi akılla da bilinemeyen”; Seyyid Şerîf el-Cürcânî’ye göre “akıl ve duyular yanında bâtınî hislerle de bilinemeyen”; el-Muvaṭṭaʾ şârihi Ebü’l-Velîd el-Bâcî’ye göre “ma‘dûm ve hakkında hiçbir bilgi elde edilemeyen” anlamına gelmektedir. Dinî konulara pozitif yaklaşımları ile tanınan Ferîd Vecdî’ye göre ise gayb realitenin zıddı, ontik gerçekliği (vücûd-ı hâricîsi) olmayan, hayalî (zihnî) şey demektir. Bilinemezlikle gizliliğin gaybın aslî özelliği olduğunu ileri sürenler terimi “zâhirî ve bâtınî duyularla kavranamayan, delil ve emâresi bulunmayan, insan bilgisinin kapsamı dışında kalan varlık alanı” biçiminde tanımlamışlardır. Gaybın bu niteliklerini zaman, mekân ve şartlara göre değişen birer ârızî vasıf olarak değerlendirenler ise kelimeyi “duyuların idrak sınırlarını aşan mevcûd veya henüz ma‘dûm durumda olan varlık alanı” şeklinde tarif etmektedir.
Zaman ve mekân engeli veya yaratılış özellikleri açısından sınırlı bir varlık olan insan gayb denilen alanla her an karşı karşıyadır. İnsanı merkez alan bir tasnife göre gayb mutlak ve izâfî şeklinde ikiye ayrılır. Mutlak gayb da hakkında hiçbir şekilde bilgi sahibi olunmayan ve vahiy yoluyla sadece peygamberlere bildirilen gayb olmak üzere iki kısımdır. Vahiy yoluyla insanlara bildirilen âhiret, ruh, melek gibi hususların mutlak gayb olarak kabul edilip edilmeyeceği tartışmalıdır. Reşîd Rızâ, bu tür konuların mutlak gayba dahil edilmesi halinde izâfî gaybın fizik âlemde bazı insanların bilip bazılarının bilmediği konulara hasredilmiş olacağını (meçhul mânasına geleceğini) kaydetmekte ve bunun doğru olmadığını söylemektedir (Tefsîrü’l-Menâr, VII, 422). Literatürde mutlak gayb olarak ele alınan konuların başında “beş gayb” (mugayyebât-ı hams) gelir (bk. MUGAYYEBÂT). İzâfî gayb da fizikî âlemle ilgili ve fizik ötesi olmak üzere ikiye ayrılabilir. İnsanların kısmen de olsa bilgi sahibi olabildiği bu alan, hiçbir zaman sadece Allah’a mahsus mutlak gayb sınırlarını zorlamaz. Esasen bir kimse bir şey hakkında bilgi sahibi olabiliyorsa söz konusu husus onun için şehâdet konumundadır. Bu açıdan izâfî gayba “izâfî şehâdet” demek de mümkündür. “Gayb ile şehâdetin kesişip iç içe girdiği kavşak noktası varlığı” olarak nitelenebilecek bir varlık yapısına sahip bulunan insanda akıl, ruh ve gönül gibi adlarla anılan bazı fizik ötesi boyutlar bulunmaktadır (Râgıb el-İsfahânî, Tafṣîlü’n-neşʾeteyn, s. 25-27). Kur’an, âlemde insan tarafından müşahede edilen her şeyin görünen yönünün, bilinen fonksiyonunun ötesinde görünmeyen ve bilinmeyen bir metafizik cephesinin de bulunduğunu haber vermektedir (el-Bakara 2/74; el-İsrâ 17/44; el-Hac 22/18). Duyulur âlemde gerçekleştiği halde zaman, mekân ve duyuların yetersizliği gibi sebeplerle insanın bilgi sahibi olamadığı varlık alanları da mevcuttur.
Kur’ân-ı Kerîm’de gayb konusu ahlâk açısından da ele alınmaktadır. Âdem’in yaratılışını anlatan âyetler “türâb” (Âl-i İmrân 3/59), “tîn” (el-A‘râf 7/12) ve “hame-i mesnûn” (el-Hicr 15/28) gibi kelimelerle fizik âleme ait maddî yönüne, ona ruh üflendiğini ifade eden âyetlerle de (el-Hicr 15/29) gayb âlemine ait yönüne dikkat çekerek insanı gayb ve şehâdetin birleşimi olarak göstermektedir. Onun yaratılışındaki bu düalizme çeşitli hadislerde de işaret edilmektedir (bk. Buhârî, “Enbiyâʾ”, 1; Müslim, “Ḳader”, 1). Kur’an’da müminlerin özellikleri anlatılırken “gayba inananlar” (el-Bakara 2/3), “görmedikleri halde rablerine gönülden saygı gösterenler” (el-Enbiyâ 21/49; Kāf 50/33; el-Mülk 67/12) şeklinde nitelemeler yapılmaktadır. Ancak burada söz konusu olan ilişki Eflâtun’daki gibi hayalî değil gerçektir. Zira Allah âlemle devamlı münasebet içindedir ve her an yaratma halindedir (er-Rahmân 55/29). Kur’an’da insanla sürekli ilişki halinde olduğu belirtilen ikinci gaybî varlık meleklerdir. Melekler her an insanların yanı başında onların yaptıklarını kaydetmekte (Kāf 50/17-18), onları tehlikelerden korumakta (el-En‘âm 6/61), inananlara mağfiret dilemekte (el-Mü’min 40/7) ve nihayet günü gelince ruhlarını
kabzetmektedir (el-En‘âm 6/61; en-Nahl 16/32; Muhammed 47/27). Bu anlamda üçüncü gaybî varlık ise şeytandır. Şeytan insana vesvese vererek (el-A‘râf 7/200; Fussılet 41/36), düşmanlık yaparak (el-Mâide 5/91; Yâsîn 36/60), kötü şeyleri güzel göstererek (el-En‘âm 6/43, 137) meleklerin aksine kişiyi olumsuz yönde etkilemeye çalışmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm diğer bir gaybî varlık olan cinlerin hem ontik olarak varlığını, hem de insanlarla temasını melek ve şeytan kadar sık olmasa da vurgulamaktadır (meselâ bk. en-Neml 27/17, 39; Sebe’ 34/12, 14; el-Cin 72/6). Kur’an, insanların gaybla ontik yönden olumlu ilişki içinde bulunanlarına mümin, olumsuz olanlarına ise kâfir demektedir. Kur’an’a göre bu ikinciler gaybdan kendilerine yönelen yaratma, murakabe, yanıltma gibi mekanizmalardan habersiz oldukları için her şeyi dünya âlemi ve fizikî çevre ile sınırlı görürler. Halbuki Kur’an’ın gayb telakkisi insanın dünya hayatı ve ahlâk anlayışıyla sıkı sıkıya bağlantılıdır. Bu dünyada yapılan her işin gaybî âlemin bir bölümünü oluşturan âhiretle çok yakın münasebeti vardır. Mümin, âhiret sorumluluğuna ve gaybî murakabeye inanır, davranışlarını da buna göre düzenlerse İslâm’ın öngördüğü ahlâkî seviyeye ulaşır.
Literatür. Gayb konusunda çeşitli müelliflerce kaleme alınan klasik ve yakın döneme ait pek çok eser bulunmaktadır. Bu geniş literatürün bir kısmı konuya dair âyetlerin yorumu, bir kısmı da müstakil çalışmalar şeklindedir. Gaybla ilgili bazı âyetlerin tefsiri mahiyetinde yazılan müstakil risâleler arasında, Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin Kitâbü’l-Ġāyât mine’l-ġayb fî tefsîri baʿżi’l-âyât (Süleymaniye Ktp., Cârullah Efendi, nr. 1777), Seriyyüddin İbnü’s-Sâiğ Muhammed b. İbrâhim’in Risâle fî îżâḥı iṭṭılâʿi’l-ġayb fî ḳavlihî teʿâlâ “felâ yuẓhiru ʿalâ ġaybihî aḥaden” (Süleymaniye Ktp., Esad Efendi, nr. 3634) adlı risâleleriyle Azmîzâde Mustafa Hâletî (Süleymaniye Ktp., Lâleli, nr. 252), Ganîzâde Mehmed Nâdirî (Süleymaniye Ktp., Esad Efendi, nr. 246) ve Muhammed b. İbrâhim el-Mısrî (Süleymaniye Ktp., Esad Efendi, nr. 246) gibi müelliflerin aynı âyetin (el-Cin 72/26) tefsiriyle ilgili risâlelerini zikretmek gerekir.
Kur’an’ın gayb konusundaki ana terimlerinden biri olan “mefâtîhu’l-gayb” tamlaması bu alana ilişkin pek çok esere ad olmuştur. Nitekim Sadreddîn-i Şîrâzî (Tahran 1971), Muhyiddin İbnü’l-Arabî (Süleymaniye Ktp., Cârullah Efendi, nr. 2073, 2111; Esad Efendi, nr. 1277; Hacı Mahmud Efendi, nr. 2960; Şehid Ali Paşa, nr. 2736, 2813), Sadreddin Konevî (İÜ Ktp., AY, nr. 4164, 4492, 6374), Muhammed Bâkır el-İsfahânî, Muhammed Hicâzî el-Cîzî el-Halvetî (GAL, II, 447), İsmâil Rusûhî Ankaravî (Süleymaniye Ktp., Hacı Beşir Ağa, nr. 35; Beyazıt Devlet Ktp., nr. 540) ve Zerkāvî (Kahire 1325/1907) gibi birçok müellif eserlerine Mefâtîḥu’l-ġayb (Misâlî [Gülbaba], Miftâhu’l-gayb, İÜ Ktp., TY, nr. 77) adlarını vermişlerdir. Abdülkādir-i Geylânî (İstanbul 1281; Kahire 1304, 1317; Dımaşk 1986, nşr. M. Sâlim el-Bevvâb), Şerefeddin Hüseyin b. Muhammed et-Tîbî (Süleymaniye Ktp., Ayasofya, nr. 370-371; Hacı Mahmud Efendi, nr. 64; Esad Efendi, nr. 238) ve Sa‘deddin et-Teftâzânî’nin (Süleymaniye Ktp., Mahmud Paşa, nr. 62) gayb konusuna dair eserlerinin adı ise Fütûḥu’l-ġayb’dır.
Gazzâlî er-Risâletü’l-ledünniyye (Kahire 1328, 1343, 1353); Muhyiddin İbnü’l-Arabî Şaḳḳu’l-ceyb li-miftâḥi’l-ġayb (İÜ Ktp., AY, nr. 3672, 4203); Nûreddin İbn Gānim el-Makdisî el-Fütûḥâtü’l-ġaybiyye fi’l-esrâri’l-ḳalbiyye (Beyazıt Devlet Ktp., nr. 8054); Abdülganî en-Nablusî Mefâtîḥu’l-ḳulûb fî ʿilmi’l-ḥużûr ve’l-ġuyûb (Süleymaniye Ktp., Esad Efendi, nr. 3607); el-Lüʾlüʾü’l-meknûn fî ḥükmi’l-iḫbâr ʿammâ seyekûn (Süleymaniye Ktp., Hasan Hüsnü Paşa, nr. 660) ve el-Maʿrifetü’l-ġaybiyye Şerḥu’l-ʿAyniyyeti’l-ceybiyye (Süleymaniye Ktp., Hasan Hüsnü Paşa, nr. 645); Saçaklızâde Mehmed Risâletü’l-ġayb (Süleymaniye Ktp., Esad Efendi, nr. 1184; Hamidiye, nr. 1442); Mûsâ b. Tâhir Tokadî Mantıku’l-gayb (Süleymaniye Ktp., Esad Efendi, nr. 1115); Şerefeddin el-Kevkebânî el-Yemenî Sehmü’l-ġayb fî is̱bâti’ż-żamîr bilâ reyb (MÜ İlâhiyat Fakültesi Ktp., nr. 1119); Ali b. Abbas el-Kafkasî Kavânînü’l-melekûti’l-gaybiyye fî usûli’l-cefri’l-hafiyye (İÜ Ktp., TY, nr. 6740); Nazîf b. Muhammed Mevârid-i Gayb (İÜ Ktp., TY, nr. 6625); İmamzâde ʿÂlemü’l-ġayb (Süleymaniye Ktp., Mihrişah Sultan, nr. 203); İzzüddin en-Nesefî Risâle der Beyân-ı ʿÂlem-i Ġayb ve’ş-şehâde (Süleymaniye Ktp., Şehid Ali Paşa, nr. 2802); Muhammed Şuayb el-İbşîhî Şaḳḳu’l-cüyûb ʿan esrâri meʿâni’l-ġuyûb (Süleymaniye Ktp., Esad Efendi, nr. 1687); Muhammed Hicâzî el-Cîzî el-Halvetî aynı adı taşıyan (GAL, II, 447; Suppl., II, 469) ve Muhammed b. Ali en-Nâzillî Mefâtîhu’l-guyûb ve ma‘rifetü’l-kulûb adlı eserleriyle bu literatürü zenginleştirmişlerdir.
Ali Abdülcelîl Radî’nin el-ʿÂlem ġayrü’l-manẓûr (Kahire 1945), Tevfîk et-Tavîl’in et-Tenebbüʾ bi’l-ġayb ʿinde müfekkiri’l-İslâm (Kahire, ts. [Dârü’l-maârif]), Ahmed eş-Şintunâvî’nin et-Tenebbüʾ bi’l-ġayb ḳadîmen ve ḥadîs̱en (Kahire, ts. [Dârü’l-maârif]), Abdülkerîm Osman’ın Riḥletü ʿabri’l-ġayb beyne âyâti’l-Ḳurʾân ve ṣafaḥâti’l-ekvân (Kahire, ts. [Dârü’s-selâm]), Bessâm Selâme’nin el-Îmân bi’l-ġayb (Zerkā 1983), Yahyâ Sâlih’in el-İnsân ve’l-ġayb (Beyrut 1986) adlı eserleriyle Muhammed Ali el-Bâzûrî’nin el-Ġayb ve’ş-şehâde min ḫilâli’l-Ḳurʾân’ı (Beyrut 1987), ayrıca Said Nursi’nin Sikke-i Tasdîk-i Gaybî (İstanbul 1991) adlı Türkçe eseri gaybla ilgili olarak yazılmış yakın döneme ait eserlerdir.
Halis Albayrak Kur’ân’da İnsan-Gayb İlişkisi (İstanbul 1993), İlyas Çelebi İslâm İnancında Gayp Problemi (İstanbul 1996) ve Mustafa Ertürk Metin Tenkidi Prensipleri Açısından Sahîh-i Buhârî’deki Bazı Fiten Hadislerinin Değerlendirilmesi (doktora tezi, 1995, İSAM Ktp., nr. 35228) başlıklı akademik çalışmalarında gayb konusunu incelemişlerdir.
Ebü’l-Berekât en-Nesefî, el-Medâriku’t-tenzîl, Kahire, ts. (Matbaatü’l-Hayriyye), III, 219.
İbn Teymiyye, Mecmûʿu fetâvâ, XIII, 233.
İbn Kesîr, Tefsîrü’l-Ḳurʾân, I, 41; III, 455.
İbn Haldûn, Muḳaddime, I, 408.
İbn Hacer, Fetḥu’l-bârî (Sa‘d), XXVIII, 138-139.
İbn Kemal, Resâʾil (nşr. Ahmed Cevdet), İstanbul 1316, I, 186.
İbn Hacer el-Heytemî, el-İʿlâm bi-ḳavâṭıʿi’l-İslâm, Beyrut 1987, s. 98-104.
Keşfü’ẓ-ẓunûn, II, 1216.
İsmâil Hakkı Bursevî, Rûḥu’l-beyân, İstanbul, ts., I, 32; VII, 105.
Şah Veliyyullah ed-Dihlevî, Ḥüccetullāhi’l-bâliġa (nşr. Seyyid Sâbık), Kahire, ts. (Dârü’l-kütübi’l-hadîse), I, 27-40.
Şevkânî, Fetḥu’l-ḳadîr, I, 34-35; IV, 245.
Âlûsî, Rûḥu’l-meʿânî, I, 114; XX, 11, 112.
Reşîd Rızâ, Tefsîrü’l-Menâr, I, 127; VII, 422, 464-469, 532.
a.mlf., el-Vaḥyü’l-Muḥammedî, Kahire 1354, s. 180.
Elmalılı, Hak Dini, I, 172-176; VI, 3852.
Bûtî, el-Yaḳīniyyâtü’l-kübrâ, Dımaşk 1393, s. 331.
M. Seyyid Kîlânî, Ẕeylü’l-Milel ve’n-niḥâl (Şehristânî, el-Milel [Kîlânî] içinde), II, 8-9.
Cevâd Ali, el-Mufaṣṣal, VI, 409-410, 705-754.
Ahmed eş-Şintunâvî, et-Tenebbüʾ bi’l-ġayb ḳadîmen ve ḥadîs̱en, Kahire, ts. (Dârü’l-maârif), s. 5.
Abdülkerîm Osman, Riḥletü ʿabri’l-ġayb beyne âyâti’l-Ḳurʾân ve ṣafaḥâti’l-aḳrân, Kahire, ts. (Dârü’s-selâm), s. 23.
Mustafa Sabri Efendi, Mevḳıfü’l-ʿaḳl ve’l-ʿilm ve’l-ʿâlem, Beyrut 1401/1981, I, 37.
Bessâm Selâme, el-Îmân bi’l-ġayb, Zerkā 1983.
Mahmut Kaya, İslâm Kaynakları Işığında Aristoteles ve Felsefesi, İstanbul 1983, s. 187, 194.
Selahaddin Polat, “Matürîdî’ye Göre Gayp Meselesi”, EÜ Gevher Nesibe Tıp Tarihi Enstitüsü Ebû Mansûr Semerkandî Matürîdî (862-944) Kongresi Tebliğleri, Kayseri 1986, s. 99-115.
Muhammed el-Enver el-Baltâcî, Allâhu tevḥîd ve leyse vaḥde, Âbideyn 1406/1986, s. 216-236.
Muhammed b. Lutfî es-Sabbâğ, et-Taṣvîrü’l-fennî fi’l-ḥadîs̱i’n-nebevî, Beyrut 1409/1988, s. 81.
İzzet Derveze, Kur’an Cevap Veriyor (trc. Abdullah Baykal), İstanbul 1988, s. 276-299.
a.mlf., Kur’an’a Göre Hz. Muhammed’in Hayatı (trc. Mehmet Yolcu), İstanbul 1989, I, 323-358, 376-380.
Ahmet Avni Konuk, Fusûsu’l-hikem Tercüme ve Şerhi (haz. Mustafa Tahralı – Selçuk Eraydın), İstanbul 1989, II, 221.
C. Zeydân, Târîḫu Mıṣri’l-ḥadîs̱, Kahire 1991, I, 20-21.
Alpaslan Açıkgenç, Bilgi Felsefesi, İstanbul 1992, s. 223-270.
Halis Albayrak, Kur’an’da İnsan-Gayb İlişkisi, İstanbul 1993, s. 155-178.
Hüseyin Atay, “Gayb”, Diyanet Dergisi, VIII/82-83, Ankara 1969, s. 119-121.
Yani: Bütün bunları sırf fazlınla bağışlamanı niyaz edip isterim.
Devam edelim:
tiresin. Onun kabrini ziyaret etmeye, ona selâm vermeye beni eris.
hürmetine.. Lütuf ve inavetinie, fazl ve ihsanınla ben aciz dertli ku-Ya İlah'el-Alemin. Yukarıda dileklerim için vesile eylediklerim lunu, Habib-i Ekrem'in Ravza-i Mutahharası sayılan nurlu toprağını, muazzam kabrini ziyarete kavuştur.
Onun mübarek yüzune karşı durup üstün hizmetlerinin bir gere-ği olarak, kalbimle kalıbımla tam huşu, çokça tavazu ile, o Habib-i Mu-azzam'ın Resulü Mükerrem'ine letaif-i salavat, tekrimat, tehiyyat, teslimat etmeyi nasip eyle. Bu sekilde ona karşı tam tazim, tam tek-rim yolunda vazifelerimi başarı ile eda etmemi bana nasib eyle.
HAZRET-İ EBU BEKİR HAZRET-İ ÖMER
Keza, onun iki arkadaşı için de..
Yani: Bu iki zatın da, ziyaretini Resulüllah S.A. efendimizin zi-yareti vesilesi ile bana ihsan eyle.
Bunlar, Resulüllah S.A. efendimizin iki mükerrem veziri iki muh terem arkadaşı Sıddık-ı Ekber Hazret-i Ebu Bekir ile Faruk-u Azam Hazret-i Ömer'dir. Allah-ü Taâlâ onlardan razı olup gönüllerini hoş-nud eylesin. Onların şefaatları ile bizleri faydalandırsın.
Devam edelim:
Nimetin, fazlın, ihsanın hakkı için.
Yani: Bu ihsanları yaptığın sıfatların hakkı için, bizleri bu ke-
remlere erdir.
Devam edelim:
Ya Rauf..
Ey tam manası ile şefkatli Allahım.
Ya Rahim.
Ey cümle kullarına daima rahmeti ile muamele eyleyen Rabbım.
Ya Veliyў.
Ey yardımcı ve muin olan Yüce Mevlâ.. Bu kerem ve lütufların, fazlın ve ihsanın hürmeti ve kasemi hakkı için senden dilerim.
Habib-i Mükerrem'in S.A. Ravza-i Mutahhara'sına ve onun eşiği-
ne yüz sürüp çeşitli salât ve selâm okuyarak o pek merhametli ve şef-katlı Habib-i Ekrem'in şefaatını niyaz eylemeyi nasib eyle. İçinde ta-at ve ibadetin biri bin yerine geçtiği o mübarek yeri ziyaret nasib eyle.
İşbu sevaplara, ecirlere nail eylemeni tazarru ve niyaz edip yüce zatından dilerim.
Sonra, şunu da isterim:
- Onu..
Yani: Resulüllah S.A. efendimizi..
Benden yana, kendisine iman eden bütün müminlerden, yolu-na, tabi olan ölü veya diri müslüman erkek ve müslüman kadınlardan yana mükafatlandırasın.
Şöyleki: Halkından herhangi birini mükafatlandırdığın şeylerin en tamanı, en şümüllüsü, en faziletlisi ile..
Allah-ü Taâla'nın, halkı arasında mükafatlandırdığı zümre şun-lardır: Nebiler, resuller, mukarreb veliler, konuşan âlimler, sıddıklar, şehidler, mükerrem salihler, erkek ve kadın müslümanlar.
Ya Kavi, ya Aziz..
Ey ezici kuvvetin ve tam kudretin sahibi.. Ey açık izzetin ve kah-rın galebenin sahibi..
Ya Aliyy ..
Ey yücelik, yükseklik, saltanat ve istilå sahibi olan şanı büyük, celáli üstün, nimeti her şeye şamil Allahım.
Yani: Yüce zatının fazl ü keremine lâyık bir şekilde, Resulüllan S.A. efendimize ve onun tabi olan ümmeti ve âli üzerine tazim salâtı eyleyip tekrim edesin.
Mahlukatın sayısı kadar..
Bu cümlenin şerhli manası şudur:
Mahlukatından vücutta olmayan halk ve icadını takdir eyleyip ya-ratılmalarına ilminin sebkat ettiği şeylerin ayan-ı sabitesi sayısı ka-dar Resulüllah S.A. efendimize ve onun âline salât eyle.
Bu salavat-ı şerifenin evveliyatı şu zamanda başlasın ki
Henüz sema bina olunmamıştı; yer döşenmemişti; dağlar yük-selmemişti; su kaynakları akıp durmuyordu; denizler nüsahhar değil-di; ırmaklar çağlamıyordu; güneş aydınlatmıyor, ay ziya vermiyordu; yıldızlar da parlamıyordu.
Burada anlatılmak istenen mana şudur:
Allahım, bu anlatılan mevcudat, daha vücud bulmadan evvel, ezeli ilminde takdir ettiğin ayan-ı sabitelerin sayısı kadar, Resulüllah S.A. efendimize ve onun âli üzerine bol salât, çok tahiyyat inzal eyle-meni niyaz edip dilerim.
Ki o zaman:
Mahlukatından hiç kimse, senin nasıl olduğunu bilmezdi; an cak zatınla bilirdin.
Devam edelim:
Ona..
Yani: Resulüllah S.A. efendimize..
Salât eyleyesin; kelâmının sayısınca..
Demek olur ki:
Allahım, senin tekvin ve tenzil olan tükenmez ve nihayetsiz kelâmının sayısı kadar Resulülah S.A. efendimize, ve onun âline salåt eylemeni dilerim.
leyesin. Ona ve onun âline Kur'an âyetlerinin sayısı kadar salat eyle.
Yani: Resulüllah S.A. efendimize ve ona tabi olup yolunu izleyen ümmeti üzerine..
KUR'AN-I KERİMİN AYETLERİ
Kur'an-ı Azim'in âyetleri altı bin altı yüz altmış altı âyettir.
Bin adedi nehye (yasaklara) dairdir.
Bin adedi vaad (hayırlı müjde haberi) üzerinedir.
Bin adedi kıssalar ve haberlerdir. (Menkıbeler, geçmişlerin du-rumlarını bildiren âyet-i kerimeler.)
Bin adedi ibret ve misal yolludur.
Beş yüz adedi helâl ve haramı beyan içindir.
Yüz adedi nasih mensuh beyanındadır. (Değişen hükümleri an-
latır.)
Altmış altı âyeti dua, istiğfar, zikirlerdir.
Kur'an-ı Azim'in altı bin âyet olması üzerinde ittifak vardır. Ka-lanın ziyadelik ve noksanlığı üzerinde çeşitli görüşler vardır.
Kur'an-ı Kerim'in kelimeleri: On dokuz bin üç yüzdür. Bazıları bu hususta şöyle dediler:
Bu kelimelerin, daha az ve daha çok olduğu üzerinde çeşitli görüşler vardır.
Devam edelim:
Ve.. onun harfleri kadar..
Yani: Kur'an-ı Kerim'in harfleri sayısı kadar Resulüllah S.A. efendimize ve onun âli üzerine salât eyle.
İbn-i Abbas'tan r.a. rivayet olunduğuna göre; Kur'an-ı Kerim'in harfleri: Üç yüz yirmi üç bin altı yüz yetmiş bir harftir.
Bu sayının dahi, azlığında ve çokluğunda değişik görüşler vardır. Devam edelim:
Ve.. ona, onun âline kendisine salavat okuyanların sayısı ka-dar salât eyleyesin.
Yani: Meleklerden, insanların ve cinlerin müminlerinden Resu-lüllah S.A. efendimize salavat okuyanların sayısı kadar kendisine ve âline salât eyleyesin. Zatından bunu dilerim.
Aynı şekilde:
Ona ve âline salât eyleyesin; kendisine salavat okumayanların sayısı kadar.
Ona ye âline salât eyleyesin; yerin dolusu kadar.
Yani: Azamet ve kesrette halk ettiğin yerlerin dolusu kadar, Re-sulüllah S.A. efendimize ve onun âline salât eyleyesin.
müsahharaten vel enharu münhemire ten veş-şemsü mudhiyeten vel-kameru mudien ven necmü münireten ve laya-lemü ehadün haysú tekünü illa ente te en tusalliye aleytu ve ala älihi ade de kelámike.
Ve entus:lliye aleyni ve ala ali hi adede ayat-il Kur'ani ve hurufihi. lu adede men yusalli aleyhi. Ve entusalliye aleyhi ve alá ali
Ve entusalliye aleyhi ve alå ål hi adede men lemyusaili aleyhi. Ve entusalliye aleyhi ve alå äli
li mile arzike. Ve entusalliye aleyhi ve alå äh
hi adede macera hihil kalemű fiüm m'il kitabi.
Ve entusalliye aleyhi ve alå åli hi adede mahalakte fiseb'i semavatike. Ve entusalliye aleyhi ve alå åli
hi adede maente halikuhu fihinne ila sevm'il-kayameti fikülli yevmin elfe merretin,
Ve entusalliye aleyhi ve alâ âli-hi adede katr'il matari ve külli katra-tin katarat
urdin.
Mahlukatından biç kimse, senin nasıl olduğunu bilinezdi. Ancak zatınla bi-
Ona salát eyleyesin; kelämının sayısınca..
Ona ve áline. Kur'an ayetlerinin ve harflerinin sayısı kadar salát eyleyesin.
Ona ve âline salát eyleyesin: Kendisine salávat okuyanların sayısı kadar..
Ona ve âline salát eyleyesin: Kendisine salát okumayanların sayısı kadar..
Ona ve aline salât eyleyesin: Yerin dolusu kadar..
Ona ve aline salát eyleyesin: Umm'ül-kitabda kalemin yürüdüğü şeylerín sayısı kadar..
Ona ve âline salât evlevesin: Yedi kat semalarında yarattığın şeylerin sa-Visi kadar..
Ona ve âline salat eylevesin: Taa, kıyamete kadar onlarda yaratacağın şey-lerin sayısı kadar: hem de her gün bin kere..
TARINTE BUGUN 1543-Barbaros Hayreddin Paşa, Tunus'u fethetti.
1556 - Süleymaniye Camii törenle açıldı.
1948 - Milli Kütüphane Ankara'da hizmete açıldı.
1960 - Kıbrıs'a bağımsızlık tanıyan Zürih ve Londra anlaşmaları 15 Ağustos gece yarısı yürürlüğe girdi ve Kıbrıs bağımsız cumhuriyet oldu.
AGUSTOS
16
CUMARTESİ
22 1447 SAFER
RUMI: 3 AĞUSTOS 1441 HIZIR: 103
BIR AYET
Iman edip salih amellerde bulunanlar için nimetlerle donatılmış cennetler vardır.
Lokman: 8
BİR HADİS
Bir kötülük yaptığında arkasından hemen bir İyilik yap.
Hâkim
Kainatta hiçbir zîşuur, kâinatın bütün eczası kadar şahitleri bulunan Hâlık-ı Zülcelâli inkâr edemez... Etse, bütün kâinat onu tekzib edeceği için susar, lâkayd kalır.
Emirdağ Lâhikası
Imsak
Güneş
Öğle
İkindi
Akşam Yatsı
04 31
Imsak
Öğle
İkindi
Aksam
İSTANBULI
06.08
1313 17 02 20 00 TARINTE BUGUN 1543-Barbaros Hayreddin Paşa, Tunus'u fethetti.
1556 - Süleymaniye Camii törenle açıldı.
1948 - Milli Kütüphane Ankara'da hizmete açıldı.
1960 - Kıbrıs'a bağımsızlık tanıyan Zürih ve Londra anlaşmaları 15 Ağustos gece yarısı yürürlüğe girdi ve Kıbrıs bağımsız cumhuriyet oldu.
AGUSTOS
16
CUMARTESİ
22 1447 SAFER
RUMI: 3 AĞUSTOS 1441 HIZIR: 103
BIR AYET
Iman edip salih amellerde bulunanlar için nimetlerle donatılmış cennetler vardır.
Lokman: 8
BİR HADİS
Bir kötülük yaptığında arkasından hemen bir İyilik yap.
Hâkim
Kainatta hiçbir zîşuur, kâinatın bütün eczası kadar şahitleri bulunan Hâlık-ı Zülcelâli inkâr edemez... Etse, bütün kâinat onu tekzib edeceği için susar, lâkayd kalır.
- 1821 - Yunanistan, Osmanlı İmparatorluğu'ndan bağımsızlığını ilan etti.
MART
25
ÇARŞAMBA
6 1447 ŞEVVAL
RUMI: 12 MART 1442
KASIM: 138
BIR AYET
Allah, zalimleri çok iyi bilir.
Cuma Suresi: 7
BİR HADİS
Takva sahiplerine sağlık zenginlikten daha hayırlıdır.
Ey bu vatan gençleri! Frenkleri taklide çalışmayınız! Âya, Avrupa'nın size ettikleri hadsiz zulüm ve adâvetten sonra, hangi akıl ile onların sefâhet ve bâtıl efkârlarına ittibâ edip emniyet
5991- Malik olmadığın şeyde talak hakkın yoktur. Sahip olmadığın şeyde azat etme hakkın yoktur. Sahip olmadığın şeyi de satamazsın. Fakat malik olduğun şeyi adayabilirsin. Ancak Al. lah'ın rızası kasdedildiği hususlarda adak adarsın. Masiyet üze rine yemin edenin yemini sayılmaz. Akrabadan alakayı kesmek için yapılan yemin de makbul değildir.
بذِمَّتِهِ لَمْ يَرحُ رَائِحَةَ الْجَنَّة (طب) عن ابي امامة)
5992- Hastalığın sahibinden başkasına sirayeti, Muhar-rem ayinin sefere ertelenmesi, ölünün ruhunun gelip "Intikam, in-tikam" diye bağırması gibi şeylere inanıp evham etmek yoktur. Otuz gün hic iki ay yapar mı? Kim ahdini bozarsa cennet koku-sunu alamaz.
٥٩٩٣ - لاَ عَدْوَى وَلاَ طِيرَةَ وَيُعْجِبُنِي الْفَقَالُ الصَّالِحُ وَالْفَالُ الصَّالِحُ الْكَلِمَةُ الحَسَنَةُ (ط) حم م خ د ت هـ وابن جرير وابن خزيمة عن انس)
5993- Sirayet ve uğursuz sayma gibi vehimlerde bulun-mak yoktur. İyiye yorma hoşuma gider. İyiye yorma hoş sözdür.
5994- Hastalığın sirayet etmesi, uğursuz sayma, ölünün ruhunun gelip "İntikam intikam!" diye bağırdığına inanmak, so-rılık (hastalığını vehmetmek) gibi şeyler yoktur. Ancak cüzzamdan, arslandan kaçar gibi kaç.
حَسَبَ كَحُسْنِ الْخُلُقِ كر وابو الحسن القدوري وابن النجار عن انس)
5995- Allah'ın rızasını kazanmak için tedbir gibi akıl, Al-lah'ın haram kıldıklarından uzak durmak gibi dine bağlılık, güzel ahlak sahibi olmak gibi asalet yoktur.
Yani: Resulüllah S.A. efendimize ve Resulüllah S.A. efendimize tabi olan ümmetine..
Salât eyleyesin. ÜMM'ÜL KİTAB'da kalemin yürüdüğü şeyle-rin sayısı kadar.
Bu cümlede geçen:
ÜMM'ÜL-KİTАВ.
Tabiri, LEVH-Ü MAHFUZ'dur. Demek olur ki:
Kalemin, bu LEVH-Ü MAHFUZ'a yazdığı şeylerin sayısı kadar, Resulüllah S.A. efendimize ve ona tabi olan ümmetine salât eyle. Yü-ce zatından dileğim budur.
Devam edelim.
Ona ve onun âline salát eyleyesin; yedi kat semalarında ya-rattığın şeylerin sayısı kadar..
Bazı nüshalarda, bu salavat-ı şerife yazılmamıştır. (Bizim me-
tinde vardır.)
Devam edelim:
Salât eyleyesin; ona ve onun âline..
Yani: Resulüllah S.A. efendimize, ve onun yolunda gidenlere..
Taa, kıyamete kadar, onlarda..
Yani: Yedi kat semalarda..
Devam edelim:
Yaratacağın şeylerin sayısı kadar, hem de her gün bin kere..
Yani: Bu şekilde, Resulüllah S.A. efendimize ve onun yolunu iz-leyenlere salât eylemen dahi, zatından niyazımdır.
Devam edelim:
Ona ve onun âline.
Resulüllah S.A. efendimize ve onun yolunu izleyen ümmetine..
Yağmur damlalarının sayısı kadar salật eyleyesin. Hem de, se-mandan arzına düşen yağmur damlalarının her sayısına karşılık.. Hem de, dünyayı yarattığın günden, taa, kıyamet gününe kadar, her gün bin kere..
Demek olur ki:
-Allahım, bütün bu sayıların toplamı kadar, Resulüllah S.A. efendimize, onun yolunu izleyen ümmetine bol bol salât eyle.
ALTINCI HİZİB (BÖLÜM) burada tamam oldu. Bundan sonra ge-lecek olan YEDİNCİ HİZİB (BÖLÜM) olacaktır.
min senaike ila arzıke min yevme ha lakted-dünya ila yevm'il kuyameti fi külli yevmin elfe merretin.
EL HIZB OS SABIU FİYEVM'IL AHADI
Ve entusalliye aleyhi ve ala áli hi adede inen sebbehake ve kaddes ke ve secede leke ve azzameke min yevme halakted dünya ila yuvm'il. kıyameti fikülli yevmin elfe merretin.
Ve entusalliye aleyhi ve ala ali hi adede külli senetin halaktehüm fi ha minyevme halakted-dünya ila yevm'il kıyameti fikülli yevmin elfe merretin.
Ve entusalliye aleyhi ve alá ali-hi aded'es-sehab'il cariyeti.
Ve entusalliye aleyhi ve alå äli hi aded'er riyah'iz-zariyeti min yevme halakted-dünya ila yevm'il-kıyameti fi-külli yevmin elfe merretin.
Ona ve onun áline yağmur damlalarımın sayısı kadar salât eyleyesin. Hem de semandan arzına düşen yağmur damlalarının her damlasına karşılık.. Hem de. dünyayı yarattığın günden, taa, kıyamet gününe kadar her gün bin kere..
YEDİNCİ BÖLÜM: Pazar günleri başlanır.
Ona ve âline salat eyleyesin: Seni tesbih, takdis, sana secde edip taziım eden-lerin sayısı kadar. Dünyayı yarattığın günden itibaren, taa, layamet gününe ka dar her gün bin here...
Ona ve åline her sene onda yarattığın şeylerin sayısı kadar salât eyleyesin: dünyayı yarattığın günden itibaren, taa, kıyamet gününe kadar her gün bin kere..
Ona ve âline salåt eyleyesin: Kayıp giden bulutların sayısı kadar..
Dünyayı yarattığın günden itibaren, taa, kayamet gününe kadar, her güu bin kere, ora ve onun âline esip tozutan rüzgârların sayısı kadar salát eyleyesin.
Yani: Resulüllah S.A. efendimize ve onun âline.. Kendisine tabl olup yolunda giden ümmetine..
dar.. Seni tesbih, takdis, sana secde edip tazim edenlerin sayısı ka Dünyayı varattığın günden itibaren; taa, kıyamet gününe kadar,
her gün bin kere..
Allahım, tekrar olarak zatından niyazım odur ki:
Ona ve onun âline her sene, onda yarattığın şeylerin sayısı kadar salát eyleyesin. Dünyayı yarattığın günden itibaren; taa, kıya-met gününe kadar, her gün bin kere..
Bu senelere şemsiye ve kameriye seneleri dahildir.
Şemsi senenin, kameri seneden fazlalığı on bir gündür.
Bu senelerin günleri yirmi dört saattır. O saatların lahzaları da-hi, iki bin lahzadır.
Demek olur ki:
Allahım, bütün bu günlerin, saatların ve lahzaların sayısı ka-dar, Resulüllah S.A. efendimize ve onun yoluna tabi olan ümmetine salåt eyle.
Hem de kıyamet gününe kadar; nekadar gün, saat, lahza olursa..
Allahını, yine zatından niyazım odur ki:
Ona ve onun âline..
Bazı nüshada, bu cümleden sonra:
Ashabına da..
Diye gelmiştir. (Bizim metinde yoktur.)
Devam edelim:
-Salât eyleyesin; kayıp giden bulutların sayısı kadar.
Allahım, zatından dilerim ki:
Dünyayı yarattığın günden itibaren, taa, kıyamet gününe kadar; her gün bin kere, ona ve onu nâline ZARİYE rüzgârların sa-yısı kadar salât eyleyesin.
Bu cümlede geçen:
Zariye..
Tabiri, rüzgâr için şu manada kullanılır: Kuruyup dökülen otla-rı, yaprakları ve tozları yer üzerinde savurup dağıtan..
Yine zatından dileğim odur ki:
Ona ve onun âline salât eyleyesin.
Yani: Resulüllah S.A. efendimize ve ona tabi olan müttaki üm-metine..
- Rüzgârların esip hareket ettirdiği dallar, ağaçlar, yapraklar, meyveler, çiçekler sayısı kadar..
وان على عَلَيْهِ وَعَلَى الله عدد ما هال مَانَهُ وَحَرَكَهُ مِنَ الأَنْصَان والأشجار أَوْرَايَ المَاءِ وَ الْأَنْهَارِ وَعَدَدَ مَا حَام عَلَى قَرارِ أَرْضِكَ وَمَا بين سموا لك من مسار الدنيا إلى يوم العيد في كل يوم القمرية وان تُصَلَّى عَلَيْهِ وَعَلَى اللَّهُ عَدَدَا مَوَاجِ بعادك قرة وَانْ تَصَلَّى عَلَيْهِ وَعَلَى الهُ عَدَدَ الأمل والحصى وكل حَجَر وَ مَدرِ خَلَقْتَهُ في مشارق الأَرْضِ وَمَغَاربها سَهْلِهَا وَجَبَالِهَا وَاوديها من تومَ خَلَقْتَ الدِّينَا إلى يوم القيم في كل يوم الفَرَةِ وَأَنْ تَصِلَ عَلَيْهِ وَعَلَى اللَّهِ عَدَدَنا الأَرْضِ فِي قَبْلَتِهَا وَجُوْفِهَا وَشَرْقِهَا وَغَرْبها
971
hi adede mahebbet ir-riyahu aleyhi ve Ve entusalliye aleyhi ve ala ali harrekethű minel ağsani vel eşcari ve evrakis-simari vel ezhari ve adede ma halakte alá karari arzıke ve mabeyne semavatike min yevme halakted dün ya ila yevm'il-kıyameti fikülli yevmin elfe merretin.
Ve entusalliye aleyhi ve alå ålihi adede emvaci biharike min yevme halakted dünya ila yevm'il-kıyamet fikülli yevmin elfe merretin.
Ve entusalliye aleyhi ve alå åli hi aded'er-remli vel hasa ve külli ha cerin ve mederin halaktehu fimeşarık'-il-arzı ve meğaribiha sehliha ve ciba-liha ve evdiyetiha min yevme halak ted-dünya ila yevm'il-kıyameti fikülli yevmin elfe merretin.
Ve entusalliye aleyhi ve alâ âli-hi adede nebat'il-arzi fikıbletiha ve cevfiha ve şarkıha ve ğarbiha..........
Ona ve aline salát eyleyesin: Rüzgârların esip hareket ettirdiği dallar, ağaç lar, yapraklaı, meyveler, çiçekler sayısı kadar. Arzının üzerinde, semaların ara sında yarattığım şeylerin sayısı kadar.. Dünyayı yarattığın günden itibaren, taa, kıyamet gününe dek, ber gün bin kere..
Ona ve âline salât eyleyesin: Denizlerin dalgaları sayısınca, dünyayı yarat-tığın günden taa, kıyamet gününe kadar.. her gün bin kere..
Ona ve âline salát eyleyesin: Kumların, çakıl taşlarının, her kaya parça-sının, tuğlanın, yerin şarkında, garbında, düzlüğünde, dağlarında ve derelerinde yarattıklarının sayısı kadar.. Hem de, dünyayı yarattığın günden, taa, kıyamet gününe kadar, her gün bin kere..
Ona ve âline salât eyleyesin: Verin kıblesinde, ortasında, şarkında, garbında..
Yani: Bütün bu sayılanların tümü kadar Resulüllah S.A. efendi-mize ve onun yolunda giden ümmetine salât eyle..
Devam edelim:
Arzının üzerinde, semalarım arasında yarattığım şeylerin sayı sı kadar; dünyayı yarattığın günden itibaren, taa, kıyamet gününe. dek, her gün bin kere.
Demek olur ki:
Bütün bu sayılanların çarpım adedi kadar, Resulüllah S.A. efendimize ve onun Aline iclâl salatı, fazilet tahiyyesi inzal ederek ken-dilerine izzet ikram eylemeni dilerim.
Devam edelim:
Ona ve onun âline salât eyleyesin; denizlerinin dalgaları sayı-sınca.. Dünyayı yarattığın günden, taa, kıyamet gününe kadar; her gün bin kere..
Demek olur ki:
Allahım, bu sayılanların çarpımından hasıl olanların sayısı ka-dar; Resulüllah S.A. efendimize ve onun âline salât eyleyip kendileri-ne izzet ikram eylemeni tazarru ve niyaz eylerim.
Tekrar niyazım odur ki:
Ona ve onun âline salât eyleyesin: Kumların, çakıl taşlarının, her kaya parçasının, tuğlanın, yerin şarkında, garbında, düzlüğünde, dağlarında ve derelerinde yarattıkların sayısı kadar. Hem de, dünya yı yrattığın günden, taa, kıyamet gününe kadar.. Hem de, her gün bin kere..
Tekrar zatından niyazım odur ki:
Ona ve onun âline salât eyleyesin: Yerin kıblesinde, ortasın-da, şarkında, garbında, düzlüklerinde, dağlarında yarattığın bitkiler-den ağaç, meyve, yapraklar, ekin ve onun tüm çıkardıklarının..
Yani: Onun şimdiye kadar çıkarmış olduğu ot, çiçek, tohum, ekin, hububat cinsi ve bunlardan başka her ne çıkardıysa..
Devam edelim:
Çıkaracağı nebat, berekli şeylerin tüm sayısı kadar.. Hem de: Dünyayı yarattığın günden itibaren; kıyamet gününedek, her bin bin kere..
Demek olur ki:
Bütün bu sayıların çarpım adedi kadar; Habib-i Ekrem Re-sul-ü Muazzam Hazret-i Muhammed aleyhissalâtü vesselâm üzerine ve onun yolunu takib eden şanlı ümmetine salât ikramı, fazilet ta-hiyyesi inzal ederek, kendilerine izzet ikram eyleyesin., Zatından dile-ğim budur.
Devam edelim:
Ona ve onun âline salât eyleyeyesin: Yaratmış olduğun insan, cin, şeytan; bundan sonra da, bunlardan yaratacaklarının sayısı ka-dar. Taa, kıyamet gününedek; her gün bin kere..
ve sehliha ve cibaliha min geceria ve semerin ve evrakın ve zer'in ve cemli maahrecet ve mayahrucü minha min nebatiha ve berekâtiha min yevne halakted-dünya ila yevm'il-kıyameti fi-külli yevmin elfe merretin.
hi adede mahalakte minel-insi vel cin Ve entusalliye aleyhi ve alâ âli-ni veş-şeyatıyni ve ma ente halikuhu minhüm ila yevm'il-kıyameti fikülli yevmin elfe merretin.
Ve entusalliye aleyhi ve alå Ali-hi adede külli şa'ratin fiebdanihim ve vücuhihim ve alā rüusihim münzü ha-lakted-dünya ilå yevm'il-kıyameti fi külli yevmin elfe merretin.
Ve entusalliye aleyhi ve alâ âli-hi adede enfasihim ve elfazhim ve el. hazıhim min yevme halakted-dünya ila yevm'il-kıyameti fikülli yevmin elfe merretin.
Ve entusalliye aleyhi ve alâ ali-hi adede tayaran'il-cinni ve hafakan'il-insi
düzlüklerinde, dağlarında yarattığın bitkilerden ağaç, meyve, yapraklar, ekin ve onun tüm çıkardıklarının ve çıkaracağı nebat, bereketli şeylerin tüm sayısı kadar. Hem de, dünyayı yarattığın günden itibaren, kıyamet gününe dek, her gün bin ke-re..
Ona ve âline salát eyleyesin: Yaratmış olduğun insan, cin, şeytan; bundan sonra da bunlardan yaratacaklarının sayısı kadar.. Taa, kıyamet gününe dek, ber gün bin kere..
Ona ve âline salát eyleyesin: Onlarım başlarında, yüzlerinde, bedenlerinde bulunan tüylerin sayısı kadar.. Dünyayı yarattığın günden; taa, kıyamet gününe dek her gün bin kere..
Onların nefesleri, lafızları, lahzaları sayısınca, ona ve onun âline salát ey-leyesin. Dünyayı yarattığın günden, taa, layamet gününe dek her gün bin kere..
İşte, bütün bunların sayısı kadar, Resulüllah S.A. efendimize ve onun áline tazim salatı ve tekrim tahiyyatı etmeni dilerim.
Devam edelim:
Ona ve onun âline salât eyleyesin; ONLARIN, başlarında, yüz-lerinde, bedenlerinde bulunan tüylerin sayısı kadar.
Bu cümlede geçen:
ONLARIN.
Zamiri ile anlatılan şunlardır: İnsan, cin ve şeytanlar..
Devam edelim:
Dünyayı yarattığın günden; taa kıyamet gününedek her gün
bin kere..
Kısaca demek olur ki:
Bu sayılanların çarpımından hâsıl olan sayı adedince; Habib-i Ekrem Nebiyy-i Muhterem Resul-ü Muazzam Hazret-i Muhammed aleyhissalâtü vesselâm ve âlinin üzerine iclâl salâtı, fazilet tahiyyesi inzal ederek kendilerine izzet ikram eylemeni dilerim.
Devam edelim:
Onların nefesleri, lafızları..
Yani: Sözleri, kelimeleri, harfleri..
- Lahzaları.
Yani: Nazar edip bakmaları..
Sayısınca ona ve onun âline.
Yani: Resulüllah S.A. efendimize ve onun âline..
Salât eyleyesin; dünyayı yarattığın günden, taa, kıyamet gününe kadar her gün bin kere..
ce.. Yani: Bütün bu sayılanların, çarpımından hâsıl olan sayı adedin-
Devam edelim:
Salât eyleyesin; ona ve onun âline..
Yani: Resulüllah S.A. efendimize ve onun âline.. Kendisine tabi olan ümmetine.. Yolunda gidenlere.
Cinnin tayaranı.
ri.. Cin tayfasına mensup olanların uçuşları, kanatlarının hareketle-
İnsin hafakanı sayısınca..
Yani: İnsan tayfasının hareketleri, gidip gelmeleri, yürümeleri, cevelanları, dünya ve âhiret işleri için hareketleri sayısınca..
Dünyayı yarattığın günden itibaren; taa, kıyamet gününe ka-dar her gün bin kere..
Yani: Bütün bu sayılanların çarpımından hâsıl olan sayı adedin-ce Resulüllah S.A. efendimize ve onun âline salât eylemeni dilerim.
min yevme halakted dünya ila yevm il kıyameti fikülli yevmin elfe merre Lin.
Ve entusalliye aleyhi ve alá ali hi adede külli behimetin halakteha ala arzike sağireten ve kebireten fimesa-rik'ıl-arzı ve meğaribiha mimma uli me ve mimma lâya'lemü ilmehu illå ente min yevme halakted-dünya ila yevm'il-kıyameti fikülli yevmin elfe merretin.
Ve entusalliye aleyhi ve alá ali hi adede men salla aleyhi ve adede men lemyusalli aleyhi ve adede men yusalli aleyhi ila yevm'il kıyameti fi-külli yevmin elfe merretin.
Ve entusalliye aleyhi ve alå åli hi aded'el-ahyai vel-emvati ve adede mahalakte min hiylanin ve tayrin ve nemlin ve nahlin ve haşeratin.
Ve entusalliye aleyhi ve alâ âli-hi fil-leyli iza yağşa ven-nehari iza te. cella.
Ve entusalliye aleyhi ve alâ âli-hi fil-âhireti
Ona ve âline salât eyleyesin: Cinnin tayaranı, insin hafakanı sayısınca, dün-yayı yarattığın günden itibaren; taa, kıyamet gününe kadar her gün hin kere..
Ona ve âline salát eyleyesin: Arzının üzerinde yarattığın her behimenin bü yük, küçük, yerin şarklarında ve garplarında olanlar dahil.. Bunlar, bilinenler ve bilinmeleri ancak zatına mahsus olanlardır. Bütün bunların sayısı kadar; dünyayı yarattığın günden itibaren, taa, kıyamet gününe kadar her gün bin kere..
Ona ve âline salât eyleyesin: Ona salavat okuyanların sayısı, ona salavat okumayanların sayısı; taa, kıyamet gününe dek üzerine salåvat okuyanların sayı-sı kadar.. her gün bin kere..
Ona ve âline salât eyleyesin: Dirilerin ve ölülerin sayısı kadar. Yarattığın şu şeylerin sayısı kadar: Balıklar, kuşlar, karınca, arı, haşereler..
Ona ve âline salât eyleyesin: Gece karanlığı bürüdüğü, gündüzün aydınlığı açtığı zamanlarda..
Ona ve âline salât eyleyesin: Ahirette ve dünyada..
Kereminle, inayetinle, Resulüllah S.A. efendimize ve onun âli-ne salât eylemeni dilerim.
lar
Arzınım üzerinde yarattığın her BEHİME'nin..
Bu cümlede geçen:
БЕНІМЕ.
Lafzından murad, dört ayakla yürüyen hayvanlardır.
Büyük, küçük, yerin şarklarında ve garplarında olanlar dahil..
Yani: Güneş doğduğu taraflarda, güneşin battığı taraflarda olan-
Bunlar, bilinenler ve bilinmeleri ancak zatına mahsus olanlar-dır. Bütün bunların sayısı kadar; dünyayı yarattığın günden itibaren, taa, kıyamet gününe kadar her gün bin kere..
Devam edelim:
Salát cyleyesin; ona ve onun âline..
Yani: Resulüllah S.A. efendimize ve ona tabi olup yolunda giden ümmetine fazlınla, ihsanınla salât eylemeni dilerim Allahım.
Ona salávat okuyanların sayısı, ona salavat okumayanların sayısı, taa, kıyamet gününedek üzerine salavat okuyanların sayısı ka-dar.. Hem de, her gün bin kere..
Salavat okuyanlar şunlardır: Melekler, insan ve cin tayfasının mümin olanları..
Salavat okumayanlar da şunlardır: Şeytanlar, cinnin ve insanla-rın inat kafirleri.
Kıyamete kadar, kendisine salâvat okunacak zat ise.. başta Re-sulüllah S.A. efendimizdir.
Devam edelim:
Salât eyleyesin; ona ve onun âline..
Yani: Resulüllah S.A. efendimize ve onun yolunda giden ümme-tine salåt eylemeni tazarru ve niyaz eylerim.
Dirilerin ve ölülerin sayısı kadar..
Diriler ve ölüler sayısına şunlar dahildir: Melekler, insanlar, cin-ler ve sair hayvanlar..
Ve.. yarattığın şu şeylerin sayısı kadar: Balıklar..
Ama her türlüsü.
- Kuşlar, karınca, arı, haşereler..
Burada geçen Haşereler cümlesine, onların öldürülmesi caiz olan ve olmayan dahildir. Meselâ: Fare, akrep, yılan ve bunlara ben-zeyen eziyetli hayvanlar.
Bunlardan başka, ismi bilinen ve bilinmeyen ufacık hayvanlar da vardır ki:
Hevam.
Tabiri ile anlatılır.. İşte bütün bunların sayısı kadar, sultan-1 enbiya, Sened-i Asfiya İmam-ı Etkıya Habib-i Hüda Şefi-i Ruz-ü Ceza
Ve entimalliye aleyhi ve ala Al himünü kane til mehdi sahiyyen il en sare kohlen mehdiyyen fekabants hu ileyke adlen mardiyyen litebasshu şefian ve entuzalliye aleyhi ve alå ali hi adede halkıke ve rizae nefalke ve zinete arşike ve midade kelimatike ve entu'tryehül vesilete vel fazilete ved derecet'er-refiate vel-havz'el-mevrude vel-mekam'el-mahnude vel-izzel mem dude ve entuazzime bürbanebu ve e tüşerrife bünyanehu ve enterfaa me-kånehu ve entesta'milena ya Mevlâna bisünnetihi ve entümitena alà milletihi ve entahşürena fizümretihi ve tahte livaihi ve entec'alena min rufekaihi ve enturidena havzahu ve entüskıyena bi-ke'sihi ve entenfaana bimahabbetihi
Ona ve åline salát eyleycsin: Beşikte sabavet halinden taa, kehl haline ge linceye ve mehdi oluncaya kadar..
Bu halinde, onun ruhunu zatına alıncaya kadar, adil ve kendisinden razı el-muş olarak.. Hatta onu şefaatçı olarak çıkarıncaya kadar..
Qua ve âline salât eyleyesin: Yarattıklarının adedi, nefsinden rızan, arşımın ağırlığı, kelimelerin adedi kadar..
Ona vesile, fazilet ve yüksek derece, Havz-ı mevrud, Makam-ı Mahmud. tükenmez izzet ihsan eyleyesin.
Onun bürhanını ınuazzam eyleyesin; onun binasını şerefli kılasın. Onun me kânını yüce eyleyesin.
Ya Mevlâna, bizi onun sünnetinde kullanasın. Bizi, onun milleti üzerine öl-düresin. Bizi, onun zümresi arasında hasreyleyesin; sancağı altında toplayasın. Bizi, onun refikleri arasında eyleyesin. Bizi, onun havzına vardırasın; onun ka-debleri ile bize içiresin. Onun sevgisi ile, bizlere faydalar ihsan eyleyesin.
"İyilik eden kimseye zamanı geldiğinde başkalarının da iyilik..." edeceğini anlatmak için "İyilik eden iyilik bulur." deriz. Ayrıca bu atasözünü genellikle insanların ihtiyacını gi-dermek için koşturan ve iyilik yapmaktan geri durmayan in-sanlardan bahsederken bir saygı ifadesi olarak da kullanırız.
Özellikle yaptığı iyiliği başa kakmayanların ve sırf Allah'ın hoşnutluğunu gözeterek iyilik yapanların ahirette görecekleri hürmet ve ikram daha büyük olacaktır. Nihayetinde "Kim zer-re miktarı hayır yapmışsa onun (karşılığını) görür."11
Bu ilahi bir hüküm olup yapacağımız hayırlı, yani iyi işle-rin sayısını artırmaya bakalım. Gerçi insanı, insandan uzaklaş-tıran ve iyilik yapmaktan soğutan bazı etkenler de yok değil-dir. Sözgelişi kıskançlık, haset, yalan, dedikodu veya iftira gibi asılsız sözler, iyilik edenlerin önündeki en büyük engellerden birkaçıdır. Biz yine de iyilik yapmak için fırsat kollayalım. İyi
ver ve samimivetle yapılan her işin sadaka ve ibadet hük-mande olduğunu unutmayalım lütfen.
"Bu minvalde kişinin anne babasına iyilik etmesi, bir ga-hanin gözünün yaşını silmesi, bir öksüzün ya da yetimin ahtiyara saygı gösterilmesi, bir hamileye otobüste yer verilmesi başını okşaması, bir öğrencinin masraflarını karşılaması, bir de ibadettir, "12 Yeter ki biz niyetlerimizi güzel kuralım, alıp verdiğimiz her nefes bile ibadete dönüşecektir.
Tıpkı iyilik edenlerin iyilik bulması gibi kötülük edenlerin de yapmış oldukları kötülüklerin karşılığını görecekleri gün gelecektir. Kaba kuvvetini veya bulunduğu mevki-makamı kötü niyetle kullanan kişi bilmelidir ki her "Kim... zerre mik-tarı şer işlemişse onu (karşılığını)..." görecektir. 13 Bundan hiç kimsenin şüphesi olmasın.
Şu yeryüzünden öyle itibarlı, varlıklı, güçlü kuvvetli kim-seler gelip geçmiştir ki artık onların esamesi bile okunmaz olmuştur. Bizim de geleceğimiz nokta işte burasıdır; toprak olup gitmektir ama bu bir yok oluş değildir.
Peki ya, nedir?
Elbette yeniden bir diriliştir.
Kur'an-ı bir ifadeyle söylemek gerekirse: "(O gün) Sûra üflenecek, ardından -Allah'ın diledikleri dışında- göklerde ve yerde bulunanların hepsi düşüp ölecek; sonra sûra yeniden üflenecek ve onlar birden ayağa kalkmış, etrafa bakıyor ola-caklar. "14
Şimdi gelelim en can alıcı soruya; herkesin Allah'ın huzu-runa toplanacağı o dehşetli günde, O'nun huzuruna neyle veya nasıl bir şekilde varmak isterdiniz?
12 Hadislerle İslam II İbadet / Kulluğun Gereği s. 32
Herhalde kimse O'nun huzuruna dünyadayken işlemis olduğu kötülükler ile çıkmak istemezdi. O halde zerre miktan size önemsiz gibi görünen bu küçücük iyilikler sayesinde "O kadar da olsa iyilik yapmaktan geri durmayalım. Bakarsınız sizin günahlarınızı bağışlar, sizi altından ırmaklar akan cennet-lere, adn cennetleri içindeki güzel köşklere koyar. İşte büyük kurtuluş budur."15
قال عيسى ابن مريم اللهم رب الزل علينا ماجدة من التار تكون لنا عبيدا لأولنا واجرنا وايه ملك واران وانت متر الزارقين قال الله إلى منزلها عليكم قبل يكفر ملكم قال أغلبه علانا لا أغذية أحدا من العالمية والا قال الله يا عيسى ابن مريم انت قلت الناس الجلوس وافي الهين من دون الله قال سبحانك ما يكون في أن القول ما ليس في بحق ان كنت لملكه فقد علمنة العلم ما في نفسي ولا اعلم ما في الميال إنك أنت علام الغيوب ما تلك الم الا ما أمراني بِهِ أَنِ اعْبُدُوا اللَّهَ رَبِّي وَرَبَّكُمْ وَكُنتُ عَلَيْهِمْ شهيدًا ما دمت فيهم فَلَمَّا تَوَقيلبي كنت انت الرقيب عليها وانت على كل شي شَهِيدٌ إِنْ تُعَذِّبْهُمْ فَإِنَّهُمْ عِبَادَكَ وَإِن تَغْفِرْ لهم فإنك أنت العزيز الحكيم . قال الله هذا يوم ينفع الصادقين صدقهم لَهُمْ جَنَّاتٌ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ خالي فِيهَا أَبَنَا رَضِيَ اللهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ ذَلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ الله ملك السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا فِيهِنَّ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ .
" Göklerin, yerin ve bunlardaki her şeyin hükümranlığı yalnızca Allah'ındır. O, her şeye hakkıyla gücü yetendir. (Maide, 5/120)
سورة الانعام
Mushaf sayfa no: 126
Hafızlık sayfa no: 7. Cüz/15. sayfa
HER ŞEYİN GERÇEK SAHİBİ VE YÖNETENİ ALLAHTIR.
BİLGİ
Her doğan ölür. Sonradan olan her şey, her canlı ölümü tadacaktır. İnsan da sınırlı ve sonludur. Ancak her şeyi var eden, varlığının öncesi olmayan Allah, sonsuz olarak diridir ve ebedi hayat sahibidir. Her şeyin gerçek maliki, sahi-bi, var edeni, idare edeni Allah'tır. Bizler, canlılar olarak, sınırlı ve sonlu bir hayata sahibiz. Edindiğimiz dünya eşyaları ve yetkileri de geçicidir, sınırlıdır, bitecektir. Ama Allah'ın gücünün, idaresinin sınırı yoktur. O, gücü her şeye yetendir, her şeyi bilendir. Gerçek hükümranlık sahibi. Allah'tır.
MESAJ:
1. Allah'ın dünya ve evrendeki hükümranlığına karşı insanlara düşen. O'na teslimiyettir.
2. Insan Allah'ın koyduğu ilahi emirlere ve fizik kanunlarına uymak duru-mundadır.
م الله الرحمن الرحيم الذى خلق السموات والأرض وجعل الظلمات والنور حفروا ربهم يعدلون هو الذي خلقكم من طين من اعلا وَأَجَلٌ مُسَمًّى عِنْدَهُ ثُمَّ أَنتُمْ تَسْتَرُونَ وَهُوَ اللَّهُ السنوات وفي الأرْضِ يَعْلَمُ بِرَاكُمْ وَجَهْرَكُمْ وَيَعْلَمُ مَا تَكْسِبُونَ ليهم من آية من آيات ربهم إلا كانوا عنها معرضين .
"Halbuki O, göklerde de Allah'tır, yerde de. Sizin gizlinizi de bilir, açığa vurduğunuzu da. Sizin daha ne kazanacağınızı da bilir.
(En'am, 6/3)
Mushaf sayfa no: 127
Hafızlık sayfa no: 7. Cüz/14. sayfa
ALLAH'IN HÜKÜMRANLIĞI DIŞINDA KALAN BİR YER YOKTUR.
BİLGİ:
Yerde ve göklerde olan her şeyin yaratanı Allah'tır. İbadete ancak Allah layıktır. Yalnız O'na kulluk eder ve yalnız O'ndan yardım dileriz. O'nun şanı yücedir. Insanların yapıp ettiklerini bilir, her şeyden haberdardır. O bizim açığa vurdu-ğumuzu da gizlemeye çalıştıklarımızı da bilir. İlmi, yücelik ve kudreti için bir sınır bulunmayan Allah'tan hiçbir şey gizli kalmaz. İnsanlar olarak Allah'a gereği gibi ibadet edip O'nu yüceltmekle, tevhidin gereğini yaşamakla sorumluyuz.
MESAJ:
Her şeyi bilen ve görüp gözeten Allah'a gönülden inanıp yönelelim. Sadece O'na kul olalım.
KELİME DAĞARCIĞI:
Cehr: Açığa vurulan, aleni, herkes tarafından bilinen.
Kesb: Kazanma, elde etme; kişinin dinî, ahlâkî ve iktisadi hayatındaki her türlü kazanımı.
66 De ki: "Göklerin ve yerin yaratıcısı olan, beslediği halde beslenmeye ihtiyacı olmayan Allah'tan başkasını mi dost edineceğim' De ki: 'Bana, (Allah'a) teslim olanların ilki olmam emredildi ve sakın Allah'a ortak koşanlardan olma (denildi). (En'am, 5/14)
Mushaf sayfa no: 128
Hafızlık sayfa no: 7. Cüz/13. sayfa
GERÇEK DOST ALLAH TIR.
BİLGİ
Kendisine sığınılacak, gerçek sahip ve dost ancak Allah'tır. Müminler Allah'ın velileri, dostlarıdır. Allah'ın dostları olan müminlere de korku ve üzüntü yoktur. Yüce Allah, Peygamberimiz Hz. Muhammed'e hitap ederek; Allah'a eş koşan putperestlere; "Gökleri ve yeri yoktan var eden, kendisi yedirdiği halde yedirilme-yen Allah'tan başkasını mı veli edinecek mişim?" demesini emretmektedir. Her şeyimizi kendisine borçlu olduğumuz Rabbimiz bizim sahibimiz, sığınağımız, velimiz-dostumuzdur. O bizim gerçek yaratıcımız, rızık verenimiz ve ilahımız olduğu hâlde nasıl O'na eş koşabiliriz?
MESAJ:
İnsanlar olarak hepimiz Allah'ı rab bilmek ve O'na ortak koşmamakla so-rumluyuz.
KELİME DAĞARCIĞI:
Veli: Dost, koruyan, yardım eden, birinin işlerine bakan.
" Yalan sözlerle Allah'a iftira edenden veya O'nun âyetlerini yalan sayandan daha zalimi kimdir? Şüphe yok ki zalimler kurtuluşa eremezler.99
(En'am, 6/21)
Mushaf sayfa no: 129
Hafızlık sayfa no: 7. Cüz/12. sayfa
ALLAH'A İFTİRA EDEN, EN BÜYÜK ZALİMDİR.
BİLGİ
İman esenlik ve huzurdur. Doğruluk ve kurtuluş Allah'ın varlığına ve birliğine inanmaktadır. Her varlık, var oluşu ile Allah'ın varlığını, birliğini ve O'nun eşsiz kudretini gösterir. Häl böyle iken iman ve doğruluktan sapmak suretiyle tevhidden uzaklaşan müşrikler, Allah'ın ayetlerini yalan saymışlar ve aslında en büyük zulme düşmüşlerdir. Allah'ın ayetlerini yalanlayarak O'na iftira et-mek ne büyük bir talihsizlik ve sapıklıktır! Bu sapıklığa ve zulme düşenler en kötüsünü kendilerine yaparlar. Onlar karanlıklar içindedirler ve tövbe etmeden kurtuluşları mümkün değildir.
MESAJ:
1. Kur'an'ın Allah kelamı olduğundan şüphe duymamak ve doğruluğuna inanmak gerekir.
2. Din ve Allah'la ilgili konuşurken doğru bilgiye dayanmak çok önemlidir.
Yeryüzünde gezen her türlü canlı ve (gökte) iki kanadıyla uçan her tür kuş, sizin gibi birer topluluktan başka bir şey değildir. Biz Kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Sonunda hepsi Rablerinin huzuruna toplanıp getirilecekler.
(En'dm, 6/38)
لا ينتجين الذين يسمعون والمولى يبعثهم الله لم اليه تون وقالوا لولا نزل عليه أنه من ربه قل إن الله ن ان ينال ايه والحمى استخارهم لا يعلمون وما من الراقي الأرض ولا طائر يطير بجناحيه الا امم المثالك درنا فى الكتاب من شئ لم إلى ربهم يحشرون .
رين كذبوا بآياتنا مم وبكم فى الظلمات من بشا عطالة ومن نشأ يجعله على صراط مستقيم . ل اليكم إنْ أَلَيْكُمْ عَذَابُ اللهِ أَوْ أَننَّكُمُ السَّاعَةُ الغير الله الدعونَ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ بَلْ إِيَّاهُ تَدْعُونَ تكيف ما تَدْعُونَ إِلَيْهِ إِنْ شَاءَ وَتَنْسَوْنَ مَا تُشْرِكُونَ . والدار لا إِلى مَيرِ مِنْ قَبْلِكَ فَأَخَذْنَاهُمْ بِالْبَأْسَاءِ وَالضَّرَّاءِ العَلَهُمْ يَتَضَرَّعُونَ فَلَوْلَا إِذْ جَاءَهُمْ بَأْسُنَا الفَرَّعُوا وَلَكِنْ
Canlıların her türü birer ümmettir yani birer topluluktur. Allah'ın can verdiği varlıklar O'nun ayetlerinden olup belli görevler için yaratılmıştır. İnsanlar da yaratılış amaçlarına uygun olarak görevlerini yapmakla sorumludurlar. Fakat insanlar zorunlu olarak değil kendi tercihlerine bağlı olarak bu görevleri yaparlar. Allah, insanlara sorumluluklarını bildirmiş, elçileri aracılığıyla din göndermiştir. Din konusunda bir eksiklik bırakmamıştır. Bundan sonrasını Allah insanın kendi sorumluluğuna bırakmış, insanın muhtaç olduğu şeyleri Kur'an'da açıklamıştır.
MESAJ
Yapıp ettiklerimizden ve tercihlerimizden ahirette hesap vereceğimizi bilerek bu dünyada gönüllü olarak Allah'a kulluk ederiz.
KELİME DAĞARCICI
Dåbbe: Yerde yürüyen her türlü canlı.
Ümmet: Her canlı cinsi, kavim, toplum; kendilerine peygamber gönderilmiş topluluk.
BİR AYET Onların yaptıkları her işi, bıraktıkların her izi
yazarız.
Yasin: 12
21 1447
BİR HADİS
Başkasının kusurlarını anlatmak istediğinde hemen kendi kusurlarını hatırla.
Rafii
RUMI: 2 AĞUSTOS 1441
HIZIR: 102
Şükrün mikyası; kanaattir ve iktisattır ve rızadır ve memnuniyettir... Şükürsüzlüğün mizanı hırstır ve israftır, hürmetsizliktir, haram-helâl demeyip rast geleni yemektir.
"Seda-i Hakikat" isimli makalesi Volkan gazetesinde yayınlandı.
1970-Gediz Depremi.
MART
27 CUMA
81447 ŞEVVAL
RUMI: 14 MART 1442 KASIM: 140
BİR AYET
O gün insan, "Kaçacak yer neresi!" diyecektir.
Kıyamet Suresi: 10
BİR HADİS
Şeytanın avlamak için kadınlardan daha sağlam ağı yoktur.
Dünya ve âhiretteki lezzet ve nîmetlere, iman ile bakılırsa, bunlarda bir hareket-i devriye görülür ki; emsåller birbirini takip eder, biri gider, yerine onun misli gelir.
Aziz Müslüman! Kuran'ı Kerim insanın eşref-i mahlük ve "Halifet'ül Arz" -yeryüzünün efendisi olarak yaratıldığından bahseder. İnsana hayatta kaldığı müddetçe, pek çok meselede dünya ahiret huzuru için İlahi emir ve yasakları bildirir. İnsana kul ve aciz olduğunu hatırlatır.
Kur'an-ı Kerim: Zerreden küreye kadar, käinattaki bütün varlıkların insanın hizmetine tahsis edildiğinden bahseder. Bu kadar sayısız nimetlerin karşılığında Allah'u Teâlâ insandan, şükür etmesini, vereni tanımasını ve O'na kulluk etmesini ister.
Yani Allah ve Resulüne itaati, emir ve yasaklara uyarak yaşamayı ister. Asi olanları cehennem ateşiyle korkutarak uyarır. İtaat edenleri ebedi saadet yurdu olan, cennet ve nimetleriyle müjdeler.
Kuran'ı Kerim baştan sona insanı, dünya ve ahirette saadet ve huzur için iman, ibadet ve itaat esaslarına uymaya davet eder. Kişilere, ferdi, ailevi ve toplumla ilgili emir ve yasaklara teslim olup uymayı tavsiye eder. Gaflette olan Müslümanları uyarır ve ikaz eder.
Saygılarımızla,
9786056 704512
YanıtlaSil
Yuksel21 Mart 2026 01:27 SU
IMAM HATİPLERİN İBRET DOLU HİKAYESİ
imam hatipler
Bu kitapta neler okuyacaksınız?
YUSUF
*Imam Hatipler Ne Zaman Açıldı? 1951'de mi, 1924'de mi, 1913'de mi? Ilk Öğrenciler, Nereden Geldiler, Nasıl Kaydoldular, Nasıl Okudular?
106. Biz, bir âyetin hükmünü yürürlükten kal-anır veya onu unutturursak (ertelersek) mutlaka Jaha iyisini veya benzerini getiririz. Bilmez misin ki Allah her şeye kadirdir.
(Sonra gelen bir âyetin, daha önceki âyetin hükmü-nü yürürlükten kaldırmasına «nesh» denir. Allah Teâlâ, insanlığın medenî ve kültürel gelişmesine ve bu gelişmenin doğurduğu ihtiyaçlara uygun olarak, ge-rektikçe yeni peygamber ve kitaplar göndermiş, önce-kilere ait bazı hükümleri yürürlükten kaldırmıştır. Naslarının hükmü ebedi olan Kur'an-ı Kerim nâzil olurken, bu döneme mahsus olmak üzere bazı âyetler, diğerlerini neshetmiştir, ancak bunların sayısı olduk-ça azdır ve ilk İslâm neslinin terbiye ve intibakını te-min maksadına yöneliktir.)
107. (Yine) bilmez misin, göklerin ve yerin mülkiyet ve hükümranlığı yalnızca Allah'ındır?
3081- Beyt-i Makdis mahşer yeridir. Oraya gelin ve için. de namaz kılın. Çünkü orada kılınan bir namaz, diğer mescitler. de kılınan bin namaz gibidir. Buna gücün yetmezse oraya yakıla cak zeytinyağı hediye et. Böyle yapan kişi, oraya gelip namaz kılan insan gibi sevap alır.
۳۰۸۲ - بَيْنَ الْمَلْحَمَةِ وَفَتْحِ الْمَدِينَةِ سِتُّ سِنِينَ وَيَخْرُجُ الْمَسِيحُ الدَّجَّالُ فِي السابعة (حم) د هـ ع ونعيم فى الفتن قط ض ق عن عبد الله بن بسر)
3082- Melhame (büyük harp) ile Medine'nin fethi ara-sında altı sene olacaktır, yedinci senede ise Mesih Deccal zuhur edecektir.
۳۰۸۳ - بَيْنَ الْعَبْدِ وَالْجَنَّةِ سَبْعُ عِقَابِ أَهْوَنُهَا الْمَوْتُ وَأَصْعَبُهَا الْوُقُوفُ بَيْنَ يَدَيِ اللَّهِ تَعَالَى إِذَا تَعَلَّقَ الْمَظْلُومُونَ بِالظَّالِمِينَ (ابو سعيد في معجمه وابن النجار
عن أبي هدبة عن انس)
3083- Kul ile cennet arasında yedi tehlikeli geçit vardır. En kolay olanı ölümdür. En güç olanı da mazlumlar zalimlerin yakasına yapıştıkları an Allah'ın huzurunda durmak.
٣٠٨٤ - بَيْنَ يَدَيِ السَّاعَةِ مَسْخٌ وَخَسَفٌ وَقَذَفٌ (هـ عن ابن مسعود)
738
YanıtlaSil
yuksel21 Nisan 2026 05:30 cennetine koyacağına, yahut bir çok ecir ve ganimetle çıktığı eve dik etmekten başka bir niyetle evinden çıkmayan kimseye, onu salim döndüreceğine tekeffül etmiştir
-۳۲۳۰ تكلف لك الحوك وصنع ثم تقول إلى صالم كل وصم يان
مكانه (قط عن أبي سعيد قط عن جابر)
3230- Kardeşin sana mükellef bir yemek hazırlamış, sen ana: "Ben oruçluyuml" diyorsun, ye, Yerine sonra bir gün oruç ut. (nafile oruçlunun orucunu bozabileceğine bir delildir.)
3232- Ümmetim büyük bir depremle karşı karşıya kala-caktır. On bin, yirmi bin, otuz bin kişi ölecektir. Bu, mü'minler çin bir öğüt ve rahmet vesilesi olurken, kafirler için de serapa bir azap olacaktır.
sonra nübüvvetin yolunda olan hilafet Allah'ın dilediği müddete kadar devam edecek, sonra kaldırmak isteyince onu kaldıracak; kadar sürecek, sonra onu kaldırmak isteyince kaldıracak, sonra kalacak, sonra Allah onu kaldırmak isteyince kaldıracak, sonra isiran saltanat devri gelecek, o da Allah'ın dilediği zamana kadar onu zorba bir hükümdarlık takip edecek, sonra da nübüvvet yolu Üzerinde olan bir hilafet devri gelecek.
٣٢٣٤ - تَكُونُ الأَصْحَابِي زَلَّةٌ يَغْفِرُهَا اللهُ لَهُمْ لِسَابِقَتِهِمْ مَعِي (كر عن محمد بن الحنفية عن ابيه)
3234- Ashabımın zellesi (ayak kayması) olur. Lakin Allah onları benimle beraber güzel geçmişleri bulunduğu için bağışlar.
3237- Dört fitne başgösterecek: Birincisinde adam öl-dürmek helal sayılacak. İkincisinde hem o, hem de mal, üçüncü-sünde kan, mal, zina helal sayılacak, dördüncüsü ise Deccal'dir.
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM
YanıtlaSilELHAMDÜLİLLAH
ALLAHUEKBER
SUBHANALLAH
ALLAHÜMMESALLİALASEYYİDİNAMUHAMMED
ESTAGFİRULLAH
SALLAAHUALEYHİVESELLEM
BEŞ VAKİT NAMAZI CAMİDE KILAN BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM DEMİŞ
GİBİDİR
ÜMMETİM YILDIZLARA GİDESİYE KADAR KIYAMET KOPMAYACAKTIR
HADİS İ ŞERİF
YanıtlaSil
yuksel4 Şubat 2026 23:14
Nefsin isteklerine uymak merhametsizliği netice verir. (ML)
YanıtlaSil
yuksel4 Şubat 2026 23:10
Bir Hazinenin Anahtarı
RİSALE-İ NUR KÜLLİYATI
FİHRİST VE İNDEKSİ
İSMAİL MUTLU
İKİNCİ BASKI
YanıtlaSil
yuksel6 Mart 2026 18:57
-1929-Arapça ve Farsça dersleri okullardan kaldırıldı.
1939-Almanya'nın Polonya'ya saldırması Üzerine, II. Dunya Savaşı başlamış oldu.
1947-TBMM, Amerikan yardım anlaşmasını oy birliği ile kabul etti.
EYLUL
01
PAZARTESİ
9 1447 R.EVVEL
RUMI: 19 AĞUSTOS 1441
HIZIR: 119
tevekkül ettim
Hud Suresi: 56
BİR HADİS
Misvak kabuğu ile de olsa karnınızı doyurabilecek-seniz insanlardan bir şey istemeyin.
Taberani
İnsan küçük bir âlem olduğu gibi, âlem dahi büyük bir insandır. Bu küçük insan o büyük insanın bir fihristesi ve hülāsasıdır. İnsanda bulunan numunelerin büyük asılları, insan-ekberde
bulunacaktır. Lem'alar
YanıtlaSil
yuksel17 Mart 2026 07:59
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK ÜN GİZLİ VASİYETİ ACİKLANABİLSEYDİ TURKİYE DE Kİ TARİH DEGİSEBİLİRDİ
YanıtlaSil
yuksel19 Mart 2026 04:40
YUMUŞAK GÜÇ Joseph S. Nye, Jr.
Amerikan hükümetlerinde etkin görevler almış olan ünlü siyaset bilimci Joseph Nye, "yumuşak güç kavramını ilk kez 1980'lerin sonlarında kullanmıştır. Günümüzde tüm dünyada siyasî liderler, köşe yazarları ve akademisyenler tarafından sık sık ama çoğunlukla yanlış biçimde-kullanılmaktadır. Peki, yumuşak güç nedir? Yumuşak güç cezbetme ve ikna etme kabiliyetine dayalıdır. Zorlama kabiliyeti olan sert güç bir ülkenin askerî ve iktisadi gücünden kaynaklanırken yumuşak güç ülkenin kültürünün, siyasî fikirlerinin ve politikalarının cezbediciliğinden kaynaklanır.
Sert güç, devletlerin bağımsızlıklarını şiddete meyilli devlet dışı gruplardan da- korumaya çalıştığı bir dünyada elzemdir. Sert güç, Bush yönetiminin yeni ulusal güvenlik stratejisini oluşturmuştur. Nye'a göre ise başkana tavsiyelerde bulunan neo-muhafazakarlar çok yanlış bir hesaplama yapmışlardır: Diğer devletleri ABD'nin istediklerini yaptırmaya zorlamak için askerî güce çok fazla odaklanıp yumuşak güce çok az önem vermişlerdir. Teröristlerin ılımlı çoğunluk arasından destekçi bulmasını engellemek yumuşak güç sayesinde olacaktır. Yumuşak güç, aynı zamanda devletler arasında çok-uluslu işbirliği gerektirecek önemli küresel meselelerle uğraşırken gerekli olacaktır. Bu yüzden yumuşak gücü daha iyi anlamak ve uygulamak mutlak derecede önemlidir.
YanıtlaSil
yuksel19 Mart 2026 04:45
VIRDI OLMAYANIN ALLAH C. C GELEN İLHAMI OLMAZ.
sey
YanıtlaSilre bir muhtereY bakıyor ki, oğlu bir P yiyor. O riyazattan za'fiyetiyle välldesinin sefka-lini celbetmis... Ona acımış. Sonra Hazret-i Gavs' in yanina sekva için gitmiş. Bakmış ki, Hazret-i Gavs, kızartılmış bir tavuk yiyor. Nazdarlığından demis: "Ya Üstad! Benim oğlum açlıktan ölüyor.
Sen tavuk yersin!" Hazret-i Gavs tavuğa demis: toplanip, tavuk olarak yemek kabından dışarı a-"Kum Bliznillah" O pişmiş tavuğun kemikleri tıldığını mutemed ve mevsuk çok zatlardan Haz-dünyaca meshur bir zatın bir kerâmeti olarak ret-i Gavs gibi kerämât-ı harikaya mazhariyeti manevi tevatürle nakledilmis. Hazret-i Gays de-mis: "Ne vakit senin oğlun da bu dereceye gelir-se, o zaman, o da tavuk yesin." Iste Hazret-i Gavs' oğlun da, ruhu cesedine, kalbi nefsine, aklı mi-in bu emrinin mânâsı şudur ki: Ne vakit senin desine hâkim olsa ve lezzeti sükür İçin Istese, o
vakit leziz şeyleri yiyebilir... L.) غوتي GAVSİYYET: Evilyaullahın
başı olmak, Velâyet mertebelerinden yüksek bir makam sahibl olmak. (Bak: Aktâb)
غوط GAVT : Derin çukur. * Bir seyin içine girme, batma, garkolma.
غوطی GAVTA : f. Suyun içindeki derinlik.
غوطه GAVTA: Ağaçlık, sulak. * Toprakta çukurluk.
غوطه باز GAVTA-BAZ: f. Dalgıç.
Gavta-bâzı : f. Dalgıçlık.
rl..
غوطه بازی غوطه گاه GAVTA-GAH : f. Dalma ye-
غوطه خوار GAVTA-HAR : f. Dalan, ba-tan.
غاوون GAVUN: (A, uzun okunur( (Gavl. C.) Azgınlar, azmışlar, doğru yoldan çıkıp dalå lete düşmüş olanlar.
کاوور GAVUR : Kâfir. Merhamet-siz, Inadcı.
غواص GAVVAS: Çok gayretil. Ça-lışkan, * Suya dalan, * Incl arayan dalgıç.
Gece غياهب GAYAHİB : (Gayheb. C.)
karanlıkları. ler. غابات GAYAT : (Gâye. C.) Gâye--
غياط GAYAT: Çalgı. غيب
GAYB : Gizli olan. Görün-
ğer
Gör
ka
mü
ve
sa
ru
le
95
YanıtlaSilGAYE
meyen. Belirsiz. Güman. Hislerle veya akıl ile bilinmeyen şey. (Bak: Ahbâr-ı gayb)
(Demek Cenab-ı Hakkın gâyet büyük ve mükemmel bir rahmeti, re'fetl ve şefkati, gaybı blidirmemektedir. Bilhassa masum hayvanlar hak-kında daha tamdır.
Demek seflhane lezzette sen hayvanlara yetişemezsin. Binler derece aşağı düşersin! Çün-ki, hayvana nisbeten gaybi olan şeyleri senin ak-lın görüyor. Elemini alıyor. Setr-i gaybda bulunan Istirahat-ı tammeden blikülllye mahrumsun. S.)
غيب الغيب Gayb-ül gayb: Kalbde olma-yan şey. Hiç ortada eserl, varlığının, geleceğinin İzi ve nişanı olmayan. Gaybın gaybı olan.
غیب آشنا GAYB-AŞİNA: f. Gaybı bl-len. Gaybdan haberi olan, Gelecekten veya âhl-retten haberi olan.
غيب بين GAYB-BİN: f. Gaybı gören. Herkesin bilemediği geleceği feråseti ile hissedip bilen. İstikbalden haber veren.
غیبدان GAYB-DAN: f. Gaybı bilen.
غیبت GAYBET: Başka yerde bu-lunmak. Hazırda olmamak. Gıybet. Bir şeyin di-ğer bir şey İçinde gaib olması. (Bak: Gıybet)
عيبي GAYBI: Hazırda olmayan. Görünmeyenlere ait. Hazır olmayanlara ait. Baş-ka ålemdekilere åit. Ahirete åit. Gayba åit ve müteallik.
غيبوبت GAYBUBET: Gayıpink, ha-zırda olmayıp başka yerde olma.
غيداء GAYDA: (C: Guyed) Nazik ve yumuşak tenli genç kadın. (Müz: Agyed)
عيداق GAYDAK: Geniş. * Yumu-şak. * Kerim kişi. İyi huylu kimse. * Keler yav-rusu. Büluğ çağına varmamış çocuk.
غايه len, netice, sonuç. GAYE : Maksad, kasdedi-
(Her şeyin vücudunun müteaddit gayeleri ve hayatının müteaddit neticeleri vardır. Ehl-i da-lâletin tevehhüm ettikleri gibi dünyaya, nefisleri-ne bakan gayelere münhasır değildir. Tâ, abesiy-yet ve hikmetsizlik içine girebilsin. Belki her şe-yin gayât-ı vücudu ve netâic-i hayatı üç kısımdır.
Birincisi: Ve en ulvisi Sanl'ine bakar ki: o şeye taktığı harika-i san'at murassaatını, Şahid-i
GAYB-DAN: f. Gaybı bilen.
YanıtlaSilGAYBET Başka yerde bu-lunmak. Hazırda olmamak, Gıybet. Bir şeyin dl-ğer bir şey İçinde gaib olması. (Bak: Gıybet)
GAYBI Hazırda olmayan.
Görünmeyenlere ait. Hazır olmayanlara ait. Bas-ka Alemdekilere ålt. Ahirete sit. Gayba äit ve müteallik.
GAYBUBET Gayıplık, ha-zırda olmayıp başka yerde olma.
GAYDA (C: Guyed) Nazik ve yumuşak tenli genç kadın. (Müz: Agyed)
بدان GAYDAK: Genis. Yumu-sak. Kerim kişi, İyi huylu kimse, Keler yav-rusu. Büluğ çağına varmamış çocuk.
GAYE: Maksad, kasdedi-
len, netice, sonuç.
(Her seyin vücudunun müteaddit gayeleri ve hayatının müteaddit neticeleri vardır. Ehl-i da-läletin tevehhüm ettikleri gibi dünyaya, nefisleri-ne bakan gayelere münhasır değildir. Tâ, abesly-yet ve hikmetsizlik içine girebilsin. Belki her şe-yin gayat-ı vücudu ve netaici hayatı üç kısımdır.
Birincisi Ve en ulvisi Sanl'ine bakar ki: o şeye taktığı harika-i san'at murassaatını, Şahid-i Ezelinin nazarına resm-i geçit tarzında arzetmek-tir ki, o nazara bir ân-ı seyyale yaşamak kāfi ge-lir. Belki, vücuda gelmeden, bilkuvve niyyet hük-münde olan istidadı yine kâfidir. İşte, seriüz-zeval latif masnuât ve vücuda gelmiyen, yani sünbül vermeyen birer hårika-i san'at olan çekirdekler, tohumlar şu gayeyi bitemåmiha verir. Fåidesizlik ve abesiyyet onlara gelmez. Demek her sey; haya-tiyle, vücudiyle Saniinin mu'cizât-ı kudretini ve åsår-ı san'atını teşhir edip, Sultan-ı Zülcelălin na-zarına arzetmek birinci gayesidir...
İkinci kısım Gaye-ivücut ve netice-i ha-yat: Zişuura bakar. Yani, herşey, Sani-i Zülcelălin birer mektub-u hakaik-nüma, birer kaside-i letå-fetnüma, birer kelime-i hikmet-edå hükmündedir ki; meläike ve cin ve hayvanın ve insanın enzârına arzeder.. mütalåaya davet eder. Demek, ona ba-kan her zişuura ibret-nüma bir mütalåagåhdır.
Üçüncü kısım : Gaye-i vücut ve netice-i hayat: O şeyin nefsine bakar ki; telezzüz ve te-nezzüh ve beka ve rahatlıkla yaşamak gibi cüz'i neticelerdir. Meselă: Azim bir Sefine-i Sultaniy-yede bir hizmetkârın dümencilik ettiğinin gaye-si: Sefine itibariyle yüzde birisi kendisine, ücret-i
GAYB-DAN: f. Gaybı bilen.
YanıtlaSilGAYBET Başka yerde bu-lunmak. Hazırda olmamak, Gıybet. Bir şeyin dl-ğer bir şey İçinde gaib olması. (Bak: Gıybet)
GAYBI Hazırda olmayan.
Görünmeyenlere ait. Hazır olmayanlara ait. Bas-ka Alemdekilere ålt. Ahirete sit. Gayba äit ve müteallik.
GAYBUBET Gayıplık, ha-zırda olmayıp başka yerde olma.
GAYDA (C: Guyed) Nazik ve yumuşak tenli genç kadın. (Müz: Agyed)
بدان GAYDAK: Genis. Yumu-sak. Kerim kişi, İyi huylu kimse, Keler yav-rusu. Büluğ çağına varmamış çocuk.
GAYE: Maksad, kasdedi-
len, netice, sonuç.
(Her seyin vücudunun müteaddit gayeleri ve hayatının müteaddit neticeleri vardır. Ehl-i da-läletin tevehhüm ettikleri gibi dünyaya, nefisleri-ne bakan gayelere münhasır değildir. Tâ, abesly-yet ve hikmetsizlik içine girebilsin. Belki her şe-yin gayat-ı vücudu ve netaici hayatı üç kısımdır.
Birincisi Ve en ulvisi Sanl'ine bakar ki: o şeye taktığı harika-i san'at murassaatını, Şahid-i Ezelinin nazarına resm-i geçit tarzında arzetmek-tir ki, o nazara bir ân-ı seyyale yaşamak kāfi ge-lir. Belki, vücuda gelmeden, bilkuvve niyyet hük-münde olan istidadı yine kâfidir. İşte, seriüz-zeval latif masnuât ve vücuda gelmiyen, yani sünbül vermeyen birer hårika-i san'at olan çekirdekler, tohumlar şu gayeyi bitemåmiha verir. Fåidesizlik ve abesiyyet onlara gelmez. Demek her sey; haya-tiyle, vücudiyle Saniinin mu'cizât-ı kudretini ve åsår-ı san'atını teşhir edip, Sultan-ı Zülcelălin na-zarına arzetmek birinci gayesidir...
İkinci kısım Gaye-ivücut ve netice-i ha-yat: Zişuura bakar. Yani, herşey, Sani-i Zülcelălin birer mektub-u hakaik-nüma, birer kaside-i letå-fetnüma, birer kelime-i hikmet-edå hükmündedir ki; meläike ve cin ve hayvanın ve insanın enzârına arzeder.. mütalåaya davet eder. Demek, ona ba-kan her zişuura ibret-nüma bir mütalåagåhdır.
Üçüncü kısım : Gaye-i vücut ve netice-i hayat: O şeyin nefsine bakar ki; telezzüz ve te-nezzüh ve beka ve rahatlıkla yaşamak gibi cüz'i neticelerdir. Meselă: Azim bir Sefine-i Sultaniy-yede bir hizmetkârın dümencilik ettiğinin gaye-si: Sefine itibariyle yüzde birisi kendisine, ücret-i
GAYB
YanıtlaSilالغيب
Akıl ve duyular yoluyla hakkında bilgi edinilemeyen varlık alanı.
İlişkili Maddeler
MUGAYYEBÂT
Akıl ve duyular yoluyla bilinemeyen varlık ve olaylar alanı.
ŞEHÂDET ÂLEMİ
Duyularla idrak edilen varlıklar dünyası anlamında bir terim.
Müellif: İLYAS ÇELEBİ
Arapça’da “gizli kalmak, gizlenmek, görünmemek, uzaklaşmak, gözden kaybolmak” anlamında masdar ve “gizlenen, hazırda olmayan bulunmayan şey” mânasında isim veya sıfat olarak kullanılır (Lisânü’l-ʿArab, “ġyb” md.; Fîrûzâbâdî, el-Ḳāmûsü’l-muḥîṭ, “ġyb” md.). Râgıb el-İsfahânî gaybı “duyular çerçevesine girmeyen ve aklın zaruri olarak gerektirmediği şey”, İbnü’l-Esîr de “kalplerde (zihinlerde) mevcut olsun veya olmasın gözlerden gizli kalan her şey” tarzında açıklamışlardır (el-Müfredât, “ġayb” md.; en-Nihâye, “ġyb” md.).
İnsan yaratılışının gereği olarak bilinmeyen ve görünmeyene, esrarengiz olana karşı daima ilgi duymuş, onun bu ilgisi kendisini devamlı şekilde görünenin ötesiyle ilgilenmeye sevketmiştir. Düşünce tarihi boyunca çeşitli disiplinler gaybı genellikle bir varlık ve bilgi problemi olarak ele almışlardır. Bunların içinde kelâm ilmi gibi meseleyi sadece vahiy sınırları içinde çözmeye özen gösterenler yanında sûfiyyede olduğu gibi konuya sırf bir varoluş gerçeği olarak yaklaşanlar da olmuş, gaybî ilimlerle meşgul olanlarsa konunun bilgi alanı içinde ele alınmasının gerektiğini kabul etmişlerdir.
İnsanlık tarihi boyunca farklı din, medeniyet ve felsefî kanaatlere sahip bulunan milletlerin büyük çoğunluğunun gayb telakkileri birbirinden farklı olmakla birlikte gayba iman konusunda genellikle olumlu bir tavır ortaya konmuştur. Mısırlılar, insanların öldükten sonra ruh ve beden olarak tekrar diriltileceklerine inanıyor, bu sebeple de ölülerini mumyalıyor, onlar için ehramlar inşa ediyor, ruhun cesedini kolayca tanıyabilmesi için bedenin hacmine ve şekline uygun modeller uyguluyorlardı. Dünyada faziletli bir ömür sürenlerin ebedî hayata ulaşacağına, kötülerin ise mezarlarında aç ve susuz olarak yılan ve çıyanlara terkedileceğine inanıyorlardı. Yaptıkları heykeller bağımsız tanrıları değil görünmeyen gerçek ilâhın fiillerini temsil ediyordu (M. Seyyid Kîlânî, II, 8-9; Bessâm Selâme, s. 45; C. Zeydân, I, 20-21). Sumerler’in inancına göre güneş, ay, su ve yer tanrılarından her birinin arkasında bazı ruhî güçler vardı. Bu güçler, her Sumerli’ye koruyucu bir melek ve ona musallat olan kötü ruhlar görevlendirirdi. Tanrının yardımını elde etmek için dua edenler ölülerin tekrar dirileceğine inandıklarından onların dünyada kullandıkları aletleri ve sevdikleri yiyecekleri de birlikte gömerlerdi (Bessâm Selâme, s. 49-50). Bâbilliler ise tanrı inancı yanında cin ve melek gibi görünmeyen bazı varlıkların mevcudiyetini kabul ediyordu. Bunlar, somut varlıklar olarak bağlandıkları heykellerin ötesinde soyuta doğru uzanan bir inanç sistemine sahiptiler. Eski Yunan’da halk çok tanrılı bir dinî yapıya sahipti. Aydınlar arasında Demokritos gibi
materyalistler yanında Pisagor, Sokrat, Eflâtun ve Aristo’nun da içinde yer aldığı büyük çoğunluk fizik âlemin ötesindeki varlıkları kabul ediyordu. Meselâ Pisagor gaybî bilgi elde etme yollarını göstermiş (Mes‘ûdî, II, 172), Eflâtun, ruhun bedenden ayrılınca gayb ve melekût âlemiyle ilişki kuracağını açıklamış (Devlet, s. 301), Aristo ise duyular ötesi âlemi işlemek üzere Metaphysica’yı yazmıştır. Bu filozofa, rüya yoluyla haber elde etmeye dair et-Tenebbüʾ bi’r-rüʾyâ (De Divinatione per Somnium) adlı bir risâle nisbet edilirse de bunun apokrif olduğu bilinmektedir (Kaya, s. 187, 194). Hint ve Çin kıtalarında da metafizik varlıkların dinî hayattaki fonksiyonları büyüktür. Meselâ yoga, maya, hulûl, ittihâd, tenâsüh ve nirvana gibi kavramlar fizik ötesi âlemle ilgili ruhun aktivitelerini ifade eder. Metafizik yönü fazla bilinmeyen Konfüçyüs dininde ataların ruhları ve her şeyin üstünde yüce bir varlık olan Tien’in büyük önemi vardır (Konfüçyüs, s. 11). Lao Tzu, Tao’yu duyular ötesi bir varlık olarak tanımlamaktadır (Taoizm, s. 34). Yine bu bölgede “ashâbü’r-rûhâniyyât” diye adlandırılabilen bir grup, beşer sûretindeki ruhanî aracıların tanrıdan insanlara mesaj getirdiğini kabul etmekte, kişilerin değer ve üstünlüğünü duyular ötesi âleme nüfuz gücü ile ölçmekte, onları bu güce ulaştıracak çeşitli riyâzet şekilleri önermekteydi (Şehristânî, II, 256).
YanıtlaSilİslâm’dan önce Araplar’ın dinî hayatında da gayb âleminin önemli bir yeri olduğunu belirtmek gerekir. Gerçi Araplar içinde yaratıcıyı ve âhireti inkâr ederek hayatın sadece bu dünyadan ibaret olduğunu söyleyenler vardı (meselâ bk. el-En‘âm 6/29; el-İsrâ 17/49; Yâsîn 36/78-79; el-Câsiye 45/24). Ancak Allah ve âhiret inancına sahip bulunanlar ve gönderilecek bir peygamberin beklentisi içinde olanlar da görülüyordu, bunlara Hanîf denilmekteydi (Şehristânî, II, 232, 235, 241). Müşrikler, putların ötesinde ulu bir tanrının ve onun yakınında bulunan birçok görünmeyen varlığın bulunduğunu kabul ediyorlardı. Arap dilinde bu tür varlıkları ifade etmek üzere ruh, şeytan, cin, melek, gûl gibi isimlerin kullanılması onlarda bu inancın mevcut olduğunu kanıtlamaktadır. Câhiliye Arapları’nda gözle görülemeyen varlıklara genel olarak “âlem-i ervâh” denilmekte, bunlar da kötü ve iyi tabiatlı olmak üzere ikiye ayrılmaktaydı. Kötü tabiatlı olanlara şeytan ve bazı cin türleri, iyi tabiatlı olanlara da melek ve habis olmayan cinler dahil edilmekteydi (Cevâd Ali, VI, 409-410, 705-754). Kur’ân-ı Kerîm’in verdiği bilgilerden, Araplar’ın Allah ile cinler arasında nesep bağı bulunduğuna inandıkları (es-Sâffât 37/158), cinleri Allah’a ortak koştukları (el-En‘âm 6/100), onlara tapındıkları (Sebe’ 34/41), sığındıkları (el-Cin 72/6) anlaşılmaktadır. Yine Kur’an’dan öğrenildiğine göre Araplar meleklerin Allah’ın kızları olduğuna inanıyor, onları dilediği kişilere yardımcı olmak üzere yeryüzüne indirdiğini kabul ediyorlardı (meselâ bk. el-En‘âm 6/8; el-İsrâ 17/40; el-Furkān 25/7, 21; ez-Zuhruf 43/19).
Araplar, ruhanî varlıkların görünmediğine inandıkları için putları onların yeryüzündeki sembolleri sayıyor, bu amaçla onlara kurban kesiyor, tapınıyor, şefaatlerini umuyor, yeryüzünün idaresinde tanrının ortakları sayıyorlardı. Mâbedler de sadece tapınma yerleri değil aynı zamanda ruhanîlerle temas kurma, gaybdan haber alma yerleri olarak kabul ediliyordu. Ruhlar âlemine hükmetme onların hayatında önemli bir yere sahipti. Kâhin, falcı, müneccim gibi kişilerin gökleri dinleyen cinlerden haber aldıklarına inanıyorlardı. Bu tür cinlere “reî” veya “tâbi‘”, görünmeyen kaynaklardan gelen seslere de “hâtif” deniyordu. Arap yarımadasında bu tür kişilerin görev yaptığı birçok mâbed vardı. Beytüriâm, Beytüluzzâ, Beytülcelsed bu yerlerin meşhur olanlarıydı.
YanıtlaSilEhl-i kitabın gayb telakkisi ana çerçeve olarak İslâm’la uyuşmaktadır.
Aydınlanma çağında dikkatleri metafiziğe yönelten filozof Immanuel Kant olmuştur. Kant, selefi David Hume’un bütün zihinsel verileri reddetmesine karşılık Kritik der reinen Vernunft, Prolegomena zu einer jeden künftigen Metaphysik, die als Wissenschaft wird auftreten können ve Metaphysische Anfangsgründe der Naturwissenschaft gibi eserlerinde akla yöneldi; bilginin oluşması için akılda mevcut apriori kavramlarla bütünleşmesi gerektiğini söyledi. Duyularla anlaşılması mümkün olmayan bir dünyanın (noumen) varlığının, tasavvura dayanan bu dünyanın fenomen âleminin aksine, duyu dışı olduğunu ortaya koydu. İnsan aklının tasavvur ve bağlantılarla oluşturduğu bu aşkın âlemin bilinemeyeceğini, ancak ona inanılacağını belirtti. Uzakdoğu ve İslâm metafiziği konularında araştırmalar yapan Abdülvâhid Yahyâ (René Guénon), Sorbonne’da verdiği Doğu metafiziğine dair konferansında (1925), metafiziği evrensel kabul etmesine rağmen bunun Batı’da çok ihmal edildiğini vurgulamak amacıyla “Doğu metafiziği” tabirini kullandığını, sınırlandırılamayan metafiziğin tarif de edilemeyeceğini ileri sürmüş, bu alanın fenomenlerle hiçbir ilişkisinin bulunmadığını, çünkü fenomenler fizik âleme aitken metafiziğin tabiat ötesi olduğunu söylemiş, tabiat ötesi âleme dair bilgilerin sezgiye dayandığını ve doğrudan doğruya elde edildiklerini belirtmiştir. Sezginin de “hissî” ve “kalbî” olmak üzere ikiye ayrıldığını, birincisinin akıl altı sezgiyi teşkil edip bunun oluşum ve değişim âlemini kavradığını, ikinci tür sezginin ise aklın ötesine ait bulunduğunu, ebedî ve değişmez prensipleri konu edindiğini vurgulamıştır. Kalbî sezginin (aşkın akıl) beşerî bir meleke olmayıp küllî plandan neşet ettiğini söyleyen Abdülvâhid Yahyâ, metafizik bilginin de bu sayede imkân dahiline girdiğini kaydetmektedir. Ona göre Leibniz’in monadları gibi kapalı sistem oluşturan fertler metafiziğe yol bulamazlar. Aristo’yu metafiziği varlıkla sınırlandırdığı için eleştiren Abdülvâhid Yahyâ, ontoloji ile aynîleştirilen metafiziğin parçayı bütün yerine koyduğuna dikkat çekerek varlığın bir belirlenme (taayyün) olduğunu ve bunun ötesine gitmek gerektiğini belirtmektedir. Ayrıca insanın metafizik yolculukta çeşitli mertebelerden geçerek yükseldiğini, bunların beşerî mertebeler çerçevesini aşamayan psikolojiyle hiçbir ilgisinin bulunmadığını söylemektedir (MÜİFD, sy. 3 [1985], s. 103-122).
İnsanın gayb karşısındaki durumunu ve bu alanın onun varoluşundaki rolünü en sağlam şekilde tesbit eden kaynağın Kur’ân-ı Kerîm olduğunda şüphe yoktur. Gayb kelimesi Kur’an’da altmış yerde geçer. Bunlardan biri “gıybet etmek” mânasından türemiş fiil, biri gāibe, üçü gāibîn şeklinde sıfat, ikisi gayâbe (bir şeyin dibi) şeklinde isimdir. Dört yerde de cemi olarak guyûb tarzında yer alır (bk. M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “ġayb” md.). Gayb kelimesi Allah’a nisbet edildiği yerlerde sadece Allah tarafından bilinebilen mutlak gaybı, “âlimü’l-gayb, âlimü’l-gaybi ve’ş-şehâde, allâmü’l-guyûb, âlimü gaybi’s-semâvâti ve’l-arz” şeklindeki terkiplerde Allah’ın evrende görünen ve görünmeyen her şeyi bildiğini, ayrıca “gaybü’s-semâvâti ve’l-arz” tarzındaki kullanımlarda insanların mevcut şartlar açısından bilemedikleri her şeyi, “enbâü’l-gayb” terkibinde de geçmişte yaşanan ve ibret alınmak üzere nakledilen tarihî olayları ifade eder.
YanıtlaSilKur’an’da zaman açısından geçmiş, hal ve gelecek olmak üzere üç kategoriye ayrılabilen birçok gaybî habere yer verilmektedir. Bunlardan uzak mâziye ait olan ve bizzat Kur’an tarafından “gayb haberi” olarak nitelendirilenlere Hz. Âdem, Nûh, Yûsuf ve Meryem’e dair bilgilerle Ashâb-ı Kehf, Zülkarneyn ve Hızır kıssaları örnek gösterilebilir (Âl-i İmrân 3/44; Hûd 11/49; Yûsuf 12/102; el-Kehf 18/13-26, 83-98). Mekke’nin fethi hazırlıklarının müşriklere bildirilmek istendiğini haber veren (el-Mümtehine 60/1), Benî Mustaliḳ kabilesinin zekâtının toplanmasını konu edinen ve ayrıca İfk Hadisesi’nin iç yüzünü açıklayan âyetler (el-Hucurât 49/6; en-Nûr 24/11-12), Kur’an’ın o dönemde bildirdiği hâlihazırla alâkalı gaybî haberler arasındadır. Bizanslılar’ın Mecûsî İranlılar karşısında yakın bir gelecekte galibiyet elde edeceğini bildiren (er-Rûm 30/4-5), Mekke’nin fethini (el-Feth 48/11, 15, 16, 27) ve İslâm’ın parlak istikbalini müjdeleyen (en-Nûr 24/55) âyetler de Kur’an’ın geleceğe dair gayb haberlerindendir.
Kur’ân-ı Kerîm’de gizlilik mânası taşıyan ḫafâ, sır, ḫabʾ, teḫâfüt, buṭûn, setr, ken (künûn), ketm ve cin gibi bazı köklerin gayb kelimesinin bir kısım anlamlarını ifade edecek şekilde kullanıldığı görülmektedir (bk. M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, ilgili md.ler). Bu kullanılışlar ışığında Kur’an’da gayb kelimesinin belirttiği hususları geçmiş tarihî olaylar, gizli ve sır olan şeyler, bir şeyin veya olayın iç yüzü, fizik dünyada başkalarınca görülemeyen nesneler, görülmeyen ve bilinmeyen her şey, ayrıca Allah, melek, âhiret, cin şeklinde özetlemek mümkündür.
Genellikle insanın bilgiye ulaşmak için kullandığı duyuların ve zihnî fonksiyonların aracılığıyla bilinemeyen bir olgu olarak algılanan gayb kavramı, Kur’an’da fizik ötesi âlemin varlıklarını belirtmesi yanında fizik âleminin insan bilgisi dışında kalan uzantısını ifade etmek için de kullanılmıştır. Buna göre fizik ötesi âlem için “gaybî varlık”, fizik dünyasında vuku bulmakla birlikte çeşitli sebepler yüzünden duyularla algılanamayan olaylar için de “gaybî haber” tabirlerinin kullanıldığı anlaşılmaktadır. Bu bakımdan Kur’an’da gayb kavramının sadece fizik ötesi âlem şeklinde bir anlamı bulunmamaktadır. Her ne kadar Kur’an’da sidretü’l-müntehâ, arş, kürsî, melekût (el-En‘âm 6/75; el-A‘râf 7/185; el-Mü’minûn 23/88), cennetü’l-me’vâ (en-Necm 53/15) ve mele-i a‘lâ (es-Sâffât 37/8; Sâd 38/69) gibi bazı metafizik kavramlar geçmekteyse de bunlara dayanarak Kur’an’ın gayb telakkisini yalnız felsefî bir metafizik kavram olarak kabul etmek mümkün değildir.
YanıtlaSilHadislerde de genel olarak Kur’an’daki kullanım özelliklerine paralel şekilde geçen gayb kelimesi, sözlük anlamları dışında (bk. Wensinck, el-Muʿcem, “ġayb” md.) “sadece Allah’ın nezdinde bulunan ilim” (Müsned, I, 391, 452; IV, 264; Nesâî, “Sehiv”, 62), “gaybın anahtarlarını oluşturan beş şey” (Müsned, I, 319, 445; IV, 129, 164; Buhârî, “Tefsîr”, 6/1, 31/2, “Tevḥîd”, 4; “Îmân”, 7) gibi terim anlamını yansıtacak şekilde de kullanılmıştır. Nitekim mi‘rac hadisinde mahiyeti bilinmeyen gök tabakalarından söz edilmekte, sidretü’l-müntehâya varıldığı bildirilmekte, cennetten nehirlerin temaşa edildiği haber verilmektedir (Müsned, IV, 207; Buhârî, “Menâḳıb”, 41).
Kur’ân-ı Kerîm ile hadis literatürünün gayb konusuna bakışı incelendiğinde problemin varlık, bilgi ve ahlâk yönlerine ışık tutulduğu görülür. Kur’an’ın ortaya koyduğu varlık anlayışında insanın idrak ve bilgi sınırlarını aşan pek çok alan bulunmaktadır. Allah’ın zâtı, sıfatlarının mahiyeti, âlemin başlangıcı (mebde), ölümden sonraki hayat (meâd) vb. hususlar insan idrakine konu teşkil etmediği gibi ruh, melek, cin, şeytan gibi duyulur âlemin ötesinde bulunan varlıklar da ontik realiteleri kabul edilmekle birlikte fizik ötesi varlıklar olarak sunulmaktadır.
Kur’an’ın gayb konusuna bilinip bilinememe açısından yaklaşımı meselenin epistemolojik boyutunu teşkil eder. Konuyla ilgili âyet ve hadislerin bazılarında gaybı sadece Allah’ın bildiği ifade edilmekte (el-En‘âm 6/59; Yûnus 10/20; Hûd 11/123; en-Nahl 16/77; el-Kehf 18/26; en-Neml 27/65; Fâtır 35/38; el-Hucurât 49/18; Buhârî, “İstisḳāʾ”, 29, “Tevḥîd”, 4; Müslim, “Îmân”, 7), bir kısmında ise Allah’ın dilediği kullarını gayb hakkında bilgilendirdiği (Âl-i İmrân 3/179; el-Cin 72/26-27), bu bağlamda Hz. İbrâhim’e yer ve göklerin melekûtunun gösterildiği (el-En‘âm 6/75), Hz. Yûsuf’a rüya tabir etme ilminin ve kavminin yiyeceği yemekleri önceden bilme yeteneğinin verildiği (Yûsuf 12/21, 37), Hz. Îsâ’nın, İsrâiloğulları’nın evlerinde ne yiyip neleri biriktirdiklerine vâkıf olup bunları kendilerine haber verdiği (Âl-i İmrân 3/49) belirtilmektedir. Hz. Peygamber’in gaybı bilmesi hususunda ashaptan farklı görüşler rivayet edilmiştir. Huzeyfe b. Yemân, Ebû Zer el-Gıfârî ve Selmân-ı Fârisî gibi sahâbîler, “Allah yeryüzünü önümde dürdü de şarkını ve garbını gördüm” (Müsned, V, 278; Müslim, “Fiten”, 19; Ebû Dâvûd, “Fiten”, 1; Nesâî, “Cihâd”, 42); “Beş gayb dışında her şeyin ilmi bana verildi” (Tayâlisî, s. 51); “Mânaların başlangıcı, özü ve sonu bana verildi de cehennem bekçilerinin ve arşı taşıyan meleklerin kaç tane olduğunu bildim” (Müsned, II, 212) meâlindeki hadislere dayanarak Resûl-i Ekrem’in kıyamete kadar zuhur edecek her şeyi bildiğini, ona gaybdan hiçbir şeyin gizli kalmadığını söylemişlerdir. Başta Hz. Âişe olmak üzere diğer bazı sahâbîlere göre ise Hz. Peygamber gelecek hakkında bilgi sahibi değildi, onun gaybı bildiği iddiası gerçek dışıdır (Müslim, “Îmân”, 287; Tirmizî, “Tefsîr”, 7). Öte yandan Mu‘tezile âlimleriyle Ebû Abdullah el-Halîmî, Ebû İshak el-İsferâyînî ve Ebü’l-Berekât en-Nesefî gibi bir kısım Ehl-i sünnet âlimi, bazı âyetlerde geçen (Âl-i İmrân 3/179; el-Cin 72/26-27) “rusül” lafzını “peygamberler” şeklinde sınırlandırmaktadır. Fahreddin er-Râzî, Ali b. Muhammed el-Hâzin, Beyzâvî, İbn Kemal, Şevkânî ve İsmâil Hakkı Bursevî gibi müfessirler ise Allah’ın peygamberler dışında bazı seçkin kullarını da gaybî bilgiye muttali kılabileceğini, bunun Kur’an ifadeleriyle çelişmediğini öne sürmektedirler. Bu âlimler, gaybî bilgi elde etmek için vahiy dışında ilham, keşf, rüya gibi yolların bulunduğunu söylemektedirler. İbn Haldûn da peygamberlerin yanı sıra riyâzet ve keramet ehli olanların gaybî bilgiye muttali olabileceğini kaydetmektedir (Muḳaddime, I, 408).
YanıtlaSilNasların bu ayırımı karşısında epistemolojik açıdan gayb, sadece Allah’ın bildiği ve O’nun bildirdikleri tarafından bilinebilen şeklinde iki kısma ayrılabilir. İslâmî literatürde gaybın birinci kısmına “mutlak gayb”, ikincisine de “izâfî gayb” denilmektedir (aş.bk.). Kur’ân-ı Kerîm, mutlak gaybın bilinmesini sadece Allah’a tahsis etmek suretiyle bu husustaki Câhiliye inancını reddetmektedir. Kur’an, gaybı bilme özelliğini Allah’a ait bir kemâl sıfatı olarak göstermekte (el-Mâide 5/109, 116; el-En‘âm 6/73; et-Tevbe 9/94, 105; er-Ra‘d 13/9; Sebe’ 34/48), yalnız O’na ait olan bu niteliğin diğer yaratıklardan birine tahsis edilmesini tevhide aykırı bulmakta, gayb kapılarını zorlama denemeleri olan fal, kehanet vb. yollara başvurmayı yasaklamaktadır. Dinî literatürde, Allah’ın dilediklerini muttali kılacağı gayb alanına ait bilgi edinme yollarının vahiy ve ilhamdan ibaret bulunduğu, böyle bir bildirim olmadan gaybı bilmenin mümkün olamayacağı vurgulanmaktadır. Muhammed b. Ahmed el-Kurtubî, İbn Hacer el-Heytemî, İbn Ebû Rendeka et-Turtûşî ve Ebû Bekir İbnü’l-Arabî gibi âlimler, hiçbir emâreye dayanmadan gaybı bildiğini iddia eden kişinin küfre düştüğünü söylemişlerdir (el-Câmiʿ, VII, 2-3; el-İʿlâm bi-ḳavâṭıʿi’l-İslâm, s. 98-104; Keşfü’ẓ-ẓunûn, II, 1216).
YanıtlaSilGayb kavramının gizlilik ve bilinmezlik vasıflarının aslî veya ârızî bir nitelik olup olmadığı tartışması, bu terimin tanımı konusunda farklı yaklaşımların benimsenmesi sonucunu doğurmuş, Kur’an ve hadiste gayb kelimesine yüklenen anlamları değerlendiren İslâm bilginleri bu terimi farklı şekillerde tanımlamışlardır. Fahreddin er-Râzî, Reşîd Rızâ gibi tefsir âlimleriyle Ahmed eş-Şintunâvî ve Abdülkerîm Osman gibi gayb konusunda müstakil eser yazan müelliflere göre gayb “duyularla idrak edilemeyen”; Râgıb el-İsfahânî, Muhyiddin İbnü’l-Arabî ve Tehânevî’ye göre “duyularla idrak edilemediği gibi akılla da bilinemeyen”; Seyyid Şerîf el-Cürcânî’ye göre “akıl ve duyular yanında bâtınî hislerle de bilinemeyen”; el-Muvaṭṭaʾ şârihi Ebü’l-Velîd el-Bâcî’ye göre “ma‘dûm ve hakkında hiçbir bilgi elde edilemeyen” anlamına gelmektedir. Dinî konulara pozitif yaklaşımları ile tanınan Ferîd Vecdî’ye göre ise gayb realitenin zıddı, ontik gerçekliği (vücûd-ı hâricîsi) olmayan, hayalî (zihnî) şey demektir. Bilinemezlikle gizliliğin gaybın aslî özelliği olduğunu ileri sürenler terimi “zâhirî ve bâtınî duyularla kavranamayan, delil ve emâresi bulunmayan, insan bilgisinin kapsamı dışında kalan varlık alanı” biçiminde tanımlamışlardır. Gaybın bu niteliklerini zaman, mekân ve şartlara göre değişen birer ârızî vasıf olarak değerlendirenler ise kelimeyi “duyuların idrak sınırlarını aşan mevcûd veya henüz ma‘dûm durumda olan varlık alanı” şeklinde tarif etmektedir.
Zaman ve mekân engeli veya yaratılış özellikleri açısından sınırlı bir varlık olan insan gayb denilen alanla her an karşı karşıyadır. İnsanı merkez alan bir tasnife göre gayb mutlak ve izâfî şeklinde ikiye ayrılır. Mutlak gayb da hakkında hiçbir şekilde bilgi sahibi olunmayan ve vahiy yoluyla sadece peygamberlere bildirilen gayb olmak üzere iki kısımdır. Vahiy yoluyla insanlara bildirilen âhiret, ruh, melek gibi hususların mutlak gayb olarak kabul edilip edilmeyeceği tartışmalıdır. Reşîd Rızâ, bu tür konuların mutlak gayba dahil edilmesi halinde izâfî gaybın fizik âlemde bazı insanların bilip bazılarının bilmediği konulara hasredilmiş olacağını (meçhul mânasına geleceğini) kaydetmekte ve bunun doğru olmadığını söylemektedir (Tefsîrü’l-Menâr, VII, 422). Literatürde mutlak gayb olarak ele alınan konuların başında “beş gayb” (mugayyebât-ı hams) gelir (bk. MUGAYYEBÂT). İzâfî gayb da fizikî âlemle ilgili ve fizik ötesi olmak üzere ikiye ayrılabilir. İnsanların kısmen de olsa bilgi sahibi olabildiği bu alan, hiçbir zaman sadece Allah’a mahsus mutlak gayb sınırlarını zorlamaz. Esasen bir kimse bir şey hakkında bilgi sahibi olabiliyorsa söz konusu husus onun için şehâdet konumundadır. Bu açıdan izâfî gayba “izâfî şehâdet” demek de mümkündür. “Gayb ile şehâdetin kesişip iç içe girdiği kavşak noktası varlığı” olarak nitelenebilecek bir varlık yapısına sahip bulunan insanda akıl, ruh ve gönül gibi adlarla anılan bazı fizik ötesi boyutlar bulunmaktadır (Râgıb el-İsfahânî, Tafṣîlü’n-neşʾeteyn, s. 25-27). Kur’an, âlemde insan tarafından müşahede edilen her şeyin görünen yönünün, bilinen fonksiyonunun ötesinde görünmeyen ve bilinmeyen bir metafizik cephesinin de bulunduğunu haber vermektedir (el-Bakara 2/74; el-İsrâ 17/44; el-Hac 22/18). Duyulur âlemde gerçekleştiği halde zaman, mekân ve duyuların yetersizliği gibi sebeplerle insanın bilgi sahibi olamadığı varlık alanları da mevcuttur.
YanıtlaSilKur’ân-ı Kerîm’de gayb konusu ahlâk açısından da ele alınmaktadır. Âdem’in yaratılışını anlatan âyetler “türâb” (Âl-i İmrân 3/59), “tîn” (el-A‘râf 7/12) ve “hame-i mesnûn” (el-Hicr 15/28) gibi kelimelerle fizik âleme ait maddî yönüne, ona ruh üflendiğini ifade eden âyetlerle de (el-Hicr 15/29) gayb âlemine ait yönüne dikkat çekerek insanı gayb ve şehâdetin birleşimi olarak göstermektedir. Onun yaratılışındaki bu düalizme çeşitli hadislerde de işaret edilmektedir (bk. Buhârî, “Enbiyâʾ”, 1; Müslim, “Ḳader”, 1). Kur’an’da müminlerin özellikleri anlatılırken “gayba inananlar” (el-Bakara 2/3), “görmedikleri halde rablerine gönülden saygı gösterenler” (el-Enbiyâ 21/49; Kāf 50/33; el-Mülk 67/12) şeklinde nitelemeler yapılmaktadır. Ancak burada söz konusu olan ilişki Eflâtun’daki gibi hayalî değil gerçektir. Zira Allah âlemle devamlı münasebet içindedir ve her an yaratma halindedir (er-Rahmân 55/29). Kur’an’da insanla sürekli ilişki halinde olduğu belirtilen ikinci gaybî varlık meleklerdir. Melekler her an insanların yanı başında onların yaptıklarını kaydetmekte (Kāf 50/17-18), onları tehlikelerden korumakta (el-En‘âm 6/61), inananlara mağfiret dilemekte (el-Mü’min 40/7) ve nihayet günü gelince ruhlarını
kabzetmektedir (el-En‘âm 6/61; en-Nahl 16/32; Muhammed 47/27). Bu anlamda üçüncü gaybî varlık ise şeytandır. Şeytan insana vesvese vererek (el-A‘râf 7/200; Fussılet 41/36), düşmanlık yaparak (el-Mâide 5/91; Yâsîn 36/60), kötü şeyleri güzel göstererek (el-En‘âm 6/43, 137) meleklerin aksine kişiyi olumsuz yönde etkilemeye çalışmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm diğer bir gaybî varlık olan cinlerin hem ontik olarak varlığını, hem de insanlarla temasını melek ve şeytan kadar sık olmasa da vurgulamaktadır (meselâ bk. en-Neml 27/17, 39; Sebe’ 34/12, 14; el-Cin 72/6). Kur’an, insanların gaybla ontik yönden olumlu ilişki içinde bulunanlarına mümin, olumsuz olanlarına ise kâfir demektedir. Kur’an’a göre bu ikinciler gaybdan kendilerine yönelen yaratma, murakabe, yanıltma gibi mekanizmalardan habersiz oldukları için her şeyi dünya âlemi ve fizikî çevre ile sınırlı görürler. Halbuki Kur’an’ın gayb telakkisi insanın dünya hayatı ve ahlâk anlayışıyla sıkı sıkıya bağlantılıdır. Bu dünyada yapılan her işin gaybî âlemin bir bölümünü oluşturan âhiretle çok yakın münasebeti vardır. Mümin, âhiret sorumluluğuna ve gaybî murakabeye inanır, davranışlarını da buna göre düzenlerse İslâm’ın öngördüğü ahlâkî seviyeye ulaşır.
YanıtlaSilLiteratür. Gayb konusunda çeşitli müelliflerce kaleme alınan klasik ve yakın döneme ait pek çok eser bulunmaktadır. Bu geniş literatürün bir kısmı konuya dair âyetlerin yorumu, bir kısmı da müstakil çalışmalar şeklindedir. Gaybla ilgili bazı âyetlerin tefsiri mahiyetinde yazılan müstakil risâleler arasında, Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin Kitâbü’l-Ġāyât mine’l-ġayb fî tefsîri baʿżi’l-âyât (Süleymaniye Ktp., Cârullah Efendi, nr. 1777), Seriyyüddin İbnü’s-Sâiğ Muhammed b. İbrâhim’in Risâle fî îżâḥı iṭṭılâʿi’l-ġayb fî ḳavlihî teʿâlâ “felâ yuẓhiru ʿalâ ġaybihî aḥaden” (Süleymaniye Ktp., Esad Efendi, nr. 3634) adlı risâleleriyle Azmîzâde Mustafa Hâletî (Süleymaniye Ktp., Lâleli, nr. 252), Ganîzâde Mehmed Nâdirî (Süleymaniye Ktp., Esad Efendi, nr. 246) ve Muhammed b. İbrâhim el-Mısrî (Süleymaniye Ktp., Esad Efendi, nr. 246) gibi müelliflerin aynı âyetin (el-Cin 72/26) tefsiriyle ilgili risâlelerini zikretmek gerekir.
Kur’an’ın gayb konusundaki ana terimlerinden biri olan “mefâtîhu’l-gayb” tamlaması bu alana ilişkin pek çok esere ad olmuştur. Nitekim Sadreddîn-i Şîrâzî (Tahran 1971), Muhyiddin İbnü’l-Arabî (Süleymaniye Ktp., Cârullah Efendi, nr. 2073, 2111; Esad Efendi, nr. 1277; Hacı Mahmud Efendi, nr. 2960; Şehid Ali Paşa, nr. 2736, 2813), Sadreddin Konevî (İÜ Ktp., AY, nr. 4164, 4492, 6374), Muhammed Bâkır el-İsfahânî, Muhammed Hicâzî el-Cîzî el-Halvetî (GAL, II, 447), İsmâil Rusûhî Ankaravî (Süleymaniye Ktp., Hacı Beşir Ağa, nr. 35; Beyazıt Devlet Ktp., nr. 540) ve Zerkāvî (Kahire 1325/1907) gibi birçok müellif eserlerine Mefâtîḥu’l-ġayb (Misâlî [Gülbaba], Miftâhu’l-gayb, İÜ Ktp., TY, nr. 77) adlarını vermişlerdir. Abdülkādir-i Geylânî (İstanbul 1281; Kahire 1304, 1317; Dımaşk 1986, nşr. M. Sâlim el-Bevvâb), Şerefeddin Hüseyin b. Muhammed et-Tîbî (Süleymaniye Ktp., Ayasofya, nr. 370-371; Hacı Mahmud Efendi, nr. 64; Esad Efendi, nr. 238) ve Sa‘deddin et-Teftâzânî’nin (Süleymaniye Ktp., Mahmud Paşa, nr. 62) gayb konusuna dair eserlerinin adı ise Fütûḥu’l-ġayb’dır.
YanıtlaSilGazzâlî er-Risâletü’l-ledünniyye (Kahire 1328, 1343, 1353); Muhyiddin İbnü’l-Arabî Şaḳḳu’l-ceyb li-miftâḥi’l-ġayb (İÜ Ktp., AY, nr. 3672, 4203); Nûreddin İbn Gānim el-Makdisî el-Fütûḥâtü’l-ġaybiyye fi’l-esrâri’l-ḳalbiyye (Beyazıt Devlet Ktp., nr. 8054); Abdülganî en-Nablusî Mefâtîḥu’l-ḳulûb fî ʿilmi’l-ḥużûr ve’l-ġuyûb (Süleymaniye Ktp., Esad Efendi, nr. 3607); el-Lüʾlüʾü’l-meknûn fî ḥükmi’l-iḫbâr ʿammâ seyekûn (Süleymaniye Ktp., Hasan Hüsnü Paşa, nr. 660) ve el-Maʿrifetü’l-ġaybiyye Şerḥu’l-ʿAyniyyeti’l-ceybiyye (Süleymaniye Ktp., Hasan Hüsnü Paşa, nr. 645); Saçaklızâde Mehmed Risâletü’l-ġayb (Süleymaniye Ktp., Esad Efendi, nr. 1184; Hamidiye, nr. 1442); Mûsâ b. Tâhir Tokadî Mantıku’l-gayb (Süleymaniye Ktp., Esad Efendi, nr. 1115); Şerefeddin el-Kevkebânî el-Yemenî Sehmü’l-ġayb fî is̱bâti’ż-żamîr bilâ reyb (MÜ İlâhiyat Fakültesi Ktp., nr. 1119); Ali b. Abbas el-Kafkasî Kavânînü’l-melekûti’l-gaybiyye fî usûli’l-cefri’l-hafiyye (İÜ Ktp., TY, nr. 6740); Nazîf b. Muhammed Mevârid-i Gayb (İÜ Ktp., TY, nr. 6625); İmamzâde ʿÂlemü’l-ġayb (Süleymaniye Ktp., Mihrişah Sultan, nr. 203); İzzüddin en-Nesefî Risâle der Beyân-ı ʿÂlem-i Ġayb ve’ş-şehâde (Süleymaniye Ktp., Şehid Ali Paşa, nr. 2802); Muhammed Şuayb el-İbşîhî Şaḳḳu’l-cüyûb ʿan esrâri meʿâni’l-ġuyûb (Süleymaniye Ktp., Esad Efendi, nr. 1687); Muhammed Hicâzî el-Cîzî el-Halvetî aynı adı taşıyan (GAL, II, 447; Suppl., II, 469) ve Muhammed b. Ali en-Nâzillî Mefâtîhu’l-guyûb ve ma‘rifetü’l-kulûb adlı eserleriyle bu literatürü zenginleştirmişlerdir.
Ali Abdülcelîl Radî’nin el-ʿÂlem ġayrü’l-manẓûr (Kahire 1945), Tevfîk et-Tavîl’in et-Tenebbüʾ bi’l-ġayb ʿinde müfekkiri’l-İslâm (Kahire, ts. [Dârü’l-maârif]), Ahmed eş-Şintunâvî’nin et-Tenebbüʾ bi’l-ġayb ḳadîmen ve ḥadîs̱en (Kahire, ts. [Dârü’l-maârif]), Abdülkerîm Osman’ın Riḥletü ʿabri’l-ġayb beyne âyâti’l-Ḳurʾân ve ṣafaḥâti’l-ekvân (Kahire, ts. [Dârü’s-selâm]), Bessâm Selâme’nin el-Îmân bi’l-ġayb (Zerkā 1983), Yahyâ Sâlih’in el-İnsân ve’l-ġayb (Beyrut 1986) adlı eserleriyle Muhammed Ali el-Bâzûrî’nin el-Ġayb ve’ş-şehâde min ḫilâli’l-Ḳurʾân’ı (Beyrut 1987), ayrıca Said Nursi’nin Sikke-i Tasdîk-i Gaybî (İstanbul 1991) adlı Türkçe eseri gaybla ilgili olarak yazılmış yakın döneme ait eserlerdir.
YanıtlaSilHalis Albayrak Kur’ân’da İnsan-Gayb İlişkisi (İstanbul 1993), İlyas Çelebi İslâm İnancında Gayp Problemi (İstanbul 1996) ve Mustafa Ertürk Metin Tenkidi Prensipleri Açısından Sahîh-i Buhârî’deki Bazı Fiten Hadislerinin Değerlendirilmesi (doktora tezi, 1995, İSAM Ktp., nr. 35228) başlıklı akademik çalışmalarında gayb konusunu incelemişlerdir.
BİBLİYOGRAFYA
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “ġayb” md.
a.mlf., Tafṣîlü’n-neşʾeteyn ve taḥṣîlü’s-saʿâdeteyn, Beyrut 1983, s. 25-27.
Ebü’l-Bekā, el-Külliyyât, İstanbul 1287, s. 483-484.
İbnü’l-Esîr, en-Nihâye, “ġyb” md,.
Lisânü’l-ʿArab, “ġyb” md.
et-Taʿrîfât, “ġayb” md.
Fîrûzâbâdî, el-Ḳāmûsü’l-muḥîṭ, “ġyb” md.
Tehânevî, Keşşâf, II, 1054, 1540.
Saîd b. Abdullah eş-Şertûnî, Aḳrebü’l-mevârid, Kum 1403, II, 893 ( “ġyb” md.).
Wensinck, el-Muʿcem, “ġayb” md.
M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “ġayb”, “ḫafâ”, “sır”, “ḫabʾ”, “teḫâfüt”, “buṭûn”, “setr”, “ken”, “künûn”, “ketm”, “cin” md.leri.
el-Muʿcemü’ṣ-ṣûfî, s. 849.
Müsned, I, 319, 391, 445, 452; II, 212; IV, 129, 164, 207, 264; V, 278.
Buhârî, “Tefsîr”, 6/1, 31/2, “Tevḥîd”, 4, “Menâḳıb”, 41, “İstisḳāʾ”, 29.
Müslim, “Îmân”, 7, 287, “Fiten”, 19.
Ebû Dâvûd, “Fiten”, 1.
Tirmizî, “Tefsîr”, 7.
Nesâî, “Sehiv”, 62, “Cihâd”, 42.
Eflâtun, Devlet (trc. Sabahattin Eyüboğlu – M. Ali Cimcoz), İstanbul 1985, s. 301.
Konfüçyüs, Konuşmalar (trc. Muhaddere Özerdim), Ankara 1963, s. 11.
Lao Tzu, Taoizm (trc. Muhaddere Özerdim), Ankara 1963, s. 34.
Tayâlisî, el-Müsned, Haydarâbâd 1321, s. 51.
Taberî, Câmiʿu’l-beyân, Beyrut 1984, I, 102-103; IV, 188; XXI, 88-89; XXIX, 121-123.
YanıtlaSilMes‘ûdî, Mürûcü’ẕ-ẕeheb (Abdülhamîd), II, 172.
Bâcî, el-Münteḳā, Kahire 1332, I, 334.
Zemahşerî, el-Keşşâf (Beyrut), I, 22, 223; IV, 150.
Ebû Bekir İbnü’l-Arabî, Aḥkâmü’l-Ḳurʾân, I, 8.
Şehristânî, el-Milel (Kîlânî), II, 232, 235, 241, 256.
Fahreddin er-Râzî, Mefâtîḥu’l-ġayb, Kahire 1308, II, 27-28; XIII, 9; XVI, 190.
Kurtubî, el-Câmiʿ, VII, 2-3.
Ebü’l-Berekât en-Nesefî, el-Medâriku’t-tenzîl, Kahire, ts. (Matbaatü’l-Hayriyye), III, 219.
İbn Teymiyye, Mecmûʿu fetâvâ, XIII, 233.
İbn Kesîr, Tefsîrü’l-Ḳurʾân, I, 41; III, 455.
İbn Haldûn, Muḳaddime, I, 408.
İbn Hacer, Fetḥu’l-bârî (Sa‘d), XXVIII, 138-139.
İbn Kemal, Resâʾil (nşr. Ahmed Cevdet), İstanbul 1316, I, 186.
İbn Hacer el-Heytemî, el-İʿlâm bi-ḳavâṭıʿi’l-İslâm, Beyrut 1987, s. 98-104.
Keşfü’ẓ-ẓunûn, II, 1216.
İsmâil Hakkı Bursevî, Rûḥu’l-beyân, İstanbul, ts., I, 32; VII, 105.
Şah Veliyyullah ed-Dihlevî, Ḥüccetullāhi’l-bâliġa (nşr. Seyyid Sâbık), Kahire, ts. (Dârü’l-kütübi’l-hadîse), I, 27-40.
Şevkânî, Fetḥu’l-ḳadîr, I, 34-35; IV, 245.
Âlûsî, Rûḥu’l-meʿânî, I, 114; XX, 11, 112.
Reşîd Rızâ, Tefsîrü’l-Menâr, I, 127; VII, 422, 464-469, 532.
a.mlf., el-Vaḥyü’l-Muḥammedî, Kahire 1354, s. 180.
Elmalılı, Hak Dini, I, 172-176; VI, 3852.
Bûtî, el-Yaḳīniyyâtü’l-kübrâ, Dımaşk 1393, s. 331.
M. Seyyid Kîlânî, Ẕeylü’l-Milel ve’n-niḥâl (Şehristânî, el-Milel [Kîlânî] içinde), II, 8-9.
Cevâd Ali, el-Mufaṣṣal, VI, 409-410, 705-754.
Ahmed eş-Şintunâvî, et-Tenebbüʾ bi’l-ġayb ḳadîmen ve ḥadîs̱en, Kahire, ts. (Dârü’l-maârif), s. 5.
Abdülkerîm Osman, Riḥletü ʿabri’l-ġayb beyne âyâti’l-Ḳurʾân ve ṣafaḥâti’l-aḳrân, Kahire, ts. (Dârü’s-selâm), s. 23.
Mustafa Sabri Efendi, Mevḳıfü’l-ʿaḳl ve’l-ʿilm ve’l-ʿâlem, Beyrut 1401/1981, I, 37.
Bessâm Selâme, el-Îmân bi’l-ġayb, Zerkā 1983.
Mahmut Kaya, İslâm Kaynakları Işığında Aristoteles ve Felsefesi, İstanbul 1983, s. 187, 194.
Selahaddin Polat, “Matürîdî’ye Göre Gayp Meselesi”, EÜ Gevher Nesibe Tıp Tarihi Enstitüsü Ebû Mansûr Semerkandî Matürîdî (862-944) Kongresi Tebliğleri, Kayseri 1986, s. 99-115.
Muhammed el-Enver el-Baltâcî, Allâhu tevḥîd ve leyse vaḥde, Âbideyn 1406/1986, s. 216-236.
Muhammed b. Lutfî es-Sabbâğ, et-Taṣvîrü’l-fennî fi’l-ḥadîs̱i’n-nebevî, Beyrut 1409/1988, s. 81.
İzzet Derveze, Kur’an Cevap Veriyor (trc. Abdullah Baykal), İstanbul 1988, s. 276-299.
a.mlf., Kur’an’a Göre Hz. Muhammed’in Hayatı (trc. Mehmet Yolcu), İstanbul 1989, I, 323-358, 376-380.
Ahmet Avni Konuk, Fusûsu’l-hikem Tercüme ve Şerhi (haz. Mustafa Tahralı – Selçuk Eraydın), İstanbul 1989, II, 221.
C. Zeydân, Târîḫu Mıṣri’l-ḥadîs̱, Kahire 1991, I, 20-21.
Alpaslan Açıkgenç, Bilgi Felsefesi, İstanbul 1992, s. 223-270.
Halis Albayrak, Kur’an’da İnsan-Gayb İlişkisi, İstanbul 1993, s. 155-178.
Hüseyin Atay, “Gayb”, Diyanet Dergisi, VIII/82-83, Ankara 1969, s. 119-121.
Abdülmünsıf Mahmûd Abdülfettâh, “Mefâtîḥu’l-ġayb ḫams”, ME, LV/2 (1982), s. 139-144.
YanıtlaSilAli Ahmed el-Hatîb, “Âyâtü’l-ġayb fî ʿâlemi’l-yaḳīn”, a.e., LVI/7 (1984), s. 1041-1044.
Abdülvâhid Yahyâ (René Guénon), “Doğu Metafiziği” (trc. Mustafa Tahralı), MÜİFD, sy. 3 (1985), s. 103-122.
Abdülhüseyin Hicâzî, “el-İnsân ve’l-ġayb”, el-Fikrü’l-ʿArabî, sy. 41, Beyrut 1986, s. 324-329.
İsmail Hakkı İzmirli, “Âlem”, İTA, I, 268.
D. B. Macdonald, “Gayb”, İA, IV, 726.
a.mlf. – [L. Gardet], “al-G̲h̲ayb”, EI2 (İng.), II, 1025.
964
YanıtlaSilDELAILI HAYRAT ŞERHI
Yani: Bütün bunları sırf fazlınla bağışlamanı niyaz edip isterim.
Devam edelim:
tiresin. Onun kabrini ziyaret etmeye, ona selâm vermeye beni eris.
hürmetine.. Lütuf ve inavetinie, fazl ve ihsanınla ben aciz dertli ku-Ya İlah'el-Alemin. Yukarıda dileklerim için vesile eylediklerim lunu, Habib-i Ekrem'in Ravza-i Mutahharası sayılan nurlu toprağını, muazzam kabrini ziyarete kavuştur.
Onun mübarek yüzune karşı durup üstün hizmetlerinin bir gere-ği olarak, kalbimle kalıbımla tam huşu, çokça tavazu ile, o Habib-i Mu-azzam'ın Resulü Mükerrem'ine letaif-i salavat, tekrimat, tehiyyat, teslimat etmeyi nasip eyle. Bu sekilde ona karşı tam tazim, tam tek-rim yolunda vazifelerimi başarı ile eda etmemi bana nasib eyle.
HAZRET-İ EBU BEKİR HAZRET-İ ÖMER
Keza, onun iki arkadaşı için de..
Yani: Bu iki zatın da, ziyaretini Resulüllah S.A. efendimizin zi-yareti vesilesi ile bana ihsan eyle.
Bunlar, Resulüllah S.A. efendimizin iki mükerrem veziri iki muh terem arkadaşı Sıddık-ı Ekber Hazret-i Ebu Bekir ile Faruk-u Azam Hazret-i Ömer'dir. Allah-ü Taâlâ onlardan razı olup gönüllerini hoş-nud eylesin. Onların şefaatları ile bizleri faydalandırsın.
Devam edelim:
Nimetin, fazlın, ihsanın hakkı için.
Yani: Bu ihsanları yaptığın sıfatların hakkı için, bizleri bu ke-
remlere erdir.
Devam edelim:
Ya Rauf..
Ey tam manası ile şefkatli Allahım.
Ya Rahim.
Ey cümle kullarına daima rahmeti ile muamele eyleyen Rabbım.
Ya Veliyў.
Ey yardımcı ve muin olan Yüce Mevlâ.. Bu kerem ve lütufların, fazlın ve ihsanın hürmeti ve kasemi hakkı için senden dilerim.
Habib-i Mükerrem'in S.A. Ravza-i Mutahhara'sına ve onun eşiği-
ne yüz sürüp çeşitli salât ve selâm okuyarak o pek merhametli ve şef-katlı Habib-i Ekrem'in şefaatını niyaz eylemeyi nasib eyle. İçinde ta-at ve ibadetin biri bin yerine geçtiği o mübarek yeri ziyaret nasib eyle.
İşbu sevaplara, ecirlere nail eylemeni tazarru ve niyaz edip yüce zatından dilerim.
Sonra, şunu da isterim:
- Onu..
Yani: Resulüllah S.A. efendimizi..
Benden yana, kendisine iman eden bütün müminlerden, yolu-na, tabi olan ölü veya diri müslüman erkek ve müslüman kadınlardan yana mükafatlandırasın.
KARA DAVUD
YanıtlaSil965
Şöyleki: Halkından herhangi birini mükafatlandırdığın şeylerin en tamanı, en şümüllüsü, en faziletlisi ile..
Allah-ü Taâla'nın, halkı arasında mükafatlandırdığı zümre şun-lardır: Nebiler, resuller, mukarreb veliler, konuşan âlimler, sıddıklar, şehidler, mükerrem salihler, erkek ve kadın müslümanlar.
Ya Kavi, ya Aziz..
Ey ezici kuvvetin ve tam kudretin sahibi.. Ey açık izzetin ve kah-rın galebenin sahibi..
Ya Aliyy ..
Ey yücelik, yükseklik, saltanat ve istilå sahibi olan şanı büyük, celáli üstün, nimeti her şeye şamil Allahım.
Devam edelim:
Allahım, Senden dilerim. Zatına, kasemle vesile eylediğim şey-
ler hürmetine..
Muhammed'e ve Muhammed'in âline salât eylcyesin.
Yani: Yüce zatının fazl ü keremine lâyık bir şekilde, Resulüllan S.A. efendimize ve onun tabi olan ümmeti ve âli üzerine tazim salâtı eyleyip tekrim edesin.
Mahlukatın sayısı kadar..
Bu cümlenin şerhli manası şudur:
Mahlukatından vücutta olmayan halk ve icadını takdir eyleyip ya-ratılmalarına ilminin sebkat ettiği şeylerin ayan-ı sabitesi sayısı ka-dar Resulüllah S.A. efendimize ve onun âline salât eyle.
Bu salavat-ı şerifenin evveliyatı şu zamanda başlasın ki
Henüz sema bina olunmamıştı; yer döşenmemişti; dağlar yük-selmemişti; su kaynakları akıp durmuyordu; denizler nüsahhar değil-di; ırmaklar çağlamıyordu; güneş aydınlatmıyor, ay ziya vermiyordu; yıldızlar da parlamıyordu.
Burada anlatılmak istenen mana şudur:
Allahım, bu anlatılan mevcudat, daha vücud bulmadan evvel, ezeli ilminde takdir ettiğin ayan-ı sabitelerin sayısı kadar, Resulüllah S.A. efendimize ve onun âli üzerine bol salât, çok tahiyyat inzal eyle-meni niyaz edip dilerim.
Ki o zaman:
Mahlukatından hiç kimse, senin nasıl olduğunu bilmezdi; an cak zatınla bilirdin.
Devam edelim:
Ona..
Yani: Resulüllah S.A. efendimize..
Salât eyleyesin; kelâmının sayısınca..
Demek olur ki:
Allahım, senin tekvin ve tenzil olan tükenmez ve nihayetsiz kelâmının sayısı kadar Resulülah S.A. efendimize, ve onun âline salåt eylemeni dilerim.
966
YanıtlaSilDELAILI HAYRAT BERHI
Bu cümle, bazı nüshalarda:
Kelimelerin (kelimatının) sayısı kadar.
Diye geçmiştir.
Devam edelim:
leyesin. Ona ve onun âline Kur'an âyetlerinin sayısı kadar salat eyle.
Yani: Resulüllah S.A. efendimize ve ona tabi olup yolunu izleyen ümmeti üzerine..
KUR'AN-I KERİMİN AYETLERİ
Kur'an-ı Azim'in âyetleri altı bin altı yüz altmış altı âyettir.
Bin adedi nehye (yasaklara) dairdir.
Bin adedi vaad (hayırlı müjde haberi) üzerinedir.
Bin adedi kıssalar ve haberlerdir. (Menkıbeler, geçmişlerin du-rumlarını bildiren âyet-i kerimeler.)
Bin adedi ibret ve misal yolludur.
Beş yüz adedi helâl ve haramı beyan içindir.
Yüz adedi nasih mensuh beyanındadır. (Değişen hükümleri an-
latır.)
Altmış altı âyeti dua, istiğfar, zikirlerdir.
Kur'an-ı Azim'in altı bin âyet olması üzerinde ittifak vardır. Ka-lanın ziyadelik ve noksanlığı üzerinde çeşitli görüşler vardır.
Kur'an-ı Kerim'in kelimeleri: On dokuz bin üç yüzdür. Bazıları bu hususta şöyle dediler:
Bu kelimelerin, daha az ve daha çok olduğu üzerinde çeşitli görüşler vardır.
Devam edelim:
Ve.. onun harfleri kadar..
Yani: Kur'an-ı Kerim'in harfleri sayısı kadar Resulüllah S.A. efendimize ve onun âli üzerine salât eyle.
İbn-i Abbas'tan r.a. rivayet olunduğuna göre; Kur'an-ı Kerim'in harfleri: Üç yüz yirmi üç bin altı yüz yetmiş bir harftir.
Bu sayının dahi, azlığında ve çokluğunda değişik görüşler vardır. Devam edelim:
Ve.. ona, onun âline kendisine salavat okuyanların sayısı ka-dar salât eyleyesin.
Yani: Meleklerden, insanların ve cinlerin müminlerinden Resu-lüllah S.A. efendimize salavat okuyanların sayısı kadar kendisine ve âline salât eyleyesin. Zatından bunu dilerim.
Aynı şekilde:
Ona ve âline salât eyleyesin; kendisine salavat okumayanların sayısı kadar.
Ona ye âline salât eyleyesin; yerin dolusu kadar.
Yani: Azamet ve kesrette halk ettiğin yerlerin dolusu kadar, Re-sulüllah S.A. efendimize ve onun âline salât eyleyesin.
KARA DAVUD
YanıtlaSilالآبار مهرة والشمنُ مُصْحَة والقمر مصنا والخميرة ولا يعلم احد حَتْ تَكُونَ إِلَّا أَنتَ وَأَنْ تَصَار عَلَيْهِ وَعَلَى لِهُ عَدَدَ كَلَامِكَ وَان عَلَى عَلَيْهِ وَعَلَى لَهِ عَدَدَ آيَاتِ الْقَرَابِ وَحُرُوفِ وَانْ مَا عَلَيْهِ وَعَلَى آلِهِ عَدَدَ مَنْ يُصَلَّى عَلَيْهِ وَانْ تُصَلِّ عَلَيْهِ وَعَلَى آلِهِ عَدَدَ مَنْ لَمْ يُصَلِّ عَلَيْهِ وَأَنْ تُصَلِّ عَلَيْهِ وَعَلَى اللَّهُ مِيلَ أَرْضِكَ وَانْ تصَلَّى عَلَيْهِ وَعَلَى آلِهِ عَدَدَ مَا جَرَى بِهِ القَلَمِ الْكِتَابِ وَأَنْ تَصَلَّى عَلَيْهِ وَعَلَى إِلَهِ عَدَدَ مَا خَلَقْتَ فِي سَبِعْ سَمَوَاتِكَ وَانْ تَصَلَّى عَلَيْهِ وَعَلَى آلِهِ عَدَدَ مَا أَنتَ خَالِقُهُ فِيهِنَّ إِلَى يَوْمِ الْقِيَةِ كلِّ يَوْمَ الْفَعَرَةِ وَأَنْ تَقْبَلَى عَلَيْهِ وَعَلَى اللَّهُ عَدَدَ قَطِرِ المَطَرَ وَكَلَ قَارَة فَطَرَتْ
967
müsahharaten vel enharu münhemire ten veş-şemsü mudhiyeten vel-kameru mudien ven necmü münireten ve laya-lemü ehadün haysú tekünü illa ente te en tusalliye aleytu ve ala älihi ade de kelámike.
Ve entus:lliye aleyni ve ala ali hi adede ayat-il Kur'ani ve hurufihi. lu adede men yusalli aleyhi. Ve entusalliye aleyhi ve alá ali
Ve entusalliye aleyhi ve alå ål hi adede men lemyusaili aleyhi. Ve entusalliye aleyhi ve alå äli
li mile arzike. Ve entusalliye aleyhi ve alå äh
hi adede macera hihil kalemű fiüm m'il kitabi.
Ve entusalliye aleyhi ve alå åli hi adede mahalakte fiseb'i semavatike. Ve entusalliye aleyhi ve alå åli
hi adede maente halikuhu fihinne ila sevm'il-kayameti fikülli yevmin elfe merretin,
Ve entusalliye aleyhi ve alâ âli-hi adede katr'il matari ve külli katra-tin katarat
urdin.
Mahlukatından biç kimse, senin nasıl olduğunu bilinezdi. Ancak zatınla bi-
Ona salát eyleyesin; kelämının sayısınca..
Ona ve áline. Kur'an ayetlerinin ve harflerinin sayısı kadar salát eyleyesin.
Ona ve âline salát eyleyesin: Kendisine salávat okuyanların sayısı kadar..
Ona ve âline salát eyleyesin: Kendisine salát okumayanların sayısı kadar..
Ona ve aline salât eyleyesin: Yerin dolusu kadar..
Ona ve aline salát eyleyesin: Umm'ül-kitabda kalemin yürüdüğü şeylerín sayısı kadar..
Ona ve âline salât evlevesin: Yedi kat semalarında yarattığın şeylerin sa-Visi kadar..
Ona ve âline salat eylevesin: Taa, kıyamete kadar onlarda yaratacağın şey-lerin sayısı kadar: hem de her gün bin kere..
* **
(Devamı: 969. Sayfada)
TARINTE BUGUN 1543-Barbaros Hayreddin Paşa, Tunus'u fethetti.
YanıtlaSil1556 - Süleymaniye Camii törenle açıldı.
1948 - Milli Kütüphane Ankara'da hizmete açıldı.
1960 - Kıbrıs'a bağımsızlık tanıyan Zürih ve Londra anlaşmaları 15 Ağustos gece yarısı yürürlüğe girdi ve Kıbrıs bağımsız cumhuriyet oldu.
AGUSTOS
16
CUMARTESİ
22 1447 SAFER
RUMI: 3 AĞUSTOS 1441 HIZIR: 103
BIR AYET
Iman edip salih amellerde bulunanlar için nimetlerle donatılmış cennetler vardır.
Lokman: 8
BİR HADİS
Bir kötülük yaptığında arkasından hemen bir İyilik yap.
Hâkim
Kainatta hiçbir zîşuur, kâinatın bütün eczası kadar şahitleri bulunan Hâlık-ı Zülcelâli inkâr edemez... Etse, bütün kâinat onu tekzib edeceği için susar, lâkayd kalır.
Emirdağ Lâhikası
Imsak
Güneş
Öğle
İkindi
Akşam Yatsı
04 31
Imsak
Öğle
İkindi
Aksam
İSTANBULI
06.08
1313 17 02 20 00
TARINTE BUGUN 1543-Barbaros Hayreddin Paşa, Tunus'u fethetti.
1556 - Süleymaniye Camii törenle açıldı.
1948 - Milli Kütüphane Ankara'da hizmete açıldı.
1960 - Kıbrıs'a bağımsızlık tanıyan Zürih ve Londra anlaşmaları 15 Ağustos gece yarısı yürürlüğe girdi ve Kıbrıs bağımsız cumhuriyet oldu.
AGUSTOS
16
CUMARTESİ
22 1447 SAFER
RUMI: 3 AĞUSTOS 1441 HIZIR: 103
BIR AYET
Iman edip salih amellerde bulunanlar için nimetlerle donatılmış cennetler vardır.
Lokman: 8
BİR HADİS
Bir kötülük yaptığında arkasından hemen bir İyilik yap.
Hâkim
Kainatta hiçbir zîşuur, kâinatın bütün eczası kadar şahitleri bulunan Hâlık-ı Zülcelâli inkâr edemez... Etse, bütün kâinat onu tekzib edeceği için susar, lâkayd kalır.
Emirdağ Lâhikası
Imsak
Güneş
Öğle
İkindi
Akşam Yatsı
04 31
Imsak
Öğle
İkindi
Aksam
İSTANBULI
06.08
1313 17 02 20 00
01 00
Güneş
Vatsı
01 00
Güneş
Vatsı
2026 BEDİUZZAMAN TAKVIMI
YanıtlaSilTARİHTE BUGÜN
- 1821 - Yunanistan, Osmanlı İmparatorluğu'ndan bağımsızlığını ilan etti.
MART
25
ÇARŞAMBA
6 1447 ŞEVVAL
RUMI: 12 MART 1442
KASIM: 138
BIR AYET
Allah, zalimleri çok iyi bilir.
Cuma Suresi: 7
BİR HADİS
Takva sahiplerine sağlık zenginlikten daha hayırlıdır.
Ey bu vatan gençleri! Frenkleri taklide çalışmayınız! Âya, Avrupa'nın size ettikleri hadsiz zulüm ve adâvetten sonra, hangi akıl ile onların sefâhet ve bâtıl efkârlarına ittibâ edip emniyet
ediyorsunuz? Lem'alar
TARIN -330-Konstantinopolis (Istanbul), Roma İmparatorluğunun resmi başkenti oldu.
YanıtlaSil1949 - İsrail, Birleşmiş Milletler örgütüne katıldı.
1978- Bediüzzaman Said Nursî'nin talebelerinden Dr. Tahir Barçın vefat etti.
11
ÇARŞAMBA
WEDNESDAY
MAYIS MAY
BIR AVET O (Allah) her şeyi işitendir, bilendir.
En'am Suresi: 13
BİR HADİS
Bilmeyene yazıklar olsun. Bildiği halde uygulamayana da yazıklar olsun.
İmanı kurtarmak ve kuvvetlendirmek ve tahkikî yapmanın en kısa ve en kolay yolu Risale-i Nur'dadır. Kastamonu Lahikası
5991- Malik olmadığın şeyde talak hakkın yoktur. Sahip olmadığın şeyde azat etme hakkın yoktur. Sahip olmadığın şeyi de satamazsın. Fakat malik olduğun şeyi adayabilirsin. Ancak Al. lah'ın rızası kasdedildiği hususlarda adak adarsın. Masiyet üze rine yemin edenin yemini sayılmaz. Akrabadan alakayı kesmek için yapılan yemin de makbul değildir.
YanıtlaSil-٥٩٩٢ - لاَ عَدْوَى وَلاَ صَفَرَ وَلاَ هَامَ وَلاَ يَتُمُ شَهْرَانِ ثَلاثِينَ يَوْمًا وَمَنْ خَفَرَ
بذِمَّتِهِ لَمْ يَرحُ رَائِحَةَ الْجَنَّة (طب) عن ابي امامة)
5992- Hastalığın sahibinden başkasına sirayeti, Muhar-rem ayinin sefere ertelenmesi, ölünün ruhunun gelip "Intikam, in-tikam" diye bağırması gibi şeylere inanıp evham etmek yoktur. Otuz gün hic iki ay yapar mı? Kim ahdini bozarsa cennet koku-sunu alamaz.
٥٩٩٣ - لاَ عَدْوَى وَلاَ طِيرَةَ وَيُعْجِبُنِي الْفَقَالُ الصَّالِحُ وَالْفَالُ الصَّالِحُ الْكَلِمَةُ الحَسَنَةُ (ط) حم م خ د ت هـ وابن جرير وابن خزيمة عن انس)
5993- Sirayet ve uğursuz sayma gibi vehimlerde bulun-mak yoktur. İyiye yorma hoşuma gider. İyiye yorma hoş sözdür.
٥٩٩٤ - لا عَدْوَى وَلاَ طِيَرَةَ وَلاَ هَامَّةَ وَلاَ صَفَرَ فِرَّ مِنَ الْمَجْذُومِ كَمَا تَفِرُّ مِنَ الْأَسَدِ (حم خ عن ابي هريرة)
5994- Hastalığın sirayet etmesi, uğursuz sayma, ölünün ruhunun gelip "İntikam intikam!" diye bağırdığına inanmak, so-rılık (hastalığını vehmetmek) gibi şeyler yoktur. Ancak cüzzamdan, arslandan kaçar gibi kaç.
٥٩٩٥ - لا عَقْلَ كَالتَّدْبِيرِ فِي رِضَى اللَّهِ وَلَا وَرَعَ كَالْكَفِّ عَنْ مَحَارِمِ اللَّهِ وَلَا
حَسَبَ كَحُسْنِ الْخُلُقِ كر وابو الحسن القدوري وابن النجار عن انس)
5995- Allah'ın rızasını kazanmak için tedbir gibi akıl, Al-lah'ın haram kıldıklarından uzak durmak gibi dine bağlılık, güzel ahlak sahibi olmak gibi asalet yoktur.
1390
٥٩٩٦ - لا عُقُوبَةً فَوْقَ عَشر ضَرَبَاتِ الا فى حَدٍ مِنْ حُدود الله رعب ج عن
YanıtlaSilرجل من الصحابة)
5996- On vuruştan fazla cezalandırmak olmaz. Ancak Allah'ın tespit ettiği cezalar müstesna.
٥٩٩٧ - لا فَقْرَ اَشَدُّ مِنَ الجَهْل وَلا غِنَى أَعْوَدُ مِنَ العقل ولا عبادة كَالتَّفَكُرِ" (الو بكر بن كامل وابن النجار عن الحرث عن على)
5997- Cehaletten daha kötü fakirlik olmaz. Akıllı olmak gibi zenginlik yoktur. Tefekkür gibi de ibadet olamaz.
٥٩٩٨ - لاَ قِرَانَةَ إِلا بِتَدَبُّرٍ وَلاَ عِبَادَةَ إِلا بِفِقْهِ وَمَجْلِسُ فِقْهِ خَيْرٌ مِنْ عِبَادَةِ سِتِّينَ سَنَةً (قط عن ابن عمر (ضعيف)
5998- Manasını düşünmeden okumak olmaz. Anlama-dan yapılan ibadetin de pek kıymeti yoktur. Fıkıh meclisi, altmış yıllık ibadetten hayırlıdır.
٥٩٩٩ - لا قَطعَ فِي تمرٍ وَلاَ كَتَرٍ * عب) ط حم د ن هـ حب ت طبق ض وا قانع والدارمي عن رافع وفى لفظ حم لا قطع فيما دون عشرة دراهم وابن
5999- Ağaçtaki meyvede ve keterde (hurma ağacından elde edilerek yenen bir nesnede) hırsızlık halinde el kesme yoktur.
٦٠٠٠ - لا قَوْلُ إِلا بِعَمَلٍ وَلا قَوْلَ وَلاَ عَمَلَ إِلَّا بِنِيَّةٍ وَلَا قَوْلَ وَلَا عَمَلَ وَلَا
نِيَّةَ إِلا بِاصَابَةِ السُّنَّةِ (الديلمي عن على)
6000- Amelsiz sözün, niyetsiz amelin kıymeti yoktur. Sö-
zün de, amelin de, niyetin de eğer sünnete uygun değilse değeri yoktur.
٦٠٠١ - لاَ نَذْرَ فِي مَعْصِيَةٍ وَلَا غَضَبٍ وَكَفَّارَتُهُ كَفَّارَةُ يَمِينٍ (ن عن عمران)
6001- Masiyet ve gazap içinde adak olmaz. Onun kef-fareti yemin keffareti gibidir.
1391
968
YanıtlaSilDELAIL-1 HAYRAT ŞERHİ
Devam edelim:
Ona ve Aline..
Yani: Resulüllah S.A. efendimize ve Resulüllah S.A. efendimize tabi olan ümmetine..
Salât eyleyesin. ÜMM'ÜL KİTAB'da kalemin yürüdüğü şeyle-rin sayısı kadar.
Bu cümlede geçen:
ÜMM'ÜL-KİTАВ.
Tabiri, LEVH-Ü MAHFUZ'dur. Demek olur ki:
Kalemin, bu LEVH-Ü MAHFUZ'a yazdığı şeylerin sayısı kadar, Resulüllah S.A. efendimize ve ona tabi olan ümmetine salât eyle. Yü-ce zatından dileğim budur.
Devam edelim.
Ona ve onun âline salát eyleyesin; yedi kat semalarında ya-rattığın şeylerin sayısı kadar..
Bazı nüshalarda, bu salavat-ı şerife yazılmamıştır. (Bizim me-
tinde vardır.)
Devam edelim:
Salât eyleyesin; ona ve onun âline..
Yani: Resulüllah S.A. efendimize, ve onun yolunda gidenlere..
Taa, kıyamete kadar, onlarda..
Yani: Yedi kat semalarda..
Devam edelim:
Yaratacağın şeylerin sayısı kadar, hem de her gün bin kere..
Yani: Bu şekilde, Resulüllah S.A. efendimize ve onun yolunu iz-leyenlere salât eylemen dahi, zatından niyazımdır.
Devam edelim:
Ona ve onun âline.
Resulüllah S.A. efendimize ve onun yolunu izleyen ümmetine..
Yağmur damlalarının sayısı kadar salật eyleyesin. Hem de, se-mandan arzına düşen yağmur damlalarının her sayısına karşılık.. Hem de, dünyayı yarattığın günden, taa, kıyamet gününe kadar, her gün bin kere..
Demek olur ki:
-Allahım, bütün bu sayıların toplamı kadar, Resulüllah S.A. efendimize, onun yolunu izleyen ümmetine bol bol salât eyle.
ALTINCI HİZİB (BÖLÜM) burada tamam oldu. Bundan sonra ge-lecek olan YEDİNCİ HİZİB (BÖLÜM) olacaktır.
**
KARA DAVUD
YanıtlaSil969
من تَمَاتِكَ إِلَى رَضِكَ مِنْ يَوْمَ خَلَقْتَ الدُّنْيَا إلى يَوْمِ القِيمة في كل يَوْمَ الْفَا مَن في
الحرب البان في معدة الاحد وَانْ تَقْلَى عَلَيْهِ وَعَلَى آلِهِ عَدَدَ مَنْ سَمَا وَقَدْ تَكَ وَسَجَدَ لَكَ وَعَظَمَكَ مِن يَوْمَ خَاعَتَ الدُّنْيَا إِلَى يَوْمِ القِيمَةِ مِن كُلِّ يَوْمِ الْفَمَرَّة. وَانْ تَصلَ عَلَيْهِ وَعَلَى اللَّهِ عَدَدَ كُلِّ سَنَةٍ خَلَقْتَهُمْ فِهَا مِن يَوْمَ خَلَقْتَ الدُّنْيَا إِلَى يَوْمِ القيمة في كُلِّ يَوْمَ الْفَمَرَهُ وَأَنْ تُصَلَّى عَلَيْهِ وَعَلَى الله عَدَدَ النَّهَا بِالْجَادَةِ وَأَنْ تَصَى عَلَيْهِ وَ عَلَى الِهِ عَدَدَ الرِّيَاحِ النَّارِيَّةِ مِن يَوْمَ خَلَقْتَ الدُّنْيَا إِلَى يَوْمِ القِيمَةِ فِي كُلِّ يَوْمِ الفَقَرَةِ
min senaike ila arzıke min yevme ha lakted-dünya ila yevm'il kuyameti fi külli yevmin elfe merretin.
EL HIZB OS SABIU FİYEVM'IL AHADI
Ve entusalliye aleyhi ve ala áli hi adede inen sebbehake ve kaddes ke ve secede leke ve azzameke min yevme halakted dünya ila yuvm'il. kıyameti fikülli yevmin elfe merretin.
Ve entusalliye aleyhi ve ala ali hi adede külli senetin halaktehüm fi ha minyevme halakted-dünya ila yevm'il kıyameti fikülli yevmin elfe merretin.
Ve entusalliye aleyhi ve alá ali-hi aded'es-sehab'il cariyeti.
Ve entusalliye aleyhi ve alå äli hi aded'er riyah'iz-zariyeti min yevme halakted-dünya ila yevm'il-kıyameti fi-külli yevmin elfe merretin.
Ona ve onun áline yağmur damlalarımın sayısı kadar salât eyleyesin. Hem de semandan arzına düşen yağmur damlalarının her damlasına karşılık.. Hem de. dünyayı yarattığın günden, taa, kıyamet gününe kadar her gün bin kere..
YEDİNCİ BÖLÜM: Pazar günleri başlanır.
Ona ve âline salat eyleyesin: Seni tesbih, takdis, sana secde edip taziım eden-lerin sayısı kadar. Dünyayı yarattığın günden itibaren, taa, layamet gününe ka dar her gün bin here...
Ona ve åline her sene onda yarattığın şeylerin sayısı kadar salât eyleyesin: dünyayı yarattığın günden itibaren, taa, kıyamet gününe kadar her gün bin kere..
Ona ve âline salåt eyleyesin: Kayıp giden bulutların sayısı kadar..
Dünyayı yarattığın günden itibaren, taa, kayamet gününe kadar, her güu bin kere, ora ve onun âline esip tozutan rüzgârların sayısı kadar salát eyleyesin.
*
**
(Devamı: 971. Sayfada)
970
YanıtlaSilDELAIL-1 HAYRAT ŞERHİ
YEDİNCİ BÖLÜM: Pazar günleri başlanır.
Allahım, senden dileğim odur ki:
Ona salât eyleyesin; keza âline de..
Yani: Resulüllah S.A. efendimize ve onun âline.. Kendisine tabl olup yolunda giden ümmetine..
dar.. Seni tesbih, takdis, sana secde edip tazim edenlerin sayısı ka Dünyayı varattığın günden itibaren; taa, kıyamet gününe kadar,
her gün bin kere..
Allahım, tekrar olarak zatından niyazım odur ki:
Ona ve onun âline her sene, onda yarattığın şeylerin sayısı kadar salát eyleyesin. Dünyayı yarattığın günden itibaren; taa, kıya-met gününe kadar, her gün bin kere..
Bu senelere şemsiye ve kameriye seneleri dahildir.
Şemsi senenin, kameri seneden fazlalığı on bir gündür.
Bu senelerin günleri yirmi dört saattır. O saatların lahzaları da-hi, iki bin lahzadır.
Demek olur ki:
Allahım, bütün bu günlerin, saatların ve lahzaların sayısı ka-dar, Resulüllah S.A. efendimize ve onun yoluna tabi olan ümmetine salåt eyle.
Hem de kıyamet gününe kadar; nekadar gün, saat, lahza olursa..
Allahını, yine zatından niyazım odur ki:
Ona ve onun âline..
Bazı nüshada, bu cümleden sonra:
Ashabına da..
Diye gelmiştir. (Bizim metinde yoktur.)
Devam edelim:
-Salât eyleyesin; kayıp giden bulutların sayısı kadar.
Allahım, zatından dilerim ki:
Dünyayı yarattığın günden itibaren, taa, kıyamet gününe kadar; her gün bin kere, ona ve onu nâline ZARİYE rüzgârların sa-yısı kadar salât eyleyesin.
Bu cümlede geçen:
Zariye..
Tabiri, rüzgâr için şu manada kullanılır: Kuruyup dökülen otla-rı, yaprakları ve tozları yer üzerinde savurup dağıtan..
Yine zatından dileğim odur ki:
Ona ve onun âline salât eyleyesin.
Yani: Resulüllah S.A. efendimize ve ona tabi olan müttaki üm-metine..
- Rüzgârların esip hareket ettirdiği dallar, ağaçlar, yapraklar, meyveler, çiçekler sayısı kadar..
KARA DAVUD
YanıtlaSilوان على عَلَيْهِ وَعَلَى الله عدد ما هال مَانَهُ وَحَرَكَهُ مِنَ الأَنْصَان والأشجار أَوْرَايَ المَاءِ وَ الْأَنْهَارِ وَعَدَدَ مَا حَام عَلَى قَرارِ أَرْضِكَ وَمَا بين سموا لك من مسار الدنيا إلى يوم العيد في كل يوم القمرية وان تُصَلَّى عَلَيْهِ وَعَلَى اللَّهُ عَدَدَا مَوَاجِ بعادك قرة وَانْ تَصَلَّى عَلَيْهِ وَعَلَى الهُ عَدَدَ الأمل والحصى وكل حَجَر وَ مَدرِ خَلَقْتَهُ في مشارق الأَرْضِ وَمَغَاربها سَهْلِهَا وَجَبَالِهَا وَاوديها من تومَ خَلَقْتَ الدِّينَا إلى يوم القيم في كل يوم الفَرَةِ وَأَنْ تَصِلَ عَلَيْهِ وَعَلَى اللَّهِ عَدَدَنا الأَرْضِ فِي قَبْلَتِهَا وَجُوْفِهَا وَشَرْقِهَا وَغَرْبها
971
hi adede mahebbet ir-riyahu aleyhi ve Ve entusalliye aleyhi ve ala ali harrekethű minel ağsani vel eşcari ve evrakis-simari vel ezhari ve adede ma halakte alá karari arzıke ve mabeyne semavatike min yevme halakted dün ya ila yevm'il-kıyameti fikülli yevmin elfe merretin.
Ve entusalliye aleyhi ve alå ålihi adede emvaci biharike min yevme halakted dünya ila yevm'il-kıyamet fikülli yevmin elfe merretin.
Ve entusalliye aleyhi ve alå åli hi aded'er-remli vel hasa ve külli ha cerin ve mederin halaktehu fimeşarık'-il-arzı ve meğaribiha sehliha ve ciba-liha ve evdiyetiha min yevme halak ted-dünya ila yevm'il-kıyameti fikülli yevmin elfe merretin.
Ve entusalliye aleyhi ve alâ âli-hi adede nebat'il-arzi fikıbletiha ve cevfiha ve şarkıha ve ğarbiha..........
Ona ve aline salát eyleyesin: Rüzgârların esip hareket ettirdiği dallar, ağaç lar, yapraklaı, meyveler, çiçekler sayısı kadar. Arzının üzerinde, semaların ara sında yarattığım şeylerin sayısı kadar.. Dünyayı yarattığın günden itibaren, taa, kıyamet gününe dek, ber gün bin kere..
Ona ve âline salât eyleyesin: Denizlerin dalgaları sayısınca, dünyayı yarat-tığın günden taa, kıyamet gününe kadar.. her gün bin kere..
Ona ve âline salát eyleyesin: Kumların, çakıl taşlarının, her kaya parça-sının, tuğlanın, yerin şarkında, garbında, düzlüğünde, dağlarında ve derelerinde yarattıklarının sayısı kadar.. Hem de, dünyayı yarattığın günden, taa, kıyamet gününe kadar, her gün bin kere..
Ona ve âline salât eyleyesin: Verin kıblesinde, ortasında, şarkında, garbında..
**
(Devamı: 973. Sayfada)
972
YanıtlaSilDELAIL I HAYRAT SERHI
Yani: Bütün bu sayılanların tümü kadar Resulüllah S.A. efendi-mize ve onun yolunda giden ümmetine salât eyle..
Devam edelim:
Arzının üzerinde, semalarım arasında yarattığım şeylerin sayı sı kadar; dünyayı yarattığın günden itibaren, taa, kıyamet gününe. dek, her gün bin kere.
Demek olur ki:
Bütün bu sayılanların çarpım adedi kadar, Resulüllah S.A. efendimize ve onun Aline iclâl salatı, fazilet tahiyyesi inzal ederek ken-dilerine izzet ikram eylemeni dilerim.
Devam edelim:
Ona ve onun âline salât eyleyesin; denizlerinin dalgaları sayı-sınca.. Dünyayı yarattığın günden, taa, kıyamet gününe kadar; her gün bin kere..
Demek olur ki:
Allahım, bu sayılanların çarpımından hasıl olanların sayısı ka-dar; Resulüllah S.A. efendimize ve onun âline salât eyleyip kendileri-ne izzet ikram eylemeni tazarru ve niyaz eylerim.
Tekrar niyazım odur ki:
Ona ve onun âline salât eyleyesin: Kumların, çakıl taşlarının, her kaya parçasının, tuğlanın, yerin şarkında, garbında, düzlüğünde, dağlarında ve derelerinde yarattıkların sayısı kadar. Hem de, dünya yı yrattığın günden, taa, kıyamet gününe kadar.. Hem de, her gün bin kere..
Tekrar zatından niyazım odur ki:
Ona ve onun âline salât eyleyesin: Yerin kıblesinde, ortasın-da, şarkında, garbında, düzlüklerinde, dağlarında yarattığın bitkiler-den ağaç, meyve, yapraklar, ekin ve onun tüm çıkardıklarının..
Yani: Onun şimdiye kadar çıkarmış olduğu ot, çiçek, tohum, ekin, hububat cinsi ve bunlardan başka her ne çıkardıysa..
Devam edelim:
Çıkaracağı nebat, berekli şeylerin tüm sayısı kadar.. Hem de: Dünyayı yarattığın günden itibaren; kıyamet gününedek, her bin bin kere..
Demek olur ki:
Bütün bu sayıların çarpım adedi kadar; Habib-i Ekrem Re-sul-ü Muazzam Hazret-i Muhammed aleyhissalâtü vesselâm üzerine ve onun yolunu takib eden şanlı ümmetine salât ikramı, fazilet ta-hiyyesi inzal ederek, kendilerine izzet ikram eyleyesin., Zatından dile-ğim budur.
Devam edelim:
Ona ve onun âline salât eyleyeyesin: Yaratmış olduğun insan, cin, şeytan; bundan sonra da, bunlardan yaratacaklarının sayısı ka-dar. Taa, kıyamet gününedek; her gün bin kere..
KARA DAVUD
YanıtlaSilوَسَهْلِهَا وَجَالِهَا مِنْ شَجَرَ وَغَيْرَ وَا وَرَايَ وَزَرع وَجَمَعَ مَا أَخْرَجَتْ وَمَا يَخْرُجُ مِنْهَا مِنْ نَبَاتِهَا وبَرَكَاتِهَا مِنْ يَوْمَ خَلَقْتَ الدُّينَا إِلَى يَوْمِ المَة ن كُل يَوْمَ الْقَمَرَ وَأَنْ تَصَلَى عَلَيْهِ وَعَلَى لِلهُ عددَ مَا خَلَقْتَ مِنَ الإِنْسَ وَالْجِنِّ وَالسَّيَاطِينِ وَمَا أَتْ خَالِقُهُ مِنْهُمْ إِلَى يَوْمَ القِيِّمَةِ فِي كُلِّ يَوْمٍ القَمَرَةِ وَأَنْ تُصَلَّى عَلَيْهِ وَعَلَى آلِهِ عَدَ دَكِل شعرة في أَبْنَائِهِمْ وَوُجُوهِهِمْ وَعَلَى دُوسِهِمْ منْ خَلَقْتَ الدُّنْيَا إِلَى يَوْيْرِ القِيمَةِ فِي كُلِّ يَوْمَ الْفَ مرة وَانْ تُصِلَى عَلَيْهِ وَعَلَى آلِهِ عَدَدَ أَنْفَاتِهِمْ وَالْفَاظِهِم وَالْحَاظِهِ مِنْ يَوْمَ خَلَقْتَ الدُّنْيَا لى يَوْمِ الفِيمَةِ إِن كُلَّ يَوْمِ الْقَمَرَةِ وَأَنْ تُصِلى عَلَيْهِ وَعَلَى إِلَهُ عَدَدَ طَبَرَانِ الْجِنِّ وَخَفَقَانِ الْإِنْرْ
973
ve sehliha ve cibaliha min geceria ve semerin ve evrakın ve zer'in ve cemli maahrecet ve mayahrucü minha min nebatiha ve berekâtiha min yevne halakted-dünya ila yevm'il-kıyameti fi-külli yevmin elfe merretin.
hi adede mahalakte minel-insi vel cin Ve entusalliye aleyhi ve alâ âli-ni veş-şeyatıyni ve ma ente halikuhu minhüm ila yevm'il-kıyameti fikülli yevmin elfe merretin.
Ve entusalliye aleyhi ve alå Ali-hi adede külli şa'ratin fiebdanihim ve vücuhihim ve alā rüusihim münzü ha-lakted-dünya ilå yevm'il-kıyameti fi külli yevmin elfe merretin.
Ve entusalliye aleyhi ve alâ âli-hi adede enfasihim ve elfazhim ve el. hazıhim min yevme halakted-dünya ila yevm'il-kıyameti fikülli yevmin elfe merretin.
Ve entusalliye aleyhi ve alâ ali-hi adede tayaran'il-cinni ve hafakan'il-insi
düzlüklerinde, dağlarında yarattığın bitkilerden ağaç, meyve, yapraklar, ekin ve onun tüm çıkardıklarının ve çıkaracağı nebat, bereketli şeylerin tüm sayısı kadar. Hem de, dünyayı yarattığın günden itibaren, kıyamet gününe dek, her gün bin ke-re..
Ona ve âline salát eyleyesin: Yaratmış olduğun insan, cin, şeytan; bundan sonra da bunlardan yaratacaklarının sayısı kadar.. Taa, kıyamet gününe dek, ber gün bin kere..
Ona ve âline salát eyleyesin: Onlarım başlarında, yüzlerinde, bedenlerinde bulunan tüylerin sayısı kadar.. Dünyayı yarattığın günden; taa, kıyamet gününe dek her gün bin kere..
Onların nefesleri, lafızları, lahzaları sayısınca, ona ve onun âline salát ey-leyesin. Dünyayı yarattığın günden, taa, layamet gününe dek her gün bin kere..
*
(Devamı: 975. Sayfada)
974
YanıtlaSilDELAIL-1 HAYRAT ŞERHI
İşte, bütün bunların sayısı kadar, Resulüllah S.A. efendimize ve onun áline tazim salatı ve tekrim tahiyyatı etmeni dilerim.
Devam edelim:
Ona ve onun âline salât eyleyesin; ONLARIN, başlarında, yüz-lerinde, bedenlerinde bulunan tüylerin sayısı kadar.
Bu cümlede geçen:
ONLARIN.
Zamiri ile anlatılan şunlardır: İnsan, cin ve şeytanlar..
Devam edelim:
Dünyayı yarattığın günden; taa kıyamet gününedek her gün
bin kere..
Kısaca demek olur ki:
Bu sayılanların çarpımından hâsıl olan sayı adedince; Habib-i Ekrem Nebiyy-i Muhterem Resul-ü Muazzam Hazret-i Muhammed aleyhissalâtü vesselâm ve âlinin üzerine iclâl salâtı, fazilet tahiyyesi inzal ederek kendilerine izzet ikram eylemeni dilerim.
Devam edelim:
Onların nefesleri, lafızları..
Yani: Sözleri, kelimeleri, harfleri..
- Lahzaları.
Yani: Nazar edip bakmaları..
Sayısınca ona ve onun âline.
Yani: Resulüllah S.A. efendimize ve onun âline..
Salât eyleyesin; dünyayı yarattığın günden, taa, kıyamet gününe kadar her gün bin kere..
ce.. Yani: Bütün bu sayılanların, çarpımından hâsıl olan sayı adedin-
Devam edelim:
Salât eyleyesin; ona ve onun âline..
Yani: Resulüllah S.A. efendimize ve onun âline.. Kendisine tabi olan ümmetine.. Yolunda gidenlere.
Cinnin tayaranı.
ri.. Cin tayfasına mensup olanların uçuşları, kanatlarının hareketle-
İnsin hafakanı sayısınca..
Yani: İnsan tayfasının hareketleri, gidip gelmeleri, yürümeleri, cevelanları, dünya ve âhiret işleri için hareketleri sayısınca..
Dünyayı yarattığın günden itibaren; taa, kıyamet gününe ka-dar her gün bin kere..
Yani: Bütün bu sayılanların çarpımından hâsıl olan sayı adedin-ce Resulüllah S.A. efendimize ve onun âline salât eylemeni dilerim.
Devam edelim:
Salât eyleyesin; ona ve onun âline..
KARA DAVUE
YanıtlaSil975
مِنْ يَوْمَ خَلَقْتَ الدُّنْيَا إِلَى يَوْمِ القِيَةِ في كل يوم الفقهُ وَأَنْ تُصَلَّى عَلَيْهِ وَعَلَى آلِهِ عَدَدَ كل بهيمة خَلَقْهَا عَلَى رَضِكَ صَغيرة وكبيرة في مشارِقِ الْأَرْضِ وَمَغَارَ بِهَا فَمَا عُلِمَ وَمِمَّا لَا يَعْلَم علمه إِلَّا انْيَنَ يَوْمَ خَلَقْتَ الدُّنْيَا إِلَى يَوْمِ القيمة في كُلِّ يَوْمُ الْفَعَرَةِ وَإِنْ تَصَلَّى عَلَيْهِ وَعَلَى الله عدَدَ مَنْ صَلَّى عَلَيْهِ وَعَدَدَ مَنْ لَمْ يُصَلِّ عَلَيْهِ وَعَدَدَ مَنْ يُصَلَّى عَلَيْهِ إِلَى يَوْمِ القِيمَةِ فِي كُلِّ يَوْمٍ الف عَرَةِ وَأَنْ تُصَلَّى عَلَيْهِ وَعَلَى آلِهِ عَدَدَ الأَحْيَاءِ وَالأَمْوَاتِ وَعَدَدَ مَا خَلَقْتَ مِنْ حيتَانِ وَطَيْرٍ وَعَيْلَ وَنَحْلِ وَحَشَرَاتٍ وَانْ تُصَلَّى عَلَيْهِ وَعَلَى آلِهِ فِي لَيْلِ إِذَا يَغْشَى وَالنَّهَارِ إذا تجلى وَانْ تَصَلَّى عَلَيْهِ وَعَلَى لِهُ فِي الْآخِرَةِ
min yevme halakted dünya ila yevm il kıyameti fikülli yevmin elfe merre Lin.
Ve entusalliye aleyhi ve alá ali hi adede külli behimetin halakteha ala arzike sağireten ve kebireten fimesa-rik'ıl-arzı ve meğaribiha mimma uli me ve mimma lâya'lemü ilmehu illå ente min yevme halakted-dünya ila yevm'il-kıyameti fikülli yevmin elfe merretin.
Ve entusalliye aleyhi ve alá ali hi adede men salla aleyhi ve adede men lemyusalli aleyhi ve adede men yusalli aleyhi ila yevm'il kıyameti fi-külli yevmin elfe merretin.
Ve entusalliye aleyhi ve alå åli hi aded'el-ahyai vel-emvati ve adede mahalakte min hiylanin ve tayrin ve nemlin ve nahlin ve haşeratin.
Ve entusalliye aleyhi ve alâ âli-hi fil-leyli iza yağşa ven-nehari iza te. cella.
Ve entusalliye aleyhi ve alâ âli-hi fil-âhireti
Ona ve âline salât eyleyesin: Cinnin tayaranı, insin hafakanı sayısınca, dün-yayı yarattığın günden itibaren; taa, kıyamet gününe kadar her gün hin kere..
Ona ve âline salát eyleyesin: Arzının üzerinde yarattığın her behimenin bü yük, küçük, yerin şarklarında ve garplarında olanlar dahil.. Bunlar, bilinenler ve bilinmeleri ancak zatına mahsus olanlardır. Bütün bunların sayısı kadar; dünyayı yarattığın günden itibaren, taa, kıyamet gününe kadar her gün bin kere..
Ona ve âline salât eyleyesin: Ona salavat okuyanların sayısı, ona salavat okumayanların sayısı; taa, kıyamet gününe dek üzerine salåvat okuyanların sayı-sı kadar.. her gün bin kere..
Ona ve âline salât eyleyesin: Dirilerin ve ölülerin sayısı kadar. Yarattığın şu şeylerin sayısı kadar: Balıklar, kuşlar, karınca, arı, haşereler..
Ona ve âline salât eyleyesin: Gece karanlığı bürüdüğü, gündüzün aydınlığı açtığı zamanlarda..
Ona ve âline salât eyleyesin: Ahirette ve dünyada..
* **
(Devamı: 977. Sayfada)
976
YanıtlaSilDELAIL-1 HAYRAT ŞERHI
Demek olur ki:
Kereminle, inayetinle, Resulüllah S.A. efendimize ve onun âli-ne salât eylemeni dilerim.
lar
Arzınım üzerinde yarattığın her BEHİME'nin..
Bu cümlede geçen:
БЕНІМЕ.
Lafzından murad, dört ayakla yürüyen hayvanlardır.
Büyük, küçük, yerin şarklarında ve garplarında olanlar dahil..
Yani: Güneş doğduğu taraflarda, güneşin battığı taraflarda olan-
Bunlar, bilinenler ve bilinmeleri ancak zatına mahsus olanlar-dır. Bütün bunların sayısı kadar; dünyayı yarattığın günden itibaren, taa, kıyamet gününe kadar her gün bin kere..
Devam edelim:
Salát cyleyesin; ona ve onun âline..
Yani: Resulüllah S.A. efendimize ve ona tabi olup yolunda giden ümmetine fazlınla, ihsanınla salât eylemeni dilerim Allahım.
Ona salávat okuyanların sayısı, ona salavat okumayanların sayısı, taa, kıyamet gününedek üzerine salavat okuyanların sayısı ka-dar.. Hem de, her gün bin kere..
Salavat okuyanlar şunlardır: Melekler, insan ve cin tayfasının mümin olanları..
Salavat okumayanlar da şunlardır: Şeytanlar, cinnin ve insanla-rın inat kafirleri.
Kıyamete kadar, kendisine salâvat okunacak zat ise.. başta Re-sulüllah S.A. efendimizdir.
Devam edelim:
Salât eyleyesin; ona ve onun âline..
Yani: Resulüllah S.A. efendimize ve onun yolunda giden ümme-tine salåt eylemeni tazarru ve niyaz eylerim.
Dirilerin ve ölülerin sayısı kadar..
Diriler ve ölüler sayısına şunlar dahildir: Melekler, insanlar, cin-ler ve sair hayvanlar..
Ve.. yarattığın şu şeylerin sayısı kadar: Balıklar..
Ama her türlüsü.
- Kuşlar, karınca, arı, haşereler..
Burada geçen Haşereler cümlesine, onların öldürülmesi caiz olan ve olmayan dahildir. Meselâ: Fare, akrep, yılan ve bunlara ben-zeyen eziyetli hayvanlar.
Bunlardan başka, ismi bilinen ve bilinmeyen ufacık hayvanlar da vardır ki:
Hevam.
Tabiri ile anlatılır.. İşte bütün bunların sayısı kadar, sultan-1 enbiya, Sened-i Asfiya İmam-ı Etkıya Habib-i Hüda Şefi-i Ruz-ü Ceza
KARA DAVUD
YanıtlaSilوالأول وَأَنْ تُلَى عَلَيْهِ وَعَلَى لِه من كان بي المَهْدِمِينَا المَان مَا رَكَهَاد مهاديا إِلَيْكَ عَدْلًا مَرْضاً لِبَعَتَهُ تَقِيقًا وَأَنْ تُقْلَى عَلَيْهِ وَعَلَى آلِهِ عَدَدَ خَلْقِكَ وَرِضَاءَ نَكَ وَزِنَةَ عَرْشِكَ وَمِنَادَ كَلِمَاتِكَ وَانْ تعطيه الوَسيلَةَ وَالْفَضْلَةَ وَالدَّرجة الربيعة والحَوْضَ المَوَرُودَ وَالْمَقَامَ المحمودَ وَالمِزَ وَإِنْ تُعَظِم بُرْهَانَهُ وَانْ تُشْرِفَ نيَانَهُ وَانْ تَرْفَعَ مَكَانَهُ وَانْ تَسْتَعْلَنَا يا مَوْلِنَا تُنَتَهُ وَإِن تُمِيتَنَا عَلَى مِلَتِهِ وان تَحْشُرَنَا فِي ذُمِيَهُ وَتَحْتَ لِوَائِهُ وَانْ تَجَعَلْنَا من فَقَاهُمْ وَأَنْ تَوَرَدْنَا حَوْضَهُ وَان تقِينَا بِكَاتِهُ وَأَنْ تَنْفَعَنَا تَجَتَهُ
977
vel-ula
Ve entimalliye aleyhi ve ala Al himünü kane til mehdi sahiyyen il en sare kohlen mehdiyyen fekabants hu ileyke adlen mardiyyen litebasshu şefian ve entuzalliye aleyhi ve alå ali hi adede halkıke ve rizae nefalke ve zinete arşike ve midade kelimatike ve entu'tryehül vesilete vel fazilete ved derecet'er-refiate vel-havz'el-mevrude vel-mekam'el-mahnude vel-izzel mem dude ve entuazzime bürbanebu ve e tüşerrife bünyanehu ve enterfaa me-kånehu ve entesta'milena ya Mevlâna bisünnetihi ve entümitena alà milletihi ve entahşürena fizümretihi ve tahte livaihi ve entec'alena min rufekaihi ve enturidena havzahu ve entüskıyena bi-ke'sihi ve entenfaana bimahabbetihi
Ona ve åline salát eyleycsin: Beşikte sabavet halinden taa, kehl haline ge linceye ve mehdi oluncaya kadar..
Bu halinde, onun ruhunu zatına alıncaya kadar, adil ve kendisinden razı el-muş olarak.. Hatta onu şefaatçı olarak çıkarıncaya kadar..
Qua ve âline salât eyleyesin: Yarattıklarının adedi, nefsinden rızan, arşımın ağırlığı, kelimelerin adedi kadar..
Ona vesile, fazilet ve yüksek derece, Havz-ı mevrud, Makam-ı Mahmud. tükenmez izzet ihsan eyleyesin.
Onun bürhanını ınuazzam eyleyesin; onun binasını şerefli kılasın. Onun me kânını yüce eyleyesin.
Ya Mevlâna, bizi onun sünnetinde kullanasın. Bizi, onun milleti üzerine öl-düresin. Bizi, onun zümresi arasında hasreyleyesin; sancağı altında toplayasın. Bizi, onun refikleri arasında eyleyesin. Bizi, onun havzına vardırasın; onun ka-debleri ile bize içiresin. Onun sevgisi ile, bizlere faydalar ihsan eyleyesin.
**
(Devamı: 981 Sayfada)
F. 62
235
YanıtlaSilDEYİMLER
ear gezmek: Bir şeyden uzaklaşmış olmak.
nara atmak: Bir şeyin üstünde durmamak, önemsememek.
Jemara çekilmek: mec. Artık hiçbir şeye karışmamak.
kenarda kalmak: Kendine yakışan yeri tutamayarak önemsiz bir du-ruma düşmek.
tendi ağzıyla tutulmak: Suçu, yalanı veya iddiasının yanlışlığı kendi sözüyle ortaya çıkmak.
vendi derdine düşmek: Kendi sorunu sebebiyle başka şeyle ilgile-nememek.
kendi göbeğini kendi kesmek: İhtiyaç duyduğu yardım, başkaların-ca esirgendiğinde işini kendi görmek.
kendi hålinde bırakmak (bir şeyi): Üzerinde çalışmayarak geliştir-memek veya bakımsız bırakmak; işlememek.
kendi havasında gitmek (veya havasında olmak): Yalnız başına, İstediği gibi davranmak.
kendi içine çekilmek: Başkasıyla ilişki kurmamak, kendi yalnız başı-na kalmak, inzivaya çekilmek.
kendi kabuğuna çekilmek: bk. Kabuğuna çekilmek
kendi kanatlarıyla uçmak: Hiç kimsenin desteği veya yardımı olmak-sızın yaşamak veya bir işi olumlu sonuca ulaştırmak.
kendi kendine gelin güvey olmak: İlgilinin nasıl karşılayacağını dü-şünmeden bir işi olmuş bitmiş sayarak sevinmek.
kendi kendini yemek (veya kendini yemek): Açığa vurmadan, gizli gizli üzülmek.
kendi köşesinde yaşamak: Yalnız başına yaşamak.
kendi kuyusunu kendi kazmak: Kendine zarar verecek davranışta bulunmak.
kendi payıma: Kendi adıma, bana göre, bana gelince.
DEYİMLER
YanıtlaSil234
keli körü toplamak: İşe yaramaz kimseleri toplamak.
kelimeleri tartarak konuşmak: Sonucu hesaplayarak konuşmak
kelimenin tam anlamıyla: Bir durumu anlatmak için kullanılan söz kapsadığı tam kavramla.
kelle götürmek: Gereksiz bir aceleyle gitmek, koşturmak, acele daw
ranmak,
kelle koltukta (gezmek): Gözünü budaktan esirgememek.
kelle koparmak: mec. Olumsuz ve başarısız bir durum sonunda işe
göreve son vermek.
kelle koşturmak: Gereğinden çok acele etmek.
kelle kulak yerinde (olmak): 1) Kanlı canlı ve iri yapılı olan. 2) Gös terişli, itibarlı sayılan.
kellesinden olmak: Can vermek, ölmek.
kellesini koltuğuna almak: Ölümü göze almak.
kellesini uçurmak (birinin): Kafasını keserek koparmak.
kelleyi vermek: Canını feda etmek.
kem gözle bakmak: 1) Kötü niyetle bakmak. 2) Nazar değdiren bir bakışla bakmak.
keman gibi: İnce, düzgün (kaş).
kemeri dolu olmak: Çok zengin olmak.
kemerini sıkmak: Açlığa veya tutumlu davranmaya katlanmak.
kemik atmak (binnin önüne): hkr. Susturmak, oyalamak için birini
küçük bir şeyle avutmak.
kemik gibi: Pek kuru, katı, sert; sağlam,
kemiğine (kemiklerine) kadar: İyice, en son sinira derm
kemikleri sayılmak: Çok zayıflamak.
kemikleri sızlamak (ōlü): Huzursuz, rahatsız olmak.
kemiklerini kırmak: Birini çok dövmek, aşırı dayak atmak.
kem küm etmek: Deyiminde geçer.
283
YanıtlaSilTERAKIB ترکیب تراکیب: -Ter kib. C.) Terkibler. Tam-lamalar.
TERAKKI ترقی : İlerleme. Yukarı çıkma, yükselme.. Artma, çoğalma. Bilgi ve medeniyetçe yükseliş.
Terakkiyat ترقی) ترقیات rakki. C.) Terakkiler. Yükselişler. İlerlemeler.
TERAKÜM تراكم : Birikme, yığılma. Birbiri üzerine sıkışma.
TERANE ترانه : Terennüm Nağme, âhenk, makam.
TERAVIH تراويح : Ramazan gecelerinde kılınan ve sünnet olan yirmi rek'atlık namaz.
TERBİYE تربيه : Eğitim öğretim. Ruhen ve bede-nen yükselme.
TERCEMAN ترجمان : Ter ceme eden. Bir dilden başka bir dile çeviren. * Bir ifadeye etmeye şeyi çalışan.
TERCEME ترجمه : Bir söz bir dilden başka dile çevirmek.
Terceme-i hal ترجمه حال yografi. Bir kimsenin hay-ratını anlatma.
TERCİH ترجيح : Üstün tutmak. Bir şeyi beğenmek, Seçme.
TERDAD تردد : Tekrar
TERECCHترجم: Ustün al-mak. Bir tarala meyletme.
TEREDDI کردی: Genilemek Soysuzlaşmak. Aşağı düşmek. Şal ve örtü örtünmek.
TEREDUD تردد : Kararsızlık Karar veremiyerek şüphede kalmak.
TEREKE ترکه : Olen bir kim-senin bıraktığı malların hepsi.
تركب TEREKKUB Birleşmek. Karışmak. İmtizac etmek. Bir şeyin birkaç parçadan meydana gelmesi.
TERENNUM تر : Guzel güzel anlatma. Yavaş ve güzel sesle şarkı söyleme. Ötmek.
TERES:t Pezevenk manâsına gelen bir haka-ret sözüdür. hakaret için kullanılır.
TERESSUM ترسم : Resme
dilme, resimlenme. Bir şeyin geriye kalan nişâne ve eserlerine bakma.
TEREŞŞUH ترشح : Terlemek sızmak. Sızıntı. Sızıntı mey-dana çıkmak.
TERETTÜB ترتب
Sıralanmak. Gerekmek. Lâzım gelmek. Netice ola-rak çıkmak. Zuhura gel-mek.
تنوع ENEVVU Çeşitlenmek, çeşit çeşit ol-mak.
YanıtlaSilTENEVVÜM تنوم : Uyuklama, pinekleme.
TENEVVÜR تنور : Parlama ışıldama. Aydın olmak. Nur-lanmak.
TENEZZÜH تنزه : Uzak laşmak. Gezinti. * Kusur, pislik ve ayıptan uzak ol-mak.
TENEZZÜL تنزل : inme düşme. aşağılama. * Gönül alçaklığı. Yavaş yavaş inmek.
TENFİR تنفير :Ürkütme, kor-kutma. Nefret ettirme.
TENFİZ تنفيذ : İnfaz etmek. Hükmünü yürütmek.
TENHA تنها : . Boş yer. Kim-sesiz yer. Yalnız, tek.
TE'NİS تأنيس : Ürkekliğini gi-dermek. Alıştırmak.
TENKID تنقید : Eleştirme İyi veya kötü tarafları bulup söylemek.
262
Tenkisat تنقيص : تنقيصات Ten-kis. C.) Tenkisler, eksilt-meler, indirmeler, azaltma-lar.
TENMİYE تنميه : Büyütmek Yetiştirmek. Artırmak. Ber-eketlenmek.
TENPERVER تنبور : Ra hatına düşkün. kün. Tembel.
Vücudunu beslemeye çok önem veren.
TENSİB تنسيب : Uygun görmek. Münasib kılmak.
TENVIM تنويم : Uyutmak. Hip-notize etmek. Birisini uyur bulmak.
TENVIR تنویر : Aydınlatma. Bir şey hakkında bilgi verme. Bir şeyi münevver kılma.
TENZİH تنزيه : Suç ve nok-sanlıktan uzak saymak. Al-lah'ı her çeşit kusur, nok-san sıfatlardan uzak bilip söylemek.
TENZİL تنزيل : İndirmek, indi-rilmek, indirilen. Aşağı in-dirmek.
TEOKRAT ته او قرات : Fr. Dini İlâhi. Teokrasi taraftarı olan.
TEOKRATİK ته او قراتيك : Fr. Teokrasi sistemi.
TEOLOJİ ته اولوژی : İlahiyat Allh'ın varlığını, birliğini, sıfat ve isimleriri araştıran ilim. İlâhiyât.
TERAHHUM ترحم : Merham et etme, acıma. Şefkatte bulunma.
TERAHİ نرخی : Gevşeklik ihmâl. Uzaklaşma.* Ge-cikme. Geri durma, geri çekilme.
İyilik Eden İyilik Bulur
YanıtlaSil"İyilik eden kimseye zamanı geldiğinde başkalarının da iyilik..." edeceğini anlatmak için "İyilik eden iyilik bulur." deriz. Ayrıca bu atasözünü genellikle insanların ihtiyacını gi-dermek için koşturan ve iyilik yapmaktan geri durmayan in-sanlardan bahsederken bir saygı ifadesi olarak da kullanırız.
Özellikle yaptığı iyiliği başa kakmayanların ve sırf Allah'ın hoşnutluğunu gözeterek iyilik yapanların ahirette görecekleri hürmet ve ikram daha büyük olacaktır. Nihayetinde "Kim zer-re miktarı hayır yapmışsa onun (karşılığını) görür."11
Bu ilahi bir hüküm olup yapacağımız hayırlı, yani iyi işle-rin sayısını artırmaya bakalım. Gerçi insanı, insandan uzaklaş-tıran ve iyilik yapmaktan soğutan bazı etkenler de yok değil-dir. Sözgelişi kıskançlık, haset, yalan, dedikodu veya iftira gibi asılsız sözler, iyilik edenlerin önündeki en büyük engellerden birkaçıdır. Biz yine de iyilik yapmak için fırsat kollayalım. İyi
11 Zilzal Suresi 7. Ayet Tefsiri
-90-
ver ve samimivetle yapılan her işin sadaka ve ibadet hük-mande olduğunu unutmayalım lütfen.
YanıtlaSil"Bu minvalde kişinin anne babasına iyilik etmesi, bir ga-hanin gözünün yaşını silmesi, bir öksüzün ya da yetimin ahtiyara saygı gösterilmesi, bir hamileye otobüste yer verilmesi başını okşaması, bir öğrencinin masraflarını karşılaması, bir de ibadettir, "12 Yeter ki biz niyetlerimizi güzel kuralım, alıp verdiğimiz her nefes bile ibadete dönüşecektir.
Tıpkı iyilik edenlerin iyilik bulması gibi kötülük edenlerin de yapmış oldukları kötülüklerin karşılığını görecekleri gün gelecektir. Kaba kuvvetini veya bulunduğu mevki-makamı kötü niyetle kullanan kişi bilmelidir ki her "Kim... zerre mik-tarı şer işlemişse onu (karşılığını)..." görecektir. 13 Bundan hiç kimsenin şüphesi olmasın.
Şu yeryüzünden öyle itibarlı, varlıklı, güçlü kuvvetli kim-seler gelip geçmiştir ki artık onların esamesi bile okunmaz olmuştur. Bizim de geleceğimiz nokta işte burasıdır; toprak olup gitmektir ama bu bir yok oluş değildir.
Peki ya, nedir?
Elbette yeniden bir diriliştir.
Kur'an-ı bir ifadeyle söylemek gerekirse: "(O gün) Sûra üflenecek, ardından -Allah'ın diledikleri dışında- göklerde ve yerde bulunanların hepsi düşüp ölecek; sonra sûra yeniden üflenecek ve onlar birden ayağa kalkmış, etrafa bakıyor ola-caklar. "14
Şimdi gelelim en can alıcı soruya; herkesin Allah'ın huzu-runa toplanacağı o dehşetli günde, O'nun huzuruna neyle veya nasıl bir şekilde varmak isterdiniz?
12 Hadislerle İslam II İbadet / Kulluğun Gereği s. 32
13 Zilzal Suresi 8. Ayet Tefsiri
14 Zümer Suresi 68. Ayet Tefsiri
-91-
Herhalde kimse O'nun huzuruna dünyadayken işlemis olduğu kötülükler ile çıkmak istemezdi. O halde zerre miktan size önemsiz gibi görünen bu küçücük iyilikler sayesinde "O kadar da olsa iyilik yapmaktan geri durmayalım. Bakarsınız sizin günahlarınızı bağışlar, sizi altından ırmaklar akan cennet-lere, adn cennetleri içindeki güzel köşklere koyar. İşte büyük kurtuluş budur."15
YanıtlaSilİyilikleriniz kabul, ibadetleriniz makbul olsun.
15 Saf Suresi 12. Ayet Tefsiri
-92-
HAFIZ LAFZIN HAMILI MANANIN AMILI
YanıtlaSilقال عيسى ابن مريم اللهم رب الزل علينا ماجدة من التار تكون لنا عبيدا لأولنا واجرنا وايه ملك واران وانت متر الزارقين قال الله إلى منزلها عليكم قبل يكفر ملكم قال أغلبه علانا لا أغذية أحدا من العالمية والا قال الله يا عيسى ابن مريم انت قلت الناس الجلوس وافي الهين من دون الله قال سبحانك ما يكون في أن القول ما ليس في بحق ان كنت لملكه فقد علمنة العلم ما في نفسي ولا اعلم ما في الميال إنك أنت علام الغيوب ما تلك الم الا ما أمراني بِهِ أَنِ اعْبُدُوا اللَّهَ رَبِّي وَرَبَّكُمْ وَكُنتُ عَلَيْهِمْ شهيدًا ما دمت فيهم فَلَمَّا تَوَقيلبي كنت انت الرقيب عليها وانت على كل شي شَهِيدٌ إِنْ تُعَذِّبْهُمْ فَإِنَّهُمْ عِبَادَكَ وَإِن تَغْفِرْ لهم فإنك أنت العزيز الحكيم . قال الله هذا يوم ينفع الصادقين صدقهم لَهُمْ جَنَّاتٌ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ خالي فِيهَا أَبَنَا رَضِيَ اللهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ ذَلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ الله ملك السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا فِيهِنَّ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ .
اللَّهِ مُلْكُ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا فِيهِنَّ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
" Göklerin, yerin ve bunlardaki her şeyin hükümranlığı yalnızca Allah'ındır. O, her şeye hakkıyla gücü yetendir. (Maide, 5/120)
سورة الانعام
Mushaf sayfa no: 126
Hafızlık sayfa no: 7. Cüz/15. sayfa
HER ŞEYİN GERÇEK SAHİBİ VE YÖNETENİ ALLAHTIR.
BİLGİ
Her doğan ölür. Sonradan olan her şey, her canlı ölümü tadacaktır. İnsan da sınırlı ve sonludur. Ancak her şeyi var eden, varlığının öncesi olmayan Allah, sonsuz olarak diridir ve ebedi hayat sahibidir. Her şeyin gerçek maliki, sahi-bi, var edeni, idare edeni Allah'tır. Bizler, canlılar olarak, sınırlı ve sonlu bir hayata sahibiz. Edindiğimiz dünya eşyaları ve yetkileri de geçicidir, sınırlıdır, bitecektir. Ama Allah'ın gücünün, idaresinin sınırı yoktur. O, gücü her şeye yetendir, her şeyi bilendir. Gerçek hükümranlık sahibi. Allah'tır.
MESAJ:
1. Allah'ın dünya ve evrendeki hükümranlığına karşı insanlara düşen. O'na teslimiyettir.
2. Insan Allah'ın koyduğu ilahi emirlere ve fizik kanunlarına uymak duru-mundadır.
KELİME DAĞARCIĞI:
Semavåt: Gökler, gökyüzü.
126
HAFIZ LAFZIN HAMILI MANANIN AMILI
YanıtlaSilالحرة المشاريع
م الله الرحمن الرحيم الذى خلق السموات والأرض وجعل الظلمات والنور حفروا ربهم يعدلون هو الذي خلقكم من طين من اعلا وَأَجَلٌ مُسَمًّى عِنْدَهُ ثُمَّ أَنتُمْ تَسْتَرُونَ وَهُوَ اللَّهُ السنوات وفي الأرْضِ يَعْلَمُ بِرَاكُمْ وَجَهْرَكُمْ وَيَعْلَمُ مَا تَكْسِبُونَ ليهم من آية من آيات ربهم إلا كانوا عنها معرضين .
ما كلوا بالحق لَمَّا جَاءَهُمْ فَسَوْفَ يَأْتِيهِمْ أَنْبُوا مَا كَانُوا بِهِ تهران تلَمْ يَرَوْا كُمْ أَهْلَكْنَا مِنْ قَبْلِهِمْ مِنْ قَرْنٍ مَكَّنَّاهُمْ والأرض مالم لنكن لَكُمْ وَأَرْسَلْنَا السَّمَاءَ عَلَيْهِمْ مِدْرَارًا وَجَعَلْنَا انهار الجرى من تحتهمْ فَأَهْلَكْنَاهُمْ بِذُنُوبِهِمْ وَأَنْشَأْنَا مِنْ بَعْدِهِمْ ره اخرين وَلَوْ نَزَلْنَا عَلَيْكَ كِتَابًا فِي قِرْطَاسٍ فَلَمَسُوهُ بِأَيْدِيهِمْ لال الذين كفروا إِنْ هَذَا إِلَّا سِحْرٌ مُبِينٌ وَقَالُوا لَوْلَا أُنزِلَ عليه ملك ولو انزلنا ملكا لقُضِيَ الْأَمْرُ ثُمَّ لَا يُنْظَرُونَ .
وَهُوَ اللَّهُ فِي السَّمَوَاتِ وَفِي الْأَرْضِ يَعْلَمُ سِرَّكُمْ وَجَهْرَكُمْ وَيَعْلَمُ مَا تَكْسِبُونَ
"Halbuki O, göklerde de Allah'tır, yerde de. Sizin gizlinizi de bilir, açığa vurduğunuzu da. Sizin daha ne kazanacağınızı da bilir.
(En'am, 6/3)
Mushaf sayfa no: 127
Hafızlık sayfa no: 7. Cüz/14. sayfa
ALLAH'IN HÜKÜMRANLIĞI DIŞINDA KALAN BİR YER YOKTUR.
BİLGİ:
Yerde ve göklerde olan her şeyin yaratanı Allah'tır. İbadete ancak Allah layıktır. Yalnız O'na kulluk eder ve yalnız O'ndan yardım dileriz. O'nun şanı yücedir. Insanların yapıp ettiklerini bilir, her şeyden haberdardır. O bizim açığa vurdu-ğumuzu da gizlemeye çalıştıklarımızı da bilir. İlmi, yücelik ve kudreti için bir sınır bulunmayan Allah'tan hiçbir şey gizli kalmaz. İnsanlar olarak Allah'a gereği gibi ibadet edip O'nu yüceltmekle, tevhidin gereğini yaşamakla sorumluyuz.
MESAJ:
Her şeyi bilen ve görüp gözeten Allah'a gönülden inanıp yönelelim. Sadece O'na kul olalım.
KELİME DAĞARCIĞI:
Cehr: Açığa vurulan, aleni, herkes tarafından bilinen.
Kesb: Kazanma, elde etme; kişinin dinî, ahlâkî ve iktisadi hayatındaki her türlü kazanımı.
127
HAFIZ LAFZIN HAMILI MANANIN AMILI
YanıtlaSilمرة الاسم
ولو جعلناه ملك المعلنة رجلاً والبت عليها ما يَلْبِسُونَ . وَلَقَدِ اسْتَهْرِى بِرُسُلٍ مِن قبلك فعال بالَّذِينَ سَجَرُوا مِنْهُمْ مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْرون ال سيروا في الْأَرْضِ ثُمَّ انْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَلبين . قُلْ لِمَنْ مَا فِي السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ قُلْ اللَّه كتب على نقيه الرحمة ليَجْمَعَكُمْ إِلَى يَوْمِ الْقِيمَةِ لَا رَيْبَ فِيهِ البين خيروا انفسهم فهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ . وَلَهُ مَا سَكن في اليل والنهار وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ قُلْ الغير الله الجد وليا فاطر السمواتِ وَالْأَرْضِ وَهُوَ يُطْعِمُ وَلَا يَطْعَمُ قل إلى أُمِرْتُ أَنْ أَكُونَ أَوَّلَ مَنْ أَسْلَمَ وَلَا تَكُونَ من المُشْرِكِينَ قُلْ إِنِّي أَخَافُ إِنْ عَصَيْتُ رَبِّي عَذَابٌ يَوْمٍ عَظِيمٍ مَنْ يُصْرَفْ عَنْهُ يَوْمَئِذٍ فَقَدْ رَحِمَةً وَذَلِكَ الْفَوْزُ الْمُبِينُ وَإِنْ يَمْسَسْكَ اللهُ بِطرٍ فَلا كاشف لَهُ إِلَّا هُوَ وَإِنْ يَمْسَسْكَ بِخَيْرٍ فَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ . وَهُوَ الْقَاهِرُ فَوْقَ عِبَادِهِ وَهُوَ الْحَكِيمُ الخَبِيرُ .
قُلْ أَغَيْرَ اللَّهِ اتَّخِذُ وَلِيًّا فَاطِرِ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ وَهُوَ يُطْعِمُ وَلَا يُطْعَمُ قُلْ إِنِّي أُمِرْتُ أَنْ أَكُونَ أَوَّلَ مَنْ أَسْلَمَ وَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الْمُشْرِكِينَ
66 De ki: "Göklerin ve yerin yaratıcısı olan, beslediği halde beslenmeye ihtiyacı olmayan Allah'tan başkasını mi dost edineceğim' De ki: 'Bana, (Allah'a) teslim olanların ilki olmam emredildi ve sakın Allah'a ortak koşanlardan olma (denildi). (En'am, 5/14)
Mushaf sayfa no: 128
Hafızlık sayfa no: 7. Cüz/13. sayfa
GERÇEK DOST ALLAH TIR.
BİLGİ
Kendisine sığınılacak, gerçek sahip ve dost ancak Allah'tır. Müminler Allah'ın velileri, dostlarıdır. Allah'ın dostları olan müminlere de korku ve üzüntü yoktur. Yüce Allah, Peygamberimiz Hz. Muhammed'e hitap ederek; Allah'a eş koşan putperestlere; "Gökleri ve yeri yoktan var eden, kendisi yedirdiği halde yedirilme-yen Allah'tan başkasını mı veli edinecek mişim?" demesini emretmektedir. Her şeyimizi kendisine borçlu olduğumuz Rabbimiz bizim sahibimiz, sığınağımız, velimiz-dostumuzdur. O bizim gerçek yaratıcımız, rızık verenimiz ve ilahımız olduğu hâlde nasıl O'na eş koşabiliriz?
MESAJ:
İnsanlar olarak hepimiz Allah'ı rab bilmek ve O'na ortak koşmamakla so-rumluyuz.
KELİME DAĞARCIĞI:
Veli: Dost, koruyan, yardım eden, birinin işlerine bakan.
Yaratan.
128-
HAFIZ LAFZIN HAMILI MANANIN AMILI
YanıtlaSilالجزء الشايع
ل ان علي اكتر شهاداً على الله شهيد بَيْنِي وَبَيْنَكُمْ وَأُوحى إلى هذا القرآن لأنذركم به وَمَنْ بَلَغَ الكُمُ الشَّهَدُونَ أن مع الله الية اخرى قل لا أشهد قُلْ إِنَّمَا هُوَ إِلَهُ وَاحِدٌ وَانَّنِي بَرِىهُ مِمَّا المركون الدين البناهُمُ الْكِتَابَ يَعْرِفُونَهُ كَمَا يَعْرِفُونَ أَبْنَاءَهُمْ الدين خيروا الفسهم فهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ المالزي على الله كدها او كذَّبَ بِآيَاتِهِ إِنَّهُ لَا يُفْلِحُ الظَّالِمُونَ . وَيَوْمَ تَحْشُرُهُمْ جَمِيعًا ثُمَّ تَقُولُ لِلَّذِينَ أَشْرَكُوا أَيْنَ شُرَكَاؤُكُمْ الدين كُنتُمْ تَرْعُمُونَ ثُمَّ لَمْ تَكُنْ مِثْلَتُهُمْ إِلَّا أَنْ قَالُوا وَاللَّهِ رَبَّا ما كُنَّا مُشْرِكِينَ أَنْظُرْ كَيْفَ كَذَّبُوا عَلَى انْفُسِهِمْ وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ وَمِنْهُمْ مَنْ يَسْتَمِعُ إِلَيْكَ وَجَعَلْنَا عَلَى قُلُوبِهِمْ اكنة أن يَفْقَهُوهُ وَفي أَذَانِهِمْ وَقْرًا وَإِنْ يَرَوْا كُلِّ أَيَةٍ لَا يُؤْمِنُوا بهَا حَتَّى إِذَا جَاؤُكَ يُجَادِلُونَكَ يَقُولُ الَّذِينَ كَفَرُوا إِنْ هَذَا إِلَّا أَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ وَهُمْ يَنْهَوْنَ عَنْهُ وَيَنْتَوْنَ عَنْهُ وَإِنْ يُهْلِكُونَ إِلَّا أَنْفُسَهُمْ وَمَا يَشْعُرُونَ وَلَوْ تَرَى إِذْ وُقِفُوا عَلَى النَّارِ فَقَالُوا يَا لَيْنَا نُرَدُّ وَلَا تُكَذِّبَ بِآيَاتِ رَبَّنَا وَتَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ .
وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَى عَلَى اللَّهِ كَذِبًا أَوْ كَذَّبَ بِآيَاتِهِ إِنَّهُ لَا يُفْلِحُ الظَّالِمُونَ
" Yalan sözlerle Allah'a iftira edenden veya O'nun âyetlerini yalan sayandan daha zalimi kimdir? Şüphe yok ki zalimler kurtuluşa eremezler.99
(En'am, 6/21)
Mushaf sayfa no: 129
Hafızlık sayfa no: 7. Cüz/12. sayfa
ALLAH'A İFTİRA EDEN, EN BÜYÜK ZALİMDİR.
BİLGİ
İman esenlik ve huzurdur. Doğruluk ve kurtuluş Allah'ın varlığına ve birliğine inanmaktadır. Her varlık, var oluşu ile Allah'ın varlığını, birliğini ve O'nun eşsiz kudretini gösterir. Häl böyle iken iman ve doğruluktan sapmak suretiyle tevhidden uzaklaşan müşrikler, Allah'ın ayetlerini yalan saymışlar ve aslında en büyük zulme düşmüşlerdir. Allah'ın ayetlerini yalanlayarak O'na iftira et-mek ne büyük bir talihsizlik ve sapıklıktır! Bu sapıklığa ve zulme düşenler en kötüsünü kendilerine yaparlar. Onlar karanlıklar içindedirler ve tövbe etmeden kurtuluşları mümkün değildir.
MESAJ:
1. Kur'an'ın Allah kelamı olduğundan şüphe duymamak ve doğruluğuna inanmak gerekir.
2. Din ve Allah'la ilgili konuşurken doğru bilgiye dayanmak çok önemlidir.
KELİME DAĞARCIĞI:
İftira: Uydurmak, asılsız isnatta bulunmak.
129
HAFIZ LAFZIN HAMILI MANANIN AMILI
YanıtlaSilوَمَا مِنْ دَابَّةٍ فِي الْأَرْضِ وَلَا طَائِرٍ يَطِيرُ بِجَنَاحَيْهِ إِلَّا أُمَمٌ أَمْثَالُكُمْ مَا فَرَّطْنَا فِي الكِتابِ مِنْ شَيْ ثُمَّ إِلَى رَبِّهِمْ يُحْشَرُونَ
Yeryüzünde gezen her türlü canlı ve (gökte) iki kanadıyla uçan her tür kuş, sizin gibi birer topluluktan başka bir şey değildir. Biz Kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Sonunda hepsi Rablerinin huzuruna toplanıp getirilecekler.
(En'dm, 6/38)
لا ينتجين الذين يسمعون والمولى يبعثهم الله لم اليه تون وقالوا لولا نزل عليه أنه من ربه قل إن الله ن ان ينال ايه والحمى استخارهم لا يعلمون وما من الراقي الأرض ولا طائر يطير بجناحيه الا امم المثالك درنا فى الكتاب من شئ لم إلى ربهم يحشرون .
رين كذبوا بآياتنا مم وبكم فى الظلمات من بشا عطالة ومن نشأ يجعله على صراط مستقيم . ل اليكم إنْ أَلَيْكُمْ عَذَابُ اللهِ أَوْ أَننَّكُمُ السَّاعَةُ الغير الله الدعونَ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ بَلْ إِيَّاهُ تَدْعُونَ تكيف ما تَدْعُونَ إِلَيْهِ إِنْ شَاءَ وَتَنْسَوْنَ مَا تُشْرِكُونَ . والدار لا إِلى مَيرِ مِنْ قَبْلِكَ فَأَخَذْنَاهُمْ بِالْبَأْسَاءِ وَالضَّرَّاءِ العَلَهُمْ يَتَضَرَّعُونَ فَلَوْلَا إِذْ جَاءَهُمْ بَأْسُنَا الفَرَّعُوا وَلَكِنْ
للنَا نَسُوا مَا ذُكِّرُوا بِهِ فَتَحْنَا عَلَيْهِمْ أَبْوَابَ كُلِّ شَيْ حَتَّى نا فرحوا بما أُوتُوا أَخَذْنَاهُمْ بَغْتَةً فَإِذَا هُمْ مُبْلِسُونَ . انت قلوبهم وزيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ .
Mushaf sayfa no: 131
Hafızlık sayfa no: 7. Cüz/10. sayfa
HER CANLI TÜRÜ BİRER ÜMMETTİR.
BİLGİ
Canlıların her türü birer ümmettir yani birer topluluktur. Allah'ın can verdiği varlıklar O'nun ayetlerinden olup belli görevler için yaratılmıştır. İnsanlar da yaratılış amaçlarına uygun olarak görevlerini yapmakla sorumludurlar. Fakat insanlar zorunlu olarak değil kendi tercihlerine bağlı olarak bu görevleri yaparlar. Allah, insanlara sorumluluklarını bildirmiş, elçileri aracılığıyla din göndermiştir. Din konusunda bir eksiklik bırakmamıştır. Bundan sonrasını Allah insanın kendi sorumluluğuna bırakmış, insanın muhtaç olduğu şeyleri Kur'an'da açıklamıştır.
MESAJ
Yapıp ettiklerimizden ve tercihlerimizden ahirette hesap vereceğimizi bilerek bu dünyada gönüllü olarak Allah'a kulluk ederiz.
KELİME DAĞARCICI
Dåbbe: Yerde yürüyen her türlü canlı.
Ümmet: Her canlı cinsi, kavim, toplum; kendilerine peygamber gönderilmiş topluluk.
131
TARİHTE BUGÜN
YanıtlaSil1461-Fatih Sultan
Mehmet Trabzon'u aldı.
Böylece Trabzon Rum İmparatorluğu'na son verildi.
1869 - Süveyş Kanalı'nın açılması.
AĞUSTOS
15
CUMA
BİR AYET Onların yaptıkları her işi, bıraktıkların her izi
yazarız.
Yasin: 12
21 1447
BİR HADİS
Başkasının kusurlarını anlatmak istediğinde hemen kendi kusurlarını hatırla.
Rafii
RUMI: 2 AĞUSTOS 1441
HIZIR: 102
Şükrün mikyası; kanaattir ve iktisattır ve rızadır ve memnuniyettir... Şükürsüzlüğün mizanı hırstır ve israftır, hürmetsizliktir, haram-helâl demeyip rast geleni yemektir.
Mektubat
TARİHTE BUGÜN
YanıtlaSil1931 - Ölçüler Kanununun kabul edilmesiyle; okka, endaze gibi eski ölçülerin yerine gram, metre, litre gibi yeni ölçülerin kullanılması öngörüldü.
MART
26
PERŞEMBE
BİR AYET
Yüksek olmayan bir sesle sabah akşam Rabbini an. Gafillerden olma.
A'raf Suresi: 205
7 1447 ŞEVVAL
BİR HADİS
Önce selâm veren, Allah ve Resulüne daha yakındır.
RUMI: 13 MART 1442 KASIM: 139
Küçük ehemmiyetsiz bir çekirdekten, koca dağ gibi bir ağacı halk etmek Kudret-i İlâhiyenin şe'nindendir ve âdetidir ve azametine delildir.
Emirdağ Lâhikası
TARİHTE BUGÜN
YanıtlaSil1929 - lik Tıp Bayramı Haydarpaşa Tıp
Fakültesi'nde kutlandı.
Dünya Hemşireler Günü
12
PERŞEMBE
THURSDAY
MAYIS
MAY
BIR AYET
Ey Adem oğulları! Her secde edişinizde güzel elbiselerinizi giyin.
A'raf Suresi: 31
BİR HADİS
Allah bir kulun rezil olmasını isterse, ilim ve edepten mahrum bırakır.
Oruç çok cihetlerle hakiki vazife-i insaniye olan şükrün anahtarı hükmüne geçer.
Mektubat
2026 BEDIUZZAMAN TAK
YanıtlaSilTARİHTE BUGÜN
1909-Bediüzzaman'ın
"Seda-i Hakikat" isimli makalesi Volkan gazetesinde yayınlandı.
1970-Gediz Depremi.
MART
27 CUMA
81447 ŞEVVAL
RUMI: 14 MART 1442 KASIM: 140
BİR AYET
O gün insan, "Kaçacak yer neresi!" diyecektir.
Kıyamet Suresi: 10
BİR HADİS
Şeytanın avlamak için kadınlardan daha sağlam ağı yoktur.
Dünya ve âhiretteki lezzet ve nîmetlere, iman ile bakılırsa, bunlarda bir hareket-i devriye görülür ki; emsåller birbirini takip eder, biri gider, yerine onun misli gelir.
Mesnevî-i Nûriye
TARİHTE BUGÜN
YanıtlaSil-1910-Fransız Henri Fabre, tekerlekleri olmayan ve su uzerinde seyredebilen bir uçak geliştirerek ilk deniz uçağını icat etti.
MART
28
CUMARTESİ
91447
ŞEVVAL
RUMI: 15 MART 1442 KASIM: 141
BİR AYET
Allah'tan başka sizi koruyacak bir dostunuz da, yardımcınız da yoktur.
Ankebut Suresi: 22
BİR HADİS
Sattığın zaman tartarak ver, aldığın zaman da tartarak al!
Akıl tatil-i eşgal etse de, nazarını ihmal etse vicdan Sanii unutamaz. Kendi nefsini inkâr etse de Onu görür, Onu düşünür, Ona müteveccihtir.
Mesnevî-i Nûriye
İmsak Güneş Öğle İkindi Akşam Yatsı
05.21 06.48 13.14 16.45 19:31 2052
İSTANBUL
GİRESUN
İmsak Güneş Öğle İkindi
Akşam
Yatsı
04 44 06 10 12 37 14 07 18 53 00 14
YanıtlaSilSaygılarımızla,
9786056 704512Kur'an-ı Kerim
ve Sünnetin Ümmete Hitabı
Hıtab'ül-Kur'an ve's-Sünneh Alel-İnsan ve'l Ümmeh
Aziz Müslüman! Kuran'ı Kerim insanın eşref-i mahlük ve "Halifet'ül Arz" -yeryüzünün efendisi olarak yaratıldığından bahseder. İnsana hayatta kaldığı müddetçe, pek çok meselede dünya ahiret huzuru için İlahi emir ve yasakları bildirir. İnsana kul ve aciz olduğunu hatırlatır.
Kur'an-ı Kerim: Zerreden küreye kadar, käinattaki bütün varlıkların insanın hizmetine tahsis edildiğinden bahseder. Bu kadar sayısız nimetlerin karşılığında Allah'u Teâlâ insandan, şükür etmesini, vereni tanımasını ve O'na kulluk etmesini ister.
Yani Allah ve Resulüne itaati, emir ve yasaklara uyarak yaşamayı ister. Asi olanları cehennem ateşiyle korkutarak uyarır. İtaat edenleri ebedi saadet yurdu olan, cennet ve nimetleriyle müjdeler.
Kuran'ı Kerim baştan sona insanı, dünya ve ahirette saadet ve huzur için iman, ibadet ve itaat esaslarına uymaya davet eder. Kişilere, ferdi, ailevi ve toplumla ilgili emir ve yasaklara teslim olup uymayı tavsiye eder. Gaflette olan Müslümanları uyarır ve ikaz eder.
Saygılarımızla,
9786056 704512
YanıtlaSil
Yuksel21 Mart 2026 01:27
SU
IMAM HATİPLERİN İBRET DOLU HİKAYESİ
imam hatipler
Bu kitapta neler okuyacaksınız?
YUSUF
*Imam Hatipler Ne Zaman Açıldı? 1951'de mi, 1924'de mi, 1913'de mi? Ilk Öğrenciler, Nereden Geldiler, Nasıl Kaydoldular, Nasıl Okudular?
mey:meyve
YanıtlaSilmuk:mukaddime
nok:nokta
not:nota
nük:nükte
par.parçası
pen:pencere
rem:remiz
res:resha
tel:telvih
siy. dut:Siyah dutun bir meyvesi
tetim:tetimme
vec:vecih
veh:vehim
106. Biz, bir âyetin hükmünü yürürlükten kal-anır veya onu unutturursak (ertelersek) mutlaka Jaha iyisini veya benzerini getiririz. Bilmez misin ki Allah her şeye kadirdir.
YanıtlaSil(Sonra gelen bir âyetin, daha önceki âyetin hükmü-nü yürürlükten kaldırmasına «nesh» denir. Allah Teâlâ, insanlığın medenî ve kültürel gelişmesine ve bu gelişmenin doğurduğu ihtiyaçlara uygun olarak, ge-rektikçe yeni peygamber ve kitaplar göndermiş, önce-kilere ait bazı hükümleri yürürlükten kaldırmıştır. Naslarının hükmü ebedi olan Kur'an-ı Kerim nâzil olurken, bu döneme mahsus olmak üzere bazı âyetler, diğerlerini neshetmiştir, ancak bunların sayısı olduk-ça azdır ve ilk İslâm neslinin terbiye ve intibakını te-min maksadına yöneliktir.)
107. (Yine) bilmez misin, göklerin ve yerin mülkiyet ve hükümranlığı yalnızca Allah'ındır?
Mn:Münazarat
YanıtlaSilNESH
YanıtlaSilZamanın hükmü nesh etmesi. (Mn.) 117.
NEVRUZ
Nevruz gününün açık olması. (S.T.) 22.
Nevruz-u Sultânî. (S.) 58:10. Söz, 10. sûret
Nevruza tefekkür gözlüğüyle bakmak. (S.) 78:10. Söz, 9. sûret
Ölüm Nevruz Bayramı günümüzdür. (Mn.) 101
FİHRIST/501
YanıtlaSil
yuksel13 Nisan 2026 10:20
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM
ELHAMDÜLİLLAH
ALLAHUEKBER
SUBHANALLAH
ALLAHÜMMESALLİALASEYYİDİNAMUHAMMED
ESTAGFİRULLAH
SALLAAHUALEYHİVESELLEM
BEŞ VAKİT NAMAZI CAMİDE KILAN BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM DEMİŞ
GİBİDİR
ÜMMETİM YILDIZLARA GİDESİYE KADAR KIYAMET KOPMAYACAKTIR
HADİS İ ŞERİF
2878- Meclisler emanettir. Bir mü'minin diğer bir mü'-mine karşı çirkin bir harakette bulunması helal olmaz.
YanıtlaSil697
YanıtlaSil
yuksel21 Nisan 2026 05:29
ya peştemalsız girmesi helal olmaz. Mü'mine kadınlar ise oraya asla giremezler.
۳۰۸۰- بَيْت لا صبيان فيه لا بركة فيه وبَيْتٌ لاَ خَلٌّ فيه يُعَالُ لأَهْلِه
(ابو الشيخ فى الثواب عن ابن عباس)
3080- İçinde çocuk olmayan evde bereket yoktur. Sirke bulunmayan eve fakirlik gelir.
-۳۰۸۱- بَيْتُ الْمُقَدَّسِ اَرْضُ الْمَحْشَر وَالْمَنْشَ ائْتُوهُ فَصَلُّوا فِيهِ فَإِنَّ صَلوةَ فِيهِ كَالْفِ صَلَوةٍ فِي غَيْرِهِ فَإِنْ لَمْ تَسْتَطِعْ فَتُهْدِي لَهُ زَيْتًا يُسْرَجُ فِيهِ فَهُوَ كَمَنْ آتَاهُ فَصَلَّى فِيهِ (حم هـ طب ع عن ميمونة مولاه النبي عم)
3081- Beyt-i Makdis mahşer yeridir. Oraya gelin ve için. de namaz kılın. Çünkü orada kılınan bir namaz, diğer mescitler. de kılınan bin namaz gibidir. Buna gücün yetmezse oraya yakıla cak zeytinyağı hediye et. Böyle yapan kişi, oraya gelip namaz kılan insan gibi sevap alır.
۳۰۸۲ - بَيْنَ الْمَلْحَمَةِ وَفَتْحِ الْمَدِينَةِ سِتُّ سِنِينَ وَيَخْرُجُ الْمَسِيحُ الدَّجَّالُ فِي السابعة (حم) د هـ ع ونعيم فى الفتن قط ض ق عن عبد الله بن بسر)
3082- Melhame (büyük harp) ile Medine'nin fethi ara-sında altı sene olacaktır, yedinci senede ise Mesih Deccal zuhur edecektir.
۳۰۸۳ - بَيْنَ الْعَبْدِ وَالْجَنَّةِ سَبْعُ عِقَابِ أَهْوَنُهَا الْمَوْتُ وَأَصْعَبُهَا الْوُقُوفُ بَيْنَ يَدَيِ اللَّهِ تَعَالَى إِذَا تَعَلَّقَ الْمَظْلُومُونَ بِالظَّالِمِينَ (ابو سعيد في معجمه وابن النجار
عن أبي هدبة عن انس)
3083- Kul ile cennet arasında yedi tehlikeli geçit vardır. En kolay olanı ölümdür. En güç olanı da mazlumlar zalimlerin yakasına yapıştıkları an Allah'ın huzurunda durmak.
٣٠٨٤ - بَيْنَ يَدَيِ السَّاعَةِ مَسْخٌ وَخَسَفٌ وَقَذَفٌ (هـ عن ابن مسعود)
738
YanıtlaSil
yuksel21 Nisan 2026 05:30
cennetine koyacağına, yahut bir çok ecir ve ganimetle çıktığı eve dik etmekten başka bir niyetle evinden çıkmayan kimseye, onu salim döndüreceğine tekeffül etmiştir
-۳۲۳۰ تكلف لك الحوك وصنع ثم تقول إلى صالم كل وصم يان
مكانه (قط عن أبي سعيد قط عن جابر)
3230- Kardeşin sana mükellef bir yemek hazırlamış, sen ana: "Ben oruçluyuml" diyorsun, ye, Yerine sonra bir gün oruç ut. (nafile oruçlunun orucunu bozabileceğine bir delildir.)
-۳۲۳۱- تكمل يَوْمَ القِيمَة سَبْعُونَ أمَّهُ نَحْنُ آخِرُهَا وَخَيْرُها (هـ) عن كترين
حكيم عن ابيه)
3231- Kıyamet günü yetmiş millet tamamlanır. Sonuncu su ve hayırlısı biz oluruz.
٣٢٣٢ - تَكُونُ فِي أُمَّتِي رَجْفَةٌ يَهْلِكُ فِيهَا عَشْرُ الْآفِ عِشْرُونَ أَلْفًا ثَلاثُونَ أَلْفًا يَجْعَلُهَا اللَّهُ مَوْعِظَةً لِلْمُتَّقِينَ وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنِينَ وَعَذَابًا عَلَى الْكَافِرِينَ" (كرعي
عروة بن رويم عن الانصاري)
3232- Ümmetim büyük bir depremle karşı karşıya kala-caktır. On bin, yirmi bin, otuz bin kişi ölecektir. Bu, mü'minler çin bir öğüt ve rahmet vesilesi olurken, kafirler için de serapa bir azap olacaktır.
۳۲۳۳ - تَكُونُ النُّبُوَّةُ فِيكُمْ مَا شَاءَ اللهُ أَنْ تَكُونَ ثُمَّ يَرْفَعَهَا إِذَا شَاءَ أَنْ يَرْفَعَهَا ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةً عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ فَتَكُونُ مَا شَاءَ اللهُ أَنْ تَكُونَ ثُمَّ يَرْفَعُهَا إِذَا شَاءَ أَنْ يَرْفَعَهَا ثُمَّ تَكُونُ مَلِكًا عَضُوضًا فَتَكُونُ مَا شَاءَ اللَّهُ يَرْفَعُهَا إِذَا شَاءَ أَنْ يَرْفَعَهَا ثُمَّ مُلْكُ جَبْرِيَّةٍ ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةً عَلَى مِنْهَا
النبوَّة" (ط حم ن والروياني ض عن حذيفة)
3233- Peygamberlik içinizde, Allah'ın dilediği zamana
-773
sonra nübüvvetin yolunda olan hilafet Allah'ın dilediği müddete kadar devam edecek, sonra kaldırmak isteyince onu kaldıracak; kadar sürecek, sonra onu kaldırmak isteyince kaldıracak, sonra kalacak, sonra Allah onu kaldırmak isteyince kaldıracak, sonra isiran saltanat devri gelecek, o da Allah'ın dilediği zamana kadar onu zorba bir hükümdarlık takip edecek, sonra da nübüvvet yolu Üzerinde olan bir hilafet devri gelecek.
YanıtlaSil٣٢٣٤ - تَكُونُ الأَصْحَابِي زَلَّةٌ يَغْفِرُهَا اللهُ لَهُمْ لِسَابِقَتِهِمْ مَعِي (كر عن محمد بن الحنفية عن ابيه)
3234- Ashabımın zellesi (ayak kayması) olur. Lakin Allah onları benimle beraber güzel geçmişleri bulunduğu için bağışlar.
٣٢٣٥ - تَكُونُ بَيْنَ يَدَيِ السَّاعَةِ أَيَّامٌ يُرْفَعُ فِيهَا الْعِلْمُ وَيُنْزَلُ فِيهَا الْجَهْلُ وَيُكْثَرُ فِيهَا الْهَرَجُ وَالْهَرَجُ الْقَتْلُ (هـ عن ابن مسعود)
3235- Kıyamet öncesi öyle günler olacak ki, o günlerde ilim kalkacak, cehalet yaygın hal alacak, cinayetler çoğalacak.
٣٢٣٦ - تَكُونُ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَ بَنِي الْأَصْفَرِ هُدْنَةٌ فَيَغْدِرُونَ بِكُمْ فَيَسِيرُونَ إِلَيْكُمْ فِي ثَمَانِينَ غَايَةً تَحْتَ كُلِّ غَايَةٍ اِثْنَى عَشَرَ أَلْفًا" (هـ عن عوف بن مالك)
3236- Beni asfar ile aranızda sulh olacak, sonra size hi-
yanette bulunup her birinin altında on iki bin kişi bulunan seksen sancakla size doğru saldıracaklar.
۳۲۳۷- تَكُونُ اَرْبَعُ فِتَنِ الأُولَى يُسْتَحَلُّ فِيهَا الدَّمُ وَالثَّانِيَةُ يُسْتَحَلُّ فِيهَا الدَّمُ وَالْمَالُ وَالثَّالِثُ يُسْتَحَلُ فِيهَا الدَّمُ وَالْمَالُ الْفَرْجُ وَالرَّابِعَةُ الدَّجَّالُ (نعيم
عن عمران بن حصين
3237- Dört fitne başgösterecek: Birincisinde adam öl-dürmek helal sayılacak. İkincisinde hem o, hem de mal, üçüncü-sünde kan, mal, zina helal sayılacak, dördüncüsü ise Deccal'dir.
۳۲۳۸ - تَكُونُ اَمَامَ الدَّجَّالِ سِنُونٌ خَوَادِعُ يُكْثَرُ فِيهَا الْمَطَرُ وَيُقَلُّ فِيهَا
774