BEŞ VAKİT NAMAZI CAMİDE KILAN BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM DEMİŞ
GİBİDİR
ÜMMETİM YILDIZLARA GİDESİYE KADAR KIYAMET KOPMAYACAKTIR
HADİS İ ŞERİF
YanıtlaSil
yuksel4 Şubat 2026 23:14 Nefsin isteklerine uymak merhametsizliği netice verir. (ML)
YanıtlaSil
yuksel4 Şubat 2026 23:10 Bir Hazinenin Anahtarı
RİSALE-İ NUR KÜLLİYATI
FİHRİST VE İNDEKSİ
İSMAİL MUTLU
İKİNCİ BASKI
YanıtlaSil
yuksel6 Mart 2026 18:57 -1929-Arapça ve Farsça dersleri okullardan kaldırıldı.
1939-Almanya'nın Polonya'ya saldırması Üzerine, II. Dunya Savaşı başlamış oldu.
1947-TBMM, Amerikan yardım anlaşmasını oy birliği ile kabul etti.
EYLUL
01
PAZARTESİ
9 1447 R.EVVEL
RUMI: 19 AĞUSTOS 1441
HIZIR: 119
tevekkül ettim
Hud Suresi: 56
BİR HADİS
Misvak kabuğu ile de olsa karnınızı doyurabilecek-seniz insanlardan bir şey istemeyin.
Taberani
İnsan küçük bir âlem olduğu gibi, âlem dahi büyük bir insandır. Bu küçük insan o büyük insanın bir fihristesi ve hülāsasıdır. İnsanda bulunan numunelerin büyük asılları, insan-ekberde
"Esas mana" kelimenin her zaman taşıdığı "asıl mana"dır. "Izafi mana ilişkisinden kazandığı "özel mana"dır. Mesela gün" kelimesinin asıl an-ise, içinde bulunduğu özel sistemden, bu sistemdeki diğer kelimelerle olan lamı dünyanın kendi ekseni etrafında bir defa dönmesi ile oluşan 24 saatlik zaman dilimidir. Bu kelime. Kur'ân'da yeni bir mana kazanmıştır. Bu mana, kelimenin kökünden kaynaklanmaz. "Kıyamet", "ba's" (yeniden dirilme) ve bir "semantik alan" icinde "gün" sözü farklı bir mana yüklenmiştir. نالك "hesap" gibi "ahiret" ve "din” (son hüküm) ile ilgili kelimelerin oluşturduğu kazandığı bu yeni mana izafi manadır. Bu manada "gün" artık basit bir gün يوم الذين "Din gününün maliki" (Fatiha, 1/4) ayetindeki ye kelimesinin olmaktan çıkmış uhrevi bir renge bürünmüştür. Artık "gün" alelāde bir gün değil "ahiret günü” dür.
Aynı şey "saat" kelimesi için de söz konusudur. Kur'an sisteminde "saat", bir günün 1/24'i değil, kıyamet saatidir.
İşte böyle, kelimeler, Kur'ân sistemine girince "asli mana"larından farklı manalar yüklenmişlerdir. Kur'ân'ın "anahtar" kelimelerinin hepsi için aynı durum geçerlidir.
Mesela, "küfr, şükr, ihsan, adalet, birr ve takva" gibi sözcükler, Kur'ân sisteminde "asli mana"lannın dışında tamamen "özel mana"lar kazanmışlardır.
"Küfr" kelimesinin asli manası, örtmek, gizlemek, birinin yaptığı iyiliğe veya verdiği nimete karşı kadir bilmeyip nankörlük etmektir. "Teşekkür et-mek" anlamındaki "şükr" kelimesinin tam karşıtıdır. "Küfr" kelimesi, Kur'ân sisteminde mana değişimine uğramıştır. Artık "küfr" basit bir nankörlük değil, Allah'a, O'nun nimetlerine karşı nankörlüktür; O'nu, ayetlerini ve elçilerini inkâr etmektir.
"Küfr" kelimesi bu "nankörlük" anlamının ötesinde yeni bir mana kazan-mıştır. Bu yeni mana "inkâr" yani inançsızlıktır. Artık "küfr" kelimesi "şükr" kelimesinin değil "iman" (inanmak/tasdik etmek) kelimesinin karşıtı olmuştur. Böylece semantik bir değişime uğramıştır. "Küfr" kelimesi gibi "şükr" kelimesi de anlam değişikliğine uğramış "iman" manasına yaklaşmıştır. Kur'ân'da birçok yerde "şükr", "iman" kelimesinin hemen hemen sinonimi olmuştur. "Küfr" ise inkar etmek (Bakara, 2/6), cuhd yani hakkı bile bile kabul etmemek (bk. Ankebat, 29/47), nankörlük etmek (Bakara, 2/152), beri olmak, tanımamak (İbrahim, 14/22) ve örtmek (Hadid, 57/20) anlamlarında kullanılmıştır.
Arapça kelimeler, Arapça olan Kur'an'da (Yasuf, 12/2, Taha, 20/113, Sora, 42/7, Ahkaf, 46/72) kullanılırken cahiliye dönemindeki anlamlarını aynen muhafaza etme-mişler, önemli seviyede anlam değişimine uğramışlardır. Bazı kelimelerin anlamları genişlerken bazıları daralmış, bazıları da tamamıyla yeni manalar yüklenmiştir. (Izutsu, Kur'an'da Dini ve Ahlakt Kavramlar, s. 110)
Kur'an kelimelerinin hemen hemen hepsi cahiliyle döneminde şu veya bu şekilde kullanılmışlardır. Kur'ân, özellikle anahtar terimleri yeni mana-lar ile farklı ilişkiler sistemi içinde kullanmış, derin ve etkili bir değişiklik yapmıştır. (fzutsu, Kur'an'da Allah ve Insan, s. 16) Kur'ân; Arapların inanç, fikir ve hayat tarzını kökten değiştirdiği gibi kelimelerin, özellikle anahtar terimlerin anlam sahasını, kullanım alanını ve biçimlerini de değiştirmiştir.
Kur'an'ın anlaşılmasında, bu değişikliğin ve anahtar kelimelere yüklenen değişik ve farklı manaların dikkate alınması ve titiz bir şekilde incelenmesi ve tahlil edilmesi gerekir. Dolayısıyla bir anahtar terimin sadece sözlüklerde belirtilen anlamlarıyla yetinilmesi o terimin Kur'ân'daki gerçek anlamını ortaya koyamaz. Belki o konuda bir fikir ve önbilgi verebilir. Ama asıl ve
hakiki manasını anlamada yeterli değildir. Özellikle, Kur'ân'ın bu anahtar sözcükleri başka bir dile aktarıldığı zaman sözlük manası ile verilmesi hiç yeterli değildir. Aşağıda insanın olumlu ve olumsuz yöndeki inanç, söz, fiil ve davranışlarını anlatan Kur'ân kelimelerinin, ism-i failleri karşısında vereceğimiz Türkçe karşılıklar, o kavramın ifade ettiği manaları tam olarak yansıtmamaktadır. Mesela Kur'ân'ın en önemli anahtar kelimelerinden bi-risi olan "zulüm" kelimesini, "kötülük etmek" veya "haksızlık etmek" diye anlamlandırdığımız zaman yanlış olmaz ama bu kavramın Kur'ân'da ifade ettiği manayı tamamen yansıtmaz. "Zalim", sadece "haksızlık eden" veya "kötülük eden" değildir. (Izutsu, Kur'an'da Dini ve Ahlakı Kavramlar, s. 46-47) Aynı şekilde
"cehl" ve bunun isim-sıfat şekli olan "cahil” sözcüğünün "âlim" kelimesinin zıddı dolayısıyla temel anlamının "bilgisiz" olarak alınması bu kavramın tam anlamını yansıtmaz. Bu anlam yanlış değildir ama kâmil değildir, eksiktir, yetersizdir. (Izutsu, Kur'an'da Dini ve Ahlakt Kavramlar, s. 51-61)
Kur'ân kelimelerinin bu derin ve engin, sözlüklerdekinden daha farklı ve geniş anlamlarından dolayı bir başka dile tercüme edilip edilemeyeceği konusunda ihtilafa düşülmüştür. (Yazır, 1, 9-18; Cerrahoğlu Ismail, Tefsir Usulü, s. 215-220)
"Tercüme", bir sözün anlamını diğer bir dilde dengi bir kelime ile ay-nen ifade etmektir. "Tercüme, asıl manasına tamamen, mutabık olmak için
Yüce Allah'a yönelenlerin yolu, dosdoğru yol olan İslam dinidir. Mü'min suresinin 7'nci ayetinde "doğru yol", "Allah'ın yolu" olarak ifade edilmiş ve bu yola uyanlara meleklerin dua ettiği bildirilmiştir:
cehennem azabından koru." (Mo'min, 40/7) ve onlan Senin yoluna uyanlan bağışla وَاتَّبَعُوا سَبِيلَكَ وَفِهِمْ عَذَابَ الْجَحِيمِ
"(Ey Peygamberim!) De ki: 'Ey insanlar! Şüphesiz ben, yer ve göklerin hükümranlığı kendisine ait olan Allah'ın hepinize gönderdiği peygamberi-yim. Ondan başka hiçbir ilah yoktur. O, diriltir ve öldürür. O halde Allah'a ve onun sözlerine iman eden ümmi Peygamber'e iman edin ve O'na uyun ki doğru yolu bulasınız." (Araf, 7/158)
Yüce Allah, bu ayette, Hz. Muhammed'i (s.a.s.) bütün insanlara peygam-ber gönderdiğini; O'nun önceden dinî konularda öğretim almamış, okuma yazma öğrenmemiş, hakkı tebliğ etmekle görevli ümmi bir elçi olduğunu Allah'a ve Allah'ın kelimelerine iman ettiğini bildirmekte, Peygamberi va-sıtasıyla insanlara üç şeyi emretmektedir: (a) Allah'a iman, (b) peygambere iman, (c) peygambere ittiba. Peygambere ittiba eden, Allah'ın emir ve yasak-larına uymuş olur. Çünkü peygamber, insanlara Allah'ın mesajlarını iletir. Peygambere ittiba, Kur'ân ve sünnete uymakla mümkün olur. Bu husus, şu ayette açıkça ifade edilmektedir:
"(Ey Peygamberim!) De ki: 'Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlanınızı bağışlasın. Çünkü Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir." (Al-1 Imran, 3/31)
Ayette, Allah'ın sevgisini kazanmanın yolunun peygambere uymak olduğu ifade edilmektedir. Şu ayetlerde de Hz. Peygamber'e uyanlar övülmektedir:
Allahım. Muhammed'e ve Muhammed'in âline salât eyle; hem de dünyayı yarattığın günden taa, kıyamet gününe kadar semadaki yıldızların sayısınca..
Kendilerine böyle bir salât eylemek sureti ile ikram edip muazzez ve muhterem eyle.
Devam edelim:
Allahım, Muhammed'e ve Muhammed'in âline salât eyle. Yedi denizlerin içinde yarattığın şeylerin sayısı kadar.. Şunlardan ki, ilmini ancak sen bilirsin. Bundan sonra da, taa, kıyamet gününe kadar ya-ratacağın şeylerin sayısı kadar..
Bu cümlenin daha açık şerhi şudur:
Allahım, bütün bu sayıların, ancak zatının bildiği sayısınca çok; Resulüllah S.A. efendimize, onun çocuklarına ve tümden tabi olan ümmetine salât ederek şanlarını muazzez ve mufahham eyle.
Salavat-ı şerifeye devam:
Allahım, Muhammed'e salât eyle; keza Muhammed'in âline de. Yerin doğularında ve batılarında bulunan kum tanelerinin sayısı ka-dar..
Yani: Resulüllah S.A. efendimize ve onun ümmetine salât ederek, şanlarını muazzez ve mükerrem eyle.
Allahım, Muhammed'e salât eyle; keza Muhammed'in âline de.. İnsan ve cin nev'inden yaratmış olduğun, kıyamete kadar da yaratıcı olduğun şeylerin adedi kadar..
Yani:
Bütün bu sayılanların adedi kadar: Güzin-i enbiya, İma-ı etkı-ya sultanımız Seyyid'ül-kevneyn Nebiyy'üs-sakaleyen Muhammed S. A. efendimiz ve kendisine tabi olan ümmetine tam salât ederek, şanla-rını muazzez ve mükerrem eyle.
Salavat-ı şerifeye devam edelim:
Allahım.
Ey hacetleri yerine getiren, duâlara icabet eden şanı büyük Al-lahım.
Allahümme salli alâ Muhamme din ve alâ âli Muhammedin aded'et-tuyuri vel-hevammi ve aded'el-vühuşı vel-akami fimeşarık'il-ardı ve mağa ribiha.
Allahümme salli alâ Muhamme din ve alâ âli Muhammedin aded'el-ahyai vel-emvati.
Allahümme salli alâ Muhamme-din ve alâ âli Muhammedin adede maazleme aleyh'il-leylü ve maeşraka aleyh'in-neharu min yevme halakted-dünya ila yevm'il-kıyameti.
Allahümme salli alâ Muhamme din ve alâ âti Muhammedin adede men yemşi alâ ricleyni ve men yemşi alå erbain min yevme halakted-dünya ila yevm'il-kıyameti.
Allahümne salli alâ Muhamme din adede men sallâ aleyhi min'el-cinni vel-insi vel-meläiketi min yevme halakted-dünya ila yevm'il-kıyameti.
Allahümme salli alâ Muhamme din adede men lemyusalli aleyhi.
Allahümme salli alâ Muhamme-din
*
**
Allahım, Muhammed'e ve Muhammed'in âline salát eyle: Kuşların, hevam-mın, vahşilerin ve yerin doğularında, batılarında bulunan dağların sayısı kadar..
Allahım, Muhammed'e ve Muhammed'in âline salât eyle: Dirilerin ve ölü lerin sayısımca.
Allahım, Muhammed'e ve Muhammed'in âline salât eyle: Gecenin, üzerine ka-ranlık ettiği şeyler, gündüzün nurunu çaktığı şeyler sayısınca.. Dünyayı yarattığın günden taa, kıyamet gününe kadar..
Allahım, Muhammed'e ve Muhammed'in âline salåt eyle. İki ayak üstü yü rüyenlerin, dört ayak üstü yürüyenlerin sayısınca.. Dünyayı yarattığın günden; taa, kıyamet gününe kadar...
Yani: Yerlerde bulunan büyük küçük cümle hayvanatın.. Pire, karınca ve benzeri hayvanattan nekadar varsa, hepsi dahil..
Vahşilerin ve yerin doğularında ve batılarında bulunan bütün dağların sayısı kadar..
Bu cümlenin kısaca şerhi şudur:
Allahım, bütün bu sayıların adedi kadar çokça, Resulüllah S.A. efendimizi ve ona tabi olan ümmetini kereme nail eyle.
Salavat-ı şerifeye devam edelim:
Allahım, Muhammed'e ve Muhammed'in âline salât eyle.. Diri-lerin ve ölülerin sayısınca..
Hulása: Nekadar canlı varsa.. nekadar ölmüş olan varsa.. hepsinin sayısı kadar çok salât ederek, Resulüllah S.A. efendimizi ve onun tam tabi olan ümmetini kereme nail ederek muazzez ve mükerrem eyle.
Salavat-ı şerifeye devam edelim:
Allahım.
Ey günahları bağışlayan, ayıpları örten, hacetleri bitiren, duâlara icabet eden şanı büyük Allahım..
Muhammed'e ve Muhammed'in âline salât eyle.. gecenin üze-rine karanlık ettiği şeyler, gündüzün nurunu çaktığı şeyler sayısınca.. Dünyayı yarattığın günden taa, kıyamet gününe kadar..
Bu salâvat-ı şeirfenin kısaca şerhli manası şu demeğe gelir:
Allahım, dünyayı yarattığından, taa, kıyamet gününedeğin, ge-cenin karanlığı, gündüzün aydınlığı altına giren şeylerden ne mikdar varsa.. cümlesinin adedi kadar. İmam'üs-sakaleyn, Cedd'üs-sıbtayn (Hazret-i Hasan ve Hazret-i Hüseyin'in şanlı dedesi) Resulüllah S.A. efendimizin ve ona tabi olan âlinin üzerine tazim ve tekrim salâtı in-zal eyle.
Salavat-ı şerifeye devam edelim:
Allahım.
Ey Kerim Rahim ihsan ve nimet sahibi şanı büyük kibriyası yü-ce Allahım.
üstüne yürüyenlerin.. Muhammed'e salâ teyle; keza Muhammed'in âline de.. İki ayak
Dört ayak üstü yürüyenlerin sayısınca.. Hem de, dünyayı yarat-tığın günden, taa, kıyamet gününe kadar.
Cümlenin kısa şerhli manası şu demeğe gelir:
Allahım, gelmiş geçmiş, gelecek nekadar iki ayaklı, dört ayak-11 hayvanatın varsa o kadar Resulüllah S.A. efendimize salât ederek muazzez ve mükerrem eyle. Keza onun âline de..
Salavat-ı şerifeye devam edelim:
Allahım, Muhammed'e salát eyle. Hem de kendisine salavat okuyan insan cin ve meleklerden salâvat okuyanların sayısınca.. Dün yayı yarattığın günden taa, kıyamet gününe kadar..
Yani: Bütün bu salavat okuyanların ve okumuş olanların sayısın-ca, Resulüllah S.A. efendimize salât ederek, yüce makamını daha da yücelt..
Devam edelim:
Allahım, Muhammed'e salât eyle; kendisine salavat getirme-yenlerin sayısınca..
Yani: Bütün bu salavat okumayanların sayısı kadar, Resulüllah S. A. efendimize salât ederek, kadrini yücelt, iclâl ve ikram eyle..
Salavat-ı şerifeye devam edelim:
- Allahım, Muhammed'e ve Muhammed'in âline salât eyle.. Ama. kendisine nasıl salåt edilmesini seviyorsa öyle..
Bazı nüshalarda, son cümle biraz değişik olarak şöyle gelmiştir:
Kendisine nasıl salát edilmesi gerekiyorsa..
Böylece, Resulüllah S.A. efendimize salât, tahiyyat tekrimi ederek, kendisini muazzez ve muhterem eyle.. Keza onun âlini de eyle..
Salavat-ı şerifeye devam edelim:
Allahım.
Ey celâl ve ikram sahibi şanı büyük, nimeti her şeye şamil Allahım.
Muhammed'e salát eyle; Muhammed'in âline de.. Onun şanına nasıl salât edilmesi lâyık ise öyle olsun..
Bu cümlenin kısaca şerhli manası şudur:
Allahun, Resulüllah S.A. efendimizin ve onun, tabi olan ümmeti üzerine yüce sanlarına mutabık, üstün makamlarına muvafık salât ederex iclâl ve ikram eyle..
Salavat-ı şerifeye devam edelim:
Allahım, Muhammed'e ve Muhammed'in âline salât eyle.. O ka-dar ki, ona olacak salâttan vana hiç bir şey baki kalmasın..
Bu cümlenin kısaca şerhli manası şudur:
Allalım, salavat çeşitlerinden hiç biri hariç olmamak üzere, on ların hepsi ile, Resulüllah S.A. efendimiz ve onun âli üzerine salât eyle.
Salavat-ı şerifeye devam edelim:
- Allahım, evvellerin içinde Muhammed'e salât eyle..
Yani: Resulüllah S.A. efendimizden evvel gelen nebilerin ve resu rasında, Resulüllah S.A. efendimize salât eyle.. Şanını yüce kıl
S.A efendimizden sonra dünyaya teşrif eden mümin, sıddık, şehid, sa-Resulüllah S.A. efendimizden sonra gelenler sunlardır: Resulüllah
lih, mükerren: veliler, mükemmel âlimler..
Cümlenin toplu manası şöyledir:
Dunya yaratıldıktan bu yana taa, kıvamete kadar Allah katin-da makbul mükerrem, mukarreb olanlar arasında Resulüllah S.A. efen-dimizin şanını yüce eyle..
Salavat-ı şerifeye devam edelim:
lát eyle. Allahım, Muhammed'e mele-i âlada, taa, din gününe kadar sa-
Bu cümlede geçen:
Mele-i alâ.
Tabirinden murad, mekânları yüce olan meleklerdir.
--Din günü.
Tabiri ile de, kıyametin kopup, hesapların görüleceği ve herkesin ettiğini bulacağı gün anlatılmaktadır.
Maşaallah..
Yani: Allah'ın dilediği şeyler vücuda gelir; onun istediği şeyler olur.
Kuvvet yoktur.
Bill:assa, ibadet ve taat, buraya gelinceye kadar olan Resulüllah S.A. efendimize okunan salavat-ı şerifeleri okumaya..
Ancak, yüce ve azim Allah'ındır.
Yani: Şanı büyük, kendisinden başka ilah olmayan nimeti her şeye şamit Allah'ın yardımı ve başarısı ile bu olanlar olmuştur.
Beşinci hizip (BÖLÜM) burada tamam oldu.
**
Burada ınüellif merhum, diğer hiziplerin dışında beşin hizbi (PÖLÜMÜ):
Alemlerin Rabbı Allah'a hamd olsun.
Diye bitirmedi.
Maşaallah, Kuvvet ancak Yüce ve azim Allah'ındır.
Diyerek bitirmiştir. Bunun sırrı ve hikmeti şu olsa gerek:
Okuyerlar, buraya gelinceye kadar çeşitli, çok büyük şerefli, Al-
lah katında makbul olan salavat-ı şerifeler, Tazimat-ı Muhammediye ve Tekrimat-ı Ahmediyeler gördüler. Bunlarda; bol sevaplar, değişik faydalar, üstün yararlar vardır. Bunları okuyan kimse, ilâhî bir ya. kınlık bulduğu zaman, şeytan kendisine bir beğenmişlik hali getirir; uche kaptırır veya şöyle der:
Sen bu salatlarla Hukuk-u Muhammediyeyi yerine getirdin..
Bunlardan başka bir vesvese de verebilir; işi bozar. İşte, böyle bir şeyler olmaması için, müellif merhum o cümle ile hizbi bitirdi. Ta ki, okuyanlar şöyle diyeler:
ve alâ âli Muhammedin kema yecibü en yusallâ aleyhi
Allahümme salli alâ Muhamme din ve alâ âli Muhammedin kema yenbağı enyusalla aleyhi.
Allahümme salli alâ Muhamme-din ve alâ âli Muhammədin hatta là-yebka şey'ün mines-salāti aleyhi.
Allahümme salli alâ Muhamme din fil-evveline ve salli alâ Muhamme-din fil-âhirine.
Allahümme salli alâ Muhamme din fil-meleil-a'lâ ila yevm'id-dini.
Maşaallahü la kuvvete illâ bil-lah'il-aliyy'il-azim.
EL-HİZB'US-SADISÜ FİYEVM'İS-SEBTİ
Allahümme salli alâ Muhamme-din ve alâ âli Muhammedin ve a'tıh'-il-vesilete vel-fazilete ved-derecet'er-refiate veb'ashü makamen mahmu-den'illezi vaadtehu inneke låtuhlif'ül-miade.
Allahümme azzim şanehu ve
beyyin
Allahım, Muhammed'e ve Muhammed'in âline salât eyle: Kendisine nasıl salât edilmesi gerekiyorsa (edilmesini seviyorsa) öyle..
Allahım, Muhammed'e ve Muhammed'in åline salât eyle. Onun şanına nasıl salât edilmesi lâyık ise, öyle olsun.
Allahım, Muhammed'e ve Muhammed'in âline salât eyle; o kadar ki, ona olacak salâttan yana hiçbir şey baki kalmasın.
Allahım, evvellerin içinde Muhammed'e salât eyle; âhirlerin içinde Muham-med'e salát eyle.
Allahım, Muhammed'e mele-i alâda, taa, din gününe kadar salât eyle.
Masaallah, kuvvet yoktur; ancak yüce ve azim Allah'ındır.
ALTINCI BÖLÜM: Cumartesi günleri başlanır.
Allahım, Muhammed'e ve Muhammed'in âline salåt eyle. Ona vesile, fazilet ve yüksek derece ihsan eyle. Kendisine vaad ettiğin Makam-ı Mahmud'a yükselt. Çünkü sen, vaadden dönmezsin.
zorunda olduğumuz kişileri, hangi sebeple olursa olsun, aç bırakmak doğru değildir. Aç bırakılan kişi, karnını doyurmak için değişik yollar arar. Hırsızlık bile yapabilir.
Çok yaşayan bilmez, çok gezen bilir: Çok gezen, gezdiği ve gördü-ğü yerlerde birçok şey öğrenir. Bu yüzden de çok yaşayandan daha fazla şey bilir.
Çöreğin büyüğü unun çoğundan olur: Az undan büyük çörek olma-yacağı gibi, az malzeme ile de büyük bir iş yapılamaz.
Çul içinde aslan yatar: Bir insanın değeri, giysisinden değil, bilgisi, görgüsü ve davranışlarından belli olur. Dört dörtlük bir adam, ekono-mik durumundan dolayı pekâlâ çul gibi bir giysi içinde olabilir.
Çürük tahta çivi tutmaz: Çok eskimiş ve kullanma süresini doldur-
muş şeyleri onarmaya kalkmak, boşuna bir çabadır. Onları yenisi ile değiştirmek daha doğrudur.
helal kabul edilir. Çocuk, oyun oynarken üstünü kirletir. Bu yüzden de giydiği şeyleri çabuk eskitir. Eskitmese bile, büyüdüğü için giydiğini bir süre sonra giyemez olur. Bu nedenle çocuğa pahalı giysi almak doğru bulunmaz ve haram sayılır.
Çocuktan al haberi: Çocukların yüreği temizdir. Ayrıca neyin söyle. nip neyin söylenmeyeceğini de ayırt edemezler. Bu yüzden ne gör müşlerse ne duymuşlarsa onu anlatırlar.
Çoğu zarar, azı karar: Çok yararlı bir besin bile, fazla yenildiğinde insanı rahatsız eder. Spor faydalıdır ama haddinden fazla yapılırsa insana zarar verir. Yaptığımız her işte ölçülü olmalı yani aşırıya kaç mamalıyız.
Çok bilen çok yanılır: Bir kimsenin her şeyi bilmesi mümkün değildir. Herkesin bilemediği pek çok şey vardır. "Çok biliyorum", diyerek, her konuda fikir yürüten kimse, bu yüzden çoğu zaman yanılır.
Çok gezen çok bilir: Çok gezen, çok yer görür, dolayısıyla çok şey öğrenir.
Çok havlayan köpek ısırmaz: Kızgınlık hâlinde bağırıp çağıran in-san böylelikle rahatlar. Rahatladığı için de fiziki olarak saldırma ihti-yacı duymaz.
Çok koşan çabuk yorulur: Aceleyle iş yapmaya kalkan, çabuk yoru-lur. Dinlenmesi de uzun sürer ve işi zamanında bitiremez. Acele etme-yip kendini fazla yormadan ve planlı çalışan ise işi zamanında bitirir.
Çok mal haramsız, çok laf yalansız olmaz: Parayı kazanmak kolay
değildir. Bu yüzden, aşırı mal varlığı olan kişinin, bunu yasal ya da ah-lâki olmayan yollardan elde ettiği düşünülür. Çok fazla konuşan kişinin de sözlerinin bazılarının yalan olduğu varsayılır. Yasal olmayan yol-
lardan para kazanmak da yalan söylemek de iyi bir insana yakışmaz.
Çok naz âşık usandırır: Sürekli naz yapan, âşığını bıktırıp kendin-den soğutur.
Çok söyleme arsız, aç bırakma hırsız edersin: Çok sık uyarılmak kimsenin hoşuna gitmez. Çok sık uyardığımız kişi isyan eder. Bakmak
Bu dünya dârü'l-hikmettir, dârü'lhizmettir; dârü'l-ücret ve mükâfat değil. Buradaki, a'mâl ve hizmetlerin ücretleri berzahta ve ahirettedir. Buradaki a'mâl, berzahta ve ahirette meyve verir.
"Vakit geçirmeden yola devam edilmesinin" önemli oldu-ğunu anlatmak için "yolcu yolunda gerek" deriz. Bu atasözünü çoğunlukla bir yere gitme hazırlığında olan fakat çeşitli sebep-lerle oyalanan kimselerin zamanlarını boşuna geçirmelerini önlemek ya da hedefinden uzaklaşan kişilere amaçlarını ha-tırlatmak için kullanırız.
Gerçekten de şu hayatta hepimizin takip ettiği bir yol ve varmak istediği bir yer vardır. Şairin de dediği gibi:
"Yollar ki gider kimsesiz, sonsuz yollar.
Hep birer sessizlik çizgisi oldu, akşamın göğsünde."19
İşte bu çizgiyi takip eden gün ve gecelerde bazı kimseler sonu karanlığa çıkan yanlış yolların tozunu yutarken, bazılan da tercihini en doğru olandan yana yapar. Birinci yolun mű-davimleri ektiğini sadece bu dünyadayken biçer, yani onların eline öbür dünyada kayda değer bir şey geçmez ve bütün bek-lentileri de suya düşer.
19 Musavver Muhit (dergi) sayı:, 31-32 / Ahmet Haşim
"Kim ahiret kazancını isterse onun bu kazancını artınız; kim dünya kazancını tercih ederse ona da bundan veririz; ama onun ahirette hiçbir nasibi olmaz."20
ki? Hangimiz ahirette böyle bir mahrumiyet yaşamak isteriz
Doğrusu biz istemeyiz!
O sebeple ikinci yoldan gitmeyi tercih ediyoruz. Salih kimselerin gittiği hakikatli yoldan... Çünkü bu yolun yolcu-ları sonsuz mutluluk yurduna selametle varırlar. Oraya var-dıklarında ise artık üzerlerinde yol yorgunluğu kalmaz ve yol boyunca karşılaştıkları sıkıntıların bütün izlerinden de kurtul-muş olurlar. Şimdi de gözlerimizin önüne bir cennet sahnesi getirelim:
"(Cennetlikler) birbirlerine dönüp sorarlar:
'Doğrusu biz' derler, 'Daha önce yakınlarımız arasındayken için için bir korku taşımaktaydık (değil mi?) Şimdi ise Allah bize lütfuyla muamele etti de bizi kavurucu azaptan korudu. Elbette biz bundan önce yalnız O'na yalvarıyorduk. Şüphesiz ihsanı bol ve çok merhametli olan da yalnız O'dur."21
Nasıl, böyle bir sahnenin içinde yer almak istemez miy-diniz?
Belki de içinizden şöyle diyebilirsiniz, "Öyleyse sadece ahi-retteki kazancımızı artırmaya bakalım, dünyalık da neymiş, bunun için uğraşmayalım."
Bunu da yapmayalım işte! "...Dünya ve ahiret, birbirinin devamı olan ve birlikte kazanılan hayatlardır. İnsanlardan beklenen, hayata gözlerini açtıkları dünya ile hayata gözlerini
yumduktan sonraki ahiret arasında bir denge kurmalarıdır. "22 Zaten bunun ölçüsü Kur'an ve sünnette verilmiştir. Bu ölçüye uyan kimseler her iki tarafta da kazançlı çıkar, rahat eder.
O hâlde, bizi sonsuz mutluluk yurduna götürecek olan bu ikinci yoldan çıkmayayım ve bir yolcu olduğumuzu unutup da gereksiz şeylerle oyalanmayalım. Nihayetinde bu hakikatli yolun üstünde tıpkı mayınlar gibi döşenmiş olan sinsi tuzaklar vardır, tuzak kurucular vardır.
Yüce Allah cümlemizi bu tuzaklardan ve tuzak kurucuların şerrinden korusun.
66 Yolun doğrusu kendine apaçık belli olduktan sonra Resûlullah'a karşı çıkan ve müminlerin yolundan başkasını izleyen kimseyi saptığı yönde bırakırız ve onu cehenneme atarız. Orası varılacak ne kötü bir yerdir! (Nisă, 4/115)
Mushaf sayfa no: 96
Hafızlık sayfa no: 5. cüz/05, sayfa
MÜSLÜMANLARDAN AYRILANI AZAP BEKLEMEKTEDİR.
BİLGİ
Hz. Peygamber zamanında hırsızlık yapan bir kişi cezaya mahkům olmuştu. Ancak bu kişi kaçarak müşriklerin tarafına geçmişti. Rabbimiz ise, İslam'ı öğ-rendikten sonra Resullullah'a karşı çıkmanın ve Müslümanlardan ayrılmanın büyük bir günah olduğunu bildirdi. Bireysel olarak ibadet etmek nasıl bir vazife ise, toplumda Müslümanların yanında olmak, birlik ve beraberliği ilgilendiren hususlarda Müslümanlarla birlikte hareket etmek de dinî bir vazifedir. Hakkın-da ayet ve hadis bulunan bir meselenin hükmü üzerinde Müslümanlar ittifak etmişlerse bu ittifaka (icmâa) da uymak gerekir.
MESAJ:
Müslüman, Resulullah'ın yolunu takip eder. Müslümanlarla birlikte hareket eder.
" Erkek olsun, kadın olsun her kim iman etmiş olarak dünya ve ahiret için yararlı iyi işler yaparsa işte onlar cennete girerler ve zerre kadar haksızlığa uğratılmazlar.99 (Nisa, 4/124)
ولان امنوا وعملوا الصَّالِحَاتِ سَنُدْخِلُهُمْ جَنَّاتٍ القرى من تحتها الأنهار خالدين فيها أبداً وَعْدَ الله ومن أصدق من الله قبلا • لَيْسَ بِأَمَانِيَكُمْ ولا أماني أهل الكتاب من يَعْمَلْ سُوءًا يُجز به حدلة من دون الله ولنا ولا نَصِيرًا . وَمَنْ قتل من الصالحات من ذكر أو أنثى وَهُوَ مُؤْمِنٌ الاوليك يدخلون الجنة ولا يُظْلَمُونَ نَقِيرًا . وَمَنْ حسن دينًا مِمَّنْ أَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلَّهِ وَهُوَ مُحْسِنُ وَاتَّبَعَ ملة الرهيمَ حَنِيفًا وَاتَّخَذَ اللَّهُ إِبْرَاهِيمَ خَلِيلًا وَلِلَّهِ ما في السمواتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ وَكَانَ اللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ نيما . وَيَسْتَفْتُونَكَ فِي النِّسَاءِ قُلِ اللَّهُ يُفْتِيكُمْ بهِنَّ وَمَا يُتْلُ عَلَيْكُمْ فِي الْكِتَابِ فِي يَتَامَى النِّسَاءِ لتِي لَا تُؤْتُونَهُنَّ مَا كُتِبَ لَهُنَّ وَتَرْغَبُونَ أَنْ تَنْكِحُوهُنَّ وَالْمُسْتَضْعَفِينَ مِنَ الْوِلْتَانِ وَأَنْ تَقُومُوا لِلْيَتَامَى بِالْقِسْطِ وَمَا تَفْعَلُوا مِنْ خَيْرٍ فَإِنَّ اللَّهَ كَانَ بِهِ عَلِيمًا .
Mushaf sayfa no: 97
Hafızlık sayfa no: 5. cūz/04. sayfa
SALİH AMEL CENNETE GÖTÜRÜR.
BİLGİ
Allah'ın koyduğu kurallara riayet etmeyip kendi akıllarınca uydurdukları din anlayışına göre hareket eden insanlar her devirde bulunabilmektedir. Peygam-berimiz devrinde de bazı insanlar, günah işleseler bile Allah'ın kendilerine azap etmeyeceğini söylüyorlardı. Bunun üzerine Rabbimiz önceki ayette, söz konusu kişilerin iddialarının bir kuruntudan ibaret olduğunu ve günah işle-yenlerin ceza çekeceğini bildirdi. Bu ayette ise Allah'ın emrine uyarak iman eden ve sâlih amel işleyenlere mutlaka mükâfat verileceği müjdelenmektedir. İman etmeyene ise mükâfat yoktur.
MESAJ:
Allah, inanan kimselerin yaptıkları iyi amellerin mükâfatını mutlaka verecek ve onları cennete koyacaktır.
E ğer bir islâmî hizmet bugün başlasaydı, içlerinden birileri kurda kuşa yem olurken diğer yapılar "nasıl olsa sıra bana gelmez" diye kenarda durup olan biteni vurdumduymazlıkla seyret-mez, bu yıkım sürecinde birgün sıranın kendisine de geleceğini hesap ederek daha ilk hukuk ihlâlinde sesini var gücüyle çıkarırdı Kardeşlerini kurda rüşvet vererek kendi canını kur-tarma tuzağına düşmezdi.
Ey günahları bağışlayan, ayıpları örten, hacetleri bitiren, dua-ları kabul eden şanı büyük, nimeti her şeye şamil kendisinden başka ilah olmayan Allahım.
Muhammed'e ve Muhammed'in âline salât eyle.
Yani: Kendisine tabi olan ummetine..
Ona VESİLE ihsan eyle.
VESİLE: Cennat-ı aliyatın en yüksek derecesidir.
Fazilet ve yüksek derece ihsan eyle.
Yanı: Cümle mahluk üzerine üstünlük taşıyan fazilet; bütün de-recelerden yüksek derece..
- Kendisine vaad ettiğin MAKAM-I MAHMUD'a yükselt.
العالمين وبانت العربي التعليم اللهم انه والعمالة امين كانت العالمين اللهم بارت المعهُ عَنا افضل السلام والده ما افضلها حازت التي علامة بارت العالمين اللهم يا رباني استلك العود ورحمي وسوب على وتعا فيني من جميع السلام و اللوا والخارج من الأَرْضِ وَالنار بين السماء نك على كل شى قدير يرحمك وأن من الوفي والمُؤْمِنَاتِ وَالْمُسْلِمِينَ وَالمُسْلِمَاتِ الأحياء منْهُمْ وَالْأَمْوَاتِ وَرَضِيَ اللَّهُ عَن الواحه
bahu e eblichiccatahu ve bey sin fazileteha ve takabbel gefantahis Almmatihi vesta milna bisinnetihi p Rabbel alemine ve ya Rabbel ary
Allahümme ya Rahbihpurna imretihi vetahte livaihi veskina sexihi venfa'na himahabbetihi Amir Rahbel Alemine.
Allahümme ya Rabbi bellighi an na efdales selami veczihi anna efdale macazeyte bihin nebiyye an ümmetihi ya Rabbel klemine.
Allahümme ya Rabbi inni es'elü he entağfire li ve terhameni ve tetube aleyye ve tuafiyeni min cemil beläi vel-belvail harici minel arzi ven-nazili mines semai inneke ala külli şey'in kadirün birahmetike ve entağfire lil mü'minine vel mü'minati vel müslimi ne vel müslimat'il-ahyai minhüm vel emvati ve radiyallahü an ervacihi
Allahım, onun şanını muazzam eyle. Bürhanını beyan eyle. Hüccetini zahir kal. Onun faziletini açıkla. Ümmeti hakkında yapacağı şefaatı kabul eyle. Bize onun sünneti ile amel etmeyi nasih eyle. Ey Alemlerin Rabbs. Ey Büyük Arş'ın Rabbi..
Allahım, ya Rabbi, bizi onun cemaatı ile, sancağının altında haşreyle. Onun käsesi ile bize içir. Onun sevgisinden bizleri faydalandır. Ey Alemlerin Rabbı. Amin!.
Allahım, ya Rabbi, bizden ona selámın en faziletlisini tebliğ eyle. Bizden yana onu mükafatlandır. Hem de, bir peygamberi ümmetinden yana mükafatlan dırdığın şeylerin en faziletlisi ile.. Ey Alemlerin Rabbt..
Allahım, ya Rabbi, senden dilerim: Beni bağışlayasın, bana merhamet eyle yesin tevbeni kabul eyleyesin. Bütün belalardan yana bana afiyet ihsan eyleyesin. Keza yerden çıkan belalardan da, semadan inenden de.. Çünkü sen, her şeye kadirsin, rahmetinle..
Erkek müminleri ve kadın müminleri, erkek müslümanları, kadın müsli manları da bağışlayasın. Keza bunların ölülerini, dirilerini de.
Yani: Dininin bürhanını sair dinler üzerine aşikâr eyle.
Hüccetini zahir kıl.
Burada, Resulüllah S.A. efendimizin nübüvvetinin doğruluğuna delåiet eden hüccetler, kasd edilmektedir.
Onun faziletini açıkla.
Bu cümlenin şerhli manası şudur:
Ey duaları kabul buyuran Yüce Zat, Resulüllah S.A. efendi-mizin taziletini cümleden ziyade kıl. Katındaki yakınlığını ve mak-bul olduğunu cümle mahluk arasında aşikâr eyle.
onun Ümmeti hakkında yapacağı şefaatı kabul eyle. Bize sürneti ile amel etmeyi nasib eyle. Ey Ålemlerin Rabbı, ey Büyük Ar-şın Rabbı.
Bu salavat-ı şerifenin son kısmı için kısa şerh şudur:
Bizleri iman nuruna hidayet, doğru yola irşad eylediğin gibi, Seyyüd'ül-mürselin Resulüllah S.A. efendimizin sünneti ile amel et me yolunda istihdam eyle.
Devam edelim:
Alalum.
Ey Vahid, Ferd, Samed olan büyük Allahım.
Ya Rabbi.
Ey beni yaratan, icad eden, rızık veren, yardımcım, malik ve mu-tasarrıfım.
Bizi onun cemaatı ile, sancağının altında haşreyle. Onun kâse-si ile bize içir.
Resulüllah S.A. efendimize mahabbet, itaat, inkıyad, tazim, tekrim sebebi ile senin cümle kerem ve cömertliklerinden, nimetlerin-den ve ihsanlarından bizi faydalandır.
Ey Ålemlerin Rabbi..
Yani: Cümle âlemleri yaratan..
Allahım, ya Rabbi.
Ey mutlak Kadir, muhakak Cevvad, alelıtlak Hakim olan Rab-bım, halik razikım, mucid ve mutasarrıfım, malikim.
Bizden ona selâmın en faziletlisini tebliğ eyle.
Yani: Resulüllah S.A. efendimize.. Bazı nüshada:
- En faziletli salât ve selâm.
Olarak gelmiştir.
Bizden yana, onu mükafatlandır. Hem de bir peygamberi üm-metinden yana mükafatlandırdığın şeylerin en faziletlisi ile.. Ey Alem-lerin Rabbı.
rim. Yani: Gani, Kerim, Gafur, Rahim zatına tazarru ve niyaz ede-
Beni bağışlayasm.
Bu cümlenin ifade ettiği daha açık mana şudur:
Bu müerim, zelil kulunun cümle günahlarını, ısyanlarını, af ve mağfiret etmeni isterim.
Bana merhamet eyleyesin.
Bu cümlenin daha açık manası şudur:
Sırf fazlımla, kereminle ben kulunu çeşitli nimet ve ihsanına nail eylement dilerim.
Tevbemi kabul eyleyesin.
Demek olur ki: Seyylatımı hasenata tebdil etmeni, itap ve azabı af-fa çevirmeni dilerim.
Bütün belalardan yana bana afiyet ihsan eyleyesin.
Bu cümlenin daha açık manası şudur:
Dünyama, bedenime, mülküme, çoluk çocuğuma, akraba ve yakınlarıma, hizmetçilerime ve bana tabi olanlara, aşinalarıma ve ah-babıma, komşularıma ve beni sevenlere, cümle din kardeşlerime azap, tecrübe yollu isabet eden mihnet, elemlerden ve kötülüklerin cümle-sinden af, afiyet dilerim.
Keza yerden çıkan belálardan da..
Burada anlatılmak istenen mana şudur:
İnsan ve hayvanattan isabet eden zulüm, eza cefa.. Ayrıca kıt-lık, pahalılık, hışım, zelzele, yere batmak, yangın, hırsızlık, yağma-lar ve bunlardan başka zuhur eden şeylerden, mütegallibelerden yana da afiyet isterim.
Semadan inenden de..
Sema cihetinden inecek belâ çeşitleri özetle şunlardır: Yıldırım, gök gürültüsü, çok yağmur, çok kar, dolu, şiddetli rüzgâr...
Çünkü sen, her şeye kadirsin, rahmetinle.
Yani:
Rahmetine sığınarak, bütün bu belâlardan af ve afiyet taleb
ederim.
Demektir.
Erkek müminleri ve kadın müminleri, erkek müslümanları, kadın müslümanları da bağışlayasın. Keza bunların ölülerini, dirile-rini de..
Kısaca çıkan mana şudur:
Bütün bunların ayıplarını ve günahlarını silip af ve mağfi-ret etmeni dilerim.
Allah, müminlerin anası onun pák zevcelerinden razı olsun. Yani; Resulüllah S.A. efendimizin påk zevcelerinden..
Onlar, dünya kadınlarının hanımefendisidir. Tüm ayıplardan ya na, düşüklüklerden yana pek temizdirler. Onlarartazim etmek, hak-na, düriayet etmek, nikahlarının müminlere haram olması yönün den anaları mesabesindedir.
Allah-ü Taala onlardan razı olsun.
Allah onun sahabelerinden de razı olsun. Onlar, a'lâm ve hida-yet imamları, dünyanın kandilleridir.
Şu demeğe gelir:
Onlar hidayet edip irşad etmekte, dağlar gibi idiler. Hidayet yolunun da imamları.. Böylelikle dünyanın kandilleri olmuşlardı.
Keza ihsanla tabiinden ve tabiine tabi olanlardan da..
Bu cümlenin daha açık manası şudur:
Ashabı görmüş olanlardan ve ashabı görmüş gibi tabiine uyan-lardan da Allah razı olsun.
Taa, kıyamet gününe kadar.
Yani: Birbirlerinden sonra geldikleri halde, görmüş gibi, birbir-lerinin yollarını devamlı izleyenlerden Allah razı olsun.
Ålemlerin Rabbı Allah'a hamd olsun.
Burada hamd etmekten çıkan mana şudur:
Bu kısma gelinceye kadar, salavat-ı şerifelerle tazimat-ı Muham-mediye tekrimat-1. Ahmediye etmeye, Resulüllah S.A. efendimizin åline, zevcelerine rıza dilemeye, cümle müminlerin bağışlanmasını is-temeve, türlü duâlara başarı ihsan ederek bu yola irşad eyleyen Yüce Hak, cümle âlemlerin yaratıcı Rabbıdır. Hamd, ancak ona hastır.
Başta anlatılan, (Bak: S. 811):
- Bir başka rivayette ise..
Diyerek anlatılan salavat-ı şerife burada tamamdır. Ayrıca, sa-lávat-ı şerife çeşitlerinin de buraya kadar gelen kısımla üçte ikisi tamam olmuştur. Bundan sonra gelecek kısımda müellif merhum üç-telerin son kısmına başlamaktadır.
(Bunların bu şekilde ayrılmaları, bilhassa DELAİL-İ HAYRAT'I üç günde bir hatim edenler içindir.)
ÜÇÜNCÜ ÜÇTE BİRİN BAŞI
Salavat-i şerifeye devam edelim:
- Ey ruhların ve çürümüş cesetlerin Rabbı Allahım.
et-tahirati ümmehat'il-mü'minine ve radıyallahü an ashabihil-a'lâmi eimme t'il-hüda ve mesabih'id-dünya ve ar'it tabiine ve tablit-tabiine lehüm blihsa nin ila yevm'id-dini vel-hamdü lillahi Rabbil-ålemine.
**
İBTİDAÜS-SÜLÜS'IS-SALİSİ
Allahümme Rabb'el-ervahi vel-ecsad'il-baliyeti es'elüke bitaat'il-er-vah'ir-raciati ila ecsadiha ve bitaat'il-ecsad'il-mülteimeti biurukıha ve bi-kelimatiken-nafizeti fihim ve ahzikel. hakka minhüm vel-halaiku beyne ye deyke yentazırune fasla kazaike ve yercune rahmeteke ve yehafune ika-beke entec'alen-nure fibasari ve zikre-ke bil-leyli ven-nehari alâ lisani
Allah, müminlerin anası, onun påk zevcelerinden razı olsun. Allah, onun sahabelerinden de razı olsun. Onlar, a'lâm ve hidayet imamları, dünyanın kandil-leridir. Keza ihsanla tabiinden ve tabiine tabi olanlardan da.. taa, kıyamet gününe kadar..
Alemlerin Rabbı Allah'a hamd olsun.
ÜÇÜNCÜ ÜÇTE BİRİN BAŞI
Ey ruhların ve çürümüş cesetlerin Rabbı Allahım. Cesetlerine dönen ruhların taatı hürmetine, damarları ile birleşen cesetlerin taatı hürmetine, onlarda geçerli kelimelerin hürmetine, onlardan hak alışın hürmetine, azabından korkarak ve rahmetini umarak hükmün açılması için cümle mahlukatın yüce huzurunda bekle-yişi hürmetine isterim.
Gözüme nur ihsan edesin; gece gündüz, dilimde zikrini kılasın ve salih ameli bana nasib eyle..
- 1974-Keban Barajı ve Hidroelektrik Santralı elektrik üretmeye başladı.
AGUSTOS
28
PERŞEMBE
tekrar diriltecektir. Sonunda Onun huzuruna döndürüleceksiniz.
Bakara: 28
BİR HADİS
5 1447 R.EVVEL RUMI: 15 AĞUSTOS 1441
HIZIR: 115
Biriniz yemek yediğinde sağ eliyle yesin. Su içtiğinde sağ eliyle içsin. Sağ eliyle alsın, sağ eliyle
tutsun.
Müsned
Yarın seni zillet ve rezâletlere mâruz bırakmakla terk edecek olan dünyanın sefâhetini, bugün kemâl-i izzet ve şerefle terk edersen, pek azîz ve yüksek olursun.
Ben akrabalık bağlarını kesmek için gönderilmedim.
RUMI: 20 ŞUBAT 1441 KASIM: 118
Bu kâinatta görünen bütün güzellikler öyle bir güzelden geliyor ki, bu mütemadiyen değişen ve tazelenen kâinat, bütün mevcudatiyle ayinedarlık dilleriyle, o güzelin cemalini tavsif ve
BIR AYET Muhakkak ki tevbeleri çok kabul eden ve çok merhamet eden ancak Sensin.
Bakara Suresi: 128
BİR HADİS
İnsanların en acizi, duada aciz olandır.
Tezkiyesiz nefs-i emmâresi bulunmak şartıyla, kendi nefsini beğenen ve seven adam başkasını sevmez. Eğer zähirî sevse de samimi sevemez; belki ondaki menfaatini ve lezzetini sever.
kül kesilmek (yüzü, rengi veya benzi): Heyacandan rengi solmak.
kül ufak olmak: Çok küçük parçalara ayrılmak.
kül yemek (veya yutmak): argo. Kurnazca yapılan bir oyuna düş-mek, aldatılmak.
külünü savurmak: Bir şeyi bütünüyle bitirip yok etmek.
(külâh) Ali'nin külâhını Veli'ye, Veli'nin külâhını Ali'ye giydirmek Birinden aldığını öbürüne, bir başkasından aldığını da ona vererek İşini yürütmek.
külâh giydirmek: Hile ile oyunla aldatmak.
külâh kapmak: Düzen, dalavere ile bir işin başına geçmek.
külâh peşinde olmak: Yalan ve dolanla bir işin başına geçтеуе çа-lışmak.
külâh takmak: Hile ile oyunla kandırıp parasını almak.
külâhıma anlat! Söylediklerine hiç inanmıyorum, beni kandıramaz-sın.
külâh değiştirmek veya değişmek): "Bozuşmak" anlamıyla ve teh-dit olarak kullanılır.
Can çıkmayınca huy çıkmaz: Huy, kolay kolay değişmeyen bir özel-akter, ömür boyu sürer.
Cani acıyan eşek attan yörük olur: 1) Herhangi bir konuda cani
Aan insan, bundan ders alır. Bir dahaki sefer dikkatli davranır ve sanlı olur. 2) Bir işte, gerekeni yapmadığı için zarar eden bir insan, aynı işi tekrar yaptığında, usta olan insanlardan daha başarılı olur.
Cafayı çekmeyen sefanın kadrini bilmez: Yeteri kadar çile çekme-miş insan, iyi yaşamanın değerini, çile çekmiş insan kadar bilemez.
Cins cinse çeker: Halk arasında oğlan dayıya, kız halaya benzer di-ye bir kanı vardır. Bu kanı boşuna değildir. Soya çekim kuramına göre, bir çocuk bütün özelliklerini anne ve babadan alır.
Cins horoz yumurtada öter: Yetenekli olacak kişi, bu durumunu be-bekliğinde ve çocukluğunda belli eder.
Cins kedi ölüsünü göstermez: Soylu ve erdemli insan, her derdini belli etmez.
Cömert der maldan ederler, yiğit der candan ederler: Dalkavuklar,
insanı yalancılıktan överek parasını yer ve maldan ederler. Yine, "as-lansın, kaplansın", diye övüp kavgaya bulaştırır, candan ederler. Bu yüzden, her övgüye aldanmamak gerekir.
Cömertle herkesin harcı birdir: Cömert insan, gerektiği yerde para
harcamaktan kaçınmaz. Parasına acımaz. İyi yer, iyi giyer. Alacağı bir şeyde kalite arar. Cimri insan, parasına kıyamaz. Alacağı malda kalite aramaz, ucuzluk arar. Ucuz mal ise kaliteli mal gibi dayanıklı olmaz. Cimri aynı maldan tekrar almak zorunda kalır.
Cahil adam meyve vermeyen ağaca benzer: Her türlü ağaç yarar
lıdır. Ama meyveli ağaç, meyvesiz ağaçtan daha yararlıdır. Cahil bi kimsenin de yapabileceği işler vardır. Ama bilgili insan gibi topluma yararlı olmaz. Cahil insan, bu yüzden meyvesiz ağaç gibidir.
Cahile laf anlatmak, deveye hendek atlatmaktan zordur: Bilgisiz
insanın, bilimsel gerçekleri ve olayları anlaması da kavraması da pek kolay değildir. Ayrıca çoğu zaman iyiyi-kötüyü, yanlışı-doğruyu da ayırt edemez. Bu yüzden cahile laf anlatmak zordur.
Cahilin dostluğundan âlimin düşmanlığı yeğdir: Cahil insan, çoğu
zaman ve çoğu yerde nasıl davranması gerektiğini bilmez, olmadık yer ve zamanda bizi utandıracak bir hareket yapabilir. Bu yüzden ca-hille dostluk etmek doğru değildir. Alim kişi, kötülüklerden uzak dürur. Bu yüzden de düşmanına bile kolay kolay zarar vermek istemez.
Cambaz ipte, balık dipte gerek: Bir insan, işine ve konumuna yakışır şekilde davranmayı bilmelidir.
. Cami ne kadar büyük olsa, imam gene bildiğini okur: İmamın ne
söyleyeceği, caminin büyüklüğüne göre değişmez. Bunun gibi, yöneti-cide başkasının dediğini değil, kendi inandığı ve doğru bildiğini yapar.
Can boğazdan gelir: Yiyeceklerin kalori değerleri ve yararlılıkları birbirinden farklıdır. Vücudumuzun her türden yiyeceğe ihtiyacı var-dır. Bazı yiyecekleri fazla yemek veya hiç yememek yanlıştır. Dengeli beslenmeyen insan sağlığını yitirir. Dengeli beslenen insan ise ise sağlıklı
insan, sağlıklı insan gibi yaşamdan tat almaz. Bu yüzden canımızın Can bostanda bitmez: Sağlığın değeri hastalanınca anlaşılır. Hasta değerini bilmeli, sağlığımıza zarar verecek şeylerden uzak durmalıyız. yaşar.
Can canın yoldaşıdır: Insan toplumsal bir varlıktır, tek başına ya-şayamaz, yaşamak için başka insanlara ihtiyaç duyar. Insan, insana can yoldaşı olur.
VEHHABI وهابی : Arabi stan'da 150 sene önce Muhammed bin Abdul-vehhab'ın kurduğu me-zhep. İslâmi bâzı mes'elelerde ifrat gösteren, hadislerin zahirne bakarak yorumlayan, Fıkıhda Han-beliye daha yakın, itikadda selefe bağlıdırlar. mezhebine
VEHHAM وهام : Çok vehimli. Fazla şüphe eden.
VEHM وهم : Kuruntu. Yersiz korku. Belirsiz fikir ve düşünce.
VEHN وهن : Gevşeklik, kuv-vetsizlik. Zayıf.
VEKALET وكالت : Vekillik. Bi risinin nâmına iş görme. Bakanlık. Vekilin vazife gördüğü bina.
Vekaleten وكالتاً : Birisine ve kil olarak. Başkası adına.
VEKİL وكيل : Başkasının işini gören. Birinin yerine hare-ket etme yetkisi taşıyan. Bakan.
VELAYET ولایت : Velilik, der vişlik. Dostluk. * Sadakat.
VELED ولد : Yavru. Erkek çocuk. Oğul. Çocuk.
VELEDİYET ولديت : Birisinin evlâdı olma hali. Çocuk oluş.
"Bir işe girişenin, o işin güçlüklerini veya masraflarını göze" almasının lüzumlu olduğunu belirtmek için "Hamama giren terler" deriz. Bu atasözünü, hiçbir bedel ödemeden ya da emek vermeden işlerini yürütmek isteyen kimselerin yanıl-dığını, bunun için fedakârlık yapmaları gerektiğini anlatmak için kullanırız.
Peki, bir insanın ne gibi fedakârlık yapması gerekir?
Sözgelişi yeşil bir çevrede yaşamak isteyen kimse bir fidan da kendisi dikmelidir. Herhangi bir sanat dalıyla uğraşan kişi de uykusundan feragat edip çok çalışmalıdır. Velhasıl kelam, yaptığımız işin en iyisi olmak istiyorsak işlerimizi bir disiplin içinde yürütmeliyiz. Unutmayalım ki disiplinli çalışmak insana yeni zaferler kazandırır. Sözün burasında durup, kendi haya-tımıza bir bakalım. Evet, şimdi ne görüyorsunuz? Durun, bir tahminde bulunalım; galiba üst üste yığılan işler görüyorsunuz değil mi? İlla ki herkesin dünyası bu şekilde karışık değildir ama disiplinden yoksun olan kimsenin varacağı yer tam da burasıdır. Gelinen bu noktanın adı, hayal kırıklığıdır. Hayal
eterince erzak almayan ve hırçın dalgalara karşı da tedbirsiz aklığını bir adaya benzetirsek; bu adanın sakinlerinin yanına Jayanan kimseler olduğunu söyleyebiliriz. Açık denizlere çık-jhayatı olduğuna göre sizce bu hayatı nasıl yaşamalıyız? mak ciddi bir hazırlık gerektirir. Herkesin açık denizi kendi
Elbette bu soruyu "hızlı yaşa, genç öl; cesedin yakışıklı veya güzel olsun" şeklinde geçiştiremeyiz. Hiçbirimizin hayatı bu kadar basit değildir. Daha doğrusu olmamalıdır. Bu hayat bize, Yüce Allah tarafından bahsedilmiştir. O sebeple meşru yoldan elde edeceğimiz şeyler için biraz ter dökelim ki kazan-cımız bereketli olsun.
"İyi de kardeşim, 'hamama giren terler' diyorsunuz da ben zaten terliyorum, yani yeterince fedakârlık yaptığımı düşü-nüyorum ama onca emeğime rağmen beklediğim sonuca bir türlü ulaşamıyorum." diyenler de çıkabilir.
Bakınız, bu da güzel bir şeydir. Demek ki yelkenleri aç-mışsınız lakin yeterince rüzgâr alamadığınızdan çok yavaş ilerliyorsunuz. Siz, siz olun, o yelkenleri açık tutmaya devam edin. Beklediğiniz o rüzgâr mutlaka bir gün esecektir ve size ilk zaferinizi kazandıracaktır. İnsan bir kez kazanmaya görsün, artık onu en hırçın dalgalar bile yolundan döndüremez.
Şu dünyada öyle kimseler de vardır ki ilahi sınırları aştık-ları için kazanırken bile zarar ederler. İşte bu şekilde terlemek, fedakârlık değildir. Bunun adı, yoldan çıkmaktır. Yoldan çıkan kimse, başkalarının hakkını yiyor veya taşıyamayacağı bir gü-nahı yükleniyor demektir. Başkasının günahını yüklenerek mahşer meydanına gelen bazı kimselerin, "...iyiliklerinin se-vabı şuna buna verilir..." Eğer o kimsenin hakkı bitmeden sevapları biterse hak sahiplerinin günahları kendisine yüklenir. Sonra da cehenneme atılır. "18 üzerindeki kul
18 H. İslam V İflas / Gerçek Muflis Ahiret Sermayesini Kaybedendir S: 241
وإن امراء حافتْ مِن بَعْلها تشورا أو العريضة فلا عليهما أن يُصْلِحا بينهما صلح والسلام وَأَحْضِرَتِ الْأَنْفُسُ الشُّحَّ وَإِنْ تَحْسِنُوا والقواني كان بما تَعْمَلُونَ خَبِيرًا ولن تستطيعوا إلى العالي بين النِّسَاء وَلَوْ حَرَصْتُم فلا تميلوا كل التمثيل التربية كَالْمُعلقة وإن تُصْلِحُوا وتثقوا فإن الله كتل على رحِيمًا وَإِنْ يتفرقا يعن الله كلا من سعته وكاله واسعاً حكيما ولله ما في السموات وما في الأزر ولقد وصينا الذين أوتوا الكتاب من قبلكم واليك أن اتقوا الله وإنْ تَكْفُرُوا فإن لله ما في السنوان وَمَا فِي الْأَرْضِ وَكَانَ اللَّهُ غَنِيًّا حَمِينًا وَالِهِ مَا فِي السَّوَان وما فِي الْأَرْضِ وَكَفَى بِاللهِ وَكِيلًا • إن بنا يُذْهِبْكُمْ أَيُّهَا النَّاسُ وَيَأْتِ بِأخرين وكان . عَلى ذلِكَ قَدِيرًا مَنْ كَانَ يُرِيدُ ثَوَابَ الدُّنْيَا عند الله ثَوَابُ الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ وَكَانَ اللهُ سَمِيعًا بَصِيرًا .
66 Dünya mükafatını isteyenler bilsinler ki Allah nezdinde hem dünya hem ahiret mükafatı vardır. Allah her şeyi işitmekte, her şeyi görmektedir.99 (Nisd, 4/134)
Mushaf sayfa no: 98
Hafızlık sayfa no: 5. cüz/03. sayfa
HAYATIN AMACI, DÜNYALIK ELDE ETMEKTEN İBARET DEĞİLDİR.
BİLGİ
İslam'ı seçenlerden her birinin niyet ve gayesi aynı olmayabilir. Hz. Peygamber devrinde de Medine'deki bazı insanlar, sağlam bir imana sahip olmadıkları hålde sırf dünyevi olarak bazı imkânlara sahip olabilmek için Müslümanla-rın tarafında gözüküyorlardı. Halbuki Allah her şeyi duyar ve görür; kimin, hangi işi, ne amaçla yaptığını bilir. "Sırf dünya menfaatini isteyenlere, istedikleri verilir fakat onlar ahirette kaybedenlerden olacaklardır." (bk. Hûd 11/15-16) Dünyadaki imkânları veren de ahiretteki mükafatları verecek olan da Allah'tır. Her şey O'nun emri altındadır.
MESAJ:
Müslüman, dünya menfaatlerinden istifade eder fakat ahiret hayatını asıl hedef olarak bilir.
66 Ey iman edenler! Kendinizin veya anne babanızın ve akrabanızın aleyhine de olsa adaletten asla ayrılmayan, Allah için şahitlik eden kimseler olun. (Insanlar) zengin olsunlar, yoksul olsunlar Allah onlara sizden daha yakındır. Öyleyse siz hislerinize uyup adaletten
Yöneticilerin adaletli davranmaları kadar tanık ve bilirkişi durumunda bu-lunanların da adil olmaları gerekir. Ancak bazı insanlar duygularına yenik düşebilmektedirler. Mâide sûresi 8. ayette başkasına karşı duyulan öfkenin bizi adaletsizliğe sevk etmemesi gerektiği bildirilmişti. Bu ayette ise, bazı kişilere duyduğumuz sevginin de bizi adaletsizliğe sevk etmemesi gerektiği bildirilmektedir. Peygamberimiz de, hırsızlık yapan bir kişi kızı Fatıma bile olsa cezalandıracağını bildirerek hukuk önünde herkesin eşit olduğunu açık-lamıştır (Buhari, Hudud, 12).
MESAJ:
Karşıdaki kişinin yakınımız veya zengin olmasına bakmaksızın doğru olan ne ise onu yerine getirmemiz gerekir.
5856- Kendinize beddua etmeyin. Çocuklarınıza beddua etmeyin. Hizmetçilerinize beddua etmeyin. Mallarınıza beddua etmeyin. Allah'ın ihsanına nail olacağınız bir eşref saate rastlarsa, o bedduanız kabul edilir.
٥٨٥٧ - لَا تَدْعُوا عَلَى أَئِمَّتِكُمْ بِالْفَسَادِ فَإِنَّ صَلَاحَهُمْ صَلَاحُكُمْ وَفَسَادَهُمْ فَسَادُكُمْ (الشيرازي في الالقاب عن ابن عمر)
5857- Liderlerinizin bozulması için beddua etmeyin. Çünkü onların doğru olması sizin doğruluğunuza, bozulmaları da bozulmanıza yol açar.
٥٨٥٨ - لاَ تُدِيمُوا النَّظَرَ إِلَى الْمَجْذُومِينَ وَإِذَا كَلَّمْتُمُوهُمْ فَلْيَكُنْ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُمْ قَدْرَ رُمْحٍ ( عم ع طب عن على كر عن الحسين وابن عباس معا)
5858- Cüzzamlılara öyle dik dik bakmayın. Onlarla be-raber yemek yediğiniz zaman aranızda sadece bir mızrak kadar mesafe bulunsun.
٥٨٥٩ - لا تَذْكُرُوا مُسَاوَى اَصْحَابِي فَتَخْتَلِفُ قُلُوبُكُمْ عَلَيْهِمْ وَاذْكُرُوا مَحَاسِنَ أَصْحَابِي حَتَّى تَأْتَلِفَ قُلُوبُكُمْ (الديلمي عن ابن عمر وفيه شيئ)
5859- Ashabımın kusurlarından bahsetmeyin ki, kalple-riniz onlara karşı güzel duygular beslesin. Kalplerinizin telif edil-mesi için her zaman onların iyiliklerinden bahsedin.
٥٨٦٠ - لاَ تَذْكُرُونِي عِنْدَ ثَلَاثٍ عِنْدَ تَسْمِيَةِ الطَّعَامِ وَعِنْدَ الذَّبْحِ وَعِنْدَ * الْعُطَاسِ (ق وضعفه عن عبد الرحمان بن زيد عن ابيه مرسلا)
G
G
5860- Beni üç yerde anmayın: Yemek Besmele'sinde, hayvan keserken ve aksırdığınız zaman.
٥٨٦١ - لا تَذْهَبُ الأَيَّامُ وَاللَّيْلِى حَتَّى يَمْلِكَ مُعَوِيَةُ (الديلمي عن على)
5861- Muaviye (r.a.) mülk sahibi oluncaya kadar günler ve geceler geçmez.
5864- Güneş battıktan sonra ve iyice hava aydınlanma-dıkça çocuklarınızı ve hayvanlarınızı dışarıya salıvermeyin. Çünkü gece karanlığında şeytanlar sökün ederler.
٥٨٦٥ - لا تَرْفَعُونِي فَوْقَ حَتّى فَإِنَّ اللَّهَ تَعَالَى قَدْ اتَّخَذَنِي عَبْدًا قَبْلَ أَنْ يَتَّخِذَنِي رَسُولاً طب ك هناد . عن على بن الحسين عن ابيه
5865- Beni hakkımdan fazla dereceye yükseltmeyin. Çünkü Allah beni elçi yapmadan kul yapmıştır.
5866- Hac, umre ve Allah yolundaki gazve yolculuğu hariç katiyen denize açılmayın. Çünkü denizin altında ateş, onun altında da deniz vardır. Cimri sultandan bir şey satın alınmaz.
5867- Cehennem devamlı olarak doldurulacak. Faka bir türlü dolmak bilmeyecek. "Daha var mı?" diyecek. Bunur üzerine Rab, kudret ayağını üstüne koyacak. Cehennem: "İzzetir ve keremin hakkı için tamam tamam." diyecek. Cennette her zo-man boş yer bulunacak. Hatta Allah yeni yeni varlıklar yaratıp artan yerleri dolduracak.
٥٨٦٣ - لا تَزَالُ طَائِفَةٌ مِنْ أُمَّتِي يُقَاتِلُونَ عَلَى الْحَقِّ ظَاهِرِينَ إِلَى يَوْمِ الْقِيَمَةِ كر عن جابر وابن قانع وكر ض عن انس وفيه شيئ)
5868- Ümmetimden bir taife devamlı olarak kıyamete kadar hakkı savunmak için çarpışacak ve galip gelecektir.
5869- Ümmetimden bir taife devamlı olarak Allah'ın em
rini ifa edecekler. Onlara oyun oynayanların oyunları bir zara veremeyecek, onlara karşı olanlar da bir şey yapamayacakla Allah'ın emri (hükmü) gelinceye kadar onlar insanlara galip ola caklar.
5870- Ümmetimden bir taife devamlı olarak hakkı sa vunmak için karşılarındaki düşmanla çarpışacak. Bu çarpışma e son düşmanları olan Deccal'ı öldürüp yok edinceye kadar devar edecek.
٥٨٧١- لا تَزَالُ طَائِفَةٌ مِنْ أمَّتى مَنْصُورِينَ لا يَضُرُّهُم خذلان من خلقتم
حَتَّى تَقُومَ السَّاعَةُ (هـ طب خط عن معوية ابن قرة عن ابيه)
5871- Ümmetimden bir taife devamlı olarak kıyamete kadar zaferden zafere koşacak. Kendilerine hile ve desise yap-mak isteyenler bir zarar veremeyecekler.
٥٨٧٢ - لا تَزَالُ أُمَّتِي فِي مُسْكَةٍ مِنْ دِينِهَا مَا لَمْ يَنْتَظِرُوا بِالْمَغْرِبِ اشْتِيَاكَ النُّجُومِ مَضَاهَاةُ الْيَهُودِ وَمَا لَمْ يُؤَخِّرُوا الْفَجْرَ إِلَى الْحَاقِ النُّجُومِ مَضاهاة النَّصْرَانِيَّةِ وَمَا لَمْ يَكِلُوا الْجَنَائِزَ إِلَى أَهْلِهَا " (ص عن الحرث بن وهب عن أبي عبد الرحمان حمود طب ك عن الحرث بن وهب عن الصنابح ابن الاعسر)
5872- Ümmetim kendilerini yahudilere benzeterek yıldız-ların akşam vakti birbirlerine girmelerini beklemedikçe, nasra-nilere benzeterek sabah namazını yıldızlar birbirlerinden ayrılın-caya kadar bekletmedikçe, cenazeleri yalnız sahiplerine bırakma-dıkları müddetçe dinine bağlı kalacaklardır. (Cenazeyi teşyi etme-yi bırakmadıkça.)
5874- Dinlerine sadık kaldıkları sürece, "Lâ ilâhe illel-lâh" kelimesi insanlardan Rabbin gazabını perdeleyecek. Fakat dünya hayatına dinden fazla önem verip de bu kelimeyi telaffuz ettiklelerinde kendilerine: "Yalan söylüyorsunuz. Siz buna ehil de-ğilsiniz." denilecektir.
٥٨٧٥ - لا تَزَالُ الأُمَّةُ عَلى شريعة حَسَنَةٍ مَا لم يظهر فيهم ثلاث ما لم يُقْبَضُ مِنْهُمُ العِلْمُ وَيَكْفُرْ فِيهِمْ وَلَدُ الخُبث ويظهر فيهمُ السَّقَارُونَ قَالُوا وما السَّقَارُونَ قَالَ نَشْوَ يَكُونُونَ فِي آخِرِ الزَّمَانِ تَكُونُ تَحِيَّتُهُمْ بَيْنَهُمْ إِذَا تَلاقَوْا التَّلاعُنَ" (حم طب ك عن معاذ بن انس)
5875- Ümmetim, aralarında şu üç şey baş gösterme. dikçe güzel yol üzerinde olacak: İlim kendilerinden alınmadıkça. Zina mahsulü çocuklar aralarında yaygın hale gelmedikçe. Ara-larında sekkârûn zuhur etmedikçe. "Sekkârûn nedir, ey Allah'ın Rasulü?" "Ahir zamanda, karşılaştıklarında selam yerine birbirine sövecek olan nesildir bu." buyurdu.
5876- Kıyamet günü âdemoğlunun ayakları, Rabbin ka-tında beş şeyden sorulmadıkça hiçbir yere kımıldayamaz: Nerede tükettiğine dair ömründen, nerede yıprattığı hakkında gençliğin-den, nereden kazanıp nereye harcadığına dair malından, ne ile amel ettiğine dair ilminden.
٥٨٧٧ - لاَ تَزُولُ قَدَمَا عَبْدٍ حَتَّى يُسْأَلَ عَنْ أَرْبَعٍ عَنْ عُمْرِهِ فِيمَا أَفْنَاهُ وَعَنْ عِلْمِهِ مَا فَعَلَ فِيهِ وَعَنْ مَالِهِ مِنْ اَيْنَ اِكْتَسَبَهُ وَفِيمَا أَنْفَقَهُ وَعَنْ جِسْمِهِ فِيمَا ابلاه (ت حسن صحيح ع طب حل عن برزة الاسلمي)
5877- Kul dört şeyden sorulmadıkça bir yere kıpırdaya-maz: Ömründen, nerede tükettiğine dair. İlminden, nasıl amel ettiğine dair. Malından, nereden kazanıp nerelere harcadığına dair. Cisminden, nerede yıprattığı hakkında.
5879- İnsanlardan dilenme ki, cenneti hak et. Öfkelen-mezsen cenneti hak edersin. Güneş batmadan, günde yetmiş ke-re istiğfarda bulunursan, yetmiş yıllık günahın bağışlanır. "Benim yetmiş yıllık günahım yok ki." dedi. "Babanın." "Babamın da yet-miş yıllık günahı yok ki." "Çoluk çocuğunun." "Çoluk çocuğu-mun yetmiş yıllık günahı yok ki." "Komşularının." buyurdu.
5880- Kitap ehline bir şey sormayın. Korkarım, size doğ-ruyu söyler de siz yalanlarsınız. Yahut yalan haber verirler de doğrularsınız. Siz Kur'an'dan ayrılmayınız. Zira Kur'an'da sizden evvel gelenlerin de sizden sonra gelenlerin de haberleri mevcut-tur. Aranızdaki anlaşmazlıkları bertaraf edecek hükümler de mev-cuttur.
٥٨٨١ - لا تَسُبُّوا الدِّيكَ الْأَبْيَضَ فَإِنَّهُ صَدِيقِي وَأَنَا صَدِيقُهُ وَعَدُوُّهُ عَدُوّى وَالَّذِي بَعَثَنِي بِالْحَقِّ لَوْ يَعْلَمُ بَنُو آدَمَ مَا فِي قُرْبِهِ لَاَشْتَرَوْا رِيشَهُ وَخَمَهُ بِالذَّهَبِ وَالْفِضَّةِ وَأَنَّهُ لَيَطْرُدُ مَدَى صَوْتِهِ مِنَ الْجِنِّ (ابو الشيخ في العظمة عن ابن عمر)
2253- Kâmil iman Yemenlilerdedir. Onlar bendendir, yurt bakımından her ne kadar uzaktalarsa da bana yakındırlar. Onların yardımcı olarak bize gelmeleri katılmaları yakındır. Onun için size onlara iyilik etmenizi tavsiye ederim.
٢٢٥٤ - الإِيمَانُ عَفِيفٌ عَنِ الْمَحَارِمِ عَفِيفٌ عَنِ الْمَطَامِعِ" (حل عن محمد بن النضر الحراني مرسلا)
G
2254- İman, haramlardan sakınmak, tama edilecek şey-lerden uzak durmaktır.
2265- İman yetmiş ya da yetmiş iki babtır. En yüksek ola-nı: "Lâ ilâhe illellâh"tır, en aşağısı ise, eza veren şeyi yoldan kal-dırmaktır. Haya ise imandan bir şubedir.
2266- İmamlar liderler Kureyş'tendir. İyileri iyilerin emir-leridir. Kötüleri de kötlerin emirleridir. Kureyş halkı başınıza Ha-beşli kulağı kesik bir köleyi bile geçirirse, sizi İslam'ı terkle ölüm arasında muhayyer kılmadıkça onu dinleyin ve ona itaat edin. Şayet İslam'ı terk etmekle boynunuzun vurulması arasında mu-hayyer kılarsa o zaman İslam'dan irtidat etmeyin, boynunuzun vurulmasını tercih ediniz.
٢٢٦٧ - الْبَادِي بِالسَّلَامِ بَرِيقٌ مِنَ الْكِبْرِ (هب عن ابن مسعود)
اليه النفس ولم يطمئن اليه القلب وإنْ اَفْتَاكَ الْمُفْتُونَ (حم) طب عن أبى العلبة)
2274- İyilik o şeydir ki, ruh kendi ile yatışır ve kalp ancak onunla mutmain olur. Günah ise kendisine ruhun yatışmadığı, kalbin mutmain olmadığı şeydir, müftiler sana fetva verseler dahi
٢٢٧٥ - الْبِرُّ حُسْنُ الْخُلُقِ وَالاتُمُ مَا حَاكَ فِي صَدْرِكَ وَكَرِهْتَ أَنْ يَطَّلِعَ عَلَيْهِ النَّاسُ" (حم) خ فى الادب م ت عن النواس بن سمعان)
2275- Birrü takva, güzel ahlaktır. Günah ise gönlünü ka zıyan ve insanların görmesini istemediğin şeydir.
٢٢٧٦ - الْبِرُّ لَا يَبْلَى وَالذَّنَبُ لا يُنْسَى وَالدَيَّانُ لَا يَمُوتُ اعْمَلَ مَا شِئْتَ كَمَا تَدِينُ تُدَانُ (ق عن أبي قلابة مرسلا حم عن أبي الدرداء)
2276- İyilik eskimez, günah unutulmaz. Deyyân (Allah Teala) ölmez, dilediğini yap. Ettiğini bulursun.
۲۲۷۷ - الْبَرَكَةُ فِي نَوَاصِيَ الْخَيْلِ (ط) خ م حم ن وابو عوانة حب عن انس)
2277- Bereket atın alınlarındadır.
۲۲۷۸ - الْبَرَكَةُ تَنْزِلُ وَسَطَ الطَّعَامِ فَكُلُوا مِنْ حَافِيَتِهِ وَلَا تَأْكُلُوا مِنْ وَسَطِهِ ت حسن صحيح حب عن ابن عباس)
2278- Bereket yemeğin ortasına iner, kenarlarından yi-yin, ortasından yemeyin.
Burada anlatılan cümle, bazı nüshalarda, değişik tertiplerde gei-
miştir. Meselá: Yüce ruhların ve cürümüs cesetlerin Rabbi Allahım.
Kifaye nüshasında şöyledir:
Zail olan ruhların, çürüven cesetlerin Rabbi Allahım.
Bazı nüshalarda ise: Zail ve çürüyen lafızları çoğul olarak gel. miştir.
Ancak, en doğrusu, başta anlatılan şekildir.
Devam edelim:
Cesetlerine dönen ruhların taatı hürmetine..
Bu cumlede anlatılmak istenen mana şudur:
Herkesin ettiğini bulacağı günde, çürümüş ve toprak olmuş ce setleri, ilk halinde olduğu gibi yarattıktan sonra; cesetlerden alınar
ruhlara:
Tekrar gidin, cesetlerinize girin.
Diye yüce ferman verildiği zaman; o ruhlar, hiç eğlenmeden ce. setlerine döneceklerdir.
İşte.. Allahım, onların bu itaatı hürmetine..
Devam edelim:
Damarları ile birleşen cesetlerin taatı hürmetine..
Bu cümlenin de açık manası şudur:
Cesetlerin bütün parçaları çürüyüp toprak olduktan sonra, tek-rar o topraklar, önceki gibi azalara dönüşmesi için; yüce zatından ferman gelince, hiç durmadan o topraklar hangi parçadan toprak ol-dularsa.. hemen ona dönüşürler. Meselâ: Kemikten toprak olan yine kemiğe, sinirden toprak olan yine sinire, damardan toprak olan yine damara, etlerden toprak olan yine ete, tırnaktan toprak olan yine tırnağa, deriden toprak olan yine deriye, kıldan toprak olan yine kıla. dişten toprak olan yine dişe hiç durmadan dönüşür; yerlerini bulur-lar. İşte Allahım, onların bu dönüş emrine itaat etmeleri hürmetine..
Devam edelim:
Onlarda geçerli emrin hürmetine..
Yani: O dağınık olan parçaların biraraya gelip ceset olmalarında; ruhların cesetlere dönmelerinde vaki fermanın ve geçerli kelimelerin hürmetine..
Onlardan hak alışın hürmetine..
Bu cümlenin ifade ettiği mana şudur:
Allahım, ruhları cesetlerine döndürdükten sonra; birinin di-ğerindeki hakkını kaza eyleyip hiç kimsenin kimsede zerre kadar hak-kını bırakmayıp alışın hürmetine..
Devam edelim:
Azabından korkarak, rahmetini umarak, hükmün açılması için cümle mahlukatın yüce huzurunda bekleyişi hürmetine isterim.. Yani: Bütün bu saydıklarım hürmetine senden dileğim şunlardır:
109. Allahümme salli alâ Muham-medin kema salleyte alâ İbrahime ve barik alâ Muhammedin kema barekte alâ İbrahime.
110. Allahümmec'al salavatike ve berekâtike alâ Muhammedin ve alâ âlı Muhammedin kema caalteha alâ İbrahime ve alâ âli İbrahime inneke Hamidün Mecidün ve barik alâ Mu-hammedin ve alâ âli Muhammedin ke-ma barekte alâ İbrahime ve alâ âli İbrahime inneke Hamidiün Mecidün.
111. Allahümme salli alâ Mu-hammedin abdike ve resulike ve salli alel-mü'minine vel-mü'minati vel-müs-limine vel-müslimati.
112. Allahümme salli alâ seyyi dina Muhammedin ve alâ âlihi adede maahata bihi ilmüke ve ahsahü kita-büke ve şehidet bihi meläiketüke sa-låten daimeten tedumü bidevami mülkillahi.
113. Allahümme inni es'elüke bi-esmaikel-ızami maalimtü minha
* **
109. Allahın, İbrahime salât eylediğin gibi, Muhammed'e salát eyle. İbra-n'e bereket ihsan eylediğin gibi, Muhammed'e bereket ihsan eyle..
110. Allahım, salâtını ve bereketlerini Muhammed'e ve Muhammed'in âline . Tıpkı, İbrahim'e ve İbrahim'in âline kıldığın gibi.. Çünkü sen: Hamid'sin, Me-'sin. Muhammed'e ve Muhammed'in âline bereket ihsan eyle. Tıpkı İbrahim'e İbrahim'in âline bereket ihsan eylediğin gibi. Çünkü sen: Hamid'sin; Mecid'sin.
111. Allahım, Muhammed'e salât eyle, senin kulundur, resûlündür. Mümin n erkeklere, mümine olan kadınlara, erkek olan müslümanlara ve kadın müslü-anlara da salât eyle.
112. Allahım, efendimiz Muhammed'e salât eyle; onun âline de. İlminin radığı, kitabının aldığı, meleklerinin şahid olduğu şeylerin sayısı kadar..
Öyle bir salât olsun ki, Allah'ın mülkü devam ettiği süre devam edip gitsin.
113. Allalum, bildiğim ve bilmediğim büyük isimlerin hürmetine
Yani: Senin kulluğunda, taat ve ibadetinde cümle aza ve bedeni ile halis muhlis olarak kulluğunda devamlıdır.
- Resulündür.
Yani: Cümle insanlara ve cinne gönderilen resulündür.
Mümin olan erkeklere, mümin olan kadınlara, erkek olan müslümanlara kadın müslümanlara da salât eyle.
ZEKAT SADAKA YERİNE GEÇEN SALAVAT-I ŞERİFE
Ebu Said-i Hudri r.a. tarafından rivayet edildiğine göre; Resu-lüllah S.A. efendimiz şöyle buyurdu:
«Bir müslümanın fakirlere ve zaiflere sadaka edecek bir şe-yi olmasa ve bulamasa, duâsında (üstte anlatılan) bu salāvatı okur-sa, kendisi için zekât ve sadaka olmuş olur.»
YÜZ ON İKİNCİ SALAVAT-I ŞERİFE:
Allahım, efendimiz Muhammed'e salât eyle; onun âline de.. İlminin kavradığı, kitabının aldığı, meleklerinin şahid olduğu şeylerin sayısı kadar..
Meleklerin şehadeti için şöyle bir şerh vardır:
- Melekler, insanların, cinnin, amel, söz, fiil, duruş ve hareketle-rine şehadet ederler.
Bu durumda mana şöyle olur:
Allahım, meleklerin şahid oldukları şeylerin sayısı kadar; Gü--zin-i enbiya, İmam-ı etkıya Resulüllah S.A. efendimize ve onun âli üzerine, sonsuz salât, ederek tazim ve tekrim eyle.
Öyle bir salât olsun ki, Allah'ın mülkü devam ettiği süre de-vam edip gitsin.
**
YÜZ ON ÜÇÜNCÜ SALAVAT-I ŞERİFE:
Allahım, bildiğim ve bilmediğim büyük isimlerin hürmetine..
Bu cümlenin bir başka açık manası şudur:
Bildiğim ve bilmediğim güzel isimlerin ve yüce sıfatlarından cümlesinin hürmetine, vasıtası ile rica edip isterim.
Devam edelim:
Bildiğim ve bilmediğim, zatını isimlendirdiğin isimleri hür-metine isterim: Efendimiz Muhammed'e salât eyleyesin. Senin kulun-dur..
Cümle ümmetlerine yüce emirlerini, şer'i hükümlerini tebliğ eden peygamberindir.
Resulündür.
Yani: Alemlere rahmet olarak, tam şamil bir risaletle gönderi-
len Resulündür.
kaynaklar fışkırmadan, ırmaklar çağlamadan, güneş çakmadan, ay Sema bina edilmeden, yer döşenmeden, dağlar çakılmadan, lar meyve vermeden evvel yarattığın şeylerin sayısı kadar salat eyle. aydınlatmadan, yıldızlar ışıldamadan, denizler dalgalanmadan, ağaç.
Hulâsa: Resulüllah S.A. efendimize bütün bu sayılanların sayısı kadar salát ederek yüce şanını âli kılıp izaz ve ikram eyle. Bunu yüce zatından niyaz ederim.
YUZ ON DÖRDÜNCÜ SALAVAT-I ŞERİFE:
Allahım.
Ey şanı yüce, nimeti her şeye şamil, zatından başka ilâh olmayan Allahım.
Muhammed'e salât eyle: İlmin adedi kadar..
Yani: İlminin taalluk ettiği şeylerin sayısı kadar, Resulüllah S.A. efendimize salât ederek, şanını muazzez ve mükerrem eyle.
Muhammed'e salât eyle: Hilminin adedi kadar..
Bu cümle şu demeğe gelir:
Ey Ålemlerin İlâhı, hilmin, keremin, affın, mağfiretin sayısı kadar Resulüllah S.A. efendimizin azametini artır; kendisine ikram eyle.
Ey dileyenlerin dileğine icabet eden Allahım. Tenziliye (Kur'an misali), tevkiniye (maddede görünenler misali) tükenmez kelimeleri-nin sayısınca, Resulüllah S.A. efendimize sonsuz salât ederek, şanını izaz ve ikram eyle.
Muhammed'e salât eyle: Nimetinin adedi kadar..
Ey merhametliler merhametlisi, çeşitlerinin sayılması mümkün olmayan üstün nimetlerinin sayısı kadar Serdar-1 asfiya, Habib-i Hu-da Hazret-i Muhammed Mustafa üzerine salât ederek, zatını izaz ve iclâl eyle..
Muhammed'e salât eyle: Fazlının adedi kadar..
Ey keremliler keremlisi, dünya ve âhirette mahlukatının üzerine olan fazlın, ihsanın sayısınca, Resulüllah S.A. efendimiz üzerine tam salât eyleyerek şanını mufahham eyle.
ve ma lem a'lem ve bil-esmaileti sem meyte biha nefseke maalimtü minha ve ma lem a'lem entusalliye alå sey-yidina Munammedin abdike ve nebiy-yike ve resulike adede ma halakte min kabli entekûnes-semaŭ mebniyyeten vel-ardu medhiyyeten vel-cibalü mür-siyeten vel-uyunü münfecireten vel-en-haru münhemireten veş-şemsü müşri-katen vel - kameru mudien vel-kevakibü müstenireten vel-biharu müc riyeten vel-eşcaru müsmireten.
114. Allahümme salli alâ Mu-hammedin adede ilmike ve salli alâ Muhammedin adede hilmike ve salli alå Muhammedin adede kelimatike ve salli alâ Muhammedín adede ni'metike ve salli alâ Muhammedin adede fazli-ke ve salli alâ Muhammedin adede cudike ve salli alâ Muhammedin adede semavatike ve salli alâ Muhammedin adede arzıke ve salli alâ Muhamme-din adede
**
bildiğim ve bilmediğim zatını isimlendirdiğin isimlerin hürmetine isterim:
Sema bina edilmeden, yer döşenmeden, dağlar çakılmadan, kaynaklar fış-kırmadan, ırmaklar çağlamadan, güneş çakmadan, ay aydınlatmadan, yıldızlar ışıldamadan, denizler dalgalanmadan, ağaçlar meyve vermeden evvel yarattığın şeylerin sayısı kadar salât eyle.
Bediüzzaman siyaseti dine âlet etti. (E.L.) 2:81;(H.Ş.) 52:3. ke-limenin hâşiyesi; (T.H.) 49.
Bediüzzaman'ın siyasî faaliyetinin olmadığına ehl-i vukuf hük-metti. (T.H.) 347: Den. hayatı
1:19 Bediüzzaman'ın siyasetle ilk meşguliyeti. (T.H.) 42; (T.H. Ic. R.)
Bediüzzaman siyaseti ne zaman terk etti? (Sn.) 64; (T.H.) 225:Esk. hayatı; (T.H.) 576: Afyon hayatı; (H.Ş.) 53:3. kelime Bediüzzaman siyaseti sevmezdi. (T.H.) 552:Afyon hayatı
Bediüzzaman siyasetle vefâtına kadar uğraşmadı. (E.L.) 2:142, 190; (Τ.Η.) 576
Bediüzzaman'ın siyasetten nefreti. (T.H.) 201:Eskişehir hayatı; (T.H.) 369:Denizli hayatı
Bediüzzaman siyasetten şeytandan kaçar gibi kaçtı. (Т.Н.) 225: Eskişehir hayatı; (T.H.) 576:Afyon hayatı
Siyaseti dinsizliğe âlet edenlar, kabahatlerini örtmek için baş-kasını irtica ile ve dinini siyasete âlet yapmakla itham ederler. (D.H.Ö.) 20; (T.Н.) 59.
Siyaseti dinsizliğe âlet ettiler. (H.Ş.) 52:3. kel, hâşiye; (E.L.) 2:81.
Siyaset ehlinin garba ve ecnebiye verdiği rüşvet. (E.L.) 2:83.
Siyaset ehli Kur'ân'ın "Birinin hatasıyla başkası mes'ul olmaz" prensibini esas almalıdır. (E.L.) 2:83.
Siyasetimizde en acınacak, en ebleh bir akıl varsa, o da öylelerin aklıdır ki, milletinin ihtiras ve menfaatini İslâmiyetin menfaat ve izzetiyle kaabil-i tevfik görüyor. (Sn.) 103.
Siyaset fikri hezeyanlaştırır. (Sn.) 64.
Siyaset, gaflet ve dalâletin en boğucu, aldatıcı ve en geniş per-desidir. (S.T.) 6.
Siyaset imana nispetle onuncu derecededir. (K.L.) 142.
Küçük günahlar birike birike sahibini helâke götürür.
Ey kardeşlerim! Mühim ve büyük bir umûr-u hayriyenin çok muzır mânileri olur. Şeytanlar o hizmetin hâdimleriyle çok uğraşır. Bu mânilere ve bu şeytanlara karşı ihlas kuvvetine dayanmak gerektir. Lem'alar
Böyle gelmiş böyle gider: Yaşlı kimseler, düzendeki aksaklıkların eskiden beri devam ettiğini, hiçbir zamanda değişmeyeceğini düşü nerek böyle söylerler. Bazı durumlara bakınca haksız da sayılmazlar.
Bugun bana ise, yarın sana: Bugün bana yapılan insanlık dışı dav-ranışla yarın sen de karşılaşabilirsin. Sıranın sana gelmesini bekle-me, şimdiden kötülüklere karşı çık ve bana omuz ver.
Bugünkü İşini yarına bırakma: Yapılması gereken bir iş, o gün ya-
pılmadığında önemini yitirebilir. Önemini yitirmese bile, çıkacak baş-ka bir iş yüzünden yine yapılamayabilir. Böylelikle işler birikip içinden çıkılmaz hale gelir. İşini ertelemeyip zamanında yapan başarılı olur.
Bugünkü tavuk yarınki kazdan iyidir: Yarın neler olacağını kimseler bilemez. Bu nedenle bugün kazanılan az bir para, yarın kazanılacak fazla paradan daha iyidir.
Buğday ekmeğin yoksa buğday dilin de mi yok? Olanaklarımız el
vermiyorsa, konuklarımızı ağırlamak için mutlaka mükemmel bir sof-ra hazırlamak gerekmez. Hatta onlara sunacak kuru ekmeğimiz bile olmayabilir. Bunun hiçbir önemi yoktur. Önemli olan; konuklara karşı tatlı dilli ve güler yüzlü olmaktır.
Buğdayım var deme ambara girmeyince, oğlum var deme yok-
sulluğa düşmeyince: Tarla ya da harmandaki buğday, ambarımıza girmedikçe bizim sayılmaz. Bu durum başka mallar için de geçerlidir. Evladın iyisi de dara düştüğümüzde, yani onlara ihtiyacımız olduğun-da belli olur. Evlatlarımız kötü günlerimizde yanımızda olursa, ancak o zaman "evladımız var", diyebiliriz.
Buldum bilemedim, bildim bulamadım: Kişi, bir şey elindeyken
onun değerini bilmez, o şeyin değerini anladığında da o şey eline geçmez
Bülbülü altın kafese koymuşlar, "ah vatanım", demiş: Hiçbir in-san, doğup büyüdüğü yeri kolay kolay unutamaz. Hatta rüya gibi bir Mende yaşasa bile, zaman zaman memleketini özler: "Ah memleke-tim, der.
Bir sıçrarsın çekirge, iki sıçrarsın çekirge, üçüncüde ele geçersin çekirge: Hile hurda ile işlerini yürütmeye çalışanın gerçek yüzü, birin ci ve ikincide çıkmasa bile, üçüncüde mutlaka ortaya çıkar.
Bir sürçen atın başı kesilmez: Bir defa tökezledi (sürçtü) diye, yıllar dır işimizi görmüş bir attan vazgeçmek gerekmez. Hata yaptı diye bir kimse hemen harcanmamalı ve ona bir şans daha verilmelidir.
Borcun iyisi vermek, derdin iyisi ölmek: Borçlu insan, alacaklıyla karşılaştığında utanır ve sıkılır. Borcunu ödemedikçe de bu durumdan kurtulamaz. Bu sıkıntılı durumdan ancak borcunu ödeyerek kurtulur.
Borç iyi güne kalmaz: Borcumuzu ödemek için iyi günümüzü bek-lemek doğru değildir. Ödemediğimizde hem borcumuz artar hem de başımız derde girebilir.
Borçlunun dili kısa gerek: Borçlu bir insan, alacaklısının gücüne gi-decek şekilde konuşmamalı, davranışlarına dikkat etmelidir.
Borçtan korkan kapısını geniş açmaz: Borçtan korkan buna göre
davranmalı, har vurup harman savurmamalı, bilinçli harcama yapma-lıdır.
Boş çuval ayakta (dik) durmaz: 1) Bilgisi ve görgüsü yetersiz kişi,
görevlendirildiği İşi yürütemez ve o makamdan uzaklaştırılır. 2) Detayı olmayan bir planın uygulanması mümkün değildir.
Boş gezmekten bedava çalışmak yeğdir: Uzun süre işsiz dolaş-mak, insanı tembelleştirir. Bu yüzden hem tembelleşmemek hem de bilgi ve becerilerimizi yitirmemek için bedava çalışmak, boş gezmek-ten daha iyidir.
Bosite menzil olmaz: Boş gezen insanın ne zaman nereye gideceği belli olmaz.
Boynuz kulaktan sonra çıkar ama kulağı geçer: Akıllı ve yetenekli
insan, yeni girdiği bir işte bile çok başarılı olur. Eskiden beri bu işi ya-panları geride bırakır. Çırağın ustasını geçmesi, öğrencinin öğretmeni geçmesi bundandır.
Boyuma göre boy buldum, huyuma göre huy bulamadım: Boyu boyumuza denk insanı bulmak kolay ama huyu huyumuza benzeyen insanı bulmak pek o kadar kolay değildir.
Bir sıçrarsın çekirge, iki sıçrarsın çekirge, üçüncüde ele geçersin çekirge: Hile hurda ile işlerini yürütmeye çalışanın gerçek yüzü, birin ci ve ikincide çıkmasa bile, üçüncüde mutlaka ortaya çıkar.
Bir sürçen atın başı kesilmez: Bir defa tökezledi (sürçtü) diye, yıllar dır işimizi görmüş bir attan vazgeçmek gerekmez. Hata yaptı diye bir kimse hemen harcanmamalı ve ona bir şans daha verilmelidir.
Borcun iyisi vermek, derdin iyisi ölmek: Borçlu insan, alacaklıyla karşılaştığında utanır ve sıkılır. Borcunu ödemedikçe de bu durumdan kurtulamaz. Bu sıkıntılı durumdan ancak borcunu ödeyerek kurtulur.
Borç iyi güne kalmaz: Borcumuzu ödemek için iyi günümüzü bek-lemek doğru değildir. Ödemediğimizde hem borcumuz artar hem de başımız derde girebilir.
Borçlunun dili kısa gerek: Borçlu bir insan, alacaklısının gücüne gi-decek şekilde konuşmamalı, davranışlarına dikkat etmelidir.
Borçtan korkan kapısını geniş açmaz: Borçtan korkan buna göre
davranmalı, har vurup harman savurmamalı, bilinçli harcama yapma-lıdır.
Boş çuval ayakta (dik) durmaz: 1) Bilgisi ve görgüsü yetersiz kişi,
görevlendirildiği İşi yürütemez ve o makamdan uzaklaştırılır. 2) Detayı olmayan bir planın uygulanması mümkün değildir.
Boş gezmekten bedava çalışmak yeğdir: Uzun süre işsiz dolaş-mak, insanı tembelleştirir. Bu yüzden hem tembelleşmemek hem de bilgi ve becerilerimizi yitirmemek için bedava çalışmak, boş gezmek-ten daha iyidir.
Bosite menzil olmaz: Boş gezen insanın ne zaman nereye gideceği belli olmaz.
Boynuz kulaktan sonra çıkar ama kulağı geçer: Akıllı ve yetenekli
insan, yeni girdiği bir işte bile çok başarılı olur. Eskiden beri bu işi ya-panları geride bırakır. Çırağın ustasını geçmesi, öğrencinin öğretmeni geçmesi bundandır.
Boyuma göre boy buldum, huyuma göre huy bulamadım: Boyu boyumuza denk insanı bulmak kolay ama huyu huyumuza benzeyen insanı bulmak pek o kadar kolay değildir.
taklid için bürhanı (ilmî delil ve dayanağı) bırakmıyoruz. Onun için akıl ve il-min, tekniğin geçerli oacağı gelecekte, elbette aklın kabul ettiği delillere dayanan ve bütün hükümlerini aklın ispatından geçiren Kur'an hükmedecektir." (Emirdağ Lâhikası II.sh, 14, Envâr Neşriyat, İstanbul).
Şunlar da konu ile veciz sözlerindendir: "Vic-dan'ın ziyası, ulûm-u diniyedir (vicdanın ışığı dinî ilimlerdir). Aklın nuru fünûn-u medeni-yedir (aklın ışığı medeniyete ait deney ve göz-leme dayanan ilimlerdir). İkisinin imtizaciyle hakikat tecelli eder. (İkisinin birleşmesiyle hakikat ortaya çıkar). İftirak ettikleri vakit (birbirinden ayrıldıkları zaman) birincisinde taassub (dar görüşlülük, bağnazlık), ikinci-sinde hile, şüphe tevellüd eder (doğar). (Mü-nazarat, sh. 86). "Ziya-yı kalbsiz olmaz, nur-u fikir münevver; o nur ile bu ziya meczolmaz-sa; zulmet, zülûm ve cehil fışkırır." (Yani, kalbi aydınlatan iman ışığı olmadan aklın 1şığı olan bilgi ve düşünce, aydınlatıcı olamaz iman ile akıl ışığı birleşmezse insan karanlık-ta kalır; bunun sonucu haksızlık ve bilgisizlik fışkırır (ortalığı kaplar ve yayılır)." (Sözer, sh. 705, Envar Neşriyat, 1994-İstanbul)
Üstad Bediüzzaman (r.a.), ilim ve dini birbiri-ni tamamlayan iki ışık, iki güç olarak gerekli gördüğü gibi, bu iki ışığın yayılabilmesi ve in-sanın yaradılışındaki güç ve yeteneklerin ge-lişebilmesi için de insan hak ve hürriyetlerini şart koşar. Baskıcı yönetimlere, bilgisizliğe, peşin yargılara karşı çıkar. Başkası üzerinde
rülmez. Gözle görülebilen manyetik dalgalara "ışık", görünmeyenlere "ışın" denir. (elvan-1 seb'a)
yegån یگان bir birer
yegan yegan یگان یگان birer birer tek tek; bir-ler, tekler
yegane یگانه : bir tek; biricik, yalnız
yen bir kimseye göre kardeş çocuğu 2.birine göre amca, hala, dayı veya teyzenin çocuğu (Fransızca kullanılan, erkek çocuklar için "kuzen", kız çocuklar için "kuzin"sözü Türkçeye de girmiştir)
“Bugün senin boğulan, cesedine kurtuluş vereceğim. Ta ki, senden geridekilere bir Ibret olasın..." (Yunus -92)
3000 yıllık bir cesed düşünün. İlaçlanmamış, mumyalanmamış, dondurulmamış. Fakat buna rağmen vücud bozulmamış, etler dökülmemiş, tüyler kaybolmamış, Şu anda İngilterede, British Müzesinde teşhir edilen ve görenleri hayrete düşüren bu cesed, Kur'an'ın bir hükmünü doğrulamak için böyle asırlarca muhafaza edilmişti. Çünkü o, Hz. Musa'nın ardına düşen sonra da Kızıldeniz'de boğulan Firavun'a aitti.
"Allah'ım! Her işimin koruyucusu olan dinim ile beni ıslah eyle, kurtuluşa erdir. İçinde yaşadığım, geçimimi sağladığım dünyamı benim için ıslah eyle, hayırlı kıl." (Müslim, Duû, 71)
ÜSTLERİNDEKİ GÖĞE BAKMAZLAR MI?
Allah Resûlü'nün on sekiz aylık oğlu İbrahim'in vefat ettiği gün güneş tutulmuştu. Bunun üzerine bazı kimseler cahiliyeden kalma batıl inançların etkisiyle güneşin İbrahim'in ölümünden dolayı tu-tulduğunu düşünmeye başladılar. Allah Resulü onları şöyle uyardı: "Güneş ve Ay, Allah'ın ayetlerinden iki ayettir. Hiç kimsenin ölümün den ya da doğumundan dolayı tu-tulmazlar. Bunları (güneş veya ayın tutulduğunu) gördüğünüz zaman Allah'ı zikredin, tekbir getirin, na-maz kılın ve sadaka verin." (Buhārī, Küsüf, 2) Böylece gök cisimleri ile
insanların doğumu ve ölümü gibi olaylar arasında bağ kurmanın yanlışlığına dikkat çekti.
Güneş, Ay, yıldızlar ve diğer gök cisimleri Allah'ın koyduğu kanunlara göre mükemmel bir şekilde hareket eder. Yüce Allah "Üstlerindeki göğe bakmazlar mı? Onu nasıl bina ettik, nasıl donattık! Onda hiçbir düzensizlik ve eksiklik yoktur." (Kaf, 50/6) buyurur. İnsana düşen bu muazzam yapı üzerin-de düşünmek, Allah'ın azameti karşısında kulluğunu yalnız O'na hasretmektir. Gökyüzünü tefekkür
Ziyaretime gelen bir zăt, bir takım il-mi iddialar ortaya attı. Vahdetü'l-Vücu-da dair izahlarda bulundu.
Benim şaşkın dinleyişimden cesaret almış olacak ki, Vahdetü'l-Vücud'a ait iddialarını âyetlerle te'yid etti.
Bir ara sabredemeyip sordum:
-Sen bu iddialarına âyetleri delil gös-teriyorsun, hangi tefsirde gördün bu hükümleri?
Rahatlıkla cevap verdi:
-Ben, tefsir değil falan zatın tercü mesini okuyorum. Onun yaptığı tercü meden edindiğim bilgiye dayanarak bu âyetleri böyle yorumluyorum!
-Senin tercüme dediğin kitap kaç cild?
-Tek cild. Yani tek cildin içinde hem Kur'an var, hem de tercümesi! Tek sa-tır Allah kelamı, tek satır kul kelâmı ile açıklanmakta, (İşte bu ayetin mānāsı bu satırdan ibarettir) denmektedir.
Bundan sonra bir daha anladım ki, Kur'an'ın mânâsını ifade ettiği geniş hükümleri ve incelikleri an-lamak için tercüme okuyan, oku-duğu bu tercümeyle de kendi ken-dine hükümlere varan, büyük ha-talara düşüyor, belki de manevi-yat kaybına uğruyor.
Enbiya sûresi, âyet 46'nın önce ter-cümesini arz edeceğim. Sonra da tefsi-rinden misal vereceğim. Tā ki, tercüme ile tefsir arasındaki farka dair bir ölçü olsun.
12
Tercüme: Rabbinin azabından onla-ra çok az bir şey dokunsa muhakkak "Yazıklar olsun bizlere, bizler gerçek-ten zalimlermişiz" diyecekler! (Enbiya sûresi, âyet:46).
Demek ki, insanlar işledikleri gü nahların karşılığı olan azabı âhirette görünce pişmanlık duyup, böyle diye-cekler.
Bunu ne zaman söyleyecekler? Aza-bın az bir parçasını tadınca. O az par-ça ne kadar az?.. Incelik burada, múci ze, azabın azlığının ifadesinde!
Ama, insanları hayrete düşü-ren o mûcizeyi tercümede göre-mezsiniz. Göremeyince de yok sa-hayranlık azalır, yahut da (Allah koru-nırsınız. Yok sanınca da âyete olan
sun) sarsılma vukü bulur. Mühim bir şey yok gibi bir umursamazlık meyda na gelir
Dilerseniz tercümede göremediği miz inceliği tefsirde arayalım
Bu ayette, günahkar insanların layık oldukları azabın en küçüğünü ahirette tadınca nasıl feryad edecekleri bildirilir ken azabın azlığına rağmen şiddetin çokluğuna tam 6 şekilde işaret olun maktadır. Ayeti inceleyelim:
1- Cümlenin başında (le in) lafzı var dır. Azlığı ifade eder. Azıcık bir azab dokunsa feryad edecekler, demektir.
2- (Mess) kelimesi, azabın iyice do kunması değil sadece mes edip, yala yıp geçmesiyle bu feryadın olacağına işaret vardır.
3- (Nefhatün) kelimesi, sadece aza-bın kokusu gelse mânâsını ifade eder ki, azabın kendisi değil sadece kokusu,
rüzgârı bile onlara dehşet verecek de mektir
4- (Min) "bazı manäsına gelir ki, bu da azabın tamamı değil bazı şekli de mek olur. Bu da azlığa delalet eder.
5 (Azab) kelimesi, (nekal) ve (kab) kelimeleri yerine geliyor, bunlardan en hafifi mənasına işaret ediyor.
6- (Rabbinin azabı) diyor, merhamet ve şefkati ihsas eden (Rab) sılatıra kul lanıyor. Kahhar in ve Cebbar'ın azabı demiyor. Yani daha şiddetli sıfatını zik retmiyor.
Dernek ki, Kur'an'a karşı gelenlerin ahirette pişmanlık duymak için, sadece azabın en hafifini tatmaları yetecek. Hatta, bu hafiflik o derece azlık ve kü çüklük derecesinde olsa dahi, sadece bir kokusunu, rüzgârını hissetmeleri bi le dehşet verecektir. Ayet-i kerime burada, çok azı dahi bu kadar dehşetli olan azaba düşmemeleri için insanları uyarıyor.
Ne yazık ki, âyetin kelimelerinde müşahede ettiğimiz bu incelikleri ter cümede göremezsiniz. Tercümeyi oku yan mânâyı iki satırdan ibaret zan-neder, mesele biter. Ama tefsiri okuyan, hayretlere düşer, cümlelerin içinde hazineleşmiş koskoca mevzuları bulur, imanı kuvvetlenir, dindarlığı ar tar, azabın şiddetini anlar.
Aklen ne düşünsek anlanz ki, Allah Celle Celâlühü tek satır kelâmı içinde yüzlerce hakikati ifade eder. Ama kul, o tek satırın ifade ettiği yüzlerce mânáyı aynı kısalıkta kendi tek satın içinde ifade edemez.
Kur'an-ı Kerim, sıradan br kitap değildir. O, kainatın yaratıcısının eseri, insanı ve bütün mevcudatı var edenin kelâmıdır.
Öyle ise ifadesinde eşsizlik, kelimesinde hudutsuzluk ola-caktır. Bu bütünlük ve erişilmezlik, Onun en måkul ve mantıkî neticesi-dir. Bu sebeble, onu hiçbir insan tam olarak tercüme edemez. Ama insanlığın muhtaç olduğu zarurî mānālar, geniş izahlar ve etraflı tef-sirlerle anlatılabilir. Bunun adı ise tercüme olmaz, tefsir olur, izah sayılır. İzah ve tefsir başka, ta-mı tamına tercüme bir başka-dır.
Bizim nazara vermek istediğimiz husus, "tek satır Kur'ân'ı, yine tek satır kul kelâmıyla Türkçe-leştirme" iddiasıdır. Esasında böyle bir tercüme yapmak, akıl ve mantık-la da bağdaşmamaktadır. Çünkü bir satırlık Allah kelâmının, yine bir sa-tırlık kul kelâmıyla mukayesesi mümkün değildir. Ve o tercümenin İlâhî mânâyı taşıması, kudsî cümle ve lafızların değerini muhafaza et-mesi beklenemez.
Dilerseniz bu hususa, bir örnekle açıklık getirelim.
Kur'an'da Fatiha'dan sonra gelen Bakara Süresinin 3. âyeti:
"Ve mim'ma razakna'hüm yünfikûn" şeklindedir. Bunun
tercümesi:
-Mü'minler, bizim verdiğimiz rızıktan sadaka verirler.
Ne anlıyorsunuz bu tercümeden? Mü'minlerin Allah'ın verdiği rızıktan sadaka vereceklerini... değil mi?
Hem gerçek de öyle... Fakat sa-dece bu kadar mı? Hayır. Daha sı var. Ama o dahasını, tercü-melerin vermesi mümkün değil-dir. Ancak tefsirlere bakarsanız bulursunuz diğer mânâları.
Dilerseniz tercümedeki bu eksik-liklere tefsirde bakalım:
Bir satırlık bu âyet, sadaka hak-kında 5 temel ölçüyü mücizevi bir
Bir satırlık Allah kelämının, yine bir sa tırlık kul kelämıyla mukayesesi mümkun değildir. Ve o tercümenin läni manly taşıması, kudsi cümle ve láizların de ğerini muhafaza etmesi beklenemez.
1. Sadaka veriniz, ama kendiniz de sadakaya muhtaç hale gelecek derecede ileriye gitmeyiniz. Bu hü küm, cümlenin başındaki "bazısın-dan verin" mânâsına gelen (Min) den anlaşılmaktadır.
2. Sadakayı kendi malınızdan ve riniz, başkasınınkinden değil.
Bu hükmü de "rızık olarak ver-diği mizden" mânâsına gelen (rızk) kelimesinden anlamaktayız.
3. Sadakanız ile fakire ağırlık ver-meyiniz. Yani onu, size karşı borçlu hissettirmeyiniz.
Insanlığın muhtaç olduğu zarurí mână-lar, geniş izahlar ve etraflı tefsirlerle an-latılabilir. Bunun adı ise tercüme olmaz, tefsir olur, izah sayılır. İzah ve tefsir baş ka, tamı tamına tercüme bir başkadır.
Bu mânâyı da "bizim verdiği-mizden" mânâsını ifade eden (Na) dan anlamaktayız.
4. Sadakayı öyle kimseye verin ki, sizden aldığını ihtiyaçlarına sar-fetsin, harama ve fuzuli yerlere har-camasın.
Bunu da "nafakasına sarfet-sin" mânâsına gelen (yünfikûn) fi-ilinden anlamaktayız.
5. Sadakayı veren, şahsını ortaya koymasın, yalnızca Allah namına versin.
Bunu ise "Allah'ın verdiği rn zıktan verin" mânâsına gelen (ra-zaknā) dan istihrac etmekteyiz.
Bütün bunlardan ayı olarak, bir de cümle başında yer alan (mim'ma) daki (min) de ayrı månålar var. Bu (min) işaret eder ki:
-Sadaka malla olduğu gibi ilimle, fiille, sözle de olur. Yeri gelince ilmin gereği ifade edilmeli, fiilen çalışılma lı veya sözle sadaka verilmelidir.
Şimdi mevzuu burada kesiyor ve Kur'ân'ın tercümesinin mümkün ol duğunu iddia edenlere:
-Siz söyleyin, diyoruz. Tek satır İlâhî kelâmı, yine tek sa-tır kul kelâmıyla Türkçeleştir mek suretiyle tercüme etmek mümkün mü?
Elbette değil. O halde eldeki ter cümelere bakıp da "Kur'an'ın mà nâsı bundan ibarettir" denemez. O mânâya vakıf olabilmek için, hiç ol mazsa tefsirlere bakmalı, bir satın birkaç sayfayla izah eden eserlerden istifade edilmelidir.
Vicdan, insan ruhunun en mümtaz hususiyeti, en ileri bilgi kaynağı... O, birşeye "evet" dedimi; onu ne akıl yalanlayabilir, ne de duyu organları...
Vicdan, akıl ve beş duyu... Hepsi de insana bir-şeyler takdim ederler; ayn ayrı hakikatlara kapı açarlar. Ama, üstünlük daima vicdandadır; onu akıl takip eder, beş duyu ise, en sonda gelir.
Gerçek akıl bir hakikatı buldu mu, onun duyu organlarına ters düşmesi hiçbir mânâ ifade et-mez. Bunun en güzel örneği, dünyanın döndüğü nü aklın emretmesine karşılık hissin reddetmesi-dir. Neticede akıl galip gelmiş, hüküm ona göre verilmiştir.
Hissin akıl karşısındaki durumu ne ise, aklın vicdan karşısındaki du-rumu da odur. Vicdana ters düşen bir akılla amel edil-mez. Bir hakikatı vicdanen biliyor-
Kendi bedenini kendisinin yapmadığını "vicdanen" bilen insan, diğer bütün canlıların da kendilerine sahip olmadıklarını "aklen" bilir. Cansızlanın kendi lerine sahip olamayacaklann-dan zaten şüphesi yoktur.
sak, onun olmadığına dair getirilen bütün akli (!) deliller demagojiden ileri gitmez. Mesela, yaptığı-mız bir haksızlık için vicdanımız bizi rahatsız edi-yorsa, aklın ileri süreceği hiçbir özür, derdimize deva olmaz.
Insan birçok hakikatı vicdanen bilir. Görme, İşitmeden ne kadar farklı ise, vicdanen bilme de aklen kavramadan o kadar ayrıdır. Vicdanda kı-yas, mantık, fikir yürütme, hipotezler kurma yok-tur. O, bütün bunlara muhtaç olmaksızın hakikat-ları doğrudan bilir.
Insan kendi varlığını da vicdanen bilir. Bu nun için düşünüp taşın masina, "acaba ben var mıyım, yok mu yum?" dive bir soru or taya atmasına ve so nunda "madem ki dü şünüyorum, öyle ise
vanm" gibi manāsız de iller getirmesine ihtiyaç yoktur. Insan kendi var-l gibi, kendi sıfatlarını da yine vicdanen bilir. Hayatta olduğunu, ilmi, iradesi bulunduğunu, görmeye İşitmeye sahip olduğunu hep vicdanen
bilir. Bunlardan şüphe ettiği olmaz.
İnsan, gözüne inanmayabilir; "acaba yanlış mı görüyorum?" diye gözlerini ovuş-turup yeniden bakabilir. Keza, aklına da inanmayabilir; "yanlış mı anladım?" diye yeniden okuyabilir. Ama, vicdanı hususun-da, onun bildirdikleri hakkında böyle bir tereddüte düştüğü olmaz.
"İnsan kendi varlığını vicdanen bilir" dedik; ay-nı şekilde yine vicdanen bilir ki, "ben kendi bede-nimi kendim yapmadım, organlarımı yerli yerine şahsi irademle ve kudretinle takmadım". Bu hu-susta öyle bir yakîne sahiptir ki, asırlarca yaşasa, bunun aksi bir fikir hatırından, hayalinden geç-mez. Zira, vicdanın bilişi, ilimden öte, hissetmeden öte, bizzat yaşamaya dayanır.
Insan birçok hakikatı vicdanen bilir. Görme, işitmeden ne ka-dar farklı ise, vicdanen bilme de aklen kavramadarı o kadar ayrıdır. Vicdanda kryas, man-tık, fikir yürütme, hipotezler kurma yoktur.
Kendi bedenini kendisinin yapma-dığını "vicdanen" bilen insan, diğer bütün canlıla-rın da kendilerine sahip olmadıklarını "aklen" bi-lir. Cansızların kendilerine sahip olamayacakların-dan zaten şüphesi yoktur. Böylece vicdanda baş layan bir iman hareketi, akıldan ve duyu organla-rından da yardım alarak inkişaf eder. Ve insanı bütün eşyanın yegâne sahibine, Allah'a imana götürür.
Sözün özü: Her vicdan diyor ki, "Allah var"...
Ne insan başıboş bir divane... Ne şu âlem sa hipsiz bir fabrika... İnsanı bu tezgahta dokuyan biri var... Ve insan her şeyiyle Onun... Vicdanın vazifesi de Onu bildirmek...
İnsanoğlunda iki esas unsur olduğunu Themen herkes kabul etmektedir.
Ruh ve nefis...
Herşeyden evvel, ruh ve nefsi birbi-rinden ayırmak, bunların tezahürlerini göz önüne döktükten sonra, yukarıdaki soruyu cevaplamak gerekir.
Ilim, ruh ve nefis ile ilgili deney ve ölçme yapma imkânına sahip değildir. Ancak, dolaylı yoldan, yani ruh ve nef-sin insanda meydana getirdiği tesirleri inceleyerek sonuca varabilir. Nitekim bugün psikoloji ve parapsikoloji ilminin yaptığı şey budur. Mesela, uyku anında vücut üzerinde yapılan ölçme ve
11
incelemelerle, tamamen ruhî olayların bir sonucu olan rüyalar hakkında hü-kümler çıkarılması, bunlar arasında bu-lunmaktadır.
Müzik konusunda da ölçmeye daya-nan ve şimdiye kadar yapılması pek dü-şünülmemiş böyle bir deney yapmak mümkündür.
bugün bunun binlerce örneği sergilen-Aslında, deney gayesi güdülmeden mekte ve televizyonlardaki müzik şölen-lerinde çılgınca eğlenen binlerce insan görülmektedir. Siz buna gözlem ve ölç meyi eklerseniz, söz konusu araştırma gerçekleşmiş olur.
Seriatça bazi savtlar (sesler) helal, bazilan de haram kilinmiştir. Evet ulvi (manev hüzünleri, Rabbaril aşklan iras eden (veren, hatariatan) sesler, helaldir. Yetimine hüzünleri, nefsani sehevati tahrik eden sesler, haramdır. Seriatin (Kur'an ve hadislerin) tayin etmediği kısım ise, (o seslerin) senin ruhuna vicdanına yaptığ tesine göre hüküm alır. BEDİÜZZAMAN (Israt-ot-Pcaz)
Araştırmanın sadece gözlem safha-sinda bile bu insanların çoğunda cinsi duygularının kabardığı, dünyaya, zevk ve eğlenceye karşı isteklerinin arttığı görülecektir.
Deneyin ikinci kısmı olarak, aynu in sanlara ölüm ve ötesi hakkında seanslar venilip, bunları dini merasimlere soka rak ayrı gözlemleri yapmak mümkün dür. Mesela bir mevlit merasimi ve bir dini tören, bunlar için birer örnektir. Bu safhanın ilk deneyden son derece fark lı neticeler ortaya koyduğunu ve söz ko nusu toplantılara katılanların dünyaya ait aşırı isteklerinde ve hırslarında bir törpülenme ve zayıflama, vücutlarında bir gevşeme, streslerinde bir azalma; buna karşılık ahiret özlemlerinde, ya da ölüm ve ötesine ait korkularında kesin bir azalma olacağını görebilirsiniz.
Bundan sonra, yapılacak iş, deney lerin sonuçlarını yorumlayarak neticeye varmaktır.
Insan ruhu, daima ana-vatanı olan ahireti özler ve oranın hasretini çeker. Fakat belli bir zamana kadar vücut kafesinden çıkamadığı, ona bağlı olduğu için buna imkân bulamaz. Halbuki nefis, da ima rahatı ve huzuru arar, konforlu bir hayatı talep eder ve insanın benliğine o yönde tel kinlerde bulunur. Sonuç olarak insan, iki eğilimin
tesiri altına girer. Ve bunlardan hangisi baskan gelirse, o yöne zorlanır.
Bugün kirlian fotoğrafçılığı ile ruh ve nefse ait tesirlerin fotoğrafları çekilebil manlarda çekilmişse, vücuttaki statik elektriğin fazlalığı açıkça görülmektedir Koyu kırmızı renkleriyle, normal bon yeye ait fotoğraflardan ayrılmaktadır Kirlian fotoğrafçılığı, müzikle alakalı de neylere de uygulanabilir. "Ben gözümle görmediğime inanmam" diyenler bunu bilhassa yapmalıdır. mektedir. Bu resimler eğer nefsani ar zuların yoğun olduğu sıralarda veya in sarıların öfkeli ya da sinirli olduğu za
Pozitif bilimden başkasını ilinden saymayanlara son söz olarak diyebiliriz ki
"Müzik ruhun gıdasıdır" sözü bilgisa lik, veya bir dil sürçmesi sonunda söy lenmiş, ilmi görüşlere uymayan subjek tif değerlendirmelerden ileri geçemez Ancak, insanda llaht duygular uyandıran mo zik türlerini de költen inkar etmek doğru değil dir. Insaru Allah'a (cc) ve llahi değerlere yoldag tıran ilahi ve manlar gi bi müzik türleri, nefsin değil ruhun gelas dav muna girebilir.
O zaman adı münk olsa bile, bundan nefia değil ruh gıdalanıyor demek tir
Ilk emir, "oku" idi; doğru. Sözlük kitap anlamıyla satırdan değil sadırdan oku konuşuluyor nan anlamına gelen Kur'an, "ik-vermişti; doğru. Ama nazil olan o ilk aye Yüce ra/oku" emriyle nazil olmaya başla emri tin, okumayı ve düşünmeyi çoğu kez unuttuğumuz bir devamı da vardı
"İkra bismi Rabbik..." Yani, "Rabbinin adıyla oku". Bir sonraki ke lime de okununca, "okumak"tan kasıt
Delki yüz, belki bin kez duymuşuz dur. Nerede ve ne zaman okuma, ilim vs. üzerine dinimiz de okumaya büyük önem sa, muhakkak şu da söylenir: " miştir. Nitekim, Kur'an'ın ilk 'Oku!" olmuştur."
Doğrudur. Kur'an'ın ilk emri oku-maktır. Ne var ki, bu llâhî emre pek uyduğumuzu söylemek mümkün gö zükmüyor. Zira, bu ilk Kur'ani ke-limenin devamını olsun okumayı, hemen her zaman ihmal ediyo-ruz.
Ümmi Peygambere (a.s.m.) ve O'nun elçiliğiyle hepimize gelen "Oku!" emrinden kasıt nedir? Okuma-yazma bilmek midir? Me-selå Hz. Peygamber bu emre mu-hatap olur olmaz okuma-yazma kurslarına mı gitmiştir? Değilse, "Oku!" emrinden aldığı ders ne-dir?
Hem bu emir, "Ne okudu-ğun, nasıl okuduğun önemli değil, yeter ki oku" anlamına mı gelir?
Bütün bu soruların cevabını bulmak için ne tarih, ne siyer ki-taplarını karıştırmak gerekiyor; ne de uzun uzun düşünmek... Aksine, bu soruların cevabını bul-mak için, küçük, çok küçük bir gayret gerekiyor. Sadece "ikrå" ile başlayan bu ayetin diğer üç, hatta iki cümlesini okumak, "ik-ra", yani "oku" emriyle kastedile-nin ne olduğunu anlamaya yeti-yor.
kar kendisine verildiği Hz. Peygam (am.) o andan sonra her ani, her Rabbinin adıyla okuma cehdiyle odrulmuştu. Öyle ki, Alman şair Ril-deyimiyle, meleklerin bile hay kalhığı bir okumayı bu.
ne olduğu açıkça anlaşılıyordu
İkra bismi Rabbikellezi ha-lák." Yâni, "Yaratan Rabbinin adıyla oku,"
Sözün kısası, rastgele bir "okuma" değildi Kur'an'ın kasdı. Muhakkak ya zal bir kitabı okumak da değildi. İster bir kitabı okusun, ister hafızasına ya-złmış bir sözü okusun, ister her cüm-lesi ve her bir harfi ayı bir güzellik ve
dergiler ve kitablar arasında özellikle bu vurguyu atlıyoruz. Nasıl okuduğu muzu düşünmeden; akıl ve kalbimizi bu noktada, "yaratan Rabbinin adıyla" okuma hususunda eğitmeden, her hangi bir okumayla bu İlahi emre uy-muş olduğumuzu sanıyoruz.
Halbuki, bu emrin ilk kez kendisine verildiği Hz. Peygamber (a.s.m.) ayeti tam da bu mānāda okumuş; ve o an-dan sonra her anı, herşeyi "Rabbinin adıyla" okuma cehdiyle yoğrulmuştu. Öyle ki, Alman şair Rilke'nin deyimiy-le, "meleklerin bile hayran kaldı-ğı" bir okumaydı bu. O, ümmi bir peygamberdi, okuma yazma bilmiyor-du. Ama kainat kitabını, fıtrat kitabını, Kur'an'ı en güzel o okumuştu...
Çünkü, yalnız âyetin ilk kelimesini değil, tamamını okumuştu...
"Yaratan Rabbinin adıyla ku"muştu...
ASR-I SAADETTEN
Sorular
Cevaplar
MÜSLÜMAN OLMADAN ÖN-CE YAPILAN AMELLERE SEVAP VAR MI?
Hakim Ibn Hızam Rasûlüllah'a (s.a.v.):
-Yå Rasûlallah! Benim cahiliye devrinde sadaka vermek, köle azat etmek yahut akrabaya yardım et-mek suretiyle ibadet görevimi yeri-ne getirdiğim bazı işlerim var. Bun-larda bana ecir var mı? diye sordu.
Rasûlüllah (s.a.v.) cevap verdi: -"Sen eskiden yaptığın hayır-larla Müslüman oldun." (Müslim, Iman, 195)
KADININ KOCASI ÜZERİNDE-Kİ HAKLARI NELERDİR?
Rasûlüllah'a (s.a.v.) soruldu:
-Kadınlarımız hakkında ne buyurursun?
Rasûlüllah (s.a.v.) buyurdu ki
-"Onlara, yediklerinizden ye-dirin, giydiklerinizden giydirin ve onlara vurmayın ve onları çirkin-likle nitelemeyin."
Muhammed'e salât cyle: Cömertliğinin sayısı kadar.
Ey yardim edenlerin hayırlısı, cömertliğin ve insanın, lütfun ve keremin sayısı kadar muttakilerin imamı Resulüllah SA efendimiz üzerine sayısız salât ederek şanını mükerrem eyle.
Muhammed'e salat cyle: Semalarının adedi kadar..
Yani: Göklerin sayısı kadar..
Bir baska manaya gore: Göklerin cüzleri ve cevherlerinin tek tek sayısınca Habib-1 Huda kıyamet gününün şefaatcısı Resulüllah SA. uzerine salât inzal ederek zatını muazzez eyle.
Muhammed'e salât eyle: Yerinin sayısı kadar..
Yerlerin kendisi, yahut yerlerin bütün cüzleri sayısınca, şefaatçı miz Resulüllah S.A. efendimize salát ederek kendisini mükerrem eyle.
Muhammed'e salât eyle: Ydi semanda yarattığın meleklerin sayısı kadar..
Işbu meleklerin sayısı kadar, Resulüllah S.A. efendimize salât ede rek, zatını muazzez ve muhterem eyle.
Muhammed'e salåt eyle: Yerinde yarattığın cin, insan ve bun. ların dışında kalan vahşi hayvan, kuş ve bunların dışında kalanların
sayısınca.. Yani: Canlı, cansız nekadar mahlukatın varsa.. bunların tüm sa-yıları kadar Resulüllah S.A. efendimize salât ederek şanını iclâl eyle.
Muhammed'e salât eyle: Gayb ilminde kalemin yürümüş oldu-ğu ve kıyamete kadar da yürüyecek olduğu şeylerin sayısı kadar.
Demek olur ki: Resulullah S.A. efendimize olmuş ve olacakların sayısı kadar salåt ederek, yüce şanına faziletler ihsan eyle. Bol ve yeteri kadar... Bilhassa, Levh-ü Mahfuz'da kalemin yazıp durdukları sayica..
Muhammed'e salât eyle: Katre ve yağmur adedi kadar..
Yani: Bütün suların damlaları ve yağmur tanelerinin sayısı ka-dar Resulüllah S.A. efendimize salát ederek, şanını pek faziletli eyle.
Muhammed'e salât cyle: Sana şükredenlerin, sana hamd eden-lerin, seni TEHLİL edenlerin, seni TEMCİD edenlerin, Yüce Za-tının Allah olduğuna şehadet edenlerin sayısı kadar..
Bu cümlede geçen:
TEHLİL
Lafzı, ile anlatılanlar şu manayadır:
Allah'tan başka ilah yoktur. (La ilahe illallah.)
Diyerek, Yüce Hakkı tevhid edip birleyenler..
TEMCID.
Tabirinden ise çıkan mana şudur:
Sen Hamid'sin, Mecid'sin. (İnneke Hamidün Mecid.)
Deyip zatının yüceliğini ve daima sena edildiğini ikrar edenler. Muhammed'e salât eyle: Sen ve meleklerinin ona getirdikleri olz salavat sayısımca..
mahalakte fiseb'i semavatike min meläiketike ve salli alâ Muhammedin adede mahalakte fiarzike minel-cinni vel insi ve gayrihima minel vahşi vet Layri ve gayrihima ve salli alâ Mu hammedin adede macera bihil-kalemü fiilmi gaybike ve mayecri bihi ili yevm'il kıyameti ve salli alá Muham medin aded'el-katri vel matari ve sal. li alâ Muhammedin adede men yahme düke ve yeşkürüke ve yühellülüke ve yümeccidüke ve yeşhedü enneke entel lahu ve salli alâ Muhammedin adede masalleyte aleyhi ente ve meläiketüke ve salli alâ Muhammedin adede men salla aleyhi min halkıke ve salli alâ Muhammedin adede men lemyusalli aleyhi min halkıke ve salli alá Muham medin aded'el-cibali ver rimali vel ha sa ve salli alâ Muhammedin aded'es şeceri ve evrakıha vel mederi ve es-kaliha ve salli alâ Muhammedin
Muhammed'e salåt eyle; yedi semanda yarattığın meleklerin sayısı kadar.
Muhammed'e salát eyle; yerinde yarattığın cin, insan ve bunların dışında kalan vahşi hayvan kuş ve bunların dışında kalanların sayısınca...
Muhammed'e salåt eyle; gayb ilminde kalemin yürümüş olduğu ve kıyamete kadar da yürüyecek olduğu şeylerin sayısı kadar...
Muhammed'e salât eyle; katre ve yağmur adedi kadar...
Muhammed'e salåt evle; sana hamd edenlerin, sana şükredenlerin, seni teh Iil edenlerin, seni temcid edenlerin, yüce zatının Allah olduğuna şehadet edenlerin sayısı kadar..
Muhammed'e salåt eyle; senin ve meleklerin ona getirdiğiniz salavat sa
yisinca.. Mubammed'e salât eyle; halkından onun üzerine salát edenlerin sayısı ka
dar.. Muhammed'e salát eyle; kendisine halkından salåt getirmeyenlerin sayısı ka
dar.. Muhammed'c salát cyle: dağların, kumların, çakıl taşların sayısı kadar..
Muhammed'e salåt eyle; ağaç ve yaprakları, meder ve ağırlıkları sayısınca..
adede külli senetin ve matahluku fiha ve mayemutü fiha ve salli alâ Muham medin adede matahluku külle yevmin ve mayemutü fihi ilå yevm'il-kuyameti.
Allahumme ve salli alâ Muham medin adedes schab'il-cariyeti mabeyn es semai vel arzi ve matemturu minel miyahi ve salli alâ Muhammedin aded'er riyah'il müsahharati fi mesa rik'il arzı ve meğaribiha ve cevfiha ve kabletiha ve salli alâ Muhammedin adede nücum is semai ve salli alâ Mu-hammedin edede mahalakte fibiharike minel hitani ved devabbi vel miyahi ver-rimali ve gayri zalike ve salli ala Muhammedin adeden nebati vel-hasa ve salli alâ Muhammedin aded'en-nem-Ii ve salli alâ Muhammedin aded'el miyah'il-azbeti ve salli alâ Muhamme din adede el-miyah'il-milhati ve salli alå Muhammedin adede ni'metike alå cemii halkıke ve salli alâ Muhamme din adede nikmetike
Mahammed'e salát eyle; her sene ve onda yarattıkların, onda ölenlerin sa yısı kadar..
Muhammed'e salät eyle; kıyamete kadar her gün yarattığın ve onda ölenle-rin sayısınca..
Allahıın, Muhammed'e salát eyle; yerle sema arası cereyan eden bulutların savısı, yağdırdıkları suların sayısı kadar...
Muhammed'e salat eyle; arzın şarklarında, garplarında, İçindee ve kablesinde teshir edilen rüzgarların sayısı kadar.
Muhammed'e salát eyle; semada yıldızların sayısı kadar..
Muhammed'e salát eyle; denizlerinde yarattığın balık, sair canlı hayvan, su-far,
kumlar ve bunlardan başka yarattığın şeylerin sayısı kadar..
İnsanın kusurlarını sayan düşmanlarından edeceği istifade, kendisini öven dostlarından gelecek fay-dadan büyüktür.
"Şimdi sizden bir kere daha bütün cihana yayılmış şanınızı, şöhretinizi doğrulayacak merdâne hareketler diler. Bugün heybe-tinizle titreyen şu Bursa, muzaffer olacak şanlı sancağımızın düşman içlerine doğru gitmesini, bundan sonra hiçbir düşman dur-duramayacaktır! Elde edeceğimiz şanlı bir galebe, bütün dünyada Allah'ın birliğini yay-mamıza sebep olacaktır. İnsan ömrü uzun olsa bile, bilmez misiniz ki, ebedî değildir. Ne yaparsak yapalım bir gün biter, hayat nihayet bulur. Baki kalacak olan Yüce Al-lah'tır. Allah için Cennet'e varmak isteyen-lere, işte fırsat. Allah Allah diyerek vazifenizi yapınız ve savlet eyleyiniz!"
Fırsat elde iken çok amel kazan, Ruh kafesten bir gün uçar elbette! Cezasını görür zulmedip azan, Gelen fırsat kalmaz, kaçar elbette!
Nefis ihanetten hiç geri kalmaz, Bin nasihat etsen bir tane almaz, Kimsenin ettiği kimseye kalmaz. Herkes ektiğini biçer elbette!
Yalın ayak, başı açık durulur! Hesap günü elbet suâl sorulur. Günahlar tartılır mizan kurulur, Orda haklı hakkın alır elbette!
Bu ümmete geldi Mevlâ'dan hitap, Günahkâr olanlar, veremez cevap, Kimine lûtf olur kimine azap. Cennet, cehennem Hak, dolar elbette!
C
C
ㅏ
le
g
Dost olasın Hakk'a yakın olana, İtikâdı doğru halis kalana, Olup bitenlerden ibret alana. Mahşerde şefâat olur elbette
Yanlarında büyüdüğü amcacığını çok jvi tanıyordu. Bu duydukları karşısında ise
metanetine, güzel ahlakına, kararlı duruşu-na hayranlığı bir kat daha artmıştı. Elbette insanoğlu noksan oğluydu. Bulanık sularda balık avlanmazdı. Her söylenende doğru ve yanlışlar olabilirdi. Zamanında yanlış görünenler tarihin şahitliğiyle temize çıka-cak, elbet hak yerini bulacaktı.
Doğan Bey; "Anlatılanlar hakkında yeteri kadar malumat sahibi olmasam da bah-settiği mevzuları sık sık duyuyor, hazırlıklı olmanın ehemmiyetini iyice anlıyorum." dedi. Amcası sayesinde az çok yaşanılan hadiselere hâkimdi ama işin büyüklüğünü yeni hissetmişti. Dolayısıyla okudukları, dinledikleri içini parçaladı ve devletine, mil-letine Süleyman Çelebi amcacığına duydu-ğu muhabbet ve hürmet artarak tazelendi.
"Olanlara lakayt kalmayacağım. Bilhassa dedikoduların aslını öğreneceğim, ismi ge-çen şahsiyetler hakkında malumat sahibi. olacağım..." diyordu Doğan Bey.
Dedesi demiş ki, benim dedeme; Tuz ekmek bilmeze derdini deme! Ot topla ye, namert ekmeği yeme, Gün olur başına kakar demişler!
İnsanın kusurlarını sayan düşmanların-dan edeceği istifade, kendisini öven dostla rından gelecek faydadan büyüktür.
Her üstünlük, her kemål sıfat, Allahü teâlâ-nındır. O'nda, hiçbir noksan sıfat yoktur.
Asilerin, günah işleyenlerin hepsini Cennete koysa, fadlına, ihsanına yakışır. İtaat, ibadet edenlerin hepsini Cehenneme atsa, adalete muhalif olmaz. Fakat, Müslümanları ve ibådet edenleri Cennete sokacağı-nı, bunlara, sonsuz nimetler, iyilikler vereceğini, kâfirlere ise, Cehennemde sonsuz azap ede-ceğini dilemiş ve bildirmiştir. O, sözünden dönmez. Bütün canlılar îmân etse, itaat etse, O'na hiçbir faydası olmaz. Bü-tün âlem kâfir olsa, azgın, taşkın olsa, karşı gelse, O'na hiçbir
zarar vermez.
Sada mik
S iddikî Efendi, Osmanlı âlimlerinden olup kerå dir. Bağdat'ta doğdu. metier sahibi velilerden Burada zamanın büyük âlimle-rinin ders ve sohbetlerinde ke-male geldikten sonra Kudüs'e giderek talebe yetiştirdi. 1735 (H.1148)'de orada vefat etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Allahü teâlânın vacib-ül-vücûd ve hakiki ma'bûd ve bütün varlık ların yaratıcısı olduğuna inan-bulunan her şeyi, maddesiz, maktır. Dünya ve âhıret åleminde zamansız ve benzersiz olarak yoktan var eden, ancak Allahü teâlâdır diye kesin inanmaktır. Älemlerde olan her şeyi yarattığı
gibi, (her zaman, birbirlerinden de var etmektedir. Kıyamet za-mani gelince, her şeyi bir anda) yine yok edecektir. Her varlığın yaratanı, sahibi, hâkimi O'dur. O'nun hâkimi, âmiri, üstünü yok-tur diyerek inanmak lazımdır. Her üstünlük, her kemål sıfat, O'nun-dur. O'nda, hiçbir kusur, hiçbir noksan sıfat yoktur. Dilediğini yapabilir. Yaptıkları, kendine veya başkasına faydalı olmak için değildir. Bir karşılık için yapmaz. Bununla beraber, her işinde, hik-metler, faydalar, lütuflar, ihsânlar vardır. Kullarına iyi olanı, yarar olanı vermeye, kimisine sevap, değildir... kimisine azap yapmaya mecbûr
Kul, bir şey yapmak dileyin-ce, O da isterse, o şeyi yaratır. Kullannin her hareketini, her şeyi yaratan O'dur. O dilemezse, yaratmazsa, hiçbir şey hareket edemez. O dilemezse kim-se kâfir olamaz. Kimse isyan edemez. Küfrü, günahları diler ise de, bunlardan râzı değildir. O'nun işine, kimse karışamaz. "Niçin böyle yaptı. Şöyle yapsay-dı" demeye, sebebini sormaya kimsenin gücü ve hakkı yoktur. Şirkten, küfürden başka, herhan-gi büyük günahı işleyip, tövbesiz ölen kimseyi dilerse affeder. Kü-çük günah için dilerse azap eder. Kafir, mürted olarak ölenleri hiç affetmeyeceğini, bunlara sonsuz azap edeceğini bildirmiştir.
M Teşhur hikayedir; teknolojinin buzdolabını ve de-Lrin dondurucuları icat edecek kadar gelişmediği zamanlarda, dağların yükseklerinden buza dönüşen kar par-çaları kesilir ve pazarlarda satılırmış. Sıcak bir yaz günü Bağ-dat Çarşısında bir adam dağlardan getirdiği karları satmaya çalışır. Ne var ki pek satış yapamaz ve kar parçaları da öğle sıcağında erimeye başlar. Geçimini bu yolla temin etmeye çalışan şahıs; "sermayesi eriyip giden bu adama acıyın, mer-hamet edin, bu fakirden buz alan yok mu?" diye canhıraş ba-ğırmaya başlar. O sırada öğrencileriyle oradan geçmekte olan bir büyük âlim, buzlarını satmaya çalışan adamın feryadını duyunca, olduğu yere çöker, başını ellerinin arasına alarak düşünmeye başlar. Bu durum karşısından telaşlanarak ne ol-duğunu soran öğrencilerine büyük âlim şöyle der; "Buzlarını satmaya çalışan adamın sözlerine dikkat edin. Eriyip giden sadece buzlar değil zaman eriyor ve ömrümüz tükeniyor. Yaz sıcağının buzları erittiği gibi zaman da hayatımızı tüketiyor. Adamın buzları için endişelendiği gibi zamanın akıp gitme-sine endişe etmeyen ziyandadır."
Hazin bir gerçekliktir. Çoğu insan en büyük aldanışını ve pişmanlığını en büyük sermayesi ve imkânı olan zaman nime-tini ve vaktin önemini idrak hususunda yaşamaktadır. Zaman ve mekânla sınırlı bir varlık olarak insanın en büyük farkında-
lığı ve en yüksek şuuru ise vaktin kıymetini ve ehemmiyetini bilmek konusunda ortaya çıkacaktır.
Hayaller, ödevler, beklentiler, acılar, hüzünler, hasretler, bekleyişler, çabalar, koşuşturmalar, okullar, sınavlar, günahlar, pişmanlıklar... Hepsinin ortak paydası, bütün eylemlerin anası ve her şeyi kucaklayan atmosfer zamandır. Ve zamanı gerçek boyutuyla tefekkür ve takdir etmek, varoluşu, gayeyi ve hayatı idrak etmektir. Nitekim elmaslar, yakutlar, altınlar, mücevher-ler "zaman"la satın alınabilir ama zamanı satın alabilecek, geçen anı geriye getirebilecek hiçbir güç, kuvvet ve değer yoktur.
Zamanı idrak etmek, yaşı kemale ermiş bir ihtiyarın, daki-kalar içinde bir şerit gibi gözlerinin önünden geçip giden yıllara derin bir ah çekişinin kelimelere sığmayacak mesajında saklı hakikati anlamaktır.
Zamana Yemin Eden Ayetler
Kur'an-ı Kerim'de birçok ayet-i kerimede farklı boyutla-rıyla zamana yemin edilmektedir. Özellikle tevhid inancının, mümin şuurunun, hakikat bilincinin ve ahlaka dayalı bir tavrın inşa edildiği Mekke döneminde nazil olan ayetler içinde za-mana yemin içeren ifadelerin varlığı, insanı bu konuda büyük bir dikkate ve tefekküre davet etmektedir. Söz konusu ayetler çok çarpıcı şekilde zamanın önemine dikkat çektiği gibi, za-manın ortaya koyduğu hakikatlere de açıkça işaret etmekte-dir. Ayrıca yemin ile başlayan ayetlerin hikmetlerinden biri de, Allah katında çok kıymetli, insanların hassas ve dikkatli olmaları istenen konulardan bahsediyor oluşudur. Özellikle vahyin ilk yıllarında nazil olan ve zamana yemin eden ayetler, ilk inananların cahiliye zihniyetini terk ederek hakikat şuurunu kazanmalan açısından içinde yaşadıkları anın, akıllarına ve gö-nüllerine etki eden açık bir ibret ve tefekkür nesnesi olduğunu onlara hatırlatmaktadır.
Aydınlandığında sabaha¹, şafağa, kuşluk vaktine³, tan ye-mninagarmasına, güneşi açıp ortaya çıkaran gündüze³, açılıp ydınlandığı zaman gündüze yemin eden ayetler apaçık zama-mun kıymetine vurgu yapmakta, adeta günün başlangıcını ve en verimli bölümünü nasıl geçirdiğimizi muhasebeye davet etmek-tedir. Aynı şekilde söz konusu ayetler sabır ve azimle inancını yaşamaya çalışan ve İslam'ı tebliğ için gayret eden müminlere geleceğin daha aydınlık olacağı müjdesini de vermektedir. Gün-düzun aydınlığına yemin eden ayetler aydınlık bir gelecek için gündüzün çok büyük bir fırsat oluşuna da işaret etmektedir.
Akşam vaktine yemin eden ayetler, biten bir günün hesabı-na, götürdüklerine ve kazanımlarına dikkatimizi çekmektedir. Çekilip gittiğinde, karanlık çöktüğünde, yöneldiğinde geceye ve içinde topladıklarına¹º, on geceyell, geçip giden geceye¹¹, güneşi örten geceye¹³ yemin ile başlayan ayetler aynı zamanda birçok çalışma, ibadet ve tefekkür için en uygun ve tenha za-man olan gecelerin nasıl değerlendirildiğini gözden geçirmeye davet etmektedir.
Duygu, düşünce, tavır ve eylem boyutuyla hayatın tamamı-na dair acı bir hüsran ve büyük bir kurtuluşu aynı anda ifade eden Asr Suresi mutlak manada zamana yemin ile başlamakta-
dır. İnsanın hüsrana düçar olmasında da, kurtuluşa ermesinde de zamana karşı tutumunun hayati bir boyutu olduğunu ortaya koymaktadır. Aynı şekilde zamanı en güzel şekilde ihya etme. nin, sağlam bir iman, salih amel, hakkı ve sabrı tavsiye olmak üzere dört temel unsurunu ortaya koymaktadır. İmanı öteleyen, güzel ve hayırlı işleri ihmal eden, hakkı ve sabrı yaşamayı ve tavsiye etmeyi hayatın merkezi yapmadan geçen her anın ziyan ve hüsran olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Farklı boyutlarıyla zamana yemin eden ayetler bir başka açıdan zamanın şahitliğine de dikkat çekmektedir. Gecenin zifiri karanlığı da, gündüzün en parlak aydınlığı da, sabahın seher vakti de, akşamın zeval vakti de Rahman'ın varlığının de-lili olmanın yanında bütün duygu ve davranışlarıyla insanın en büyük şahididir. Hiçbir söz ya da eylemi zamanın şahitliğinden gizlemek mümkün değildir. Bu hem yaşanan dünyada, hem de ahirette kişi hayatıyla yüzleştiğinde görülecek bir şahitliktir.
Kur'an-ı Kerim'de, pek çok ayette "sene, yaz, kış, gece gündüz, an, sabah, akşam, dehr, karn" gibi ifadelerle zamana dikkat çekilmektedir. Zamana dair ayetlerin yerine ve bağlamı-na bakıldığında, yaratana, yaratılışa, hakka, hakikate, kulluğa, hayatın gayesine yönelik çarpıcı mesajların varlığı açık olmakla beraber, bizzat vaktin ehemmiyetinin ifade edildiği de görül-mektedir.
Kur'an-ı Kerim'de zamanın en büyük nimet olduğu açıkça ifade edilmektedir. Nitekim gecesi ve gündüzüyle bütün za-manın insana bahşedildiğini bildiren şu ayetler müminlere bu konuda yüksek bir bilinç kazandırmak içindir:
"O, adetleri üzere hareket eden güneşi ve ayı sizin hizmetinize sunan, geceyi ve gündüzü sizin emrinize verendir."14 "O, geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin hizmetinize verdi. Bütün yıldız O'nun emri ile sizin hizmetinize verilmiştir. Şüphesiz bunl
Ant kullanan bir millet icin ibretler vardır." 15 "Gece ve gündüzde pannan her şey O'nundur. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir "16 insanin emrine ve hizmetine verildiğini açıkça beyan etmekte-Bu ve benzeri ayetler, gece ve gündüzün yani bütün zamanın dir. Insan bu nimeti ve imkânı iyi değerlendirdiğinde onun iyiliğine ve huzuruna hizmet edecektir. zaman
Zamana Kayıtsız Hiçbir Başarı Yoktur
İnsana ve hayata dair müspet ya da menfi her şey zaman içredir. Bütün başarıların, zamanı etkili ve verimli kullanmaya dair bir hikâyesi vardır. Bütün başarısızlıkların izahında ise za-mana kayıtsız kalmanın ve hoyratça davranmanın varlığı görü-lecektir. Bireysel olarak önemli başarılara imza atmış herkesin, inancı, ideolojisi, ırkı, coğrafyası ve rengi fark etmeksizin, ortak özelliği zamanı iyi planlaması ve nitelikli kullanmasıdır. Bütün başarılı şirketlerin, proje ve organizasyonların birinci özelliği zaman yönetiminde başarılı olmalarıdır. Gücü ve dünyaya etkisi açısından öne çıkan bütün devletlerin en belirgin vasıflarından biri de, zamanı etkin kullanan bir bürokratik işleyişe ve bilin-ce sahip olmalarıdır. Her halukarda zaman insanın yeryüzü mücadelesinin zeminini oluşturmakta, insan sahip olabileceği her şeye zaman içinde ve zamanı kullanarak sahip olmaktadır.
Tarihten bugüne zamanı planlamak insanın temel uğraş-larından biri olmuş, uygarlık tarihi boyunca insanoğlu farklı varsayımlarla zamanı dilimlemiş ve birçok takvim icat etmiştir. Takvim icat eden milletlerin aynı zamanda iz bırakan, mede-niyet kuran milletler olması tesadüf değildir. Zira yarına yön verecek, asırlar sonrasına etki edecek izler ve eserlerin ortaya çıkması, ancak planlı bir çalışma ve zamanı etkin kullanma ile mümkündür.
Kur'an-ı Kerim Allah katında ayların sayısını ifade eden ayet ilelt zamanın önemine dikkat cekmenin yanı sıra zamanın planlanmasına da işaret etmektedir. Nitekim Kur'an ve sunne-tin zaman perspektifi ile inşa edilen İslam medeniyetinde za-man algısı ve planlaması Güneşin hareketleri merkeze alınarak yapılmıştır. Orneğin sabah namazı sayesinde günün en güzel ve bereketli zamanı değerlendirilmiş olmaktadır. Zaten günde beş vakit namaz aslında doğal bir zaman düzenlemesini ken. diliğinden hayata geçirmekte, namaz vakitleri bir iş ve zaman disiplinini hayat tarzı haline getirmektedir.
Modern Dönemlerin Zaman Açısından Serencamı
İletişim, ulaşım ve teknolojinin baş döndürücü bir hızla geliştiği, dünyanın küresel bir köye dönüştüğü, hayatın bir yö-nüyle sanal ortamlarda yaşandığı günümüzde, insanın zamanla ilişkisi daha karmaşık bir hal almıştır. Dolayısıyla günümüz insanının muhasebe etmesi gereken en önemli husus, zamanı heder eden ve zamana değer katan iş ve eylemlerin farkına varmak ve zamanı zayi etmeyecek bir hayat tarzı geliştirmektir.
Kapitalizmin hayatı kuşatması ve dünyevileşmenin ön pla-na çıkmasıyla kısa vadede büyük kazanımlar sağlayacak prag-matist bir anlayışın etkisine kapılan dünya insanı, en büyük sermayesi olan zamana karşı ilginç bir kayıtsızlık içinde olabil-mektedir. Borsayı, banka hesaplarının karşılığını, döviz kurla-rını neredeyse her saat takip eden, tasarruf ve birikim kampan-yalarını dikkatle izleyen insan, kapıldığı bir hayal dünyasında zamanı hoyratça heba edebilmektedir. Oysa sermaye- kazanç ya da sermaye -iflas ilişkisini sadece maddeye ve kapitale in-dirgemek büyük bir yanılgıdır.
Diğer yandan modern dönemlerde küresel politil emperyalist yaklaşımların bireylerin zaman algısına mine etkisi göz ardı edilmemesi gereken bir husustu
sahip olduğu teknoloji, askeri, siyasi, iktisadi imkânlar ile bü-şirketler ve yapılanmalar, kendileri dışında kalan dünyayı meş-nin yeryüzünü adeta egemenliği altına almaya çalışan ulusõtesi gul edecek ve onların vakitlerini boşa harcatacak bir sürü araç ve argüman geliştirmektedirler. Böylece gelişmiş ülkeler için gucun ve refahın vesilesi olan teknoloji, geri bırakılmış toplum-Jarda zamanı heba etmenin, tembelliğin aracı haline gelmekte-dir. Gençlerin ve çocukların en kıymetli ve kaliteli zamanlarını jükettikleri mekânlar, dijital araçlar, teknoloji tasarımı oyunlar; adeta onları hayatı yaşamaktan, daha iyi bir gelecek için yap-ması gerekenlerden uzaklaştırma işlevi görmektedir.
Gelişmiş ülkeler ile diğer ülkelerin teknolojiye bakışında en önemli boyut nitelikli ilişki biçimidir. Yani bilgisayarın, akıllı telefonun hatta televizyonun bilgi, kültür, üretim, yaratıcı dü-şünce, doğru ve sağlıklı iletişim için bir imkân olarak değerlen-dirilmesi ya da amaçsız ve gelişigüzel kullanılması meselesidir.
Bu bağlamda düşünüldüğünde dünyanın etkin güçleri ve ülkeleri, zamanı kazandıkları için egemenliklerini devam et-tirmekte, geri kalmış topluluklar ve ülkeler de zamanı ihmal etmenin bedelini ödemektedirler.
Bugün özellikle İslam dünyasının en hayati meselesi, za-mana dair kapsamlı bir muhasebe yaparak vakti zayi eden gereksiz meşguliyetleri hayatın dışına çıkarmak olmalıdır. Zira zamanlarını doğru yönetemeyenler, zamanı planlayanla-ra mahkûm olacaklardır. Günümüzde, saatlerce tv karşısında gelişigüzel vakit geçirmek geri kalmış ülkelerin ve insanların en başat belirtisi olarak kabul edilmektedir. Saatlerini dijital bir ekran karşısında hesapsızca harcayan insan, monitörden başını kaldırdığında feda ettiği zamanın karşılığında ilmi, fikri, ahlakı olarak ne kazandığının ya da neyi kaybettiğinin hesa-bını yapmak zorundadır. Artık her mekânın doğal aksesuarı haline gelen bilgisayarların işlevi, hayatın vazgeçilmezi haline gelen akıllı telefonların, akıl sahibi bir varlık olan insanla iliş-
kisi zamanın kıymeti açısından yeniden ele alınmaya ve gözden geçirilmeye muhtaçtır. Zira plansız ve sebepsiz şekilde, can sıkıntısından saatlerce aynı ekrana kilitlenen insan aslında en büyük imkânı olan aklını ve en değerli sermayesi olan vaktini, dijital makinelere teslim etmiş olmaktadır. Sömürge ülkele rinde ve toplumlarında teknoloji, halkı köleliğe alıştırma, gen kalmışlığı içselleştirme, uyanışı engelleme ve kalkınmanın en birinci imkânı olan zamanı heder etmeye yönelik küresel bir proje olarak planlanmıştır. Sorun elbette teknolojinin varlığ değildir. Asıl mesele teknoloji, harcanan zaman ve elde edilen kazanım grafiğinin gösterdiği sonuçtur.
Basit bir düzlemde dahi ele alındığında insanın hoyratça harcadığı her saniye, zamanı heba eden her meşgale, hayata değer katan kazanımların, daha iyi ve güzel bir hayat imkânının zayi edilmesidir. Zira geleceğe dair hayali ve planlan olanlann boşa geçirecek vakti yoktur. Bu bağlamda insan zamana değer katan eylemleri yeniden düşünmek ve kuşanmak durumun-dadır. Aksi takdirde zamanı iyi kullanma, çalışma ve gayretin õtelendiği yerde hayaller ve boş beklentiler düşünceyi ve hayatı esir alacaktır.
Elbette kimseye muhtaç olmamak adına çalışmak soylu ve onurlu bir tercihtir. Zamanın tamamını şikâyet, eleştiri ve memnuniyetsizlikle harcamak, tembelliğin, beceriksizliğin, gö-revini yapmamanın en açık resmidir. Vakti bilgi için kullanmak, hayatı, hakikati, insanı ve evreni anlama gayesi ile okumalar yapmak, okuduklarını ahlaka değer katan bir eyleme dönüş-türmek zamanın hakkını teslim etmektir. Son iki asırdır gücü-nü kaybeden, imkânlarını heba eden, zenginlikleri dünyanın egemenleri tarafından talan edilen İslam coğrafyasının yeniden itibar ve ihtişamına kavuşması için öncelikle kahvehaneleri kı-raathaneye dönüştürülmeli, okuma, bilgi ve bilimle ilişkisi ye-niden gözden geçirilmelidir.
Zaman Müminler İçin Hesabı Verilecek Bir Emanettir.
Müminler için hayatı kulluk bilinciyle inşa etmenin en el yolu zamanı planlamak ve vakti iyi değerlendirmektir. Zamandan habersiz olmak varolus idrakinden uzak olmaktır.
Zaman mùmin için Allah'ın bir nimeti ve emanetidir. Dun-ave ahiret huzuru için en kıymetli sermaye ve hesabı soru-lacak bir hazinedir. Dahası insan bu büyük zenginliği kendi emeğiyle elde etmemiştir. Dünya ve ahireti kazanması için ken-disine bir nimet olarak bahşedilmiştir. Dolayısıyla kendisine Matledilen zamana karşı büyük bir mükellefiyet içindedir. "O gün size verilen bütün nimetlerden mutlaka hesaba çekileceksiniz"18 yeti, zamanını, hesabını vereceği güzel işlerle değerlendirme konusunda müminlere ciddi bir bilinç ve şuur kazandırmak-tadır. İnsan zamanın şahitliğinde hayatının hesabını verecektir. "Göz kapırdığım renkten, kulak verdiğim sesten/Affet senden habersiz aldığım her nefesten. "19 diyen şair söz konusu sorum-luluğu dile getirmektedir.
"İnsanların hesaba çekilecekleri gün yaklaşıyor; ama onlar hala gaflet içinde umursamazlık gösteriyorlar."20 ayeti, zamanı gelişigüzel kullanıp sonunda büyük bir pişmanlıkla eyvah de-menin faydasız bir hayıflanmadan öteye geçmeyeceğini haber veren oldukça çarpıcı bir uyarıdır. Bu bağlamda insanın zaman konusunda gafil olmasının eşiği, zaman bilincinin kaybolması; galletten uyanmanın birinci basamağı ise zaman şuuru kazan-masıdır. İsraf çağında israfın zirvesi haline gelen zamana karşı hoyraılığın en esaslı çarelerinden biri ölümü ve hayatın kısa oluşunu tefekkür ederek ahireti ve zaman nimetinden hesaba çekileceğini unutmamaktır.
Vaktin değerlendirilmesi açısından, "Oyleyse bir işi bitirince diğerine koyul ayeti, fikir ve aksiyon alanında, zaman, sorum-luluk ve bilinç bağlamında tarihten kıyamete kadar hayatın planlanmasına dair en büyük devrimi ve hakikati ifade etmek. tedir. Peygamber Efendimiz de: "İki nimet vardır ki insanlann çoğu onlar (1 değerlendirme) hususunda aldanmıştır. Sağlık ve bos vakit22 buyurarak zamanın büyük bir nimet oluşuna ve vaktin özenle değerlendirilmesi gerektiğine dikkat çekmektedir.
İslam'ın kendine özgü bir zamanı değerlendirme ölçüsü vardır. Bununla pozitivist bakış açısının zamanı değerlendir-me telakkisi arasında derin farklılıklar bulunmaktadır. Elbette İslam'ın öngördüğü zaman planlamasında, soylu bir davranış olarak, kimseye muhtaç olmadan hayatını devam ettirmek için çalışmak vardır. Ama aynı şekilde ibadetler ve imanın gerek-tirdiği güzel ahlak, zamana değer katan olmazsa olmazlardır. Zira ibadet ve güzel ahlakın olmadığı bir zamanın hakkıyla değerlendirildiği söylenemez. Yine içten muhabbetler, sıla-i rahim, dostluğa dayalı ziyaretler başkalarının iyiliği adına ya-pılan çalışmalar, sorumluluk bilincini artırmaya yönelik teſek-kürler zamana değer katan eylemlerdir. Oysa kapitalist bakış açısı zamanı sadece bireysel çıkarlar ve kazanımlar açısından ele almaktadır. Zamanı ilkesiz ve ölçüsüz şekilde sadece daha çok kazanmak ve tahakküm etmek eksenli bir planlamaya tabi tutmak, hayata değer katmayacağı gibi birçok sosyal sorunu da beraberinde getirecektir. Dolayısıyla vakti bencilliğe ve kapi-talizme esir etmekle zamanı bereketli kılmak arasındaki ciddi farkı idrak etmek, zamanla yarışan değil, zamanla buluşan bir yaklaşımı benimsemek önemlidir.
Zamanın ekseni yaşanılan andır. Zira dün geçmiştir, yarın meçhuldür. Her günün muhasebesini geceden yapmak, yarın ıçın düşünülen her şeye bugün başlamak gerekir. Elbette ya-nna ve geleceğe dair planlar olacaktır; lakin başlamak için en uygun zaman yaşanan andır. Nitekim medeniyetimizde tarihin sınavından geçerek günümüze kalan, “İbnü'l-vakt” ifadesi, yani anın talibi olmak, anın kıymetini bilmek ve zamanın künhüne vakıf olmak büyük bir şuur ve ideal olmuştur. Aynı şekilde "Dünya bir gündür o da bu gündür" özdeyişi yaşanan anın iyi değerlendirilmesi için ifade edilmiştir. Bu bağlamda özellikle kent hayatında ilk bakışta fark edilmeyen ama toplamda önemli yekün teşkil eden zaman aralıklarını değerlendirmek önemlidir. Örneğin her gün, durakta, serviste, toplu taşımada veya işe giderken trafikte geçirilen, sıramatikten alınan bir numaranın takibini yaparken harcanan zaman heba edilmemelidir.
Ancak vaktin kıymetini idrak ile zamanını iyi değerlendi-ren kimseler, hayatını ve dünyayı güzelleştirecek, ahirette de kazananlardan olacaklardır.
Vakti bilgi için kullanmak, hayatı, hakikati, insanı ve evreni anlama gayesi ile okumalar yapmak, okuduklarını ahlaka değer katan bir eyleme dönüştürmek zamanın hakkını teslim etmektir.
Yağmurlar yağdıran, fakirliği gi-deren iki kelime;
Estağfurullah...
Hasan-ı Basri hazretlerine ge-len bir kişi kuraklıktan şikâyet eder, o da;
- "Estağfullah diyerek Rabbimiz-den mağfirette bulun" der.
Çok geçmeden fakirlikten, ge-çim derdinden şikâyet eden birisi gelir. Hazret ona da;
"Estağfullah diyerek Rabbimiz-den mağfirette bulun" der.
Çocuk sahibi olamamaktan ya-kınan üçüncü kişi için de hazret:
"Estağfullah diyerek Rabbimiz-den mağfirette bulun" der.
Hasan Basri hazretleri ektiği hal-de mahsul alamamaktan yakınan kişi için de;
"Estağfullah diyerek Rabbimiz den mağfirette bulun" der.
Orda bulunanlar hazretin ce-vaplarının hikmetini sorunca Ha-san Basri hazretleri onlara şu ayeti kerimeyle karşılık verir:
"Çok affedici olan Rabbinize is-tiğfar edin ki, gökten bol yağmur indirsin; size, mal ve oğullar ile yardım etsin, sizin için bahçeler, ır-maklar versin." (Nuh 10-12)
- Gönül genişliği, güzel bir hayat mı istiyorsun? Rabbimizden mağ-firette bulun:
"Ve Rabbinizin mağfiretini is-teyin, sonra ona tevbe edin ki sizi, belli bir süreye kadar güzel güzel yaşatsın." (Hud 3)
Altınoluk: Ne oldu da 1950 yılında Arapça ezan o kuma yasağı kaldırılabildi? O dönemde neler yaşandı?
M. Armağan: Her ne kadar hilafet te kaldırıl
sa, tekkeler de kapatılsa, şeyhler içeri de atılsa, top-lumda dini alanda duygusal atmosfer hâlâ yoğun olarak yaşanıyordu. Dinde reform din alanındaki bu hararetin, canlılığın soğutulması için yapılmış-tı. İnsanların din alanından ve camiden uzaklaştırıl-mak için bu proje uygulanmıştı. Kısmen de muaf-fak olundu.
Fakat hiç ummadıkları bir biçimde, halk bunu i-çine gömerek, içinde bir hınç ve bir beklenti halin-de ezana dönüşü arzu ediyordu. Günün birinde birisi gelecek bunu değiştirecek diye bir beklenti i-
öyle bir zamanda yapıldı ki, CHP'liler bile karşı çı-kamadılar. Onlarda 'halk bir daha bize tokat vurma-sın' diye oy vermek zorunda kaldılar. Bu bakımdan Menderes o gün değiştirmeseydi belki bu güne ka-dar da hiçbir siyasetçi bunu değiştirme cesareti-ni bulamazdı. Belki Özal bunu yapardı ama ona da fırsat verirler miydi, bilemiyorum. Belki de bu gü-ne kadar 78 yıldır Türkçe ezan devam ediyor olur-du. Arapça ezan unutulurdu. Bir daha da bu kadar uzun sürmüş bir uygulamayı değiştirme cesaretini kimse gösteremezdi.
Ondan sonra hakikaten ezan bir çok şeyin baş-langıcı oldu. Ne oldu? Ezan aslına çevrilince insan-lar camilere gelmeye başladı. Camilere geldiler ca-miler kapalı. Camilere sığmıyorlar. Bunun üzerine camiler yeniden açılmaya başladı. Yıkılmış mina-reler yapılmaya başlandı. Yeni camiiler yapılır ol-du. Camilerin yanında Kur'an Kurslarına izin verildi. İmam Hatip okulları açılmaya başlandı. Derken di-ni dergiler, teşekküller ortaya çıktı. Bu bakımdan is-lami dönüşümün başlangıcı ezanla oldu. Bunu, bu gün olabildiğince kesin bir şekilde ifade edebiliyo-ruz. Ezan gerçekten bir kırılma noktası oldu. Ezan Türkiye'de islamiyetin var kalması ve inkişafı için i-şaret fişeği oldu. Bu yüzden Menderes'e büyük du-alar edilmiştir.
Yeri gelmişken şunu da ifade etmemiz gerekli. Menderes'in 1951'deki meşhur konuşması da çok enteresandır: 'Bu memleket müslümandır ve müslü-man kalacaktır; müslümanlığın bütün icapları yerine getirilecektir. Kimsenin buna dokunmaya gücü yet-mez. Bu ifadeler 1951 tarihi itibariyle devrim niteli-ğinde ifadelerdir. Bunlar devrimi sorgulayan ifade-lerdir ve hala birilerinin Menderes'i affetmeyişinin altında bu sözler yatmaktadır.
bile bazı bilgileri geriye atıyorlar, dile getirmiyor lar. Bazıları ise görüşme talebini baştan reddediyor-lar. Bakın bu yasağın üzerinden altmış yıl geçmiş ve bu insanlar yine korkuyorlar. O zaman dehşete düş tüm. Bu nasıl bir korku ki, 60 sene sonra bile konus-muyorlar. Ne kadar derinden korkutulmuşlar ki, bu-gün dahi bunu dile getirmekten çekiniyorlar. Biz de bulabildiklerimizle, görgü tanıklarıyla, olayı yaşayan mağdurlarla konuşarak bunları geleceğe bir belge olarak bırakalım dedik ve bu eser ortaya çıktı.
Ezan Olmadan İslam Gelişemez
Altınoluk: Belki ilk soru olarak şunu sormamız ge-rekirdi: 'Arapça ezan yasağı neden başladı?' Bu hangi projenin bir parçasıydı?
M. Armağan: Bunun için zihnimizdeki mevcut
bilgilerden hareketle bir resim çizmeye çalışacağım. 1923 yılında Cumhuriyet ilan edildi. 1924 ile 1928 yılları arasında bir dizi reform yapıldı. 1924 yılında halifelik kaldırıldı, laiklik kabul edildi. Medreseler kapatıldı. 1925 yılında şapka kanunu, kılık-kıyafet kanunu, tekke ve zaviyelerin kapatılması yaşan-dı. 1926 yılında Medeni Kanun getirilerek Mecelle kaldırıldı. 1928 harf devriminin yapılmasından son-ra kültür devrimleri başladı. Liselerden Arapça ve Farsça dersleri kaldırıldı ve öz Türkçeleşme hareketi başlatıldı. Dilin arılaştırılması ile Osmanlıcanın tas-fiyesi yapıldı. Ardından Türk Dil Kurumu'nun kurul-ması. Buna bağlı olarak tarih devriminin başlaması.
Süreci böyle görmek gerek. Önce dini ku-rumlar kaldırıldı. Ardından dinin kendisi ve içe-riği dönüştürülmek istendi. O günün şartlarında dinde reform son inkılaptır. Önce Türkçe Kur'an gündeme geldi. Ardından hutbenin, salânın, eza-nın Türkçeleştirilmesi gündeme geldi. 1924 yılın-dan sonrasına böyle bir pencereden bakarsanız, di-ni alanın dilinin ve anlamının yeniden düzenlendiği noktaya geliriz. Tabii burada büyük bir çelişki ortaya çıktı. Din-devlet işlerini ayırıyoruz diye laikliği kabul etmiş bir yapı, doğrudan dini alanı tanzim etmeye başladı. Devlet din alanını kendi istediği şekilde di-zayn etmeye çalışıyor. Kur'an'ı Kerim'i, ezanı Arapça değil Türkçe okuyacaksın diyor. Ama nasıl Türkçe o-nu da kendisi düzenliyor. Bu uygulamaları yapan devlet aslında bir din devleti olabilirdi.
i-
19 Temmuz 1932 yılında bunun için Diyanet şleri Başkanlığı bir genelge yayınladı; Bundan sonra ezanın ve kametin Arapça okunması yasaktır' de-di. 1941 yılına kadar yasak bu enelgeyle devam etti. 194 ılında İsmet İnönü'nün Cumhurbaşkanlığı ve efik Saydam'ın başba-anlığı döneminde çıkar-lan bir kanunla, Arapça zan okumak, kanunen asak haline geldi. Bu du-umda arapça ezan oku-anlara 3 aya kadar hapis
Yani: Karalarda ve deryalarda nekadar biten ot varsa.. nekadar taş bulunuyorsa.. bütün bunların sayısı kadar, evvellerin ve âhirlerin ilmi ile mükemmel olan Resulüllah S.A. efendimize salât edip faziletli kıl.
Muhammed'e salat eyle: Karıncaların sayısınca..
Böylece, en güzel huylarla sıfat alan Resulüllah S.A. efendimizi tebcil eyle.
Muhammed'e salât eyle: Tatlı suların sayısı kadar.
Yani: Resulüllah S.A. efendimizin zatını muazzez ve muhterem eyle.
Muhammed'e salât evle: Tuzlu suların sayısı kadar.
Muhammed'e salât eyle: Bütün halkıma ihsan ettiğin nimetle-rin sayısı kadar..
Bu suretle Resulüllah S.A. efendimizin şanını yükselt.
Muhammed'e salût eyle: Muhammed'e karşı kâfir olanlara ver-diğin cezan ve azabın sayısı kadar..
Bu cümlenin biraz açık şerhi şudur:
Allahım, Resulüllah S.A. efendimizin nübüvvet ve risaletini nekadar inkâr eden varsa.. bütün bunların sayısı kadar kendisine salât ederek, şanını yüce kıl; kendisini muazzez ve muhterem eyle
Allah-ü Taålå, Resulüllah S.A. efendimizi, dünya ve onun kötu-lüklerinin cümlesinden kurtarsın; mübarek tabiatına sevimsiz gelen işlerin cümlesinden selåmet ihsan eylesin. O kâfirlerin sayısı kadar. kadrini izaz edip kendisine ikram eylesin..
RESULÜLLAH S.A. EFENDİMİZİ İNKAR EDENLER
Bır açıklama..
Adem a.s. peygamberden itibaren, Resulüllah S.A. efendimizi in kâr edenlerin cümlesi cehennemde azap göreceklerdir. Bu manaya delâlet eden, Musa'ya a.s. gelen Yüce Hakkın vahyidir. Tevrat-ı Şe-rif'te, Sübhan olan Yüce Hak, Musa'ya a.s. hitab ederek şöyle bu-yurdu:
Ya Musa, sözünün diline yakınlığından, kalbine gelen hatıra-lara kalbinin yakınlığından, ruhunun bedenine yakınlığından, gözünür
ve azabike alâ men kefere bimuharn-medin sallallahü aleyhi ve selleme ve salli alâ Muhammedin adede mada-met'id-dünya vel-âhiretü ve salli alâ Muhammedin adede madamet'il-hala-iku fil-cenneti ve salli alâ Muhamme-din adede madamet'il-halaiku fin-nari ve salli alâ Muhammedin alâ kadri matuhibbuhu ve terdahü ve salli alá Muhammedin alâ kadri mayuhibbüke ve yerdake ve salli alâ Muhammedin ebed'el-abidine ve enzilhül-menzil'el-mukarrebe indeke ve a'tıh'il-vesilete vel-fazilete veş-şefaate ved-derecet'-er-refiate vel-makam'el-mahmud'ellezi vaadtehu inneke lâtühlif'ül-miade.
Allahümme inni es'elüke bienne-ke maliki ve seyyidi ve mevlâye ve sıkati ve recai es'elüke bi hürmetiş-şehr'il-harami vel-beled'il-harami vel-meş'ar'il-harami ve kabri nebiyyike aleyhisselâmü
Muhammed'e salat eyle; Muhammed'e karşı kâfir olanlara verdiğin cezan ve azabın sayısı kadar.. Allah ona salát ve selâm eylesin.
Muhammed'e salât eyle; dünyanın ve âhiretin devam ettiği süre..
Muhammed'e salât eyle; cennette bulunan bütün mahlukat sayısınca..
Muhammed'e salât eyle; mahlukatın cehennemde kaldığı süre..
Muhammed'e salát eyle; kendisini sevip kendisinden razı olduğun kadar..
Muhammed'e salât eyle; onun seni sevdiği ve senden razı olduğu kadar..
Muhammed'e salát eyle; taa, sonsuzluklara kadar. Onu, katında en yakın makama konuk eyle. Kendisine vesile, fazilet ve şefaat hakkı ihsan eyle. Yüksek derece ihsan eyle; kendisine vaad buyurduğun Makan-ı Mahmud ihsan eyle. Çün-kü sen, vaadinden dönmezsin.
nurunun gözüne yakınlığından daha fazla benim rahmetime yakın ol mayı ister misin?
Musa a.s. şöyle dedi:
Evet ya Rabbl.
Bunun üzerine Yüce Hak, Musa'ya a.s. şöyle buyurdu: Ya Musa, şunu da Beniisrail'e teblig eyle: Su kimse ki, dün
vadan ayrılıp bana kavuştuğu zaman, Habibim Ahmed Resulüm Mu hammed'i inkârcı olarak gelir, hesap durağında, onun üzerine cehen-nem zebanisini musallat ederim; kendisini utandırırım. O, beni mah-se sefnata nail olamaz. Kendisine hiç bir melek merhamet etmez, Ze-bani kendisini alıp cehenneme atar.
Devamla şöyle buyurdu:
Bentisralle şunu tebliğ eyle: Bir kimse, Ahmed'i ve kitabını tasdik ederse.. kıyamet günü, kendisine rahmetimle muamele ederim
Ya Musa, bir kimse Ahmed'i ve getirdiklerinden birini inkâr ede-rek reddederse.. o reddettiği şey, nekadar az olursa olsun; kendisini cehenneme sokarım.
Anlattığımız manada, bunun emsali rivayetler çoktur. Nitekim bu marada, Resulüllah S.A. efendimiz şöyle buyurdu:
Adem a.s. kalıbında iken, ben peygamberdim.>>>
Bundan anlaşılan odur ki: Resulüllah S.A. efendimizin nübüvve-ti, cümleden evvel zâhir idi. Hazret-i Adem a.s. ve ondan dünyaya tes-rif eden bütün nebiler ve resuller tek tek onun nübüvvet ve risaletini anlatıp Resulüllah S.A. efendimize iman etmeleri gerktiğini tebliğ ile anlatmışlardır.
süre.. Muhammed'e salât eyle: Dünyanın ve âhiretin devam ettiği
Bütün bu süre içinde, Resulüllah S.A. efendimize ikramlar eyle. Muhammed'e salât eyle: Cennette bulunan bütün mahlukat sayısınca..
Yani: Saadet ehli, cennetlerin ehli iman, irfan ve ikan erbabının ebedi yeri olan cennet içinde kalmaları ve sebatları sayısınca, Resu-lüllah S.A. efendimize yakışır şekilde salât ederek kendisini muazzez ve muhterem eyle..
Muhammed'e salât eyle: Mahlukatın cehennemde kaldığı süre..
Bütün küfür ve tuğyan ehli olanlardan cehennemde kalanlarin sayısı kadar, Resulüllah S.A. efendimize salât ederek, şanını şerefini yükselt.
duğun kadar. Muhammed'e salât eyle: Kendisini sevip kendisinden razı ol-
Böylece, Resulüllah S.A. efendimizi muazzam ve muhterem eyle. Ju Muhammed'e salât eyle: Onun seni sevdiği ve senden razı ol-duğu kadar.
san eyle. 847 Muhammed'e salât eyle: Ta, sonsuzluklara kadar.. Onu, ka-tinda en yakın makama konuk eyle. Kendisine VESILE ve fazilet Ih-
Bu cümlede anlatılan VESILE, cennette en yüksek derecedir. Şefaat hakkı ver. Yüksek derece Ihsan eyle. Kendisine vaad
buyurduğun makanı-ı mahmud'u ihsan eyle. Çünkü sen: Vaadinden dönmezsin.
Ayet-i kerime ile anlatmıştır: MAHMU D'u Allah-ü Taâlâ şu
«Ümid edbilirsin, Rabbın seni MAKAM-I MAHMUD'a çıkara-caktır.» (17/79)
İşbu makam: Resulüllah S.A. efendimizin yapacağı en büyük şe-faat makamıdır.
him. Ey hacetleri yerine getiren, dereceleri yükselten şanı büyük Alla-
Zatımdan dilerim: Malikim..
Sağlık, hastalık, kolaylık, güçlük, ölmek, kalmak.. hâsılı: Dünya ve âhirete dair cümle hallerimde sahibim ve mutasarrıfım olduğun-dan..
Seyyidim.
Efendim, velinimetim, her halimde başvurup müracaat edeceğim makam olduğundan..
Mevlâm.
Bütün işlerimi idare eden yardımcım olduğundan..
- Sıkam..
Bütün işlerimi zatına ısmarlayacağım zat olduğundan..
- Recam olduğun için..
Cümle taleplerimi, ihtiyaçlarımı, ümit ve emellerimi ancak ken-disine arz edeceğim Yüce Zat olduğundan..
- Eşhürü hürüm..
Yani: Kıtalın haram olduğu aylar.. Bu aylar şunlardır: Zilka'de, zilhicce, muharrem ve receb.
Beled-i haram..
Yani: Mekke-i Mükerreme.. Allah-ü Taâlâ onun şerefini artırsın. Bizlere de orayı ziyaret etmeyi nasib eylesin. Bu mübarek beldenin HARAM, olarak tavsif edilmesinin sebebi daha önce anlatılmıştır.
-Meş'ar-ı haram..
Bu da, Müzdelife'dir.. bunun tafsili de daha önce anlatıldı.
İlmini, ancak zatının bildiği kadar bana hayır hibe edesin.. IL mini, ancak zatının bildiği kadar beni kötülüklerden çeviresin,
Yani. Dünyada ve âhirette bildiğin nekadar hayır varsa, onlar dan bana hibe edesin; dünyada ve ahirette nekadar ser varsa, onlar. dan da beni koruyasın...
Devam edelim:
Allalım.
Ya Hayy ya Kayyum şanı büyük Allahım.
Ey Adem'e Sit'i hibe eden..
Bu cümlenin daha açık şerhli manası şudur: Ey Bit aleyhisselâmı, beşerin babası Adern'e as. bağışlayan Vacibülvücud Allahım.
Ibn Abbas'ır. r.a. şöyle dediği rivayet edildi:
Çocuklarımız, sübhan olan Yüce Hakkın sırf lütfu fazlı inaye ti ile biziere olan hibelerindendir.
Nitekim, sübhan olan Yüce Hak, azamet ve celáli ile Kur'an-ı Azi müşşanında söyle buyurdu:
«Dilediğine kız çocuğu bağışlar; dilediğine de erkek çocuğu hi be eder. Yanut, onları, kız erkek çift ihsan eder.» (42/49-50)
ADEM AS. ALINAN AHD HACER-I ESVED ZÜRRİYETI
Ibn-i Abbas'tan r.a. rivayet edildiğine göre, Yüce Hak, Adem-1 a.
5. yarattıktan sonra sordu:
- Seni kim yarattı?.
Adem 1.5. şöyle dedi:
Sen yarattın ya Rabbi.
Hak Taâlâ, tekrar sordu:
Senin Rabbın kimdir?
Ádem a.s. şöyle dedi:
Sen sen..
Bundan sonra Yüce Hak şu emri verdi:
- Bana secde eyle..
O anda Adem a.s. secde eyledi. Sübhan olan Yüce Hak, tekrar şöy-
le buyurdu
- Ya Adem, senden ahd alacağım. İstihkám üzere olup mahabbe-tin devamına da bir gerekçe olacaktır.
Yüce Hakkın bu kelâmı Ådem'e as, canından tatlı geldi.
Bundan sonra, melekler, cennetten Hacer-i Esved'i getirdiler. O, sütten beyazdı. Güneş gibi ziya veriyordu. Berraktı. Yakuttandı; ona: Elmas.
Derlerdi.
Sonra..
Adem a.s. bir sene haccını ifa ettikten sonra, Arafat ardında:
entehebe li minelhayri malaya'lemü i mehu illå ente ve tasrife anni mines sul malaya'lemü ilmehu illa ente
Allahümme ya men vehebe li Ademe Site ve li Ibrahime lamaile ve Ishaka ve redde Yusüfe alå Ya'kube ve ya men kesef'el belße an Eyyube ve ya men redde Musa ila ümmihi ve ya zaid'el Hachri filmihi ve ya men ve hebe lidavude Süleymane ve lizekeriy ya Yayha ve limeryeme Isa ve ya hafız'abneti Şuaybin es'elüke en tusal liye alà Muhammedin ve alå semiin-nebiyyine vel-mürseline.
en-115. Ve ya men vehebe limu-hammedin sallallahü aleyhi ve sellem eş-şefaate ved derecet'er-refiate tağfire li zünubi ve testüre li uyubi külleha ve tücireni minennari ve tucibe li ridvaneke ve emaneke ve gufraneke
İlmini ancak zatının bildiği kadar bana hayır hibe edésin. İlmini ancak, za-tının bildiği kadar beni kötülüklerden çeviresin.
Allahım, ey Adem'e Şit'i hibe eden, İbrahim'e İsmail'i ve İshak'ı hibe eden Yusüf'ti Yakub'a çeviren, Eyyub'dan belayı kaldıran, Musa'yı anasına geri çevi-ren, ey Hızır'a ilmini artıran, ey Davud'a Süleyman'ı hibe eden, Zekeriya'ya Yah-ya'yı, Meryem'e İsa'yı veren, ey Şuayb'in (iki) kızını koruyan senden dileğimdir: Muhammed'e ve bütün nebilere ve resullere salât eyleyesin.
115. Ey Muhammed sallallahü aleyhi ve selleme şefaat, yüksek derece hibe eden Yüce Zat, benim günahlarımı bağışlayasın. Keza ayıplarımın da tümünü örtmeni dilerim. Beni ateşten kurtarasın. Rıdvanını benim için gerekli kılasın. Keza emanını, gufranını, ihsanını da...
Bir avuç altının olacağına, bir avuç toprağın olsun: Altının getirisi,
toprağa göre daha azdır. Ayrıca altın her an harcanabilir. Bu yüzden, toprak sahibi olmak, altın sahibi olmaktan yeğ tutulur.
Bir çöplükte iki horoz ötmez: Yönetilmesi gereken bir yerde (daire-kurum-toplum), yetkileri eşit olan iki baş kişi varsa ya ikisinden birinin sözü geçmez ya da o yerde huzur olmaz.
Bir deli kuyuya taş atmış, kırk akıllı çıkaramamış: Bazı insanların yaptığı yanlışı ya da münasebetsiz bir işi, pek çok akıllı insan bir araya gelse bile, kolay kolay düzeltemez.
Bir dirhem et, bin ayıp örter: Çok zayıf olan insanın bazı çirkinlikleri ortaya çıkar. Bu insan kilo aldığında bu çirkinlikler kaybolur.
Bir elinin verdiğini öbür elin görmesin: Yardım yapılacaksa, bunu
gizli yapmak gerekir. Açıktan yapılan yardım, yardım olmaktan çıkar, gösteriş olur. Ayrıca yardım edilen kişiyi de küçük düşürür.
Bir elin nesi var iki elin sesi var: Bazı işler, el birliği ile daha kolay yapılır. Bu tip işleri tek başına yapmamak, ekip olarak yapmak gerekir.
Bir günlük beylik, beyliktir: Bazı şeyleri hiç yaşamamak yanlıştır. Bir gün bile olsa, adam gibi ve gönlümüzce yaşamak hem doğru hem de güzeldir.
Biri yer biri bakar, kıyamet ondan kopar: Bir toplumda gelir dağı-
lımı adaletsizse, yani toplumun bir kesimi her şeye sahip, bir kesimi muhtaç durumdaysa, o toplumda huzurun bozulması kaçınılmazdır.
Bir korkak bir orduyu bozar: Korkak bir askerin paniği, diğer asker-leri de etkiler. Onlar da korkmaya başlarlar. Herkesin morali bozulur. Morali bozulan asker de gerektiği gibi savaşamaz. Toplumlar, hedefe, gelişim ve değişimden korkanlar yüzünden ulaşamazlar.
Bir koyundan iki post çıkmaz: Bir insandan yapabileceğinin üstün-de iş istemek, işi verene de yapacak olana da fayda sağlamaz.
Bir kötünün yedi mahalleye zararı vardır: Kötü insanların varlığı ve eylemleri, yalnız yakın çevrelerine değil, o topluma da zarar verir.
Bez alırsan Musul'dan, kız alırsan asilden: Alınacak şey her ne ise
iyi ve kalitelisini almak gerekir. Kız alırken de soylu bir aileden olmas tercih edilmelidir.
Bıçak yarası geçer, dil yarası geçmez: Bıçak yarası, bir süre sonra
İyileşir ve geçer. Dil yarası ise geçmez. Söylenen kötü bir söz kolay kolay unutulmaz.
Bin bilsen de bir bilene danış: Bir insan çok bilgili de olsa, yine de bilmediği şeyler vardır. Bunun için tereddüt ettiğimiz durumlarda, "ben biliyorum" demeyip bunu bir bilene danışmak gerekir.
Bilinmedik aş ya karın ağrıtır ya baş: Daha önce hiç yemediğimiz ve zararlı olup olmadığını bilmediğimiz şeyleri yememek gerekir.
Bin dost az, bir düşman çok: İnsanın çok dostu olması güzel bir şeydir ama yetmez. Düşman sahibi de olmamak gerekir. Çünkü bir düşman bile, insanın tedirgin olması için yeter de artar.
Bin işçi, bir başçı: Ekip olarak yapılan işler, iş bölümü iyi olursa ve bu işi bilen biri tarafından yönetilirse başarı ile sonuçlanır.
Bin nasihatten, bir musibet yeğdir: Bazı insanlar, özellikle gençler,
öğütle yola gelmezler. Bazı şeyleri (neyin yapılıp yapılmaması gerekti-ğini), yaşayarak yani başlarına kötü bir şey geldiğinde öğrenirler.
Bin ölçüp bir biçmeli: Ölçü alınıp ve bu ölçüye göre çizim yapılma-dan elbise biçilmez. Biçilirse de o kişinin üzerine uymaz. Bunun gibi, yapılacak bir işe, o işin en ince detayları düşünülüp hesaplandıktan sonra başlanmalıdır. Ancak böyle başarılı olunur.
Bir acı kahvenin kırk yıl hatırı vardır: İyilik küçük de olsa unutulma-malı ve karşılığı verilmelidir.
Bir adamın adı çıkacağına canı çıksın: "Adı çıkmış dokuza inmez
sekize", diye bir deyimimiz vardır. Bu deyim gerçeği yansıtır. Haklı veya haksız yere, adamın bir kere adı kötüye çıkarsa bu kolay kolay düzelmez. Bundan sonra yapacağı her şey kötüye yorumlanır.
Bir ağaçta gül de biter diken de: Aynı soydan gelen insanlar icinde iyi, temiz kişi çıkabileceği gibi, huysuz ve sevimsiz kişi de çıkabilir.
Bir "insanın sevdiği kimse veya sevdiği iş yüzünden gele-cek sıkıntılara..." katlanması gerektiğini anlatmak için "Gülü seven dikenine katlanır." deriz. Bu atasözünü genellikle etra-fında kusursuz insan arayanlara ya da işlerinin sürekli tıkınn-da gitmesini isteyenlere böyle bir şeyin mümkün olmadığını anlatmak için kullanırız. Zaten dünya, aldığımız her nefesle ve attığımız her adımla sınandığımız bir yerdir. O sebeple şikâyet etmek yerine, idare etmenin ve birbirimizi anlamanın yollarını aramak lazımdır.
Sözgelişi toprakla uğraşan bir kişi sırf "ellerim nasır olu-yor" diye ekip biçme işinden vazgeçerse kendine başka bir meslek aramak zorunda kalabilir. Böyle birinin spora yatkın olduğunu varsayalım ve bir spor dalına geçiş yaptığını düşü-nelim. Bu işin de terlemek veya sakatlanmak gibi kendine göre birtakım zorlukları vardır. Yani zorluklarına katlanmadığımız sürece hangi iş kolunda çalışırsak çalışalım o işten verim ala-mayız. Üstelik insani ilişkilerimizi geliştirmek için de aynı yolu izlemek zorundayız.
Tabii ki gönül dünyamızı ve yaşadığımız çevreyi daha ya-şanılır ve daha güzel bir yer haline getirmek için yapalım. Şunu da unutmayalım ki sevdiğimiz kimselerin ve dostlarımı-zın sıkıntılarına katlanmadığımız sürece onlarla ilgili olumsuz düşüncelere kapılırız. Bu düşünceler gönlümüzde öylesine devasa bir yer kaplar ki sonunda gönül dünyasında kendimize ait bir yaşam alanı bulamayız. Esasında insanın bu zorluğu aşmasının bir yolu vardır.
Sahi, o yol da nedir?
Kesinlikle affedici olmaktır.
"Ne kadar manidardır ki 'bağışlamak' kelimesi dilimizde 'affetmek' anlamına geldiği gibi, 'karşılık gözetmeden vermek' anlamına da gelir. 'Bağışlamak', bir bakıma 'bağışta bulun-maktır.' Affetmek suretiyle insan aslında gönül dünyasını kin, nefret ve düşmanlık duygularından arındırdığı için kendisine, cezalandırmaktan vazgeçtiği için suçluya ve nihayet intikam peşinde koşmayıp huzursuzluğa sebebiyet vermediği için de topluma adeta 'bağışta bulunmuş gibidir."17
Bu ahlak üzere yaşayan kimse, hiç tanımadığı kimseleri bile idare etmesini bilir. Şimdi bununla ilgili kısa bir hikâye dinlemeye ne dersiniz?
O hâlde başlayalım: Vaktiyle herkesin hürmet ettiği bir bil-geye, halktan birisi gelerek derdini anlatmaya başlar. Derdini anlatan kişi istemeden uygunsuz bir ses çıkarır ve çok mahcup olur. Durumun farkına varan bilge de sesini biraz yükseltip: "Evladım, ne dediğini anlamıyorum. İyice yaşlandığım için seni güçlükle duyabiliyorum zaten. Buraya niçin geldim, de-miştin?" der.
17 Hadislerle İslam III Affetmek / Al-i Cenablık s. 325
Bilgenin kulaklarının ağır işittiğini sanan kişi de rahat bir nefes alır ve derdini yüksek sesle anlatıp gider. İşin hikmet tarafı bundan sonra başlıyor; bilge, yanına gelen o kişinin iyi işittiğini öğrenip de tekrar utanç duymaması için, onun vefatı-na kadar sanki kulakları az duyuyormuş gibi yaşamaya devam eder.
Bu ne güzel bir ahlaktır böyle!
Şimdi bu misalden yola çıkarak herkes kendi gönül dûn-yasına bir ayna tutsun. Bakalım ortaya nasıl bir manzara çı-kacak.
الذين يتربصون بكم فإن كان لكم فتح من ال قالُوا أَلَمْ تَكُنْ مَعَكُمْ وَإنْ كانَ الكافرين نصيب نار الم تستَعُودُ عَلَيْكُمْ وَتَمْتَعْكُمْ مِنَ التاميل يحكم بينكم يوم القيمة ولن يجعل الله الكام عَلَى الْمُؤْمِنِينَ سبيلا إلى المنافقين ما يقول .
66 Eğer siz iman eder ve şükrederseniz Allah size niçin azap etsin? Allah, şükre karşılık veren ve her şeyi bilendir.99
(Nisà, 4/147)
Mushaf sayfa no: 100
Hafizlık sayfa no: 5. cûz/01. sayfa
ALLAH, ŞÜKREDENLERE AZAP ETMEZ.
BİLGİ:
Peygamberimiz devrinde, sağlam bir imana sahip olmayan münafıklar hem ibadetlerde gevşek davranıyorlar hem de Müslümanların aleyhine gizli planlar yapıp tuzaklar kuruyorlardı. Önceki ayetlerde Rabbimiz, bu kötü işlerinden dolayı münafıkların cehennemin en alt tabakasında cezalandırılacağını bildir-mişti. Bu ayette ise Yüce Allah, kendisine itaat edip iyi bir kul olanlara asla azap etmeyeceğini, azabın sadece kötüler için olduğunu bildirmektedir (bk. Tähä 20/48; En'âm 6/47).
MESAJ:
İman ve şükür içinde yaşadığında, Müslüman'ın ilahi azaptan endişe etmesine gerek yoktur.
KELİME DAĞARCIĞI:
Azap: Allah'a karşı gelen veya emirlerini dinlemeyenlere dünyada veya ahirette verilecek ilahî ceza.
لا تحب على الجهر بالسوء من القول إلا من ظلم وكان لة سبيعا عليمًا إن لدوا خيرا أو الحلوة أو العفوا مین شده قال الله كَانَ عَفُوا قَدِيرًا إِنَّ الَّذِينَ يَكْفُرُونَ ه ورسله ويُرِيدُونَ أَنْ يُعْرِفُوا بَيْنَ اللَّهِ وَرُسُلِهِ وَيَقُولُونَ الأمن يبعض وتكفرُ بِبَعْضٍ وَيُرِيدُونَ أَنْ يَتَّخِذُوا بَيْنَ الله سبيلاً أُولَئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ حَقًّا وَأَعْتَدْنَا الكابرينَ عَذَابًا مُهِينًا ، وَالَّذِينَ آمَنُوا بِاللهِ وَرُسُلِهِ وَلَمْ يُفَرِّقُوا بَيْنَ أَحَدٍ مِنْهُمْ أُولَئِكَ سَوْفَ يُؤْتِيهِمْ أُجُورَهُمْ وكان الله غفُورًا رَحِيمًا يَسْتَلْكَ أَهْلُ الْكِتَابِ أن تنزل عليهم كتابا من السَّمَاءِ فَقَدْ سَأَلُوا مُوسَى أَكْبَرَ مِنْ ذَلِكَ القالوا أرنا الله جهرة فَأَخَذَتْهُمُ الصَّاعِقَةُ بِظُلْمِهِمْ ثُمَّ القدوا العجل من بَعْدِ مَا جَاءَتْهُمُ الْبَيِّنَاتُ فَعَلَوْنَا عن ذلك وَأَتَيْنَا مُوسَى سُلْطَانًا مُبِينًا وَرَفَعْنَا فَوْقَهُمُ الطور بميثاقهم وقُلْنَا لَهُمُ ادْخُلُوا الْبَابَ سُجَّدًا وَقُلْنَا لهم لا تعدوا في السبت وَأَخَذْنَا مِنْهُمْ مِيثَاقًا غَلِيظًا .
Bir iyiliği açıklar veya gizlerseniz yahut bir kötülüğü affederseniz şüphesiz Allah da ziyadesiyle affedicidir. O, her şeye gücü
yetendir.99
(Nisa, 4/149)
Mushaf sayfa no: 101
Hafızlık sayfa no: 6. Cüz/20. sayfa
ALLAH İÇİN HAYIR YAP, AFFET, AFFEDİL
BİLGİ
İnsanın ahiret hayatında işine yarayacağı şeyler dünyadayken yaptığı iyilik-lerdir. İnsanların hayırlısı hayır yapanlar, insanlara faydalı olanlardır. Dünyada insanlar kötü davranış görebilirler. Bu durumda mümine düşen, sabretmek, affetmek ve kendini koruyarak haksızlıkları ortadan kaldırmaya çalışmaktır. Rabbimiz, kötülüğün affedilmesi ve gizlenmesini istemektedir. Yalnız zulme uğrayan ve hakkını arayan kişi karşılaştığı kötülükleri anlatabilir. Bir iyiliği ise açıklamak da açıklamamak da caizdir. Bir hayra vesile olacak ve teşvik edecekse iyiliği açıklamak; yoksa gizli tutmak tercih edilebilir.
MESAJ:
Sen kötülüğe karşı iyilik yap ve insanları affet. Hayır yapan ve affeden kişi, ilahi affa erişir.
M üslüman, Peygamber'inin sözlerine saygılı insandır. Çünkü hadîs-i şerifler Resûlul-lah'ın nefesini aramızda hep yaşatan ve yo-lumuzu aydınlatan birer ışıktır. "Sünnet olmasaydı, hiçbirimiz Kur'an'ı anlayamazdık" diyen İmam-ı âzam Ebû Hanîfe hazretlerinin belirttiği gibi hadis ve sünnet bizim için her şeydir. Hadislere, rasgele bir insanın sözüymüş gibi bakmak, onun mâ-nasını anlamayınca, "Canım bu devirde böyle şey olur mu?" gibisinden ileri geri konuşmak bir müslümana asla yakışmaz.
İyi müslüman, zihnine takılan bir hadisle karşılaştığı zaman, onun gerçekten Peygamber sözü olup olmadı-ğını araştırmalıdır. Eğer bir sözün hadis olduğunu öğ-rendikten sonra onu baş tacı edemiyorsa, içini bir şüp-he kemiriyorsa, o hadisin ne anlama geldiğini bilene sormalı ve gönlünü huzura kavuşturmalıdır.
Geçenlerde bir televizyon programında, İslâm'da kadın konusu tartışılırken muhtelif hadisler gündeme geldi. Haklarında iyi duygular beslediğim bazılarının hadisler karşısındaki hafif tutumlarına üzüldüm ve bir süre sonra programı takip etmedim. Daha sonraki sa-atlerde "kadının erkekler için fitne olduğunu" belirten hadîs-i şerîf, "Efendim, Pey-gamberimiz böyle bir şey söyleyebilir mi?" edâsıyla ele alınmış, bazıları bi-zim peygamberimiz böyle şey söyle-mez diyecek olmuş. Programa katı-lan bir zât, "fitne" kelimesinin "imti-han" demek olduğunu, sahih hadis kitaplarında bulunan bu hadisin "Kadın erkekler için bir imtihan aracıdır" anlamına geldiğini, Kur'an'da da "Mallarınız ve ço-cuklarınız sizin için fitnedir" (Te-ğābün 64/15) buyurulduğunu söyleyin-ce ortalık sus pus olmuş.
Hadis Hafife Alınmamalıdır
Bazıları, anlayışına, zihniyetine uymayan bir sözün âyet olduğunu öğrenince direnmeyi bırakıp susu-yor. Elhamdülillah, bu da bir şey. Fa-kat bazıları anlamakta güçlük çektik-
leri hadisler karşısında aynı teslimiyeti göstermiyorlar. Yeterli hadis kültürüne sahip olmadıkları halde, kafala-
ne ihtimal vermiyorlar. Hatta daha da ileri giderek rına uymayan bir sözü Hz. Peygamber'in söyleyeceği-"Olmaz öyle şey" diyebiliyorlar ve hadise karşı alayı bir tavır takınabiliyorlar. Böyle bir tavırdan Allah bizi ve bütün mü'minleri korusun. Gerci hadisi hafife alma hastalığının tarihi epeyce eskidir. Önce size bu konuda birkaç olay arzedeyim:
-
--
Bir gün ünlü sahâbî Ebû Hüreyre hazretlerinin bulunduğu bir mecliste kibir konusu görüşülüyordu. Ebû Hüreyre, Peygamber Efendimiz'in anlattığı bir olayı nakletti. Efendimiz, güzelce giyinen birinin bö-bürlenerek giderken, Allah Teâlâ'nın onu kibri yüzün-den yere batırdığını, onun kıyamete kadar bağırıp ça-- ğırarak yerin dibine batmaya devam edeceğini söyle-mişti. Ebû Hüreyre sözünü bitirince, güzel bir elbise gi-yinmiş bir genç ayağa kalktı ve "Ebû Hüreyre! O genç = şöyle mi yürüyordu?" diyerek onu taklide yeltenince fena bir şekilde tökezledi. Neredeyse kafası kırılacaktı. O zaman Ebû Hüreyre "Burnu ve ağzı üzerine yere çarpılsın" diyerek "Alay edenlere karşı biz sana yeteriz" (Hicr 15/95) âyetini okudu (Dârimî, Mukaddime 40).
Aynı tarzda bir olay daha var: Hz. Ömer tarafından Basra'ya mür-şit ve muallim olarak gönderilen sa-hâbî Abdullah İbni Mugaffel, bir gün mescitte parmak uçlarıyla taş atan bir genç görünce onu uyarmak istedi ve Hz. Peygamber'in bu hareketi ya-sakladığını ondan bizzat duyduğunu söyledi. O genç sesini çıkarmamakla beraber, bu uyarıya pek önem ver-memişti. O gün veya bir başka gün bu gencin mescitte yine parmaklarıy-la taş attığını gören Abdullah İbni Mugaffel dayanamadı:
"Ben sana Resûlullah'ın bu hare-keti yasakladığını söylüyorum, sen ise aldırış etmiyorsun. Vallahi ölür-sen cenazene katılmayacağım; hastalanırsan ziyaretine gelme-
yeceğim ve seninle asla konus-mayacağım!" dedi (Darimi, Mukaddime
40). Çünkü Abdullah, maddi imkânı olmayıp da Hz. Peygamberle birlikte o çetin Tebük seferine gidemediği için gözyaşı döken, bundan dolayı hakla-rinda avet nazil olan (Tevbe 9/92) ve ağlayanlar anlamında "bekkäin" diye anılan yedi fakir sahabiden biriydi. Öyle läübali davranışları hazmedemez di.
Bu iki sahabi, naklettikleri hadisle-rin önemsenmediğini görünce haklı olarak kızdılar. Canlarından aziz bildikleri yüce Peygamber'in hadisle-rinin küçümsenmesini hazmedemediler. Onlara, hadis-leri küçümseyenlerin küçümsenmeyi hakettiklerini gös terdiler. İnsanın dinî hayatını altüst edebileceğini dü-şündükleri bu tutum karşısında verilmesi gereken ceva-bı vermekten çekinmediler. İkinci olay doğrusu çok ib-retlidir. Bir müslümanla en fazla üç gün küs durulacağı genel bir kaidedir. Biriyle ebediyen konuşmamak, onun İslâm sınırından çıkması halinde söz konusudur.
Bir gün Abdullah İbni Ömer, câmiye gitmek isteyen kadınların engellenmemesine dair hadisi nakledince, oğlu Bilal bunun bazı karışıklıklara yol aça-cağını düşünerek, hayır biz onları engelleriz dedi. Oğ-lunun bir hadise karşı böylesine olumsuz tavır takındı-ğını gören İbni Ömer adeta kendini kaybetti. Bilal'in göğsüne yumruğunu indirirken o güne kadar ağzından çıkmayan ağır bir hakaret cümlesi sarfetti (Müslim, Salāt 135-140).
İbni Ömer hazretleri, hem en çok hadis rivayet eden yedi sahâbîden hem de ashâb-ı kiramın tanınmış fakihlerinden biriydi. O, nefsânî arzuları Resûlullah'ın ortaya koyduğu esaslara baş eğmeyen bir müslümanı tasavvur edemiyordu. Hadislerin hafife alınması, kü-çümsenmesi büyüklerimizi işte böylesine çileden çıka-rırdı. Bir adamın hem Ehl-i sünnetten olduğunu iddia edip hem de sünnete, hadise önem vermemesini onla-rın akılları almıyordu.
Büyük sahâbî Ubâde İbni Sâmit, Hz. Peygam-ber'in yasakladığı bir alış veriş şeklinden bahsedince, o mecliste bulunan biri farklı bir görüş ileri sürdü. Ada-mın bu tavrı Ubåde hazretlerini fena halde kızdırdı.
Hemen ayağa kalktı ve "Seninle aynı çatı altında kesinlikle oturamam" diyerek orayı terketti (Dârimī Mukaddime 40). Müslüman olduğunu söyleyen birinin Peygamber'in bir emrini duyup da ondan farklı düşü düğünü ileri sürmesi onların kabul ve tasvip edebilece-ği bir hareket değildi.
Tebeu't-tâbiîn âlimlerinden Medineli fakih ve mu-haddis İbn Ebû Zi'b (ö. 159/776), Süfyân-ı Sevri, Ab-dullah İbni Mübarek, Yahyâ el-Kattân gibi ünlü âlimle-re hadis okutmuş bir zâttı. Ekmeğini zeytin yağına ba-narak hayatını sürdüren, yaz kış aynı elbiseyi giyen ve
kimseye minneti olmayan zahid ve müttakî bir âlimdi. Halifelerin yaptıkları zulüm ve haksızlıkları yüzlerine vurmaktan çekinmezdi. Bir mecliste, râvileri arasında kendisinin de bulunduğu bir hadis üzerinde konuşulu-yordu. Hadiste, "Bir yakını öldürülen kimse ya diyeti kabul eder veya kâtile kısas yapılır" buyuruluyordu. Meclistekilerden biri ona "Sen bu hadisi uygulamaya taraftar mısın?" diye sorunca İbn Ebû Zi'b'in tepesi at-tı; adeta kendini kaybetti. Bu ne biçim soruydu! Bağı-rarak adamı yumruklamaya başladı. Bir yandan da "Ben sana Resûlullah'ın hadisini rivayet ediyo-rum, sen bana 'Bunu uygulamadan yana mı-sın?' diye soruyorsun. Elbette onunla amel edeceğim. Bu hadisi uygulamak hem bana hem de onu işiten herkese farzdır" dedi. Sonra da Resûlullah'ın müslümanlar için ne ifade ettiğini anlat-maya başladı. Allah Teâlâ'nın, onu insanların arasın-dan seçtiğini, müslümanları Resûlü sayesinde doğru yola ilettiğini, müslümanların Peygamber aleyhis-selâm'a, canları istese de istemese de uymak mec-buriyetinde olduklarını uzun uzun anlattı.
Hadis Din Demektir
Allah'ın Resûlü bir konuda bir görüş belirtmişse, müslümanın onu kabul etmemesi, kafasına daha uy-gun bir görüş araması olacak şey değildir. Çünkü hiç-bir mü'minin buna hakkı yoktur. Zaten Resûl-i Ekrem, sahih bir hadisinde "Nefsânî arzuları benim or-taya koyduğum şeylere boyun eğmeyen kimse mü'min olamaz" diyerek kendisine kayıtsız şartsız uyulması gerektiğini belirtmiştir (İbn Ebû Asım, es-Sünne, 1, 12). Eğer bir müslüman, Peygamberinin verdiği bir hüküm karşısında içinde burukluk hissediyorsa derhal kalbini "bakıma almalıdır." Gönlünde, onulmaz bir hastalığın depreştiğini, dünyasını ve âhiretini kaybet-mek üzere olduğunu düşünmelidir. Çünkü hadis din demektir. Ağzından çıkan sözün dine uygun olduğunu bilmeyen kimse ağzını açmamalıdır. Açarsa, Allah'ı ve Resûlullah'ı gücendireceğini hesap etmelidir.
İyi bir mü'min hadisleri baş tacı eder. Onların ilâhî sırların hazinesi, Rabbânî hikmetlerin kaynağı ol-duğunu bilir. İnsan aklının kavrayamadığı birçok hakikatin Resûl-i Ekrem'e öğretildiğini kabul eder ve gönlünü hadislerin engin derinliğine teslim eder.
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM
YanıtlaSilELHAMDÜLİLLAH
ALLAHUEKBER
SUBHANALLAH
ALLAHÜMMESALLİALASEYYİDİNAMUHAMMED
ESTAGFİRULLAH
SALLAAHUALEYHİVESELLEM
BEŞ VAKİT NAMAZI CAMİDE KILAN BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM DEMİŞ
GİBİDİR
ÜMMETİM YILDIZLARA GİDESİYE KADAR KIYAMET KOPMAYACAKTIR
HADİS İ ŞERİF
YanıtlaSil
yuksel4 Şubat 2026 23:14
Nefsin isteklerine uymak merhametsizliği netice verir. (ML)
YanıtlaSil
yuksel4 Şubat 2026 23:10
Bir Hazinenin Anahtarı
RİSALE-İ NUR KÜLLİYATI
FİHRİST VE İNDEKSİ
İSMAİL MUTLU
İKİNCİ BASKI
YanıtlaSil
yuksel6 Mart 2026 18:57
-1929-Arapça ve Farsça dersleri okullardan kaldırıldı.
1939-Almanya'nın Polonya'ya saldırması Üzerine, II. Dunya Savaşı başlamış oldu.
1947-TBMM, Amerikan yardım anlaşmasını oy birliği ile kabul etti.
EYLUL
01
PAZARTESİ
9 1447 R.EVVEL
RUMI: 19 AĞUSTOS 1441
HIZIR: 119
tevekkül ettim
Hud Suresi: 56
BİR HADİS
Misvak kabuğu ile de olsa karnınızı doyurabilecek-seniz insanlardan bir şey istemeyin.
Taberani
İnsan küçük bir âlem olduğu gibi, âlem dahi büyük bir insandır. Bu küçük insan o büyük insanın bir fihristesi ve hülāsasıdır. İnsanda bulunan numunelerin büyük asılları, insan-ekberde
bulunacaktır. Lem'alar
KUR'AN'IN TEMEL KAVRAMLARI
YanıtlaSil"Esas mana" kelimenin her zaman taşıdığı "asıl mana"dır. "Izafi mana ilişkisinden kazandığı "özel mana"dır. Mesela gün" kelimesinin asıl an-ise, içinde bulunduğu özel sistemden, bu sistemdeki diğer kelimelerle olan lamı dünyanın kendi ekseni etrafında bir defa dönmesi ile oluşan 24 saatlik zaman dilimidir. Bu kelime. Kur'ân'da yeni bir mana kazanmıştır. Bu mana, kelimenin kökünden kaynaklanmaz. "Kıyamet", "ba's" (yeniden dirilme) ve bir "semantik alan" icinde "gün" sözü farklı bir mana yüklenmiştir. نالك "hesap" gibi "ahiret" ve "din” (son hüküm) ile ilgili kelimelerin oluşturduğu kazandığı bu yeni mana izafi manadır. Bu manada "gün" artık basit bir gün يوم الذين "Din gününün maliki" (Fatiha, 1/4) ayetindeki ye kelimesinin olmaktan çıkmış uhrevi bir renge bürünmüştür. Artık "gün" alelāde bir gün değil "ahiret günü” dür.
Aynı şey "saat" kelimesi için de söz konusudur. Kur'an sisteminde "saat", bir günün 1/24'i değil, kıyamet saatidir.
İşte böyle, kelimeler, Kur'ân sistemine girince "asli mana"larından farklı manalar yüklenmişlerdir. Kur'ân'ın "anahtar" kelimelerinin hepsi için aynı durum geçerlidir.
Mesela, "küfr, şükr, ihsan, adalet, birr ve takva" gibi sözcükler, Kur'ân sisteminde "asli mana"lannın dışında tamamen "özel mana"lar kazanmışlardır.
"Küfr" kelimesinin asli manası, örtmek, gizlemek, birinin yaptığı iyiliğe veya verdiği nimete karşı kadir bilmeyip nankörlük etmektir. "Teşekkür et-mek" anlamındaki "şükr" kelimesinin tam karşıtıdır. "Küfr" kelimesi, Kur'ân sisteminde mana değişimine uğramıştır. Artık "küfr" basit bir nankörlük değil, Allah'a, O'nun nimetlerine karşı nankörlüktür; O'nu, ayetlerini ve elçilerini inkâr etmektir.
"Küfr" kelimesi bu "nankörlük" anlamının ötesinde yeni bir mana kazan-mıştır. Bu yeni mana "inkâr" yani inançsızlıktır. Artık "küfr" kelimesi "şükr" kelimesinin değil "iman" (inanmak/tasdik etmek) kelimesinin karşıtı olmuştur. Böylece semantik bir değişime uğramıştır. "Küfr" kelimesi gibi "şükr" kelimesi de anlam değişikliğine uğramış "iman" manasına yaklaşmıştır. Kur'ân'da birçok yerde "şükr", "iman" kelimesinin hemen hemen sinonimi olmuştur. "Küfr" ise inkar etmek (Bakara, 2/6), cuhd yani hakkı bile bile kabul etmemek (bk. Ankebat, 29/47), nankörlük etmek (Bakara, 2/152), beri olmak, tanımamak (İbrahim, 14/22) ve örtmek (Hadid, 57/20) anlamlarında kullanılmıştır.
18
GİRİŞ
YanıtlaSil0000000
III. KUR'ÂN KAVRAMLARI
Arapça kelimeler, Arapça olan Kur'an'da (Yasuf, 12/2, Taha, 20/113, Sora, 42/7, Ahkaf, 46/72) kullanılırken cahiliye dönemindeki anlamlarını aynen muhafaza etme-mişler, önemli seviyede anlam değişimine uğramışlardır. Bazı kelimelerin anlamları genişlerken bazıları daralmış, bazıları da tamamıyla yeni manalar yüklenmiştir. (Izutsu, Kur'an'da Dini ve Ahlakt Kavramlar, s. 110)
Kur'an kelimelerinin hemen hemen hepsi cahiliyle döneminde şu veya bu şekilde kullanılmışlardır. Kur'ân, özellikle anahtar terimleri yeni mana-lar ile farklı ilişkiler sistemi içinde kullanmış, derin ve etkili bir değişiklik yapmıştır. (fzutsu, Kur'an'da Allah ve Insan, s. 16) Kur'ân; Arapların inanç, fikir ve hayat tarzını kökten değiştirdiği gibi kelimelerin, özellikle anahtar terimlerin anlam sahasını, kullanım alanını ve biçimlerini de değiştirmiştir.
Kur'an'ın anlaşılmasında, bu değişikliğin ve anahtar kelimelere yüklenen değişik ve farklı manaların dikkate alınması ve titiz bir şekilde incelenmesi ve tahlil edilmesi gerekir. Dolayısıyla bir anahtar terimin sadece sözlüklerde belirtilen anlamlarıyla yetinilmesi o terimin Kur'ân'daki gerçek anlamını ortaya koyamaz. Belki o konuda bir fikir ve önbilgi verebilir. Ama asıl ve
hakiki manasını anlamada yeterli değildir. Özellikle, Kur'ân'ın bu anahtar sözcükleri başka bir dile aktarıldığı zaman sözlük manası ile verilmesi hiç yeterli değildir. Aşağıda insanın olumlu ve olumsuz yöndeki inanç, söz, fiil ve davranışlarını anlatan Kur'ân kelimelerinin, ism-i failleri karşısında vereceğimiz Türkçe karşılıklar, o kavramın ifade ettiği manaları tam olarak yansıtmamaktadır. Mesela Kur'ân'ın en önemli anahtar kelimelerinden bi-risi olan "zulüm" kelimesini, "kötülük etmek" veya "haksızlık etmek" diye anlamlandırdığımız zaman yanlış olmaz ama bu kavramın Kur'ân'da ifade ettiği manayı tamamen yansıtmaz. "Zalim", sadece "haksızlık eden" veya "kötülük eden" değildir. (Izutsu, Kur'an'da Dini ve Ahlakı Kavramlar, s. 46-47) Aynı şekilde
"cehl" ve bunun isim-sıfat şekli olan "cahil” sözcüğünün "âlim" kelimesinin zıddı dolayısıyla temel anlamının "bilgisiz" olarak alınması bu kavramın tam anlamını yansıtmaz. Bu anlam yanlış değildir ama kâmil değildir, eksiktir, yetersizdir. (Izutsu, Kur'an'da Dini ve Ahlakt Kavramlar, s. 51-61)
Kur'ân kelimelerinin bu derin ve engin, sözlüklerdekinden daha farklı ve geniş anlamlarından dolayı bir başka dile tercüme edilip edilemeyeceği konusunda ihtilafa düşülmüştür. (Yazır, 1, 9-18; Cerrahoğlu Ismail, Tefsir Usulü, s. 215-220)
"Tercüme", bir sözün anlamını diğer bir dilde dengi bir kelime ile ay-nen ifade etmektir. "Tercüme, asıl manasına tamamen, mutabık olmak için
0019-00
KUR'AN'IN TEMEL KAVRAMLARI
YanıtlaSil0000000
Yüce Allah'a yönelenlerin yolu, dosdoğru yol olan İslam dinidir. Mü'min suresinin 7'nci ayetinde "doğru yol", "Allah'ın yolu" olarak ifade edilmiş ve bu yola uyanlara meleklerin dua ettiği bildirilmiştir:
cehennem azabından koru." (Mo'min, 40/7) ve onlan Senin yoluna uyanlan bağışla وَاتَّبَعُوا سَبِيلَكَ وَفِهِمْ عَذَابَ الْجَحِيمِ
ç) Hz. Peygamber'e İttiba
قُلْ يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنِّي رَسُولُ اللَّهِ إِلَيْكُمْ جَمِيعًا الَّذِي لَهُ مُلْكُ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ يُحْيِ وَيُمِيتُ فَآمِنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ النَّبِيِّ الْأُمِّنِ الَّذِي يُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَكَلِمَاتِهِ وَاتَّبِعُوهُ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ
"(Ey Peygamberim!) De ki: 'Ey insanlar! Şüphesiz ben, yer ve göklerin hükümranlığı kendisine ait olan Allah'ın hepinize gönderdiği peygamberi-yim. Ondan başka hiçbir ilah yoktur. O, diriltir ve öldürür. O halde Allah'a ve onun sözlerine iman eden ümmi Peygamber'e iman edin ve O'na uyun ki doğru yolu bulasınız." (Araf, 7/158)
Yüce Allah, bu ayette, Hz. Muhammed'i (s.a.s.) bütün insanlara peygam-ber gönderdiğini; O'nun önceden dinî konularda öğretim almamış, okuma yazma öğrenmemiş, hakkı tebliğ etmekle görevli ümmi bir elçi olduğunu Allah'a ve Allah'ın kelimelerine iman ettiğini bildirmekte, Peygamberi va-sıtasıyla insanlara üç şeyi emretmektedir: (a) Allah'a iman, (b) peygambere iman, (c) peygambere ittiba. Peygambere ittiba eden, Allah'ın emir ve yasak-larına uymuş olur. Çünkü peygamber, insanlara Allah'ın mesajlarını iletir. Peygambere ittiba, Kur'ân ve sünnete uymakla mümkün olur. Bu husus, şu ayette açıkça ifade edilmektedir:
قُلْ إِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللهَ فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمُ اللَّهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَاللَّهُ غَفُورُ
رَحِيم
"(Ey Peygamberim!) De ki: 'Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlanınızı bağışlasın. Çünkü Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir." (Al-1 Imran, 3/31)
Ayette, Allah'ın sevgisini kazanmanın yolunun peygambere uymak olduğu ifade edilmektedir. Şu ayetlerde de Hz. Peygamber'e uyanlar övülmektedir:
يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ حَسْبُكَ اللَّهُ وَمَنِ اتَّبَعَكَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ
"Ey Peygamber! Sana ve sana tabi olan müminlere Allah yeter." (Enfal, 8/64)
22
822
YanıtlaSilDELAILI HAYRAT ŞERHİ
Devam edelim:
Allahım. Muhammed'e ve Muhammed'in âline salât eyle; hem de dünyayı yarattığın günden taa, kıyamet gününe kadar semadaki yıldızların sayısınca..
Kendilerine böyle bir salât eylemek sureti ile ikram edip muazzez ve muhterem eyle.
Devam edelim:
Allahım, Muhammed'e ve Muhammed'in âline salât eyle. Yedi denizlerin içinde yarattığın şeylerin sayısı kadar.. Şunlardan ki, ilmini ancak sen bilirsin. Bundan sonra da, taa, kıyamet gününe kadar ya-ratacağın şeylerin sayısı kadar..
Bu cümlenin daha açık şerhi şudur:
Allahım, bütün bu sayıların, ancak zatının bildiği sayısınca çok; Resulüllah S.A. efendimize, onun çocuklarına ve tümden tabi olan ümmetine salât ederek şanlarını muazzez ve mufahham eyle.
Salavat-ı şerifeye devam:
Allahım, Muhammed'e salât eyle; keza Muhammed'in âline de. Yerin doğularında ve batılarında bulunan kum tanelerinin sayısı ka-dar..
Yani: Resulüllah S.A. efendimize ve onun ümmetine salât ederek, şanlarını muazzez ve mükerrem eyle.
Allahım, Muhammed'e salât eyle; keza Muhammed'in âline de.. İnsan ve cin nev'inden yaratmış olduğun, kıyamete kadar da yaratıcı olduğun şeylerin adedi kadar..
Yani:
Bütün bu sayılanların adedi kadar: Güzin-i enbiya, İma-ı etkı-ya sultanımız Seyyid'ül-kevneyn Nebiyy'üs-sakaleyen Muhammed S. A. efendimiz ve kendisine tabi olan ümmetine tam salât ederek, şanla-rını muazzez ve mükerrem eyle.
Salavat-ı şerifeye devam edelim:
Allahım.
Ey hacetleri yerine getiren, duâlara icabet eden şanı büyük Al-lahım.
Muhammed'e ve Muhammed'in âline..
Yani: Kendisine tabi olan tüm ümmetine..
Salât eyle.. Onların..
Yani: Yaratmış olduğun cümle mahlukatın..
Nefesleri, lafızları, lahzaları sayısınca salât eyle..
Yani: İnsandan ve cinden olan mahlukatın; bir gün ve bir gece-de kırk sekiz bin lahzalarının toplamı kadar...
Hem de dünyayı yarattığından taa, kıyamet gününe kadar sü-
recek zaman içinde..
Yani: nisanların ve cinlerin aldıkları ve alacakları nefesler, söy-ikleri ve söyleyecekleri söz, baktıkları ve bakacakları sayıların top-
KARA DAVUD
YanıtlaSilالدُّنْيا إِلَى يَوْمِ القِيمَةِ اللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى مُحَمَّدٍ وَعَلَى ال محمد عَدَدَ الطُّيُورِ وَالهَوَامِ وَعَدَدَ الْوُحُور وَالَا كَامِ فِي مَشَارِقِ الْأَرْضِ وَمَغَارِبِهَا اللهُمَّ صَلِّ عَلَى مُحَمَّدٍ وَعَلَى الحَمَّدٍ عَدَدَ الأَحْيَاءِ وَالأمْوَاتِ اللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى مُحَمَّدٍ وَعَلَى المُحَمد عَدَدَ مَا أَظْلَمَ عَلَيْهِ اليْلُ وَمَا أَشْرَقَ عَلَيْهِ النَّهَارُ مِنْ يَوْمَ خَلَقْتَ الدُّنْيَا إِلَى يَوْمِ القِيمَةِ اللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِ مُحَمَّد عَدَدَ مَنْ عَمِشَى عَلَى رِجْلَيْنِ وَمَنْ عَى عَلَى رَبِّعَ مِنْ يَوْمَ خَلَقْتَ الدُّنْنَا إِلَى يَوْمِ القيمة اللهُمَّ صَلِّ عَلَى مُحَمَّدٌ عَدَدَ مَنْ صَلَّى عَلَيْهِ مِنَ الْجِنَّ وَالْإِنسِ وَالْمَلَئِكَةِ مِنْ يَوْمَ خَلَقَ الدُّنْيَا إِلَى يَوْمِ القِيمة اللهُمَّ صَلِّ عَلَى مُحَمَّدٍ عَدَدَ مَنْ لَمْ يُصَلِّ عَلَيْهِ اللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى محمد
ed-dünya ila yevm'il-kıyameti.
823
Allahümme salli alâ Muhamme din ve alâ âli Muhammedin aded'et-tuyuri vel-hevammi ve aded'el-vühuşı vel-akami fimeşarık'il-ardı ve mağa ribiha.
Allahümme salli alâ Muhamme din ve alâ âli Muhammedin aded'el-ahyai vel-emvati.
Allahümme salli alâ Muhamme-din ve alâ âli Muhammedin adede maazleme aleyh'il-leylü ve maeşraka aleyh'in-neharu min yevme halakted-dünya ila yevm'il-kıyameti.
Allahümme salli alâ Muhamme din ve alâ âti Muhammedin adede men yemşi alâ ricleyni ve men yemşi alå erbain min yevme halakted-dünya ila yevm'il-kıyameti.
Allahümne salli alâ Muhamme din adede men sallâ aleyhi min'el-cinni vel-insi vel-meläiketi min yevme halakted-dünya ila yevm'il-kıyameti.
Allahümme salli alâ Muhamme din adede men lemyusalli aleyhi.
Allahümme salli alâ Muhamme-din
*
**
Allahım, Muhammed'e ve Muhammed'in âline salát eyle: Kuşların, hevam-mın, vahşilerin ve yerin doğularında, batılarında bulunan dağların sayısı kadar..
Allahım, Muhammed'e ve Muhammed'in âline salât eyle: Dirilerin ve ölü lerin sayısımca.
Allahım, Muhammed'e ve Muhammed'in âline salât eyle: Gecenin, üzerine ka-ranlık ettiği şeyler, gündüzün nurunu çaktığı şeyler sayısınca.. Dünyayı yarattığın günden taa, kıyamet gününe kadar..
Allahım, Muhammed'e ve Muhammed'in âline salåt eyle. İki ayak üstü yü rüyenlerin, dört ayak üstü yürüyenlerin sayısınca.. Dünyayı yarattığın günden; taa, kıyamet gününe kadar...
Allahun, Muhammed'e salât eyle; kendisine salavat okuyan, insan, cin, me-leklerden salavat okuyanların sayısınca.. Dünyayı yarattığın günden; taa, kıya-met gününe kadar..
Allahım. Muhammed'e salât eyle; kendisine salavat getirmeyenlerin sayı sınca...
* **
(Devamı: 827. Sayfada)
824
YanıtlaSilDELAIL-1 HAYRAT ŞERHI
lamınca, Resulüllah S.A. efendimize ve onun âline salât ederek, şanı-ni mufahham ve muhterem eyle.
Salavat-ı şerifeye devam edelim:
Allahım, Muhammed'e salât eyle: Muhammed'in âline de.. Cin-lerin ve meleklerin uçuşları sayısınca.. Dünyayı yarattığın günden, kı-
yamet gününedek.. "Böylece, Resulüllah S.A. efendimizin ve kendisine tabi olan üm-metinin şanını yüce kılarak iclâl ve ikram eyle.
Allahım, Muhammed'e salât eyle; Muhammed'in âline de.. Kuş-
ların..
Büyük, küçük kuşların hepsi dahil!..
Hevammın..
Yani: Yerlerde bulunan büyük küçük cümle hayvanatın.. Pire, karınca ve benzeri hayvanattan nekadar varsa, hepsi dahil..
Vahşilerin ve yerin doğularında ve batılarında bulunan bütün dağların sayısı kadar..
Bu cümlenin kısaca şerhi şudur:
Allahım, bütün bu sayıların adedi kadar çokça, Resulüllah S.A. efendimizi ve ona tabi olan ümmetini kereme nail eyle.
Salavat-ı şerifeye devam edelim:
Allahım, Muhammed'e ve Muhammed'in âline salât eyle.. Diri-lerin ve ölülerin sayısınca..
Hulása: Nekadar canlı varsa.. nekadar ölmüş olan varsa.. hepsinin sayısı kadar çok salât ederek, Resulüllah S.A. efendimizi ve onun tam tabi olan ümmetini kereme nail ederek muazzez ve mükerrem eyle.
Salavat-ı şerifeye devam edelim:
Allahım.
Ey günahları bağışlayan, ayıpları örten, hacetleri bitiren, duâlara icabet eden şanı büyük Allahım..
Muhammed'e ve Muhammed'in âline salât eyle.. gecenin üze-rine karanlık ettiği şeyler, gündüzün nurunu çaktığı şeyler sayısınca.. Dünyayı yarattığın günden taa, kıyamet gününe kadar..
Bu salâvat-ı şeirfenin kısaca şerhli manası şu demeğe gelir:
Allahım, dünyayı yarattığından, taa, kıyamet gününedeğin, ge-cenin karanlığı, gündüzün aydınlığı altına giren şeylerden ne mikdar varsa.. cümlesinin adedi kadar. İmam'üs-sakaleyn, Cedd'üs-sıbtayn (Hazret-i Hasan ve Hazret-i Hüseyin'in şanlı dedesi) Resulüllah S.A. efendimizin ve ona tabi olan âlinin üzerine tazim ve tekrim salâtı in-zal eyle.
Salavat-ı şerifeye devam edelim:
Allahım.
Ey Kerim Rahim ihsan ve nimet sahibi şanı büyük kibriyası yü-ce Allahım.
üstüne yürüyenlerin.. Muhammed'e salâ teyle; keza Muhammed'in âline de.. İki ayak
KARA DAVUD
YanıtlaSilYani: İnsan, cin ve kanatlı hayvanat..
825
Dört ayak üstü yürüyenlerin sayısınca.. Hem de, dünyayı yarat-tığın günden, taa, kıyamet gününe kadar.
Cümlenin kısa şerhli manası şu demeğe gelir:
Allahım, gelmiş geçmiş, gelecek nekadar iki ayaklı, dört ayak-11 hayvanatın varsa o kadar Resulüllah S.A. efendimize salât ederek muazzez ve mükerrem eyle. Keza onun âline de..
Salavat-ı şerifeye devam edelim:
Allahım, Muhammed'e salát eyle. Hem de kendisine salavat okuyan insan cin ve meleklerden salâvat okuyanların sayısınca.. Dün yayı yarattığın günden taa, kıyamet gününe kadar..
Yani: Bütün bu salavat okuyanların ve okumuş olanların sayısın-ca, Resulüllah S.A. efendimize salât ederek, yüce makamını daha da yücelt..
Devam edelim:
Allahım, Muhammed'e salât eyle; kendisine salavat getirme-yenlerin sayısınca..
Yani: Bütün bu salavat okumayanların sayısı kadar, Resulüllah S. A. efendimize salât ederek, kadrini yücelt, iclâl ve ikram eyle..
Salavat-ı şerifeye devam edelim:
- Allahım, Muhammed'e ve Muhammed'in âline salât eyle.. Ama. kendisine nasıl salåt edilmesini seviyorsa öyle..
Bazı nüshalarda, son cümle biraz değişik olarak şöyle gelmiştir:
Kendisine nasıl salát edilmesi gerekiyorsa..
Böylece, Resulüllah S.A. efendimize salât, tahiyyat tekrimi ederek, kendisini muazzez ve muhterem eyle.. Keza onun âlini de eyle..
Salavat-ı şerifeye devam edelim:
Allahım.
Ey celâl ve ikram sahibi şanı büyük, nimeti her şeye şamil Allahım.
Muhammed'e salát eyle; Muhammed'in âline de.. Onun şanına nasıl salât edilmesi lâyık ise öyle olsun..
Bu cümlenin kısaca şerhli manası şudur:
Allahun, Resulüllah S.A. efendimizin ve onun, tabi olan ümmeti üzerine yüce sanlarına mutabık, üstün makamlarına muvafık salât ederex iclâl ve ikram eyle..
Salavat-ı şerifeye devam edelim:
Allahım, Muhammed'e ve Muhammed'in âline salât eyle.. O ka-dar ki, ona olacak salâttan vana hiç bir şey baki kalmasın..
Bu cümlenin kısaca şerhli manası şudur:
Allalım, salavat çeşitlerinden hiç biri hariç olmamak üzere, on ların hepsi ile, Resulüllah S.A. efendimiz ve onun âli üzerine salât eyle.
Salavat-ı şerifeye devam edelim:
- Allahım, evvellerin içinde Muhammed'e salât eyle..
Yani: Resulüllah S.A. efendimizden evvel gelen nebilerin ve resu rasında, Resulüllah S.A. efendimize salât eyle.. Şanını yüce kıl
826
YanıtlaSilDELAILI HAYRAT ŞERHI
Ahırlerin içinde Muhammed'e salût eyle..
S.A efendimizden sonra dünyaya teşrif eden mümin, sıddık, şehid, sa-Resulüllah S.A. efendimizden sonra gelenler sunlardır: Resulüllah
lih, mükerren: veliler, mükemmel âlimler..
Cümlenin toplu manası şöyledir:
Dunya yaratıldıktan bu yana taa, kıvamete kadar Allah katin-da makbul mükerrem, mukarreb olanlar arasında Resulüllah S.A. efen-dimizin şanını yüce eyle..
Salavat-ı şerifeye devam edelim:
lát eyle. Allahım, Muhammed'e mele-i âlada, taa, din gününe kadar sa-
Bu cümlede geçen:
Mele-i alâ.
Tabirinden murad, mekânları yüce olan meleklerdir.
--Din günü.
Tabiri ile de, kıyametin kopup, hesapların görüleceği ve herkesin ettiğini bulacağı gün anlatılmaktadır.
Maşaallah..
Yani: Allah'ın dilediği şeyler vücuda gelir; onun istediği şeyler olur.
Kuvvet yoktur.
Bill:assa, ibadet ve taat, buraya gelinceye kadar olan Resulüllah S.A. efendimize okunan salavat-ı şerifeleri okumaya..
Ancak, yüce ve azim Allah'ındır.
Yani: Şanı büyük, kendisinden başka ilah olmayan nimeti her şeye şamit Allah'ın yardımı ve başarısı ile bu olanlar olmuştur.
Beşinci hizip (BÖLÜM) burada tamam oldu.
**
Burada ınüellif merhum, diğer hiziplerin dışında beşin hizbi (PÖLÜMÜ):
Alemlerin Rabbı Allah'a hamd olsun.
Diye bitirmedi.
Maşaallah, Kuvvet ancak Yüce ve azim Allah'ındır.
Diyerek bitirmiştir. Bunun sırrı ve hikmeti şu olsa gerek:
Okuyerlar, buraya gelinceye kadar çeşitli, çok büyük şerefli, Al-
lah katında makbul olan salavat-ı şerifeler, Tazimat-ı Muhammediye ve Tekrimat-ı Ahmediyeler gördüler. Bunlarda; bol sevaplar, değişik faydalar, üstün yararlar vardır. Bunları okuyan kimse, ilâhî bir ya. kınlık bulduğu zaman, şeytan kendisine bir beğenmişlik hali getirir; uche kaptırır veya şöyle der:
Sen bu salatlarla Hukuk-u Muhammediyeyi yerine getirdin..
Bunlardan başka bir vesvese de verebilir; işi bozar. İşte, böyle bir şeyler olmaması için, müellif merhum o cümle ile hizbi bitirdi. Ta ki, okuyanlar şöyle diyeler:
KARA DAVUD
YanıtlaSil827
وَعَلَى الحَمدِ مَا جَانَ يُصَلَّى عَلَيْهِ اللَّهُمَّ صَل عَلَى مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِ محمدٍ كَمَا يَنْبِغَى أَنْ يُصَلَّى عَلَيْهِ اللهمَّ صَلِّ عَلَى مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِ محمدٍ حَتَّى لَا يُبقَى شَى مِنَ الصَّلَاةِ عَلَيْهِ اللهُمَّ صَلِّ عَلَى مُحَمد في الأَوَّلِينَ وَصَلَ عَلَى مُحَمَّدٍ فِي الْآخِرِينَ اللهُمَّ صَلِّ عَلَى مُحَمَّدٍ فِي الْمَا الاعلى الى يَوْمِ الدِّينِ مَا شَاءَ اللَّهُ لَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللَّهِ العَلَي الْعَظِيمِ
اللهمَّ صَلِّ عَلَى مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِ مُحَمَّدٍ وَاعْطِهُ الوسيلة والفضيلة والدرجة الرفيعة وَابْعَتْهُ مَقَا مَا يَهْودًا الَّذِي وَعَدْتَهُ أَنَّكَ لا تُخْلِفُ الْمِيعَادَ اللَّهُمَّ عَظِمْ شَانَهُ وَبَيْنْ
*
**
ve alâ âli Muhammedin kema yecibü en yusallâ aleyhi
Allahümme salli alâ Muhamme din ve alâ âli Muhammedin kema yenbağı enyusalla aleyhi.
Allahümme salli alâ Muhamme-din ve alâ âli Muhammədin hatta là-yebka şey'ün mines-salāti aleyhi.
Allahümme salli alâ Muhamme din fil-evveline ve salli alâ Muhamme-din fil-âhirine.
Allahümme salli alâ Muhamme din fil-meleil-a'lâ ila yevm'id-dini.
Maşaallahü la kuvvete illâ bil-lah'il-aliyy'il-azim.
EL-HİZB'US-SADISÜ FİYEVM'İS-SEBTİ
Allahümme salli alâ Muhamme-din ve alâ âli Muhammedin ve a'tıh'-il-vesilete vel-fazilete ved-derecet'er-refiate veb'ashü makamen mahmu-den'illezi vaadtehu inneke låtuhlif'ül-miade.
Allahümme azzim şanehu ve
beyyin
Allahım, Muhammed'e ve Muhammed'in âline salât eyle: Kendisine nasıl salât edilmesi gerekiyorsa (edilmesini seviyorsa) öyle..
Allahım, Muhammed'e ve Muhammed'in åline salât eyle. Onun şanına nasıl salât edilmesi lâyık ise, öyle olsun.
Allahım, Muhammed'e ve Muhammed'in âline salât eyle; o kadar ki, ona olacak salâttan yana hiçbir şey baki kalmasın.
Allahım, evvellerin içinde Muhammed'e salât eyle; âhirlerin içinde Muham-med'e salát eyle.
Allahım, Muhammed'e mele-i alâda, taa, din gününe kadar salât eyle.
Masaallah, kuvvet yoktur; ancak yüce ve azim Allah'ındır.
ALTINCI BÖLÜM: Cumartesi günleri başlanır.
Allahım, Muhammed'e ve Muhammed'in âline salåt eyle. Ona vesile, fazilet ve yüksek derece ihsan eyle. Kendisine vaad ettiğin Makam-ı Mahmud'a yükselt. Çünkü sen, vaadden dönmezsin.
* **
(Devamı: 829. Sayfada)
M
YanıtlaSilmaça beyi gibi kurulmak: Saygısızca yayılarak oturmak.
mahal kalmamak: Gerek kalmamak, gereği olmamak.
mahal yok: Yeri, gereği yok.
mahkemede dayısı olmak (birinin): Yüksek bir makamda koruyucu-su, kayırıcısı bulunmak.
makara gibi: Ardını arasını kesmeden (konuşma).
makaraları koyu vermek (zapt edememek veya salıvermek): tkz. Kendini tutamayarak kahkahayla gülmeye başlamak.
makaraya almak: Bir kimseyle alay etmek.
makas almak: Yanağı orta parmak ile işaret parmağı arasına alıp sı-kıştırmak, makaslamak.
makineyi bozmak: şaka. Bağırsakları bozulmak.
mal bulmuş mağribî gibi: Büyük bir zenginliğe kavuşmuşçasına bü-yük sevinç ve coşku ile.
mangalda kül bırakmamak: Yapamayacağı işleri yapabilirmiş gibi söylemek.
mantara basmak: argo. Birinin hazırladığı oyuna düşmek.
marmara çırası gibi (yakmak veya yanmak): is. Perişan etmek, mahvetmek veya perisan olmak, mahvolmak.
mart havası gibi: Kararsız, huysuz kimseler için kullanılır.
mart içeri, pire dışarı: Tedirgin edici biri gelince gitmeye kalkan kim-seler için kullanılır.
masal okumak veya anlatmak): mec. İnandırıcı olmayan, oyalayıcı sözlerle kandırmaya çalışmak.
maskesi düşmek:mec. Gerçek niyeti ve niteliği ortaya çıkmak.
maskesini atmak (kendi): Amaçlarını gizlemesini bilen kimse, bu tu-tumunu bırakarak gerçek kişiliğini ve amaçlarını açığa vurmak.
L
YanıtlaSillakırdı ağzından dökülmek: İsteksiz konuşmak.
lâm elif çevirmek (veya çizmek): Kısa bir süre dolaşıp gelmek.
lâtife latif gerek: Şaka yaparken bile incelikten ayrılmamak gereka lamında kullanılır.
leblebiden nem kapmak: En küçük bir olay veya davranıştan olum suz etkilenmek.
leğen başından almak (bir kızı): Hamarat diye seçerek almak.
leke getirmek: Yüz kızartacak, onur kıracak durumla karşılaşmak.
leş gibi serilmek: Kollarını bacaklarını yayarak kımıldamadan yat-mak.
leşini çıkarmak (birinin): Çok dövmek, adamakıllı dövmek.
leyleği havada görmek: şaka. Çok gezenlere takılmak için söylenir.
leyleğin (yuvadan) attığı yavru: Çevresinde gereği kadar ilgi gör-meyen kimse.
lokması ağzında büyümek: Üzüntü ve iştahsızlık sebebiyle lokma-sını yutamamak.
lokmasını saymak: Sofrasında yemek yiyen kimsenin ne kadar ye-diğine dikkat etmek.
37
YanıtlaSilATASÖZLERİ
zorunda olduğumuz kişileri, hangi sebeple olursa olsun, aç bırakmak doğru değildir. Aç bırakılan kişi, karnını doyurmak için değişik yollar arar. Hırsızlık bile yapabilir.
Çok yaşayan bilmez, çok gezen bilir: Çok gezen, gezdiği ve gördü-ğü yerlerde birçok şey öğrenir. Bu yüzden de çok yaşayandan daha fazla şey bilir.
Çöreğin büyüğü unun çoğundan olur: Az undan büyük çörek olma-yacağı gibi, az malzeme ile de büyük bir iş yapılamaz.
Çul içinde aslan yatar: Bir insanın değeri, giysisinden değil, bilgisi, görgüsü ve davranışlarından belli olur. Dört dörtlük bir adam, ekono-mik durumundan dolayı pekâlâ çul gibi bir giysi içinde olabilir.
Çürük tahta çivi tutmaz: Çok eskimiş ve kullanma süresini doldur-
muş şeyleri onarmaya kalkmak, boşuna bir çabadır. Onları yenisi ile değiştirmek daha doğrudur.
ATASÖZLERİ
YanıtlaSil36
helal kabul edilir. Çocuk, oyun oynarken üstünü kirletir. Bu yüzden de giydiği şeyleri çabuk eskitir. Eskitmese bile, büyüdüğü için giydiğini bir süre sonra giyemez olur. Bu nedenle çocuğa pahalı giysi almak doğru bulunmaz ve haram sayılır.
Çocuktan al haberi: Çocukların yüreği temizdir. Ayrıca neyin söyle. nip neyin söylenmeyeceğini de ayırt edemezler. Bu yüzden ne gör müşlerse ne duymuşlarsa onu anlatırlar.
Çoğu zarar, azı karar: Çok yararlı bir besin bile, fazla yenildiğinde insanı rahatsız eder. Spor faydalıdır ama haddinden fazla yapılırsa insana zarar verir. Yaptığımız her işte ölçülü olmalı yani aşırıya kaç mamalıyız.
Çok bilen çok yanılır: Bir kimsenin her şeyi bilmesi mümkün değildir. Herkesin bilemediği pek çok şey vardır. "Çok biliyorum", diyerek, her konuda fikir yürüten kimse, bu yüzden çoğu zaman yanılır.
Çok gezen çok bilir: Çok gezen, çok yer görür, dolayısıyla çok şey öğrenir.
Çok havlayan köpek ısırmaz: Kızgınlık hâlinde bağırıp çağıran in-san böylelikle rahatlar. Rahatladığı için de fiziki olarak saldırma ihti-yacı duymaz.
Çok koşan çabuk yorulur: Aceleyle iş yapmaya kalkan, çabuk yoru-lur. Dinlenmesi de uzun sürer ve işi zamanında bitiremez. Acele etme-yip kendini fazla yormadan ve planlı çalışan ise işi zamanında bitirir.
Çok mal haramsız, çok laf yalansız olmaz: Parayı kazanmak kolay
değildir. Bu yüzden, aşırı mal varlığı olan kişinin, bunu yasal ya da ah-lâki olmayan yollardan elde ettiği düşünülür. Çok fazla konuşan kişinin de sözlerinin bazılarının yalan olduğu varsayılır. Yasal olmayan yol-
lardan para kazanmak da yalan söylemek de iyi bir insana yakışmaz.
Çok naz âşık usandırır: Sürekli naz yapan, âşığını bıktırıp kendin-den soğutur.
Çok söyleme arsız, aç bırakma hırsız edersin: Çok sık uyarılmak kimsenin hoşuna gitmez. Çok sık uyardığımız kişi isyan eder. Bakmak
285
YanıtlaSilZebiha Boğazlanmış veya kesilecek hayvan.
ZEBUN زبون : f. Zayıf, güçsüz aciz. Alışverişte aldanan.
زبون کوش Zebun-kuş Düşkünleri ezen. Zâlim. Gaddar.
ZEBUR زیور : Kitab Mektub. * Hz. Dâvuda (A.S.) vahiy ile gelen mukaddes kitabın adı.
ZECR زجر : Nehyetme. * Zor-lama. Önleme. * Kovma. *Sürme.,
ZECREN زجر : Zorlıyarak, zorla. Cezâ olarak. * En-gel olarak, menederek.
ZEDE زده :. Vurulmuş, çarpılmış, tutulmuş.
ZEHAB ذهاب : Gitmek. Yanlış düşünce. Bir fikre uymak. Zan.
ZEHEB ذهب : Altın.
ZEHR زهر :. Zehir, ağu, semm.
ZEHRA زهرا : Ay gibi parlak. Çok parlak ve såfi, berrak.
ZEKA ذكاء : Anlama, bilme, idrak kabiliyeti.
ZEKAT زکات : Paraya sahib olan Müslümanın kırkta bir parasını fakirlere vermesi İslâmın beş şartından biri-si. Ziyadeleşme, artma. Temizlik.
Çabuk anlayışlı. ZEKİ (YE(ذکی Zeka sahibi.
ZELİL : Hor hakir, alçak. Aşağı tutulan.
ZELLE (T( زله : Sürme sürçüp kayma. * Yanılma. Yanlış.* Ufak suç.
ZELZELE زلزله : Yer sarsıntısı. Sarsma.
ZEMAN زمان : Zaman, devir, vakit, çağ, mevsim, mehil.
ZEMHERİ (R( زمهریر : Co soğuk. Karakış dönümünden Ocağa ka-dar olan şiddetli soğuk devresi.
ZEMİME ذميمه : Zemme müstehak olan. Beğenilmeyen kötü hâl ve hareket.
ZEMİN زمین : f. Yer. Yeryüzü. * Meydan. Satıh. * Tarz. Edâ. Mevzu.
ZEMM ذم : Birisinin ayıplarını söylemek, çekiştirmek. Kötülemek, Ayıplamak. yermek.
ZEMZEM زمزم : Kabe'deki mukaddes su. * Çok bol.
ZEMZEME زمزمه : Nağme hoş ses. Gürleyerek seslenmek. *Cemâat.
ZENADIK (A( زندق : زنادق Zındık. C.) Zındıklar. Allah'a ve âhirete inanmayan din-sizler. İnanıp görünen münafıklar.
284
YanıtlaSilZAIL زائل : Geen, geçici. Devamlı Tükenen. olmayan.
ZAKİR ذاكر : Zikreden, zik-redici. Hafızası kuvvetli. * İlâhiler okuyan. * Tekrar eden.
ZAKKUM زقوم : Cehennem ağacı, cehennemliklerin yiyeceği. Zehirli meyvesi olan yasemine benzeyen bir bitki ismi.
ZALAM ظلام : Karanlık. Zul-met.
ZALİK ذالق : Gidin, gidici.
ZALIM (E( ظالم : Zulmeden, haksızlık eden.
ZALLAM ظلام : Çok zulmed en. Çok zâlim.
ZAMİR ضمير : Bir şeyi gizle-mek. İç. İç yüz. Niyet. * Vicdan.. Gr: ismin ye-rini tutan kelime (Ben, sen, o; ente, hüve gibi).
ZAMM ضم : Ekleme. Artırma. Katma. Fazla olarak verme.
ZANI (YE(زانی : Zina eden Meşru olmayan nikâhsız cinsi münasebette bulu-nan.
ZANN ظان : Zanneden. sa-nan. Zannedici.
ZANN : Şüphe. Zannet-mek, sanmak. Sezme.
ZARAFET ظرافت : Zariflikin celik, kibarlık. Güzel ve nâzik davranış.
ZARF Kab, kılıf. Mahfa-za. İçine mektup konulan kılıf kâğıt.
ZARI زاری : f. Ağlayıp sızlama. Hakirlik ve iti-barsızlık.
ZARIF (E( ظریف : Zarafetli İnce, nâzik. Güzel. Şık.
ضرورت ZARURET Çaresizlik. Muhtaçlık. Sıkıntı. Yoksulluk.
ZAT ذات : Hürmete lâyık kim-se. Kendi. Öz, asıl. * Ehil. Sahib.
ZATEN ذاتاً : Esasen aslında, asıl olarak.
ZZATI ذاتی Zâta mensub. Kendisine âit, kendi ile alâkalı, hususi. Özel.
ZAVİYE زاویه : Köşe Küçük tekke. Açı
ZAYI ضايع : Elden çıkan. Kaybolan. Yitik. Zarar, ziy-an.
ZEBAN زبان : Dil, lisan, lugat, lehçe.
ZEEBANI زبانی : Cehennemde vazife gören melek.
ZEBERCED زبرجد : Zümrüd cinsinden olan kıymetli bir çeşit taş.
ZEBIB زيب : Kuru üzüm. Yılan veya akrep gibi hay-vanların zehiri.
Z
YanıtlaSilZABITA ضابطه : Emniyet görevlisi. Kanun idåreye vesile olan bağ. ve
ZABIT ضابط : Subay Rütbeli asker. Zabteden. Başkalarını zabtedip idare eden.
ZABT ضبط : Zabt etmek İdaresi altına almak.. Sıkıca tutmak. Kavramak. Kaydetmek. Bağlamak.
Zabtiyye ضبطيه : Jandarma veya polis kuvveti.
Zabt u rabt ضبط و ربط : Disi plin, âsâyiş, düzen. Hüsnü tedbir ve basiret ile muhafaza.
ZADA Yolda yene-cek veya içilecek gıda maddesi.
ZADE زاده Evlâd, oğul. * lyi insan. Çocuk.
ZADEGAN زادگان : Asalet Temiz ve meşhur soydan olan. Soylu soplu.
ZAF ضعف : Zayıflık. Kuvvet-sizlik. İktidarsızlık.
ZAFER ظفر : Muvaffak olma, maksada erme. Düşmanı yenme, Başarma.
ZAFER-YAB ظفر یاب : zaffer olan. Üstün gelen. Gayesine erişen.
ZA'FİYYET ضعفیت : Zayıflık dermansızlık, güçsüzlük.
ZAHIB ذاهب : Giden, gidici. * Bir zanna kapılan. Bir fikre uyan.
ZAHID (E( زاهد : Çok ibadet eden. Dünyadan el çeken. Din için dünyayı önemsemeyen. Müttaki. Sofi.
ZAHIR ظاهر : Görünen, aşikar olan. Açık, belli. Şüphesiz. Suret..
ZAHIR ظهير : Yardımcı, arka çıkan. Geriden gelen kuvvet. Yardımcı.
ZAHIRE ذخيره : Anbarda sak-lanan yiyecek, hububat. Azık.
ZAHİREN ظاهراً : Görünüşe göre. Meydanda olduğu gibi. Göründüğü gibi.
ZAHİR-PEREST ظاهر پرست f. Bir şeyin görüşüne kıymet veren. Dış yüzüne ehemmiyet veren.
ZAHMET زحمت : Sıkıntı, eziyet. Yorgunluk. Zor, güç.
ZAHR ظهر : Sirt. Arka. Binek devesi. Yüksek yer. Kara yolu.
ZAID زائد : Artan. Fazlalık. Lüzumsuz, gereksiz.
ZAIF ضعیف : Güçsüz, ikti-darsız, kuvvetsiz, tâkatsız. Gevşek, tembel.
283
282
YanıtlaSilYEKTA يكتا : Tek, yalnız, eşsiz. * Bir kat.
YEKÜN يكون : Toptan, hepsi. Netice. Toplam.
YEKVÜCUD يك وجود : Tek kişi gibi. Hep birden.
YELDA يلدا : . Uzun. YEMİN يمين : Kasem. And. Mübarek. Sağ taraf, sağ el. *
YE'S يأس : Ümidsizlik. Ümid kesmek.
YESRİB يشرب : Medine-i Münevverenin müslümanlıktan evvelki isim.
YETİM يتيم : Babası ölmüş olan çocuk. Tek, eşsiz, yalnız.
YEVM يوم : Gün. Yirmidört saatlik zaman. Sene. * Asır. Devir. Devre.
Yevmi یومی : Günlük. Güne ait.
Yevmiye يوميه : Gündelik Günlük. Defter, gazete. *
YOGA يوغا : Bâtıl Hind felsefe sistemi.
YÜMN يمن : Kuvvetli uğur, be-reket. YÜSR (Yüsür( يسر : Kolaylık Genişlik. Rahatlık. Zengin-lik. Refah.
Y
YanıtlaSilYABAN يابان : . Colsahra.
Yabani یابانی : Issız yerlerde yaşıyan. alışmamış. Yabancı,
Hatır. YAD ياد : . Anma. Hatırda tut-ma. Zikretme.
YADİGAR یادگار : Hatıra. Bir kimseyi veya bir şeyi hatırlatan.
YAKIN يقين : Şüphesiz, sağlam ve kat'i olarak bil-mek.
Yakini يقيني : Şübhe edilmey-ecek ilmi hâlde, hiç şeksiz bilinmeğe dair.
YAKTIN يقطين : Kabak gibi dalları yerde yayılan bir bit-ki adı.
YAKUT ياقوت : Çeşitli renkleri olan kıymetli bir süs taşı.
YAKZA يقظه : Uyanıklık. Dik-katte olma.
YALDIZ يالديز : . Cilâ. * Par-latmağa yarıyan şey.
YAR يار : Dost, ahbab, tandık. Yardımcı. * Aşık. Mâşuk, sevgili.
YARAN ياران : . Dostlar Sâdık arkadaşlar. Sevgilil-er.
YA'SUB يعسوب : Arı beyi Emir, bey, reis. alnındaki beyazlık. * Atın
YAVE ياوه : . Hezeyan. Yala Yaygara. Saçma sapa söz. Sahipsiz hayvan.
YAVER پاور : Yardımcı. Me dedkâr. İmdatcı. * En yakı memur.
Yaver-i Ekrem ياور اکرم : lah'ın emrinde çalışan e kerim olan Hazret-i Mu hammed. (A.S.M.)
YAVUZ ياوز : Şiddetli yanan A'lâ, fevkalâde. * Pel sert.
YED يد : . * Kuvvet, güç. Yardım. * Vasıta. * Mülk.
Yegane یگانه : Tekbir
YES يأس : )Yes) Ümitsizlik.
YEK يك : . Bir, münferid. * Bir oluş, birlik.
* YEKÇEŞM يك جسم : Tek gözlü. Ahir zamanda gelecek olan Deccalın bir ismi. * Güneş.
YEKDİĞER يك ديگر : Bir başkası.
YEKNESAK يكنسق : Devamlı, aynı hâlde olan. Değişmez, bir hâl.
YEKPARE يك پاره : Tek parçadan meydana gelen. Bütün. Parçasız.
YEKSAN يك سان : Beraber. * Bir. Düz. Her zaman.
281
280
YanıtlaSilgunluk.
VIKAYE وقايه : Koruma. Sahib olma. Arka çıkma. Kayırma.
Viladet ولادت : Doğmak, doğuş, dünyaya gelmek, doğurmak.
ولایت : ولايات VILAYAT Vilâyet. C.) Vilayetler.
VİLAYET ولایت : Bir şeyi ku dretle elde etme. * Il. Biri-sine kefil olmak.
VIRAN ويران : . Yıkık, hârab. * Mc: Kederli, üzgün, gamlı.
Virane ویرانه : . Harabe Yıkıntı. Yıkılmağa yüz tut-muş eski yapı.
VİRD ورد : Siksik ve devamlı okunan dua.
VİSAL: Vâsıl olma. Sev-diğine ulaşma. Kavuşma.
ViZR وزر : Günah. * Yük. Ağırlık. Silâh. * Sırta vu-rulan ağır yük.
C.) Vahşiler, yabaniler, ehilleşmemiş olanlar.
VUKU وقوع : Düşme, rastla-ma. Olma, oluş. Gidip çatma.
Vuku'at وقعه : وقوعات Vaka C.) Vak'alar, hadiseler. Kavga. Normalin dışında olan hadiseler.
VUKUF وقوف : Bir şeyi bilme. Öğrenmiş olma.* Bir hâlde kalma. Durma, duruş.
VUSLAT وصلت : Visal Sev diğine kavuşma, ulaşma. Bitiştiren.
VUSTA وسطى :Orta. Ortası Orta parmak.
VUSUL وصول : Ulaşma erişme, varma, yetişme.
VUZUH وضوح : Açıklık Netlik Aydınlık. İfâdede açıklık.
VUCUB وجوب وجود : Vacib ve lâzım olmak. Sabit olmak.
Cesed, VÜCUD وجود : Varlık. Var ol-mak. Bulunmak. cisim, ten, gövde.
VUCUH وجه) : وجوه Vech. C Çehreler, yüzler, suretler. Šebepler. * İmkânlar. Münasebetler.
VÜKELA وكلاء : )Vekil Vekiller. Bakanlar. Nâzırlar. Kendilerine iş havale edi-lenler.
ورود VÜRUD وريد) : ورود Verid. C. Toplar damarlar. Siyah kan damarları.
Genişlik. Bolluk. * Bos meydan. Kuvvet, güç, tâkat. Varlık, zenginlik.
VÜSKA وثقى : Çok kuvvetli ve sağlam olan.
VÜSUK وثوق : Sağlam inan-Itimad etme, güvenme. Muhkemlik, sağlamlık. ma.
VÜZERA وزير : وزراء Vezir C.) Vezirler.Bakanlar.
YA: Hey! mânasında nida olarak kullanılır.
TARINTE BUGÜN
YanıtlaSil- 1526 - Kanuni Sultan
Süleyman komutasındaki Osmanlı orduları, Mohaç Meydan Savaşı'nı kazandı.
1918-Bediüzzaman'a rade-i Seniyye (Padişah mri) ile Şeyhülislamlık akamınca Mahrec Payesi kdim edildi.
AGUSTOS
29
CUMA
6 1447 R.EVVEL
RUMI: 16 AĞUSTOS 1441
HIZIR: 116
BIR AYET
O gün öyle yüzler vardır ki, engin bir mutluluk içindedirler.
Gaşiye: 8
BİR HADİS
Biriniz bir şey yediğinde, "Allah'ım, bunu bize bereketli kıl ve onun yerine daha hayırlısını ihsan eyle." desin.
Ebu Davud, Eşribe: 21
Ahirette seni kurtaracak bir eserin olmadığı takdirde, fâni dünyada bıraktığın eserlere de kıymet verme. Mesnevî-i Nûriye
2026 BEDİÜZZAMAN TAKVİMİ
YanıtlaSilTARİHTE BUGÜN
- 1493 - Kristof Kolomb, Nina adlı gemisiyle Amerika'ya ulaştı.
1924-Halife Abdülmecit Efendi ve Osmanlı hanedanı mensupları yurtdışına çıkarıldı.
1989 - Mehmed Feyzi Pamukçu vefat etti.
MART
04 ÇARŞAMBA
14 1447 RAMAZAN
RUMI: 19 ŞUBAT 1441 KASIM: 117
BİR AYET
Allah'tan korkun ve bilin ki Allah takva sahipleriyle beraberdir.
Bakara Suresi: 194
BİR HADİS
Cahiliye gayr-i meşruluğundan hiçbir şey bana bulaşmamıştır.
Şu kısa, fânî ömrünü fânî şeylere sarf etme ki, fânî olmasın. Bâkî şeylere sarf et ki, bâkî kalsın. Mesnevî-i Nuriye
İmsak
Güneş
Öğle
İkindi
Akşam
Yatsı
İmsak Güneş
Öğle
İkindi
Akşam
Yatsı
Süleyman'ın doğumu. (ö. 1566)
YanıtlaSil1909-II. Abdülhamid
tahttan indirildi; yerine V.
Mehmed Reşad tahta geçti.
BİN AYDAN DAHA
HAYIRLI OLAN KADİR GECENİZ MÜBAREK
OLSUN.
27
ÇARŞAMBA
WEDNESDAY
NİSAN
APRIL
çekirdeği çatlatandır... En'am Suresi: 95
BİR HADİS
Selâm, konuşmaktan önce gelir.
Bu dünya dârü'l-hikmettir, dârü'lhizmettir; dârü'l-ücret ve mükâfat değil. Buradaki, a'mâl ve hizmetlerin ücretleri berzahta ve ahirettedir. Buradaki a'mâl, berzahta ve ahirette meyve verir.
Mektubat
HİCRI: 26 RAMAZAN 1443 - RUMI: 14 NİSAN 1438
İmsak Günes
Öğle
Aksam
Yatsı
KASIM: 171 - GÜN: 117 KALAN: 248 - GÜN UZA.: 2 DK
Imeak Güne
Öğle
İlindi
Ne
İkindi
lediği-
YanıtlaSilnesin.
Yolcu Yolunda Gerek
"Vakit geçirmeden yola devam edilmesinin" önemli oldu-ğunu anlatmak için "yolcu yolunda gerek" deriz. Bu atasözünü çoğunlukla bir yere gitme hazırlığında olan fakat çeşitli sebep-lerle oyalanan kimselerin zamanlarını boşuna geçirmelerini önlemek ya da hedefinden uzaklaşan kişilere amaçlarını ha-tırlatmak için kullanırız.
Gerçekten de şu hayatta hepimizin takip ettiği bir yol ve varmak istediği bir yer vardır. Şairin de dediği gibi:
"Yollar ki gider kimsesiz, sonsuz yollar.
Hep birer sessizlik çizgisi oldu, akşamın göğsünde."19
İşte bu çizgiyi takip eden gün ve gecelerde bazı kimseler sonu karanlığa çıkan yanlış yolların tozunu yutarken, bazılan da tercihini en doğru olandan yana yapar. Birinci yolun mű-davimleri ektiğini sadece bu dünyadayken biçer, yani onların eline öbür dünyada kayda değer bir şey geçmez ve bütün bek-lentileri de suya düşer.
19 Musavver Muhit (dergi) sayı:, 31-32 / Ahmet Haşim
- 101-
Kur'an-ı bir ifadeyle söylemek gerekirse:
YanıtlaSil"Kim ahiret kazancını isterse onun bu kazancını artınız; kim dünya kazancını tercih ederse ona da bundan veririz; ama onun ahirette hiçbir nasibi olmaz."20
ki? Hangimiz ahirette böyle bir mahrumiyet yaşamak isteriz
Doğrusu biz istemeyiz!
O sebeple ikinci yoldan gitmeyi tercih ediyoruz. Salih kimselerin gittiği hakikatli yoldan... Çünkü bu yolun yolcu-ları sonsuz mutluluk yurduna selametle varırlar. Oraya var-dıklarında ise artık üzerlerinde yol yorgunluğu kalmaz ve yol boyunca karşılaştıkları sıkıntıların bütün izlerinden de kurtul-muş olurlar. Şimdi de gözlerimizin önüne bir cennet sahnesi getirelim:
"(Cennetlikler) birbirlerine dönüp sorarlar:
'Doğrusu biz' derler, 'Daha önce yakınlarımız arasındayken için için bir korku taşımaktaydık (değil mi?) Şimdi ise Allah bize lütfuyla muamele etti de bizi kavurucu azaptan korudu. Elbette biz bundan önce yalnız O'na yalvarıyorduk. Şüphesiz ihsanı bol ve çok merhametli olan da yalnız O'dur."21
Nasıl, böyle bir sahnenin içinde yer almak istemez miy-diniz?
Belki de içinizden şöyle diyebilirsiniz, "Öyleyse sadece ahi-retteki kazancımızı artırmaya bakalım, dünyalık da neymiş, bunun için uğraşmayalım."
Bunu da yapmayalım işte! "...Dünya ve ahiret, birbirinin devamı olan ve birlikte kazanılan hayatlardır. İnsanlardan beklenen, hayata gözlerini açtıkları dünya ile hayata gözlerini
20 Şûra Suresi 20. Ayet Tefsiri
21 Tür Suresi 25, 26, 27 ve 28. Ayet Tefsiri
-102-
yumduktan sonraki ahiret arasında bir denge kurmalarıdır. "22 Zaten bunun ölçüsü Kur'an ve sünnette verilmiştir. Bu ölçüye uyan kimseler her iki tarafta da kazançlı çıkar, rahat eder.
YanıtlaSilO hâlde, bizi sonsuz mutluluk yurduna götürecek olan bu ikinci yoldan çıkmayayım ve bir yolcu olduğumuzu unutup da gereksiz şeylerle oyalanmayalım. Nihayetinde bu hakikatli yolun üstünde tıpkı mayınlar gibi döşenmiş olan sinsi tuzaklar vardır, tuzak kurucular vardır.
Yüce Allah cümlemizi bu tuzaklardan ve tuzak kurucuların şerrinden korusun.
Her iki dünyada yolunuz açık olsun.
HAFIZ LAFZIN HAMILI MANANIN AMILI >
YanıtlaSilسورة البناء
لا خير فى كثير من نجوبهم إلا من أمر
أوْ مَعْرُوفِ أَو إصلاح بين الناس ومن يفعل )
ابْتِغَاء مَرْضَاتِ الله فسوف توتيه أخرًا عليه .
وَمَنْ يُشَاقِقِ الرَّسُولُ مِنْ بَعْدِ ما تبين له الصدر
وَيَتَّبِعْ غَيْرَ سَبِيلِ الْمُؤْمِنِينَ نُوَلِهِ مَا تَوْلَ وَلَهْ
جهَنَّمَ وَسَاءَتْ مَصِيرًا إن الله لا يغفر الى تقرير
به وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذَلِكَ لِمَنْ يَشَاء ومن إشراك الله
فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالًا بَعِيدًا إِنْ يَدْعُونَ مِنْ دُونِ او
إِنَاثًا وَإِنْ يَدْعُونَ إِلَّا شَيْطَانًا مَرِيدًا لَعَلَهُ الله وفا لَا تَخِذَنَّ مِنْ عِبَادِكَ نَصِيبًا مَفْرُوضًا وَالأَخِله وَلَأُمَنِيَنَّهُمْ وَلَا مُرَنَّهُمْ فَلَيُبْتَكُنَّ أَذَانَ الْأَنفو وَلَا مُرَنَّهُمْ فَلَيُغْيِّرُنَّ خَلْقَ اللَّهِ وَمَنْ يَتَّخِذِ الشَّيْطَانِ وَلِيًّا مِنْ دُونِ اللهِ فَقَدْ خَيرَ خُسْرَانًا مُبِينًا . يَعِدُهُمْ وَيُمَنِّيهِمْ وَمَا يَعِدُهُمُ الشَّيْطَانُ إِلَّا غُرُورًا ) أُولَئِكَ مَأْويهُمْ جَهَنَّمُ وَلَا يَجِدُونَ عَنْهَا مَجِيصًا .
وَمَنْ يُشَاقِقِ الرَّسُولَ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُ الْهُدَى وَيَتَّبِعْ غَيْرَ سَبِيلِ الْمُؤْمِنِينَ نُوَلِهِ مَا تَوَلَّى وَنُصْلِهِ جَهَنَّمَ وَسَاءَتْ مَصِيرًا
66 Yolun doğrusu kendine apaçık belli olduktan sonra Resûlullah'a karşı çıkan ve müminlerin yolundan başkasını izleyen kimseyi saptığı yönde bırakırız ve onu cehenneme atarız. Orası varılacak ne kötü bir yerdir! (Nisă, 4/115)
Mushaf sayfa no: 96
Hafızlık sayfa no: 5. cüz/05, sayfa
MÜSLÜMANLARDAN AYRILANI AZAP BEKLEMEKTEDİR.
BİLGİ
Hz. Peygamber zamanında hırsızlık yapan bir kişi cezaya mahkům olmuştu. Ancak bu kişi kaçarak müşriklerin tarafına geçmişti. Rabbimiz ise, İslam'ı öğ-rendikten sonra Resullullah'a karşı çıkmanın ve Müslümanlardan ayrılmanın büyük bir günah olduğunu bildirdi. Bireysel olarak ibadet etmek nasıl bir vazife ise, toplumda Müslümanların yanında olmak, birlik ve beraberliği ilgilendiren hususlarda Müslümanlarla birlikte hareket etmek de dinî bir vazifedir. Hakkın-da ayet ve hadis bulunan bir meselenin hükmü üzerinde Müslümanlar ittifak etmişlerse bu ittifaka (icmâa) da uymak gerekir.
MESAJ:
Müslüman, Resulullah'ın yolunu takip eder. Müslümanlarla birlikte hareket eder.
KELİME DAĞARCIĞI:
Şikak: Ayrılık, muhalefet, karşı çıkma.
Sebili'l-mü'minîn: Mü'minlerin yolu.
96
HAFIZ LAFZIN HAMILI MANANIN AMILI
YanıtlaSilالجمرة المقابس
وَمَنْ يَعْمَلْ مِنَ الصَّالِحَاتِ مِنْ ذَكَرٍ أَوْ أُنْثَى وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَأُولَئِكَ يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ وَلَا يُظْلَمُونَ نَقِيرًا
" Erkek olsun, kadın olsun her kim iman etmiş olarak dünya ve ahiret için yararlı iyi işler yaparsa işte onlar cennete girerler ve zerre kadar haksızlığa uğratılmazlar.99 (Nisa, 4/124)
ولان امنوا وعملوا الصَّالِحَاتِ سَنُدْخِلُهُمْ جَنَّاتٍ القرى من تحتها الأنهار خالدين فيها أبداً وَعْدَ الله ومن أصدق من الله قبلا • لَيْسَ بِأَمَانِيَكُمْ ولا أماني أهل الكتاب من يَعْمَلْ سُوءًا يُجز به حدلة من دون الله ولنا ولا نَصِيرًا . وَمَنْ قتل من الصالحات من ذكر أو أنثى وَهُوَ مُؤْمِنٌ الاوليك يدخلون الجنة ولا يُظْلَمُونَ نَقِيرًا . وَمَنْ حسن دينًا مِمَّنْ أَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلَّهِ وَهُوَ مُحْسِنُ وَاتَّبَعَ ملة الرهيمَ حَنِيفًا وَاتَّخَذَ اللَّهُ إِبْرَاهِيمَ خَلِيلًا وَلِلَّهِ ما في السمواتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ وَكَانَ اللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ نيما . وَيَسْتَفْتُونَكَ فِي النِّسَاءِ قُلِ اللَّهُ يُفْتِيكُمْ بهِنَّ وَمَا يُتْلُ عَلَيْكُمْ فِي الْكِتَابِ فِي يَتَامَى النِّسَاءِ لتِي لَا تُؤْتُونَهُنَّ مَا كُتِبَ لَهُنَّ وَتَرْغَبُونَ أَنْ تَنْكِحُوهُنَّ وَالْمُسْتَضْعَفِينَ مِنَ الْوِلْتَانِ وَأَنْ تَقُومُوا لِلْيَتَامَى بِالْقِسْطِ وَمَا تَفْعَلُوا مِنْ خَيْرٍ فَإِنَّ اللَّهَ كَانَ بِهِ عَلِيمًا .
Mushaf sayfa no: 97
Hafızlık sayfa no: 5. cūz/04. sayfa
SALİH AMEL CENNETE GÖTÜRÜR.
BİLGİ
Allah'ın koyduğu kurallara riayet etmeyip kendi akıllarınca uydurdukları din anlayışına göre hareket eden insanlar her devirde bulunabilmektedir. Peygam-berimiz devrinde de bazı insanlar, günah işleseler bile Allah'ın kendilerine azap etmeyeceğini söylüyorlardı. Bunun üzerine Rabbimiz önceki ayette, söz konusu kişilerin iddialarının bir kuruntudan ibaret olduğunu ve günah işle-yenlerin ceza çekeceğini bildirdi. Bu ayette ise Allah'ın emrine uyarak iman eden ve sâlih amel işleyenlere mutlaka mükâfat verileceği müjdelenmektedir. İman etmeyene ise mükâfat yoktur.
MESAJ:
Allah, inanan kimselerin yaptıkları iyi amellerin mükâfatını mutlaka verecek ve onları cennete koyacaktır.
KELİME DAĞARCIĞI:
Salihât: İyi işler, salih ameller.
Nakir: Çok küçük nesne, zerre.
97
S a е-e
YanıtlaSilE ğer bir islâmî hizmet bugün başlasaydı, içlerinden birileri kurda kuşa yem olurken diğer yapılar "nasıl olsa sıra bana gelmez" diye kenarda durup olan biteni vurdumduymazlıkla seyret-mez, bu yıkım sürecinde birgün sıranın kendisine de geleceğini hesap ederek daha ilk hukuk ihlâlinde sesini var gücüyle çıkarırdı Kardeşlerini kurda rüşvet vererek kendi canını kur-tarma tuzağına düşmezdi.
828
YanıtlaSilDELAIL-1 HAYRAT BERHI
Bu okuduğumuz, Yüce Hakkın iradesi, kudreti, bize başarı th sanı ve inayetı, yardımı ile oldu.
Böylece bir ikrarda bulunup ucüpten ve diğer işi bozan şeylerden kurtulalar. Bir haberde şöyle anlatıldı:
Bir kimse, bir şey yaptığı, kendisine bir şey isabet ettiği και man, kerdising ucüp gelirse.. şöyle desin:
Maşaallah Kuvvet, ancak Allah'ındır. (Lâkuvvete illa billah.) Bu mübarek kelime hürmetine, kendisine gelen şeyin şerrinden emin olur.
Bir hadis-i şerifte ise, şöyle buyuruldu:
Bir kimseye, ehlinden, malından yana bir büyük haber veril-diği zaman şöyle desin:
Maşaallah lakuvvete illa billah. (Allah'ın dilediğidir; kuvvet ancak Allah'ındır.»
Beşinci alzip (BÖLÜM) burada tamam oldu; Müellif merhum, bundan sonra, altıncı hizbe (BÖLÜME) başlamaktadır.
ALTINCI BÖLÜM: Cumartesi günleri başlanır.
(Yüz sekizinci salavat-ı şerifenin devamıdır.) Allahım.
Ey günahları bağışlayan, ayıpları örten, hacetleri bitiren, dua-ları kabul eden şanı büyük, nimeti her şeye şamil kendisinden başka ilah olmayan Allahım.
Muhammed'e ve Muhammed'in âline salât eyle.
Yani: Kendisine tabi olan ummetine..
Ona VESİLE ihsan eyle.
VESİLE: Cennat-ı aliyatın en yüksek derecesidir.
Fazilet ve yüksek derece ihsan eyle.
Yanı: Cümle mahluk üzerine üstünlük taşıyan fazilet; bütün de-recelerden yüksek derece..
- Kendisine vaad ettiğin MAKAM-I MAHMUD'a yükselt.
MAKAM-I MAHMUD: Ahirette Resulüllah S.A. efendimizin çıka-cağı şefaat makamıdır.
Çünkü sen, vaadinden dönmezsin.
Salavat-ı şerifeye devam edelim:
Allahım, onun şanını muazzam eyle.
Yani: Resulüllah S.A. efendimizin şanını.
Biürhanını beyan eyle.
KARA DAVUD
YanıtlaSil829
العالمين وبانت العربي التعليم اللهم انه والعمالة امين كانت العالمين اللهم بارت المعهُ عَنا افضل السلام والده ما افضلها حازت التي علامة بارت العالمين اللهم يا رباني استلك العود ورحمي وسوب على وتعا فيني من جميع السلام و اللوا والخارج من الأَرْضِ وَالنار بين السماء نك على كل شى قدير يرحمك وأن من الوفي والمُؤْمِنَاتِ وَالْمُسْلِمِينَ وَالمُسْلِمَاتِ الأحياء منْهُمْ وَالْأَمْوَاتِ وَرَضِيَ اللَّهُ عَن الواحه
bahu e eblichiccatahu ve bey sin fazileteha ve takabbel gefantahis Almmatihi vesta milna bisinnetihi p Rabbel alemine ve ya Rabbel ary
Allahümme ya Rahbihpurna imretihi vetahte livaihi veskina sexihi venfa'na himahabbetihi Amir Rahbel Alemine.
Allahümme ya Rabbi bellighi an na efdales selami veczihi anna efdale macazeyte bihin nebiyye an ümmetihi ya Rabbel klemine.
Allahümme ya Rabbi inni es'elü he entağfire li ve terhameni ve tetube aleyye ve tuafiyeni min cemil beläi vel-belvail harici minel arzi ven-nazili mines semai inneke ala külli şey'in kadirün birahmetike ve entağfire lil mü'minine vel mü'minati vel müslimi ne vel müslimat'il-ahyai minhüm vel emvati ve radiyallahü an ervacihi
Allahım, onun şanını muazzam eyle. Bürhanını beyan eyle. Hüccetini zahir kal. Onun faziletini açıkla. Ümmeti hakkında yapacağı şefaatı kabul eyle. Bize onun sünneti ile amel etmeyi nasih eyle. Ey Alemlerin Rabbs. Ey Büyük Arş'ın Rabbi..
Allahım, ya Rabbi, bizi onun cemaatı ile, sancağının altında haşreyle. Onun käsesi ile bize içir. Onun sevgisinden bizleri faydalandır. Ey Alemlerin Rabbı. Amin!.
Allahım, ya Rabbi, bizden ona selámın en faziletlisini tebliğ eyle. Bizden yana onu mükafatlandır. Hem de, bir peygamberi ümmetinden yana mükafatlan dırdığın şeylerin en faziletlisi ile.. Ey Alemlerin Rabbt..
Allahım, ya Rabbi, senden dilerim: Beni bağışlayasın, bana merhamet eyle yesin tevbeni kabul eyleyesin. Bütün belalardan yana bana afiyet ihsan eyleyesin. Keza yerden çıkan belalardan da, semadan inenden de.. Çünkü sen, her şeye kadirsin, rahmetinle..
Erkek müminleri ve kadın müminleri, erkek müslümanları, kadın müsli manları da bağışlayasın. Keza bunların ölülerini, dirilerini de.
ஃ
(Devamı: 833. Sayfada)
830
YanıtlaSilDELAIL 1 HAYRAT ŞERHİ
Yani: Dininin bürhanını sair dinler üzerine aşikâr eyle.
Hüccetini zahir kıl.
Burada, Resulüllah S.A. efendimizin nübüvvetinin doğruluğuna delåiet eden hüccetler, kasd edilmektedir.
Onun faziletini açıkla.
Bu cümlenin şerhli manası şudur:
Ey duaları kabul buyuran Yüce Zat, Resulüllah S.A. efendi-mizin taziletini cümleden ziyade kıl. Katındaki yakınlığını ve mak-bul olduğunu cümle mahluk arasında aşikâr eyle.
onun Ümmeti hakkında yapacağı şefaatı kabul eyle. Bize sürneti ile amel etmeyi nasib eyle. Ey Ålemlerin Rabbı, ey Büyük Ar-şın Rabbı.
Bu salavat-ı şerifenin son kısmı için kısa şerh şudur:
Bizleri iman nuruna hidayet, doğru yola irşad eylediğin gibi, Seyyüd'ül-mürselin Resulüllah S.A. efendimizin sünneti ile amel et me yolunda istihdam eyle.
Devam edelim:
Alalum.
Ey Vahid, Ferd, Samed olan büyük Allahım.
Ya Rabbi.
Ey beni yaratan, icad eden, rızık veren, yardımcım, malik ve mu-tasarrıfım.
Bizi onun cemaatı ile, sancağının altında haşreyle. Onun kâse-si ile bize içir.
Onun kasesi ile bize içir.
Yani: Resulüllah S.A. efendimizin Kevser kâseleri ile..
Onun sevgisinden bizleri faydalandır.
Bu cümlenin şerhi şöyledir:
Resulüllah S.A. efendimize mahabbet, itaat, inkıyad, tazim, tekrim sebebi ile senin cümle kerem ve cömertliklerinden, nimetlerin-den ve ihsanlarından bizi faydalandır.
Ey Ålemlerin Rabbi..
Yani: Cümle âlemleri yaratan..
Allahım, ya Rabbi.
Ey mutlak Kadir, muhakak Cevvad, alelıtlak Hakim olan Rab-bım, halik razikım, mucid ve mutasarrıfım, malikim.
Bizden ona selâmın en faziletlisini tebliğ eyle.
Yani: Resulüllah S.A. efendimize.. Bazı nüshada:
- En faziletli salât ve selâm.
Olarak gelmiştir.
Bizden yana, onu mükafatlandır. Hem de bir peygamberi üm-metinden yana mükafatlandırdığın şeylerin en faziletlisi ile.. Ey Alem-lerin Rabbı.
Devam edelim:
Allahım, ya Rabbi.
KARA DAVUD
YanıtlaSil831
Ey halik, mabud, mucid ve mutasarrıfım.
Senden dilerim.
rim. Yani: Gani, Kerim, Gafur, Rahim zatına tazarru ve niyaz ede-
Beni bağışlayasm.
Bu cümlenin ifade ettiği daha açık mana şudur:
Bu müerim, zelil kulunun cümle günahlarını, ısyanlarını, af ve mağfiret etmeni isterim.
Bana merhamet eyleyesin.
Bu cümlenin daha açık manası şudur:
Sırf fazlımla, kereminle ben kulunu çeşitli nimet ve ihsanına nail eylement dilerim.
Tevbemi kabul eyleyesin.
Demek olur ki: Seyylatımı hasenata tebdil etmeni, itap ve azabı af-fa çevirmeni dilerim.
Bütün belalardan yana bana afiyet ihsan eyleyesin.
Bu cümlenin daha açık manası şudur:
Dünyama, bedenime, mülküme, çoluk çocuğuma, akraba ve yakınlarıma, hizmetçilerime ve bana tabi olanlara, aşinalarıma ve ah-babıma, komşularıma ve beni sevenlere, cümle din kardeşlerime azap, tecrübe yollu isabet eden mihnet, elemlerden ve kötülüklerin cümle-sinden af, afiyet dilerim.
Keza yerden çıkan belálardan da..
Burada anlatılmak istenen mana şudur:
İnsan ve hayvanattan isabet eden zulüm, eza cefa.. Ayrıca kıt-lık, pahalılık, hışım, zelzele, yere batmak, yangın, hırsızlık, yağma-lar ve bunlardan başka zuhur eden şeylerden, mütegallibelerden yana da afiyet isterim.
Semadan inenden de..
Sema cihetinden inecek belâ çeşitleri özetle şunlardır: Yıldırım, gök gürültüsü, çok yağmur, çok kar, dolu, şiddetli rüzgâr...
Çünkü sen, her şeye kadirsin, rahmetinle.
Yani:
Rahmetine sığınarak, bütün bu belâlardan af ve afiyet taleb
ederim.
Demektir.
Erkek müminleri ve kadın müminleri, erkek müslümanları, kadın müslümanları da bağışlayasın. Keza bunların ölülerini, dirile-rini de..
Kısaca çıkan mana şudur:
Bütün bunların ayıplarını ve günahlarını silip af ve mağfi-ret etmeni dilerim.
832
YanıtlaSilDELAILI HAYRAT SERHI
Devam edelim:
Allah, müminlerin anası onun pák zevcelerinden razı olsun. Yani; Resulüllah S.A. efendimizin påk zevcelerinden..
Onlar, dünya kadınlarının hanımefendisidir. Tüm ayıplardan ya na, düşüklüklerden yana pek temizdirler. Onlarartazim etmek, hak-na, düriayet etmek, nikahlarının müminlere haram olması yönün den anaları mesabesindedir.
Allah-ü Taala onlardan razı olsun.
Allah onun sahabelerinden de razı olsun. Onlar, a'lâm ve hida-yet imamları, dünyanın kandilleridir.
Şu demeğe gelir:
Onlar hidayet edip irşad etmekte, dağlar gibi idiler. Hidayet yolunun da imamları.. Böylelikle dünyanın kandilleri olmuşlardı.
Keza ihsanla tabiinden ve tabiine tabi olanlardan da..
Bu cümlenin daha açık manası şudur:
Ashabı görmüş olanlardan ve ashabı görmüş gibi tabiine uyan-lardan da Allah razı olsun.
Taa, kıyamet gününe kadar.
Yani: Birbirlerinden sonra geldikleri halde, görmüş gibi, birbir-lerinin yollarını devamlı izleyenlerden Allah razı olsun.
Ålemlerin Rabbı Allah'a hamd olsun.
Burada hamd etmekten çıkan mana şudur:
Bu kısma gelinceye kadar, salavat-ı şerifelerle tazimat-ı Muham-mediye tekrimat-1. Ahmediye etmeye, Resulüllah S.A. efendimizin åline, zevcelerine rıza dilemeye, cümle müminlerin bağışlanmasını is-temeve, türlü duâlara başarı ihsan ederek bu yola irşad eyleyen Yüce Hak, cümle âlemlerin yaratıcı Rabbıdır. Hamd, ancak ona hastır.
Başta anlatılan, (Bak: S. 811):
- Bir başka rivayette ise..
Diyerek anlatılan salavat-ı şerife burada tamamdır. Ayrıca, sa-lávat-ı şerife çeşitlerinin de buraya kadar gelen kısımla üçte ikisi tamam olmuştur. Bundan sonra gelecek kısımda müellif merhum üç-telerin son kısmına başlamaktadır.
(Bunların bu şekilde ayrılmaları, bilhassa DELAİL-İ HAYRAT'I üç günde bir hatim edenler içindir.)
ÜÇÜNCÜ ÜÇTE BİRİN BAŞI
Salavat-i şerifeye devam edelim:
- Ey ruhların ve çürümüş cesetlerin Rabbı Allahım.
KARA DAVUD
YanıtlaSilالقَاهَرَايَا هَاتِ الْمُؤْمِنِينَ وَرَضِيَ اللَّهُ عَن الحَامِ الأَعْلَامِ أَيْمَةِ الْهُدَى وَمَصابيح الدُّنْيَا وَعَن التابعين وتابع التابعين لهم بإحسان إلى يَوْمِ الدِّينِ وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
اللهُمَّ رَبَّ الأَرْوَاحِ وَالأَحْيَادِ البَالِةِ استلك بِطَاعَةِ الأزواج الراجعة الى احنادِهَا وَبِطَاعَةِ الْأَحْيَادِ الْمُلْتَمَّةِ بِعُرُوهَا وَبِكَلِمَاتِكَ النَّافِدَةِ فِيهِمْ وَأَخْذِكَ الْحَقَّ مِنْهُمْ وَالْخَلَائِقِ بينَ يَدَيْكَ يَنْتَظِرُونَ فَضْلَ فَضَائِكَ وَيَرْجُونَ رحْمَتَكَ وَيَخَافُونَ عِقَابَكَ أَنْ تَجْعَلَ النُّور في تصرى وَذِكْرِكَ بِاليْلِ وَالنَّهَارِ عَلَى لِسَانِي
833
et-tahirati ümmehat'il-mü'minine ve radıyallahü an ashabihil-a'lâmi eimme t'il-hüda ve mesabih'id-dünya ve ar'it tabiine ve tablit-tabiine lehüm blihsa nin ila yevm'id-dini vel-hamdü lillahi Rabbil-ålemine.
**
İBTİDAÜS-SÜLÜS'IS-SALİSİ
Allahümme Rabb'el-ervahi vel-ecsad'il-baliyeti es'elüke bitaat'il-er-vah'ir-raciati ila ecsadiha ve bitaat'il-ecsad'il-mülteimeti biurukıha ve bi-kelimatiken-nafizeti fihim ve ahzikel. hakka minhüm vel-halaiku beyne ye deyke yentazırune fasla kazaike ve yercune rahmeteke ve yehafune ika-beke entec'alen-nure fibasari ve zikre-ke bil-leyli ven-nehari alâ lisani
Allah, müminlerin anası, onun påk zevcelerinden razı olsun. Allah, onun sahabelerinden de razı olsun. Onlar, a'lâm ve hidayet imamları, dünyanın kandil-leridir. Keza ihsanla tabiinden ve tabiine tabi olanlardan da.. taa, kıyamet gününe kadar..
Alemlerin Rabbı Allah'a hamd olsun.
ÜÇÜNCÜ ÜÇTE BİRİN BAŞI
Ey ruhların ve çürümüş cesetlerin Rabbı Allahım. Cesetlerine dönen ruhların taatı hürmetine, damarları ile birleşen cesetlerin taatı hürmetine, onlarda geçerli kelimelerin hürmetine, onlardan hak alışın hürmetine, azabından korkarak ve rahmetini umarak hükmün açılması için cümle mahlukatın yüce huzurunda bekle-yişi hürmetine isterim.
Gözüme nur ihsan edesin; gece gündüz, dilimde zikrini kılasın ve salih ameli bana nasib eyle..
*
**
(Devamı: 835. Sayfada
F.
10 Karadag. Osmanlı Devletinden bağımsızlığını
YanıtlaSililan etti.
- 1974-Keban Barajı ve Hidroelektrik Santralı elektrik üretmeye başladı.
AGUSTOS
28
PERŞEMBE
tekrar diriltecektir. Sonunda Onun huzuruna döndürüleceksiniz.
Bakara: 28
BİR HADİS
5 1447 R.EVVEL RUMI: 15 AĞUSTOS 1441
HIZIR: 115
Biriniz yemek yediğinde sağ eliyle yesin. Su içtiğinde sağ eliyle içsin. Sağ eliyle alsın, sağ eliyle
tutsun.
Müsned
Yarın seni zillet ve rezâletlere mâruz bırakmakla terk edecek olan dünyanın sefâhetini, bugün kemâl-i izzet ve şerefle terk edersen, pek azîz ve yüksek olursun.
TARİHTE BUGÜN
YanıtlaSil- 1920 - Türkiye Yeşilay Cemiyeti kuruldu.
MAN TAKVİMİ
BİR AYET Göklerde ne var, yerde ne varsa Onundur.
Bakara Suresi: 255
MART 05 PERŞEMBE
15 1447 RAMAZAN
BİR HADİS
Ben akrabalık bağlarını kesmek için gönderilmedim.
RUMI: 20 ŞUBAT 1441 KASIM: 118
Bu kâinatta görünen bütün güzellikler öyle bir güzelden geliyor ki, bu mütemadiyen değişen ve tazelenen kâinat, bütün mevcudatiyle ayinedarlık dilleriyle, o güzelin cemalini tavsif ve
tarif eder. Şualar
Imsak Günes
Öğle
İkindi Aksam
Yatsı
Imsak Günes
Öğle
İkindi Akşam Yatsı
TARİHTE BUGÜN
YanıtlaSil- 1915-Çanakkale'de 1. Kirte zaferi.
- 1960 - Turkiye'de ilk anarşik hadiseler.
28
PERŞEMBE
THURSDAY
NİSAN
APRIL
C
BIR AYET Muhakkak ki tevbeleri çok kabul eden ve çok merhamet eden ancak Sensin.
Bakara Suresi: 128
BİR HADİS
İnsanların en acizi, duada aciz olandır.
Tezkiyesiz nefs-i emmâresi bulunmak şartıyla, kendi nefsini beğenen ve seven adam başkasını sevmez. Eğer zähirî sevse de samimi sevemez; belki ondaki menfaatini ve lezzetini sever.
Lem'alar
KASIM 172 GÜN 118 KALAN-247-GUN UZA-3 DK
249
YanıtlaSilDEYİMLER
kül bağlanmak: mec. Gücünü, etkisini yitirmek.
kül kesilmek (yüzü, rengi veya benzi): Heyacandan rengi solmak.
kül ufak olmak: Çok küçük parçalara ayrılmak.
kül yemek (veya yutmak): argo. Kurnazca yapılan bir oyuna düş-mek, aldatılmak.
külünü savurmak: Bir şeyi bütünüyle bitirip yok etmek.
(külâh) Ali'nin külâhını Veli'ye, Veli'nin külâhını Ali'ye giydirmek Birinden aldığını öbürüne, bir başkasından aldığını da ona vererek İşini yürütmek.
külâh giydirmek: Hile ile oyunla aldatmak.
külâh kapmak: Düzen, dalavere ile bir işin başına geçmek.
külâh peşinde olmak: Yalan ve dolanla bir işin başına geçтеуе çа-lışmak.
külâh takmak: Hile ile oyunla kandırıp parasını almak.
külâhıma anlat! Söylediklerine hiç inanmıyorum, beni kandıramaz-sın.
külâh değiştirmek veya değişmek): "Bozuşmak" anlamıyla ve teh-dit olarak kullanılır.
kündeye gelmek: mec. Aldanmak, tuzağa düşmek.
kündeye getirilmek: mec. Aldatılmak, tuzağa düşürülmek.
DEYİMLER
YanıtlaSil248
kuş uçmaz, kervan geçmez: Kimsenin uğramadığı ıssız ve sapa kir yeri.
kuş uçurmamak: Hiçbir şeyin veya kimsenin kaçmasına, geçmesine imkân vermemek.
kuş sütünden başka her şey var: Her türlü yiyecek var.
kuvvete ... kuvvet: Herhangi bir şeye ağırlık verildiğinde kullanılır.
kuyruk sallamak: Yaltaklanmak.
kuyruğu kapana kısılmak (veya sıkışmak): Çok zor duruma düş mek.
kuyruğu titremek: argo. Ölmek.
kuyruğuna basmak: Birini incitip saldırıda bulunmasına yol açmak, tahrik etmek.
kuyruğuna teneke bağlamak: 1) Biriyle aşırı derecede alay etmek.
2) Birini, herkesin alay edeceği biçimde kovmak.
kuyruğunu kıstırmak: Birini güç bir duruma düşürmek.
kuyruğunu tava sapına çevirmek: Haddini bildirmek, gereken dersi vermek.
kuyudan adam çıkarmak: 1) Olumsuz, uygunsuz veya yasal olma-
yan bir duruma son vererek birini haklarına kavuşturmak. 2) Unutul-maktan kurtarmak.
kuyusunu kazmak: Birinin yıkımına çalışmak, kötü duruma düşme-sini istemek.
kuzu kesilmek: Uysallaşmak, sessizleşmek, sakin bir durum almak.
kuzu postuna bürünmek: Karşısındakini aldatmak için gerçek kişili-ğini saklamak, kendini zararsız ve uysal göstermek.
küçük dağları ben yarattım demek: Çok böbürlenmek, kibirlenmek.
küçükle küçük, büyükle büyük olmak: Her yaştaki kişilere karşı dostça, arkadaşça davranmak.
küçük köyün büyük ağası: Büyüklük taslayanlar için söylenir.
33
YanıtlaSilATASÖZLERİ
Can çıkmayınca huy çıkmaz: Huy, kolay kolay değişmeyen bir özel-akter, ömür boyu sürer.
Cani acıyan eşek attan yörük olur: 1) Herhangi bir konuda cani
Aan insan, bundan ders alır. Bir dahaki sefer dikkatli davranır ve sanlı olur. 2) Bir işte, gerekeni yapmadığı için zarar eden bir insan, aynı işi tekrar yaptığında, usta olan insanlardan daha başarılı olur.
Cafayı çekmeyen sefanın kadrini bilmez: Yeteri kadar çile çekme-miş insan, iyi yaşamanın değerini, çile çekmiş insan kadar bilemez.
Cins cinse çeker: Halk arasında oğlan dayıya, kız halaya benzer di-ye bir kanı vardır. Bu kanı boşuna değildir. Soya çekim kuramına göre, bir çocuk bütün özelliklerini anne ve babadan alır.
Cins horoz yumurtada öter: Yetenekli olacak kişi, bu durumunu be-bekliğinde ve çocukluğunda belli eder.
Cins kedi ölüsünü göstermez: Soylu ve erdemli insan, her derdini belli etmez.
Cömert der maldan ederler, yiğit der candan ederler: Dalkavuklar,
insanı yalancılıktan överek parasını yer ve maldan ederler. Yine, "as-lansın, kaplansın", diye övüp kavgaya bulaştırır, candan ederler. Bu yüzden, her övgüye aldanmamak gerekir.
Cömertle herkesin harcı birdir: Cömert insan, gerektiği yerde para
harcamaktan kaçınmaz. Parasına acımaz. İyi yer, iyi giyer. Alacağı bir şeyde kalite arar. Cimri insan, parasına kıyamaz. Alacağı malda kalite aramaz, ucuzluk arar. Ucuz mal ise kaliteli mal gibi dayanıklı olmaz. Cimri aynı maldan tekrar almak zorunda kalır.
C
YanıtlaSilCahil adam meyve vermeyen ağaca benzer: Her türlü ağaç yarar
lıdır. Ama meyveli ağaç, meyvesiz ağaçtan daha yararlıdır. Cahil bi kimsenin de yapabileceği işler vardır. Ama bilgili insan gibi topluma yararlı olmaz. Cahil insan, bu yüzden meyvesiz ağaç gibidir.
Cahile laf anlatmak, deveye hendek atlatmaktan zordur: Bilgisiz
insanın, bilimsel gerçekleri ve olayları anlaması da kavraması da pek kolay değildir. Ayrıca çoğu zaman iyiyi-kötüyü, yanlışı-doğruyu da ayırt edemez. Bu yüzden cahile laf anlatmak zordur.
Cahilin dostluğundan âlimin düşmanlığı yeğdir: Cahil insan, çoğu
zaman ve çoğu yerde nasıl davranması gerektiğini bilmez, olmadık yer ve zamanda bizi utandıracak bir hareket yapabilir. Bu yüzden ca-hille dostluk etmek doğru değildir. Alim kişi, kötülüklerden uzak dürur. Bu yüzden de düşmanına bile kolay kolay zarar vermek istemez.
Cambaz ipte, balık dipte gerek: Bir insan, işine ve konumuna yakışır şekilde davranmayı bilmelidir.
. Cami ne kadar büyük olsa, imam gene bildiğini okur: İmamın ne
söyleyeceği, caminin büyüklüğüne göre değişmez. Bunun gibi, yöneti-cide başkasının dediğini değil, kendi inandığı ve doğru bildiğini yapar.
Can boğazdan gelir: Yiyeceklerin kalori değerleri ve yararlılıkları birbirinden farklıdır. Vücudumuzun her türden yiyeceğe ihtiyacı var-dır. Bazı yiyecekleri fazla yemek veya hiç yememek yanlıştır. Dengeli beslenmeyen insan sağlığını yitirir. Dengeli beslenen insan ise ise sağlıklı
insan, sağlıklı insan gibi yaşamdan tat almaz. Bu yüzden canımızın Can bostanda bitmez: Sağlığın değeri hastalanınca anlaşılır. Hasta değerini bilmeli, sağlığımıza zarar verecek şeylerden uzak durmalıyız. yaşar.
Can canın yoldaşıdır: Insan toplumsal bir varlıktır, tek başına ya-şayamaz, yaşamak için başka insanlara ihtiyaç duyar. Insan, insana can yoldaşı olur.
279
YanıtlaSilVELEH-RESAN وله رسان :: Hayret verici, hayret edi-jen, şaşkınlık veren.
VELEV ولو : Eğer, gerçi, her ne kadar da, hatta, ister, Isterse.
VELI ولی : Sahib, malik. * Ev-liya. Yardımcı. Küçük çocukların hâlinden mes'ul kimse. Baba.
VELIAHD ولى عهد : Bir hükümdardan sonra hükümdar olacak kimse.
VELIME وليمه : Sevinç ve sürur günleri verilen ziya-fet. Düğün ziyafeti.
VELI-NI MET ولی نعمت : Nimet veren. Nimeti muha-faza edip ihsan eden.
VELUD ولود : Çok doğuran kadın. Mc: Çok eser ver-en kimse.
VELVELE ولوله : Gürültü patırtı. Birbirine karşıkı bağrışmalar. Şamata.
VERA وراء : Ote. Başka taraf. Arka, geri. Toruń.
VERA ورع : Takvanın ileri derecesi. Günahlardan çekinme hâleti.
VERASET وراثت : Miras sa hibi olma. * İrsiyet. Varislik, mirasçılık. Mirasta hak sa-hibi olma.
VERESE ورثه : Mirasçılar. Miras alanlar.
VESAİK وثيقه ) : وثائق Vesika
C.) Vesikalar.
VESAİL وسيله ) : وسائل Vesile C.) Vesileler. Sebebler.
VESAIT واسطه : وسائط Vasıta C.) Vasıtalar.
Veseni وثنبى : Putperest yıldızları İlâh itikad etmek gibi sapık şeylere inanan kimse.
VESIKA وثيقه : Belge, sened.
VESILE وسيله : Bahane, se-beb. Fırsat.* Elverişli durum. Vasıta. Yol.* Pâye, rütbe. Kurbiyet. Kendisi ile başkasına yak-laşılan şey. Cennette bir menzil adı.
VESSELAM والسلام : iste o kadar, artık bitti, bundan sonra selâm.
VESVESE وسوسه : Şübhe Tereddüt. Kuruntu. Aslı ol-mayan ihtimaller.
VEY : Vay hâline, yazık, felâket, hüzün ve hüsren. Cehennemde bir çukur ismi.
VEZİR وزير : Bakan. Padişah yardımcısı.
VEZNE وزنه : Tartı. Terazi. * Para alınıp verilen yer.
Vicahen وجاها : Yüzüne karşı. Yüz yüze gelerek.
VİCDAN وجدان : insanda İyiyi kötüden ayırma hissi. * Duyma, duygu. İnanç. Şuur.
VIFAK وفاق : Dostca anlaşmak. anlaşmak. Barış. * Uy-Samimi
278
YanıtlaSilVECİZ وجيز : Kisa, öz, derli toplu. Muhtasar olup mu-fassal olmayan. Az sözle çok mânâ ifadesi.
VECİZE وجيزه : Edb: İbâresi kısa, mânası geniş olan çok kıymetli söz, özlü söz. Kısa, veciz söz.
VE'D وأد : Kızını diri iken to-prağa gömme.
VEDA وداع : Ayrılık. Ayrılışta selamlamak. "Allah'a ısmarladık" demek.
VEDIA وديعه : Emânet.
VEDUD ودود : Çok şefkatli. Kendisine çok sevgi be-slenen. Allah.
VEFA وفاء : Ahdinde, sözünde durma. Sevgi ve dostlukta sebat ve de-vam.
VEFADAR (Vefakar( وفادار Vefalı, sözünde ve dost-luğunda devamlı olan.
VEFAT وفات : Ölüm. Ahirete göçme.
VEFIK وفيق : Arkadaş. Kafa dengi. Aynı fikirde olan. Uy-gun.
VEFİYAT وفات : وقيات Vefat C.) Ölümler, vefatlar.
VEHBI وهبى : Doğuştan. Al-lah vergisi. Çalışmayla ka-zanılmayıp Allah'ın lütfu ile olan.
VEHHAB وهاب : Cok ihsan eden. Çok bağışlayan. Al-
lah.
VEHHABI وهابی : Arabi stan'da 150 sene önce Muhammed bin Abdul-vehhab'ın kurduğu me-zhep. İslâmi bâzı mes'elelerde ifrat gösteren, hadislerin zahirne bakarak yorumlayan, Fıkıhda Han-beliye daha yakın, itikadda selefe bağlıdırlar. mezhebine
VEHHAM وهام : Çok vehimli. Fazla şüphe eden.
VEHM وهم : Kuruntu. Yersiz korku. Belirsiz fikir ve düşünce.
VEHN وهن : Gevşeklik, kuv-vetsizlik. Zayıf.
VEKALET وكالت : Vekillik. Bi risinin nâmına iş görme. Bakanlık. Vekilin vazife gördüğü bina.
Vekaleten وكالتاً : Birisine ve kil olarak. Başkası adına.
VEKİL وكيل : Başkasının işini gören. Birinin yerine hare-ket etme yetkisi taşıyan. Bakan.
VELAYET ولایت : Velilik, der vişlik. Dostluk. * Sadakat.
VELED ولد : Yavru. Erkek çocuk. Oğul. Çocuk.
VELEDİYET ولديت : Birisinin evlâdı olma hali. Çocuk oluş.
Hamama Giren Terler
YanıtlaSil"Bir işe girişenin, o işin güçlüklerini veya masraflarını göze" almasının lüzumlu olduğunu belirtmek için "Hamama giren terler" deriz. Bu atasözünü, hiçbir bedel ödemeden ya da emek vermeden işlerini yürütmek isteyen kimselerin yanıl-dığını, bunun için fedakârlık yapmaları gerektiğini anlatmak için kullanırız.
Peki, bir insanın ne gibi fedakârlık yapması gerekir?
Sözgelişi yeşil bir çevrede yaşamak isteyen kimse bir fidan da kendisi dikmelidir. Herhangi bir sanat dalıyla uğraşan kişi de uykusundan feragat edip çok çalışmalıdır. Velhasıl kelam, yaptığımız işin en iyisi olmak istiyorsak işlerimizi bir disiplin içinde yürütmeliyiz. Unutmayalım ki disiplinli çalışmak insana yeni zaferler kazandırır. Sözün burasında durup, kendi haya-tımıza bir bakalım. Evet, şimdi ne görüyorsunuz? Durun, bir tahminde bulunalım; galiba üst üste yığılan işler görüyorsunuz değil mi? İlla ki herkesin dünyası bu şekilde karışık değildir ama disiplinden yoksun olan kimsenin varacağı yer tam da burasıdır. Gelinen bu noktanın adı, hayal kırıklığıdır. Hayal
-98-
eterince erzak almayan ve hırçın dalgalara karşı da tedbirsiz aklığını bir adaya benzetirsek; bu adanın sakinlerinin yanına Jayanan kimseler olduğunu söyleyebiliriz. Açık denizlere çık-jhayatı olduğuna göre sizce bu hayatı nasıl yaşamalıyız? mak ciddi bir hazırlık gerektirir. Herkesin açık denizi kendi
YanıtlaSilElbette bu soruyu "hızlı yaşa, genç öl; cesedin yakışıklı veya güzel olsun" şeklinde geçiştiremeyiz. Hiçbirimizin hayatı bu kadar basit değildir. Daha doğrusu olmamalıdır. Bu hayat bize, Yüce Allah tarafından bahsedilmiştir. O sebeple meşru yoldan elde edeceğimiz şeyler için biraz ter dökelim ki kazan-cımız bereketli olsun.
"İyi de kardeşim, 'hamama giren terler' diyorsunuz da ben zaten terliyorum, yani yeterince fedakârlık yaptığımı düşü-nüyorum ama onca emeğime rağmen beklediğim sonuca bir türlü ulaşamıyorum." diyenler de çıkabilir.
Bakınız, bu da güzel bir şeydir. Demek ki yelkenleri aç-mışsınız lakin yeterince rüzgâr alamadığınızdan çok yavaş ilerliyorsunuz. Siz, siz olun, o yelkenleri açık tutmaya devam edin. Beklediğiniz o rüzgâr mutlaka bir gün esecektir ve size ilk zaferinizi kazandıracaktır. İnsan bir kez kazanmaya görsün, artık onu en hırçın dalgalar bile yolundan döndüremez.
Şu dünyada öyle kimseler de vardır ki ilahi sınırları aştık-ları için kazanırken bile zarar ederler. İşte bu şekilde terlemek, fedakârlık değildir. Bunun adı, yoldan çıkmaktır. Yoldan çıkan kimse, başkalarının hakkını yiyor veya taşıyamayacağı bir gü-nahı yükleniyor demektir. Başkasının günahını yüklenerek mahşer meydanına gelen bazı kimselerin, "...iyiliklerinin se-vabı şuna buna verilir..." Eğer o kimsenin hakkı bitmeden sevapları biterse hak sahiplerinin günahları kendisine yüklenir. Sonra da cehenneme atılır. "18 üzerindeki kul
18 H. İslam V İflas / Gerçek Muflis Ahiret Sermayesini Kaybedendir S: 241
-99-
En iyisi mi biz, helal olanı seçelim ki hamamda terlediği-mize değsin.
YanıtlaSilEmeğiniz boşuna, kazancınız başkasının borcuna gitmesin.
ΗΛΕΙΖ LAFZIN HAMILI MANANIN AMILI
YanıtlaSilشور انشاء
أو تعرضوا
وإن امراء حافتْ مِن بَعْلها تشورا أو العريضة فلا عليهما أن يُصْلِحا بينهما صلح والسلام وَأَحْضِرَتِ الْأَنْفُسُ الشُّحَّ وَإِنْ تَحْسِنُوا والقواني كان بما تَعْمَلُونَ خَبِيرًا ولن تستطيعوا إلى العالي بين النِّسَاء وَلَوْ حَرَصْتُم فلا تميلوا كل التمثيل التربية كَالْمُعلقة وإن تُصْلِحُوا وتثقوا فإن الله كتل على رحِيمًا وَإِنْ يتفرقا يعن الله كلا من سعته وكاله واسعاً حكيما ولله ما في السموات وما في الأزر ولقد وصينا الذين أوتوا الكتاب من قبلكم واليك أن اتقوا الله وإنْ تَكْفُرُوا فإن لله ما في السنوان وَمَا فِي الْأَرْضِ وَكَانَ اللَّهُ غَنِيًّا حَمِينًا وَالِهِ مَا فِي السَّوَان وما فِي الْأَرْضِ وَكَفَى بِاللهِ وَكِيلًا • إن بنا يُذْهِبْكُمْ أَيُّهَا النَّاسُ وَيَأْتِ بِأخرين وكان . عَلى ذلِكَ قَدِيرًا مَنْ كَانَ يُرِيدُ ثَوَابَ الدُّنْيَا عند الله ثَوَابُ الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ وَكَانَ اللهُ سَمِيعًا بَصِيرًا .
های
مَنْ كَانَ يُرِيدُ ثَوَابَ الدُّنْيَا فَعِنْدَ اللَّهِ ثَوَابُ الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ وَكَانَ اللهُ سَمِيعًا بَصِيرًا
66 Dünya mükafatını isteyenler bilsinler ki Allah nezdinde hem dünya hem ahiret mükafatı vardır. Allah her şeyi işitmekte, her şeyi görmektedir.99 (Nisd, 4/134)
Mushaf sayfa no: 98
Hafızlık sayfa no: 5. cüz/03. sayfa
HAYATIN AMACI, DÜNYALIK ELDE ETMEKTEN İBARET DEĞİLDİR.
BİLGİ
İslam'ı seçenlerden her birinin niyet ve gayesi aynı olmayabilir. Hz. Peygamber devrinde de Medine'deki bazı insanlar, sağlam bir imana sahip olmadıkları hålde sırf dünyevi olarak bazı imkânlara sahip olabilmek için Müslümanla-rın tarafında gözüküyorlardı. Halbuki Allah her şeyi duyar ve görür; kimin, hangi işi, ne amaçla yaptığını bilir. "Sırf dünya menfaatini isteyenlere, istedikleri verilir fakat onlar ahirette kaybedenlerden olacaklardır." (bk. Hûd 11/15-16) Dünyadaki imkânları veren de ahiretteki mükafatları verecek olan da Allah'tır. Her şey O'nun emri altındadır.
MESAJ:
Müslüman, dünya menfaatlerinden istifade eder fakat ahiret hayatını asıl hedef olarak bilir.
KELİME DAĞARCIĞI:
Indellah: Allah katında, Allah nezdinde.
Sevab: Karşılık, ödül.
98
HAFIZ LAFZIN HAMILI MANANIN AMILI
YanıtlaSilالحجرة الخايش
أَوْلَى بِهِمَا فَلَا تَتَّبِعُوا الْهَوَى أَنْ تَعْدِلُوا يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا كُونُوا قَوَّامِينَ بِالْقِسْطِ شُهَدَاءَ لِلَّهِ وَلَوْ عَلَى أَنْفُسِكُمْ أَوِ الْوَالِدَيْنِ وَالْأَقْرَبِينَ إِنْ يَكُنْ غَنِيًّا أَوْ فَقِيرًا فَاللَّهُ
66 Ey iman edenler! Kendinizin veya anne babanızın ve akrabanızın aleyhine de olsa adaletten asla ayrılmayan, Allah için şahitlik eden kimseler olun. (Insanlar) zengin olsunlar, yoksul olsunlar Allah onlara sizden daha yakındır. Öyleyse siz hislerinize uyup adaletten
ayrılmayın.99
(Nisa, 4/135)
نالها الذين أمنوا كونوا قوامين بالقسط شهداء لله ولو على أَنْفُسِكُمْ أَوِ الْوَالِدَيْنِ وَالْأَقْرَبِينَ إِنْ يَكُنْ غَنِيًّا تو مديرا فالأولى بِهِمَا فَلَا تَتَّبِعُوا الْهَوَى أَنْ تَعْدِلُوا وَإِنْ تَلْوا أوْ تَعْرِضُوا فَإِنَّ اللَّهَ كَانَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرًا يَا أَيُّهَا الَّذِينَ التلوا آمنوا باللهِ وَرَسُولِهِ وَالْكِتَابِ الَّذِي نَزَّلَ عَلَى رَسُولِهِ والكتاب الَّذِي أَنْزَلَ مِنْ قَبْلُ وَمَنْ يَكْفُرْ بِاللَّهِ وَمَلَئِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالًا بَعِيدًا . إنَّ الَّذِينَ آمَنُوا ثُمَّ كَفَرُوا ثُمَّ أَمَنُوا ثُمَّ كَفَرُوا ثُمَّ ازْدَادُوا كفْرًا لَمْ يَكُن اللهُ لِيَغْفِرَ لَهُمْ وَلَا لِيَهْدِيَهُمْ سَبِيلًا . نشرِ الْمُنَافِقِينَ بِأَنَّ لَهُمْ عَذَابًا أَلِيمًا وَ الَّذِينَ يَتَّخِذُونَ الكَافِرِينَ أَوْلِيَاءَ مِنْ دُونِ الْمُؤْمِنِينَ أَيْبْتَغُونَ عِنْدَهُمُ الْعِزَّةَ فإن العزة الله جميعاً وَقَدْ نَزَّلَ عَلَيْكُمْ فِي الْكِتَابِ أَنْ إِذَا سَمِعْتُمْ آيَاتِ اللهِ يُكْفُرُ بِهَا وَيُسْتَهْزَأُ بِهَا فَلَا تَقْعُدُوا معَهُمْ حَتَّى يَخُوضُوا في حَدِيثٍ غَيْرِهِ إِنَّكُمْ إِذًا مِثْلُهُمْ إلى الله جَامِعُ الْمُنَافِقِينَ وَالْكَافِرِينَ فِي جَهَنَّمَ جَمِيعًا .
Mushaf sayfa no: 99
Hafızlık sayfa no: 5. cüz/02. sayfa
ADALET, KİŞİSEL ÇIKARLARDAN ÖNCE GELİR.
BİLGİ:
Yöneticilerin adaletli davranmaları kadar tanık ve bilirkişi durumunda bu-lunanların da adil olmaları gerekir. Ancak bazı insanlar duygularına yenik düşebilmektedirler. Mâide sûresi 8. ayette başkasına karşı duyulan öfkenin bizi adaletsizliğe sevk etmemesi gerektiği bildirilmişti. Bu ayette ise, bazı kişilere duyduğumuz sevginin de bizi adaletsizliğe sevk etmemesi gerektiği bildirilmektedir. Peygamberimiz de, hırsızlık yapan bir kişi kızı Fatıma bile olsa cezalandıracağını bildirerek hukuk önünde herkesin eşit olduğunu açık-lamıştır (Buhari, Hudud, 12).
MESAJ:
Karşıdaki kişinin yakınımız veya zengin olmasına bakmaksızın doğru olan ne ise onu yerine getirmemiz gerekir.
KELİME DAĞARCIĞI:
Kıst: Adalet, hakkı gözetme.
Heva: Nefsâni arzu, kötülüğe karşı eğilim.
99
Gönül
YanıtlaSilSultanları
6
Türkiye
sy. 108.
MED CEVDET PAŞA
YanıtlaSil“Allahü teâlâ kıyâmet günü mahlûkâtı mahşer yerinde topladığı zaman Arş'ın altındaki bir münâdi üç defâ:
"Ey îmân edenler! Allahi teâlâ sizi affetti. Siz de birbirinizde olan hakkınızı bağışlayın" diye seslenir."
Hadis-i Şerif
5856- Kendinize beddua etmeyin. Çocuklarınıza beddua etmeyin. Hizmetçilerinize beddua etmeyin. Mallarınıza beddua etmeyin. Allah'ın ihsanına nail olacağınız bir eşref saate rastlarsa, o bedduanız kabul edilir.
YanıtlaSil٥٨٥٧ - لَا تَدْعُوا عَلَى أَئِمَّتِكُمْ بِالْفَسَادِ فَإِنَّ صَلَاحَهُمْ صَلَاحُكُمْ وَفَسَادَهُمْ فَسَادُكُمْ (الشيرازي في الالقاب عن ابن عمر)
5857- Liderlerinizin bozulması için beddua etmeyin. Çünkü onların doğru olması sizin doğruluğunuza, bozulmaları da bozulmanıza yol açar.
٥٨٥٨ - لاَ تُدِيمُوا النَّظَرَ إِلَى الْمَجْذُومِينَ وَإِذَا كَلَّمْتُمُوهُمْ فَلْيَكُنْ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُمْ قَدْرَ رُمْحٍ ( عم ع طب عن على كر عن الحسين وابن عباس معا)
5858- Cüzzamlılara öyle dik dik bakmayın. Onlarla be-raber yemek yediğiniz zaman aranızda sadece bir mızrak kadar mesafe bulunsun.
٥٨٥٩ - لا تَذْكُرُوا مُسَاوَى اَصْحَابِي فَتَخْتَلِفُ قُلُوبُكُمْ عَلَيْهِمْ وَاذْكُرُوا مَحَاسِنَ أَصْحَابِي حَتَّى تَأْتَلِفَ قُلُوبُكُمْ (الديلمي عن ابن عمر وفيه شيئ)
5859- Ashabımın kusurlarından bahsetmeyin ki, kalple-riniz onlara karşı güzel duygular beslesin. Kalplerinizin telif edil-mesi için her zaman onların iyiliklerinden bahsedin.
٥٨٦٠ - لاَ تَذْكُرُونِي عِنْدَ ثَلَاثٍ عِنْدَ تَسْمِيَةِ الطَّعَامِ وَعِنْدَ الذَّبْحِ وَعِنْدَ * الْعُطَاسِ (ق وضعفه عن عبد الرحمان بن زيد عن ابيه مرسلا)
G
G
5860- Beni üç yerde anmayın: Yemek Besmele'sinde, hayvan keserken ve aksırdığınız zaman.
٥٨٦١ - لا تَذْهَبُ الأَيَّامُ وَاللَّيْلِى حَتَّى يَمْلِكَ مُعَوِيَةُ (الديلمي عن على)
5861- Muaviye (r.a.) mülk sahibi oluncaya kadar günler ve geceler geçmez.
1362
٥٨٦٢- لا تَذْهَبُ الدُّنْيَا حَتَّى يَسْتَغْنى النِّسَاءُ بِالنِّسَاءِ وَالرِّجَال بالرجال
YanıtlaSilوَالسَّحَاقُ زِنَاءَ النِّسَاءِ فِيمَا بَيْنَهُنَّ (خط كر عن واثلة وانس)
5862- Kadınlar kadınlarla, erkekler erkeklerle yetinme-dikçe kıyamet kopmaz. Sihak, kadınların kendi aralarında icra et-tikleri bir zina türüdür.
٥٨٦٣ - لا تُرْسِلُوا الابلَ نَهْلاً وَصَرَوهَا صَرًّا فَإِنَّ الشَّيَاطِينَ تَرْضَعُهَا (ع) طب ض عن سلمة بن الأكوع)
5863- Develeri kendi hallerinde suya salmayın, onları iyi-ce sağın. Çünkü şeytan onların sütlerini emer.
٥٨٦٤ - لاَ تُرْسِلُوا مَوَاشِيَكُمْ وَصِبْيَانَكُمْ إِذَا غَابَتْ الشَّمْسُ حَتَّى تَذْهَبَ فَحْمَةُ الْعِشَاءِ فَإِنَّ الشَّيَاطِينَ تَنْبَعِثَ إِذَا غَابَتِ الشَّمْسُ حَتَّى تَذْهَبَ فَحْمَةٌ الْعِشَاءِ (حم م د عن جابر)
5864- Güneş battıktan sonra ve iyice hava aydınlanma-dıkça çocuklarınızı ve hayvanlarınızı dışarıya salıvermeyin. Çünkü gece karanlığında şeytanlar sökün ederler.
٥٨٦٥ - لا تَرْفَعُونِي فَوْقَ حَتّى فَإِنَّ اللَّهَ تَعَالَى قَدْ اتَّخَذَنِي عَبْدًا قَبْلَ أَنْ يَتَّخِذَنِي رَسُولاً طب ك هناد . عن على بن الحسين عن ابيه
5865- Beni hakkımdan fazla dereceye yükseltmeyin. Çünkü Allah beni elçi yapmadan kul yapmıştır.
٥٨٦٦ - لاَ تَرْكَبْ الْبَحْرَ إِلا حَاجًا اَوْ مُعْتَمَرًا أَوْ غَازِيًا فِي سَبِيلِ اللَّهِ فَإِنَّ تَحْتَ الْبَحْرِ نَارًا وَتَحْتَ النَّارِ بَحْرًا وَلَا تَشْتَرِى مِنْ ذِي ضُغْطَةٍ مِنْ سُلْطَانٍ شَيْئًا
طب عن ابن عمر)
5866- Hac, umre ve Allah yolundaki gazve yolculuğu hariç katiyen denize açılmayın. Çünkü denizin altında ateş, onun altında da deniz vardır. Cimri sultandan bir şey satın alınmaz.
1363-
٥٨٦٧ - لاَ تَزَالَ جَهَنَّمُ يُلْقَى فِيهَا وَتَقُولَ هَلْ مِنْ مَزِيدٍ حَتَّى يَضَعَ فِيهَا رَبُّ الْعِزَّةِ قَدَمَهُ فَيَنْزَوى بَعْضُهَا إِلَى بَعْضٍ وَتَقُولُ قَطُّ قَطُّ وَعِزَّتِكَ وَكَرَمِكَ وَلاَ يَزَالُ في الجَنَّةِ فَضْلٌ حَتَّى يُنْشِيَ اللهُ بِهَا خَلْقًا آخَرُ فَيُسْكِنَهُمْ فِي فُضُول الجنَّة
YanıtlaSilحم خ م ن حب عن انس)
5867- Cehennem devamlı olarak doldurulacak. Faka bir türlü dolmak bilmeyecek. "Daha var mı?" diyecek. Bunur üzerine Rab, kudret ayağını üstüne koyacak. Cehennem: "İzzetir ve keremin hakkı için tamam tamam." diyecek. Cennette her zo-man boş yer bulunacak. Hatta Allah yeni yeni varlıklar yaratıp artan yerleri dolduracak.
٥٨٦٣ - لا تَزَالُ طَائِفَةٌ مِنْ أُمَّتِي يُقَاتِلُونَ عَلَى الْحَقِّ ظَاهِرِينَ إِلَى يَوْمِ الْقِيَمَةِ كر عن جابر وابن قانع وكر ض عن انس وفيه شيئ)
5868- Ümmetimden bir taife devamlı olarak kıyamete kadar hakkı savunmak için çarpışacak ve galip gelecektir.
٥٨٦٥ - لاَ تَزَالُ طَائِفَةٌ مِنْ أُمَّتِي قَائِمَةٌ بِأَمْرِ اللَّهِ لَا يَضُرُّهُمْ مَنْ خَذَهُمْ وَلَا منْ خَالَفَهُمْ حَتَّى يَأْتِيَ اَمْرُ اللهِ وَهُمْ ظَاهِرُونَ عَلَى النَّاسِ (حم خ م عن معوية)
5869- Ümmetimden bir taife devamlı olarak Allah'ın em
rini ifa edecekler. Onlara oyun oynayanların oyunları bir zara veremeyecek, onlara karşı olanlar da bir şey yapamayacakla Allah'ın emri (hükmü) gelinceye kadar onlar insanlara galip ola caklar.
٥٨٧ - لاَ تَزَالُ طَائِفَةٌ مِنْ أُمَّتِي يُقَاتِلُونَ عَلَى الْحَقِّ ظَاهِرِينَ عَلَى مَنْ نَاوَاهُمْ حتَّى يُقَاتِلُ آخِرَهُمْ الْمَسِيحَ الدَّجَّالَ (حم د ك طب عن عمران)
5870- Ümmetimden bir taife devamlı olarak hakkı sa vunmak için karşılarındaki düşmanla çarpışacak. Bu çarpışma e son düşmanları olan Deccal'ı öldürüp yok edinceye kadar devar edecek.
1364
٥٨٧١- لا تَزَالُ طَائِفَةٌ مِنْ أمَّتى مَنْصُورِينَ لا يَضُرُّهُم خذلان من خلقتم
YanıtlaSilحَتَّى تَقُومَ السَّاعَةُ (هـ طب خط عن معوية ابن قرة عن ابيه)
5871- Ümmetimden bir taife devamlı olarak kıyamete kadar zaferden zafere koşacak. Kendilerine hile ve desise yap-mak isteyenler bir zarar veremeyecekler.
٥٨٧٢ - لا تَزَالُ أُمَّتِي فِي مُسْكَةٍ مِنْ دِينِهَا مَا لَمْ يَنْتَظِرُوا بِالْمَغْرِبِ اشْتِيَاكَ النُّجُومِ مَضَاهَاةُ الْيَهُودِ وَمَا لَمْ يُؤَخِّرُوا الْفَجْرَ إِلَى الْحَاقِ النُّجُومِ مَضاهاة النَّصْرَانِيَّةِ وَمَا لَمْ يَكِلُوا الْجَنَائِزَ إِلَى أَهْلِهَا " (ص عن الحرث بن وهب عن أبي عبد الرحمان حمود طب ك عن الحرث بن وهب عن الصنابح ابن الاعسر)
5872- Ümmetim kendilerini yahudilere benzeterek yıldız-ların akşam vakti birbirlerine girmelerini beklemedikçe, nasra-nilere benzeterek sabah namazını yıldızlar birbirlerinden ayrılın-caya kadar bekletmedikçe, cenazeleri yalnız sahiplerine bırakma-dıkları müddetçe dinine bağlı kalacaklardır. (Cenazeyi teşyi etme-yi bırakmadıkça.)
٥٨٧٣ - لاَ تَزَالُ الْخِلافَةَ فِي بَيْنِي أُمَيَّةَ يَتَلَقَّفُونَهَا تَلَقَّفَ الْكَرَّةَ فَإِذَا نُزِعَتْ مِنْهُمْ فَلَا خَيْرَ فِي عَيْشِ (طس كر عن ثوبان)
5873- Hilafet, Ümeyyeoğullarında bütün gücü ile devam edecek. Bir de onların elinden çıktı mı, artık hayatta hayır kalma-yacak.
٥٨٧٤ - لاَ تَزَالُ لاَ إِلَهَ إِلَّا اللهُ تَحْجُبُ غَضَبَ الرَّبِّ عَنِ النَّاسِ مَا لَمْ يُبَالُوا مَا ذَهَبَ مِنْ دِينِهِمْ إِذَا صَلُحَتْ لَهُمْ دُنْيَاهُمْ فَإِذَا قَالُوهَا قِيلَ كَذَبْتُمْ لَسْتُمْ مِنْ
أَهْلِهَا (ابن النجار عن زيد بن ارقم)
5874- Dinlerine sadık kaldıkları sürece, "Lâ ilâhe illel-lâh" kelimesi insanlardan Rabbin gazabını perdeleyecek. Fakat dünya hayatına dinden fazla önem verip de bu kelimeyi telaffuz ettiklelerinde kendilerine: "Yalan söylüyorsunuz. Siz buna ehil de-ğilsiniz." denilecektir.
1365
٥٨٧٥ - لا تَزَالُ الأُمَّةُ عَلى شريعة حَسَنَةٍ مَا لم يظهر فيهم ثلاث ما لم يُقْبَضُ مِنْهُمُ العِلْمُ وَيَكْفُرْ فِيهِمْ وَلَدُ الخُبث ويظهر فيهمُ السَّقَارُونَ قَالُوا وما السَّقَارُونَ قَالَ نَشْوَ يَكُونُونَ فِي آخِرِ الزَّمَانِ تَكُونُ تَحِيَّتُهُمْ بَيْنَهُمْ إِذَا تَلاقَوْا التَّلاعُنَ" (حم طب ك عن معاذ بن انس)
YanıtlaSil5875- Ümmetim, aralarında şu üç şey baş gösterme. dikçe güzel yol üzerinde olacak: İlim kendilerinden alınmadıkça. Zina mahsulü çocuklar aralarında yaygın hale gelmedikçe. Ara-larında sekkârûn zuhur etmedikçe. "Sekkârûn nedir, ey Allah'ın Rasulü?" "Ahir zamanda, karşılaştıklarında selam yerine birbirine sövecek olan nesildir bu." buyurdu.
٥٨٧٦ - لا تَزُولُ قَدَمَا اِبْنُ آدَمَ يَوْمَ الْقِيَمَةِ مِنْ عِنْدِ رَبِّهِ حَتَّى يُسْأَلَ عَنْ خَمْسٍ عَنْ عُمْرِهِ فِيمَا أَفْنَاهُ وَعَنْ شَبَابِهِ فِيمَا أَبْلَاهُ وَعَنْ مَالِهِ مِنْ أَيْنَ اكْتَسَبَهُ وَفِيمَا أَنْفَقَهُ وَمَاذَا عَمِلَ فِيمَا عَلِمَ (ت) وضعفه ع طب عد هب كر وابن النجار عن ابن مسعود)
5876- Kıyamet günü âdemoğlunun ayakları, Rabbin ka-tında beş şeyden sorulmadıkça hiçbir yere kımıldayamaz: Nerede tükettiğine dair ömründen, nerede yıprattığı hakkında gençliğin-den, nereden kazanıp nereye harcadığına dair malından, ne ile amel ettiğine dair ilminden.
٥٨٧٧ - لاَ تَزُولُ قَدَمَا عَبْدٍ حَتَّى يُسْأَلَ عَنْ أَرْبَعٍ عَنْ عُمْرِهِ فِيمَا أَفْنَاهُ وَعَنْ عِلْمِهِ مَا فَعَلَ فِيهِ وَعَنْ مَالِهِ مِنْ اَيْنَ اِكْتَسَبَهُ وَفِيمَا أَنْفَقَهُ وَعَنْ جِسْمِهِ فِيمَا ابلاه (ت حسن صحيح ع طب حل عن برزة الاسلمي)
5877- Kul dört şeyden sorulmadıkça bir yere kıpırdaya-maz: Ömründen, nerede tükettiğine dair. İlminden, nasıl amel ettiğine dair. Malından, nereden kazanıp nerelere harcadığına dair. Cisminden, nerede yıprattığı hakkında.
٥٨٧٨ - لا تَسْأَلِ الرَّجُلَ فِيمَ ضَرَبَ اِمْرَأَتَهُ وَلَا تَسْأَلُهُ عَمَّنْ يَعْتَمِدُ مِنْ
1366
اِخْوَانِهِ وَلاَ يَعْتَمِدُهُمْ وَلا تَنَمْ إِلا عَلى وتر (ط) حم ن ه ع ك ق ض عن عمر
YanıtlaSil5878- Kişiye, hanımını neden dövdüğü sorulmaz. Arka-daslarından kimi sevip, güvendiği de sorulmaz. Vitir namazını kılmadan yatma.
٥٨٧٩ - لاَ تَسْأَلْ النَّاسَ شَيْئًا وَلَكَ الْجَنَّةُ لاَ تَغْضَبْ وَلَكَ الْجَنَّةُ اسْتَغْفِرُ الله فِي الْيَوْمِ سَبْعِينَ مَرَّةً قَبْلَ أَنْ تَغِيبَ الشَّمْسُ يَغْفِرُ لَكَ سَبْعِينَ عَامًا قَالَ لَيْسَ لَى ذَنْبٌ سَبْعِينَ عَامًا قَالَ فَلَابِيكَ قَالَ لَيْسَ لَأَبِي ذَنْبٌ سَبْعِينَ عَامًا قَالَ فَلَأَهْلِ بَيْتِكَ قَالَ لَيْسَ لأَهْلِ بَيْتِي قَالَ فَلِجِيرَانِكَ (طب عن عبد الرحمان بن داهم)
5879- İnsanlardan dilenme ki, cenneti hak et. Öfkelen-mezsen cenneti hak edersin. Güneş batmadan, günde yetmiş ke-re istiğfarda bulunursan, yetmiş yıllık günahın bağışlanır. "Benim yetmiş yıllık günahım yok ki." dedi. "Babanın." "Babamın da yet-miş yıllık günahı yok ki." "Çoluk çocuğunun." "Çoluk çocuğu-mun yetmiş yıllık günahı yok ki." "Komşularının." buyurdu.
٥٨٨٠ - لا تَسْأَلُوا أَهْلَ الْكِتَابِ عَنْ شَيْءٍ فَإِنِّي أَخَافُ أَنْ يُخْبِرُوكُمْ بِالصَّدْقِ فَتُكَذِّبُوهُمْ أَوْ يُخْبِرُوكُمْ بِالْكِذْبِ فَتُصَدِّقُوهُمْ عَلَيْكُمْ بِالْقُرْآنِ فَإِنَّ فِيهِ نَبَأَ مَا قَبْلَكُمْ وَخَيْرَ مَا بَعْدُكُمْ وَفَصْلَ مَا بَيْنَكُمْ (كر عن ابن مسعود)
5880- Kitap ehline bir şey sormayın. Korkarım, size doğ-ruyu söyler de siz yalanlarsınız. Yahut yalan haber verirler de doğrularsınız. Siz Kur'an'dan ayrılmayınız. Zira Kur'an'da sizden evvel gelenlerin de sizden sonra gelenlerin de haberleri mevcut-tur. Aranızdaki anlaşmazlıkları bertaraf edecek hükümler de mev-cuttur.
٥٨٨١ - لا تَسُبُّوا الدِّيكَ الْأَبْيَضَ فَإِنَّهُ صَدِيقِي وَأَنَا صَدِيقُهُ وَعَدُوُّهُ عَدُوّى وَالَّذِي بَعَثَنِي بِالْحَقِّ لَوْ يَعْلَمُ بَنُو آدَمَ مَا فِي قُرْبِهِ لَاَشْتَرَوْا رِيشَهُ وَخَمَهُ بِالذَّهَبِ وَالْفِضَّةِ وَأَنَّهُ لَيَطْرُدُ مَدَى صَوْتِهِ مِنَ الْجِنِّ (ابو الشيخ في العظمة عن ابن عمر)
1367
2251- Kişinin kalbindeki imanın alameti, Allah Azze ve Celle'yi sevmektir.
YanıtlaSil٢٢٥٢ - الإِيمَانُ عُرْيَانٌ وَزِينَتُهُ الْحَيَاءُ وَلِبَاسُهُ التَّقْوَى وَمَالُهُ الْفِقْهُ" (ابن النجار عن ابي هريرة الخرائطي عن وهب موقوفا)
2252- İman üryandır. Süsü haya, libası takva, malı (ser-mayesi) ise fıkıhtır.
٢٢٥٣ - الإِيمَانُ يَمَانٌ وَهُمْ مِنَى وَإِلَيَّ وَأَنْ بَعْدَ مِنْهُمُ الْمَرْبَعُ وَيُوشَكُ أَنْ يَأْتُوا أَنْصَارًا وَأَعْوَانًا فَآمِرُكُمْ بِهِمْ خَيْرٌ (طب عن ابن عمرو)
2253- Kâmil iman Yemenlilerdedir. Onlar bendendir, yurt bakımından her ne kadar uzaktalarsa da bana yakındırlar. Onların yardımcı olarak bize gelmeleri katılmaları yakındır. Onun için size onlara iyilik etmenizi tavsiye ederim.
٢٢٥٤ - الإِيمَانُ عَفِيفٌ عَنِ الْمَحَارِمِ عَفِيفٌ عَنِ الْمَطَامِعِ" (حل عن محمد بن النضر الحراني مرسلا)
G
2254- İman, haramlardan sakınmak, tama edilecek şey-lerden uzak durmaktır.
G G G
٢٢٥٥ - الإِيمَانُ بِالْقَدَرِ نِظَامُ التَّوْحِيد (عق والديلمي عن ابي هريرة)
2255- Kadere iman tevhid nizamıdır.
٢٢٥٦ - الإِيمَانُ بِالْقَدَرِ يُذْهِبُ الْهُمَّ وَالْحُزْنَ (ك في تاريخه والديلمي والخطيب وابن
الجوزي في الواهيات عن ابي هريرة
2256- Kadere iman, sıkıntı ve üzüntüyü giderir.
٢٢٥٧ - الإِيمَانُ ثَابِتٌ فِي الْقَلْبِ وَالْيَقِينُ خَطَرَاتٌ (الديلمي عن داود بن سعد
الانصاري عن ابيه)
572-
222220
zurudur. 2257- Iman kalpte sabittir. Yakin ise kalbin sükûn ve hu-
YanıtlaSil-٢٢٥٨ - الإِيمَانُ عُرْيَانٌ وَلِبَاسُهُ التَّقْوَى وَزِينَتُهُ الْحَيَاءُ وَمَالُهُ الْفَقْهُ وَتَرَتُهُ الْعَمَلُ الديلمي عن ابن مسعود مرفوعا)
2258- İman üryandır. Libası takva, süsü haya, sermayesi fıkıh ve meyvesi ameldir.
٢٢٥٩ - الإِيمَانُ نِصْفَانِ نِصْفٌ فِي الصَّبْرِ وَنِصْفٌ فِي الشَّكْرِ" (هب والديلمي عن انس)
dedir. 2259- İman ikiye ayrılır. Yarısı sabırda, yarısı da şükür-
٢٢٦٠ - الإِيمَانُ وَالْعَمَلُ شَرِيكَانِ فِي قَرْنٍ لاَ يَقْبَلُ اللَّهُ تَعَالَى أَحَدَهُمَا إِلا بصاحِبِهِ (ك في تاريخه والديلمي عن على
2260- İmanla amel her asırda birbirine yakın iki arka-daştır. Allah biri olmadan diğerini kabul etmez.
٢٢٦١ - الإِيمَانُ الصَّلَوةُ فَمَنْ فَرَغَ لَهَا قَلْبَهُ وَحَافَظَ عَلَيْهَا بِجِدِهَا وَوَقْتِهَا وَسُنَنِهَا فَهُوَ مُؤْمِنٌ (ابن النجار عن ابي سعيد)
2261- İman namazdır. Kim kalbi ile tam manasıyla ona yönelirse, ciddiyetle ona devam ederse, vaktine ve sünnetlerine riayet ederse, işte o mü'mindir.
٢٢٦٢ - الإِيمَانُ ثَلاثُ مِائَةٍ وَثَلاثُونَ شَرِيعَةً مَنْ وَفَى بِشَرِيعَةٍ مِنْهُنَّ دَخَلَ
الجنة (طس طب هب عن المغيرة عن ابيه عن جده وضعف)
2262- İman, üç yüz otuz şeriattır (farz, erkân ve şartlar-dan ibarettir). Kim onlardan bir şeriatı ifa ederse cennete girer.
٢٢٦٣ - الإِيمَانُ بِضْعٌ وَسَبْعُونَ شُعْبَةً فَأَفْضَلُهَا قَوْلُ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ وَأَدْنَاهَا
573
إمَاطَةُ الأَذَى عَن الطريق وَالْحَيَاءُ شُعْبَةٌ مِنَ الإيمان (حم) م ن د هـ حب عن ابي
YanıtlaSilهريرة طس عن ابي سعيد)
2263- İman yetmiş küsur şubedir. En üstünü: "La ilahe il-lellâh" demektir. En aşağısı yoldan Haya da imandan bir şubedir. eza veren şeyi kaldırmaktır
٢٢٦٤ - الإِيمَانُ بِضْعٌ وَسِتُّونَ شُعْبَةَ وَالْحَيَاءُ شُعْبَةٌ مِنَ الإِيمَانِ (خ حب عن ابي
هريرة) 2264- İman altmış küsur şubedir. Haya ise imandan bir şubedir (daldır).
٢٢٦٥ - الإِيمَانُ سَبْعُونَ وَاِثْنَانِ وَسَبْعُونَ بَابًا اَرْفَعُهُ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ وَأَدْنَاهُ إِمَاطَةُ الأَذَى عَنِ الطَّرِيقِ وَالْحَيَاءُ شُعْبَةٌ مِنَ الإِيمَانِ (ت عن ابي هريرة)
2265- İman yetmiş ya da yetmiş iki babtır. En yüksek ola-nı: "Lâ ilâhe illellâh"tır, en aşağısı ise, eza veren şeyi yoldan kal-dırmaktır. Haya ise imandan bir şubedir.
٢٢٦٦ - الأَئِمَّةُ مِنْ قُرَيْشٍ اَبْرَارُهَا أَمَرَاءُ أَبْرَارِهَا وَفُجَّارُهَا أَمَرَاءُ فُجَّارِهَا وَإِنْ أَمَّرَتْ عَلَيْكُمْ قُرَيْشٍ عَبْدًا حَبَشِيًّا مُجَدَّعًا فَاسْمَعُوا لَهُ وَأَطِيعُوا مَا لَمْ يُخَيَّرُ أَحَدُكُمْ بَيْنَ إِسْلَامِهِ وَضَرَبَ عُنُقَهُ فَإِنْ خَيَّرَ بَيْنَ اِسْلَامِهِ وَضَرَبَ عُنُقَهُ فَلْيُقَدِمْ عُنُقَهُ ك عن على)
2266- İmamlar liderler Kureyş'tendir. İyileri iyilerin emir-leridir. Kötüleri de kötlerin emirleridir. Kureyş halkı başınıza Ha-beşli kulağı kesik bir köleyi bile geçirirse, sizi İslam'ı terkle ölüm arasında muhayyer kılmadıkça onu dinleyin ve ona itaat edin. Şayet İslam'ı terk etmekle boynunuzun vurulması arasında mu-hayyer kılarsa o zaman İslam'dan irtidat etmeyin, boynunuzun vurulmasını tercih ediniz.
٢٢٦٧ - الْبَادِي بِالسَّلَامِ بَرِيقٌ مِنَ الْكِبْرِ (هب عن ابن مسعود)
574
2267- Selamı ilk veren kibirden beridir.
YanıtlaSil-٢٢٦٨ - اَلْبَحْرُ مِنْ جَهَنَّمَ (حم) ك ق وابن عساكر عن صفوان بن يعلى عن يعلى بن
امية)
2268- Deniz cehennem gibi tehlikelidir.
٢٢٦٩ - اَلْبَحْرُ ذكر كُلُّهُ وَمَاؤُهُ طَهُورٌ (ابن مردوية عن عمرو بن شعيب عن ابيه
عن جده)
2269- Denizin tümü temizdir, suyu da temizdir.
۲۲۷۰ - الْبَحْرُ طَهُورٌ مَاؤُهُ حَلَالٌ مَيْتَتُهُ (عب عن سليمان بن موسى مرسلا وعن يحيى بن ابي كثير بلاغا)
2270- Denizin suyu temiz, ölüsü helaldir.
۲۲۷۱ - الْبُخْلُ عَشَرَةُ أَجْزَاءٍ فَتِسْعَةُ فِي فَارِسَ وَوَاحِدٌ فِي النَّاسِ" (قط والخطيب عن انس)
2271- Cimrilik ona ayrılır: Dokuz faris ehlindedir, biri di-ğer insanlar arasında taksim edilmiştir.
۲۲۷۲ - الْبَخِيلُ مَنْ ذُكِرْتُ عِنْدَهُ فَلَمْ يُصَلِّ عَلَى (حم وابن السنى طب ك هب ابو
نعيم ض عن عبد الله بن على بن الحسين عن ابيه عن جده ت عن الحسن عن على
2272- Yanında anıldığımda bana salatü selam getirme-
yen cimrinin ta kendisidir.
۲۲۷۳ - الْبَذَاذَةُ مِنَ الإِيمَانِ الْبَذَاذَةُ مِنَ الإِيمَانِ الْبَذَاذَةُ مِنَ الإِيمَانِ (حم هـ
طب وحاكم ك هب ض عن عبد الله بن ابي امامة عن ابيه)
2273- Elbise ve süse önem vermemek imandandır.
٢٢٧٤ - اَلْبِرُّ مَا سَكَنَتْ إِلَيْهِ النَّفْسُ وَاطْمَئَنَّ إِلَيْهِ الْقَلْبُ وَالإِثْمُ مَا لَمْ تَسْكُنُ
575
G
YanıtlaSilاليه النفس ولم يطمئن اليه القلب وإنْ اَفْتَاكَ الْمُفْتُونَ (حم) طب عن أبى العلبة)
2274- İyilik o şeydir ki, ruh kendi ile yatışır ve kalp ancak onunla mutmain olur. Günah ise kendisine ruhun yatışmadığı, kalbin mutmain olmadığı şeydir, müftiler sana fetva verseler dahi
٢٢٧٥ - الْبِرُّ حُسْنُ الْخُلُقِ وَالاتُمُ مَا حَاكَ فِي صَدْرِكَ وَكَرِهْتَ أَنْ يَطَّلِعَ عَلَيْهِ النَّاسُ" (حم) خ فى الادب م ت عن النواس بن سمعان)
2275- Birrü takva, güzel ahlaktır. Günah ise gönlünü ka zıyan ve insanların görmesini istemediğin şeydir.
٢٢٧٦ - الْبِرُّ لَا يَبْلَى وَالذَّنَبُ لا يُنْسَى وَالدَيَّانُ لَا يَمُوتُ اعْمَلَ مَا شِئْتَ كَمَا تَدِينُ تُدَانُ (ق عن أبي قلابة مرسلا حم عن أبي الدرداء)
2276- İyilik eskimez, günah unutulmaz. Deyyân (Allah Teala) ölmez, dilediğini yap. Ettiğini bulursun.
۲۲۷۷ - الْبَرَكَةُ فِي نَوَاصِيَ الْخَيْلِ (ط) خ م حم ن وابو عوانة حب عن انس)
2277- Bereket atın alınlarındadır.
۲۲۷۸ - الْبَرَكَةُ تَنْزِلُ وَسَطَ الطَّعَامِ فَكُلُوا مِنْ حَافِيَتِهِ وَلَا تَأْكُلُوا مِنْ وَسَطِهِ ت حسن صحيح حب عن ابن عباس)
2278- Bereket yemeğin ortasına iner, kenarlarından yi-yin, ortasından yemeyin.
۲۲۷۹ - الْبَرَكَةُ فِي ثَلاثَةٍ فِي الْجَمَاعَةِ وَالشَّرِيدِ وَالسَّحُورِ" (طب عن سلمان)
2279- Bereket üç şeydedir: Cemaatta, tirit (ekmek papa-rasında), sahur yemeğinde.
۲۲۸۰ - اَلْبَرَكَةُ فِي أَكَابِرِنَا فَمَنْ لَمْ يَرْحَمْ صَغِيرَنَا وَيُحِلَّ كَبِيرَنَا فَلَيْسَ مِنَّا (طب
عن ابي امامة)
2280-
Bereket
büyüklerimizdedir.
Kim
küçüklerimize
576
değildir. merhamet etmezse, büyüklerimize de saygı göstermezse o bizden
YanıtlaSil۲۲۸۱ - البركة مع اكابركم حب طس ك حل هب والخطيب والقضاعي والخرائطى
في مكارم الاخلاق عن ابن عباس)
2281- Bereket büyüklerinizledir.
۲۲۸۲ - الْبَرَكَةُ مَعَ أَكَابِرِكُمْ أَهْلُ الْعِلْمِ (الرافعي عن ابن عباس)
2282- Bereket, büyükleriniz iledir ki, onlar ilim ehli olan-
lardır
۲۲۸۳ - الْبَرَكَةُ فِي الْغَنَمِ وَالْجُمَالُ فِي الإِبل" (الديلمي عن ابن عباس وفي حديث
آخر ك البركة فى الغنم والجمال من الابل الديلمي عن انس)
2283- Bereket koyun sahiplerinde, güzellik ise deve sa-hiplerindedir.
٢٢٨٤ - الْبُزَاقُ وَالْمُخَاطُ وَالْخَيْضُ وَالتَّعَاسُ فِي الصَّلَوةِ مِنَ الشَّيْطَانِ (ه
عن عدي بن ثابت عن ابيه عن جده
2284- Namazda tükürmek, sümkürmek, hayız görmek ve uyuklamak şeytandandır.
٢٢٨٥ - الْبُزَاقُ فِي الْمَسْجِدِ سَيِّئَةٌ وَدَفْنُهُ حَسَنَةٌ (حم طب عن ابي امامة)
2285- Mescitte tükürmek haramdır. Onu gömmek ise günahları döker.
٢٢٨٦ - الْبَصَاقُ فِي الْمَسْجِدِ خَطِيئَةٌ وَكَفَّارَتُهَا دَفْتُهَا ( خ م د تن
والدارمى وابن خزيمة حب عن انس طب عن ابي امامة
2286- Mescitte tükürmek günahtır, onun keffareti ise gö-mülmesidir.
مَا بَيْنَ الثَّلَاثِ سِنِينَ إِلَى إِلَى التَّسَعِ" (طب وابن مردوية عن تيار بن مكرم) ۲۲۸۷ - ال
-577-
834
YanıtlaSilDELAIL-1 HAYRAT ŞERHİ
Burada anlatılan cümle, bazı nüshalarda, değişik tertiplerde gei-
miştir. Meselá: Yüce ruhların ve cürümüs cesetlerin Rabbi Allahım.
Kifaye nüshasında şöyledir:
Zail olan ruhların, çürüven cesetlerin Rabbi Allahım.
Bazı nüshalarda ise: Zail ve çürüyen lafızları çoğul olarak gel. miştir.
Ancak, en doğrusu, başta anlatılan şekildir.
Devam edelim:
Cesetlerine dönen ruhların taatı hürmetine..
Bu cumlede anlatılmak istenen mana şudur:
Herkesin ettiğini bulacağı günde, çürümüş ve toprak olmuş ce setleri, ilk halinde olduğu gibi yarattıktan sonra; cesetlerden alınar
ruhlara:
Tekrar gidin, cesetlerinize girin.
Diye yüce ferman verildiği zaman; o ruhlar, hiç eğlenmeden ce. setlerine döneceklerdir.
İşte.. Allahım, onların bu itaatı hürmetine..
Devam edelim:
Damarları ile birleşen cesetlerin taatı hürmetine..
Bu cümlenin de açık manası şudur:
Cesetlerin bütün parçaları çürüyüp toprak olduktan sonra, tek-rar o topraklar, önceki gibi azalara dönüşmesi için; yüce zatından ferman gelince, hiç durmadan o topraklar hangi parçadan toprak ol-dularsa.. hemen ona dönüşürler. Meselâ: Kemikten toprak olan yine kemiğe, sinirden toprak olan yine sinire, damardan toprak olan yine damara, etlerden toprak olan yine ete, tırnaktan toprak olan yine tırnağa, deriden toprak olan yine deriye, kıldan toprak olan yine kıla. dişten toprak olan yine dişe hiç durmadan dönüşür; yerlerini bulur-lar. İşte Allahım, onların bu dönüş emrine itaat etmeleri hürmetine..
Devam edelim:
Onlarda geçerli emrin hürmetine..
Yani: O dağınık olan parçaların biraraya gelip ceset olmalarında; ruhların cesetlere dönmelerinde vaki fermanın ve geçerli kelimelerin hürmetine..
Onlardan hak alışın hürmetine..
Bu cümlenin ifade ettiği mana şudur:
Allahım, ruhları cesetlerine döndürdükten sonra; birinin di-ğerindeki hakkını kaza eyleyip hiç kimsenin kimsede zerre kadar hak-kını bırakmayıp alışın hürmetine..
Devam edelim:
Azabından korkarak, rahmetini umarak, hükmün açılması için cümle mahlukatın yüce huzurunda bekleyişi hürmetine isterim.. Yani: Bütün bu saydıklarım hürmetine senden dileğim şunlardır:
KARA DAVUD
YanıtlaSil83
وَعَمَلاً صَالِحًا فَارْزُقَنى ١٠٠ اللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى مُحَمَّد ا صَلَّيْتَ عَلَى إِبْرَاهِيمَ وَبَارِكْ عَلَى محمد كما باركتَ عَلَى إِبْرَاهِية ... اللَّهُمَّ اجْعَلْ صَلَوَاتِكَ وبَرَكَائِكَ عَلَى مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِ عَدَمَا جَعَلَهَا عَلَى الايم وَعَلَى ال ابراهيم انك حميد حمد مجد مجد وَبَارِكْ عَلَى حمد وعَلَى الكَمَا بَارَكْتَ عَلَى إِبْرَاهِيمَ وَعَلَى آلِ إِبْراهيم انك حميد مجيد .. اللهُمَّ صَلِّ عَلَى مُحَمَّدٍ عَبدِكَ وَرَسُولِكَ وَصَلِّ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ وَالمُسْلِمِينَ وَالْمُسْلِمَاتِ ١١٣ اللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى سيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى اللَّهُ عَدَدَ مَا أَحَاطَ بِهِ عِلْمُكَ وَاحْصَاهُ كَابَكَ وَشَهَدَتْ بِهِ مَتَكَتُكَ صلوةٌ دَائِمَةٌ تَدُومُ بِلَوَامِ مُلْكِ اللَّهِ اللَّهُمَّ انجا سلُكَ بِاسْمَائِكَ العِظَامِ مَا عَلَتْ مِنْهَا
ve amelen salihen ferzukni.
109. Allahümme salli alâ Muham-medin kema salleyte alâ İbrahime ve barik alâ Muhammedin kema barekte alâ İbrahime.
110. Allahümmec'al salavatike ve berekâtike alâ Muhammedin ve alâ âlı Muhammedin kema caalteha alâ İbrahime ve alâ âli İbrahime inneke Hamidün Mecidün ve barik alâ Mu-hammedin ve alâ âli Muhammedin ke-ma barekte alâ İbrahime ve alâ âli İbrahime inneke Hamidiün Mecidün.
111. Allahümme salli alâ Mu-hammedin abdike ve resulike ve salli alel-mü'minine vel-mü'minati vel-müs-limine vel-müslimati.
112. Allahümme salli alâ seyyi dina Muhammedin ve alâ âlihi adede maahata bihi ilmüke ve ahsahü kita-büke ve şehidet bihi meläiketüke sa-låten daimeten tedumü bidevami mülkillahi.
113. Allahümme inni es'elüke bi-esmaikel-ızami maalimtü minha
* **
109. Allahın, İbrahime salât eylediğin gibi, Muhammed'e salát eyle. İbra-n'e bereket ihsan eylediğin gibi, Muhammed'e bereket ihsan eyle..
110. Allahım, salâtını ve bereketlerini Muhammed'e ve Muhammed'in âline . Tıpkı, İbrahim'e ve İbrahim'in âline kıldığın gibi.. Çünkü sen: Hamid'sin, Me-'sin. Muhammed'e ve Muhammed'in âline bereket ihsan eyle. Tıpkı İbrahim'e İbrahim'in âline bereket ihsan eylediğin gibi. Çünkü sen: Hamid'sin; Mecid'sin.
111. Allahım, Muhammed'e salât eyle, senin kulundur, resûlündür. Mümin n erkeklere, mümine olan kadınlara, erkek olan müslümanlara ve kadın müslü-anlara da salât eyle.
112. Allahım, efendimiz Muhammed'e salât eyle; onun âline de. İlminin radığı, kitabının aldığı, meleklerinin şahid olduğu şeylerin sayısı kadar..
Öyle bir salât olsun ki, Allah'ın mülkü devam ettiği süre devam edip gitsin.
113. Allalum, bildiğim ve bilmediğim büyük isimlerin hürmetine
* **
(Devamı: 839. Sayfada)
836
YanıtlaSilDELAIL - 1 HAYRAT SERHI
Gözüme nur ihsan edesin..
Yani: Hakkı hak bilip itaat etmem, batılı batıl bilip sakınmam için..
Gece gündüz dilimde zikrini kılasın.
sin. Yüce sıfatlarını anmayı, gece gündüz zikrini etmeyi nasib ede.
Ve.. salih ameli bana nasib eyle.
RESULULLAH'IN S.A. ÖĞRETTİĞİ MURAD DUASI (ÜÇÜNCÜ ÜÇTE BİRDEN BAŞLAR)
Ulema arasında: İsmid'il-ayneyn namında bir zat vardı. Bu zat şöyle anlattı:
, Bu dua, Resulüllah S.A. efendimizin, ashabına öğrettiği ve: Başkalarına da öğretin.
Diyerek emir verdiği duâlardandır. Dünya işlerinden her ne için okunacak olsa, Allah'ın emri ile murada erilir.
YÜZ DOKUZUNCU SALÁVAT-I ŞERİFE:
Allahım.
Ey şanı büyük, nimeti her şeye şamil, kendisinden başka ilah ol-mayan Allahım.
İbrahim'e salât eylediğin gibi, Muhammed'e salât eyle. Ibra-him'e bereket ihsan eylediğin gibi, Muhammed'e bereket ihsan eyle.
Yani: Resulüllah S.A. efendimize yapacağın in'amını ve ihsanını artır.
YÜZ ONUNCU SALAVAT-I ŞERİFE:
Allahım, salâtını ve bereketlerini Muhammed'e ve Muham-med'in âline kıl. Tıpkı İbrahim'e ve İbrahim'in âline kıldığın gibi..
Çünkü sen: Hamid'sin; Mecid'sin..
Yani: Yüce zatında kemalât ile övülmektesin; mahlukun cüm-lesine in'am ihsan edensin.
Devam edelim:
Muhammed'e ve Muhammed'in âline bereket ihsan eyle. Tip-kı, İbrahim'e ve İbrahim'in âline bereket ihsan eylediğin gibi..
Çünkü sen: Hamid'sin; Mecid'sin.
Bu salavat-ı şerifede geçen:
A1.
Tabirleri ile anlatılan, Resulüllah S.A. efendimize olsun, İbrahim a.s. peygambere olsun; tabi olup yollarında giden ümmetleridir.
KARA DAVUD
YanıtlaSilYÜZ ON BİRİNCİ SALAVAT-I ŞERİFE:
837
Allahım, Muhammed'e salât eyle; senin kulundur.
Yani: Senin kulluğunda, taat ve ibadetinde cümle aza ve bedeni ile halis muhlis olarak kulluğunda devamlıdır.
- Resulündür.
Yani: Cümle insanlara ve cinne gönderilen resulündür.
Mümin olan erkeklere, mümin olan kadınlara, erkek olan müslümanlara kadın müslümanlara da salât eyle.
ZEKAT SADAKA YERİNE GEÇEN SALAVAT-I ŞERİFE
Ebu Said-i Hudri r.a. tarafından rivayet edildiğine göre; Resu-lüllah S.A. efendimiz şöyle buyurdu:
«Bir müslümanın fakirlere ve zaiflere sadaka edecek bir şe-yi olmasa ve bulamasa, duâsında (üstte anlatılan) bu salāvatı okur-sa, kendisi için zekât ve sadaka olmuş olur.»
YÜZ ON İKİNCİ SALAVAT-I ŞERİFE:
Allahım, efendimiz Muhammed'e salât eyle; onun âline de.. İlminin kavradığı, kitabının aldığı, meleklerinin şahid olduğu şeylerin sayısı kadar..
Meleklerin şehadeti için şöyle bir şerh vardır:
- Melekler, insanların, cinnin, amel, söz, fiil, duruş ve hareketle-rine şehadet ederler.
Bu durumda mana şöyle olur:
Allahım, meleklerin şahid oldukları şeylerin sayısı kadar; Gü--zin-i enbiya, İmam-ı etkıya Resulüllah S.A. efendimize ve onun âli üzerine, sonsuz salât, ederek tazim ve tekrim eyle.
Öyle bir salât olsun ki, Allah'ın mülkü devam ettiği süre de-vam edip gitsin.
**
YÜZ ON ÜÇÜNCÜ SALAVAT-I ŞERİFE:
Allahım, bildiğim ve bilmediğim büyük isimlerin hürmetine..
Bu cümlenin bir başka açık manası şudur:
Bildiğim ve bilmediğim güzel isimlerin ve yüce sıfatlarından cümlesinin hürmetine, vasıtası ile rica edip isterim.
Devam edelim:
Bildiğim ve bilmediğim, zatını isimlendirdiğin isimleri hür-metine isterim: Efendimiz Muhammed'e salât eyleyesin. Senin kulun-dur..
838
YanıtlaSilDELAILI HAYRAT ŞERHİ
Yani: Senin ibadetinde mukim, kulluğunda müstakim, cümle ri-za-i şerifine muvafık taatlarda devamlı kulundur.
- Nebindir.
Cümle ümmetlerine yüce emirlerini, şer'i hükümlerini tebliğ eden peygamberindir.
Resulündür.
Yani: Alemlere rahmet olarak, tam şamil bir risaletle gönderi-
len Resulündür.
kaynaklar fışkırmadan, ırmaklar çağlamadan, güneş çakmadan, ay Sema bina edilmeden, yer döşenmeden, dağlar çakılmadan, lar meyve vermeden evvel yarattığın şeylerin sayısı kadar salat eyle. aydınlatmadan, yıldızlar ışıldamadan, denizler dalgalanmadan, ağaç.
Hulâsa: Resulüllah S.A. efendimize bütün bu sayılanların sayısı kadar salát ederek yüce şanını âli kılıp izaz ve ikram eyle. Bunu yüce zatından niyaz ederim.
YUZ ON DÖRDÜNCÜ SALAVAT-I ŞERİFE:
Allahım.
Ey şanı yüce, nimeti her şeye şamil, zatından başka ilâh olmayan Allahım.
Muhammed'e salât eyle: İlmin adedi kadar..
Yani: İlminin taalluk ettiği şeylerin sayısı kadar, Resulüllah S.A. efendimize salât ederek, şanını muazzez ve mükerrem eyle.
Muhammed'e salât eyle: Hilminin adedi kadar..
Bu cümle şu demeğe gelir:
Ey Ålemlerin İlâhı, hilmin, keremin, affın, mağfiretin sayısı kadar Resulüllah S.A. efendimizin azametini artır; kendisine ikram eyle.
Muhammed'e salât eyle: Kelimelerinin adedi kadar..
Ey dileyenlerin dileğine icabet eden Allahım. Tenziliye (Kur'an misali), tevkiniye (maddede görünenler misali) tükenmez kelimeleri-nin sayısınca, Resulüllah S.A. efendimize sonsuz salât ederek, şanını izaz ve ikram eyle.
Muhammed'e salât eyle: Nimetinin adedi kadar..
Ey merhametliler merhametlisi, çeşitlerinin sayılması mümkün olmayan üstün nimetlerinin sayısı kadar Serdar-1 asfiya, Habib-i Hu-da Hazret-i Muhammed Mustafa üzerine salât ederek, zatını izaz ve iclâl eyle..
Muhammed'e salât eyle: Fazlının adedi kadar..
Ey keremliler keremlisi, dünya ve âhirette mahlukatının üzerine olan fazlın, ihsanın sayısınca, Resulüllah S.A. efendimiz üzerine tam salât eyleyerek şanını mufahham eyle.
KARA DAVUD
YanıtlaSil839
و ما لم أعلم وبالاسماء التي سميت بها نَفْسَكَ مَا عَلْتُ مِنْهَا وَمَا لَمْ أَعْلَمُ أَنْ تَصَلَّى عَلَى سَيِّدِنَا عَبدِكَ وَنَيْكَ وَرَسُولِكَ عَدَدَ مَا خَلَقْتَ مِنْ قَلْ أَنْ تَكُونَ السَّمَاءُ مَبْنِيَّةٌ وَالْأَرْضُ مَدْحَةً وَالْجَالُ مُرْيَةً وَالْعُيُونُ مُنْفِجَةً وَالْأَنْهَارُ مشيرَة وَالشَّمْسُ مُشْرِقَة وَالقَمَرَ مُضينا والكَوَاكِ مُسْرَة وَالْحَارُ مُجْزَة وَ الأشجارُ مُمَرَة ، اللهُمَّ صَلِّ عَلَى مُحَمَّدٍ عَدَدَ علْمِكَ وَصَلِّ عَلَى مُحَمَّدٍ عَدَ دَحْمِكَ وَصَلَ عَلَى د عدَدَ كَلِمَاتِكَ وَصَلَ عَلَى مُحَمَّدٍ عَدَ دَ نِعْمَتِكَ وَصَلِّ عَلَى مُحَمَّدٍ عَدَدَ فَضْلِكَ وَصَلِّ عَلَى مُحَمَّدٍ عَدَدَ جُودِكَ وَصَلِّ عَلَى مُحَمَّدٍ عَدَدَ سَمَوَاتِكَ وَصَل على محمد عَدَدَا رَضِكَ وَصَلِّ عَلَى مُحَمَّدٍ عَدَدَ
ve ma lem a'lem ve bil-esmaileti sem meyte biha nefseke maalimtü minha ve ma lem a'lem entusalliye alå sey-yidina Munammedin abdike ve nebiy-yike ve resulike adede ma halakte min kabli entekûnes-semaŭ mebniyyeten vel-ardu medhiyyeten vel-cibalü mür-siyeten vel-uyunü münfecireten vel-en-haru münhemireten veş-şemsü müşri-katen vel - kameru mudien vel-kevakibü müstenireten vel-biharu müc riyeten vel-eşcaru müsmireten.
114. Allahümme salli alâ Mu-hammedin adede ilmike ve salli alâ Muhammedin adede hilmike ve salli alå Muhammedin adede kelimatike ve salli alâ Muhammedín adede ni'metike ve salli alâ Muhammedin adede fazli-ke ve salli alâ Muhammedin adede cudike ve salli alâ Muhammedin adede semavatike ve salli alâ Muhammedin adede arzıke ve salli alâ Muhamme-din adede
**
bildiğim ve bilmediğim zatını isimlendirdiğin isimlerin hürmetine isterim:
Efendimiz Muhammed'e salât eyleyesin. Senin kulundur, nebindir resulündür.
Sema bina edilmeden, yer döşenmeden, dağlar çakılmadan, kaynaklar fış-kırmadan, ırmaklar çağlamadan, güneş çakmadan, ay aydınlatmadan, yıldızlar ışıldamadan, denizler dalgalanmadan, ağaçlar meyve vermeden evvel yarattığın şeylerin sayısı kadar salât eyle.
114. Allahım, Muhammed'e salát eyle; ilminin adedi kadar. Muhammed'e salât eyle; hilminin adedi kadar. Muhammed'e salât eyle; kelimelerinin adedi kadar. Muhammed'e salât eyle; nimetinin adedi kadar. Muhammed'e salát eyle fazlımım adedi kadar. Muhammed'e salât eyle; cömertliğinin sayısı kadar. Muham-med'e salât eyle; semalarının adedi kadar. Muhammed'e salât eyle; yerinin sayısı kadar.
** *
(Devamı: 841 Sayfada
Sivri sinek tantanasını kesse, bal arısı demdemesini bozsa, sizin şevkiniz hiç bozulmasın. (Mn.) 46.
YanıtlaSilYunus Emre, "Bir sineğin kanadını kırk kağnıya yüklettim, kır kı da çekemiyor" diyor. (L.N.) 16.
SİYASET (Bak:parti, DP, CHP, kamu-oyu, propağanda)
Ahirzamanda beklenen zât da gelse siyaseti bırakırdı. (K.L.) 50, 58; (S.T) 43; (T.Н.) 256.
Ali (r.a.) hakikî adâleti esas alan bir siyaset takip etmiştir. (E.L.) 1:207; (Μ.) 56:15. Mektup, 2. suâl
Allah için sevmek, Allah için buğzetmek düsturu yerine, siyaset için sevmek, siyaset için düşmanlık etmek almamalı. (S.T.) 155,
Bediüzzaman'ın dünya siyasetine bakmaması. (K.L.) 154.
Bediüzzaman ehl-i siyasete karşı kullandığı kelimeleri sonradan niçin hafifletti? (E.L.) 2:84.
Bediüzzaman'ın elinde siyaset topuzu yoktu. (E.L.) 1:156; (Μ.) 53:13. Mektup, 3. sual
Bediüzzaman'ın eserlerinde siyasete yer vermesinin sebebi. (T.H. İç. R.) 1:32.
Bediüzzaman'ın İstanbuldaki hayatı bir derece siyasîdir. (T.H.) 50.
Bediüzzaman Meşrûtiyetten önce kurtuluşun siyaset dairesinde olduğunu zannediyor. (E.L.) 1:205; (S.T.) 159.
Bediüzzaman Meşrûtiyet yıllarında Risale-i Nuru görmüş, fakat siyaset perdesiyle baktığından hakikatin sureti değişmiş (Mn.) 50.
Bediüzzaman'ın siyasetle alakası yoktur. (E.L.) 1:140.
Bediüzzaman'ın siyaseti bırakması ve sebebi. (E.L.) 1:9, 13, 14, 21, 38, 39 206, 257, 266; 2:81, 97, 128, 142, 145, 146, 162, 190, 211; (Mn.) 66; (K.L.) 57, 58, 94, 96; (Μ.) 52, 53:13.
Mektup, 3. suâl; (M.) 64-66:16. Mektup, 1. ve 2. nokta; (S.T.)
FİHRİST/590
43, 149; (Sn.) 64; (H.Ş.) 52, 153; (T.H.) 195, 197 , 131, 256; (L.) 107:16. Lem'a 2. suâl
YanıtlaSilBediüzzaman'ın siyasete bir iki gün ve bir iki saat bakması. (E.L.) 2:133, 145; (E.L.) 2:15.
Bediüzzaman siyasete dini âlet etmedi. (T.H.) 216-224:Esk. hayatı; (H.Ş.) 52:3. Kelimenin haşiyesi.
Bediüzzaman siyaseti dine âlet etti. (E.L.) 2:81;(H.Ş.) 52:3. ke-limenin hâşiyesi; (T.H.) 49.
Bediüzzaman'ın siyasî faaliyetinin olmadığına ehl-i vukuf hük-metti. (T.H.) 347: Den. hayatı
1:19 Bediüzzaman'ın siyasetle ilk meşguliyeti. (T.H.) 42; (T.H. Ic. R.)
Bediüzzaman siyaseti ne zaman terk etti? (Sn.) 64; (T.H.) 225:Esk. hayatı; (T.H.) 576: Afyon hayatı; (H.Ş.) 53:3. kelime Bediüzzaman siyaseti sevmezdi. (T.H.) 552:Afyon hayatı
Bediüzzaman siyasetle vefâtına kadar uğraşmadı. (E.L.) 2:142, 190; (Τ.Η.) 576
Bediüzzaman'ın siyasetten nefreti. (T.H.) 201:Eskişehir hayatı; (T.H.) 369:Denizli hayatı
Bediüzzaman siyasetten şeytandan kaçar gibi kaçtı. (Т.Н.) 225: Eskişehir hayatı; (T.H.) 576:Afyon hayatı
Bediüzzaman'ın son dersi. (E.L.) 2:213.
Bediüzzaman'ın "Şeytandan ve siyasetten Allah'a sığınırım" sözü. (H.Ş.) 52:3. kelimenin haşiyesi; (E.L.) 2:190; (Μ.) 53:13. Mektup, 3. suâl; (M.) 258:22. Mektup, 4. vecih; (T.H.) 201:Eskişehir hayatı
Bediüzzaman talebelerini şiddetle siyasetten men etti. (T.H.) 552:Afy. hayatı; (S.) 713:Konferans
Bu zamandaki siyaset kalpleri bozar. (S.T.) 155.
Deccala siyaset vasıtasıyla galip gelinmez. (T.H.) 131. Din hiçbir şeye âlet edilmez. (T.H.) 604.
FİHRİST/591
Dinde hissesi olmayan siyasîler. (E.L.) 2:177.
YanıtlaSilDini siyasete âlet edenler. (H.Ş.) 52:3. kel, hâşiye
Dinsiz milletvekillerinin câmileri kaldırmak için giriştikleri faa-liyet. (E.L.) 1:188.
Din ve siyaset. (E.L.) 1:57; (L.) 107:16. Lem'a 2. suâl
Doğruluğun siyasî hayatta ölmesi bizi geri bıraktı. (H.Ş.) 27.
Ecnebî siyaseti altındaki Müslümanlar. (Mn.) 53.
Gaddar siyaset ve zâlim propağanda, aralarında hadsiz bir mesa-fe olan yalan ve sıdkı birbirine karıştırmış. (H.Ş.) 51, 52:3. keli.
Garazkarâne particiliğin zararları. (E.L.) 2:82.
Hırs cihetiyle siyaset efkârını, İslâmiyet efkârının yerlerine ka-dar îsal eden herifler. (H.Ş.) 146:2. zeylin 2. kısmı
Hiçbir günahkârın başkasının günahını yüklenemeyeceği, şahsî, cemaatî ve millî siyasete dâir en âdil Kur'ânî bir düsturdur. (Sn.) 39.
İlim ehlinin siyasîlere nasihatı faydalıdır. (H.Ş.) 115
İman dersi için gelenlere siyaset nazarıyla bakılmaz. (E.L.) 2:36.
İman en mühim mesele olduğu halde, siyasetle meşgul olanlar iman hizmetini ikinci, üçüncü dereceye atıyorlar. (K.L.) 80, 81, 139.
İngiliz siyaseti. (H.St.) 98.
İngiliz siyasetinin galip çıkmasının sebebi. (Tl. İç. R.) 1:195.
İslâmın hacdaki yüksek siyaseti. (Sn.) 71.
İslâmiyet hakikati bütün siyasetin üzerindedir. (H.Ş.) 62:5. kel.
İstanbul siyaseti İspanyol hastalığı gibi bir hastalıktır. (Sn.) 64.
İttihad-ı İslâm Partisi %60-%70'i dindar olmak şartıyla şimdiki
siyâsetin başına geçebilir. (E.L.) 2:132.
İttihad-ı Muhammedî cemiyetinin yüzde doksan dokuz himmet
siyâset değildir. (H.Ş.) 98:2. evham
İttihad-1 Muhammedînin vazifelerinden yüzde biri siyasîleri ir
?şad yoluyla siyasete taalluk eder. (H.Ş.) 99.
Kur'ân Nur talebelerini siyâsetten men ediyor. (K.L.) 181.
Kur'ân siyasete âlet olamaz. (S.T.) 155.
FİHRİST/592
Kur'ân'ın siyaseti. (İ.İ.) 84.
YanıtlaSilMedeniyetin siyaseti azınlığı çoğunluğun rahatina feda eder. (S.) 658:Lemaat
Menfaati esas tutan siyaset canavardır. (S.) 648:Lemaat
Menfi siyasetçilerin fetvâlarından İslamın en şiddetli hasmı isti-
fade eder. (Sn.) 67.
Mesâlih-i siyasiye. (Mn.) 41.
Muhalefet hiçbir hükümette suç sayılmaz. (E.L.) 2:127.
Muharrik unsur siyasetçilik olduğunda, kişi fâsık siyasetdaşını tercih eder. (Sn.) 66.
Münazarât, siyaset tabiblerine teşhis-i illet için lüzumludur. (Mn.) 20.
Nur talebeleri başkalarının vazifesi olan siyasete karışırsa, asıl vazife zedelenir. (K.L.) 48.
Nur talebeleri dini siyasete âlet etmez. (E.L.) 2:123.
Nur talebeleri iman hizmetini herşeyin fevkinde görür. (K.L.) 190.
Nur talebeleri kendi adlarına siyasete girebilirler. (E.L.) 1:157.
Nur talebelerinin musalahakarâne vaziyet almaları gerekir. Siyaset bunu zedeler. (K.L.) 187.
Nur talebeleri rekabet ve tarafgirlikten uzak durmalıdır. Siyaset buna mânidir. (K.L.) 186.
Nur talebeleri siyasete karışmadılar. (E.L.) 1:177.
Nur talebelerinin siyasetle uğraşmaya vakitleri yoktur. (T.H.) 609.
Nur talebelerinin vazifesi iman olduğundan, siyasete merakla bakmazlar. (K.L.) 155.
Nur talebelerinin vazifesi siyaseti dine âlet ve dost yapmaktın (E.L.) 2:16.
Nur talebeleri ve siyaset. (E.L.) 1:157, 275; 2:36, 138.
Partizanlıkla muhalif partinin yıpranması için yapılan gayr meşrû şeylere sevinilmemelidir. (E.L.) 2:145.
Risale-i Nur bir tarafa tabi ve dahil olmaz, haklı tarafa yardım olur. (E.L.) 1:157.
FİHRİST/
Risale-i Nur hizmetlerine dünya maksatları karışmayacak. (E.L.) 1:211.
YanıtlaSilRisale-i Nurdaki şefkat siyasetten men ediyor. (T.H.) 369: Deniz-li hayatı
Risale-i Nurun siyasetle alakası yoktur. (E.L.) 2:123.
Risale-i Nur siyaset cereyanlarına âlet olmaz. (E.L.) 1:266.
Salih âlimin siyasettaşı olan bir münafığı hararetle övüp sâlih bir hocayı tekfir etmesi. (H.Ş.) 52:3. kelimenin hâşiyesi
Siyaset câzibedardır. (E.L.) 1:56.
Siyaset cereyanları sizi tehlikeye atmasın. (S.T.) 155.
Siyaset daireleri iman hizmetine nispeten ehemmiyetsizdir. (E.L.) 1:72.
Siyaset dairesi insanı dünyaya boğdurur. (E.L.) 1:57.
Siyaseti dinsizliğe âlet edenler istibdad-ı mutlakla Nurcuları ez-diler. (E.L.) 1:157.
Siyaseti dinsizliğe âlet edenlar, kabahatlerini örtmek için baş-kasını irtica ile ve dinini siyasete âlet yapmakla itham ederler. (D.H.Ö.) 20; (T.Н.) 59.
Siyaseti dinsizliğe âlet ettiler. (H.Ş.) 52:3. kel, hâşiye; (E.L.) 2:81.
Siyaset ehlinin garba ve ecnebiye verdiği rüşvet. (E.L.) 2:83.
Siyaset ehli Kur'ân'ın "Birinin hatasıyla başkası mes'ul olmaz" prensibini esas almalıdır. (E.L.) 2:83.
Siyasetimizde en acınacak, en ebleh bir akıl varsa, o da öylelerin aklıdır ki, milletinin ihtiras ve menfaatini İslâmiyetin menfaat ve izzetiyle kaabil-i tevfik görüyor. (Sn.) 103.
Siyaset fikri hezeyanlaştırır. (Sn.) 64.
Siyaset, gaflet ve dalâletin en boğucu, aldatıcı ve en geniş per-desidir. (S.T.) 6.
Siyaset imana nispetle onuncu derecededir. (K.L.) 142.
Siyasetin kaynağı Avrupadadır. (Sn.) 64.
Siyasetle meşguliyet şevki kırar, hüsn-ü niyeti ve kalbin selâ-metini bozar. (S.T.) 154.
FİHRİST/594
Siyaset propağandası vasıtasıyla yalancılık doğruluğa tercih edi-liyor. (S.) 446, 452:27. Söz
YanıtlaSilSiyaset tarafgirliği iman hizmetini zedeler. (E.L.) 2:36.
Siyaseti tenkit faydalı olabilir. (H.Ş.) 115.
Siyasetteki muktesit meslek. (Mn.) 123.
Siyasetten uzak kalmak. (K.L.) 31.
Siyaset ve diplomatlık dinsizlik cereyanını durduramaz. (E.L.) 1:204.
Siyaset ya menfi, ya müsbet olur. (Sn.) 64, 65.
Siyâsî geniş daireleri merakla takip etmenin mahzuru. (K.L.) 31.
Siyâsîlerin Nurun arkasına girmesine yol açılıyor. (E.L.) 1:104.
Siyâsîler Risale-i Nura sahip çıkmalıdır. (E.L.) 1:101; (S.T.) 175.
Şeriatın bin kısmından bir kısmı siyasete bakar. (Mn.) 53.
Şu zamanda siyaset metai ve geçim derdi revaçta. (S.) 443:27. Söz, 3. sü
Tarafgirâne siyaset karşıdaki meleği şeytan gösterir. (M.) 258:22. Mektup, 4. vecih; (Sn.) 68; (E.L.) 1:266; 2: 144, 145.
Tarafgirâne siyaset keşfiyata mânidir. (Mh.) 32:1. maka. 8. muk
Tarafgirâne vaziyet almamak itiraz edenlerin pişmanlığına se-bep olur. (E.L.) 1:157.
Tarih, asker milletinin siyasete girmesinin çok tehlikeli oldu-ğunu gösteriyor. (H.Ş.) 113: Asa. Hit
Yalancı politika ve siyasete dayanmak insanlığın maslahatına zıttır. (H.Ş.) 78.
Zâlim siyasetin gaddarene bir düsturu da "Cemaat için fert feda edilir" dir. (E.L.) 1:206; (H.Ş.) 153.
SOHBET
Nurculukta sohbet-i sûriyenin ehemmiyeti azdır. (K.L.) 159.
Peygamberimizin sohbeti bir iksirdir. (S.) 451:27. Söz, zeyl, 1. hikmet
FİHRİST/595
SOSYALİZM
YanıtlaSilCumhuriyetçilerin sodsyalizm düsturlarına taraftar olmaları. (L.) 174:22. Lem'a, 2. işaret
Fransız İhtilali sosyalistliği türetti. (Ş.) 494:5. Şua, 15. mesele
Sosyalistlik Bolşevikliğe dönüştü. (Ş.) 494:5. Şua, 15. mesele
Sosyalizmin doğuşu. (M.) 353, 354:28. Mektup, 6. mesele, 2. nük.
SÖZ
Bir zaman kıymetli olan bir sözün başka zamanda kıymeti kal-mayabilir. (1.1.) 166.
Sözü fiil tasdik etmelidir. (Mn.) 125.
Sözün kıymeti nasıl anlaşılır? (M.) 359:28. Mektup 7. mes. 7. sebep; (M.N.) 197:14. reşha, 6. katre
Sözü kim söylemiş, kime söylemiş, ne için söylemiş, ne makam-da söylemiş, ona bakılmalı. (S.) 395:25. Söz, 2. şu'le, 3. nur
STRES
Risale-i Nurlarla meşguliyet strese mânidir. (K.L.) 188.
Sıkıntı sefahatin muallimidir. (Sn.) 74, 77.
SUÇ
Şuç şahsîdir. (M.) 66:16. Mektup, 2. nokta; (M.) 255:22. Mek-tup, 3. vecih
SUÇLU
Suçluyu ıslahın yolu. (Ş.) 405:14. Şua
SÛ-İ İSTİMAL
Anneler şefkatlerini sû-i istimal etmemeli. (L.) 201:24. Lem'a,
kadınlarla bir muhavere, 1. nükte
İstibdatta sû-i istimalin ekser yolu açıktır. (Mn.) 39.
FİHRİST/596
Harama bakmak arttıkça vücudda sû -i istimal olur. (K.L.) 92.
YanıtlaSilHîle, sû-i istimal ve rüşvet yağmursuzluğa sebeptir. (E.L.) 1:32.
Zekât şimdiye kadar sû-i istimal ile şûristana dilencilere neşv ü nema verdi. (Mn.) 102.
SÛ-İ ZAN
Nur talebelerine birbirleri hakkında sû-i zan veriyorlar. (E.L.) 1:107.
Sû-i zandaki ceza. (L.N.) 64.
Sû-i zan makamında hüsn-ü zan. (D.H.Ö. İç. R.) 1:74.
Sû-i zan mümkün oldukça hüsn-ü zan etmemek. (H.Ş.) 59:5. kel
Sû-i zan saadetin tahripçisi ve hayatın katilidir. (S.) 652:Lemaat
Sû-i zan zarar verir. (Mn.) 82.
SUNÎLİK
Fıtrî karagözlülük sûnî karagözlülük gibi değildir. (1.1.) 161.
SÜFYAN (Bak:Deccal)
Bediüzzaman 1943'te, Mustafa Kemal'e Süfyan dediği gerek-çesiyle Denizli'de hakkında dava açıldı. (T.H.) 347:Den. hayatı
Her asır gaflete düşmemek için Süfyan'dan korkmalıdır. (S.) 310:24. Söz, 3. dal, 8. asıl
Mehdi Süfyan komitesini dağıtacak. (M.) 426:29. Mektup, 7. kısım, 6. işâret
Süfyan büyük bir âlim olacak. (Ş.) 491:5. Şua
Süfyan ehl-i nifakın başına geçecek. (M.) 60:15. Mektup, 4. sual
Süfyan'ın eli delinecek. (Ş.) 490:5. Şua
Süfyan komitesinin tahribatçı rejim-i bid'akaranesi. (M.) 426: 29. Mektup, 7. kısım, 6. işaret
Süfyan meselesinde ihtilaf olmasının sebebi. (S.) :307:24. Söz,
3. dal, 1. asıl
FİHRİST/597
Sünnet, ruh, akıl, kalp ve sosyal hastalıkların devasıdır. (L.) 60:11. Lem'a 8. nükte
YanıtlaSilSünnet-i seniyye edeptir. Her meselesinin altında bir nur, bir edep bulunur. (L.) 59, 60:11. Lem'a 2. nükte
Sünnet-i seniyye içinde en mühimmi şeaire taalluk eden sünnet-lerdir. (L.) 58:11. Lem'a 6. nükte
Sünnet-i seniyye küllî ubudiyete sahip olmanın bir şartıdır. (S.T.) 134.
Sünnet-i seniyyenin mertebeleri. (L.) 58:11. Lem'a 6. nükte
Sünnet-i seyyie, istibdatın seyyiatıdır. (Mn.) 95.
Sünnete ittiba âdeti ibâdete çevirir. (S.) 326:24. Söz, 5. dal, 3. meyve; (M.) 434:29. Mektup 9. kısım 6. telvih
Sünnete ittiba eden yüz şehid sevabı alır. (L.) 171:21. Lem'a, hu-susî bir mektup
Sünnete ittiba etmeyerek meşhudatlarına güvenenler insanlığı dalâlete götürürlür. (S.) 405:25. Söz 3. şu'le. 3. ziya
Sünnete ittibanın faydası. (S.T) 145.
Sünnete sarılmanın ehemmiyeti. (L.) 26, 27:4. Lem'a 1. 3; (L.) 55, 57:11. Lem'a 1. 5. nükte; (L.) 104:14. Lem'a, 6. sır, (M.N.) 66, 67:Katrenin zeyli; (E.L.) 2:218.
Sünnete tâbi olmak, acz, fakr, şefkat ve tefekkür tarikinin esası-dır. (M.) 442:29. Mektup 9. kısım, zeyl
Sünnetlerin tamamına ittiba etmek mümkün mü? (L.) 61:11. Lem'a 9. nükte
Sünnetin terkinde günah olmasa dahi büyük bir sevaptan mah-rumiyet var. (L.) 61:11. Lem'a, 9. nükte
Sünnete uymanın gençlik noktasındaki faydası. (K.L.) 112.
Şeair-i İslâmiye velev sünnet kabilinden de olsa ehemmiyetli-dir. (S.) 183:16. Söz, 3. şua.
Şeytanın tasallutundan sünnete uymakla kurtulunur. (B.L.) 109.
Tarikatın en mühim esası sünnet-i seniyyeye ittibadır. (М.) 436: 29. Mektup, 7. kıs. 7. telvih
FİHRİST/599
Ümmetin fesada gittiği zamanda sünnete sarılana yüz şehid se-vabı verilecek. (E.L.) 1:187; (L.) 54:11. Lem'a 1. nükte
YanıtlaSilVelayet yolları içinde en parlağı sünnet-i seniyyeye ittibadır. (M.) 434:29. Mektup 9. kıs. 6. telvih
SÛRE
Âyetlerin çoğu her biri birer küçük sûre gibidir. (S.) 362:25. Söz, 2. şu'le, 5. lem'a
Asr Sûresinin tefsiri. (K.L.) 151; (S.T.) 45:27. Mektup
Cun.hurun nazarını okşayan süver-i müteşâbihe. (Mh.) 143:3. makale 4. meslek
Fil Sûresinin cifir hesabı. (K.L.) 169.
Fil Sûresinin tefsiri. (E.L.) 1:226; (S.T.) 47:27. Mektup
İhlas Sûresinde 36 İhlâs Sûresi kadar olan altı cümle. (S.) 127: 13. Söz
Medenî sûrelerin muhatapları. (S.) 420:25. Söz, Em. Çiç.
Mekkî olan sûrelerde yüksek bir belagat üslubu var. (S.) 420: 25. Söz, Emirdağ Çiçeği
Sûrelerin çoğu, herbirisi birer küçük Kur'ân'dır. (S.) 362:25. Söz, 2. şu'le, 5. lem'a
Sûrelerin faziletiyle ilgili hadisler. (S.) 312:24. Söz 3. dal 9. asıl
Tîn Sûresinde, insanı esfel-i sâfilînden kurtarmak için verilen ders. (M.) 379:29. Mektup, 1. kıs. 2. nükte
1600
Ş
YanıtlaSilŞAHİTLİK
Fâsığın ve zımmînin şehadeti geçerlidir. (L.) 125:17. Lem'a 7. nota Mürtedin şehadeti geçersizdir. (L.) 125:17. Lem'a 7. nota
Zinâ cezası verebilmek için dört şâhit getirilmelidir. (B.L.) 148. Varlıklar 55 lisanla Allah'ın varlık ve birliğine şahitlik eder.
(S.) 263:278:22. Söz, 2. mak, mukad.
ŞAHS-I MÂNEVİ
Cemaattan çıkan şahs-ı mânevî. (K.L.) 102.
Nur talebelerinin şahs-1 mânevîsi kâmil bir velî hükmüne geçe-bilir. (M.) 361:28. Mektup, 7. mes. 2. işaret
Risale-i Nurun şahs-ı mânevîsi. (K.L.) 78.
Şahs-ı mânevînin fikri. (K.L.) 91.
Şahs-1 mânevînin mûcizesi. (K.L.) 67.
ŞAİR (Bak:şiir)
ŞAPKA
Bediüzzaman sünnet-i seniyyeyi muhafaza için şapka giymedi. (K.L.) 140; (D.H.Ö.) 16; (E.L.) 1:11, 30; (T.H.) 209:Esk. hay. Bediüzzaman'a zorla şapka giydirmek istediler. (E.L.) 1:29, 30, 174, 276; (E.L.) 2:135, 136; (T.H.) 585, 589:Afy. hayatı
FİHRİST/601
-598-Hazret-i Ali (ra) doğdu.
YanıtlaSil- 1859 - Dünyada ilk petrol kuyusu ABD'de Pensilvanya'da açıldı.
1973 - Türkiye - Irak
Petrol Boru Hattı Anlaşması imzalandı.
AGUSTOS
27
ÇARŞAMBA
4 1447 R.EVVEL
RUMI: 14 AĞUSTOS 1441
HIZIR: 114
BIR ATET
Eğer o zerre kadar amel bir iyilik olursa, onu kat kat arttırır ve Kendi katından pek büyük bir mükâfat verir.
Nisa: 40
BİR HADİS
Kişi yeme içmeyi azalttığında içine nur dolar.
Deylemî
Hizmet-i Kur'âniyede bulunana ya dünya ona küsmeli veya o dünyaya küsmeli. Tâ ihlas ile, ciddiyet ile hizmet-i Kur'âniyede bulunsun.
Lem'alar
N
YanıtlaSil1970-Türkiye
Cumhuriyeti 32. hükümeti Süleyman Demirel'in başbakanlığında kuruldu.
MART
06
CUMA
16 1447
RAMAZAN
RUMI: 21 ŞUBAT 1441 KASIM: 119
BİR AYET
Gökleri ve yeri tasarrufu altında tutmak Onun kudretine ağır gelmez.
Bakara Suresi: 255
BİR HADİS
Ben zulme şahitlik yapmam.
Kendini beğenen belayı bulur, zahmete düşer; kendini beğenmeyen safayı bulur, rahmete gider.
Mektubat
TARİHTE BUGÜN
YanıtlaSil1919 - İtalyanların Antalya'yı işgali.
1945 - Nazi lideri Adolf
Hitler'in tabancayla intiharı.
29
CUMA
FRIDAY
NİSAN
APRIL
BİR AYET
Şüphesiz ki Allah insanlara pek şefkatli, pek
merhametlidir.
Bakara Suresi: 143
BİR HADİS
Küçük günahlar birike birike sahibini helâke götürür.
Ey kardeşlerim! Mühim ve büyük bir umûr-u hayriyenin çok muzır mânileri olur. Şeytanlar o hizmetin hâdimleriyle çok uğraşır. Bu mânilere ve bu şeytanlara karşı ihlas kuvvetine dayanmak gerektir. Lem'alar
HİCRÎ: 28 RAMAZAN 1443 - RUMÎ: 16 NİSAN 1438
KASIM: 173 - GÜN: 119 KALAN: 246 -
GÜN UZA.: 2 DK
2)
YanıtlaSil247
DEYİMLER
kulağına çarpmak: Duyulmak.
julağına kar suyu kaçmak: Sıkışık bir duruma düşmek.
kulağına küpe olmak (veya etmek): Başa gelen bir durumdan alınan dersi hiç unutmamak.
kulağını bükmek: Birini uyarmak, dikkatli davranması için uyarıda bulunmak.
kulağını çınlatmak: Birini anmak.
kulağı dikilmek: Konuşulanları dinlemek için dikkat kesilmek.
kulakları dolmak: Aynı şeyi dinlemekten usanmak.
kulakları paslanmak: Çoktan beri müzik dinlememiş olmak.
kulaklarının pasını gidermek Çoktan beri dinlememişken müzük dinlemek.
kulak misafiri olmak: Yanında konuşulan bir şeyi konuşmaya katıl-madan dinlemek.
kulp takmak: Bir kimseyi, bir şeyi kusurlu göstermek için bahane, kusur bulmak.
kundak sokmak: mec. Ara bozacak bir söz söylemek veya böyle bir davranışta bulunmak.
kursağında kalmak: İstenilen bir şey gerçekleşememek, yarım kal-mak, vendably astueunall
kuru başına kalmak: Hayatında veya yanında kimsesi kalmamak, kimsesiz, yalnız kalmak.
kuru gürültüye papuç bırakmamak: Bir durum karşısında telaşsız, korkusuz, dilediğince davranmak.
kuru hasır (veya kilim) üstünde kalmak: Aç parasız, evsiz kalmak.
kuru tahtada kalmak: Eşyası elinden gitmek, çıplak evde oturma du-rumunda kalmak.
kurum kurum kurumlanmak (veya kurulmak): Büyüklenmek, bö-bürlenmek.
DEYİMLER
YanıtlaSil246
kukla gibi: mec. Kişiliksiz.
kukla gibi oynatmak (birini): 1) Birine her istediğini yaptırmak 2 Birinin istediğini yapıyor görünerek onu oyalamak.
kukumav gibi: Tek başına, kimsesiz.
kumav kumav gibi düşünüp durmak: Çok üzüntülü bir durumda düşünmek.
kul köle (veya kul kurban) olmak: Birine tam bir doğruluk ve özveri ile bağlanarak, bütün istediklerini yerine getirmeye hazır olmak.
kul olmak: Bir şeye aşırı derecede bağlanmak, boyun eğmek.
kula kul olmak: Bir kimsenin buyruğu altında bulunmak.
kulak ardı etmek: Dikkate almamak, göz önünde tutmamak.
kulak asmak (veya asmamak): Önem vermek (vermemek), dinle-mek (dinlememek).
kulak kabartmak: Belli etmemeye çalışarak dinlemek.
kulak kesilmek: Büyük bir dikkatle dinlemek.
kulak tıkamak (bir şeye): Bir şeyi duymazlıktan gelmek.
kulak tırmalamak (ses için): Kulağı rahatsız etmek.
kulak tutmak: Dinlemek, İşitmek istemek.
kulak vermek: Merak edip dinlemek, işitmeye çalışmak.
kulağı (veyakulakları) çınlasın: Konuşulan yerde bulunmayan, sevi-len biri anladığında söylenir.
kulağı duvar olmak: Sağır olmak.
kulağı kirişte (olmak): Söylenecek sözü, gelecek haberi bekleyerek (beklemekte).
kulağı (bir şeyde) olmak: Dikkatini (bir şeye ) vermek.
kulağı kirişte (veyatetikte olmak): Söylenecek sözü, gelecek hr bekleyerek (beklemek).
kulağı ters taraftan göstermek: Kolay yolu varken bir işi daha uzun yollar kullanarak yapmak.
31
YanıtlaSilATASÖZLERİ
Böyle gelmiş böyle gider: Yaşlı kimseler, düzendeki aksaklıkların eskiden beri devam ettiğini, hiçbir zamanda değişmeyeceğini düşü nerek böyle söylerler. Bazı durumlara bakınca haksız da sayılmazlar.
Bugun bana ise, yarın sana: Bugün bana yapılan insanlık dışı dav-ranışla yarın sen de karşılaşabilirsin. Sıranın sana gelmesini bekle-me, şimdiden kötülüklere karşı çık ve bana omuz ver.
Bugünkü İşini yarına bırakma: Yapılması gereken bir iş, o gün ya-
pılmadığında önemini yitirebilir. Önemini yitirmese bile, çıkacak baş-ka bir iş yüzünden yine yapılamayabilir. Böylelikle işler birikip içinden çıkılmaz hale gelir. İşini ertelemeyip zamanında yapan başarılı olur.
Bugünkü tavuk yarınki kazdan iyidir: Yarın neler olacağını kimseler bilemez. Bu nedenle bugün kazanılan az bir para, yarın kazanılacak fazla paradan daha iyidir.
Buğday ekmeğin yoksa buğday dilin de mi yok? Olanaklarımız el
vermiyorsa, konuklarımızı ağırlamak için mutlaka mükemmel bir sof-ra hazırlamak gerekmez. Hatta onlara sunacak kuru ekmeğimiz bile olmayabilir. Bunun hiçbir önemi yoktur. Önemli olan; konuklara karşı tatlı dilli ve güler yüzlü olmaktır.
Buğdayım var deme ambara girmeyince, oğlum var deme yok-
sulluğa düşmeyince: Tarla ya da harmandaki buğday, ambarımıza girmedikçe bizim sayılmaz. Bu durum başka mallar için de geçerlidir. Evladın iyisi de dara düştüğümüzde, yani onlara ihtiyacımız olduğun-da belli olur. Evlatlarımız kötü günlerimizde yanımızda olursa, ancak o zaman "evladımız var", diyebiliriz.
Buldum bilemedim, bildim bulamadım: Kişi, bir şey elindeyken
onun değerini bilmez, o şeyin değerini anladığında da o şey eline geçmez
Bülbülü altın kafese koymuşlar, "ah vatanım", demiş: Hiçbir in-san, doğup büyüdüğü yeri kolay kolay unutamaz. Hatta rüya gibi bir Mende yaşasa bile, zaman zaman memleketini özler: "Ah memleke-tim, der.
ATASÖZLERİ
YanıtlaSil30
Bir sıçrarsın çekirge, iki sıçrarsın çekirge, üçüncüde ele geçersin çekirge: Hile hurda ile işlerini yürütmeye çalışanın gerçek yüzü, birin ci ve ikincide çıkmasa bile, üçüncüde mutlaka ortaya çıkar.
Bir sürçen atın başı kesilmez: Bir defa tökezledi (sürçtü) diye, yıllar dır işimizi görmüş bir attan vazgeçmek gerekmez. Hata yaptı diye bir kimse hemen harcanmamalı ve ona bir şans daha verilmelidir.
Borcun iyisi vermek, derdin iyisi ölmek: Borçlu insan, alacaklıyla karşılaştığında utanır ve sıkılır. Borcunu ödemedikçe de bu durumdan kurtulamaz. Bu sıkıntılı durumdan ancak borcunu ödeyerek kurtulur.
Borç iyi güne kalmaz: Borcumuzu ödemek için iyi günümüzü bek-lemek doğru değildir. Ödemediğimizde hem borcumuz artar hem de başımız derde girebilir.
Borçlunun dili kısa gerek: Borçlu bir insan, alacaklısının gücüne gi-decek şekilde konuşmamalı, davranışlarına dikkat etmelidir.
Borçtan korkan kapısını geniş açmaz: Borçtan korkan buna göre
davranmalı, har vurup harman savurmamalı, bilinçli harcama yapma-lıdır.
Boş çuval ayakta (dik) durmaz: 1) Bilgisi ve görgüsü yetersiz kişi,
görevlendirildiği İşi yürütemez ve o makamdan uzaklaştırılır. 2) Detayı olmayan bir planın uygulanması mümkün değildir.
Boş gezmekten bedava çalışmak yeğdir: Uzun süre işsiz dolaş-mak, insanı tembelleştirir. Bu yüzden hem tembelleşmemek hem de bilgi ve becerilerimizi yitirmemek için bedava çalışmak, boş gezmek-ten daha iyidir.
Bosite menzil olmaz: Boş gezen insanın ne zaman nereye gideceği belli olmaz.
Boynuz kulaktan sonra çıkar ama kulağı geçer: Akıllı ve yetenekli
insan, yeni girdiği bir işte bile çok başarılı olur. Eskiden beri bu işi ya-panları geride bırakır. Çırağın ustasını geçmesi, öğrencinin öğretmeni geçmesi bundandır.
Boyuma göre boy buldum, huyuma göre huy bulamadım: Boyu boyumuza denk insanı bulmak kolay ama huyu huyumuza benzeyen insanı bulmak pek o kadar kolay değildir.
ATASÖZLERİ
YanıtlaSil30
Bir sıçrarsın çekirge, iki sıçrarsın çekirge, üçüncüde ele geçersin çekirge: Hile hurda ile işlerini yürütmeye çalışanın gerçek yüzü, birin ci ve ikincide çıkmasa bile, üçüncüde mutlaka ortaya çıkar.
Bir sürçen atın başı kesilmez: Bir defa tökezledi (sürçtü) diye, yıllar dır işimizi görmüş bir attan vazgeçmek gerekmez. Hata yaptı diye bir kimse hemen harcanmamalı ve ona bir şans daha verilmelidir.
Borcun iyisi vermek, derdin iyisi ölmek: Borçlu insan, alacaklıyla karşılaştığında utanır ve sıkılır. Borcunu ödemedikçe de bu durumdan kurtulamaz. Bu sıkıntılı durumdan ancak borcunu ödeyerek kurtulur.
Borç iyi güne kalmaz: Borcumuzu ödemek için iyi günümüzü bek-lemek doğru değildir. Ödemediğimizde hem borcumuz artar hem de başımız derde girebilir.
Borçlunun dili kısa gerek: Borçlu bir insan, alacaklısının gücüne gi-decek şekilde konuşmamalı, davranışlarına dikkat etmelidir.
Borçtan korkan kapısını geniş açmaz: Borçtan korkan buna göre
davranmalı, har vurup harman savurmamalı, bilinçli harcama yapma-lıdır.
Boş çuval ayakta (dik) durmaz: 1) Bilgisi ve görgüsü yetersiz kişi,
görevlendirildiği İşi yürütemez ve o makamdan uzaklaştırılır. 2) Detayı olmayan bir planın uygulanması mümkün değildir.
Boş gezmekten bedava çalışmak yeğdir: Uzun süre işsiz dolaş-mak, insanı tembelleştirir. Bu yüzden hem tembelleşmemek hem de bilgi ve becerilerimizi yitirmemek için bedava çalışmak, boş gezmek-ten daha iyidir.
Bosite menzil olmaz: Boş gezen insanın ne zaman nereye gideceği belli olmaz.
Boynuz kulaktan sonra çıkar ama kulağı geçer: Akıllı ve yetenekli
insan, yeni girdiği bir işte bile çok başarılı olur. Eskiden beri bu işi ya-panları geride bırakır. Çırağın ustasını geçmesi, öğrencinin öğretmeni geçmesi bundandır.
Boyuma göre boy buldum, huyuma göre huy bulamadım: Boyu boyumuza denk insanı bulmak kolay ama huyu huyumuza benzeyen insanı bulmak pek o kadar kolay değildir.
277
YanıtlaSildönen ve kendisine kalan Allah.
VARTA ورطه : Uçurum. * Tehlike. Muhatara.
VASAT وسط : iki şeyin arası. Orta, ara. Meydan. Ce-miyet mühiti iç.
vasati وسطى : İkisi ortası. Or-talama. Orta hâlde.
VASF وصف : Sifat. Bir kimse-nin veya şeyin taşıdığı hâl. Bir kimsenin veya şeyin durumunu anlatarak tarif etmek.
VASIL واصل : Ulaşan, erişen, kavuşan. Hakka vasıl olan.
VASIT واسط : Ortada bulu-nan. İkisinin ortası.
VASITA واسطه : iki şeyi birbi-rine ulaştıran. Aracı. Ara-da bulunan. Vasıtalık eden.
VASİ وصى : Olenin vasiyetini yerine getirmeye sorumlu tutulan kimse.
VASI واسعه : Geniş, enli. Bol. Engin. Meydanlı.
VASİYET وصیت : Bir işi biri sine havale etmek. * Emir. Kişinin öldükten sonra ye-rine getirilmesini istediği şey.
VASL وصل : Birleştirmek, ulaştırmak. Aşığın sev-diğine, kavuşması. Kavuşmak.
VATAN وطن : Yurt. Memle-ket Bir kimsenin doğup
büyüdüğü yeri.
Vatanperver وطنيرور tan sever. Memleketine hizmet eden.
VAVEYLA واويلا : Çığlık yay gara, feryat. Eyvah.
VAZ وعظ : Dini nasihat, öğüt. Hak ve güzel sözlerle in-sanı iyiliğe sevketmek.
VAZIFE وظيفه : Görev. Yetki. Yapılması birisine havale edilen şey.
VEBA وباء : Salgın bir has-talık. Taun.
VEBAL : Günah. Zarar. Azab. Şiddet. Ağırlık. Mânevi mes'uliyet.
VECD وجد : Muhabbet. Ken-
dinden geçercesine Îlâhî aşka dalma... Yüksek heyecan. İştiyakın galebe-si.
VECH وجه: Yüz, çehre, surat. Tarz, üslub. Satıh. Ön. Alın. Cephe. Suret. Se-beb.. Cihet.
VECHE وجهه : Yan, taraf Yüz.
VECİBE وجيبه : Borg hükmünde olan vazife. *Yerine getirilmesi lâzım gelen şey.
VECİH (E( وجيهه : Güzel hoş, latif. Uygun, münasib. * Bir kavmin büyüğü, reisi. * Makam ve şeref sahibi.
276
YanıtlaSilVAID وعيد : Azap ve Cehen-nem'le tehdit edip, iyiliğe sevk etmek. haber vermek. Cehennemi
VAIZ واعظ : Nasihat veren. dini mes'eleler üzerinde öğüt veren.
VAK'A واقعه : Hâdise. Olup geçen şey. Mes'ele. Muhârebe. Vuku bulan.
VAKAHAT وقاحت : Arsızlık. Utanmazlık. Katı yüzlülük. Açıklık ve saçıklık.
VAKAHET وقاهت ، وقهه : İbâdet, tâat, uymak. Bir şeyi bırakıp ferâgat etmek. * Büyük papaz olmak.
VAKAR وقار : Ağırbaşlılık Halim ve heybetli oluş. Nâmusu muhafazayı mucib haslet. Azamet ve İzzet.
VAKAYİ واقعه : وقايع Vaka C.) Vaki olup zuhur eden hususlar. Kıtaller. Öldüresiye vuruşlar.
VAKF وقف : Durmak. Bir kimseyi veya bir şeyi alıkoymak, durdurmak. kımıldatmamak.
VAKFE وقفه : Durak. Durula-cak yer. Hacıların Ara-fattaki tevakkufları.
VAKIA واقعه : Vuku bulmuş, olmuş. Şiddetli hadise. Meşakkat, musibet. Kıyamet. Cenk, savaş.
VAKIF واقف : Bilen haber sahibi. Aşina. Bir işden iyi haberi olan. Vakfeden.. Duran, ayakta duran.
VAKI واقع : Olan düşen, ko-nan. Geçen.
VAKT وقت : Vakit. Zaman. Saat. Çağ. Mevsim. Boş zaman. Geçim.
VAKUR وقور : Ağırbaşlı, tem-kin sahibi. İzzetli, vakarlı.
VALİDE والده : Ana. Doğuran.
VALİDEYN والدين : Ana ile baba. Vâlidần da denir.
VALLAHI والله : Allah'a ye min ederim. Allah için, Al-lah hakkı için.
VARAKA ورقه : Yaprak hâlindeki kâğıt. Bitki ya-prağı. Maden yaprağı. Ki-tap yaprağı.
VARESTE وارسته : f. Afvedil miş. Halās, bulmuş. kurtul-muş. Rahat, serbest.
VARI وارى : . Benzer, gibi.
VARID (E( وارد : Ulasan yetişen, gelen, erişen. Akla gelen. Gelir. Hazır.
Varidat وارد : واردات Varid C.) Kâr, gelir. Värid olan. * Hatıra gelen, içe doğan.
VARIS وارث : Mirasçı. Kendi-sine miras düşen. Mirasa konan. tasarrufa yetki olan. Herşey kendi
V
YanıtlaSilVABESTE وابسته : . Bağlı, mütevakkıf, olması bir şeye bağlı olan.
VACİB واجب : Lüzumlu, mec-buri Fik: olan. Yapılmaması büyük günah olan Allah'ın emirleri.
VAD وعد : Vaad. Söz verme. Söz verilen şey.
VADE وعده : Bir iş için önceden belli zaman. Bir işi te'hir et-mek, sonraya bırakmak için olan vakit. Ecel.
VADI وادى : ikada arasındaki uzun çukur. Yol, tarz, usül. Saha.
VAFI (YE( واقى : Tam, elve-rişli, kâfi, yeter. * Sözünün eri. Va'dini mutlak yerine getiren.
VAFTİZ وافتيز : Hıristiyanların çocuğu veya dinlerine yeni gireni merâsimi. suya sokma
VAHA واحه : Çöl ortasında suyu ve yeşilliği olan yer.
VAHAMET وخامت : Zor güçlük. Ağırlık. Tehlike. Muhâtara. Neticesi fenâ.. Tehlikeli vaziyet.
VAHDANI وحداني : Alllah'ın birliği ile alakalı.
Vahdaniyet وحدانيت : Al lah'ın birliği, tekliği, infiradı.
VAHDET وحدت : Birlik Yalnızlık. teklik.
|
VAHI واهی Manasız saçma. Ehemmiyetsiz. Düşkün. Zaif. Ahmak.
VAHİB واهب : Bağışlayan, veren, ihsan eden, hibe eden.
VAHID واحد : Bir, tek, biricik. Eşi, benzeri, cüz'ü, parçası olmayan Allah
VAHID وحيد : Yalnız tek Benzeri bulunmayan, tek olan.
VAHİDİYYET واحديت : Al lah'ın umum eşyada bird-en birlik tecellisi.
VAHIME واهمه : Vehim ver en, vesvese veren.
VAHIY وحى : Bir fikrin, bir hakikatın veya emrin Allah tarafından Peygambere bil-dirilmesi. Kelâm, kitâb, işâret, irsål, ilhâm
VAHŞET وحشت : Yabanilik Vehim, ürküntü. Vahşilik. Tenha, ıssız, korkunç yer.
275
VAHŞİ (YE( وحشى : Medeni olmayan. İnsanlardan kaçan. Merhametsiz, duygusuz. Ürkek, korkak.
U
YanıtlaSilÜCRA اوجرا : . Çok uzak Pek | uçta.
(...Edib ادیب) : ادباء UDEBA Edibler, edebiyatçılar. Zarif kimseler.
ÜFTADE افتاده : f. Düşmüş Fakir, biçâre.* Aşık, tut-kun.
ÜLFET الفيت : Alışma alışkanlık. Ünsiyet. Dostluk. Huy etme.
ÜMEM است) : أم Ümmet. C Ümmetler. milletler.
ÜMERA امير : امراء Emir. C Emirler, beyler. Seyyidler. Şerifler. Yüksek rütbeli zabitler.
ÜMID امید : Ummak. Emel. Arzu. İntizar. Umut. Rica.
Ümidvar امیدوار : . Ümitli. Ümit besleyen.
M: Ana, âlide. Nine. * Asıl. Başlıca olan şey.
ÜMMEHAT ام : امهات mm C.) Analar. Esaslar, asıllar.
ÜMMET أمت : Cemaat, ka vim, täife.
ÜMMİ ی ام: Tahsil görmemeş, yazmak ve ok-umak bilmeyen.
ÜNSİ انسي : Alışkanlı ünsiyet etmiş, sıkılgan. Arkadaş.
ÜNSİYET انسیت : Alışkanlı dostluk. Birlikte düşü kalkmak. ahbablık.
ÜNVAN عنوان : Lakab. Adres * Önsöz, mukaddeme.
Ünvân-ı mülahaza عنوان ملاحظه : Düşünme vastası Tabir ve vasıta.
USERA اسراء : Esirler. Hapt-de teslim alınanlar. Köleler.
ÜSLUB اسلوب : Tarz yol biçim. İfâde tarzı. Dizmek.
SS: Esas asıl. Kök, temel. Düşman hücumuna karşı esas day-anak yer.
Üssül esas اس الأساس : Ha kiki sağlam temel.
استاد USTAD san'atkår. Usta, Muallim, profesör. Bilgide veya san'atta üstün zât.
ÜSTURE اسطوره : Efsane, uy-durma hikâye.
taklid için bürhanı (ilmî delil ve dayanağı) bırakmıyoruz. Onun için akıl ve il-min, tekniğin geçerli oacağı gelecekte, elbette aklın kabul ettiği delillere dayanan ve bütün hükümlerini aklın ispatından geçiren Kur'an hükmedecektir." (Emirdağ Lâhikası II.sh, 14, Envâr Neşriyat, İstanbul).
YanıtlaSilŞunlar da konu ile veciz sözlerindendir: "Vic-dan'ın ziyası, ulûm-u diniyedir (vicdanın ışığı dinî ilimlerdir). Aklın nuru fünûn-u medeni-yedir (aklın ışığı medeniyete ait deney ve göz-leme dayanan ilimlerdir). İkisinin imtizaciyle hakikat tecelli eder. (İkisinin birleşmesiyle hakikat ortaya çıkar). İftirak ettikleri vakit (birbirinden ayrıldıkları zaman) birincisinde taassub (dar görüşlülük, bağnazlık), ikinci-sinde hile, şüphe tevellüd eder (doğar). (Mü-nazarat, sh. 86). "Ziya-yı kalbsiz olmaz, nur-u fikir münevver; o nur ile bu ziya meczolmaz-sa; zulmet, zülûm ve cehil fışkırır." (Yani, kalbi aydınlatan iman ışığı olmadan aklın 1şığı olan bilgi ve düşünce, aydınlatıcı olamaz iman ile akıl ışığı birleşmezse insan karanlık-ta kalır; bunun sonucu haksızlık ve bilgisizlik fışkırır (ortalığı kaplar ve yayılır)." (Sözer, sh. 705, Envar Neşriyat, 1994-İstanbul)
Üstad Bediüzzaman (r.a.), ilim ve dini birbiri-ni tamamlayan iki ışık, iki güç olarak gerekli gördüğü gibi, bu iki ışığın yayılabilmesi ve in-sanın yaradılışındaki güç ve yeteneklerin ge-lişebilmesi için de insan hak ve hürriyetlerini şart koşar. Baskıcı yönetimlere, bilgisizliğe, peşin yargılara karşı çıkar. Başkası üzerinde
dalgaları da birer
YanıtlaSilrülmez. Gözle görülebilen manyetik dalgalara "ışık", görünmeyenlere "ışın" denir. (elvan-1 seb'a)
yegån یگان bir birer
yegan yegan یگان یگان birer birer tek tek; bir-ler, tekler
yegane یگانه : bir tek; biricik, yalnız
yen bir kimseye göre kardeş çocuğu 2.birine göre amca, hala, dayı veya teyzenin çocuğu (Fransızca kullanılan, erkek çocuklar için "kuzen", kız çocuklar için "kuzin"sözü Türkçeye de girmiştir)
Yehud1: بهد.Yahudi (bkz.Yahudi) 2.Hz. Yakub'un oğullarından Yahuda (bkz.Ya'kûb)
yesmitsizlik (umutsuzluk) 2.ümit-sizlikten doğan üzüntü, mânevî çöküntü ve karamsarlık
yeis-i mutlak ياس مطلق : tam ümitsizlik, sınırsız ümitsizlik
yek يك : bir tek
yek-çeşm يك چشم : tek gözlü bir gözü olan, (mec.) yalnız tek tarafı (dünyayı) görüp öte-sini (âhiret hayatını) görmeyen, maddeci gö-rüşe sahip
yek diğeri يك ديكرى : birbiri
yek-dil يك دل : tek yürek, gönülleri bir olan, aynı duygu ve düşünceleri paylaşan
yek nazar بك نظر : ilk bakış bir bakış
yeknesak يكن : tek biçimde, tek düzen, her yönden birbirinin aynı, monoton
BISMILLAHIRRAHMANIRRAHIM
YanıtlaSilTabiratlı, Terkibli, Ansiklopedik
Risale-i Nur'un
Büyük Lügatı
Yeni Said
YanıtlaSilGLU
YanıtlaSilMÜR
Çoklarının aradığı "doğru" idi, amma aradıkları yer doğru değildi...
İBİ, RDIR.
Doğrular
doğru yerde aranmazsa bulunmaz.
Ş.
SU R.
311
DÜŞÜNCELER
YanıtlaSilINSAN KALBİ, İYİLİK GÖRDÜĞÜ KİMSEYİ SEVER.
HZ.AİŞE (R.A.)
KANAATKAR OLMAYANIN MALI, KENDİSİNİ ZENGİN ETMEZ.
SAAD B.EBİ VAKKAS (R.A.)
SÖZ, İLACA BENZER AZINDA FAYDA GÖRÜLÜR.
ABDULLAH B.ÖMER (R.A.)
İŞARETLER, HER ZAMAN DOĞRU YOLU GÖSTERMEZLER.
KEMAL URAL
KENDİNİ ÖVMEK, RÜZGARLA KARIN DOYURMAYA BENZER
İMAM-I BUHARİ (R.A.)
TÖVBE, GÜNAHI UNUTMAKTIR.
CÜNEYD-İ BAĞDADI
CAMİLER VE MİNARELER, GÖZE SESLENEN EZANLARDIR.
ERSİN GÜRDOĞAN
GÜZEL DEDİĞİN, YAĞMUR MİSALİ, HEPİMİZİN OLMALI
BEDRİ RAHMİ EYÜBOĞLU
BU MEMLEKETTE KÖMÜR MADENİ OLDUĞU GİBİ, ADAM MADENİ DE VARDIR.
KEMAL TAHİR
DENİZİN DURGUNLUĞU DALGALARA GEBEDİR.
TAGORE
Gerçeğe Dogru
YanıtlaSil3
AMBARINDA HIRSIZ BİR FARE YOKSA, KIRK YILLIK KULLUK BUĞDAYIN NEREDE?
YanıtlaSilHZ. MEVLANA (K.S.)
KANAATTEN NASİBİ OLMAYANI DÜNYA ZENGİN ETMEZ.
FERİDÜDDİN ATTAR
KABUKTA DOLAŞAN BÖCEK, MEYVENİN TADINI ALAMAZ.
FARUK ŞAHSUVAR
DÜŞÜNCELER
BİR YERDE DEVAMLI KALMAK GAFLET VERİR.
ZÜBEYİR GÜNDÜZALP
EN BÜYÜK ZAMAN HIRSIZI, KARARSIZLIKTIR.
C. FLORY
İNSAN BEYHUDE ÇALIŞIRSA ÇABUK YORULUR.
Α. Η. ΤΑΝΡΙNAR
KUŞ, YUVADA GÖRDÜĞÜNÜ İŞLER;
ÇOCUK EVDE YAŞADIĞINI.
İ. İREM
VAR OLAN BİR ŞEYİN YOK OLANDAN GELMESİ İMKÂNSIZDIR.
DESCARTES
HEREKETTE BİRLİK OLMAZSA, FİKİRDEKİ BİRLİK FAYDASIZDIR.
M. İKBAL
ŞÖHRET PAZARA BENZER, ORADA ÇOK KALIRSANIZ FİYATLAR DÜŞER.
BACON
Büyük cevapları bulanlar, büyük soruları olanlardır.
YanıtlaSilÇınarlar saksılarda yetişmez!
Ş.
Gerçeğe Dogru 4
YanıtlaSil3000 YILLIK MUCİZE
YanıtlaSil“Bugün senin boğulan, cesedine kurtuluş vereceğim. Ta ki, senden geridekilere bir Ibret olasın..." (Yunus -92)
3000 yıllık bir cesed düşünün. İlaçlanmamış, mumyalanmamış, dondurulmamış. Fakat buna rağmen vücud bozulmamış, etler dökülmemiş, tüyler kaybolmamış, Şu anda İngilterede, British Müzesinde teşhir edilen ve görenleri hayrete düşüren bu cesed, Kur'an'ın bir hükmünü doğrulamak için böyle asırlarca muhafaza edilmişti. Çünkü o, Hz. Musa'nın ardına düşen sonra da Kızıldeniz'de boğulan Firavun'a aitti.
GÜNÜN DUASI
YanıtlaSil"Allah'ım! Her işimin koruyucusu olan dinim ile beni ıslah eyle, kurtuluşa erdir. İçinde yaşadığım, geçimimi sağladığım dünyamı benim için ıslah eyle, hayırlı kıl." (Müslim, Duû, 71)
ÜSTLERİNDEKİ GÖĞE BAKMAZLAR MI?
Allah Resûlü'nün on sekiz aylık oğlu İbrahim'in vefat ettiği gün güneş tutulmuştu. Bunun üzerine bazı kimseler cahiliyeden kalma batıl inançların etkisiyle güneşin İbrahim'in ölümünden dolayı tu-tulduğunu düşünmeye başladılar. Allah Resulü onları şöyle uyardı: "Güneş ve Ay, Allah'ın ayetlerinden iki ayettir. Hiç kimsenin ölümün den ya da doğumundan dolayı tu-tulmazlar. Bunları (güneş veya ayın tutulduğunu) gördüğünüz zaman Allah'ı zikredin, tekbir getirin, na-maz kılın ve sadaka verin." (Buhārī, Küsüf, 2) Böylece gök cisimleri ile
insanların doğumu ve ölümü gibi olaylar arasında bağ kurmanın yanlışlığına dikkat çekti.
Güneş, Ay, yıldızlar ve diğer gök cisimleri Allah'ın koyduğu kanunlara göre mükemmel bir şekilde hareket eder. Yüce Allah "Üstlerindeki göğe bakmazlar mı? Onu nasıl bina ettik, nasıl donattık! Onda hiçbir düzensizlik ve eksiklik yoktur." (Kaf, 50/6) buyurur. İnsana düşen bu muazzam yapı üzerin-de düşünmek, Allah'ın azameti karşısında kulluğunu yalnız O'na hasretmektir. Gökyüzünü tefekkür
ve dua vesilesi bilmektir.
SÖZÜN ÖZÜ
Vazifelerin
yerine getirilmesi
kahramanlık değildir.
Kahramanlık,
vazifenin bittiği
yerde başlar ve vatan
hayrına en aziz
varlıkların fedasının
sona erdiği yerde
tamamlanır.
Kazım Karabekir
"Tercüme" ile "Tefsir" Farklı mı ?
YanıtlaSilZiyaretime gelen bir zăt, bir takım il-mi iddialar ortaya attı. Vahdetü'l-Vücu-da dair izahlarda bulundu.
Benim şaşkın dinleyişimden cesaret almış olacak ki, Vahdetü'l-Vücud'a ait iddialarını âyetlerle te'yid etti.
Bir ara sabredemeyip sordum:
-Sen bu iddialarına âyetleri delil gös-teriyorsun, hangi tefsirde gördün bu hükümleri?
Rahatlıkla cevap verdi:
-Ben, tefsir değil falan zatın tercü mesini okuyorum. Onun yaptığı tercü meden edindiğim bilgiye dayanarak bu âyetleri böyle yorumluyorum!
-Senin tercüme dediğin kitap kaç cild?
-Tek cild. Yani tek cildin içinde hem Kur'an var, hem de tercümesi! Tek sa-tır Allah kelamı, tek satır kul kelâmı ile açıklanmakta, (İşte bu ayetin mānāsı bu satırdan ibarettir) denmektedir.
Bundan sonra bir daha anladım ki, Kur'an'ın mânâsını ifade ettiği geniş hükümleri ve incelikleri an-lamak için tercüme okuyan, oku-duğu bu tercümeyle de kendi ken-dine hükümlere varan, büyük ha-talara düşüyor, belki de manevi-yat kaybına uğruyor.
Enbiya sûresi, âyet 46'nın önce ter-cümesini arz edeceğim. Sonra da tefsi-rinden misal vereceğim. Tā ki, tercüme ile tefsir arasındaki farka dair bir ölçü olsun.
12
Tercüme: Rabbinin azabından onla-ra çok az bir şey dokunsa muhakkak "Yazıklar olsun bizlere, bizler gerçek-ten zalimlermişiz" diyecekler! (Enbiya sûresi, âyet:46).
Demek ki, insanlar işledikleri gü nahların karşılığı olan azabı âhirette görünce pişmanlık duyup, böyle diye-cekler.
Bunu ne zaman söyleyecekler? Aza-bın az bir parçasını tadınca. O az par-ça ne kadar az?.. Incelik burada, múci ze, azabın azlığının ifadesinde!
Ama, insanları hayrete düşü-ren o mûcizeyi tercümede göre-mezsiniz. Göremeyince de yok sa-hayranlık azalır, yahut da (Allah koru-nırsınız. Yok sanınca da âyete olan
sun) sarsılma vukü bulur. Mühim bir şey yok gibi bir umursamazlık meyda na gelir
YanıtlaSilDilerseniz tercümede göremediği miz inceliği tefsirde arayalım
Bu ayette, günahkar insanların layık oldukları azabın en küçüğünü ahirette tadınca nasıl feryad edecekleri bildirilir ken azabın azlığına rağmen şiddetin çokluğuna tam 6 şekilde işaret olun maktadır. Ayeti inceleyelim:
1- Cümlenin başında (le in) lafzı var dır. Azlığı ifade eder. Azıcık bir azab dokunsa feryad edecekler, demektir.
2- (Mess) kelimesi, azabın iyice do kunması değil sadece mes edip, yala yıp geçmesiyle bu feryadın olacağına işaret vardır.
3- (Nefhatün) kelimesi, sadece aza-bın kokusu gelse mânâsını ifade eder ki, azabın kendisi değil sadece kokusu,
rüzgârı bile onlara dehşet verecek de mektir
4- (Min) "bazı manäsına gelir ki, bu da azabın tamamı değil bazı şekli de mek olur. Bu da azlığa delalet eder.
5 (Azab) kelimesi, (nekal) ve (kab) kelimeleri yerine geliyor, bunlardan en hafifi mənasına işaret ediyor.
6- (Rabbinin azabı) diyor, merhamet ve şefkati ihsas eden (Rab) sılatıra kul lanıyor. Kahhar in ve Cebbar'ın azabı demiyor. Yani daha şiddetli sıfatını zik retmiyor.
Dernek ki, Kur'an'a karşı gelenlerin ahirette pişmanlık duymak için, sadece azabın en hafifini tatmaları yetecek. Hatta, bu hafiflik o derece azlık ve kü çüklük derecesinde olsa dahi, sadece bir kokusunu, rüzgârını hissetmeleri bi le dehşet verecektir. Ayet-i kerime burada, çok azı dahi bu kadar dehşetli olan azaba düşmemeleri için insanları uyarıyor.
Ne yazık ki, âyetin kelimelerinde müşahede ettiğimiz bu incelikleri ter cümede göremezsiniz. Tercümeyi oku yan mânâyı iki satırdan ibaret zan-neder, mesele biter. Ama tefsiri okuyan, hayretlere düşer, cümlelerin içinde hazineleşmiş koskoca mevzuları bulur, imanı kuvvetlenir, dindarlığı ar tar, azabın şiddetini anlar.
Aklen ne düşünsek anlanz ki, Allah Celle Celâlühü tek satır kelâmı içinde yüzlerce hakikati ifade eder. Ama kul, o tek satırın ifade ettiği yüzlerce mânáyı aynı kısalıkta kendi tek satın içinde ifade edemez.
13
BİLMEDİKLERİ YERDE DURSALARDI, SAPITMAZLARDI.
YanıtlaSilHZ.ALI (K.V.)
İYİLİĞİN HAKİKİ BEDELİ, YAPTIĞIN HAYRIN KENDİSİDİR.
KENAN RIFAÎ
SAMİMİ OLMAYI VAAD EDEBİLİRİM; AMA TARAFSIZ OLMAYI, ASLAI..
GOETHE
GERÇEK HAYAT SİGORTASI, IMANDIR. OSMAN SUROĞLU
HER YORULANIN YOLUNA HAN YAPMAZLAR. HOCA NASREDDİN
DÜŞÜNCELER
YENİLENENLER, YENİLMEZ. AKİF CEMİL
RIZIKLAR DA RIZKA MUHTAÇ. ALAADDİN BAŞAR
NASİHAT YARARSIZ OLSAYDI, ALLAH, PEYGAMBER Mİ GÖNDERİRDİ?
DOĞRULUĞUN, SENİ YORGUNLUKTAN KURTARIR. HZ.A.GEYLANÎ (K.S.)
İNSAN, BİR KİTABA GİRDİĞİ GİBİ ÇIKMAZ.
KEMAL URAL
Düşündüklerim
YanıtlaSilZorluklara değil zaaflarımıza yenik düşeriz.
İnsanların yüzakı olacak siyahlar bulunduğu gibi, insanlığın yüz karası nice beyazlar vardır.
Dünyada bıraktığımız izimiz, âhirette yüzümüz olacak.
İnsan
yaptığından hesap vereceğini unuttuğu nispette kötü olabilir.
Dünyevî şeylerin huzur vereceğini zannetmek, huzursuzluğun kaynağıdır.
Rabbini bilen, haddini bilir.
Bazı fikirler hırsızdır; insanın aklını çalar.
Makamla büyümeye çalışması, insanın küçüklüğünü itirafıdır.
SADECE YARDIM ETMEK YETMEZ; VAKTİNDE YETİŞMEK LAZIM.
YanıtlaSilKEMÅL URAL
GÜNAHKÂR DİYE KARDEŞİNİ TERKETME; UMULUR Kİ, YARIN DA O, GÜNAHI TERKEDER. İBRAHİM NEHAI (K.S.)
İNSANLARA, DÜŞÜNDÜRÜCÜ HİKMETLİ SÖZLERLE YÖNELİN Kİ, KALPLERİ USANMASIN.
HZ.ALI (K.V.)
LAFLA PEYNİR GEMİSİ YÜRÜMEZ; AMA SİYASET GEMİSİ PEKALA YÜRÜR.
CENAB ŞEHABETTİN
DÜŞÜNCELER
İYİLİK GÖRMENİN YOLU İYİLİK YAPMAKTAN GECE
YARININ EKMEĞ BUGÜNDEN MA TUTARLAR. SADI-İ ŞİRAZİ
KULUN ALLAH'TAN KORKUSU, ALLAH'I BİLMESİ KADARDIR.
MALİK BİN DİNAR (R.A.)
FAZİLET OLMAZSA, SAADET HAYAL OLUR. MEHMED KIRKINCI
İKİ TÜR İNSAN DAİMA AÇTIR: BİRİ İLMİ ARAYAN, DİĞERİ DE PARAYI...
YUSUF İSLÂM
İSYANINIZ NEFSİNİZE, ITAATINIZ RABBİNİZE OLSUN.
YanıtlaSilHZABDÜLKADİR-İ GEYLANÎ
(K.S.)
İYİLİK, GÜNAHLARA ŞEFAATÇİDİR.
IMAM MUHAMMED (R.A.)
İLİM ÖĞRENİP DE AMEL ETMEYEN KİMSE, ÇİFT SÜRÜP DE TOHUM EKMEYENE BENZER.
SADİ-İ ŞİRAZİ
ZAFERİN ANAHTARI DÜŞMANIN NİYETİNİ ANLAMAKTIR.
İ.HABİB SEVÜK
ŞİİR, TEBLİĞ DEĞİL TELKİNDİR.
NECİP FAZIL
DÜŞÜNCELER
BİR KAR TANESİNİN SIRRINI ÇÖZEBİLSEYDİK, BÜTÜN DÜNYANIN ESRARINI ÖĞRENMİŞ OLURDUK.
A.EINSTEIN
NEREYE DÜŞTÜĞÜNE DEĞİL, NEREYE TAKILDIĞINA BAK.
ATASÖZÜ
İSTEDİĞİN OLMUYORSA, OLACAĞI İSTE.
NÜŞİREVAN-I ADİL
ALLAH'I UNUTTUĞUN AN YOLDAŞIN ŞEYTAN OLUR.
FERİDÜDDİN ATTAR (K.S.)
İKTİSAT AZ MALI ÇOĞALTIR. İSRAF İSE, ÇOK MALI AZALTIR.
HZ.ALİ (K.V.)
KARA ÇALIDA GÜL BİTMEZ.
KARACAOĞLAN
Bazıları beyinlerini ihmal ettikleri kadar midelerini ihmal etselerdi, açlıktan ölürlerdi.
YanıtlaSil...
Zaman yalanları hazmetmez.
...
Yenilerden daha yeni, yeniliğinden hiçbir şey kaybetmeyenlerdir.
000
Başsız ayakların yolu bitmez.
Yalancı, yanılttığından daha çok yanılır.
000
Tövbe de günah kadar yapmacıksız olmalı.
...
Hedeflerini çaldıranlar onikiden vuramazlar.
000
HER İNSAN SEÇTİĞİ YOLDA YÜRÜR:
YanıtlaSilKENDİ SONUNA VEYA KENDİ SONSUZLUĞUNA DOĞRU.
SEDAT TURAN
ÖLÜM HAYATIN AYNASIDIR, AYNISI DEĞİL. SELİM GÜNDÜZALP
DÜNYA NASİBİNDEN ÇOK, AHİRET NASİBİNE MUHTAÇSINIZ.
HZ.MUAZ B. CEBEL (R.A.)
DİKEN GÜLE SIĞINDI DA ATEŞTEN KURTULDU. HZ.MEVLANA (K.S.)
İYİLİĞE GÜCÜN YETMEZSE KÖTÜLÜK YAPMA. FERİDÜDDİN ATTAR
a ( oğl 21 13
DÜŞÜNCELER
İTTİFAK EDEMİYORSANIZ, BARİ İHTİLAF CIKARMAYIN
HER NESİL, KENDİ NESLİNİ İÇİNDE TAŞIR.
NAIL PAPATYA
HER İNSAN, ÖLECEK YAŞTADIR. CÜNEYD SUAVİ
FİLMLERİ KAÇIRMAYALIM DERKEN HAYATI KAÇIRMAK VARI İBRAHİM ERŞAHİN
İNEĞİN ÖNÜNDEKİ OT, ÇOCUĞUN ÖNÜNDE SÜTTÜR.
PAUL ELUART
SENDEN SORULUNCAYA KADAR SUSMAN, SUSTURULUNCAYA KADAR KONUŞMANDAN HAYIRLIDIR. HZ.ALI (K.V.)
YanıtlaSilDEHA, İMKÂNSIZDA MÜMKÜNÜ GÖREBİLMEK DEMEKTİR; GEMİLERİN KARADA DA YÜZEBİLECEĞİNİ SEZMEK MEHMETLERDEN BİRİNİ "FATİH" YAPAR. SELAHATTİN ŞİMŞEK
İSLÂM TENKİT ÜZERE DEĞİL, TEBLİĞ ÜZEREDİR. FETHİ GEMUHLUOĞLU
HER BAHAR, GÜL KOKAR. SELİM GÜNDÜZALP
İSLAMİYET, İNSANİYETİN MİRACIDIR. ERGUN GÖZE
DÜŞÜNCELER
KARDAN ADAMLARIN SALTANATI GÜNEŞ GÖRÜNÜNCEYE KADARDIR. SAID SOLMAZ
ALLAH'A KUL OLAN, CİHÂNA SULTAN OLUR MUZAFFER OZAK
AMELSİZ İMAN, MEYVESİZ AĞAÇ GİBİDİR MAHİR İZ
ALLAH'IN İMTİHANI BİZİ BİLMEK İÇİN DEĞİL, BİZİ BİZE BİLDİRMEK İÇİNDİR. TAHİR-ÜL MEVLEVİ
BABAM BENİ "OĞLUM" DİYE KUCAKLADIĞI ZAMAN. KENDİMİ TAÇ GİYMİŞ BİR PADİŞAH ZANNEDERDİM.
ZÜBEYİR GÜNDÜZALF
DERS ALMASINI BİLİRSEK KURTULURUZ.
YanıtlaSilHZ.EBÛBEKİR (R.A.)
HİZMETTE ÇİFTÇİ GİBİ SABIRLI OLUN, TÜCCAR GİBİ ACELECİ OLMAYIN!...
AHMED FEYZİ KUL
DIŞIN, İÇİNİ GÖSTERİR. HZ. A.GEYLANÎ (K.S.)
ALLAH'IN ÇOK ESERİ VAR AMA İNSAN BİRİCİK ESERİ... MEHMED KIRKINCI
HAYATI ÖLÜ GEÇMEYENLER, ÖLÜMLERİYLE DE HAYAT VERİRLER. AKİF CEMİL
0000
DÜŞÜNCELER
ÖNCE FAREYİ DEF ET, SONRA BUĞDAY TOPLA
HZ. MEVLANA
İNANCIN YÜREĞİNDEYSE DAMARLARINDA YÜRÜR. SELİM GÜNDÜZALP
DÜŞÜNÜN; TOHUMLAR EKİLİR, YAĞMURLAR BAŞLAR. CÂHİD ZARİFOĞLU
SORMAZ Kİ BİLSİN, SORSA BİLİRDİ; BİLMEZ Kİ SORSUN, BİLSE SORARDI. ATASÖZÜ
HER MAHPUSA ACIRIM, FAKAT BÂTIL FİKİRLER İÇİNDE KAPALI KALANLARA DAHA ÇOK... CENAP ŞAHABETTİN
Düşündüklerim
YanıtlaSilHakikata kendisi şekil vermeye çalışan onu bâtıl yapar,
...
Çalışmayana dünya da küser, âhiret de.
000
İnsan yalnızca Allahsızlığa alışamaz.
Herkesin
kendini düşündüğü bir toplumda herkes yalnızdır.
...
Nefsini meşgul etmeyeni, nefsi meşgul eder.
Gayeye, yolsuzluklarla değil, yoluyla gitmek meşrudur.
PİŞMANLIK DUYMAYANIN GÜNAHI AFFOLMAZ.
YanıtlaSilHZ. ÖMER (R.A.)
NİCE KÜÇÜK AMELLER NİYETLE BÜYÜR, NİCE BÜYÜK AMELLER, NİYETLE KÜÇÜLÜR.
ABDULLAH B.MÜBAREK (R.A.)
KALBİN ARZULARI İÇTEN, NEFSİN ARZULARI DIŞTAN GELİR.
HZ. A.GEYLANI (R.A.)
ALLAH'A YAKINLAŞMAN, ONUN SANA YAKINLIĞININ ŞUURUNA VARMANDIR. ATAULLAH İSKENDERÎ
DÜŞÜNCELER
İNSAN, MEŞGUL OLDUĞU ŞEYE BENZER.
ALVARLI EFE
KİTAPLARI DEĞİL, KİTAPLARIN İÇİNDEKİLERİ KAFANDA TOPLA.
HZ.ALI (K.V.)
HAYIR EKEN, ÇOK MAHSÜL ALIR; ŞER EKEN İSE, PİŞMANLIK BİÇER.
ABDULLAH B.MES'UD (R.A.)
KUR'AN'A HÜRMET, ONUN EMİRLERİNE UYMAKTIR. MEHMED KAYALAR
RAMAZANDA ORUÇ TUTMAYAN, BAYRAMIN TADINI DUYAMAZ CENAP ŞAHABETTİN
ng
Düşündüklerim
YanıtlaSilTecrübeler aklı besler.
...
Değerlendirilmeyen fırsat değerini kaybeder.
...
İşin başını sıkı tutan, sonunu elden kaçırmaz.
...
Merakı az bir insan olup cahil kalmak, merakını boş şeylere sarfedip zırcahil olmaktan daha iyidir.
...
Maskesiz şeytan, kimseyi aldatamaz.
...
İnsan okuyarak bilir, yaşayarak öğrenir.
...
Şükrederek yiyenin, bedeniyle beraber ruhu da doyar.
...
KUR'AN NEDEN TERCÜME EDİLEMEZ?
YanıtlaSilKur'an-ı Kerim, sıradan br kitap değildir. O, kainatın yaratıcısının eseri, insanı ve bütün mevcudatı var edenin kelâmıdır.
Öyle ise ifadesinde eşsizlik, kelimesinde hudutsuzluk ola-caktır. Bu bütünlük ve erişilmezlik, Onun en måkul ve mantıkî neticesi-dir. Bu sebeble, onu hiçbir insan tam olarak tercüme edemez. Ama insanlığın muhtaç olduğu zarurî mānālar, geniş izahlar ve etraflı tef-sirlerle anlatılabilir. Bunun adı ise tercüme olmaz, tefsir olur, izah sayılır. İzah ve tefsir başka, ta-mı tamına tercüme bir başka-dır.
Bizim nazara vermek istediğimiz husus, "tek satır Kur'ân'ı, yine tek satır kul kelâmıyla Türkçe-leştirme" iddiasıdır. Esasında böyle bir tercüme yapmak, akıl ve mantık-la da bağdaşmamaktadır. Çünkü bir satırlık Allah kelâmının, yine bir sa-tırlık kul kelâmıyla mukayesesi mümkün değildir. Ve o tercümenin İlâhî mânâyı taşıması, kudsî cümle ve lafızların değerini muhafaza et-mesi beklenemez.
Dilerseniz bu hususa, bir örnekle açıklık getirelim.
Kur'an'da Fatiha'dan sonra gelen Bakara Süresinin 3. âyeti:
"Ve mim'ma razakna'hüm yünfikûn" şeklindedir. Bunun
tercümesi:
-Mü'minler, bizim verdiğimiz rızıktan sadaka verirler.
Ne anlıyorsunuz bu tercümeden? Mü'minlerin Allah'ın verdiği rızıktan sadaka vereceklerini... değil mi?
Hem gerçek de öyle... Fakat sa-dece bu kadar mı? Hayır. Daha sı var. Ama o dahasını, tercü-melerin vermesi mümkün değil-dir. Ancak tefsirlere bakarsanız bulursunuz diğer mânâları.
Dilerseniz tercümedeki bu eksik-liklere tefsirde bakalım:
Bir satırlık bu âyet, sadaka hak-kında 5 temel ölçüyü mücizevi bir
Bir satırlık Allah kelämının, yine bir sa tırlık kul kelämıyla mukayesesi mümkun değildir. Ve o tercümenin läni manly taşıması, kudsi cümle ve láizların de ğerini muhafaza etmesi beklenemez.
250
şekilde ihtiva etmektedir. Şöyle ki:
YanıtlaSil1. Sadaka veriniz, ama kendiniz de sadakaya muhtaç hale gelecek derecede ileriye gitmeyiniz. Bu hü küm, cümlenin başındaki "bazısın-dan verin" mânâsına gelen (Min) den anlaşılmaktadır.
2. Sadakayı kendi malınızdan ve riniz, başkasınınkinden değil.
Bu hükmü de "rızık olarak ver-diği mizden" mânâsına gelen (rızk) kelimesinden anlamaktayız.
3. Sadakanız ile fakire ağırlık ver-meyiniz. Yani onu, size karşı borçlu hissettirmeyiniz.
Insanlığın muhtaç olduğu zarurí mână-lar, geniş izahlar ve etraflı tefsirlerle an-latılabilir. Bunun adı ise tercüme olmaz, tefsir olur, izah sayılır. İzah ve tefsir baş ka, tamı tamına tercüme bir başkadır.
Bu mânâyı da "bizim verdiği-mizden" mânâsını ifade eden (Na) dan anlamaktayız.
4. Sadakayı öyle kimseye verin ki, sizden aldığını ihtiyaçlarına sar-fetsin, harama ve fuzuli yerlere har-camasın.
Bunu da "nafakasına sarfet-sin" mânâsına gelen (yünfikûn) fi-ilinden anlamaktayız.
5. Sadakayı veren, şahsını ortaya koymasın, yalnızca Allah namına versin.
Bunu ise "Allah'ın verdiği rn zıktan verin" mânâsına gelen (ra-zaknā) dan istihrac etmekteyiz.
Bütün bunlardan ayı olarak, bir de cümle başında yer alan (mim'ma) daki (min) de ayrı månålar var. Bu (min) işaret eder ki:
-Sadaka malla olduğu gibi ilimle, fiille, sözle de olur. Yeri gelince ilmin gereği ifade edilmeli, fiilen çalışılma lı veya sözle sadaka verilmelidir.
Şimdi mevzuu burada kesiyor ve Kur'ân'ın tercümesinin mümkün ol duğunu iddia edenlere:
-Siz söyleyin, diyoruz. Tek satır İlâhî kelâmı, yine tek sa-tır kul kelâmıyla Türkçeleştir mek suretiyle tercüme etmek mümkün mü?
Elbette değil. O halde eldeki ter cümelere bakıp da "Kur'an'ın mà nâsı bundan ibarettir" denemez. O mânâya vakıf olabilmek için, hiç ol mazsa tefsirlere bakmalı, bir satın birkaç sayfayla izah eden eserlerden istifade edilmelidir.
251
Bu yorum yazar tarafından silindi.
YanıtlaSilBETERİ OLMAYAN BELA YOKTUR.
YanıtlaSilHZ. EBÛBEKİR (R.A.)
ORUÇ İÇİNDE ORUÇ VARDIR. HZ. A.GEYLANİ (K.S.)
ZEKAT, MALIN SİGORTASIDIR.
TOPRAĞIN GECESINE GİRMEYEN TOHUM, GÜNEŞİ GÖREMEZ.
SELİM GÜNDÜZALP
NSAN SADECE SEÇERKEN HÜRDÜR.
ALI SUAD
DÜŞÜNCELER
İNSANA, ARADIĞI ŞEYE BAKARAK DEĞER BİÇİLİR.
HZ. MEVLANA
GÖR GÜL BAHÇEMİ, ANLA BAHARIMI. İ.RABBANI (R.A.)
ALLAH, KENDİNİ ARAYANLARLA BERABERDİR.
MOLLA CÂMI
SENİN HER GÜNÜN ARININDAN BİR HABERDİR M. İKBAL
NELERİN ESİRİ OLDUĞUNU BİLEN, HÜRRİYETİN EŞİĞİNDE DEMEKTİR.
NUREDDİN TOPÇU
ACELELİK EL KESER, GEVEZELİK DİL...
CAHİD ZARİFOĞLU
27
D
Kötü bir toplumun bozamadığı insanı, kötü arkadaşı bozabilir.
YanıtlaSilDünya zenginliği, âhiret zenginliğini satın almak içindir.
...
Ölüm hayatın sonu değil sonsuzluğudur.
Çirkinliği çirkin görmeyen, çirkinleşmiş demektir.
Düşmanına dost olan, savaşı baştan kaybetmiştir.
Hakikate ulaşmak isteyenlere, bu dünyada yeterince işaretler vardır.
Vicdan, insan ruhunun en mümtaz hususiyeti, en ileri bilgi kaynağı... O, birşeye "evet" dedimi; onu ne akıl yalanlayabilir, ne de duyu organları...
YanıtlaSilVicdan, akıl ve beş duyu... Hepsi de insana bir-şeyler takdim ederler; ayn ayrı hakikatlara kapı açarlar. Ama, üstünlük daima vicdandadır; onu akıl takip eder, beş duyu ise, en sonda gelir.
Gerçek akıl bir hakikatı buldu mu, onun duyu organlarına ters düşmesi hiçbir mânâ ifade et-mez. Bunun en güzel örneği, dünyanın döndüğü nü aklın emretmesine karşılık hissin reddetmesi-dir. Neticede akıl galip gelmiş, hüküm ona göre verilmiştir.
Hissin akıl karşısındaki durumu ne ise, aklın vicdan karşısındaki du-rumu da odur. Vicdana ters düşen bir akılla amel edil-mez. Bir hakikatı vicdanen biliyor-
Kendi bedenini kendisinin yapmadığını "vicdanen" bilen insan, diğer bütün canlıların da kendilerine sahip olmadıklarını "aklen" bilir. Cansızlanın kendi lerine sahip olamayacaklann-dan zaten şüphesi yoktur.
sak, onun olmadığına dair getirilen bütün akli (!) deliller demagojiden ileri gitmez. Mesela, yaptığı-mız bir haksızlık için vicdanımız bizi rahatsız edi-yorsa, aklın ileri süreceği hiçbir özür, derdimize deva olmaz.
Insan birçok hakikatı vicdanen bilir. Görme, İşitmeden ne kadar farklı ise, vicdanen bilme de aklen kavramadan o kadar ayrıdır. Vicdanda kı-yas, mantık, fikir yürütme, hipotezler kurma yok-tur. O, bütün bunlara muhtaç olmaksızın hakikat-ları doğrudan bilir.
Maviyi yeşilden gözümüzle ayırt ettiği-miz halde, "şefkatin sevgiden" yahut "kor-kunun endişeden" farkını vicdanen biliriz.
278
Vicdan
Insan kendi varlığını da vicdanen bilir. Bu nun için düşünüp taşın masina, "acaba ben var mıyım, yok mu yum?" dive bir soru or taya atmasına ve so nunda "madem ki dü şünüyorum, öyle ise
nedir?
YanıtlaSilvanm" gibi manāsız de iller getirmesine ihtiyaç yoktur. Insan kendi var-l gibi, kendi sıfatlarını da yine vicdanen bilir. Hayatta olduğunu, ilmi, iradesi bulunduğunu, görmeye İşitmeye sahip olduğunu hep vicdanen
bilir. Bunlardan şüphe ettiği olmaz.
İnsan, gözüne inanmayabilir; "acaba yanlış mı görüyorum?" diye gözlerini ovuş-turup yeniden bakabilir. Keza, aklına da inanmayabilir; "yanlış mı anladım?" diye yeniden okuyabilir. Ama, vicdanı hususun-da, onun bildirdikleri hakkında böyle bir tereddüte düştüğü olmaz.
"İnsan kendi varlığını vicdanen bilir" dedik; ay-nı şekilde yine vicdanen bilir ki, "ben kendi bede-nimi kendim yapmadım, organlarımı yerli yerine şahsi irademle ve kudretinle takmadım". Bu hu-susta öyle bir yakîne sahiptir ki, asırlarca yaşasa, bunun aksi bir fikir hatırından, hayalinden geç-mez. Zira, vicdanın bilişi, ilimden öte, hissetmeden öte, bizzat yaşamaya dayanır.
Insan birçok hakikatı vicdanen bilir. Görme, işitmeden ne ka-dar farklı ise, vicdanen bilme de aklen kavramadarı o kadar ayrıdır. Vicdanda kryas, man-tık, fikir yürütme, hipotezler kurma yoktur.
Kendi bedenini kendisinin yapma-dığını "vicdanen" bilen insan, diğer bütün canlıla-rın da kendilerine sahip olmadıklarını "aklen" bi-lir. Cansızların kendilerine sahip olamayacakların-dan zaten şüphesi yoktur. Böylece vicdanda baş layan bir iman hareketi, akıldan ve duyu organla-rından da yardım alarak inkişaf eder. Ve insanı bütün eşyanın yegâne sahibine, Allah'a imana götürür.
Sözün özü: Her vicdan diyor ki, "Allah var"...
Ne insan başıboş bir divane... Ne şu âlem sa hipsiz bir fabrika... İnsanı bu tezgahta dokuyan biri var... Ve insan her şeyiyle Onun... Vicdanın vazifesi de Onu bildirmek...
279
DÜŞÜNCELER
YanıtlaSilNE SÖYLEDİĞİNİ, KİME SÖYLEDİĞİNİ VE NE ZAMAN SÖYLEDİĞİNİ UNUTMAI
HZ.EBUBEKİR (R.A.)
"ALLAH'TAN KORKAN DAN BAŞKA GÜVENİLİR KİMSE YOKTUR.
HZ.ÖMER (R.A.)
HAKLININ SEBATI, INAT DEĞİLDİR.
MUALLIM NACI
ULU ÇAMLAR, FIRTINALI DİYARLARDA YETİŞİR
CEMİL MERİÇ
EN KOMİK ŞEY, KENDİNİ KURTARAMAYANLARIN, ÜLKEYİ KURTARMAYA KALKIŞMASI...
GÜRBÜZ AZAK
SABIR, SEVİNCİN ANAHTARIDIR.
HZ.MEVLANA (K.S.)
DERDİMİZ, DAİMA ÖMRÜMÜZDEN ÇOK OLUR.
İZZET MOLLA
PAPAĞAN DA KONUŞUR, SÖZÜ İNSAN GİBİ, AMA ÖZÜ DEĞİL...
FUZÛLI
MEDENİYET, LÜZUMSUZ İHTİYAÇLARIN SONSUZ SAYIDA ARTMASIDIR.
MARK TWAIN
DELİLLERİ BELLİ OLAN ŞEY GİZLİ SAYILMAZ.
İ. GAZALİ (K.S.)
BİN BIN ZULME UĞRAGAN DA BİR
YanıtlaSilHZ. ALİ (K.V.)
BÜYÜK SERVETLER, KÜÇÜK İSRAFLARLA ERİR. KEMAL URAL
KÜÇÜK ŞEYLERE, GEREĞİNDEN ÇOK ÖNEM VERENLER, ELLERİNDEN BÜYÜK ŞEYLER GELMEYENLERDİR.
EFLATUN
DÜŞÜNCELER
DÜŞÜNEN ALDANMAZ. MEHMED KIRKINCI
DÜNYADA RAHAT YOKTUR, AMA SAADET VARDIR. ALAADDİN BAŞAR
GÖRMEK YENİLENMENİN BAŞLANGICIDIR.
H. MATISSE
BİLDİĞİMİZİ ZANNETMEMİZ, ÖĞRENMEMİZİN EN BÜYÜK DÜŞMANIDIR.
DR. C. BERNARD
İSLAMİYETİN PRATIĞI, HRİSTİYANLIĞIN ANCAK TEORİĞİDİR.
R. GRAUDY
GÖNLÜN GİTMEDİĞİ YERE, AYAKLAR DA GİTMİYOR.
SELİM GÜNDÜZALP
ZOR İŞ, ZAMANINDA YAPMADIĞIMIZ KOLAY ŞEYLERİN BİRİKMESİYLE OLUŞUR.
H. FORD
GEÇMIŞTEN IBRET ALIN, HAYRA
YanıtlaSilHZ. OSMAN (R.A.)
DÜŞÜNCE KARANLIĞINA IŞIK TUTANLARA - SELAM OLSUN.
HACI BEKTAŞ-I VELI
KARINCADAN İBRET ALAN, YAZDAN KIŞI HAZIRLAR.
ATASÖZÜ
İNSAN KÖR OLMADAN DA KARANLIKLARA GÖMÜLEBİLİR. KAZIM TAŞKENT
MANEVİ TAHRİBAT, MADDİ SİLAHLARLA ÖNLENEMEZ.
ALAADDİN BAŞAR
DÜŞÜNCELER
İNSAN YÜZLÜ PEK ÇOK ŞEYTAN VARDIR; HER ELE, EL VERMEMEK GEREK.
HZ. MEVLANA (K.S.)
SİYASETTE, YANLIŞ YOLA SAPANLAR HIZLI YÜRÜRLER. CENAP ŞEHABETTİN
İNSAN İSKELETİNİN ZENGİNİ FAKİRİ YOKTUR. CÜNEYD SUAVİ
BATI KÜLTÜRÜ DİYE, BATININ KÜFRÜNÜ, BOZUK FİKRİNİ YUTTURDULAR.
SÜLEYMAN HİLMİ TUNAHAN (R.H.)
YARININ İNSANLARI, BUGÜNLE OYALANMAMALI.
SEDAT TURAN
SAĞLIK İÇTEN DIŞADIR. İSMET ÖZEL
YALANCININ KALBL DILINDEN DAHA YALANCIDIR.
YanıtlaSilHZ OSMAN (RA)
MAL SARHOŞLUĞU İÇKİ SARHOŞLUĞUNDAN BETERDİR. HZ. ALI (KV)
ORMANLAR DEĞİL. INSANLAR YANIYOR. NECİP FAZIL KISAKÜREK
BÜTÜN YARGILAMALAR, ILAHI MAHKEMENİN SÖNÜK BİR TAKLİDİDİR.
ALİ İZZET BEGOVIς
KALP, TEMİZ KALDIKÇA GÜÇLÜDÜR. ALI SUAD
DÜŞÜNCELER
YAPILAN HER KÖTÜLÜK, ATILAN ZARARLI BİR TOHUMDUR HZ. MEVLANA (K.S.)
DÜŞMANIN AÇIK BIRAKTIĞI KAPILAR ONUN İSTEDİĞİ YERE ÇIKARE ÖRÜMCEKLER KENDİ AĞLARINA TAKILMAZLAR M. SELAHADDİN ŞİMŞEK
YOLA ÇIKANLAR OLDU. YOLDAN ÇIKANLAR OLDU..... HASAN AKAY
İSLÂM'IN DOĞRULARI, BAŞKALARININ YANLIŞLARINA BİR TEPKİDEN DOĞMAMIŞTIR. RASİM ÖZDENÖREN
HİÇ BİR SUÇLU. KENDİ YARGIÇLIĞINDAN KURTULAMAZ TWENALIS
DÜŞÜNDÜKLERİM
YanıtlaSilHâlimiz, istikbalimiz için bir duadır.
000
Allah'ın malını izni olmadığı halde kalbe koymamalı.
600
Başarı boş duranın değil, koşturanın hakkıdır.
000
Cevap sorunun açtığı pencereden görünür.
Müzik, Ruhun mu, Yoksa Nefsin mi Gıdasıdır?
YanıtlaSilİnsanoğlunda iki esas unsur olduğunu Themen herkes kabul etmektedir.
Ruh ve nefis...
Herşeyden evvel, ruh ve nefsi birbi-rinden ayırmak, bunların tezahürlerini göz önüne döktükten sonra, yukarıdaki soruyu cevaplamak gerekir.
Ilim, ruh ve nefis ile ilgili deney ve ölçme yapma imkânına sahip değildir. Ancak, dolaylı yoldan, yani ruh ve nef-sin insanda meydana getirdiği tesirleri inceleyerek sonuca varabilir. Nitekim bugün psikoloji ve parapsikoloji ilminin yaptığı şey budur. Mesela, uyku anında vücut üzerinde yapılan ölçme ve
11
incelemelerle, tamamen ruhî olayların bir sonucu olan rüyalar hakkında hü-kümler çıkarılması, bunlar arasında bu-lunmaktadır.
Müzik konusunda da ölçmeye daya-nan ve şimdiye kadar yapılması pek dü-şünülmemiş böyle bir deney yapmak mümkündür.
bugün bunun binlerce örneği sergilen-Aslında, deney gayesi güdülmeden mekte ve televizyonlardaki müzik şölen-lerinde çılgınca eğlenen binlerce insan görülmektedir. Siz buna gözlem ve ölç meyi eklerseniz, söz konusu araştırma gerçekleşmiş olur.
Seriatça bazi savtlar (sesler) helal, bazilan de haram kilinmiştir. Evet ulvi (manev hüzünleri, Rabbaril aşklan iras eden (veren, hatariatan) sesler, helaldir. Yetimine hüzünleri, nefsani sehevati tahrik eden sesler, haramdır. Seriatin (Kur'an ve hadislerin) tayin etmediği kısım ise, (o seslerin) senin ruhuna vicdanına yaptığ tesine göre hüküm alır. BEDİÜZZAMAN (Israt-ot-Pcaz)
YanıtlaSilAraştırmanın sadece gözlem safha-sinda bile bu insanların çoğunda cinsi duygularının kabardığı, dünyaya, zevk ve eğlenceye karşı isteklerinin arttığı görülecektir.
Deneyin ikinci kısmı olarak, aynu in sanlara ölüm ve ötesi hakkında seanslar venilip, bunları dini merasimlere soka rak ayrı gözlemleri yapmak mümkün dür. Mesela bir mevlit merasimi ve bir dini tören, bunlar için birer örnektir. Bu safhanın ilk deneyden son derece fark lı neticeler ortaya koyduğunu ve söz ko nusu toplantılara katılanların dünyaya ait aşırı isteklerinde ve hırslarında bir törpülenme ve zayıflama, vücutlarında bir gevşeme, streslerinde bir azalma; buna karşılık ahiret özlemlerinde, ya da ölüm ve ötesine ait korkularında kesin bir azalma olacağını görebilirsiniz.
Bundan sonra, yapılacak iş, deney lerin sonuçlarını yorumlayarak neticeye varmaktır.
Insan ruhu, daima ana-vatanı olan ahireti özler ve oranın hasretini çeker. Fakat belli bir zamana kadar vücut kafesinden çıkamadığı, ona bağlı olduğu için buna imkân bulamaz. Halbuki nefis, da ima rahatı ve huzuru arar, konforlu bir hayatı talep eder ve insanın benliğine o yönde tel kinlerde bulunur. Sonuç olarak insan, iki eğilimin
tesiri altına girer. Ve bunlardan hangisi baskan gelirse, o yöne zorlanır.
Bugün kirlian fotoğrafçılığı ile ruh ve nefse ait tesirlerin fotoğrafları çekilebil manlarda çekilmişse, vücuttaki statik elektriğin fazlalığı açıkça görülmektedir Koyu kırmızı renkleriyle, normal bon yeye ait fotoğraflardan ayrılmaktadır Kirlian fotoğrafçılığı, müzikle alakalı de neylere de uygulanabilir. "Ben gözümle görmediğime inanmam" diyenler bunu bilhassa yapmalıdır. mektedir. Bu resimler eğer nefsani ar zuların yoğun olduğu sıralarda veya in sarıların öfkeli ya da sinirli olduğu za
Pozitif bilimden başkasını ilinden saymayanlara son söz olarak diyebiliriz ki
"Müzik ruhun gıdasıdır" sözü bilgisa lik, veya bir dil sürçmesi sonunda söy lenmiş, ilmi görüşlere uymayan subjek tif değerlendirmelerden ileri geçemez Ancak, insanda llaht duygular uyandıran mo zik türlerini de költen inkar etmek doğru değil dir. Insaru Allah'a (cc) ve llahi değerlere yoldag tıran ilahi ve manlar gi bi müzik türleri, nefsin değil ruhun gelas dav muna girebilir.
O zaman adı münk olsa bile, bundan nefia değil ruh gıdalanıyor demek tir
117
YÜKSELMEK İÇİN YORULMAK GEREK.
YanıtlaSilHZ. ALI (K.V.)
KÖTÜ HALİNİ DEĞİŞTİRİRSEN İYİ OLURSUN.
HZ. A. GEYLANÎ (K.S.)
INSANIN KANADI, GAYRETİDİR.
HZ. MEVLANA (K.5.)
YARABBİ, SANA HAMDEDEBİLDİĞİM İÇİN DE HAMDEDERİMI...
NECİP FAZIL
HEP ISABET EDENE HİÇ TESADÜF DENİR Mİ?
M. SELAHADDİN ŞİMŞEK
DÜŞÜNCELER
GÜNEŞİ TAKİP EDEN KARANLIKTA KALMAZ
AKİF CEMİL
GÜCÜMÜZÜ HIRLAŞMAK İÇİN DEĞİL, BİRLEŞMEK İÇİN HARCAMALIYIZI...
MALCOLM X
HİDAYET, KALP GÖZÜNÜN AÇILMASIDIR.
ALAADDİN BAŞAR
İNŞA TEMELDEN BAŞLAR YIKIM İSE TEPEDEN.
AHMED SELİM
ANCAK ALLAH'A İNANDIĞIM ZAMAN, YAŞADIĞIMI ANLADIM.
TOLSTOY
KABAHAT YALNIZCA BİR TARAFTA OLSAYDI, KAVGALAR UZUN SÜRMEZDİ.
LA ROCHEFOUCAULD
HERKES HERKESE BİR LOKMA BİR ŞEY VEREBİLİR, AMA BOĞAZ BAĞIŞLAMAK ALLAH'A MAHSUSTUR.
YanıtlaSilHZ. MEVLANA (K.S.)
İSRAF, BAŞKASININ HAKKINI KENDİ NAMINA KULLANMAKTIR.
AHMED ULUKAYA
BİZ, KATİLLERİ YALNIZ ELİ SİLAHLI SANIRIZ. KAZIM KARABEKİR
HERKESİN İÇİNDE, DOĞRU OLANA EĞRİ BAKAN BİR GÖZ VARDIR.
MİMAR SİNAN
DÜŞÜNCELER
ÖMÜR BU KADAR KISA İKE AMELLERİ KISALTIP, EMELLERİ UZATMAI ZEMAHŞERİ
GENÇLİK ÇABUK GEÇER DERLER, MAALESEF İHTİYARLIK DA ÖYLE... CENAP ŞEHABETTİN
İNSAN, YALNIZKEN AĞLAYABİLİR, AMA GÜLEMEZI TEVHİDE DÖMBEKÇİ
BİR 'VAR'DAN GELEN BUNCA VARLIK, BİR YOK'A NASIL SIĞAR?
NECİP FAZIL
İNSANLARIN UYKULARI, ÖDEVLERİNİ UNUTTUKLARI NİSPETTE DELİKSİZ OLUR.
R. CARUDI
IR ERKEK YETİŞTİREN
YanıtlaSilIR KİŞİYİ YETİŞTİRMİŞ OLUR.
İR KADINI YETİŞTİREN
İR AİLE YETİŞTİRMİŞ OLUR
n 12
YanıtlaSilDÜŞÜNDÜKLERİM
Fırsatları bekleyenler değil, kovalayanlar yakalar.
000
Yolsuzluk, yolunu kaybetmişlerin yoludur.
009
Hisler konuşunca, aklın dili tutulur.
000
Ahireti unutmuş bir halde yaşayan insanın gözünde, dünya menfaatleri büyüktür. Çünki kıyas yapma imkânını kaybetmiştir.
Bu yorum yazar tarafından silindi.
YanıtlaSilHAK'LA OLMAK, EMRİNE UYMAK DEMEKTİR.
YanıtlaSilHZ. A. GEYLANÎ (K.S.)
ALLAH'I BULAN
NEYİ KAYBEDER;
O'NU KAYBEDEN
NEYİ KAZANIR?
ATAULLAH İSKENDERÎ (K.5.)
EN İYİ NASİHAT GÜZEL ÖRNEK OLMAKTIR.
MALCOLM X
INSANLAR, PUTLAŞTIRDIKLARI İLE CEZALANDIRILIRLARI
ERSİN GÜRDOĞAN
DÜŞÜNCELER
DÜNYAYI ZİNDAN GİBİ GÖREN İNSANIN, GÖNLÜ ÖLMÜŞTÜRI
M. IKBAL
AĞAÇ KURUMAMIŞSA
İNANMAMAK, AHİRETE GİTMEYE DEĞİL, CENNETE GİRMEYE MANİDİR.
ALAADDİN BAŞAR
GÜRÜLTÜ İÇİN, AKORDU BOZMAK YETER.
SHAKESPEARE
BİR ÖMÜR Kİ BANA YETMEZ ŞEYTAN İLE PAYLAŞAMAMI...
SEDAD TURAN
GEZEGENLER BOŞLUKTA DEĞİL; ALLAH'IN TAYİN ETTIĞI YERDEDİR.
HÜSEYİN ECE
"İKRA" (OKU!) EMRİ NE DEMEK ?
YanıtlaSilIlk emir, "oku" idi; doğru. Sözlük kitap anlamıyla satırdan değil sadırdan oku konuşuluyor nan anlamına gelen Kur'an, "ik-vermişti; doğru. Ama nazil olan o ilk aye Yüce ra/oku" emriyle nazil olmaya başla emri tin, okumayı ve düşünmeyi çoğu kez unuttuğumuz bir devamı da vardı
"İkra bismi Rabbik..." Yani, "Rabbinin adıyla oku". Bir sonraki ke lime de okununca, "okumak"tan kasıt
Delki yüz, belki bin kez duymuşuz dur. Nerede ve ne zaman okuma, ilim vs. üzerine dinimiz de okumaya büyük önem sa, muhakkak şu da söylenir: " miştir. Nitekim, Kur'an'ın ilk 'Oku!" olmuştur."
Doğrudur. Kur'an'ın ilk emri oku-maktır. Ne var ki, bu llâhî emre pek uyduğumuzu söylemek mümkün gö zükmüyor. Zira, bu ilk Kur'ani ke-limenin devamını olsun okumayı, hemen her zaman ihmal ediyo-ruz.
Ümmi Peygambere (a.s.m.) ve O'nun elçiliğiyle hepimize gelen "Oku!" emrinden kasıt nedir? Okuma-yazma bilmek midir? Me-selå Hz. Peygamber bu emre mu-hatap olur olmaz okuma-yazma kurslarına mı gitmiştir? Değilse, "Oku!" emrinden aldığı ders ne-dir?
Hem bu emir, "Ne okudu-ğun, nasıl okuduğun önemli değil, yeter ki oku" anlamına mı gelir?
Bütün bu soruların cevabını bulmak için ne tarih, ne siyer ki-taplarını karıştırmak gerekiyor; ne de uzun uzun düşünmek... Aksine, bu soruların cevabını bul-mak için, küçük, çok küçük bir gayret gerekiyor. Sadece "ikrå" ile başlayan bu ayetin diğer üç, hatta iki cümlesini okumak, "ik-ra", yani "oku" emriyle kastedile-nin ne olduğunu anlamaya yeti-yor.
204
kar kendisine verildiği Hz. Peygam (am.) o andan sonra her ani, her Rabbinin adıyla okuma cehdiyle odrulmuştu. Öyle ki, Alman şair Ril-deyimiyle, meleklerin bile hay kalhığı bir okumayı bu.
YanıtlaSilne olduğu açıkça anlaşılıyordu
İkra bismi Rabbikellezi ha-lák." Yâni, "Yaratan Rabbinin adıyla oku,"
Sözün kısası, rastgele bir "okuma" değildi Kur'an'ın kasdı. Muhakkak ya zal bir kitabı okumak da değildi. İster bir kitabı okusun, ister hafızasına ya-złmış bir sözü okusun, ister her cüm-lesi ve her bir harfi ayı bir güzellik ve
hikmet yüklü käinat kitabını okusun. Yaratan Rabbinin adıyla" okumaktı. Oysa, onca okullar, okumaklar,
dergiler ve kitablar arasında özellikle bu vurguyu atlıyoruz. Nasıl okuduğu muzu düşünmeden; akıl ve kalbimizi bu noktada, "yaratan Rabbinin adıyla" okuma hususunda eğitmeden, her hangi bir okumayla bu İlahi emre uy-muş olduğumuzu sanıyoruz.
Halbuki, bu emrin ilk kez kendisine verildiği Hz. Peygamber (a.s.m.) ayeti tam da bu mānāda okumuş; ve o an-dan sonra her anı, herşeyi "Rabbinin adıyla" okuma cehdiyle yoğrulmuştu. Öyle ki, Alman şair Rilke'nin deyimiy-le, "meleklerin bile hayran kaldı-ğı" bir okumaydı bu. O, ümmi bir peygamberdi, okuma yazma bilmiyor-du. Ama kainat kitabını, fıtrat kitabını, Kur'an'ı en güzel o okumuştu...
Çünkü, yalnız âyetin ilk kelimesini değil, tamamını okumuştu...
"Yaratan Rabbinin adıyla ku"muştu...
ASR-I SAADETTEN
Sorular
Cevaplar
MÜSLÜMAN OLMADAN ÖN-CE YAPILAN AMELLERE SEVAP VAR MI?
Hakim Ibn Hızam Rasûlüllah'a (s.a.v.):
-Yå Rasûlallah! Benim cahiliye devrinde sadaka vermek, köle azat etmek yahut akrabaya yardım et-mek suretiyle ibadet görevimi yeri-ne getirdiğim bazı işlerim var. Bun-larda bana ecir var mı? diye sordu.
Rasûlüllah (s.a.v.) cevap verdi: -"Sen eskiden yaptığın hayır-larla Müslüman oldun." (Müslim, Iman, 195)
KADININ KOCASI ÜZERİNDE-Kİ HAKLARI NELERDİR?
Rasûlüllah'a (s.a.v.) soruldu:
-Kadınlarımız hakkında ne buyurursun?
Rasûlüllah (s.a.v.) buyurdu ki
-"Onlara, yediklerinizden ye-dirin, giydiklerinizden giydirin ve onlara vurmayın ve onları çirkin-likle nitelemeyin."
AKILLILAR, ÖNCEDEN FERYAD EDER. HZ. MEVLANA (K.S.)
YanıtlaSilBİNLERCE KAZANÇ SAĞLADILAR; FAKAT BU KAZANÇLA EVLERİNİ GENİŞLETTİLER, KABİRLERİNİ DARALTTILAR.
HASSAN BİN SABİT
EY BÜTÜN GECE SABAHA KADAR UYUYAN ZAVALLI, YARIN YATACAĞIN KARANLIK TOPRAĞA DA BİR KANDİL YAKI FERİDÜDDİN ATTAR
ÖLÇÜLERE MAHKUM AKILLAR, "ÖLÇÜLEMEYENİ NASIL ANLAR. ÖMER SEVİNÇGÜL
DÜŞÜNCELER
ALENİ NASİHAT, NASIHAT DEĞİL TEŞHİRDİR. IMAM-1 GAZALI
BİR ANNENİN GÖZLERİ HERŞEYİ GÖRMEZ.
M. PAGNOL
DOĞRU BİR FİKRİN ANLAŞILMAMASI, ONU ÇAĞIN DIŞINA DEĞİL, BELKİ DE ÜSTÜNE ÇIKARIR. ENGİN GÜNDOĞAR
DÜN GEÇTİ, YARIN DAHA GELMEDİ, HESABINI BİR NEFES ÜZERİNE YAP! SADİ-İ ŞİRAZİ
İYİLER, DÜŞMANSIZ OLMAZ A. MANZONI
İNSANLARI İNANDIKLARI BİR ŞEYE İNANDIRMAKTAN ŞEYLERDEN VAZGEÇİRMEK, DAHA ZORDUR. E. RENAN
ALİMİN SÜRÇMESİYLE ALEM SÜRÇER.
YanıtlaSilHZ. ÖMER (R.A.)
EN BÜYÜK FELAKET, SONSUZ SAADETTEN MAHRUM OLMAKTIR.
HZ. A. GEYLANÎ (K.S.)
HAK'TAN BAHAR FERMANI GELMEDİKÇE,
TOPRAK SIRRINI AÇMAZ.
HZ. MEVLANA (K.S.)
HER BÜYÜK, ADAMDIR AMA HER ADAM BÜYÜK DEĞİL.
VEHBİ SINMAZ
1
2
3
YARIŞLAR TEKRARLANSAYDI KAZANAMAYAN KALMAZDI.
G. ADE
DÜŞÜNCELER
HAYATI KAYBETMEKTEN DAHA ACI BİRŞEY VARDIR: YAŞAMANIN MANASINI
BURHAN TOPRAK
INSAN MEZARDAN DÖNEMEZ AMA HATADAN DÖNEBİLİR. SOLJENİTSİN
MÜSLÜMAN, ÇAĞIN GÖZÜYLE İSLÂM'A BAKMAZ, İSLÂM'IN GÖZÜYLE ÇAĞA BAKAR.
RASİM ÖZDENÖREN
BİR ESERİ, YALNIZ YAZAN DEĞİL OKUYAN DA KEŞFEDER.
PEYAMİ SAFA
"DAHA SONRA"NIN SONU YOKTUR.
M. DRUMEŞ
DÜŞÜNCELER
YanıtlaSilTARİHSİZ TEKAMÜL OLMAZ
PEYAMI SAFA
PARA, GÜBRE GİBİDİR, YAYILMADIKÇA
PEK İŞE YARAMAZ
BACON
ASLANI TİLKİ HALİNE GETİREN, İHTİYAÇTIR.
ŞAİR İŞKİ
CEHALETTEN KURTULMANIN YOLU, BAZI ŞEYLERİN CAHILI OLMAKTAN GEÇER.
İSMET ÖZEL
HER VERDİĞİMİZ BİZİM OLUR.
G. GRANVILLE
ÖYLE HOROZLAR VARDIR Kİ, ÖTTÜKLERİ İÇİN GÜNEŞİN DOĞDUĞUNU SANIRLAR.
G. DUMANT
LÜTFETTİĞİN ADAMIN EFENDİSİSİN:
LÜTFUNU GÖRDÜĞÜN ADAMIN KÖLESİSİN; LÜTFUNU BEKLEMEDİĞİN ADAMLA EŞİTSİN.
HZ. ALI (K.V.)
RASTGELE KONUŞMAK AKLIN İSRAFIDIR.
ALAADDİN BAŞAR
INSANDAN İNSANA ŞÜKÜR Kİ FARK VAR.
SEZAİ KARAKOÇ
ELİ GÖRMEYEN KİŞİ, YAZIYI KALEM YAZDI SANIR.
HZ. MEVLANA (K.S.)
DÜŞÜNDÜKLERİM
YanıtlaSilPeşin hükümlerin hükmü yokturl
...
Herkesin nefsi kendi sikletincedir. "Allah herkese kaldırabileceğini yükler."
Bir gedik, bin düşman davet eder.
Karanlık, ışığın sermayesi olamaz.
600
Şükretmek için yemeyen doymaz!...
INANCA TUZAK KURAN
YanıtlaSilSORULAR VE CEVAPLARI-2
Gerçeğe Dogru
4
INANCA TUZAK KURAN SORULAR VE CEVAPLARI-1
YanıtlaSilGerçeğe Dogru
3
840
YanıtlaSilDELAL I HAYRAT SERHI
Muhammed'e salât cyle: Cömertliğinin sayısı kadar.
Ey yardim edenlerin hayırlısı, cömertliğin ve insanın, lütfun ve keremin sayısı kadar muttakilerin imamı Resulüllah SA efendimiz üzerine sayısız salât ederek şanını mükerrem eyle.
Muhammed'e salat cyle: Semalarının adedi kadar..
Yani: Göklerin sayısı kadar..
Bir baska manaya gore: Göklerin cüzleri ve cevherlerinin tek tek sayısınca Habib-1 Huda kıyamet gününün şefaatcısı Resulüllah SA. uzerine salât inzal ederek zatını muazzez eyle.
Muhammed'e salât eyle: Yerinin sayısı kadar..
Yerlerin kendisi, yahut yerlerin bütün cüzleri sayısınca, şefaatçı miz Resulüllah S.A. efendimize salát ederek kendisini mükerrem eyle.
Muhammed'e salât eyle: Ydi semanda yarattığın meleklerin sayısı kadar..
Işbu meleklerin sayısı kadar, Resulüllah S.A. efendimize salât ede rek, zatını muazzez ve muhterem eyle.
Muhammed'e salåt eyle: Yerinde yarattığın cin, insan ve bun. ların dışında kalan vahşi hayvan, kuş ve bunların dışında kalanların
sayısınca.. Yani: Canlı, cansız nekadar mahlukatın varsa.. bunların tüm sa-yıları kadar Resulüllah S.A. efendimize salât ederek şanını iclâl eyle.
Muhammed'e salât eyle: Gayb ilminde kalemin yürümüş oldu-ğu ve kıyamete kadar da yürüyecek olduğu şeylerin sayısı kadar.
Demek olur ki: Resulullah S.A. efendimize olmuş ve olacakların sayısı kadar salåt ederek, yüce şanına faziletler ihsan eyle. Bol ve yeteri kadar... Bilhassa, Levh-ü Mahfuz'da kalemin yazıp durdukları sayica..
Muhammed'e salât eyle: Katre ve yağmur adedi kadar..
Yani: Bütün suların damlaları ve yağmur tanelerinin sayısı ka-dar Resulüllah S.A. efendimize salát ederek, şanını pek faziletli eyle.
Muhammed'e salât cyle: Sana şükredenlerin, sana hamd eden-lerin, seni TEHLİL edenlerin, seni TEMCİD edenlerin, Yüce Za-tının Allah olduğuna şehadet edenlerin sayısı kadar..
Bu cümlede geçen:
TEHLİL
Lafzı, ile anlatılanlar şu manayadır:
Allah'tan başka ilah yoktur. (La ilahe illallah.)
Diyerek, Yüce Hakkı tevhid edip birleyenler..
TEMCID.
Tabirinden ise çıkan mana şudur:
Sen Hamid'sin, Mecid'sin. (İnneke Hamidün Mecid.)
Deyip zatının yüceliğini ve daima sena edildiğini ikrar edenler. Muhammed'e salât eyle: Sen ve meleklerinin ona getirdikleri olz salavat sayısımca..
KARA DAVUD
YanıtlaSilمَا خَلَفَ في سبع سمواتِكَ مِن مَلْككَ وسلام عَلَى مُحَمَّدٍ عَدَدَ مَا خَلَقَ لَا أَرَضِيكَ مِنَ الجن وَالإِنسَ وَغَيْرِهِمَا مِنَ الوَحْشِ وَالطَّيْرِ وَغَيْرُه) وَصَلِّ عَلَى مُحَمَّدٍ عَدَدَ مَا جَرَيْدُ القَلَمَ فِي عِلم لِمَات وما يجري إلى يَوْمِ القِيمَةِ وَصَلَ عَلى يد القَطِير وَالْمَقَت وَصَلِّ عَلَى مُحَمَّدٍ عَدَدَ مَنْ عهْدُكَ ويشكُرُكَ وَيُهْلِكَ وَيُجِدُكَ وَيَشْهَدُ انَكَ أَنتَ اللهُ وَصَلِّ عَلَى مُحَمَّدٍ عَدَدَ مَا صَلَّيْتَ عَلَيْهِ أَنتَ وَمَلْتَكَكَ وَصَلَ عَلَى مُحَمَّدٍ عَدَدَ مَنْ صَلَّى عَلَيْهِ مِنْ خَلْقِكَ وَصَلِّ عَلَى مُحَمَّدٍ عَدَدَ مَنْ لَمْ يُصَلِ عَلَيْهِ مِنْ خَلْقِكَ وَصَلِّ عَلَى مُحَمَّدٍ عَدَدَ الْحَالِ والرِّمَالِ وَالحَصَى وَصَل عَلَى مُحَمد عَدَدَ الشعر وأَوْرَاقَهَا وَالمَدَرِ وَأَثْقَالِهَا وَصَلَ عَلَى مُحَمَّدٍ
841
mahalakte fiseb'i semavatike min meläiketike ve salli alâ Muhammedin adede mahalakte fiarzike minel-cinni vel insi ve gayrihima minel vahşi vet Layri ve gayrihima ve salli alâ Mu hammedin adede macera bihil-kalemü fiilmi gaybike ve mayecri bihi ili yevm'il kıyameti ve salli alá Muham medin aded'el-katri vel matari ve sal. li alâ Muhammedin adede men yahme düke ve yeşkürüke ve yühellülüke ve yümeccidüke ve yeşhedü enneke entel lahu ve salli alâ Muhammedin adede masalleyte aleyhi ente ve meläiketüke ve salli alâ Muhammedin adede men salla aleyhi min halkıke ve salli alâ Muhammedin adede men lemyusalli aleyhi min halkıke ve salli alá Muham medin aded'el-cibali ver rimali vel ha sa ve salli alâ Muhammedin aded'es şeceri ve evrakıha vel mederi ve es-kaliha ve salli alâ Muhammedin
Muhammed'e salåt eyle; yedi semanda yarattığın meleklerin sayısı kadar.
Muhammed'e salát eyle; yerinde yarattığın cin, insan ve bunların dışında kalan vahşi hayvan kuş ve bunların dışında kalanların sayısınca...
Muhammed'e salåt eyle; gayb ilminde kalemin yürümüş olduğu ve kıyamete kadar da yürüyecek olduğu şeylerin sayısı kadar...
Muhammed'e salât eyle; katre ve yağmur adedi kadar...
Muhammed'e salåt evle; sana hamd edenlerin, sana şükredenlerin, seni teh Iil edenlerin, seni temcid edenlerin, yüce zatının Allah olduğuna şehadet edenlerin sayısı kadar..
Muhammed'e salåt eyle; senin ve meleklerin ona getirdiğiniz salavat sa
yisinca.. Mubammed'e salât eyle; halkından onun üzerine salát edenlerin sayısı ka
dar.. Muhammed'e salát eyle; kendisine halkından salåt getirmeyenlerin sayısı ka
dar.. Muhammed'c salát cyle: dağların, kumların, çakıl taşların sayısı kadar..
Muhammed'e salåt eyle; ağaç ve yaprakları, meder ve ağırlıkları sayısınca..
(Devaru: 843. Sayfada)
642
YanıtlaSilDELAIL-1 HAYRAT ŞERHI
Kısaca şu demeğe gelir:
Yüce zatın ve meleklerin Resulüllah S.A. efendimize getirdiği. niz salāt mikdarı salat ederek, yüce kadrini muazzez eyle.
Muhammed'e salât eyle: Halkından onun üzerine salát eden-lerin sayısı kadar..
okunan salavat-1 serife mikdarınca salât ederek, zatını pek şerefli kil Yani: Halk tarafından, hidayet nuru Resulüllah S.A. efendimize
Muhammed'e salat eyle: Kendisine halkından salát getirme-yenlerin sayısı kadar..
Yani: Resulüllah S.A. efendimize salât, getirmeyenlerin sayısı ka-dar salát ederek, zatını muhterem eyle.
Muhammed'e salât eyle: Dağların, kumların, çakıl taşlarının sayısı kadar..
Böylece, Resulüllah S.A. efendimize faziletler ihsan edip zatını pek değerli kıl.
Muhammed'e salât eyle: Ağaç ve yaprakları, MEDER ve ağırlıkları sayısınca..
Bu cümlede geçen:
MEDER..
Tabirinden murad, yer toprağından imal edilen şeylerdir. Meselă: Tuğla, kiremit, kerpiç ve benzeri şeyler..
Ağırlıklar..
Tabirinden murad ise.. yerin içinde bulunan madenler, hazineler, kayalar ve benzeri şeylerdir.
İşte.. bütün bunların sayısı kadar Resulüllah S.A. efendimize sa-lât ederek zatını muazzez ve muhterem eyle.
Muhammed'e salât eyle: Her sene ve onda yarattıkların, onda ölenlerin sayısı kadar..
Allahım, böylece, Resulüllah S.A. efendimize tam bir salåt ederek, şanını muazzez ve muhterem eyle.
Muhammed'e salât eyle: Kıyamete kadar her gün yarattığın ve onda ölenlerin sayısınca..
Allahım, işbu mikdar Resulüllah S.A. efendimize salât ederek muhterem eyle. Allahım.
Ya Allah, şanı büyük, nimeti her şeye şamil, kendisinden başka lâh olmayan Allahım.
Muhammed'e salât eyle: Yerle sema arası cereyan eden bulut-ların sayısı..
Bir manaya göre:
Yerle sema arasında kayıp giden şeyler sayısınca..
Ve.. yağdırdıkları suların sayısı kadar..
Böylece, Resulüllah S.A. efendimizi kereme nail eyle.
- Muhammed'e salât eyle: Arzın şarklarında, garplarında, içinde ve kablesinde teshir edilen rüzgârların sayısı kadar salât eyle.
KARA DAVUD
YanıtlaSil843
عدد كل سَيَةٍ وَمَا تَخْلق فيها وَمَا يَمُون فيها وَصَلِّ عَلَى مُحَمَّدٍ عَدَدَ مَا تَخْلَقَ كُلَّ يَوْمٍ وَمَا يَمُوتُ فيهِ إِلَى يَوْمِ القِسَمَ اللَّهُمَّ وَصَلِّ عَلَى مَا قَدَهُ التهابِ الْجَارِيهِ مَا بَينَ السَّمَاءِ وَالأَرْضِ وَمَان مِنَ الْمَياءُ وَصَلَ عَلَى مُحَمد عَدَدَ الرباح الموان لمَشَارِقِ الأَرْضِ وَمَغَازِيهَا وَجَوْفَهَا وَقَالَتِها وَصَلِّ عَلَى مُحَمَّدٍ عَدَدَ نَجُومِ السَّمَاءِ وَصَلِّ عَلَى محمد عَدَدَ مَا خَلَقْتَ فِي بِمَارِكَ مِنَ الْحَيَاب القدر وَالمِيَاءُ وَالرَّمَالِ وَغَيْرِ ذَلِكَ وَصَل عَلَى دَة النَّبَاتِ وَالْحَصَى وَصَلِّ عَلَى محمد عَدَدَ النمل وَصَل عَلَى مُحَمَّدٍ عَدَدَ الْمَيَاءِ الْعَذَبَةِ وَصَل عَلَى محمد عَدَدَ الْمِيَاءِ الحَمَةِ وَصَلِّ عَلَى مُحَمَّدٍ عَدَدَ مَكَ على جَمِيعَ خَلْقِكَ وَصَلِّ عَلَى مُحَمد عَدَدَ يَفْمَتِكَ
adede külli senetin ve matahluku fiha ve mayemutü fiha ve salli alâ Muham medin adede matahluku külle yevmin ve mayemutü fihi ilå yevm'il-kuyameti.
Allahumme ve salli alâ Muham medin adedes schab'il-cariyeti mabeyn es semai vel arzi ve matemturu minel miyahi ve salli alâ Muhammedin aded'er riyah'il müsahharati fi mesa rik'il arzı ve meğaribiha ve cevfiha ve kabletiha ve salli alâ Muhammedin adede nücum is semai ve salli alâ Mu-hammedin edede mahalakte fibiharike minel hitani ved devabbi vel miyahi ver-rimali ve gayri zalike ve salli ala Muhammedin adeden nebati vel-hasa ve salli alâ Muhammedin aded'en-nem-Ii ve salli alâ Muhammedin aded'el miyah'il-azbeti ve salli alâ Muhamme din adede el-miyah'il-milhati ve salli alå Muhammedin adede ni'metike alå cemii halkıke ve salli alâ Muhamme din adede nikmetike
Mahammed'e salát eyle; her sene ve onda yarattıkların, onda ölenlerin sa yısı kadar..
Muhammed'e salät eyle; kıyamete kadar her gün yarattığın ve onda ölenle-rin sayısınca..
Allahıın, Muhammed'e salát eyle; yerle sema arası cereyan eden bulutların savısı, yağdırdıkları suların sayısı kadar...
Muhammed'e salat eyle; arzın şarklarında, garplarında, İçindee ve kablesinde teshir edilen rüzgarların sayısı kadar.
Muhammed'e salát eyle; semada yıldızların sayısı kadar..
Muhammed'e salát eyle; denizlerinde yarattığın balık, sair canlı hayvan, su-far,
kumlar ve bunlardan başka yarattığın şeylerin sayısı kadar..
dar..
Muhammed'e salåt eyle; bitkiler, taşlar sayısınca..
Muhammed'e salât eyle; karıncaların sayısınca..
Muhammed'e salât eyle; tatlı suların sayısı kadar...
Muhammed'e salát eyle; tuzlu suların sayısı kadar..
Muhammed'e salát eşle; bütün halkına ihsan ettiğin nimetlerin sayısı ka
(Devamı: 845. Sayfada)
İnsanın kusurlarını sayan düşmanlarından edeceği istifade, kendisini öven dostlarından gelecek fay-dadan büyüktür.
YanıtlaSil"Şimdi sizden bir kere daha bütün cihana yayılmış şanınızı, şöhretinizi doğrulayacak merdâne hareketler diler. Bugün heybe-tinizle titreyen şu Bursa, muzaffer olacak şanlı sancağımızın düşman içlerine doğru gitmesini, bundan sonra hiçbir düşman dur-duramayacaktır! Elde edeceğimiz şanlı bir galebe, bütün dünyada Allah'ın birliğini yay-mamıza sebep olacaktır. İnsan ömrü uzun olsa bile, bilmez misiniz ki, ebedî değildir. Ne yaparsak yapalım bir gün biter, hayat nihayet bulur. Baki kalacak olan Yüce Al-lah'tır. Allah için Cennet'e varmak isteyen-lere, işte fırsat. Allah Allah diyerek vazifenizi yapınız ve savlet eyleyiniz!"
Fırsat elde iken çok amel kazan, Ruh kafesten bir gün uçar elbette! Cezasını görür zulmedip azan, Gelen fırsat kalmaz, kaçar elbette!
Nefis ihanetten hiç geri kalmaz, Bin nasihat etsen bir tane almaz, Kimsenin ettiği kimseye kalmaz. Herkes ektiğini biçer elbette!
Yalın ayak, başı açık durulur! Hesap günü elbet suâl sorulur. Günahlar tartılır mizan kurulur, Orda haklı hakkın alır elbette!
Bu ümmete geldi Mevlâ'dan hitap, Günahkâr olanlar, veremez cevap, Kimine lûtf olur kimine azap. Cennet, cehennem Hak, dolar elbette!
C
C
ㅏ
le
g
Dost olasın Hakk'a yakın olana, İtikâdı doğru halis kalana, Olup bitenlerden ibret alana. Mahşerde şefâat olur elbette
Yanlarında büyüdüğü amcacığını çok jvi tanıyordu. Bu duydukları karşısında ise
d 0
da ۲۱۱
luti uçs rak
Ot topla ye, namert ekmeği yeme, Gün olur başına kakar demişler!
YanıtlaSilİnsanın kusurlarını sayan düşmanlarından edeceği istifade, kendisini öven dostlarından gelecek fay-dadan büyüktür.
DOĞAN BEY
17
Yazan: Ragıp Karadayı / ragip.karadayi.ihlas@gmail.com
r-
YanıtlaSilaya eği
y
Yazan: Ragip Karadayı/ragip.karadayi.ihlas@gmail.com
ana ak
metanetine, güzel ahlakına, kararlı duruşu-na hayranlığı bir kat daha artmıştı. Elbette insanoğlu noksan oğluydu. Bulanık sularda balık avlanmazdı. Her söylenende doğru ve yanlışlar olabilirdi. Zamanında yanlış görünenler tarihin şahitliğiyle temize çıka-cak, elbet hak yerini bulacaktı.
Doğan Bey; "Anlatılanlar hakkında yeteri kadar malumat sahibi olmasam da bah-settiği mevzuları sık sık duyuyor, hazırlıklı olmanın ehemmiyetini iyice anlıyorum." dedi. Amcası sayesinde az çok yaşanılan hadiselere hâkimdi ama işin büyüklüğünü yeni hissetmişti. Dolayısıyla okudukları, dinledikleri içini parçaladı ve devletine, mil-letine Süleyman Çelebi amcacığına duydu-ğu muhabbet ve hürmet artarak tazelendi.
"Olanlara lakayt kalmayacağım. Bilhassa dedikoduların aslını öğreneceğim, ismi ge-çen şahsiyetler hakkında malumat sahibi. olacağım..." diyordu Doğan Bey.
Dedesi demiş ki, benim dedeme; Tuz ekmek bilmeze derdini deme! Ot topla ye, namert ekmeği yeme, Gün olur başına kakar demişler!
İnsanın kusurlarını sayan düşmanların-dan edeceği istifade, kendisini öven dostla rından gelecek faydadan büyüktür.
ne işi olur?"
YanıtlaSilalîfe Hârun Reşid, bir akşam üzeri vezîriyle birlikte Fu-dayl bin İyâd hazretlerinin kapısını çaldılar. O, içerden sordu.
"Kimsiniz?"
Vezîr seslendi:
"Sultanımız seni ziyarete geldi. Kapı-yı aç kı kendisini daha fazla bekletme-yelim" dedi.
Hazret-i Fudayl;
"Sultanın benimle işi olmaz, be-nim desultânla hiç işim olmaz, lüt-fen meşgul etmeyin!" dedi.
Halîfenin hoşuna gitti.
Vezîrn kulağına eğilip;
"Aradığım, işte budur" dedi.
Ancak kapı açılmıyordu.
Vezîş seslendi yine:
"Ey Fudayl! Aç kapıyı!"
Hazret-i Fudayl;
"Ber açmam. Ama siz zorla gire-cekseniz, onu bilemem" dedi.
Yaşlı annesi;
"Aç oğlum" deyince açtı.
Onlaı girince kandili söndürüp;
"Gözüm, dünyâ ehli birini görme-sin" buyurdu.
O, "dünyâ Sultânı"ydı.
Bu, 'gönüller Sultânı."
Hârın Reşid;
"Ey Fudayl! Bir nasîhatini almak için kapına geldim" dedi.
Hazret-i Fudayl, onun elini tutup; "Ne yumuşak el, bâri Cehennemde yan-masa" buyurdu.
Hârın Reşid ağladı!
O, sözüne devâmla;
"Ey Hârun! Sen milletin Sultânısın. Amabilesin ki, asıl Sultanlık, kendi nefsine Sultân olabilmektir" buyurdu.
Her varlığın yaratıcısı Allahü teâlâdır
YanıtlaSilVEHBİ TÜLEK YOLUMUZU AYDINLATANLAR
vehbi.tulek@tg.com.tr
Her üstünlük, her kemål sıfat, Allahü teâlâ-nındır. O'nda, hiçbir noksan sıfat yoktur.
Asilerin, günah işleyenlerin hepsini Cennete koysa, fadlına, ihsanına yakışır. İtaat, ibadet edenlerin hepsini Cehenneme atsa, adalete muhalif olmaz. Fakat, Müslümanları ve ibådet edenleri Cennete sokacağı-nı, bunlara, sonsuz nimetler, iyilikler vereceğini, kâfirlere ise, Cehennemde sonsuz azap ede-ceğini dilemiş ve bildirmiştir. O, sözünden dönmez. Bütün canlılar îmân etse, itaat etse, O'na hiçbir faydası olmaz. Bü-tün âlem kâfir olsa, azgın, taşkın olsa, karşı gelse, O'na hiçbir
zarar vermez.
Sada mik
S iddikî Efendi, Osmanlı âlimlerinden olup kerå dir. Bağdat'ta doğdu. metier sahibi velilerden Burada zamanın büyük âlimle-rinin ders ve sohbetlerinde ke-male geldikten sonra Kudüs'e giderek talebe yetiştirdi. 1735 (H.1148)'de orada vefat etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Allahü teâlânın vacib-ül-vücûd ve hakiki ma'bûd ve bütün varlık ların yaratıcısı olduğuna inan-bulunan her şeyi, maddesiz, maktır. Dünya ve âhıret åleminde zamansız ve benzersiz olarak yoktan var eden, ancak Allahü teâlâdır diye kesin inanmaktır. Älemlerde olan her şeyi yarattığı
gibi, (her zaman, birbirlerinden de var etmektedir. Kıyamet za-mani gelince, her şeyi bir anda) yine yok edecektir. Her varlığın yaratanı, sahibi, hâkimi O'dur. O'nun hâkimi, âmiri, üstünü yok-tur diyerek inanmak lazımdır. Her üstünlük, her kemål sıfat, O'nun-dur. O'nda, hiçbir kusur, hiçbir noksan sıfat yoktur. Dilediğini yapabilir. Yaptıkları, kendine veya başkasına faydalı olmak için değildir. Bir karşılık için yapmaz. Bununla beraber, her işinde, hik-metler, faydalar, lütuflar, ihsânlar vardır. Kullarına iyi olanı, yarar olanı vermeye, kimisine sevap, değildir... kimisine azap yapmaya mecbûr
Kul, bir şey yapmak dileyin-ce, O da isterse, o şeyi yaratır. Kullannin her hareketini, her şeyi yaratan O'dur. O dilemezse, yaratmazsa, hiçbir şey hareket edemez. O dilemezse kim-se kâfir olamaz. Kimse isyan edemez. Küfrü, günahları diler ise de, bunlardan râzı değildir. O'nun işine, kimse karışamaz. "Niçin böyle yaptı. Şöyle yapsay-dı" demeye, sebebini sormaya kimsenin gücü ve hakkı yoktur. Şirkten, küfürden başka, herhan-gi büyük günahı işleyip, tövbesiz ölen kimseyi dilerse affeder. Kü-çük günah için dilerse azap eder. Kafir, mürted olarak ölenleri hiç affetmeyeceğini, bunlara sonsuz azap edeceğini bildirmiştir.
Vaktin Kıymetine Dair...
YanıtlaSilMustafa IRMAKLI
Diyanet İşleri Uzmanı
M Teşhur hikayedir; teknolojinin buzdolabını ve de-Lrin dondurucuları icat edecek kadar gelişmediği zamanlarda, dağların yükseklerinden buza dönüşen kar par-çaları kesilir ve pazarlarda satılırmış. Sıcak bir yaz günü Bağ-dat Çarşısında bir adam dağlardan getirdiği karları satmaya çalışır. Ne var ki pek satış yapamaz ve kar parçaları da öğle sıcağında erimeye başlar. Geçimini bu yolla temin etmeye çalışan şahıs; "sermayesi eriyip giden bu adama acıyın, mer-hamet edin, bu fakirden buz alan yok mu?" diye canhıraş ba-ğırmaya başlar. O sırada öğrencileriyle oradan geçmekte olan bir büyük âlim, buzlarını satmaya çalışan adamın feryadını duyunca, olduğu yere çöker, başını ellerinin arasına alarak düşünmeye başlar. Bu durum karşısından telaşlanarak ne ol-duğunu soran öğrencilerine büyük âlim şöyle der; "Buzlarını satmaya çalışan adamın sözlerine dikkat edin. Eriyip giden sadece buzlar değil zaman eriyor ve ömrümüz tükeniyor. Yaz sıcağının buzları erittiği gibi zaman da hayatımızı tüketiyor. Adamın buzları için endişelendiği gibi zamanın akıp gitme-sine endişe etmeyen ziyandadır."
Hazin bir gerçekliktir. Çoğu insan en büyük aldanışını ve pişmanlığını en büyük sermayesi ve imkânı olan zaman nime-tini ve vaktin önemini idrak hususunda yaşamaktadır. Zaman ve mekânla sınırlı bir varlık olarak insanın en büyük farkında-
9
YanıtlaSilDENGEYI VE ÖLÇÜYÜ KAYBETMEK
lığı ve en yüksek şuuru ise vaktin kıymetini ve ehemmiyetini bilmek konusunda ortaya çıkacaktır.
Hayaller, ödevler, beklentiler, acılar, hüzünler, hasretler, bekleyişler, çabalar, koşuşturmalar, okullar, sınavlar, günahlar, pişmanlıklar... Hepsinin ortak paydası, bütün eylemlerin anası ve her şeyi kucaklayan atmosfer zamandır. Ve zamanı gerçek boyutuyla tefekkür ve takdir etmek, varoluşu, gayeyi ve hayatı idrak etmektir. Nitekim elmaslar, yakutlar, altınlar, mücevher-ler "zaman"la satın alınabilir ama zamanı satın alabilecek, geçen anı geriye getirebilecek hiçbir güç, kuvvet ve değer yoktur.
Zamanı idrak etmek, yaşı kemale ermiş bir ihtiyarın, daki-kalar içinde bir şerit gibi gözlerinin önünden geçip giden yıllara derin bir ah çekişinin kelimelere sığmayacak mesajında saklı hakikati anlamaktır.
Zamana Yemin Eden Ayetler
Kur'an-ı Kerim'de birçok ayet-i kerimede farklı boyutla-rıyla zamana yemin edilmektedir. Özellikle tevhid inancının, mümin şuurunun, hakikat bilincinin ve ahlaka dayalı bir tavrın inşa edildiği Mekke döneminde nazil olan ayetler içinde za-mana yemin içeren ifadelerin varlığı, insanı bu konuda büyük bir dikkate ve tefekküre davet etmektedir. Söz konusu ayetler çok çarpıcı şekilde zamanın önemine dikkat çektiği gibi, za-manın ortaya koyduğu hakikatlere de açıkça işaret etmekte-dir. Ayrıca yemin ile başlayan ayetlerin hikmetlerinden biri de, Allah katında çok kıymetli, insanların hassas ve dikkatli olmaları istenen konulardan bahsediyor oluşudur. Özellikle vahyin ilk yıllarında nazil olan ve zamana yemin eden ayetler, ilk inananların cahiliye zihniyetini terk ederek hakikat şuurunu kazanmalan açısından içinde yaşadıkları anın, akıllarına ve gö-nüllerine etki eden açık bir ibret ve tefekkür nesnesi olduğunu onlara hatırlatmaktadır.
VAKTİN KIYMETİNE DAİR...
YanıtlaSilAydınlandığında sabaha¹, şafağa, kuşluk vaktine³, tan ye-mninagarmasına, güneşi açıp ortaya çıkaran gündüze³, açılıp ydınlandığı zaman gündüze yemin eden ayetler apaçık zama-mun kıymetine vurgu yapmakta, adeta günün başlangıcını ve en verimli bölümünü nasıl geçirdiğimizi muhasebeye davet etmek-tedir. Aynı şekilde söz konusu ayetler sabır ve azimle inancını yaşamaya çalışan ve İslam'ı tebliğ için gayret eden müminlere geleceğin daha aydınlık olacağı müjdesini de vermektedir. Gün-düzun aydınlığına yemin eden ayetler aydınlık bir gelecek için gündüzün çok büyük bir fırsat oluşuna da işaret etmektedir.
Akşam vaktine yemin eden ayetler, biten bir günün hesabı-na, götürdüklerine ve kazanımlarına dikkatimizi çekmektedir. Çekilip gittiğinde, karanlık çöktüğünde, yöneldiğinde geceye ve içinde topladıklarına¹º, on geceyell, geçip giden geceye¹¹, güneşi örten geceye¹³ yemin ile başlayan ayetler aynı zamanda birçok çalışma, ibadet ve tefekkür için en uygun ve tenha za-man olan gecelerin nasıl değerlendirildiğini gözden geçirmeye davet etmektedir.
Duygu, düşünce, tavır ve eylem boyutuyla hayatın tamamı-na dair acı bir hüsran ve büyük bir kurtuluşu aynı anda ifade eden Asr Suresi mutlak manada zamana yemin ile başlamakta-
1 Müddessir, 74/33; Tekvir, 81/18.
2 İnşikâk, 84/16.
3 Duha, 93/1.
4 Fecr, 89/1.
5 Şems, 91/3.
6 Leyl, 92/2.
7 Müddessir, 74/33.
8 Duha, 93/2.
9 Tekvir, 81/17; Leyl, 92/1.
10 İnşikâk, 84/17.
11 Fecr, 89/2.
12 Fecr, 89/4.
13 Şems, 91/4.
88
YanıtlaSilDENGEYİ VE ÖLÇÜYU KAYBETMEK
dır. İnsanın hüsrana düçar olmasında da, kurtuluşa ermesinde de zamana karşı tutumunun hayati bir boyutu olduğunu ortaya koymaktadır. Aynı şekilde zamanı en güzel şekilde ihya etme. nin, sağlam bir iman, salih amel, hakkı ve sabrı tavsiye olmak üzere dört temel unsurunu ortaya koymaktadır. İmanı öteleyen, güzel ve hayırlı işleri ihmal eden, hakkı ve sabrı yaşamayı ve tavsiye etmeyi hayatın merkezi yapmadan geçen her anın ziyan ve hüsran olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Farklı boyutlarıyla zamana yemin eden ayetler bir başka açıdan zamanın şahitliğine de dikkat çekmektedir. Gecenin zifiri karanlığı da, gündüzün en parlak aydınlığı da, sabahın seher vakti de, akşamın zeval vakti de Rahman'ın varlığının de-lili olmanın yanında bütün duygu ve davranışlarıyla insanın en büyük şahididir. Hiçbir söz ya da eylemi zamanın şahitliğinden gizlemek mümkün değildir. Bu hem yaşanan dünyada, hem de ahirette kişi hayatıyla yüzleştiğinde görülecek bir şahitliktir.
Kur'an-ı Kerim'de, pek çok ayette "sene, yaz, kış, gece gündüz, an, sabah, akşam, dehr, karn" gibi ifadelerle zamana dikkat çekilmektedir. Zamana dair ayetlerin yerine ve bağlamı-na bakıldığında, yaratana, yaratılışa, hakka, hakikate, kulluğa, hayatın gayesine yönelik çarpıcı mesajların varlığı açık olmakla beraber, bizzat vaktin ehemmiyetinin ifade edildiği de görül-mektedir.
Kur'an-ı Kerim'de zamanın en büyük nimet olduğu açıkça ifade edilmektedir. Nitekim gecesi ve gündüzüyle bütün za-manın insana bahşedildiğini bildiren şu ayetler müminlere bu konuda yüksek bir bilinç kazandırmak içindir:
"O, adetleri üzere hareket eden güneşi ve ayı sizin hizmetinize sunan, geceyi ve gündüzü sizin emrinize verendir."14 "O, geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin hizmetinize verdi. Bütün yıldız O'nun emri ile sizin hizmetinize verilmiştir. Şüphesiz bunl
14 İbrahim, 14/33.
VAKTIN KIYMETINE
YanıtlaSilAnt kullanan bir millet icin ibretler vardır." 15 "Gece ve gündüzde pannan her şey O'nundur. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir "16 insanin emrine ve hizmetine verildiğini açıkça beyan etmekte-Bu ve benzeri ayetler, gece ve gündüzün yani bütün zamanın dir. Insan bu nimeti ve imkânı iyi değerlendirdiğinde onun iyiliğine ve huzuruna hizmet edecektir. zaman
Zamana Kayıtsız Hiçbir Başarı Yoktur
İnsana ve hayata dair müspet ya da menfi her şey zaman içredir. Bütün başarıların, zamanı etkili ve verimli kullanmaya dair bir hikâyesi vardır. Bütün başarısızlıkların izahında ise za-mana kayıtsız kalmanın ve hoyratça davranmanın varlığı görü-lecektir. Bireysel olarak önemli başarılara imza atmış herkesin, inancı, ideolojisi, ırkı, coğrafyası ve rengi fark etmeksizin, ortak özelliği zamanı iyi planlaması ve nitelikli kullanmasıdır. Bütün başarılı şirketlerin, proje ve organizasyonların birinci özelliği zaman yönetiminde başarılı olmalarıdır. Gücü ve dünyaya etkisi açısından öne çıkan bütün devletlerin en belirgin vasıflarından biri de, zamanı etkin kullanan bir bürokratik işleyişe ve bilin-ce sahip olmalarıdır. Her halukarda zaman insanın yeryüzü mücadelesinin zeminini oluşturmakta, insan sahip olabileceği her şeye zaman içinde ve zamanı kullanarak sahip olmaktadır.
Tarihten bugüne zamanı planlamak insanın temel uğraş-larından biri olmuş, uygarlık tarihi boyunca insanoğlu farklı varsayımlarla zamanı dilimlemiş ve birçok takvim icat etmiştir. Takvim icat eden milletlerin aynı zamanda iz bırakan, mede-niyet kuran milletler olması tesadüf değildir. Zira yarına yön verecek, asırlar sonrasına etki edecek izler ve eserlerin ortaya çıkması, ancak planlı bir çalışma ve zamanı etkin kullanma ile mümkündür.
15 Nahl, 16/12.
16 En'am, 6/13.
İSRAF
YanıtlaSil90
DENGEYİ VE ÖLÇÜYÜ KAYBETMEK
Kur'an-ı Kerim Allah katında ayların sayısını ifade eden ayet ilelt zamanın önemine dikkat cekmenin yanı sıra zamanın planlanmasına da işaret etmektedir. Nitekim Kur'an ve sunne-tin zaman perspektifi ile inşa edilen İslam medeniyetinde za-man algısı ve planlaması Güneşin hareketleri merkeze alınarak yapılmıştır. Orneğin sabah namazı sayesinde günün en güzel ve bereketli zamanı değerlendirilmiş olmaktadır. Zaten günde beş vakit namaz aslında doğal bir zaman düzenlemesini ken. diliğinden hayata geçirmekte, namaz vakitleri bir iş ve zaman disiplinini hayat tarzı haline getirmektedir.
Modern Dönemlerin Zaman Açısından Serencamı
İletişim, ulaşım ve teknolojinin baş döndürücü bir hızla geliştiği, dünyanın küresel bir köye dönüştüğü, hayatın bir yö-nüyle sanal ortamlarda yaşandığı günümüzde, insanın zamanla ilişkisi daha karmaşık bir hal almıştır. Dolayısıyla günümüz insanının muhasebe etmesi gereken en önemli husus, zamanı heder eden ve zamana değer katan iş ve eylemlerin farkına varmak ve zamanı zayi etmeyecek bir hayat tarzı geliştirmektir.
Kapitalizmin hayatı kuşatması ve dünyevileşmenin ön pla-na çıkmasıyla kısa vadede büyük kazanımlar sağlayacak prag-matist bir anlayışın etkisine kapılan dünya insanı, en büyük sermayesi olan zamana karşı ilginç bir kayıtsızlık içinde olabil-mektedir. Borsayı, banka hesaplarının karşılığını, döviz kurla-rını neredeyse her saat takip eden, tasarruf ve birikim kampan-yalarını dikkatle izleyen insan, kapıldığı bir hayal dünyasında zamanı hoyratça heba edebilmektedir. Oysa sermaye- kazanç ya da sermaye -iflas ilişkisini sadece maddeye ve kapitale in-dirgemek büyük bir yanılgıdır.
Diğer yandan modern dönemlerde küresel politil emperyalist yaklaşımların bireylerin zaman algısına mine etkisi göz ardı edilmemesi gereken bir husustu
17 Tevbe, 9/36.
VAKTİN KIYMETINE DAİR...
YanıtlaSilsahip olduğu teknoloji, askeri, siyasi, iktisadi imkânlar ile bü-şirketler ve yapılanmalar, kendileri dışında kalan dünyayı meş-nin yeryüzünü adeta egemenliği altına almaya çalışan ulusõtesi gul edecek ve onların vakitlerini boşa harcatacak bir sürü araç ve argüman geliştirmektedirler. Böylece gelişmiş ülkeler için gucun ve refahın vesilesi olan teknoloji, geri bırakılmış toplum-Jarda zamanı heba etmenin, tembelliğin aracı haline gelmekte-dir. Gençlerin ve çocukların en kıymetli ve kaliteli zamanlarını jükettikleri mekânlar, dijital araçlar, teknoloji tasarımı oyunlar; adeta onları hayatı yaşamaktan, daha iyi bir gelecek için yap-ması gerekenlerden uzaklaştırma işlevi görmektedir.
Gelişmiş ülkeler ile diğer ülkelerin teknolojiye bakışında en önemli boyut nitelikli ilişki biçimidir. Yani bilgisayarın, akıllı telefonun hatta televizyonun bilgi, kültür, üretim, yaratıcı dü-şünce, doğru ve sağlıklı iletişim için bir imkân olarak değerlen-dirilmesi ya da amaçsız ve gelişigüzel kullanılması meselesidir.
Bu bağlamda düşünüldüğünde dünyanın etkin güçleri ve ülkeleri, zamanı kazandıkları için egemenliklerini devam et-tirmekte, geri kalmış topluluklar ve ülkeler de zamanı ihmal etmenin bedelini ödemektedirler.
Bugün özellikle İslam dünyasının en hayati meselesi, za-mana dair kapsamlı bir muhasebe yaparak vakti zayi eden gereksiz meşguliyetleri hayatın dışına çıkarmak olmalıdır. Zira zamanlarını doğru yönetemeyenler, zamanı planlayanla-ra mahkûm olacaklardır. Günümüzde, saatlerce tv karşısında gelişigüzel vakit geçirmek geri kalmış ülkelerin ve insanların en başat belirtisi olarak kabul edilmektedir. Saatlerini dijital bir ekran karşısında hesapsızca harcayan insan, monitörden başını kaldırdığında feda ettiği zamanın karşılığında ilmi, fikri, ahlakı olarak ne kazandığının ya da neyi kaybettiğinin hesa-bını yapmak zorundadır. Artık her mekânın doğal aksesuarı haline gelen bilgisayarların işlevi, hayatın vazgeçilmezi haline gelen akıllı telefonların, akıl sahibi bir varlık olan insanla iliş-
91
ISRAF
YanıtlaSil92
DENGEYİ VE ÖLÇÜYU KAYBETMEK
kisi zamanın kıymeti açısından yeniden ele alınmaya ve gözden geçirilmeye muhtaçtır. Zira plansız ve sebepsiz şekilde, can sıkıntısından saatlerce aynı ekrana kilitlenen insan aslında en büyük imkânı olan aklını ve en değerli sermayesi olan vaktini, dijital makinelere teslim etmiş olmaktadır. Sömürge ülkele rinde ve toplumlarında teknoloji, halkı köleliğe alıştırma, gen kalmışlığı içselleştirme, uyanışı engelleme ve kalkınmanın en birinci imkânı olan zamanı heder etmeye yönelik küresel bir proje olarak planlanmıştır. Sorun elbette teknolojinin varlığ değildir. Asıl mesele teknoloji, harcanan zaman ve elde edilen kazanım grafiğinin gösterdiği sonuçtur.
Basit bir düzlemde dahi ele alındığında insanın hoyratça harcadığı her saniye, zamanı heba eden her meşgale, hayata değer katan kazanımların, daha iyi ve güzel bir hayat imkânının zayi edilmesidir. Zira geleceğe dair hayali ve planlan olanlann boşa geçirecek vakti yoktur. Bu bağlamda insan zamana değer katan eylemleri yeniden düşünmek ve kuşanmak durumun-dadır. Aksi takdirde zamanı iyi kullanma, çalışma ve gayretin õtelendiği yerde hayaller ve boş beklentiler düşünceyi ve hayatı esir alacaktır.
Elbette kimseye muhtaç olmamak adına çalışmak soylu ve onurlu bir tercihtir. Zamanın tamamını şikâyet, eleştiri ve memnuniyetsizlikle harcamak, tembelliğin, beceriksizliğin, gö-revini yapmamanın en açık resmidir. Vakti bilgi için kullanmak, hayatı, hakikati, insanı ve evreni anlama gayesi ile okumalar yapmak, okuduklarını ahlaka değer katan bir eyleme dönüş-türmek zamanın hakkını teslim etmektir. Son iki asırdır gücü-nü kaybeden, imkânlarını heba eden, zenginlikleri dünyanın egemenleri tarafından talan edilen İslam coğrafyasının yeniden itibar ve ihtişamına kavuşması için öncelikle kahvehaneleri kı-raathaneye dönüştürülmeli, okuma, bilgi ve bilimle ilişkisi ye-niden gözden geçirilmelidir.
VAKTIN KIYMETINE DAIR...
YanıtlaSilZaman Müminler İçin Hesabı Verilecek Bir Emanettir.
Müminler için hayatı kulluk bilinciyle inşa etmenin en el yolu zamanı planlamak ve vakti iyi değerlendirmektir. Zamandan habersiz olmak varolus idrakinden uzak olmaktır.
Zaman mùmin için Allah'ın bir nimeti ve emanetidir. Dun-ave ahiret huzuru için en kıymetli sermaye ve hesabı soru-lacak bir hazinedir. Dahası insan bu büyük zenginliği kendi emeğiyle elde etmemiştir. Dünya ve ahireti kazanması için ken-disine bir nimet olarak bahşedilmiştir. Dolayısıyla kendisine Matledilen zamana karşı büyük bir mükellefiyet içindedir. "O gün size verilen bütün nimetlerden mutlaka hesaba çekileceksiniz"18 yeti, zamanını, hesabını vereceği güzel işlerle değerlendirme konusunda müminlere ciddi bir bilinç ve şuur kazandırmak-tadır. İnsan zamanın şahitliğinde hayatının hesabını verecektir. "Göz kapırdığım renkten, kulak verdiğim sesten/Affet senden habersiz aldığım her nefesten. "19 diyen şair söz konusu sorum-luluğu dile getirmektedir.
"İnsanların hesaba çekilecekleri gün yaklaşıyor; ama onlar hala gaflet içinde umursamazlık gösteriyorlar."20 ayeti, zamanı gelişigüzel kullanıp sonunda büyük bir pişmanlıkla eyvah de-menin faydasız bir hayıflanmadan öteye geçmeyeceğini haber veren oldukça çarpıcı bir uyarıdır. Bu bağlamda insanın zaman konusunda gafil olmasının eşiği, zaman bilincinin kaybolması; galletten uyanmanın birinci basamağı ise zaman şuuru kazan-masıdır. İsraf çağında israfın zirvesi haline gelen zamana karşı hoyraılığın en esaslı çarelerinden biri ölümü ve hayatın kısa oluşunu tefekkür ederek ahireti ve zaman nimetinden hesaba çekileceğini unutmamaktır.
18 Tekäsûr, 102/8.
19 Necip Fazıl Kısakürek.
20 Enbiya, 21/1.
ISRAF
YanıtlaSil94
DENGEYİ VE ÖLÇÜYÜ KAYBETMEX
Vaktin değerlendirilmesi açısından, "Oyleyse bir işi bitirince diğerine koyul ayeti, fikir ve aksiyon alanında, zaman, sorum-luluk ve bilinç bağlamında tarihten kıyamete kadar hayatın planlanmasına dair en büyük devrimi ve hakikati ifade etmek. tedir. Peygamber Efendimiz de: "İki nimet vardır ki insanlann çoğu onlar (1 değerlendirme) hususunda aldanmıştır. Sağlık ve bos vakit22 buyurarak zamanın büyük bir nimet oluşuna ve vaktin özenle değerlendirilmesi gerektiğine dikkat çekmektedir.
İslam'ın kendine özgü bir zamanı değerlendirme ölçüsü vardır. Bununla pozitivist bakış açısının zamanı değerlendir-me telakkisi arasında derin farklılıklar bulunmaktadır. Elbette İslam'ın öngördüğü zaman planlamasında, soylu bir davranış olarak, kimseye muhtaç olmadan hayatını devam ettirmek için çalışmak vardır. Ama aynı şekilde ibadetler ve imanın gerek-tirdiği güzel ahlak, zamana değer katan olmazsa olmazlardır. Zira ibadet ve güzel ahlakın olmadığı bir zamanın hakkıyla değerlendirildiği söylenemez. Yine içten muhabbetler, sıla-i rahim, dostluğa dayalı ziyaretler başkalarının iyiliği adına ya-pılan çalışmalar, sorumluluk bilincini artırmaya yönelik teſek-kürler zamana değer katan eylemlerdir. Oysa kapitalist bakış açısı zamanı sadece bireysel çıkarlar ve kazanımlar açısından ele almaktadır. Zamanı ilkesiz ve ölçüsüz şekilde sadece daha çok kazanmak ve tahakküm etmek eksenli bir planlamaya tabi tutmak, hayata değer katmayacağı gibi birçok sosyal sorunu da beraberinde getirecektir. Dolayısıyla vakti bencilliğe ve kapi-talizme esir etmekle zamanı bereketli kılmak arasındaki ciddi farkı idrak etmek, zamanla yarışan değil, zamanla buluşan bir yaklaşımı benimsemek önemlidir.
21 Inşirah, 94/7.
22 Buhart, Rikak, 1.
VAKTIN KIYMETİNE DAİR...
YanıtlaSilC
Anı Değerlendirmek
Zamanın ekseni yaşanılan andır. Zira dün geçmiştir, yarın meçhuldür. Her günün muhasebesini geceden yapmak, yarın ıçın düşünülen her şeye bugün başlamak gerekir. Elbette ya-nna ve geleceğe dair planlar olacaktır; lakin başlamak için en uygun zaman yaşanan andır. Nitekim medeniyetimizde tarihin sınavından geçerek günümüze kalan, “İbnü'l-vakt” ifadesi, yani anın talibi olmak, anın kıymetini bilmek ve zamanın künhüne vakıf olmak büyük bir şuur ve ideal olmuştur. Aynı şekilde "Dünya bir gündür o da bu gündür" özdeyişi yaşanan anın iyi değerlendirilmesi için ifade edilmiştir. Bu bağlamda özellikle kent hayatında ilk bakışta fark edilmeyen ama toplamda önemli yekün teşkil eden zaman aralıklarını değerlendirmek önemlidir. Örneğin her gün, durakta, serviste, toplu taşımada veya işe giderken trafikte geçirilen, sıramatikten alınan bir numaranın takibini yaparken harcanan zaman heba edilmemelidir.
Ancak vaktin kıymetini idrak ile zamanını iyi değerlendi-ren kimseler, hayatını ve dünyayı güzelleştirecek, ahirette de kazananlardan olacaklardır.
Vakti bilgi için kullanmak, hayatı, hakikati, insanı ve evreni anlama gayesi ile okumalar yapmak, okuduklarını ahlaka değer katan bir eyleme dönüştürmek zamanın hakkını teslim etmektir.
YanıtlaSilDİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI YAYINLARI - 1481
YanıtlaSilHalk Kitapları: 325
Yayın Yönetmeni Dr. Fatih KURT
Yayın Koordinatörü Dr. Faruk GÖRGÜLÜ
Editörler Elif ERDEM Hale ŞAHİN
Baskı Takip İsmail DERİN
Grafik & Tasarım Ali YÜCEER
Baskı Gökçe Ofset
Tel.: 0.312 395 93 37
2. Baskı, Ankara 2018
ISBN 978-975-19-6890-6
2018-06-Y-0003-1481
Sertifika No: 12931
Eser İnceleme Komisyon Karan: 11.04.2018/16
Diyanet İşleri Başkanlığı
İletişim:
Dini Yayınlar Genel Müdürlüğü Basılı Yayınlar Daire Başkanlığı
Tel: (0312) 295 72 93-94
Faks: (0312) 284 72 88
e-posta: diniyayinlar@diyanet.gov.tr
Dağıtım ve Satış:
Döner Sermaye İşletme Müdürlüğü
Tel: (0312) 295 7153-295 71 56
Faks: (0312) 285 18 54
e-posta: dosim@diyanet.gov.tr
Bütün Hayırları Celp Eden
YanıtlaSilSırlı Kelime
Yağmurlar yağdıran, fakirliği gi-deren iki kelime;
Estağfurullah...
Hasan-ı Basri hazretlerine ge-len bir kişi kuraklıktan şikâyet eder, o da;
- "Estağfullah diyerek Rabbimiz-den mağfirette bulun" der.
Çok geçmeden fakirlikten, ge-çim derdinden şikâyet eden birisi gelir. Hazret ona da;
"Estağfullah diyerek Rabbimiz-den mağfirette bulun" der.
Çocuk sahibi olamamaktan ya-kınan üçüncü kişi için de hazret:
"Estağfullah diyerek Rabbimiz-den mağfirette bulun" der.
Hasan Basri hazretleri ektiği hal-de mahsul alamamaktan yakınan kişi için de;
"Estağfullah diyerek Rabbimiz den mağfirette bulun" der.
Orda bulunanlar hazretin ce-vaplarının hikmetini sorunca Ha-san Basri hazretleri onlara şu ayeti kerimeyle karşılık verir:
"Çok affedici olan Rabbinize is-tiğfar edin ki, gökten bol yağmur indirsin; size, mal ve oğullar ile yardım etsin, sizin için bahçeler, ır-maklar versin." (Nuh 10-12)
- Gönül genişliği, güzel bir hayat mı istiyorsun? Rabbimizden mağ-firette bulun:
"Ve Rabbinizin mağfiretini is-teyin, sonra ona tevbe edin ki sizi, belli bir süreye kadar güzel güzel yaşatsın." (Hud 3)
Belalardan, musibetlerden, azaptan korunmak mı istiyorsun? Rabbimizden mağfirette bulun;
"Halbuki sen onların içinde iken Allah, onlara azap edecek değildir. Ve onlar mağfiret dilerlerken de Allah onlara azap edici değildir." (Enfal 33)
Kusurlarının bağışlanmasını, sevaplarının artmasını, derecenin yükselmesini mi istiyorsun? Rabbi-mizden mağfirette bulun;
"Bizi bağışla' deyin ki, biz de si-zin yanlışlıklarınızı bağışlayalım. İyilere olan lütuflarımızı ise artıra-cağız" demiştik." (Bakara 58)
[ Ya Rabbi
Ezan Kırılma Noktası Oldu
YanıtlaSilmu?
Altınoluk: Ne oldu da 1950 yılında Arapça ezan o kuma yasağı kaldırılabildi? O dönemde neler yaşandı?
M. Armağan: Her ne kadar hilafet te kaldırıl
sa, tekkeler de kapatılsa, şeyhler içeri de atılsa, top-lumda dini alanda duygusal atmosfer hâlâ yoğun olarak yaşanıyordu. Dinde reform din alanındaki bu hararetin, canlılığın soğutulması için yapılmış-tı. İnsanların din alanından ve camiden uzaklaştırıl-mak için bu proje uygulanmıştı. Kısmen de muaf-fak olundu.
Fakat hiç ummadıkları bir biçimde, halk bunu i-çine gömerek, içinde bir hınç ve bir beklenti halin-de ezana dönüşü arzu ediyordu. Günün birinde birisi gelecek bunu değiştirecek diye bir beklenti i-
JK-20
öyle bir zamanda yapıldı ki, CHP'liler bile karşı çı-kamadılar. Onlarda 'halk bir daha bize tokat vurma-sın' diye oy vermek zorunda kaldılar. Bu bakımdan Menderes o gün değiştirmeseydi belki bu güne ka-dar da hiçbir siyasetçi bunu değiştirme cesareti-ni bulamazdı. Belki Özal bunu yapardı ama ona da fırsat verirler miydi, bilemiyorum. Belki de bu gü-ne kadar 78 yıldır Türkçe ezan devam ediyor olur-du. Arapça ezan unutulurdu. Bir daha da bu kadar uzun sürmüş bir uygulamayı değiştirme cesaretini kimse gösteremezdi.
YanıtlaSilOndan sonra hakikaten ezan bir çok şeyin baş-langıcı oldu. Ne oldu? Ezan aslına çevrilince insan-lar camilere gelmeye başladı. Camilere geldiler ca-miler kapalı. Camilere sığmıyorlar. Bunun üzerine camiler yeniden açılmaya başladı. Yıkılmış mina-reler yapılmaya başlandı. Yeni camiiler yapılır ol-du. Camilerin yanında Kur'an Kurslarına izin verildi. İmam Hatip okulları açılmaya başlandı. Derken di-ni dergiler, teşekküller ortaya çıktı. Bu bakımdan is-lami dönüşümün başlangıcı ezanla oldu. Bunu, bu gün olabildiğince kesin bir şekilde ifade edebiliyo-ruz. Ezan gerçekten bir kırılma noktası oldu. Ezan Türkiye'de islamiyetin var kalması ve inkişafı için i-şaret fişeği oldu. Bu yüzden Menderes'e büyük du-alar edilmiştir.
Yeri gelmişken şunu da ifade etmemiz gerekli. Menderes'in 1951'deki meşhur konuşması da çok enteresandır: 'Bu memleket müslümandır ve müslü-man kalacaktır; müslümanlığın bütün icapları yerine getirilecektir. Kimsenin buna dokunmaya gücü yet-mez. Bu ifadeler 1951 tarihi itibariyle devrim niteli-ğinde ifadelerdir. Bunlar devrimi sorgulayan ifade-lerdir ve hala birilerinin Menderes'i affetmeyişinin altında bu sözler yatmaktadır.
JK 21
Şebnem ve Altınçocuk ile birlikte... http://www.altinoluk.com
YanıtlaSilALTINOLUK
Ekim 2010 - Sayı: 296. Şevval - Zilkade 1431 -7.50 TL (KDV dahil)
aylık avlikn
bile bazı bilgileri geriye atıyorlar, dile getirmiyor lar. Bazıları ise görüşme talebini baştan reddediyor-lar. Bakın bu yasağın üzerinden altmış yıl geçmiş ve bu insanlar yine korkuyorlar. O zaman dehşete düş tüm. Bu nasıl bir korku ki, 60 sene sonra bile konus-muyorlar. Ne kadar derinden korkutulmuşlar ki, bu-gün dahi bunu dile getirmekten çekiniyorlar. Biz de bulabildiklerimizle, görgü tanıklarıyla, olayı yaşayan mağdurlarla konuşarak bunları geleceğe bir belge olarak bırakalım dedik ve bu eser ortaya çıktı.
YanıtlaSilEzan Olmadan İslam Gelişemez
Altınoluk: Belki ilk soru olarak şunu sormamız ge-rekirdi: 'Arapça ezan yasağı neden başladı?' Bu hangi projenin bir parçasıydı?
M. Armağan: Bunun için zihnimizdeki mevcut
bilgilerden hareketle bir resim çizmeye çalışacağım. 1923 yılında Cumhuriyet ilan edildi. 1924 ile 1928 yılları arasında bir dizi reform yapıldı. 1924 yılında halifelik kaldırıldı, laiklik kabul edildi. Medreseler kapatıldı. 1925 yılında şapka kanunu, kılık-kıyafet kanunu, tekke ve zaviyelerin kapatılması yaşan-dı. 1926 yılında Medeni Kanun getirilerek Mecelle kaldırıldı. 1928 harf devriminin yapılmasından son-ra kültür devrimleri başladı. Liselerden Arapça ve Farsça dersleri kaldırıldı ve öz Türkçeleşme hareketi başlatıldı. Dilin arılaştırılması ile Osmanlıcanın tas-fiyesi yapıldı. Ardından Türk Dil Kurumu'nun kurul-ması. Buna bağlı olarak tarih devriminin başlaması.
LUK-
18
Bundan sonra da sıra dine geldi.
YanıtlaSilSüreci böyle görmek gerek. Önce dini ku-rumlar kaldırıldı. Ardından dinin kendisi ve içe-riği dönüştürülmek istendi. O günün şartlarında dinde reform son inkılaptır. Önce Türkçe Kur'an gündeme geldi. Ardından hutbenin, salânın, eza-nın Türkçeleştirilmesi gündeme geldi. 1924 yılın-dan sonrasına böyle bir pencereden bakarsanız, di-ni alanın dilinin ve anlamının yeniden düzenlendiği noktaya geliriz. Tabii burada büyük bir çelişki ortaya çıktı. Din-devlet işlerini ayırıyoruz diye laikliği kabul etmiş bir yapı, doğrudan dini alanı tanzim etmeye başladı. Devlet din alanını kendi istediği şekilde di-zayn etmeye çalışıyor. Kur'an'ı Kerim'i, ezanı Arapça değil Türkçe okuyacaksın diyor. Ama nasıl Türkçe o-nu da kendisi düzenliyor. Bu uygulamaları yapan devlet aslında bir din devleti olabilirdi.
i-
19 Temmuz 1932 yılında bunun için Diyanet şleri Başkanlığı bir genelge yayınladı; Bundan sonra ezanın ve kametin Arapça okunması yasaktır' de-di. 1941 yılına kadar yasak bu enelgeyle devam etti. 194 ılında İsmet İnönü'nün Cumhurbaşkanlığı ve efik Saydam'ın başba-anlığı döneminde çıkar-lan bir kanunla, Arapça zan okumak, kanunen asak haline geldi. Bu du-umda arapça ezan oku-anlara 3 aya kadar hapis
TARİHTE BUGÜN
YanıtlaSil1920-Bediüzzaman'ın
"Kürdler ve Osmanlılık" makalesi İkdam gazetesinde yayınlandı.
1927 - İstiklâl
Mahkemeleri'nin görevi sona erdi.
MART
BİR AYET Allah'ın lütfu geniştir ve ilmi herşeyi kaplar.
Bakara Suresi: 261
07 CUMARTESİ
17 1447 RAMAZAN
BİR HADİS
Bir koyun kesmekle de olsa düğün yemeğini ver.
RUMI: 22 ŞUBAT 1441 KASIM: 120
Azametli bahtsız bir kıt'anın, şanlı tali'siz bir devletin, değerli sahipsiz bir kavmin reçetesi; ittihad-ı İslâmdır.
Imeak Güne
Öğle
Hutbe-i Şamiye
Vater
Umeak Güner Õala Hindi Neam Yatri
TARİHTE BUGÜN
YanıtlaSil- 1909-Bediüzzaman Said
Nursi 31 Mart Vak'asına karıştığı iddiasıyla tevkif edildi, Divan-ı Harb-i Örfi'de yargılandı ve beraat etti.
2016 - Son Şahitler'den Ali Çakmak vefat etti.
2019 - Son Şahitler'den Kezban Tokpınar vefat etti.
30
CUMARTESİ
SATURDAY
NİSAN
APRIL
Mapy jua una
AL
günahlan
Bakara S
BİR HADIS
Dilin zinası müstehcen konuşmaktır.
Kanaatsizlik, çalışmanın şevkini kırar, tenbelliğe atar, hayatından şekvå kapısını açar, mütemadiyen şekvä ettirir. Hem ihlası kırar, riya kapısını açar. Hem izzetini kırar,
dilencilik yolunu gösterir. Lem'alar
HİCRİ: 29 RAMAZAN 1443 - RUMI:
17 NİSAN 1438
KASIM: 174-GÜN: 120 KALAN: 245 - GÜN UZA.: 2 DK
844
YanıtlaSilDELAIL I HAYRAT ŞERHI
Bu cümlenin biraz daha açık manası şudur:
Cevrelerde, köşelerde Allah-ü Taâla'nın dilediği gibi esen rüzgar-ların sayısı kadar Resulüllah S.A. efendimize salát eyleyerek, şanın: muazzam kıl..
Böylece, onun azametini artır. Muhammed'e salát evle: Senada, yıldızlarının sayısı kadar..
Muhammed'e salât eyle: Denizlerinde yarattığın balık, sair can-Iı hayvan, sular, kumlar ve bunlardan başka yarattığın şeylerin sayısı kadar.
İşbu mikdar, Resulüllah S.A. efendimize fazilet ihsan eyle.. Muhammed'e salát cyle: Bitkiler, taşlar sayısınca..
Yani: Karalarda ve deryalarda nekadar biten ot varsa.. nekadar taş bulunuyorsa.. bütün bunların sayısı kadar, evvellerin ve âhirlerin ilmi ile mükemmel olan Resulüllah S.A. efendimize salât edip faziletli kıl.
Muhammed'e salat eyle: Karıncaların sayısınca..
Böylece, en güzel huylarla sıfat alan Resulüllah S.A. efendimizi tebcil eyle.
Muhammed'e salât eyle: Tatlı suların sayısı kadar.
Yani: Resulüllah S.A. efendimizin zatını muazzez ve muhterem eyle.
Muhammed'e salât evle: Tuzlu suların sayısı kadar.
Böylece, Resulüllah S.A. efendimizi mükerrem eyle.
Muhammed'e salât eyle: Bütün halkıma ihsan ettiğin nimetle-rin sayısı kadar..
Bu suretle Resulüllah S.A. efendimizin şanını yükselt.
Muhammed'e salût eyle: Muhammed'e karşı kâfir olanlara ver-diğin cezan ve azabın sayısı kadar..
Bu cümlenin biraz açık şerhi şudur:
Allahım, Resulüllah S.A. efendimizin nübüvvet ve risaletini nekadar inkâr eden varsa.. bütün bunların sayısı kadar kendisine salât ederek, şanını yüce kıl; kendisini muazzez ve muhterem eyle
Allah-ü Taålå, Resulüllah S.A. efendimizi, dünya ve onun kötu-lüklerinin cümlesinden kurtarsın; mübarek tabiatına sevimsiz gelen işlerin cümlesinden selåmet ihsan eylesin. O kâfirlerin sayısı kadar. kadrini izaz edip kendisine ikram eylesin..
RESULÜLLAH S.A. EFENDİMİZİ İNKAR EDENLER
Bır açıklama..
Adem a.s. peygamberden itibaren, Resulüllah S.A. efendimizi in kâr edenlerin cümlesi cehennemde azap göreceklerdir. Bu manaya delâlet eden, Musa'ya a.s. gelen Yüce Hakkın vahyidir. Tevrat-ı Şe-rif'te, Sübhan olan Yüce Hak, Musa'ya a.s. hitab ederek şöyle bu-yurdu:
Ya Musa, sözünün diline yakınlığından, kalbine gelen hatıra-lara kalbinin yakınlığından, ruhunun bedenine yakınlığından, gözünür
KARA DAVUD
YanıtlaSil845
وَعَنَا بِكَ عَلَى مَنْ كَفَرَ بِحَمْدِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وصَلِّ عَلَى مُحَمَّدٍ عَدَدَ مَا دَا مَتِ الدُّنْيَا وَالْآخِرَةُ وَصَلِّ عَلَى مُحَمَّدٍ عَدَ دَمَا دَامَ الْخَلَائِقُ في الجَنَّةِ وَصَلَ عَلَى مُحَمَّدٌ عَدَدَ مَا دَامَ الخَلَائِقُ فِي النَّارِ وَصَلِّ عَلَى مُحَمَّدٍ عَلَى قَدْرِ مَا يُحِبُّهُ وَتَرْضَيهُ وَصَل عَلَى محمد عَلَى قَدْرِ مَا يُحِبُّكَ وَيَرْضَاكَ وَصَلِّ عَلَى محمد ابنَ الأبِدِينَ وَأَنزَلَهُ الْمَنْزِلَ الْمَقَرَبَ عِنْدَكَ وَاعْطِهُ الوَسيلَةَ وَالْفَضْلَةَ وَالشَّفَاعَة والدرَجَةَ الرَّفِيعَةَ وَالمَقَامَ المحمودُ الَّذِي وَعَدَ إِنَّكَ لَا تُخْلِفُ الْمِيعَادَ اللَّهُمَّ إِلى الكَ بانك مَا لِي وَسَيِّدِي وَمَوْلايَ وَتَقَى وَرَجَانَ الك بحرمة الشهر الحرام والبلد الحرام والمشعر الحَرَامِ وَقَبْرِ نَيْكَ عَلَيْهِ السَّلَامُ
**
ve azabike alâ men kefere bimuharn-medin sallallahü aleyhi ve selleme ve salli alâ Muhammedin adede mada-met'id-dünya vel-âhiretü ve salli alâ Muhammedin adede madamet'il-hala-iku fil-cenneti ve salli alâ Muhamme-din adede madamet'il-halaiku fin-nari ve salli alâ Muhammedin alâ kadri matuhibbuhu ve terdahü ve salli alá Muhammedin alâ kadri mayuhibbüke ve yerdake ve salli alâ Muhammedin ebed'el-abidine ve enzilhül-menzil'el-mukarrebe indeke ve a'tıh'il-vesilete vel-fazilete veş-şefaate ved-derecet'-er-refiate vel-makam'el-mahmud'ellezi vaadtehu inneke lâtühlif'ül-miade.
Allahümme inni es'elüke bienne-ke maliki ve seyyidi ve mevlâye ve sıkati ve recai es'elüke bi hürmetiş-şehr'il-harami vel-beled'il-harami vel-meş'ar'il-harami ve kabri nebiyyike aleyhisselâmü
Muhammed'e salat eyle; Muhammed'e karşı kâfir olanlara verdiğin cezan ve azabın sayısı kadar.. Allah ona salát ve selâm eylesin.
Muhammed'e salât eyle; dünyanın ve âhiretin devam ettiği süre..
Muhammed'e salât eyle; cennette bulunan bütün mahlukat sayısınca..
Muhammed'e salât eyle; mahlukatın cehennemde kaldığı süre..
Muhammed'e salát eyle; kendisini sevip kendisinden razı olduğun kadar..
Muhammed'e salât eyle; onun seni sevdiği ve senden razı olduğu kadar..
Muhammed'e salát eyle; taa, sonsuzluklara kadar. Onu, katında en yakın makama konuk eyle. Kendisine vesile, fazilet ve şefaat hakkı ihsan eyle. Yüksek derece ihsan eyle; kendisine vaad buyurduğun Makan-ı Mahmud ihsan eyle. Çün-kü sen, vaadinden dönmezsin.
Allahım, zatından dilerim: Malikim, seyyidim, mevlâm, sıkam, recam oldu-ğun için.. Eşhür-ü hurüm, Beled-i haram, Meş'ar-ı haram, peygamberin aleyhis-selámın kabri hürmetine..
*
(Devamı: 849. Sayfada)
040
YanıtlaSilDELAIL I HAYRAT ŞERHI
nurunun gözüne yakınlığından daha fazla benim rahmetime yakın ol mayı ister misin?
Musa a.s. şöyle dedi:
Evet ya Rabbl.
Bunun üzerine Yüce Hak, Musa'ya a.s. şöyle buyurdu: Ya Musa, şunu da Beniisrail'e teblig eyle: Su kimse ki, dün
vadan ayrılıp bana kavuştuğu zaman, Habibim Ahmed Resulüm Mu hammed'i inkârcı olarak gelir, hesap durağında, onun üzerine cehen-nem zebanisini musallat ederim; kendisini utandırırım. O, beni mah-se sefnata nail olamaz. Kendisine hiç bir melek merhamet etmez, Ze-bani kendisini alıp cehenneme atar.
Devamla şöyle buyurdu:
Bentisralle şunu tebliğ eyle: Bir kimse, Ahmed'i ve kitabını tasdik ederse.. kıyamet günü, kendisine rahmetimle muamele ederim
Ya Musa, bir kimse Ahmed'i ve getirdiklerinden birini inkâr ede-rek reddederse.. o reddettiği şey, nekadar az olursa olsun; kendisini cehenneme sokarım.
Anlattığımız manada, bunun emsali rivayetler çoktur. Nitekim bu marada, Resulüllah S.A. efendimiz şöyle buyurdu:
Adem a.s. kalıbında iken, ben peygamberdim.>>>
Bundan anlaşılan odur ki: Resulüllah S.A. efendimizin nübüvve-ti, cümleden evvel zâhir idi. Hazret-i Adem a.s. ve ondan dünyaya tes-rif eden bütün nebiler ve resuller tek tek onun nübüvvet ve risaletini anlatıp Resulüllah S.A. efendimize iman etmeleri gerktiğini tebliğ ile anlatmışlardır.
süre.. Muhammed'e salât eyle: Dünyanın ve âhiretin devam ettiği
Bütün bu süre içinde, Resulüllah S.A. efendimize ikramlar eyle. Muhammed'e salât eyle: Cennette bulunan bütün mahlukat sayısınca..
Yani: Saadet ehli, cennetlerin ehli iman, irfan ve ikan erbabının ebedi yeri olan cennet içinde kalmaları ve sebatları sayısınca, Resu-lüllah S.A. efendimize yakışır şekilde salât ederek kendisini muazzez ve muhterem eyle..
Muhammed'e salât eyle: Mahlukatın cehennemde kaldığı süre..
Bütün küfür ve tuğyan ehli olanlardan cehennemde kalanlarin sayısı kadar, Resulüllah S.A. efendimize salât ederek, şanını şerefini yükselt.
duğun kadar. Muhammed'e salât eyle: Kendisini sevip kendisinden razı ol-
Böylece, Resulüllah S.A. efendimizi muazzam ve muhterem eyle. Ju Muhammed'e salât eyle: Onun seni sevdiği ve senden razı ol-duğu kadar.
KARA DAVUD
YanıtlaSilBöylece, onun şanını muazzez eyle.
san eyle. 847 Muhammed'e salât eyle: Ta, sonsuzluklara kadar.. Onu, ka-tinda en yakın makama konuk eyle. Kendisine VESILE ve fazilet Ih-
Bu cümlede anlatılan VESILE, cennette en yüksek derecedir. Şefaat hakkı ver. Yüksek derece Ihsan eyle. Kendisine vaad
buyurduğun makanı-ı mahmud'u ihsan eyle. Çünkü sen: Vaadinden dönmezsin.
Ayet-i kerime ile anlatmıştır: MAHMU D'u Allah-ü Taâlâ şu
«Ümid edbilirsin, Rabbın seni MAKAM-I MAHMUD'a çıkara-caktır.» (17/79)
İşbu makam: Resulüllah S.A. efendimizin yapacağı en büyük şe-faat makamıdır.
him. Ey hacetleri yerine getiren, dereceleri yükselten şanı büyük Alla-
Zatımdan dilerim: Malikim..
Sağlık, hastalık, kolaylık, güçlük, ölmek, kalmak.. hâsılı: Dünya ve âhirete dair cümle hallerimde sahibim ve mutasarrıfım olduğun-dan..
Seyyidim.
Efendim, velinimetim, her halimde başvurup müracaat edeceğim makam olduğundan..
Mevlâm.
Bütün işlerimi idare eden yardımcım olduğundan..
- Sıkam..
Bütün işlerimi zatına ısmarlayacağım zat olduğundan..
- Recam olduğun için..
Cümle taleplerimi, ihtiyaçlarımı, ümit ve emellerimi ancak ken-disine arz edeceğim Yüce Zat olduğundan..
- Eşhürü hürüm..
Yani: Kıtalın haram olduğu aylar.. Bu aylar şunlardır: Zilka'de, zilhicce, muharrem ve receb.
Beled-i haram..
Yani: Mekke-i Mükerreme.. Allah-ü Taâlâ onun şerefini artırsın. Bizlere de orayı ziyaret etmeyi nasib eylesin. Bu mübarek beldenin HARAM, olarak tavsif edilmesinin sebebi daha önce anlatılmıştır.
-Meş'ar-ı haram..
Bu da, Müzdelife'dir.. bunun tafsili de daha önce anlatıldı.
Peygamberin aleyhisselâmın kabri hürmetine senden dilerim.
Bu cümlede geçen:
Aleyhisselâm.
Dileği şu manayadır: Allah-ü Taâlâ ona dünya ve âhirette, bü-tün zorluklardan yana selâmet ihsan eylesin.
848
YanıtlaSilDELAIL-1 HAYRAT SERHI
Bazı nüshada, salát dileği de gelmiştir. Yani:
Ona salát ve selán..
Cumlesi ile..
İlmini, ancak zatının bildiği kadar bana hayır hibe edesin.. IL mini, ancak zatının bildiği kadar beni kötülüklerden çeviresin,
Yani. Dünyada ve âhirette bildiğin nekadar hayır varsa, onlar dan bana hibe edesin; dünyada ve ahirette nekadar ser varsa, onlar. dan da beni koruyasın...
Devam edelim:
Allalım.
Ya Hayy ya Kayyum şanı büyük Allahım.
Ey Adem'e Sit'i hibe eden..
Bu cümlenin daha açık şerhli manası şudur: Ey Bit aleyhisselâmı, beşerin babası Adern'e as. bağışlayan Vacibülvücud Allahım.
Ibn Abbas'ır. r.a. şöyle dediği rivayet edildi:
Çocuklarımız, sübhan olan Yüce Hakkın sırf lütfu fazlı inaye ti ile biziere olan hibelerindendir.
Nitekim, sübhan olan Yüce Hak, azamet ve celáli ile Kur'an-ı Azi müşşanında söyle buyurdu:
«Dilediğine kız çocuğu bağışlar; dilediğine de erkek çocuğu hi be eder. Yanut, onları, kız erkek çift ihsan eder.» (42/49-50)
ADEM AS. ALINAN AHD HACER-I ESVED ZÜRRİYETI
Ibn-i Abbas'tan r.a. rivayet edildiğine göre, Yüce Hak, Adem-1 a.
5. yarattıktan sonra sordu:
- Seni kim yarattı?.
Adem 1.5. şöyle dedi:
Sen yarattın ya Rabbi.
Hak Taâlâ, tekrar sordu:
Senin Rabbın kimdir?
Ádem a.s. şöyle dedi:
Sen sen..
Bundan sonra Yüce Hak şu emri verdi:
- Bana secde eyle..
O anda Adem a.s. secde eyledi. Sübhan olan Yüce Hak, tekrar şöy-
le buyurdu
- Ya Adem, senden ahd alacağım. İstihkám üzere olup mahabbe-tin devamına da bir gerekçe olacaktır.
Yüce Hakkın bu kelâmı Ådem'e as, canından tatlı geldi.
Bundan sonra, melekler, cennetten Hacer-i Esved'i getirdiler. O, sütten beyazdı. Güneş gibi ziya veriyordu. Berraktı. Yakuttandı; ona: Elmas.
Derlerdi.
Sonra..
Adem a.s. bir sene haccını ifa ettikten sonra, Arafat ardında:
KARA DAVUD
YanıtlaSil840
ادب لي من الخير ما لا يعلم علمه إلا انت وتور عنى مِنَ السَ مَا لَا يَعْلَمُ عَلَهُ إِلَّا انت الله يا مَنْ وَهَلادَ مَبيت ولا براهيم المعيل والْحَيَّ وَرَدَ يُوسُفَ عَلَى يَعْقُوبَ وَيَا مَنْ كَشَفَا البَلَاةَ عَنْ أَيُّوبَ وَيَا مَنْ رَدَ مُوسَى الحَامِهُ وَيَا زَائِدَ الخَيرِ فِي عَليه وَيَا مَنْ وَهَ ليَاوُودَ سُلَيْمَنَ وَلِزَكِرَ يَا يَعِي وَلِمَرْيَمَ عِيسَى عَلَى مُحمدٍ وَ عَلَى جَمِيعِ النَّبِيِّينَ وَالْمُرْسَلِينَ . وَ يَا مَنْ وَهَبَ الحَمد صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ الشَفا وَالدَّرَجَةَ الرَّفِيعَة أَنْ تَغْفِرَ لِي ذُنُونِي وتَشْتَرَ إِلَى عُيُونِي كُلِّهَا وَتَحْرِ بِي مِنَ النَّارِ وتُوجِبَ إِلَى رِضْوَانَكَ وَأَمَانَكَ وَغَفْرَانَكَ
entehebe li minelhayri malaya'lemü i mehu illå ente ve tasrife anni mines sul malaya'lemü ilmehu illa ente
Allahümme ya men vehebe li Ademe Site ve li Ibrahime lamaile ve Ishaka ve redde Yusüfe alå Ya'kube ve ya men kesef'el belße an Eyyube ve ya men redde Musa ila ümmihi ve ya zaid'el Hachri filmihi ve ya men ve hebe lidavude Süleymane ve lizekeriy ya Yayha ve limeryeme Isa ve ya hafız'abneti Şuaybin es'elüke en tusal liye alà Muhammedin ve alå semiin-nebiyyine vel-mürseline.
en-115. Ve ya men vehebe limu-hammedin sallallahü aleyhi ve sellem eş-şefaate ved derecet'er-refiate tağfire li zünubi ve testüre li uyubi külleha ve tücireni minennari ve tucibe li ridvaneke ve emaneke ve gufraneke
İlmini ancak zatının bildiği kadar bana hayır hibe edésin. İlmini ancak, za-tının bildiği kadar beni kötülüklerden çeviresin.
Allahım, ey Adem'e Şit'i hibe eden, İbrahim'e İsmail'i ve İshak'ı hibe eden Yusüf'ti Yakub'a çeviren, Eyyub'dan belayı kaldıran, Musa'yı anasına geri çevi-ren, ey Hızır'a ilmini artıran, ey Davud'a Süleyman'ı hibe eden, Zekeriya'ya Yah-ya'yı, Meryem'e İsa'yı veren, ey Şuayb'in (iki) kızını koruyan senden dileğimdir: Muhammed'e ve bütün nebilere ve resullere salât eyleyesin.
115. Ey Muhammed sallallahü aleyhi ve selleme şefaat, yüksek derece hibe eden Yüce Zat, benim günahlarımı bağışlayasın. Keza ayıplarımın da tümünü örtmeni dilerim. Beni ateşten kurtarasın. Rıdvanını benim için gerekli kılasın. Keza emanını, gufranını, ihsanını da...
*
(Devamı: 939. Sayfada)
F.
245
YanıtlaSilDEYİMLER
köşe başını tutmak: Etkili olabilecek en önemli makamda bulunmak veya yeri ele geçirmek.
köşe kapmaca oynamak: mec. Biri başkasına gidip bulamadığı sıra-da, o da kendisine gelip bulamamak, birbirini arayıp durmak.
köşe tutmak: Karışmak, kendini belli etmek, görünmek.
köşede bucakta kalmak: İlgisizlikten gözden uzakta bulunmak.
köşeye atılmak: Önem vermemek, gözden uzakta tutmak ilgilen-memek.
köşeye çekilmek: Hiçbir işe karışmayarak yaşamak.
köşeye oturmak (kız için): Gelin olmak, evlenmek.
köşeye sinmek: Kimsenin görmeyeceği bir yere saklanmak, gizlen-mek, sesi çıkmaz olmak.
köşeyi dönmek: 1) Hiçbir çaba göstermeden kısa sürede zengin ol-mak. 2) Kısa yoldan ve büyük bir emek harcamadan sosyal ve eko-nomik güç edinmek.
köşe bucak kaçmak: Kimseye görünmek istememek.
kötü gözle bakmak: 1)Bir kimse için iyi olmayan düşünceler bes-lemek, bunu belli edercesine bakmak. 2) Cinsel duygu ile bakmak.
kötü yola düşmek: Kötü kadın olmak.
kötü yola sapmak: Doğruluktan ayrılıp istenilmeyen ve yanlış işler yapmak.
kötü yola sürüklemek (veya saptırmak): Yasa dışı, uygunsuz veya hoşa gitmeyen bir yaşayış içine sokmak.
kötüye kullanmak: Yetkisini yasalara aykırı yolda kullanmak. 2) Biri-nin iyi davranışından istenilmeyen yolda yararlanmak.
kraldan çok kralcı olmak: Birinin davasını ondan çok savunur olmak.
kucağına düşmek: Düşman, felaket, sefalet gibi kötü şeylerin veya durumların içine düşmek, onlarla karşılaşmak.
kucak açmak: Birini korumak, ona sığınacak yer vermek.
DEYİMLER
YanıtlaSil244
köpek yese kudurur: Çok ağır ve onur kırıcı sözler için söylenir.
köpeğe atsan yemez (yiyecek için): Çok kötü.
köpeğe host, kediye pişt dememek: Kendisine zarar verenlerden korunmak için en küçük bir tepkide bulunmamak.
köpeği bağlasan durmaz: Yaşamaya elverişsiz yerler için kullanılır
köpeğin ağzına kemik atmak: hkr. Karşı gelerek bağırıp çağıran b rini susturmak için ona bir çıkar sağlamak.
köpeksiz köy bulmuş da çomaksız (veya değneksiz) geziyor
Kendisine engel olacak, karşı çıkacak kimse olmadığı için istediği gibi davrananlara söylenir.
köprüleri atmak: Bir işten vazgeçme veya geri dönme imkânı kalma-yacak biçimde kesin bir davranışta bulunmak.
köprünün (veya köprülerin) altından çok su (veya sular) aktı (veya geçti): "Zamanla şartlar çok değişti, eski durum kalmadı", anlamında kullanılır.
kör değneğini beller gibi: Hep aynı biçimde davranıp hiçbir yenilik veya değişiklik yapmayı düşünmeyenlerin tutumunu niteler.
kör kör parmağım gözüne: Çok belli, göze batacak kadar ortada.
kör kurttan bile vazgeçmemek: En küçük varlığı bile hor görmeden korumak.
kör şeytandan bulmak: llenme sözü olarak kullanılır.
körler mahallesinde ayna satmak: Bir şeyi ona hiç ihtiyaç duymaya-cak olan çevreye götürmek.
körün istediği bir göz, Allah verdi iki göz: İstenilen şey fazlasıyla elde edildi.
körün taşı: Rastlantı sonucu birine zarar veren, hesapta olmayan iş.
körünü kırmak: hlk. Hevesini almak.
körünü öldürmek: hlk. Gururunu kırmak, güçsüzlüğünü kabul etmek.
kösteği kırmak: 1) Çocuk yürümeğe başlamak. 2) Bağlı bulunduğı yerle ilişiğini kesmek.
29
YanıtlaSilATASÖZLERİ
Bir avuç altının olacağına, bir avuç toprağın olsun: Altının getirisi,
toprağa göre daha azdır. Ayrıca altın her an harcanabilir. Bu yüzden, toprak sahibi olmak, altın sahibi olmaktan yeğ tutulur.
Bir çöplükte iki horoz ötmez: Yönetilmesi gereken bir yerde (daire-kurum-toplum), yetkileri eşit olan iki baş kişi varsa ya ikisinden birinin sözü geçmez ya da o yerde huzur olmaz.
Bir deli kuyuya taş atmış, kırk akıllı çıkaramamış: Bazı insanların yaptığı yanlışı ya da münasebetsiz bir işi, pek çok akıllı insan bir araya gelse bile, kolay kolay düzeltemez.
Bir dirhem et, bin ayıp örter: Çok zayıf olan insanın bazı çirkinlikleri ortaya çıkar. Bu insan kilo aldığında bu çirkinlikler kaybolur.
Bir elinin verdiğini öbür elin görmesin: Yardım yapılacaksa, bunu
gizli yapmak gerekir. Açıktan yapılan yardım, yardım olmaktan çıkar, gösteriş olur. Ayrıca yardım edilen kişiyi de küçük düşürür.
Bir elin nesi var iki elin sesi var: Bazı işler, el birliği ile daha kolay yapılır. Bu tip işleri tek başına yapmamak, ekip olarak yapmak gerekir.
Bir günlük beylik, beyliktir: Bazı şeyleri hiç yaşamamak yanlıştır. Bir gün bile olsa, adam gibi ve gönlümüzce yaşamak hem doğru hem de güzeldir.
Biri yer biri bakar, kıyamet ondan kopar: Bir toplumda gelir dağı-
lımı adaletsizse, yani toplumun bir kesimi her şeye sahip, bir kesimi muhtaç durumdaysa, o toplumda huzurun bozulması kaçınılmazdır.
Bir korkak bir orduyu bozar: Korkak bir askerin paniği, diğer asker-leri de etkiler. Onlar da korkmaya başlarlar. Herkesin morali bozulur. Morali bozulan asker de gerektiği gibi savaşamaz. Toplumlar, hedefe, gelişim ve değişimden korkanlar yüzünden ulaşamazlar.
Bir koyundan iki post çıkmaz: Bir insandan yapabileceğinin üstün-de iş istemek, işi verene de yapacak olana da fayda sağlamaz.
Bir kötünün yedi mahalleye zararı vardır: Kötü insanların varlığı ve eylemleri, yalnız yakın çevrelerine değil, o topluma da zarar verir.
ATASÖZLERİ
YanıtlaSil28
Bez alırsan Musul'dan, kız alırsan asilden: Alınacak şey her ne ise
iyi ve kalitelisini almak gerekir. Kız alırken de soylu bir aileden olmas tercih edilmelidir.
Bıçak yarası geçer, dil yarası geçmez: Bıçak yarası, bir süre sonra
İyileşir ve geçer. Dil yarası ise geçmez. Söylenen kötü bir söz kolay kolay unutulmaz.
Bin bilsen de bir bilene danış: Bir insan çok bilgili de olsa, yine de bilmediği şeyler vardır. Bunun için tereddüt ettiğimiz durumlarda, "ben biliyorum" demeyip bunu bir bilene danışmak gerekir.
Bilinmedik aş ya karın ağrıtır ya baş: Daha önce hiç yemediğimiz ve zararlı olup olmadığını bilmediğimiz şeyleri yememek gerekir.
Bin dost az, bir düşman çok: İnsanın çok dostu olması güzel bir şeydir ama yetmez. Düşman sahibi de olmamak gerekir. Çünkü bir düşman bile, insanın tedirgin olması için yeter de artar.
Bin işçi, bir başçı: Ekip olarak yapılan işler, iş bölümü iyi olursa ve bu işi bilen biri tarafından yönetilirse başarı ile sonuçlanır.
Bin nasihatten, bir musibet yeğdir: Bazı insanlar, özellikle gençler,
öğütle yola gelmezler. Bazı şeyleri (neyin yapılıp yapılmaması gerekti-ğini), yaşayarak yani başlarına kötü bir şey geldiğinde öğrenirler.
Bin ölçüp bir biçmeli: Ölçü alınıp ve bu ölçüye göre çizim yapılma-dan elbise biçilmez. Biçilirse de o kişinin üzerine uymaz. Bunun gibi, yapılacak bir işe, o işin en ince detayları düşünülüp hesaplandıktan sonra başlanmalıdır. Ancak böyle başarılı olunur.
Bir acı kahvenin kırk yıl hatırı vardır: İyilik küçük de olsa unutulma-malı ve karşılığı verilmelidir.
Bir adamın adı çıkacağına canı çıksın: "Adı çıkmış dokuza inmez
sekize", diye bir deyimimiz vardır. Bu deyim gerçeği yansıtır. Haklı veya haksız yere, adamın bir kere adı kötüye çıkarsa bu kolay kolay düzelmez. Bundan sonra yapacağı her şey kötüye yorumlanır.
Bir ağaçta gül de biter diken de: Aynı soydan gelen insanlar icinde iyi, temiz kişi çıkabileceği gibi, huysuz ve sevimsiz kişi de çıkabilir.
273
YanıtlaSilULUFE علوفه : Yeniçerilere ve sipahilere dağıtılan maaş.. Bir nevi hayvan yemi.
ULUHİYET الوهيت : ilahlık Allah'ın kâinattaki tasarruf ve hâkimiyeti.
ULUM علم : علوم lim C limler, bilgiler.
ULUVV علو : Büyüklük, yükseklik. Şan, şeref ve kadr sahibi olma.
ULVI علوى : Yüksek, yüce. Månevi ve göğe mensub.
ULYA عليا : Pek büyük, pek yüce, daha yüksek. Çok yüksek olan.
UMDE عمده : Prensip, temel fikir. Dostluk. Güvenile-cek yer veya kimse.
UMMAN عمان : Büyük deniz. Okyanus. Hindistan ile Arabistan arasındaki büyük deniz.
UMRAN عمران : mar ile şenlendirilmiş olan. Bayındırlaşmak. Medenilik. Mutluluk.
UMUM عموم : Umumi olmak. Hep, bütün, cümle, herkes.
UMUMI عمومی : Herkesle alakalı, herkese dâir.
UMUR امر) : امور Emir C Emirler. İşler. Hususlar. Maddeler.
UNF عن : Kalabalık. Sertlik. Cebir ve zor.
UNSUR عنص : Element. Mürekkeb cisimlerde bulu-nan basit maddelerin her
birisi. Madde, esas, kök.
عنصریت UNSURİYET Irkçılık. Menfi milliyetçilik.
URBA اوربه : Elbise Arabçada: düğüm. Zekâvet. hile.
URCUN عرجون : Kurumus hurma dalı. Ay gibi eğilen dal. Hurma salkımının dalı.
UREFA عارف) : عرفاء Arif C İrfan sahibi kimseler.
URGAN اورغان : . İp. Halat.
URUC عروج : Yukarı çıkmak. Yükselmek.
URUK عرق : عروق irk. C. Ir lar. Kökler, damarlar.
URVE عروه : Yapışacak sap. Tutacak yer. Kulp. * Daima bâki olan nesne. * Arslan.
Urvet-ül vüskaعروة الوثقى Sağlam kulp. Tutulacak sağlam metin yer. İslamiyet.
USARE عصاره : Özsu. Sıkılmış şeylerden çıkan su.
USR عصر : )C: Usur - A'sâr( Sığınacak yer. Melce. Dehr, zaman, devir.
USUL اصل) : اصول Asil Col * Tarz, metod, tertib. Ana, baba. Cedler.
UYUB عيب) : عيوب Ayib. Ayıplar, kusurlar.
UZMA عظمی : Büyük. İri. En büyük. Çok büyük.
UZUV عضو : Aza. Organ.
U
YanıtlaSilUBEYD عبيد : Küçük kul, kul-cuk.
UBUDİYYET عبودیت : Bende lik, kulluk, kölelik.
UBUR عبور : Geçmek. Atla-mak. Zorlamak. * Suyun öte kıyısına geçmek.
UCB عجب : Kibir, gurur. Ken-dini beğenmişlik. Ameline, yaptıkları işe güvenmek.
UCUBE اعجوبه : Ucube. Hay ret edilecek şey. Pek acibe ve garib olan. *
UDUL عدول : )Adil. C.) Adiller, âdil olanlar.
UFK افق : Ufuk. Kıyı, kenar. Rüzgârın estiği cihetler.
UFKI افقی : Ufka ait. Ufka dâir. * Yatay.
UFUL افول : Gurub, batış. Gözden kayboluş. Görünmez olmak. Ölmek.
UFUNET عفونت : Fena kok ması. İltihab. * Çürümeden hasıl olan pis koku, çürük kokusu.
UHDE عهده : Bir işi üzerine alma. Söz verme. * * Becerme. * Ahidnâme. Mes'uliyet, sorumluluk.
UHRA اخرى : Sâir, diğer. Ahir, gayr, son, sonra.
UHREVI اخروی : Ahirete_dair âhiretle, alâkalı. Öteki dünyaya âit.
UHUD عهد): عهود Ahd. C Sözleşmeler. Ahidler, ye-minler, anlaşmalar.
UHUVVET اخوت : Kardeşlik Din kardeşliği. Samimi dostluk.
UKALA عاقل) : عقلاء Akil C Akıllılar. * Akıllılık iddia edenler.
UKBA عقبی : Ahiret, öbür dünya, bâki olan âlem. * Cezâ.
UKDE عقده : Düğüm, bağ. * Karışık ve müşkil iş. Zor-luk, zor iş.
UKKE : Tulum, deriden yapılan kap.
) : عقوبات UKUBAT عقوبه Ukubet. C) Cezalar, işkenceler, eziyetler. Kısas.
UKUK عقوق : Anaya babaya itaatsizlik ve hürmetsizlik.Zorbalık, âsi olmak.
UKUL عقل : عقول Akil Akıllar.
ULA اولی : Birinci, ilk, evvel. * Eskiden vezirlikten sonra gelen sivil rütbe.
ULEMA عالم : علماء Alim. C Alimler. İlmiye mensubları.
Ulül emr اولو الأمر : Halife islâm reisi, müslümanların başı, reis.
272
ki Ivet, Isa Leet gayr muslim minde Mısır hakimi ve ulema i Yehudun sa Aleyhisselam, Muhammed Aleyhissalatu Vesselämdan haber
YanıtlaSilTARINTE BUGON
-1481 Beyazıt'a yenilen Cem Sultan, gittiği Kahire'de törenle karşılandı.
-1516-Yavuz Sultan Selim Halep'i teslim aldı.
AGUSTOS
25
PAZARTESİ
BIR AYET
Allah'tan başka sizi koruyacak bir dostunuz da, yardımcınız da yoktur.
Ankebut: 22
2 1447 R.EVVEL
BİR HADİS
Birinize güzel koku verildiğinde onu reddetmesin. Çünkü o Cennetten çıkıp gelmiştir.
RUMI: 12 AĞUSTOS 1441
HIZIR: 112
Tirmizî, Edeb: 37
Hayatın lezzetini, zevkini isterseniz hayatınızı imanla hayatlandırınız ve ferâizle ziynetlendiriniz ve günahlardan çekinmekle muhafaza ediniz.
Sözler
TARİHTE BUGÜN
YanıtlaSil- 1951-Adnan Menderes hükümeti istifa etti.
1972-Demokratik Parti Genel Başkan Yardımcısı Yüksel Menderes, Ankara'da hava gazıyla hayatına son verdi.
MART
08 PAZAR
18 1447
RAMAZAN
RUMI: 23 ŞUBAT 1441
KASIM: 121
Senin şu fânî dünyana bedel, bâkî bir cennet seni bekler.
Asa-yı Musa
İmsak Günes
Öğle İkindi Aksam
Yatsı
BİR AYET
Allah dilediğine hakkı hak, bâtılı batıl olarak gösterir.
Bakara Suresi: 269
BİR HADİS
Ben ancak güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.
İmsak Günes Öğle İkindi Aksam Yatsı
2026 BEDIUZZAMAN TAKVIMI
YanıtlaSilTARİHTE BUGÜN
1764-Padişah III. Mustafa tarafından yaptırılan Laleli Camii ibadete açıldı.
MART
09 PAZARTESİ
19 1447 RAMAZAN
RUMI: 24 ŞUBAT 1441
KASIM: 122
BİR AYET
İçinizdekini açıklasanız da, saklasanız da, Allah onu
bilir.
Bakara Suresi: 284
BİR HADİS
Allah, dünya işlerinin âlimi, ahiret işlerinin ise cahili olan kimseye buğz eder.
Kabrin öbür tarafındaki endişe-i istikbal her ferdin en mühim meselesidir.
Lem'alar
TARİHTE BUGÜN 1919 Italyanların
YanıtlaSilAntalya'yı işgali.
-1945-Nazi lideri Adolf Hitler'in tabancayla intiharı.
29
CUMA
FRIDAY
NİSAN
APRIL
SIS ATEI
Suphesiz ki Allah Insanlara pek şefkatli, pek
merhametlidir.
Bakara Suresi: 143
BİR HADİS
Küçük günahlar birike birike sahibini helâke
götürür.
Ey kardeşlerim! Mühim ve büyük bir umûr-u hayriyenin çok muzır mânileri olur.
Şeytanlar o hizmetin hâdimleriyle çok uğraşır. Bu mânilere ve bu şeytanlara karşı ihlâs kuvvetine dayanmak gerektir. Lem'alar
HICRĪ: 28 RAMAZAN 1443 - RUMI: 16 NİSAN 1438
İmsak Günes Öğle İkindi Aksam
Yatri
KASIM: 173-GÜN: 119 KALAN: 246 - GÜN UZA.: 2 DK
Gülü Seven Dikenine Katlanır
YanıtlaSilBir "insanın sevdiği kimse veya sevdiği iş yüzünden gele-cek sıkıntılara..." katlanması gerektiğini anlatmak için "Gülü seven dikenine katlanır." deriz. Bu atasözünü genellikle etra-fında kusursuz insan arayanlara ya da işlerinin sürekli tıkınn-da gitmesini isteyenlere böyle bir şeyin mümkün olmadığını anlatmak için kullanırız. Zaten dünya, aldığımız her nefesle ve attığımız her adımla sınandığımız bir yerdir. O sebeple şikâyet etmek yerine, idare etmenin ve birbirimizi anlamanın yollarını aramak lazımdır.
Sözgelişi toprakla uğraşan bir kişi sırf "ellerim nasır olu-yor" diye ekip biçme işinden vazgeçerse kendine başka bir meslek aramak zorunda kalabilir. Böyle birinin spora yatkın olduğunu varsayalım ve bir spor dalına geçiş yaptığını düşü-nelim. Bu işin de terlemek veya sakatlanmak gibi kendine göre birtakım zorlukları vardır. Yani zorluklarına katlanmadığımız sürece hangi iş kolunda çalışırsak çalışalım o işten verim ala-mayız. Üstelik insani ilişkilerimizi geliştirmek için de aynı yolu izlemek zorundayız.
-95-
İyi de bunu niçin yapalım?
YanıtlaSilTabii ki gönül dünyamızı ve yaşadığımız çevreyi daha ya-şanılır ve daha güzel bir yer haline getirmek için yapalım. Şunu da unutmayalım ki sevdiğimiz kimselerin ve dostlarımı-zın sıkıntılarına katlanmadığımız sürece onlarla ilgili olumsuz düşüncelere kapılırız. Bu düşünceler gönlümüzde öylesine devasa bir yer kaplar ki sonunda gönül dünyasında kendimize ait bir yaşam alanı bulamayız. Esasında insanın bu zorluğu aşmasının bir yolu vardır.
Sahi, o yol da nedir?
Kesinlikle affedici olmaktır.
"Ne kadar manidardır ki 'bağışlamak' kelimesi dilimizde 'affetmek' anlamına geldiği gibi, 'karşılık gözetmeden vermek' anlamına da gelir. 'Bağışlamak', bir bakıma 'bağışta bulun-maktır.' Affetmek suretiyle insan aslında gönül dünyasını kin, nefret ve düşmanlık duygularından arındırdığı için kendisine, cezalandırmaktan vazgeçtiği için suçluya ve nihayet intikam peşinde koşmayıp huzursuzluğa sebebiyet vermediği için de topluma adeta 'bağışta bulunmuş gibidir."17
Bu ahlak üzere yaşayan kimse, hiç tanımadığı kimseleri bile idare etmesini bilir. Şimdi bununla ilgili kısa bir hikâye dinlemeye ne dersiniz?
O hâlde başlayalım: Vaktiyle herkesin hürmet ettiği bir bil-geye, halktan birisi gelerek derdini anlatmaya başlar. Derdini anlatan kişi istemeden uygunsuz bir ses çıkarır ve çok mahcup olur. Durumun farkına varan bilge de sesini biraz yükseltip: "Evladım, ne dediğini anlamıyorum. İyice yaşlandığım için seni güçlükle duyabiliyorum zaten. Buraya niçin geldim, de-miştin?" der.
17 Hadislerle İslam III Affetmek / Al-i Cenablık s. 325
-96-
Bilgenin kulaklarının ağır işittiğini sanan kişi de rahat bir nefes alır ve derdini yüksek sesle anlatıp gider. İşin hikmet tarafı bundan sonra başlıyor; bilge, yanına gelen o kişinin iyi işittiğini öğrenip de tekrar utanç duymaması için, onun vefatı-na kadar sanki kulakları az duyuyormuş gibi yaşamaya devam eder.
YanıtlaSilBu ne güzel bir ahlaktır böyle!
Şimdi bu misalden yola çıkarak herkes kendi gönül dûn-yasına bir ayna tutsun. Bakalım ortaya nasıl bir manzara çı-kacak.
HAFIZ LAFZIN HAMILI MANANIN AMILI
YanıtlaSilشورة البناء
الذين يتربصون بكم فإن كان لكم فتح من ال قالُوا أَلَمْ تَكُنْ مَعَكُمْ وَإنْ كانَ الكافرين نصيب نار الم تستَعُودُ عَلَيْكُمْ وَتَمْتَعْكُمْ مِنَ التاميل يحكم بينكم يوم القيمة ولن يجعل الله الكام عَلَى الْمُؤْمِنِينَ سبيلا إلى المنافقين ما يقول .
وَهُوَ خَادِعُهُمْ وَإِذَا قَامُوا إِلَى الصَّلوةِ قَامُوا كَسَالَى وان النَّاسَ وَلَا يَذْكُرُونَ اللَّهِ إِلَّا قَلِيلًا ملي بين بين الان لا إلى هؤلاء وَلَا إِلَى هَؤُلَاءِ وَمَنْ يُضْلِلِ الله فلن تجده سبِيلًا يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا الْكَافِرِينَ أَولِي مِنْ دُونِ الْمُؤْمِنِينَ أَتُرِيدُونَ أَنْ تَجْعَلُوا الله عليك سُلْطَانًا مُبِينًا إِنَّ الْمُنَافِقِينَ فِي الدرك الأسفل مِنَ النَّارِ وَلَنْ تَجِدَ لَهُمْ نَصِيرًا إِلَّا الَّذِينَ تَابُوا وَأَصْلِحُوا وَاعْتَصَمُوا بِاللهِ وَأَخْلَصُوا دِينَهُمُ اللهِ فَأُولَئِكَ مَعَ الْمُؤْمِنِينَ وَسَوْفَ يُؤْتِ اللهُ الْمُؤْمِنِينَ أَجْرًا عَظِيمًا مَا يَفْعَلُ الله بِعَذَا بِكُمْ إِنْ شَكَرْتُمْ وَأَمَنْتُمْ وَكَانَ اللهُ شَاكِرًا عَلِيمًا .
لا تجبر
مَا يَفْعَلُ اللَّهُ بِعَذَابِكُمْ إِنْ شَكَرْتُمْ وَأَمَنْتُمْ وَكَانَ اللَّهُ شَاكِرًا عَلِيمًا
66 Eğer siz iman eder ve şükrederseniz Allah size niçin azap etsin? Allah, şükre karşılık veren ve her şeyi bilendir.99
(Nisà, 4/147)
Mushaf sayfa no: 100
Hafizlık sayfa no: 5. cûz/01. sayfa
ALLAH, ŞÜKREDENLERE AZAP ETMEZ.
BİLGİ:
Peygamberimiz devrinde, sağlam bir imana sahip olmayan münafıklar hem ibadetlerde gevşek davranıyorlar hem de Müslümanların aleyhine gizli planlar yapıp tuzaklar kuruyorlardı. Önceki ayetlerde Rabbimiz, bu kötü işlerinden dolayı münafıkların cehennemin en alt tabakasında cezalandırılacağını bildir-mişti. Bu ayette ise Yüce Allah, kendisine itaat edip iyi bir kul olanlara asla azap etmeyeceğini, azabın sadece kötüler için olduğunu bildirmektedir (bk. Tähä 20/48; En'âm 6/47).
MESAJ:
İman ve şükür içinde yaşadığında, Müslüman'ın ilahi azaptan endişe etmesine gerek yoktur.
KELİME DAĞARCIĞI:
Azap: Allah'a karşı gelen veya emirlerini dinlemeyenlere dünyada veya ahirette verilecek ilahî ceza.
Şakir: Şükrün karşılığını veren, şükreden.
100
HAFIZ LAFZIN HAMILI MANANIN AMILI
YanıtlaSilالمراد شامل
لا تحب على الجهر بالسوء من القول إلا من ظلم وكان لة سبيعا عليمًا إن لدوا خيرا أو الحلوة أو العفوا مین شده قال الله كَانَ عَفُوا قَدِيرًا إِنَّ الَّذِينَ يَكْفُرُونَ ه ورسله ويُرِيدُونَ أَنْ يُعْرِفُوا بَيْنَ اللَّهِ وَرُسُلِهِ وَيَقُولُونَ الأمن يبعض وتكفرُ بِبَعْضٍ وَيُرِيدُونَ أَنْ يَتَّخِذُوا بَيْنَ الله سبيلاً أُولَئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ حَقًّا وَأَعْتَدْنَا الكابرينَ عَذَابًا مُهِينًا ، وَالَّذِينَ آمَنُوا بِاللهِ وَرُسُلِهِ وَلَمْ يُفَرِّقُوا بَيْنَ أَحَدٍ مِنْهُمْ أُولَئِكَ سَوْفَ يُؤْتِيهِمْ أُجُورَهُمْ وكان الله غفُورًا رَحِيمًا يَسْتَلْكَ أَهْلُ الْكِتَابِ أن تنزل عليهم كتابا من السَّمَاءِ فَقَدْ سَأَلُوا مُوسَى أَكْبَرَ مِنْ ذَلِكَ القالوا أرنا الله جهرة فَأَخَذَتْهُمُ الصَّاعِقَةُ بِظُلْمِهِمْ ثُمَّ القدوا العجل من بَعْدِ مَا جَاءَتْهُمُ الْبَيِّنَاتُ فَعَلَوْنَا عن ذلك وَأَتَيْنَا مُوسَى سُلْطَانًا مُبِينًا وَرَفَعْنَا فَوْقَهُمُ الطور بميثاقهم وقُلْنَا لَهُمُ ادْخُلُوا الْبَابَ سُجَّدًا وَقُلْنَا لهم لا تعدوا في السبت وَأَخَذْنَا مِنْهُمْ مِيثَاقًا غَلِيظًا .
إِنْ تُبْدُوا خَيْرًا أَوْ تُخْفُوهُ أَوْ تَعْفُوا عَنْ سوءٍ فَإِنَّ اللَّهَ كَانَ عَفُوًا قَدِيرًا
Bir iyiliği açıklar veya gizlerseniz yahut bir kötülüğü affederseniz şüphesiz Allah da ziyadesiyle affedicidir. O, her şeye gücü
yetendir.99
(Nisa, 4/149)
Mushaf sayfa no: 101
Hafızlık sayfa no: 6. Cüz/20. sayfa
ALLAH İÇİN HAYIR YAP, AFFET, AFFEDİL
BİLGİ
İnsanın ahiret hayatında işine yarayacağı şeyler dünyadayken yaptığı iyilik-lerdir. İnsanların hayırlısı hayır yapanlar, insanlara faydalı olanlardır. Dünyada insanlar kötü davranış görebilirler. Bu durumda mümine düşen, sabretmek, affetmek ve kendini koruyarak haksızlıkları ortadan kaldırmaya çalışmaktır. Rabbimiz, kötülüğün affedilmesi ve gizlenmesini istemektedir. Yalnız zulme uğrayan ve hakkını arayan kişi karşılaştığı kötülükleri anlatabilir. Bir iyiliği ise açıklamak da açıklamamak da caizdir. Bir hayra vesile olacak ve teşvik edecekse iyiliği açıklamak; yoksa gizli tutmak tercih edilebilir.
MESAJ:
Sen kötülüğe karşı iyilik yap ve insanları affet. Hayır yapan ve affeden kişi, ilahi affa erişir.
KELİME DAĞARCIĞI:
Afüvv: Çokça affeden.
Kadir: Gücü her şeye yeten.
101
M üslüman, Peygamber'inin sözlerine saygılı insandır. Çünkü hadîs-i şerifler Resûlul-lah'ın nefesini aramızda hep yaşatan ve yo-lumuzu aydınlatan birer ışıktır. "Sünnet olmasaydı, hiçbirimiz Kur'an'ı anlayamazdık" diyen İmam-ı âzam Ebû Hanîfe hazretlerinin belirttiği gibi hadis ve sünnet bizim için her şeydir. Hadislere, rasgele bir insanın sözüymüş gibi bakmak, onun mâ-nasını anlamayınca, "Canım bu devirde böyle şey olur mu?" gibisinden ileri geri konuşmak bir müslümana asla yakışmaz.
YanıtlaSilİyi müslüman, zihnine takılan bir hadisle karşılaştığı zaman, onun gerçekten Peygamber sözü olup olmadı-ğını araştırmalıdır. Eğer bir sözün hadis olduğunu öğ-rendikten sonra onu baş tacı edemiyorsa, içini bir şüp-he kemiriyorsa, o hadisin ne anlama geldiğini bilene sormalı ve gönlünü huzura kavuşturmalıdır.
Geçenlerde bir televizyon programında, İslâm'da kadın konusu tartışılırken muhtelif hadisler gündeme geldi. Haklarında iyi duygular beslediğim bazılarının hadisler karşısındaki hafif tutumlarına üzüldüm ve bir süre sonra programı takip etmedim. Daha sonraki sa-atlerde "kadının erkekler için fitne olduğunu" belirten hadîs-i şerîf, "Efendim, Pey-gamberimiz böyle bir şey söyleyebilir mi?" edâsıyla ele alınmış, bazıları bi-zim peygamberimiz böyle şey söyle-mez diyecek olmuş. Programa katı-lan bir zât, "fitne" kelimesinin "imti-han" demek olduğunu, sahih hadis kitaplarında bulunan bu hadisin "Kadın erkekler için bir imtihan aracıdır" anlamına geldiğini, Kur'an'da da "Mallarınız ve ço-cuklarınız sizin için fitnedir" (Te-ğābün 64/15) buyurulduğunu söyleyin-ce ortalık sus pus olmuş.
Hadis Hafife Alınmamalıdır
Bazıları, anlayışına, zihniyetine uymayan bir sözün âyet olduğunu öğrenince direnmeyi bırakıp susu-yor. Elhamdülillah, bu da bir şey. Fa-kat bazıları anlamakta güçlük çektik-
24 Haziran 2001. ALTINOLUK
leri hadisler karşısında aynı teslimiyeti göstermiyorlar. Yeterli hadis kültürüne sahip olmadıkları halde, kafala-
YanıtlaSilne ihtimal vermiyorlar. Hatta daha da ileri giderek rına uymayan bir sözü Hz. Peygamber'in söyleyeceği-"Olmaz öyle şey" diyebiliyorlar ve hadise karşı alayı bir tavır takınabiliyorlar. Böyle bir tavırdan Allah bizi ve bütün mü'minleri korusun. Gerci hadisi hafife alma hastalığının tarihi epeyce eskidir. Önce size bu konuda birkaç olay arzedeyim:
-
--
Bir gün ünlü sahâbî Ebû Hüreyre hazretlerinin bulunduğu bir mecliste kibir konusu görüşülüyordu. Ebû Hüreyre, Peygamber Efendimiz'in anlattığı bir olayı nakletti. Efendimiz, güzelce giyinen birinin bö-bürlenerek giderken, Allah Teâlâ'nın onu kibri yüzün-den yere batırdığını, onun kıyamete kadar bağırıp ça-- ğırarak yerin dibine batmaya devam edeceğini söyle-mişti. Ebû Hüreyre sözünü bitirince, güzel bir elbise gi-yinmiş bir genç ayağa kalktı ve "Ebû Hüreyre! O genç = şöyle mi yürüyordu?" diyerek onu taklide yeltenince fena bir şekilde tökezledi. Neredeyse kafası kırılacaktı. O zaman Ebû Hüreyre "Burnu ve ağzı üzerine yere çarpılsın" diyerek "Alay edenlere karşı biz sana yeteriz" (Hicr 15/95) âyetini okudu (Dârimî, Mukaddime 40).
Aynı tarzda bir olay daha var: Hz. Ömer tarafından Basra'ya mür-şit ve muallim olarak gönderilen sa-hâbî Abdullah İbni Mugaffel, bir gün mescitte parmak uçlarıyla taş atan bir genç görünce onu uyarmak istedi ve Hz. Peygamber'in bu hareketi ya-sakladığını ondan bizzat duyduğunu söyledi. O genç sesini çıkarmamakla beraber, bu uyarıya pek önem ver-memişti. O gün veya bir başka gün bu gencin mescitte yine parmaklarıy-la taş attığını gören Abdullah İbni Mugaffel dayanamadı:
"Ben sana Resûlullah'ın bu hare-keti yasakladığını söylüyorum, sen ise aldırış etmiyorsun. Vallahi ölür-sen cenazene katılmayacağım; hastalanırsan ziyaretine gelme-
yeceğim ve seninle asla konus-mayacağım!" dedi (Darimi, Mukaddime
YanıtlaSil40). Çünkü Abdullah, maddi imkânı olmayıp da Hz. Peygamberle birlikte o çetin Tebük seferine gidemediği için gözyaşı döken, bundan dolayı hakla-rinda avet nazil olan (Tevbe 9/92) ve ağlayanlar anlamında "bekkäin" diye anılan yedi fakir sahabiden biriydi. Öyle läübali davranışları hazmedemez di.
Bu iki sahabi, naklettikleri hadisle-rin önemsenmediğini görünce haklı olarak kızdılar. Canlarından aziz bildikleri yüce Peygamber'in hadisle-rinin küçümsenmesini hazmedemediler. Onlara, hadis-leri küçümseyenlerin küçümsenmeyi hakettiklerini gös terdiler. İnsanın dinî hayatını altüst edebileceğini dü-şündükleri bu tutum karşısında verilmesi gereken ceva-bı vermekten çekinmediler. İkinci olay doğrusu çok ib-retlidir. Bir müslümanla en fazla üç gün küs durulacağı genel bir kaidedir. Biriyle ebediyen konuşmamak, onun İslâm sınırından çıkması halinde söz konusudur.
Bir gün Abdullah İbni Ömer, câmiye gitmek isteyen kadınların engellenmemesine dair hadisi nakledince, oğlu Bilal bunun bazı karışıklıklara yol aça-cağını düşünerek, hayır biz onları engelleriz dedi. Oğ-lunun bir hadise karşı böylesine olumsuz tavır takındı-ğını gören İbni Ömer adeta kendini kaybetti. Bilal'in göğsüne yumruğunu indirirken o güne kadar ağzından çıkmayan ağır bir hakaret cümlesi sarfetti (Müslim, Salāt 135-140).
İbni Ömer hazretleri, hem en çok hadis rivayet eden yedi sahâbîden hem de ashâb-ı kiramın tanınmış fakihlerinden biriydi. O, nefsânî arzuları Resûlullah'ın ortaya koyduğu esaslara baş eğmeyen bir müslümanı tasavvur edemiyordu. Hadislerin hafife alınması, kü-çümsenmesi büyüklerimizi işte böylesine çileden çıka-rırdı. Bir adamın hem Ehl-i sünnetten olduğunu iddia edip hem de sünnete, hadise önem vermemesini onla-rın akılları almıyordu.
Büyük sahâbî Ubâde İbni Sâmit, Hz. Peygam-ber'in yasakladığı bir alış veriş şeklinden bahsedince, o mecliste bulunan biri farklı bir görüş ileri sürdü. Ada-mın bu tavrı Ubåde hazretlerini fena halde kızdırdı.
Hemen ayağa kalktı ve "Seninle aynı çatı altında kesinlikle oturamam" diyerek orayı terketti (Dârimī Mukaddime 40). Müslüman olduğunu söyleyen birinin Peygamber'in bir emrini duyup da ondan farklı düşü düğünü ileri sürmesi onların kabul ve tasvip edebilece-ği bir hareket değildi.
Tebeu't-tâbiîn âlimlerinden Medineli fakih ve mu-haddis İbn Ebû Zi'b (ö. 159/776), Süfyân-ı Sevri, Ab-dullah İbni Mübarek, Yahyâ el-Kattân gibi ünlü âlimle-re hadis okutmuş bir zâttı. Ekmeğini zeytin yağına ba-narak hayatını sürdüren, yaz kış aynı elbiseyi giyen ve
kimseye minneti olmayan zahid ve müttakî bir âlimdi. Halifelerin yaptıkları zulüm ve haksızlıkları yüzlerine vurmaktan çekinmezdi. Bir mecliste, râvileri arasında kendisinin de bulunduğu bir hadis üzerinde konuşulu-yordu. Hadiste, "Bir yakını öldürülen kimse ya diyeti kabul eder veya kâtile kısas yapılır" buyuruluyordu. Meclistekilerden biri ona "Sen bu hadisi uygulamaya taraftar mısın?" diye sorunca İbn Ebû Zi'b'in tepesi at-tı; adeta kendini kaybetti. Bu ne biçim soruydu! Bağı-rarak adamı yumruklamaya başladı. Bir yandan da "Ben sana Resûlullah'ın hadisini rivayet ediyo-rum, sen bana 'Bunu uygulamadan yana mı-sın?' diye soruyorsun. Elbette onunla amel edeceğim. Bu hadisi uygulamak hem bana hem de onu işiten herkese farzdır" dedi. Sonra da Resûlullah'ın müslümanlar için ne ifade ettiğini anlat-maya başladı. Allah Teâlâ'nın, onu insanların arasın-dan seçtiğini, müslümanları Resûlü sayesinde doğru yola ilettiğini, müslümanların Peygamber aleyhis-selâm'a, canları istese de istemese de uymak mec-buriyetinde olduklarını uzun uzun anlattı.
YanıtlaSilHadis Din Demektir
Allah'ın Resûlü bir konuda bir görüş belirtmişse, müslümanın onu kabul etmemesi, kafasına daha uy-gun bir görüş araması olacak şey değildir. Çünkü hiç-bir mü'minin buna hakkı yoktur. Zaten Resûl-i Ekrem, sahih bir hadisinde "Nefsânî arzuları benim or-taya koyduğum şeylere boyun eğmeyen kimse mü'min olamaz" diyerek kendisine kayıtsız şartsız uyulması gerektiğini belirtmiştir (İbn Ebû Asım, es-Sünne, 1, 12). Eğer bir müslüman, Peygamberinin verdiği bir hüküm karşısında içinde burukluk hissediyorsa derhal kalbini "bakıma almalıdır." Gönlünde, onulmaz bir hastalığın depreştiğini, dünyasını ve âhiretini kaybet-mek üzere olduğunu düşünmelidir. Çünkü hadis din demektir. Ağzından çıkan sözün dine uygun olduğunu bilmeyen kimse ağzını açmamalıdır. Açarsa, Allah'ı ve Resûlullah'ı gücendireceğini hesap etmelidir.
İyi bir mü'min hadisleri baş tacı eder. Onların ilâhî sırların hazinesi, Rabbânî hikmetlerin kaynağı ol-duğunu bilir. İnsan aklının kavrayamadığı birçok hakikatin Resûl-i Ekrem'e öğretildiğini kabul eder ve gönlünü hadislerin engin derinliğine teslim eder.
ALTINOLUK Haziran 2001. 25