BEŞ VAKİT NAMAZI CAMİDE KILAN BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM DEMİŞ
GİBİDİR
ÜMMETİM YILDIZLARA GİDESİYE KADAR KIYAMET KOPMAYACAKTIR
HADİS İ ŞERİF
YanıtlaSil
yuksel4 Şubat 2026 23:14 Nefsin isteklerine uymak merhametsizliği netice verir. (ML)
YanıtlaSil
yuksel4 Şubat 2026 23:10 Bir Hazinenin Anahtarı
RİSALE-İ NUR KÜLLİYATI
FİHRİST VE İNDEKSİ
İSMAİL MUTLU
İKİNCİ BASKI
YanıtlaSil
yuksel6 Mart 2026 18:57 -1929-Arapça ve Farsça dersleri okullardan kaldırıldı.
1939-Almanya'nın Polonya'ya saldırması Üzerine, II. Dunya Savaşı başlamış oldu.
1947-TBMM, Amerikan yardım anlaşmasını oy birliği ile kabul etti.
EYLUL
01
PAZARTESİ
9 1447 R.EVVEL
RUMI: 19 AĞUSTOS 1441
HIZIR: 119
tevekkül ettim
Hud Suresi: 56
BİR HADİS
Misvak kabuğu ile de olsa karnınızı doyurabilecek-seniz insanlardan bir şey istemeyin.
Taberani
İnsan küçük bir âlem olduğu gibi, âlem dahi büyük bir insandır. Bu küçük insan o büyük insanın bir fihristesi ve hülāsasıdır. İnsanda bulunan numunelerin büyük asılları, insan-ekberde
bulunacaktır. Lem'alar
YanıtlaSil
yuksel17 Mart 2026 07:59 BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM MUSTAFA KEMAL ATATÜRK ÜN GİZLİ VASİYETİ ACİKLANABİLSEYDİ TURKİYE DE Kİ TARİH DEGİSEBİLİRDİ
Cennetin en ulu ni'meti, en doyulmaz lezze-ti, Rabbü'l-Izzetin Cemâlini müşâhede etmektir. Bu benzersiz kemâl sahibinin Cemâlini hiç bir yaratık tasavvur edemez. Îmân ehli, rahmet-i Rahmân'a yakın ve O'nun kerem ve inâyetine nâil olup Cennet'e girdikleri zaman Cennet mu-hafızları türlü büyükleme ve ululamalarla karşı-lar ve onlara: "(Cennetin) bekçileri (şöyle) dediler: Selâm (ve selâmet) size. Tertemiz geldiniz. Artık ebedî kalmak üzere girin bu-raya." (Zümer s. 73) diye izzet ve ikramda bulunur-lar.
Cenâb-ı Hakk da şöyle buyurur: "Selâm si ze kullarım, merhaba size îmân ehli. Siz ina-nan mü'minlersiniz. Bugün size ne korku, ne de üzüntü vardır" diye bu sevinçli müjdeyi
25 Aralık, Mevlana Takvimi
verir. Sonra Hakk Te'âlâ Hazretleri yine:
- Ey kullarım, bu gün size nimet ve ihsa-nım olacaktır. Benden ne dilerseniz dileyin size veririm, diye buyurur. Onlar da:
- Ya Rabb, tek dileğimiz Cemâlini görmek ve rızâna ermektir, derler. Hakk Teâlâ Hazretleri onlara müjde verip:
- Şimdi sevinin ben sizden râzî oldum, di-ye buyurur. Ondan sonra perdeyi kaldırıp Cen-net ehline tecelli eyler. Bütün Cennet ehli o an-da secdeye varırlar. Hakk Te'âlâ Hazretleri on-lara:
- Ey kullarım başınızı secdeden kaldırın. Burası secde yeri değildir. Ben sizi şunun için çağırdım ki, gelip Dîdârımı, Cemâlimi görüp ni'metlenesiniz, diye. Ey kullarım, siz-den öyle râzî oldum ki ebediyyen size öfkeli
olmam diye, buyurur. (İmâm-ı Kastalāni, İlâhî Rahmet Hz. Muhammed (s.a.v.), 522.s.)
Allâh ta'âlâ âhirette görülecektir. Mü'minler cennette Allâh ta'âlâyı aralarında bir mesafe ol-maksızın, bir şeye benzetmeyerek, keyfiyeti bi-linmeyerek, başlarının gözleriyle göreceklerdir.
Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, şu hadis-i şerîfi
ile beyân ediyor ki: "Cennet ehli, cennete girdiği nuz ki, (vereyim) artırayım." buyuracaktır. Onlar da, zaman Cenâb-ı Hakk: "-Daha bir şey istiyor musu "-Yüzlerimizi ağartıp bizi cennete koymadın mı? Bi-zi ateşten kurtarmadın mı?" cevabını verecekler. cak, artık onlara, Rabblarına bakmaktan daha Peygamberimiz (s.a.v.): "Derhal perde kaldırıla-sevimli bir şey olmayacaktır." buyurdu ve "İyi iş ve güzel amel yapanlara (ihsan mertebesine eren lere) bir de ziyâde vardır. Onların yüzlerine, ne bir toz bulaşır, ne de yüzlerini bir korluk kaplar. Onlar cennetin yârânıdırlar. Kendileri de, o cen-kerîmeyi okudu." nette ebedî kalıcıdırlar." meâlindeki âyet-i
MEVLANA TAKVİMİ - 15 Ekim
Allâh ta'âlâ, keyfiyetsiz ve teşbihsiz görülecektir kaydıyla Mücessime ve Müsebbibe fırkalarının gö-rüşlerinin aksi ifade edilmiştir.
Mesafe, uzaklık demektir. Burada mesafe keli-mesi, yön ve mekan ma'nâlarına kullanılmıştır.
Allâh ta'âlânın, âhirette, gözle bizâtihi görülmesi haktır, ma'lumdur. Akıl ile değil, nass (âyet-i kerime) ile sabittir. Tavsif bakımından da, müteşâbihâttandır. Fahru'l-İslâm Alî el-Pezdevî, Usûlü'l-Fikh adlı eserinde der ki: "Allâh ta'âlânın âhirette gözle görül-mesi, müteşâbihe apaçık bir misaldir. Bu, Kur'an'ın nassı ile sabittir. Cenâb-ı Hakk buyuruyor ki.
"Yüzler vardır ki, o gün güzelliği ile parıldar. O yüzle Rabblarına bakarlar. O, kemål sıfatı ile mevcuttur. Cenâb-ı Hakk'ın görülmesi kemål sıfatı-nın mü'mine ikramıdır. Fakat yön tesbiti mümkün değildir. İşte yön ve mekân tesbîti mümkün olmadı-ğından tavsifi müteşâbihtir. Burada müteşâbihi
kabûl etmek, hakîkî i'tikad sahipleri için gereklidir. (Fıkhı Ekber Şerhi, Çev. Ahmet Karadut, 287-289.s.)
Allah'ı göremeyiz. Çünkü şid-deti zuhurundan gizlenmiştir. Eğer güneşi bütün gökyüzünü kuşatacak, dünyanın dört yanını saracak derecede büyütmek mümkün olsaydı, güneşi gör-memiz mümkün olmazdı. Çün kü gece ortadan kalkacağı, her
NÜKTE
Bir doktor, "Alkolsüz bira içilir mi?" diye soran hastasına, Nasreddin Hoca'nın şu fıkrası ile cevap vermiş: Adamın biri, Nasreddin Ho-ca'ya, "Tuvalette bir şey yemek caiz midir?" diye sorunca, Hoca, "Caizdir" demiş. "Ama içeride başka birşey yediğini zannederlerse,
ne diyeceksin?"
an gündüz olacağı için güneşin ne olacağını bilmemiz, ışıktan söz etmemiz de mümkün olma-yacaktı. Hem güneş, hem de ışığı şiddeti zuhurunda gizlen-miş olacaktı. Allah'ı göremeyiz. Çünkü yaratılışımız, gözlerimiz Onu görebilecek güçte değildir.
YEMEK MENÜSÜ
Yayla çorbası
Biber dolması
Makarna
◆ Salata
ÇOCUĞUNUZA İSİM
Erkek: Serkan
: Nurseli
RİSALE-İ NUR'DAN
Bir padişahın kıymettar bir hediyesini sana geti-ren bir miskin adamın ayağını öpüp hediye sa-hibini tanımamak ne de-rece belâhet ise, öyle de, zahirî mün'imleri medih ve muhabbet edip Mün'im-i Hakıkîyi unut-mak, ondan bin derece
İman zayıflık ve kuvvetlilik du-rumuna göre taklidi ve tahkiki iman olmak üzere iki kısma ayrılır.
Anadan babadan görme, kulak
tan dolma bilgilerle, işin aslını, özünü, esasını araştırmadan yapı-lan imana "taklidî iman" denir. Böyle bir iman o kadar zayıftır ki, açıkta yanan bir mumun ufak bir rüzgârla sönmesi gibi her an söne bilir. Şüpheler karşısında çabuk sarsılır, bazen bir şüpheyle söner.
"Tahkîkî iman" ise inandıkları-nın aslını, esasını, özünü bilerek, araştırarak iman etmedir. Bu iman o kadar kuvvetlidir ki, en küçük bir sarsıntıya uğramaz. Bu imanın ilme'l-yakîn, ayne'l-yakîn, hakka'l-yakın olmak üzere üç
mertebesi vardır.
İlme'l-yakîn mertebesi, öğrene-rek kesin bir şekilde iman etme-dir. Delillere dayanır, binlerce şüphe gelse yine sarsılmaz.
Ayne'l-yakin mertebesi, gözle gö-rür gibi inanmadır. Böyle bir iman sahibi kâinatı bir kitap gibi okur. Her şeyde Cenâb-ı Hakk'ın Esmâ-1 Hüsnâ'sının tecellîlerini görür.
Hakka'l-yakîn mertebesi ise, görmeden de öte bizzat yaşama mertebesidir. Böyle bir iman şüp-heler ordular şeklinde de gelse sarsılmaz, dimdik ayakta kalır.
Bu mertebelerde terakkî etme, kâinatı bir kitap gibi okutturan imanî eserleri bol bol okumak, te-fekkür etmekle mümkün olur.
7 OCAK 2020
TAKVA SAHİPLERİ İSE...
Takva sahipleri ise Cennet bahçelerinde ve pınar başlarında-dır. Rablerinin kendilerine verdiği nimetleri alırlar. Çünkü onlar bun-dan önce Allah'ı görür gibi ibadet-te bulunan kimselerdi.
Onlar geceleri pek az uyurlardı. Seher vaktinde istiğfar ederlerdi. Mallarında isteyen ve isteyeme-yen yoksullar için bir nasip vardı. Kesin olarak iman edenler için yeryüzünde nice deliller vardır. (Kâf Sûresi, 15-20)
Kur'an'ı ezberleyip okuyan kişi, Allah katındaki seçkin meleklerle birlikte olacak-tır. Kur'an'ı zorlanarak da olsa devamlı okumaya çalışan kişiye ise iki kat ecir vardır. (Buhari, Tefsir, (Abese) 1)
İMAN/İSLAM / İHSAN
Bir gün Allah Resûlü (s.a.s.) ashabıyla sohbet ederken bir adam çıkageldi. Elbisesi bembeyaz, saçları simsiyahtı. Kimse onu tanımıyordu. Uzaktan gelmiş olmalıydı. Ama üzerinde hiçbir yolculuk belirtisi yoktu. Peygamberimizin yanına oturdu, "Ya Muhammed! Bana İslam'ı anlat" dedi. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: "İslam, Allah'tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed'in Allah'ın elçisi olduğuna şahitlik etmen; namazı kılman, zekâtı vermen, Ra-mazan orucunu tutman ve eğer gücün yetiyorsa haccı yerine getirmendir."
Gelen kişi, "Doğru söyledin" dedi. Ashâb, adamın hem soru sorup hem de cevabı tasdik etmesine şaşırdı. Sonra adam, "Bana imanı anlat" dedi. Peygamberimiz, "İman; Allah'a, melek-lerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe, kadere; hayır ve şerrin Allah'tan olduğuna inanmandır" şeklinde cevap verdi. Adam yine, "Doğru söyledin" diye onayladı.
Sonra da "Bana ihsanı anlat" dedi. Peygamberimiz, "İhsan, Allah'ı görüyormuşsun gibi O'na kulluk etmendir. Çünkü sen O'nu görmesen de O seni görmektedir" dedi.
Sevgili Peygamberimiz olaya şahit olan Hz. Ömer'e şöyle buyurdu: "O, Cebrail idi. Size dininizi
Birçok insan bazı şeyleri hayal eder, plan-lar ve onu gerçekleştirmeye çalışır. Ancak bazı şeyler vardır ki onlar hayal edilse bile gerçekleştirme imkânı yoktur. Bunun nedeni de mümkün olan hayaller gerçekleşir olma yanlar ise gerçekleşmez. Mesela, Bir insanın kuşlar gibi uçmak istemesi, denizin kaç yüz metre altında balıklar gibi günlerce yaşamak istemesi... Bunları gerçekleştirmenin imkânı yoktur.
Büyük bir cami yapılması isteniyorsa, önce bir proje çizilmesi gerekir. Mimar, dünyada henüz mevcut olmayan hayalindeki cami hakkında bütün detayları düşünür. Dünya'da henüz mevcut değil ama mimarın hayalinde var. Yani: "Cami'nin şu kadar penceresi olsun,
giriş kapısı şöyle olsun, otoparkı burada ol sun, havalandırması, ısıtması... vb. şeklinde" caminin planını hayalinde tasarlar.
Caminin kendisi ortada yok ama mimarın hayalinde cami ile ilgili bütün detaylar var. İşte siz veya bir mimar camiyi hayal edebilir. Böyle bir hayal çok normal bir durumdur.
Ancak Allah'ın ne zatı ne de sıfatları ha yale sığar. Bundan dolayı hiçbir vehim, hiç bir hayal Cenab-ı Hakk'ın zatını ve sıfatlarını kuşatamaz (ihata edemez).
Söz
Bazı büyük zatlar şöyle dediler:
"Hüzün, yemek yemeye engel olur. Korku, günahlara mani olur. Ümit, kulluk isteği verir. Ölüm ise insanı boş şeylerden alıkoyar."
"Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyurdular: 'Allâhü Teâlâ şöyle buyurdu: "Ey kulum, sana farz kıldıklarımı edâ et ki insanların en âbidi (en çok ibadet edeni) olasın. Yasak kıldıklarımdan da sakın ki insanların en verâlısı (harama düşme korkusundan dolayı şüphelilerden bile sakınanı) olasın. Sana rızık olarak verdiklerime de kanâat et, razı ol ki insanların en zengini olasın."
Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Ebû Hüreyre'ye (r.a.), "Haram ve şüphelilerden sakın ki insanların en âbidi (en çok ibadet edeni) olasın." buyurmuşlardır.
Hasan-ı Basri (rah.) demiştir ki: "Zerre kadar verâ, binlerce nafile oruç ve namazdan daha hayırlıdır."
Ebû Hüreyre (r.a.) şöyle buyurmuştur: "Yarın (Cennet'te), zühd ve verâ ehli olanlar, Allahü Teâlâya yakınlığa mazhar olacaktır."
Allâhü Teâlâ'yı bilen bir âlim (Ebu'l-Leys es-Semerkandî) dedi ki: Kişi, şu on şeyi kendisine farz görmedikçe verâ'ı (şüphelilerden sakınması) tamam olmaz:
Birincisi, dilini gıybetten muhafaza etmek,
İkincisi, (insanlarla) istihzâ ve alay etmekten uzak durmak,
"Câfer-i Sâdık -radiyallahu anh- Hazret-leri'ne bazı sorular sordular ve Zât-ı âlileri de suâllere şöyle cevap verdiler:
Bir insan nasıl veli olur?
- Doğarken veli olarak doğar.
- Peki veli olarak doğmadı?
İlim-irfan sahibi ola.
İlmi-irfanı da yok?
Duyar kulak ola.
Oda yok?
Gören göz ola.
Oda yok.
Ölmesi gerek o zaman." buyurdular. İnsanın şöyle bir düşünmesi lâzım;
10 Mart
"Nerdeyim!" diye... O yok, o yok... Ölüm var, o ölüme mahkûm...
Itimat edin, hep ağlanacak durumdayız.
Çünkü sonumuzu bilmiyoruz. Hep ağlana-cak durumdayız.
Cenâb-ı Fahr-i Kâinat Efendimiz;
"Eğer siz benim bildiklerimi bilmiş olsaydınız, az güler çok ağlardınız." bu-yuruyorlar. (Buhârî)
Bilmediğimiz için ağlamıyoruz, bilsek çok ağlarız.
...
"Allah'ım bizi çok şükreden, çok zik-reden, çok fikreden kullarından etsin de nankörlerden etmesin. Çok zikretmek-ten muradımız; irtibatımız O'nunla ol-sun."
2) Nefs-i Levvâme: Kabahatini anlayıp da pişman olanların ve daha iyisini yapamadığından dolayı kendini kınayanların nefsidir. "Ve hiye nefsü's-sâlihîn mine'l-mü'minin (Bu da sâlih mü'minlerin nef-sidir). "Nitekim Allah Celle Celâlühů hazretleri, "... Ve nefs-i levvâme-ye yemin ederim" (S. Kıyâme, 21) buyurmuştur.
3) Nefs-i Mülheme: Cenâb-ı Hakk'ın, takva ile fücûru kendisine ilhâm ettiği, isyan ile ibâdet arasındaki farkı idrak ettirdiği nefistir. Tarîk-ı rûhânîde olanların nefsi, Nefs-i Mülheme'dir.
Allahü Teâlâ'nın ilhâmına kavuşan bu nefisle alakalı olarak Kur'ân-Kerim'de, "Nefse ve onu tesviye buyurup, fücûrunu ve takvâsını kendisine ilhâm edene yemin olsun" (S. Şems, 8) buyurulmaktadır.
4) Nefs-i mutmainne: "Râbıta" ve "zikrullah" ile mutmain olan kim-selerin nefsidir. Füyüzât-ı İlâhiyenin nüzülü ile meydana gelen sükün ve istikrar makamı ki, buna ehlüllâhın hepsi dâhildir.
Cenâb-ı Hakk bu nefse Kur'ân-ı Kerim'de, "Ey mutmainne olan nefis!" (S. Fecr, 27) kelâmıyla hitap etmektedir.
5) Nefs-i Râzıye: Burası, Nefs-i Mutmainne'nin en a'lâ mertebesidir. Hazret-i Mevlâ'nın lütuf ve ikrâmından meydana gelen rızâ makamıdır.
Cenâb-ı Mevlâ-yi zü'l-Celâl ve'l-Kemål hazretleri, bu nefse Kur'ân-ı Kerim'de, "Rabbine dön, râzı olarak..." (S. Fecr, 28) kelâmiyle hitap etmektedir.
6) Nefs-i Merzıyye: Bu, Hazret-i Allah'a bağlıdır. "Ve ridvânün minallâh [Allah'tan büyük bir rızâľ (S. Al-i İmrân, 15) makamı ki, kulun nail olabileceği en yüksek rütbedir. "Radıyallâhü anhüm ve raduu anh [Allah onlardan râzı, onlar da Allah'tan râzı olmuşlardır) (S. Beyyine, 8) mertebesidir.
7) Nefs-i Safiye: Diğer bir tabirle, Nefs-i Zekiyye. Nefs-i Sâfiye mertebesine peygamberlerden başka hiçbir kimse çıkamaz... O, on-lara mahsus bir makamdır.
Hz. Peygamber (sallallahu aley-hi vesellem) ve sahabilerin yaşa dıkları hayat örnek İslâm hayatı-dır. Onlar dünyaya nazaran ahi-rete öncelik veriyor, bütün davra-nışlarda Allah'ın rızasını gözetiyor-lardı. Sahabiler çeşitli eğilimlere sahipti. Bunlardan bir kısmı ilim öğrenmeye, bir kısmı dini tebliğe, bir kısmı cihada, bir kısmı yöne ticiliğe daha fazla ilgi duyarken bir kısmı ibadete daha çok önem veriyor, uhrevi kurtuluş üzerinde yoğunlaşıyorlardı. Başta ilk dört
Kaz: Betül
Erkek: Mansur
halife ve aşere-i mübeşşere olmak üzere Osman b. Maz'ûn, Mus'ab, Ammar, Habbab, Bilal, Suheyb, Selman, Ebû Zer, Mikdåd, Muaz, Ebü'd-Derda, Huzeyfe, Abdullah b. Ömer ve Abdullah b. Amr [ra-dıyallahu anhüm), åbid ve zahid olarak tanınmışlardı. Daha son-raki dönemlerde yaşayanlar her zaman bu sahabileri örnek aldılar. Tasavvuf zincirinin ilk halkaların-da sahabileri takip eden bu zatlar yer aldı. Daha sonra eklenen yeni halkalarla bu silsile günümüze ka-dar geldi.
Ebu Hüreyre (r.a)'den rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Kimin üze-rinde din kardeşinin ırzı, namusu veya malıyla ilgili bir zulüm var-sa altın ve gümüşün bulunmaya-cağı kıyamet günü gelmeden ön-ce o kimseyle helalleşsin. Yoksa kendisinin salih amelleri varsa, yaptığı zulüm miktarınca sevap-larından alınır, (hak sahiblerine verilir.) Şayet iyilikleri yoksa, kendisine zulüm yaptığı kardeşi-nin günahlarından alınarak onun üzerine yükletilir." (Buhari, Mezalim,10).
Maddi veya manevi hayata yö-nelik zulüm işleyenlerin, kıyamet günü gelmeden önce tek çıkış yol-
ları vardır. O da kendilerine zulmet-tikleri kimselerle önce helalleşme-leri, sonra da tövbe etmeleridir. Bu helalleşme, şayet üzerinde maddi haklar varsa onu ödeme, dünyada üzerine düşen cezayı çekme, hak sahipleriyle helalleşme ve Allah'a tövbe etmekle mümkündür. Zira kı-yamet günü altın ve gümüşün ol-mayacağı bir hesaplaşma günüdür. O günde herkes işlediği iyi veya kö-tü amellerinin karışılığını mutlaka görecektir.
Müslüman, her çeşit zulüm ve haksızlıktan uzak durmalıdır. Bile-rek veya bilmeyerek zulüm veya haksızlık yapmış ise zulmettiği, haksızlık ettiği kişilerle mutlaka bu dünyada helalleşmelidir.
Hak yolcularının mühim edeplerinden biri de "halvet der-encümen"dir. Bu Farsça ifade-nin manası, halkın arasında iken Cenâb-ı Hak ile beraber olmaktır. Buna, "zahiri halk, bâtını Hak ile olmak" da denir. Arifler bu tabirle hak yolcusunda bulunması gereken zâhir ve bâtın edeplere dikkat çekmişlerdir.
Kalbi gafletten uyandırmak, zikre alıştır-mak, gönlü bir noktaya toplamak ve nefsin afetlerinden kurtulmak için arifler çeşitli yollar seçmişlerdir. Bazıları bunun için insanlardan tamamen ayrılıp özel bir köşeye çekilmişler ve orada zikir, fikir, ilim, ibadet gibi hayırlı amel-
Kız : Hayriye
Erkek: Hayri
lerle meşgul olmuşlardır. Böylece insanlardan gelecek zararlardan korunmak istemişlerdir. Bundaki asıl hedef, kimseden zarar görmemek ve kimseye de zarar vermemektir.
Dinimizin asıl hedefine gelince, Hak rızası için halka hizmet etmek esastır. Bütün peygam-berlerin asıl vazifesi budur. Bu da ancak halkın içine girmekle mümkün olmaktadır. Fakat bu iş usulüne göre olursa faydalı olur. Yani halka hizmetten görülecek fayda da İslâm'ın emir ve yasakları, İslâm ahlâkının sınırları içinde görü-lür. Yoksa insan gaflete düşer, harama bulaşır ve zarar görür.
İslam tasavvufu İslam'ın malıdır ve mutasavvıf camiası da Ehli Sünnet'in halis ve temiz bir fırkası-dır. İmâm Şârâni (k.s.), Tabakât-ı Sofiye adındaki eserinin önsözünde şöyle diyor: "Allah (c.c.) sana rahmet etsin kardeşim bil ki, tasavvuf öyle bir ilim-dir ki, Allah (c.c.)'nun velileri Kitap ve Sünnet ile amel ettikleri zaman kalpleri aydınlanır ve kalp-leri aydınlatırlar. Kim ki Kitap ve Sünnet ile amel ederse, o ilim onun kalbinde devamlı olarak parlar, hakikatler ve sırlar onun dilinden dökülür. Şeriat ulemasının ilimleriyle amel ettikleri zaman şer'i ahkamın parlaklığını gördüğü gibi. O halde tasav-amel etmesi neticesinde elde ettiği özdür." vuf, kulun şeriat ile riyasız ve nefsî hazlardan uzak
İmâm Gazâlî (k.s.)'e göre Şeriat billur vazo, menin yoludur. hakikat vazonun içindeki bal, tarîkat ise o balı ye-
Nitekim tasavvuf adı altında onu istismar eden-lerin, din adına fetva veren cahillerin durumunu
13 Şubat, Mevlâna Takvimi
belirtmek için de Abdulhalık Gücdüvâni (k.s.) Haz-retleri müritlerinden birine verdiği bir öğütte: "Cahil sofulardan uzak ol ki, onlar din yolunun hırsızları ve müslümanlığın da yol kesicileridir." buyurmuş-lardır. Civarlarına kimseleri yaklaştırmayan, hatta haram ve şüpheli şeylerle itişip kalkışıp, ekmek, para ve mürit sayısını arttırmak için yarışanlara da mutasavvıf diyebilir miyiz?
Tasavvufa intisab etmiş bazı kötü niyetli kimse-ler de selef mutasavvıfları gibi Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz'e kadar uzanan altın zincirin bir halkası olduklarını iddia ederler, ancak şer'i şerifin şartları-na ve tasavvufun adabına da riayet etmezler. Hal-buki şartlarına riayet edilmeyen hiçbir ibadet sahih ve geçerli olmaz. Sahtekar insanların kusur ve gü-nahlarıyla gerçek mutasavvıfları suçlamak, hiçbir zaman haklı ve âdil olmaz. Bu tıpkı deliyi gören bir insanın, diğer bütün insanlara deli demesine ben-zer ki bu da haklı bir karar değildir.
(Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünnet Akâidi, s. 185-186)
"Aklın başı insanlarla iyi geçinmek, iyi-kötü herkese hayır yapmaktır." (Hadis-i şerif)
ALLAHIM SEN BENİ SEVİYORSUN
Z ünnûn-i Mısrî Hazretleri'nin siyahî bir câriyesi varmış. Kara-yağız bir kızcağız. Bir gece kalkmış, açmış ellerini:
"-Yâ Rabbi! Sen beni seviyorsun ya, o sevgi hatırına Sen'den istiyorum. Bana şunları şunları ikrâm et." diyormuş.
Zünnûn-i Mısrî Hazretleri bunu duymuş. Herhâlde daha Allah Dostu Zünnûn-i Mısrî olmadan önce.
"-Kızım, Allâh'ın seni sevdiğini sen nerden biliyorsun ki beni seviyorsun
Çocuklarınıza İsim
Erkek: Adem
diye iddiada bulunuyorsun?" demiş. Siyâhî câriye demiş ki:
"-Tâbi Rabbim beni seviyor. Beni se-her vaktinde, bu saatte kaldırıp da huzû-runda durduran Rabbim beni sevmez mi? Sevmeseydi kaldırmazdı. Seviyor ki beni kaldırdı, ama bak sen yatıyorsun."
Yani seni sevmediği oradan belli, be-ni sevdiği buradan belli. Zünnûn-i Mısrî vurulmuş kalmış.
Seher vakti kalkmak, inşaallah bir se-vilmenin, bir himâyenin, bir gözetilme-nin işaretidir.
Mürşid, mürid, tasavvuf gibi kelimeler, Peygamberimiz (sallallahu aleyhi vesellem) ve ashâb-ı kirâm zamanında yoktu. Fakat bunlarla anlatılan her şey vardı. O devirde iman, ilim, ihlas, ibadet, amel, takva, edep, hizmet, mücâhede gibi dinin bütün emirle-rinin üzerinde aynı derecede duruluyor ve gereği yapılıyordu. Her şeyden önce kalbe önem veriliyordu.
Ancak saadet asrından sonra aynı hassa-siyet gösterilemedi. Belirli vazifeler yerine getirildi, fakat birçok ilâhî emir ya ihmal ya da terkedildi. Namaz, oruç, zekât, hac
Kzı: Zarife
Erkek: Ömer
ve kurban gibi zâhirdeki ibadetlere sahip çıkıldı, fakat kalbe ait ilimler, edepler, hal ve ahlâklar ihmal edildi. Yakîn, ihlâs, huşû, huzur, zikir, murakabe gibi kalbe ait ibadet ve ahlâkların üzerinde aynı derecede durul-madı.
İşte gerçek sûfîler, kâmil mürşidler, üm-metin içine düştüğü bu boşluğu doldurmaya çalıştılar. Müslümanların zâhiri gibi bâtınını da güzelleştirmek ve İslâm'ı ihlásla, bütü-nüyle yaşatmak için gayret ettiler. Öncelikle kalbe yöneldiler, nefsin terbiyesiyle meşgul oldular. Böylece saadet asrındaki güzel kulluğun yolunu açtılar.
Bir adam, bir gece, Rabb'inin adını anıyor, "Allah Allah" diyerek O'nun ismini zikrediyordu. Şeytan geldi ve ona dedi ki: "Bunca za-mandır senin 'Allah Allah' deyişine karşılık, Allah bir kerecik olsun, 'Ne istiyorsun ey kulum?' dedi mi? Sen daha ne vakte kadar böyle 'Allah Allah' deyip duracaksın? Hiç utan-man sıkılman yok mu? Sana bir cevap gelmiyor görmüyor musun?" Adamcağızın neşesi kaçtı, gönlü kı-rıldı. Rabb'ini anmaktan vazgeçti ve başını yastığa gömüp uyudu.
Rüyasında yemyeşil çayırlık çi-menlik bir yerde Hızır'ı gördü. Hızır
Kız: Azize
Erkek: Behlül
ona şöyle dedi: "Ne diye Rabb'ini vazgeçtin! Neden anmaktan
Allah'ın ismini anmaktan pişman oldun?" O şaşkın adam Hızır'a şöy-le cevap verdi: "Bunca zamandır 'Allah Allah' derim, ama bir kerecik olsun Rabbim bana cevap verme-di! Allah'ın kapısından kovulaca-ğımdan korkuyorum." Hızır dedi ki: "Senin 'Allah' deyişin, Allah'ın, 'Söyle ey kulum!' demesidir. Çünkü O'nun adını anma sevgisini kalbine koyan ve O'na yalvarma ihtiyacını sana hissettiren O'dur. Senin 'Rab-bim!' demen, O'nun 'kulum!' deme-sinden başka nedir?"
Bir an gelir kabarır, atlasta dalga gibi, Muhit olur rûhuna, kırılmaz halka gibi.
Bir an gelir, durulur, soğuk bir pınar olur, Her sözü kabül eden, en kıymetli yâr olur.
Bir an gelir, ah çeker, herşey benim olsa der, Bütün dünyayı versen, nankördür daha ister.
Bir an gelir inanır, Mevlânın sözlerine, Nedâmet yaşı dolar, o âsî gözlerine.
Bir an gelir ki gürler, ufkunda şimşek çakar, Yılların mahsûlünü, tutar bir ânda yakar.
Bir an gelir, dalgasız, sessiz bir ummân olur, Bütün yaptıklarına, utanır, pişman olur.
Bir an gelir, Fir'aun, Şeddâd ve Nemrûd olur, Damarlarda dolaşan, Hannâs-ı merdûd olur.
Bir an gelir mutî'dir, herşeyi kabûl eder, Dünya gözünde olmaz, dâim ibâdet ister.
Bir an gelir, şahlanır, kükremiş arslan gibi, Yâhut kana susamış, yaralı kaplan gibi.
Bir an gelir, uslanıp bir (seng-i miheng) olur, Her arzûsu, Resûlün sözlerine denk olur.
Bir an gelir, zâlimdir, rûhu inletir zâr zâr, Kendi kötü eliyle, kendine mezar kazar.
Ey kalb, böyle bir nefse, uyarsan hâlin yaman! Onun hîlelerine, aldanma hiçbir zaman!
Tam İlmihal - Seâdet-i Ebediyye
DÜNKÜ CEVAP Bir bardak suyun üstüne, bardağın
yüzeyinden küçük ince bir kağıt konur. Bunun da üstüne ıslanmamış bir iğne konur. Kağıt bir başka iğneyle suyun içine düşürülür. İğne yüzmeye devam edecektir.
Erkek: Taha - Kız: Zehra - Yemek: Tarhana çorbası, Z. yağlı barbunya, Revani.
Sultan II. Abdülhamid Hâna hâl'ini tebliğ edecek heyetin seçi-minde, Ittihatçılar, ihanete varan bir hata işlediler. Seçilen heyet, Ayan meclisinden Ermeni Aram ve Bahriye Feriki Arif Hikmet, Selanik mebûsu Yahudi Emanuel Karasu ve Arnavut Esad Top-tanî'den meydana geliyordu. Ermeni Aram'ın düşmanlığı, Abdül-hamid Hânın Anadolu'da bir Ermenistan kurdurtmamış olmasıdır. Yahudi Emânuel Karasu, Türk düşmanlığı ile meşhurdur. Arnavut Esâd Toptanî pâdişahın eski yâverlerindendi. Efendisinden sonra Türkiye'ye de ihanet etmiş bir hâindir. Bu hadîseden sonra, Yıldız Sarayı İttihatçılar tarafından yağma edilmiştir. Yıldız'ın çok zengin kütüphanesi, Hafız-ı kütüp olan Sabri Bey tarafından kur-tarılmıştır. Sabri Bey, kapının önüne yatarak, askerlerin içeri gir-melerini önlemiş, böylece kütüphaneye girilememiştir.
"31 Mart Vakası'nın geniş değerlendirilmesi gereken bir olay ol-duğuna işaret eden Tarihçi Mustafa Armağan; (31 Mart Vakası) yonizmin komplike bir olayıdır. Masonlar bunu sahipleniyor." Si-diyor.
Bir Müslüman bir ağaç diker de onun mahsulünden bir insan yahut hayvan yerse muhakkak o yenilen şey, ağacı diken kimse için bir sadaka olur.
(Buhârî, Edeb, 27)
VAKIF MEDENİYETTİR
Yüce dinimiz İslam'ın insanlığa hediye ettiği müesseselerden biri de vakıftır. Vakıf, sahip olduğumuz nimetleri Allah rızası için yaratılmışların istifadesine sunmaktır. Vakıf, Rabbimizin bizlere emanet olarak verdiği imkânları cennet anahtarı yapabilmenin yollarından biridir. Vakıf; insanların en hayırlısı insan-lara en yararlı olandır, anlayışına dayalı bir iyilik hareketidir. Vakıf, kesintisi olmayan bir hayır çeşmesidir. İslam dininde vakıf her daim teşvik edilmiştir. Yüce Rabbimiz "...İyilik ve takvada yardımlaşın, günah ve haksızlıkta yardım-laşmayın..." (Mâide, 5/2) buyurmaktadır. Bu hakikatin idrakinde olan ecdadımız camiler, medreseler, hastaneler, aşevleri, kütüphaneler, kervansaraylar, köp-rüler ve çeşmeler inşa etmiştir. Geçmişten günümüze vakıflar kimsesizlerin kimsesi; yetimlerin, öksüzlerin ve yaşlıların sığınağıdır. İhtiyaç sahiplerine umut, evlenecek gençlere yuva olmuştur. Tarihimizde vakıf kültürü o kadar önemsenmiştir ki, göçmen kuşlar için bile vakıflar kurulmuştur.
Feridun Ağabey, birkaç gün önce Osmanlı Devleti'nin kuru-luşunun 727'nci yıl dönümüydü. Asırlarca dünyanın en büyük ve en güçlü devleti olan Osman-lı İmparatorluğunun temelinin 27 Ocak 1299 tarihinde atıldığı kabul edilir. Sultan Osman'ın babası Ertuğrul Gazi'nin bir sa-vaşta Selçuklulara yardım ettiği için Bizans sınırındaki Söğüt ve Domaniç'e uç (sınır) beyi olmuş-tur. Onun oğlu Osman Bey bu topraklarda Osmanlı Devleti'ni kurmuştur. Osmanlılar asırlarca üç kıtaya hükmettiler.
Son zamanlarda basında
medyada TV'de ve internette bir tartışma aldı başını gidiyor. Bazı kesimler Osmanlıyı yerden yere vurmaya çalışıyor. Hatta o kadar ki Fatih Sultan Mehmet gibi Ka-nuni Sultan Süleyman gibi dün-yanın hayran kaldığı padişahlara bile dil uzatanlar oldu. Oysa bun-lar tarihin ne olduğunu bile bil-meyecek kadar ham kimselerdir. Tarih denildiğinde bize tarihi res-metmeye çalışanlar oldu. Biz de yıllarca resimle tarih değerlen-dirmesi yapmaya çalıştık. Oysa tarih resim değil fotoğraf gibi olmalıydı. Fotoğrafa siz müdaha-le edemezsiniz, karışamazsınız. Resmi ise istediğiniz gibi çizebi-lirsiniz. Osmanlıyı inkâr etmek Türklüğü ve Türk tarihini ve tüm geçmişimizi inkâr etmek demek-tir. Böyle düşünen bir kişinin ben Türklüğünden şüphe ederim. Dünya üzerinde nice devletler ve İmparatorluklar kurulmuş çok büyük başarılar elde etmiş sonra da tarih sahnesinden çekilmiş bir devleti karalamaya çalışmak hainlik değilse aptallığın kendisi-dir! Hatalarını, yaptığı yanlışları dile getirmek ayrı devlet olarak
kötülemek ayrıdır. Her şeyden önce Osmanlı İm-paratorluğu 622 yıl dünya üze-rinde varlığını devam ettirmiştir. Bunun ilk 300 yılı dünyanın en
büyük imparatorluğu geriye ka-lan 322 yılını da dünyanın en iyi 3 imparatorluğundan biri olarak sürdürmüştür. Osmanlı eğer bu art niyetli kimselerin sandığı gibi olsaydı bu kadar uzun süre ayakta kalabilir miydi? Ecdada düşmanlık yapmak yerine bu kadar uzun süre nasıl ayakta ka-labilmişiz önce bunu iyi okuyup anlamak lazımdır.
Osmanlı kurulduğundan ve Özellikle Balkanlara ve Avru-pa'ya geçtikten sonra gittiği yere insanlık medeniyet adalet ve doğruluk götürdü. Çünkü Osmanlı cihanşümul bir devletti. 622 yıl dünyada söz sahibi oldu dünyaya hükmetti.
Kimsenin dinine inancına karışmadı, ibadetlerini rahatça yapmasını sağladı. Fitne fesat peşinde olmadı, ayrımcılık bölü-cülük yapmadı, gayrimüsli arasında fark gözetmedi. Sade- + ce kendi tebaasıyla yetinmedi, herkesin Müslümanlarla kay-naşmasını sağladı. Darda zorda kalana, sıkışan milletlere yardım elini uzattı. Bu yardım elinden ABD Japonya bile nasibini aldı.
★★★
Osmanlı, Balkanlar'dan Kaf-kaslar'dan ve bilhassa Orta Doğu'dan çekildikten sonra bu topraklarda da huzur kalmadı, dünyada da huzur sağlanamadı. Bu sıkıntı her geçen gün artarak devam etmektedir. Dünyaya hu-zur ve adalet örneğinden başka bir şey getirmeyen ecdadımızı karalayanlara bakmak lazım. Her kabın içindeki sızar demiş-lerdir. Ben de buradan sizin aracılığınızla ecdadıma saygı göstermeyen saygısızları kını-yorum. Devletimi ve milletimi seven bir insan olarak ecdadımı da her daim saygıyla hürmetle yâd ediyorum. Mekânları cen-net olsun... Sağlık ve esenlik dileklerimle. > Aslan Torun
zam, 3 Şeyhülislâm, 25 Kaptan Paşa yetişmiştir. Sokullular ve Köprülüler de bunlardandır.
Osmanlı sarayında bulu-nan bir mektepti. Buraya fethedilen yerlerden ve yur-dun her tarafından, test yapılarak, çok üstün zekâlı çocuklar alınırdı. Bu çocuk-lar, bir süre Acemi Oğlanlar Mektebi'nde yetiştirilirlerdi. Bunların da en zekilerinden 30 kişi, her sene seçilir, En-derun Mektebi'ne alınırdı. Burada yetiştirildikten sonra, vazîfe ile herhangi bir eyalete gönderilirdi. Vezir olamadıkça tekrar saraya giremezlerdi. Enderun Mek-tebi, Osmanlı Devleti'ni idare edecek devlet adamlarını yetiştiren bir yüksek mek-tepti. Buradan çok sayıda kalem ve kılıç sahibi üstün insanlar yetişmiştir.
ZEKA BULMACASI
A
B
Gördagunuz A
ve
DAIRELER
B
Enderun'dan 60 Sadra-
şekillerinde, kaçar tane daire olduğunu bula-bilecek misiniz?
(Cevabı yarın)
GÜNÜN TARİHİ
POLİS TEŞKİLATI
Osmanlı, bir devlet olarak ortaya çıktığı günden beri, güvenlik işlerine gereken önemi vermiş ve bunu sağlamak amacıyla da zamanla çeşitli adlar altında zabıta teşkilatları kurmuştur. Polis kelimesi kullanılmak suretiyle ilk polis teşkilatı, 10 Nisan 1845'te İstanbul'da kurulmuştur. O günden bugüne çeşitli sınıf ve branşlar-da hizmet gören polis teşkilatı, milletin hizmetinde yılmadan çalışan bir müessesemizdir.
"Merhametliler (var yal)... Rahman, işte onlara merhamet eder. Siz yeryüzündekilere merhamet edin ki gökyüzündeki(ler) de size merhamet etsin." (Ebû Dâvúd, Edeb, 58)
OSMANLI'DAN ZENGİN İZLER
▲ Bugüne kadar san'atta erişilmezli-ğini muhafaza eden Süleymaniye ile Mimar Sinan, mükemmel şiirleri ile Bâkî ve Fuzûlî, cihana ışık tutan fetvâları ile Kemal Paşazâde ve Ebussuûd Efendi, gönülleri ulvî bir âleme yönlendiren Sünbül Efendi, Merkez Efendi ve Yahyâ Efendi, İslâm birliği için kuzey Afrika hüküm-ranlığından ferâgat eden, Osmanlı Kaptan-ı Deryâsı olarak Akdeniz'i
Çocuklarınıza İsim
►
Erkek: Mikail Kız: Habibe
göl hâline çeviren Barbaros Hay-reddîn Paşa, o devirde çizdiği dün-yâ haritası ile keşfolunmamış yer-leri dahî gösteren Pîrî Reis, aslen, papaz yetiştirmekle meşhur bir âileden geldiği halde, İslâm vecdin-de eriyip kemâle ulaşarak devletin cihan çapındaki pâdişâhları ayarın-da idârî dirâyet ve liyâkat göstermiş olan Sokullu, imparatorluğu
"...Dua, başa gelen ve henüz gelmeyen belaya karşı fayda sağlar. Öyleyse ey Allah'ın kulları, duaya sarılın!" (Tirmizi, Deavât, 101)
(Dünden Devam)
OSMANLI'DAN ZENGİN İZLER
kemâl noktasına getiren azametli bir oluşun devâsâ şahsiyetleridir.
* Târih şâhiddir ki Osmanlı, fethet-tiği yerleri bir müstemleke, yâni sömürge olarak görmemiş, aldı-ğı vergilerden kat kat fazlasını sarfederek bütün vatan sathında müstesnâ bir hizmet icra etmiştir. Gayr-i müslimlerden alınan vergiler, onlara yapılan kamu hizmetleri ve emniyeti te'mîn hususları için kul-
Çocuklarınıza İsim
►
Erkek: Yakup Kız: Münife
lanılmıştır. Bunun aksi durumlarda ise, toplanan vergiler geri verilmiş-tir. Nitekim Ankara mağlubiyetin-den sonra Selanik'in elden çıkması üzerine oradaki gayr-i müslimlere, kendilerinden alınan vergiler iâde edilmiştir. Yine Macaristan'dan alı-nan 7 milyon akçeye mukâbil, aynı yıl oraya 21 milyon akçelik yatırım yapılması da, kâ'bına varılmaz bir insaniyettir.
Kanuni, Dünya padişahı olma-sına rağmen din ve ilim adamları-na, hocalarına son derece nazik, şefkatli ve saygılı davranıyordu. Bu saygı, sevgi, merhamet ve insanlık, sınıf ve sıfat ayrımı yapmaksızın bütün halkını kucaklıyordu. Hatta hayvanlan, bitki ve ağaçları bile içi-ne alıyordu...
Bu konuda çok hassas ve ince fikir-liydi. Bir defasında sarayın bahçesin-deki elma ağaçlarını karıncaların sardığını gördü. Fakat bunlara doku-namadı. Hocası Zembilli Ali Efendi'nin görüş ve tavsiyesine başvurmaya da utandı.
Çareyi, sarayın bahçesindeki bir ağacın üzerine şu şiiri yazmakta
buldu. Bu şiirin, hocasına okuttu-rulmasını emretti. Şiir şöyleydi:
Ağacı eğer sarmış ise karınca
Ne lazım gelir karıncayı kırınca.
Şeyhülislâm Zembilli Ali Efendi şiiri okudu. Cevap olarak aynı in-celik ve güzellikteki şu şiiri yazdı:
Yarın Hakk'ın huzuruna varınca Süleyman'dan hakkın alır karın-ca.
Hocasının yazdığı bu şiiri oku-yan Kanuni Sultan Süleyman bah-çedeki karıncaya dokunmadı. Zaten istese de bunu yapamazdı. Dünyayı titretmesine rağmen ka-rıncayı incitemeyecek kadar şef-katliydi ve kadife gibi bir yüreği vardı.
Osmanlı'nın meşhur tarihçilerinden İdris-i Bitlisî, Yavuz Sultan Selim Han'ın, Mısır zaferi üzerine yazdığı ve etraftaki hükümdarlara gönderilen zafernâmesinde, Osmanlı askerinin bazı vasıflarını şöyle sıralamıştır:
Osmanlı askeri, halka iyilikle davrandıklarından, bütün insanlar, onları severler. Ónların hâli, Meryem Sûreşi'nin 96. âyet-i celîlesinde bildirildiği gibidir meâlen-: "İman edip de salih işler yapanlar var ya; Rahmân (olan Allâhü Teâlâ), bunlar için bir muhabbet verecektir (yani gönüller, onları sevecektir.)"
Hayırlı işler için bir araya gelir, yardımlaşırlar. Hadîs-i şerîfte buyurulduğu üzere, "Ruhlar, binekli askerler gibidir, ålem-i ervâhta birbirlerini hayır ehli olarak bilip tanışanlar, bu dünyaya geldiklerinde de de birbirleriyle kaynaşıp ülfet ederler. Orada birbirinden uzak düşenler ise, bu dünyada da birbirinden uzak dururlar.'
Onlar, sevdikleri kimseleri, sırf Allah için sever, sevmedikleri kimselere de sırf Allah için buğz ve düşmanlık ederler.
Din uğrunda bir cihada çağırıldıklarında, hemen ona icâbet ederler. Onların hali, Isa aleyhisselâm, "Allâh'a davette bana kim yardımcı olur?" diye sorduğunda; hemen, "Bizler, Allâh(ın dininin) yardımcılarıyız." diyen onun havârîleri gibidir. Bu itibarla da "Elbette Allâhü Teâlâ, dinine yardım edeni, muhakkak muzaffer kılacaktır." (Hac Sûresi, âyet 40) sırrına mazhar olurlar.
Her işlerinde ve hållerinde, Allah'ın rızâsını gözetirler, her işte niyetlerini hayırlı tutarlar.
Kalb-i selîm (temiz ve samimi bir kalp) sahibidirler. Kalpleri, şirk ve nifâk hastalıklarından ve bâtıl itikadlardan uzak olup Ehl-i Sünnet itikadı üzeredir.
Bir işe, cihâd ve mücâhedeye giriştiklerinde, gerekli her türlü tedbiri alırlar, neticesini de Cenâb-ı Hak'tan bekleyip ona itimat ve tevekkül ederler. Kul, tedbir eder; Mevlâ, takdir eder, derler.
Cihâd-ı asgar olan harp sahalarından döndüklerinde de cihâd-ı ekber olan, nefislerinin ıslahı ve tezkiyesi ile meşgul olurlar.
Ruh ve akıl hastaları 18. yüz yıla kadar Avrupa'da "şeytanla iş-birliği yapan mel'un mahlûk" muamelesi görür, çok defa diri di-ri yakılırlardı.
Osmanlı'ya göre bu çeşit hasta-lar "meczub" idi. Allah'ın cezbesi-ne kapılmış zavallı, "Allahlık" insanlardı.
Delilere ayrı hastanelerde ba-kılırdı. Bu müesseselere "darüşşi-fa", halk arasında ise "tımarhane" denirdi. Deliler musiki ile tedavi edilirdi.
Hastalığın çeşidine göre Türk musikisi makamları kullanılırdı. Hüzzam melâl, hüzün; Sabâ ke-der, ümitsizlik; Ferahnak nėşe, ta-
biat, kır, bahar duygusunu; Segâh dini ve tasavvufi zühd zevki; Uş-şak derin aşk duygularını; Mahur sert karakteriyle canlılığı; Rast ali-cenap hislere hitap ederdi.
Hastalar yalnız musiki ile de-ğil; özel yemekler, çiçekler ve manzaralar ile de tedavi edilirdi. Özellikle kuş eti verilirdi. Her hastanın odasına iki pencere ko-nurdu. Pencereler genellikle gül bahçesine bakardı. Bu yöntemler-le meczuplar yeniden topluma kazandırılırdı.
Müzikle delileri tedavi etme metodu 1956 yılında Amerika Birleşik Devletleri'nde de uygu-lanmaya başlamıştır.
Osmanlı Devleti büyüdükçe sadrazamların yetki ve sorumlu lukları arttı.
Sadrazamlar Topkapı Sarayı'na yakın olması bakımından İstan-bul'un bugünkü Eminönü ilçesin-deki Cağaloğlu semtinde yaptırılan konaklarda oturmaya başladılar.
1756 yılında Sultan III. Osman tarafından bu semtte yaptırılan Sadrazamlık konağı ilk bilinen resmi nitelikteki Sadrazamlık bi-nasıdır.
İlk önceleri binaya "Paşa Kapısı" ve "Bâb-ı Asafi" deniyordu. 1808 yılında Alemdar Mustafa Paşa'nın sadrazamlığı sırasına çıkan ayak-lanma sırasında binada olan pat-
lama sonucu bina gene kül olunca, yeniden yaptırılan binaya döne-min padişahı II. Mahmut'tan do-layı Mahmud-1 Adli dendi. Bu isim zamanla Bâb-ı Adl ya da Bâb-ı Adli isimlerine, 19. yüzyılın ikinci yarı-sında da Bâb-ı Ali deyimine dön-üştü.
GÜNÜN DUASI
Allahım!
Duaların kabulünü engelleyen günahlarımı affet!
GÜNÜN YEMEĞİ
Şnitzel, Patates Salata, Ayran, Sütlaç
ÇOCUĞUNUZA İSİM
Kız: Nermin, Erkek: Üveys
1839 yılındaki yangına kadar bina hep ahşap olarak inşa edil-mişti. 1844'te bina ilk defa olarak Stefan Kalfa tarafından kargir ola-rak inşa edildi. Ve o tarihten sonra bina sadrazamın yaşadığı yer ol-maktan çıkarılarak tamamen bir devlet dairesi durumuna geldi.
O bina, daha sonra yangınlar ve tamirler sonucu değişikliklere uğ-ramakla birlikte günümüze kadar gelen binanın esasını oluşturmak-tadır.
1878'deki yangında Şura-yı Devlet Dairesi, Ahkam-ı Adliye Dairesi, Dahiliye ve Hariciye neza-retleri tamamen yandı ve yeniden inşa edildi.
Osmanlı'nın çöküşü, sadece ülke ve devletlerini kaybeden Araplara, Türklere ve diğer azınlıklara değil, bütün dünyanın be-olan bir hâdisedir. şerî, ahlâkî, sosyal ve dinî felaketine sebep
Müslümanların önce gerileyip sonra dünya liderliğinden uzaklaşmaları ve en so-nunda da dünyadaki konumlarını kaybet-meleri alelâde bir hâdise değildir. Çöken, yı-benzemez. kılan devlet veya kralların durumuna hiç
Osmanlı Cihan Devleti, müslüman Türk ler'in kurdukları en büyük İslâm Devleti'dir. Tarihçiler; Osmanlı Devleti'nin Asr-ı sa-âdet'ten sonra İslâm'ı tebliğ ve tatbik bakı-mından en büyük İslâm Devleti olduğuna kânidirler. Osmanlı Cihan Devleti, İslâm'a bağlı kaldığı ve İslâm'ı yaşadığı müddetçe hep muzaffer ve muvaffak oldu. Kanunî'den
sonra başlayan duraklama, gerileme ve çö-zülme ise 1800'lere kadar sürmüştür.
Bundan sonra Osmanlı Batı'nın etkisine girmiş tecrübesiz, dirayetsiz, liyakatsiz pa-şa ve yöneticiler Osmanlı'yı bitirmiştir. Son dönemdeki padişahların sadrazam ve ve-zirleri ya Batı hayranı, ya satılmış, ya da kendi çıkarını devletin çıkarından üstün sa-yan bir anlayışa sahipti. Batılılaşma hare-ketleri bir araç değil, amaç haline gelmişti.
Bu durum İslâm dünyası ve müslüman-lar için o kadar kötü idi ki, müslümanlar çok yara aldılar, bir daha bir araya gelmemek üzere dağıldılar. İslâm âlemi parçalanmış, başsız, lidersiz kalmıştı. Yeni kurulan Türki-ye Cumhuriyeti de İslâm dünyası ile değil,
Batı ile birleşme yolunu seçmişti. Ayet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:
"Hiçbir millet ne süresinden ileri geçebilir, ne de geri kalabilir." (Müminun: 43)
Batı'nın Osmanlı Hakkındaki Önyargı ve Karalamaları
Batı'da bilim ve tarih adı altında Os-manlı'ya ve onun şahsında Türk tarihine önyargılı bir bakış ve karalama zihniyeti hakimdir. Batıcılar ve Osmanlı'nın dinî sa-mimiyetini hazmedimeyenler ise bu karala-malara dört elle sarılırlar.
"Osmanlı ailesi asil bir aile değildi, Kayı boyundan değildi.", "Osmanlılar göçebe idi, medeniyetten haberi yoktu.", "Osman-lılar ganimet için savaşan barbarlardı.", "Osmanlı ailesi alevî idi" gibi hakikatten yüzde yüz uzak, uydurma önermelerin or-talıkta dolaşmasının sebebi budur.
Osman Gazi'nin "Kayı boyundan oldu-ğu" ve "Kayı önde gelenleri tarafından fark-lı bir konuma oturtulduğu" tarihi kroniklerde yer almasına rağmen, herhangi bir delil öne sürmeden ve "bilimsel" hiçbir kaygı
gözetmeksizin- "uydurma" denilmesi buna bir örnektir.
Diğer bir yanlış ise "Avrupa merkezli" bakış açısıyla varsayımlar ortaya atmaları-dır. Avrupa'nın feodaliter kast sistemi anla-yışana göre asilzadeler çiftçilik ve çobanlık yapmaz, alt sınıf insanlarla muhatap ol-mazlar. Onlara göre "bir çiftçi, bir göçebe", "halkla birlikte oturup yemek yiyen, sürekli sıradan insanların kıyafetini giyip halkın arasına giren", ya da "marangozluk gibi "ol-madık" sanatlarla iştigâl eden" bir sultan "soylu" olamaz. Feodaliter geçmişe sahip bir Avrupalı'nın nazarında bu gibi durumlar "ahlâkî bir erdem" değil, bir "soylu" için "utanç vesîlesi"dir.
Batılıların ve yerli uzantılarının bu yak-laşımları kendi asaletsizliklerinin, kibirleri-nin delilidir ve insanlığa çektirdiklerin ezi-yetlerin arka planını gösteren "erdemsiz-lik'lerinin mühim bir göstergesidir.
Osmanlı Devleti dünya tarihinde eşi ve emsāli görülmemiş bir yapıya sahipti. Asr saådet ve Hulefă-i raşidin devirlerinden sonra hak ve adalette çok dikkatli, İslâm ve ehl-i sünneti yaşamaya çok riâyetli idi. Dünya tarih sahnesinde müstesnâ yeri olan Osmanlı İmparatorluğu; Avrupa, As-ya ve Afrika'da İslâm dininin yayılması için büyük bir aşk ve şevkle mücadele ve mü-câhede etmiş, kuruluşundan yıkılışına ka-dar İslâmiyet'in bayraktarlığını yapmıştır. Zaten bu İmparatorluğun bu kadar muaz-zam ve muhteşem oluşu, hizmet ettiği gâ-yenin ilâhî oluşundan kaynaklanmaktadır.
Madde, makam, mevki ve nam uğruna yaşamadıkları, Allah rızâsını amaç edin-dikleri için, Allah-u Teâlâ'nın desteğini de-vamlı beraberlerinde buluyorlardı.
Bunun yanında Osmanlılar, her zaman evliyâullah hazerâtının ve hakiki ilim adamlarının duâ ve himmetlerini almaya özen göstermişlerdir. Şeyh Edebali den başlayan bu silsile Akşemseddin-kuddise sırruh Hazretleri ile doruğa çıkmış, Aziz Mahmud Hüdâî -kuddise sırruh- Hazretle ri, Yahyâ Efendi -kuddise sırruh- Hazretle ri ile devam etmiştir. Bunlar Osmanlı Dev-leti'nin bir nevi mânevî pâdişahlarıdır.
Müesseselerini, cemiyetin çeşitli ihti-yaçlarına cevap verebilecek şekilde kuran Osmanlılar; ırk ve din gözetmeksizin her muhtaca yardımda bulunmak suretiyle medeniyetin en üstün seviyesine çıkmış-lardır. Osmanlılar İslâm'ın bahşettiği ada-let, eşitlik, cesåret, hayırseverlik, merha-met, doğruluk ve dürüstlük prensipleriyle, yüzyıllarca cihâna İslâm nûrunu yaymış-lardır.
Şeyhülislâm, Osmanlı Devleti'nde şer'iyye mahkemeleri ile medrese ve talebelerin işlerine nezaret eden ilmiye sınıfının başı ve ulemânın reisi olan zâttır.
Osmanlı Devleti'nin kurulduğu, yeni yerlerin fethedilip, idarî taksimatının yapılmaya başlandığı günden beri bu yerlerin şer'î idaresini tanzim edecek, Müslümanların hukuku ile gayrimüslimlerin hukukunu tatbik edecek kâdılar tayin edilmiştir. Bunlara kâdı, kâdıasker denilmiştir. Harp kararı başta olmak üzere, devletin her türlü işinin yapılma izni, kâdıların vereceği fetvå ile yürütülürdü. Sultan Murad Han'ın daha o zamanlarda bile, Karamanoğlu İbrahim Bey üzerine sefere çıkmak için ulemadan fetvâ alması bunu gösterir.
"Şeyhülislâm" ünvanı, H. 4. asırda, hürmet lafzı olarak kullanılmaya başlanmıştır. Bu ünvanla birçok büyük âlim ve fakîh, şöhret bulmuştur. Şeyhülislâm tabiri, Osmanlı'nın ilk devirlerinde de resmî bir unvan değildi. O devirlerde yaşamış ve şeyhülislâm diye anılan birçok zâta, fazilet ve kemâllerine binâen öyle denilmiştir.
Yıldırım Bâyezid Han zamanında Bursa Kadılığı yapan Molla Fenârî'ye, 1424 senesinde "müftîlik" vazifesi de verilmiştir. Bundan sonra, asırlarca devam edecek olan şeyhülislâmlık makamı da böylece tesis edilmiş oldu.
Adalet, tedrisat, hukuk, şer'î hükümlerin tatbiki vazifesini üzerine alan şeyhülislâmlık müessesesinin başında bulunan şeyhülislâm, protokolde padişah ve sadrazamdan sonra gelirdi. Devlet, şeyhülislâmın vereceği fetvaya bağlı idi. Şeyhülislâm, hiç kimsenin şahsî görüşüne göre hareket etmez; Kur'ân-ı Kerîm, sünnet, icma ve kıyas ile sabit olan hükümleri söyler ve bunları tatbik ederdi.
Padişahlara kılıç kuşatma vazifesini de şeyhülislâmlar yapmışlardır. Osmanlı Devleti'nde, en uzun şeyhülislamlık yapan zât, Kanûnî Sultan Süleyman Han ve İkinci Selim Han zamanlarında bu makamda bulunmuş olan Ebussuûd Efendi'dir.
Türklerin ve Müslümanların ta-rihteki bu en büyük ve en uzun ömürlü devleti Osmanlı'ya, bir asra yaklaşan bir zamandan beri, maalesef, haksız yere ağır itham ve iftiralar yapılmaktadır. Halbuki tarih, arşive dayanır. Bu sahadaki vesîkalar yeni yeni elden geçiri-lirken, yapılan asılsız ithamların elbette kıymetinin olmadığı ortaya çıkmaktadır. Yerli ve yabancı araştırmacılar, hâlâ bu cihan dev-letinin dehâsını anlamak ve isti-fade etmek için gayret sarf et-mektedirler. Arşivlerimiz, bunun için, yerlilerden çok, yabancı ilim adamları ile dolup taşmaktadır.
Dost-düşman herkesin kabul ettiği bir husustur ki; Osmanlı Devleti, İslâmiyet'in emrettiği şe-kilde, farklı din ve milletlere men-sup çeşitli unsurlar arasında sağ-lam bir ahenk tesîs etmiştir. Böy-lece geniş insan toplulukları nez-dinde sosyal adâleti kurmakla dünya tarihinde, kudretli ve ci-hânşümul bir siyasî varlık gös-termiştir. Osmanlı Devleti ve sul-tanlarının dâvâları, kendi tabirleri ile "Nizâm-ı âlem" üzerinde top-lanıyor, koca devletin hikmet-i vücudu ve cihadı da; millî, İslâmî ve insânî esaslara bağlı bulunan bir cihan hâkimiyeti düşüncesine dayanıyordu.
Bâzı televizyon ve gazetelerde, birtakım kendini bilmez ve ecdâ-dını tanımazlar tarafından haksız yere bâzı tenkidler yapılsa da, aklı başında olan yerli-yabancı herkes, Osmanlı Devletini övüyor. Dünyanın en uzun ömürlü häne-dânının ve en büyük devletlerin-den olan Osmanlı Devletinin ku-rucusu, Osmanlı sultanlarının ilki olan Sultan Birinci Osman Gâzî Hân'dır; Osmanlı Devleti'nin te-melini o atmıştır.
Bir aşîretten cihângîr bir impa-ratorluğa giden yolda, Osmanlı hânedan mensuplarının kudret kaynakları incelenecek olursa, devletin temelleri ve şaşırtıcı yük-selişi daha iyi anlaşılır. Nitekim, Fransız tarihçisi Grengur; "Bu yeni İmparatorluğun teessüsü, beşer tarihinin en büyük ve hay-rete değer vakalarından biridir." demektedir.
Mâlum olduğu üzere, dünya tarihinde, Peygamber Efendimizin "Asr-ı Saâdet"i ve "Hulefâ-i Râ-şidîn" devirlerinden sonra, hak ve adâlete riâyette en üstün se-viyeye yükselen Müslüman-Türk Devleti olan "Osmanlı Devleti", 14. asrın başından 20. asrın ilk çeyreğine kadar hüküm süren, şerefli ve en uzun ömürlü bir hâ-nedânın kurduğu devlettir.
Bütün dünyada güçlü bir yazar olarak tanınan, Yunanistan kra-liyet ailesinden Prens Michel de Grece'nin 1991 yılında bütün Batıyı ayağa kaldıran ve Avru-palıların Kızıl Sultan demekten zevk aldıkları Sultan II. Abdül-hamid Hân'ın hayatını anlatan "LE DERNIER SULTAN" (Son Sultan) isimli bir kitabı yayınlandı. Bu eserde, Osmanlı Devleti'ni yıkmak için Batının çevirdiği bazı dolaplar sergileniyor. Fran-sa'da yayınlanan L'EXPRESS ve Point de vue Images du Monde dergisinin yazarla yaptığı bir röportajdan bazı kısımlar:
"... Ben Osmanlı sanat ve me-deniyetine çok büyük hayranlık ve saygı duyuyorum. Türkiye sadece bundan ibâret, değil... Gerçekten Osmanlı Impara-torluğu'nun yıkılışına esef edi-yorum. Çünkü Osmanlı, dün-yanın bu bölgesinin dengelevici
gücüydü. İster sevinin ister se-vinmeyin, fakat kabul etmek zo-rundasınız ki, Osmanlının kay-boluşundan bu yana, Ortadoğu istikrarsızlaşmış ve hep çalkan-tılar içinde yüzegelmiştir...
Avrupa devletleri, tahtta Sultan Abdülhamid bulunduğu müd-detçe, Osmanlı İmparatorluğunu yok edemeyeceklerini anladılar. Onu devirmek için ellerinden geleni yaptılar ve tahttan indir-diler. Sultan Abdülhamid düşü-rülür düşürülmez İngiltere, petrol kuyularının üzerine atıldı... Ο devrilir devrilmez, tam bir felâket yaşandı. Osmanlı İmparatorluğu 10 ayrı din ve 50 milletin ortak-laşa yaşama temeline dayanı-yordu. Buranın dirlik ve düze-ninin bozulmasında tek sorumlu olanlar yabancı güçlerdir... Sul-tan Abdülhamid aleyhine söy-lenenlerin hepsi yalandır, hepsi uvdurmadır (10 9 1001)
Sürgüne gönderilen Osmanlı hanedânı mensupları kısa zaman içinde büyük bir sefâlete düştü. Bunlara yardım eli uzatmak isteyenler, başka engele takıldı. Hudut harici edildikleri zaman, ellerine tek gidişe mahsus pasaport ve 1000 İngiliz lirası tutarında para verilmişti. Bir müddet sonra, acı hakikat bütün çıplaklığı ile ortaya çıktı.
Hicaz Meliki Şerif Hüseyin; "Osmanlı ailesinin İslâmiyete ve Müslümanlara yaptığı hizmetler inkâr edilemez; kahramanlıkları küçük görülemez. Bu ailenin ihtiyaçlarını karşılamayı ve mâişet sıkıntısı çekmelerine mâni olmayı, İslâm kardeşliğinin bir icabı görüyoruz. Ecri büyük olan bu işe iştirak etmek isteyen mertlik erbabının, Mekke-i Mükerreme'de bulunan vekillerimize arzularını bildirmeleri lâzım gelir." diye beyannâme yayınladı. San Remo'daki Pâdişaha 2400 lira gönderdi... Ancak İngilizler, Ankara'yı küs-türmemek adına, hânedânın para sahibi olmasını istememiştir.
Haydarabad Nizamı, hanedânın hâlini öğrenince, esaslı bir yardım etmek istemiş; İngilizleri râzı edebilmek için de, Halife'nin meteliksiz ve açlıktan ölmek üzere olduğunu vurgulamıştır. Yardım için İngiliz ve Fransız hükümetine, Hindistan racalarına şehzadelerin yazdığı mektuplar, okuyanın içini parçalar...
Böylece sürgünün ilk seneleri inanılmaz sefalet içinde geçti. Sultan Vahîdeddin'in tabutuna alacaklılar haciz koy-dular. Borçları, Şerif Faysal ve Abdullah ödedi. Sultan Ha-mid'in hayattaki zevcesi, hükümete müracaat ederek, devlet reisi ve ordunun başkumandanının dulu sıfatıyla maaş talebinde bulunduysa da, reddedildi.
1931'de Halife Abdülmecid Efendi'nin kerîmesi Dürrişehvar Sultan, Haydarabad Nizamı'nın oğlu ile evlenince, hânedânın bir kısmı, biraz gün yüzü görebildi. Nizam, İngilizlerin izin verdiği limit içinde, hanedânı maaşa bağladı. II. Cihan Har-bi'nden sonra Hindistan kurulup, Nizam sürgüne çıkınca, bu da kesildi.
Mısırlı prenslerle evlenenler de nisbi bir refaha kavuştu. Hâne-dâna en büyük iyiliği, Mısırlı Prensler Ömer Tosun ve Yusuf Kemal Paşa gösterdi. Prenses Mehveş Fâzıl, hanedânın hanım-larına 15 lira maaş bağlattı. 1952'de Mısır'da darbe oldu, prensler sürgün edildi.
Ellerine tahsisat ulaşmayanlar, çalışmak mecburiyetinde kaldı-lar. Ancak bir meslek ve kari-yerleri yoktu. Çoğu haymatlos (vatansız) olduğu için, birkaç li-san bildikleri hâlde, tahsilleri olsa bile, her mesleği icra et meleri kanunen mümkün değildi.
İsmin ve askerlik diplomasının işe yaramadığı gurbette, para getirecek tek şey, çalgıcılıktı. Nice şehzâdeler, kafelerde bir çingene gibi çalgıcılık yaparak ekmek parası temin etmeye çalıştılar. Kantarcılık, hamallik, taksi şoförlüğü, mezarlık bek-çiliği, müzede biletçilik, seyyar satıcılık, bulaşıkçılık... yaparak maişetini çıkarmaya çalışanlar çoktur. Gençler, olur olmaz ev-liliklere râzı oldu.
Bir tek Şehzâde Burhaned-din Efendi, petrol şirketinde iş bulmuş; o ve oğulları bu sa-yede müreffeh yaşamıştır.
Gece pazarlardaki çürük
meyve ve sebzeleri toplayanlar vardı. Çocukların, ayağı büyü-dükçe ayakkabılarının ucu ke-silerek idare ederlerdi.
Şehzade Ahmed Nuri Efen-di'ye, vaktiyle iyilikte bulunduğu bir Rum biraz yardım etmiştir.
Zekiye Sultan'ın Pau'da kal-dığı otel odasından, otelin sâhibi olan Ermeni ücret almamıştır.
Behiye Sultan, Kahire'de has-talanınca ilâç ve bakımını Ermeni bir kadın üstlenmiştir.
Sami Bey'e, vaktiyle İstan-bul'da yardım ettiği bir Rus pren-si el uzatmıştır.
Şehzâde Ahmed Nuri Efendi, bir parkta açlıktan ölmüş olarak bulundu.
Şehzâde Abdürrahim Efendi, sefâlete dayanamadı intihar etti.
Arife Kadriye Sultan, çok bü-yük bir sefalete düştü. Acılarına dayanabilmek için morfine alıştı ve kısa bir müddet sonra vefât etti. İki kızı yetimhaneye düştü.
Fehime Sultan, Nice'te elin-deki avucundaki bitince vereme yakalandı. Sadık bir zenci cari-yesi, geceleri sokaklarda dile-nerek efendisine bir çorba kay-natabilmişse de, Sultan hayata vedâ etmiştir.
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
Jürkiye 10.01.2022
Erkek: Selim - Kız: Selime - Yemek: Sütlü çorba, Sulu köfte, Salata, Kavun.
Ubeydullah Ahrar (k.s.) Hazretleri'nin İstan-bul'un fethine, Ortaasya'dan tayy-i mekân ederek iştirak etmiş olduğunu, torunu Hâce Muhammed Kasım şöyle nakleder:
"Ubeydullah Ahrar Hazretleri, perşembe günü öğleden sonra aniden atının hazırlan-masını emretti. Atına binip süratle Semer-kant'tan dışarı çıktı. Talebelerine: "Siz burada oturunuz!" buyurdu. Mevlânâ Şeyh adlı bir ta-lebesi, kendisini bir müddet takip etti. Ubey-dullah Ahrar (k.s.) Hazretleri'nin, atının üze-rinde bir sağa, bir sola meylinden sonra kay-bolduğunu haber verdi. Ubeydullah Ahrâr (k.s.) Hazretleri bir müddet sonra döndü. Ta lebeleri, heyecanla bu ani yolculuğun hikme-tini sordular. O da:
'Türk Sultanı Mehmed Han, benden istiâne etti. Yardım diledi. Ben de ona yardım etme-ye gittim. Allah-u Teâlâ'nın izni ile zafer kaza-nıldı.' buyurdular."
22 Mayıs
Horasan'dan gelip İstanbul'un fethine işti-rak eden Ubeydullah Ahrâr (k.s.) Hazretle-ri'nin oğlu Hâce Abdülhâdî şöyle anlatır:
"İstanbul'a gittiğimde Sultan II. Bayezid, babam Ubeydullah Ahrâr (k.s)'ın şekil ve şe-mâlini şu şekilde tarif etti: '-Babam Fâtih an-lattı: Fethin en şiddetli zamanında Rabb'ime ilticâ ederek, zamanın kutbunun imdada ye-tişmesini istedim. Şu şu vasıfta, bir beyaz atın üzerinde karşıma geldi. '-Korkma zafer senindir!" buyurdu. O pîre: 'Küffar askeri çok fazla!" dedim. O da bana cübbesini açarak: -İçine bak!" dedi. Hayretle cübbesinin yeninin içinden sel gibi akan bir ordu gördüm. '-Bu or-du sana yardıma geldi.' dedi. Devam etti: '-Şimdi şu tepenin üzerinden üç defa kös'e tok-mak vur! Ve bütün askere hücum emrini ver!' buyurdu. Ben de aynen öyle yaptım. O pîr de, ordusu ile hücuma iştirak etti. Feth-i mü-
Yüzyıllarca dünyanın en büyük ve en güçlü devleti olan Os-manlı İmparatorluğu'nun temelinin 27 Ocak 1299'da atıldığı ka-bul edilir. Sultan Ösman'ın babası Ertuğrul Gâzi, Selçuklulara büyük hizmetlerde bulunduğu için, Bizans sınırındaki Söğüt ve Domaniç'e uç (sınır) beyi olmuştu. Onun oğlu Osman Bey, bu topraklarda Osmanlı Devleti'ni kurdu.
Osman Bey'e, kayınpederi İslâm âlimi Şeyh Edebâlî hazretle-rinin, 700 yıl kadar önce söylediği sözler, hiç eskimedi:
"Ey Oğull Insanlar vardır şafak vaktinde doğar, akşam ezanında ölürler. Avun oğlum avun! Güçlüsün, kuvvetlisin, akıllısın, kelâmlısın, ama bunları nerede, nasıl kullanaca-ğını bilemezsen sabah rüzgârında savrulur gidersin.
Ofken ve nefsin bir olup aklım yener. Daima sabırlı, se-batlı ve iradene sahip olasın! Ananı, atanı say; bereket bü-yüklerle beraberdir.
Bu dünyada inancını kaybedersen, yeşilken çorak olur, çöllere dönersin. Açık sözlü ol, her sözü üstüne almal Gördün söyleme, bildin bilme! Sevildiğin yere sık gidip gelme! Kalkar muhabbetin itibar olmaz. Üç kişiye acı:
Cahiller arasındakı âlime,
Zenginken fakir düşene,
Hatırlı iken itibarını kaybedene.
Unutma ki, yüksekte yer tutanlar, aşağıdakiler kadar emni-yette değildir. Haklı olduğunda mücadeleden korkma!
Ey Oğull Beysin!
Bundan sonra öfke bize; uysallık sana!
Güceniklik bize; gönül almak sana!
Suçlamak bize; katlanmak sana!
Acizlik bize; yanılgı bize; hoşgörmek sana!
Geçimsizlikler, çatışmalar, anlaşmazlıklar bize; adalet sanal Kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize; bağışlama sana!
Ey Oğull Bundan sonra bölmek bize; bütünlemek sana! Üşengeçlik bize; uyarmak, gayretlendirmek sana!
Ey Oğull Sabretmesini bil, vaktinden önce çiçek açmaз! Şunu da unutma! İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.
Ey Oğull Yükün ağır, işin çetin, gücün kıl'a bağlı.
Osman Gazi iyice yaşlanmıştı, âhiret yolculuğu için hazırlık yapmakla meşguldü. "En hayırlı azık, takvâdır." deyip ihlas ve takvå ile ibadetine devam etti. Dünyalıklardan yüz çevirip ihlas ve sadakat ile tâat ve ibadet edip Cenâb-1 Hakk'a yöneldi. Fânî ömrünü, bâkî hayatın tahsiline sarf eylemeye azmetti. Bir gün sıhhati bozulup bedeni zayıf düştü. Bu hâlinden anladı ki vefat vakti yakındır.
Haber gönderip oğlu Orhan Bey'i ve eşrâfı huzuruna topladı. Sonra şu nasihatlerde bulundu: "Ruhumuz gibi bu saltanat da bize Allâhü Teâlâ'nın bir emanetidir. Bunu bize sırf lütfundan ihsan eyledi. Öyleyse sen de idaresini üstlendiğin her nefsi, kendi nefsin gibi bil. Kendine münasip gördüğün şeyi Müslümanlara da lâyık gör. Dînî ve dünyevî bütün husūslarda Peygamber Efendimizin (s.a.v.) şerîati üzere hareket edesin. Dine uymayan bir sözü, kim söylerse söylesin kabul etme. Nasihatlerin en faydalısı, en güzeli ve en sade şekli, Nahl Sûresi'nin "Haberiniz olsun ki Allah, size adaleti, ihsânı (iyiliği) ve akrabaya (muhtaç oldukları şeyleri) vermeyi emrediyor ve çirkin işlerden, münkerden, azgınlıktan nehyediyor, dinleyip anlayıp tutasınız diye size vaaz ediyor (öğüt veriyor)." meâlindeki, 90. âyet-i kerîmesidir. Bu düsturla dâima amel edesin. Fesat ehline karşı dâima gazâ ve cihâdla meşgul ol! Sana ve evladına vasiyetim olsun: Dine hizmette, devamlı ve kararlı olasınız. Tâ ki; saltanatının devamına sebep ve Allâhü Teâlâ'nın yardımına vesile olsun. Ümit edilir ki evlâdımız, saltanat İle kıyamet gününe kadar İslâm'a hizmet edip fesâdı defedeler."
"Sultanlık hizmetinde, ahalinin hâlinden gâfil olmayıp kimseye zulmettirme. İslâm'a uygun olmayan örf ve bidatlerin çıkmasına ve yayılmasına aslâ fırsat vermeyesin. 'Eskiden beri âdet olagelmiştir.' diye meşrû olmayan hiçbir işi işlemeyesin. Unutma ki padişahlar, Allah'ın kanunundan önde değildir! Ardımdan ağlayıp sızlanmak yerine dâima dua ile yad edip ruhumu şad edesiniz. "Bize şehitlik devleti nasip olmadı. Ümit ederim ki Cemâl-i İlâhı ile müşerref olmak nasip ola. Vefatımdan sonra naaşımı Bursa'ya defnedersiniz."
Osman Gâzî son derece dinine bağlı, adaletli, Allah yolunda cihaddan bir an bi le geri durmayan bir mücahid idi. Onun için "Gâzilik ünvanı sultanlıktan daha değerli idi.
Zamanın velilerinden Şeyh Edebâlî kuddise sırruh- Hazretleri'nin evinde mi-safir olduğu bir gece gördüğü rüya üzeri-ne, Edebâlî -kuddise sırruh- Hazretleri Osman Gâzî'nin ve Osmanlılar'ın istik bali hakkında mühim tebşiratta bulun-muştu. Gerçekten de rüyada müjdelen-diği üzere Allah-u Teâlâ Osmanlılar'a ci-hanşümul bir devlet bahşetti. Osmanlılar, her zaman evliyâullah hazerâtının ve ha-kiki ilim adamlarının duâ ve himmetlerini almaya özen göstermişlerdir.
Osmanlılar'ın İslâm dininden feyz alıp kemâlleşen şahsi ve devlet ahlâkı fethet-
1 Matros
tikleri yerlerde yaşayan gayr-i müslim halkın şaşkınlık ve hayranlığını celbet-miştir. Kendi dindaşlarının yönetiminde bulamadıkları huzur ve sükünu Osmanlı Devleti'nin hâkimiyeti altında yakalamış-lardır. İslâm'ın bahşettiği adalet, eşitlik, cesaret, hayırseverlik, merhamet, doğru-luk ve dürüstlük prensipleriyle, yüzyıllar-ca cihâna İslâm nûrunu yaymışlardır.
Osman Gâzî'nin oğlu Orhan Gâzîye yaptığı vasiyetin bir kısmı şöyle idi: "Allah'ın buyruğundan gayrı iş iş-
lemeyesin. ... Zalim olma! Alemi ada-letle şenlendir. Cihadı terk etmeyerek beni şâd et. Ulemâya riâyet eyle ki, şe-riat işleri nizam bulsun.... Bizim mak-sadımız kuru bir kavga ve cihangirlik davası değildir. Yolumuz Allah yolu-dur. Maksadımız Allah'ın dinini yay-maktır."
Saltanat ve halifelik peş peşe kaldırılınca, 3 Mart 1924 tarihli kanunla hänedana mensup şehzadeler, sultanlar ve sultan çocukları ile eşleri, hayatta bulunan padişah ve şehzade zevceleri ile därnådlar olmak üzere 155 kişi vatan-daşlıktan ihraç olunarak üç gün içiride sınır dışı edildi. Kanuna dahil olmadıkları halde ebeveynleri veya çocukları ile sürgüne gitmek zorunda kalanlarla bu sayı 200'ü bulur. Sürgünde efendilerinden ayılmayan emektarlar da sayılırsa, sürgünlerin sayısı yüzlercedir. Bunların transit olarak bile ülkeden geçmesi yasaklandı. Mallarını bir yıl içinde tasfiye etmeleri, aksi takdirde hazineye kalacağı bildirildi.
Hemen hepsi vatansız, pasaportsuz olarak yaşadı. Ban-kalarda paraları, yanlarında nakitleri olmayan bu insanların çoğu, sürgünde tarifsiz sıkıntılar çekti; açlıktan ölenler bile oldu. Ama asalet ve şereflerine uygun yaşamaya çalıştılar. Geride bıraktıkları malları da şunun bunun elinde çarçur edildi. Oğuz Hân neslinden ve tarihin en eski hånedanlarından Osmanlı hånedanı böylece siyaset sahnesinden çekilmiş oldu. 1952 yılında hånedanın kadın mensuplarına, 1974
yılında da hepsine ülkeye dönme izni verildi. Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
Gürkiye
ZEKA BULMACASI.... KAO ÖÖRENCI
Sınıftaki öğrencilere toplam 737 kitap dağıtıldı. Her öğrenci eşit sayıda kitap aldığına göre sınıfta kaç öğrenci vardır? (Cevabı yarın)
GÜNÜN TARİHİ DÜNYA SU GÜNÜ
Su, her canlının en temel ihtiyacı olma ve başlıca ekonomik faaliyetlere kaynaklık etme özelliği ile, devletlerin devamlılığı için de hayati bir kaynaktır. Sosyal ve ekonomik faaliyetlerin sürmesi ve hayatın devamlılığı büyük ölçüde temiz ve yeterli su arzına sahip olmaya bağlıdır. Nüfus ve ekonomik faaliyetler arttıkça birçok ülke hızla ya su sıkıntısı çeker duruma gelmekte, yahut ekonomik gelişmeleri kısıtlanmak-tadır. Bu sebeple de su savaşları beklenmektedir.
Ahmet Råsim, hâtıratında, okula başlama merasi-mini söyle anlatır:
"... Okula başlayacağım için evde bir basamak yükselir gibi oldum. Bana karşı herkesin davranışı değişti.
Birkaç gün sonra sandıktan bayramlık elbisem çıkartılıp giydirildi. Değerli bir lahur şal belime bağlanırken, üzerinde altın nazarlık olan fesimi de kafama geçirdiler...
Bütün ev halkı yola çıktık. Önce büyük babam ve büyük an-nemin elini öpmeye gittik. O gece orada kaldık. Ertesi gün hamama gidip, akşama kadar yıkandık.
Sabah olunca anneciğim yeniden bana yepyeni elbiseler giydirdi. Şehzade gibi oldum. Bütün okul orada idi. Hazır bir de ilâhici takımı, seven, öpen, ağlayan, duâ eden, nereden baksan yüz kişi vardı.
Beni ata bindirdiler. İlâhiler okunup âminler edilerek önce evime, oradan da okula geldik. Sınıfta, minderim konmuştu. Varıp hocamın mübârek elini öptüm, sonra da karşısında diz çöküp oturdum. İlk olarak da Elif'i öğrendim..."
ZEKA BULMACASI
BUZ YAPIŞIR MI
Buzluktan yeni çıkmış soğuk bir buz kabını tuttunuz mu? Tut-tuysanız, parmaklarınızın kaba yapıştığını farketmişsinizdir.
Acaba neden?
(Cevabı yarın)
GÜNÜN TARİHİ
IV. MURAD HÅNIN VEFATI
1609'da doğdu. 8 Şubat 1640'da vefât etti. Babası I. Ahmed Hânın Sultanahmet Câmii yanındaki türbesindedir. Kardeşi II. Osman Hân da buradadır. Yavuz Sultan Selim Hân gibi cesur idi. Annesi Mâhpeyker Kösem Sultanın yardımı ile iş başına kıymetli adamlar getirerek, ortalığı düzeltti. Memlekette birçok imar faaliyetinde bulundu. Kâbe-i Muazzama'yı tâmir ettirdi. Tütün ve enfiyeyi yasak etti. Kendisi içki içmemiştir. Avrupa ta-rihçileri bu padişaha iftira etmişlerdir. İran Şahı Abbâs, Bağdad'ı alıp, 30 bin Ehl-i sünnet Müslümanı; kadın, çocuk ayırmadan öl-dürdü. Murad Hân, bizzat giderek Bağdad'ı ve Tebriz'i geri aldı.
Yüzyıllarca dünyanın en büyük ve en güçlü devleti olan Os-manlı İmparatorluğu'nun temelinin 27 Ocak 1299'da atıldığı kabul edilir. Sultan Osman'ın babası Ertuğrul Gazi, Selçuklular tarafından Söğüt ve Domaniç'e uç (sınır) beyi tâyin edilmişti. Ertuğrul Gazi vefat ettiğinde 4800 km² toprak vardı. Oğlu Osman Bey, bu topraklarda Osmanlı Devleti'ni kurdu. Bursa'nın fethinde vefât etti ve oraya defnedildi.
Osmanlı Devleti'ni kuran Osman Gâzi'nin babası Ertuğrul Bey, annesi ise Hayme Hatundur. 1258 yılında Söğüt'te doğdu. 1281 yılında 23 yaşında iken aşîretin başına geçti. Kısa zamada gerçekleştirdiği fetihlerle aşîretini beyliğe çevirdi. 45 yıl hüküm sürdü. Bursa'nın fethi sırasında vefât ederek burada Gümüşlü Kümbet denilen yere defnedildi. Orhan Beyden başka Alaaddin, Ali, Pazarlu, Çoban, Melik ve Hamid isimli oğulları ile Fatma adında bir kızı vardı.
Osman Bey orta boylu, geniş göğüslü, heybetli, cesur, cömert, tatlı dilli idi. Başına kırmızı çuhadan yapılmış Çağatay tarzında Horasan tâcı giyerdi. Eline ne geçerse fakirlere da-ğıtırdı. Ömrü boyunca devlet hazinesinden bir nesne alma-mıştır. Kendi koyunlarından hâsıl olan gelir ile geçinirdi.
Her ikindi vakti hanesindeki misafirlere ve fakirlere ziyafet verirdi. Topraklarını kuzeyde, Marmara sâhiline Sakarya nehri ağzına; güneyde, Kütahya yakınlarına kadar taşıdı. Bu hudutlar içinde; Söğüt, Eskişehir, Karacahisar, Har-mankaya, Bilecik ve Yarhisar bulunuyordu.
Gâzi Osman Bey, Selçuklulara ve İlhanlılara karşı saygısını bozmadığı gibi çevresindeki Türk beylikleri ile çatışmaktan da kaçınmıştır. O hep cihad hareketi ile meşgul olmuştur. Oğulları da hep aynı yolu takip etmişler, mecbur kalmadıkça Türk ve İslâm dünyası ile harp etmemişlerdir.
Bıraktığı devlette maddî ve mânevî temeller o kadar kuvvetliydi ki, kısa bir müddet sonra dünyanın en büyük devletleri arasına dâhil olurken, 150 yıl geçtiğinde ise süper güç hâline geldi. Anadolu beylikleri arasında en kü-çüğü olduğu hâlde, Anadolu'da Türk birliğini sağladı.
İstanbul'un Fethi'nden sonra mahkûmları serbest bırakan Fâtih Sultan Mehmed Han'ın huzuruna, zindandan çıkmak istemeyen iki papaz getirilir. Bunlar, Bizans İmparatoru Konstantin'e adil ve hakka riâyetli olmasını söylediklerinden zindana atılmış, sonra da "Böyle adaletsiz bir dünyada, içerisi dışarısından daha rahat." diye hapisten çıkmamaya karar veren papazlardı.
Fâtih Sultan Mehmed Han, bu iki papaza şöyle hitap eder: "Sizlere bir teklifim var: İslâm adaletinin tatbik edildiği memleketimizi dolaşınız. Müslüman hâkimlerin ve halkın davalarını dinleyiniz. Adaletsizlik ve zulüm görürseniz hemen gelip bana bildiriniz ki kararınızda haklı olduğunuzu gösteriniz!"
Bu teklifi kabul eden iki papaz, gezdikleri yerlerden İznik'te şöyle bir hâdiseye şahit olmuşlar:
Bir Müslüman, diğer bir Müslümandan bir tarla satın almış. Ekin zamanı tarlayı sürerken sabanın ucuna bir şey takılmış, çıkarıp bakmış ki, bir küp dolusu altın...
Bunları alıp, tarlanın eski sahibine getirmiş ve "Kardeşim! Ben, senden tarlanın üstünü satın aldım, altını değil. Eğer içinde bu altınların mevcut olduğunu bilseydin, bu fiyata bana satmazdın. Al şu altınlarını!" demiş. Tarlanın eski sahibi de "Hayır, ben, sana bu tarlanın içini dışını, altını üstünü, hepsini birden sattım. Senin nasibine çıkan bu altınlara şimdi ben nasıl sahip çıkarım, bunları alamam." demiş. Mesele kâdîya intikal etmiş. İznik kâdîsı, bu iki Müslümanın hakka riâyet husûsundaki ahlâkını takdirle karşılamış ve parayı her ikisine de taksîm etmiş. Her iki Müslüman da birbirine haklarını helâl ederek ayrılmışlar.
Papazlar, daha başka yere gitmeye ihtiyaç duymadan hemen İstanbul'a dönmüşler. Sultan'ın huzuruna çıkıp, şâhit oldukları hadiseleri anlattıktan sonra, "Bütün bunlar, Müslümanlardaki din kuvvetini, Allah korkusunu gösteren çok ibretli hadiselerdir. Bundan sonra biz karar verdik. Artık zindana girmeyeceğiz. Çünkü sizde böyle adalet tatbik edildikçe, sizden olmayan Hristiyan papazların dahi
zulme uğramayacağına inanmış bulunuyoruz." dediler. Bu iki papazın, Müslüman oldukları da kaydedilen vakalar arasındadır.
Osmanlı Devleti'nin kuruluşundan itibâ-ren halka yol gösteren ve Edebâlî -kuddi-se sırruh- Hazretleri'nden başlayıp Ak-şemseddîn Hazretleri'ne, Akşemseddîn Hazretleri'nden de bugüne kadar devam edegelen mânevî rehberler silsilesi, dîni ve vatanı yıkmaya yeltenen ehl-i küfrün karşısında dâimâ dimdik durmuşlar ve hal-ka yaptıkları öncülükle onların tuzaklarını bozmuşlardır. Dîni ve devleti kâfirlerin çir-kin emellerinden muhafaza etmek için el-lerinden gelen her türlü fedakarlığı göste-ren bu seçkin rehberler, İslâm'ın küfre gå-lip gelmesinde ve küfür ehlinin İslâm yur-dundan defedilmesinde en büyük rolü oy-namışlardır.
Bu zevât-ı kirâm'ın hem yaşantıları, hem de icraatları sünnet-i seniyye'ye mu-
vâfıktı. Hiçbiri ahkâm-ı ilâhiyye'nin ve sün-net-i seniyye'nin dışında tek bir adım at-mamıştı. Aşık Paşazâde'nin "Tevârîh-i Al-i 'Osman"ındaki ifadesine göre, bu mânevî rehberler zincirinin ilk halkası olan "Ede-bâlî yüz yigirmi biş yaşadı ve iki 'avret aldı, biri yiğitliğünde ve biri pîrliğünde (yaşlılığında). Ve evvelki hatununun kı-zını 'Osman'a virdi." (İbn-i Kemâl, "Tevârîh-i Âl-i 'Osmân", I. Defter, s. 93)
Kemal Paşazâde'nin ifadesine göre; bu gibi zâtlar "halkun haylî i'tikâd eyledüği" kimseler olduklarından, asırlar boyunca ehl-i küfrün ve taraftarlarının sabit hedefi olmuşlar, çeşitli bahânelerle halkın onlara olan güven ve itikâdını sarsmaya çalış-mışlardır. Bu gibi kimseler bütün kâinatın idaresini elinde bulunduran ve dilediğin-den dilediği şekilde intikamını almaya kâ-dir olan Zât-ı Kibriyâ'nın dostlarına sataş-maya kalkıştıklarının farkında değillerdir!
Ondördüncü asrın başında kurulan Os-manlı Devleti dünya tarihinde eşi ve emsali görülmemiş bir yapıya sahipti. Asr-ı saådet ve Hulefa-i raşidin devirlerinden sonra hak ve adalette çok dikkatli, İslâm ve ehl-i sünne ti yaşamaya çok riayetli idi.
Dünya tarih sahnesinde yüzyıllar boyun ca hüküm sürüp, müstesna yeri olan Os manlı Devleti, Avrupa, Asya ve Afrika'da İs-lâm dininin yayılması için büyük bir aşk ve şevkle mücadele ve mücahede etmiş, kuru luşundan yıkılışına kadar İslâmiyet'in bay-raktarlığını yapmıştır. Zaten bu devletin bu kadar muazzam ve muhteşem oluşu, hizmet ettiği gayenin ilâhî oluşundan kaynaklan maktadır. Allah-u Teâlâ, Osmanlılar'dan is-lâm'ı âli kılma niyetlerini muhafaza ettikleri sürece maddi ve manevi desteğini eksik et memiştir. Başlangıçta bir beylik iken çok kısa zamanda imparatorluğa dönüşen Osmanlılar
gerek zamanının gerekse günümüzün tarih ve ilim adamlarının hayranlığını celbetmiştir. Müesseselerini, cemiyetin çeşitli ihtiyaç
larına cevap verebilecek şekilde kuran Os-manlılar, vakıflar, cami, medrese, kütüphane, han, hamam, kervansaray, çeşme, sebil, köprü, yol, sağlık, şifahane, aşhane yapmış-lar, ırk ve din gözetmeksizin her muhtaca, yardımda bulunmak sureti ile medeniyetin en üstün seviyesine çıkmışlardır.
Osmanlı Beyliği daha kuruluşundan itiba-ren adli, askeri, mali kısaca bir bütün olarak devlet teşkilatına büyük önem vermiştir. Fakat bu zahiri sebepler cihan devleti
olan Osmanlılar'ın muhteşem yükselişinin ana sebebi değildi. Osmanlılar Kur'an ve Sünnet düsturlarını ve emirlerini yerine getir-meyi toplum ve devlet olarak niyet ve hedef edinmişti. Bunun yanında her zaman evliya-ullah hazerâtının ve hakiki ilim adamlarının duâ ve himmetlerini almaya özen göstermiş-lerdi.
Osmanlı sultanlarının güzel hasletleri pek çoktur. Onlara mahsus olan vasıflardan bazıları şunlardır:
Osmanlı sultanlarının tamamı, Ehl-i Sünnet ve Cemaat Mezhebi'ne bağlıdırlar. Onlardan kötü bir itikad naklolunmamıştır. Ayrıca onlar, itikadı bozuk kişilere itibar da etmemişlerdir.
Osmanlı sultanları, evliyâullâha ve Ehl-i Sünnet âlimlere hürmet göstermişlerdir. Kimseye zulmetmemişler, haramlarla meşgul olmamışlardır.
Osmanlı sultanları, dinin emirlerine kendileri çok bağlı oldukları gibi halkı da dinin emirlerine tam uymak ve nehiylerinden kaçınmak ile emrederlerdi. Bu zátlar, İşlerini kalp huzuru ile ve Cenâb-ı Hakk'a teveccüh ve itimad ederek yapmışlardır.
Bilhâssa Haremeyn-i Şerifeyn olmak üzere bütün beldelerin ve şehirlerin mescit ve medreselerine, hålleri kendilerine ulaşan âlimler ve salihlere, telif ve sanat sahiplerine hediye vermek ve ihsanda bulunmak husūsunda çok cömerttiler.
Osmanlı halkı, sultanlarına karşı derin bir muhabbet beslerdi. Bu sebeple dâima onları güzel vasıfları ile anarlar, onları methederlerdi. Allâhü Teâlâ, onlardan râzı olsun. Åmin.
SU TASARRUFU İÇİN BAZI TAVSİYELER
Musluklar kontrol edilmeli, su sızdıran musluk ve rezervuarlar tamir edilmelidir. Dakikada 100 damla su akıtan bir musluktan, ayda, takribî 1500 litre su israf olur.
Musluklar ihtiyaca göre mümkün olduğunca kısık bir şekilde açılmalıdır. Ucunda havalandırıcı bulunan, düşük akımlı tasarruflu musluklar kullanılmalıdır.
Dişler fırçalanırken veya tıraş olurken, musluk ihtiyaç oldukça açılmalı, devamlı açık tutulmamalıdır.
Musluktan sıcak su gelene kadar akan su, temizlik vb. başka bir işte değerlendirilmek üzere bir kaba alınmalı, boşa akıtılmamalıdır.
Fransız yazarı Antoine Galland, (1646-1715) Sultan IV. Mehmed Hân devri hakkında bize su mâlumatı vermektedir: "7 Mayıs 1672 Cumartesi günü, Sultan IV. Mehmed, Lehistan seferine çıkmak üzere İstanbul'dan ayrıldı. Hayatımda, bundan daha güzel, daha muhteşem bir alay görmedim. Dünyanın hiçbir yerinde, bundan daha parlak, daha düzenli, daha zengin bir geçit töreni yapı-lamaz. Ordunun bizzat padi-şahın kumandası altında İstanbul'dan çıkışı, güneşin doğmasından başlayarak 5 saat sürdü. Polonya sınırına kadar olan merkezlerdeki birlikler, yolda bu orduya ka-tılacaklardı. Geçen asker ka-dar atları da muhteşemdi. İnsan hangisini seyredeceği-
ni şaşırıyordu. İlk birlikler geçtikten sonra,
" kalabalık bir Mehter Takımı yürümeye başladı. Hem Ye-niçeri adımlarıyla yürüyor, hem de çalıp söylüyorlardı. Kösler ve davullar vurduğu zaman yer yerinden oynuyor-du. Gösterdikleri ihtişam, muazzamdı. Mehter Takı-mı'ndan sonra gene, sonu gelmez gibi görünen birlikler geçmeye başladı. Seyreden-leri, hayretle karışık bir hay-ranlık içinde bırakıyorlardı...'
ZEKA BULMACASI
KAÇ İNSAN
Şekilde, kaç adet insan res-mi görülüyor? Cevabı yarın)
GÜNÜN TARİHİ
...........
HIZIR GÜNLERİ
Bir sene; Hızır Günleri (Yeşil Mevsim) ve Kasım Günleri ol-mak üzere ikiye ayrılır. Mayıs ayının 6'sında Hızır Günleri ile yaz başlar ve 186 gün sürerek 7 Kasım'da sona erer. Kasım Günleri de, Kasım ayının 8'inde başlar, Şubat ayının 29 çektiği yıllarda 180 gün, diğer yıllarda ise 179 gün sürer ve 5 Mayıs'ta sona erer. Hızır Günleri yaz, Kasım Günleri de kış devresini ifade eder.
"Türklerin riâyet ettikleri İslâ-mın beş şartının dördüncüsü zekâttır. İşte bu şart mûcibince her sene servetlerinin kırkta bi-rini fukaraya vermek mecbûriye-tindedirler. Eğer akrabaları için-de fakirler varsa onları diğerle-rine tercih ile mükelleftirler. Fa-kir yoksa zekâtlarını fakir kom-şularına ve o da yoksa önlerine gelen fukaraya verirler. Türkler bu şartın ifasında kusur etmez-ler, çünkü çok hayırseverler Din ve mezhep tefrik etmeksizin ister Müslüman, ister Hıristi-yan, ister Yahudi olsun, bütün muhtaçlara yardım ederler. Onun için Türkler arasında fuka-raya pek az tesadüf edilir. Böy-le demekle Türkleri dilencilikten meneden yegâne amilin zengin-lerinde görülen şefkat ve merha-metten ibaret olduğunu söyle-mek istemiyorum. Benim kana-atime göre, diğer birtakım se-bepler daha vardır. Meselâ; Türklerin çoğu padişahtan aylık alır, az masrafla yaşarlar, az şeyle mükellef yemek yaparlar. Meselâ; bir pilav, biraz et ve suyla muhteşem bir ziyafet çe-kerler, fakat hayrat ve hasenat-ları büyüktür. Kimisi daha ha-yattayken servetiyle fukaraya
bakar, kimisi ölürken hastane-de ler tesisi, yahut köprülerle ker-vansaraylar veyahut yol boyla-rında çeşmeler ve bunlara mü-masil şeyler inşası için muazzam sermayeler bırakır, hatta bir-çoklan da bu hayrat ve hasena-tı daha sağlıklarında yaparlar. Paralarıyla hayrat yapamayan-lar anayolların tamirinde çalışa-rak, yol boylarındaki su hazine-lerini doldurarak, sel sulannın ci-. varında durup yolculara tehlike işareti vererek kollarıyla hayır iş-lerler. Bütün bunlara mukabil katiyen para almazlar ve hatta eğer teklif edilecek olursa para için değil, fi-sebilillah çalıştıkla-rını söyleyerek reddederler..." Fransız seyyah M. de Thevenat 1665
ZEKA BULMACASI
YUMURTALAR
Bir masanın etrafında 15 çocuk ve masanın üstünde bir tabak içinde de 15 tane yumurta var. Her çocuk bi-rer yumurta aldı. Tabakta daha bir yumurta kaldı, bu mümkün mü? (Cevabı yarın)
Osmanlı Devleti'nin kuruluşundan çöküşüne kadar geçen 623 senede otuz altı padişah hükümdarlık yap-tı. Bu padişahlar, sadece Osmanlı Devleti'nin padişahı değillerdi. Aynı zamanda dokuzuncu padişah olan Yavuz Sultan Selim'in 1516 yılında halifelik unvanını almasından sonra 407 sene boyunca "müslümanların halífesi" sıfatını da taşımışlardır.
Padişahlar arasında en uzun hü-kümdarlığı kırk altı sene ile Kanûnî Sultan Süleyman, en kısa hüküm-
Kız: Remziye
Erkek: Rasim
darlığı da üç ay süre ile 5. Murad yapmıştır.
Osmanlı padişahlarının tümü, şeh-zadelik döneminde devrin ulaştığı dü zeye göre son derece iyi eğitim gör müşlerdir. Din ve fen ilimlerinde en iyi hocalardan dersler alan padişahla-rin çoğu aynı zamanda dönemlerinin önde gelen sanatkârlarından olmuş lardır. Padişahların yirmi ikisi şair, on ikisi hattat, sekizi bestekår, biri ku-yumcu, biri yay ve ok ustası, biri de marangozdu. İstisnasız hepsi sporcu ve askerdi. 4. Murad ata binme ve ağırlık kaldırmada, Sultan Abdülaziz özellikle de güreşte başarılıydılar.
"Allah, yanılarak, unutarak ve zor kullanılarak yaptıklarından dolayı ümmetimi sorumlu tutmaz."
on Mice, Talk10
SADAKA TAŞI
E ski İstanbul'da yardımların göze batmadan yapılması için "sada-ka taşları kullanılırdı. Bu taşlar bir buçuk-iki metre yüksekliğinde mermer-den olurdu. Üst kısımlarının ortasına çanağa benzer bir oyuk açılır, sadaka verenler parayı buraya bırakırlardı. İki metrelik taşların yanında, tepesine rahatça ulaşıması için birkaç basamak konurdu.
Ihtiyacı olmasına rağmen dilenmek ten çekinenler gecenin geç saatlerinde
Çocuklarınıza İsim
taşın yanına gelir ama bırakılan meb-lağın tamamını değil, ihtiyaçları olduğu kadarını alırlardı. 17. yüzyıl İstanbul'u-nu anlatan bir Fransız gezgin, üzerinde para bulunan bir taşa tam bir hafta bo-yunca kimsenin gelmediğini yazmıştı.
İstanbul'un dört yerinde sadaka ta-şı vardı: Şu anda sadece birisi ayak-ta kalmış. Üsküdar'da Gülfen Hatun Camii'nin avlusunda dikili olanı, ama o da yarısından fazlası toprağa gömülü vaziyette duruyor.
"- Gündüz, ne tedbir idelüm? Ne veçhile küffåra huruç idelüm? Böyle âtıl durmaktan ne faide var?" "- Imdi civarımızda olan nahiyeleri ve vilâyetleri
vuralum.
Osman Gazi öldüğü zaman, Sakarya vadisinde-ki bütün kaleler zapt edilmiş, Bursa, İznik ve İzmit de muhasara edilmişti.
Tahsin Ünal Osmanlılarda Fazilet Mücadelesi,
s. 23
"- Olmaz. Bu doğru rey değüldür. Zira civa-rımızdaki nahiyeleri ve vilâyetleri mamurdur. Buraları harap etmek olmaz. Şehrin şenliği halk iledir. Kendi elimizle, kendimizin olacak yerleri yıkıp harabezâr eylemek olmaz. Rey-i sevab bu-dur kim, çevre komşularımızla iyi geçinelim. Bi-lecik tekfuruna, ettiğimiz gibi, sonra zuhur eden
"Rızkının bollaştırılmasını, ömrünün uzamasını isteyen kimse sıla-i rahimde (akraba ziyaretinde) bulunsun." Buhâri, Edeb 12
OSMANLI'DA AİLE HAYATI
Meşhur Fransız edibi Pierre Loti, dîni, kül-türü ve ırkı başka olduğu halde İstanbul'da yaşayan Türklerin İslami nezih, ahlak ve ada-bının hayranı olmuş, daima yazılarında bu duyguları tasvir etmiştir. Der ki:
"Müslüman Türklerin hayatları, kelimenin tam manasıyla başka bir dünyadır. Dünyanın başka hiçbir evinde bir erkek, hanımına bu derece saygılı ve hayran olamaz. Bu gerçe-ğin sırrı, Türk evinin kadını tarafından hazır-lanışındadır. İddia ederek söylüyorum; bir müslüman Türkün evinde odalar bile özel ve
Çocuklarınıza İsim Erkek: Abdurrahim Kız: Samia
maksatlı bir ahengi ve döşeme üslubu ile ha-zırlanmıştır. Evin sahibesi olan kadının giyi-nişi başındaki örtüden ayaklarında bulunan nefis işlemeli kumaşlı terliklere kadar ahenk içindedir. Kadın evine o kadar düşkün, temiz-liğine o kadar meraklı, kocasının ev hasretini giderecek öylesine zeka ve eğitime sahiptir ki, evin erkeği akşamüzeri büyük bir hasretle kapıdan girer. Kadının temizliği maddi plan-da bir çiçek kadar saftır. Bu maddi temizliği, kadının ruh temizliğinden gelir. O kadın, içki,
"Ben yetim ile yetim işine bakan kimseyle beraber Cennet'te şöyle bulunacağız (Peygamberimiz şehadet ve orta parmağını birbirine değdirerek göstermiştir)." Buhâri, Talak 25, Edeb 24
ARTAN YEVMİYE
Bâyezid Cami-i şerîfinin inşaatında çalışan usta ve işçilerin gündeliklerinin kaçar akçe olduğu tespit edilmişti. Bun-lar her gün küplere konarak bir köşeye bırakılır, herkes de küpten kendi payına düşeni alırdı. Ancak her gün küpteki ak-çelerde bir yevmiye artmaktaydı. Bunun üzerine kimin kendi payını alıp almadığı araştırıldı ve nihayet fakir bir işçinin bu İşi yaptığı öğrenildi. Adamcağızın akşam olunca bir yolunu bulup akçesini alma-dan inşaattan ayrıldığı öğrenildi. Kendi-
Çocuklarınıza İsim
Erkek: Mahmud Sami Kız: Hilye
sine bunu niçin yaptığını sorulunca; fakir işçi, sırrının ortaya çıkmasından mahcup bir şekilde;
"- Benim malım-mülküm yok! Bu se-beple şu fânî dünyada murad ettiğim gibi maddî bir hayır yapamadığım için daima mahzunum. Hiç olmazsa bu caminin inşa-atında para almadan çalışayım da gönlü-mü ferahlatıcı bir hayır işlemiş olayım diye düşündüm..." dedi.
"İnsanlara en güzel şekilde muamele et." Tirmizi, Birr 55
İRLANDA'YA UZANAN YARDIM
1923'te Lozan'da Türkiye ile alakalı müzakereler yapılırken Yahya Kemal de oradadır. Avrupalı bütün delege ve temsilciler Türkiye aleyhine oy verirken, sadece İrlandalı temsilci her oylamada lehimize parmak kaldırır. Bu durum Yahya Kemal'in dikkatini çeker. Bir fırsatını bulup;
"-Herkes bizim aleyhimizdeyken, siz her sefe-rinde lehimize oy kullaniyorsunuz. Bunun sebebi nedir?" diye sorar. İrlandalı temsilci;
"-Böyle yapmaya mecburum. Benim gibi her Irlandalı da buna mecburdur. Biz 1845-1852 yıl ları arasında açlık ve kıtlıktan kırılıp, ölümle bo-ğuşurken Avrupalılardan hiçbir yardım ve destek görmedik. Ama sizin atalarınız Osmanlılar, yardım
Çocuklarınıza İsim Erkek: Üftade Kız: Mevhibe
olarak bize hem para hem de gemiler dolusu erzak gönderdi. Bu yardım çok sayıda İrlandalının hayatta kalmasına vesile oldu. O zor günlerde bize insanca, dostça uzanan eli asla unutamayız. Siz her zaman desteklenmeye lâyık bir milletsiniz; bunu fazlasıyla hak ediyorsunuz!" diye cevap verir.
Gerçekten de Sultan Abdülmecid; kıtlık feläketini duyduğunda, bin pound nakdi yardım gönderir. Fa-kat bununla yetinmez. Mayıs 1847'de gıda madde-si ve tohum yüklettiği beş gemiyi gizlice İrlanda'ya gönderir. İngiliz donanmasının engellemelerine rağmen bu beş gemi Drogheda Limanı'na yükünü indirerek nüfusunun dörtte birini kıtlığa feda eden İrlanda halkına unutulmaz bir iyilikte bulunur.
"Biriniz bir şey içerken içtiği kabın içine nefes vermesin." (Müslim, Tahåret, 63)
OSMANLI'DA ŞEHİRLEŞME
Osmanlı Devleti'ndeki inşaat işlerinden en üst düzeyde sorumlu teşkilat Hassa Mimarları Ocağı'ydı.
Osmanlı mimarları inşa edecekleri binalar için önceden bir plan hazırlarlardı. Buna, plan veya kroki tabirleri yerine Osmanlı mimari terminolojisinde "re-sim ve tasvir" denilirdi.
Mimari tayin gerekçelerinde istenen mesleki va-sıflardan biri de resim veya tasvirde maharet sahibi olunması idi. Mimarbaşı veya hassa mimarlarından bi alındıktan sonra Divan-ı Hümayun'da tetkik edi-birisi tarafından hazırlanan planlar, padişahın tasvi-lir ve uygun görüldüğü bir hükümle mimarbaşına bildirilirdi.
İstanbul'daki evlerin yapılış tarzı da kanunlarla
Çocuklarınıza İsim
Erkek: Hamdi Kız: Meysûre
belirlenmişti. Ana caddeleri daraltacağı ve yangın-ların yayılmasını kolaylaştıracağı için evlerin önüne onsekiz parmağı aşan şahnişin çıkartılmasına, çardak ve dükkân yapılmasına veya üzerlerine tahtopus in-şasına izin verilmiyordu. Yeni yapılan binaların kargir (taş) olması, saçakların tuğla ve kiremitten yapılma-sı, ahşap yapılmaması emrediliyordu. Ayrıca Müslü-man ve gayrı müslim evlerinin yüksekliği de farklı idi. Müslüman evlerinin 12, gayrı müslim evlerinin 9 zira yüksekliğinde yapılması müslüman evlerinin 3, gayrı müslim evlerinin 2 kattan fazla olmaması ve gayri müslimlerin cami civarında ev yapmamaları, eğer önceden yapmış iseler Müslümanlara satmaları kanun icabı idi.
"İnsanlar nazarında kişiyi yücelten malı ise de Allah katında onu yücelten takvasıdır."
Tirmizi, Tefsiru'l-Kur'ân, 49
AHİLİK VE TİCARET AHLÂKI
Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde Ahilik ör-gütleri, "Bol, kaliteli, ucuz üretim, tüketici hakla-rı ve tüketicilerin korunması" felsefesini düstur edinmiştir. Ahi esnafında "Müşteri velinimettir".
Örneğin Pabuççular Loncası tarafından gerçekleş-tirilen, kalitesiz pabuç yapan ustanın "Pabucunu dama atma" eylemiyle bir yandan tüketici koru-nurken öte yandan meslek ve sanatta kalitesiz mala cevaz verilmesi ve haksız rekabet önlenmiş-tir. Yine Osmanlılar zamanında kurulan "İhtisap Ağalığı" kuruluşu da pazar denetimi yoluyla aynı işlevi gerçekleştirmeyi amaçlamaktadır.
Selçuklu ve Osmanlı'daki Ahi Birlikleri ve Lonca sistemleri İslam iş ahlakının ve tüketiciyi koruma
Çocuklarınıza İsim
Erkek:
Sadri Kız:
Kadriye
duyarlılığının somut uygulamalarını yansıtmışlar-dır. 17. yüzyıldan kalma Denizli
Babadağlılar Çarşısı'nın kapısındaki şu dizeler-de esnaf şöyle uyarılmaktadır:
"İnsan, dostunun yaşayış tarzından etkilenir. O halde her biriniz dost edineceği kişiye
dikkat etsin!" (Tirmizi, Zühd, 45)
İHSAN KABUL EDEMEM!
Sultan Vahîdeddin Han, İtalya'ya sürgün gittiği zaman, San Remo'da kiralık bir villåda kalmaya başladı. Oradayken Kral Emanuel, Vahîdeddin Han'a bir yaver gönderip;
"Ülkenin muhtelif yerlerinde saraylarım vardır. Nerede oturmak istiyorsa emrine âmâdedir. Kendisine aylık belli bir miktar liret tahsis edilmiştir." diye haber gönderdi.
Sultan Vahîdeddin bunların hiçbirisini kabul etmedi.
Yaveri Miralay Fahri ENGİN o sırada tercümanlık yapıyordu;
"-Efendim bu kadar ikramı reddediyorsunuz. Herhâlde mutfağınızda kuru soğan bile olmadığını bilmiyorsunuz!." dedi.
Bunun üzerine Sultan Vahîdeddin;
"-Fahri Bey, maiyyetimde bulunmaya mecbur değilsiniz. Zor geliyorsa ayrılınız. Ben müslümanların halîfesi sıfatıyla bir gayr-i müslim hükümdarın ihsanını kabul edemem!"
"(Allah'ım!) Zenginlikle imtihan edilmenin kötülüğünden sana sığınırım. Fakirlikle imtihan edilmenin kötülüğünden de sana sığınırım." (Buhârî, Deavât, 39)
PADİŞAHIN HUZURUNDA İLMÎ MÜZAKERE: HUZUR DERSLERİ
Osmanlı Devleti'nde padişahın huzurunda bir usul çerçevesinde yapılan ilmi müzakerelere huzur dersleri adı verilir. Padişah hu-zurunda ilmi müzakere geleneği Osman Gazi dönemiyle başlasa da, huzur derslerinin düzenli bir ilmî faaliyete dönüşmesi 18. yüz yılda Sultan III. Ahmed zamanında gerçekleşmiştir.
Özgür ilim ortamını teşvik etmek, ilim adamlarına gereken saygıyı gös-termek amacıyla tertip edilen hu-zur dersleri, Ramazan ayının belirli günlerinde, padişahın uygun gör-düğü yerde yapılırdı. Katılımcılar; padişah, dersi arz eden (mukarrir),
ona soru soranlar (muhataplar) ve dinleyicilerden oluşuyordu. Der-sin bütün katılımcıları önceden belirlenir, padişah dâhil herkes dersi minderler üzerinde yerde oturarak dinlerlerdi.
Huzur dersleri mukarririn ön-ceden belirlenen bir ayeti tefsir et-mesiyle başlar, ardından muhatap olarak katılanlar, mukarrire sorular yöneltirlerdi. Herkes kıdem ve liya-kat sırasına göre konuşma hakkına sahip olur, gündeme gelen soru ve itirazlarla özgür bir ilmî tartışma ortamı oluşurdu. Dersin sonunda mukarrir ve muhataplara padişahın ihsanları sunulurdu.
SÖZÜN ÖZÜ
Talebe, hakikatler olan bir mesleğin insanıdır, mekteplerin diploma müşterisi ve istikbalin mevki dilencisi değil.
GÜNÜN "Ey gökleri ve yeri yaratan! Dünyada da ahirette de beni DUASI yöneten, himaye eden sensin." (Yūsuf, 12/101)
OSMANLI DEVLETİ
Malazgirt Savaşı ile milletimize kapısı açılan Anadolu ve Batı coğ-rafyası, İslam dünyasının liderliğini elinde tutan Selçuklu Devleti'nin zayıflamasıyla elimizden çıkma tehlikesiyle karşı karşıya gelmiş ti. İşte böyle bir ortamda Osmanlı Devleti kuruldu. Osmanlı Devle-ti'nin kurulması, İslam dünyasında yeni bir diriliş oldu. Osmanlının üstlendiği bu misyon çok geniş bir alanda uzun bir süre, tam altı asır devam etti. Tarihte bu kadar uzun ömürlü başka bir devlet bulunma-maktadır.
Yapısı ve kurumları bakımından da göz kamaştırıcı bir tabloya ka-
vuşan Osmanlı Devleti, Bosna'dan Yemen'e, Kafkasya'dan Kırım'a ka-dar, farklı iklimlerdeki farklı insan yapılarına hakim olmuş, bununla birlikte bu toplumlara din hürriyeti sağlamış ve toplumsal örgütlen-meleri yönünde müsamaha gös-termiştir.
Din ve inanca asla baskı yapma-mıştır. Eğer Osmanlılar, insanları kılıç zoru ve ateşte yakma korku-suyla kendi dinlerine kazandırma düşüncesinde olsalardı, Batı'nın, Avrupa'nın dinî ve sosyal coğrafyası bugünkünden çok farklı olurdu.
SÖZÜN ÖZÜ
Ferman çıkar,dal
kılıçlar takınır, Meydanlarda Rabbe
dua okunur,
Gölgemizden bütün
cihan sakınır, Kosovalar, Plevneler bizsizdir,
Yosun tutmuş camilerim ıssızdır, Boynu bükük
minareler öksüzdür, Açmaz olmuş
Kızanlığın gülleri, Biz neyledik o koskoca elleri?..
İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür Dairesi Başkanı Abdurrahman Şen, Kadın ve Demokrasi Derneği'nin tertiplediği, "Kültür Sanatın Neresindeyiz?" başlıklı mülakata konuk oldu. Şen, derneğin Üs-küdar'daki merkezinde gerçekleştirilen faaliyette, sanatçıların kendi kimlikleriyle var olmaktan rahatsızlık duymayacaklan sivil toplum kuruluşlarına büyük ihtiyaç olduğunu söyledi. Kültürel sahadaki
eksiklerin tamamlanmasının çok kolay olmadığını kaydeden Şen, şöyle konuştu: Burada bazen şöyle bir yanılgıya düşebi-liyoruz. Bir inşaatı üç vardiyaya çıkartıp, bir senede biter denilen yeri dört ayda teslim edebilirsiniz ama kültürde 'Arka-daşlar kültürel alanda çok geriyiz' denil-diğinde aynı hızla sonuç almak elbette mümkün değildir. Eğitim silsileyle devam etmesi gereken bir hadise...
B aşbakan Yardımcısı Nu-man Kurtulmuş, Türki-ye'deki darbelerin esas nedenlerinden birinin sistem yapısından kaynaklandı-ğını belirtti. Manisa'da "28 Şu-bat'tan 15 Temmuz'a Darbeler ve FETÖ İhaneti" konulu panelde katılan Kurtulmuş, darbelerin esas nedenlerinden birinin de sistemin yapısı olduğunu işaret etti. Kurtulmuş, şunları kaydetti: Türkiye'deki darbelerin büyük oranda sistemin yapısından kay-naklanıyor. Sistem vesayetçi bir sistemdir. 1960 darbecilerinin or-
DARBELER Sistemin yapısından kaynaklanıyor
taya koyduğu anayasa île 80 dar besinden sonra ortaya konulan 82 Anayasası da vesayetçidir.
Sandık ortada, ne oy çıkarsa çık sın aslında milleti yönetecek bü rokratik oligarşiyi anayasanın içine yerleştirmişlerdir. Anayasa Mahkemesinin, HSYK'nın, yük sek yargının, Cumhurbaşkanlığı makamının nasıl vesayet meka nizması olarak çalıştığını hepi-miz gördük. Cumhurbaşkanları ile başbakanlar arasındaki tar-tışmaların Türkiye'ye ne kadar ağır faturalar ödettiğini gördük. Türkiye'de eğer siyasetin bir ta-
kım bürokratik, oligarşik meka-nizmalarla kontrolü ve siyasette-ki çift başlılık olmasaydı birçok darbenin altyapısı hazırlanmış olmayacaktı. Başbakan Yardım-cısı Kurtulmuş, 28 Şubat'ın post-modem falan değil, dört dörtlük darbelerden, en hain darbe te-şebbüslerinden birisi olduğunu belirterek "27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, bunlar siyasi sonuçları olan darbelerdir. Ama 28 Şubat sadece siyasi sonuçları değil, sosyolojik sonuçları elde etmek üzere yapılmış darbedir" diye konuştu
uşün, Ruslara karşı Kafkasya'yı arağa kaldıran mücâhid, nam-1 diğer "Kafkas Kartalı" Şeyh Şa-mil'in vefat yıl dönümü... Şeyh Şamil, yirmi sene kahramanca cihad
yaparak, Rus ordularını perişan etti. Ancak o günlerde Osmanlı idaresi Alî ve Fuad Pâşa'nın ve bunların yetiştirdiği mason-ların ellerine kalmıştı. Bunlar da, İngilizin siyasetine göre hareket ettiler. Dağıstanlı Şeyh Şâmil cihad yaparken seyirci kaldı-lar. Rus kuwetleri, Anadolu'dan gelen silâh ikmål yollarını kesince dayanma güçleri kalmadı ve 6 Eylül 1859'da teslim olmak mecbûriyetinde kaldı... Daha sonra mü-saade edildi ve İstanbul üzerinden hacca gitti. 1871'de Medîre'de Hakk'ın rahmetine kavuşan Şeyh Şâmı, Cennetü'l-Bakî Kab-ristanı'na defnedildi..
★★★
İmam Şeyh Şâmil, cihâd hareketinin hızını kesmeden devamı içn kânunlar koymuştu. Bilhassa Ruslarla anlaşma yapılmasını teklif edenlerin cezalandırıacağını bildirdi. Durum böyleyken iki Çeçen'den Rusların Müslüman köylerine yaptığı zulüm ve işkenceleri dinle-yen Şeyh Şâmil'in arnesi, oğlundan Ruslarla bir anlaşma yapmasını istedi. Bu sözle bey-ninden vurulmuşa dönen İmâm Şâmil, nâib-
leriyle görüştükten sonra şu kararı verdi: -Muhterem anama yüz sopa vurula-caktır!..
Omuzları çökmüş, yaptığı hatânın üzüntü-süyle rengi solmuş bi hâlde oğluna bakan
Bimarhane Nedir, Ne Zaman Kuruldu? Bimarhane'yi Hangi Devlet Kurdu?
Bimar kelimesi dilimize Farsçadan geçmiştir ve günümüzde de halen kullanılmaktadır. Sözlük anlamı hasta olan bu sözcük, daha sonra kişilik ve ruhsal bozuklukları olan kişiler için kullanılmaya başlandı. Bimar ve hane sözcüklerinden oluşan birleşik kelime ise hastane anlamına gelir. İlk bimarhane ne zaman ve hangi devlet tarafından kuruldu? Merak edilen soruların detaylı cevaplarını derledik.
Bimarhane kelimesi 19. yüzyılda tumarhane olarak değiştirilmiştir. Tumar kelimesi tedavi etme, sağaltma ve hastaya bakmak anlamına gelir.
Bimarhane Nedir?
Bimarhane, günümüzde Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi olarak geçen tedavi merkezlerinin geçmiş yıllardaki adıdır. Bimar kelimesi hasta ve bakıma muhtaç olan kişi demektir. Bu bağlamda bimarhane kelimesi için hastane kelimesinin Islam devletleri tarafından kullanılan eski adı da denebilir.
Darüşşita kelimesi de bu sözcük ile eş anlamlıdır. Dar, yer mekan anlamına gelirken şifa da tedavi demektir 50'li yıllardan sonra hem timarhane hem de bimarhane kelimelerinin yerine Ruh ve Sinir Hastalıkları kullarimaya başlanışır
Bimarhane Ne Zaman Kuruldu?
Dünyada ruh hastalıkları ve kişilik bozuklukları için özel olarak tahsis edilmiş ve kurulmuş ilk hastane 8. yüzyılda kuruldu. İslam'ın altın çağını yaşadığı bu dönemde, birçok İslam ülkesi tıp alanında da kayda değer ilerlemeler kaydetmiştir.
Bu dönemde başta Avrupa ülkeleri olmak üzere dünya genelinde kişilik bozuklukları olanlara ön yargıyla yaklaşılıyordu. Özellikle Engizisyon mahkemelerinin kurulduğu dönemde, psikozlu ve nevrozlu kişiler şeytanın lanetine uğramış kabul ediliyordu. Aynı dönemde İslam ülkelerindeki birçok doktor, insan psikolojisi hakkında araştırmalar yapmış ve bu alanda kitaplar kaleme almıştır.
Ilk bimarhane 707 yılında kuruldu. Bu kurumlarda, hastaların davranışları ayrıntılı olarak incelenmiş ve kişilik bozukluklarının nedenleri ayrıntılı olarak incelendi. 9. ve 10. yüzyılda da diğer İslam ülkelerinde
birçok bimarhane daha açıldı.
Bimarhaneyi Hangi Devlet Kurdu?
Tarihteki ilk bimarhane Emeviler döneminde kuruldu. Bu bimarhanede hem ruh ve sinir hastaları hem de ciüzzamlılar tedavi edildi. Daha sonraki yıllarda Büyük Selçuklu Devleti ve Osmanlı İmparatorluğunda da hirçok bimarhane açıldı. Bu kurumlarda da hastaların tedavisiyle yakından ilgilenildi ve birçok hastalığın teşhisi kondu
ön sanat İlhanlı döneminden günümüze ulaşan tek eserdir. İlhanlı Hükümdarı Sultan Mehmet Olcaytu ve hanımı Uduz Hatun adına Anber Bin Abdullah tarafından 1308-1309 yılında yaptırılmıştır. Yapının Özellikle cephesi bakımından çok değerlidir.
Anadolu Selçuklu mimarisinin orijinal sütun başlıkları olan geometrik yaprak tezyinatlı ve mukarnaslı sütun başlıkları kullanılmıştır. Türk üçgenlerinden meydana gelen ters dönmüş sütun başlıkları, Anadolu Selçuklu mimarisinde ilk defa bu yapının cephe kenarlarında denenmiştir. Bina kesme taşlardan örülmüş ve iki köşesine silindir şeklinde dayanaklar yaptırılmıştır. Sadece Amasya Bimarhanesi'ne mahsus bir özellik olarak kapı kilit taşında diz çökmüş vaziyette insan kabartması mevcuttur. Anadolu'da müzikle tedavi yapılan ilk hastane olarak bilinmektedir.
Yüzyıllarca dünyanın en büyük ve en güçlü devleti olan Os-manlı İmparatorluğu'nun temelinin 27 Ocak 1299'da atıldığı ka-bul edilir. Sultan Ösman'ın babası Ertuğrul Gâzi, Selçuklulara büyük hizmetlerde bulunduğu için, Bizans sınırındaki Söğüt ve Domaniç'e uç (sınır) beyi olmuştu. Onun oğlu Osman Bey, bu topraklarda Osmanlı Devleti'ni kurdu.
Osman Bey'e, kayınpederi İslâm âlimi Şeyh Edebali hazretle-rinin, 700 yıl kadar önce söylediği sözler, hiç eskimedi:
"Ey Oğull İnsanlar vardır şafak vaktinde doğar, akşam ezanında ölürler. Avun oğlum avun! Güçlüsün, kuvvetlisin. akıllısın, kelâmlısın, ama bunları nerede, nasıl kullanaca-ğını bilemezsen sabah rüzgârında savrulur gidersin.
Ofken ve nefsin bir olup aklını yener. Daima sabırlı, se-batlı ve iradene sahip olasın! Anam, atanı say; bereket bü yüklerle beraberdir.
Bu dünyada inancını kaybedersen, yeşilken çorak olur. çöllere dönersin. Açık sözlü ol, her sözü üstüne alma! Gördün söyleme, bildin bilme! Sevildiğin yere sık gidip gelme! Kalkar muhabbetin itibar olmaz. Uç kişiye acı:
Cahiller arasındaki âlime,
Zenginken fakir düşene,
Hatırlı iken itibarını kaybedene.
Unutma ki, yüksekte yer tutanlar, aşağıdakiler kadar emni-yette değildir. Haklı olduğunda mücadeleden korkma!
Ey Oğull Oğull Beysin!
Bundan sonra öfke bize; uysallık sana! Güceniklik bize; gönül almak sana! Suçlamak bize; katlanmak sana!
Acızlık bize; yanılgı bize; hoşgörmek sana! Geçimsizlikler, çatışmalar, anlaşmazlıklar bize; adalet sana! Kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize; bağışlama sana! Ey Oğull Bundan son sonra bölmek bize; bütünlemek sana! Uşengeçlik bize, uyarmak, gayretlendirmek sana! Ey Oğull Sabretmesini bil, vaktinden önce çiçek açmaz! Şunu da unutma! Insanı yaşat ki devlet yaşasın. Ey Oğull Yükün ağır, işin çetin, gücün kıl'a bağlı. Allahü teâlâ yardımcın olsun!..
Selçuklu Sempozy vurgu yapan Rekto ileri bir düzeye ula
MUSA ÖZYÜREK KAYSERİ
Prof. Dr. Fahrettin Keleştemur, sadece teknolojik gelişmenin insanların mutlu olma-sı için yeterli olmadığını söyledi. Keleştemur, "İnsani değerlerin, ahlaki değerlerin, moral değerlerin de paralel olarak gelişmesi gerekir. İşte bundan dolayı dünya bugün her zaman-kinden daha fazla bizim medeniyetimizin bu değerlerine ihtiyacı var." diye konuştu.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün hima-yesinde, Erciyes Üniversitesi Türk Dünyası Araştırmaları Merkezi tarafından düzenlenen '1. Uluslararası Selçuklu Sempozyumu' Erci-yes Üniversitesi Sabancı Kültür Merkezi'nde başladı. İslam dünyası ve Selçukluların yaşa-dığı topraklardaki medeniyetlerin tarihsel sü-reç içerisinde teknolojik olarak gelişememesi-ne rağmen Selçukluların teknolojik olarak ileri düzeyde olduğunu belirten Erciyes Üniversi-tesi Rektörü Keleştemur, "İbni Sina'nın yazdı-ğı Tıbbın Kanunu kitabı 600 sene batı tıp okul-larında temel tıp kitabı olarak okutulmuştur. Ama 17. yüzyıldan sonra biz teknolojik olarak gerilemeye başladık. Paradokslar olarak baktı-gımızda bu gerilemenin günlük hayata etkisi olmuştur, ama moral değerler, insani değerler bakımından teknolojik gelişmeye rağmen batı
'Dünya, İslam medeniyetinin insani değerlerine muhtaç'
Erciyes Üniversitesi Türk Dünyası Araştırmaları Merkezi tarafından düzenlenen L. Uluslararası Selçuklu Sempozyumu'nda tarihte Türklerin yakaladığı insani ve ahlaki değerlere vurgu yapan Rektör Prof. Dr. Fahrettin Kelestemur, bugün dünyanın teknolojide cok ileri bir düzeye ulaşmasına rağmen, bu degerlerin cok gerisinde kaldığını kaydetti.
Kanüni ve Karıncalar
Müderrislik, kadılık, kazaskerlik vazifele-
älim Ebüssuüd Efendi, Kanini Sultan Sü leyman döneminin büyuk şahsiyetlennden bindir. Bir gün Kanüni Sultan Suleyman, sa-rayın bahçesinde armut ağaçlarını kurutan karıncaların telef edilmesi için Şeyhulisläm Ebüssuûd Efendi'den şu beyitle fetva istedi "Dirahta ger ziyan etse karınca / Zararı var midir anı kırınca?"
Yanı, "Eğer ağaca karınca zarar verse, onu öldürmek caiz midir?" diye sordu. Padişahın
toplumu bugün gerek. Selçuklular donemin de gerek Osmanlılar döneminde veya birçok dogu medeniyeti döneminde ulaşılmuş değer lere ulaşanmamıştır." şeklinde kanusha
Bürun Selcuklu cografyaunda belli me safelerde kervansaraylar olduğunu hatırlatan Prof. Dr. Kelestemur, herhangi bu yolcunun kimliğini belirtmeden 3 gün boyunca hiche ücret ödemeden bu kervansaraylanda konak layabildiğini dile getirdi. Daha sonraki gün lerde de ödeyebilecek durumu varsa ödeme
bu fetva talebi üzerine, Ebisuüd Elendi de söyle bir beyitle cevap verd. "Yanım Hakk'in divanına vannica / Suleyman'dan hakkın alır kanincal
Bir Süz
"Sıradan insanın (avamın) şükrü, genel likle kendilerine verilen yryecek ve gryecek cinsi nimetlere karşı olur. Seçkin kişilerın (havassın) şükrü ise, özellikle kalplerine gelen manalara, ilähi marifete karşı olur" Ebü Osman Hiri (rah.)
yaptığırı ödeyemeyecelose yine orada ücreti olarak misafir edüdigani hatelatan Kelestemun Bugün dünyadaki hangi metropolde para ödemeden bir bardak su bulabilirsiniz. Bunin duanda diğer insani degerderter bakamından, moral değerler bakımından bütün teknolojik gelmelere rağmen insanlığın daha mutlu ol duguru kim iddia edebila Be bir yandan tek nolojik gelişmemizi sürdüreceğiz, bir yandan da bürün dünyanın ihtiyacı olan bu moral de gerleri onlara kazandırmaya çalışacağız" dedi
Said Nursi Varşova, Berlin, Viyana üzerinden İstanbul'a geldi.
-1 - 1953 - Mısır'ın
bağımsızlığına kavuşması.
HAZİRAN
18
ÇARŞAMBA
BIR AYLI Sakın zālimlere
dokunur. (Hud: 113) meyletmeyin; yoksa onları saracak ateş size de
BİR HADİS
İdarecilerden biri size Allah'a isyan sayılan bir şey yapmanızı emrederse buna
itaat etmeyin.
(C. Sağîr, No: 3599)
22 1446 ZİLHİCCE
RUMI: 5 HAZİRAN 1441 HIZIR: 44
Ulemâü's-sû' tabirine lâyık bazı bedbahtlar hangi maslahatı buluyorlar, hangi fetvâyı veriyorlar ki, lüzumsuz, zararlı bir surette şeâir-i İslâmiyenin bedîhiyâtına karşı geliyorlar, tebdili kabil
onun azametli namazıyla namaz kılar, niyaz eder. baketayle bir salât-ı kübrada dua ediyor ki, güya şu cezire, belki arz, Bak, hem öyle bir c
Risalet i Ahmediye (asm)
TARİHTE BUGÜN -1475-Fatih Sultan Mehmet'in Kırım'ı fethi.
- 1944 - Normandiya çıkarması.
1965 - Milli Emniyet Hizmetleri Teşkilatı, Millî İstihbarat Teşkilatı (MİT) adını aldı.
6
PAZARTESİ
MONDAY
HAZİRAN
JUNE
BIR AYET İslam'a çağrıldığı halde, Allah'a karşı yalan uyduranlardan daha zalim kimdir? Allah, zalim bir kavmi hidayete erdirmez.
Bakara Suresi: 149
BİR HADİS
Cahiliye gayr-i meşruluğundan hiçbir şey bana bulaşmamıştır.
Cenab-ı Hak, senin ibadetine, belki hiç bir şeye muhtaç değil. Fakat sen ibadete muhtaçsın; mânen hastasın. İbadet ise, mânevî yaralarına tiryaklar hükmündedir.
Peygamberimiz, akşama doğru Şeref-üs'Seyyale'ye vardı.
Revha arasında olan ve Revha'ya, Seyyale'den daha yakın bulunan Akşam ve yatsı namazlarını orada, sabah namazını da, Seyyale lle
Irkuz'zubya'da, yolun sağındaki Mescidde kıldı. Sonra, Revha'da konakladı (59).
Şerefüs Seyyâle, hac yolunda bir yer olup Mekke'ye gitmek isteyen Medinelilerin ilk konak yeridir (60).
Medine'ye uzaklığı, otuz mildir (61).
Şeref, Seyyale'nin sonu ve Revha vadisinin başlangıcıdır (62). Revha'da, Peygamberimizin namaz kıldığı yerde yapılan Şerefür'. bulunmaktadır.
Revha Mescidi Bu Mescid, Mekke'ye giderken, yolun sağına, Mekke'den gelirken de, yolun soluna düşer.
Seyyale ile Mescid arası iki mildir.
Seyyåle ile Revha arası on bir mil, Seyyåle ile Melel arası ise, ye-di mildir (63).
Irkuz'zubya, Mekke ile Medine arasındadır. Revhân'ya üç mildir. Peygamberimiz, müşriklerle çarpışmak için Bedr'e giderken, Sey-yûle- Revhá- Şenûke ve Irkuz'zubya yolunu takip etmişti (64).
nuşmuştu. Peygamberimiz, oradaki Mescidin yerinde oturup savaş işini ko-
Irkuz'zubya Mescidi, Seyyale'ye dokuz, Revha'ya iki mildir (65).
Revha vadisi Medine'ye iki geceliktir.
Hz. Musâ, Revhâ vadisine yetmiş bin kişi ile uğramıştı.
dadır (66).
Peygamberimizin ecdadından Mudar b. Nizar'ın kabri de, bura-
Yetmiş Peygamber gelip bu vadide namaz kılmıştır.
Peygamberimizin Revhā Vadisi Hakkındaki İhbar ve Müşâhedesi:
Peygamberimiz, Revha vadisi hakkında «Bu vadi, Cennet vadile-
halde görür gibiyimdir!» (68) Mûsâ b. İmran'ı, bu vadide, kısa saçaklı aba içinde ihrama girmiş
bir yem'in oğlu da, hac veya Umre edici, ya da, her ikisini birlestirici ola-Varlığım, kudret Elinde bulunan Allâha yemin ederim ki: Mer-rak muhakkak Fecc-i Revha'da Telbiye edecektir! buyurmuştur (69).
Çocuğa Hacc Yaptırılır mı?
Peygamberimiz, Revhâ'da, deve üzerinde bir kafileye rastlayıp on-
lara selâm verdi.
Siz, hangi kavmsiniz?» diye sordu.
«Müslümanız!» dediler.
Onlar da «Ya siz kimsiniz?» diye sordular.
Resûlullah Aleyhisselâmdır!» diye cevap verdiler (70).
Peygamberimizin rastladığı bu cemâat arasında deve üzerinde hev-içinde bir kadın ve yanında da, küçük bir oğlu bulunuyordu (71).
deç Kadın, oğlunun kolunu tutup (72) hevdeçten dışarı çıkararak (73) Yå Resûlallah! Bunun için de, hacc var mıdır?» diye sordu.
Peygamberimiz «Evet! Sana da, ecir vardır!» buyurdu (74).
İkindi, Akşam ve Yatsı Namazlarının Munsarafta Kılınması:
Peygamberimiz, Revhådan hareket etti.
İkindi, akşam ve yatsı namazlarını Munsarafta kıldı (75).
Munsaraf, Mekke ile Bedir arasında bir yer olup aralarındaki uzak-lik, dört Berid (kırk sekiz mil) dir (76).
Revhå vadisinin sonunda, dağ tarafında Mekke'ye giderken solda Gazâle Mescidi diye anılan Munsaraf Mescidi bulunmaktadır (77).
(68) Heysemi-Mecmauzzevaid c. 3, s. 221
( 69) Ahmed b. Hanbel-Müsned c. 2, s. 240, Müslim-Sahih c. 2, 8. 915 (70) Ebû Davud-Sünen c, 2, s. 142-143, Müslim-Sahih c. 2, в. 974
71) Malik-Muvatta' c. 1, s. 422, Vakıdî-Megazi c. 3, s. 1097
( (72) Malik-Muvatta' c. 1, s. 422, Vakıdi-Megazi c. 3, s. 1097, Ebû Davud-Sünen c. c. 2, s. 143
Ebû Davud-Sünen c. 2, s. 143
Malik-Muvatta' c. 1, s. 422, Valudi-Megazi c. 3, s. 1097, Müslim-Sahih c. 2, s.
> بر ( اللحى مغالطه ) اونار (قرانك اسلوباري و شيوه ي آلتنده انسانك تمثالى كورونور رسیور چونکہ قرآنده محت يد ولن أعلى الشهر وحقير شهاى انسانه آراسنده با بیلان محاوره لر و قونوشم در کبیر بو جاهل حريف بالمزاولة سويانيان بي كلام به جهندن متظمه با فارس به جهندن جوناه مخاطبك حوالي نظم المو لازمدركي سويلنان سوز مخاطيك احوالك اقتضائی اور
سويانسين.
بناء عليه، قرآنك مخاطى بشر در قرآنك مقصدی ده تفهمور. یعنی بشرك لمد یكی شیاری بداند بر مادر بوط نداء دركه، بلاغتك اقتضای اوزرینه قرآن شرك حسد اتيله ممزوج ولان سال و بالريني كس شیوه سیله سوبار کی شون مهمی ويليان سوزلردن تو حسن الدور نور کمر س . اون بوکسرای انسان به چوبقاله قونو شریفی زمانه چوچقارن شیوه سیله قونو شورس، چو جفه ذهنی او قرانه اولور. چو جهان فهمی، کندیان سویله دیگی کی سوزلوله انسیت پیدا ایدر و کندی آنگلا یا جفی طر زد سویانیدا نه سوزلری دیگر و آنلار . عکس مالده وانامه ایله او چوجه آراسنده بر معلومات آلیسه
ويريشي اولماز .
الله الله بشر آراسنده کی اخذ و عطا کرده بویله در اگر جذاب همه بشره اعطا ایده جنگی معلوماتی بشرك تر ازینان قابلیتنه کوره وبر مرسد، بشر قطعياً نه باقار، نه آکیر چونکه بشر آنجه آیشمن اول یفی
ترازينك ديلندن آقلار بوفنی تر از يارك ديلندن أحلاماز.
الجواب ] بعض شیارده و یا ایشار ده کورونه حقارت و چركينلك ، اشيراتك ملك جهتنه عائد در. یعنی طیبه یوزینه ناظر در و بزم نظر مزده اویله کورونور. و بونك ايجون اشیا ایله بد قدرت آراسنده پرده اولارقه اسباب ظاهر به وضع اید یا مشدر که، سطحی نظر مزده يد قدرتك او كبی اشیا ایله مباشرتي تطور وغمر من فقط ملاگون جهتی، یعنی ایج یوزی لیمو، شفافد، یوکسکدر. قدرتك تعلم ایتدیگی جهنده هیچ برشی قدرتك تعلقندن خارج دهلدر اوت، عظمت الرهيه اسباب ظاهري نك ضعنی اقتضا ایتدیگی کی وحدت و عزت الهيده قدرتك بتون اشيا به شمولني وكلامك همر شيئه
İkinci Muğālata: Onlar, "Kur'ân'ın üslüblan ve Çünki Kur'an'da bahsedilen âdî isler ve hakir şeyler, sivesi altında bir insanın timsali görünür" diyorlar. Bu câhil herifler bilmezler ki, söylenilen bir kelâm bir cihet insanlar arasında yapılan muhâvereler ve konusmalar gibidir ten mütekellime bakarsa, birkaç cihetten de muhataba baka Çünki muhátabın ahvalini nazara almak lazımdır ki, söylenilen söz muhátabın ahvalinin iktizâsı üzerine söylensin.
Binaenalevh, Kur'an'ın muhatabı beserdir. Kur'an'ın maksad da tefhimdir. Yani beserin bilmediği şeyleri bildirmektir. Buna binaendir ki, belāgatin iktizâsı üzerine Kur'an, beserin hissiyatıyla memzûc olan üslûblarını giyer ve sivesiyle söyler ki, beşerin fehmi söylenilen sözlerden tevahhuş edip ürkmesin. Evet, yüksek bir insan, bir çocukla konuştuğu zaman çocukların şîvesiyle konuşursa, çocuğun zihnini okşamış olur. Çocuğun fehmi, kendisinin söylediği gibi sözlerle ünsiyet peydâ eder. Ve kendi anlayacağı tarzda söylenilen sözleri dinler ve anlar. Aksi halde, o insan ile o çocuk arasında bir ma'lûmât alış-verişi olmaz.
Allah ile beşer arasındaki ahz ve i'tâlar da böyledir. Eğer Cenâb-ı Hakk beşere i'tâ edeceği ma'lumâtı beşerin teräzisinin kabiliyetine göre vermezse, beşer kat'iyen ne bakar, ne alır. Çünki beşer, ancak alışmış olduğu terâzisinin dilinden anlar. Bu fennî terâzilerin dilinden anlamaz.
Suâl: Hakikaten eşyânın hakāreti, hisseti, kudretin azametine, kelâmın nezâhet ve nezâketine münâfidir? Elcevab: Bazı şeylerde veya işlerde görünen
hakäret ve çirkinlik, eşyânın mülk cihetine âittir. Yani dış yüzüne nâzırdır. Ve bizim nazarımızda öyle görünür. Ve bunun için eşyâ ile yed-i kudret arasında perde olarak esbâb-ı zâhiriye vaz' edilmiştir ki, sathi nazarımızda yed-i kudretin o gibi eşyâ ile mübâşereti görünmesin. Fakat melekût ciheti, yani iç yüzü ise, şeffaftır, yüksektir. Kudretin taalluk ettiği bu cihette, hiçbir şey kudretin taallukundan hariç değildir. Evet, azamet-i İlâhiye esbâb-ı zâhiriyenin vaz'ını iktizâ ettiği gibi, vahdet ve izzet-i İlâhiye de kudretin bütün eşyaya şumûlünü ve kelâmın her şeye
"Küçük ve ehemmiyetsiz gördüğümüz şeylerin birikerek büyük şeyleri meydana getirdiğini" anlatmak için "damlaya damlaya göl olur" deriz. Bu atasözünü çoğunlukla har vurup harman savuran kimseleri tasarrufa yönlendirmek veya özen-dirmek için kullanırız. Tasarruf ise sadece gereksiz harcamaları kısıp para biriktirmek değildir. Daha başka şeylerden de tasar-ruf edilip aile bütçesine ve ülke ekonomisine katkı sağlayabi-liriz ama öncelikle bize küçük gibi görünen ayrıntıları gözden kaçırmayalım deriz.
Peki, bize küçük gibi görünen o ayrıntılar nelerdir?
Mesela evimizde devamlı damlayan bir musluk, gözden kaçırdığımız veya göz ardı ettiğimiz ayrıntılardan biridir. O musluğun contasını değiştirdiğimiz takdirde hem israfı ön-lemiş oluruz hem de su faturasının tutarını aşağılara doğru çekeriz. Ayrıca evimize ya da iş yerimize alacağımız beyaz eş-yalarda enerji tasarrufu sağlayan aletleri tercih edersek, alırken kazanmış oluruz.
En kazançlı, daha doğrusu en anlamlı tasarruf örneklerin den biri de şudur;
Sigara veya alkol gibi maddelere bağımlı olup da bu mad. deleri kullanmaktan vazgeçen ve böylelikle hayatına yeni sayfa açan bazı kimseler, vaktiyle bu maddelere ayırmış olduklan parayı kenara atmaktadır. Bu kişiler, zamanla biriken ve dam-laya damlaya göl olan bu paralar ile fakir öğrencilere burs verirler ya da ihtiyaç sahibi insanlara yardım ederek onların hayır duasını alırlar.
Gerçekten de bu çok güzel bir yöntemdir lakin birikim yapmanın ve hayır duası almanın başka yolları da vardır. Bu yollardan biri de "sanki yedim" diyerek kenara bir şeyler at-maktır. Tarihimizde bu şekilde cami yaptıran hayırseverler bile olmuştur. Gerçi bir insanın canının çektiği bir şeyi almayıp da "sanki yedim" diyebilmesi, iyi bir nefis terbiyesinden geçme-sine bağlıdır.
Nitekim "Nefistir seni yola koyan, Yolda kalır nefsine uyan."
Biraz da nefsine uyan kimselerin ne biriktirdiğine baka-lım...
Ne yazık ki böyle kimselerin işi gücü günah biriktirmektir. Hatta bazı insanlar günahları küçük veya önemsiz gördükle-rinden daha büyüğüne kapı açarlar. Oysa Yüce Allah, günah-kâr kimseyi sevmez.
Ama hangi günahkârı sevmez?
"...Günahı önemsemeyen, aleni olarak işleyip etrafına da yayan, kötülüğü alışkanlık hâline getirerek ısrarla tekrarlayan, hatadan sonra pişmanlık duymayan..." günahkârı sevmez. Bize yakışan ise Allah'tan af dileyip, kötülerin izlediği yoldan çıkmaktır. Zaten “bilinçli bir mümin, sadece günahlardan
وأطيعوا الله ورسوله ولا تنازعوا فتفشلوا والذهب ريحكم واصْبِرُوا إن الله مع الصابرين ولا تكولوا كالَّذِينَ خَرَجُوا مِنْ دِيَارِهِمْ بَطَرًا ورقاء الثاني وَيَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللهُ وَاللهُ بِمَا يَعْمَلُونَ تُحيط .
66 Allah ve resûlüne itaat edin, birbirinize düşmeyin, sonra zayıflarsınız ve kuvvetiniz gider (zaferi elden kaçırırsınız). Bir de sabredin, şüphesiz ki Allah sabredenlerle beraberdir.
(Enfål, 8/46)
Mushaf sayfa no: 182
Hafızlık sayfa no: 10. cüz/19. sayfa
ZAFER, SABIRLA VE BİRLİKLE KAZANILIR.
BİLGİ:
Değişik kriter ve gerekçelerle her bir kişi ve grubun kendi görüşünü tek doğru görüp diğerlerini yanlışlıkla suçladığı tefrika ve fitne ortamlarında, topyekûn bir başarı ve zaferden söz edilemez. Başarı ve zaferin elde edilmesi için; işte böylesi kargaşa durumlarında, Allah ve Resûlü'ne itaat etmek, kişisel ve grup-sal çekişmelerden ve ihtilaflardan azami ölçüde sakınmak, sabır ve sükûnetle hareket etmek emredilmektedir. Zira Allah'ın yardımı, sabreden ve birlikte hareket edenlerledir.
MESAJ:
"Girmeden tefrika bir millete, düşman giremez;
Toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez." (Mehmet Akif Ersoy)
"Allah'ın ve sizin düşmanlarınızı ve onların gerisinde olup sizin bilmediğiniz, ama Allah'ın bildiklerini korkutup caydırmak üzere, onlara karşı elinizden geldiği kadar güç ve savaş atları hazırlayın. Allah yolunda
harcadığınız her şeyin karşılığı, zerrece haksızlığa uğratılmadan size tastamam ödenecektir.
İslam'a göre savaşa hazırlanmanın amacı; haksız, zalim ve saldırgan güçlerin zararlarını engellemektir. Bu da düşmandan daha güçlü olmakla mümkündür. Zira barış, ancak bunu isteyenlerin caydırıcı güce sahip olmalarıyla gerçekleşe-bilir. Ayetteki "Savaş atları hazırlayın", ifadesi sembolik bir ifade olup, buradan anlaşılması gereken; başarı ve zaferi gerçekleştirmek için çağın ulaştığı en son bilimsel ve teknolojik imkânlardan yararlanarak düşmana karşı en etkili silah-larla, her türlü askeri eğitim, savunma ve savaş stratejisi hazırlığı yapmaktır.
MESAJ
1. Barışın ve huzurun hâkim olması için kötülerin kötülüklerine engel ola-bilecek her türlü hazırlığı yapmalıyız.
2. Müslümanlar her açıdan güçlü olmak zorundadır. Manevi kalkınma ile birlikte maddi kalkınma da asla ihmal edilmemelidir.
KELİME DAĞARCIĞI
Adüvv: Düşman.
Infak: Harcamak, yardım etmek, fedakârlıkta bulunmak.
MESEL المثل Belli bir kaynaktan çıkmış olmakla birlikte zamanla yaygınlaşarak halka mal olan anonim özdeyiş, atasözü. Bölümler İçin Önizleme İlişkili Maddeler Emsal konusunda günümüze ulaşan ilk eserin sahibi MUFADDAL ed-DABBÎ Kûfe mektebine mensup Arap dili ve edebiyatı âlimi, şiir râvisi ve eleştirmen. Emsal konusunda eser veren dil âlimi MÜERRİC es-SEDÛSÎ Arap dili ve ensâb âlimi.
1/3 Müellif: İSMAİL DURMUŞ Arapça’da mesel (çoğulu emsâl) “benzemek, benzeri olmak” mânasındaki müsûl kökünden türemiş bir sıfat olup “benzeyen” demektir. Misl ve mesîl de aynı anlamda kullanılır. Mesel ayrıca “sıfat, vasıf, söz, ibret ve kıssa” mânalarına gelir (Lisânü’l-ʿArab, “ms̱l” md.). Râgıb el-İsfahânî meseli “açıklamak amacıyla benzeri hakkında söylenen söz” şeklinde tanımlamıştır (el-Müfredât, “ms̱l” md.). Etimolojisi konusunda başka görüşler de ileri sürülen meselin “örnek” anlamındaki misâlden, “dikilmek” anlamındaki müsûlden veya “benzeşmek” anlamındaki temâsülden türemiş olması da mümkündür (Ebû Hilâl el-Askerî, I, 11; Meydânî, I, 5-6). Bir meseli vârit olduğu aslî hale benzeyen yeni durum için söylemeye ve kullanmaya “darbü’l-mesel” (darbımesel) dendiği gibi açıklama ve pekiştirme amacıyla söz arasında mesel ve vecize zikretmeye de “irsâl-i mesel” adı verilir. Her meselin, ilkin hakkında söylendiği aslî haliyle (mevrid) buna benzeyen ve daha sonra ortaya çıkan ikinci hali (madrib) vardır. Bu sebeple mesel “madribi mevridine benzeyen yaygın özdeyiş” olarak da tarif edilmiştir. Benzerlik ilgisine dayanan mesel öncelikle muayyen bir durum veya hadise için söylenerek doğar, daha sonra insanlar arasında yaygınlaşıp ona benzeyen her durum için söylenir. Bir meseli diğer söz çeşitlerinden ayıran temel vasıflar lafzının kısa, anlamının doğru, aynı zamanda yaygın ve anonim olması, formunun da değişmez, klişe söz niteliğinde bulunmasıdır. Meselin bu temel unsurlar dikkate alınarak yapılacak tanımı şöyle olabilir: Mesel, atalardan gelen ve onların yüzyıllar içindeki deneyim ve gözlemlerine dayalı düşüncelerini değişmez kalıp ve klişeleşmiş özlü sözlerle öğüt ve hüküm içerecek biçimde yansıtan, lafzı ve anlamı beğenilerek nesilden nesile aktarılan, çoğunlukla aslî durumuna benzeyen halleri açıklamak ve örneklemek amacıyla kullanılan anonim mahiyetteki özdeyiştir. Ancak bu unsurların bir kısmını kendinde toplayan ve bazı emsal kitaplarında mesel ya da mesel gibi kabul edilerek yer verilen birçok türe de rastlanmaktadır. Bunlar hikmet (vecize, kelâmıkibar), deyim, mükennâ, mübennâ, tağlib tesniyesi, “ef‘alü min ...” formu ve benzerleridir.
Türkçe’de vecize (özdeyiş, özlü söz) ve kelâmıkibar diye adlandırılan hikmetle mesel arasında şu farklar belirlenmiştir: Hikmet çoğunlukla öğüt ve ders vermek amacıyla peygamber, filozof, düşünür, şair, edip, hatip, âlim gibi seçkin zümreye mensup bir kişi tarafından söylenmiş olan, bir hayat tecrübesini dile getiren özlü sözdür; meselin ayırıcı niteliği ise belli bir kaynaktan çıkmış olmakla birlikte zamanla yaygınlaşıp halka mal olarak anonim hale gelmesidir. Bu sebeple hikmet mesel kadar yaygın değildir ve aslında mesel hikmetin yaygınlık kazanarak anonimleşmiş şeklidir. Hikmet daima doğru görüş içerirken mesel içermeyebilir; hikmetin esası mâna doğruluğu, meselin esası teşbihtir. Mesel daima veciz olurken hikmet olmayabilir. Meselde amaç kanıt olarak söylenmesi, hikmetin amacı ise öğüt ve irşaddır (Abdülmecîd Âbidîn, s. 16-20; Emîl Bedî‘ Ya‘kūb, I, 23-24).
Deyim (meselî tabir, taklidî ibare) mesel gibi hüküm taşımadığı gibi bağımsız cümle de değildir. “Sübhânallah, elhamdülillâh, ehlen ve sehlen, rahimehullah, lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh, lillâhi derruh, leanehullah” gibi günlük hayatta, ibadetlerde, selâm, tâziye, tebrik vb.nde kullanılan klişelere de klasik emsal kitaplarında yer verilmiştir. Halbuki bunlar meselde esas olan teşbihi içermez. Bazı dua klişelerini Kitâbü’l-Ems̱âl’ine ilk karıştıran kişi Ebû Ubeyd Kāsım b. Sellâm olup (ö. 224/838) daha sonra gelen emsal müellifleri de onu izlemişlerdir. Bunlar gibi “ebü’l-eşbâl (arslan), ebû ca‘de (kurt), ebû hâlid (köpek), ebû osman (yılan), ebû sâbir (tuz); ümmü’l-kurâ (Mekke), ümmü’l-kırâ (ateş)” gibi mecazi analık-babalık bildiren ve “mükennâ” adı verilen deyişler; “ibnü’s-sebîl (yolcu), ibnü’s-sehâb (yağmur), bintü’l-ayn (göz yaşı), bintü’l-Yemen (kahve)” gibi mecazi oğulluk-kızlık bildiren ve “mübennâ” adı verilen ifadeler; “Ömereyn (Hz. Ömer ve Ebû Bekir), “kamereyn” (ay ve güneş) gibi mecazi anlam bildiren tağlib tesniyelerine bazı klasik emsal kitaplarında yer verilmiştir. Ebû Hilâl el-Askerî bu deyişleri emsal arasında sayarken (Cemheretü’l-ems̱âl, I, 25-48) Hamza el-İsfahânî onları ayrı bölüm ve başlıklar altında incelemiştir (ed-Dürretü’l-fâḫire, II, 471). Çağdaş yazarlardan Abdülmecîd Âbidîn bunları emsalden saymış (el-Ems̱âl, s. 105-107), Abdülmecîd Katâmiş ise bu görüşü benimsememiştir (el-Ems̱âlü’l-ʿArabiyye, s. 23-27). Gerçekte eski müelliflerden hiçbiri emsal gibi kullanılmasına rağmen tağlib tesniyelerini emsal kapsamında görmemiştir. Seâlibî de “gurâbu Nûh, sefînetü Nûh, makāmu İbrâhîm, kamîsu Yûsuf, zi’bü Yûsuf” gibi isim tamlamalarını da emsalden saymıştır (S̱imârü’l-ḳulûb, s. 39-46). Halbuki bunlar teşbih esasına dayanmadığı gibi îcâz vasfına da sahip değildir, çünkü îcâz terkiplerin değil cümlelerin özelliğidir. Bu bakımdan sözü edilen terkipleri mesel değil mesel materyali olarak kabul etmek daha isabetli görülmüştür (Abdülmecîd Katâmiş, s. 27). Yine özellikle soyut fikirleri somut tablolar ve örnekler halinde açıklamak amacıyla “mes̱elü ..., kemes̱eli ...” gibi formlarda zikredilen, çoğunlukla uzun olan ve “kıyasî mesel” adı verilen tür de mesel tanımının kapsamına girmemektedir. Bu meseller Kur’an ve hadise özgü ifadeler olup bazı müslüman edipler de onlardan esinlenerek bu nevi deyişler üretmişlerdir. Hz. Ali’nin bazı emsali böyledir.
HADİS. Hadis literatüründe Hz. Peygamber’in meselleri “emsâlü’l-hadîs” tabiriyle ifade edilir. Resûlullah, Arapça’yı mükemmel konuşan bir toplumda doğup büyüdüğü için bu dilin inceliklerine vâkıftı. Zaman zaman meseller söyler, gereğinden fazla konuşmaktan ve yapmacık tavırlardan hoşlanmazdı (Tirmizî, “Birr”, 71). Abdullah b. Amr b. Âs’ın Resûl-i Ekrem’den 1000 mesel öğrenip ezberlediğini söylemesi (Müsned, IV, 203) bu mesellerin çokluğunu göstermektedir.
Hadislerde meseller başlıca iki şekilde kullanılmıştır. Bunlardan biri, anlaşılması zor konuların Kur’ân-ı Kerîm’de olduğu gibi mukayeseye dayanan temsille anlatılmasıdır. Meselâ Allah Teâlâ’nın Peygamber’i vasıtasıyla gönderdiği ilim ve hidayetin toprağa düşen bol yağmura benzediğini ve bu yağmur karşısında insanların üç kısma ayrıldığını, bazılarının yağmur suyunu emen ve bol nebat bitiren iyi cins toprağa, bazılarının suyu içine çekmeyip başkalarının istifadesi için tutan killi toprağa, bazılarının da yağmur suyundan kendisi faydalanmadığı gibi başkalarının da istifadesine imkân vermeyen kaygan toprağa benzediğini ifade etmesi (Buhârî, “ʿİlim”, 20; Müslim, “Feżâʾil”, 15) bu şeklin en tanınmış örneklerinden biridir. Genellikle “meselü...” kelimesiyle başlayan ve Kur’an’ın maksat ve hedeflerine uygun olan bu tür emsale bir başka örnek olarak hastalık ve sıkıntılar içindeki mümini rüzgârın estiği tarafa kolayca yatan, fakat kırılmayan yeşil ekine, Hak’tan yüz çeviren kötü kimseyi de şiddetli rüzgârın bir defada söküp attığı dağ servisine benzeten hadis zikredilebilir (Buhârî, “Merḍâ”, 1; Müslim, “Ṣıfâtü’l-münâfiḳīn”, 59, 60). Bu tür hadisler Kütüb-i Sitte’de ve diğer hadis kaynaklarında dağınık halde bulunmaktadır. Tirmizî bunlardan on dördünü “Ebvâbü’l-ems̱âl ʿan Resûlillâh” başlığı altında bir araya getirmiştir (“Edeb”, 76-82).
Hadislerde görülen ikinci tür meseller, veciz konuşma özelliğine sahip olan Hz. Peygamber’in (bk. CEVÂMİU’l-KELİM) darbımesel halinde yaygınlaşan özlü sözleridir. Onun Huneyn Gazvesi’nde savaşın şiddetlendiği anda söylediği, “Bu tandırın kızıştığı zamandır” sözü ile (Müslim, “Cihâd”, 76) “İktisat eden muhtaç olmaz” (Müsned, I, 447); “Öyle söz vardır ki dinleyene sihir gibi tesir eder” (Buhârî, “Ṭıb”, 51; Müslim, “Cumʿa”, 47); “Mümin aynı yılan deliğinden iki defa sokulmaz” (Buhârî, “Edeb”, 83; Müslim, “Zühd”, 63); “Utanmadıktan sonra istediğini yapabilirsin” (Buhârî, “Enbiyâʾ”, 54) meâlindeki hadisleri bu türün belli başlı örnekleridir. Resûl-i Ekrem’in söylediği emsalin bir kısmının mefhum olarak daha önce Araplar tarafından bilindiği düşünülebilir. Onun zaman zaman ünlü Arap şairlerinin dillerde dolaşan bazı beyitlerini veya bu beyitlerin bir bölümünü mesel yerinde kullandığı da görülmektedir. Tarafe b. Abd’in, “Azık vermediğin kimse sana haberler getirir” mısraı (Müsned, VI, 31, 146; Tirmizî, “Edeb”, 70) bu tarz kullanımın örneklerinden biridir.
Sahâbe ve tâbiînden bazılarının mesel haline gelmiş sözleri bulunmakla beraber (İbn Düreyd, s. 36-55; Seâlibî, s. 28-35; Abdülmecîd Katâmiş, s. 169-174) bunlar Câhiliye devrinde söylenen mesellere nisbetle oldukça azdır. Bu durum, müslümanların Kur’an ve hadislerdeki mesellere büyük önem verip onlarla yetinmesi ve ancak nâdir hallerde mesel kullanma ihtiyacı duyması ile açıklanabilir. Hulefâ-yi Râşidîn içinde en çok meseli bulunan Hz. Ali’dir. Muallim Nâci onun mesellerinden 280 kadarını derleyerek Emsâl-i Ali adıyla Türkçe’ye çevirmiştir (İstanbul 1303). Hz. Ali’nin bazı meselleri şöyledir: “Kanaatkârda gam olmaz”; “İlmin kemali hilim iledir”; “Dindar olan kurtulur”; “İlim her rütbenin üzerinde bir rütbedir.” Bunun yanında, “Bülbülün çektiği dili belâsıdır” atasözünün bir nevi karşılığı olmak üzere Hz. Ebû Bekir’in söylediği, “Belâ söz söylemeye dayalıdır”; Hz. Ömer’in, “Sevgin yük olmasın, öfken yok etmesin” ve evini kuşatan âsiler yüzünden ıstırabının son dereceye vardığını anlatmak üzere Hz. Osman’ın Hz. Ali’ye yazdığı mektuptaki, “Kolan sıyrılıp devenin memelerini geçti” sözleri meşhur birer mesel olmuştur. Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Mes‘ûd, Muâviye b. Ebû Süfyân ve Amr b. Âs gibi sahâbîlerin de emsal tarzında sözleri vardır.
ماط منى اقتضا الدولي مع هذا، بذره اوستنده ذره لوله بازيلان ، قرآن، صحیفه سماره باران يازيلاجم فراندن من وكوز للكده آشاغی دکلدر و گذار سیوری سینگل باراد بایشی صد (مانی) = ادب کلام صنعتی ده عنها قدرت صفتی کندر به جو مقاله خواوتی فيلك خلقتندن دون دقدر. سوز آخلاته، بر فيها سوفله قونو شمقدمه آشاغی دگلدر
سوال ؟) تو تمثيل الرده کورونه حقارت ظاهریه ندیه . عائد در ؟ [ الخواب ] اولى حالات تقبيل تمر عائد دکلدر انجم ممثل له اولانه عائد در یعنى لمر ونه عمل لقربان اس او عائد در را کلام کو زندگی و بلاغتي، ممثل لهه مطابقتی و نسبتنده در
اوت، به پادشاه به چوبانه، چوبا ناره مخصوص به عبدا و بر بالطو و کابینه ده به كلينك ويرسه، پادشاه الی یا بیماری دیده کیمه اعتراض ایده مز. چونکه هر شیئی لا يقته وير مدر. بناء عليه، ممثل له نه قدر حقیر اولورسه، تمثیلی ده او قدر حقیر اولور. و نه قدر بیون اولورسه، تمثیلی ده او قدر بیون اولور قائية) عا اوت، صغار يك عادى و يك حقير اولدقارندن، جذاب همه سینگی او ناره مسلط قیل مشدر و عبداد تاری دره او قدر چرکیندر که ( نسج العنكبوت) ایله، یعنی اور ومجك آغی ایله تعبیر اید یا مدر.
( او چنجی مغالطه) او نار دیور ترک : حقیقتی اظهار ایتمکده، عجزی ایما این بو کي تمثيلاته نه احتیاج دارد؟ الجواب ) قرآنی انزال ایتمکدن ، مقصد، جمهورنای ارشاد ایتمکدر. جمهور ناس ايه عوامدر عوام ناس
حاشیه با سیوری سینگان باشنده مزراحه کی به خرطوم وارد . فيلك باشند قونار. خرطومني فيدلك فرطونه با تیر خیل قا جمعه باشلار. فیل هیچ به صور تاله سیوری سینگه الندن قورتولا ماز. ديمك جناب همه، سیوری سینگی فیله غالب و حاکم قيل مشدد. بناءً عليه، سيورى سينك فيله نسبتله، خلقتجه يك كوچك او لمقاله برابری صنعتجه فیلدن آشاغی فالمادیفی کی، جسارت خصوصنده ده فیله فائقدر .
حاشیه ) براعرابيك، طا دریغی و جسمی وارحمه بر گونه صفحه عبداد ته کیمن با مشکه، به تیر های صفحان باشند تلويث ایمن بوهالي كورونجه ( أَرَبِّ يَسُولُ الثَّعْلَبَانُ بِرَأسه ) ديمطر صمني قير من آتمن ديمك صغارك حقارتندن با لگزینگار دگل، تیلکی ارده صملرك با شارين جيقا لر، تلويث الدولي مترجم عبد المجيد
ihatasını iktiza ederler. Maaháza, bir zerre üstünde zerrelerle yazılan bir Kur'ân, sahife-i semåda yıldızlarla yazılacak Kur'ân'dan hüsün ve güzellikte aşağı filin hilkatinden dân (Hanye 1) değildir. Kelam sifati da değildir. Ve kezȧ bir sivrisineğin yaratılışı, san'atça söz anlatmak, bir feylesofla konuşmaktan aşağı değildir aynen kudret sıfatı gibidir. Bir çocukla konuşup
Sual: Su temsillerde görünen hakaret-i zahiriye ait değildir. Ancak mümesselün leh olana aittir. Yani neye aittir? Elcevab: O gibi håller temsil getirene kime ve neye temsil getirilmiş ise, ona aittir. Zaten kelâmın güzelliği ve belâgati, mümesselün lehe mutâbakatı nisbetindedir.
Evet, bir padişah bir çobana, çobanlara mahsûs bir aba ve bir palto ve kelbine de bir kemik verse, "Padisah iyi yapmadı" diye kimse i'tiraz edemez. Çünki her şeyi lâyıkına vermiştir. Binâenaleyh, mümesselün leh ne kadar hakir olursa, temsîlî de o kadar hakir olur. Ve ne kadar büyük olursa, temsîlî de o kadar büyük olur. Evet, sanemler (Hasiye-2) pek âdî ve pek hakir olduklarından, Cenâb-ı Hakk sineği onlara musallat kılmıştır. Ve ibadetleri de o kadar çirkindir ki, 'nescü'l-ankebût' ile, yani örümcek ağı ile ta'bîr edilmiştir.
Üçüncü Muğālata: Onlar diyorlar ki: "Hakikati izhår etmekte, aczi îmâ eden bu gibi temsilâta ne ihtiyaç vardır?" Elcevab: Kur'ân'ı inzâl etmekten maksad, cumhûr-u nası irşâd etmektir. Cumhûr-u nâs ise avâmdır. Avâm-1 nås,
Hâşiye-1: Sivrisineğin başında mızrak gibi bir hortum vardır. Filin başına konar. Hortumunu filin hortumuna batırır. Fil kaçmaya başlar. Fil hiçbir suretiyle sivrisineğin elinden kurtulamaz. Demek Cenâb-ı Hakk, sivri-sineği file galib ve hâkim kılmıştır. Binâenaleyh sivrisinek file nisbetle, hilkatçe pek küçük olmakla beraber, san'atça filden aşağı kalmadığı gibi, cesâret hususunda da file fäiktir.
Hâşiye-2: Bir A'râbînin, taptığı bir sanemi varmış. Bir gün sanemine ibâdete gitmiş. Bakmış ki, bir tilki sanemin başına telvis etmiş. Bu hâli görünce ارب ييُولُ الثَّعْلَبَانِ برأيه demekle, sanemini kırmış atmış. Demek sanemlerin hakaretinden, yalnız sinekler değil, tilkiler de sanemlerin başlarına çıkarlar, telvîs ederler. Mütercim Abdülmecid
"Bir yere davet edilmediği halde giden kimsenin..." um-duğu ilgiyi göremeyeceğini anlatmak veya böyle bir beklentiye girmenin uygun bir davranış olmadığını belirtmek için "da-vetsiz gelen döşeksiz oturur" deriz. Genellikle bu atasözünü herkese açık olmayan bir davete çağrılmadığı hâlde gitmeye hazırlanan kişilere veya bunu alışkanlık haline getiren kimse-lere bir uyarı mahiyetinde kullanırız.
Davet edilmediğimiz bir yere gitmemek niçin bu kadar önemlidir?
Şunun için önemlidir; sözgelişi bir yemek daveti veren kişi bütün hazırlığını davet ettiği kişilerin sayısına göre yapmak-tadır. Böyle bir davete habersiz giden her kişi, yapılan hazır-lıkların yetersiz kalmasına sebep olabilir. Hal böyle olunca da davetçinin misafirlerine karşı mahcup olma durumu vardır. Oysa hiç kimsenin insanları böylesi güç bir duruma düşürme-ye hakkı yoktur. Velev ki davetsiz biri davetli bir arkadaşının peşine takılıp gitmiş olsa da ev sahibinin rızasını almadan içeri
giremez. Bu genel bir kaide olup, insanların sabrını ve imkâ-nını zorlamamak lazımdır.
Bazı şeyler de vardır ki bizi hazırlıksız yakalar.
Mesela ayrılık ve ölüm kimseden bir davet beklemez. Aşk da böyledir... Hatta ayrılığı ölümden daha beter görenler veya "ayrılık olmasaydı" diye hayıflananlar bile vardır. Türküleri-mize de konu olan bu durum bir yöremizde şu şekilde ifade edilmektedir:
"Yüce dağlar olmasaydı,
Laleleri solmasaydı, Ölüm Allah'ın emri de
Şu ayrılık olmasaydı. "21
Gerçekten de ölüm, Allah'ın bir emridir. Hepimiz ölüm-lüyüz yani.
O hâlde, Azrail'in (a.s.) habersiz gelmesi bizim açımızdan iyi bir şeydir. Ölüm meleğinden şöyle bir haber aldığınızı dü-şünsenize:
"Hazırlan, üç gün sonra yanındayım."
Dip not: Azrail...
Nasıl, birden ürperdiniz değil mi?
Neyse ki bu haberi Azrail'den değil de saçlarımıza düşen her aktan, yeni bir güne kavuştuğumuz her sabahtan ve oku-nup duran şu salalardan alıyoruz. Aldığımız her haberle de yolun sonuna bir adım daha yaklaştığımızı anlıyoruz. Sizin de bildiğiniz ve inandığımız gibi yolun sonunda bizi bekleyen iki tane kapı vardır. Bu kapılardan biri cennete, diğeri ise cehen-neme açılmaktadır. İkisi de ebedi bir yurt olup herkes, Yüce Allah'ın vaat ettiği şeye kavuşacaktır.
Kur'an-ı Kerim'de buyrulduğu gibi: "Ey insanlar! Allah'ın verdiği söz gerçektir. Dünya hayatı sakın sizi aldatmasin, o aldatma ustası da Allah hakkında sizi kandırmasın. "22"
O aldatma ustasının elinden ancak tövbe ederek ve ettiği. miz tövbeye de sadık kalarak kurtulabiliriz. En büyük ödülo ise cennetin kapısından girdiğimizde alacağız inşallah. Ama ondan önce dünyadayken davet edilmediğimiz hiçbir evin veya iş yerinin kapısını çalmayalım. Çalıp da hiç kimsenin rahatını kaçırmayalım olur mu?
وإن يُرِيدُوا أَنْ يَخْدَعُوكَ فَإِن حَسْبَكَ الله هو الذي ابدا بنصره وبالمُؤْمِنِينَ • والف بين قلوبهم لو الفك ما فِي الْأَرْضِ جَمِيعًا مَا أَلَفْتَ بَيْنَ قُلُوبِهِمْ وَلَكِنَّ الله الله بينهم إنهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ يَا أَيُّهَا اللي حسبك الله ومن اتَّبَعَكَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ حَرْضِ الْمُؤْمِنِينَ عَلَى الْقِتَالَ إِنْ يَكُنْ مِنْكُمْ عِشْرُونَ صَابِرُونَ يَغْلِبُوا مِائَتَيْنِ وَإِنْ يَكُنْ مِنْكُمْ مِائَةٌ يَغْلِبُوا أَلْفًا مِنَ الَّذِينَ كَفَرُوا بِأَنَّهُمْ قَوْمُ لَا يَفْقَهُونَ الْفُنَ خَفَّفَ اللَّهُ عَنْكُمْ وَعَلِمَ أَنَّ فِيكُمْ ضَعْفًا فَإِنْ يَكُنْ مِنْكُمْ مِائَةٌ صَابِرَةٌ يَغْلِبُوا مِائَتَيْنِ وَإِنْ يَكُنْ مِنْكُمْ أَلْفُ يَغْلِبُوا الْقَيْنِ بِإِذْنِ الله وَاللهُ مَعَ الصَّابِرِينَ مَا كَانَ لِنَبِي أَنْ يَكُونَ لَ أَسْرَى حَتَّى يُشْخِنَ فِي الْأَرْضِ تُرِيدُونَ عَرَضَ الدُّنْيَا وَاللَّهُ يُرِيدُ الْآخِرَةَ وَاللَّهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ لَوْلَا كِتَابٌ مِنَ الله سَبَقَ لَمَسَّكُمْ فِيمَا أَخَذْتُمْ عَذَابٌ عَظِيمُ . فَكُلُوا مِمَّا غَنِمْتُمْ حَلَالًا طَيِّبًا وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ .
يا أَيُّهَا النَّبِيُّ حَسْبُكَ اللَّهُ وَمَنِ اتَّبَعَكَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ
"Ey Peygamber! Sana ve sana tâbi olan müminlere Allah yeter.99 (Enfal, 8/64)
Mushaf sayfa no: 184
Hafızlık sayfa no: 10.
cüz/17. sayfa
DOST VE YARDIMCI OLARAK ALLAH YETER.
BİLGİ:
Ayeti, "Allah, sana ve sana tâbi olan müminlere yeter." şeklinde anlamak mümkün olduğu gibi "Allah ve sana tâbi olan müminler, sana yeter." şeklinde anlamak da mümkündür. Bunların ilkinden, Allah'ın destek ve yardımının, Hz. Peygam-berle birlikte onun yolundan gidenleri de kapsadığı anlaşılır. İkincisinden ise Allah'ın ve sadık müminlerin, her daim Hz. Peygamber'in destekçisi olduğu anlaşılmaktadır. Her iki anlama göre de Allah, Hz. Peygamber'e ve ona tâbi olanlara moral ve güvence vermekte, Allah'ın rızası yolunda oldukları müddetçe zaferin kendilerinde olacağını müjdelemektedir.
MESAJ:
Allah'ın yardım ve desteğini almamız, Hz. Peygamber'in öğretilerine tabi ol-mamıza bağlıdır.
" Iman edip de Allah yolunda hicret ve cihad edenler, (muhacirleri) barındıran ve yardım edenler var ya, işte gerçek müminler onlardır. Onlar için bağışlanma ve bol rızık vardır.99
GERÇEK İMANIN BELİRTİLERİ: HİCRET, CİHAD VE YARDIMLAŞMADIR.
BİLGİ
Iman, kalpte ve zihinde yaşanan psikolojik bir durum olmakla birlikte onun, dışa yansıyan birtakım işaret ve belirtileri de vardır. Bir kimsenin, inancına uygun bir hayat sürmek için yurdunu yuvasını terk edip başka bir ülkeye hic-ret etmesi, bunlardandır. Bir kişinin Müslümanların safına katılarak düşmanla mücadele etmesi, diğer taraftan muhacirlere kucak açarak her şeyini onlarla paylaşması da onun samimi ve gerçek imanının dışa vuran güçlü belirtileridir. Allah, böyle kimselere bağışlanma ve bol rızık vaat etmektedir.
MESAJ:
Allah yolunda gerektiğinde hicret ve cihad etmek ve bunları yapan Müslü-manlara yardım etmek imanımızın bir gereğidir.
KELİME DAĞARCIĞI:
Hicret: Allah yolunda göç etmek.
Cihad: Allah yolunda savaşmak, mücadele ve gayret etmek.
براءة من الله ورسوله إلى الَّذِينَ عَاهَدْتُمْ مِنَ الْمُشْرِكِينَ . فسيحوا في الأرض أربَعَةَ أَشْهُرٍ وَاعْلَمُوا الكم غير مُعْجِري الله وأن الله مخرى الْكَافِرِينَ ، وَأَذَانُ مِنَ اللهِ وَرَسُولَة إلى الناس يوم الحج الأكبر أن الله يرى مِنَ المُشركين ورسوله غير فإِن تُبْتُمْ فَهُوَ خَيْرٌ لَكم وإن توليتم فاعلموا الكم معجزى الله ونشرِ الَّذِينَ كَفَرُوا بِعَذَاب أليم إلا الدين عَاهَدْتُمْ مِنَ الْمُشْرِكِينَ ثُمَّ لَمْ يَنْقُصُوكُمْ شَيْئًا وَلَمْ يُظَاهِرُوا عَلَيْكُمْ أَحَدًا فَأَئِمُوا إِلَيْهِمْ عَهْدَهُمْ إِلَى مُدَّتِهِمْ إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُتَّقِينَ فَإِذَا انْسَلَخَ الْأَشْهُرُ الْحَرَّمُ فَاقْتُلُوا الْمُشْرِكِينَ حيث وَجَدْتُمُوهُمْ وَخُذُوهُمْ وَاحْصُرُوهُمْ وَاقْعُدُوا لَهُمْ كُلَّ مَرْصَدٍ فَان تابُوا وَأَقَامُوا الصَّلوةَ وَأَتُوا الزَّکٰوةَ فَخَلُّوا سَبِيلَهُمْ إِنَّ اللهَ غَفُورٌ رَحِيمُ وَإِنْ أَحَدٌ مِنَ الْمُشْرِكِينَ اسْتَجَارَكَ فَأَجِرْهُ حَتَّى يَسْمَعُ كلام الله ثُمَّ أَبْلِغْهُ مَأْمَنَهُ ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ قَوْمٌ لَا يَعْلَمُونَ .
كبر
وَأَنَّ اللَّهَ مُخْزِي الْكَافِرِينَ
"Allah, inkârcıları er-geç rezil (ve perişan) edecektir.99 (Tevbe, 9/2)
Mushaf sayfa no: 186
Hafızlık sayfa no: 10. cüz/15. sayfa
HAİN İNKĀRCILARIN SONU REZİL VE PERİŞAN OLMAKTIR.
BİLGİ
Bu ve önceki ayette Müslümanlarla yaptıkları antlaşmaya uymayan, sinsice faaliyetlerle Müslümanları birbirine düşürmeye çalışan ve bu uğurda müna-fıklarla iş birliği yapan müşriklerle, bağlayıcı bir antlaşmanın artık söz konusu olamayacağı bildirilmektedir. Bununla beraber, muhtemel itirazlara mahal vermemek için de onlara, geleceklerini güvenceye alabilecekleri bir süre ta-nınmaktadır. Sonunda da hain müşriklerin, yapıp ettikleriyle Allah'ı asla âciz bırakamayacakları ve Allah'ın bu inkârcıları rezil rüsvâ edeceği yönünde bir uyarı yapılmaktadır.
MESAJ:
Toplum düzenini bozmaya çalışan din düşmanlarına karşı dikkatli olmalı ve onların yıkıcı faaliyetlerine asla fırsat vermemeliyiz.
" Allah'ın âyetlerini basit bir menfaate değiştiler, böylece insanları Allah yolundan engellediler. Gerçekten onların yapageldikleri şey
ne kötüdür!99
(Tevbe, 9/9)
Mushaf sayfa no: 187
Hafızlık sayfa no: 10.
cüz/14. sayfa
İNKÂRCILAR, ÇIKARLARI UĞRUNA KUTSAL DEĞERLERİ KOLAYCA GÖZ ARDI EDERLER.
BİLGİ:
Ayette inkârcıların, basit dünyevî çıkarları uğruna, en önemli kutsal değerlerden olan Allah'ın ayetlerini hiçe saymalarından ve bu sayede kendileri gibi diğer insanları da Allah yolundan saptırmalarından bahsedilmektedir. Ardından da onların, basit bir çıkar uğruna giriştikleri bu sapma ve saptırma faaliyetlerinin, ne kadar kötü olduğu ifade edilmektedir. Bu vesileyle müminler, inkârcıla-rın çıkarcı, güvenilmez ve bozguncu karakterleri hususunda uyarılmakta ve inkârcılar için yegâne bağlayıcı değerin dünyevi menfaatler olduğuna işaret edilmektedir.
MESAJ:
İnanç değerlerimiz, her türlü menfaatin üstündedir ve bunları hiçbir dünyevi çıkar karşılığında değişmeyiz.
1918 - I. Dünya Harbi sonrası Rus esaretinden firar eden Bediüzzaman'a, Bulgaristan'da Sofya Ataşemiliterliği tarafından Vatana Avdet Belgesi
verildi. Bediüzzaman trenle İstanbul'a hareket etti.
HAZİRAN
17 SALI
21 1446
ZİLHİCCE
RUMI: 4 HAZİRAN 1441 HIZIR: 43
BİR AYET
Ama size ne zaman bir peygamber gelip de nefislerinizin hoşlanma-yacağı, hevâ ve hevesinize hizmet etmeyecek hükümler getirdiyse, hemen büyüklük taslayarak, kimini yalanlayıp kimini de öldürüyordunuz, öyle değil mi? (Bakara: 87)
BİR HADİS Kim bilgisizce fetva verirse, göğün ve yerin melekleri ona lânet okur.
(C. Sağîr, No: 3587)
Yeis, aczden gelir. Yeis, mâni-i herkemâldir. Hamiyet ise, şiddet-i mevanie karşı şiddetle metanet etmektir.
1950 - Demokrat Parti, ilk ve büyük icraatlarından biri olan, ezanın Arapça okunması yasağını kaldırdı.
2011 - Bediüzzaman'ın talebelerinden Hamza Emek vefat etti.
HAZİRAN
16
PAZARTESİ
BIR ATEIT
Allah'ın size öğrettiği bilgi ile eğittiğiniz avcı hayvanların, sizin için yakaladıklarını yiyin ve ava gönderirken üzerlerine Allah'ın ismini
anın. (Maide: 4)
201446 ZİLHİCCE
BİR HADİS
Allah'ın rızası gözetilmeden sevap kazanılmaz. Niyetsiz hiçbir amel olmaz.
(C. Sağîr, No: 3847)
Hiç mümkün müdür ki, bir saltanat, bâhusus böyle muhteşem bir saltanat, hüsn-ü hizmet eden mutîlere mükafatı ve isyan edenlere mücâzâtı bulunmasın. Sözler
- 622 - Bilal-i Habeşî tarafından ilk ezanın okunması.
1944 - Denizli Ağır Ceza Mahkemesi, Risale-i Nur eserleri hakkında beraet ka-rarı verdi. Başta Bediüzzaman olmak üzere o güne kadar hapiste yatan 58 Nur Talebesi aynı günde tahliye edildi.
HAZİRAN
15
PAZAR
19 1446
ZİLHİCCE
RUMI: 2 HAZİRAN 1441 HIZIR: 41
BİR AYET
De ki: Ona isyan edecek olur-sam hiç kimse beni Allah'ın azabından kurtaramaz; Ondan başka sığınacak birisi de bulamam. (Cin: 22)
BİR HADİS
Yatsı namazını cemaatle kılan gecenin yarısını ibadete geçirmiş gibidir. Sabah namazını cemaatle kılan kimse bütün geceyi ibadete geçirmiş gibidir.
(C. Sağîr, No: 3671)
Mü'minler ibadetlerinde, duâlarında birbirine dayanarak cemaatle kıldıkları namaz ve sair ibâdetlerinde büyük bir sır vardır ki; herbir fert, ibâdetinden kazandığından fazla bir sevap, cemaatten kazanıyor. Mesnevî-i Nuriye
BİR AYET Allah'a tevekkül et; vekil olarak Allah yeter.
Ahzab Suresi: 3
9 1447 ZİLHİCCE
BİR HADİS Kız çocuklarını hakir görmeyiniz. Onlar, cana yakın ve kıymetlidirler.
RUMI: 13 MAYIS 1442
HIZIR: 21
Merak musibeti ikileştirir. Maddî musibeti kalbde de yerleştirmek için bir kök olur; hem kadere karşı bir nevi itiraz ve tenkidi ve rahmete karşı bir nevi ittihamı işmam eder.
Hem o zat öyle fakirâne, öyle hazinâne, öyle mahbubane, öyle müştakane, öyle
Risalet i Ahmediye (asm)
FARINTE BUGÜN
1557-Suleymaniye Camii ibadete açıldı.
- 1856 - Dolmabahçe Sarayı kullanıma açıldı.
1933 - TC'ye ait ilk madenî para basıldı.
1967 - İsrail birlikleri
Kudüs'e girdi (Altı Gün Savaşları).
7
SALI
TUESDAY
HAZİRAN
JUNE
BIR AVEY Kuşkusuz Rabbin katındakiler Ona kulluk etmekten kibirlenmezler.
A'raf Suresi: 206
BİR HADİS
Ben akrabalık bağlarını kesmek için gönderilmedim.
Ölüm, ehl-i iman için bir terhistir. Ecel terhis tezkeresidir, bir tebdil-i mekândır, bir hayat-ı bakiyenin mukaddimesi ve kapısıdır. Zindan-ı dünyadan çıkmak ve bağıstan-ı cinâna bir uçmaktır.
Deveyi arıyor, soruyor, fakat, hiç kimseden bir haber alamıyor, işı-temiyordu (86).
duğu sırada, Hz. Ebû Bekir geldi. Peygamberimizin bir yanına oturdu. Peygamberimiz, Arc'da konakladığı ve konak yerinin önünde otur-Hz. Aişe gelip o bir yanına oturdu.
Hz. Esmå geldi. Hz. Ebů Bekir'in yanına oturdu (87).
Böyle, Hz. Aişe, Peygamberimizin yanında, Esmå da, Hz. Ebû Be-kir'in yanında oturduğu ve Hz. Ebû Bekir ise, uşağı Ukbe'nin gelmesi-ni bekleyip durduğu bir sırada (88), öğleye doğru, Ukbe, yalnız başı-na (89), devesiz çıkıp gelince (90), Hz. Ebû Bekir, ona «Deven nerede?»
diye sordu (91). Ukbe Dün gece, onu (92) gayb ettim, yitirdim!» dedi (93).
Hz. Ebû Bekir «Vay sanal Keşki, o yiyecekler, yalnız bana aid ol-saydı, gam değildi!
Fakat, onlar, Resûlullah Aleyhisselâm lle Ev halkına aid idi.» di-
yerek ayağa kalktı (94). Ukbe'yi döğmeğe başladı. Ona, hem vuruyor, hem de «Sen, bir tek yitirirsin?!» diyordu.
deveyi nasıl gayb eder, Peygamberimiz, gülümseyerek Şu ihramlı kişiyi görüyor musu-
nuz?! Ne yapıyor bakınız?!» buyurdu (95).
Ukbe'yi, döğmekten, Hz. Ebû Bekir'i men etti.
Nadlaların Peygamberimize Hays Yemeği Göndermesi:
Azık devesinin gaybolduğunu haber alınca, Eslemlerden Nadlalar,
(85) Vakidi-Megazi с. 3, n. 1093
(37) Valkdi-Megazi e. 3, s. 1004, İbn-i Mâce-Sünen c. 2, s. 978, Häkim-Müstedrek c. 1, s. 453-454, İbn-i Kayyım-Zadülmaad c. 3, s. 239
(38) Ahmed b. Hanbel-Müsned e. 6, s. 344, Ebû Duvud-Sünen c. 2, s. 164, Häkim-Müstedrek c. 1, s. 454, İbn-i Kayyım-Zadülmaad c. 3, s. 239
(89) Vakıdi-Megazi c. 3, s. 1003-1094 (9)) Ahmed b. Hanbel-Müsned c. 6, s. 344, Ebû Davud-Sünen c. 2, s. 164, İbn-i MA-
ce-Sünen c. 2, s. 978, Häkiın-Müstedrek e. 1, s. 454, İbn-i Kayyım-Zadülmaad c. 3, s. 239
(91) Vakıdi-Megazi c. 3, s. 1094, Ahmed b. Hanbel-Müsmed c. 6, s. 314, Ebû Davud-Sünen c. 2, s. 164, İbn-i Mace-Sünen c. 2, s. 978, Hâkim-Müstedrek c. 1, s. 454, İbn-i Kayyım-Zadülmaad c, 3, s. 239.
(12) Ahmed b. Hanbel-Müsned c. 6, s. 344, Ebû Davud-Sünen c. 2, s. 164, İbn-i Mã-ce-Sünen c. 2, s. 978, İbn-1 Kayyım-Zadülmaad c. 3, s. 239
(93) Vakıdî-Megazi c. 3, s. 1093, 1094, Ebû Davud-Sünen e, 2, в. 164, İbn-1 Mäce-
Sünen c. 2, s. 978, Hakim-Müstedrek c. 1, s. 454
(94) Vakıdi-Megazi c. 3, s. 1093
(95) Vakidi-Megazi c. 3, s. 1091, Ahmed b. Hanbel-Milsned e. 6, s. 344, Ebû Davud-Sünen c. 2, s 164, İbn-i Mäce-Sünen c. 2, s. 978, Häkim-Müstedrek e. 1, s. 454,
1965 - Millî Emniyet Hizmetleri Teşkilatı, Millî İstihbarat Teşkilatı (MİT) adını aldı.
9
PAZARTESİ
MONDAY
HAZİRAN
JUNE
BİR AYET İslam'a çağrıldığı halde, Allah'a karşı yalan
uyduranlardan daha zalim kimdir? Allah, zalim bir kavmi hidayete erdirmez.
Bakara Suresi: 149
BİR HADİS
Cahiliye gayr-i meşruluğundan hiçbir şey bana bulaşmamıştır.
Cenab-ı Hak, senin ibadetine, belki hiç bir şeye muhtaç değil. Fakat sen ibadete muhtaçsın; mânen hastasın. İbadet ise, mânevî yaralarına tiryaklar hükmündedir.
ملاق اولارق مقابقى كوره من الفت بعدا احمد قاری عقلیات محضری و محردان شماری الونا لونك كون جناب من لطف و امانيا، حقيقتهادى او نارك الفت ابتد کاری لباس الیله بر جوان کوسہ مندر کی توقن الدوب تورکمر سيناء بو بحث متشابهات بخشنده الحمد
يوانتك حمله لری آراسنده کی ارتباطه قلم : (إن الله لا يستحيى أن يضرب مثلا ما بعوضه حما خوفها )
جمله سي، او الركن اراد ابتد قاري آشا غیدہ کی مسلسل اعتراضاری و ایدیور
(نجی) اللهل شرالله قونوشمنده و شره قهر و عتاب اتمكده و شردن شارات المکده نه حکمت وار در؟ ما لبو که بو کی شیار در اخلا شی ای که، عالمده انسان ده باشقه بر تعرفی و بر باشقه تأثیری وار در
(ایکنجیسی ان انار آرمنده جریانه ای نه قونوشمه ترکی تمثل المرن كتر یامی، قرآنك بشر كلامي او لدیفنه علامندر
(در د نجیبی) حقائق، تمثيلاته تصوير ايديالبيور بوایه، حقیقتی اظهار اتمكدين عاجز اولديقة دلالتايدر
( تشخيي) كثير يان تمثيل الى عادى تمثيل الرد. بوايس، متعلمك ذهني، انحصار التنده اولديغه اماره در
( التنجيم) حقير و قيمتز شيلر دن تمثيل الر كتير بابيور بوده متطمك ضعيف اولدیقه دليلور
( يد نجیسی) كيريلن تثير الره مجبوريت او لما ديفندن، تركى ذكر ندن أولا در .
(گرنجیى) بالخاصة اهل عزتك حيا ايدرك تنزل ايتمد قطارى شيار دن تمثيل المركثير بالمشدر.
قرآن کریم، بو اعتراض سلسله منى (إِنَّ اللهَ لَا يَسْتَحْيِي أَنْ يَضْرِبَ مَثَلًا مَا بَعُوضَةً ) الخزه جمله سله
بر خر به ده بیقمه و انتشدر شویله که:
(پنجیسی) ايرانك ايم بوزلری يوكن و شفاف اولد يفندن، بويوز لردن بحث اتمك عظمت و جلاله مذافي اولمادیقی کی الوهيته اقتضای اوزرینه طین یوزلری چرکین كورو نهارينك بحث ايد يلمسندن وذكر ايد يلمسندن خارج طوتوله لدى الوهيت قانوننه مخالفدر. چونکه به حاکم، تبعده سند به اولانه جنگ نه لری حقوقه مدینه دن اخراج التميز.
(ایکنجیسی) بلاغت و حکمتان اقتضای اوزرینه، حقر معه الری افاده ليكون حقير تمثي له کنده به مخالفت يوقدر.
coplak olarak hakäiki göremez. Olfet peyda etmediklen aklivät mahzayı ve mticerredän tehimleri alamaz
Bunun ikin Cenaba Hakk, lütuf ve thsåmyla, hakikatlen onların ülfet etukleri bir libas ile, bir sive ile göstermiştir ki, tevahhus edip ürkmesinler Bu bahis, müteşäbihát bahsinde geçmiştir.
Bu dyetin cimleleri arasındaki irtibata gelelim إلى ملة لا تقي أن يكون مثلا ما بعوضة فما أولها cumlesi, onların irad ettikleri aşağıdakı müteselsil i'tirazları reddediyor.
Birincisi Allah'n beser ile konuşmasında ve beşere kahu ve itab etmekte ve heserden sikayet etmekte ne hikmet vardır?
Halbuki bu gibi seylerden anlaşılır ki, âlemde insanım da başka bir tasarrufu ve bir başka te'siri vardır.
İkincisi: Insanlar arasında cereyan eden konuşmalar gibi temsil lerin getirilmesi, Kur'ân'ın beşer kelânı olduğuna alamettir
Üçüncüsü: Kelamın arkasında ve üslübların arasında insanın timsali görünür.
Dördüncüsü: Hakäik, temsilätla tasvir ediliyor. Bu ise, hakikati izhår etmekten aciz olduğuna delalet eder.
Beşincisi: Getirilen temsiller ådi temsillerdir. Bu ise, mütekelhmin zihni, inhisår altında olduğuna emaredir.
Altıncısı: Hakir ve kıymetsiz şeylerden temsiller getirihyor. Bu da mütekellimin zayıf olduğuna delildir.
Yedincisi: Getirilen temsillere mecbûriyet olmadığından, terki zikrinden evlådır.
Sekizincisi: Bilhassa ehl-i izzetin hayå ederek tenezzül etmedikleri şeylerden temsiller getirilmiştir.
Kur'ân-ı Kerîm, bu i'tiraz silsilesini
ila ahirihi- cümlesiyle إلى الله لا ينتمي الى يضرب مثلاً ما بعوضة bir darbede yıkmış ve atmıştır. Şöyle ki:
Birincisi: Eşyanın iç yüzleri yüksek ve şeffaf olduğundan,
bu yüzlerden bahsetmek azamet ve celăle münafi olmadığı gibi, ulühiyetin iktizásı üzerine dış
yüzleri çirkin görünenlerinin bahsedilmesinden ve zikredilmesinden håriç tutulmaları, ulûhiyet
kanununa muhâliftir. Çünki bir hakim, teb'asından olan çingeneleri hukuk-u medeniyeden ihraç etmez.
İkincisi: Belågat ve hikmetin iktizásı üzerine, hakir ma'nåları ifade için hakir temsillerin zikrinde bir muhalefet yoktur.
"Yenilmesi imkânsız gibi görünen zorlukların da üstesin-den..." gelineceğini belirtmek için "dağ ne kadar yüce olsa yol üstünden aşar" deriz. Bu atasözünü çoğunlukla zorlu bir işe başlayan veya başladığı bir işte çeşitli engellerle karşılaşan kimseleri yüreklendirmek için söyleriz.
Peki, şu hayatta en büyük engeller ne zaman ortaya çıkar?
Kesin olarak şunu diyebiliriz ki; en büyük engeller, sade-ce Allah rızasını kazanmak amacıyla bir iş yaptığımız zaman ortaya çıkar. Niyet O'nun rızasını kazanmak olunca, hâliyle imtihan da büyük olur. O sebeple yoksul ya da mağdur insan-ların ihtiyacını gidermek için kendi rahatından vazgeçen gö-nüllü kimselerin veya ücretle çalışıp da gönlünü bu işe veren herkesin zorluklara göğüs germesi gerekir.
Hiç kimse sizin ne gibi fedakârlıklar yaparak yollara düş-tüğünüzü bilmez.
girerken veya girdiğimiz sektörde büyümeye çalışırken de çe Bundan başka hedeflerimize yürürken, yeni bir sektore şitli zorluklarla karşılaşırız. Neyse ki her "...Zorlukla beraber bir kolaylık vardır. Evet, doğrusu her güçlüğün yanında bir kolaylık vardır. "19
Kaldı ki ağzımıza aldığımız bir lokma ekmeği bile çiğ nemeden yutamadığımız bir dünyada yaşıyoruz. Bu gerçeği bilerek hic emek vermeden yaşamayı istemek akıllı bir insanın yapacağı şey değildir. Gerçi insanları böylesine boş bir bek-lentinin içine sürükleyen bazı etkenler de vardır. Ne yazık ki bunların başını talih oyunları çekmektedir. Unutmayalım ki bu oyunlara kendini kaptıran kişi, zamanını ve dolasıyla da hayatını değersizleştirmiş olur.
Halbuki alın teriyle yetinen bir insanın hali böyle midir?
Elbette değildir!
"...Alın teriyle yetinen, yaptığı işle bir değer üreten ve bu üretimle kendine, ailesine, ülke ekonomisine fayda sağlayan bireyin hayatı anlamlı ve değerlidir. Bunun da ötesinde, insa-nın bu amacını daha da anlamlı kılan bir diğer kazanç da Yüce Allah'ın çalışan, çaba gösteren insanlara vaadidir. "20
O hâlde talih oyunlarıyla vaktimizi heba edip de değe-rimizi düşürmeyelim. Tabii ki bu sözümüz, kendini bu tür oyunların büyüsüne kaptıran ve az da olsa bu tarafta meyli olan insanlar için geçerlidir.
Varsın hayatın her alanında birtakım zorluklarla karşılaşa-lım ama harama bulaşıp da emeksiz yaşayanlardan veya günah bataklığına saplanıp da hayırlı işlerin gerisinde kalanlardan olmayalım. Evvel Allah yenilmesi imkânsız gibi görünen bütün
19 Inşirah Suresi 5.-6. Ayet Tefsiri
20 Hadislerle Islam V Helal Kazanç / El Emeği, Göz Nuru, Alın Teri s. 39
zorlukların üstesinden geliriz. Yeter ki biz, her zorluğun ardın-dan bir kolaylığın geleceğini ve karşılaştığımız her zorluğun bizi daha da güçlendireceğini unutmayalım. Nasılsa "Diken-den gül bitiren, kışı da bahara döndürür."
Hak yolundaki çabanız sürekli, kazancınız helal ve bere-ketli olsun.
"Allah'ın mescidlerini ancak Allah'a ve ahiret gününe inanan, namazını kılan, zekâtını veren ve yalnız Allah'tan korkup çekinen kimseler imar eder. İşte bunların doğru yolu bulanlardan olmaları umulur.99
والموالكم أولياء إِنِ اسْتَحَبُّوا الْكُفْرَ عَلَى الْإِيمَانِ وَمَن يَتَوَلَّهُمْ مِنْكُمْ فَأُولَئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ قُلْ إِنْ كَانَ باوكم وأبناؤُكُمْ وَالحَوَالَكُمْ وَأَزْوَاجُكُمْ وعبير لكم وَأَمْوَالُ اقْتَرَفْتُمُوهَا وَتَجارة الخشون كنانها ومساكن ترْضَوْنَهَا أَحَبُّ إِلَيْكُم مِن الله ورسوله وجهاد في سبيله فَتَرَبَّصُوا حَتَّى يَأْتِي الله بأمره والة لا يهدى القوم الفاسقين . لَقَدْ نَصَرَكُمُ الله في مواطن كثيرة ويَوْمَ حُلَي إِذْ أَعْجَبَتْكُمْ كَثْرَنَّكُمْ فلم لعن علكم شَيْئًا وَضَاقَتْ عَلَيْكُمُ الْأَرْضُ بمَا رَحبَتْ ثُمَّ وَلَيْتُمْ مُدْبِرِينَ ثُمَّ أنزل الله سكيلته
66 De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım-akrabanız, kazandığınız mallar, durgunluğa uğrama-sından endişe ettiğiniz ticaretiniz ve hoş-landığınız meskenler size Allah'tan, pey-gamberinden ve O'nun yolunda cihaddan daha sevimli ise, artık Allah buyruğunu (kıyameti) gerçekleştirinceye kadar bekleyin. Allah, günaha saplanmış kimseleri hidayete
على رشواء وعلى المُؤْمِنِينَ وَانزَلَ جُنُودًا لَمْ تَرَوْهَا وغلب الذين كفروا وذلك جراء الكافرين .
erdirmez.99
(Tevbe, 9/24)
Mushaf sayfa no. 189
Hafızlık sayfa no: 10. cüz/12. sayfa
YARATILANI SEVERİZ, YARATANDAN ÖTÜRÜ
BİLGİ
İslam'a göre hakiki sevgi. Allah'a olan sevgidir. Çünkü sahip olduğumuz ve sevgi duyduğumuz her şeyi yaratan O'dur. Fıtratımız gereği yakınlarımızı, ka-zanç sağlamayı ve kazancın sağladığı nimetlerden yararlanmayı severiz. Ancak ayet, bu gerçeğe de işaret ederek bizden, anılan sevgilerin kaynağını bilmemizi ve hakiki sevgiyi o kaynağa yöneltmemizi istemektedir. Bunu gerçekleştirdi-ğimizde, dünyevi istek ve bağların esiri olmaktan kurtulup gerçek özgürlüğe kavuşacağımız gibi bütün sevgilerimiz de anlamlı hâle gelmiş olacaktır.
MESAJ:
Bir mümin için hiçbir dünyevi amaç, Allah'tan, resulünden ve Allah yolunda cihaddan daha önemli, değerli ve cazip olmamalıdır.
KELİME DAĞARCIĞI
Hidayet: Doğru yola iletmek.
Fåsık: Dini görevlerini terk eden ve büyük günah işleyen, yoldan çıkan.
TARINTE BUGUN -767-İmam-ı Azam Ebû Hanife vefat etti.
1930 - Askerî Yargıtay kuruldu.
1937 - Hatay Devleti'nin bağımsızlığı, TBMM'de onaylandı.
1992 - Bediüzzaman'ın talebelerinden Av. Bekir Berk'in vefatı.
HAZİRAN
14
CUMARTESİ
18 1446 ZİLHİCCE
RUMI: 1 HAZİRAN 1441 HIZIR: 40
BIR AYET
Gecenin bir bölümünde ve yıldızların batışının ardında da Onu tesbih et.
(Tur: 49)
BİR HADİS
Alimlerin mürekkebi şehitlerin kanı ile tartılmış ve ağır gelmiştir.
(C. Sağîr, No: 3835)
Kur'ân hem zikirdir, hem fikirdir, hem hikmettir, hem ilimdir, hem hakikattir, hem şeriattır, hem sâdırlara şifâ, mü'minlere hüdâ ve rahmettir. Mesnevî-i Nûriye
BİR AYET Beni zikredin ki, Ben de sizi rahmetimle anayım.
Bakara Suresi: 152
BİR HADİS
Kadınlar erkek ve kız kardeşlerine benzeyen çocuklar doğururlar.
Yarın seni zillet ve rezâletlere mâruz bırakmakla terk edecek olan dünyanın sefähetini, bugün kemål-i izzet ve şerefle terk edersen, pek azîz ve yüksek olursun.
Işte şu zat, şu mevcudat halıkının vahdaniyetinin hakkaniy niyeti dere
TARİHTE BUGÜN
- 1086 - Kutalmışoğlu Süleyman Şah'ın vefatı.
1878 - Kıbrıs'ın
Anavatandan ayrılması.
Nursî'nin İstanbul'a gelerek Sultan Reşad'ın Rumeli seyahatine katılması. 1911 - Bediüzzaman Said
1954 - Risale-i Nur
hakkında olumlu bilirkişi raporu veren Yusuf Ziya Yörükhan vefat etti.
5
PAZAR
SUNDAY
HAZİRAN
JUNE
Her şey her şeyle bağlıdır. Bir şey her şeysiz yapılmaz. Bir şeyi halk eden, her şeyi halk etmiştir. Öyleyse, bir şeyi yapan Vâhid, Ehad, Ferd, Samed olmak zarurîdir.
BİR AYET
Şüphesiz Allah, ölüden diriyi çıkaran, diriden de ölüyü
çıkarandır.
En'am Suresi: 95
BİR HADİS
Benden sonra halifelik otuz senedir. Ondan sonrası saltanattır.
bir çanak içinde Hays (*) yemeği getirip Peygamberimizin önüne koy-
Peygamberimiz «Gel ey Ebû Bekir! Allah, sana, nefis ve tatlı bir dular.
yemek gönderdi ! buyurdu. Hz. Ebû Bekir, Ukbe'ye hålá kızıp duruyordu.
Peygamberimiz «Sakin ol! Bu iş, ne sana, ne de, seninle birlikte bize aiddir.
Uşak, senin deveni, gayb etmemeye son derece istekli idi.» buyurdu. gamberimizin yanında bulunan herkes, o yemekten doyuncaya kadar Peygamberimiz, Peygamberimizin Ev halkı ve Hz. Ebû Bekir, Pey-yediler (96).
Safvan b. Muattal'ın Azık Devesini Getirip Hz. Ebû Bekir'e Teslim
Etmesi:
Aradan çok geçmemişti ki, halkın ardcılığını, sevk ediciliğini ya-pan Safvan b. Muattal, azık devesini getirip Peygamberimizin çadırının önünde ındırdı.
Hz. Ebû Bekir'e Bak metaından bir şey gaybetmiş misin?» dedi. Hz. Ebû Bekir, varıp baktı. «Su içtiğimiz kabdan başka bir şey gaybetmemişiz." dedi.
Ukbe «İşte, kab, benim yanımdadır!» dedi.
di (97).
Hz. Ebû Bekir «Allâh, sana, emâneti edâ ve teslim ettirdi!» de
Sa'd b. Ubâde'nin Fedákârlık ve İyilikleri:
Allah'ın, Peygamberimize azık devesini gönderdiği sırada, Sa'd b. Ubåde ile oğlu Kays b. Sa'd b. Ubåde de, bir deveye yiyecek yükleyerek Peygamberimize teslim etmek üzre gelip çadırının kapısı önünde dur-dular.
Sa'd b. Ubåde «Yâ Resûlallah! Yiyecek devenin uşakla birlikte gaybolduğunu işittik.
İşte, şu yiyecek yüklü deve, onun yerinedir!» dedi.
Peygamberimiz «Allâh, bize, yiyecek yüklü devemizi getirdi. Siz, ar-tık, yiyecek yüklü devenizi geri götürünüz. Allâh, size, onu mübarek kılsın!
(*) Çekirdeği çıkarılmış hurma, såde yağı ve kuru yoğurtla iyice karıştırılarak ya pilan bir yemektir. (Ahmed b. Hanbel-Müsned c. 3, s. 99, Firuzabadi-Kamû-
sülmuhit c. 2, s. 217) 96) Vakıdi-Megazi c. 3, s. 1094-1095
yaptıkların yetmiyor mu? buyurdu. Ey Ebû Såbit! Medine'ye geldiğimiz gündenberi bizi ağırlamak için
Resûlüne minnetdarız! Sa'd b. Ubåde Ya Resülallah! Biz, İslâm nimetinden dolayı Allaha
Peygamberimiz «Ey Ebû Sabit! Doğru söylüyorsundur.
ve Vallahi, yâ Resülallah! Mallarımızın içinden Senin almış olduğun şeyler, bize bırakmış olduklarından daha sevgilidir!» dedi.
Felâha ve kurtuluşa ermiş olduğunu müjdelerim!
İyi ahlâk, yüce Allah'ın elindedir.
Allah, iyi ahlâkı, kime bağışlamayı dilerse, ona bağışlar.
Allâh, sana, iyi ahlâkı bağışlamış bulunuyordur.» buyurdu.
Sa'd b. Ubåde «Hamd olsun Allah'a ki O, bana, bunu yaptı.» dedi.
Såbit b. Kays «Yâ Resûlallah! Sa'd'in ev halkı cahiliye çağında da, Ulu'muz kuraklık ve kıtlık yıllarında bizim yediricilerimizdendi.» dedi.
Peygamberimiz «İnsanlar, bir takım mådenler ve cevherlerdir. Onların, cahiliye çağında iyileri, İslâmiyet çağında da, iyileridir.
buyurdu (98).
Peygamberimizin Lahy-1 Cemel'e Gelişi ve Orada Kan Aldırışı:
Peygamberimiz, Lahy-1 Cemel'e varınca, orada, ihram halinde bu-lunduğu halde (99), başındaki rahatsızlığından dolayı (100), tepesin-den kan aldırdı (101).
Lahy-1 Cemel, Mekke yolunda (102), Mekke ile Medine arasında, Sukya'ya yedi mil uzaklıkta bir yokuş, bir su kuyusudur (103).
Peygamberimizin, orada namaz kıldığı Lahy-1 Cemel Mescidi bu-lunmaktadır ki Talub'a bir mil uzaklıktadır.
Talub, ağır sulu bir kuyudur. Arc'a, on bir mil, Sükya'ya ise, ye-di mil uzaklıktadır.
Sükya'dan önce, bir mil kadar uzaklıkta Ânid, Kahha vadisi vardır ki Beni Gıfarlara aiddir.
Lahy-1 Cemel Mescidi, Sükya ile Ebvå arasındadır (104).
(98) Vakıdi-Megazi e. 3, s. 1095
(99) Malik-Muvatta' c. 1, s. 349, Vakıdi-Megazi c. 3, s. 1095, BuhariSahih c. 2, a. 214, Müslim-Sahih c. 2, s. 862-863, Ebû Davud-Sünen c. 2, s. 168 (100) Ebû Davud-Sünen c. 2, s. 168
(102) Malik-Muvatta' c. 1, s. 349
(101) Malik-Muvatta' c. 1, s. 349, Vakıdi-Megazi c. 3, s. 1005, Buharf-Sahih c. 2, s. 214, Müslim-Sahih c. 2, s. 862-863, Ebû Davud-Sünen c. 2, s. 168
3093- Benden sonra size dört fitne gelecektir. Dördüncü-sü sağırlık ve körlüktür. Bu, ümmetime öyle bir bela getirecek ki, bu bela onları yılan gibi kıvrandıracak, dine uygun olan prensip-ler inkar edilecek, uygun olmayanlar kabul görecek. Kalpleri aynı bedenlerin öldüğü gibi ölecek.
3094- Hac ile umre arasını birleştirin. (Yani birbiri ardın-ca yapın). Çünkü bunlar ömrü artırır, fakirliği giderir, günahları da demirci körüğünün demirdeki kir ve pası erittiği gibi eritirler.
٣٠٩٥ - تَابِعُوا بَيْنَ الْحَجِّ وَالْعُمْرَةِ فَإِنَّهُمَا يَنْفِيَانِ الْفَقْرَ وَالذُّنُوبَ كَمَا يَنْفِي الْكَيْرَ خُبْثِ الْحَدِيدِ وَالذَّهَبِ وَالْفِضَّةِ وَلَيْسَ لِلْحَجَّةِ الْمَبْرُورَةِ ثَوَابٌ إِلا ت حسن صحيح غريب ن حب حل عن ابن مسعود الجنة (حم وابن زنجويه
3095- Hac ile umreyi birbiri ardınca yapın. Çünkü bun-lar fakirliği giderir, günahları demirci körüğünün demir, altın, gümüş pasını eritip giderdiği gibi giderirler. Kabul olunan haccın karşılığı cennetten başkası değildir.
3097- Cennet ehlinin elbisesi, abdestin ulaştığı yerlere kadar ulaşacaktır.
۳۰۹۸- تبا لِلذَّهَبِ وَالْفِضَّةِ قِيلَ فَمَا نَدَّخِرُ قَالَ لِسَانًا ذَاكِرًا وَقَلْبًا شَاكِرًا وَزَوْجَةً تَعِينُ عَلَى الْآخِرَة" (حم عن رجل من الصحابة)
3098- "Kahrolsun altın ile gümüş"
"Peki, dünyada sahip olacağımız şey nedir öyleyse?" diye sorduklarında şu cevabı verdiler: "Zikreden bir dil, şükreden bir kalp, ahiret için sana yardımcı olacak bir hanım."
3099- Cuma günü melekler mescitlerin kapısına gönde-rilir ve onlar ilk gelenlerden başlayarak sırası ile bütün gelenleri kaydederler. Yalnız imam minbere çıktığı zaman sahifeler dürülür (artık kimseyi kaydetmezler ondan sonra).
٣١٠٠ - تَبْكِينَ أَوْ لا تَبْكِينَ مَا زَالَتِ الْمَلَائِكَةُ تُظِلُّهُ بِأَجْنِحَتِهَا حَتَّى رَفَعْتُمُوهُ" (حم خ م ن عن جابر قال لما قتل ابى جعلت عمتى تبكى فقال رسول الله صلى
الله عليه وسلم فذكره
3100- Şehit için ister ağla, ister ağlama. Siz onu kaldırın-caya kadar, melekler devamlı olarak onu kanatları ile gölgeler-ler.
Dış politikadaki dehası ile, sömürgecili ğin en azgın döneminde, üç kıt'a üzerinde. ki topraklarını korudu. Savaşa inanmazdı. İngiltere başbakanı Gladstone'un koyduğu "Haç'ın bir defa girdiği bir yere hilal av det edemez" prensibinin bütün Avrupalı lar'ca geçerli olduğunu biliyordu. Ince po-litikaya inanırdı. Diplomasiye güvenirdi. Bu nu en iyi uygulayan devlet adamlarından bi-ridir. Dehşetli bir gerçekçi idi ve hayalpe-restlikle ilgisi yoktu. Bu tutumu, Ingiltere, Fransa, Rusya'yı çok kızdırdı. Bir şey kopa-ramamanın hıncı ve çaresizliği içinde, git-tikçe daha geniş ölçüde hükümdarın şah-sını hedef aldılar. Bunu resmen yapmadı-lar. Fakat basın ve istihbarat teşkilatlarıyle
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM
YanıtlaSilELHAMDÜLİLLAH
ALLAHUEKBER
SUBHANALLAH
ALLAHÜMMESALLİALASEYYİDİNAMUHAMMED
ESTAGFİRULLAH
SALLAAHUALEYHİVESELLEM
BEŞ VAKİT NAMAZI CAMİDE KILAN BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM DEMİŞ
GİBİDİR
ÜMMETİM YILDIZLARA GİDESİYE KADAR KIYAMET KOPMAYACAKTIR
HADİS İ ŞERİF
YanıtlaSil
yuksel4 Şubat 2026 23:14
Nefsin isteklerine uymak merhametsizliği netice verir. (ML)
YanıtlaSil
yuksel4 Şubat 2026 23:10
Bir Hazinenin Anahtarı
RİSALE-İ NUR KÜLLİYATI
FİHRİST VE İNDEKSİ
İSMAİL MUTLU
İKİNCİ BASKI
YanıtlaSil
yuksel6 Mart 2026 18:57
-1929-Arapça ve Farsça dersleri okullardan kaldırıldı.
1939-Almanya'nın Polonya'ya saldırması Üzerine, II. Dunya Savaşı başlamış oldu.
1947-TBMM, Amerikan yardım anlaşmasını oy birliği ile kabul etti.
EYLUL
01
PAZARTESİ
9 1447 R.EVVEL
RUMI: 19 AĞUSTOS 1441
HIZIR: 119
tevekkül ettim
Hud Suresi: 56
BİR HADİS
Misvak kabuğu ile de olsa karnınızı doyurabilecek-seniz insanlardan bir şey istemeyin.
Taberani
İnsan küçük bir âlem olduğu gibi, âlem dahi büyük bir insandır. Bu küçük insan o büyük insanın bir fihristesi ve hülāsasıdır. İnsanda bulunan numunelerin büyük asılları, insan-ekberde
bulunacaktır. Lem'alar
YanıtlaSil
yuksel17 Mart 2026 07:59
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK ÜN GİZLİ VASİYETİ ACİKLANABİLSEYDİ TURKİYE DE Kİ TARİH DEGİSEBİLİRDİ
CENNET EHLİNİN CEMÂLULLAHI GÖRMELERİ
YanıtlaSilCennetin en ulu ni'meti, en doyulmaz lezze-ti, Rabbü'l-Izzetin Cemâlini müşâhede etmektir. Bu benzersiz kemâl sahibinin Cemâlini hiç bir yaratık tasavvur edemez. Îmân ehli, rahmet-i Rahmân'a yakın ve O'nun kerem ve inâyetine nâil olup Cennet'e girdikleri zaman Cennet mu-hafızları türlü büyükleme ve ululamalarla karşı-lar ve onlara: "(Cennetin) bekçileri (şöyle) dediler: Selâm (ve selâmet) size. Tertemiz geldiniz. Artık ebedî kalmak üzere girin bu-raya." (Zümer s. 73) diye izzet ve ikramda bulunur-lar.
Cenâb-ı Hakk da şöyle buyurur: "Selâm si ze kullarım, merhaba size îmân ehli. Siz ina-nan mü'minlersiniz. Bugün size ne korku, ne de üzüntü vardır" diye bu sevinçli müjdeyi
25 Aralık, Mevlana Takvimi
verir. Sonra Hakk Te'âlâ Hazretleri yine:
- Ey kullarım, bu gün size nimet ve ihsa-nım olacaktır. Benden ne dilerseniz dileyin size veririm, diye buyurur. Onlar da:
- Ya Rabb, tek dileğimiz Cemâlini görmek ve rızâna ermektir, derler. Hakk Teâlâ Hazretleri onlara müjde verip:
- Şimdi sevinin ben sizden râzî oldum, di-ye buyurur. Ondan sonra perdeyi kaldırıp Cen-net ehline tecelli eyler. Bütün Cennet ehli o an-da secdeye varırlar. Hakk Te'âlâ Hazretleri on-lara:
- Ey kullarım başınızı secdeden kaldırın. Burası secde yeri değildir. Ben sizi şunun için çağırdım ki, gelip Dîdârımı, Cemâlimi görüp ni'metlenesiniz, diye. Ey kullarım, siz-den öyle râzî oldum ki ebediyyen size öfkeli
olmam diye, buyurur. (İmâm-ı Kastalāni, İlâhî Rahmet Hz. Muhammed (s.a.v.), 522.s.)
ALLAH TA ÂLÂNIN CENNETTE GÖRÜLMESİ
YanıtlaSilAllâh ta'âlâ âhirette görülecektir. Mü'minler cennette Allâh ta'âlâyı aralarında bir mesafe ol-maksızın, bir şeye benzetmeyerek, keyfiyeti bi-linmeyerek, başlarının gözleriyle göreceklerdir.
Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, şu hadis-i şerîfi
ile beyân ediyor ki: "Cennet ehli, cennete girdiği nuz ki, (vereyim) artırayım." buyuracaktır. Onlar da, zaman Cenâb-ı Hakk: "-Daha bir şey istiyor musu "-Yüzlerimizi ağartıp bizi cennete koymadın mı? Bi-zi ateşten kurtarmadın mı?" cevabını verecekler. cak, artık onlara, Rabblarına bakmaktan daha Peygamberimiz (s.a.v.): "Derhal perde kaldırıla-sevimli bir şey olmayacaktır." buyurdu ve "İyi iş ve güzel amel yapanlara (ihsan mertebesine eren lere) bir de ziyâde vardır. Onların yüzlerine, ne bir toz bulaşır, ne de yüzlerini bir korluk kaplar. Onlar cennetin yârânıdırlar. Kendileri de, o cen-kerîmeyi okudu." nette ebedî kalıcıdırlar." meâlindeki âyet-i
MEVLANA TAKVİMİ - 15 Ekim
Allâh ta'âlâ, keyfiyetsiz ve teşbihsiz görülecektir kaydıyla Mücessime ve Müsebbibe fırkalarının gö-rüşlerinin aksi ifade edilmiştir.
Mesafe, uzaklık demektir. Burada mesafe keli-mesi, yön ve mekan ma'nâlarına kullanılmıştır.
Allâh ta'âlânın, âhirette, gözle bizâtihi görülmesi haktır, ma'lumdur. Akıl ile değil, nass (âyet-i kerime) ile sabittir. Tavsif bakımından da, müteşâbihâttandır. Fahru'l-İslâm Alî el-Pezdevî, Usûlü'l-Fikh adlı eserinde der ki: "Allâh ta'âlânın âhirette gözle görül-mesi, müteşâbihe apaçık bir misaldir. Bu, Kur'an'ın nassı ile sabittir. Cenâb-ı Hakk buyuruyor ki.
"Yüzler vardır ki, o gün güzelliği ile parıldar. O yüzle Rabblarına bakarlar. O, kemål sıfatı ile mevcuttur. Cenâb-ı Hakk'ın görülmesi kemål sıfatı-nın mü'mine ikramıdır. Fakat yön tesbiti mümkün değildir. İşte yön ve mekân tesbîti mümkün olmadı-ğından tavsifi müteşâbihtir. Burada müteşâbihi
kabûl etmek, hakîkî i'tikad sahipleri için gereklidir. (Fıkhı Ekber Şerhi, Çev. Ahmet Karadut, 287-289.s.)
6 HAZİRAN
YanıtlaSilALLAH'I NEDEN GÖREMEYİZ?
Allah'ı göremeyiz. Çünkü şid-deti zuhurundan gizlenmiştir. Eğer güneşi bütün gökyüzünü kuşatacak, dünyanın dört yanını saracak derecede büyütmek mümkün olsaydı, güneşi gör-memiz mümkün olmazdı. Çün kü gece ortadan kalkacağı, her
NÜKTE
Bir doktor, "Alkolsüz bira içilir mi?" diye soran hastasına, Nasreddin Hoca'nın şu fıkrası ile cevap vermiş: Adamın biri, Nasreddin Ho-ca'ya, "Tuvalette bir şey yemek caiz midir?" diye sorunca, Hoca, "Caizdir" demiş. "Ama içeride başka birşey yediğini zannederlerse,
ne diyeceksin?"
an gündüz olacağı için güneşin ne olacağını bilmemiz, ışıktan söz etmemiz de mümkün olma-yacaktı. Hem güneş, hem de ışığı şiddeti zuhurunda gizlen-miş olacaktı. Allah'ı göremeyiz. Çünkü yaratılışımız, gözlerimiz Onu görebilecek güçte değildir.
YEMEK MENÜSÜ
Yayla çorbası
Biber dolması
Makarna
◆ Salata
ÇOCUĞUNUZA İSİM
Erkek: Serkan
: Nurseli
RİSALE-İ NUR'DAN
Bir padişahın kıymettar bir hediyesini sana geti-ren bir miskin adamın ayağını öpüp hediye sa-hibini tanımamak ne de-rece belâhet ise, öyle de, zahirî mün'imleri medih ve muhabbet edip Mün'im-i Hakıkîyi unut-mak, ondan bin derece
daha belähettir.
Sözlük:
miskin: yoksul.
◆ belähet: aptallık.
◆ zahiri: görünürde.
◆ mü'nim: nimeti veren.
Kız
medih övme. 5508 1551
TAKLİDİ VE TAHKİKİ İMAN
YanıtlaSilİman zayıflık ve kuvvetlilik du-rumuna göre taklidi ve tahkiki iman olmak üzere iki kısma ayrılır.
Anadan babadan görme, kulak
tan dolma bilgilerle, işin aslını, özünü, esasını araştırmadan yapı-lan imana "taklidî iman" denir. Böyle bir iman o kadar zayıftır ki, açıkta yanan bir mumun ufak bir rüzgârla sönmesi gibi her an söne bilir. Şüpheler karşısında çabuk sarsılır, bazen bir şüpheyle söner.
"Tahkîkî iman" ise inandıkları-nın aslını, esasını, özünü bilerek, araştırarak iman etmedir. Bu iman o kadar kuvvetlidir ki, en küçük bir sarsıntıya uğramaz. Bu imanın ilme'l-yakîn, ayne'l-yakîn, hakka'l-yakın olmak üzere üç
mertebesi vardır.
İlme'l-yakîn mertebesi, öğrene-rek kesin bir şekilde iman etme-dir. Delillere dayanır, binlerce şüphe gelse yine sarsılmaz.
Ayne'l-yakin mertebesi, gözle gö-rür gibi inanmadır. Böyle bir iman sahibi kâinatı bir kitap gibi okur. Her şeyde Cenâb-ı Hakk'ın Esmâ-1 Hüsnâ'sının tecellîlerini görür.
Hakka'l-yakîn mertebesi ise, görmeden de öte bizzat yaşama mertebesidir. Böyle bir iman şüp-heler ordular şeklinde de gelse sarsılmaz, dimdik ayakta kalır.
Bu mertebelerde terakkî etme, kâinatı bir kitap gibi okutturan imanî eserleri bol bol okumak, te-fekkür etmekle mümkün olur.
7 OCAK 2020
TAKVA SAHİPLERİ İSE...
Takva sahipleri ise Cennet bahçelerinde ve pınar başlarında-dır. Rablerinin kendilerine verdiği nimetleri alırlar. Çünkü onlar bun-dan önce Allah'ı görür gibi ibadet-te bulunan kimselerdi.
Onlar geceleri pek az uyurlardı. Seher vaktinde istiğfar ederlerdi. Mallarında isteyen ve isteyeme-yen yoksullar için bir nasip vardı. Kesin olarak iman edenler için yeryüzünde nice deliller vardır. (Kâf Sûresi, 15-20)
GÜNÜN MONUSU
Sebze Çorbası Tavuk Döner * Pirinç Pilavı Ayran
ÇOCUĞUNUZA İSİM
Kız: Enise Erkek: Besim
BİR HADİS
YanıtlaSilKur'an'ı ezberleyip okuyan kişi, Allah katındaki seçkin meleklerle birlikte olacak-tır. Kur'an'ı zorlanarak da olsa devamlı okumaya çalışan kişiye ise iki kat ecir vardır. (Buhari, Tefsir, (Abese) 1)
İMAN/İSLAM / İHSAN
Bir gün Allah Resûlü (s.a.s.) ashabıyla sohbet ederken bir adam çıkageldi. Elbisesi bembeyaz, saçları simsiyahtı. Kimse onu tanımıyordu. Uzaktan gelmiş olmalıydı. Ama üzerinde hiçbir yolculuk belirtisi yoktu. Peygamberimizin yanına oturdu, "Ya Muhammed! Bana İslam'ı anlat" dedi. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: "İslam, Allah'tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed'in Allah'ın elçisi olduğuna şahitlik etmen; namazı kılman, zekâtı vermen, Ra-mazan orucunu tutman ve eğer gücün yetiyorsa haccı yerine getirmendir."
Gelen kişi, "Doğru söyledin" dedi. Ashâb, adamın hem soru sorup hem de cevabı tasdik etmesine şaşırdı. Sonra adam, "Bana imanı anlat" dedi. Peygamberimiz, "İman; Allah'a, melek-lerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe, kadere; hayır ve şerrin Allah'tan olduğuna inanmandır" şeklinde cevap verdi. Adam yine, "Doğru söyledin" diye onayladı.
Sonra da "Bana ihsanı anlat" dedi. Peygamberimiz, "İhsan, Allah'ı görüyormuşsun gibi O'na kulluk etmendir. Çünkü sen O'nu görmesen de O seni görmektedir" dedi.
Sevgili Peygamberimiz olaya şahit olan Hz. Ömer'e şöyle buyurdu: "O, Cebrail idi. Size dininizi
öğretmeye gelmişti.” (Buhârî, İmân, 37)
H (c.c) HAYAL EDİLEBİLİR Mİ?
YanıtlaSilAllah'a (c.c) vehimler (hayaller) ulaşmaz (Biz Allah'ı (c.c) hayal edemeyiz).
Birçok insan bazı şeyleri hayal eder, plan-lar ve onu gerçekleştirmeye çalışır. Ancak bazı şeyler vardır ki onlar hayal edilse bile gerçekleştirme imkânı yoktur. Bunun nedeni de mümkün olan hayaller gerçekleşir olma yanlar ise gerçekleşmez. Mesela, Bir insanın kuşlar gibi uçmak istemesi, denizin kaç yüz metre altında balıklar gibi günlerce yaşamak istemesi... Bunları gerçekleştirmenin imkânı yoktur.
Büyük bir cami yapılması isteniyorsa, önce bir proje çizilmesi gerekir. Mimar, dünyada henüz mevcut olmayan hayalindeki cami hakkında bütün detayları düşünür. Dünya'da henüz mevcut değil ama mimarın hayalinde var. Yani: "Cami'nin şu kadar penceresi olsun,
giriş kapısı şöyle olsun, otoparkı burada ol sun, havalandırması, ısıtması... vb. şeklinde" caminin planını hayalinde tasarlar.
Caminin kendisi ortada yok ama mimarın hayalinde cami ile ilgili bütün detaylar var. İşte siz veya bir mimar camiyi hayal edebilir. Böyle bir hayal çok normal bir durumdur.
Ancak Allah'ın ne zatı ne de sıfatları ha yale sığar. Bundan dolayı hiçbir vehim, hiç bir hayal Cenab-ı Hakk'ın zatını ve sıfatlarını kuşatamaz (ihata edemez).
Söz
Bazı büyük zatlar şöyle dediler:
"Hüzün, yemek yemeye engel olur. Korku, günahlara mani olur. Ümit, kulluk isteği verir. Ölüm ise insanı boş şeylerden alıkoyar."
22 Ocak 2018
VERA VE TAKVA'NIN TAMAM OLMASI İÇİN ON ŞEY
YanıtlaSilİmâm-ı Rabbânî (k.s.) Hazretleri buyuruyor ki:
"Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyurdular: 'Allâhü Teâlâ şöyle buyurdu: "Ey kulum, sana farz kıldıklarımı edâ et ki insanların en âbidi (en çok ibadet edeni) olasın. Yasak kıldıklarımdan da sakın ki insanların en verâlısı (harama düşme korkusundan dolayı şüphelilerden bile sakınanı) olasın. Sana rızık olarak verdiklerime de kanâat et, razı ol ki insanların en zengini olasın."
Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Ebû Hüreyre'ye (r.a.), "Haram ve şüphelilerden sakın ki insanların en âbidi (en çok ibadet edeni) olasın." buyurmuşlardır.
Hasan-ı Basri (rah.) demiştir ki: "Zerre kadar verâ, binlerce nafile oruç ve namazdan daha hayırlıdır."
Ebû Hüreyre (r.a.) şöyle buyurmuştur: "Yarın (Cennet'te), zühd ve verâ ehli olanlar, Allahü Teâlâya yakınlığa mazhar olacaktır."
Allâhü Teâlâ'yı bilen bir âlim (Ebu'l-Leys es-Semerkandî) dedi ki: Kişi, şu on şeyi kendisine farz görmedikçe verâ'ı (şüphelilerden sakınması) tamam olmaz:
Birincisi, dilini gıybetten muhafaza etmek,
İkincisi, (insanlarla) istihzâ ve alay etmekten uzak durmak,
Üçüncüsü, (kâmil müminler hakkında) sûizandan sakınmak,
Dördüncüsü, gözünü haramlara kapatmak,
Beşincisi, doğru sözlü olmak,
Altıncısı, kibir ve ucub (kendini beğenme) hâline düşmemek için- bütün nimet ve ihsanları Allâhü Teâlâ'dan bilmek,
Yedincisi, malını -bâtılda harcamayıp- Allâhü Teâlâ yolunda harcamak,
Sekizincisi, kendisi için makam, mevki ve büyüklük istememek,
Dokuzuncusu, namazları vaktinde ve eksiksiz kılmaya devam etmek,
Onuncusu, dâima Ehl-i Sünnet ve Cemâat yolunda devam edip ondan ayrılmamak. (Mektûbât-ı İmâm-ı Rabbânî, 2/66)
-Tasavvuf Sohbetleri-
YanıtlaSil"Nerdeyim?!"
"Câfer-i Sâdık -radiyallahu anh- Hazret-leri'ne bazı sorular sordular ve Zât-ı âlileri de suâllere şöyle cevap verdiler:
Bir insan nasıl veli olur?
- Doğarken veli olarak doğar.
- Peki veli olarak doğmadı?
İlim-irfan sahibi ola.
İlmi-irfanı da yok?
Duyar kulak ola.
Oda yok?
Gören göz ola.
Oda yok.
Ölmesi gerek o zaman." buyurdular. İnsanın şöyle bir düşünmesi lâzım;
10 Mart
"Nerdeyim!" diye... O yok, o yok... Ölüm var, o ölüme mahkûm...
Itimat edin, hep ağlanacak durumdayız.
Çünkü sonumuzu bilmiyoruz. Hep ağlana-cak durumdayız.
Cenâb-ı Fahr-i Kâinat Efendimiz;
"Eğer siz benim bildiklerimi bilmiş olsaydınız, az güler çok ağlardınız." bu-yuruyorlar. (Buhârî)
Bilmediğimiz için ağlamıyoruz, bilsek çok ağlarız.
...
"Allah'ım bizi çok şükreden, çok zik-reden, çok fikreden kullarından etsin de nankörlerden etmesin. Çok zikretmek-ten muradımız; irtibatımız O'nunla ol-sun."
TASAVVUF
YanıtlaSilNEFSİN MERTEBELERİ YEDİDİR
Merâtib-i nefs yedidir:
1) Nefs-i Emmâre: Nefs-i kâfire (kâfir olan nefis) ki, hakikati bula-mayanların nefsidir. "Ve hiye nefsü'l- kâfirîn ve'l-fâsikin (Bu, kâfir-lerin ve fâsıkların nefsidir)."
Ayet-i kerîmede Cenâb-ı Hakk, Yûsuf aleyhisselâmdan hikâyeten buyuruyor ki: "Ben nefsimi tebrie etmem (temize çıkarmam). Muhak-kak ki nefis, Rabbimin rahm'ettikleri (rahmetiyle korudukları) müs-tesna, elbette mubâlağa ile kötülüğü emredicidir!" (S. Yûsuf, 53)
2) Nefs-i Levvâme: Kabahatini anlayıp da pişman olanların ve daha iyisini yapamadığından dolayı kendini kınayanların nefsidir. "Ve hiye nefsü's-sâlihîn mine'l-mü'minin (Bu da sâlih mü'minlerin nef-sidir). "Nitekim Allah Celle Celâlühů hazretleri, "... Ve nefs-i levvâme-ye yemin ederim" (S. Kıyâme, 21) buyurmuştur.
3) Nefs-i Mülheme: Cenâb-ı Hakk'ın, takva ile fücûru kendisine ilhâm ettiği, isyan ile ibâdet arasındaki farkı idrak ettirdiği nefistir. Tarîk-ı rûhânîde olanların nefsi, Nefs-i Mülheme'dir.
Allahü Teâlâ'nın ilhâmına kavuşan bu nefisle alakalı olarak Kur'ân-Kerim'de, "Nefse ve onu tesviye buyurup, fücûrunu ve takvâsını kendisine ilhâm edene yemin olsun" (S. Şems, 8) buyurulmaktadır.
4) Nefs-i mutmainne: "Râbıta" ve "zikrullah" ile mutmain olan kim-selerin nefsidir. Füyüzât-ı İlâhiyenin nüzülü ile meydana gelen sükün ve istikrar makamı ki, buna ehlüllâhın hepsi dâhildir.
Cenâb-ı Hakk bu nefse Kur'ân-ı Kerim'de, "Ey mutmainne olan nefis!" (S. Fecr, 27) kelâmıyla hitap etmektedir.
5) Nefs-i Râzıye: Burası, Nefs-i Mutmainne'nin en a'lâ mertebesidir. Hazret-i Mevlâ'nın lütuf ve ikrâmından meydana gelen rızâ makamıdır.
Cenâb-ı Mevlâ-yi zü'l-Celâl ve'l-Kemål hazretleri, bu nefse Kur'ân-ı Kerim'de, "Rabbine dön, râzı olarak..." (S. Fecr, 28) kelâmiyle hitap etmektedir.
6) Nefs-i Merzıyye: Bu, Hazret-i Allah'a bağlıdır. "Ve ridvânün minallâh [Allah'tan büyük bir rızâľ (S. Al-i İmrân, 15) makamı ki, kulun nail olabileceği en yüksek rütbedir. "Radıyallâhü anhüm ve raduu anh [Allah onlardan râzı, onlar da Allah'tan râzı olmuşlardır) (S. Beyyine, 8) mertebesidir.
7) Nefs-i Safiye: Diğer bir tabirle, Nefs-i Zekiyye. Nefs-i Sâfiye mertebesine peygamberlerden başka hiçbir kimse çıkamaz... O, on-lara mahsus bir makamdır.
Tasavvufun Doğuşu
YanıtlaSilHz. Peygamber (sallallahu aley-hi vesellem) ve sahabilerin yaşa dıkları hayat örnek İslâm hayatı-dır. Onlar dünyaya nazaran ahi-rete öncelik veriyor, bütün davra-nışlarda Allah'ın rızasını gözetiyor-lardı. Sahabiler çeşitli eğilimlere sahipti. Bunlardan bir kısmı ilim öğrenmeye, bir kısmı dini tebliğe, bir kısmı cihada, bir kısmı yöne ticiliğe daha fazla ilgi duyarken bir kısmı ibadete daha çok önem veriyor, uhrevi kurtuluş üzerinde yoğunlaşıyorlardı. Başta ilk dört
Kaz: Betül
Erkek: Mansur
halife ve aşere-i mübeşşere olmak üzere Osman b. Maz'ûn, Mus'ab, Ammar, Habbab, Bilal, Suheyb, Selman, Ebû Zer, Mikdåd, Muaz, Ebü'd-Derda, Huzeyfe, Abdullah b. Ömer ve Abdullah b. Amr [ra-dıyallahu anhüm), åbid ve zahid olarak tanınmışlardı. Daha son-raki dönemlerde yaşayanlar her zaman bu sahabileri örnek aldılar. Tasavvuf zincirinin ilk halkaların-da sahabileri takip eden bu zatlar yer aldı. Daha sonra eklenen yeni halkalarla bu silsile günümüze ka-dar geldi.
takvim yapr
KUL HAKKI
YanıtlaSilEbu Hüreyre (r.a)'den rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Kimin üze-rinde din kardeşinin ırzı, namusu veya malıyla ilgili bir zulüm var-sa altın ve gümüşün bulunmaya-cağı kıyamet günü gelmeden ön-ce o kimseyle helalleşsin. Yoksa kendisinin salih amelleri varsa, yaptığı zulüm miktarınca sevap-larından alınır, (hak sahiblerine verilir.) Şayet iyilikleri yoksa, kendisine zulüm yaptığı kardeşi-nin günahlarından alınarak onun üzerine yükletilir." (Buhari, Mezalim,10).
Maddi veya manevi hayata yö-nelik zulüm işleyenlerin, kıyamet günü gelmeden önce tek çıkış yol-
ları vardır. O da kendilerine zulmet-tikleri kimselerle önce helalleşme-leri, sonra da tövbe etmeleridir. Bu helalleşme, şayet üzerinde maddi haklar varsa onu ödeme, dünyada üzerine düşen cezayı çekme, hak sahipleriyle helalleşme ve Allah'a tövbe etmekle mümkündür. Zira kı-yamet günü altın ve gümüşün ol-mayacağı bir hesaplaşma günüdür. O günde herkes işlediği iyi veya kö-tü amellerinin karışılığını mutlaka görecektir.
Müslüman, her çeşit zulüm ve haksızlıktan uzak durmalıdır. Bile-rek veya bilmeyerek zulüm veya haksızlık yapmış ise zulmettiği, haksızlık ettiği kişilerle mutlaka bu dünyada helalleşmelidir.
Halvet Der-Encümen
YanıtlaSilHak yolcularının mühim edeplerinden biri de "halvet der-encümen"dir. Bu Farsça ifade-nin manası, halkın arasında iken Cenâb-ı Hak ile beraber olmaktır. Buna, "zahiri halk, bâtını Hak ile olmak" da denir. Arifler bu tabirle hak yolcusunda bulunması gereken zâhir ve bâtın edeplere dikkat çekmişlerdir.
Kalbi gafletten uyandırmak, zikre alıştır-mak, gönlü bir noktaya toplamak ve nefsin afetlerinden kurtulmak için arifler çeşitli yollar seçmişlerdir. Bazıları bunun için insanlardan tamamen ayrılıp özel bir köşeye çekilmişler ve orada zikir, fikir, ilim, ibadet gibi hayırlı amel-
Kız : Hayriye
Erkek: Hayri
lerle meşgul olmuşlardır. Böylece insanlardan gelecek zararlardan korunmak istemişlerdir. Bundaki asıl hedef, kimseden zarar görmemek ve kimseye de zarar vermemektir.
Dinimizin asıl hedefine gelince, Hak rızası için halka hizmet etmek esastır. Bütün peygam-berlerin asıl vazifesi budur. Bu da ancak halkın içine girmekle mümkün olmaktadır. Fakat bu iş usulüne göre olursa faydalı olur. Yani halka hizmetten görülecek fayda da İslâm'ın emir ve yasakları, İslâm ahlâkının sınırları içinde görü-lür. Yoksa insan gaflete düşer, harama bulaşır ve zarar görür.
Lütfen takvim yapraklarını yere atmayınız!
GERÇEK TASAVVUF VE ÂDÂBI
YanıtlaSilİslam tasavvufu İslam'ın malıdır ve mutasavvıf camiası da Ehli Sünnet'in halis ve temiz bir fırkası-dır. İmâm Şârâni (k.s.), Tabakât-ı Sofiye adındaki eserinin önsözünde şöyle diyor: "Allah (c.c.) sana rahmet etsin kardeşim bil ki, tasavvuf öyle bir ilim-dir ki, Allah (c.c.)'nun velileri Kitap ve Sünnet ile amel ettikleri zaman kalpleri aydınlanır ve kalp-leri aydınlatırlar. Kim ki Kitap ve Sünnet ile amel ederse, o ilim onun kalbinde devamlı olarak parlar, hakikatler ve sırlar onun dilinden dökülür. Şeriat ulemasının ilimleriyle amel ettikleri zaman şer'i ahkamın parlaklığını gördüğü gibi. O halde tasav-amel etmesi neticesinde elde ettiği özdür." vuf, kulun şeriat ile riyasız ve nefsî hazlardan uzak
İmâm Gazâlî (k.s.)'e göre Şeriat billur vazo, menin yoludur. hakikat vazonun içindeki bal, tarîkat ise o balı ye-
Nitekim tasavvuf adı altında onu istismar eden-lerin, din adına fetva veren cahillerin durumunu
13 Şubat, Mevlâna Takvimi
belirtmek için de Abdulhalık Gücdüvâni (k.s.) Haz-retleri müritlerinden birine verdiği bir öğütte: "Cahil sofulardan uzak ol ki, onlar din yolunun hırsızları ve müslümanlığın da yol kesicileridir." buyurmuş-lardır. Civarlarına kimseleri yaklaştırmayan, hatta haram ve şüpheli şeylerle itişip kalkışıp, ekmek, para ve mürit sayısını arttırmak için yarışanlara da mutasavvıf diyebilir miyiz?
Tasavvufa intisab etmiş bazı kötü niyetli kimse-ler de selef mutasavvıfları gibi Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz'e kadar uzanan altın zincirin bir halkası olduklarını iddia ederler, ancak şer'i şerifin şartları-na ve tasavvufun adabına da riayet etmezler. Hal-buki şartlarına riayet edilmeyen hiçbir ibadet sahih ve geçerli olmaz. Sahtekar insanların kusur ve gü-nahlarıyla gerçek mutasavvıfları suçlamak, hiçbir zaman haklı ve âdil olmaz. Bu tıpkı deliyi gören bir insanın, diğer bütün insanlara deli demesine ben-zer ki bu da haklı bir karar değildir.
(Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünnet Akâidi, s. 185-186)
"Aklın başı insanlarla iyi geçinmek, iyi-kötü herkese hayır yapmaktır." (Hadis-i şerif)
YanıtlaSilALLAHIM SEN BENİ SEVİYORSUN
Z ünnûn-i Mısrî Hazretleri'nin siyahî bir câriyesi varmış. Kara-yağız bir kızcağız. Bir gece kalkmış, açmış ellerini:
"-Yâ Rabbi! Sen beni seviyorsun ya, o sevgi hatırına Sen'den istiyorum. Bana şunları şunları ikrâm et." diyormuş.
Zünnûn-i Mısrî Hazretleri bunu duymuş. Herhâlde daha Allah Dostu Zünnûn-i Mısrî olmadan önce.
"-Kızım, Allâh'ın seni sevdiğini sen nerden biliyorsun ki beni seviyorsun
Çocuklarınıza İsim
Erkek: Adem
diye iddiada bulunuyorsun?" demiş. Siyâhî câriye demiş ki:
"-Tâbi Rabbim beni seviyor. Beni se-her vaktinde, bu saatte kaldırıp da huzû-runda durduran Rabbim beni sevmez mi? Sevmeseydi kaldırmazdı. Seviyor ki beni kaldırdı, ama bak sen yatıyorsun."
Yani seni sevmediği oradan belli, be-ni sevdiği buradan belli. Zünnûn-i Mısrî vurulmuş kalmış.
Seher vakti kalkmak, inşaallah bir se-vilmenin, bir himâyenin, bir gözetilme-nin işaretidir.
Kız: Ayfer
Erkam Takvimleri Tel: (0212) 671 07
00
Saadet Asrında Tasavvuf
YanıtlaSilMürşid, mürid, tasavvuf gibi kelimeler, Peygamberimiz (sallallahu aleyhi vesellem) ve ashâb-ı kirâm zamanında yoktu. Fakat bunlarla anlatılan her şey vardı. O devirde iman, ilim, ihlas, ibadet, amel, takva, edep, hizmet, mücâhede gibi dinin bütün emirle-rinin üzerinde aynı derecede duruluyor ve gereği yapılıyordu. Her şeyden önce kalbe önem veriliyordu.
Ancak saadet asrından sonra aynı hassa-siyet gösterilemedi. Belirli vazifeler yerine getirildi, fakat birçok ilâhî emir ya ihmal ya da terkedildi. Namaz, oruç, zekât, hac
Kzı: Zarife
Erkek: Ömer
ve kurban gibi zâhirdeki ibadetlere sahip çıkıldı, fakat kalbe ait ilimler, edepler, hal ve ahlâklar ihmal edildi. Yakîn, ihlâs, huşû, huzur, zikir, murakabe gibi kalbe ait ibadet ve ahlâkların üzerinde aynı derecede durul-madı.
İşte gerçek sûfîler, kâmil mürşidler, üm-metin içine düştüğü bu boşluğu doldurmaya çalıştılar. Müslümanların zâhiri gibi bâtınını da güzelleştirmek ve İslâm'ı ihlásla, bütü-nüyle yaşatmak için gayret ettiler. Öncelikle kalbe yöneldiler, nefsin terbiyesiyle meşgul oldular. Böylece saadet asrındaki güzel kulluğun yolunu açtılar.
Lütfen takvim yapraklarını yere atmayınız!
Mesnevî'den
YanıtlaSilBir adam, bir gece, Rabb'inin adını anıyor, "Allah Allah" diyerek O'nun ismini zikrediyordu. Şeytan geldi ve ona dedi ki: "Bunca za-mandır senin 'Allah Allah' deyişine karşılık, Allah bir kerecik olsun, 'Ne istiyorsun ey kulum?' dedi mi? Sen daha ne vakte kadar böyle 'Allah Allah' deyip duracaksın? Hiç utan-man sıkılman yok mu? Sana bir cevap gelmiyor görmüyor musun?" Adamcağızın neşesi kaçtı, gönlü kı-rıldı. Rabb'ini anmaktan vazgeçti ve başını yastığa gömüp uyudu.
Rüyasında yemyeşil çayırlık çi-menlik bir yerde Hızır'ı gördü. Hızır
Kız: Azize
Erkek: Behlül
ona şöyle dedi: "Ne diye Rabb'ini vazgeçtin! Neden anmaktan
Allah'ın ismini anmaktan pişman oldun?" O şaşkın adam Hızır'a şöy-le cevap verdi: "Bunca zamandır 'Allah Allah' derim, ama bir kerecik olsun Rabbim bana cevap verme-di! Allah'ın kapısından kovulaca-ğımdan korkuyorum." Hızır dedi ki: "Senin 'Allah' deyişin, Allah'ın, 'Söyle ey kulum!' demesidir. Çünkü O'nun adını anma sevgisini kalbine koyan ve O'na yalvarma ihtiyacını sana hissettiren O'dur. Senin 'Rab-bim!' demen, O'nun 'kulum!' deme-sinden başka nedir?"
Lütfen takvim yapraklarını yere atmayınız!
ŞİİR
YanıtlaSilİNSANIN NEFSİ
Bir an gelir kabarır, atlasta dalga gibi, Muhit olur rûhuna, kırılmaz halka gibi.
Bir an gelir, durulur, soğuk bir pınar olur, Her sözü kabül eden, en kıymetli yâr olur.
Bir an gelir, ah çeker, herşey benim olsa der, Bütün dünyayı versen, nankördür daha ister.
Bir an gelir inanır, Mevlânın sözlerine, Nedâmet yaşı dolar, o âsî gözlerine.
Bir an gelir ki gürler, ufkunda şimşek çakar, Yılların mahsûlünü, tutar bir ânda yakar.
Bir an gelir, dalgasız, sessiz bir ummân olur, Bütün yaptıklarına, utanır, pişman olur.
Bir an gelir, Fir'aun, Şeddâd ve Nemrûd olur, Damarlarda dolaşan, Hannâs-ı merdûd olur.
Bir an gelir mutî'dir, herşeyi kabûl eder, Dünya gözünde olmaz, dâim ibâdet ister.
Bir an gelir, şahlanır, kükremiş arslan gibi, Yâhut kana susamış, yaralı kaplan gibi.
Bir an gelir, uslanıp bir (seng-i miheng) olur, Her arzûsu, Resûlün sözlerine denk olur.
Bir an gelir, zâlimdir, rûhu inletir zâr zâr, Kendi kötü eliyle, kendine mezar kazar.
Ey kalb, böyle bir nefse, uyarsan hâlin yaman! Onun hîlelerine, aldanma hiçbir zaman!
Tam İlmihal - Seâdet-i Ebediyye
DÜNKÜ CEVAP Bir bardak suyun üstüne, bardağın
yüzeyinden küçük ince bir kağıt konur. Bunun da üstüne ıslanmamış bir iğne konur. Kağıt bir başka iğneyle suyun içine düşürülür. İğne yüzmeye devam edecektir.
Erkek: Taha - Kız: Zehra - Yemek: Tarhana çorbası, Z. yağlı barbunya, Revani.
GÜNÜN TARİHİ
YanıtlaSilTARİHİ BİR İHÂNET
Sultan II. Abdülhamid Hâna hâl'ini tebliğ edecek heyetin seçi-minde, Ittihatçılar, ihanete varan bir hata işlediler. Seçilen heyet, Ayan meclisinden Ermeni Aram ve Bahriye Feriki Arif Hikmet, Selanik mebûsu Yahudi Emanuel Karasu ve Arnavut Esad Top-tanî'den meydana geliyordu. Ermeni Aram'ın düşmanlığı, Abdül-hamid Hânın Anadolu'da bir Ermenistan kurdurtmamış olmasıdır. Yahudi Emânuel Karasu, Türk düşmanlığı ile meşhurdur. Arnavut Esâd Toptanî pâdişahın eski yâverlerindendi. Efendisinden sonra Türkiye'ye de ihanet etmiş bir hâindir. Bu hadîseden sonra, Yıldız Sarayı İttihatçılar tarafından yağma edilmiştir. Yıldız'ın çok zengin kütüphanesi, Hafız-ı kütüp olan Sabri Bey tarafından kur-tarılmıştır. Sabri Bey, kapının önüne yatarak, askerlerin içeri gir-melerini önlemiş, böylece kütüphaneye girilememiştir.
"31 Mart Vakası'nın geniş değerlendirilmesi gereken bir olay ol-duğuna işaret eden Tarihçi Mustafa Armağan; (31 Mart Vakası) yonizmin komplike bir olayıdır. Masonlar bunu sahipleniyor." Si-diyor.
Erkek: Fevzi - Kız: Fevziye - Yemek: İşkembe çorbası, Fırında patates, Muhallebi.
HADİS
YanıtlaSilBir Müslüman bir ağaç diker de onun mahsulünden bir insan yahut hayvan yerse muhakkak o yenilen şey, ağacı diken kimse için bir sadaka olur.
(Buhârî, Edeb, 27)
VAKIF MEDENİYETTİR
Yüce dinimiz İslam'ın insanlığa hediye ettiği müesseselerden biri de vakıftır. Vakıf, sahip olduğumuz nimetleri Allah rızası için yaratılmışların istifadesine sunmaktır. Vakıf, Rabbimizin bizlere emanet olarak verdiği imkânları cennet anahtarı yapabilmenin yollarından biridir. Vakıf; insanların en hayırlısı insan-lara en yararlı olandır, anlayışına dayalı bir iyilik hareketidir. Vakıf, kesintisi olmayan bir hayır çeşmesidir. İslam dininde vakıf her daim teşvik edilmiştir. Yüce Rabbimiz "...İyilik ve takvada yardımlaşın, günah ve haksızlıkta yardım-laşmayın..." (Mâide, 5/2) buyurmaktadır. Bu hakikatin idrakinde olan ecdadımız camiler, medreseler, hastaneler, aşevleri, kütüphaneler, kervansaraylar, köp-rüler ve çeşmeler inşa etmiştir. Geçmişten günümüze vakıflar kimsesizlerin kimsesi; yetimlerin, öksüzlerin ve yaşlıların sığınağıdır. İhtiyaç sahiplerine umut, evlenecek gençlere yuva olmuştur. Tarihimizde vakıf kültürü o kadar önemsenmiştir ki, göçmen kuşlar için bile vakıflar kurulmuştur.
Ecdat gitti dünyada huzur kalmadı...
YanıtlaSilFeridun Ağabey, birkaç gün önce Osmanlı Devleti'nin kuru-luşunun 727'nci yıl dönümüydü. Asırlarca dünyanın en büyük ve en güçlü devleti olan Osman-lı İmparatorluğunun temelinin 27 Ocak 1299 tarihinde atıldığı kabul edilir. Sultan Osman'ın babası Ertuğrul Gazi'nin bir sa-vaşta Selçuklulara yardım ettiği için Bizans sınırındaki Söğüt ve Domaniç'e uç (sınır) beyi olmuş-tur. Onun oğlu Osman Bey bu topraklarda Osmanlı Devleti'ni kurmuştur. Osmanlılar asırlarca üç kıtaya hükmettiler.
Son zamanlarda basında
medyada TV'de ve internette bir tartışma aldı başını gidiyor. Bazı kesimler Osmanlıyı yerden yere vurmaya çalışıyor. Hatta o kadar ki Fatih Sultan Mehmet gibi Ka-nuni Sultan Süleyman gibi dün-yanın hayran kaldığı padişahlara bile dil uzatanlar oldu. Oysa bun-lar tarihin ne olduğunu bile bil-meyecek kadar ham kimselerdir. Tarih denildiğinde bize tarihi res-metmeye çalışanlar oldu. Biz de yıllarca resimle tarih değerlen-dirmesi yapmaya çalıştık. Oysa tarih resim değil fotoğraf gibi olmalıydı. Fotoğrafa siz müdaha-le edemezsiniz, karışamazsınız. Resmi ise istediğiniz gibi çizebi-lirsiniz. Osmanlıyı inkâr etmek Türklüğü ve Türk tarihini ve tüm geçmişimizi inkâr etmek demek-tir. Böyle düşünen bir kişinin ben Türklüğünden şüphe ederim. Dünya üzerinde nice devletler ve İmparatorluklar kurulmuş çok büyük başarılar elde etmiş sonra da tarih sahnesinden çekilmiş bir devleti karalamaya çalışmak hainlik değilse aptallığın kendisi-dir! Hatalarını, yaptığı yanlışları dile getirmek ayrı devlet olarak
kötülemek ayrıdır. Her şeyden önce Osmanlı İm-paratorluğu 622 yıl dünya üze-rinde varlığını devam ettirmiştir. Bunun ilk 300 yılı dünyanın en
büyük imparatorluğu geriye ka-lan 322 yılını da dünyanın en iyi 3 imparatorluğundan biri olarak sürdürmüştür. Osmanlı eğer bu art niyetli kimselerin sandığı gibi olsaydı bu kadar uzun süre ayakta kalabilir miydi? Ecdada düşmanlık yapmak yerine bu kadar uzun süre nasıl ayakta ka-labilmişiz önce bunu iyi okuyup anlamak lazımdır.
Osmanlı kurulduğundan ve Özellikle Balkanlara ve Avru-pa'ya geçtikten sonra gittiği yere insanlık medeniyet adalet ve doğruluk götürdü. Çünkü Osmanlı cihanşümul bir devletti. 622 yıl dünyada söz sahibi oldu dünyaya hükmetti.
Kimsenin dinine inancına karışmadı, ibadetlerini rahatça yapmasını sağladı. Fitne fesat peşinde olmadı, ayrımcılık bölü-cülük yapmadı, gayrimüsli arasında fark gözetmedi. Sade- + ce kendi tebaasıyla yetinmedi, herkesin Müslümanlarla kay-naşmasını sağladı. Darda zorda kalana, sıkışan milletlere yardım elini uzattı. Bu yardım elinden ABD Japonya bile nasibini aldı.
★★★
Osmanlı, Balkanlar'dan Kaf-kaslar'dan ve bilhassa Orta Doğu'dan çekildikten sonra bu topraklarda da huzur kalmadı, dünyada da huzur sağlanamadı. Bu sıkıntı her geçen gün artarak devam etmektedir. Dünyaya hu-zur ve adalet örneğinden başka bir şey getirmeyen ecdadımızı karalayanlara bakmak lazım. Her kabın içindeki sızar demiş-lerdir. Ben de buradan sizin aracılığınızla ecdadıma saygı göstermeyen saygısızları kını-yorum. Devletimi ve milletimi seven bir insan olarak ecdadımı da her daim saygıyla hürmetle yâd ediyorum. Mekânları cen-net olsun... Sağlık ve esenlik dileklerimle. > Aslan Torun
TARİH
YanıtlaSilENDERUN MEKTEBİ
zam, 3 Şeyhülislâm, 25 Kaptan Paşa yetişmiştir. Sokullular ve Köprülüler de bunlardandır.
Osmanlı sarayında bulu-nan bir mektepti. Buraya fethedilen yerlerden ve yur-dun her tarafından, test yapılarak, çok üstün zekâlı çocuklar alınırdı. Bu çocuk-lar, bir süre Acemi Oğlanlar Mektebi'nde yetiştirilirlerdi. Bunların da en zekilerinden 30 kişi, her sene seçilir, En-derun Mektebi'ne alınırdı. Burada yetiştirildikten sonra, vazîfe ile herhangi bir eyalete gönderilirdi. Vezir olamadıkça tekrar saraya giremezlerdi. Enderun Mek-tebi, Osmanlı Devleti'ni idare edecek devlet adamlarını yetiştiren bir yüksek mek-tepti. Buradan çok sayıda kalem ve kılıç sahibi üstün insanlar yetişmiştir.
ZEKA BULMACASI
A
B
Gördagunuz A
ve
DAIRELER
B
Enderun'dan 60 Sadra-
şekillerinde, kaçar tane daire olduğunu bula-bilecek misiniz?
(Cevabı yarın)
GÜNÜN TARİHİ
POLİS TEŞKİLATI
Osmanlı, bir devlet olarak ortaya çıktığı günden beri, güvenlik işlerine gereken önemi vermiş ve bunu sağlamak amacıyla da zamanla çeşitli adlar altında zabıta teşkilatları kurmuştur. Polis kelimesi kullanılmak suretiyle ilk polis teşkilatı, 10 Nisan 1845'te İstanbul'da kurulmuştur. O günden bugüne çeşitli sınıf ve branşlar-da hizmet gören polis teşkilatı, milletin hizmetinde yılmadan çalışan bir müessesemizdir.
Erkek: Sıddık - Kız: Sıdıka - Yemek: Yayla çorbası, Etli patates, Börek, Komposto.
"Merhametliler (var yal)... Rahman, işte onlara merhamet eder. Siz yeryüzündekilere merhamet edin ki gökyüzündeki(ler) de size merhamet etsin." (Ebû Dâvúd, Edeb, 58)
YanıtlaSilOSMANLI'DAN ZENGİN İZLER
▲ Bugüne kadar san'atta erişilmezli-ğini muhafaza eden Süleymaniye ile Mimar Sinan, mükemmel şiirleri ile Bâkî ve Fuzûlî, cihana ışık tutan fetvâları ile Kemal Paşazâde ve Ebussuûd Efendi, gönülleri ulvî bir âleme yönlendiren Sünbül Efendi, Merkez Efendi ve Yahyâ Efendi, İslâm birliği için kuzey Afrika hüküm-ranlığından ferâgat eden, Osmanlı Kaptan-ı Deryâsı olarak Akdeniz'i
Çocuklarınıza İsim
►
Erkek: Mikail Kız: Habibe
göl hâline çeviren Barbaros Hay-reddîn Paşa, o devirde çizdiği dün-yâ haritası ile keşfolunmamış yer-leri dahî gösteren Pîrî Reis, aslen, papaz yetiştirmekle meşhur bir âileden geldiği halde, İslâm vecdin-de eriyip kemâle ulaşarak devletin cihan çapındaki pâdişâhları ayarın-da idârî dirâyet ve liyâkat göstermiş olan Sokullu, imparatorluğu
(Devamı Yarın)
Takvim Yapraklarını Yere Atmayınız
"...Dua, başa gelen ve henüz gelmeyen belaya karşı fayda sağlar. Öyleyse ey Allah'ın kulları, duaya sarılın!" (Tirmizi, Deavât, 101)
YanıtlaSil(Dünden Devam)
OSMANLI'DAN ZENGİN İZLER
kemâl noktasına getiren azametli bir oluşun devâsâ şahsiyetleridir.
* Târih şâhiddir ki Osmanlı, fethet-tiği yerleri bir müstemleke, yâni sömürge olarak görmemiş, aldı-ğı vergilerden kat kat fazlasını sarfederek bütün vatan sathında müstesnâ bir hizmet icra etmiştir. Gayr-i müslimlerden alınan vergiler, onlara yapılan kamu hizmetleri ve emniyeti te'mîn hususları için kul-
Çocuklarınıza İsim
►
Erkek: Yakup Kız: Münife
lanılmıştır. Bunun aksi durumlarda ise, toplanan vergiler geri verilmiş-tir. Nitekim Ankara mağlubiyetin-den sonra Selanik'in elden çıkması üzerine oradaki gayr-i müslimlere, kendilerinden alınan vergiler iâde edilmiştir. Yine Macaristan'dan alı-nan 7 milyon akçeye mukâbil, aynı yıl oraya 21 milyon akçelik yatırım yapılması da, kâ'bına varılmaz bir insaniyettir.
Erkam Matbaası Tel: (0212) 671 07 00
KARINCAYI İNCİTMEYEN SULTAN: KANUNİ
YanıtlaSilKanuni, Dünya padişahı olma-sına rağmen din ve ilim adamları-na, hocalarına son derece nazik, şefkatli ve saygılı davranıyordu. Bu saygı, sevgi, merhamet ve insanlık, sınıf ve sıfat ayrımı yapmaksızın bütün halkını kucaklıyordu. Hatta hayvanlan, bitki ve ağaçları bile içi-ne alıyordu...
Bu konuda çok hassas ve ince fikir-liydi. Bir defasında sarayın bahçesin-deki elma ağaçlarını karıncaların sardığını gördü. Fakat bunlara doku-namadı. Hocası Zembilli Ali Efendi'nin görüş ve tavsiyesine başvurmaya da utandı.
Çareyi, sarayın bahçesindeki bir ağacın üzerine şu şiiri yazmakta
buldu. Bu şiirin, hocasına okuttu-rulmasını emretti. Şiir şöyleydi:
Ağacı eğer sarmış ise karınca
Ne lazım gelir karıncayı kırınca.
Şeyhülislâm Zembilli Ali Efendi şiiri okudu. Cevap olarak aynı in-celik ve güzellikteki şu şiiri yazdı:
Yarın Hakk'ın huzuruna varınca Süleyman'dan hakkın alır karın-ca.
Hocasının yazdığı bu şiiri oku-yan Kanuni Sultan Süleyman bah-çedeki karıncaya dokunmadı. Zaten istese de bunu yapamazdı. Dünyayı titretmesine rağmen ka-rıncayı incitemeyecek kadar şef-katliydi ve kadife gibi bir yüreği vardı.
OSMANLI ASKERİNİN BAZI VASIFLARI
YanıtlaSilOsmanlı'nın meşhur tarihçilerinden İdris-i Bitlisî, Yavuz Sultan Selim Han'ın, Mısır zaferi üzerine yazdığı ve etraftaki hükümdarlara gönderilen zafernâmesinde, Osmanlı askerinin bazı vasıflarını şöyle sıralamıştır:
Osmanlı askeri, halka iyilikle davrandıklarından, bütün insanlar, onları severler. Ónların hâli, Meryem Sûreşi'nin 96. âyet-i celîlesinde bildirildiği gibidir meâlen-: "İman edip de salih işler yapanlar var ya; Rahmân (olan Allâhü Teâlâ), bunlar için bir muhabbet verecektir (yani gönüller, onları sevecektir.)"
Hayırlı işler için bir araya gelir, yardımlaşırlar. Hadîs-i şerîfte buyurulduğu üzere, "Ruhlar, binekli askerler gibidir, ålem-i ervâhta birbirlerini hayır ehli olarak bilip tanışanlar, bu dünyaya geldiklerinde de de birbirleriyle kaynaşıp ülfet ederler. Orada birbirinden uzak düşenler ise, bu dünyada da birbirinden uzak dururlar.'
Onlar, sevdikleri kimseleri, sırf Allah için sever, sevmedikleri kimselere de sırf Allah için buğz ve düşmanlık ederler.
Din uğrunda bir cihada çağırıldıklarında, hemen ona icâbet ederler. Onların hali, Isa aleyhisselâm, "Allâh'a davette bana kim yardımcı olur?" diye sorduğunda; hemen, "Bizler, Allâh(ın dininin) yardımcılarıyız." diyen onun havârîleri gibidir. Bu itibarla da "Elbette Allâhü Teâlâ, dinine yardım edeni, muhakkak muzaffer kılacaktır." (Hac Sûresi, âyet 40) sırrına mazhar olurlar.
Her işlerinde ve hållerinde, Allah'ın rızâsını gözetirler, her işte niyetlerini hayırlı tutarlar.
Kalb-i selîm (temiz ve samimi bir kalp) sahibidirler. Kalpleri, şirk ve nifâk hastalıklarından ve bâtıl itikadlardan uzak olup Ehl-i Sünnet itikadı üzeredir.
Bir işe, cihâd ve mücâhedeye giriştiklerinde, gerekli her türlü tedbiri alırlar, neticesini de Cenâb-ı Hak'tan bekleyip ona itimat ve tevekkül ederler. Kul, tedbir eder; Mevlâ, takdir eder, derler.
Cihâd-ı asgar olan harp sahalarından döndüklerinde de cihâd-ı ekber olan, nefislerinin ıslahı ve tezkiyesi ile meşgul olurlar.
OSMANLI'DA DELİLER MUSİKİYLE TEDAVİ EDİLİRDİ
YanıtlaSilRuh ve akıl hastaları 18. yüz yıla kadar Avrupa'da "şeytanla iş-birliği yapan mel'un mahlûk" muamelesi görür, çok defa diri di-ri yakılırlardı.
Osmanlı'ya göre bu çeşit hasta-lar "meczub" idi. Allah'ın cezbesi-ne kapılmış zavallı, "Allahlık" insanlardı.
Delilere ayrı hastanelerde ba-kılırdı. Bu müesseselere "darüşşi-fa", halk arasında ise "tımarhane" denirdi. Deliler musiki ile tedavi edilirdi.
Hastalığın çeşidine göre Türk musikisi makamları kullanılırdı. Hüzzam melâl, hüzün; Sabâ ke-der, ümitsizlik; Ferahnak nėşe, ta-
biat, kır, bahar duygusunu; Segâh dini ve tasavvufi zühd zevki; Uş-şak derin aşk duygularını; Mahur sert karakteriyle canlılığı; Rast ali-cenap hislere hitap ederdi.
Hastalar yalnız musiki ile de-ğil; özel yemekler, çiçekler ve manzaralar ile de tedavi edilirdi. Özellikle kuş eti verilirdi. Her hastanın odasına iki pencere ko-nurdu. Pencereler genellikle gül bahçesine bakardı. Bu yöntemler-le meczuplar yeniden topluma kazandırılırdı.
Müzikle delileri tedavi etme metodu 1956 yılında Amerika Birleşik Devletleri'nde de uygu-lanmaya başlamıştır.
BAB-I ALİ
YanıtlaSilOsmanlı Devleti büyüdükçe sadrazamların yetki ve sorumlu lukları arttı.
Sadrazamlar Topkapı Sarayı'na yakın olması bakımından İstan-bul'un bugünkü Eminönü ilçesin-deki Cağaloğlu semtinde yaptırılan konaklarda oturmaya başladılar.
1756 yılında Sultan III. Osman tarafından bu semtte yaptırılan Sadrazamlık konağı ilk bilinen resmi nitelikteki Sadrazamlık bi-nasıdır.
İlk önceleri binaya "Paşa Kapısı" ve "Bâb-ı Asafi" deniyordu. 1808 yılında Alemdar Mustafa Paşa'nın sadrazamlığı sırasına çıkan ayak-lanma sırasında binada olan pat-
lama sonucu bina gene kül olunca, yeniden yaptırılan binaya döne-min padişahı II. Mahmut'tan do-layı Mahmud-1 Adli dendi. Bu isim zamanla Bâb-ı Adl ya da Bâb-ı Adli isimlerine, 19. yüzyılın ikinci yarı-sında da Bâb-ı Ali deyimine dön-üştü.
GÜNÜN DUASI
Allahım!
Duaların kabulünü engelleyen günahlarımı affet!
GÜNÜN YEMEĞİ
Şnitzel, Patates Salata, Ayran, Sütlaç
ÇOCUĞUNUZA İSİM
Kız: Nermin, Erkek: Üveys
1839 yılındaki yangına kadar bina hep ahşap olarak inşa edil-mişti. 1844'te bina ilk defa olarak Stefan Kalfa tarafından kargir ola-rak inşa edildi. Ve o tarihten sonra bina sadrazamın yaşadığı yer ol-maktan çıkarılarak tamamen bir devlet dairesi durumuna geldi.
O bina, daha sonra yangınlar ve tamirler sonucu değişikliklere uğ-ramakla birlikte günümüze kadar gelen binanın esasını oluşturmak-tadır.
1878'deki yangında Şura-yı Devlet Dairesi, Ahkam-ı Adliye Dairesi, Dahiliye ve Hariciye neza-retleri tamamen yandı ve yeniden inşa edildi.
Bir Devrin Sonu
YanıtlaSilOsmanlı'nın çöküşü, sadece ülke ve devletlerini kaybeden Araplara, Türklere ve diğer azınlıklara değil, bütün dünyanın be-olan bir hâdisedir. şerî, ahlâkî, sosyal ve dinî felaketine sebep
Müslümanların önce gerileyip sonra dünya liderliğinden uzaklaşmaları ve en so-nunda da dünyadaki konumlarını kaybet-meleri alelâde bir hâdise değildir. Çöken, yı-benzemez. kılan devlet veya kralların durumuna hiç
Osmanlı Cihan Devleti, müslüman Türk ler'in kurdukları en büyük İslâm Devleti'dir. Tarihçiler; Osmanlı Devleti'nin Asr-ı sa-âdet'ten sonra İslâm'ı tebliğ ve tatbik bakı-mından en büyük İslâm Devleti olduğuna kânidirler. Osmanlı Cihan Devleti, İslâm'a bağlı kaldığı ve İslâm'ı yaşadığı müddetçe hep muzaffer ve muvaffak oldu. Kanunî'den
sonra başlayan duraklama, gerileme ve çö-zülme ise 1800'lere kadar sürmüştür.
Bundan sonra Osmanlı Batı'nın etkisine girmiş tecrübesiz, dirayetsiz, liyakatsiz pa-şa ve yöneticiler Osmanlı'yı bitirmiştir. Son dönemdeki padişahların sadrazam ve ve-zirleri ya Batı hayranı, ya satılmış, ya da kendi çıkarını devletin çıkarından üstün sa-yan bir anlayışa sahipti. Batılılaşma hare-ketleri bir araç değil, amaç haline gelmişti.
Bu durum İslâm dünyası ve müslüman-lar için o kadar kötü idi ki, müslümanlar çok yara aldılar, bir daha bir araya gelmemek üzere dağıldılar. İslâm âlemi parçalanmış, başsız, lidersiz kalmıştı. Yeni kurulan Türki-ye Cumhuriyeti de İslâm dünyası ile değil,
Batı ile birleşme yolunu seçmişti. Ayet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:
"Hiçbir millet ne süresinden ileri geçebilir, ne de geri kalabilir." (Müminun: 43)
1 Kamim
Batı'nın Osmanlı Hakkındaki Önyargı ve Karalamaları
YanıtlaSilBatı'da bilim ve tarih adı altında Os-manlı'ya ve onun şahsında Türk tarihine önyargılı bir bakış ve karalama zihniyeti hakimdir. Batıcılar ve Osmanlı'nın dinî sa-mimiyetini hazmedimeyenler ise bu karala-malara dört elle sarılırlar.
"Osmanlı ailesi asil bir aile değildi, Kayı boyundan değildi.", "Osmanlılar göçebe idi, medeniyetten haberi yoktu.", "Osman-lılar ganimet için savaşan barbarlardı.", "Osmanlı ailesi alevî idi" gibi hakikatten yüzde yüz uzak, uydurma önermelerin or-talıkta dolaşmasının sebebi budur.
Osman Gazi'nin "Kayı boyundan oldu-ğu" ve "Kayı önde gelenleri tarafından fark-lı bir konuma oturtulduğu" tarihi kroniklerde yer almasına rağmen, herhangi bir delil öne sürmeden ve "bilimsel" hiçbir kaygı
gözetmeksizin- "uydurma" denilmesi buna bir örnektir.
Diğer bir yanlış ise "Avrupa merkezli" bakış açısıyla varsayımlar ortaya atmaları-dır. Avrupa'nın feodaliter kast sistemi anla-yışana göre asilzadeler çiftçilik ve çobanlık yapmaz, alt sınıf insanlarla muhatap ol-mazlar. Onlara göre "bir çiftçi, bir göçebe", "halkla birlikte oturup yemek yiyen, sürekli sıradan insanların kıyafetini giyip halkın arasına giren", ya da "marangozluk gibi "ol-madık" sanatlarla iştigâl eden" bir sultan "soylu" olamaz. Feodaliter geçmişe sahip bir Avrupalı'nın nazarında bu gibi durumlar "ahlâkî bir erdem" değil, bir "soylu" için "utanç vesîlesi"dir.
Batılıların ve yerli uzantılarının bu yak-laşımları kendi asaletsizliklerinin, kibirleri-nin delilidir ve insanlığa çektirdiklerin ezi-yetlerin arka planını gösteren "erdemsiz-lik'lerinin mühim bir göstergesidir.
9 Ekim
OSMANLI İMPARATORLUĞU
YanıtlaSilOsmanlı Devleti dünya tarihinde eşi ve emsāli görülmemiş bir yapıya sahipti. Asr saådet ve Hulefă-i raşidin devirlerinden sonra hak ve adalette çok dikkatli, İslâm ve ehl-i sünneti yaşamaya çok riâyetli idi. Dünya tarih sahnesinde müstesnâ yeri olan Osmanlı İmparatorluğu; Avrupa, As-ya ve Afrika'da İslâm dininin yayılması için büyük bir aşk ve şevkle mücadele ve mü-câhede etmiş, kuruluşundan yıkılışına ka-dar İslâmiyet'in bayraktarlığını yapmıştır. Zaten bu İmparatorluğun bu kadar muaz-zam ve muhteşem oluşu, hizmet ettiği gâ-yenin ilâhî oluşundan kaynaklanmaktadır.
Madde, makam, mevki ve nam uğruna yaşamadıkları, Allah rızâsını amaç edin-dikleri için, Allah-u Teâlâ'nın desteğini de-vamlı beraberlerinde buluyorlardı.
Bunun yanında Osmanlılar, her zaman evliyâullah hazerâtının ve hakiki ilim adamlarının duâ ve himmetlerini almaya özen göstermişlerdir. Şeyh Edebali den başlayan bu silsile Akşemseddin-kuddise sırruh Hazretleri ile doruğa çıkmış, Aziz Mahmud Hüdâî -kuddise sırruh- Hazretle ri, Yahyâ Efendi -kuddise sırruh- Hazretle ri ile devam etmiştir. Bunlar Osmanlı Dev-leti'nin bir nevi mânevî pâdişahlarıdır.
Müesseselerini, cemiyetin çeşitli ihti-yaçlarına cevap verebilecek şekilde kuran Osmanlılar; ırk ve din gözetmeksizin her muhtaca yardımda bulunmak suretiyle medeniyetin en üstün seviyesine çıkmış-lardır. Osmanlılar İslâm'ın bahşettiği ada-let, eşitlik, cesåret, hayırseverlik, merha-met, doğruluk ve dürüstlük prensipleriyle, yüzyıllarca cihâna İslâm nûrunu yaymış-lardır.
OSMANLI'DA ŞEYHÜLİSLÄMLIK MAKAMI
YanıtlaSilŞeyhülislâm, Osmanlı Devleti'nde şer'iyye mahkemeleri ile medrese ve talebelerin işlerine nezaret eden ilmiye sınıfının başı ve ulemânın reisi olan zâttır.
Osmanlı Devleti'nin kurulduğu, yeni yerlerin fethedilip, idarî taksimatının yapılmaya başlandığı günden beri bu yerlerin şer'î idaresini tanzim edecek, Müslümanların hukuku ile gayrimüslimlerin hukukunu tatbik edecek kâdılar tayin edilmiştir. Bunlara kâdı, kâdıasker denilmiştir. Harp kararı başta olmak üzere, devletin her türlü işinin yapılma izni, kâdıların vereceği fetvå ile yürütülürdü. Sultan Murad Han'ın daha o zamanlarda bile, Karamanoğlu İbrahim Bey üzerine sefere çıkmak için ulemadan fetvâ alması bunu gösterir.
"Şeyhülislâm" ünvanı, H. 4. asırda, hürmet lafzı olarak kullanılmaya başlanmıştır. Bu ünvanla birçok büyük âlim ve fakîh, şöhret bulmuştur. Şeyhülislâm tabiri, Osmanlı'nın ilk devirlerinde de resmî bir unvan değildi. O devirlerde yaşamış ve şeyhülislâm diye anılan birçok zâta, fazilet ve kemâllerine binâen öyle denilmiştir.
Yıldırım Bâyezid Han zamanında Bursa Kadılığı yapan Molla Fenârî'ye, 1424 senesinde "müftîlik" vazifesi de verilmiştir. Bundan sonra, asırlarca devam edecek olan şeyhülislâmlık makamı da böylece tesis edilmiş oldu.
Adalet, tedrisat, hukuk, şer'î hükümlerin tatbiki vazifesini üzerine alan şeyhülislâmlık müessesesinin başında bulunan şeyhülislâm, protokolde padişah ve sadrazamdan sonra gelirdi. Devlet, şeyhülislâmın vereceği fetvaya bağlı idi. Şeyhülislâm, hiç kimsenin şahsî görüşüne göre hareket etmez; Kur'ân-ı Kerîm, sünnet, icma ve kıyas ile sabit olan hükümleri söyler ve bunları tatbik ederdi.
Padişahlara kılıç kuşatma vazifesini de şeyhülislâmlar yapmışlardır. Osmanlı Devleti'nde, en uzun şeyhülislamlık yapan zât, Kanûnî Sultan Süleyman Han ve İkinci Selim Han zamanlarında bu makamda bulunmuş olan Ebussuûd Efendi'dir.
MAKALE
YanıtlaSil.....
OSMANLI DEVLETİ
Türklerin ve Müslümanların ta-rihteki bu en büyük ve en uzun ömürlü devleti Osmanlı'ya, bir asra yaklaşan bir zamandan beri, maalesef, haksız yere ağır itham ve iftiralar yapılmaktadır. Halbuki tarih, arşive dayanır. Bu sahadaki vesîkalar yeni yeni elden geçiri-lirken, yapılan asılsız ithamların elbette kıymetinin olmadığı ortaya çıkmaktadır. Yerli ve yabancı araştırmacılar, hâlâ bu cihan dev-letinin dehâsını anlamak ve isti-fade etmek için gayret sarf et-mektedirler. Arşivlerimiz, bunun için, yerlilerden çok, yabancı ilim adamları ile dolup taşmaktadır.
Dost-düşman herkesin kabul ettiği bir husustur ki; Osmanlı Devleti, İslâmiyet'in emrettiği şe-kilde, farklı din ve milletlere men-sup çeşitli unsurlar arasında sağ-lam bir ahenk tesîs etmiştir. Böy-lece geniş insan toplulukları nez-dinde sosyal adâleti kurmakla dünya tarihinde, kudretli ve ci-hânşümul bir siyasî varlık gös-termiştir. Osmanlı Devleti ve sul-tanlarının dâvâları, kendi tabirleri ile "Nizâm-ı âlem" üzerinde top-lanıyor, koca devletin hikmet-i vücudu ve cihadı da; millî, İslâmî ve insânî esaslara bağlı bulunan bir cihan hâkimiyeti düşüncesine dayanıyordu.
Bâzı televizyon ve gazetelerde, birtakım kendini bilmez ve ecdâ-dını tanımazlar tarafından haksız yere bâzı tenkidler yapılsa da, aklı başında olan yerli-yabancı herkes, Osmanlı Devletini övüyor. Dünyanın en uzun ömürlü häne-dânının ve en büyük devletlerin-den olan Osmanlı Devletinin ku-rucusu, Osmanlı sultanlarının ilki olan Sultan Birinci Osman Gâzî Hân'dır; Osmanlı Devleti'nin te-melini o atmıştır.
Bir aşîretten cihângîr bir impa-ratorluğa giden yolda, Osmanlı hânedan mensuplarının kudret kaynakları incelenecek olursa, devletin temelleri ve şaşırtıcı yük-selişi daha iyi anlaşılır. Nitekim, Fransız tarihçisi Grengur; "Bu yeni İmparatorluğun teessüsü, beşer tarihinin en büyük ve hay-rete değer vakalarından biridir." demektedir.
Mâlum olduğu üzere, dünya tarihinde, Peygamber Efendimizin "Asr-ı Saâdet"i ve "Hulefâ-i Râ-şidîn" devirlerinden sonra, hak ve adâlete riâyette en üstün se-viyeye yükselen Müslüman-Türk Devleti olan "Osmanlı Devleti", 14. asrın başından 20. asrın ilk çeyreğine kadar hüküm süren, şerefli ve en uzun ömürlü bir hâ-nedânın kurduğu devlettir.
Prof. Dr. Ramazan Ayvallı Gyürkiye 27.09.2022
Erkek: Zekeriyya - Kız: Yeşim - Yemek: Tarhana çorbası, Lahana sarması, Şekerpare.
TARİH
YanıtlaSil........... KIZIL SULTAN DEĞİL
Bütün dünyada güçlü bir yazar olarak tanınan, Yunanistan kra-liyet ailesinden Prens Michel de Grece'nin 1991 yılında bütün Batıyı ayağa kaldıran ve Avru-palıların Kızıl Sultan demekten zevk aldıkları Sultan II. Abdül-hamid Hân'ın hayatını anlatan "LE DERNIER SULTAN" (Son Sultan) isimli bir kitabı yayınlandı. Bu eserde, Osmanlı Devleti'ni yıkmak için Batının çevirdiği bazı dolaplar sergileniyor. Fran-sa'da yayınlanan L'EXPRESS ve Point de vue Images du Monde dergisinin yazarla yaptığı bir röportajdan bazı kısımlar:
"... Ben Osmanlı sanat ve me-deniyetine çok büyük hayranlık ve saygı duyuyorum. Türkiye sadece bundan ibâret, değil... Gerçekten Osmanlı Impara-torluğu'nun yıkılışına esef edi-yorum. Çünkü Osmanlı, dün-yanın bu bölgesinin dengelevici
gücüydü. İster sevinin ister se-vinmeyin, fakat kabul etmek zo-rundasınız ki, Osmanlının kay-boluşundan bu yana, Ortadoğu istikrarsızlaşmış ve hep çalkan-tılar içinde yüzegelmiştir...
Avrupa devletleri, tahtta Sultan Abdülhamid bulunduğu müd-detçe, Osmanlı İmparatorluğunu yok edemeyeceklerini anladılar. Onu devirmek için ellerinden geleni yaptılar ve tahttan indir-diler. Sultan Abdülhamid düşü-rülür düşürülmez İngiltere, petrol kuyularının üzerine atıldı... Ο devrilir devrilmez, tam bir felâket yaşandı. Osmanlı İmparatorluğu 10 ayrı din ve 50 milletin ortak-laşa yaşama temeline dayanı-yordu. Buranın dirlik ve düze-ninin bozulmasında tek sorumlu olanlar yabancı güçlerdir... Sul-tan Abdülhamid aleyhine söy-lenenlerin hepsi yalandır, hepsi uvdurmadır (10 9 1001)
TARİH SÜRGÜNDEKİ OSMANLI HANEDANI (1)
YanıtlaSilSürgüne gönderilen Osmanlı hanedânı mensupları kısa zaman içinde büyük bir sefâlete düştü. Bunlara yardım eli uzatmak isteyenler, başka engele takıldı. Hudut harici edildikleri zaman, ellerine tek gidişe mahsus pasaport ve 1000 İngiliz lirası tutarında para verilmişti. Bir müddet sonra, acı hakikat bütün çıplaklığı ile ortaya çıktı.
Hicaz Meliki Şerif Hüseyin; "Osmanlı ailesinin İslâmiyete ve Müslümanlara yaptığı hizmetler inkâr edilemez; kahramanlıkları küçük görülemez. Bu ailenin ihtiyaçlarını karşılamayı ve mâişet sıkıntısı çekmelerine mâni olmayı, İslâm kardeşliğinin bir icabı görüyoruz. Ecri büyük olan bu işe iştirak etmek isteyen mertlik erbabının, Mekke-i Mükerreme'de bulunan vekillerimize arzularını bildirmeleri lâzım gelir." diye beyannâme yayınladı. San Remo'daki Pâdişaha 2400 lira gönderdi... Ancak İngilizler, Ankara'yı küs-türmemek adına, hânedânın para sahibi olmasını istememiştir.
Haydarabad Nizamı, hanedânın hâlini öğrenince, esaslı bir yardım etmek istemiş; İngilizleri râzı edebilmek için de, Halife'nin meteliksiz ve açlıktan ölmek üzere olduğunu vurgulamıştır. Yardım için İngiliz ve Fransız hükümetine, Hindistan racalarına şehzadelerin yazdığı mektuplar, okuyanın içini parçalar...
Böylece sürgünün ilk seneleri inanılmaz sefalet içinde geçti. Sultan Vahîdeddin'in tabutuna alacaklılar haciz koy-dular. Borçları, Şerif Faysal ve Abdullah ödedi. Sultan Ha-mid'in hayattaki zevcesi, hükümete müracaat ederek, devlet reisi ve ordunun başkumandanının dulu sıfatıyla maaş talebinde bulunduysa da, reddedildi.
1931'de Halife Abdülmecid Efendi'nin kerîmesi Dürrişehvar Sultan, Haydarabad Nizamı'nın oğlu ile evlenince, hânedânın bir kısmı, biraz gün yüzü görebildi. Nizam, İngilizlerin izin verdiği limit içinde, hanedânı maaşa bağladı. II. Cihan Har-bi'nden sonra Hindistan kurulup, Nizam sürgüne çıkınca, bu da kesildi.
Adnan Menderes iktidara gelince örtülü ödenekten bâzı hânedân efradına maaş bağlattı; hanımların sürgünden dö-nüşüne izin çıkardı...
(Devamı yarın)
Erkek: Şükrü - Kız: Şükriye - Yemek: Ezogelin çorbası, Tas kebabı, Sütlaç.
TARİH SÜRGÜNDEKİ OSMANLI HÅNEDÂNI (2)
YanıtlaSilMısırlı prenslerle evlenenler de nisbi bir refaha kavuştu. Hâne-dâna en büyük iyiliği, Mısırlı Prensler Ömer Tosun ve Yusuf Kemal Paşa gösterdi. Prenses Mehveş Fâzıl, hanedânın hanım-larına 15 lira maaş bağlattı. 1952'de Mısır'da darbe oldu, prensler sürgün edildi.
Ellerine tahsisat ulaşmayanlar, çalışmak mecburiyetinde kaldı-lar. Ancak bir meslek ve kari-yerleri yoktu. Çoğu haymatlos (vatansız) olduğu için, birkaç li-san bildikleri hâlde, tahsilleri olsa bile, her mesleği icra et meleri kanunen mümkün değildi.
İsmin ve askerlik diplomasının işe yaramadığı gurbette, para getirecek tek şey, çalgıcılıktı. Nice şehzâdeler, kafelerde bir çingene gibi çalgıcılık yaparak ekmek parası temin etmeye çalıştılar. Kantarcılık, hamallik, taksi şoförlüğü, mezarlık bek-çiliği, müzede biletçilik, seyyar satıcılık, bulaşıkçılık... yaparak maişetini çıkarmaya çalışanlar çoktur. Gençler, olur olmaz ev-liliklere râzı oldu.
Bir tek Şehzâde Burhaned-din Efendi, petrol şirketinde iş bulmuş; o ve oğulları bu sa-yede müreffeh yaşamıştır.
Gece pazarlardaki çürük
meyve ve sebzeleri toplayanlar vardı. Çocukların, ayağı büyü-dükçe ayakkabılarının ucu ke-silerek idare ederlerdi.
Şehzade Ahmed Nuri Efen-di'ye, vaktiyle iyilikte bulunduğu bir Rum biraz yardım etmiştir.
Zekiye Sultan'ın Pau'da kal-dığı otel odasından, otelin sâhibi olan Ermeni ücret almamıştır.
Behiye Sultan, Kahire'de has-talanınca ilâç ve bakımını Ermeni bir kadın üstlenmiştir.
Sami Bey'e, vaktiyle İstan-bul'da yardım ettiği bir Rus pren-si el uzatmıştır.
Şehzâde Ahmed Nuri Efendi, bir parkta açlıktan ölmüş olarak bulundu.
Şehzâde Abdürrahim Efendi, sefâlete dayanamadı intihar etti.
Arife Kadriye Sultan, çok bü-yük bir sefalete düştü. Acılarına dayanabilmek için morfine alıştı ve kısa bir müddet sonra vefât etti. İki kızı yetimhaneye düştü.
Fehime Sultan, Nice'te elin-deki avucundaki bitince vereme yakalandı. Sadık bir zenci cari-yesi, geceleri sokaklarda dile-nerek efendisine bir çorba kay-natabilmişse de, Sultan hayata vedâ etmiştir.
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
Jürkiye 10.01.2022
Erkek: Selim - Kız: Selime - Yemek: Sütlü çorba, Sulu köfte, Salata, Kavun.
TARİH
YanıtlaSilSıra Padişahın Adı
........ OSMANLI PADİŞAHLARI
Baba Adı
Doğum
Taht'a Çıkış
Vefat
Yıl
1 Sultan I. Osman Gazi
Ertuğrul Gazi
1258
1299
1326 27
2 Sultan Orhan Gazi Hân
Osman Gazi
1288
1326
1359 33
3 Sultan I. Murâd-ı Hüdavendigâr
Orhan Gâzi Hân
1326
1359
1389 30
4 Sultan I. Bayezid Hân
Murâd-ı Hüdâvendigår1360
1389
1403 13
5 Sultan I. Mehmed (Çelebi) Hân
Bâyezid Hân
1389
1403
1421 8
6 Sultan II. Murad Hân
Çelebi Mehmed Hân
1404
1421
1451 29
7 Sultan II. Mehmed (Fâtih) Hân
II. Murâd Hân
1431 1431-1451
1481 31
8 Sultan II. Bayezid Hân
II. Mehmed Hân
1447
1481
1512 31
9 Sultan I. Selim (Yavuz) Hân
II. Bâyezid Hân
1470
1512
1520 8
10
Sultan I. Süleyman (Kânunī) Hân
Yavuz Selîm Hân
1495
1520
1566 46
11 Sultan II. Selim Hân
Kânunî Süleyman Hân1524
1566
1574 8
12
Sultan III. Murâd Hân
II. Selîm Hân
1546
1574
1595 20
13 Sultan III. Mehmed Hân
III. Murâd Hân
1566
1595
1603 9
14 Sultan I. Ahmed Hân
III. Mehmed Hân
1590
1603
1617 14
15 Sultan I. Mustafa Hân
III. Mehmed Hân
1591
1617-1622
1639 2
16
Sultan II. Osman (Genç) Hân
I. Ahmed Hân
1604
1618
1622
4
17 Sultan IV. Murâd Hân
1. Ahmed Hân
1612
1623
1640 16
18 Sultan İbrâhim Hân
I. Ahmed Hân
1615
1640
1648 8
19 Sultan IV. Mehmed Hân
İbrâhim Hân
1642
1648
1693
39
20 Sultan II. Süleyman Hân
İbrâhim Hân
1642
1687
1691
4
21 Sultan II. Ahmed Hân
İbrâhim Hân
1642
1691
1695
4
22
Sultan II. Mustafa Hân
IV. Mehmed Hân
1664
1695
1703 9
23 Sultan III. Ahmed Hân
IV. Mehmed Hân
1673
1703
1736 27
24 Sultan I. Mahmud Hân
II. Mustafa Hân
1696
1730
1754 24
25 Sultan III. Osman Hân
II. Mustafa Hân
1699
1754
1757 13
26 Sultan III. Mustafa Hân
III. Ahmed Hân
1717
1757
1774 16
27 Sultan I. Abdülhamid Hân
III. Ahmed Hân
1725
1774
1789 15
28 Sultan III. Selîm Hân
III. Mustafa Hân
1761
1789
1808 18
29 Sultan IV. Mustafa Hân
1. Abdülhamid Hân
1779
1807
1808 1
30 Sultan II. Mahmud Hân
I. Abdülhamid Hân
1786
1808
1839 31
31 Sultan Abdülmecid Hân
II. Mahmud Hân
1823
1839
1861 22
32 Sultan Abdülaziz Hân
II. Mahmud Hân
1830
1861
1876 15
33 Sultan V. Murad Hân (93 gün)
Abdülmecid Hân
1840
1876
1904 0
34 Sultan II. Abdülhamid Hân
Abdülmecid Hân
1842
1876
1918 33
35 Sultan Reşâd Hân
Abdülmecid Hân
1844
1909
1918 9
36 Sultan Vahideddin Hân
Abdülmecid Hân
1861
1918
1926
4
Erkek: Rasim - Kız: Nermin - Yemek: İşkembe çorbası, Fırında köfte, Kabak tatlısı,
Zamanın Kutbu
YanıtlaSilUbeydullah Ahrar (k.s.) Hazretleri'nin İstan-bul'un fethine, Ortaasya'dan tayy-i mekân ederek iştirak etmiş olduğunu, torunu Hâce Muhammed Kasım şöyle nakleder:
"Ubeydullah Ahrar Hazretleri, perşembe günü öğleden sonra aniden atının hazırlan-masını emretti. Atına binip süratle Semer-kant'tan dışarı çıktı. Talebelerine: "Siz burada oturunuz!" buyurdu. Mevlânâ Şeyh adlı bir ta-lebesi, kendisini bir müddet takip etti. Ubey-dullah Ahrar (k.s.) Hazretleri'nin, atının üze-rinde bir sağa, bir sola meylinden sonra kay-bolduğunu haber verdi. Ubeydullah Ahrâr (k.s.) Hazretleri bir müddet sonra döndü. Ta lebeleri, heyecanla bu ani yolculuğun hikme-tini sordular. O da:
'Türk Sultanı Mehmed Han, benden istiâne etti. Yardım diledi. Ben de ona yardım etme-ye gittim. Allah-u Teâlâ'nın izni ile zafer kaza-nıldı.' buyurdular."
22 Mayıs
Horasan'dan gelip İstanbul'un fethine işti-rak eden Ubeydullah Ahrâr (k.s.) Hazretle-ri'nin oğlu Hâce Abdülhâdî şöyle anlatır:
"İstanbul'a gittiğimde Sultan II. Bayezid, babam Ubeydullah Ahrâr (k.s)'ın şekil ve şe-mâlini şu şekilde tarif etti: '-Babam Fâtih an-lattı: Fethin en şiddetli zamanında Rabb'ime ilticâ ederek, zamanın kutbunun imdada ye-tişmesini istedim. Şu şu vasıfta, bir beyaz atın üzerinde karşıma geldi. '-Korkma zafer senindir!" buyurdu. O pîre: 'Küffar askeri çok fazla!" dedim. O da bana cübbesini açarak: -İçine bak!" dedi. Hayretle cübbesinin yeninin içinden sel gibi akan bir ordu gördüm. '-Bu or-du sana yardıma geldi.' dedi. Devam etti: '-Şimdi şu tepenin üzerinden üç defa kös'e tok-mak vur! Ve bütün askere hücum emrini ver!' buyurdu. Ben de aynen öyle yaptım. O pîr de, ordusu ile hücuma iştirak etti. Feth-i mü-
bin gerçekleşti."
TARİH ... OSMANLININ DÜNYA HAKİMİYETİ
YanıtlaSilOsmanlı Devleti, 623 senelik şanlı tarihi boyunca, 60 kadar ülkeyi egemenliği altına alıp, aşağıda gös-terilen sürelerde adaletle idare etmiştir:
DEVLETIN ADI... YIL
DEVLETIN ADI ... YIL
Bazı devletlerin kıyı şehirleri ve ada-larında da, değişik zamanlarda ve sü-relerle hâkimiyetler
Bulgaristan
Sırbistan.
545
İsrail
.539
Filistin
402
402
Karadağ
.539
Yemen
401
Bosna-Hersek..539
Umman 400
Hırvatistan.
.539
Katar
400
kurmuştur:
Makedonya ......539
Bahreyn
400
İtalya
Kosova...
.539
B.A.Emirlikleri. 400
Fransa
Ege adaları
541
S. Arabistan .... 399
İspanya
Romanya
490
Kuveyt
381
İngiltere
Moldova
490
Mısır... .459
Monako
Gürcistan
400
Libya
494
Hollanda
Arnavutluk
435
Sudan 397
Norveç
Slovenya
.250 Tunus 308
Almanya
Yunanistan
363
Cezayir 313
Portekiz
Ukrayna
308
Fas
50
İzlanda
Girit adası
267
Batı Sahra .50
İrlanda
Macaristan
160
Moritanya .50
Liechtenstein
Volvodina (Banat) 166
Nijer
300
Cebelitarık
Slovakya (Uyvar)..20
Çad
313
Danimarka
Polonya
25
Senegal 300
İran
Belarus
25
Nijerya 300
Hilafete bağlı Yerler
Letonya
25
Mali
.300
Hindistan,
Litvanya.
....25
Gambiya 300
Pakistan,
Ermenistan
20 Gine
300
Bangladeş,
Azerbaycan .....
25 293
Tanzanya 250
Singapur,
Kıbrıs
Kenya 350
Malezya,
Irak
402
Mozambik 150
Endonezya,
Suriye
402 Cibuti
350
Nijerya,
Lübnan
402
Somali 350
Kamerun
Ürdün
402
Eritre .350
Uganda.
Erkek: Cemil - Kız: Cemile - Yemek: Ezogelin çorbası, Fırında tavuk, Pilav, Turşu.
GÜNÜN TARİHİ
YanıtlaSilOSMANLI DEVLETİ'NİN KURULUŞU
Yüzyıllarca dünyanın en büyük ve en güçlü devleti olan Os-manlı İmparatorluğu'nun temelinin 27 Ocak 1299'da atıldığı ka-bul edilir. Sultan Ösman'ın babası Ertuğrul Gâzi, Selçuklulara büyük hizmetlerde bulunduğu için, Bizans sınırındaki Söğüt ve Domaniç'e uç (sınır) beyi olmuştu. Onun oğlu Osman Bey, bu topraklarda Osmanlı Devleti'ni kurdu.
Osman Bey'e, kayınpederi İslâm âlimi Şeyh Edebâlî hazretle-rinin, 700 yıl kadar önce söylediği sözler, hiç eskimedi:
"Ey Oğull Insanlar vardır şafak vaktinde doğar, akşam ezanında ölürler. Avun oğlum avun! Güçlüsün, kuvvetlisin, akıllısın, kelâmlısın, ama bunları nerede, nasıl kullanaca-ğını bilemezsen sabah rüzgârında savrulur gidersin.
Ofken ve nefsin bir olup aklım yener. Daima sabırlı, se-batlı ve iradene sahip olasın! Ananı, atanı say; bereket bü-yüklerle beraberdir.
Bu dünyada inancını kaybedersen, yeşilken çorak olur, çöllere dönersin. Açık sözlü ol, her sözü üstüne almal Gördün söyleme, bildin bilme! Sevildiğin yere sık gidip gelme! Kalkar muhabbetin itibar olmaz. Üç kişiye acı:
Cahiller arasındakı âlime,
Zenginken fakir düşene,
Hatırlı iken itibarını kaybedene.
Unutma ki, yüksekte yer tutanlar, aşağıdakiler kadar emni-yette değildir. Haklı olduğunda mücadeleden korkma!
Ey Oğull Beysin!
Bundan sonra öfke bize; uysallık sana!
Güceniklik bize; gönül almak sana!
Suçlamak bize; katlanmak sana!
Acizlik bize; yanılgı bize; hoşgörmek sana!
Geçimsizlikler, çatışmalar, anlaşmazlıklar bize; adalet sanal Kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize; bağışlama sana!
Ey Oğull Bundan sonra bölmek bize; bütünlemek sana! Üşengeçlik bize; uyarmak, gayretlendirmek sana!
Ey Oğull Sabretmesini bil, vaktinden önce çiçek açmaз! Şunu da unutma! İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.
Ey Oğull Yükün ağır, işin çetin, gücün kıl'a bağlı.
Allahu teâlâ yardımcın olsun...""
OSMAN GAZİ'NİN OĞLUNA VASİYETİ
YanıtlaSilOsman Gazi iyice yaşlanmıştı, âhiret yolculuğu için hazırlık yapmakla meşguldü. "En hayırlı azık, takvâdır." deyip ihlas ve takvå ile ibadetine devam etti. Dünyalıklardan yüz çevirip ihlas ve sadakat ile tâat ve ibadet edip Cenâb-1 Hakk'a yöneldi. Fânî ömrünü, bâkî hayatın tahsiline sarf eylemeye azmetti. Bir gün sıhhati bozulup bedeni zayıf düştü. Bu hâlinden anladı ki vefat vakti yakındır.
Haber gönderip oğlu Orhan Bey'i ve eşrâfı huzuruna topladı. Sonra şu nasihatlerde bulundu: "Ruhumuz gibi bu saltanat da bize Allâhü Teâlâ'nın bir emanetidir. Bunu bize sırf lütfundan ihsan eyledi. Öyleyse sen de idaresini üstlendiğin her nefsi, kendi nefsin gibi bil. Kendine münasip gördüğün şeyi Müslümanlara da lâyık gör. Dînî ve dünyevî bütün husūslarda Peygamber Efendimizin (s.a.v.) şerîati üzere hareket edesin. Dine uymayan bir sözü, kim söylerse söylesin kabul etme. Nasihatlerin en faydalısı, en güzeli ve en sade şekli, Nahl Sûresi'nin "Haberiniz olsun ki Allah, size adaleti, ihsânı (iyiliği) ve akrabaya (muhtaç oldukları şeyleri) vermeyi emrediyor ve çirkin işlerden, münkerden, azgınlıktan nehyediyor, dinleyip anlayıp tutasınız diye size vaaz ediyor (öğüt veriyor)." meâlindeki, 90. âyet-i kerîmesidir. Bu düsturla dâima amel edesin. Fesat ehline karşı dâima gazâ ve cihâdla meşgul ol! Sana ve evladına vasiyetim olsun: Dine hizmette, devamlı ve kararlı olasınız. Tâ ki; saltanatının devamına sebep ve Allâhü Teâlâ'nın yardımına vesile olsun. Ümit edilir ki evlâdımız, saltanat İle kıyamet gününe kadar İslâm'a hizmet edip fesâdı defedeler."
"Sultanlık hizmetinde, ahalinin hâlinden gâfil olmayıp kimseye zulmettirme. İslâm'a uygun olmayan örf ve bidatlerin çıkmasına ve yayılmasına aslâ fırsat vermeyesin. 'Eskiden beri âdet olagelmiştir.' diye meşrû olmayan hiçbir işi işlemeyesin. Unutma ki padişahlar, Allah'ın kanunundan önde değildir! Ardımdan ağlayıp sızlanmak yerine dâima dua ile yad edip ruhumu şad edesiniz. "Bize şehitlik devleti nasip olmadı. Ümit ederim ki Cemâl-i İlâhı ile müşerref olmak nasip ola. Vefatımdan sonra naaşımı Bursa'ya defnedersiniz."
Osman Gâzi'nin Mirası
YanıtlaSilOsman Gâzî son derece dinine bağlı, adaletli, Allah yolunda cihaddan bir an bi le geri durmayan bir mücahid idi. Onun için "Gâzilik ünvanı sultanlıktan daha değerli idi.
Zamanın velilerinden Şeyh Edebâlî kuddise sırruh- Hazretleri'nin evinde mi-safir olduğu bir gece gördüğü rüya üzeri-ne, Edebâlî -kuddise sırruh- Hazretleri Osman Gâzî'nin ve Osmanlılar'ın istik bali hakkında mühim tebşiratta bulun-muştu. Gerçekten de rüyada müjdelen-diği üzere Allah-u Teâlâ Osmanlılar'a ci-hanşümul bir devlet bahşetti. Osmanlılar, her zaman evliyâullah hazerâtının ve ha-kiki ilim adamlarının duâ ve himmetlerini almaya özen göstermişlerdir.
Osmanlılar'ın İslâm dininden feyz alıp kemâlleşen şahsi ve devlet ahlâkı fethet-
1 Matros
tikleri yerlerde yaşayan gayr-i müslim halkın şaşkınlık ve hayranlığını celbet-miştir. Kendi dindaşlarının yönetiminde bulamadıkları huzur ve sükünu Osmanlı Devleti'nin hâkimiyeti altında yakalamış-lardır. İslâm'ın bahşettiği adalet, eşitlik, cesaret, hayırseverlik, merhamet, doğru-luk ve dürüstlük prensipleriyle, yüzyıllar-ca cihâna İslâm nûrunu yaymışlardır.
Osman Gâzî'nin oğlu Orhan Gâzîye yaptığı vasiyetin bir kısmı şöyle idi: "Allah'ın buyruğundan gayrı iş iş-
lemeyesin. ... Zalim olma! Alemi ada-letle şenlendir. Cihadı terk etmeyerek beni şâd et. Ulemâya riâyet eyle ki, şe-riat işleri nizam bulsun.... Bizim mak-sadımız kuru bir kavga ve cihangirlik davası değildir. Yolumuz Allah yolu-dur. Maksadımız Allah'ın dinini yay-maktır."
BİR RÜYANIN SONU
YanıtlaSilSaltanat ve halifelik peş peşe kaldırılınca, 3 Mart 1924 tarihli kanunla hänedana mensup şehzadeler, sultanlar ve sultan çocukları ile eşleri, hayatta bulunan padişah ve şehzade zevceleri ile därnådlar olmak üzere 155 kişi vatan-daşlıktan ihraç olunarak üç gün içiride sınır dışı edildi. Kanuna dahil olmadıkları halde ebeveynleri veya çocukları ile sürgüne gitmek zorunda kalanlarla bu sayı 200'ü bulur. Sürgünde efendilerinden ayılmayan emektarlar da sayılırsa, sürgünlerin sayısı yüzlercedir. Bunların transit olarak bile ülkeden geçmesi yasaklandı. Mallarını bir yıl içinde tasfiye etmeleri, aksi takdirde hazineye kalacağı bildirildi.
Hemen hepsi vatansız, pasaportsuz olarak yaşadı. Ban-kalarda paraları, yanlarında nakitleri olmayan bu insanların çoğu, sürgünde tarifsiz sıkıntılar çekti; açlıktan ölenler bile oldu. Ama asalet ve şereflerine uygun yaşamaya çalıştılar. Geride bıraktıkları malları da şunun bunun elinde çarçur edildi. Oğuz Hân neslinden ve tarihin en eski hånedanlarından Osmanlı hånedanı böylece siyaset sahnesinden çekilmiş oldu. 1952 yılında hånedanın kadın mensuplarına, 1974
yılında da hepsine ülkeye dönme izni verildi. Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
Gürkiye
ZEKA BULMACASI.... KAO ÖÖRENCI
Sınıftaki öğrencilere toplam 737 kitap dağıtıldı. Her öğrenci eşit sayıda kitap aldığına göre sınıfta kaç öğrenci vardır? (Cevabı yarın)
GÜNÜN TARİHİ DÜNYA SU GÜNÜ
Su, her canlının en temel ihtiyacı olma ve başlıca ekonomik faaliyetlere kaynaklık etme özelliği ile, devletlerin devamlılığı için de hayati bir kaynaktır. Sosyal ve ekonomik faaliyetlerin sürmesi ve hayatın devamlılığı büyük ölçüde temiz ve yeterli su arzına sahip olmaya bağlıdır. Nüfus ve ekonomik faaliyetler arttıkça birçok ülke hızla ya su sıkıntısı çeker duruma gelmekte, yahut ekonomik gelişmeleri kısıtlanmak-tadır. Bu sebeple de su savaşları beklenmektedir.
Erkek: Rüçhan - Kız: Müjgan - İftar Yemeği: Sütlü çorba, Mantı, Kabak tatlısı.
TARİH... OSMANLIDA OKULA BAŞLAMA
YanıtlaSilAhmet Råsim, hâtıratında, okula başlama merasi-mini söyle anlatır:
"... Okula başlayacağım için evde bir basamak yükselir gibi oldum. Bana karşı herkesin davranışı değişti.
Birkaç gün sonra sandıktan bayramlık elbisem çıkartılıp giydirildi. Değerli bir lahur şal belime bağlanırken, üzerinde altın nazarlık olan fesimi de kafama geçirdiler...
Bütün ev halkı yola çıktık. Önce büyük babam ve büyük an-nemin elini öpmeye gittik. O gece orada kaldık. Ertesi gün hamama gidip, akşama kadar yıkandık.
Sabah olunca anneciğim yeniden bana yepyeni elbiseler giydirdi. Şehzade gibi oldum. Bütün okul orada idi. Hazır bir de ilâhici takımı, seven, öpen, ağlayan, duâ eden, nereden baksan yüz kişi vardı.
Beni ata bindirdiler. İlâhiler okunup âminler edilerek önce evime, oradan da okula geldik. Sınıfta, minderim konmuştu. Varıp hocamın mübârek elini öptüm, sonra da karşısında diz çöküp oturdum. İlk olarak da Elif'i öğrendim..."
ZEKA BULMACASI
BUZ YAPIŞIR MI
Buzluktan yeni çıkmış soğuk bir buz kabını tuttunuz mu? Tut-tuysanız, parmaklarınızın kaba yapıştığını farketmişsinizdir.
Acaba neden?
(Cevabı yarın)
GÜNÜN TARİHİ
IV. MURAD HÅNIN VEFATI
1609'da doğdu. 8 Şubat 1640'da vefât etti. Babası I. Ahmed Hânın Sultanahmet Câmii yanındaki türbesindedir. Kardeşi II. Osman Hân da buradadır. Yavuz Sultan Selim Hân gibi cesur idi. Annesi Mâhpeyker Kösem Sultanın yardımı ile iş başına kıymetli adamlar getirerek, ortalığı düzeltti. Memlekette birçok imar faaliyetinde bulundu. Kâbe-i Muazzama'yı tâmir ettirdi. Tütün ve enfiyeyi yasak etti. Kendisi içki içmemiştir. Avrupa ta-rihçileri bu padişaha iftira etmişlerdir. İran Şahı Abbâs, Bağdad'ı alıp, 30 bin Ehl-i sünnet Müslümanı; kadın, çocuk ayırmadan öl-dürdü. Murad Hân, bizzat giderek Bağdad'ı ve Tebriz'i geri aldı.
Erkek: Hamdi - Kız: Hamdiye - Yemek: Düğün çorbası, Türlü, Fırında makarna.
GÜNÜN TARİHİ
YanıtlaSilOSMANLI DEVLETİNİN KURULUŞU
Yüzyıllarca dünyanın en büyük ve en güçlü devleti olan Os-manlı İmparatorluğu'nun temelinin 27 Ocak 1299'da atıldığı kabul edilir. Sultan Osman'ın babası Ertuğrul Gazi, Selçuklular tarafından Söğüt ve Domaniç'e uç (sınır) beyi tâyin edilmişti. Ertuğrul Gazi vefat ettiğinde 4800 km² toprak vardı. Oğlu Osman Bey, bu topraklarda Osmanlı Devleti'ni kurdu. Bursa'nın fethinde vefât etti ve oraya defnedildi.
Osmanlı Devleti'ni kuran Osman Gâzi'nin babası Ertuğrul Bey, annesi ise Hayme Hatundur. 1258 yılında Söğüt'te doğdu. 1281 yılında 23 yaşında iken aşîretin başına geçti. Kısa zamada gerçekleştirdiği fetihlerle aşîretini beyliğe çevirdi. 45 yıl hüküm sürdü. Bursa'nın fethi sırasında vefât ederek burada Gümüşlü Kümbet denilen yere defnedildi. Orhan Beyden başka Alaaddin, Ali, Pazarlu, Çoban, Melik ve Hamid isimli oğulları ile Fatma adında bir kızı vardı.
Osman Bey orta boylu, geniş göğüslü, heybetli, cesur, cömert, tatlı dilli idi. Başına kırmızı çuhadan yapılmış Çağatay tarzında Horasan tâcı giyerdi. Eline ne geçerse fakirlere da-ğıtırdı. Ömrü boyunca devlet hazinesinden bir nesne alma-mıştır. Kendi koyunlarından hâsıl olan gelir ile geçinirdi.
Her ikindi vakti hanesindeki misafirlere ve fakirlere ziyafet verirdi. Topraklarını kuzeyde, Marmara sâhiline Sakarya nehri ağzına; güneyde, Kütahya yakınlarına kadar taşıdı. Bu hudutlar içinde; Söğüt, Eskişehir, Karacahisar, Har-mankaya, Bilecik ve Yarhisar bulunuyordu.
Gâzi Osman Bey, Selçuklulara ve İlhanlılara karşı saygısını bozmadığı gibi çevresindeki Türk beylikleri ile çatışmaktan da kaçınmıştır. O hep cihad hareketi ile meşgul olmuştur. Oğulları da hep aynı yolu takip etmişler, mecbur kalmadıkça Türk ve İslâm dünyası ile harp etmemişlerdir.
Bıraktığı devlette maddî ve mânevî temeller o kadar kuvvetliydi ki, kısa bir müddet sonra dünyanın en büyük devletleri arasına dâhil olurken, 150 yıl geçtiğinde ise süper güç hâline geldi. Anadolu beylikleri arasında en kü-çüğü olduğu hâlde, Anadolu'da Türk birliğini sağladı.
Erkek: Müfit - Kız: Maksude - Yemek: Tavuk suyu çorba, Tavuk, Pilav, Ayran.
OSMANLI'DA ADALET
YanıtlaSilİstanbul'un Fethi'nden sonra mahkûmları serbest bırakan Fâtih Sultan Mehmed Han'ın huzuruna, zindandan çıkmak istemeyen iki papaz getirilir. Bunlar, Bizans İmparatoru Konstantin'e adil ve hakka riâyetli olmasını söylediklerinden zindana atılmış, sonra da "Böyle adaletsiz bir dünyada, içerisi dışarısından daha rahat." diye hapisten çıkmamaya karar veren papazlardı.
Fâtih Sultan Mehmed Han, bu iki papaza şöyle hitap eder: "Sizlere bir teklifim var: İslâm adaletinin tatbik edildiği memleketimizi dolaşınız. Müslüman hâkimlerin ve halkın davalarını dinleyiniz. Adaletsizlik ve zulüm görürseniz hemen gelip bana bildiriniz ki kararınızda haklı olduğunuzu gösteriniz!"
Bu teklifi kabul eden iki papaz, gezdikleri yerlerden İznik'te şöyle bir hâdiseye şahit olmuşlar:
Bir Müslüman, diğer bir Müslümandan bir tarla satın almış. Ekin zamanı tarlayı sürerken sabanın ucuna bir şey takılmış, çıkarıp bakmış ki, bir küp dolusu altın...
Bunları alıp, tarlanın eski sahibine getirmiş ve "Kardeşim! Ben, senden tarlanın üstünü satın aldım, altını değil. Eğer içinde bu altınların mevcut olduğunu bilseydin, bu fiyata bana satmazdın. Al şu altınlarını!" demiş. Tarlanın eski sahibi de "Hayır, ben, sana bu tarlanın içini dışını, altını üstünü, hepsini birden sattım. Senin nasibine çıkan bu altınlara şimdi ben nasıl sahip çıkarım, bunları alamam." demiş. Mesele kâdîya intikal etmiş. İznik kâdîsı, bu iki Müslümanın hakka riâyet husûsundaki ahlâkını takdirle karşılamış ve parayı her ikisine de taksîm etmiş. Her iki Müslüman da birbirine haklarını helâl ederek ayrılmışlar.
Papazlar, daha başka yere gitmeye ihtiyaç duymadan hemen İstanbul'a dönmüşler. Sultan'ın huzuruna çıkıp, şâhit oldukları hadiseleri anlattıktan sonra, "Bütün bunlar, Müslümanlardaki din kuvvetini, Allah korkusunu gösteren çok ibretli hadiselerdir. Bundan sonra biz karar verdik. Artık zindana girmeyeceğiz. Çünkü sizde böyle adalet tatbik edildikçe, sizden olmayan Hristiyan papazların dahi
zulme uğramayacağına inanmış bulunuyoruz." dediler. Bu iki papazın, Müslüman oldukları da kaydedilen vakalar arasındadır.
Edebâlî'den Akşemseddîn'e, Akşemseddin'den Bugüne
YanıtlaSilOsmanlı Devleti'nin kuruluşundan itibâ-ren halka yol gösteren ve Edebâlî -kuddi-se sırruh- Hazretleri'nden başlayıp Ak-şemseddîn Hazretleri'ne, Akşemseddîn Hazretleri'nden de bugüne kadar devam edegelen mânevî rehberler silsilesi, dîni ve vatanı yıkmaya yeltenen ehl-i küfrün karşısında dâimâ dimdik durmuşlar ve hal-ka yaptıkları öncülükle onların tuzaklarını bozmuşlardır. Dîni ve devleti kâfirlerin çir-kin emellerinden muhafaza etmek için el-lerinden gelen her türlü fedakarlığı göste-ren bu seçkin rehberler, İslâm'ın küfre gå-lip gelmesinde ve küfür ehlinin İslâm yur-dundan defedilmesinde en büyük rolü oy-namışlardır.
Bu zevât-ı kirâm'ın hem yaşantıları, hem de icraatları sünnet-i seniyye'ye mu-
vâfıktı. Hiçbiri ahkâm-ı ilâhiyye'nin ve sün-net-i seniyye'nin dışında tek bir adım at-mamıştı. Aşık Paşazâde'nin "Tevârîh-i Al-i 'Osman"ındaki ifadesine göre, bu mânevî rehberler zincirinin ilk halkası olan "Ede-bâlî yüz yigirmi biş yaşadı ve iki 'avret aldı, biri yiğitliğünde ve biri pîrliğünde (yaşlılığında). Ve evvelki hatununun kı-zını 'Osman'a virdi." (İbn-i Kemâl, "Tevârîh-i Âl-i 'Osmân", I. Defter, s. 93)
Kemal Paşazâde'nin ifadesine göre; bu gibi zâtlar "halkun haylî i'tikâd eyledüği" kimseler olduklarından, asırlar boyunca ehl-i küfrün ve taraftarlarının sabit hedefi olmuşlar, çeşitli bahânelerle halkın onlara olan güven ve itikâdını sarsmaya çalış-mışlardır. Bu gibi kimseler bütün kâinatın idaresini elinde bulunduran ve dilediğin-den dilediği şekilde intikamını almaya kâ-dir olan Zât-ı Kibriyâ'nın dostlarına sataş-maya kalkıştıklarının farkında değillerdir!
15 Ocak
OSMANLI DEVLETİ
YanıtlaSilOndördüncü asrın başında kurulan Os-manlı Devleti dünya tarihinde eşi ve emsali görülmemiş bir yapıya sahipti. Asr-ı saådet ve Hulefa-i raşidin devirlerinden sonra hak ve adalette çok dikkatli, İslâm ve ehl-i sünne ti yaşamaya çok riayetli idi.
Dünya tarih sahnesinde yüzyıllar boyun ca hüküm sürüp, müstesna yeri olan Os manlı Devleti, Avrupa, Asya ve Afrika'da İs-lâm dininin yayılması için büyük bir aşk ve şevkle mücadele ve mücahede etmiş, kuru luşundan yıkılışına kadar İslâmiyet'in bay-raktarlığını yapmıştır. Zaten bu devletin bu kadar muazzam ve muhteşem oluşu, hizmet ettiği gayenin ilâhî oluşundan kaynaklan maktadır. Allah-u Teâlâ, Osmanlılar'dan is-lâm'ı âli kılma niyetlerini muhafaza ettikleri sürece maddi ve manevi desteğini eksik et memiştir. Başlangıçta bir beylik iken çok kısa zamanda imparatorluğa dönüşen Osmanlılar
gerek zamanının gerekse günümüzün tarih ve ilim adamlarının hayranlığını celbetmiştir. Müesseselerini, cemiyetin çeşitli ihtiyaç
larına cevap verebilecek şekilde kuran Os-manlılar, vakıflar, cami, medrese, kütüphane, han, hamam, kervansaray, çeşme, sebil, köprü, yol, sağlık, şifahane, aşhane yapmış-lar, ırk ve din gözetmeksizin her muhtaca, yardımda bulunmak sureti ile medeniyetin en üstün seviyesine çıkmışlardır.
Osmanlı Beyliği daha kuruluşundan itiba-ren adli, askeri, mali kısaca bir bütün olarak devlet teşkilatına büyük önem vermiştir. Fakat bu zahiri sebepler cihan devleti
olan Osmanlılar'ın muhteşem yükselişinin ana sebebi değildi. Osmanlılar Kur'an ve Sünnet düsturlarını ve emirlerini yerine getir-meyi toplum ve devlet olarak niyet ve hedef edinmişti. Bunun yanında her zaman evliya-ullah hazerâtının ve hakiki ilim adamlarının duâ ve himmetlerini almaya özen göstermiş-lerdi.
200000
TARİH
YanıtlaSilHazret-i Ebû Bekir'in ha-lifeliği zamanında, cihada gidecek olan İslâm Ordu su, Medine dışında top-lanmıştı. Halife onlara su konuşmayı yaptı:
"Biliniz ki; Resûlullah efendimiz şu 10 husûsu haram kılmıştır:
.... İSLÂM DEVLETİ
İhtiyarlara, körlere, hastalara dokunmayın!
ekinleri tahrip etmeyin! Ağaçları kesmeyin ve
⑥ Düşman davar ve sı-ğırlarından, yemeklik dı-şında, fazlasını kesme-yin!
Savaşta ele geçecek
Kilise ve mâbetleri yık-mayın, içindeki din adam-larına dokunmayın!
Henüz savaşa katıl-mayan çocuklara sakın dokunmayın!
Kadınları öldürmeyin, nâmus ve iffetlerine asla dokunmayın!
olan ganîmet mallarından gizlice almayın!
Zina fiilini asla irtikâb etmeyin!
Yaralı düşmanı kova-lamayın ve kaçanı da öl-dürmeyin!
Esirleri asla öldürme-vin!
OSMANLI SULTANLARININ GÜZEL VASIFLARI
YanıtlaSilOsmanlı sultanlarının güzel hasletleri pek çoktur. Onlara mahsus olan vasıflardan bazıları şunlardır:
Osmanlı sultanlarının tamamı, Ehl-i Sünnet ve Cemaat Mezhebi'ne bağlıdırlar. Onlardan kötü bir itikad naklolunmamıştır. Ayrıca onlar, itikadı bozuk kişilere itibar da etmemişlerdir.
Osmanlı sultanları, evliyâullâha ve Ehl-i Sünnet âlimlere hürmet göstermişlerdir. Kimseye zulmetmemişler, haramlarla meşgul olmamışlardır.
Osmanlı sultanları, dinin emirlerine kendileri çok bağlı oldukları gibi halkı da dinin emirlerine tam uymak ve nehiylerinden kaçınmak ile emrederlerdi. Bu zátlar, İşlerini kalp huzuru ile ve Cenâb-ı Hakk'a teveccüh ve itimad ederek yapmışlardır.
Bilhâssa Haremeyn-i Şerifeyn olmak üzere bütün beldelerin ve şehirlerin mescit ve medreselerine, hålleri kendilerine ulaşan âlimler ve salihlere, telif ve sanat sahiplerine hediye vermek ve ihsanda bulunmak husūsunda çok cömerttiler.
Osmanlı halkı, sultanlarına karşı derin bir muhabbet beslerdi. Bu sebeple dâima onları güzel vasıfları ile anarlar, onları methederlerdi. Allâhü Teâlâ, onlardan râzı olsun. Åmin.
SU TASARRUFU İÇİN BAZI TAVSİYELER
Musluklar kontrol edilmeli, su sızdıran musluk ve rezervuarlar tamir edilmelidir. Dakikada 100 damla su akıtan bir musluktan, ayda, takribî 1500 litre su israf olur.
Musluklar ihtiyaca göre mümkün olduğunca kısık bir şekilde açılmalıdır. Ucunda havalandırıcı bulunan, düşük akımlı tasarruflu musluklar kullanılmalıdır.
Dişler fırçalanırken veya tıraş olurken, musluk ihtiyaç oldukça açılmalı, devamlı açık tutulmamalıdır.
Musluktan sıcak su gelene kadar akan su, temizlik vb. başka bir işte değerlendirilmek üzere bir kaba alınmalı, boşa akıtılmamalıdır.
GÜNÜN TARİHİ
YanıtlaSilLEHİSTAN (POLONYA)
SEFERİ
Fransız yazarı Antoine Galland, (1646-1715) Sultan IV. Mehmed Hân devri hakkında bize su mâlumatı vermektedir: "7 Mayıs 1672 Cumartesi günü, Sultan IV. Mehmed, Lehistan seferine çıkmak üzere İstanbul'dan ayrıldı. Hayatımda, bundan daha güzel, daha muhteşem bir alay görmedim. Dünyanın hiçbir yerinde, bundan daha parlak, daha düzenli, daha zengin bir geçit töreni yapı-lamaz. Ordunun bizzat padi-şahın kumandası altında İstanbul'dan çıkışı, güneşin doğmasından başlayarak 5 saat sürdü. Polonya sınırına kadar olan merkezlerdeki birlikler, yolda bu orduya ka-tılacaklardı. Geçen asker ka-dar atları da muhteşemdi. İnsan hangisini seyredeceği-
ni şaşırıyordu. İlk birlikler geçtikten sonra,
" kalabalık bir Mehter Takımı yürümeye başladı. Hem Ye-niçeri adımlarıyla yürüyor, hem de çalıp söylüyorlardı. Kösler ve davullar vurduğu zaman yer yerinden oynuyor-du. Gösterdikleri ihtişam, muazzamdı. Mehter Takı-mı'ndan sonra gene, sonu gelmez gibi görünen birlikler geçmeye başladı. Seyreden-leri, hayretle karışık bir hay-ranlık içinde bırakıyorlardı...'
ZEKA BULMACASI
KAÇ İNSAN
Şekilde, kaç adet insan res-mi görülüyor? Cevabı yarın)
GÜNÜN TARİHİ
...........
HIZIR GÜNLERİ
Bir sene; Hızır Günleri (Yeşil Mevsim) ve Kasım Günleri ol-mak üzere ikiye ayrılır. Mayıs ayının 6'sında Hızır Günleri ile yaz başlar ve 186 gün sürerek 7 Kasım'da sona erer. Kasım Günleri de, Kasım ayının 8'inde başlar, Şubat ayının 29 çektiği yıllarda 180 gün, diğer yıllarda ise 179 gün sürer ve 5 Mayıs'ta sona erer. Hızır Günleri yaz, Kasım Günleri de kış devresini ifade eder.
Erkek: Mürşid - Kız: Mürşide - Yemek: Pirinç çorbası, Barbunya, Ciğerli pilav, Cacık.
TARİH ... OSMANLILARDA ZEKAT VE HAYRAT
YanıtlaSil"Türklerin riâyet ettikleri İslâ-mın beş şartının dördüncüsü zekâttır. İşte bu şart mûcibince her sene servetlerinin kırkta bi-rini fukaraya vermek mecbûriye-tindedirler. Eğer akrabaları için-de fakirler varsa onları diğerle-rine tercih ile mükelleftirler. Fa-kir yoksa zekâtlarını fakir kom-şularına ve o da yoksa önlerine gelen fukaraya verirler. Türkler bu şartın ifasında kusur etmez-ler, çünkü çok hayırseverler Din ve mezhep tefrik etmeksizin ister Müslüman, ister Hıristi-yan, ister Yahudi olsun, bütün muhtaçlara yardım ederler. Onun için Türkler arasında fuka-raya pek az tesadüf edilir. Böy-le demekle Türkleri dilencilikten meneden yegâne amilin zengin-lerinde görülen şefkat ve merha-metten ibaret olduğunu söyle-mek istemiyorum. Benim kana-atime göre, diğer birtakım se-bepler daha vardır. Meselâ; Türklerin çoğu padişahtan aylık alır, az masrafla yaşarlar, az şeyle mükellef yemek yaparlar. Meselâ; bir pilav, biraz et ve suyla muhteşem bir ziyafet çe-kerler, fakat hayrat ve hasenat-ları büyüktür. Kimisi daha ha-yattayken servetiyle fukaraya
bakar, kimisi ölürken hastane-de ler tesisi, yahut köprülerle ker-vansaraylar veyahut yol boyla-rında çeşmeler ve bunlara mü-masil şeyler inşası için muazzam sermayeler bırakır, hatta bir-çoklan da bu hayrat ve hasena-tı daha sağlıklarında yaparlar. Paralarıyla hayrat yapamayan-lar anayolların tamirinde çalışa-rak, yol boylarındaki su hazine-lerini doldurarak, sel sulannın ci-. varında durup yolculara tehlike işareti vererek kollarıyla hayır iş-lerler. Bütün bunlara mukabil katiyen para almazlar ve hatta eğer teklif edilecek olursa para için değil, fi-sebilillah çalıştıkla-rını söyleyerek reddederler..." Fransız seyyah M. de Thevenat 1665
ZEKA BULMACASI
YUMURTALAR
Bir masanın etrafında 15 çocuk ve masanın üstünde bir tabak içinde de 15 tane yumurta var. Her çocuk bi-rer yumurta aldı. Tabakta daha bir yumurta kaldı, bu mümkün mü? (Cevabı yarın)
Erkek: Nurullah - Kız: Mihriban - Yemek: Tarhana çorbası, Patlıcan oturtma, Salata..
Osmanlı Padişahları
YanıtlaSilOsmanlı Devleti'nin kuruluşundan çöküşüne kadar geçen 623 senede otuz altı padişah hükümdarlık yap-tı. Bu padişahlar, sadece Osmanlı Devleti'nin padişahı değillerdi. Aynı zamanda dokuzuncu padişah olan Yavuz Sultan Selim'in 1516 yılında halifelik unvanını almasından sonra 407 sene boyunca "müslümanların halífesi" sıfatını da taşımışlardır.
Padişahlar arasında en uzun hü-kümdarlığı kırk altı sene ile Kanûnî Sultan Süleyman, en kısa hüküm-
Kız: Remziye
Erkek: Rasim
darlığı da üç ay süre ile 5. Murad yapmıştır.
Osmanlı padişahlarının tümü, şeh-zadelik döneminde devrin ulaştığı dü zeye göre son derece iyi eğitim gör müşlerdir. Din ve fen ilimlerinde en iyi hocalardan dersler alan padişahla-rin çoğu aynı zamanda dönemlerinin önde gelen sanatkârlarından olmuş lardır. Padişahların yirmi ikisi şair, on ikisi hattat, sekizi bestekår, biri ku-yumcu, biri yay ve ok ustası, biri de marangozdu. İstisnasız hepsi sporcu ve askerdi. 4. Murad ata binme ve ağırlık kaldırmada, Sultan Abdülaziz özellikle de güreşte başarılıydılar.
Lütfen takvim yapraklarını yere atmayınız!
"Allah, yanılarak, unutarak ve zor kullanılarak yaptıklarından dolayı ümmetimi sorumlu tutmaz."
YanıtlaSilon Mice, Talk10
SADAKA TAŞI
E ski İstanbul'da yardımların göze batmadan yapılması için "sada-ka taşları kullanılırdı. Bu taşlar bir buçuk-iki metre yüksekliğinde mermer-den olurdu. Üst kısımlarının ortasına çanağa benzer bir oyuk açılır, sadaka verenler parayı buraya bırakırlardı. İki metrelik taşların yanında, tepesine rahatça ulaşıması için birkaç basamak konurdu.
Ihtiyacı olmasına rağmen dilenmek ten çekinenler gecenin geç saatlerinde
Çocuklarınıza İsim
taşın yanına gelir ama bırakılan meb-lağın tamamını değil, ihtiyaçları olduğu kadarını alırlardı. 17. yüzyıl İstanbul'u-nu anlatan bir Fransız gezgin, üzerinde para bulunan bir taşa tam bir hafta bo-yunca kimsenin gelmediğini yazmıştı.
İstanbul'un dört yerinde sadaka ta-şı vardı: Şu anda sadece birisi ayak-ta kalmış. Üsküdar'da Gülfen Hatun Camii'nin avlusunda dikili olanı, ama o da yarısından fazlası toprağa gömülü vaziyette duruyor.
Erkek: Mektum Kiz. Hüsniye
Takvim Tapraklaries Tere Atmayers
"Allah'ım! Bize dünyada da iyilik ver, âhirette de iyilik ver. Bizi cehennem azabından koru!"
YanıtlaSil(Ebû Dâvûd, Vitr, 26)
ŞEHİRLERİ HARAP ETMEDEN
Osman Gazi, Eskişehir ve Karacahisar'ı aldıktan sonra bir gün kardeşi Gündüz Bey'e:
fırsatları kaçırmayıp, harap etmeden kaleleri zapt edelim." dedi.
"- Gündüz, ne tedbir idelüm? Ne veçhile küffåra huruç idelüm? Böyle âtıl durmaktan ne faide var?" "- Imdi civarımızda olan nahiyeleri ve vilâyetleri
vuralum.
Osman Gazi öldüğü zaman, Sakarya vadisinde-ki bütün kaleler zapt edilmiş, Bursa, İznik ve İzmit de muhasara edilmişti.
Tahsin Ünal Osmanlılarda Fazilet Mücadelesi,
s. 23
"- Olmaz. Bu doğru rey değüldür. Zira civa-rımızdaki nahiyeleri ve vilâyetleri mamurdur. Buraları harap etmek olmaz. Şehrin şenliği halk iledir. Kendi elimizle, kendimizin olacak yerleri yıkıp harabezâr eylemek olmaz. Rey-i sevab bu-dur kim, çevre komşularımızla iyi geçinelim. Bi-lecik tekfuruna, ettiğimiz gibi, sonra zuhur eden
Çocuklarınıza İsim
Erkek: Abdülkerim Kız: Züleyha
Takvim Yapraklarını Yere Atmayınız
"Rızkının bollaştırılmasını, ömrünün uzamasını isteyen kimse sıla-i rahimde (akraba ziyaretinde) bulunsun." Buhâri, Edeb 12
YanıtlaSilOSMANLI'DA AİLE HAYATI
Meşhur Fransız edibi Pierre Loti, dîni, kül-türü ve ırkı başka olduğu halde İstanbul'da yaşayan Türklerin İslami nezih, ahlak ve ada-bının hayranı olmuş, daima yazılarında bu duyguları tasvir etmiştir. Der ki:
"Müslüman Türklerin hayatları, kelimenin tam manasıyla başka bir dünyadır. Dünyanın başka hiçbir evinde bir erkek, hanımına bu derece saygılı ve hayran olamaz. Bu gerçe-ğin sırrı, Türk evinin kadını tarafından hazır-lanışındadır. İddia ederek söylüyorum; bir müslüman Türkün evinde odalar bile özel ve
Çocuklarınıza İsim Erkek: Abdurrahim Kız: Samia
maksatlı bir ahengi ve döşeme üslubu ile ha-zırlanmıştır. Evin sahibesi olan kadının giyi-nişi başındaki örtüden ayaklarında bulunan nefis işlemeli kumaşlı terliklere kadar ahenk içindedir. Kadın evine o kadar düşkün, temiz-liğine o kadar meraklı, kocasının ev hasretini giderecek öylesine zeka ve eğitime sahiptir ki, evin erkeği akşamüzeri büyük bir hasretle kapıdan girer. Kadının temizliği maddi plan-da bir çiçek kadar saftır. Bu maddi temizliği, kadının ruh temizliğinden gelir. O kadın, içki,
kumar ve dış dünyayı bilmez."
Takvim Yapraklarını Yere Atmayınız
"Ben yetim ile yetim işine bakan kimseyle beraber Cennet'te şöyle bulunacağız (Peygamberimiz şehadet ve orta parmağını birbirine değdirerek göstermiştir)." Buhâri, Talak 25, Edeb 24
YanıtlaSilARTAN YEVMİYE
Bâyezid Cami-i şerîfinin inşaatında çalışan usta ve işçilerin gündeliklerinin kaçar akçe olduğu tespit edilmişti. Bun-lar her gün küplere konarak bir köşeye bırakılır, herkes de küpten kendi payına düşeni alırdı. Ancak her gün küpteki ak-çelerde bir yevmiye artmaktaydı. Bunun üzerine kimin kendi payını alıp almadığı araştırıldı ve nihayet fakir bir işçinin bu İşi yaptığı öğrenildi. Adamcağızın akşam olunca bir yolunu bulup akçesini alma-dan inşaattan ayrıldığı öğrenildi. Kendi-
Çocuklarınıza İsim
Erkek: Mahmud Sami Kız: Hilye
sine bunu niçin yaptığını sorulunca; fakir işçi, sırrının ortaya çıkmasından mahcup bir şekilde;
"- Benim malım-mülküm yok! Bu se-beple şu fânî dünyada murad ettiğim gibi maddî bir hayır yapamadığım için daima mahzunum. Hiç olmazsa bu caminin inşa-atında para almadan çalışayım da gönlü-mü ferahlatıcı bir hayır işlemiş olayım diye düşündüm..." dedi.
İşte padişahıyla, işçisiyle Osmanlı böyle
bir toplumdu.
Takvim Yapraklarını
Yere Atmayınız
"İnsanlara en güzel şekilde muamele et." Tirmizi, Birr 55
YanıtlaSilİRLANDA'YA UZANAN YARDIM
1923'te Lozan'da Türkiye ile alakalı müzakereler yapılırken Yahya Kemal de oradadır. Avrupalı bütün delege ve temsilciler Türkiye aleyhine oy verirken, sadece İrlandalı temsilci her oylamada lehimize parmak kaldırır. Bu durum Yahya Kemal'in dikkatini çeker. Bir fırsatını bulup;
"-Herkes bizim aleyhimizdeyken, siz her sefe-rinde lehimize oy kullaniyorsunuz. Bunun sebebi nedir?" diye sorar. İrlandalı temsilci;
"-Böyle yapmaya mecburum. Benim gibi her Irlandalı da buna mecburdur. Biz 1845-1852 yıl ları arasında açlık ve kıtlıktan kırılıp, ölümle bo-ğuşurken Avrupalılardan hiçbir yardım ve destek görmedik. Ama sizin atalarınız Osmanlılar, yardım
Çocuklarınıza İsim Erkek: Üftade Kız: Mevhibe
olarak bize hem para hem de gemiler dolusu erzak gönderdi. Bu yardım çok sayıda İrlandalının hayatta kalmasına vesile oldu. O zor günlerde bize insanca, dostça uzanan eli asla unutamayız. Siz her zaman desteklenmeye lâyık bir milletsiniz; bunu fazlasıyla hak ediyorsunuz!" diye cevap verir.
Gerçekten de Sultan Abdülmecid; kıtlık feläketini duyduğunda, bin pound nakdi yardım gönderir. Fa-kat bununla yetinmez. Mayıs 1847'de gıda madde-si ve tohum yüklettiği beş gemiyi gizlice İrlanda'ya gönderir. İngiliz donanmasının engellemelerine rağmen bu beş gemi Drogheda Limanı'na yükünü indirerek nüfusunun dörtte birini kıtlığa feda eden İrlanda halkına unutulmaz bir iyilikte bulunur.
Altınoluk Dergisi Tel: (0212) 671 0700
"Biriniz bir şey içerken içtiği kabın içine nefes vermesin." (Müslim, Tahåret, 63)
YanıtlaSilOSMANLI'DA ŞEHİRLEŞME
Osmanlı Devleti'ndeki inşaat işlerinden en üst düzeyde sorumlu teşkilat Hassa Mimarları Ocağı'ydı.
Osmanlı mimarları inşa edecekleri binalar için önceden bir plan hazırlarlardı. Buna, plan veya kroki tabirleri yerine Osmanlı mimari terminolojisinde "re-sim ve tasvir" denilirdi.
Mimari tayin gerekçelerinde istenen mesleki va-sıflardan biri de resim veya tasvirde maharet sahibi olunması idi. Mimarbaşı veya hassa mimarlarından bi alındıktan sonra Divan-ı Hümayun'da tetkik edi-birisi tarafından hazırlanan planlar, padişahın tasvi-lir ve uygun görüldüğü bir hükümle mimarbaşına bildirilirdi.
İstanbul'daki evlerin yapılış tarzı da kanunlarla
Çocuklarınıza İsim
Erkek: Hamdi Kız: Meysûre
belirlenmişti. Ana caddeleri daraltacağı ve yangın-ların yayılmasını kolaylaştıracağı için evlerin önüne onsekiz parmağı aşan şahnişin çıkartılmasına, çardak ve dükkân yapılmasına veya üzerlerine tahtopus in-şasına izin verilmiyordu. Yeni yapılan binaların kargir (taş) olması, saçakların tuğla ve kiremitten yapılma-sı, ahşap yapılmaması emrediliyordu. Ayrıca Müslü-man ve gayrı müslim evlerinin yüksekliği de farklı idi. Müslüman evlerinin 12, gayrı müslim evlerinin 9 zira yüksekliğinde yapılması müslüman evlerinin 3, gayrı müslim evlerinin 2 kattan fazla olmaması ve gayri müslimlerin cami civarında ev yapmamaları, eğer önceden yapmış iseler Müslümanlara satmaları kanun icabı idi.
Fatma Afyoncu, Hassa Mimarlar Ocağı
Takvim Yapraklarını Yere Atmayınız
"İnsanlar nazarında kişiyi yücelten malı ise de Allah katında onu yücelten takvasıdır."
YanıtlaSilTirmizi, Tefsiru'l-Kur'ân, 49
AHİLİK VE TİCARET AHLÂKI
Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde Ahilik ör-gütleri, "Bol, kaliteli, ucuz üretim, tüketici hakla-rı ve tüketicilerin korunması" felsefesini düstur edinmiştir. Ahi esnafında "Müşteri velinimettir".
Örneğin Pabuççular Loncası tarafından gerçekleş-tirilen, kalitesiz pabuç yapan ustanın "Pabucunu dama atma" eylemiyle bir yandan tüketici koru-nurken öte yandan meslek ve sanatta kalitesiz mala cevaz verilmesi ve haksız rekabet önlenmiş-tir. Yine Osmanlılar zamanında kurulan "İhtisap Ağalığı" kuruluşu da pazar denetimi yoluyla aynı işlevi gerçekleştirmeyi amaçlamaktadır.
Selçuklu ve Osmanlı'daki Ahi Birlikleri ve Lonca sistemleri İslam iş ahlakının ve tüketiciyi koruma
Çocuklarınıza İsim
Erkek:
Sadri Kız:
Kadriye
duyarlılığının somut uygulamalarını yansıtmışlar-dır. 17. yüzyıldan kalma Denizli
Babadağlılar Çarşısı'nın kapısındaki şu dizeler-de esnaf şöyle uyarılmaktadır:
"Sevgi göster herkese ha!
Selamdan kaçınma sakın
İnsanları ayırma ha!
Hepsine adil ver hakkın Niyetin iyi olsun ha!
Her şeyin gerçeğin söyle
Hayırlıdan ayrılma ha!
İyi belle unutma ha!
Önce hizmet sonra sensin."
Ferda Hekimci, Sürdürülebilirliğin Tüketim Boyutu, sh. 15
Altınoluk Dergisi Tel: (0212) 671 07 00
"İnsan, dostunun yaşayış tarzından etkilenir. O halde her biriniz dost edineceği kişiye
YanıtlaSildikkat etsin!" (Tirmizi, Zühd, 45)
İHSAN KABUL EDEMEM!
Sultan Vahîdeddin Han, İtalya'ya sürgün gittiği zaman, San Remo'da kiralık bir villåda kalmaya başladı. Oradayken Kral Emanuel, Vahîdeddin Han'a bir yaver gönderip;
"Ülkenin muhtelif yerlerinde saraylarım vardır. Nerede oturmak istiyorsa emrine âmâdedir. Kendisine aylık belli bir miktar liret tahsis edilmiştir." diye haber gönderdi.
Sultan Vahîdeddin bunların hiçbirisini kabul etmedi.
Yaveri Miralay Fahri ENGİN o sırada tercümanlık yapıyordu;
"-Efendim bu kadar ikramı reddediyorsunuz. Herhâlde mutfağınızda kuru soğan bile olmadığını bilmiyorsunuz!." dedi.
Bunun üzerine Sultan Vahîdeddin;
"-Fahri Bey, maiyyetimde bulunmaya mecbur değilsiniz. Zor geliyorsa ayrılınız. Ben müslümanların halîfesi sıfatıyla bir gayr-i müslim hükümdarın ihsanını kabul edemem!"
dedi.
Erkek: Fevzi Kız: Meryem
Çocuklarınıza İsim
Erkam Matbaası Tel: (0212)
GÜNÜN
YanıtlaSilDUASI
"(Allah'ım!) Zenginlikle imtihan edilmenin kötülüğünden sana sığınırım. Fakirlikle imtihan edilmenin kötülüğünden de sana sığınırım." (Buhârî, Deavât, 39)
PADİŞAHIN HUZURUNDA İLMÎ MÜZAKERE: HUZUR DERSLERİ
Osmanlı Devleti'nde padişahın huzurunda bir usul çerçevesinde yapılan ilmi müzakerelere huzur dersleri adı verilir. Padişah hu-zurunda ilmi müzakere geleneği Osman Gazi dönemiyle başlasa da, huzur derslerinin düzenli bir ilmî faaliyete dönüşmesi 18. yüz yılda Sultan III. Ahmed zamanında gerçekleşmiştir.
Özgür ilim ortamını teşvik etmek, ilim adamlarına gereken saygıyı gös-termek amacıyla tertip edilen hu-zur dersleri, Ramazan ayının belirli günlerinde, padişahın uygun gör-düğü yerde yapılırdı. Katılımcılar; padişah, dersi arz eden (mukarrir),
ona soru soranlar (muhataplar) ve dinleyicilerden oluşuyordu. Der-sin bütün katılımcıları önceden belirlenir, padişah dâhil herkes dersi minderler üzerinde yerde oturarak dinlerlerdi.
Huzur dersleri mukarririn ön-ceden belirlenen bir ayeti tefsir et-mesiyle başlar, ardından muhatap olarak katılanlar, mukarrire sorular yöneltirlerdi. Herkes kıdem ve liya-kat sırasına göre konuşma hakkına sahip olur, gündeme gelen soru ve itirazlarla özgür bir ilmî tartışma ortamı oluşurdu. Dersin sonunda mukarrir ve muhataplara padişahın ihsanları sunulurdu.
SÖZÜN ÖZÜ
Talebe, hakikatler olan bir mesleğin insanıdır, mekteplerin diploma müşterisi ve istikbalin mevki dilencisi değil.
peşinde koşmayı
meslek edinen
insandır, gayesi manevî olgunlaşma
Nurettin Topçu
GÜNÜN "Ey gökleri ve yeri yaratan! Dünyada da ahirette de beni DUASI yöneten, himaye eden sensin." (Yūsuf, 12/101)
YanıtlaSilOSMANLI DEVLETİ
Malazgirt Savaşı ile milletimize kapısı açılan Anadolu ve Batı coğ-rafyası, İslam dünyasının liderliğini elinde tutan Selçuklu Devleti'nin zayıflamasıyla elimizden çıkma tehlikesiyle karşı karşıya gelmiş ti. İşte böyle bir ortamda Osmanlı Devleti kuruldu. Osmanlı Devle-ti'nin kurulması, İslam dünyasında yeni bir diriliş oldu. Osmanlının üstlendiği bu misyon çok geniş bir alanda uzun bir süre, tam altı asır devam etti. Tarihte bu kadar uzun ömürlü başka bir devlet bulunma-maktadır.
Yapısı ve kurumları bakımından da göz kamaştırıcı bir tabloya ka-
vuşan Osmanlı Devleti, Bosna'dan Yemen'e, Kafkasya'dan Kırım'a ka-dar, farklı iklimlerdeki farklı insan yapılarına hakim olmuş, bununla birlikte bu toplumlara din hürriyeti sağlamış ve toplumsal örgütlen-meleri yönünde müsamaha gös-termiştir.
Din ve inanca asla baskı yapma-mıştır. Eğer Osmanlılar, insanları kılıç zoru ve ateşte yakma korku-suyla kendi dinlerine kazandırma düşüncesinde olsalardı, Batı'nın, Avrupa'nın dinî ve sosyal coğrafyası bugünkünden çok farklı olurdu.
SÖZÜN ÖZÜ
Ferman çıkar,dal
kılıçlar takınır, Meydanlarda Rabbe
dua okunur,
Gölgemizden bütün
cihan sakınır, Kosovalar, Plevneler bizsizdir,
Yosun tutmuş camilerim ıssızdır, Boynu bükük
minareler öksüzdür, Açmaz olmuş
Kızanlığın gülleri, Biz neyledik o koskoca elleri?..
Osman Yüksel Serdengeçti
'Kültür'deki eksiklik kolay kapanmıyor
YanıtlaSilİstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür Dairesi Başkanı Abdurrahman Şen, Kadın ve Demokrasi Derneği'nin tertiplediği, "Kültür Sanatın Neresindeyiz?" başlıklı mülakata konuk oldu. Şen, derneğin Üs-küdar'daki merkezinde gerçekleştirilen faaliyette, sanatçıların kendi kimlikleriyle var olmaktan rahatsızlık duymayacaklan sivil toplum kuruluşlarına büyük ihtiyaç olduğunu söyledi. Kültürel sahadaki
eksiklerin tamamlanmasının çok kolay olmadığını kaydeden Şen, şöyle konuştu: Burada bazen şöyle bir yanılgıya düşebi-liyoruz. Bir inşaatı üç vardiyaya çıkartıp, bir senede biter denilen yeri dört ayda teslim edebilirsiniz ama kültürde 'Arka-daşlar kültürel alanda çok geriyiz' denil-diğinde aynı hızla sonuç almak elbette mümkün değildir. Eğitim silsileyle devam etmesi gereken bir hadise...
TAŞLITARLA
HAKAN DURAK
B aşbakan Yardımcısı Nu-man Kurtulmuş, Türki-ye'deki darbelerin esas nedenlerinden birinin sistem yapısından kaynaklandı-ğını belirtti. Manisa'da "28 Şu-bat'tan 15 Temmuz'a Darbeler ve FETÖ İhaneti" konulu panelde katılan Kurtulmuş, darbelerin esas nedenlerinden birinin de sistemin yapısı olduğunu işaret etti. Kurtulmuş, şunları kaydetti: Türkiye'deki darbelerin büyük oranda sistemin yapısından kay-naklanıyor. Sistem vesayetçi bir sistemdir. 1960 darbecilerinin or-
YanıtlaSilDARBELER Sistemin yapısından kaynaklanıyor
taya koyduğu anayasa île 80 dar besinden sonra ortaya konulan 82 Anayasası da vesayetçidir.
Sandık ortada, ne oy çıkarsa çık sın aslında milleti yönetecek bü rokratik oligarşiyi anayasanın içine yerleştirmişlerdir. Anayasa Mahkemesinin, HSYK'nın, yük sek yargının, Cumhurbaşkanlığı makamının nasıl vesayet meka nizması olarak çalıştığını hepi-miz gördük. Cumhurbaşkanları ile başbakanlar arasındaki tar-tışmaların Türkiye'ye ne kadar ağır faturalar ödettiğini gördük. Türkiye'de eğer siyasetin bir ta-
kım bürokratik, oligarşik meka-nizmalarla kontrolü ve siyasette-ki çift başlılık olmasaydı birçok darbenin altyapısı hazırlanmış olmayacaktı. Başbakan Yardım-cısı Kurtulmuş, 28 Şubat'ın post-modem falan değil, dört dörtlük darbelerden, en hain darbe te-şebbüslerinden birisi olduğunu belirterek "27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, bunlar siyasi sonuçları olan darbelerdir. Ama 28 Şubat sadece siyasi sonuçları değil, sosyolojik sonuçları elde etmek üzere yapılmış darbedir" diye konuştu
7 Sa'ban
YanıtlaSilB
uşün, Ruslara karşı Kafkasya'yı arağa kaldıran mücâhid, nam-1 diğer "Kafkas Kartalı" Şeyh Şa-mil'in vefat yıl dönümü... Şeyh Şamil, yirmi sene kahramanca cihad
yaparak, Rus ordularını perişan etti. Ancak o günlerde Osmanlı idaresi Alî ve Fuad Pâşa'nın ve bunların yetiştirdiği mason-ların ellerine kalmıştı. Bunlar da, İngilizin siyasetine göre hareket ettiler. Dağıstanlı Şeyh Şâmil cihad yaparken seyirci kaldı-lar. Rus kuwetleri, Anadolu'dan gelen silâh ikmål yollarını kesince dayanma güçleri kalmadı ve 6 Eylül 1859'da teslim olmak mecbûriyetinde kaldı... Daha sonra mü-saade edildi ve İstanbul üzerinden hacca gitti. 1871'de Medîre'de Hakk'ın rahmetine kavuşan Şeyh Şâmı, Cennetü'l-Bakî Kab-ristanı'na defnedildi..
★★★
İmam Şeyh Şâmil, cihâd hareketinin hızını kesmeden devamı içn kânunlar koymuştu. Bilhassa Ruslarla anlaşma yapılmasını teklif edenlerin cezalandırıacağını bildirdi. Durum böyleyken iki Çeçen'den Rusların Müslüman köylerine yaptığı zulüm ve işkenceleri dinle-yen Şeyh Şâmil'in arnesi, oğlundan Ruslarla bir anlaşma yapmasını istedi. Bu sözle bey-ninden vurulmuşa dönen İmâm Şâmil, nâib-
leriyle görüştükten sonra şu kararı verdi: -Muhterem anama yüz sopa vurula-caktır!..
Omuzları çökmüş, yaptığı hatânın üzüntü-süyle rengi solmuş bi hâlde oğluna bakan
-U
Bimarhane Nedir, Ne Zaman Kuruldu? Bimarhane'yi Hangi Devlet Kurdu?
YanıtlaSilBimar kelimesi dilimize Farsçadan geçmiştir ve günümüzde de halen kullanılmaktadır. Sözlük anlamı hasta olan bu sözcük, daha sonra kişilik ve ruhsal bozuklukları olan kişiler için kullanılmaya başlandı. Bimar ve hane sözcüklerinden oluşan birleşik kelime ise hastane anlamına gelir. İlk bimarhane ne zaman ve hangi devlet tarafından kuruldu? Merak edilen soruların detaylı cevaplarını derledik.
Bimarhane kelimesi 19. yüzyılda tumarhane olarak değiştirilmiştir. Tumar kelimesi tedavi etme, sağaltma ve hastaya bakmak anlamına gelir.
Bimarhane Nedir?
Bimarhane, günümüzde Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi olarak geçen tedavi merkezlerinin geçmiş yıllardaki adıdır. Bimar kelimesi hasta ve bakıma muhtaç olan kişi demektir. Bu bağlamda bimarhane kelimesi için hastane kelimesinin Islam devletleri tarafından kullanılan eski adı da denebilir.
Darüşşita kelimesi de bu sözcük ile eş anlamlıdır. Dar, yer mekan anlamına gelirken şifa da tedavi demektir 50'li yıllardan sonra hem timarhane hem de bimarhane kelimelerinin yerine Ruh ve Sinir Hastalıkları kullarimaya başlanışır
Bimarhane Ne Zaman Kuruldu?
Dünyada ruh hastalıkları ve kişilik bozuklukları için özel olarak tahsis edilmiş ve kurulmuş ilk hastane 8. yüzyılda kuruldu. İslam'ın altın çağını yaşadığı bu dönemde, birçok İslam ülkesi tıp alanında da kayda değer ilerlemeler kaydetmiştir.
Bu dönemde başta Avrupa ülkeleri olmak üzere dünya genelinde kişilik bozuklukları olanlara ön yargıyla yaklaşılıyordu. Özellikle Engizisyon mahkemelerinin kurulduğu dönemde, psikozlu ve nevrozlu kişiler şeytanın lanetine uğramış kabul ediliyordu. Aynı dönemde İslam ülkelerindeki birçok doktor, insan psikolojisi hakkında araştırmalar yapmış ve bu alanda kitaplar kaleme almıştır.
Ilk bimarhane 707 yılında kuruldu. Bu kurumlarda, hastaların davranışları ayrıntılı olarak incelenmiş ve kişilik bozukluklarının nedenleri ayrıntılı olarak incelendi. 9. ve 10. yüzyılda da diğer İslam ülkelerinde
birçok bimarhane daha açıldı.
Bimarhaneyi Hangi Devlet Kurdu?
Tarihteki ilk bimarhane Emeviler döneminde kuruldu. Bu bimarhanede hem ruh ve sinir hastaları hem de ciüzzamlılar tedavi edildi. Daha sonraki yıllarda Büyük Selçuklu Devleti ve Osmanlı İmparatorluğunda da hirçok bimarhane açıldı. Bu kurumlarda da hastaların tedavisiyle yakından ilgilenildi ve birçok hastalığın teşhisi kondu
Bimarhane (Darüşşifa)
YanıtlaSilön sanat İlhanlı döneminden günümüze ulaşan tek eserdir. İlhanlı Hükümdarı Sultan Mehmet Olcaytu ve hanımı Uduz Hatun adına Anber Bin Abdullah tarafından 1308-1309 yılında yaptırılmıştır. Yapının Özellikle cephesi bakımından çok değerlidir.
Anadolu Selçuklu mimarisinin orijinal sütun başlıkları olan geometrik yaprak tezyinatlı ve mukarnaslı sütun başlıkları kullanılmıştır. Türk üçgenlerinden meydana gelen ters dönmüş sütun başlıkları, Anadolu Selçuklu mimarisinde ilk defa bu yapının cephe kenarlarında denenmiştir. Bina kesme taşlardan örülmüş ve iki köşesine silindir şeklinde dayanaklar yaptırılmıştır. Sadece Amasya Bimarhanesi'ne mahsus bir özellik olarak kapı kilit taşında diz çökmüş vaziyette insan kabartması mevcuttur. Anadolu'da müzikle tedavi yapılan ilk hastane olarak bilinmektedir.
GÜNÜN TARİHİ
YanıtlaSilOSMANLI DEVLETİ'NİN KURULUŞU
Yüzyıllarca dünyanın en büyük ve en güçlü devleti olan Os-manlı İmparatorluğu'nun temelinin 27 Ocak 1299'da atıldığı ka-bul edilir. Sultan Ösman'ın babası Ertuğrul Gâzi, Selçuklulara büyük hizmetlerde bulunduğu için, Bizans sınırındaki Söğüt ve Domaniç'e uç (sınır) beyi olmuştu. Onun oğlu Osman Bey, bu topraklarda Osmanlı Devleti'ni kurdu.
Osman Bey'e, kayınpederi İslâm âlimi Şeyh Edebali hazretle-rinin, 700 yıl kadar önce söylediği sözler, hiç eskimedi:
"Ey Oğull İnsanlar vardır şafak vaktinde doğar, akşam ezanında ölürler. Avun oğlum avun! Güçlüsün, kuvvetlisin. akıllısın, kelâmlısın, ama bunları nerede, nasıl kullanaca-ğını bilemezsen sabah rüzgârında savrulur gidersin.
Ofken ve nefsin bir olup aklını yener. Daima sabırlı, se-batlı ve iradene sahip olasın! Anam, atanı say; bereket bü yüklerle beraberdir.
Bu dünyada inancını kaybedersen, yeşilken çorak olur. çöllere dönersin. Açık sözlü ol, her sözü üstüne alma! Gördün söyleme, bildin bilme! Sevildiğin yere sık gidip gelme! Kalkar muhabbetin itibar olmaz. Uç kişiye acı:
Cahiller arasındaki âlime,
Zenginken fakir düşene,
Hatırlı iken itibarını kaybedene.
Unutma ki, yüksekte yer tutanlar, aşağıdakiler kadar emni-yette değildir. Haklı olduğunda mücadeleden korkma!
Ey Oğull Oğull Beysin!
Bundan sonra öfke bize; uysallık sana! Güceniklik bize; gönül almak sana! Suçlamak bize; katlanmak sana!
Acızlık bize; yanılgı bize; hoşgörmek sana! Geçimsizlikler, çatışmalar, anlaşmazlıklar bize; adalet sana! Kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize; bağışlama sana! Ey Oğull Bundan son sonra bölmek bize; bütünlemek sana! Uşengeçlik bize, uyarmak, gayretlendirmek sana! Ey Oğull Sabretmesini bil, vaktinden önce çiçek açmaz! Şunu da unutma! Insanı yaşat ki devlet yaşasın. Ey Oğull Yükün ağır, işin çetin, gücün kıl'a bağlı. Allahü teâlâ yardımcın olsun!..
Selçuklu Sempozy vurgu yapan Rekto ileri bir düzeye ula
YanıtlaSilMUSA ÖZYÜREK KAYSERİ
Prof. Dr. Fahrettin Keleştemur, sadece teknolojik gelişmenin insanların mutlu olma-sı için yeterli olmadığını söyledi. Keleştemur, "İnsani değerlerin, ahlaki değerlerin, moral değerlerin de paralel olarak gelişmesi gerekir. İşte bundan dolayı dünya bugün her zaman-kinden daha fazla bizim medeniyetimizin bu değerlerine ihtiyacı var." diye konuştu.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün hima-yesinde, Erciyes Üniversitesi Türk Dünyası Araştırmaları Merkezi tarafından düzenlenen '1. Uluslararası Selçuklu Sempozyumu' Erci-yes Üniversitesi Sabancı Kültür Merkezi'nde başladı. İslam dünyası ve Selçukluların yaşa-dığı topraklardaki medeniyetlerin tarihsel sü-reç içerisinde teknolojik olarak gelişememesi-ne rağmen Selçukluların teknolojik olarak ileri düzeyde olduğunu belirten Erciyes Üniversi-tesi Rektörü Keleştemur, "İbni Sina'nın yazdı-ğı Tıbbın Kanunu kitabı 600 sene batı tıp okul-larında temel tıp kitabı olarak okutulmuştur. Ama 17. yüzyıldan sonra biz teknolojik olarak gerilemeye başladık. Paradokslar olarak baktı-gımızda bu gerilemenin günlük hayata etkisi olmuştur, ama moral değerler, insani değerler bakımından teknolojik gelişmeye rağmen batı
'Dünya, İslam medeniyetinin insani değerlerine muhtaç'
YanıtlaSilErciyes Üniversitesi Türk Dünyası Araştırmaları Merkezi tarafından düzenlenen L. Uluslararası Selçuklu Sempozyumu'nda tarihte Türklerin yakaladığı insani ve ahlaki değerlere vurgu yapan Rektör Prof. Dr. Fahrettin Kelestemur, bugün dünyanın teknolojide cok ileri bir düzeye ulaşmasına rağmen, bu degerlerin cok gerisinde kaldığını kaydetti.
Kanüni ve Karıncalar
Müderrislik, kadılık, kazaskerlik vazifele-
älim Ebüssuüd Efendi, Kanini Sultan Sü leyman döneminin büyuk şahsiyetlennden bindir. Bir gün Kanüni Sultan Suleyman, sa-rayın bahçesinde armut ağaçlarını kurutan karıncaların telef edilmesi için Şeyhulisläm Ebüssuûd Efendi'den şu beyitle fetva istedi "Dirahta ger ziyan etse karınca / Zararı var midir anı kırınca?"
Yanı, "Eğer ağaca karınca zarar verse, onu öldürmek caiz midir?" diye sordu. Padişahın
toplumu bugün gerek. Selçuklular donemin de gerek Osmanlılar döneminde veya birçok dogu medeniyeti döneminde ulaşılmuş değer lere ulaşanmamıştır." şeklinde kanusha
Bürun Selcuklu cografyaunda belli me safelerde kervansaraylar olduğunu hatırlatan Prof. Dr. Kelestemur, herhangi bu yolcunun kimliğini belirtmeden 3 gün boyunca hiche ücret ödemeden bu kervansaraylanda konak layabildiğini dile getirdi. Daha sonraki gün lerde de ödeyebilecek durumu varsa ödeme
bu fetva talebi üzerine, Ebisuüd Elendi de söyle bir beyitle cevap verd. "Yanım Hakk'in divanına vannica / Suleyman'dan hakkın alır kanincal
Bir Süz
"Sıradan insanın (avamın) şükrü, genel likle kendilerine verilen yryecek ve gryecek cinsi nimetlere karşı olur. Seçkin kişilerın (havassın) şükrü ise, özellikle kalplerine gelen manalara, ilähi marifete karşı olur" Ebü Osman Hiri (rah.)
yaptığırı ödeyemeyecelose yine orada ücreti olarak misafir edüdigani hatelatan Kelestemun Bugün dünyadaki hangi metropolde para ödemeden bir bardak su bulabilirsiniz. Bunin duanda diğer insani degerderter bakamından, moral değerler bakımından bütün teknolojik gelmelere rağmen insanlığın daha mutlu ol duguru kim iddia edebila Be bir yandan tek nolojik gelişmemizi sürdüreceğiz, bir yandan da bürün dünyanın ihtiyacı olan bu moral de gerleri onlara kazandırmaya çalışacağız" dedi
TARINTE BUGÜN -1918-Bedüzzaman
YanıtlaSilSaid Nursi Varşova, Berlin, Viyana üzerinden İstanbul'a geldi.
-1 - 1953 - Mısır'ın
bağımsızlığına kavuşması.
HAZİRAN
18
ÇARŞAMBA
BIR AYLI Sakın zālimlere
dokunur. (Hud: 113) meyletmeyin; yoksa onları saracak ateş size de
BİR HADİS
İdarecilerden biri size Allah'a isyan sayılan bir şey yapmanızı emrederse buna
itaat etmeyin.
(C. Sağîr, No: 3599)
22 1446 ZİLHİCCE
RUMI: 5 HAZİRAN 1441 HIZIR: 44
Ulemâü's-sû' tabirine lâyık bazı bedbahtlar hangi maslahatı buluyorlar, hangi fetvâyı veriyorlar ki, lüzumsuz, zararlı bir surette şeâir-i İslâmiyenin bedîhiyâtına karşı geliyorlar, tebdili kabil
Imeak Güner
Bale
Ikindi Aksam Yatsı
görüyorlar? Mektubat
İmsak
Günes
Öğle
İkindi
Akşam
Yatsı
2026 BEDİÜZZAMAN TAKVİMİ
YanıtlaSilTARİHTE BUGÜN
- 1807 - Kabakçı Mustafa isyanı.
1894 - Ahmet Cevdet Paşa'nın vefatı.
1983 - Necip Fazıl Kısakürek'in vefatı.
MAYIS
25 PAZARTESİ
BİR AYET
Allah her şeyi hakkıyla işitir, her şeyi hakkıyla bilir.
Bakara Suresi: 224
8 1447 ZİLHİCCE
BİR HADİS
Anne babanıza iyilik ediniz ki, çocuklarınız da size iyilik etsinler.
RUMI: 12 MAYIS 1442 HIZIR: 20
Hayatın lezzetini, zevkini isterseniz hayatınızı imanla hayatlandırınız ve ferâizle ziynetlendiriniz ve günahlardan çekinmekle muhafaza ediniz.
Sözler
onun azametli namazıyla namaz kılar, niyaz eder. baketayle bir salât-ı kübrada dua ediyor ki, güya şu cezire, belki arz, Bak, hem öyle bir c
YanıtlaSilRisalet i Ahmediye (asm)
TARİHTE BUGÜN -1475-Fatih Sultan Mehmet'in Kırım'ı fethi.
- 1944 - Normandiya çıkarması.
1965 - Milli Emniyet Hizmetleri Teşkilatı, Millî İstihbarat Teşkilatı (MİT) adını aldı.
6
PAZARTESİ
MONDAY
HAZİRAN
JUNE
BIR AYET İslam'a çağrıldığı halde, Allah'a karşı yalan uyduranlardan daha zalim kimdir? Allah, zalim bir kavmi hidayete erdirmez.
Bakara Suresi: 149
BİR HADİS
Cahiliye gayr-i meşruluğundan hiçbir şey bana bulaşmamıştır.
Cenab-ı Hak, senin ibadetine, belki hiç bir şeye muhtaç değil. Fakat sen ibadete muhtaçsın; mânen hastasın. İbadet ise, mânevî yaralarına tiryaklar hükmündedir.
Lem'alar
HİCRÍ: 7 ZİLKA'DE 1443 - RUMI: 24 MAYIS 1438
HIZIR: 32 - GÜN: 157 KALAN: 208 - GÜN UZA.: 1 DK
224
YanıtlaSilİSLAM TARİHİ MEDİNE DEVRİ X
Peygamberimiz Seyyale ve Revha'da:
Peygamberimiz, akşama doğru Şeref-üs'Seyyale'ye vardı.
Revha arasında olan ve Revha'ya, Seyyale'den daha yakın bulunan Akşam ve yatsı namazlarını orada, sabah namazını da, Seyyale lle
Irkuz'zubya'da, yolun sağındaki Mescidde kıldı. Sonra, Revha'da konakladı (59).
Şerefüs Seyyâle, hac yolunda bir yer olup Mekke'ye gitmek isteyen Medinelilerin ilk konak yeridir (60).
Medine'ye uzaklığı, otuz mildir (61).
Şeref, Seyyale'nin sonu ve Revha vadisinin başlangıcıdır (62). Revha'da, Peygamberimizin namaz kıldığı yerde yapılan Şerefür'. bulunmaktadır.
Revha Mescidi Bu Mescid, Mekke'ye giderken, yolun sağına, Mekke'den gelirken de, yolun soluna düşer.
Seyyale ile Mescid arası iki mildir.
Seyyåle ile Revha arası on bir mil, Seyyåle ile Melel arası ise, ye-di mildir (63).
Irkuz'zubya, Mekke ile Medine arasındadır. Revhân'ya üç mildir. Peygamberimiz, müşriklerle çarpışmak için Bedr'e giderken, Sey-yûle- Revhá- Şenûke ve Irkuz'zubya yolunu takip etmişti (64).
nuşmuştu. Peygamberimiz, oradaki Mescidin yerinde oturup savaş işini ko-
Irkuz'zubya Mescidi, Seyyale'ye dokuz, Revha'ya iki mildir (65).
Revha vadisi Medine'ye iki geceliktir.
Hz. Musâ, Revhâ vadisine yetmiş bin kişi ile uğramıştı.
dadır (66).
Peygamberimizin ecdadından Mudar b. Nizar'ın kabri de, bura-
Yetmiş Peygamber gelip bu vadide namaz kılmıştır.
Peygamberimizin Revhā Vadisi Hakkındaki İhbar ve Müşâhedesi:
Peygamberimiz, Revha vadisi hakkında «Bu vadi, Cennet vadile-
rindendir. (67).
(59) Vakıdi-Megazi c. 3, s. 1092
(60) Yakut-Mucemülbüldan c. 3, s. 202
(61) Semhudi-Vefaülvefa c. 4, s. 1240
(62) Semhudi-Vefaülvefa c. 4, s. 1242
(63) Semhudi-Vefaülvefa c, 3, s. 1008
( (65) Semhudi-Vefaülvefa c. 3, s. 1009
64) Yakut-Mucemülbüldan c. 4, s. 108, 58
(66) Sembudi-Vefaulvefa c. 4, s. 1222
(67) Semhudi-Vefaülvefa c. 4, s. 1222
PEYGAMBERİMİZİN VEDA HACCI
YanıtlaSil225
halde görür gibiyimdir!» (68) Mûsâ b. İmran'ı, bu vadide, kısa saçaklı aba içinde ihrama girmiş
bir yem'in oğlu da, hac veya Umre edici, ya da, her ikisini birlestirici ola-Varlığım, kudret Elinde bulunan Allâha yemin ederim ki: Mer-rak muhakkak Fecc-i Revha'da Telbiye edecektir! buyurmuştur (69).
Çocuğa Hacc Yaptırılır mı?
Peygamberimiz, Revhâ'da, deve üzerinde bir kafileye rastlayıp on-
lara selâm verdi.
Siz, hangi kavmsiniz?» diye sordu.
«Müslümanız!» dediler.
Onlar da «Ya siz kimsiniz?» diye sordular.
Resûlullah Aleyhisselâmdır!» diye cevap verdiler (70).
Peygamberimizin rastladığı bu cemâat arasında deve üzerinde hev-içinde bir kadın ve yanında da, küçük bir oğlu bulunuyordu (71).
deç Kadın, oğlunun kolunu tutup (72) hevdeçten dışarı çıkararak (73) Yå Resûlallah! Bunun için de, hacc var mıdır?» diye sordu.
Peygamberimiz «Evet! Sana da, ecir vardır!» buyurdu (74).
İkindi, Akşam ve Yatsı Namazlarının Munsarafta Kılınması:
Peygamberimiz, Revhådan hareket etti.
İkindi, akşam ve yatsı namazlarını Munsarafta kıldı (75).
Munsaraf, Mekke ile Bedir arasında bir yer olup aralarındaki uzak-lik, dört Berid (kırk sekiz mil) dir (76).
Revhå vadisinin sonunda, dağ tarafında Mekke'ye giderken solda Gazâle Mescidi diye anılan Munsaraf Mescidi bulunmaktadır (77).
(68) Heysemi-Mecmauzzevaid c. 3, s. 221
( 69) Ahmed b. Hanbel-Müsned c. 2, s. 240, Müslim-Sahih c. 2, 8. 915 (70) Ebû Davud-Sünen c, 2, s. 142-143, Müslim-Sahih c. 2, в. 974
71) Malik-Muvatta' c. 1, s. 422, Vakıdî-Megazi c. 3, s. 1097
( (72) Malik-Muvatta' c. 1, s. 422, Vakıdi-Megazi c. 3, s. 1097, Ebû Davud-Sünen c. c. 2, s. 143
Ebû Davud-Sünen c. 2, s. 143
Malik-Muvatta' c. 1, s. 422, Valudi-Megazi c. 3, s. 1097, Müslim-Sahih c. 2, s.
(75) Vakıdi-Megazi c. 3, s. 1093
974, Ebû Davud-Sünen c. 2, s. 143
(76) Yakut-Mucemülbüldan c. 5, s. 211
(77) Semhudi-Vefaülvefa c. 3, s. 1010
1. T. Medine Devri X/F: 15
٢١٠
YanıtlaSilسورة البقره (٢٦-٢٧)
dir. het-kar.
> بر ( اللحى مغالطه ) اونار (قرانك اسلوباري و شيوه ي آلتنده انسانك تمثالى كورونور رسیور چونکہ قرآنده محت يد ولن أعلى الشهر وحقير شهاى انسانه آراسنده با بیلان محاوره لر و قونوشم در کبیر بو جاهل حريف بالمزاولة سويانيان بي كلام به جهندن متظمه با فارس به جهندن جوناه مخاطبك حوالي نظم المو لازمدركي سويلنان سوز مخاطيك احوالك اقتضائی اور
سويانسين.
بناء عليه، قرآنك مخاطى بشر در قرآنك مقصدی ده تفهمور. یعنی بشرك لمد یكی شیاری بداند بر مادر بوط نداء دركه، بلاغتك اقتضای اوزرینه قرآن شرك حسد اتيله ممزوج ولان سال و بالريني كس شیوه سیله سوبار کی شون مهمی ويليان سوزلردن تو حسن الدور نور کمر س . اون بوکسرای انسان به چوبقاله قونو شریفی زمانه چوچقارن شیوه سیله قونو شورس، چو جفه ذهنی او قرانه اولور. چو جهان فهمی، کندیان سویله دیگی کی سوزلوله انسیت پیدا ایدر و کندی آنگلا یا جفی طر زد سویانیدا نه سوزلری دیگر و آنلار . عکس مالده وانامه ایله او چوجه آراسنده بر معلومات آلیسه
ويريشي اولماز .
الله الله بشر آراسنده کی اخذ و عطا کرده بویله در اگر جذاب همه بشره اعطا ایده جنگی معلوماتی بشرك تر ازینان قابلیتنه کوره وبر مرسد، بشر قطعياً نه باقار، نه آکیر چونکه بشر آنجه آیشمن اول یفی
ترازينك ديلندن آقلار بوفنی تر از يارك ديلندن أحلاماز.
[ سؤال ؟ ] حقيقتاً اشيانك حقارتى، خشتی، قدرتك عظمتنه، كلامك نزاهت و تراكتنه منا فيدر؟
الجواب ] بعض شیارده و یا ایشار ده کورونه حقارت و چركينلك ، اشيراتك ملك جهتنه عائد در. یعنی طیبه یوزینه ناظر در و بزم نظر مزده اویله کورونور. و بونك ايجون اشیا ایله بد قدرت آراسنده پرده اولارقه اسباب ظاهر به وضع اید یا مشدر که، سطحی نظر مزده يد قدرتك او كبی اشیا ایله مباشرتي تطور وغمر من فقط ملاگون جهتی، یعنی ایج یوزی لیمو، شفافد، یوکسکدر. قدرتك تعلم ایتدیگی جهنده هیچ برشی قدرتك تعلقندن خارج دهلدر اوت، عظمت الرهيه اسباب ظاهري نك ضعنی اقتضا ایتدیگی کی وحدت و عزت الهيده قدرتك بتون اشيا به شمولني وكلامك همر شيئه
d
Ahz: Alma
YanıtlaSilThe
Ata: İyilik etme, bağışlama
بلانت
Belagat: Håle uygun söz söyleme
اسباب ظاهرية
Esbab - zahiriye: Görünür-deki sebebler
فيه
Fehim: Anlama, anlayış
حقارت
Hakaret: Küçüklük
خشت
Hisset: Cimrilik
إعطا ita: Verme
اقتضا
İktiza: Gerekme
مَلَكُوتُ
Melekût : Sebeblerin perde ol-madığı her şeyin gerçek yüzü
ممزوج
Memzûc: Karıştırılmış
مغالطه
Mugalata: Aldatma maksa-dıyla yapılan hatalı kıyaslama
مخاطب
Muhatab: Kendisiyle konu-şulan
محاوره
Muhavere: Karşılıklı konuşma
مُباشَرَتْ
Mübaseret: Temas etme
ملك
Milk: Her şeyin sebeblerle perdeli dış yüzü
منافي
Münafi: Zid
متكلم
Mütekellim: Konuşan
نزاهت
Nezahet: Temizlik
يَيْدًا
Peyda: Hazır
سطحى نَظَرْ
Sathi nazar: Üstün körü bakış
تفهيم
Teshim: İyice anlatma
توحش
Tevahhus: Korku ve yalnız-lık duyma
أنْسِيتْ
Ünsiyet: Alışıklık
a 26-27
YanıtlaSilİkinci Muğālata: Onlar, "Kur'ân'ın üslüblan ve Çünki Kur'an'da bahsedilen âdî isler ve hakir şeyler, sivesi altında bir insanın timsali görünür" diyorlar. Bu câhil herifler bilmezler ki, söylenilen bir kelâm bir cihet insanlar arasında yapılan muhâvereler ve konusmalar gibidir ten mütekellime bakarsa, birkaç cihetten de muhataba baka Çünki muhátabın ahvalini nazara almak lazımdır ki, söylenilen söz muhátabın ahvalinin iktizâsı üzerine söylensin.
Binaenalevh, Kur'an'ın muhatabı beserdir. Kur'an'ın maksad da tefhimdir. Yani beserin bilmediği şeyleri bildirmektir. Buna binaendir ki, belāgatin iktizâsı üzerine Kur'an, beserin hissiyatıyla memzûc olan üslûblarını giyer ve sivesiyle söyler ki, beşerin fehmi söylenilen sözlerden tevahhuş edip ürkmesin. Evet, yüksek bir insan, bir çocukla konuştuğu zaman çocukların şîvesiyle konuşursa, çocuğun zihnini okşamış olur. Çocuğun fehmi, kendisinin söylediği gibi sözlerle ünsiyet peydâ eder. Ve kendi anlayacağı tarzda söylenilen sözleri dinler ve anlar. Aksi halde, o insan ile o çocuk arasında bir ma'lûmât alış-verişi olmaz.
Allah ile beşer arasındaki ahz ve i'tâlar da böyledir. Eğer Cenâb-ı Hakk beşere i'tâ edeceği ma'lumâtı beşerin teräzisinin kabiliyetine göre vermezse, beşer kat'iyen ne bakar, ne alır. Çünki beşer, ancak alışmış olduğu terâzisinin dilinden anlar. Bu fennî terâzilerin dilinden anlamaz.
Suâl: Hakikaten eşyânın hakāreti, hisseti, kudretin azametine, kelâmın nezâhet ve nezâketine münâfidir? Elcevab: Bazı şeylerde veya işlerde görünen
hakäret ve çirkinlik, eşyânın mülk cihetine âittir. Yani dış yüzüne nâzırdır. Ve bizim nazarımızda öyle görünür. Ve bunun için eşyâ ile yed-i kudret arasında perde olarak esbâb-ı zâhiriye vaz' edilmiştir ki, sathi nazarımızda yed-i kudretin o gibi eşyâ ile mübâşereti görünmesin. Fakat melekût ciheti, yani iç yüzü ise, şeffaftır, yüksektir. Kudretin taalluk ettiği bu cihette, hiçbir şey kudretin taallukundan hariç değildir. Evet, azamet-i İlâhiye esbâb-ı zâhiriyenin vaz'ını iktizâ ettiği gibi, vahdet ve izzet-i İlâhiye de kudretin bütün eşyaya şumûlünü ve kelâmın her şeye
Damlaya Damlaya Göl Olur
YanıtlaSil"Küçük ve ehemmiyetsiz gördüğümüz şeylerin birikerek büyük şeyleri meydana getirdiğini" anlatmak için "damlaya damlaya göl olur" deriz. Bu atasözünü çoğunlukla har vurup harman savuran kimseleri tasarrufa yönlendirmek veya özen-dirmek için kullanırız. Tasarruf ise sadece gereksiz harcamaları kısıp para biriktirmek değildir. Daha başka şeylerden de tasar-ruf edilip aile bütçesine ve ülke ekonomisine katkı sağlayabi-liriz ama öncelikle bize küçük gibi görünen ayrıntıları gözden kaçırmayalım deriz.
Peki, bize küçük gibi görünen o ayrıntılar nelerdir?
Mesela evimizde devamlı damlayan bir musluk, gözden kaçırdığımız veya göz ardı ettiğimiz ayrıntılardan biridir. O musluğun contasını değiştirdiğimiz takdirde hem israfı ön-lemiş oluruz hem de su faturasının tutarını aşağılara doğru çekeriz. Ayrıca evimize ya da iş yerimize alacağımız beyaz eş-yalarda enerji tasarrufu sağlayan aletleri tercih edersek, alırken kazanmış oluruz.
-43-
En kazançlı, daha doğrusu en anlamlı tasarruf örneklerin den biri de şudur;
YanıtlaSilSigara veya alkol gibi maddelere bağımlı olup da bu mad. deleri kullanmaktan vazgeçen ve böylelikle hayatına yeni sayfa açan bazı kimseler, vaktiyle bu maddelere ayırmış olduklan parayı kenara atmaktadır. Bu kişiler, zamanla biriken ve dam-laya damlaya göl olan bu paralar ile fakir öğrencilere burs verirler ya da ihtiyaç sahibi insanlara yardım ederek onların hayır duasını alırlar.
Gerçekten de bu çok güzel bir yöntemdir lakin birikim yapmanın ve hayır duası almanın başka yolları da vardır. Bu yollardan biri de "sanki yedim" diyerek kenara bir şeyler at-maktır. Tarihimizde bu şekilde cami yaptıran hayırseverler bile olmuştur. Gerçi bir insanın canının çektiği bir şeyi almayıp da "sanki yedim" diyebilmesi, iyi bir nefis terbiyesinden geçme-sine bağlıdır.
Nitekim "Nefistir seni yola koyan, Yolda kalır nefsine uyan."
Biraz da nefsine uyan kimselerin ne biriktirdiğine baka-lım...
Ne yazık ki böyle kimselerin işi gücü günah biriktirmektir. Hatta bazı insanlar günahları küçük veya önemsiz gördükle-rinden daha büyüğüne kapı açarlar. Oysa Yüce Allah, günah-kâr kimseyi sevmez.
Ama hangi günahkârı sevmez?
"...Günahı önemsemeyen, aleni olarak işleyip etrafına da yayan, kötülüğü alışkanlık hâline getirerek ısrarla tekrarlayan, hatadan sonra pişmanlık duymayan..." günahkârı sevmez. Bize yakışan ise Allah'tan af dileyip, kötülerin izlediği yoldan çıkmaktır. Zaten “bilinçli bir mümin, sadece günahlardan
-44-
değil, gunaha götüren yollardan da uzak durmayı kendine düstur edinir... " 23
YanıtlaSilBu genel kuraldan uzaklaşmayan kimsenin zarar ettiği ne-rede görülmüştür?
Damlaya damlaya biriktirdiğiniz şey ebedi huzurunuz, içi-nizden eksilmeyen şey de her gün tazelenen umudunuz olsun.
23
Hadislerle İslam III Sevap Ve Günah / Amellerin Karşılığı 5. 51
-45-
HAFIZ LAFZIN HAMILI MANANIN AMILI
YanıtlaSilشورة الانفال
وأطيعوا الله ورسوله ولا تنازعوا فتفشلوا والذهب ريحكم واصْبِرُوا إن الله مع الصابرين ولا تكولوا كالَّذِينَ خَرَجُوا مِنْ دِيَارِهِمْ بَطَرًا ورقاء الثاني وَيَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللهُ وَاللهُ بِمَا يَعْمَلُونَ تُحيط .
وَإِذْ زَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ أَعْمَالَهُمْ وَقَالَ لَا غَالِبَ لَعَم الْيَوْمَ مِنَ النَّاسِ وَإِلَى جَارُ لَكُمْ فَلَمَّا تَزَاءَتِ الْمُلتان نَحْصَ عَلَى عَقِبَيْهِ وَقَالَ إِنِّي بَرِئُ مِنْكُمْ إِلَى أَرَى مَا لَا تَرَوْنَ إِلَى أَخَافُ اللَّهُ وَاللَّهُ شَدِيدُ الْعِقَابِ اذْيَقُولُ الْمُنَافِقُونَ وَالَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ غَرَّ هؤلاء دينها وَمَنْ يَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ فَإِنَّ اللهَ عَزِيزٌ حَكِيمُ وَلَوْ تَرَى إِذْ يَتَوَفَّى الَّذِينَ كَفَرُوا الْمَلَائِكَةُ يَضْرِبُونَ وُجُوهَهُمْ وَأَدْبَارَهُمْ وَذُوقُوا عَذَابَ الْحَرِيقِ ذَلِكَ بِمَا قَدَّمَتْ أَيْدِيكُمْ وَأَنَّ اللهَ لَيْسَ بِظَلام لِلْعَبِيدِ . كتاب آلِ فِرْعَوْنَ وَالَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ كَفَرُوا بِآيَاتِ الله فَأَخَذَهُمُ اللهُ بِذُنُوبِهِمْ إِنَّ اللَّهَ قَوِيٌّ شَدِيدُ الْعِقَابِ .
ذلك
وأَطِيعُوا اللَّهَ وَرَسُولَهُ وَلَا تَنَازَعُوا فَتَفْشَلُوا وَتَذْهَبَ رِيحُكُمْ وَاصْبِرُوا إِنَّ اللَّهَ مَعَ الصَّابِرِينَ
66 Allah ve resûlüne itaat edin, birbirinize düşmeyin, sonra zayıflarsınız ve kuvvetiniz gider (zaferi elden kaçırırsınız). Bir de sabredin, şüphesiz ki Allah sabredenlerle beraberdir.
(Enfål, 8/46)
Mushaf sayfa no: 182
Hafızlık sayfa no: 10. cüz/19. sayfa
ZAFER, SABIRLA VE BİRLİKLE KAZANILIR.
BİLGİ:
Değişik kriter ve gerekçelerle her bir kişi ve grubun kendi görüşünü tek doğru görüp diğerlerini yanlışlıkla suçladığı tefrika ve fitne ortamlarında, topyekûn bir başarı ve zaferden söz edilemez. Başarı ve zaferin elde edilmesi için; işte böylesi kargaşa durumlarında, Allah ve Resûlü'ne itaat etmek, kişisel ve grup-sal çekişmelerden ve ihtilaflardan azami ölçüde sakınmak, sabır ve sükûnetle hareket etmek emredilmektedir. Zira Allah'ın yardımı, sabreden ve birlikte hareket edenlerledir.
MESAJ:
"Girmeden tefrika bir millete, düşman giremez;
Toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez." (Mehmet Akif Ersoy)
KELİME DAĞARCIĞI:
Tenâze'u: Çekişme, didişme.
Feşl: Zayıflama, dağılma.
Rih: Koku, rüzgâr, güç, kuvvet.
182
HAFIZ LAFZIN HAMILI MANANIN AMILI
YanıtlaSilوَاعِدُّوا لَهُمْ مَا اسْتَطَعْتُمْ مِنْ قُوَّةٍ وَمِنْ رِبَاطِ الْخَيْلِ تُرْهِبُونَ بِهِ عَدُوَّ اللَّهِ وَعَدُوَّكُمْ وَآخَرِينَ مِنْ دُونِهِمْ لَا تَعْلَمُونَهُمْ اللَّهُ يَعْلَمُهُمْ وَمَا تُنْفِقُوا مِنْ شَيْ فِي سَبِيلِ اللَّهِ يُوَفَّ إِلَيْكُمْ وَأَنْتُمْ لَا تُظْلَمُونَ
"Allah'ın ve sizin düşmanlarınızı ve onların gerisinde olup sizin bilmediğiniz, ama Allah'ın bildiklerini korkutup caydırmak üzere, onlara karşı elinizden geldiği kadar güç ve savaş atları hazırlayın. Allah yolunda
harcadığınız her şeyin karşılığı, zerrece haksızlığa uğratılmadan size tastamam ödenecektir.
(Enfal, 8/60)
الحراة العاشر
ذالك بأن اللَّهَ لَمْ يَكُ مُغَيْرُ نِعْمَةُ أَنْعَمَهَا عَلَى قَوْمٍ حَتَّى يُغَيِّرُوا ما بِأَنفُسِهِمْ وَأَنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ عَلِيمٌ كَذَابٍ أَلِ فِرْعَوْنَ وَالَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ كَذَّبُوا بِآيَاتِ رَبِّهِمْ فَأَهْلَكْنَاهُمْ بذُنُوبِهِمْ وَأَغْرَقْنَا آلَ فِرْعَوْنَ وَكُلُّ كَانُوا ظَالِمِينَ إِنَّ شر الثواب عِنْدَ اللَّهِ الَّذِينَ كَفَرُوا فَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ .
الَّذِينَ عَاهَدْتَ مِنْهُمْ ثُمَّ يَنْقُضُونَ عَهْدَهُمْ فِي كُلِّ مَرَّةٍ وَهُمْ لَا يَتَّقُونَ فَإِمَّا تَثْقَفَنَّهُمْ فِي الْحَرْبِ فَشَرِدْ بِهِمْ منْ خَلْقَهُمْ لَعَلَّهُمْ يَذَّكَّرُونَ وَإِمَّا تَخَافَنَّ مِنْ قَوْمٍ حِيَانَةٌ فَانْبِذْ إِلَيْهِمْ عَلَى سَوَاءٍ إِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ الْخَائِنِينَ . وَلَا يَحْسَبَنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا سَبَقُوا إِنَّهُمْ لَا يُعْجِرُونَ . وَأَعِدُّوا لَهُمْ مَا اسْتَطَعْتُمْ مِنْ قُوَّةٍ وَمِنْ رِبَاطِ الْخَيْلِ تُرْهِبُونَ بِهِ عَدُوَّ اللهِ وَعَدُوَّكُمْ وَأَخَرِينَ مِنْ دُونِهِمْ لَا تَعْلَمُونَهُمْ اللَّهُ يَعْلَمُهُمْ وَمَا تُنْفِقُوا مِنْ شَيْ فِي سَبِيلِ اللهِ يُوَفَّ إِلَيْكُمْ وَأَنْتُمْ لَا تُظْلَمُونَ وَإِنْ جَنَحُوا لِلسَّلْمِ
فَاجْنَحْ لَهَا وَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ .
Mushaf sayfa no: 183
Hafızlık sayfa no: 10. cüz/18. sayfa
HAZIR OL CENGE, İSTERSEN SULH-U SALAH!
BİLGİ
İslam'a göre savaşa hazırlanmanın amacı; haksız, zalim ve saldırgan güçlerin zararlarını engellemektir. Bu da düşmandan daha güçlü olmakla mümkündür. Zira barış, ancak bunu isteyenlerin caydırıcı güce sahip olmalarıyla gerçekleşe-bilir. Ayetteki "Savaş atları hazırlayın", ifadesi sembolik bir ifade olup, buradan anlaşılması gereken; başarı ve zaferi gerçekleştirmek için çağın ulaştığı en son bilimsel ve teknolojik imkânlardan yararlanarak düşmana karşı en etkili silah-larla, her türlü askeri eğitim, savunma ve savaş stratejisi hazırlığı yapmaktır.
MESAJ
1. Barışın ve huzurun hâkim olması için kötülerin kötülüklerine engel ola-bilecek her türlü hazırlığı yapmalıyız.
2. Müslümanlar her açıdan güçlü olmak zorundadır. Manevi kalkınma ile birlikte maddi kalkınma da asla ihmal edilmemelidir.
KELİME DAĞARCIĞI
Adüvv: Düşman.
Infak: Harcamak, yardım etmek, fedakârlıkta bulunmak.
MESEL
YanıtlaSilالمثل
Belli bir kaynaktan çıkmış olmakla birlikte zamanla yaygınlaşarak halka mal olan anonim özdeyiş, atasözü.
Bölümler İçin Önizleme
İlişkili Maddeler
Emsal konusunda günümüze ulaşan ilk eserin sahibi
MUFADDAL ed-DABBÎ
Kûfe mektebine mensup Arap dili ve edebiyatı âlimi, şiir râvisi ve eleştirmen.
Emsal konusunda eser veren dil âlimi
MÜERRİC es-SEDÛSÎ
Arap dili ve ensâb âlimi.
1/3
Müellif: İSMAİL DURMUŞ
Arapça’da mesel (çoğulu emsâl) “benzemek, benzeri olmak” mânasındaki müsûl kökünden türemiş bir sıfat olup “benzeyen” demektir. Misl ve mesîl de aynı anlamda kullanılır. Mesel ayrıca “sıfat, vasıf, söz, ibret ve kıssa” mânalarına gelir (Lisânü’l-ʿArab, “ms̱l” md.). Râgıb el-İsfahânî meseli “açıklamak amacıyla benzeri hakkında söylenen söz” şeklinde tanımlamıştır (el-Müfredât, “ms̱l” md.). Etimolojisi konusunda başka görüşler de ileri sürülen meselin “örnek” anlamındaki misâlden, “dikilmek” anlamındaki müsûlden veya “benzeşmek” anlamındaki temâsülden türemiş olması da mümkündür (Ebû Hilâl el-Askerî, I, 11; Meydânî, I, 5-6). Bir meseli vârit olduğu aslî hale benzeyen yeni durum için söylemeye ve kullanmaya “darbü’l-mesel” (darbımesel) dendiği gibi açıklama ve pekiştirme amacıyla söz arasında mesel ve vecize zikretmeye de “irsâl-i mesel” adı verilir. Her meselin, ilkin hakkında söylendiği aslî haliyle (mevrid) buna benzeyen ve daha sonra ortaya çıkan ikinci hali (madrib) vardır. Bu sebeple mesel “madribi mevridine benzeyen yaygın özdeyiş” olarak da tarif edilmiştir. Benzerlik ilgisine dayanan mesel öncelikle muayyen bir durum veya hadise için söylenerek doğar, daha sonra insanlar arasında yaygınlaşıp ona benzeyen her durum için söylenir. Bir meseli diğer söz çeşitlerinden ayıran temel vasıflar lafzının kısa, anlamının doğru, aynı zamanda yaygın ve anonim olması, formunun da değişmez, klişe söz niteliğinde bulunmasıdır. Meselin bu temel unsurlar dikkate alınarak yapılacak tanımı şöyle olabilir: Mesel, atalardan gelen ve onların yüzyıllar içindeki deneyim ve gözlemlerine dayalı düşüncelerini değişmez kalıp ve klişeleşmiş özlü sözlerle öğüt ve hüküm içerecek biçimde yansıtan, lafzı ve anlamı beğenilerek nesilden nesile aktarılan, çoğunlukla aslî durumuna benzeyen halleri açıklamak ve örneklemek amacıyla kullanılan anonim mahiyetteki özdeyiştir. Ancak bu unsurların bir kısmını kendinde toplayan ve bazı emsal kitaplarında mesel ya da mesel gibi kabul edilerek yer verilen birçok türe de rastlanmaktadır. Bunlar hikmet (vecize, kelâmıkibar), deyim, mükennâ, mübennâ, tağlib tesniyesi, “ef‘alü min ...” formu ve benzerleridir.
Türkçe’de vecize (özdeyiş, özlü söz) ve kelâmıkibar diye adlandırılan hikmetle mesel arasında şu farklar belirlenmiştir: Hikmet çoğunlukla öğüt ve ders vermek amacıyla peygamber, filozof, düşünür, şair, edip, hatip, âlim gibi seçkin zümreye mensup bir kişi tarafından söylenmiş olan, bir hayat tecrübesini dile getiren özlü sözdür; meselin ayırıcı niteliği ise belli bir kaynaktan çıkmış olmakla birlikte zamanla yaygınlaşıp halka mal olarak anonim hale gelmesidir. Bu sebeple hikmet mesel kadar yaygın değildir ve aslında mesel hikmetin yaygınlık kazanarak anonimleşmiş şeklidir. Hikmet daima doğru görüş içerirken mesel içermeyebilir; hikmetin esası mâna doğruluğu, meselin esası teşbihtir. Mesel daima veciz olurken hikmet olmayabilir. Meselde amaç kanıt olarak söylenmesi, hikmetin amacı ise öğüt ve irşaddır (Abdülmecîd Âbidîn, s. 16-20; Emîl Bedî‘ Ya‘kūb, I, 23-24).
YanıtlaSilDeyim (meselî tabir, taklidî ibare) mesel gibi hüküm taşımadığı gibi bağımsız cümle de değildir. “Sübhânallah, elhamdülillâh, ehlen ve sehlen, rahimehullah, lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh, lillâhi derruh, leanehullah” gibi günlük hayatta, ibadetlerde, selâm, tâziye, tebrik vb.nde kullanılan klişelere de klasik emsal kitaplarında yer verilmiştir. Halbuki bunlar meselde esas olan teşbihi içermez. Bazı dua klişelerini Kitâbü’l-Ems̱âl’ine ilk karıştıran kişi Ebû Ubeyd Kāsım b. Sellâm olup (ö. 224/838) daha sonra gelen emsal müellifleri de onu izlemişlerdir. Bunlar gibi “ebü’l-eşbâl (arslan), ebû ca‘de (kurt), ebû hâlid (köpek), ebû osman (yılan), ebû sâbir (tuz); ümmü’l-kurâ (Mekke), ümmü’l-kırâ (ateş)” gibi mecazi analık-babalık bildiren ve “mükennâ” adı verilen deyişler; “ibnü’s-sebîl (yolcu), ibnü’s-sehâb (yağmur), bintü’l-ayn (göz yaşı), bintü’l-Yemen (kahve)” gibi mecazi oğulluk-kızlık bildiren ve “mübennâ” adı verilen ifadeler; “Ömereyn (Hz. Ömer ve Ebû Bekir), “kamereyn” (ay ve güneş) gibi mecazi anlam bildiren tağlib tesniyelerine bazı klasik emsal kitaplarında yer verilmiştir. Ebû Hilâl el-Askerî bu deyişleri emsal arasında sayarken (Cemheretü’l-ems̱âl, I, 25-48) Hamza el-İsfahânî onları ayrı bölüm ve başlıklar altında incelemiştir (ed-Dürretü’l-fâḫire, II, 471). Çağdaş yazarlardan Abdülmecîd Âbidîn bunları emsalden saymış (el-Ems̱âl, s. 105-107), Abdülmecîd Katâmiş ise bu görüşü benimsememiştir (el-Ems̱âlü’l-ʿArabiyye, s. 23-27). Gerçekte eski müelliflerden hiçbiri emsal gibi kullanılmasına rağmen tağlib tesniyelerini emsal kapsamında görmemiştir. Seâlibî de “gurâbu Nûh, sefînetü Nûh, makāmu İbrâhîm, kamîsu Yûsuf, zi’bü Yûsuf” gibi isim tamlamalarını da emsalden saymıştır (S̱imârü’l-ḳulûb, s. 39-46). Halbuki bunlar teşbih esasına dayanmadığı gibi îcâz vasfına da sahip değildir, çünkü îcâz terkiplerin değil cümlelerin özelliğidir. Bu bakımdan sözü edilen terkipleri mesel değil mesel materyali olarak kabul etmek daha isabetli görülmüştür (Abdülmecîd Katâmiş, s. 27). Yine özellikle soyut fikirleri somut tablolar ve örnekler halinde açıklamak amacıyla “mes̱elü ..., kemes̱eli ...” gibi formlarda zikredilen, çoğunlukla uzun olan ve “kıyasî mesel” adı verilen tür de mesel tanımının kapsamına girmemektedir. Bu meseller Kur’an ve hadise özgü ifadeler olup bazı müslüman edipler de onlardan esinlenerek bu nevi deyişler üretmişlerdir. Hz. Ali’nin bazı emsali böyledir.
HADİS. Hadis literatüründe Hz. Peygamber’in meselleri “emsâlü’l-hadîs” tabiriyle ifade edilir. Resûlullah, Arapça’yı mükemmel konuşan bir toplumda doğup büyüdüğü için bu dilin inceliklerine vâkıftı. Zaman zaman meseller söyler, gereğinden fazla konuşmaktan ve yapmacık tavırlardan hoşlanmazdı (Tirmizî, “Birr”, 71). Abdullah b. Amr b. Âs’ın Resûl-i Ekrem’den 1000 mesel öğrenip ezberlediğini söylemesi (Müsned, IV, 203) bu mesellerin çokluğunu göstermektedir.
YanıtlaSilHadislerde meseller başlıca iki şekilde kullanılmıştır. Bunlardan biri, anlaşılması zor konuların Kur’ân-ı Kerîm’de olduğu gibi mukayeseye dayanan temsille anlatılmasıdır. Meselâ Allah Teâlâ’nın Peygamber’i vasıtasıyla gönderdiği ilim ve hidayetin toprağa düşen bol yağmura benzediğini ve bu yağmur karşısında insanların üç kısma ayrıldığını, bazılarının yağmur suyunu emen ve bol nebat bitiren iyi cins toprağa, bazılarının suyu içine çekmeyip başkalarının istifadesi için tutan killi toprağa, bazılarının da yağmur suyundan kendisi faydalanmadığı gibi başkalarının da istifadesine imkân vermeyen kaygan toprağa benzediğini ifade etmesi (Buhârî, “ʿİlim”, 20; Müslim, “Feżâʾil”, 15) bu şeklin en tanınmış örneklerinden biridir. Genellikle “meselü...” kelimesiyle başlayan ve Kur’an’ın maksat ve hedeflerine uygun olan bu tür emsale bir başka örnek olarak hastalık ve sıkıntılar içindeki mümini rüzgârın estiği tarafa kolayca yatan, fakat kırılmayan yeşil ekine, Hak’tan yüz çeviren kötü kimseyi de şiddetli rüzgârın bir defada söküp attığı dağ servisine benzeten hadis zikredilebilir (Buhârî, “Merḍâ”, 1; Müslim, “Ṣıfâtü’l-münâfiḳīn”, 59, 60). Bu tür hadisler Kütüb-i Sitte’de ve diğer hadis kaynaklarında dağınık halde bulunmaktadır. Tirmizî bunlardan on dördünü “Ebvâbü’l-ems̱âl ʿan Resûlillâh” başlığı altında bir araya getirmiştir (“Edeb”, 76-82).
Hadislerde görülen ikinci tür meseller, veciz konuşma özelliğine sahip olan Hz. Peygamber’in (bk. CEVÂMİU’l-KELİM) darbımesel halinde yaygınlaşan özlü sözleridir. Onun Huneyn Gazvesi’nde savaşın şiddetlendiği anda söylediği, “Bu tandırın kızıştığı zamandır” sözü ile (Müslim, “Cihâd”, 76) “İktisat eden muhtaç olmaz” (Müsned, I, 447); “Öyle söz vardır ki dinleyene sihir gibi tesir eder” (Buhârî, “Ṭıb”, 51; Müslim, “Cumʿa”, 47); “Mümin aynı yılan deliğinden iki defa sokulmaz” (Buhârî, “Edeb”, 83; Müslim, “Zühd”, 63); “Utanmadıktan sonra istediğini yapabilirsin” (Buhârî, “Enbiyâʾ”, 54) meâlindeki hadisleri bu türün belli başlı örnekleridir. Resûl-i Ekrem’in söylediği emsalin bir kısmının mefhum olarak daha önce Araplar tarafından bilindiği düşünülebilir. Onun zaman zaman ünlü Arap şairlerinin dillerde dolaşan bazı beyitlerini veya bu beyitlerin bir bölümünü mesel yerinde kullandığı da görülmektedir. Tarafe b. Abd’in, “Azık vermediğin kimse sana haberler getirir” mısraı (Müsned, VI, 31, 146; Tirmizî, “Edeb”, 70) bu tarz kullanımın örneklerinden biridir.
YanıtlaSilSahâbe ve tâbiînden bazılarının mesel haline gelmiş sözleri bulunmakla beraber (İbn Düreyd, s. 36-55; Seâlibî, s. 28-35; Abdülmecîd Katâmiş, s. 169-174) bunlar Câhiliye devrinde söylenen mesellere nisbetle oldukça azdır. Bu durum, müslümanların Kur’an ve hadislerdeki mesellere büyük önem verip onlarla yetinmesi ve ancak nâdir hallerde mesel kullanma ihtiyacı duyması ile açıklanabilir. Hulefâ-yi Râşidîn içinde en çok meseli bulunan Hz. Ali’dir. Muallim Nâci onun mesellerinden 280 kadarını derleyerek Emsâl-i Ali adıyla Türkçe’ye çevirmiştir (İstanbul 1303). Hz. Ali’nin bazı meselleri şöyledir: “Kanaatkârda gam olmaz”; “İlmin kemali hilim iledir”; “Dindar olan kurtulur”; “İlim her rütbenin üzerinde bir rütbedir.” Bunun yanında, “Bülbülün çektiği dili belâsıdır” atasözünün bir nevi karşılığı olmak üzere Hz. Ebû Bekir’in söylediği, “Belâ söz söylemeye dayalıdır”; Hz. Ömer’in, “Sevgin yük olmasın, öfken yok etmesin” ve evini kuşatan âsiler yüzünden ıstırabının son dereceye vardığını anlatmak üzere Hz. Osman’ın Hz. Ali’ye yazdığı mektuptaki, “Kolan sıyrılıp devenin memelerini geçti” sözleri meşhur birer mesel olmuştur. Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Mes‘ûd, Muâviye b. Ebû Süfyân ve Amr b. Âs gibi sahâbîlerin de emsal tarzında sözleri vardır.
٢١١
YanıtlaSilسوره بقره (٢٦-٢٧)
ماط منى اقتضا الدولي مع هذا، بذره اوستنده ذره لوله بازيلان ، قرآن، صحیفه سماره باران يازيلاجم فراندن من وكوز للكده آشاغی دکلدر و گذار سیوری سینگل باراد بایشی صد (مانی) = ادب کلام صنعتی ده عنها قدرت صفتی کندر به جو مقاله خواوتی فيلك خلقتندن دون دقدر. سوز آخلاته، بر فيها سوفله قونو شمقدمه آشاغی دگلدر
سوال ؟) تو تمثيل الرده کورونه حقارت ظاهریه ندیه . عائد در ؟ [ الخواب ] اولى حالات تقبيل تمر عائد دکلدر انجم ممثل له اولانه عائد در یعنى لمر ونه عمل لقربان اس او عائد در را کلام کو زندگی و بلاغتي، ممثل لهه مطابقتی و نسبتنده در
اوت، به پادشاه به چوبانه، چوبا ناره مخصوص به عبدا و بر بالطو و کابینه ده به كلينك ويرسه، پادشاه الی یا بیماری دیده کیمه اعتراض ایده مز. چونکه هر شیئی لا يقته وير مدر. بناء عليه، ممثل له نه قدر حقیر اولورسه، تمثیلی ده او قدر حقیر اولور. و نه قدر بیون اولورسه، تمثیلی ده او قدر بیون اولور قائية) عا اوت، صغار يك عادى و يك حقير اولدقارندن، جذاب همه سینگی او ناره مسلط قیل مشدر و عبداد تاری دره او قدر چرکیندر که ( نسج العنكبوت) ایله، یعنی اور ومجك آغی ایله تعبیر اید یا مدر.
( او چنجی مغالطه) او نار دیور ترک : حقیقتی اظهار ایتمکده، عجزی ایما این بو کي تمثيلاته نه احتیاج دارد؟ الجواب ) قرآنی انزال ایتمکدن ، مقصد، جمهورنای ارشاد ایتمکدر. جمهور ناس ايه عوامدر عوام ناس
حاشیه با سیوری سینگان باشنده مزراحه کی به خرطوم وارد . فيلك باشند قونار. خرطومني فيدلك فرطونه با تیر خیل قا جمعه باشلار. فیل هیچ به صور تاله سیوری سینگه الندن قورتولا ماز. ديمك جناب همه، سیوری سینگی فیله غالب و حاکم قيل مشدد. بناءً عليه، سيورى سينك فيله نسبتله، خلقتجه يك كوچك او لمقاله برابری صنعتجه فیلدن آشاغی فالمادیفی کی، جسارت خصوصنده ده فیله فائقدر .
حاشیه ) براعرابيك، طا دریغی و جسمی وارحمه بر گونه صفحه عبداد ته کیمن با مشکه، به تیر های صفحان باشند تلويث ایمن بوهالي كورونجه ( أَرَبِّ يَسُولُ الثَّعْلَبَانُ بِرَأسه ) ديمطر صمني قير من آتمن ديمك صغارك حقارتندن با لگزینگار دگل، تیلکی ارده صملرك با شارين جيقا لر، تلويث الدولي مترجم عبد المجيد
اعراب
YanıtlaSil::Arab Bedevi arablardan
olan
عوام
Avam: Sıradan halk
عَوَامِ نَاسٌ
Avam - nas: Sıradan insanlar
جنهور ناش
Cumhur-u nâs: İnsanların çoğunluğu
دون Dân: Aşağı
فائق
Faik: Üstün
فَيْلَسُوفٌ
Feylesof: Felsefeci
حَقَارَتِ ظَاهِرِية
Hakaret-i zahiriye: Görü-nüşteki kıymetsizlik
حاشيه
Haşiye: Dipnot
خِلْقَتْ
Hilkat: Yaratılış
حسن
Hüsün Güzellik
امامه
İhata: Kuşatma
ايما
Ima: Gizli işaret
إنزال
inzal: İndirme
اِرْشان
İrşad: Doğru yolu gösterme
إظهار
Izhar: Gösterme, ortaya çıkarma
كَلْبُ
Kelb: Köpek
كذا
Keza: Bunun gibi
مع هذا
Maahaza: Bununla beraber
مُسَلَّ
Musallat: Başa belá olan
مطابقت
Mutabakat: Uygunluk
مُعَثَلٌ لَهْ
Mümesseliin leh: Hakkında temsîl getirilen
نسخ
Nesci'l-ankebat: Örümcek
الله الْعَنْكَبوت
Sahife-i sema: Gök sayfası
صَحِيفَةِ سَمَا
Sanem: Put
صنم
Telvis: Pisletme
تلويث
تنثيلات
Temsilat: Misal getirineler
Balkans, 26-27
YanıtlaSilihatasını iktiza ederler. Maaháza, bir zerre üstünde zerrelerle yazılan bir Kur'ân, sahife-i semåda yıldızlarla yazılacak Kur'ân'dan hüsün ve güzellikte aşağı filin hilkatinden dân (Hanye 1) değildir. Kelam sifati da değildir. Ve kezȧ bir sivrisineğin yaratılışı, san'atça söz anlatmak, bir feylesofla konuşmaktan aşağı değildir aynen kudret sıfatı gibidir. Bir çocukla konuşup
Sual: Su temsillerde görünen hakaret-i zahiriye ait değildir. Ancak mümesselün leh olana aittir. Yani neye aittir? Elcevab: O gibi håller temsil getirene kime ve neye temsil getirilmiş ise, ona aittir. Zaten kelâmın güzelliği ve belâgati, mümesselün lehe mutâbakatı nisbetindedir.
Evet, bir padişah bir çobana, çobanlara mahsûs bir aba ve bir palto ve kelbine de bir kemik verse, "Padisah iyi yapmadı" diye kimse i'tiraz edemez. Çünki her şeyi lâyıkına vermiştir. Binâenaleyh, mümesselün leh ne kadar hakir olursa, temsîlî de o kadar hakir olur. Ve ne kadar büyük olursa, temsîlî de o kadar büyük olur. Evet, sanemler (Hasiye-2) pek âdî ve pek hakir olduklarından, Cenâb-ı Hakk sineği onlara musallat kılmıştır. Ve ibadetleri de o kadar çirkindir ki, 'nescü'l-ankebût' ile, yani örümcek ağı ile ta'bîr edilmiştir.
Üçüncü Muğālata: Onlar diyorlar ki: "Hakikati izhår etmekte, aczi îmâ eden bu gibi temsilâta ne ihtiyaç vardır?" Elcevab: Kur'ân'ı inzâl etmekten maksad, cumhûr-u nası irşâd etmektir. Cumhûr-u nâs ise avâmdır. Avâm-1 nås,
Hâşiye-1: Sivrisineğin başında mızrak gibi bir hortum vardır. Filin başına konar. Hortumunu filin hortumuna batırır. Fil kaçmaya başlar. Fil hiçbir suretiyle sivrisineğin elinden kurtulamaz. Demek Cenâb-ı Hakk, sivri-sineği file galib ve hâkim kılmıştır. Binâenaleyh sivrisinek file nisbetle, hilkatçe pek küçük olmakla beraber, san'atça filden aşağı kalmadığı gibi, cesâret hususunda da file fäiktir.
Hâşiye-2: Bir A'râbînin, taptığı bir sanemi varmış. Bir gün sanemine ibâdete gitmiş. Bakmış ki, bir tilki sanemin başına telvis etmiş. Bu hâli görünce ارب ييُولُ الثَّعْلَبَانِ برأيه demekle, sanemini kırmış atmış. Demek sanemlerin hakaretinden, yalnız sinekler değil, tilkiler de sanemlerin başlarına çıkarlar, telvîs ederler. Mütercim Abdülmecid
میرند
ده
Davetsiz Gelen Döşeksiz Oturur
YanıtlaSil"Bir yere davet edilmediği halde giden kimsenin..." um-duğu ilgiyi göremeyeceğini anlatmak veya böyle bir beklentiye girmenin uygun bir davranış olmadığını belirtmek için "da-vetsiz gelen döşeksiz oturur" deriz. Genellikle bu atasözünü herkese açık olmayan bir davete çağrılmadığı hâlde gitmeye hazırlanan kişilere veya bunu alışkanlık haline getiren kimse-lere bir uyarı mahiyetinde kullanırız.
Davet edilmediğimiz bir yere gitmemek niçin bu kadar önemlidir?
Şunun için önemlidir; sözgelişi bir yemek daveti veren kişi bütün hazırlığını davet ettiği kişilerin sayısına göre yapmak-tadır. Böyle bir davete habersiz giden her kişi, yapılan hazır-lıkların yetersiz kalmasına sebep olabilir. Hal böyle olunca da davetçinin misafirlerine karşı mahcup olma durumu vardır. Oysa hiç kimsenin insanları böylesi güç bir duruma düşürme-ye hakkı yoktur. Velev ki davetsiz biri davetli bir arkadaşının peşine takılıp gitmiş olsa da ev sahibinin rızasını almadan içeri
40-
giremez. Bu genel bir kaide olup, insanların sabrını ve imkâ-nını zorlamamak lazımdır.
YanıtlaSilBazı şeyler de vardır ki bizi hazırlıksız yakalar.
Mesela ayrılık ve ölüm kimseden bir davet beklemez. Aşk da böyledir... Hatta ayrılığı ölümden daha beter görenler veya "ayrılık olmasaydı" diye hayıflananlar bile vardır. Türküleri-mize de konu olan bu durum bir yöremizde şu şekilde ifade edilmektedir:
"Yüce dağlar olmasaydı,
Laleleri solmasaydı, Ölüm Allah'ın emri de
Şu ayrılık olmasaydı. "21
Gerçekten de ölüm, Allah'ın bir emridir. Hepimiz ölüm-lüyüz yani.
O hâlde, Azrail'in (a.s.) habersiz gelmesi bizim açımızdan iyi bir şeydir. Ölüm meleğinden şöyle bir haber aldığınızı dü-şünsenize:
"Hazırlan, üç gün sonra yanındayım."
Dip not: Azrail...
Nasıl, birden ürperdiniz değil mi?
Neyse ki bu haberi Azrail'den değil de saçlarımıza düşen her aktan, yeni bir güne kavuştuğumuz her sabahtan ve oku-nup duran şu salalardan alıyoruz. Aldığımız her haberle de yolun sonuna bir adım daha yaklaştığımızı anlıyoruz. Sizin de bildiğiniz ve inandığımız gibi yolun sonunda bizi bekleyen iki tane kapı vardır. Bu kapılardan biri cennete, diğeri ise cehen-neme açılmaktadır. İkisi de ebedi bir yurt olup herkes, Yüce Allah'ın vaat ettiği şeye kavuşacaktır.
21 Adana Yöresi - Şu Kışlanın Kapısına
-41-
Kur'an-ı Kerim'de buyrulduğu gibi: "Ey insanlar! Allah'ın verdiği söz gerçektir. Dünya hayatı sakın sizi aldatmasin, o aldatma ustası da Allah hakkında sizi kandırmasın. "22"
YanıtlaSilO aldatma ustasının elinden ancak tövbe ederek ve ettiği. miz tövbeye de sadık kalarak kurtulabiliriz. En büyük ödülo ise cennetin kapısından girdiğimizde alacağız inşallah. Ama ondan önce dünyadayken davet edilmediğimiz hiçbir evin veya iş yerinin kapısını çalmayalım. Çalıp da hiç kimsenin rahatını kaçırmayalım olur mu?
Tövbeleriniz kabul, icabetiniz makbul olsun.
22
Fâtır Suresi 5. Ayet Tefsiri
-42-
HAFIZ LAFZIN HAMILI MANANIN AMILI
YanıtlaSilشورة الأنفال
وإن يُرِيدُوا أَنْ يَخْدَعُوكَ فَإِن حَسْبَكَ الله هو الذي ابدا بنصره وبالمُؤْمِنِينَ • والف بين قلوبهم لو الفك ما فِي الْأَرْضِ جَمِيعًا مَا أَلَفْتَ بَيْنَ قُلُوبِهِمْ وَلَكِنَّ الله الله بينهم إنهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ يَا أَيُّهَا اللي حسبك الله ومن اتَّبَعَكَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ حَرْضِ الْمُؤْمِنِينَ عَلَى الْقِتَالَ إِنْ يَكُنْ مِنْكُمْ عِشْرُونَ صَابِرُونَ يَغْلِبُوا مِائَتَيْنِ وَإِنْ يَكُنْ مِنْكُمْ مِائَةٌ يَغْلِبُوا أَلْفًا مِنَ الَّذِينَ كَفَرُوا بِأَنَّهُمْ قَوْمُ لَا يَفْقَهُونَ الْفُنَ خَفَّفَ اللَّهُ عَنْكُمْ وَعَلِمَ أَنَّ فِيكُمْ ضَعْفًا فَإِنْ يَكُنْ مِنْكُمْ مِائَةٌ صَابِرَةٌ يَغْلِبُوا مِائَتَيْنِ وَإِنْ يَكُنْ مِنْكُمْ أَلْفُ يَغْلِبُوا الْقَيْنِ بِإِذْنِ الله وَاللهُ مَعَ الصَّابِرِينَ مَا كَانَ لِنَبِي أَنْ يَكُونَ لَ أَسْرَى حَتَّى يُشْخِنَ فِي الْأَرْضِ تُرِيدُونَ عَرَضَ الدُّنْيَا وَاللَّهُ يُرِيدُ الْآخِرَةَ وَاللَّهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ لَوْلَا كِتَابٌ مِنَ الله سَبَقَ لَمَسَّكُمْ فِيمَا أَخَذْتُمْ عَذَابٌ عَظِيمُ . فَكُلُوا مِمَّا غَنِمْتُمْ حَلَالًا طَيِّبًا وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ .
يا أَيُّهَا النَّبِيُّ حَسْبُكَ اللَّهُ وَمَنِ اتَّبَعَكَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ
"Ey Peygamber! Sana ve sana tâbi olan müminlere Allah yeter.99 (Enfal, 8/64)
Mushaf sayfa no: 184
Hafızlık sayfa no: 10.
cüz/17. sayfa
DOST VE YARDIMCI OLARAK ALLAH YETER.
BİLGİ:
Ayeti, "Allah, sana ve sana tâbi olan müminlere yeter." şeklinde anlamak mümkün olduğu gibi "Allah ve sana tâbi olan müminler, sana yeter." şeklinde anlamak da mümkündür. Bunların ilkinden, Allah'ın destek ve yardımının, Hz. Peygam-berle birlikte onun yolundan gidenleri de kapsadığı anlaşılır. İkincisinden ise Allah'ın ve sadık müminlerin, her daim Hz. Peygamber'in destekçisi olduğu anlaşılmaktadır. Her iki anlama göre de Allah, Hz. Peygamber'e ve ona tâbi olanlara moral ve güvence vermekte, Allah'ın rızası yolunda oldukları müddetçe zaferin kendilerinde olacağını müjdelemektedir.
MESAJ:
Allah'ın yardım ve desteğini almamız, Hz. Peygamber'in öğretilerine tabi ol-mamıza bağlıdır.
KELİME DAĞARCIĞI:
İttibâ: Uymak, tâbi olmak.
184
HAFIZ LAFZIN HAMILI MANANIN AMILI
YanıtlaSil4
الجزء العاشر
وَالَّذِينَ آمَنُوا وَهَاجَرُوا وَجَاهَدُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ وَالَّذِينَ أَوَوْا وَنَصَرُوا أُولَئِكَ هُمُ الْمُؤْمِنُونَ حَقًّا لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَرِيمٌ
" Iman edip de Allah yolunda hicret ve cihad edenler, (muhacirleri) barındıran ve yardım edenler var ya, işte gerçek müminler onlardır. Onlar için bağışlanma ve bol rızık vardır.99
(Enfal, 8/74)
لها اللي قل لمن في أيدِيكُم من الأسرى ان يعلم الله فى قلوبكم خيرًا يُؤْتِكُمْ خَيْرًا مِمَّا أَخذ مِنْكُمْ وَيَغْفِرُ لكم واللهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ وَإِنْ يُرِيدُوا خِيَانَتَكَ فَقَدْ خَانُوا ة مِنْ قَبْلُ فَأَمْكَنَ مِنْهُمْ وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ إِنَّ الَّذِينَ منُوا وَهَاجَرُوا وَجَاهَدُوا بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنْفُسِهِمْ فِي سَبِيلِ اللَّهِ وَالَّذِينَ أَوْرًا وَنَصَرُوا أُولَئِكَ بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاءُ بَعْضٍ وَالَّذِينَ مَنُوا وَلَمْ يُهَاجِرُوا مَا لَكُمْ مِنْ وَلَا يَتِهِمْ مِنْ شَيْءٍ حَتَّى هاجِرُوا وَإِنِ اسْتَنْصَرُوكُمْ فِي الدِّينِ فَعَلَيْكُمُ النَّصْرُ إِلَّا عَلى قَوْمٍ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُمْ مِيثَاقٌ وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرُ . وَالَّذِينَ كَفَرُوا بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاءُ بَعْضٍ إِلَّا تَفْعَلُوهُ تَكُنْ فِتْنَةٌ في الْأَرْضِ وَفَسَادُ كَبِيرٌ وَالَّذِينَ آمَنُوا وَهَاجَرُوا وَجَاهَدُوا في سَبِيلِ اللهِ وَالَّذِينَ أَوْوْا وَنَصَرُوا أُولَئِكَ هُمُ الْمُؤْمِنُونَ حَقًّا لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَرِيمٌ وَالَّذِينَ آمَنُوا مِنْ بَعْدُ وَهَاجَرُوا وَجَاهَدُوا مَعَكُمْ فَأُولَئِكَ مِنْكُمْ وَأُولُوا الْأَرْحَامِ بَعْضُهُمْ أولى بعض في كتاب اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ .
Mushaf sayfa no: 185
Hafızlık sayfa no: 10. cüz/16. sayfa
GERÇEK İMANIN BELİRTİLERİ: HİCRET, CİHAD VE YARDIMLAŞMADIR.
BİLGİ
Iman, kalpte ve zihinde yaşanan psikolojik bir durum olmakla birlikte onun, dışa yansıyan birtakım işaret ve belirtileri de vardır. Bir kimsenin, inancına uygun bir hayat sürmek için yurdunu yuvasını terk edip başka bir ülkeye hic-ret etmesi, bunlardandır. Bir kişinin Müslümanların safına katılarak düşmanla mücadele etmesi, diğer taraftan muhacirlere kucak açarak her şeyini onlarla paylaşması da onun samimi ve gerçek imanının dışa vuran güçlü belirtileridir. Allah, böyle kimselere bağışlanma ve bol rızık vaat etmektedir.
MESAJ:
Allah yolunda gerektiğinde hicret ve cihad etmek ve bunları yapan Müslü-manlara yardım etmek imanımızın bir gereğidir.
KELİME DAĞARCIĞI:
Hicret: Allah yolunda göç etmek.
Cihad: Allah yolunda savaşmak, mücadele ve gayret etmek.
185
HAFIZ LAFZIN HAMILI MANANIN AMILI
YanıtlaSilشورة القوية
سورة القوية مدنية وهي مانه واسع وعليزون الية
براءة من الله ورسوله إلى الَّذِينَ عَاهَدْتُمْ مِنَ الْمُشْرِكِينَ . فسيحوا في الأرض أربَعَةَ أَشْهُرٍ وَاعْلَمُوا الكم غير مُعْجِري الله وأن الله مخرى الْكَافِرِينَ ، وَأَذَانُ مِنَ اللهِ وَرَسُولَة إلى الناس يوم الحج الأكبر أن الله يرى مِنَ المُشركين ورسوله غير فإِن تُبْتُمْ فَهُوَ خَيْرٌ لَكم وإن توليتم فاعلموا الكم معجزى الله ونشرِ الَّذِينَ كَفَرُوا بِعَذَاب أليم إلا الدين عَاهَدْتُمْ مِنَ الْمُشْرِكِينَ ثُمَّ لَمْ يَنْقُصُوكُمْ شَيْئًا وَلَمْ يُظَاهِرُوا عَلَيْكُمْ أَحَدًا فَأَئِمُوا إِلَيْهِمْ عَهْدَهُمْ إِلَى مُدَّتِهِمْ إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُتَّقِينَ فَإِذَا انْسَلَخَ الْأَشْهُرُ الْحَرَّمُ فَاقْتُلُوا الْمُشْرِكِينَ حيث وَجَدْتُمُوهُمْ وَخُذُوهُمْ وَاحْصُرُوهُمْ وَاقْعُدُوا لَهُمْ كُلَّ مَرْصَدٍ فَان تابُوا وَأَقَامُوا الصَّلوةَ وَأَتُوا الزَّکٰوةَ فَخَلُّوا سَبِيلَهُمْ إِنَّ اللهَ غَفُورٌ رَحِيمُ وَإِنْ أَحَدٌ مِنَ الْمُشْرِكِينَ اسْتَجَارَكَ فَأَجِرْهُ حَتَّى يَسْمَعُ كلام الله ثُمَّ أَبْلِغْهُ مَأْمَنَهُ ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ قَوْمٌ لَا يَعْلَمُونَ .
كبر
وَأَنَّ اللَّهَ مُخْزِي الْكَافِرِينَ
"Allah, inkârcıları er-geç rezil (ve perişan) edecektir.99 (Tevbe, 9/2)
Mushaf sayfa no: 186
Hafızlık sayfa no: 10. cüz/15. sayfa
HAİN İNKĀRCILARIN SONU REZİL VE PERİŞAN OLMAKTIR.
BİLGİ
Bu ve önceki ayette Müslümanlarla yaptıkları antlaşmaya uymayan, sinsice faaliyetlerle Müslümanları birbirine düşürmeye çalışan ve bu uğurda müna-fıklarla iş birliği yapan müşriklerle, bağlayıcı bir antlaşmanın artık söz konusu olamayacağı bildirilmektedir. Bununla beraber, muhtemel itirazlara mahal vermemek için de onlara, geleceklerini güvenceye alabilecekleri bir süre ta-nınmaktadır. Sonunda da hain müşriklerin, yapıp ettikleriyle Allah'ı asla âciz bırakamayacakları ve Allah'ın bu inkârcıları rezil rüsvâ edeceği yönünde bir uyarı yapılmaktadır.
MESAJ:
Toplum düzenini bozmaya çalışan din düşmanlarına karşı dikkatli olmalı ve onların yıkıcı faaliyetlerine asla fırsat vermemeliyiz.
KELİME DAĞARCIĞI:
Muhzî: Rezil eden.
Käfir: İnkârcı.
186
HAFIZ LAFZIN HAMILI MANANIN AMILI
YanıtlaSilالجزء العاشر
اشْتَرَوْا بِآيَاتِ اللَّهِ ثَمَنًا قَلِيلًا فَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِهِ إِنَّهُمْ سَاءَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
كيف يكون المُشْرِكِينَ عَهْدُ عِندَ الله وَعِنْدَ رَسُولِهِ إِلَّا الَّذِينَ عَاهَدْتُمْ عِنْدَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ فَمَا استقامو الكُمْ فَاسْتَقِيمُوا لَهُمْ إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُتَّقِينَ كيف وَإِن يَظْهَرُوا عَلَيْكُمْ لَا يَرْقُبُوا فِيكُمْ الا وَلَا ذِمَّةً يُرْضُونَكُمْ بِأَفْوَاهِهِمْ وَتَأْبِي قُلُوبُهُمْ وَأَكْثَرُهُمْ فَاسِقُونَ • اشْتَرَوْا بِآيَاتِ اللَّهِ فتنا قَلِيلًا فَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِهِ إِنَّهُمْ سَاءَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ لَا يَرْقُبُونَ فِي مُؤْمِنٍ إِلَّا وَلَا ذِمَّةً وَأُولَئِكَ هُمُ الْمُعْتَدُونَ فَإِنْ تَابُوا وَأَقَامُوا الصَّلوةَ وَآتَوُا الزَّكوة فَاخْوَانُكُمْ فِي الدِّينِ وَنُفَصِّلُ الْآيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ ) وَإِنْ تَكَثُوا أَيْمَانَهُمْ مِنْ بَعْدِ عَهْدِهِمْ وَطَعَنُوا في دِينِكُمْ فَقَاتِلُوا أَئِمَّةَ الْكُفْرِ إِنَّهُمْ لَا أَيْمَانَ لَهُمْ لَعَلَّهُمْ يَنْتَهُونَ أَلَّا تُقَاتِلُونَ قَوْمًا نَكَثُوا أَيْمَانَهُمْ وَهَنُوا بِإِخْرَاجِ الرَّسُولِ وَهُمْ بَدَؤُكُمْ أَوَّلَ مَرَّةٍ الْخَشَوْنَهُمْ فَاللَّهُ أَحَقُّ أَنْ تَخْشَوْهُ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ .
" Allah'ın âyetlerini basit bir menfaate değiştiler, böylece insanları Allah yolundan engellediler. Gerçekten onların yapageldikleri şey
ne kötüdür!99
(Tevbe, 9/9)
Mushaf sayfa no: 187
Hafızlık sayfa no: 10.
cüz/14. sayfa
İNKÂRCILAR, ÇIKARLARI UĞRUNA KUTSAL DEĞERLERİ KOLAYCA GÖZ ARDI EDERLER.
BİLGİ:
Ayette inkârcıların, basit dünyevî çıkarları uğruna, en önemli kutsal değerlerden olan Allah'ın ayetlerini hiçe saymalarından ve bu sayede kendileri gibi diğer insanları da Allah yolundan saptırmalarından bahsedilmektedir. Ardından da onların, basit bir çıkar uğruna giriştikleri bu sapma ve saptırma faaliyetlerinin, ne kadar kötü olduğu ifade edilmektedir. Bu vesileyle müminler, inkârcıla-rın çıkarcı, güvenilmez ve bozguncu karakterleri hususunda uyarılmakta ve inkârcılar için yegâne bağlayıcı değerin dünyevi menfaatler olduğuna işaret edilmektedir.
MESAJ:
İnanç değerlerimiz, her türlü menfaatin üstündedir ve bunları hiçbir dünyevi çıkar karşılığında değişmeyiz.
KELİME DAĞARCIĞI:
Semen: Fiyat, değer.
Sebîl: Yol.
187
TARINTE BUGÜN
YanıtlaSil-656-Hz. Osman'ın (ra)
şehadeti.
1918 - I. Dünya Harbi sonrası Rus esaretinden firar eden Bediüzzaman'a, Bulgaristan'da Sofya Ataşemiliterliği tarafından Vatana Avdet Belgesi
verildi. Bediüzzaman trenle İstanbul'a hareket etti.
HAZİRAN
17 SALI
21 1446
ZİLHİCCE
RUMI: 4 HAZİRAN 1441 HIZIR: 43
BİR AYET
Ama size ne zaman bir peygamber gelip de nefislerinizin hoşlanma-yacağı, hevâ ve hevesinize hizmet etmeyecek hükümler getirdiyse, hemen büyüklük taslayarak, kimini yalanlayıp kimini de öldürüyordunuz, öyle değil mi? (Bakara: 87)
BİR HADİS Kim bilgisizce fetva verirse, göğün ve yerin melekleri ona lânet okur.
(C. Sağîr, No: 3587)
Yeis, aczden gelir. Yeis, mâni-i herkemâldir. Hamiyet ise, şiddet-i mevanie karşı şiddetle metanet etmektir.
Imsak
Günes
Öğle
İkindi Aksam
Yatsı
Münazarat
TARINTE BUGUN
YanıtlaSil-1201-Müslüman tıp âlimi İbnü'l Cevzî'nin vefatı.
- 1535 - Barbaros Hayreddin Paşanın Preveze Zaferi.
1950 - Demokrat Parti, ilk ve büyük icraatlarından biri olan, ezanın Arapça okunması yasağını kaldırdı.
2011 - Bediüzzaman'ın talebelerinden Hamza Emek vefat etti.
HAZİRAN
16
PAZARTESİ
BIR ATEIT
Allah'ın size öğrettiği bilgi ile eğittiğiniz avcı hayvanların, sizin için yakaladıklarını yiyin ve ava gönderirken üzerlerine Allah'ın ismini
anın. (Maide: 4)
201446 ZİLHİCCE
BİR HADİS
Allah'ın rızası gözetilmeden sevap kazanılmaz. Niyetsiz hiçbir amel olmaz.
(C. Sağîr, No: 3847)
Hiç mümkün müdür ki, bir saltanat, bâhusus böyle muhteşem bir saltanat, hüsn-ü hizmet eden mutîlere mükafatı ve isyan edenlere mücâzâtı bulunmasın. Sözler
RUMI: 3 HAZİRAN 1441 HIZIR: 42
Imsak
Öğle
İkindi
Aksam Yatsı
İmsak Günes
Öğle
İkindi
Aksam Vate
Günes
TARİHTE BUGÜN
YanıtlaSil- 622 - Bilal-i Habeşî tarafından ilk ezanın okunması.
1944 - Denizli Ağır Ceza Mahkemesi, Risale-i Nur eserleri hakkında beraet ka-rarı verdi. Başta Bediüzzaman olmak üzere o güne kadar hapiste yatan 58 Nur Talebesi aynı günde tahliye edildi.
HAZİRAN
15
PAZAR
19 1446
ZİLHİCCE
RUMI: 2 HAZİRAN 1441 HIZIR: 41
BİR AYET
De ki: Ona isyan edecek olur-sam hiç kimse beni Allah'ın azabından kurtaramaz; Ondan başka sığınacak birisi de bulamam. (Cin: 22)
BİR HADİS
Yatsı namazını cemaatle kılan gecenin yarısını ibadete geçirmiş gibidir. Sabah namazını cemaatle kılan kimse bütün geceyi ibadete geçirmiş gibidir.
(C. Sağîr, No: 3671)
Mü'minler ibadetlerinde, duâlarında birbirine dayanarak cemaatle kıldıkları namaz ve sair ibâdetlerinde büyük bir sır vardır ki; herbir fert, ibâdetinden kazandığından fazla bir sevap, cemaatten kazanıyor. Mesnevî-i Nuriye
Öğle
İkindi Akşam Yatsı
Imsak Güneş
Öğle
İkindi Aksam Yatri
İmsak Güneş
2026 BEDİÜZZAMAN TAKVİMİ
YanıtlaSilTARİHTE BUGÜN
1512-II. Beyazid în vefatı.
1994 - Ziyad Ebuzziya'nın vefatı.
AREFE GÜNÜ, TEŞRİK TEKBİRLERİNİ UNUTMAYALIM.
MAYIS
26
SALI
BİR AYET Allah'a tevekkül et; vekil olarak Allah yeter.
Ahzab Suresi: 3
9 1447 ZİLHİCCE
BİR HADİS Kız çocuklarını hakir görmeyiniz. Onlar, cana yakın ve kıymetlidirler.
RUMI: 13 MAYIS 1442
HIZIR: 21
Merak musibeti ikileştirir. Maddî musibeti kalbde de yerleştirmek için bir kök olur; hem kadere karşı bir nevi itiraz ve tenkidi ve rahmete karşı bir nevi ittihamı işmam eder.
Şuâlar
2020 DEDİÜZZAMAN TAKVİMİ
YanıtlaSilTARİHTE BUGÜN
-1935-Hafta tatili Cuma'dan Pazar'a alındı.
1942 - Elmalılı Hamdi Yazır'ın vefatı.
1960-27 Mayıs İhtiläli (Askerî darbe).
KURBAN BAYRAMINIZI TEBRİK EDER, HAYIRLARA VESİLE OLMASINI DİLERİZ.
MAYIS
27
ÇARŞAMBA
10 1447 ZİLHİCCE
RUMI: 14 MAYIS 1442
HIZIR: 22
BİR AYET
Sabah, akşam Rabbinin
adını zikret.
İnsan Suresi: 25
BİR HADİS
Allah yakınlarını, nâmahremlerden kıskanan kullarını sever.
Hizmet-i Kur'âniyede bulunana ya dünya ona küsmeli veya o dünyaya küsmeli. Tâ ihlas ile, ciddiyet ile hizmet-i Kur'âniyede bulunsun.
Lem'alar
Hem o zat öyle fakirâne, öyle hazinâne, öyle mahbubane, öyle müştakane, öyle
YanıtlaSilRisalet i Ahmediye (asm)
FARINTE BUGÜN
1557-Suleymaniye Camii ibadete açıldı.
- 1856 - Dolmabahçe Sarayı kullanıma açıldı.
1933 - TC'ye ait ilk madenî para basıldı.
1967 - İsrail birlikleri
Kudüs'e girdi (Altı Gün Savaşları).
7
SALI
TUESDAY
HAZİRAN
JUNE
BIR AVEY Kuşkusuz Rabbin katındakiler Ona kulluk etmekten kibirlenmezler.
A'raf Suresi: 206
BİR HADİS
Ben akrabalık bağlarını kesmek için gönderilmedim.
Ölüm, ehl-i iman için bir terhistir. Ecel terhis tezkeresidir, bir tebdil-i mekândır, bir hayat-ı bakiyenin mukaddimesi ve kapısıdır. Zindan-ı dünyadan çıkmak ve bağıstan-ı cinâna bir uçmaktır.
Sualar
206
YanıtlaSilİSLAM TARİHİ MEDİNE DEVRİ Xx
Peygamberimiz Esâye'de :
Peygamberimiz, Munsaraftan ayrılıp Sabah namazını Esâye'de kıl-
dırdı (78). Esaye, Cuhfe yolu üzerinde bir yer olup Medine ile arasındaki uzaklık, yirmi beş fersahdır (79).
Peygamberimiz, oradaki kuyunun yanında iki rekât namaz kılmış ve orada bir Mescid yapılmıştır.
Mescidin yanında evler ve Erûk ağaçları vardır (80).
Peygamberimiz Arc'da:
Peygamberimiz, Esâye'den hareket edip üçüncü gün, Arc'da sa-
bahladı (81). Arc, Mekke ile Medine arasında, hac yolu üzerinde bir yerdir (82).
Peygamberimizin, içinde namaz kıldığı ve kuşluk uykusunu uyu-duğu Arc Mescidi de, burada bulunmaktadır (83).
Azık Yüklü Devenin Gayboluşu:
Hz. Ebû Bekir, Medine'de, Peygamberimize «Benim yanımda bir deve var. Azığımızı onun üzerine yükleyelim.» demişti.
Peygamberimiz de «Öyle olsun!» buyurmuş, un ve sevık azığını Hz. Ebû Bekir'in devesine yüklettirmişti (84).
idi.
Hz. Ebû Bekir'in uşağı Ukbe, bu azık devesinin üzerine binmekte
Peygamberimizle Hz. Ebû Bekir'in yiyecekleri, böylece bir devede yüklü bulunuyordu (85).
Dinlenmek için Esâye'de konaklandığı ve Ukbe de, deveyi ındırdığı sırada, uyuya kalmıştı.
Dove, çöktüğü yerden kalkarak yularını Ukbe'nin elinden çekip al-mış, vadinin içine doğru gitmişti.
sanıyordu. Ukbe, uyanınca, kalktı, yola devam etti. Devenin, yolda gittiğini
(78) Vakıdi-Megazi c. 3, s. 1093
(79) Yakut-Mucemülbüldan c. 1, s. 90
(83) Semhudi-Vefaülvefa c. 3, s. 1012, 1013
(82) Yakut-Mucemülbüldan c. 4, s. 99
(81) Vakıdi-Megazi c. 3, s. 1093
(83) Semhudi-Vefaülvefa c. 3, s. 1013-1014 (84) Vakıdî-Megazi e, 3, s. 1093
Vakıdi-Megazi c. 3, s. 1093, Ahmed b. Hanbel-Müsned c. 6, s. 344, Ebû Davud-
Sünen c. 2, s. 164, İbn-i Mâce-Şünen c. 2, s. 978
PEYGAMBERİMİZİN VEDA HACCI
YanıtlaSil227
Deveyi arıyor, soruyor, fakat, hiç kimseden bir haber alamıyor, işı-temiyordu (86).
duğu sırada, Hz. Ebû Bekir geldi. Peygamberimizin bir yanına oturdu. Peygamberimiz, Arc'da konakladığı ve konak yerinin önünde otur-Hz. Aişe gelip o bir yanına oturdu.
Hz. Esmå geldi. Hz. Ebů Bekir'in yanına oturdu (87).
Böyle, Hz. Aişe, Peygamberimizin yanında, Esmå da, Hz. Ebû Be-kir'in yanında oturduğu ve Hz. Ebû Bekir ise, uşağı Ukbe'nin gelmesi-ni bekleyip durduğu bir sırada (88), öğleye doğru, Ukbe, yalnız başı-na (89), devesiz çıkıp gelince (90), Hz. Ebû Bekir, ona «Deven nerede?»
diye sordu (91). Ukbe Dün gece, onu (92) gayb ettim, yitirdim!» dedi (93).
Hz. Ebû Bekir «Vay sanal Keşki, o yiyecekler, yalnız bana aid ol-saydı, gam değildi!
Fakat, onlar, Resûlullah Aleyhisselâm lle Ev halkına aid idi.» di-
yerek ayağa kalktı (94). Ukbe'yi döğmeğe başladı. Ona, hem vuruyor, hem de «Sen, bir tek yitirirsin?!» diyordu.
deveyi nasıl gayb eder, Peygamberimiz, gülümseyerek Şu ihramlı kişiyi görüyor musu-
nuz?! Ne yapıyor bakınız?!» buyurdu (95).
Ukbe'yi, döğmekten, Hz. Ebû Bekir'i men etti.
Nadlaların Peygamberimize Hays Yemeği Göndermesi:
Azık devesinin gaybolduğunu haber alınca, Eslemlerden Nadlalar,
(85) Vakidi-Megazi с. 3, n. 1093
(37) Valkdi-Megazi e. 3, s. 1004, İbn-i Mâce-Sünen c. 2, s. 978, Häkim-Müstedrek c. 1, s. 453-454, İbn-i Kayyım-Zadülmaad c. 3, s. 239
(38) Ahmed b. Hanbel-Müsned e. 6, s. 344, Ebû Duvud-Sünen c. 2, s. 164, Häkim-Müstedrek c. 1, s. 454, İbn-i Kayyım-Zadülmaad c. 3, s. 239
(89) Vakıdi-Megazi c. 3, s. 1003-1094 (9)) Ahmed b. Hanbel-Müsned c. 6, s. 344, Ebû Davud-Sünen c. 2, s. 164, İbn-i MA-
ce-Sünen c. 2, s. 978, Häkiın-Müstedrek e. 1, s. 454, İbn-i Kayyım-Zadülmaad c. 3, s. 239
(91) Vakıdi-Megazi c. 3, s. 1094, Ahmed b. Hanbel-Müsmed c. 6, s. 314, Ebû Davud-Sünen c. 2, s. 164, İbn-i Mace-Sünen c. 2, s. 978, Hâkim-Müstedrek c. 1, s. 454, İbn-i Kayyım-Zadülmaad c, 3, s. 239.
(12) Ahmed b. Hanbel-Müsned c. 6, s. 344, Ebû Davud-Sünen c. 2, s. 164, İbn-i Mã-ce-Sünen c. 2, s. 978, İbn-1 Kayyım-Zadülmaad c. 3, s. 239
(93) Vakıdî-Megazi c. 3, s. 1093, 1094, Ebû Davud-Sünen e, 2, в. 164, İbn-1 Mäce-
Sünen c. 2, s. 978, Hakim-Müstedrek c. 1, s. 454
(94) Vakıdi-Megazi c. 3, s. 1093
(95) Vakidi-Megazi c. 3, s. 1091, Ahmed b. Hanbel-Milsned e. 6, s. 344, Ebû Davud-Sünen c. 2, s 164, İbn-i Mäce-Sünen c. 2, s. 978, Häkim-Müstedrek e. 1, s. 454,
İbn-i Kayyım-Zadülmaad c. 3, s. 239
TARİHTE BUGÜN
YanıtlaSil1475-Fatih Sultan Mehmet'in Kırım'ı fethi.
1944 - Normandiya
çıkarması.
1965 - Millî Emniyet Hizmetleri Teşkilatı, Millî İstihbarat Teşkilatı (MİT) adını aldı.
9
PAZARTESİ
MONDAY
HAZİRAN
JUNE
BİR AYET İslam'a çağrıldığı halde, Allah'a karşı yalan
uyduranlardan daha zalim kimdir? Allah, zalim bir kavmi hidayete erdirmez.
Bakara Suresi: 149
BİR HADİS
Cahiliye gayr-i meşruluğundan hiçbir şey bana bulaşmamıştır.
Cenab-ı Hak, senin ibadetine, belki hiç bir şeye muhtaç değil. Fakat sen ibadete muhtaçsın; mânen hastasın. İbadet ise, mânevî yaralarına tiryaklar hükmündedir.
Lem'alar
٢١٢
YanıtlaSilسورة الفره (٢٦-٢٧)
ملاق اولارق مقابقى كوره من الفت بعدا احمد قاری عقلیات محضری و محردان شماری الونا لونك كون جناب من لطف و امانيا، حقيقتهادى او نارك الفت ابتد کاری لباس الیله بر جوان کوسہ مندر کی توقن الدوب تورکمر سيناء بو بحث متشابهات بخشنده الحمد
يوانتك حمله لری آراسنده کی ارتباطه قلم : (إن الله لا يستحيى أن يضرب مثلا ما بعوضه حما خوفها )
جمله سي، او الركن اراد ابتد قاري آشا غیدہ کی مسلسل اعتراضاری و ایدیور
(نجی) اللهل شرالله قونوشمنده و شره قهر و عتاب اتمكده و شردن شارات المکده نه حکمت وار در؟ ما لبو که بو کی شیار در اخلا شی ای که، عالمده انسان ده باشقه بر تعرفی و بر باشقه تأثیری وار در
(ایکنجیسی ان انار آرمنده جریانه ای نه قونوشمه ترکی تمثل المرن كتر یامی، قرآنك بشر كلامي او لدیفنه علامندر
(او منجی ) كلامك آرقه سنده و اسلوبارن آراسنده انسانك تمثالى كورونور.
(در د نجیبی) حقائق، تمثيلاته تصوير ايديالبيور بوایه، حقیقتی اظهار اتمكدين عاجز اولديقة دلالتايدر
( تشخيي) كثير يان تمثيل الى عادى تمثيل الرد. بوايس، متعلمك ذهني، انحصار التنده اولديغه اماره در
( التنجيم) حقير و قيمتز شيلر دن تمثيل الر كتير بابيور بوده متطمك ضعيف اولدیقه دليلور
( يد نجیسی) كيريلن تثير الره مجبوريت او لما ديفندن، تركى ذكر ندن أولا در .
(گرنجیى) بالخاصة اهل عزتك حيا ايدرك تنزل ايتمد قطارى شيار دن تمثيل المركثير بالمشدر.
قرآن کریم، بو اعتراض سلسله منى (إِنَّ اللهَ لَا يَسْتَحْيِي أَنْ يَضْرِبَ مَثَلًا مَا بَعُوضَةً ) الخزه جمله سله
بر خر به ده بیقمه و انتشدر شویله که:
(پنجیسی) ايرانك ايم بوزلری يوكن و شفاف اولد يفندن، بويوز لردن بحث اتمك عظمت و جلاله مذافي اولمادیقی کی الوهيته اقتضای اوزرینه طین یوزلری چرکین كورو نهارينك بحث ايد يلمسندن وذكر ايد يلمسندن خارج طوتوله لدى الوهيت قانوننه مخالفدر. چونکه به حاکم، تبعده سند به اولانه جنگ نه لری حقوقه مدینه دن اخراج التميز.
(ایکنجیسی) بلاغت و حکمتان اقتضای اوزرینه، حقر معه الری افاده ليكون حقير تمثي له کنده به مخالفت يوقدر.
عقلیان مته
YanıtlaSilAkliyatı mahza: Tama men akıl yoluyla elde edilen bilgiler
Celal Bayüklük ve kahır sahibi olma
آكل مرة
Ehl-i izzet: Düşuk seylere tenezzül etmeyen izzetli kimseler
آماره
Emare: Belirti
قمة
Fehim: Anlama, anlayış
حقائق
Hakaik: Hakikatler
Haya: Utanma, namus, edeb
الجماز
inhisar: Sınırlanıma
إيران
Irad: Söyleme
عتاب
tab: Azarlama
إظهار
Izhar: Gösterme, ortaya çıkarma
لباس Libas: Elbise
مجرودان
Mücerredat: Maddi olmayan, soyut şeyler
منافي
Münafi: Zid
مُتَكَلِّة
Mütekellim: Konuşan
مُتَي
Müteselsil: Peş peşe
متشابهات
Mütesabihat: Ma'nası açık olmayan âyet ve hadisler
پیدا
Peyda: Hazır
تصوير
Tasvir: Resmederek ta'rif etme
تبعه
Tebaa: Bir devletin idaresi altında bulunanlar
تمثيلات
Temsilat: Misál getirmeler
توف
Tevahhus: Korku ve yalnız-lık duyma
تمثال
Timsal: Numune
الوهيت
Ulahiyet: İlahlık
الفَتْ
Ülfet: Alışma
coplak olarak hakäiki göremez. Olfet peyda etmediklen aklivät mahzayı ve mticerredän tehimleri alamaz
YanıtlaSilBunun ikin Cenaba Hakk, lütuf ve thsåmyla, hakikatlen onların ülfet etukleri bir libas ile, bir sive ile göstermiştir ki, tevahhus edip ürkmesinler Bu bahis, müteşäbihát bahsinde geçmiştir.
Bu dyetin cimleleri arasındaki irtibata gelelim إلى ملة لا تقي أن يكون مثلا ما بعوضة فما أولها cumlesi, onların irad ettikleri aşağıdakı müteselsil i'tirazları reddediyor.
Birincisi Allah'n beser ile konuşmasında ve beşere kahu ve itab etmekte ve heserden sikayet etmekte ne hikmet vardır?
Halbuki bu gibi seylerden anlaşılır ki, âlemde insanım da başka bir tasarrufu ve bir başka te'siri vardır.
İkincisi: Insanlar arasında cereyan eden konuşmalar gibi temsil lerin getirilmesi, Kur'ân'ın beşer kelânı olduğuna alamettir
Üçüncüsü: Kelamın arkasında ve üslübların arasında insanın timsali görünür.
Dördüncüsü: Hakäik, temsilätla tasvir ediliyor. Bu ise, hakikati izhår etmekten aciz olduğuna delalet eder.
Beşincisi: Getirilen temsiller ådi temsillerdir. Bu ise, mütekelhmin zihni, inhisår altında olduğuna emaredir.
Altıncısı: Hakir ve kıymetsiz şeylerden temsiller getirihyor. Bu da mütekellimin zayıf olduğuna delildir.
Yedincisi: Getirilen temsillere mecbûriyet olmadığından, terki zikrinden evlådır.
Sekizincisi: Bilhassa ehl-i izzetin hayå ederek tenezzül etmedikleri şeylerden temsiller getirilmiştir.
Kur'ân-ı Kerîm, bu i'tiraz silsilesini
ila ahirihi- cümlesiyle إلى الله لا ينتمي الى يضرب مثلاً ما بعوضة bir darbede yıkmış ve atmıştır. Şöyle ki:
Birincisi: Eşyanın iç yüzleri yüksek ve şeffaf olduğundan,
bu yüzlerden bahsetmek azamet ve celăle münafi olmadığı gibi, ulühiyetin iktizásı üzerine dış
yüzleri çirkin görünenlerinin bahsedilmesinden ve zikredilmesinden håriç tutulmaları, ulûhiyet
kanununa muhâliftir. Çünki bir hakim, teb'asından olan çingeneleri hukuk-u medeniyeden ihraç etmez.
İkincisi: Belågat ve hikmetin iktizásı üzerine, hakir ma'nåları ifade için hakir temsillerin zikrinde bir muhalefet yoktur.
VII NIZIVI
YanıtlaSilDağ Ne Kadar Yüce Olsa Yol Üstünden Aşar
"Yenilmesi imkânsız gibi görünen zorlukların da üstesin-den..." gelineceğini belirtmek için "dağ ne kadar yüce olsa yol üstünden aşar" deriz. Bu atasözünü çoğunlukla zorlu bir işe başlayan veya başladığı bir işte çeşitli engellerle karşılaşan kimseleri yüreklendirmek için söyleriz.
Peki, şu hayatta en büyük engeller ne zaman ortaya çıkar?
Kesin olarak şunu diyebiliriz ki; en büyük engeller, sade-ce Allah rızasını kazanmak amacıyla bir iş yaptığımız zaman ortaya çıkar. Niyet O'nun rızasını kazanmak olunca, hâliyle imtihan da büyük olur. O sebeple yoksul ya da mağdur insan-ların ihtiyacını gidermek için kendi rahatından vazgeçen gö-nüllü kimselerin veya ücretle çalışıp da gönlünü bu işe veren herkesin zorluklara göğüs germesi gerekir.
Hiç kimse sizin ne gibi fedakârlıklar yaparak yollara düş-tüğünüzü bilmez.
Zaten bilmeleri de gerekmez.
-37-
Allah bilsin yeter!
YanıtlaSilgirerken veya girdiğimiz sektörde büyümeye çalışırken de çe Bundan başka hedeflerimize yürürken, yeni bir sektore şitli zorluklarla karşılaşırız. Neyse ki her "...Zorlukla beraber bir kolaylık vardır. Evet, doğrusu her güçlüğün yanında bir kolaylık vardır. "19
Kaldı ki ağzımıza aldığımız bir lokma ekmeği bile çiğ nemeden yutamadığımız bir dünyada yaşıyoruz. Bu gerçeği bilerek hic emek vermeden yaşamayı istemek akıllı bir insanın yapacağı şey değildir. Gerçi insanları böylesine boş bir bek-lentinin içine sürükleyen bazı etkenler de vardır. Ne yazık ki bunların başını talih oyunları çekmektedir. Unutmayalım ki bu oyunlara kendini kaptıran kişi, zamanını ve dolasıyla da hayatını değersizleştirmiş olur.
Halbuki alın teriyle yetinen bir insanın hali böyle midir?
Elbette değildir!
"...Alın teriyle yetinen, yaptığı işle bir değer üreten ve bu üretimle kendine, ailesine, ülke ekonomisine fayda sağlayan bireyin hayatı anlamlı ve değerlidir. Bunun da ötesinde, insa-nın bu amacını daha da anlamlı kılan bir diğer kazanç da Yüce Allah'ın çalışan, çaba gösteren insanlara vaadidir. "20
O hâlde talih oyunlarıyla vaktimizi heba edip de değe-rimizi düşürmeyelim. Tabii ki bu sözümüz, kendini bu tür oyunların büyüsüne kaptıran ve az da olsa bu tarafta meyli olan insanlar için geçerlidir.
Varsın hayatın her alanında birtakım zorluklarla karşılaşa-lım ama harama bulaşıp da emeksiz yaşayanlardan veya günah bataklığına saplanıp da hayırlı işlerin gerisinde kalanlardan olmayalım. Evvel Allah yenilmesi imkânsız gibi görünen bütün
19 Inşirah Suresi 5.-6. Ayet Tefsiri
20 Hadislerle Islam V Helal Kazanç / El Emeği, Göz Nuru, Alın Teri s. 39
-38-
zorlukların üstesinden geliriz. Yeter ki biz, her zorluğun ardın-dan bir kolaylığın geleceğini ve karşılaştığımız her zorluğun bizi daha da güçlendireceğini unutmayalım. Nasılsa "Diken-den gül bitiren, kışı da bahara döndürür."
YanıtlaSilHak yolundaki çabanız sürekli, kazancınız helal ve bere-ketli olsun.
HAFIZ LAFZIN HAMILI MANANIN AMILI
YanıtlaSilغرافي
قاتلوهم يعذبهم الله بأيديكم ويحرهم وينخرط عَلَيْهِمْ وَيَشْفِ صُدُور قوم مؤمنين . ويلعب عيد قلوبهم ويتوب الله على من يشاء والله عليم حكيم .
ام حسبتم أن تُتْرَكُوا وَلَمَّا يَعْلَمَ اللَّهُ الَّذِينَ جَاهَدُوا مِنكُمْ وَلَمْ يَتَّخِذُوا مِن دُونِ اللهِ وَلَا رَسُولِهِ وَلَا الْمُؤْمِنِين وليمة وَالله خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ مَا كَانَ الْمُشْرِكِينَ أَن يَعْتَرُوا مساجد الله شاهدينَ عَلَى أَنْفُسِهِمْ بِالكُفر أولياك حَبِطَتْ أَعْمَالُهُمْ وَفِي النَّارِ هُمْ خَالِدُونَ إِنَّمَا يَعْلَمُ مَسَاجِدَ اللهِ مَنْ آمَنَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ وَأَقَامَ الصَّلوا وأتى الركوة وَلَمْ يَخْشَ إِلَّا اللَّهَ فَعَلَى أُولَئِكَ أَنْ يَكُولُوا مِنَ الْمُهْتَدِينَ أَجَعَلْتُمْ سِقَايَةَ الْحَاجَ وَعِمَارَةِ الْمَسْجِدِ الحرام كَمَنْ أَمَنَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ وَجَاهَدَ فِي سَبِيلِ الله
لا يَسْتَوْنَ عِندَ الله وَاللَّهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ .
الَّذِينَ آمَنُوا وَهَاجَرُوا وَجَاهَدُوا فِي سَبِيلِ اللهِ بِأَمْوَالِهِمْ
وَأَنْفُسِهِمْ أَعْظَمُ دَرَجَةً عِنْدَ اللَّهِ وَأُولَئِكَ هُمُ الْقَادِرُونَ .
إِنَّمَا يَعْمُرُ مَسَاجِدَ اللَّهِ مَنْ أَمَنَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ وَأَقَامَ الصَّلُوةَ وَأَتَى الزَّكُوةَ وَلَمْ يَخْشَ إِلَّا اللَّهَ فَعَسَى أُولَئِكَ أَنْ يَكُونُوا مِنَ الْمُهْتَدِينَ
"Allah'ın mescidlerini ancak Allah'a ve ahiret gününe inanan, namazını kılan, zekâtını veren ve yalnız Allah'tan korkup çekinen kimseler imar eder. İşte bunların doğru yolu bulanlardan olmaları umulur.99
(Tevbe, 9/18)
Mushaf sayfa no: 188
Hafizhk sayfa no: 10. cüz/13. sayfa
HAFIZ LAFZIN HAMILI MANANIN AMILI
YanıtlaSilالكرة العادز
راهم ربهم برحمَةٍ مِنْهُ وَرِضْوَانٍ وَجَنَّاتٍ لَهُمْ فِيهَا له عليه و خالِدِينَ فِيهَا أَبَنَا إِنَّ اللَّهَ عِندَهُ أَجْرُ عليم . يا أيها الذِينَ آمَنُوا لَا تَتَّخِلُوا آبَاءَكُمْ
قُلْ إِنْ كَانَ آبَاؤُكُمْ وَأَبْنَاؤُكُمْ وَاخْوَانُكُمْ وَأَزْوَاجُكُمْ وَعَشِيرَتُكُمْ وَأَمْوَالُ اقْتَرَفْتُمُوهَا وَتِجَارَةٌ تَخْشَوْنَ كَسَادَهَا وَمَسَاكِنُ تَرْضَوْنَهَا أَحَبَّ إِلَيْكُمْ مِنَ اللَّهِ وَرَسُولِهِ وَجِهَادٍ فِي سَبِيلِهِ فَتَرَبَّصُوا حَتَّى يَأْتِيَ اللَّهُ بِأَمْرِهِ وَاللَّهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِقِينَ
والموالكم أولياء إِنِ اسْتَحَبُّوا الْكُفْرَ عَلَى الْإِيمَانِ وَمَن يَتَوَلَّهُمْ مِنْكُمْ فَأُولَئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ قُلْ إِنْ كَانَ باوكم وأبناؤُكُمْ وَالحَوَالَكُمْ وَأَزْوَاجُكُمْ وعبير لكم وَأَمْوَالُ اقْتَرَفْتُمُوهَا وَتَجارة الخشون كنانها ومساكن ترْضَوْنَهَا أَحَبُّ إِلَيْكُم مِن الله ورسوله وجهاد في سبيله فَتَرَبَّصُوا حَتَّى يَأْتِي الله بأمره والة لا يهدى القوم الفاسقين . لَقَدْ نَصَرَكُمُ الله في مواطن كثيرة ويَوْمَ حُلَي إِذْ أَعْجَبَتْكُمْ كَثْرَنَّكُمْ فلم لعن علكم شَيْئًا وَضَاقَتْ عَلَيْكُمُ الْأَرْضُ بمَا رَحبَتْ ثُمَّ وَلَيْتُمْ مُدْبِرِينَ ثُمَّ أنزل الله سكيلته
66 De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım-akrabanız, kazandığınız mallar, durgunluğa uğrama-sından endişe ettiğiniz ticaretiniz ve hoş-landığınız meskenler size Allah'tan, pey-gamberinden ve O'nun yolunda cihaddan daha sevimli ise, artık Allah buyruğunu (kıyameti) gerçekleştirinceye kadar bekleyin. Allah, günaha saplanmış kimseleri hidayete
على رشواء وعلى المُؤْمِنِينَ وَانزَلَ جُنُودًا لَمْ تَرَوْهَا وغلب الذين كفروا وذلك جراء الكافرين .
erdirmez.99
(Tevbe, 9/24)
Mushaf sayfa no. 189
Hafızlık sayfa no: 10. cüz/12. sayfa
YARATILANI SEVERİZ, YARATANDAN ÖTÜRÜ
BİLGİ
İslam'a göre hakiki sevgi. Allah'a olan sevgidir. Çünkü sahip olduğumuz ve sevgi duyduğumuz her şeyi yaratan O'dur. Fıtratımız gereği yakınlarımızı, ka-zanç sağlamayı ve kazancın sağladığı nimetlerden yararlanmayı severiz. Ancak ayet, bu gerçeğe de işaret ederek bizden, anılan sevgilerin kaynağını bilmemizi ve hakiki sevgiyi o kaynağa yöneltmemizi istemektedir. Bunu gerçekleştirdi-ğimizde, dünyevi istek ve bağların esiri olmaktan kurtulup gerçek özgürlüğe kavuşacağımız gibi bütün sevgilerimiz de anlamlı hâle gelmiş olacaktır.
MESAJ:
Bir mümin için hiçbir dünyevi amaç, Allah'tan, resulünden ve Allah yolunda cihaddan daha önemli, değerli ve cazip olmamalıdır.
KELİME DAĞARCIĞI
Hidayet: Doğru yola iletmek.
Fåsık: Dini görevlerini terk eden ve büyük günah işleyen, yoldan çıkan.
189
TARINTE BUGUN -767-İmam-ı Azam Ebû Hanife vefat etti.
YanıtlaSil1930 - Askerî Yargıtay kuruldu.
1937 - Hatay Devleti'nin bağımsızlığı, TBMM'de onaylandı.
1992 - Bediüzzaman'ın talebelerinden Av. Bekir Berk'in vefatı.
HAZİRAN
14
CUMARTESİ
18 1446 ZİLHİCCE
RUMI: 1 HAZİRAN 1441 HIZIR: 40
BIR AYET
Gecenin bir bölümünde ve yıldızların batışının ardında da Onu tesbih et.
(Tur: 49)
BİR HADİS
Alimlerin mürekkebi şehitlerin kanı ile tartılmış ve ağır gelmiştir.
(C. Sağîr, No: 3835)
Kur'ân hem zikirdir, hem fikirdir, hem hikmettir, hem ilimdir, hem hakikattir, hem şeriattır, hem sâdırlara şifâ, mü'minlere hüdâ ve rahmettir. Mesnevî-i Nûriye
Imeak
Günes Öğle
İkindi
Akeam Vatku
Imsak
Günes
Öğle
İkindi
Aksam
Yatsı
2026 BEDİÜZZAMAN TAKVİMİ
YanıtlaSilTARİHTE BUGÜN
1356-Turklerin Rumeliye geçişi.
1812-Osmanlı-Rus Savaşı
sona erdi.
- 1862 - Sayıştay'ın kuruluşu.
Dünya Kıble Günü, KURBAN BAYRAMI
2. GÜN
MAYIS
28
PERŞEMBE
11 1447 ZİLHİCCE
RUMI: 15 MAYIS 1442
HIZIR: 23
BİR AYET Beni zikredin ki, Ben de sizi rahmetimle anayım.
Bakara Suresi: 152
BİR HADİS
Kadınlar erkek ve kız kardeşlerine benzeyen çocuklar doğururlar.
Yarın seni zillet ve rezâletlere mâruz bırakmakla terk edecek olan dünyanın sefähetini, bugün kemål-i izzet ve şerefle terk edersen, pek azîz ve yüksek olursun.
Mesnevî-i Nûrive
Işte şu zat, şu mevcudat halıkının vahdaniyetinin hakkaniy niyeti dere
YanıtlaSilTARİHTE BUGÜN
- 1086 - Kutalmışoğlu Süleyman Şah'ın vefatı.
1878 - Kıbrıs'ın
Anavatandan ayrılması.
Nursî'nin İstanbul'a gelerek Sultan Reşad'ın Rumeli seyahatine katılması. 1911 - Bediüzzaman Said
1954 - Risale-i Nur
hakkında olumlu bilirkişi raporu veren Yusuf Ziya Yörükhan vefat etti.
5
PAZAR
SUNDAY
HAZİRAN
JUNE
Her şey her şeyle bağlıdır. Bir şey her şeysiz yapılmaz. Bir şeyi halk eden, her şeyi halk etmiştir. Öyleyse, bir şeyi yapan Vâhid, Ehad, Ferd, Samed olmak zarurîdir.
BİR AYET
Şüphesiz Allah, ölüden diriyi çıkaran, diriden de ölüyü
çıkarandır.
En'am Suresi: 95
BİR HADİS
Benden sonra halifelik otuz senedir. Ondan sonrası saltanattır.
Mesnevî-i Nuriye
Risale Ahomediye Cas
238
YanıtlaSilİSLAM TARİHİ MEDİNE DEVRİ X
bir çanak içinde Hays (*) yemeği getirip Peygamberimizin önüne koy-
Peygamberimiz «Gel ey Ebû Bekir! Allah, sana, nefis ve tatlı bir dular.
yemek gönderdi ! buyurdu. Hz. Ebû Bekir, Ukbe'ye hålá kızıp duruyordu.
Peygamberimiz «Sakin ol! Bu iş, ne sana, ne de, seninle birlikte bize aiddir.
Uşak, senin deveni, gayb etmemeye son derece istekli idi.» buyurdu. gamberimizin yanında bulunan herkes, o yemekten doyuncaya kadar Peygamberimiz, Peygamberimizin Ev halkı ve Hz. Ebû Bekir, Pey-yediler (96).
Safvan b. Muattal'ın Azık Devesini Getirip Hz. Ebû Bekir'e Teslim
Etmesi:
Aradan çok geçmemişti ki, halkın ardcılığını, sevk ediciliğini ya-pan Safvan b. Muattal, azık devesini getirip Peygamberimizin çadırının önünde ındırdı.
Hz. Ebû Bekir'e Bak metaından bir şey gaybetmiş misin?» dedi. Hz. Ebû Bekir, varıp baktı. «Su içtiğimiz kabdan başka bir şey gaybetmemişiz." dedi.
Ukbe «İşte, kab, benim yanımdadır!» dedi.
di (97).
Hz. Ebû Bekir «Allâh, sana, emâneti edâ ve teslim ettirdi!» de
Sa'd b. Ubâde'nin Fedákârlık ve İyilikleri:
Allah'ın, Peygamberimize azık devesini gönderdiği sırada, Sa'd b. Ubåde ile oğlu Kays b. Sa'd b. Ubåde de, bir deveye yiyecek yükleyerek Peygamberimize teslim etmek üzre gelip çadırının kapısı önünde dur-dular.
Sa'd b. Ubåde «Yâ Resûlallah! Yiyecek devenin uşakla birlikte gaybolduğunu işittik.
İşte, şu yiyecek yüklü deve, onun yerinedir!» dedi.
Peygamberimiz «Allâh, bize, yiyecek yüklü devemizi getirdi. Siz, ar-tık, yiyecek yüklü devenizi geri götürünüz. Allâh, size, onu mübarek kılsın!
(*) Çekirdeği çıkarılmış hurma, såde yağı ve kuru yoğurtla iyice karıştırılarak ya pilan bir yemektir. (Ahmed b. Hanbel-Müsned c. 3, s. 99, Firuzabadi-Kamû-
sülmuhit c. 2, s. 217) 96) Vakıdi-Megazi c. 3, s. 1094-1095
( (97) Vakıdi-Megazi c. 3, s. 1093-1094
PEYGAMBERİMİZİN VEDA HACCI
YanıtlaSil229
yaptıkların yetmiyor mu? buyurdu. Ey Ebû Såbit! Medine'ye geldiğimiz gündenberi bizi ağırlamak için
Resûlüne minnetdarız! Sa'd b. Ubåde Ya Resülallah! Biz, İslâm nimetinden dolayı Allaha
Peygamberimiz «Ey Ebû Sabit! Doğru söylüyorsundur.
ve Vallahi, yâ Resülallah! Mallarımızın içinden Senin almış olduğun şeyler, bize bırakmış olduklarından daha sevgilidir!» dedi.
Felâha ve kurtuluşa ermiş olduğunu müjdelerim!
İyi ahlâk, yüce Allah'ın elindedir.
Allah, iyi ahlâkı, kime bağışlamayı dilerse, ona bağışlar.
Allâh, sana, iyi ahlâkı bağışlamış bulunuyordur.» buyurdu.
Sa'd b. Ubåde «Hamd olsun Allah'a ki O, bana, bunu yaptı.» dedi.
Såbit b. Kays «Yâ Resûlallah! Sa'd'in ev halkı cahiliye çağında da, Ulu'muz kuraklık ve kıtlık yıllarında bizim yediricilerimizdendi.» dedi.
Peygamberimiz «İnsanlar, bir takım mådenler ve cevherlerdir. Onların, cahiliye çağında iyileri, İslâmiyet çağında da, iyileridir.
buyurdu (98).
Peygamberimizin Lahy-1 Cemel'e Gelişi ve Orada Kan Aldırışı:
Peygamberimiz, Lahy-1 Cemel'e varınca, orada, ihram halinde bu-lunduğu halde (99), başındaki rahatsızlığından dolayı (100), tepesin-den kan aldırdı (101).
Lahy-1 Cemel, Mekke yolunda (102), Mekke ile Medine arasında, Sukya'ya yedi mil uzaklıkta bir yokuş, bir su kuyusudur (103).
Peygamberimizin, orada namaz kıldığı Lahy-1 Cemel Mescidi bu-lunmaktadır ki Talub'a bir mil uzaklıktadır.
Talub, ağır sulu bir kuyudur. Arc'a, on bir mil, Sükya'ya ise, ye-di mil uzaklıktadır.
Sükya'dan önce, bir mil kadar uzaklıkta Ânid, Kahha vadisi vardır ki Beni Gıfarlara aiddir.
Lahy-1 Cemel Mescidi, Sükya ile Ebvå arasındadır (104).
(98) Vakıdi-Megazi e. 3, s. 1095
(99) Malik-Muvatta' c. 1, s. 349, Vakıdi-Megazi c. 3, s. 1095, BuhariSahih c. 2, a. 214, Müslim-Sahih c. 2, s. 862-863, Ebû Davud-Sünen c. 2, s. 168 (100) Ebû Davud-Sünen c. 2, s. 168
(102) Malik-Muvatta' c. 1, s. 349
(101) Malik-Muvatta' c. 1, s. 349, Vakıdi-Megazi c. 3, s. 1005, Buharf-Sahih c. 2, s. 214, Müslim-Sahih c. 2, s. 862-863, Ebû Davud-Sünen c. 2, s. 168
(103) Yakut-Mucemülbüldan c. 5, &. 15
(104) Semhudi-Vefaülvefa c. 3, s. 1014-1015
حرف التاء
YanıtlaSil۳۰۹۳- تَأْتِيكُمْ مِنْ بَعْدِى أَرْبَعُ فِتَنِ فَالرَّابِعَةُ الصَّمَاءَ الْعُمْيَاءَ الْمُطْبِقَةَ تَعْرُكُ الأُمَّةُ فِيهَا بِالْبَلَاءِ عَرُكَ الاِمَّمِ حَتَّى يُنْكَرَ فِيهَا الْمَعْرُوفُ وَيُعْرَفُ فِيهَا الْمُنْكَرُ تَمُوتُ فِيهَا قُلُوبُهُمْ كَمَا تَمُوتُ أَبْدَانُهُمْ (نعيم بن حماد في الفتن عن اى هريرة (ضعیف)
3093- Benden sonra size dört fitne gelecektir. Dördüncü-sü sağırlık ve körlüktür. Bu, ümmetime öyle bir bela getirecek ki, bu bela onları yılan gibi kıvrandıracak, dine uygun olan prensip-ler inkar edilecek, uygun olmayanlar kabul görecek. Kalpleri aynı bedenlerin öldüğü gibi ölecek.
٣٠٩٤ - تَابِعُوا بَيْنَ الْحَجِّ وَالْعُمْرَةِ فَإِنَّ مُتَابَعَةَ بَيْنَهُمَا يَزِيدَانِ فِي الْأَجَلِ وَيَنْفِيَانِ الْفَقْرَ وَالذُّنُوبَ كَمَا يَنْفَى الْكِيْرَ الْخُبْثَ (حم والحميدي والعدنى هب ض عن عمر
3094- Hac ile umre arasını birleştirin. (Yani birbiri ardın-ca yapın). Çünkü bunlar ömrü artırır, fakirliği giderir, günahları da demirci körüğünün demirdeki kir ve pası erittiği gibi eritirler.
٣٠٩٥ - تَابِعُوا بَيْنَ الْحَجِّ وَالْعُمْرَةِ فَإِنَّهُمَا يَنْفِيَانِ الْفَقْرَ وَالذُّنُوبَ كَمَا يَنْفِي الْكَيْرَ خُبْثِ الْحَدِيدِ وَالذَّهَبِ وَالْفِضَّةِ وَلَيْسَ لِلْحَجَّةِ الْمَبْرُورَةِ ثَوَابٌ إِلا ت حسن صحيح غريب ن حب حل عن ابن مسعود الجنة (حم وابن زنجويه
3095- Hac ile umreyi birbiri ardınca yapın. Çünkü bun-lar fakirliği giderir, günahları demirci körüğünün demir, altın, gümüş pasını eritip giderdiği gibi giderirler. Kabul olunan haccın karşılığı cennetten başkası değildir.
-742
-۳۰۹۶ ثانى الملائكة بأبى بكر مَعَ النَّبِيِّينَ وَالصَّدِّيقِينَ تَزُفَهُ إلى الجنة وفا
YanıtlaSilالديلمي عن جابر)
3096- Kıyamet günü melekler, peygamberler ve siddik larla beraber Ebu Bekir'e gelirler. Onu alıp hemen alelacele doğru cennete götürürler.
۳۰۹۷ - تَبْلُغُ حِلْيَةُ أَهْلِ الْجَنَّةِ مَبْلَغَ الْوُضُوءِ" (حب عن ابي هريرة)
3097- Cennet ehlinin elbisesi, abdestin ulaştığı yerlere kadar ulaşacaktır.
۳۰۹۸- تبا لِلذَّهَبِ وَالْفِضَّةِ قِيلَ فَمَا نَدَّخِرُ قَالَ لِسَانًا ذَاكِرًا وَقَلْبًا شَاكِرًا وَزَوْجَةً تَعِينُ عَلَى الْآخِرَة" (حم عن رجل من الصحابة)
3098- "Kahrolsun altın ile gümüş"
"Peki, dünyada sahip olacağımız şey nedir öyleyse?" diye sorduklarında şu cevabı verdiler: "Zikreden bir dil, şükreden bir kalp, ahiret için sana yardımcı olacak bir hanım."
۳۰۹۹- تُبْعَثُ الْمَلائِكَةُ يَوْمَ الْجُمُعَةِ إِلَى أَبْوَابِ الْمَسَاجِدِ يَكْتُبُونَ الأَوَّلَ فَالْأَوَّلُ فَإِذَا صَعَدَ الإِمَامُ عَلَى الْمِنْبَرِ طُوِيَتِ الصُّحُفُ (طب عن ابي امامة)
3099- Cuma günü melekler mescitlerin kapısına gönde-rilir ve onlar ilk gelenlerden başlayarak sırası ile bütün gelenleri kaydederler. Yalnız imam minbere çıktığı zaman sahifeler dürülür (artık kimseyi kaydetmezler ondan sonra).
٣١٠٠ - تَبْكِينَ أَوْ لا تَبْكِينَ مَا زَالَتِ الْمَلَائِكَةُ تُظِلُّهُ بِأَجْنِحَتِهَا حَتَّى رَفَعْتُمُوهُ" (حم خ م ن عن جابر قال لما قتل ابى جعلت عمتى تبكى فقال رسول الله صلى
الله عليه وسلم فذكره
3100- Şehit için ister ağla, ister ağlama. Siz onu kaldırın-caya kadar, melekler devamlı olarak onu kanatları ile gölgeler-ler.
743
Dış politikadaki dehası ile, sömürgecili ğin en azgın döneminde, üç kıt'a üzerinde. ki topraklarını korudu. Savaşa inanmazdı. İngiltere başbakanı Gladstone'un koyduğu "Haç'ın bir defa girdiği bir yere hilal av det edemez" prensibinin bütün Avrupalı lar'ca geçerli olduğunu biliyordu. Ince po-litikaya inanırdı. Diplomasiye güvenirdi. Bu nu en iyi uygulayan devlet adamlarından bi-ridir. Dehşetli bir gerçekçi idi ve hayalpe-restlikle ilgisi yoktu. Bu tutumu, Ingiltere, Fransa, Rusya'yı çok kızdırdı. Bir şey kopa-ramamanın hıncı ve çaresizliği içinde, git-tikçe daha geniş ölçüde hükümdarın şah-sını hedef aldılar. Bunu resmen yapmadı-lar. Fakat basın ve istihbarat teşkilatlarıyle
YanıtlaSilgerçekleştirdiler. Ekonomiu
YAZAN
YanıtlaSilYILMAZ ÖZTUNA AYVAZ GÖKDEMİR
TÜRKİYE'DE ASKERİ MÜDAHALELER