BEŞ VAKİT NAMAZI CAMİDE KILAN BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM DEMİŞ
GİBİDİR
ÜMMETİM YILDIZLARA GİDESİYE KADAR KIYAMET KOPMAYACAKTIR
HADİS İ ŞERİF
YanıtlaSil
yuksel4 Şubat 2026 23:14 Nefsin isteklerine uymak merhametsizliği netice verir. (ML)
YanıtlaSil
yuksel4 Şubat 2026 23:10 Bir Hazinenin Anahtarı
RİSALE-İ NUR KÜLLİYATI
FİHRİST VE İNDEKSİ
İSMAİL MUTLU
İKİNCİ BASKI
YanıtlaSil
yuksel6 Mart 2026 18:57 -1929-Arapça ve Farsça dersleri okullardan kaldırıldı.
1939-Almanya'nın Polonya'ya saldırması Üzerine, II. Dunya Savaşı başlamış oldu.
1947-TBMM, Amerikan yardım anlaşmasını oy birliği ile kabul etti.
EYLUL
01
PAZARTESİ
9 1447 R.EVVEL
RUMI: 19 AĞUSTOS 1441
HIZIR: 119
tevekkül ettim
Hud Suresi: 56
BİR HADİS
Misvak kabuğu ile de olsa karnınızı doyurabilecek-seniz insanlardan bir şey istemeyin.
Taberani
İnsan küçük bir âlem olduğu gibi, âlem dahi büyük bir insandır. Bu küçük insan o büyük insanın bir fihristesi ve hülāsasıdır. İnsanda bulunan numunelerin büyük asılları, insan-ekberde
bulunacaktır. Lem'alar
YanıtlaSil
yuksel17 Mart 2026 07:59 BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM MUSTAFA KEMAL ATATÜRK ÜN GİZLİ VASİYETİ ACİKLANABİLSEYDİ TURKİYE DE Kİ TARİH DEGİSEBİLİRDİ
FETÖ'nün masonluk maskesiyle MİT'e sızmak için 30 yıl önce başlattığı gizli savaşın detayları ortaya çıktı
15 TEMMUZ hain darbe girişi-
minin 10. yılında, ihanet şebeke-si FETÖ'nün karanlık yüzü tek tek deşifre oldu. 1995'te bazı FETÖ'cü-ler örgüt elebaşı Gülen'in talimatıyla ABD ve Türkiye'deki mason locala-rına üye oldu. Buradan olumlu refe-rans alarak tamamen kamufle olan örgüt üyeleri MİT'e sızmaya çalıştı.
(اٹلی مسئلہ) (نق) هفده در ای آر فراسا لوانت رضيك سماده اول باراد الله دلالت در ) والأرض بعد ذلك رحبها انى ده سما وانك ارقند به اول های راحله والدر و كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاها أتى العدد الكسنيك و ماده در برار حامد باشد
موکره بر برند نه آیر دارد با من اولد قاری کو ریور
شريعتك تقلبات نظراً، جناب من جوهری، یعنی برواده في بارا تمشور صواره او مادہ تولیان صو کره مایع قسمی ده تجلییه تا نقایه او ماده نك رسمی بخار و روشنی ده مایع قبل مشر صوره (زید)، یعنی کویون کیا مشور موکرہ ارضی و با بدی کره ارضیه بی او کو ولد من قلعه ای شود. به خامه ای شده بر استان
هر راجه ايجون هوای نسیمیدن به سما حا صل او لمحشور
صوره او مادة بخارية بي بسط ایتمکار بدی فات سماواتی تسویه بدروب به ایدی زاری اینچه درع المقدر و او بيلديزلر تخومی مشتمل اولان سماوات انعقاد ايتمين، وجوده كل منشور
حکمت جديده نك نظریاتی ایسه شو مر کزده در که کور میکده اولد يغمر و منظومه شمسه الله نصیر ایدیایہ کو نشاه، کونه با غالی بیلدیزلر جماعتی، بسیط به جو هوایی جوگره به نوع بخاره انقلاب اغنیه جوکره او بخار د نه مایع ناری حاصل اولمن موکره او مایع ناری، برودت ایله تصلب انجم یعنی قابيلا ثمن موكره شدت حركتي له بعض بیون پارچه لری غیر لا غمس موگره او پارچه ای تظائف ايدرك سيارات المثالي شو اوز زنده با شاد نیز ارض ده او نامرد نه برید.
بو ايضاحاته توفيقاً، شو ایکی مسلك آراسنده مطابقت حاصل اولا بیاید شویله که ( ایلیسیا ده براریم بینیش یکدی. صوکره آیری ایتون) معنا سنده اولان (كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُما) آيتنك افاده به نظرم منظومه شمسیه ایله ارض دست قدرتك ماده اثر بر دن بوغور من اولدیفی بر ضمور شکلنده اینده مادة اثيريه، موجوداته نظراً آفیجی بر صو کي موجود انك راگریه نفوذ ایده برماده در اوگان عراه
على الماء ) آیتی، شو مادة التربه به اثار در که جناب حقك عرشی صو حکمنده او لا نه شو ابر ماده مسی
اوز زنده ایم
اثیر ماده ی باراد بلد قده و کره مانعا الان اجرا در بین جلسه مرکز او مشور یعنی صنابع ذو الجلال اثير مادة من خلقه ابتد كون موكره او اثر ماده من جواهر فرده قلب انتشار موكره
İkinci Mes'ele: (3) hakkındadır . Ey arkadaş! Bu ayet, arzın semadan evvel yaratılmış olduğuna
delalet eder. بعد ذلك وحبها yet de, semāvātın arzdan evvel halk edildiğine dalldir. Ve aveti ise, ikisinin bir maddeden beraber halk edilmis ve sonra birbirinden ayırd edilmiş olduklarını gösteriyor.
Seriatin nakliyatına nazaran, Cenâb-ı Hakk bir cevheri, yan bir maddeyi yaratmıştır. Sonra o maddeye tecelli etmekle o maddenin bir kısmını bubar ve bir kısmını da mavi kılmıştır. Sonra mâyi kısmı da tecellisiyle tekåsüf edip 'zebed" yani köpük kesilmiştir. Sonra arzı veya yedi küre-i arziyeyi o köpükten halketmiştir. Bu i'tibârla, her bir arz için hevå-yı nesimiden bir semå hâsıl olmuştur.
Sonra o madde-i buhariyeyi bast etmekle yedi kat semâvâtı tesviye edip yıldızları içine zer etmiştir. Ve o yıldızlar tohumunu müştemil olan semåvåt in'ikād etmiş, vücüda gelmiştir.
Hikmet-i cedidenin nazariyatı ise şu merkezdedir ki: "Görmekte olduğumuz ve manzûme-i şemsiye ile ta'bir edilen güneşle, güneşe bağlı yıldızlar cemâati, basit bir cevher imiş. Sonra bir nevi buhara inkılâb etmiş. Sonra o buhardan mâyi'-i nâri hâsıl olmuş.
Sonra o mâyi-i nåri, burûdet ile tasallüb etmiş, yani katılaşmış. Sonra şiddet-i hareketiyle bazı büyük parçaları fırlatmış. Sonra o parçalar tekåsüf ederek seyyârât olmuşlardır. Şu üzerinde yaşadığımız arz da onlardan biridir."
Bu îzáhāta tevfikan, şu iki meslek arasında mutâ-bakat hâsıl olabilir. Şöyle ki: "İkisi de birbirine bitişikti. Sonra ayırın ettik" ma'nâsında olan وكانتا رَتْقًا تفتقناهما âyetinin ifadesine nazaran,
manzûme-i şemsiye ile arz, dest-i kudretin madde-1 esîriyeden yoğurmuş olduğu bir hamur şeklinde imiş. Madde-i esîriye, mevcûdáta nazaran akıcı bir su gibi mevcůdâtın aralarına nüfüz eden bir maddedir. وَكَانَ عَرْفة
على الماء ayeti, su madde-i esiriyeye işarettir ki, Cenâb-1 Hakk'ın Arş'ı su hükmünde olan şu esîr maddesi üzerinde imiş.
Esîr maddesi yaratıldıktan sonra, Sâní'in ilk îcâdlarının tecellisine merkez olmuştur. Yani Sâni'-i Zülcelâl esir maddesini halkettikten sonra, o esir maddesini cevahir-i ferde kalb etmiştir. Sonra
Her şeyin gerçek sahibi Yüce Allah'tır. Bundan dolayı O'nun isimlerinden biri de "Malikü'l-mülk"tür. Bizim bir şeye sahip olmamız ise geçicidir. Göklerde ve yeryüzünde her şeyin kaynağı Allah'ın katındadır. O, nimetlerini insanlara, canlılara belirli bir ölçüye, düzene, kurala ve yasaya göre indirir. Bu sebeple insan, muhtaç olduğu, elde etmek istediği meşrû şeyleri O'ndan dilemeli, O'nun koyduğu kurallara uyup çalışmalı; sahip olduğu her şeyin de aslında O'na ait olduğunu aklından çıkarmamalıdır.
MESAJ:
1. Elimizdeki her nimet için Allah'a daima şükran borçluyuz.
2. Şükür borcumuzu Allah'ın emir ve yasaklarına uymakla yerine getirebiliriz.
KELİME DAĞARCIĞI:
Kader: Ölçmek, takdir etmek; Allah'ın ebede kadar olacak her şeyi takdir etmesi ve vakti geldiğinde yaratması.
قال يا ابليس ما لك الا تكون مع الساجدين قال لاكن لأحد البشر خلقتهُ مِن صَلْصَالٍ مِنْ حَمَإٍ مَسْنُون ) ول الخرج مِنْهَا فَإِنَّكَ رَحِيمٌ وَإِنَّ عَلَيْكَ اللَّعْنَهُ إِلَى يَوْمِ التي قال ان فانظر فى إلى يَوْمِ يُبْعَثُونَ قَالَ فَالك من المنظرين إلى يَوْمِ الوَقْتِ الْمَعْلُومِ قَالَ رَبِّ بما اغربتي لأزيان لهم فى الأرْضِ وَلَاعُويَنَّهُمْ أَجْمَعِينَ . الا عبادك منهم المخلصين . قَالَ هذا صراط على مستقيم إِنَّ عِبَادِي لَيْسَ لَكَ عَلَيْهِمْ سُلْطَانُ إِلَّا مَن العَكَ مِنَ الْغَاوِينَ وَإِنَّ جَهَنَّمَ لَمَوْعِدُهُمْ أَجْمَعِينَ . ن عِبَادَى أَي أَنَا الْغَفُورُ الرَّحِيمُ وَأَنَّ عَذَابِي هُوَ
Bu dünya hayatında insan en çok kendisinin ve ailesinin güvenliğini ve hu-zurunu düşünür. Ancak bu hayatta tam anlamıyla ne güvenden bahsedebiliriz ne de huzurdan. Zira Allah Teâla bizi burada korkuyla, açlıkla ve sıkıntıyla imtihana tabi tutacağını Kerim kitabında beyan etmektedir. İşte bu imtihanı başarıyla geçen müttakiler, bu dünyada insanların arayıp da bulamadıkları huzura, esenliğe ve güvenliğe cennette kavuşacaklardır.
MESAJ:
1. Cennette müminler tam bir emniyet ve esenlik içinde olacaklardır.
2. Her mümin, gerçek manada takva şuuruna ererek cenneti kazanma gayreti içinde olmalıdır.
KELİME DAĞARCIĞI:
Selâm: Güvenlik, esenlik: Allah'ın isimlerinden biri olarak âfet ve belalardan kurtaran, güven arayanları güvene erdiren.
'Ayn (çoğul: 'uyûn): Kaynak, pınar; bir şeyin aslı, kendisi.
" Dediler ki: 'Seni gerçekle müjdeledik, öyleyse sakın umut kesenlerden olmaľ Dedi ki: 'Rabbinin rahmetinden sapıklardan başka kim ümit kesebilir?'99
(Ніст, 15/55-56)
Mashaf sayfa no: 264
Hafızlık sayfa no: 14. Cüz/17. Sayfa
ÜMİTSİZLİK YOK!
BİLGİ:
Lut'un (a.s.) kavmine azap etmek üzere görevlendirilen melekler, Hz. İbrahim'e uğramışlar, ona ve eşi Sâre'ye ileri yaşlarda olmalarına rağmen çocukları ola-cağı müjdesini vermişlerdi. Hz. İbrahim, onların bu müjdesine, "Üzerime yaşlılık çökmüş olmasına rağmen bana böyle bir müjde getiriyorsunuz öyle mi? Öyleyse bana neyi müjdelemiş oluyorsunuz?" (Hicr, 15/54) karşılığını vererek şaşkınlığını belirtmişti. Bunun üzerine melekler, bunun gerçek bir müjde olduğunu ve Allah'ın rahmetinden ümit kesmemesini söyleyince, Hz. İbrahim de Allah'ın rahmetinden asla ümit kesmediğini ifade etmişti.
MESAJ:
1. Allah'ın rahmetinden ancak sapkınlar ümit keser.
2. Her şey Allah'ın kudretindedir. O dilerse her şey oluverir.
قال هؤلاء يقال إن كلام فاعلين • العمرك إنهم لفى كرتهم يعمهون • فاخذلهم الصيحة مشرفين . تكم لنا اليها سَافِلَهَا وَأَمْطَرْنَا عَلَيْهِمْ حِجَارَا مِنْ سَجِيل . ال في الملك الايات المتوسبيل والها لبسيل مقيم .
بل في ذهاب لاية المؤمنين وإن كان أَصْحَاب الأيكة الطالبين فالتقمنا منهم وانهما للإمام مبين . ولقد كلب أصحاب الحِجْرِ الْمُرْسَلِينَ وَأَتَيْنَاهُمْ آيَاتِنَا فَكَانُوا علها معرضين وَكَانُوا يَنْحِتُونَ مِنَ الْجِبَالِ بُيُوتًا أمنين احدثهم الصَّيْحَةُ مُصْبِحِينَ فَمَا أَغْنَى عَنْهُمْ مَا كَانُوا كون وَمَا خَلَقْنَا السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا إِلَّا بالحل فإن الساعة لأبية فَاصْفَح الصَّفْحَ الجميل إن زلك هُوَ الْخَلاقُ الْعَلِيمُ وَلَقَدْ أَتَيْنَاكَ سَبْعًا مِنَ الْمَثَانِي والقرآن العظيم لَا تَمُدُّلْ عَيْنَيْكَ إِلَى مَا مَتَّعْنَا بِهِ أَزْوَاجًا منهم ولا تحزن عليْهِمْ وَالْخَفِضُ جَنَاحَكَ لِلْمُؤْمِنِينَ . وقل إلى أنا المدير المُبِينُ كَمَا أَنْزَلْنَا عَلَى الْمُقْتَسِبِينَ .
وَاخْفِضْ جَنَاحَكَ لِلْمُؤْمِنِينَ .
" Müminlere karşı
alçak gönüllü ol.99
(Ніст, 15/88)
Mushaf sayfa no: 265
Hafızlık sayfa no: 14. Cüz/16. Sayfa
İMAN EN BÜYÜK KIYMETTİR.
BİLGİ:
Hz. Peygamber, Mekke'de Müslümanların maddi bakımdan zayıf olduğu bir dönemde, Müslümanların daha güçlü olmasını arzuluyor, müşriklerin ekonomik gücüne imreniyordu. Müşriklerin iman etmemelerine ve malları vesilesiyle İslam'ın ve Müslümanların güçlenmemesine üzülüyordu. Ancak Allah, onun bu şekilde üzülmesinin yersiz olduğunu, asıl kendilerine değer verilmesi gere-kenlerin, ona inanıp bağlanmış müminler topluluğu olduğunu bildirmektedir. Bu sebeple Allah (c.c.), Hz. Peygamber'e, ümmetine karşı alçak gönüllü olması, yumuşak davranması hususunda öğütlerde bulunmaktadır.
MESAJ:
1. Allah katında önemli olan maddî servetler değil, iman gibi manevi kıy-metlerdir.
2. Müminlere karşı alçakgönüllü olmak, Hz. Peygamber'in şahsında bütün ümmete emredilmiştir.
bir hale düşerek iyice zayıflamış ve Osmanlı fütühâtının da önü batiya zans, elinden çıkardığı yerler husüsunda herhangi bir direnç gösteremez doğru açılmıştır.
0
Orhan Gází, babasının ihlás ve iradesini, ağabeyinin rızasını ve eh-lullahın duâsını almıştı. Böylece O, kendisinden sonra asırlarca Osmanlı sultanlan için müstesna bir örnek şahsiyet olmuştur. Yani kısaca «Orhan şahsiyeti» diyebileceğimiz bir model insan, onun şahsında inşa edilmiş-tir. O'nun, Bursa'da Orhaniye külliyesinin bir bölümü olarak yaptırmış ol-duğu câmînin kandillerini her sabah kendisinin yakması ve imâretinde fa-kir-fukarāya bizzat hizmet ederek yemek dağıtması, bu model şahsiyeti-nin nümüne-i imtisal bir tezahürüdür. O'nun bu amel-i sâlih adımlarıyla, Osmanlı'da kurulacak olan binlerce vakfın zemini teşkil edilmiştir.
O, son derece dindardı. İlâhî emirlere bağlılığı, kendisi için en büyük vecibe edinmişti. Ehl-i irfânı, hafızları çok severdi. Gâzî, san'at erbabı ve fakirlere karşı cömert; mücâhidlere hürmetkârdı. Onlara ev yaptırır, rızık-larını te'min ederdi. Ålimlere değer verirdi. İnce fikirli, ileri görüşlü, âdil, şecâatli ve muhârip bir padişahtı. Nadir hükümdarlarda bulunan yüksek sıfatlara sahipti. İslâm seyyahı İbn-i Batuta:
"Zamanındaki Türkmen meliklerinin en ulusudur. Yüze yakın kalesi vardır." demektedir.
İlk Osmanlı medresesi Osman Gâzî zamanında İznik'te açılmıştı. Mü-derrisliğe de, zamanın zâhirî ve bâtınî âlimi Dâvûd-i Kayseri tâyin edil-mişti. Bu zât, Muhyiddin-i Arabi'nin "Fusûsu'l-Hikem"ini şerhetmiştir. Bu eser, tasavvufi telakkinin Osmanlı toprağı üzerinde yayılmasına bir zemin oluşturmuştur.
Babasının hizmetlerini daha ileriye götüren Orhan Gâzî, halkının mâ-nevi olgunluğunu sağlamak üzere ülkesinin her tarafında tekkeler ve zâ-viyeler yaptırmıştır. O zamanın dervişlerinden Geyikli Baba ve Derviş Murad meşhûrdur. Husûsiyle Geyikli Baba'nın diktiği o meşhûr çınar, Os-manlı'nın azamet ve kudretine sembol olmuştur. Hadise şöyledir:
Geyikli Baba, Uludağ'a yerleşmişti. Onun şöhretini duyan Orhan Gâ-zi, haber gönderip kendisini çağırttı. Ancak dağda geyiklerle dolaşan bu Allâh dostu, yapılan dâveti kabul etmedi. Ayrıca:
"-Sakın Orhan da bana gelmesin!" diye haber gönderdi.
Orhan Gazi, merak edip hayretle sebebini sordurunca, şu cevabı aldı:
-Dervişler basîret ehlidir. Ehl-i kalbdir. Yerli yerince hareket etmeleri zarûrîdir. Aksi halde istikâmetten inhiraf ederlerse, duâları makbül olmaz. Sizlerse, ümmetin emânetçilerisiniz. Bu durumda sizler, serhad askeri, bizler de dua askeriyiz. Zaferler, duâ askerleri ile serhad askerlerinin müşterek gayretleri neticesinde elde edilir. Bu muvaffakıyete ulaşma isti-kâmetinde serhad askerleri, nasıl harp ilmi ve cesaretle techîz ediliyorlar-sa; duâ askerlerinin de, dünyâ meyil ve muhabbetinden uzak tutulmaları zarûrîdir. Dolayısıyla korkarım ki, benim sizin yanınıza gelişimle vâkî ol-ması muhtemel olan atıyye ve ikrâmlar, dervişlerimizin kalblerine dünyâ muhabbeti sokar ve ukbå muhabbetini azaltır. Böylece siz de biz de zarar görenlerden oluruz... Sultanım! Ancak bilesiniz ki, vakti gelince görüşme-miz mukadder olur inşaallah."
Bir müddet sonra Geyikli Baba, Bursa'ya geldi ve Orhan Gâzî'nin av-lusuna bir çınar dikti. Durumu sultana bildirdiler. Orhan Gâzî, derhal ora-ya geldi.
Geyikli Baba, O'na:
"-Teberrüken diktik. Durdukça, dervişlerin duâsı sana ve nesline mak-bül ola." dedi.
Orhan Gâzî, daha evvel kendisine gönderdiği mâlumata rağmen Ge-yikli Baba'ya gönlünden bir atıyye olarak İnegöl ve çevresini vermeyi tek-lif etti. Ancak gözü ve gönlü tok olan Geyikli Baba:
"-Mülk Allah'ındır. Ehline verir. Biz ehli değiliz." diyerek kabûl etmedi.
Sultan, ısrar etti. Bunun üzerine Geyikli Baba, verileni kabûl etmeme-nin kibir olacağından korktu ve:
"-Şu karşıda duran tepecikten beriye olan yerler dervişlerin avlusu olsun!" dedi.
Ehlullâha hürmette kusûr etmeyip devletin temel harcını onlarla yo-ğuran Orhan Gâzî, Geyikli Baba'nın ikramını kabülünden sonra büyük bir sevinç içerisinde onun ellerine kapandı; öptü, öptü, öptü...
İşte büyük bir imparatorluğun temelinde yatan ihtişâm, kuvvet ve sır!..
lafz- Resul لفظ رسول : )"Hz. Peygamber" måna sındaki) "Resul" kelimesi
lafz- salavat لفظ صلوات :)"Allah (cc) O'na en geniş merhametini ihsan etsin ve O'nu koru-sun ve esenlik versin" manasındaki) "Aleyhis-salátů Vesselam" sözü
558
lafz-ı Şeriat لفظ شریعت :)"Allah'ın (c.c.) adalet ve kanun düzeni, Allah'ın gösterdiği doğru yol, hak yol İslâm" manasına gelen) "şeriat" kelimesi
lafz- umumi لفظ عمومی : umuma söylenen söz, herkese yönelik söylenen söz. (hitap)
lafz- Yasin لفظ بس : "Yasin" kelimesi
lafza لفظه: tek kelime, tek söz
lafza-i Celal لفظة جلال : mübarek ve yüce kelime olan "Allah" kelimesi. (bak. lafz-1 Celal)
lafza-i mukaddese لفظه مقدسه : kutsal ve müba rek kelime
lafzan لفظا : söz olarak
lafzavi لفظوى : soze (kelimeye) ait
lafzen لفظ : )bak. lafzan(
lafzi(ye( 1 : لقطب.telaffuz edilen, okunan, dille söylenen 2.sözle ilgili
lafz-i perdazane لفظ پردازانه : lafçı tarzda, çok lafçılık eder şekilde, çok düzmece laf eder tarzda
lafzullah لفظ الله : "Allah" (c.c.) kelimesi
lağım 1 : لغم.yer altında açılan yol, geçit, kanal 2.kanalizasyon, yer altında açılan pis su ka nalı, pis su yolu
lağv لغو : .boş söz, faydasız ve yersiz söz 2.ge-çersiz hale getirme, kaldırma, feshetme, iptal etme
lahik لاحق : .erisen, ulaşan, yetişen 2.arkada )arka sırada) kalan, arkadan yetişen 3.kati lan, eklenen, ilåve olan
lahika لاحقه : ekek yazı, yazı eki, kitap eki
lahm 1 : لحم.et2.canlılardaki et dokusu
lahm-i mahsus لحم محصص : bir canlının özel et dokusu
Lahor لاهور : Pakistan'ın en büyük şehirlerin-den biri
lahut 1 : لاهوت.İlahi âlem, Allah'ın (c.c.) zât ve sıfatlarıyla ilgili mânevi ve ruhanî âlem
ahuti 1 : لاهوتي.İlahi, Allah'a (c.c.) mahsus, Allah'a (c.c.) ait 2.mânevî 3.insanın bilmediği åleme ait
lahzaan, göz açıp kapayıncaya kadar ge-çen zaman, çok kısa zaman
karşı, din karşıtı, dinsiz 3.devlet islerinde ve aik din dışı, dinden bağımsız, dinle ilgisiz, ne dine karşı ne dine taraftar 2.dine hukukta dinin emir ve yasaklarına uyulması-ni sart koşmayan 4.devlet islerinde ve hukuk. ta dinin emir ve vasaklarına (halk istese bile) yer vermeyen veya verilmesini istemeyen
Jaiklik لاتكلك.devletislerinde ve hukukta dinin emir ve yasaklarına uyulmasını şart koşmayan görüş veya siyaset ilkesi (seküla rizm) 2.devlet islerinde veya hukukta dinin emir ve yasaklarına (halk istese bile) kesin-likle yer vermeyen görüş veya siyaset ilkesi
lakab 1 : لقب.asıl isimden başka sonradan ta-kılan ad, takma ad 2.iş veya meslekle ilgili un-van 3.özellik belirtici sıfat
lakablandırma القبلندرمق : adlandırma, ünvan veya sıfat verme, lâkab verme
läkayd لا قيد : kayıtsız ilgisiz aldırmaz, önem-semez
lakaydane لاقیدانه : kayıtsızca, ilgisizce, aldır-maz ve önemsemez tarzda
lakaydlık لا قيد : kayıtsızlık, ilgisizlik, aldır-mazlık, önemsemezlik
lakin لكن : fakat, ama, ancak, şu da var ki
lal لال: dilsiz, dili tutulmuş, konuşamaz halde
lerde, zarif ve güzel görünüşlü bir çiçek türü lale لاله : uzun yapraklı, soğanlı, çeşitli renk-
lam لام : Kur'an alfabesinde yirmi altıncı harf "L" olup "ebced" hesabında sayı değeri otuz-
dur )30(
lam-ı asli لام أصلى : esas lam, kelimenin yapısın-da bulunan "l" harfi
lam-cer لام جر : bir kelimenin başına eklendi-ği zaman o kelimenin sonunu "i" diye okutan "L" harfi. Bu durumda "için", "sebebiyle", "ga-yesiyle" veya "ait" yahut zaman veya yer bildi-ren "de, da" mânalarını alır. (livechillah: Allah (c.c.) için, lillah: Allah'a (c.c.) mahsus, Allah'a (c.c.) ait gibi) lâm-ı istiğrak (veya lâm-ı tarif): Arapçada ismin başına "elif"le (e, a) beraber ren låm, (1) harfi. ("el-hamd" kelimesindeki (el, al) geldiği zaman o ismi belirtili yapan ve ona genel yani "her", "bütün" mânasını ve-"hamd" (şükür) her hangi bir hamd değil, "her
hamd", "bütün hamdlar" mânasında genellik kananır. Türkce'de de: "teşekkür ivilikbilir liktir sögundeki "teşekkür", "her teşekkür" manasını taşır, buna karşılık "o, tesekkür bile etmedi" sözunde "teşekkür" sözü "bir defa te şekkür, bir teşekkür" manasındadır.)
mekana bağlı olmayan, mekânsız, varlığı için lamekani لامكکانی mekana ihtiyacı olmayan, yurada, burada, orada gibi yer belirtileme yen
Jamesru لا مشروع : meşru olmayan, dine aykırı olan
a
lamüdrik (e( لا مدرکه : idrak olmayan, akıl ve reka sahibi olmayan, anlamayan
lasiyyema 1 : لاسيما.özellikle 2.daha çok 3.en çok
ase 1 : لانه.les 2 usulüne uygun kesilmeden ölmüş hayvan 3.(mec.) imansız ölmüş insan cesedi
lasey لائي : hiçbir şey, çok önemsiz, çok de gersiz
lasuuri لا شعورى : suursuz, bilinçsiz; ne yaptığı nı bilmeyen, farkında olmayan
atif (e) (life( لطيف : .güzel 2.hos, tath 3.go-rünmeyen, cisimler gibi hacim ve ağırlığı bulunmayan 4.çok lütfedici, çok iyiliksever (Allah'ın (c.c.) bir ismi)
latifane 1 : لطيفانه.lütfedici tarzda 2.hoş, güzel
ve ince bir tarzda
latife 1 : لطيفة.derin ve ince mânalı söz, nükte 2gönül okşayıcı söz 3.şaka, mizah 4.insanın yaradılışında bulunan månevi duyarlılık, må-nevi güç veya yetenek
latife-i faraziye لطيفة فرضيه : var sayıp tasarla-narak söylenen mizah; hem güldürücü, hem düşündürücü ve ders verici tarzda düşünülüp tasarlanmış yarı şaka söz
latife-i insaniye لطيفة إنسانيه : insana mahsus månevi güç ve yetenek. (bak. latife-i Rabba niye)
latife-i müdrike لطيفة مذركه : anlama ve düşün me gücü ve yeteneği, zekâ, akıl
latife-i Rabbaniye لطيفة رانيه : insan ruhunun veya månevi hayatının dört temel gücü ve özelliğinden biri olup, onunla kendisini yara tan Rabbi ve geldiği ebedilik âlemi arasında bağ kurar ve bazı manevi gerçeklere erişe bilme imkânına sahip olur. Başka bir deyim-le, insan ruhunun sırrı veya metafizik gücü
demektir. (Ruhun diger güçleri: 1 dosunme gücu 2 irade guco a hissetme gücü.)
latifane 1 لطبقاته lutfedici tarzda 2 hos, güzel
läübali (läubali لا ابالي :zsüz, saygısız, saygı ve incelikten yoksun, aldırışsız, ilgisiz, kayıtsız 2 çekinmesi ve utanması olmayan nezaket kurallarına uyma gereğini duymayan asenli benli konuşan ve davranan, saygı ve
läübalicesine لا اباليجه سته :laubali tarzda; yüz süzce, saygısız ve aldırış etmez tarzda
labalilik 1 : لا اباليلك yüzsüzlük, saygısızlık 2.kayıtsızlık, ilgisizlik 3.çekinmezlik
laübaliyane لا اباليانه : laobali tarzda, yüzsüzce ve saygısızca, aldırış etmez şekilde
lav : yanardağ ateşi, yanardağdan akkor halinde fışkıran akışkan madde
ayakil لا يعقل : aklı başından gitmiş, ne yaptı
ğını bilmez
layakul لا يعقلا : )bak. lâya'kıl(
layemut لا يمرت : ölümsüz, ebedi; sonsuza ka-
dar kalıcı
layemutane لا يموتانه : hiç ölmeyecek gibi, son-suza kadar kalıcı şekilde, ölümsüz tarzda
layenkat لا ينقطع : kesintisiz, aralıksız, sürekli
layes'ur لا يشعر : suursuz, ne yaptığının farkın-
da olmayan
lâyetecezza (la-yetecezza( لا يتجزاء : bölünmez parçalanmaz
läyetegayyer (lå-yetegayyer لا يتغير : değişmez, değişikliklere uğramaz
lâyetenahi (lä-yetenahi لایتناهی : sonsuz, sonu gelmez, son bulmaz, sona ermez, bitmez
lâyetenahîlik (lä yetenahilik( لا يتناهيلك : son suzluk, sona ermezlik, bitimsizlik
lâyetezelzel (la-yetezelzel( لا يتزلزل : sarsılmaz
sağlam, kuvvetli
layezal )1( لا يزالي : yok olmaz, sonu gelmez, sonsuz, ebedi, ölümsüz
layık (a(لابقه : yaraşır, uygun, münasip, de-ğer 2.müstehak, hak etmiş, hak kazanmış
layıkı hürmet لایق حرمت : hürmete (saygıya(
lâyık, saygıya değer
layıkı muhabbet لایق محبت : sevgiye lâyık, sev-
giye değer
layık-ı vech لایق وجه : )söz konusu şeyin) ken-disine yaraşır tarz. (lâyık-ı vechile: gerektiği gibi, gereğince)
Sizin âzâlarınız içinde en kıymettar göz ve kulaklarınızın mâliki kimdir? Hangi tezgâh ve dükkândan aldınız? Bu lâtif, kıymettar göz ve kulağı verecek ancak Rabbinizdir.
1993 - Tansu Çiller, Türkiye'nin ilk kadın Başbakanı oldu.
BUGÜN BİRÇOK HİKMETLERLE DOLU OLAN AŞURE GÜNÜDÜR.
HAZİRAN
25
PERŞEMBE
10 1448 MUHARREM
RUMI: 12 HAZİRAN 1442 HIZIR: 51
BİR AYET
Şüphesiz O, haddi aşanları sevmez.
A'raf Suresi: 55
BİR HADİS
Selâm, konuşmaktan önce gelir.
Dünya muvakkat bir seyrangâhtır. Öyle ise, nazar-ı ibretle bak ve zahirî çirkin yüzüne değil; belki Cemîl-i Bâki'ye bakan gizli, güzel yüzüne dikkat et.
yüb el-Ensari (r.a.) den rivayet ettiği hadis-i şerifte, Eou Eyyüb el-En-Bari şöyle buyurmuştur:
Mü'minin ruhu alındığı zaman, tıpkı dünyada müjde veren birini karşıladığınız gibi Allah'ın rahmetine nail olari birtakım kulları onu kar. şılarlar ve kendisine doğru yönelerek bir kısmı diğerlerine:
Istirahat edinceye kadar kardeşinize mühlet veriniz. Çünkü o çetin bir sıkıntı içinde idi, derler. Sonra da mü'mine:
Filanca adam ne yapıyor? Filanca kadın ne yapıyor? Evlendi mi, yoksa evlenmedi mi? diye sorarlar. Nihayet ona ölmüş bulunan bir. kimsenin de halinden sorduklarında, bu mü'min karşılayıcılarına:
O adam ölmüştür, diye cevap verir. Onlar da:
Inna lillahi ve inna ileyhi răciun, biz dünyada Allah'ın teslim olmuş kullarıyız ve biz (ahirette de) ancak ona dönücüleriz. O halde bu zat anası olan haviye cehennemine götürülmüştür. Ne kötü anadır o, ne kötü mürebbiyedir o, derler. Sonra mil'minin amelleri onlara arzo-
lunur. Eğer güzel görürlerse ferahlanıp sevinirler ve: Allah'ım, bu senin kuluna ihsan ettiğin nimetindir. sen o nimeti tamamla, diye dua ederler. Eğer kötü görürlerse:
Ya Allah! Sen bu kulunu geri gönder, derler.
Ebu'd-Derda (r.a.), amelleriniz ölülerinize arz olunur da onlar sevinip şükrederler, yahut da mahzun olurlar, derdi.
Yine Ebu'd-Derda (r.a.), «Ya Allah! Muhakkak ki ben, ölülerimi mahzun edeceğim ameli İşlemekliğimden sana sığınıyorum, diye dua ederdi.
Said bin Cübeyr (r.a.) şöyle buyurmuştur:
Şüphesiz ki ölülere hayattakilerin haberleri gelir. Yakını olan hiç bir kimse yoktur ki, kendisine akrabaların haberleri gelir olmasın. Eğer bu, hayır haber ise onunla sevinip ferahlanır. Eğer kötü haber ise on-dan dolayı yüzü ekşir ve mahzun olur. Bu haberlesme o derece ki. on-lar, ölmüş olan bir kimsenin durumundan:
Falanca kimse ne yapıyor? diye sorarlar. Yeni ölen zat onlara:
O kimse yanınıza gelmedi mi? der. Onlar da:
Hayır, vallahi ne bize geldi, ne de bize uğradı. Demek ki, o çe kip anası haviye cehennemine götürülmüştür. Ne kötü anadır o, ne kö-tü mürebbiyedir o, diyerek üzülürler.
Ebu Nuaym'ın (r.a.) rivayet ettiği bır hadis-i şerifte Vehb bin Mü-nebbih (r.a.) şövle demiştir:
Allah Taâlânın yedinci sema (nın üstündeki Sidretü'l-Müntcha)da Beyza denilen (yani beyaz) bir konağı vardır, ki, orada mü'minlerin ruhlarını toplar. İmdi dünya halkından biri öldüğü zaman ruhlar o öllünün ruhunu karsılarlar ve seferden gelen kimse ailesinin yanına geldiğinde ev halla ona birtakım şeyleri sorduğu gibi buna da dünya haberlerin-den sorarlar.
82 Hakim-i Tirmizi'nin merfu olarak rivayet ettiği bir hadis-i şerifte Resül-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz şöyle bu-yurmuştur:
«Şüphe yok ki, sizin anmelleriniz kablleniz ve akrabanızdan olan ölülere arz olunur. Eğer amelleriniz hayır ise sevinirler. Eğer hayır-dan başkası (yani ser) ise onlar:
Allah'ın sen bize hidayet nasip ettiğin gibi onlara da hidayeti ih-san buyurinadan kendilerini öldürme, diye dua ederler» (1). 63 Yine Hakim-i Tirmizi'nin merfu olarak rivayet ettiği hadis-i
şerifte Resül-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz şöyle bu-yurmuştur:
>>Ameller pazartesi ile peryembe günleri yüce ve azamet sahibi oمسا Allah'a arz olunur. Cuma günü (her ümmetin ameli kendi) peygamber-lerine ve (her iraanın ameli de ölmüş bulunan) oğullarına, babalarına ve annelerine arz olunur. Onlar da (sağ olanların) hasenatsevabları lle sevinerek yüzlerinin beyazlığı, parlaklığı artar. Binaenaleyh Allah'-tan korkunuz ve ölülerinize eziyet etmeyiniz (2).
Ölüler, yanlarına gelenlere ev halkının hepsinden, hatta
Falanca adam ne yapıyor? falanca kadın ne yaptı? falanca adam evlendi mi? yahut da falanca kadın evlendi mi? ve buna benzeyen şeyler-den sorarlar diye rivayet de variddir.
84 Hadis-i şerifte Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
Ruhlar (sınıf sınıf, zümre zümre) toplanmış comaatlerdir. Bun-dan dolayı içlerinden birbirleriyle (hak yolunda) tanışarak sevişip an-laşmışlardır. Aralarında (hak hususunda) birbirleriyle tanışmayanlar (yahut zıdlaşanlar) ise (dünyada) ihtilafa düşmüşlerdir ve anlaşama mışlardır» (3).
Muhakkak ki bu toplanış, işte o (ölümden sonraki) mülakattır.
Bazılarına göre ise bu mülakat, uyuyan insanların ruhları ile ölü lerin ruhlarının karşılaşmasıdır. Bazı âlimler tarafından da bunun aksi söylenmiştir.
Yüce ve münezzeh olan Allah ise, en iyisini bilendir.
ONYEDİNCİ BAB
RUILAR BEDENDEN ÇIKTIĞI ZAMAN NEREYE
GİDECEĞİ VE ONUN MAHİYETİ
85 Hafız Ebu Nuayı'ın (r.a.) rivayet ettiği hadis-i şerifte Re súl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz şöyle buyurmuştur:
«Melekler, ruhları alıp Aziz ve Celil olan Allah'ın manevi huzurun-da durduruncaya kadar yükseltirler. Eğer ruh saadet ehlinden ise Allah Taala (meleklere):
(1) Ramuzu'l Ehadis, a. 115. (2)-Feyzü'l-Kadir, c. 3/251. (3) Sahih Müs-lim, c. 4/2071
3577- İslam'ın en yüksek zirvesi, Allah yolunda savaş-maktır. Ona ancak üstünleri nail olur.
٣٥٧٨- ذَكَاةُ الْجَنِينِ ذَكَاةُ أُمِّهِ" (الدارمي د والبغوى والشاشي حل ك ق ض عن جابر طب ك حم ت د ع هـ حب قط عن ستة آخر)
3578- Ceninin (hayvanın karnındaki yavrunun) boğaz-lanması, annesinin kesilmesi ile tahakkuk eder.
٣٥٧٩ - ذَكَاةُ الْجَنِينِ إِذَا أَشْعَرَ ذَكَاةُ أُمِّهِ وَلَكِنَّهُ يُذْبَحُ حَتَّى يَنْصَابُ مَا فِيهِ مِنَ الدَّمِ (ك عن ابن عمر)
3579- Tüylenmiş canlı yavrunun boğazlanması, annesi boğazlandığında tahakkuk eder. Lakin o yavru helal olmadığın-dan değil de ondaki kanın dökülmesi için kesilir.
3580- Peygamberleri anmak ibadet sayılır. Salihlerden söz etmek günahlara keffaret sayılır. Ölümü hatırlamak sadaka-dır. Cehennemi hatırlamak cihat sayılır. Kabri hatırlamak sizi cennete yaklaştırır, kıyameti hatırlamak sizi ateşten uzaklaştırır. En üstün ibadet, hileleri bırakmaktır. Alimin sermayesi kibiri terk et-mektir. Cennetin sermayesi ise hasedi terk etmektir. Günahlara karşı pişmanlık duymaksa gerçek tevbenin tâ kendisidir.
٣٥٨٢- ذنب العالم ذنب واحد وذنب الجاهِلِ ذَنْبَانِ الْعَالَمُ يُعَذِّبُ عَلَى ركوبه الذنب والجاهل يُعَذِّبُ على ركوبه الذَّنْب وَتَركُهُ الْعِلْم الديلمي عن ابن عباس)
3582- Alimin günahı bir günahtır. Cahilinki iki günahtır. Ålim, günaha düşmesi ile azap olunur. Cahil ise hem günaha düştüğü, hem de öğrenmediği için azap olunur.
٣٥٨٣ - ذَهابُ الْبَصَرِ مَغْفِرَةٌ لِلذُّنُوبِ وَذَهَابُ السَّمَعِ مَغْفِرَةٌ لِلذُّنُوبِ وَمَا نقص مِنَ الْجَسَدِ فَعَلَى قَدْر ذَلِكَ (عد والديلمي خط عن ابن مسعود)
3583- Körlük günahların mağfiret edilmesini sağlar, sa-ğırlık günahların affedilmesini sağlar. Cesetten eksik olan her a-za, kendi ölçüsü nisbetinde günahların affını sağlar.
حرف الراء
٣٥٨٤ - رَأَتْ أَمَى حِينَ وَضَعَتْنِي سَطَعَ مِنْهَا نُورٌ أَضَانَتْ لَهُ قُصُورُ بَصَرِي ابن سعد عن ابي العجفاء
3584- Annem beni doğurduğunda, kendinden bir nur yükselip ta Basra'nın köşklerini aydınlattığını gördü.
٣٥٨٥ - رَأَتْ أُمّى كَأَنَّهُ خَرَجَ مِنْهَا نُورٌ أَضَانَتْ مِنْهُ قُصُورُ الشَّامِ (ابن سعد عن ابي امامة
3585- Annem kendisinden bir nur çıkıp Şam saraylarını aydınlattığını gördü.
ten fini ve şevkan ileyhi. Ve tâzimen likadrihi. Ve likevnihi sallallahü teâlâ aleyhi ve selleme chlen lizâlike fet kabbelha minni bifadlike vec'alni min ibadikes sålihine. Ve veffıkni likıraetihā aleddevâmi bi-câhihi indeke ve sallallahü alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihi ve sahbihi ve selleme.
Açıklama:
Eûzü billahi mineşneştânirracim. Yâni:
Ben recim (koğulmuş) olan şeytandan, bu kitabı okurken vesveseye dalmaktan ve lafızlarını değiştirmekten şanı yüce Allah'a sığınırım.
Bismillahirrahmanirrahim. Yâni:
Allahü Tébareke ve Teâlâ'nın mübarek isimleriyle bu kitabı ve içindekileri okumaya başladım. Öyle Allahü Zülcelâli vel İkram ki dünyada ve âhirette bütün nimetleri vericidir.
Elhamdü lillahi rabbil âlemîn. Yâni:
Bütün hamd edicilerin hamdi, âlemlerin Rabbisi olan şanı yü-ce Allah'a mahsustur ve såbittir.
Hasbiyellahü ve ni'mel vekil. Yâni:
Her işte, benim hasebim ve yeterim ancak şanı yüce Allah-tır. Hassaten, bu kitap içinde olan salavat-ı şerifeleri okumakta O'na tam bir tevekkül ile tevekkül ettim ve yüz tuttum. Dilimi yanlış oku-maktan, düzensiz okumaktan ve kalbimi başka ayrı şeylerle uğraş-maktan korusun. O şanı yüce Allah ne güzel vekildir.
Lâyıksız, yakışıksız hallerden kendimi çevirmeğe ve bu kita-
bı ve içinde olan salavat-ı şerifeleri okumaya kuvvetim ve liyakatım, gücüm yoktur. Ancak engellerden, mâni şeylerden kurtuluş Hak Cel-le ve Alå'nın korumasiyledir. Okumağa kudret ve liyakat ancak yü-ce ve yüksek olan Hak Celle ve Alâ'nın yardımı iledir.
Allahümme innî überriü min havli ve kuvveti ilâ havlike ve kuv-
vetike. Yâni:
Ya Allah, ben kendimi kudret ve kuvvetimden uzak tutarım. Çünkü kuvvet ve kudret sendedir. Senin kudret ve inâyetinle sala-vatla meşgul olurum.
Allahümme etakarrebü ileyke. Yâni:
Ya Allah, ben sana tam bir yaklaşma ile yaklaşmayı murad ederim.
Bissalāti alâ seyyidinâ Muhammedin. Yâni:
Seyyidimiz ve büyüğümüz ve Efendimiz Muhammedil Musta-
ALİ ŞÜKRÜ BEY (1884-1923) Millî Mücadele dönemi siyaset adamı. İlişkili Maddeler
Müellif: VEYSEL USTA İstanbul Kasımpaşa’da doğdu. Babası Trabzon’un Şarlı (Beşikdüzü) nahiyesinden çeşitli yerlerde liman reisliği yapmış, bahriye kolağası rütbesinde iken emekli olmuş Reisoğlu Hacı Hâfız Ahmed Efendi’dir. İlk öğrenimini tamamladıktan sonra 1898’de babası tarafından Heybeliada’daki Mekteb-i Fünûn-ı Bahriyye-i Şâhâne’ye kaydedildi. 1902’de harbiye sınıfına geçti, 1904’te teğmen rütbesiyle donanmaya katıldı. Başarılı eğitim hayatı sebebiyle kurmay sınıfına ayrıldı. Heybetnümâ okul gemisinde güverte mühendisliği eğitimi aldı, çeşitli gemilerde seyir subaylığı ve ikinci süvari olarak çalıştı. 29 Ekim 1905’te kurmay üsteğmen rütbesiyle Mesudiye zırhlısı seyir subay yardımcılığına tayin edildi. Ardından Bahriye Erkân-ı Harb Reisliği’nde görevlendirildi. 27 Nisan 1911’de yüzbaşı oldu; Sultâniye ve Orhâniye gemileri, Yarhisar torpidosu ve Nevşehir gambotunda seyir subaylığı yaptı. Daha sonra Deniz Müzesi’nde göreve başladı, bu sırada istifasını verdiyse de Balkan Harbi yüzünden bu isteği kabul edilmedi. İstifası ancak savaşın bitmesi üzerine, 13 Haziran 1914’te gerçekleşti ve binbaşı rütbesinde iken ordudan ayrıldı.
Ali Şükrü Bey, öğrencilik yıllarından itibaren Osmanlı Devleti’nin çöküş sebeplerinden biri olarak donanmanın zayıflığını görmüş ve bazı arkadaşlarıyla birlikte bu eksikliğin giderilmesi gerektiğine inanmıştı. II. Meşrutiyet döneminde donanmanın güçlendirilmesi amacıyla 19 Temmuz 1909’da kurulan Donanma-yı Osmânî Muâvenet-i Milliyye Cemiyeti’nin kuruluş çalışmalarında yer aldı. Henüz yüzbaşı rütbesinde iken, Erkân-ı Harbiyye bahriye reisi Râsim Paşa ile birlikte cemiyetin yönetim kuruluna girdi. Burada Bahriye Nâzırı Cemal Paşa ve Dâhiliye Nâzırı Talat Bey ile birlikte çalışma imkânı buldu. Cemiyetin yönetim kurulunda en aktif üyelerden biri oldu. Donanma Mecmuası’nın yayımlanmasına önemli katkısının yanı sıra ülke düzeyinde gerçekleştirilen irşad ve yardım kampanyalarında görev aldı. Toplanan yardımlarla satın alınacak gemi ve askerî mühimmat işlemlerinde donanma adına askerî uzman sıfatıyla görevlendirildi. 1911 Mayısında Reşid Paşa, Midhat Paşa ve Giresun gemilerini İngiltere’den, 1914’te Çanakkale cephesinde kullanılan mayınları Almanya’dan ve 11 Haziran 1918’de Romanya’dan gemi teslim alarak donanmaya kazandırdı. İngiltere’de bulunduğu sırada deniz hukukuna dair Zibel’den özel dersler aldı. İtalya’nın Osmanlılar aleyhindeki iddialarına Liverpool Times gazetesinde yazdığı makalelerle cevap vererek İngiliz kamuoyunu aydınlatmaya çalıştı.
Genç yaşından itibaren fikir ve neşriyat hayatının içinde yer alan Ali Şükrü, İstanbul’da kendi adıyla anılan bir matbaa kurdu. İlk yayını kurmay teğmenliği sırasında 1909’da yayımladığı Pusula Hatası ve Tashihi adlı eserdir. Daha sonra İdman mecmuasını çıkardı. Bu dergide dikkat çeken en önemli yazısı “Keşşaf Yoldaşlığı” adlı izcilik hakkındaki makalesidir. 1 Nisan 1919’da ilk sayısı çıkan Gündoğdu Mecmuası doğrudan sahipliğini ve mesul müdürlüğünü onun yaptığı, Ali Şükrü Matbaası’nda basılan süreli yayın olup 29 Mayıs 1919 tarihli 9. sayısı ile yayın hayatına son verdi. Bunların dışında eğitim ve sosyoloji konularında İngilizce’den yaptığı bazı tercümeleri bulunmaktadır.
Ali Şükrü Bey, bir düşünce adamı olarak değil aynı zamanda bir eylem adamı olarak siyasetle Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından sonra ilgilenmeye başladı. İşgallerin giderek yaygınlaşması üzerine Esad Paşa’nın önderliğinde resmî, yarı resmî, özel birçok kurum ve kuruluş temsilcilerinin katılımıyla 29 Kasım 1918’de İstanbul’da ilk toplantısı gerçekleştirilen Millî Kongre Cemiyeti’nin faaliyetlerine katıldığı gibi bu tarihten itibaren cemiyetin başlattığı işgal karşıtı çalışmaların içinde yer aldı, kurduğu matbaayı, direniş amaçlı yayınların basılmasında kullandı. Öte yandan kapatılan İttihat ve Terakkî Partisi’nin Enver ve Talat Paşa hiziplerini bir araya getiren, Kara Vâsıf Bey’in başkanlığında 5 Şubat 1919’da kurulan Karakol Cemiyeti’nin kuruluş çalışmalarıyla ilgilendiği ve kardeşi Şevket Bey’le birlikte bu cemiyetin üyeleri arasında yer aldığı da bilinmektedir.
İzmir’in Yunan ordusu tarafından işgalinden sonra İstanbul’da düzenlenen Sultanahmet mitinginin hazırlanmasına katkı sağlayan Ali Şükrü Bey, bu tarihten itibaren mücadelenin artık İstanbul’dan değil Anadolu’dan yürütülmesi gerektiğine karar vererek bir grup arkadaşıyla birlikte Trabzon’a hareket etti. İkinci kongresini yaparak silâhlı mücadeleye karar veren Trabzon Muhâfaza-i Hukūk-ı Milliyye Cemiyeti’nin faaliyetlerine iştirak etti. Çok istemesine rağmen Erzurum Kongresi’ne delege olarak katılması mümkün olmadı. Bununla birlikte Erzurum Kongresi’nde alınan ulusal bağımsızlık kararının Sivas Kongresi’nde de kabul edilmesi üzerine Millî Mücadele hareketinin ısrarlı tutumu sebebiyle yapılan son Osmanlı Meclis-i Meb‘ûsanı seçimlerinde Trabzon’dan milletvekili seçildi. İstanbul’da toplanan ve Mîsâk-ı Millî kararını alan Meclis-i Meb‘ûsan’ın etkili üyelerinden biri oldu. 16 Mart 1920’de İstanbul’un İngilizler’ce resmen işgalinin ardından meclisin çalışmasını engellemek üzere giden ve Rauf Orbay’ı tutuklamaya kalkışan İngiliz askerlerine karşı direnenlerin başında yer aldı.
İstanbul’un işgalinden sonra Mustafa Kemal’in çağrısı üzerine olağan üstü yetkilerle toplanan Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne katılmak üzere Anadolu’ya geçen milletvekilleri arasında Ali Şükrü de bulunuyordu. Yakın arkadaşı Mehmed Âkif (Ersoy) Bey’le meclisin 1920’deki açılışına katıldı. I. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin en aktif üyelerinden biri olarak dikkat çekmeye başladı. Dışişleri, İrşad, Anayasa, Millî Savunma, Millî Eğitim ve İç Tüzük komisyonlarında görev aldı. Otuz yedisi gizli oturumlarda olmak üzere toplam 183 konuşma yaptı, ayrıca altı adet soru önergesi verdi. Bunun yanı sıra birçok kanun teklifi sundu. Millî Mücadele’nin en kritik aşaması olan Eskişehir-Kütahya muharebeleri sırasında Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Kayseri’ye taşınması gündeme geldiğinde Kayseri’ye gidip ulucamide Anadolu’daki mukaddes cihadla ilgili bir konuşma yaptı. Bunun metni 24 Eylül 1921 tarihli Sebîlürreşâd dergisinde yayımlandı. Bu uzun ve önemli konuşmada I. Dünya Savaşı’nın başlangıcından Mondros Mütarekesi’ne kadar gelen dünya ve Osmanlı siyasetinin genel bir değerlendirmesini yaptı. Mütarekeden sonraki süreçte İstanbul hükümetinin arz-ı teslimiyyet politikasını kabul ettiğini, müdâfaa-i hayat ve istiklâl politikasını benimseyen Türk milletinin ise asırlardan beri hür ve müstakil yaşadığını ve yine böyle yaşayacağı anlayışını benimsediğini dile getirdi. Tarihçi Mahmut Goloğlu’nun taassup derecesinde vatanperver, dindar, ahlâklı ve idealist biri olarak tanımladığı Ali Şükrü Bey’in meclisin açılışından beş gün sonra 28 Nisan 1920’de verdiği ilk kanun teklifi 14 Eylül 1920 tarihinde Men‘-i Müskirat Kanunu adıyla kabul edilerek yasalaştı. Meclis-i Meb‘ûsan’ın İngiliz kuvvetlerince basılması tecrübesinden hareketle 29 Nisan 1920 tarihinde meclis başkanlığına verdiği, meclisin güvenliğinin sağlanması için millî muhafız müfrezesi teşkili önergesi de kabul edildi, böylece Türkiye Büyük Millet Meclisi Muhafız Müfrezesi kuruldu.
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılışından Teşkîlât-ı Esâsiyye Kanunu’nun kabul edildiği 21 Mart 1921 tarihine kadar geçen süre içinde meclis içinde önemli görüş ayrılıkları, gruplaşmalar meydana geldi. Ali Şükrü Bey, bu gruplaşmada Mustafa Kemal Paşa’nın başkanlığını yaptığı ve birinci grup diye anılan Müdâfaa-i Hukuk Grubu’na muhalif cephede yer aldı. İkinci grup diye bilinen, başkanlığını Erzurum milletvekili Hüseyin Avni Ulaş Bey’in yaptığı grubun sözcülüğünü üstlendi. Özellikle Başkumandanlık Kanunu’nun Mustafa Kemal Paşa’ya verdiği bazı olağan üstü yetkilerin meclisin egemenliğine aykırılık oluşturacağı konusundaki şiddetli tartışmalar sırasında kendi grubu adına Ali Şükrü Bey sert ifadeler içeren konuşmalar yaptı. Onun muhalefet ettiği konulardan bir diğeri de İstiklâl mahkemelerinin faaliyetleriydi. 22 Eylül 1920 tarihli İstiklâl mahkemelerinin kurulması görüşmesinde bu mahkemelerin savaş suçlarına yönelik çalışmasını, bunun dışındaki konularda yargı faaliyetlerinde bulunmasının siyaset kurumunun önünü keseceği endişesini dile getirmişti.
Saltanat ve hilâfet konusundaki duyarlılığıyla tanınan Ali Şükrü Bey, değişik tarihlerde yaptığı konuşmalarda bu hassasiyetini vurguladıysa da 1 Kasım 1922 tarihli saltanatın kaldırılmasına dair kanuna olumlu oy verdi. Ankara hükümeti ile Enver Paşa arasında meydana gelen gerginliğin Trabzon üzerinde yoğunlaşması ve yaşanan gelişmelerden rahatsızlık duyulması sebebiyle 18 Nisan 1922’de arkadaşlarıyla birlikte Dahiliye Vekili Ali Fethi Bey hakkında Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde bir gensoru önergesi verdi, 8 Haziran 1922’de yapılan görüşmelerde birinci grup ile ikinci grup arasında sert tartışmalar yaşandı. Trabzon meselesi olarak adlandırılan önergenin reddedildiği bu görüşmeye Ali Şükrü Bey’in yürütmenin hukuka aykırı uygulamalar yaptığı iddia ve beyanları damgasını vurdu.
Ali Şükrü Bey’in Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde muhalif tavrıyla öne çıktığı diğer bir tartışma konusu da Lozan’dı. Lozan Konferansı’nın 3 Şubat 1923’te kesintiye uğraması üzerine Ankara’ya dönen Türk heyeti başkanı İsmet Paşa’nın gelişmeler hakkında 26 Şubat 1923 tarihinde düzenlenen gizli celsede Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne bilgi vermesi üzerine bu hususta da günlerce süren tartışmalar yapıldı. Bu tartışmaların temelini, özellikle ikinci grup temsilcilerince öngörülen Lozan’da Mîsâk-ı Millî’den tâviz verildiği iddiaları oluşturmaktaydı. Şubat ayı boyunca devam eden görüşmeler mart ayına da sarktı, en sert tartışmalar 5 Mart tarihli celsede meydana geldi. Bu görüşmede Ali Şükrü Bey, Musul meselesinin bir yıl sonraya ertelenmesinin Mısır ve Girit gibi kaybedilmesi anlamına geleceğini, Ege adalarının Yunanistan’a bırakılması halinde Anadolu’nun denizden savunulamaz duruma geleceğini vurguladıktan sonra ülkenin kaderinin İsmet Paşa liderliğindeki Lozan Heyeti’ne emanet edilemeyeceğini belirtti ve konuşmasını, “Mehmetçik’in süngüsüyle kazanılan bu muazzam zafer Lozan’da heba edilmiştir. Bu murahhasa heyetinin barış meseleleri üzerinde sözleri olamaz efendiler! Artık bunların vazifeleri bitmiştir” sözleriyle tamamladı.
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde Lozan görüşmeleri hakkında yaptığı konuşmalarla diğer muhalif görüşleri, 19 Ocak 1923 tarihinde İstanbul’dan Ankara’ya taşıyıp başyazarı olarak yayımlamaya başladığı Tan gazetesi aracılığıyla kamuoyuna aktaran Ali Şükrü Bey 27 Mart 1923 Salı akşamı ortadan kayboldu. Bütün aramalara rağmen nerede olduğu hakkında herhangi bir sonuç alınamadı. 29 Mart günü Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde söz alan ikinci grup başkanı Erzurum milletvekili Hüseyin Avni Bey, Ali Şükrü Bey’in kayboluşundan duyduğu üzüntüyü dile getirdi ve yetkilileri göreve çağırdı. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde hükümet aleyhine şiddetli konuşmalar yapılmaya, basında da çeşitli ithamlarda bulunulmaya başlandı. Nihayet yapılan soruşturma ve araştırmalar sonucunda Ali Şükrü Bey’in cesedine Ayrancı’daki Papazınbağı mevkiinde gömülmüş vaziyette ulaşıldı. Tanık ifadelerinden edinilen bilgilere göre Ali Şükrü Bey’in Topal Osman Ağa’nın evinde öldürüldüğü ortaya çıkınca, Mustafa Kemal Paşa tarafından muhafız alayı komutanı İsmail Hakkı Bey’e (Tekçe) verilen tâlimat üzerine 1-2 Nisan 1923 gecesi gerçekleştirilen baskın sonunda yaralı olarak ele geçirilen Topal Osman Ağa hastahaneye kaldırılırken yolda öldü. 2 Nisan tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde bir konuşma yaparak Ali Şükrü Bey’in bir cinayete kurban gittiğini belirten Rauf Bey (Orbay), olayın fâili olan Topal Osman Ağa’nın da gereken cezaya çarptırıldığını belirtti. Ali Şükrü Bey’in cenazesi İnebolu üzerinden Trabzon’a nakledildi. 10 Nisan 1923 Salı günü Trabzon’a ulaşıldı. İskenderpaşa Camii’nde kılınan cenaze namazının ardından Amerikan torpidosu komutanı mülâzım Lolberi ve Trabzon Rus konsolosunun da aralarında bulunduğu büyük bir kalabalığın katılımıyla Belediye Meydanı’nda yapılan merasimin ardından Boztepe’deki mezarlığa defnedildi. Cenaze merasiminde İstikbâl gazetesi başyazarı Faik Ahmet Bey’in (Barutçu) yaptığı konuşmada ve İstikbâl gazetesinde eski Trabzon valisi Hamit Bey’in (Kapancı) bu münasebetle yazdığı yazılarda Mustafa Kemal Paşa hedef alındı.
Ali Şükrü Bey emperyalizme karşı bağımsız duruşuyla öne çıkmış, bu mücadelenin Müslümanlık dairesi içinde şekilleneceğine inanmış, millî egemenlik ve hukukun üstünlüğü ilkesini benimsemiş, doğruluğuna inandığı fikirleri sonuna kadar savunmuş bir siyaset adamıydı. Katli hadisesi, Cumhuriyet tarihinin karanlıkta kalmış önemli bir siyasî meselesi olarak halen tartışılmaktadır. Ali Şükrü Bey’in gazete makaleleri yanında bazı yazıları şunlardır: “Anadolu’nun Büyük ve Mukaddes Cihadı” (Sebîlürreşâd, XIX/490, 24 Eylül 1337, s. 233-246; aynı makale, haz. Veysel Usta, Yunus Dergisi, sy. 13, Ocak-Mart 1996, Trabzon 1996, s. 31-48); “Gazi Barbaros Hayreddin’in Türbesi ve Evkafı” (Donanma Mecmuası, sy. 4, Haziran 1326, s. 290-295); “Keşşaf Yoldaşlığı” (İdman, sy. 1, 15 Mayıs 1329); “Varna Müdafaası” (Risâle-i Mevkūte-i Bahriyye, III, nr. 5, Mart 1333, s. 193-206).
BİBLİYOGRAFYA Cumhur Odabaşıoğlu, “Ali Şükrü Bey’in Erzurum Kongresi’ne Of Temsilcisi Seçilmesi”, İkinci Tarih Boyunca Karadeniz Kongresi Bildirileri: 1-3 Haziran 1988 (haz. Mehmet Sağlam v.dğr.), Samsun 1990, s. 111-114.
Murat Yüksel, Faik Ahmet Barutçu’nun İstikbal Gazetesi Belgelerine Göre Ali Şükrü Bey ve Topal Osman Ağa, Trabzon 1993.
Ahmet Demirel, Birinci Mecliste Muhalefet, İstanbul 1994, tür.yer.
a.mlf., Ali Şükrü Bey’in Tan Gazetesi, İstanbul 1996.
Fahri Çoker, Türk Parlamento Tarihi: Milli Mücadele ve TBMM I. Dönem 1919-1923, Ankara 1995, III, 923-924.
Kadir Mısıroğlu, Trabzon Mebusu Şehid-i Muazzez Ali Şükrü Bey, İstanbul 1996.
Sadık Sarısaman, “Birinci Dönem TBMM’de Trabzon Mebusu Ali Şükrü Bey’in Faaliyetleri”, Trabzon ve Çevresi Uluslararası Tarih-Dil-Edebiyat Sempozyumu Bildirileri (3-5 Mayıs 2001), Trabzon 2002, I, 733-754.
İsmail Hacıfettahoğlu, Ali Şükrü Bey, Ankara 2003.
İsmail Akbal, Millî Mücadele Döneminde Trabzon’da Muhalefet, Trabzon 2008, tür.yer.
Süleyman Beyoğlu, Milli Mücadele Kahramanı Giresunlu Osman Ağa, Ankara 2009, s. 267-287.
Mahmut Goloğlu, Cumhuriyete Doğru, İstanbul 2010, tür.yer.
Osman Fikret Topallı, Müdafaa-i Hukuk ve İstiklal Harbi Tarihinde Giresun (haz. Veysel Usta), Trabzon 2011, s. 72-78, 112.
Veysel Usta, “Ali Şükrü Bir İttihatçıydı: Mehmet Altan’ın ‘Birinci Cumhuriyet Üzerine Notlar’ Adlı Kitabına Bir Eleştiri”, Virgül, sy. 51, İstanbul 2002, s. 67-70.
İslam medeniyetinde okuma ve bilgi edinme ibadet olarak görülmüştür. Bilginin neticesi güzel ahlaktır. Bilgi, hikmet ve ahlak bir bütündür. İnsanı öte-leyen, huzur ve güvene katkı sunmayan, davranış güzelliğine dönüşmeyen bilgi muteber görülmemiştir. Bu inanç ve gayeyle Müslümanlar, 7. asırdan 17. asra kadar matematikten edebiyata, astronomiden sanata kadar ilmin her sahasında insanlığa öncülük etmişlerdir. Bilgiyi güç devşirip zayıfları ezmek, yeryüzünü sömürmek için kullanmamışlardır. Ürettikleri bilgi ve teknikle dünyayı imar etmiş, adalet ve merhametin teminatı olmuşlardır. Bugün yaşadığımız bilgi ve teknoloji çağındaysa ilahi kaynaklı bilgi hayatın dışına itilmiş; hikmet, irfan ve güzel ahlaktan soyutlanan bilgi, insafsız bir güce dönüşmeye başlamıştır. Hayatımız fiziksel bakımdan kolaylaşırken geleceğe dair umutlar azalmış. kaygılar artmıştır. Unutmayalım ki insanlığın huzuru, bilgiyi yönetenlerin vicdanına, insan ve âlem tasavvuruna, merhamet ve adalet anlayışına bağlıdır.
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM
YanıtlaSilELHAMDÜLİLLAH
ALLAHUEKBER
SUBHANALLAH
ALLAHÜMMESALLİALASEYYİDİNAMUHAMMED
ESTAGFİRULLAH
SALLAAHUALEYHİVESELLEM
BEŞ VAKİT NAMAZI CAMİDE KILAN BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM DEMİŞ
GİBİDİR
ÜMMETİM YILDIZLARA GİDESİYE KADAR KIYAMET KOPMAYACAKTIR
HADİS İ ŞERİF
YanıtlaSil
yuksel4 Şubat 2026 23:14
Nefsin isteklerine uymak merhametsizliği netice verir. (ML)
YanıtlaSil
yuksel4 Şubat 2026 23:10
Bir Hazinenin Anahtarı
RİSALE-İ NUR KÜLLİYATI
FİHRİST VE İNDEKSİ
İSMAİL MUTLU
İKİNCİ BASKI
YanıtlaSil
yuksel6 Mart 2026 18:57
-1929-Arapça ve Farsça dersleri okullardan kaldırıldı.
1939-Almanya'nın Polonya'ya saldırması Üzerine, II. Dunya Savaşı başlamış oldu.
1947-TBMM, Amerikan yardım anlaşmasını oy birliği ile kabul etti.
EYLUL
01
PAZARTESİ
9 1447 R.EVVEL
RUMI: 19 AĞUSTOS 1441
HIZIR: 119
tevekkül ettim
Hud Suresi: 56
BİR HADİS
Misvak kabuğu ile de olsa karnınızı doyurabilecek-seniz insanlardan bir şey istemeyin.
Taberani
İnsan küçük bir âlem olduğu gibi, âlem dahi büyük bir insandır. Bu küçük insan o büyük insanın bir fihristesi ve hülāsasıdır. İnsanda bulunan numunelerin büyük asılları, insan-ekberde
bulunacaktır. Lem'alar
YanıtlaSil
yuksel17 Mart 2026 07:59
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK ÜN GİZLİ VASİYETİ ACİKLANABİLSEYDİ TURKİYE DE Kİ TARİH DEGİSEBİLİRDİ
FETÖ'nün masonluk maskesiyle MİT'e sızmak için 30 yıl önce başlattığı gizli savaşın detayları ortaya çıktı
YanıtlaSil15 TEMMUZ hain darbe girişi-
minin 10. yılında, ihanet şebeke-si FETÖ'nün karanlık yüzü tek tek deşifre oldu. 1995'te bazı FETÖ'cü-ler örgüt elebaşı Gülen'in talimatıyla ABD ve Türkiye'deki mason locala-rına üye oldu. Buradan olumlu refe-rans alarak tamamen kamufle olan örgüt üyeleri MİT'e sızmaya çalıştı.
HALİT TURAN'IN HABERİ 11'DE
+
"Dr. Sinan" lakaplı Murat Karbulut, FETÖ elebaşının talimatıyla 1995'te kurulan MIT mahrem yapılanmasının yöneticiliğine getirildi.
YanıtlaSilgelen Erdoğan, çay ve kahve esliginde sol bet etti, hatıra fotoğrafı çektirdi. 10'DA
YanıtlaSilyonla hayata tutund
FETÖ'NÜN MİT'E SIZMAK İÇİN 32. DERECE MASON PLANI
FETÖ'nün masonluk maskesiyle
MİT'e sızmak için 30 yıl önce başlattığı gizli savaşın detayları ortaya çıktı
15 TEMMUZ hain darbe girişi-minin 10. yılında, ihanet şebeke-si FETÖ'nun karanlık yüzü tek tek
FETÖ’nün ‘Dijital Terörist Yapılanması’na bağlı 20 bin FETÖ’cü hesap belirlendi
YanıtlaSilسوره بقره (۲۹)
YanıtlaSil(اٹلی مسئلہ) (نق) هفده در ای آر فراسا لوانت رضيك سماده اول باراد الله دلالت در ) والأرض بعد ذلك رحبها انى ده سما وانك ارقند به اول های راحله والدر و كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاها أتى العدد الكسنيك و ماده در برار حامد باشد
موکره بر برند نه آیر دارد با من اولد قاری کو ریور
شريعتك تقلبات نظراً، جناب من جوهری، یعنی برواده في بارا تمشور صواره او مادہ تولیان صو کره مایع قسمی ده تجلییه تا نقایه او ماده نك رسمی بخار و روشنی ده مایع قبل مشر صوره (زید)، یعنی کویون کیا مشور موکرہ ارضی و با بدی کره ارضیه بی او کو ولد من قلعه ای شود. به خامه ای شده بر استان
هر راجه ايجون هوای نسیمیدن به سما حا صل او لمحشور
صوره او مادة بخارية بي بسط ایتمکار بدی فات سماواتی تسویه بدروب به ایدی زاری اینچه درع المقدر و او بيلديزلر تخومی مشتمل اولان سماوات انعقاد ايتمين، وجوده كل منشور
حکمت جديده نك نظریاتی ایسه شو مر کزده در که کور میکده اولد يغمر و منظومه شمسه الله نصیر ایدیایہ کو نشاه، کونه با غالی بیلدیزلر جماعتی، بسیط به جو هوایی جوگره به نوع بخاره انقلاب اغنیه جوکره او بخار د نه مایع ناری حاصل اولمن موکره او مایع ناری، برودت ایله تصلب انجم یعنی قابيلا ثمن موكره شدت حركتي له بعض بیون پارچه لری غیر لا غمس موگره او پارچه ای تظائف ايدرك سيارات المثالي شو اوز زنده با شاد نیز ارض ده او نامرد نه برید.
بو ايضاحاته توفيقاً، شو ایکی مسلك آراسنده مطابقت حاصل اولا بیاید شویله که ( ایلیسیا ده براریم بینیش یکدی. صوکره آیری ایتون) معنا سنده اولان (كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُما) آيتنك افاده به نظرم منظومه شمسیه ایله ارض دست قدرتك ماده اثر بر دن بوغور من اولدیفی بر ضمور شکلنده اینده مادة اثيريه، موجوداته نظراً آفیجی بر صو کي موجود انك راگریه نفوذ ایده برماده در اوگان عراه
على الماء ) آیتی، شو مادة التربه به اثار در که جناب حقك عرشی صو حکمنده او لا نه شو ابر ماده مسی
اوز زنده ایم
اثیر ماده ی باراد بلد قده و کره مانعا الان اجرا در بین جلسه مرکز او مشور یعنی صنابع ذو الجلال اثير مادة من خلقه ابتد كون موكره او اثر ماده من جواهر فرده قلب انتشار موكره
عرش
YanıtlaSilArs: Kainatı kuşatan en yük-sek ålem, bir şeyin en yüksek hududu
برودت
Burudet: Sogukluk
جواهر ترديه
Cevahir i ferdiye: Madde-nin bölünemeyen en küçük parçaları
دلالت
دال Dall: Delalet eden, gösteren
Delalet: Delil olma
تلق
Halk: Yaratma
هواي نسیبی
Hera-yi nesimi: Ferahlatıcı esinti
حِكْمَتِ جَدِيده
Hikmet-i cedide: Yeni fenler
انعقاد
Inikad: Kurilma
قلب
Kalb: Çevirme
كرة أَرْضِيه
Küre-i arziye: Yerküre
ماده آثيريه
Madde-i csiriye: Esir maddesi
منظومة
Manzime-i şemsiye: Güneş
شنسية
sistemi
مایع ناری
Mayi-i nari: Sıvı haldeki ates
مطابقت
Mutabakat: Uygunluk
منتيل
Müştemil: İçine alan
نقليات
Nakliyat: Nakledilenler, bildirilenler
نظراً
Nazaran: Nisbetle
نظريات
Nazariyat: Düşünceler, fikirler
نفوذ
Nüfüz İçine sızma
صانع ذو الجلال
Sani i Zülcelal: Büyüklük sahibi olup san'atła yaratan (Allah)
تصلب
Tasalliib: Katılaşma, sert-leşme
تكاثف
Tekasif: Seffaf olmama, yoğun olma
تنويه
Tesviye: Bir seviyeye getirme, düzeltme
توفيقاً
Tevfikan : Uygun olarak
238 Nire-i Bahana, 29
YanıtlaSilİkinci Mes'ele: (3) hakkındadır . Ey arkadaş! Bu ayet, arzın semadan evvel yaratılmış olduğuna
delalet eder. بعد ذلك وحبها yet de, semāvātın arzdan evvel halk edildiğine dalldir. Ve aveti ise, ikisinin bir maddeden beraber halk edilmis ve sonra birbirinden ayırd edilmiş olduklarını gösteriyor.
Seriatin nakliyatına nazaran, Cenâb-ı Hakk bir cevheri, yan bir maddeyi yaratmıştır. Sonra o maddeye tecelli etmekle o maddenin bir kısmını bubar ve bir kısmını da mavi kılmıştır. Sonra mâyi kısmı da tecellisiyle tekåsüf edip 'zebed" yani köpük kesilmiştir. Sonra arzı veya yedi küre-i arziyeyi o köpükten halketmiştir. Bu i'tibârla, her bir arz için hevå-yı nesimiden bir semå hâsıl olmuştur.
Sonra o madde-i buhariyeyi bast etmekle yedi kat semâvâtı tesviye edip yıldızları içine zer etmiştir. Ve o yıldızlar tohumunu müştemil olan semåvåt in'ikād etmiş, vücüda gelmiştir.
Hikmet-i cedidenin nazariyatı ise şu merkezdedir ki: "Görmekte olduğumuz ve manzûme-i şemsiye ile ta'bir edilen güneşle, güneşe bağlı yıldızlar cemâati, basit bir cevher imiş. Sonra bir nevi buhara inkılâb etmiş. Sonra o buhardan mâyi'-i nâri hâsıl olmuş.
Sonra o mâyi-i nåri, burûdet ile tasallüb etmiş, yani katılaşmış. Sonra şiddet-i hareketiyle bazı büyük parçaları fırlatmış. Sonra o parçalar tekåsüf ederek seyyârât olmuşlardır. Şu üzerinde yaşadığımız arz da onlardan biridir."
Bu îzáhāta tevfikan, şu iki meslek arasında mutâ-bakat hâsıl olabilir. Şöyle ki: "İkisi de birbirine bitişikti. Sonra ayırın ettik" ma'nâsında olan وكانتا رَتْقًا تفتقناهما âyetinin ifadesine nazaran,
manzûme-i şemsiye ile arz, dest-i kudretin madde-1 esîriyeden yoğurmuş olduğu bir hamur şeklinde imiş. Madde-i esîriye, mevcûdáta nazaran akıcı bir su gibi mevcůdâtın aralarına nüfüz eden bir maddedir. وَكَانَ عَرْفة
على الماء ayeti, su madde-i esiriyeye işarettir ki, Cenâb-1 Hakk'ın Arş'ı su hükmünde olan şu esîr maddesi üzerinde imiş.
Esîr maddesi yaratıldıktan sonra, Sâní'in ilk îcâdlarının tecellisine merkez olmuştur. Yani Sâni'-i Zülcelâl esir maddesini halkettikten sonra, o esir maddesini cevahir-i ferde kalb etmiştir. Sonra
HAFIZ LAFZIN HAMILI MANANIN AMILI
YanıtlaSilسورة الحشر
ولقد جعلنا فى الشتاء بروجا وابناها المسافرين . وَحَفِظْنَاهَا مِنْ كُلِّ شَيْطَانٍ رَجِيم الا من النازل الستات
فَأَتْبَعَهُ شِهَابٌ مُبِينٌ وَالْأَرْضَ مَدَدْنَاهَا وَاللبان رواسي والبَتْنَا فِيهَا مِنْ كُلِّ شَيْءٍ مَوْرُونَ ، وَجَعَلْ العين فِيهَا مَعَايِشَ وَمَنْ لَسْتُمْ لَهُ بِرَازِقِينَ وَإِنْ مِنْ شَيْ الا عن خَزَائِنُهُ وَمَا نُنَزِلَهُ إِلَّا بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ وَأَرْسَلْنَا الرياح لواقعي فَانزَلْنَا مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَأَسْقَيْنَا كُمُوهُ وَمَا انتم لا تحاربين وَإِنَّا لَنَحْنُ نُحْيِ وَيُمِيتُ وَنَحْنُ الْوَارِثُونَ . ولله عليه الْمُسْتَقْدِمِينَ مِنْكُمْ وَلَقَدْ عَلِمْنَا الْمُسْتَأْخِرِينَ وَال رَبِّكَ هُوَ يَحْشُرُهُمْ إِنَّهُ حَكِيمٌ عَلِيمٌ وَلَقَدْ خَلَقْنَا الانسان مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَإٍ مَسْنُونَ وَالْجَانَ خَلَقْنَاهُ مِن قنا مِنْ نَارِ السَّمُومِ وَإِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلَئِكَةِ إِنِّى خَالِقٌ بَشر مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَإٍ مَسْنُونٍ فَإِذَا سَوَيْتُهُ وَالفَحْت فِيهِ مِنْ رُوحِي فَقَعُوا لَهُ سَاجِدِينَ فَسَجَدَ الْمَلَئِكَةُ كُهُمْ
اجْمَعُونَ إِلَّا إِبْلِيسَ أَبَى أَنْ يَكُونَ مَعَ السَّاجِدِينَ .
قال
وَإِنْ مِنْ شَيْ إِلَّا عِنْدَنَا خَزَائِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُ إِلَّا بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ .
66 Her şeyin hazineleri sadece bizim katımızdadır ve biz oradan indirdiğimizi belirli bir ölçüye göre indiririz.99 (Hicr, 15/21)
Mushaf sayfa no: 262 Hafiızlık sayfa no: 14. Cüz/19. Sayfa
MÜLKÜN SAHİBİ ALLAH'TIR.
BİLGİ:
Her şeyin gerçek sahibi Yüce Allah'tır. Bundan dolayı O'nun isimlerinden biri de "Malikü'l-mülk"tür. Bizim bir şeye sahip olmamız ise geçicidir. Göklerde ve yeryüzünde her şeyin kaynağı Allah'ın katındadır. O, nimetlerini insanlara, canlılara belirli bir ölçüye, düzene, kurala ve yasaya göre indirir. Bu sebeple insan, muhtaç olduğu, elde etmek istediği meşrû şeyleri O'ndan dilemeli, O'nun koyduğu kurallara uyup çalışmalı; sahip olduğu her şeyin de aslında O'na ait olduğunu aklından çıkarmamalıdır.
MESAJ:
1. Elimizdeki her nimet için Allah'a daima şükran borçluyuz.
2. Şükür borcumuzu Allah'ın emir ve yasaklarına uymakla yerine getirebiliriz.
KELİME DAĞARCIĞI:
Kader: Ölçmek, takdir etmek; Allah'ın ebede kadar olacak her şeyi takdir etmesi ve vakti geldiğinde yaratması.
262-
HAFIZ LAFZIN HAMILI MANANIN AMILI
YanıtlaSilالمرة الرابع على
قال يا ابليس ما لك الا تكون مع الساجدين قال لاكن لأحد البشر خلقتهُ مِن صَلْصَالٍ مِنْ حَمَإٍ مَسْنُون ) ول الخرج مِنْهَا فَإِنَّكَ رَحِيمٌ وَإِنَّ عَلَيْكَ اللَّعْنَهُ إِلَى يَوْمِ التي قال ان فانظر فى إلى يَوْمِ يُبْعَثُونَ قَالَ فَالك من المنظرين إلى يَوْمِ الوَقْتِ الْمَعْلُومِ قَالَ رَبِّ بما اغربتي لأزيان لهم فى الأرْضِ وَلَاعُويَنَّهُمْ أَجْمَعِينَ . الا عبادك منهم المخلصين . قَالَ هذا صراط على مستقيم إِنَّ عِبَادِي لَيْسَ لَكَ عَلَيْهِمْ سُلْطَانُ إِلَّا مَن العَكَ مِنَ الْغَاوِينَ وَإِنَّ جَهَنَّمَ لَمَوْعِدُهُمْ أَجْمَعِينَ . ن عِبَادَى أَي أَنَا الْغَفُورُ الرَّحِيمُ وَأَنَّ عَذَابِي هُوَ
إِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ وَ ادْخُلُوهَا بِسَلَامٍ أَمِنِينَ .
66 Takvå sahipleri, mutlaka cennetlerde ve pınar başlarında olacaklar. (Onlara denilir ki:) 'Oraya emniyet ve selametle girin'
(Ніст, 15/45-46)
لها سبعة أبواب لِكُلِّ بَابٍ مِنْهُمْ جُزْءٌ مَقْسُومٌ .
ن الْمُتَّقِينَ فِي جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ أَدْخُلُوهَا بِسَلَامٍ آمِنِينَ )
وترعنا ما في صُدُورِهِمْ مِنْ عَلَّ إِخْوَانًا عَلَى سُرُرٍ مُتَقَابِلِينَ
لا يَمَسُّهُمْ فِيهَا نَصَبٌ وَمَا هُمْ مِنْهَا بِمُخْرَجِينَ .
الْعَذَابُ الْأَلِيمُ . وَنَبَتْهُمْ عَنْ ضَيْفِ إِبْرَاهِيمَ .
Mushaf sayfa no: 263
Hafızlık sayfa no: 14. Cüz/18. Sayfa
ESENLİK YURDU: CENNET
BİLGİ
Bu dünya hayatında insan en çok kendisinin ve ailesinin güvenliğini ve hu-zurunu düşünür. Ancak bu hayatta tam anlamıyla ne güvenden bahsedebiliriz ne de huzurdan. Zira Allah Teâla bizi burada korkuyla, açlıkla ve sıkıntıyla imtihana tabi tutacağını Kerim kitabında beyan etmektedir. İşte bu imtihanı başarıyla geçen müttakiler, bu dünyada insanların arayıp da bulamadıkları huzura, esenliğe ve güvenliğe cennette kavuşacaklardır.
MESAJ:
1. Cennette müminler tam bir emniyet ve esenlik içinde olacaklardır.
2. Her mümin, gerçek manada takva şuuruna ererek cenneti kazanma gayreti içinde olmalıdır.
KELİME DAĞARCIĞI:
Selâm: Güvenlik, esenlik: Allah'ın isimlerinden biri olarak âfet ve belalardan kurtaran, güven arayanları güvene erdiren.
'Ayn (çoğul: 'uyûn): Kaynak, pınar; bir şeyin aslı, kendisi.
263
HAFIZ LAFZIN HAMILI MANANIN AMILI
YanıtlaSilشورة الطير
إذْ دَخَلُوا عَلَيْهِ فَقَالُوا سلاماً قال انا ملكم ورجلو ) قَالُوا لَا تَوْجَلْ إِنَّا نُبَشِّرُكَ بِغُلَامٍ عَلِيمٍ قَالَ الزاني عَلَى أَنْ مَسْنِيَ الْكِبَرُ فَهِمَ تُبَشِّرُونَ قَالُوا نلري بالحق فَلَا تَكُنُ مِنَ الْقَانِطِينَ . قَالَ وَمَن بلو مِنْ رَحْمَةِ رَبَّةٍ إِلَّا الضَّالُونَ . قَالَ فَمَا خَلْطان الْمُرْسَلُونَ قَالُوا إِنَّا أُرْسِلْنَا إِلَى قَوْمِهِ مُجْرِمِينَ .
ال لُوطٍ إِنَّا لَمُنَجُوهُمْ أَجْمَعِينَ إِلَّا امْرَأَتَهُ قَدَّرْنَا إلى لَمِنَ الْغَابِرِينَ فَلَمَّا جَاءَ أَلَ لُوطٍ الْمُرْسَلُونَ . قال إِنَّكُمْ قَوْمٌ مُنْكَرُونَ قَالُوا بَلْ جِئْنَاكَ بِمَا طالو فِيهِ يَمْتَرُونَ وَآتَيْنَاكَ بِالْحَقِّ وَإِنَّا لَصَادِقُونَ ان بِأَهْلِكَ بِقِطْعِ مِنَ الَّيْلِ وَاتَّبِعْ أَدْبَارَهُمْ وَلَا يَلْتَفِتْ مِنْكُمْ أَحَدٌ وَامْضُوا حَيْثُ تُؤْمَرُونَ وَقَضَيْنَا إِلَيْهِ ذَلِكَ الْأَمْر أَنَّ دَابِرَ هَؤُلَاءِ مَقْطُوعُ مُصْبِحِينَ وَجَاءَ أَهْلُ الْمَبِية يَسْتَبْشِرُونَ قَالَ إِنَّ هَؤُلَاءِ ضَيْفِي فَلَا تَفْضَحُونَ ) وَاتَّقُوا اللهَ وَلَا تُخْرُونِ قَالُوا أَوَلَمْ تَنْهَكَ عَنِ الْعَالَمِينَ .
قَالُوا بَشَّرْنَاكَ بِالْحَقِّ فَلَا تَكُنْ مِنَ الْقَانِطِينَ . قَالَ وَمَنْ يَقْنَطُ مِنْ رَحْمَةِ رَبِّهِ إِلَّا الضَّالُونَ .
" Dediler ki: 'Seni gerçekle müjdeledik, öyleyse sakın umut kesenlerden olmaľ Dedi ki: 'Rabbinin rahmetinden sapıklardan başka kim ümit kesebilir?'99
(Ніст, 15/55-56)
Mashaf sayfa no: 264
Hafızlık sayfa no: 14. Cüz/17. Sayfa
ÜMİTSİZLİK YOK!
BİLGİ:
Lut'un (a.s.) kavmine azap etmek üzere görevlendirilen melekler, Hz. İbrahim'e uğramışlar, ona ve eşi Sâre'ye ileri yaşlarda olmalarına rağmen çocukları ola-cağı müjdesini vermişlerdi. Hz. İbrahim, onların bu müjdesine, "Üzerime yaşlılık çökmüş olmasına rağmen bana böyle bir müjde getiriyorsunuz öyle mi? Öyleyse bana neyi müjdelemiş oluyorsunuz?" (Hicr, 15/54) karşılığını vererek şaşkınlığını belirtmişti. Bunun üzerine melekler, bunun gerçek bir müjde olduğunu ve Allah'ın rahmetinden ümit kesmemesini söyleyince, Hz. İbrahim de Allah'ın rahmetinden asla ümit kesmediğini ifade etmişti.
MESAJ:
1. Allah'ın rahmetinden ancak sapkınlar ümit keser.
2. Her şey Allah'ın kudretindedir. O dilerse her şey oluverir.
KELİME DAĞARCIĞI:
Kânitîn: Ümitsizliğe kapılanlar.
264
HAFIZ LAPZIN HAMILI MANANIN AMILI
YanıtlaSilالجزء الرابع على
قال هؤلاء يقال إن كلام فاعلين • العمرك إنهم لفى كرتهم يعمهون • فاخذلهم الصيحة مشرفين . تكم لنا اليها سَافِلَهَا وَأَمْطَرْنَا عَلَيْهِمْ حِجَارَا مِنْ سَجِيل . ال في الملك الايات المتوسبيل والها لبسيل مقيم .
بل في ذهاب لاية المؤمنين وإن كان أَصْحَاب الأيكة الطالبين فالتقمنا منهم وانهما للإمام مبين . ولقد كلب أصحاب الحِجْرِ الْمُرْسَلِينَ وَأَتَيْنَاهُمْ آيَاتِنَا فَكَانُوا علها معرضين وَكَانُوا يَنْحِتُونَ مِنَ الْجِبَالِ بُيُوتًا أمنين احدثهم الصَّيْحَةُ مُصْبِحِينَ فَمَا أَغْنَى عَنْهُمْ مَا كَانُوا كون وَمَا خَلَقْنَا السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا إِلَّا بالحل فإن الساعة لأبية فَاصْفَح الصَّفْحَ الجميل إن زلك هُوَ الْخَلاقُ الْعَلِيمُ وَلَقَدْ أَتَيْنَاكَ سَبْعًا مِنَ الْمَثَانِي والقرآن العظيم لَا تَمُدُّلْ عَيْنَيْكَ إِلَى مَا مَتَّعْنَا بِهِ أَزْوَاجًا منهم ولا تحزن عليْهِمْ وَالْخَفِضُ جَنَاحَكَ لِلْمُؤْمِنِينَ . وقل إلى أنا المدير المُبِينُ كَمَا أَنْزَلْنَا عَلَى الْمُقْتَسِبِينَ .
وَاخْفِضْ جَنَاحَكَ لِلْمُؤْمِنِينَ .
" Müminlere karşı
alçak gönüllü ol.99
(Ніст, 15/88)
Mushaf sayfa no: 265
Hafızlık sayfa no: 14. Cüz/16. Sayfa
İMAN EN BÜYÜK KIYMETTİR.
BİLGİ:
Hz. Peygamber, Mekke'de Müslümanların maddi bakımdan zayıf olduğu bir dönemde, Müslümanların daha güçlü olmasını arzuluyor, müşriklerin ekonomik gücüne imreniyordu. Müşriklerin iman etmemelerine ve malları vesilesiyle İslam'ın ve Müslümanların güçlenmemesine üzülüyordu. Ancak Allah, onun bu şekilde üzülmesinin yersiz olduğunu, asıl kendilerine değer verilmesi gere-kenlerin, ona inanıp bağlanmış müminler topluluğu olduğunu bildirmektedir. Bu sebeple Allah (c.c.), Hz. Peygamber'e, ümmetine karşı alçak gönüllü olması, yumuşak davranması hususunda öğütlerde bulunmaktadır.
MESAJ:
1. Allah katında önemli olan maddî servetler değil, iman gibi manevi kıy-metlerdir.
2. Müminlere karşı alçakgönüllü olmak, Hz. Peygamber'in şahsında bütün ümmete emredilmiştir.
KELİME DAĞARCIĞI:
Cenâh: Kanat.
265-
bir hale düşerek iyice zayıflamış ve Osmanlı fütühâtının da önü batiya zans, elinden çıkardığı yerler husüsunda herhangi bir direnç gösteremez doğru açılmıştır.
YanıtlaSil0
Orhan Gází, babasının ihlás ve iradesini, ağabeyinin rızasını ve eh-lullahın duâsını almıştı. Böylece O, kendisinden sonra asırlarca Osmanlı sultanlan için müstesna bir örnek şahsiyet olmuştur. Yani kısaca «Orhan şahsiyeti» diyebileceğimiz bir model insan, onun şahsında inşa edilmiş-tir. O'nun, Bursa'da Orhaniye külliyesinin bir bölümü olarak yaptırmış ol-duğu câmînin kandillerini her sabah kendisinin yakması ve imâretinde fa-kir-fukarāya bizzat hizmet ederek yemek dağıtması, bu model şahsiyeti-nin nümüne-i imtisal bir tezahürüdür. O'nun bu amel-i sâlih adımlarıyla, Osmanlı'da kurulacak olan binlerce vakfın zemini teşkil edilmiştir.
O, son derece dindardı. İlâhî emirlere bağlılığı, kendisi için en büyük vecibe edinmişti. Ehl-i irfânı, hafızları çok severdi. Gâzî, san'at erbabı ve fakirlere karşı cömert; mücâhidlere hürmetkârdı. Onlara ev yaptırır, rızık-larını te'min ederdi. Ålimlere değer verirdi. İnce fikirli, ileri görüşlü, âdil, şecâatli ve muhârip bir padişahtı. Nadir hükümdarlarda bulunan yüksek sıfatlara sahipti. İslâm seyyahı İbn-i Batuta:
"Zamanındaki Türkmen meliklerinin en ulusudur. Yüze yakın kalesi vardır." demektedir.
İlk Osmanlı medresesi Osman Gâzî zamanında İznik'te açılmıştı. Mü-derrisliğe de, zamanın zâhirî ve bâtınî âlimi Dâvûd-i Kayseri tâyin edil-mişti. Bu zât, Muhyiddin-i Arabi'nin "Fusûsu'l-Hikem"ini şerhetmiştir. Bu eser, tasavvufi telakkinin Osmanlı toprağı üzerinde yayılmasına bir zemin oluşturmuştur.
Babasının hizmetlerini daha ileriye götüren Orhan Gâzî, halkının mâ-nevi olgunluğunu sağlamak üzere ülkesinin her tarafında tekkeler ve zâ-viyeler yaptırmıştır. O zamanın dervişlerinden Geyikli Baba ve Derviş Murad meşhûrdur. Husûsiyle Geyikli Baba'nın diktiği o meşhûr çınar, Os-manlı'nın azamet ve kudretine sembol olmuştur. Hadise şöyledir:
Geyikli Baba, Uludağ'a yerleşmişti. Onun şöhretini duyan Orhan Gâ-zi, haber gönderip kendisini çağırttı. Ancak dağda geyiklerle dolaşan bu Allâh dostu, yapılan dâveti kabul etmedi. Ayrıca:
36
"-Sakın Orhan da bana gelmesin!" diye haber gönderdi.
YanıtlaSilOrhan Gazi, merak edip hayretle sebebini sordurunca, şu cevabı aldı:
-Dervişler basîret ehlidir. Ehl-i kalbdir. Yerli yerince hareket etmeleri zarûrîdir. Aksi halde istikâmetten inhiraf ederlerse, duâları makbül olmaz. Sizlerse, ümmetin emânetçilerisiniz. Bu durumda sizler, serhad askeri, bizler de dua askeriyiz. Zaferler, duâ askerleri ile serhad askerlerinin müşterek gayretleri neticesinde elde edilir. Bu muvaffakıyete ulaşma isti-kâmetinde serhad askerleri, nasıl harp ilmi ve cesaretle techîz ediliyorlar-sa; duâ askerlerinin de, dünyâ meyil ve muhabbetinden uzak tutulmaları zarûrîdir. Dolayısıyla korkarım ki, benim sizin yanınıza gelişimle vâkî ol-ması muhtemel olan atıyye ve ikrâmlar, dervişlerimizin kalblerine dünyâ muhabbeti sokar ve ukbå muhabbetini azaltır. Böylece siz de biz de zarar görenlerden oluruz... Sultanım! Ancak bilesiniz ki, vakti gelince görüşme-miz mukadder olur inşaallah."
Bir müddet sonra Geyikli Baba, Bursa'ya geldi ve Orhan Gâzî'nin av-lusuna bir çınar dikti. Durumu sultana bildirdiler. Orhan Gâzî, derhal ora-ya geldi.
Geyikli Baba, O'na:
"-Teberrüken diktik. Durdukça, dervişlerin duâsı sana ve nesline mak-bül ola." dedi.
Orhan Gâzî, daha evvel kendisine gönderdiği mâlumata rağmen Ge-yikli Baba'ya gönlünden bir atıyye olarak İnegöl ve çevresini vermeyi tek-lif etti. Ancak gözü ve gönlü tok olan Geyikli Baba:
"-Mülk Allah'ındır. Ehline verir. Biz ehli değiliz." diyerek kabûl etmedi.
Sultan, ısrar etti. Bunun üzerine Geyikli Baba, verileni kabûl etmeme-nin kibir olacağından korktu ve:
"-Şu karşıda duran tepecikten beriye olan yerler dervişlerin avlusu olsun!" dedi.
Ehlullâha hürmette kusûr etmeyip devletin temel harcını onlarla yo-ğuran Orhan Gâzî, Geyikli Baba'nın ikramını kabülünden sonra büyük bir sevinç içerisinde onun ellerine kapandı; öptü, öptü, öptü...
İşte büyük bir imparatorluğun temelinde yatan ihtişâm, kuvvet ve sır!..
37
lafz-ı Resul
YanıtlaSillâm- cer
lafz- Resul لفظ رسول : )"Hz. Peygamber" måna sındaki) "Resul" kelimesi
lafz- salavat لفظ صلوات :)"Allah (cc) O'na en geniş merhametini ihsan etsin ve O'nu koru-sun ve esenlik versin" manasındaki) "Aleyhis-salátů Vesselam" sözü
558
lafz-ı Şeriat لفظ شریعت :)"Allah'ın (c.c.) adalet ve kanun düzeni, Allah'ın gösterdiği doğru yol, hak yol İslâm" manasına gelen) "şeriat" kelimesi
lafz- umumi لفظ عمومی : umuma söylenen söz, herkese yönelik söylenen söz. (hitap)
lafz- Yasin لفظ بس : "Yasin" kelimesi
lafza لفظه: tek kelime, tek söz
lafza-i Celal لفظة جلال : mübarek ve yüce kelime olan "Allah" kelimesi. (bak. lafz-1 Celal)
lafza-i mukaddese لفظه مقدسه : kutsal ve müba rek kelime
lafzan لفظا : söz olarak
lafzavi لفظوى : soze (kelimeye) ait
lafzen لفظ : )bak. lafzan(
lafzi(ye( 1 : لقطب.telaffuz edilen, okunan, dille söylenen 2.sözle ilgili
lafz-i perdazane لفظ پردازانه : lafçı tarzda, çok lafçılık eder şekilde, çok düzmece laf eder tarzda
lafzullah لفظ الله : "Allah" (c.c.) kelimesi
lağım 1 : لغم.yer altında açılan yol, geçit, kanal 2.kanalizasyon, yer altında açılan pis su ka nalı, pis su yolu
lağv لغو : .boş söz, faydasız ve yersiz söz 2.ge-çersiz hale getirme, kaldırma, feshetme, iptal etme
lahik لاحق : .erisen, ulaşan, yetişen 2.arkada )arka sırada) kalan, arkadan yetişen 3.kati lan, eklenen, ilåve olan
lahika لاحقه : ekek yazı, yazı eki, kitap eki
lahm 1 : لحم.et2.canlılardaki et dokusu
lahm-i mahsus لحم محصص : bir canlının özel et dokusu
Lahor لاهور : Pakistan'ın en büyük şehirlerin-den biri
lahut 1 : لاهوت.İlahi âlem, Allah'ın (c.c.) zât ve sıfatlarıyla ilgili mânevi ve ruhanî âlem
ahuti 1 : لاهوتي.İlahi, Allah'a (c.c.) mahsus, Allah'a (c.c.) ait 2.mânevî 3.insanın bilmediği åleme ait
lahzaan, göz açıp kapayıncaya kadar ge-çen zaman, çok kısa zaman
karşı, din karşıtı, dinsiz 3.devlet islerinde ve aik din dışı, dinden bağımsız, dinle ilgisiz, ne dine karşı ne dine taraftar 2.dine hukukta dinin emir ve yasaklarına uyulması-ni sart koşmayan 4.devlet islerinde ve hukuk. ta dinin emir ve vasaklarına (halk istese bile) yer vermeyen veya verilmesini istemeyen
Jaiklik لاتكلك.devletislerinde ve hukukta dinin emir ve yasaklarına uyulmasını şart koşmayan görüş veya siyaset ilkesi (seküla rizm) 2.devlet islerinde veya hukukta dinin emir ve yasaklarına (halk istese bile) kesin-likle yer vermeyen görüş veya siyaset ilkesi
3.din karşıtlığı, dinsizlik laim لائم : çekiştiren, kötüleyen
lakab 1 : لقب.asıl isimden başka sonradan ta-kılan ad, takma ad 2.iş veya meslekle ilgili un-van 3.özellik belirtici sıfat
lakablandırma القبلندرمق : adlandırma, ünvan veya sıfat verme, lâkab verme
läkayd لا قيد : kayıtsız ilgisiz aldırmaz, önem-semez
lakaydane لاقیدانه : kayıtsızca, ilgisizce, aldır-maz ve önemsemez tarzda
lakaydlık لا قيد : kayıtsızlık, ilgisizlik, aldır-mazlık, önemsemezlik
lakin لكن : fakat, ama, ancak, şu da var ki
lal لال: dilsiz, dili tutulmuş, konuşamaz halde
lerde, zarif ve güzel görünüşlü bir çiçek türü lale لاله : uzun yapraklı, soğanlı, çeşitli renk-
lam لام : Kur'an alfabesinde yirmi altıncı harf "L" olup "ebced" hesabında sayı değeri otuz-
dur )30(
lam-ı asli لام أصلى : esas lam, kelimenin yapısın-da bulunan "l" harfi
lam-cer لام جر : bir kelimenin başına eklendi-ği zaman o kelimenin sonunu "i" diye okutan "L" harfi. Bu durumda "için", "sebebiyle", "ga-yesiyle" veya "ait" yahut zaman veya yer bildi-ren "de, da" mânalarını alır. (livechillah: Allah (c.c.) için, lillah: Allah'a (c.c.) mahsus, Allah'a (c.c.) ait gibi) lâm-ı istiğrak (veya lâm-ı tarif): Arapçada ismin başına "elif"le (e, a) beraber ren låm, (1) harfi. ("el-hamd" kelimesindeki (el, al) geldiği zaman o ismi belirtili yapan ve ona genel yani "her", "bütün" mânasını ve-"hamd" (şükür) her hangi bir hamd değil, "her
cer
YanıtlaSilAmekänt
550
layıkı vech
nle ne Ve k. e)
hamd", "bütün hamdlar" mânasında genellik kananır. Türkce'de de: "teşekkür ivilikbilir liktir sögundeki "teşekkür", "her teşekkür" manasını taşır, buna karşılık "o, tesekkür bile etmedi" sözunde "teşekkür" sözü "bir defa te şekkür, bir teşekkür" manasındadır.)
mekana bağlı olmayan, mekânsız, varlığı için lamekani لامكکانی mekana ihtiyacı olmayan, yurada, burada, orada gibi yer belirtileme yen
Jamesru لا مشروع : meşru olmayan, dine aykırı olan
a
lamüdrik (e( لا مدرکه : idrak olmayan, akıl ve reka sahibi olmayan, anlamayan
lasiyyema 1 : لاسيما.özellikle 2.daha çok 3.en çok
ase 1 : لانه.les 2 usulüne uygun kesilmeden ölmüş hayvan 3.(mec.) imansız ölmüş insan cesedi
lasey لائي : hiçbir şey, çok önemsiz, çok de gersiz
lasuuri لا شعورى : suursuz, bilinçsiz; ne yaptığı nı bilmeyen, farkında olmayan
atif (e) (life( لطيف : .güzel 2.hos, tath 3.go-rünmeyen, cisimler gibi hacim ve ağırlığı bulunmayan 4.çok lütfedici, çok iyiliksever (Allah'ın (c.c.) bir ismi)
latifane 1 : لطيفانه.lütfedici tarzda 2.hoş, güzel
ve ince bir tarzda
latife 1 : لطيفة.derin ve ince mânalı söz, nükte 2gönül okşayıcı söz 3.şaka, mizah 4.insanın yaradılışında bulunan månevi duyarlılık, må-nevi güç veya yetenek
latife-i faraziye لطيفة فرضيه : var sayıp tasarla-narak söylenen mizah; hem güldürücü, hem düşündürücü ve ders verici tarzda düşünülüp tasarlanmış yarı şaka söz
latife-i insaniye لطيفة إنسانيه : insana mahsus månevi güç ve yetenek. (bak. latife-i Rabba niye)
latife-i müdrike لطيفة مذركه : anlama ve düşün me gücü ve yeteneği, zekâ, akıl
latife-i Rabbaniye لطيفة رانيه : insan ruhunun veya månevi hayatının dört temel gücü ve özelliğinden biri olup, onunla kendisini yara tan Rabbi ve geldiği ebedilik âlemi arasında bağ kurar ve bazı manevi gerçeklere erişe bilme imkânına sahip olur. Başka bir deyim-le, insan ruhunun sırrı veya metafizik gücü
demektir. (Ruhun diger güçleri: 1 dosunme gücu 2 irade guco a hissetme gücü.)
latifane 1 لطبقاته lutfedici tarzda 2 hos, güzel
läübali (läubali لا ابالي :zsüz, saygısız, saygı ve incelikten yoksun, aldırışsız, ilgisiz, kayıtsız 2 çekinmesi ve utanması olmayan nezaket kurallarına uyma gereğini duymayan asenli benli konuşan ve davranan, saygı ve
läübalicesine لا اباليجه سته :laubali tarzda; yüz süzce, saygısız ve aldırış etmez tarzda
labalilik 1 : لا اباليلك yüzsüzlük, saygısızlık 2.kayıtsızlık, ilgisizlik 3.çekinmezlik
laübaliyane لا اباليانه : laobali tarzda, yüzsüzce ve saygısızca, aldırış etmez şekilde
lav : yanardağ ateşi, yanardağdan akkor halinde fışkıran akışkan madde
ayakil لا يعقل : aklı başından gitmiş, ne yaptı
ğını bilmez
layakul لا يعقلا : )bak. lâya'kıl(
layemut لا يمرت : ölümsüz, ebedi; sonsuza ka-
dar kalıcı
layemutane لا يموتانه : hiç ölmeyecek gibi, son-suza kadar kalıcı şekilde, ölümsüz tarzda
layenkat لا ينقطع : kesintisiz, aralıksız, sürekli
layes'ur لا يشعر : suursuz, ne yaptığının farkın-
da olmayan
lâyetecezza (la-yetecezza( لا يتجزاء : bölünmez parçalanmaz
läyetegayyer (lå-yetegayyer لا يتغير : değişmez, değişikliklere uğramaz
lâyetenahi (lä-yetenahi لایتناهی : sonsuz, sonu gelmez, son bulmaz, sona ermez, bitmez
lâyetenahîlik (lä yetenahilik( لا يتناهيلك : son suzluk, sona ermezlik, bitimsizlik
lâyetezelzel (la-yetezelzel( لا يتزلزل : sarsılmaz
sağlam, kuvvetli
layezal )1( لا يزالي : yok olmaz, sonu gelmez, sonsuz, ebedi, ölümsüz
layık (a(لابقه : yaraşır, uygun, münasip, de-ğer 2.müstehak, hak etmiş, hak kazanmış
layıkı hürmet لایق حرمت : hürmete (saygıya(
lâyık, saygıya değer
layıkı muhabbet لایق محبت : sevgiye lâyık, sev-
giye değer
layık-ı vech لایق وجه : )söz konusu şeyin) ken-disine yaraşır tarz. (lâyık-ı vechile: gerektiği gibi, gereğince)
PARINTE EBOUN
YanıtlaSilHalley kuyruklu -1910-Halley yıldızı, Dünya'ya yaklaştı.
- 2008 - Kapalı yerlerde sigara içme yasağının başlaması.
Gençlik ve Spor Bayramı.
MAYIS
19 PAZARTESİ
21 1446 ZİLKA'DE
RUMI: 6 MAYIS 1441
HIZIR: 14
BIR AYET
Cahiliye dönemi
kadınlarının açılıp saçıldığı gibi siz de açılıp saçılmayın.
(Ahzab: 33)
BİR HADİS
Bildiğini yaşamak suretiyle Allah'tan kork.
(C. Sağîr, No: 63)
(Kadın) kendini açıklık ve saçıklıkla başkalara göstermeye ve sevdirmeye çalışsa, her cihetle zarar eder. Lem'alar
Imsak
Günes
Öğle
İkindi
2026 BEDİÜZZAMAN TAKVİMİ
YanıtlaSilTARİHTE BUGÜN
1534 - Diyarbakır'ın fethi.
1645 - Girit Adasının fethi.
1910-Japonya Kore'yi
istilä etti.
HAZİRAN
24
ÇARŞAMBA
BİR AYET
Size bir zarar dokunduğu zaman yalnız Ona
yalvarırsınız.
Nahl Suresi: 53
BİR HADİS
Biriniz bir meclise girdiği zaman selâm versin.
9 1448 MUHARREM
RUMI: 11 HAZİRAN 1442 HIZIR: 50
Sizin âzâlarınız içinde en kıymettar göz ve kulaklarınızın mâliki kimdir? Hangi tezgâh ve dükkândan aldınız? Bu lâtif, kıymettar göz ve kulağı verecek ancak Rabbinizdir.
Sözler
Güneş
İkindi
Akşam Yatsı
Imsak Güneş
Öğle
İkindi
Yatsı
Imsak
Öğle
Akşam
2026 BEDİÜZZAMAN TAKVİMİ
YanıtlaSilTARİHTE BUGÜN
1861 - Sultan
Abdülmecid'in vefatı.
1950 - Kore Savaşı'nın başlaması.
1993 - Tansu Çiller, Türkiye'nin ilk kadın Başbakanı oldu.
BUGÜN BİRÇOK HİKMETLERLE DOLU OLAN AŞURE GÜNÜDÜR.
HAZİRAN
25
PERŞEMBE
10 1448 MUHARREM
RUMI: 12 HAZİRAN 1442 HIZIR: 51
BİR AYET
Şüphesiz O, haddi aşanları sevmez.
A'raf Suresi: 55
BİR HADİS
Selâm, konuşmaktan önce gelir.
Dünya muvakkat bir seyrangâhtır. Öyle ise, nazar-ı ibretle bak ve zahirî çirkin yüzüne değil; belki Cemîl-i Bâki'ye bakan gizli, güzel yüzüne dikkat et.
Sözler
Ye elbette o sıfatların ve o fiillerin medar-1 Hakim, Kerim, Rahim, Cemil, Hakem, Adi hiçbir cihetle
YanıtlaSilper-jek-
30 31
TARINTE BUGUN
558-Ayasofya'nın kubbesi çöktü.
7
BIR AYET Allah dilediğine hakkı hak, bâtılı batıl olarak gösterir.
Bakara Suresi: 269
16 17 18 19 20 21
J9 10 11 12 13 14
03 04 05 06 07
1990 - Türkiye'de ilk özel televizyon kanalı test yayınına başladı.
CUMARTESİ
BİR HADİS
Benden sonra Ehl-i Beytimle imtihan olunacaksınız.
SATURDAY
1997 - İstanbul'da Yenikapı Mevlevihanesi yandı.
2014 - Nakşibendi şeyhi Şeyh Nazım Kıbrısî vefat etti.
MAYIS MAY
. Mektubat
Beşerin şimdiki seyyiat-alûd hırçın ruhunda, mütebessim küçük cenazeler olan suretlerin rolü ehemmiyetlidir
Sa Ça Pe Cu Ct P
MISAN APRIL
23
24
25 26 27 28
Sa
KJANUARY
Ça Pe Cu Ct
XX
YanıtlaSilXXX
XXX
XXX
66-
ÖLÜM KIYAMET - AHIRET
yüb el-Ensari (r.a.) den rivayet ettiği hadis-i şerifte, Eou Eyyüb el-En-Bari şöyle buyurmuştur:
Mü'minin ruhu alındığı zaman, tıpkı dünyada müjde veren birini karşıladığınız gibi Allah'ın rahmetine nail olari birtakım kulları onu kar. şılarlar ve kendisine doğru yönelerek bir kısmı diğerlerine:
Istirahat edinceye kadar kardeşinize mühlet veriniz. Çünkü o çetin bir sıkıntı içinde idi, derler. Sonra da mü'mine:
Filanca adam ne yapıyor? Filanca kadın ne yapıyor? Evlendi mi, yoksa evlenmedi mi? diye sorarlar. Nihayet ona ölmüş bulunan bir. kimsenin de halinden sorduklarında, bu mü'min karşılayıcılarına:
O adam ölmüştür, diye cevap verir. Onlar da:
Inna lillahi ve inna ileyhi răciun, biz dünyada Allah'ın teslim olmuş kullarıyız ve biz (ahirette de) ancak ona dönücüleriz. O halde bu zat anası olan haviye cehennemine götürülmüştür. Ne kötü anadır o, ne kötü mürebbiyedir o, derler. Sonra mil'minin amelleri onlara arzo-
lunur. Eğer güzel görürlerse ferahlanıp sevinirler ve: Allah'ım, bu senin kuluna ihsan ettiğin nimetindir. sen o nimeti tamamla, diye dua ederler. Eğer kötü görürlerse:
Ya Allah! Sen bu kulunu geri gönder, derler.
Ebu'd-Derda (r.a.), amelleriniz ölülerinize arz olunur da onlar sevinip şükrederler, yahut da mahzun olurlar, derdi.
Yine Ebu'd-Derda (r.a.), «Ya Allah! Muhakkak ki ben, ölülerimi mahzun edeceğim ameli İşlemekliğimden sana sığınıyorum, diye dua ederdi.
Said bin Cübeyr (r.a.) şöyle buyurmuştur:
Şüphesiz ki ölülere hayattakilerin haberleri gelir. Yakını olan hiç bir kimse yoktur ki, kendisine akrabaların haberleri gelir olmasın. Eğer bu, hayır haber ise onunla sevinip ferahlanır. Eğer kötü haber ise on-dan dolayı yüzü ekşir ve mahzun olur. Bu haberlesme o derece ki. on-lar, ölmüş olan bir kimsenin durumundan:
Falanca kimse ne yapıyor? diye sorarlar. Yeni ölen zat onlara:
O kimse yanınıza gelmedi mi? der. Onlar da:
Hayır, vallahi ne bize geldi, ne de bize uğradı. Demek ki, o çe kip anası haviye cehennemine götürülmüştür. Ne kötü anadır o, ne kö-tü mürebbiyedir o, diyerek üzülürler.
Ebu Nuaym'ın (r.a.) rivayet ettiği bır hadis-i şerifte Vehb bin Mü-nebbih (r.a.) şövle demiştir:
Allah Taâlânın yedinci sema (nın üstündeki Sidretü'l-Müntcha)da Beyza denilen (yani beyaz) bir konağı vardır, ki, orada mü'minlerin ruhlarını toplar. İmdi dünya halkından biri öldüğü zaman ruhlar o öllünün ruhunu karsılarlar ve seferden gelen kimse ailesinin yanına geldiğinde ev halla ona birtakım şeyleri sorduğu gibi buna da dünya haberlerin-den sorarlar.
M
YanıtlaSil-- RUHLARIN GİDECEĞİ YER---
-67
82 Hakim-i Tirmizi'nin merfu olarak rivayet ettiği bir hadis-i şerifte Resül-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz şöyle bu-yurmuştur:
«Şüphe yok ki, sizin anmelleriniz kablleniz ve akrabanızdan olan ölülere arz olunur. Eğer amelleriniz hayır ise sevinirler. Eğer hayır-dan başkası (yani ser) ise onlar:
Allah'ın sen bize hidayet nasip ettiğin gibi onlara da hidayeti ih-san buyurinadan kendilerini öldürme, diye dua ederler» (1). 63 Yine Hakim-i Tirmizi'nin merfu olarak rivayet ettiği hadis-i
şerifte Resül-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz şöyle bu-yurmuştur:
>>Ameller pazartesi ile peryembe günleri yüce ve azamet sahibi oمسا Allah'a arz olunur. Cuma günü (her ümmetin ameli kendi) peygamber-lerine ve (her iraanın ameli de ölmüş bulunan) oğullarına, babalarına ve annelerine arz olunur. Onlar da (sağ olanların) hasenatsevabları lle sevinerek yüzlerinin beyazlığı, parlaklığı artar. Binaenaleyh Allah'-tan korkunuz ve ölülerinize eziyet etmeyiniz (2).
Ölüler, yanlarına gelenlere ev halkının hepsinden, hatta
Falanca adam ne yapıyor? falanca kadın ne yaptı? falanca adam evlendi mi? yahut da falanca kadın evlendi mi? ve buna benzeyen şeyler-den sorarlar diye rivayet de variddir.
84 Hadis-i şerifte Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
Ruhlar (sınıf sınıf, zümre zümre) toplanmış comaatlerdir. Bun-dan dolayı içlerinden birbirleriyle (hak yolunda) tanışarak sevişip an-laşmışlardır. Aralarında (hak hususunda) birbirleriyle tanışmayanlar (yahut zıdlaşanlar) ise (dünyada) ihtilafa düşmüşlerdir ve anlaşama mışlardır» (3).
Muhakkak ki bu toplanış, işte o (ölümden sonraki) mülakattır.
Bazılarına göre ise bu mülakat, uyuyan insanların ruhları ile ölü lerin ruhlarının karşılaşmasıdır. Bazı âlimler tarafından da bunun aksi söylenmiştir.
Yüce ve münezzeh olan Allah ise, en iyisini bilendir.
ONYEDİNCİ BAB
RUILAR BEDENDEN ÇIKTIĞI ZAMAN NEREYE
GİDECEĞİ VE ONUN MAHİYETİ
85 Hafız Ebu Nuayı'ın (r.a.) rivayet ettiği hadis-i şerifte Re súl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz şöyle buyurmuştur:
«Melekler, ruhları alıp Aziz ve Celil olan Allah'ın manevi huzurun-da durduruncaya kadar yükseltirler. Eğer ruh saadet ehlinden ise Allah Taala (meleklere):
(1) Ramuzu'l Ehadis, a. 115. (2)-Feyzü'l-Kadir, c. 3/251. (3) Sahih Müs-lim, c. 4/2071
3577- İslam'ın en yüksek zirvesi, Allah yolunda savaş-maktır. Ona ancak üstünleri nail olur.
YanıtlaSil٣٥٧٨- ذَكَاةُ الْجَنِينِ ذَكَاةُ أُمِّهِ" (الدارمي د والبغوى والشاشي حل ك ق ض عن جابر طب ك حم ت د ع هـ حب قط عن ستة آخر)
3578- Ceninin (hayvanın karnındaki yavrunun) boğaz-lanması, annesinin kesilmesi ile tahakkuk eder.
٣٥٧٩ - ذَكَاةُ الْجَنِينِ إِذَا أَشْعَرَ ذَكَاةُ أُمِّهِ وَلَكِنَّهُ يُذْبَحُ حَتَّى يَنْصَابُ مَا فِيهِ مِنَ الدَّمِ (ك عن ابن عمر)
3579- Tüylenmiş canlı yavrunun boğazlanması, annesi boğazlandığında tahakkuk eder. Lakin o yavru helal olmadığın-dan değil de ondaki kanın dökülmesi için kesilir.
٣٥٨٠ - ذِكْرُ الأَنْبِيَاءِ مِنَ الْعِبَادَةِ وَذِكْرُ الصَّالِحِينَ كَفَّارَةُ الذُّنُوبِ وَذِكْرُ الْمَوْتِ صَدَقَةٌ وَذِكْرُ النَّارِ مِنَ الْجِهَادِ وَذِكْرُ الْقَبْرِ يُقَرِّبُكُمْ مِنَ الْجَنَّةِ وَذِكْرُ الْقِيَامَةِ يُبَاعِدُكُمْ مِنَ النَّارِ وَأَفْضَلُ الْعِبَادَةِ تَرْكُ الْخِيَلِ وَرَأْسُ مَالِ الْعَالِمِ تَرْكُ الْكِبْرُ وَثَمَنُ الْجَنَّةِ تَرْكُ الْحَسَدِ وَالنَّدَامَةُ مِنَ الذُّنُوبِ التَّوْبَةُ الصَّادِقَةُ الديلمي عن معاذ)
3580- Peygamberleri anmak ibadet sayılır. Salihlerden söz etmek günahlara keffaret sayılır. Ölümü hatırlamak sadaka-dır. Cehennemi hatırlamak cihat sayılır. Kabri hatırlamak sizi cennete yaklaştırır, kıyameti hatırlamak sizi ateşten uzaklaştırır. En üstün ibadet, hileleri bırakmaktır. Alimin sermayesi kibiri terk et-mektir. Cennetin sermayesi ise hasedi terk etmektir. Günahlara karşı pişmanlık duymaksa gerçek tevbenin tâ kendisidir.
٣٥٨١ - ذَنْبٌ عَظِيمٌ لاَ يَسْأَلُ النَّاسُ اللَّهَ الْمَغْفِرَةَ مِنْهُ حُبُّ الدُّنْيَا (الديلمي
عن محمد بن عمير)
3581- İnsanların Allah'tan affetmesini dilemedikleri bü-yük bir günah vardır. O da dünya sevgisidir.
856
٣٥٨٢- ذنب العالم ذنب واحد وذنب الجاهِلِ ذَنْبَانِ الْعَالَمُ يُعَذِّبُ عَلَى ركوبه الذنب والجاهل يُعَذِّبُ على ركوبه الذَّنْب وَتَركُهُ الْعِلْم الديلمي عن ابن عباس)
YanıtlaSil3582- Alimin günahı bir günahtır. Cahilinki iki günahtır. Ålim, günaha düşmesi ile azap olunur. Cahil ise hem günaha düştüğü, hem de öğrenmediği için azap olunur.
٣٥٨٣ - ذَهابُ الْبَصَرِ مَغْفِرَةٌ لِلذُّنُوبِ وَذَهَابُ السَّمَعِ مَغْفِرَةٌ لِلذُّنُوبِ وَمَا نقص مِنَ الْجَسَدِ فَعَلَى قَدْر ذَلِكَ (عد والديلمي خط عن ابن مسعود)
3583- Körlük günahların mağfiret edilmesini sağlar, sa-ğırlık günahların affedilmesini sağlar. Cesetten eksik olan her a-za, kendi ölçüsü nisbetinde günahların affını sağlar.
حرف الراء
٣٥٨٤ - رَأَتْ أَمَى حِينَ وَضَعَتْنِي سَطَعَ مِنْهَا نُورٌ أَضَانَتْ لَهُ قُصُورُ بَصَرِي ابن سعد عن ابي العجفاء
3584- Annem beni doğurduğunda, kendinden bir nur yükselip ta Basra'nın köşklerini aydınlattığını gördü.
٣٥٨٥ - رَأَتْ أُمّى كَأَنَّهُ خَرَجَ مِنْهَا نُورٌ أَضَانَتْ مِنْهُ قُصُورُ الشَّامِ (ابن سعد عن ابي امامة
3585- Annem kendisinden bir nur çıkıp Şam saraylarını aydınlattığını gördü.
٣٥٨٦ - رَأْسُ الْعَقْلِ بَعْدَ الإِيمَانِ بِاللَّهِ الْحَيَاءُ وَحُسْنُ الْخُلْقِ" (الديلمي عن انس)
857
11
YanıtlaSilŞERH-1 DELAILÜ'L-HAYRAT VE ŞEVARİKİ'L-ENVAR
388
ten fini ve şevkan ileyhi. Ve tâzimen likadrihi. Ve likevnihi sallallahü teâlâ aleyhi ve selleme chlen lizâlike fet kabbelha minni bifadlike vec'alni min ibadikes sålihine. Ve veffıkni likıraetihā aleddevâmi bi-câhihi indeke ve sallallahü alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihi ve sahbihi ve selleme.
Açıklama:
Eûzü billahi mineşneştânirracim. Yâni:
Ben recim (koğulmuş) olan şeytandan, bu kitabı okurken vesveseye dalmaktan ve lafızlarını değiştirmekten şanı yüce Allah'a sığınırım.
Bismillahirrahmanirrahim. Yâni:
Allahü Tébareke ve Teâlâ'nın mübarek isimleriyle bu kitabı ve içindekileri okumaya başladım. Öyle Allahü Zülcelâli vel İkram ki dünyada ve âhirette bütün nimetleri vericidir.
Elhamdü lillahi rabbil âlemîn. Yâni:
Bütün hamd edicilerin hamdi, âlemlerin Rabbisi olan şanı yü-ce Allah'a mahsustur ve såbittir.
Hasbiyellahü ve ni'mel vekil. Yâni:
Her işte, benim hasebim ve yeterim ancak şanı yüce Allah-tır. Hassaten, bu kitap içinde olan salavat-ı şerifeleri okumakta O'na tam bir tevekkül ile tevekkül ettim ve yüz tuttum. Dilimi yanlış oku-maktan, düzensiz okumaktan ve kalbimi başka ayrı şeylerle uğraş-maktan korusun. O şanı yüce Allah ne güzel vekildir.
Velâ havle velâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azîm. Yâni:
Lâyıksız, yakışıksız hallerden kendimi çevirmeğe ve bu kita-
bı ve içinde olan salavat-ı şerifeleri okumaya kuvvetim ve liyakatım, gücüm yoktur. Ancak engellerden, mâni şeylerden kurtuluş Hak Cel-le ve Alå'nın korumasiyledir. Okumağa kudret ve liyakat ancak yü-ce ve yüksek olan Hak Celle ve Alâ'nın yardımı iledir.
Allahümme innî überriü min havli ve kuvveti ilâ havlike ve kuv-
vetike. Yâni:
Ya Allah, ben kendimi kudret ve kuvvetimden uzak tutarım. Çünkü kuvvet ve kudret sendedir. Senin kudret ve inâyetinle sala-vatla meşgul olurum.
Allahümme etakarrebü ileyke. Yâni:
Ya Allah, ben sana tam bir yaklaşma ile yaklaşmayı murad ederim.
Bissalāti alâ seyyidinâ Muhammedin. Yâni:
Seyyidimiz ve büyüğümüz ve Efendimiz Muhammedil Musta-
ALİ ŞÜKRÜ BEY
YanıtlaSil(1884-1923)
Millî Mücadele dönemi siyaset adamı.
İlişkili Maddeler
Müellif: VEYSEL USTA
İstanbul Kasımpaşa’da doğdu. Babası Trabzon’un Şarlı (Beşikdüzü) nahiyesinden çeşitli yerlerde liman reisliği yapmış, bahriye kolağası rütbesinde iken emekli olmuş Reisoğlu Hacı Hâfız Ahmed Efendi’dir. İlk öğrenimini tamamladıktan sonra 1898’de babası tarafından Heybeliada’daki Mekteb-i Fünûn-ı Bahriyye-i Şâhâne’ye kaydedildi. 1902’de harbiye sınıfına geçti, 1904’te teğmen rütbesiyle donanmaya katıldı. Başarılı eğitim hayatı sebebiyle kurmay sınıfına ayrıldı. Heybetnümâ okul gemisinde güverte mühendisliği eğitimi aldı, çeşitli gemilerde seyir subaylığı ve ikinci süvari olarak çalıştı. 29 Ekim 1905’te kurmay üsteğmen rütbesiyle Mesudiye zırhlısı seyir subay yardımcılığına tayin edildi. Ardından Bahriye Erkân-ı Harb Reisliği’nde görevlendirildi. 27 Nisan 1911’de yüzbaşı oldu; Sultâniye ve Orhâniye gemileri, Yarhisar torpidosu ve Nevşehir gambotunda seyir subaylığı yaptı. Daha sonra Deniz Müzesi’nde göreve başladı, bu sırada istifasını verdiyse de Balkan Harbi yüzünden bu isteği kabul edilmedi. İstifası ancak savaşın bitmesi üzerine, 13 Haziran 1914’te gerçekleşti ve binbaşı rütbesinde iken ordudan ayrıldı.
Ali Şükrü Bey, öğrencilik yıllarından itibaren Osmanlı Devleti’nin çöküş sebeplerinden biri olarak donanmanın zayıflığını görmüş ve bazı arkadaşlarıyla birlikte bu eksikliğin giderilmesi gerektiğine inanmıştı. II. Meşrutiyet döneminde donanmanın güçlendirilmesi amacıyla 19 Temmuz 1909’da kurulan Donanma-yı Osmânî Muâvenet-i Milliyye Cemiyeti’nin kuruluş çalışmalarında yer aldı. Henüz yüzbaşı rütbesinde iken, Erkân-ı Harbiyye bahriye reisi Râsim Paşa ile birlikte cemiyetin yönetim kuruluna girdi. Burada Bahriye Nâzırı Cemal Paşa ve Dâhiliye Nâzırı Talat Bey ile birlikte çalışma imkânı buldu. Cemiyetin yönetim kurulunda en aktif üyelerden biri oldu. Donanma Mecmuası’nın yayımlanmasına önemli katkısının yanı sıra ülke düzeyinde gerçekleştirilen irşad ve yardım kampanyalarında görev aldı. Toplanan yardımlarla satın alınacak gemi ve askerî mühimmat işlemlerinde donanma adına askerî uzman sıfatıyla görevlendirildi. 1911 Mayısında Reşid Paşa, Midhat Paşa ve Giresun gemilerini İngiltere’den, 1914’te Çanakkale cephesinde kullanılan mayınları Almanya’dan ve 11 Haziran 1918’de Romanya’dan gemi teslim alarak donanmaya kazandırdı. İngiltere’de bulunduğu sırada deniz hukukuna dair Zibel’den özel dersler aldı. İtalya’nın Osmanlılar aleyhindeki iddialarına Liverpool Times gazetesinde yazdığı makalelerle cevap vererek İngiliz kamuoyunu aydınlatmaya çalıştı.
Genç yaşından itibaren fikir ve neşriyat hayatının içinde yer alan Ali Şükrü, İstanbul’da kendi adıyla anılan bir matbaa kurdu. İlk yayını kurmay teğmenliği sırasında 1909’da yayımladığı Pusula Hatası ve Tashihi adlı eserdir. Daha sonra İdman mecmuasını çıkardı. Bu dergide dikkat çeken en önemli yazısı “Keşşaf Yoldaşlığı” adlı izcilik hakkındaki makalesidir. 1 Nisan 1919’da ilk sayısı çıkan Gündoğdu Mecmuası doğrudan sahipliğini ve mesul müdürlüğünü onun yaptığı, Ali Şükrü Matbaası’nda basılan süreli yayın olup 29 Mayıs 1919 tarihli 9. sayısı ile yayın hayatına son verdi. Bunların dışında eğitim ve sosyoloji konularında İngilizce’den yaptığı bazı tercümeleri bulunmaktadır.
YanıtlaSilAli Şükrü Bey, bir düşünce adamı olarak değil aynı zamanda bir eylem adamı olarak siyasetle Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından sonra ilgilenmeye başladı. İşgallerin giderek yaygınlaşması üzerine Esad Paşa’nın önderliğinde resmî, yarı resmî, özel birçok kurum ve kuruluş temsilcilerinin katılımıyla 29 Kasım 1918’de İstanbul’da ilk toplantısı gerçekleştirilen Millî Kongre Cemiyeti’nin faaliyetlerine katıldığı gibi bu tarihten itibaren cemiyetin başlattığı işgal karşıtı çalışmaların içinde yer aldı, kurduğu matbaayı, direniş amaçlı yayınların basılmasında kullandı. Öte yandan kapatılan İttihat ve Terakkî Partisi’nin Enver ve Talat Paşa hiziplerini bir araya getiren, Kara Vâsıf Bey’in başkanlığında 5 Şubat 1919’da kurulan Karakol Cemiyeti’nin kuruluş çalışmalarıyla ilgilendiği ve kardeşi Şevket Bey’le birlikte bu cemiyetin üyeleri arasında yer aldığı da bilinmektedir.
İzmir’in Yunan ordusu tarafından işgalinden sonra İstanbul’da düzenlenen Sultanahmet mitinginin hazırlanmasına katkı sağlayan Ali Şükrü Bey, bu tarihten itibaren mücadelenin artık İstanbul’dan değil Anadolu’dan yürütülmesi gerektiğine karar vererek bir grup arkadaşıyla birlikte Trabzon’a hareket etti. İkinci kongresini yaparak silâhlı mücadeleye karar veren Trabzon Muhâfaza-i Hukūk-ı Milliyye Cemiyeti’nin faaliyetlerine iştirak etti. Çok istemesine rağmen Erzurum Kongresi’ne delege olarak katılması mümkün olmadı. Bununla birlikte Erzurum Kongresi’nde alınan ulusal bağımsızlık kararının Sivas Kongresi’nde de kabul edilmesi üzerine Millî Mücadele hareketinin ısrarlı tutumu sebebiyle yapılan son Osmanlı Meclis-i Meb‘ûsanı seçimlerinde Trabzon’dan milletvekili seçildi. İstanbul’da toplanan ve Mîsâk-ı Millî kararını alan Meclis-i Meb‘ûsan’ın etkili üyelerinden biri oldu. 16 Mart 1920’de İstanbul’un İngilizler’ce resmen işgalinin ardından meclisin çalışmasını engellemek üzere giden ve Rauf Orbay’ı tutuklamaya kalkışan İngiliz askerlerine karşı direnenlerin başında yer aldı.
YanıtlaSilİstanbul’un işgalinden sonra Mustafa Kemal’in çağrısı üzerine olağan üstü yetkilerle toplanan Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne katılmak üzere Anadolu’ya geçen milletvekilleri arasında Ali Şükrü de bulunuyordu. Yakın arkadaşı Mehmed Âkif (Ersoy) Bey’le meclisin 1920’deki açılışına katıldı. I. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin en aktif üyelerinden biri olarak dikkat çekmeye başladı. Dışişleri, İrşad, Anayasa, Millî Savunma, Millî Eğitim ve İç Tüzük komisyonlarında görev aldı. Otuz yedisi gizli oturumlarda olmak üzere toplam 183 konuşma yaptı, ayrıca altı adet soru önergesi verdi. Bunun yanı sıra birçok kanun teklifi sundu. Millî Mücadele’nin en kritik aşaması olan Eskişehir-Kütahya muharebeleri sırasında Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Kayseri’ye taşınması gündeme geldiğinde Kayseri’ye gidip ulucamide Anadolu’daki mukaddes cihadla ilgili bir konuşma yaptı. Bunun metni 24 Eylül 1921 tarihli Sebîlürreşâd dergisinde yayımlandı. Bu uzun ve önemli konuşmada I. Dünya Savaşı’nın başlangıcından Mondros Mütarekesi’ne kadar gelen dünya ve Osmanlı siyasetinin genel bir değerlendirmesini yaptı. Mütarekeden sonraki süreçte İstanbul hükümetinin arz-ı teslimiyyet politikasını kabul ettiğini, müdâfaa-i hayat ve istiklâl politikasını benimseyen Türk milletinin ise asırlardan beri hür ve müstakil yaşadığını ve yine böyle yaşayacağı anlayışını benimsediğini dile getirdi. Tarihçi Mahmut Goloğlu’nun taassup derecesinde vatanperver, dindar, ahlâklı ve idealist biri olarak tanımladığı Ali Şükrü Bey’in meclisin açılışından beş gün sonra 28 Nisan 1920’de verdiği ilk kanun teklifi 14 Eylül 1920 tarihinde Men‘-i Müskirat Kanunu adıyla kabul edilerek yasalaştı. Meclis-i Meb‘ûsan’ın İngiliz kuvvetlerince basılması tecrübesinden hareketle 29 Nisan 1920 tarihinde meclis başkanlığına verdiği, meclisin güvenliğinin sağlanması için millî muhafız müfrezesi teşkili önergesi de kabul edildi, böylece Türkiye Büyük Millet Meclisi Muhafız Müfrezesi kuruldu.
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılışından Teşkîlât-ı Esâsiyye Kanunu’nun kabul edildiği 21 Mart 1921 tarihine kadar geçen süre içinde meclis içinde önemli görüş ayrılıkları, gruplaşmalar meydana geldi. Ali Şükrü Bey, bu gruplaşmada Mustafa Kemal Paşa’nın başkanlığını yaptığı ve birinci grup diye anılan Müdâfaa-i Hukuk Grubu’na muhalif cephede yer aldı. İkinci grup diye bilinen, başkanlığını Erzurum milletvekili Hüseyin Avni Ulaş Bey’in yaptığı grubun sözcülüğünü üstlendi. Özellikle Başkumandanlık Kanunu’nun Mustafa Kemal Paşa’ya verdiği bazı olağan üstü yetkilerin meclisin egemenliğine aykırılık oluşturacağı konusundaki şiddetli tartışmalar sırasında kendi grubu adına Ali Şükrü Bey sert ifadeler içeren konuşmalar yaptı. Onun muhalefet ettiği konulardan bir diğeri de İstiklâl mahkemelerinin faaliyetleriydi. 22 Eylül 1920 tarihli İstiklâl mahkemelerinin kurulması görüşmesinde bu mahkemelerin savaş suçlarına yönelik çalışmasını, bunun dışındaki konularda yargı faaliyetlerinde bulunmasının siyaset kurumunun önünü keseceği endişesini dile getirmişti.
YanıtlaSilSaltanat ve hilâfet konusundaki duyarlılığıyla tanınan Ali Şükrü Bey, değişik tarihlerde yaptığı konuşmalarda bu hassasiyetini vurguladıysa da 1 Kasım 1922 tarihli saltanatın kaldırılmasına dair kanuna olumlu oy verdi. Ankara hükümeti ile Enver Paşa arasında meydana gelen gerginliğin Trabzon üzerinde yoğunlaşması ve yaşanan gelişmelerden rahatsızlık duyulması sebebiyle 18 Nisan 1922’de arkadaşlarıyla birlikte Dahiliye Vekili Ali Fethi Bey hakkında Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde bir gensoru önergesi verdi, 8 Haziran 1922’de yapılan görüşmelerde birinci grup ile ikinci grup arasında sert tartışmalar yaşandı. Trabzon meselesi olarak adlandırılan önergenin reddedildiği bu görüşmeye Ali Şükrü Bey’in yürütmenin hukuka aykırı uygulamalar yaptığı iddia ve beyanları damgasını vurdu.
Ali Şükrü Bey’in Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde muhalif tavrıyla öne çıktığı diğer bir tartışma konusu da Lozan’dı. Lozan Konferansı’nın 3 Şubat 1923’te kesintiye uğraması üzerine Ankara’ya dönen Türk heyeti başkanı İsmet Paşa’nın gelişmeler hakkında 26 Şubat 1923 tarihinde düzenlenen gizli celsede Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne bilgi vermesi üzerine bu hususta da günlerce süren tartışmalar yapıldı. Bu tartışmaların temelini, özellikle ikinci grup temsilcilerince öngörülen Lozan’da Mîsâk-ı Millî’den tâviz verildiği iddiaları oluşturmaktaydı. Şubat ayı boyunca devam eden görüşmeler mart ayına da sarktı, en sert tartışmalar 5 Mart tarihli celsede meydana geldi. Bu görüşmede Ali Şükrü Bey, Musul meselesinin bir yıl sonraya ertelenmesinin Mısır ve Girit gibi kaybedilmesi anlamına geleceğini, Ege adalarının Yunanistan’a bırakılması halinde Anadolu’nun denizden savunulamaz duruma geleceğini vurguladıktan sonra ülkenin kaderinin İsmet Paşa liderliğindeki Lozan Heyeti’ne emanet edilemeyeceğini belirtti ve konuşmasını, “Mehmetçik’in süngüsüyle kazanılan bu muazzam zafer Lozan’da heba edilmiştir. Bu murahhasa heyetinin barış meseleleri üzerinde sözleri olamaz efendiler! Artık bunların vazifeleri bitmiştir” sözleriyle tamamladı.
YanıtlaSilTürkiye Büyük Millet Meclisi’nde Lozan görüşmeleri hakkında yaptığı konuşmalarla diğer muhalif görüşleri, 19 Ocak 1923 tarihinde İstanbul’dan Ankara’ya taşıyıp başyazarı olarak yayımlamaya başladığı Tan gazetesi aracılığıyla kamuoyuna aktaran Ali Şükrü Bey 27 Mart 1923 Salı akşamı ortadan kayboldu. Bütün aramalara rağmen nerede olduğu hakkında herhangi bir sonuç alınamadı. 29 Mart günü Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde söz alan ikinci grup başkanı Erzurum milletvekili Hüseyin Avni Bey, Ali Şükrü Bey’in kayboluşundan duyduğu üzüntüyü dile getirdi ve yetkilileri göreve çağırdı. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde hükümet aleyhine şiddetli konuşmalar yapılmaya, basında da çeşitli ithamlarda bulunulmaya başlandı. Nihayet yapılan soruşturma ve araştırmalar sonucunda Ali Şükrü Bey’in cesedine Ayrancı’daki Papazınbağı mevkiinde gömülmüş vaziyette ulaşıldı. Tanık ifadelerinden edinilen bilgilere göre Ali Şükrü Bey’in Topal Osman Ağa’nın evinde öldürüldüğü ortaya çıkınca, Mustafa Kemal Paşa tarafından muhafız alayı komutanı İsmail Hakkı Bey’e (Tekçe) verilen tâlimat üzerine 1-2 Nisan 1923 gecesi gerçekleştirilen baskın sonunda yaralı olarak ele geçirilen Topal Osman Ağa hastahaneye kaldırılırken yolda öldü. 2 Nisan tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde bir konuşma yaparak Ali Şükrü Bey’in bir cinayete kurban gittiğini belirten Rauf Bey (Orbay), olayın fâili olan Topal Osman Ağa’nın da gereken cezaya çarptırıldığını belirtti. Ali Şükrü Bey’in cenazesi İnebolu üzerinden Trabzon’a nakledildi. 10 Nisan 1923 Salı günü Trabzon’a ulaşıldı. İskenderpaşa Camii’nde kılınan cenaze namazının ardından Amerikan torpidosu komutanı mülâzım Lolberi ve Trabzon Rus konsolosunun da aralarında bulunduğu büyük bir kalabalığın katılımıyla Belediye Meydanı’nda yapılan merasimin ardından Boztepe’deki mezarlığa defnedildi. Cenaze merasiminde İstikbâl gazetesi başyazarı Faik Ahmet Bey’in (Barutçu) yaptığı konuşmada ve İstikbâl gazetesinde eski Trabzon valisi Hamit Bey’in (Kapancı) bu münasebetle yazdığı yazılarda Mustafa Kemal Paşa hedef alındı.
Ali Şükrü Bey emperyalizme karşı bağımsız duruşuyla öne çıkmış, bu mücadelenin Müslümanlık dairesi içinde şekilleneceğine inanmış, millî egemenlik ve hukukun üstünlüğü ilkesini benimsemiş, doğruluğuna inandığı fikirleri sonuna kadar savunmuş bir siyaset adamıydı. Katli hadisesi, Cumhuriyet tarihinin karanlıkta kalmış önemli bir siyasî meselesi olarak halen tartışılmaktadır. Ali Şükrü Bey’in gazete makaleleri yanında bazı yazıları şunlardır: “Anadolu’nun Büyük ve Mukaddes Cihadı” (Sebîlürreşâd, XIX/490, 24 Eylül 1337, s. 233-246; aynı makale, haz. Veysel Usta, Yunus Dergisi, sy. 13, Ocak-Mart 1996, Trabzon 1996, s. 31-48); “Gazi Barbaros Hayreddin’in Türbesi ve Evkafı” (Donanma Mecmuası, sy. 4, Haziran 1326, s. 290-295); “Keşşaf Yoldaşlığı” (İdman, sy. 1, 15 Mayıs 1329); “Varna Müdafaası” (Risâle-i Mevkūte-i Bahriyye, III, nr. 5, Mart 1333, s. 193-206).
YanıtlaSilBİBLİYOGRAFYA
Cumhur Odabaşıoğlu, “Ali Şükrü Bey’in Erzurum Kongresi’ne Of Temsilcisi Seçilmesi”, İkinci Tarih Boyunca Karadeniz Kongresi Bildirileri: 1-3 Haziran 1988 (haz. Mehmet Sağlam v.dğr.), Samsun 1990, s. 111-114.
Murat Yüksel, Faik Ahmet Barutçu’nun İstikbal Gazetesi Belgelerine Göre Ali Şükrü Bey ve Topal Osman Ağa, Trabzon 1993.
Ahmet Demirel, Birinci Mecliste Muhalefet, İstanbul 1994, tür.yer.
a.mlf., Ali Şükrü Bey’in Tan Gazetesi, İstanbul 1996.
Fahri Çoker, Türk Parlamento Tarihi: Milli Mücadele ve TBMM I. Dönem 1919-1923, Ankara 1995, III, 923-924.
Kadir Mısıroğlu, Trabzon Mebusu Şehid-i Muazzez Ali Şükrü Bey, İstanbul 1996.
Sadık Sarısaman, “Birinci Dönem TBMM’de Trabzon Mebusu Ali Şükrü Bey’in Faaliyetleri”, Trabzon ve Çevresi Uluslararası Tarih-Dil-Edebiyat Sempozyumu Bildirileri (3-5 Mayıs 2001), Trabzon 2002, I, 733-754.
İsmail Hacıfettahoğlu, Ali Şükrü Bey, Ankara 2003.
İsmail Akbal, Millî Mücadele Döneminde Trabzon’da Muhalefet, Trabzon 2008, tür.yer.
Süleyman Beyoğlu, Milli Mücadele Kahramanı Giresunlu Osman Ağa, Ankara 2009, s. 267-287.
Mahmut Goloğlu, Cumhuriyete Doğru, İstanbul 2010, tür.yer.
Osman Fikret Topallı, Müdafaa-i Hukuk ve İstiklal Harbi Tarihinde Giresun (haz. Veysel Usta), Trabzon 2011, s. 72-78, 112.
Veysel Usta, “Ali Şükrü Bir İttihatçıydı: Mehmet Altan’ın ‘Birinci Cumhuriyet Üzerine Notlar’ Adlı Kitabına Bir Eleştiri”, Virgül, sy. 51, İstanbul 2002, s. 67-70.
a.mlf., “Trabzon’da Bolşevik Bir Aydın. Kahkahacı Esat Ömer Eyyubi”, Müteferrika, sy. 41, İstanbul 2012, s. 49-106.
YanıtlaSilBİLGİ VE TEKNOLOJİ ÇAĞINDA İNSANLIK
YanıtlaSilİslam medeniyetinde okuma ve bilgi edinme ibadet olarak görülmüştür. Bilginin neticesi güzel ahlaktır. Bilgi, hikmet ve ahlak bir bütündür. İnsanı öte-leyen, huzur ve güvene katkı sunmayan, davranış güzelliğine dönüşmeyen bilgi muteber görülmemiştir. Bu inanç ve gayeyle Müslümanlar, 7. asırdan 17. asra kadar matematikten edebiyata, astronomiden sanata kadar ilmin her sahasında insanlığa öncülük etmişlerdir. Bilgiyi güç devşirip zayıfları ezmek, yeryüzünü sömürmek için kullanmamışlardır. Ürettikleri bilgi ve teknikle dünyayı imar etmiş, adalet ve merhametin teminatı olmuşlardır. Bugün yaşadığımız bilgi ve teknoloji çağındaysa ilahi kaynaklı bilgi hayatın dışına itilmiş; hikmet, irfan ve güzel ahlaktan soyutlanan bilgi, insafsız bir güce dönüşmeye başlamıştır. Hayatımız fiziksel bakımdan kolaylaşırken geleceğe dair umutlar azalmış. kaygılar artmıştır. Unutmayalım ki insanlığın huzuru, bilgiyi yönetenlerin vicdanına, insan ve âlem tasavvuruna, merhamet ve adalet anlayışına bağlıdır.