SİYERİ NEBİ

Yorumlar

  1. BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

    ELHAMDÜLİLLAH

    ALLAHUEKBER

    SUBHANALLAH

    ALLAHÜMMESALLİALASEYYİDİNAMUHAMMED

    ESTAGFİRULLAH

    SALLAAHUALEYHİVESELLEM

    BEŞ VAKİT NAMAZI CAMİDE KILAN BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM DEMİŞ

    GİBİDİR

    ÜMMETİM YILDIZLARA GİDESİYE KADAR KIYAMET KOPMAYACAKTIR

    HADİS İ ŞERİF

    YanıtlaSil

    yuksel4 Şubat 2026 23:14
    Nefsin isteklerine uymak merhametsizliği netice verir. (ML)

    YanıtlaSil

    yuksel4 Şubat 2026 23:10
    Bir Hazinenin Anahtarı

    RİSALE-İ NUR KÜLLİYATI

    FİHRİST VE İNDEKSİ

    İSMAİL MUTLU

    İKİNCİ BASKI

    YanıtlaSil

    yuksel6 Mart 2026 18:57
    -1929-Arapça ve Farsça dersleri okullardan kaldırıldı.

    1939-Almanya'nın Polonya'ya saldırması Üzerine, II. Dunya Savaşı başlamış oldu.

    1947-TBMM, Amerikan yardım anlaşmasını oy birliği ile kabul etti.

    EYLUL

    01

    PAZARTESİ

    9 1447 R.EVVEL

    RUMI: 19 AĞUSTOS 1441

    HIZIR: 119

    tevekkül ettim

    Hud Suresi: 56

    BİR HADİS

    Misvak kabuğu ile de olsa karnınızı doyurabilecek-seniz insanlardan bir şey istemeyin.

    Taberani

    İnsan küçük bir âlem olduğu gibi, âlem dahi büyük bir insandır. Bu küçük insan o büyük insanın bir fihristesi ve hülāsasıdır. İnsanda bulunan numunelerin büyük asılları, insan-ekberde

    bulunacaktır. Lem'alar

    YanıtlaSil

    yuksel17 Mart 2026 07:59
    BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM
    MUSTAFA KEMAL ATATÜRK ÜN GİZLİ VASİYETİ ACİKLANABİLSEYDİ TURKİYE DE Kİ TARİH DEGİSEBİLİRDİ

    YanıtlaSil
  2. ٢١٢

    سورة بقره (٢٦-٢٧)

    (اضحی) عادی تمثیر الارده بر پاس توقد تربیه و ارشاد او بله ایستر (در و نحسی عنایت الهته نه اقتصادی اوزرینه، حقائق، تمثيلات تصور الديلر (يحيى) ربوبيت وترمنك اقتضا سنه بناء، انساناری، كسور الرنده جريان ايدن محاوره الرياس الوبارياه، شيوه لريله ارشاد اتمك لازمدر. (التنحى ) مكتو نظامك اقتضای اوزرنه، جناب حقك ان انار له قونوشمی اقتضا اتمدر

    خلاصه ] جذاب هم انساناره جزء اختيارى ويرمطه او نارى عالم فعاله مصدر بايدى. وعلى الفعاله ب نظام الته تله وزره کالونی، یعنی قرآنی رسول اولارو او عالم افعاله کوندرد ، بناء عليه منطقة و تنظيم الحون با بيلان الهی بر بر و غرام، اعتراضاره محل اولا ماز.

    ( فَأَمَّا الَّذِينَ آمَنُوا فَيَعْلَمُونَ أَنَّهُ الْحَقِّ مِنْ رَبِّهِمْ ) بو مال یی او لکی جمله ایله با غلایان، علق به کانجور، والکی

    جمله دو کی حاکمی اثبات ایجون، بو جمله بر دلیل یولنی کوستر بیور. و ذهنه کلمه و همکاری دفع اد بیور شویله که هر کیم غذایت از لیه ایله ربوبیت الهیریی کوز او انه كتير وب، الله جانبندن قدرتك عظمتی آلتنده با فارسی ( بعوضه) والمثاليه كتير يان عميد الركن بلاغت قانو نارینه موافق اولدیفنی و جناب مقدم هم اول یعنی تصدیق ایدر فقط هر كيم نفسنه مرى آلتنده ممكناتی نظره آلارم با قارس، شبه من و همار اونی

    هو الاندير، ضلالتك با تا قلعه آثار.

    بو ایکی طائفه انسانلرك مثلى، ايکى شخصيت مثانه بگزرکه، او ایکی تخصصی بریسی یو قاری به کنید. دیگری آشاغی یه کنید. هر یکیسی ده په چومه مو اریق هرینی کورورلی یو قاری به کبد نه شخص طوغری چشمه نن باشنه كيدر، صويك منبعني بولور طاتلي، تمیز برحو اولد يغني أقلار موكره او چشمه دن تشعب اليدوب طاغيلان بتون آريق لرك تميز و طالى اولد قارین حکم ایدر و هانگي آريفه راست کله، طائلی و تمیز اولد يفنده تردد اتمی ایشته بو اعتبار له، کندیسنه و همار تسلط التمزار آشاغی کیدن اوتر کی شخص ،ایم آر يقهره باقار صويك منبعی کوره مدیکندن، هر راست کلیدیگی ايق صوينك طائلى اولوب او لما يعني أقلامی ايجون دليلری، اداره لری آرامعه مجبور اولور توند به

    طولايي و هماره معروض قالير. ادنا بر وهم، او دوشونجه سزى بولدن

    ميقارير.

    YanıtlaSil
  3. عالم المال

    Alemi erat: Fuller aloni

    يان

    Beis: Sakimot

    جریان

    Cereyan: Bir süreç içinde genekleşme

    جزة الختياري

    Cuttipäri: Kuhm terihi

    EST

    Edna: En aşağı

    آماده Emare: Belirti

    آنتال

    Email: Denkler, benzerler

    اقتضا İktiza: Gerekme

    عنایت آزليه

    Indyet-i ezeliye: Başlangıcı olmayan Allah'ın yardımı

    عنايت الحية

    İnayet-i İlahiye: Allah'ım yardımı

    ازشان

    İrşad: Doğru yolu gösterme

    محل

    Mahal: Yer

    تصدر

    Masdar: Kaynak

    مثل

    Mesel: Bir şeyin üzerine getirilen örnek

    محوره

    Muhavere: Karşılıklı konuşma

    موافقي

    Murafik: Uygun

    منينات

    Mümkindt: Varlığı ve yoklu-ğu eşit olanlar

    ربوبيت الحية

    Rubabiyet-i İlahiye: Allah'ın terbiye ediciliği

    تنظيف

    Tanzi: Temizleme

    تنظيم

    Tanzim: Düzenleme

    تخلط

    Tasallut: Başa bela olma

    Temsil: Misal getirme

    تَعْبُ

    Tesa ub: Şubelenme

    وهة

    Vehim: Kuruntu

    YanıtlaSil
  4. عالم المال

    Atem-trat: Fuller alemi

    باش

    Beis: Sakonct

    جريان

    Cereyan: Bir süreç içinde genekleşme

    جزو المشاري

    - ihtiyari: Kuhm tewihi

    Ednd: En aşağı

    آماده

    Emare: Belirti

    آنتال Email: Denkler, benzerler

    اليا

    Iktiza: Gerekme

    عنایت آزليه

    Indyet-i ezeliye: Başlangıcı olmayan Allah'ın yardımı

    عنايت الجيه

    inayet-i Mahiye: Allah'ım yardımı

    ازشان

    İrşad: Doğru yolu gösterme

    Je

    Mahal: Yer

    مصدر

    Masdar: Kaynak

    مثل

    Mesel: Bir şeyin üzerine getirilen örnek

    محاوره

    Muhavere: Karşılıklı konuşma

    موافق

    Muvafik: Uygun

    منينات

    Mümkinat: Varlığı ve yoklu-ğu eşit olanlar

    ربوبيت الميه

    Rubabiyet-i İlahiye: Allah'ın terbiye ediciliği

    تنظيف

    Tanzi: Temizleme

    تنظية

    Tanzim: Düzenleme

    تنبيل

    Tasallut: Başa bela olma

    Temsil: Misal getirme

    تقفت

    Tesa'ub: Şubelenme

    وهم

    Vehim: Kuruntu

    YanıtlaSil
  5. عالَم أَنْعال Alemi efl: Filler ålemi

    يأس Beis: Sakınca

    جانب Canib: Taraf

    جريان Cereyan: Bir süreç içinde gerçekleşme

    جزء اختيارى -i ihtiyari: Kulum tercihi

    EST Edna: En aşağı

    آماده Emare: Belirti

    آنتال Emsal: Denkler, benzerler

    اقتضا İktiza: Gerekme

    عنایت آزليه İnayet-i ezeliye: Başlangıcı olmayan Allah'ın yardımı

    عِنَايَتِ الهيه İnayet-i İlahiye: Allah'ım yardını

    ازشان İrşad: Doğru yolu gösterme

    محل Mahal: Yer

    مصدر Masdar: Kaynak

    مثل Mesel: Bir şeyin üzerine getirilen örnek

    محاوره Muhavere: Karşılıklı konuşma

    موافق Murafik: Uygun

    منينات Mümkinat: Varlığı ve yoklu-ğu eşit olanlar

    ربوبيت الهيه Rubabiyet-i İlahiye: Allah'ın terbiye ediciliği

    تنظيف Tanzif: Temizleme

    تنظية Tanzim: Düzenleme

    كله Tasallut: Basa beld olma

    تمثيل Temsil: Misal getirme

    تَقعُبْ Tesa ub: Şubelenme

    وهة Vehim: Kuruntu

    YanıtlaSil
  6. 26-27

    Üçüncüsü: Adi temsillerde bir beis yoktur. Terbiye irsåd öyle ister. Dördüncüsü: Inayet-i lähiyenin ik

    üzerine, hakäik, temsilâtla tasvir edilir. Beyinchal Rubûbiyet ve terbiyenin iktizásına binden, insanlan aralarında cereyan eden muhâvereleriyle, üslüblarıyla, siveleriyle irsåd etmek lazımdır. Altıncısı: Hikmet ve nizamın iktizası üzerine, Cenâb- Hakk'n insanlarla konuşması iktiza etmiştir

    Hulasa: Cenâb-ı Hakk, insanlara cüzi ihtiyári vermekle onları âlem-i efâle masdar yaptı. O alem- ef li bir nizam altına almak üzere kelamını, yani Kur'an' resûl olarak o âlem-i efale gönderdi. Bindenaleyh, tamil ve tanzim için yapılan İlâhî bir program, itirazlara mahal olamaz.

    Bu cimlai قانا الَّذِينَ آمَنُوا فَيَعْلَمُونَ أَنَّهُ الْحَقِّ مِنْ رَبِّهِمْ

    evvelki cümle ile bağlayan alakaya gelince: Evvelki cümledeki hükmü isbat için, bu cümle bir delilin yoluma gösteriyor. Ve zihne gelen vehimleri def' ediyor. Şöyle k Her kim inâyet-i ezeliye ile rubûbiyet-i İlâhiyeyi göz önüne getirip, Allah cânibinden kudretin azameti altında bakana بَعُونَةً ve emsaliyle getirilen temsillerin belågat kanunlanma muvâfık olduğunu ve Cenâb-ı Hakk'dan hak olduğunu tasdik eder. Fakat her kim nefsinin emri altında mümkının nazara alarak bakarsa, şübhesiz vehimler onu

    havalandırır, dalâletin bataklığına atar.

    Bu iki tâife insanların misli, iki şahsın meseline benzer ki, o iki şahıstan birisi yukarıya gider. Diğeri aşağıya gider. Her ikisi de pek çok

    su arıklarını görürler. Yukarıya giden şahıs, doğru çeşmenin başına gider, suyun menbanı

    bulur. Tatlı, temiz bir su olduğunu anlar. Sonra o çeşmeden teşa'ub edip dağılan bütün arıkların temiz ve tatlı olduklarına hükmeder. Ve hangi anga

    rast gelse, tatlı ve temiz olduğunda tereddüd etmez. İşte bu i'tibârla, kendisine vehimler tasallut etmezler. Aşağı giden öteki şahıs ise, arıklara bakar. Suyun menbaını göremediğinden, her rast geldiği

    arık suyunun tatlı olup olmadığını anlamak için delilleri, emareleri aramaya mecbûr olur. Bundan dolayı vehimlere maʼrûz kalır. Edna bır

    vehim, o düşüncesizi yoldan

    çıkarır.

    YanıtlaSil
  7. Tilki, Tilkiliğini Anlatıncaya Kadar Post Elden Gider

    "Bir kimse, üzerine atılan suçu işlememiş olduğunu an-latıncaya kadar isnat edilen suçun cezasını fazlasıyla çekmiş olmasına ya da kurnaz bir kişinin henüz alışık olmadığı or-tamlarda hünerini gösterene ve kendini ispat edene kadar daha kurnaz birinin tuzağına düşmesine" tilki, tilkiliğini anlatıncaya kadar post elden gider, deriz. İki tanımdan oluşan ve derin manalar içeren bu atasözünü şu durumlarla karşılaştığımızda kullanırız.

    Birincisi, haksız yere suçlanan ve yalancı şahitler sebe-biyle ceza alıp ömrünü dört duvar arasında geçiren biri için söyleriz. Fakat bizim asıl üzerinde durmak istediğimiz konu bu değildir.

    Peki ya, nedir?

    Elbette ikinci tanımdaki ifadedir.

    Biz çoğunlukla bu sözü "kurnaz ve bencil" kişiler için kullanırız. "Hayatın merkezine kendisini koyan bencil kişi,

    -34-

    YanıtlaSil
  8. etrafındaki her şeyi ve herkesi kendi yararına kullanma çabası içine girerek çıkarcı bir tutum sergiler "17 Bu tutum kendisi dısındaki bütün canlıların yaşamını zorlaştırır ama gün gelir, böyle düşünen birinin hayatı da zora girebilir.

    Hayatın merkezine dostluğu, arkadaşlığı, sevgiyi, saygıyı ve tabii ki insanca paylaşmayı koyan biri ise kendinin ve in-sanların yaşamını oldukça kolaylaştırır. Nihayetinde Allah'ın kullarına kolaylık sağlayan dünya ve ahirette de kolaylık görür, Allah'ın kullarına güçlük çıkaran kişi de hayatı boyunca güç-lüklerle karşılaşmaya ve birilerinin tuzağına düşmeye devam eder.

    Yüce Allah, kimsenin gözünü her şeyi ve herkesi kendi yararına kullanma çabasına girecek kadar karartmasın.

    Göz demişken, uyanıklığın bir de "göz" ve "tefekkür" bo-yutu vardır. Şöyle ki aynı dünyada yaşamamıza rağmen bazı-lan etraflarına sadece bakmakla yetinirken, bazıları da ibretle bakar ve baktığı her şeyde hikmet pırıltısı görür. "Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün farklı oluşunda aklıselim sahipleri için elbette ibretler vardır. Onlar ayakta dururken, otururken, yatarken hep Allah'ı anarlar; göklerin ve yerin ya-ratılışını düşünürler..."18

    Eğer etrafımızda hayatın merkezine sevgiyi, saygıyı ve ta-bii ki insanca paylaşımı koyan aklıselim insanlar varsa iyi bir çevre edinmişiz demektir. Böyle bir çevre bizi doğru bir bakış açısıyla düşünmeye ve tefekkür etmeye yönlendirir. Peki ya, etrafımızda hayatın merkezine kendini koyan ve atalarımızın "Tilki, tilkiliğini anlatıncaya kadar post elden gider." sözünü haklı çıkaran kurnaz kimseler varsa o zaman durumumuz ne olur?

    17 Hadislerle İslam III Bencillik / İnsanı küçülten Hastalık s. 530

    18 Al-i İmran Suresi 190-191. Ayet Tefsiri

    -35-

    YanıtlaSil
  9. Allah muhafaza etsin, hâlimiz ve ahvalimiz berbat olabilir. Bir an önce bu çevreden uzaklaşmalıyız, daha doğrusu uyan-malıyız. Çünkü bu tür kimselerin arasında kalanların uykusu derin olur.

    Hayatınızın merkezinde tefekkür, insanlardan en çok du-yacağınız söz ise "teşekkür” olsun.

    YanıtlaSil
  10. HAFIZ LAFZIN HAMILI MANANIN AMILI

    ثم يتوب الله من بعد ذلك على من يدار والله غَفُورٌ رَحِيمُ يَا أَيُّهَا الذين أمنوا الما المشركون نجس فلا يقربوا المسجد الحرام بعد عامهم هذا وَإِنْ خِفْتُمْ عَيْلة فسوف يعي

    الله من فضله إِنْ شَاءَ إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ حَكِيمٌ . قَاتِلُوا الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالله وَلَا بِالْيَوْمِ الآخر ولا يُحْرَمُونَ مَا حَرَّمَ اللهُ وَرَسُولُهُ وَلَا يَبينُونَ دين الحق مِنَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ عَلَى يُعْطُوا الجزية عن يد وَهُمْ صَاغِرُونَ . وَقَالَتِ الْيَهُودُ عزيرُ ابْنُ اللهِ وَقَالَتِ النَّصَارَى الْمَسِيحُ ابْن الله ذلك قَوْلُهُمْ بِأَفْوَاهِهِمْ يُضَاهُونَ قَوْلَ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ قَبْلُ قَاتَلَهُمُ اللهُ إِلَى يُؤْفَكُونَ .

    اتَّخَذُوا أَحْبَارَهُمْ وَرُهْبَانَهُمْ أَرْبَابًا مِنْ دُونِ الله وَالْمَسِيحَ ابْنَ مَرْيَمَ وَمَا أُمِرُوا إِلَّا لِيَعْبُدُوا إِنَّهَا واحِدًا لَا إِلهَ إِلَّا هُوَ سُبْحَانَهُ عَمَّا يُشْرِكُونَ .

    تبلون

    وَمَا أُمِرُوا إِلَّا لِيَعْبُدُوا إِلَهَا وَاحِدًا لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ سُبْحَانَهُ عَمَّا يُشْرِكُونَ

    "Halbuki onlara (Hristiyan ve Yahudilere) ancak tek ilaha kulluk etmeleri emrolundu. O'ndan başka ilah yoktur; O yüceler yücesidir, onların yakıştırdıkları eş ve ortaklardan bütünüyle uzaktır.99

    (Tevbe, 9/31)

    Mushaf sayfa no: 190

    Hafızlık sayfa no: 10. cüz/11. sayfa

    İNSANIN EN ÖNEMLİ SORUMLULUĞU, YALNIZCA ALLAH'A KULLUKTUR.

    BILGI

    Tevhid inancı, tüm peygamberlerin insanlığa ortak çağrısıdır. Bu çağrı ilahi dinlerin temel ve vazgeçilmez esasıdır. İnsanlar her ne zaman bu temel esastan uzaklaşmaya ve batıla meyletmeye başlamışlarsa peygamberler ve ilahi vahiy aracılığıyla uyarılmışlardır. Ayette Yahudi ve Hristiyanların, tevhit çizgisinden uzaklaşarak din âlimlerine ve din adamlarına tanrı benzeri bir otorite izafe ettikleri ifade edilerek onların, bu tutumlarının sonucunda insanları rab edin-meye varan sapıklıkları eleştirilmektedir.

    MESAJ

    Din adamlarımızı ve âlimlerimizi sever ve sayarız. Ancak onları kutsamayız ve onlara olağanüstü özellikler yüklemeyiz.

    KELİME DAĞARCIĞI:

    Abd: Kul.

    Şirk: Allah'a ortak koşmak, bir varlığı Allah'a denk saymak.

    190

    YanıtlaSil
  11. HAFIZ LAFZIN HAMILI MANANIN AMILI

    الجزء العادة

    اللون أن الطفل نور الله بالمواجهم وبالى الله لا ان تهم لوزة ولو كره الكافِرُونَ هُوَ الرى انسل رسوله بالهدى ودين الحق ليظهره على الترين كله ولو كرة المُشْرِكُونَ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا

    يُرِيدُونَ أَنْ يُطْفِؤُا نُورَ اللَّهِ بِأَفْوَاهِهِمْ وَيَأْبَى اللَّهُ إِلَّا أَنْ يُتِمَّ نُورَهُ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ

    إلى كثيرا من الأخبار والرُّهْبَانِ لَيَأْكُلُونَ أَمْوال الناس بالباطل وَيَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ الله وَالَّذِينَ يستيرون الذهب والفضة وَلَا يُنفِقُونَها في سبيل الله فكرْهُمْ بِعَذَابِ البير يَوْمَ يُحْنَى عَلَيْها في نار جهام فلكوى ببِهَا جِبَاهُهُمْ وَجُنُوبُهُمْ وَظُهُورُهُمْ هذا ما كلالم لا نفسكم فَذُوقُوا ما كلكم الكبرون إن عدا الشُّهُورِ عِنْدَ اللهِ اثْنَا عَشَرَ شهرًا في كتاب اللهِ يَوْمَ خَلَقَ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضَ منها أربعة حرم ذلك الدين القيمُ فَلَا تَظْلِمُوا بيون الفُسَكُمْ وَقَاتِلُوا الْمُشْرِكِينَ كَافَّةً كَمَا يُقَاتِلُونَكُمْ كَافَّةً وَاعْلَمُوا أَنَّ اللهَ مَعَ الْمُتَّقِينَ .

    " Allah'ın nurunu ağızlarıyla (üfleyip) söndürmek istiyorlar. Halbuki kafirler hoşlanmasalar da Allah nûrunu tamamlamaktan asla

    vazgeçmez.99

    (levbe, 9/32)

    Mushaf sayfa no: 191

    Hafızlık sayfa no: 10. cüz/10. sayfa

    ALLAH'IN NŪRU ÜFLEMEKLE SÖNDÜRÜLEMEZI

    BİLGİ

    Ayette, benzetme yoluyla inkârcıların üfleyerek iman nurunu söndürme gayreti içinde oldukları, ancak Allah'ın buna asla müsaade etmeyeceği ifade edilmektedir. Allah Teâla nurunu küfrün karanlık dünyasına galip kılacaktır. Her dönemde imanın aydınlığından rahatsız olup inananları her fırsatta yok etme gayretine girenler olmuştur. Ancak iman meşalesi, bu tür esintilerden zaman zaman et-kilense de asla söndürülememiştir. Ayetten İslam'ın mesajının eninde sonunda herkese ulaşacağı, nihaî zafer ve başarının inananların olacağı anlaşılmaktadır.

    MESAJ

    1. İslam Allah'ın korumasındadır. Hiçbir inkârcı çaba onu yok edemez.

    2. İnkârcılar hoşlanmasa da zafer İslam'ındır.

    KELİME DAĞARCIĞI:

    İråde: İstemek, dilemek.

    Nur: Işık, Allah'ın dini.

    Itmam: Tamamlamak.

    ploy ital

    191

    YanıtlaSil
  12. TARINTE BUGUN

    -1550-Süleymaniye Camii'nin temeli atıldı.

    - 1643 - Avustralya'nın keşfi.

    1854 - Silistre Müdafaası.

    1872 - Namık Kemal, İbret gazetesi'ni yayımladı.

    1952 - Fikir İşçileri Kanunu kabul edildi.

    1987 - Cemil Meriç'in vefatı.

    HAZİRAN

    13

    CUMA

    171446 ZİLHİCCE

    RUMI: 31 MAYIS 1441 HIZIR: 39

    BIR AYET

    Her şeyi O yaratmıştır; her şeyi hakkıyla bilen de Odur.

    (En'am: 101)

    BİR HADİS

    Takvalı, şüphenin sınırında durup içine girmeyendir.

    (C. Sağîr, No: 3844)

    Ey ehl-i imân! Bu müthiş düşmanlarınıza karşı zırhınız, Kur'ân tezgâhında yapılan takvadır. Ve siperiniz, Resul-i Ekremin (asm) Sünnet-i Seniyyesidir. Ve silahınız, istiâze ve istiğfar ve

    hıfz-ı İlâhiyeye ilticadır. Lem'alar

    YanıtlaSil
  13. TARİHTE BUGÜN

    2026 BEDIUZZAMAN TAKVİMİ

    1453-Fatih'in İstanbul'u Fethi ve Ortaçağ'ın sona ermesi.

    1453 - Ayasofya'nın cami olması.

    - 1985 - Fatih Sultan

    Mehmet Köprüsü'nün temeli atıldı..

    KURBAN BAYRAMI

    3. GÜN

    MAYIS

    29

    CUMA

    12 1447

    ZİLHİCCE

    RUMI: 16 MAYIS 1442

    HIZIR: 24

    BİR AYET Rahman Rahim olan Odur.

    Haşir Suresi: 22

    BİR HADİS

    Kadın serveti, soyu, güzelliği ve dini için nikâhlanır.

    Dindar olanını tercih et!

    Ahirette seni kurtaracak bir eserin olmadığı takdirde, fâni dünyada bıraktığın eserlere de kıymet verme. Mesnevî-i Nûriye

    Imsak Günes Öğle İkindi Aksam Yatru

    YanıtlaSil
  14. nuno punesipi nez ng wah

    TARİHTE BUGUN

    M.Ö. 781- Tarihte ilk kez bir güneş tutulması Çin'de kayıtlara geçti.

    - 1876 - Sultan Abdülazizîn şehit edilmesi.

    1889 - Cihan pehlivanı Koca Yusuf'un vefatı.

    4

    CUMARTESİ

    SATURDAY

    HAZİRAN

    JUNE

    BIR AYET

    O (Allah) ki, göklerin ve yeryüzünün mülkü, O'nundur. Ve O, çocuk edinmemiştir.

    Mülkte, O'nun şeriki (ortağı) olmamıştır. Ve herşeyi, O yarattı sonra da onların kaderini takdir etti.

    Furkân Suresi: 2

    BİR HADİS

    Ben size ihsan edilmiş bir rahmetim.

    Hem peder ve valideyi şefkatle teçhiz eden ve seni onların merhametli elleriyle terbiye ettiren hikmet ve rahmet hesabına onlara hürmet ve muhabbet, Cenâb-ı Hakk'ın muhabbetine aittir.

    Sözler

    HIZIP. 20 см. угги озод

    HİCRI: 5 ZİLKA'DE 1443-RUMI- 22 MAYIS 1438

    YanıtlaSil
  15. TARINTE BUGÜN

    1098 Birinci Haçlı

    seferi: 8 ay süren kuşatma sonunda Antakya Haçlıların eline geçti.

    1277 - Türkçenin resmî dil olarak kabulü.

    - 1889-İttihat ve Terakki

    Cemiyeti kuruldu.

    1925-Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Bakanlar Kurulu kararıyla kapatıldı.

    2006 - Karadağ kuruldu.

    3

    CUMA

    FRIDAY

    HAZİRAN

    JUNE

    BIR AYEA

    (Amellerin) hesap olunacağı gün beni, ana-babamı ve müminleri bağışla!

    İbrahim Suresi: 41

    BİR HADİS

    Özür dileyeceğin her şeyden

    sakın.

    Namazda ruhun ve kalbin büyük bir rahatı vardır. Hem cisme de o kadar ağır bir iş değildir. Hem namaz kılanın diğer mübah dünyevî amelleri, güzel bir niyet ile ibadet hükmünü alır.

    Sözler

    HİCRİ: 4 ZİLKA'DE 1443 - RUMI: 21 MAYIS 1438

    HIZIR-29-GÜN-154 KALAN- 211. GÜN UZA-1 DK

    YanıtlaSil
  16. 230

    İSLAM TARİHİ MEDİNE DEVRİ X

    Peygamberimiz Sükya'da:

    Peygamberimiz, Lahy-1 Cemel'den hareket ederek Sukya'da ko nakladı (105).

    Sükya, Fur'un büyük köylerinden olup Cuhfe'ye uzaklığı on dokuz veya yirmi dokuz mildir. Tihâme vadilerinin aşağısındadır. Deniz sahiline yakınlığı bir gün, bir geceliktir.

    Bir çok bostanları, akar suları bulunan bir yerdir (106) Ondan fazla su kuyusu vardır. Bazıları, bol suludur.

    Orada, Peygamberimizin namaz kıldığı Sükya Mescidi bulunmak-

    tadır. Sükya Mescidi, dağa doğrudur. Mescidin yanında tatlı bir su var-

    dır.

    Sükya'dan sonra üç mil uzaklıkta Ti'hin Medlece Mescidi olup Pey-gamberimizin, burada namaz kıldığı yere yapılmıştır (107).

    Peygamberimiz Ebva'da :

    Peygamberimiz, Sükya'dan hareket ederek dördüncü gün sabah-leyin Ebva'ya vardı (108).

    Ebvå'nın iki mil berisinde Peygamberimizin namaz kıldığı Remåde Mescidi bulunmaktadır (109)

    Ebvå, Medine'nin Fur'a bağlı köylerinden olup Ebvâ ile Cuhfe ara-sı Medine tarafından yirmi üç mildir (110).

    Ebva'nın, Sükya'dan sonra Mekke'ye uzaklığı yirmi bir mildir. Ebva'da kuyular ve su havuzları vardır.

    Havuzlardan birisi köşk yakınındadır.

    Ebvå'nın ortasında, Peygamberimizin Mescidi bulunmaktadır (111). Peygamberimiz, Mekke'ye giderken, yolun solunda bulunan ve Eb-

    vå vadisine bakan bu Mescidde namaz kılmıştır (112).

    Peygamberimizin annesi Hz. Amine de, Medine'de gömülü Hz. Ab-dullâhın kabrini ziyaret edip dönerken yolda hastalanarak vefat etmiş

    ve buraya gömülmüştür (113).

    Ebva'ya beş milden biraz fazla uzaklıkta, Peygamberimizin namaz

    (105) Vakıdi-Megazi c. 3, s. 1096 (

    106) Yakut-Mucemülbüldan c. 3, s. 228

    (107) Semhudi-Vefaülvefa c. 3, s. 1015-1016

    (108) Vakıdi-Megazi c. 3, s. 1096

    (109) Semhudi-Vefaülveía c. 3, s. 1016

    (110) Yakut-Mucemülbüldan c. 1, s. 79

    (111) Semhudi-Vefaülvefa c. 3, s. 1016-1017

    (112) Vakıdi-Megazi c. 3, s. 1096

    (113) Yakut-Mucemülbüldan c. 1, s. 79-80

    YanıtlaSil
  17. PEYGAMBERİMİZİN VEDA HACCI

    231

    şunun dibinde Peygamberimize aid Mescid bulunmaktadır (114). kaldığı Mescidlerden Biza Mescidi, sekiz mil uzaklıkta da, Herså yoku-Ebva'da, Sa'b b. Cessâme, avlanmış, budundan kan damlayan bir

    yaban eşeğinin (115) yarısını (116) Peygamberimize hediye etti. Peygamberimiz, almadı. Ona geri verdi (117).

    Biz, ihram halinde olmasaydık, senden, bunu kabul eder (118)

    red etmezdik.

    Ben, ihram halindeyimdir. buyurdu (119).

    Peygamberimiz Teleâtülyemen ve Cuhfe'de :

    Peygamberimiz, Ebva'dan hareket ederek Teleâtülyemen'deki bir Semüre ağacının altında biraz oturdu ve oradaki Mescidde namaz kıl-

    di (120).

    Selem ağaçları arasındaki yolun sağında Selem ağaçları yanında taştan yapılmış kabirler üzerindeki bu Mescidin yanında iki veya üç kabir bulunmaktadır, (121).

    Peygamberimiz, cuma günü, Erâk yokuşundan Cuhfe üzerine in-diği zaman oradaki Mescidde namaz kıldı (122).

    Cuhfe'de, Peygamberimize aid iki Mescid bulunmaktadır.

    lan Mesciddir (123).

    İlki, Cuhfe'nin başlangıcında olan ve Gavres diye anılan Mesciddir. Diğeri de, iki işaret yanında bulunan ve Eimme Mescidi diye anı-

    Cuhfe'nin eski ismi Mehyea'dır.

    Mekke'ye uzaklığı dört, Medine'ye uzaklığı altı merhaledir.

    Mısır ve Şamlıların Mikatı (İhrama girme yeri) dır (124).

    Peygamberimiz Gadir-i Hum'da:

    Peygamberimiz, cuma günü Cuhfe'de bir müddet konakladıktan sonra oradan ayrılarak Humm yakınında, yolun solunda bulunan Mes-

    cidde durup namaz kıldı (125).

    (114) Semhudi-Vefaülvefa c. 3, s. 1017

    (115) Vakıdi-Megazi c. 3, s. 1096, Müslim-Sahih c. 2, s. 850-851

    (116) Müslim-Sahih c. 2, 8. 851

    ( 117) Vakıdi-Megazi c. 3, s. 1096, Müslim-Sahih c. 2, s. 851

    ( 118) Müslim-Sahih c. 2, s. 851

    (119) Målik-Muvatta' c. 1, s. 353, Müslim-Sahih c. 2, s. 850

    (121) Ebülfida-Sire c 4, s. 297

    (120) Vakıdi-Megazi c. 3, s. 1096

    (122) Vakıdî-Megazi c. 3, s. 1096

    (123) Semhudi-Vefaülvefa c. 3, s. 1017 (124) Yakut-Mucemülbüldan c. 2, s. 111

    (125) Vakıdi-Megazi c. 3, s. 1096

    YanıtlaSil
  18. II. Abdülhamid devrinde Osmanlı istih-barat teşkilatı geliştirilmiş ve modern-leştirilmiştir. Yine bu dönemde Midhat Paşa Tuna valiliği sırasında burada özel-likle Bulgarlar'a karşı örnek bir gizli po-lis teşkilatı kurmuştur. Makedonya'daki ayaklanmalar ve gizli teşkilât için Ayna-roz'a Boşnak Hasib adlı bir ajan yerleş-tirilmiş, bundan çeşitli ihbarlar alınmış-tır. II. Abdülhamid'in özel casusları ha-fiyelerdi. Bu hükümdar zamanında kar-şı faaliyette bulunan çoğu gayri müslim casuslar da vardı. Bunlardan yahudi asıl-lı Emanuel Karasu, II. Abdülhamid'e kar-şı kurulan casusluk teşkilatının başına getirilmiş, padişahın tahttan indirilmesi için çalışmış ve sonunda bunu başar-mıştır. II. Abdülhamid'i tahttan indiren İttihat ve Terakkî Cemiyeti'nin iktidarı zamanında kurulan Teşkilât-ı Mahsûsa ise gerçek mânada çağdaş bir casusluk teşkilatıydı.

    Devlet aleyhine faaliyet gösterenlerin cezası her devirde ağır olmuştur. Nite-kim İstanbul'un fethi sırasında Bizans lehine casusluk yapmakla itham edilen Vezîriāzam Çandarlı Halil Paşa XV. yüz-yıl ortalarında, yine casuslukla itham edilen Yorgaki adlı zimmî ise XVII. vüz-

    YanıtlaSil
  19. GÜNÜN TARİHİ

    TARİHİ BİR İHÂNET

    Sultan II. Abdülhamid Hâna hâl'ini tebliğ edecek heyetin seçi-minde, İttihatçılar, ihanete varan bir hata işlediler. Seçilen heyet, Ayan meclisinden Ermeni Aram ve Bahriye Feriki Arif Hikmet, Selanik mebûsu Yahudi Emânuel Karasu ve Arnavut Esad Top-tanî'den meydana geliyordu. Ermeni Aram'ın düşmanlığı, Abdül-hamid Hânın Anadolu'da bir Ermenistan kurdurtmamış olmasıdır. Yahudi Emânuel Karasu, Türk düşmanlığı ile meşhurdur. Arnavut Esâd Toptanî padişahın eski yâverlerindendi. Efendisinden sonra Türkiye'ye de ihanet etmiş bir hâindir. Bu hadîseden sonra, Yıldız Sarayı İttihatçılar tarafından yağma edilmiştir. Yıldız'ın çok zengin kütüphanesi, Hafız-ı kütüp olan Sabri Bey tarafından kur-tarılmıştır. Sabri Bey, kapının önüne yatarak, askerlerin içeri gir-melerini önlemiş, böylece kütüphaneye girilememiştir.

    "31 Mart Vakası'nın geniş değerlendirilmesi gereken bir olay ol-duğuna işaret eden Tarihçi Mustafa Armağan; (31 Mart Vakası) Si-yonizmin komplike bir olayıdır. Masonlar bunu sahipleniyor." diyor.

    Erkek: Fevzi - Kız: Fevziye - Yemek: İşkembe çorbası, Fırında patates, Muhallebi.

    YanıtlaSil
  20. LÜBS

    sütü olan bir ağaç.

    ليس

    لبوب

    hâlisleri. Özler. البود

    لبوس

    LÜBS: Glyme.

    LÜBSE: Sözün karışıklığı.

    LÜBUB: (Lübb. C.) Her şeyin

    LÜBUD: Kuşun göğsü üstüne

    çöküp yatması. * Yapışmak.

    LÜBUS: (Libās. C.) Esvaplar,

    elbiseler. Savaş elbisesi.

    لجه

    LÜCC (E): Engin sular. * Gü-

    müş. Ayna. Kalabalık cemaat.

    لجي

    لحج

    LÜCCI: Büyük deniz.

    LÜCEC: (Lücce. C.) Engin de-

    nizler. Kalabalık topluluklar, cemaa

    لجين

    cemaatler.

    لحمه

    LÜCEYN: Gümüş.

    الجويه

    LÜCME: Irmak ağzı.

    LÜCUBE: Davarın sütünün çe-

    kilip azalması.

    لجم

    LÜCÜM: (Licâm. C.) Gemler,

    LÜÇ: f. Çıplak.

    at dizginleri.

    لج

    لداند

    لد

    LÜDANE: Yumuşaklık.

    لدولة

    LÜDD: Çuval.

    الفاظه

    LÜDUNE: Yumuşaklık.

    LÜFAZE: Değirmenin öğüt-

    çıkan söz. tüğü un. * Ağızdan

    الفاح

    LÜFFAH: Kokulu geniş yap-

    raklı bir ot.

    لعه

    Kelām, söz.

    لغة

    لغان LUFFAN: Ekşi nar.

    LÜGA: (C.:Lüga) Ses, sadā.

    LÜGAT: (Bak: Lugat)

    50

    لغاز

    LÜGAZ: Edb: Manzum bil-

    mecelere denir. Lügaz çözülürse insan, hayvan, eşya veya başka bir mānā çıkar. Mesela:

    (Hikmetullah şehrinin bir tanesi

    Oğlunun karnında yatar annesi.)

    Bu manzum çözülürse cevap olarak "ipek

    لغز

    böceği" çıkar.

    LUGAZ: (C.: Elgaz) Meylet-

    mek, eğilmek, yönelmek. Yaban färesinin delik-

    eri. Yolcuya zahmet veren caprasık yol. Bilme-ce.

    الغيزاء

    LÜGEYZA: Kertenkelenin bir

    yeri kazıp giderken bir tarafını da kazıp eğri çapra Ok yollar yanması

    YanıtlaSil
  21. er

    da

    LUKTA verden toplanan say.

    LOL (Lull) 1. Utanmar, naye

    sid va namussuz kadın Näsik ve zarif, Sarki söyleyip oymyan fahişe kadın.

    LULE 11. Cesme, mustuk gibt seylere takılan küçük boru, Late, Halka gibi du rülmüş şey.

    le

    الملج LULU Serap. Bir mevzi ismi. Kurt,

    bur. المبوط LUMUZ Çok ylyen kişi, o

    k

    LURI 1. Cozzám veya miskin

    اوری Ilk denilen hastalık, Fare avlıyan bir kuş,

    LUSS (C. Losus-Elsas) Hir

    siz, sarık, لوط LUT (A.S.) Hz. İbrahimin kardeşi Harran oğlu Lut (A.5.), onunla beraber

    1-

    Babil diyarından şam yakasına geçmişti. Sodom nahiyesine peygamber oldu. Bu nahiyenin shalisi ehl-i küfr ve fücur idi. Yolsuz giderlerdi ve hiçbir kavmin yapmadığı fuhşiyatı yaparlardı. Hz, Lut, onları doğru yola davet etti, dinlemediler ve çok nasihat etti, kabul etmediler, Cenab-ı Hak da, onla rın başına taş yağdırdı ve zelzele lle köylerinin al-tını üstüne getirdi. Cümlesi heläk oldu, Yalnız Lut (A.S.), ehl-i beytiyle geceleyin içlerinden çıkıp kur-tuldu. (Kısası Enblya'dan)

    zetli yiyecekler. Çıplak. اوت LUT: 1. Tatlı yemekler. Lez-

    العطه LU'TA Koyunun boynunda olan karalık, Siyah hat,

    لطاء

    لطف

    لعاب

    LUT'E: Tutmaç aşı.

    LUTF: (Bak: Lütuf)

    LOAB: (Liab) Salya. Tükrük.

    Lüâb-ı ankebut örümcek ağı.

    Lüâb-ı sürur: Sevinç tükrüğü.

    Hazmolmamış, ağızdan geri gelen gıda. لعاب مكبوت

    لعاب سرور لعاب آلود Lab-alud: Salya, tükrük karı-

    sik.

    Lubi: Tükrük ve salya ile a-

    läkalı. Salya gibi yapışkan.

    لعنه LÜANE: Halka çok länet e-

    den kişi.

    لبابLBAB Her nesnenin iyisi,

    güzidesi, seçkini.

    لاد LUBADE Yağmur için gly-

    dikleri kepenk.

    ليخية LOBAHIYE Mükemmel hil-

    katli kadın.

    لبان LÜBAN: Kendir.

    yetli iş.

    LUBANE: önemli ve ehemmi-

    cet, Ihtiyaç. لبانه

    LÜBANE: (C.: Lübânât) Hã

    لباطهLÜBATA: Kepenk.

    لب

    LÜBB: Iç. öz. Her şeyin iyisi,

    hülāsası. Akıl. İçli şeyin içi.

    Lübbi öz ile alakalı. Lübbe a-

    It. لبی

    لبچه

    LÜBCE: Çatal demir.

    LOBDE (Libde): Çokluk. *

    ليده Karıştırmak. * Yıkamak.

    LÜBED Çok mal mânasına-

    ليد dır ki sanki birbiri üstüne yığıla yığıla keçe gibi bir-birine geçmiştir.

    LÜBNA: Bal gibi yapışkanlı

    YanıtlaSil
  22. 431

    IHLAS

    elmak, Hediye etmek. Armağan yollamak.

    احد و عشر اعداد

    lestirme,

    اهداف

    sisme. اعداد اعداد

    INDA ASER:Onbir.

    IHDAD: Kesinleştirme, kat'l-

    IHDAD: (Gövdenin) derisi

    IHDAD: Keskinleştirme.

    IHDAF: Gelip çatmak, Karşı-

    sına dikilip durmak, Hedef olmak,

    IHDAIYYE: Hediye etme vesi-

    اهدائيه lesiyle yazılan yazı.

    HDAL islatma.

    اعمال اخدار IHDAR: (Hadr.dan) Tib: Bir

    Genç bir organın hissini iptal etme, uyuşturma. kızı yaşmaklandırma, ferâce giydirme.

    HDAR: (Heder.den) اهدار Iptål etme, battal etme, hükümsüz bırakma, Boşa har-cama.

    اهدارد Indarı dem: Hukı Maktulün (öldürülmüş olan kimsenin) diyetini katliden (ÖI-dürenden) aldırmamak,

    احداث IHDAS: Yeniden bir şey yap-mak. Ortaya koymak. Meydana koymak. (Bak: lb-da' Hudus)

    اخوات HEVAT: (Ihve, C.) Samimi ve sadık arkadaşlar, Candan dostlar. Tarikat arka-daşları.

    اخفاء IHFA: Saklamak. Gizlemek. Ketmetmek. Gizlenilmek, Tecvidde: Harflerden birisini söylerken gizli ve zayıf söylemek.

    اخفاف IHFAF: Hafifletmek. Birinin şerefine dokunacak şekilde konuşmak.

    IHFIK: Yer sarsıntısı ve zelze-leler neticesinde meydana gelen yarıklar, çatlaklık-lar. الحقيق

    احقيق الارض Ihfik-ül arz: Yer yarığı.

    احقاب IHKAB: Arkası kesilme.

    احقاد IHKAD: Başka bir kimsede garaz ve kin uyandırma.

    احقاق IHKAK: Mazlumun hakkını zālimden almak. Hakkı yerine getirmek, Hak Ile hasmına galib olmak.

    احقاق حق hak-ı hak: Haklıya hakkını vermek. Hakkı, usülü dairesinde yerine getirmek. احكام

    IHKAM: Månen tahkim et-

    mek. Sağlamlaştırma. Muhafaza lle fesaddan me-netmek.

    احتار IHKAR: Rezil ve rüsvå etme.

    احلام IHLA: Boş bırakma. Boşalt-

    mak, håll kılmak. rakma. اخلاء سبيل Thla-i sebil: Yolunu açık bi-

    احلاء IHLA': (Hulv.den) Tatlilan-dırma.

    اخلاف IHLAF: Yemin vermek. Ye-

    min etmek. Yok etmek. Telef etmek. املاك IHLAK: (Helåk.dan) Harcama,

    tüketme, bitirme. Yok etme, heläk etme, öldür-me.

    احلال IHLAL : (Mahal, den) Yer de ğiştirmek. Vermek. Yerleştirmek. Helal kılmak.

    احلال IHLAL: (Halel.den) Sakatia-mak. Bozmak. Halel vermek. Birini Ihtiyaç içinde bırakmak.. Düşmanın haklarına vefå etmeyip gadretmek.

    YanıtlaSil
  23. B

    Osmanlıca Türkçe Ansiklopedik

    BÜYÜK

    LŪGAT

    Hazırlayan Heyet:

    Abdullah YEĞİN

    Abdulkadir BADILLI

    Hekimoğlu İSMAİL

    Ilham ÇALIM

    YanıtlaSil
  24. 517

    ELMALILI FİRİSTİ

    LANAZİR: Benzeri olmayan.

    LARAYBE FIM: Onda hiç bir şüphe yoktur.

    LAŞEY Bir şey değil.

    LAŞUÜRİ: Şuursuzluk.

    LAVEMÜT Ölümsüz.

    LAYENKATI: Kesilmeksizin, devam-

    LAYETEGAYYER: Değişmez, bozul-maz.

    LÄYEZÁL: Zeval bulmaz, yok ol-

    maz.

    LÄYUAD: Adedi belli olmayan, sa-

    LAYUAD VE LAYUHSA: Sayılamaz ve hesaplanamaz.

    LAYUHTI: Hata işlemez, yanılmaz.

    LAZIMU'L-İCRÄ: Yapılması gerekli.

    LEBBEYK: Buyurunuz, emrediniz.

    LEDE'L - MUKÄYESE: edildiği zaman. Mukayese

    LEDET TAHKİK: Tahkik edildiği za-man.

    LEDÜNNİYÄT: Allah'ın sırlarına aid bilgi, mecâzen bir şeyin içyüzü.

    LEHEB-İ CEHENNEM: Cehennem

    alevi.

    LEMAHĀT-İ RAKİK: Merhametli ba-kışlar.

    LEMEAT-I HÜSN: Güzellik parıltıla-

    LEMHA: 1. Göz atmak. 2. Şimşeğin bir kez çakması.

    LEMH-İ BASAR: Göz atma, çabuk bır bakış.

    LEMHA-İ ŞÜUR: Kısa sürede anla-ma.

    LEMHA-İ TEVFİK VE HİDAYET: Hi-dâyet ve hakkın parıltısı.

    LEM YEZEL: Yok olmayan.

    LETAIF: Lötifeler.

    627

    LEVAKIH: Aşılar, aşıcılar

    LEVÁHIK-I SUHUF: Ek sahifaler

    LEVÄZIM-I İKAMET: Oturmak için luzumlı şeyler

    LEVÄZIM U MÜHİMMẶT: Luzumlu malzemeler ve önemli maddeler.

    LEVĀZIM-I ZARURİYYE: Zarûri mal-zemeler.

    LEVH-İ MAHFUZ: Allah yanında herşeyin yazılı bulunduğu kitap.

    LEVM: Çekiştirme, kötü söyleme.

    LEYL: Gece.

    LEYL Ü NEHÄR: Gece ve gündüz.

    LEYLE-İ AKABE: Nübüvvetin 11. yı-lında Mekke dışında Akabe deni-len yerde Medine halkından bir topluluğun Hz. Muhammed'le ko-nuşup İslâm'ı kabul ettikleri gü nün gecesi.

    LEYLE-İ HIYRE: Seçkin gece.

    LEYLE-İ Mİ'RAC: Mi'râc gecesi.

    LEYLE-İ SIYAM: Oruc gecesi.

    LEYSE KEMİSLİHİ: Kendisi gibi benzeri olmayan.

    LEZAİZ: Lezzetler.

    LEZAİZ-İ TAYYİBE: Tatlı lezzetler.

    LEZAİZ-İ BAKIYYE: Kalıcı lezzet-ler.

    LEZAİZ-İ FANİYE: Geçici lezzetler.

    LİAN: Lânetleşmek. İki kişinin bir-

    birini lânetlemesi.

    LİBAS: Elbise.

    LİAYNİHİ: Aynı ile.

    LIKA: Kavuşma.

    LİKÂULLAH: Allah'a kavuşmak.

    LİKA-İ AHİRET: Ahirete kavuşmak.

    Li EB: Baba bir kardeşler.

    LIEBEVEYN: Ana ve babaları bir olan kardeşler.

    LIÜM: Ana bir kardeşler.

    LİVAÜ'L-HAMD: Hz. Muhammed (S.A.V.)'in âhiretteki sancağı.

    YanıtlaSil
  25. LOGAT

    LIVATA Etekler arasındaki cinsi münasebet

    LIVECHILLAH Allah odina.

    LIZAM: 1 Gerekmek 2 Kıyamet

    gunu hesób, 3 Olüm LIZATIHI: Kondisi, bizzat

    LUTFI İLAHI Allah'ın insanı

    LUTF-I RUBUBİYYET. Allahin lut tu Allah'a bid ihson

    LÜBB: 1 l. öz 2. Akıl 3. İçli şe

    yin içi

    LUGAZ Manzum bilmece

    LUMEZE: Herkesi ayiploma.

    M-

    MA: Su

    MA-I MUGRIK: Boğucu su

    MAA: Berober, birlikte

    MAA-HAZA: Bununla beraber, bu-nunla birlikte

    MAA'L-GAYR: Başkası ile birlikte.

    MAAZALLAH Allah korusun, Allah saklasin

    MAA ZİYADETİN: Fazlasıyle, bol bol

    MAAD: 1. Dönüp gidilecek yer. 2.

    Ahiret 3. Dönüş, geri gidiş. 4 Dünya'dan sonraki hayat. 5. Ga-

    ye. amac, ulaşılacak yer

    MAADİN: Madenler.

    MAALİ: 1. Yüksek, derin fikirler. 2. Screfier, ululuklar.

    MAANI: Manalar, anlamlar.

    İLM-İ MAANI: Sözün maksada uy-gunluğundan bahseden ilim.

    MAASİ: Āsilikler, isyanlar, günah-lar

    MABA'D: Sonu, sonraki, sonrası.

    MABA'D-TABÍA: Fizikótesi, metafi-zik

    MA'BUD: Kendine ibadet olunan, tapılan, Allah.

    MACİN: Hileyi, hile yolunu öğreten.

    MADAM 1 Modem, cunku 2 De vom ettikce

    MADAM'EL-HAYAT: Hayatın deva mi suresince, yasadikca

    MADDE: 1 Madde 2 Maya, cev her 3 Cisim. 4. Mesele 5 So

    zün özu

    MADDE I ULA: Ilk cevher

    MADDE-I ULA-YI GAYRİ MUSAVVE.

    RE: Tasvir edilemeyen ilk madde. cevher

    MADDİYYAT tutulur şeyler Gözle görulur, elle

    MADDİYYET: Gözle gorular, elle tu tulur şey

    MADDİYYUN: Maddenin ezoli ve ebedi olduğuna inananlar, mater. yalistlor

    MA'DELET: Adalet, ädillik, Insaflı lık.

    MA'DİL: Sapılacak yer

    MADRUB: 1. Vurulmuş, dövülmuş 2. Basılmış, damgalanmış.

    MA'DUM: Yok olan, mevcut olma-yan.

    MA'DUMAT: Yok olanlar, mevcut olmayanlar.

    MADŪN: Alt, aşağı, alt derece, emir altında bulunan.

    MAFEVK: Üst, yukarı, üst derecede bulunan kimse, âmir.

    MAFEVK'EL-BEŞER: İnsanüstu.

    MAFEVK'ET-TABIA: Tabiat ustü, maddiyyatın aksi olan şeyler.

    MAFİHA: İçindekiler, o şeyin içinde olanlar.

    MA'FÜVV: 1. Suçu bağışlanmış, off-olunmuş. 2. Ayrı tutulan, istisna edilen.

    MAĞDUB MAĞZUB: Gazaba uğ-ramış, kendisine kızılmış.

    MAĞDUB-İ İLAHİ: Allah'ın gazabı-

    YanıtlaSil
  26. HAK DİNÎ KUR'AN DİLİ Fihristi ve Lügatı

    ESER NEŞRİYAT ve DAĞITIM

    İstanbul 1932

    YanıtlaSil
  27. Elif ile T birleşecek

    bütun dünyaya meydan okuyacak.

    YanıtlaSil
  28. ٢١٤

    سورة نفره (٢٦-٢٧)

    با خود او اللى طائفرنك مثالى، الكرنده در آینه بولونان انکی شخصك مثال برکه بریسی شفاف بوزینه باقار کندنی کنده کوردیگی کی حومه شیاری ده عند نك مجنده کو اوت کی آدم اسد، عند تك رنگی بوزینه باقار برشی آقلاها ماز

    خلاصه ) المله منعن افعاله كلامه، تمثلاتنه اسلولارنى، عنایت و ربوبیتی ملاحظه ان إلى الهك ما نبندن با محمق لازمدر بودله با قیه ده، انجم نور العائله اولور بو اعتبار له و هم اوله بیا، آنجه اور ومجك أغنك قیمت و قوتنده اولور.

    اگر مکانات جهتند به جزری فکریاله متری نظریه با قارس، ضعیف بو و هم به اونان نظرنده واین کی اولور . جودی طاغنی کوزن رویتند منع لیدن سینگاه قنادی کی ضعیف و کوچک ب وهم حقیقتی اونك كو زينك لورمه سندن سترايدر.

    (وَأَمَّا الَّذِينَ كَفَرُوا الخمره. بو جمله نه او لكى جمله ایله جهت ارتباطنہ کا نجہ: تمثیلات قرآنی ده کی حکمتی فهم ايمان ايجون الله جا بند نه نور ایمانام با محم لازم اولدیفنه او لکی جمله ایله اشارت ايديال مشد . بو جماله ده ایسه مذکور تمثیلاتده کی حکمتها عدم ضمنی انتاج ايدن و عین زمانده اوهام و بهانه لی یووه منه کیدن پول کو ستر یا مشدر شویله که هر کیم آلجام نفس طرفندن هر شیبی قراطلقهای کوستر به کفر ظلمتي له تمثیلات قرآنیه یه با قارس، شبه سزا و تمثيلاتك حكمتنی آغلا يا مان، اوهام قابيلير. قلبنده کی مرض بیومگه باشلار. هر و هم اونك نظر نده بر دیو) کسی اید. طریقه حتی غائب اید.. ترد داره معروض قالي موكره استفهام، یعنی صورحب سوال اینجاگه باشلار. ایچندن چیقا ماز. ان نهایت این

    انهاره طاياني انهارك ايجنده قالير.

    قرآن کریم، اختصار و کنایه طریقبیله او زارك انظاری تضمن ایدن استفها الرينه ( مَاذَا أَرَادَ الله بهذا مثلاً ) جمله سیاه اشارت ایتمشدر و بو اشارت ایچوندر کی اولکی جمله ده مذکور اولان ( يعلمون ) به مطابقت ايجون بوراده (لا يعلمون ) نك ذكرى لازمكه ( ماذا أراد الله ) الخزه دينا لمشدر .

    ( يضل به كثيرا و يهدي به كثيراً) بو جمله ، او لارك تمثيلاتك سبيني و عله غائيه منی آنلا معه اوزره

    YanıtlaSil
  29. عَدَمٍ فَهِمْ

    Adem-i fehim: Anlamama

    جِهَتِ ارتباط

    Cihet-i irtibat: Bağlantı, alaka yönü

    آنهام

    Evham: Kuruntular

    خلاصه

    Hulsa Öz

    اختصار

    İhtisar: Kısa tutma

    عِلَّهُ غَائِهِ

    İlle-i gaiye: Asıl gaye

    عنايت

    İnayet: Yardım

    انتاج

    İntac: Netice verme

    استفهام

    İstiham: Suâl, soru

    كلام

    Kelam: Söz

    عناية

    Kinaye: Dolaylı anlatma

    مرض

    Maraz: Hastalık

    منع

    Men : Yasaklama

    مذكور

    Mezkûr: Bahsi geçen

    مُطَابَقَتْ

    Mutabakat: Uygunluk

    مُلاحظة

    Mülahaza: İyice düşünme

    نَظَرْ

    Nazar: Bakış

    ربوبیت

    Rububiyet: Terbiye edicilik

    رؤيت

    Rü'yet: Görme

    ستر

    Setr: Örtme

    صنع

    Sun: San'atla yapma

    طريق حق

    Tariki hak: Hak yolu

    تصفن

    Tazammun: İçine alma

    تَمْثِيلَاتِ قُرْآنِيَه

    Temsilat-1 Kur'âniye: Kur'ân'a ait misal getirmeler

    ظلمت

    Zulmet: Karanlık

    YanıtlaSil
  30. 26-27

    Yahud o iki taifenin misali, ellerinde birer ayna bulunan iki şahsın misaline benzer ki, birisi, aynanın şeffaf yüzüne bakar. Kendisini içinde gördüğü

    gibi, çok şeyleri de aynanın içinde görebilir. Öteki adam ise, aynanın renkli yüzüne bakar. Bir şey anlayamaz.

    Hulasa: Allah'ın sun'una, ef'aline, kelâmına, temsilatıma, üslûblarına, inâyet ve rubûbiyeti mülahaza etmekle beraber, Allah'ın canibinden bakmak lazımdır. Böyle bakış da, ancak nûr-u îmânla olur. Bu i'tibârla vehimler

    olsa bile, ancak örümcek ağının kıymet ve kuvvetinde olur.

    Eğer mümkinât cihetinden cüz'î fikriyle müşteri nazarıyla bakarsa, zayıf bir vehim bile onun nazarında dağ gibi olur. Cudi Dağı'nı gözün rü'yetinden men' eden sineğin kanadı gibi, zayıf ve küçük bir vehim de hakikati onun gözünün görmesinden setreder.

    وَأَمَّا الَّذِينَ كَفَرُوا -ila ahirihî-. Bu cümlenin evvelki cümle ile

    cihet-i irtibatına gelince: Temsîlât-ı Kur'âniyedeki hikmeti fehmetmek için, Allah cânibinden nûr-u îmânla bakma lâzım olduğuna evvelki cümle ile işaret edilmiştir. Bu cümled ise, mezkûr temsîlâttaki hikmetin adem-i fehmini intac eden ve aynı zamanda evhâm ve bahaneler yuvasına giden yol gösterilmiştir. Şöyle ki: Her kim, alçak nefis tarafından her şeyi karanlıklı gösteren küfür zulmetiyle temsîlât-ı Kur'âniyeye bakarsa, şübhesiz o

    temsîlâtın hikmetini anlayamaz, evhâma kapılır. Kalbindeki maraz büyümeye başlar. Her vehim onun nazarında bir dev kesilir. Tarîk-i hakkı kaybeder. Tereddüdlere ma'růz kalır. Sonra istifhâma, yani sorup suâl etmeye başlar. İçinden çıkamaz. En nihâyet iş inkâra dayanır. İnkârın içinde kalır.

    Kur'ân-ı Kerîm, ihtisâr ve kinâye tarîkiyle onların inkârı tazammun eden istifhamlarına ماذا أزرار الله بهذا مقام cümlesiyle işaret etmiştir. Ve bu işaret içindir ki, evvelki cümlede mezkûr olan يَعْلَمُونَ ye mutabakat için,

    burada لا يَعْلَمُونَ 'nin zikri lâzımken مارا آراد الله ila ahirihî- denilmiştir.

    Bu cümle, onlar يُضِلُّ بِهِ كَثِيرًا وَ يَهْدِي بِهِ كَثِيرًا temsîlâtın sebebini ve ille-i gāiyesini anlamak üzere

    YanıtlaSil
  31. Güzel Bakmak Sevaptır

    Kâinattaki güzelliklere tefekkür amacıyla bakmanın hayırlı bir iş olduğunu anlatmak için "güzel bakmak sevaptır" deriz. Genellikle bu sözü her baktığı şeyde kusur arayan ve etrafına ibret nazarıyla bakmayan insanları iyi düşünmeye davet etmek için söyleriz. Ayrıca ay, güneş, yıldız gibi cisimleri seyredip de "Allah, tüm bunları boş yere yaratmadı." diye düşünen insan-ların güzel hâlini övmek için de kullanırız.

    Evet, "Güzel bakmak sevaptır."

    Hele birilerinin baktığında midesini bulandıran ölü bir oğlağa bile, "Bakınız, ne de güzel dişleri var." diyebilmek, gü-zel bakışın da ötesinde bir şeydir. İşte bakışı böylesine derin olan bir insanın yanında, siz de tefekkür deryasına dalarsınız ama bakışı sığ olan birinin yanındayken içinizin daraldığını ve dünyaya sığmadığınızı hissedersiniz.

    Genel kanaate göre güzel bakabilmek için güzel düşün-mek gerekir. “Düşüncelerimizin en iyi aynası ise yaşamlarımı-zın akışıdır."15 Herkes yaşamının akışına bakarak hangi yöne

    15 Montaigne, Denemeler, Türkiye İş Bankası Yayınları, İst. 2010, s.258

    -32-

    YanıtlaSil
  32. doğru gittiğini görecektir. Kimi yönünü karamsarlığın tarafı-na çevirdiğinden, güvensizlik ve huzursuzluğun tesiri altında kalır. Kimi de yönünü iyimserliğe çevirdiğinden, güven ve huzurun o tatlı esintisini duyar.

    Hepimiz tekrarı olamayan kısa bir yolda yürüyoruz. Hâl böyleyken; nasıl biri olarak hatırlanmak isterdiniz? Her hâlde hiçbiriniz asık suratlı bir yolcu gibi hatırlanmak istemezdiniz değil mi?

    Biz de sizin gibi düşünüyoruz ve bahadır bir insan olarak hatırlanmak istiyoruz.

    "Altın yerden çıkar, bahadır halktan çıkar." diye bir söz var. Bu sözden hareketle şöyle diyebiliriz; halkın içindeyken veya yalnız başınayken iyi düşünmekle atacağımız her adımı birer sevaba dönüştürebiliriz.

    "Hüsn-i zan, yani iyi düşünmek 'hüsn-i adep'den ileri ge-lir..." Ayrıca "... Kişinin iyi bir Müslüman olduğunu gösterir. "16

    Son yıllarda bazı bilim adamlarınca yapılan araştırmalarda, iyi düşünen insanların güzel baktıkları ve etraflarına da iyi enerji verdikleri gözlemlenmiştir. Kötü düşünen ve kötü bakan kimselere gelince, bunlar da içlerindeki kötülüğü etraflarına yaymakla meşguldür. Oysa dünyada işlenen kötülüklerin had-di hesabı yoktur. Bazı insanlar renginden, bazıları da dininden ya da ırkından dolayı olmadık işkencelere maruz kalmaktadır. İyi düşünen ve güzel bakan bir insanın dünyasında ise bun-ların yeri yoktur.

    Peki, ne vardır?

    Sevgi vardır, kardeşlik vardır, dostluk vardır, dahası gönül-den gönle akmak vardır.

    Gönülleriniz huzurlu, bakış açınız güzel ve umutlu olsun.

    16 H. İslam III Hüsn-i Zan Ve Su-i Zan/Zannın Çoğu Günahtır S: 476

    -33-

    YanıtlaSil
  33. HAFIZ LAFZIN HAMILI MANANIN AMILI

    شرية اللويه

    التا النبى زيادة فى الكفر يحل به الدين كفَرُوا يُحلوله عاما ويُحرمونة عاما التواط عدة ما حَرَّمَ اللهُ فَيُحِلُّوا مَا حَرَّمَ الله ابن المَه شوء أعمالهم والله لا يَهْدِى القوم الكافرين .

    يا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا مَا لَكُمْ إِذا قبل لمن انْفِرُوا في سبيل الله الا قَلْتُم إلى الأرض أرضية بالحيوة الدُّنْيَا مِنَ الْآخِرَةِ فَمَا مَتَاعُ الحيوة الدنيا في الأخرة إلا قليل • إِلَّا تَنْفِرُوا يُعَذِّبْكُمْ عَذَابًا أَلِيمًا وَيَسْتَبْدِلْ قَوْمًا غَيْرَكُمْ وَلَا تَضُرُّوهُ شَيْئًا وَالله عَلى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ إِلَّا تَنْصُرُوهُ فَقَدْ نصره الله إِذْ أَخْرَجَهُ الَّذِينَ كَفَرُوا ثَانِيَ اثْنَيْنِ إذْ هُمَا فِي الْغَارِ إِذْ يَقُولُ لِصَاحِبِهِ لَا تَحْزَنْ إِنَّ الله معنا فانزل الله سَكِينَتَهُ عَلَيْهِ وَأَيَّدَهُ بِجُنُودٍ لَمْ تَرَوْهَا وَجَعَلَ كَلِمَةَ الَّذِينَ كَفَرُوا السُّفْلَى وكلمة الله هِيَ الْعُلْيَا وَاللَّهُ عَزِيزٌ حَكِيمُ .

    يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا مَا لَكُمْ إِذَا قِيلَ لَكُمُ انْفِرُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ انَّا قَلْتُمْ إِلَى الْأَرْضِ أَرَضِيتُمْ بِالْحَيُوةِ الدُّنْيَا مِنَ الْآخِرَةِ فَمَا مَتَاعُ الْحَيُوةِ الدُّنْيَا فِي الْآخِرَةِ إِلَّا قَلِيلٌ

    " Ey iman edenler! Size ne oldu ki, "Allah yolunda seferber olun" denilince yerinize çakılıp kaldınız; yoksa ahiretten vazgeçip de dünya hayatıyla yetinmeye razı mı oldunuz? Halbuki dünya hayatının sağladığı fayda ahiretinkine göre pek azdır.99 (Tevbe, 9/38)

    الجرود

    Mushaf sayfa no: 192

    Hafızlık sayfa no: 10. cüz/9. sayfa

    MÜSLÜMAN'A GEVŞEKLİK YARAŞMAZ!

    BİLGİ:

    Bu ve devamındaki ayetlerin konusu, Bizans'ın Medine'yi istila edeceği haberleri üzerine Hz. Peygamber'in hazırlık yaptığı Tebük Seferi'dir. Bu seferin hazırlık aşamasında, münafıklar halk arasında olumsuz propaganda yaparak hazırlıkları baltalamaya çalışıyorlardı. Ayette sıcaklık, kuraklık ve kıtlık gibi zor şartlardan ve bu tür propagandalardan etkilenerek başlangıçta yavaş davranan imanı zayıf Müslümanlara bir uyarıda bulunulmuştur. İlahi uyarı üzerine Müslümanlar, bu tür bozgunculuklara aldırmadan Hz. Peygamber'in çağrısına içtenlikle uymuşlar ve İslam ordusuna büyük bir destek sağlamışlardır.

    MESAJ:

    Iman mücadelesinde gevşek davranmamalı, üzerimize düşeni eksiksiz yapmalıyız.

    KELİME DAĞARCIĞI:

    Sebilillah: Allah yolu.

    Meta': Mal, fayda.

    Kalil: Az.

    192

    YanıtlaSil
  34. HAFIZ LAFZIN HAMILI MAKANIN AMILI

    لا يَسْتَأْذِنُكَ الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الأخر أَنْ يُجَاهِدُوا بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنْفُسِهِمْ وَاللَّهُ عَلِيمٌ بِالْمُتَّقِينَ

    "Allah'a ve ahiret gününe iman edenler, kendilerini mallarıyla ve canlarıyla cihad etmekten muaf tutman için senden izin istemezler. Allah, (buyruğuna karşı gelmekten sakınan) takva sahiplerini çok iyi bilir

    (Tenbe, 9/44)

    كن عرض قريبة ونظرا لامية الالنقود والسين ة عليهم الملة وسيخلقون بالله لو الناطق ور نصف الليكون المتهم والله يعلم الهم ابن خالها والعلم الكاديين . لا ينتابك لين لا يؤمنون بالله واليوم الأجر واركات لقولهم ة والسجل كرة الله البقالهم فاتحهم وقيل التوا مع القاصرين أَو خَرَجُوا فيكم ما زالوكُمْ لاعمال والاموا بلالحكم بتقولكم البانة يكم متاعون لهم والله عليم بالطالبين .

    SAMİMİ MÜMİNLER, DİNİ GEREKLİLİKLER KARŞISINDA MAZERET ÜRETMEZLER

    Ayette münafıkların, Tebük Seferi öncesinde sergiledikleri bazı entrikalar konu edilmektedir. Onlardan, söz konusu sefere katılmamak için çeşitli mazeretler ileri sürerek izin isteyenlerin gerçek yüzleri ortaya konulmaktadır. Böylesi tavırlarıyla cihaddan muaf tutulmalarını isteyenlerin, aslında Allah'a ve ahiret gününe inanmadıklarına işaret edilmektedir. Ayrıca kendilerini mümin olarak gösteren bu ikiyüzlü insanlarla birlikte yaşayan Müslümanlar, onlara karş dikkatli olma hususunda uyarılmaktadırlar

    MESAJ

    1. Allah'ın emri ve rızası söz konusu olduğunda, bize düşen itaat etmektit mazeret üretmek değildir.

    2. Allah yolunda cihad, imanımızın gereğidir.

    KELİME DAĞARCICI

    Istizán: İzin istemek

    Allm Çok İyi bilen.

    133

    YanıtlaSil
  35. TARIHTE BUGUN

    - 1826 - Yeniçeri Ocağı'nın yerine Eşkinci Askerî Teşkilatı'nın kurulmasına başlandı.

    1830 - Fransa'nın Cezayir'i işgali.

    HAZİRAN

    12

    PERŞEMBE

    BIR AYET

    Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk edin ki takvaya erişesiniz.

    (Bakara: 21)

    16 1446 ZİLHİCCE

    RUMI: 30 MAYIS 1441 HIZIR: 38

    BİR HADİS İlim ibadetten üstündür. Dinin temel direği takvadır.

    (C. Sağîr, No: 2755)

    Allah'ın hesabına kâinata bakan adam her ne müşahede ederse ilimdir. Eğer gafletle esbab hesabına bakarsa, ilim zannettiği şey de cehil olur. Mesnevî-i Nuriye

    YanıtlaSil
  36. 2026 BEDİÜZZAMAN TAKVİMI

    TARİHTE BUGÜN

    - 1236-Alaaddin Keykubat'ın vefatı.

    1952 - Bediüzzaman Said Nursî Afyon Mahkemesi duruşmasına katıldı.

    KURBAN BAYRAMI

    4. GÜN

    MAYIS

    30

    CUMARTESİ

    131447 ZİLHİCCE

    RUMI: 17 MAYIS 1442 HIZIR: 25

    BİR AYET

    Şüphesiz ki Allah, âdil davrananları sever.

    Hucurat Suresi: 9

    BİR HADİS

    Fitnelerden sakının! Dille ona karışmak kılıçla karışmak gibidir.

    Eğer vermek istemeseydi, istemek vermezdi.

    Imsak Güne

    Öğle

    Mektubat

    İkindi Alecam Yates

    YanıtlaSil
  37. (urse) aipatuqy D

    TARİHTE BUGÜN

    - 1711-Şair Nabi'nin vefatı.

    - 1935-Türkiye'de ilk kez Pazar günü resmî tatil uygulamasına başlandı.

    1941 - Türk Ceza

    Kanunu'nda yapılan değişiklikle, Arapça ezan ve kamet okuyanlara ceza öngörüldü.

    1961 - Yurtdışında öğrenim görmek serbest bırakıldı.

    HİCRÎ: 3 ZİLKA'DE 1443 - RUMI: 20 MAYIS 1438

    2

    PERŞEMBE

    THURSDAY

    HAZİRAN

    JUNE

    C

    Sözler

    داية

    BİR AYET

    De ki: "Ona hiç kimseyi (ve hiçbir şeyi) ortak koşmuyorum."

    Cin Suresi: 20

    BİR HADİS

    Aşırı mal sevgisi âlimlerin kalbinden hikmeti alıp götürür.

    Ey vesveseli arkadaş! Gel, bu azîm sarayın nakışlarına dikkat et ve bütün bu şehrin zînetlerine bak ve bütün bu memleketin tanzîmâtını gör ve bütün bu âlemin sanatlarını tefekkür et.

    HIZIR: 28 - GÜN: 153 KALAN: 212 - GÜN UZA.: 2 DK

    YanıtlaSil
  38. 232

    İSLAM TARİHİ MEDİNE DEVRİ X

    Gadir-i Humm'un, Cuhfe'ye uzaklığı iki (126) veya üç mildir (127). Peygamberimizin Mescidi de, üç mil uzaklıktadır.

    Mescid, yolun solunda ve suyun hizasında, Gadir-i Humm ile su arasında bulunmaktadır (128).

    Humm, oradaki meşeliğin ismidir. Orada, bir de, göl bulunmakta-dır ki, suyu, zehirli olduğu için, doğan çocuklar, oradan başka bir yere göçmezlerse, erginlik çağına kadar sağ kalamazlar (129).

    Peygamberimizin Ezrak Vadisile Herşå Tepesindeki Müşâhedeleri:

    Peygamberimiz, Ezrak vadisine uğradığı zaman «Bu, hangi vadi-dir?» diye sordu.

    «Ezrak vadisidir.» dediler.

    Peygamberimiz «Musa'yı, şehadet parmaklarını kulaklarına koyup yüksek sesle Allah'a Telbiye ederek bu vadiden geçişini görür gibiyim-dir!» buyurdu.

    Daha sonra, bir tepeye gelip kavuştukları zaman «Bu, hangi tepe dir? diye sordu.

    «Herşå veya Left tepesidir!» dediler.

    Peygamberimiz Yünüs'ü, yuları hurma lifinden olan kırmızı bir devenin üzerinde, sırtında yünden bir aba bulunduğu halde, buradan Telbiye ederek geçtiğini görür gibiyimdir!» buyurdu (130).

    Herşa, Mekke'ye giderken, Şam yolu ile Medine yolunun kavuşa-ğında bir tepedir (131).

    Peygamberimiz Kudeyd'de:

    Peygamberimiz, cumartesi günü Kudeyd'e vardı (132) Kudeyd, Mekke yakınında bir yerin ismidir.

    Tübba', Medine halkı ile çarpıştıktan sonra dönerken Kudeyd'de konaklamış, yel esmeğe başlayınca, adamlarına, çadırları yükselttirmiş ve bundan dolayı orası Kudeyd diye anılmıştır (133).

    harçla taştan yapılmış bir Mescid,

    Kudeyd'den üç mil önce, yolun sağında, yüksekçe bir yerde, kireç

    (126) Yakut-Mucemülbüldan c. 2, s. 111 (127) Firuzabadi-Kamûsülmuhit c. 4, s. 110

    (129) Firuzábadi-Kamûsülmuhit c. 4, s. 110

    (128) Semhudi-Vefaülvefa c. 3, s. 1018

    (130) İbn-i Mace-Sünen c. 2, s. 965 (131) Yakut-Mucemülbüldan c. 5, s. 398

    (133) Yakut-Mucemülbüldan c. 4, s. 313

    (132) Vakıdi-Megazi c. 3, s. 1096

    YanıtlaSil
  39. PEYGAMBERİMİZİN VEDA HACCI

    233 ve yine, o kadar uzaklıkta, Mekke'den Medine'ye hicret edip gelir-ken Peygamberimize sütsüz koyundan süt ikram etmiş bulunan Ümmü Mabed'ül'Huzáiye'nin çadırının yeri ile cahiliye devrinde tapılan Menat putunun yeri de, bulunmaktadır.

    Kudeyd'de pek çok kuyular, Kudeyd'e üç mil uzaklıktaki Harre'nin yanındaki Huleys yokuşunda da, Peygamberimize aid bir Mescid bu-

    Junmaktadır (134).

    Huleys, Medine ile Mekke arasında bir kaledir (135).

    Huleys'in, Kudeyd'e uzaklığı sekiz milden biraz fazladır (136). Huleys, bol ve tatlı sulu bir kaynak olup üzerinde pek çok hurma

    ağaçları, su havuzları, su kanalları ve Peygamberimize aid Mescid bu-

    lunmaktadır (137).

    Peygamberimiz Müşellel'de:

    Peygamberimiz, Kudeyd'den ayrıldıktan sonra Müşellel Mescidin-de durup namaz kıldı (138).

    Müşellel, deniz tarafından Kudeyd'e inilen bir dağdır (139). Peygamberimiz, Müşellelden sonra Lefet'in dibindeki Mescidde na-maz kıldı (140).

    Lefet, Mekke ile Medine arasında, Herşâ tepesine yakın bir vadi-dir (141).

    Peygamberimiz Usfan'da:

    Peygamberimiz, Pazar günü Usfan'a vardı (142).

    Ey Ebû Bekir! Bu, hangi vadidir?» diye sordu.

    Hz. Ebû Bekir «Usfan vadisidir." dedi.

    Peygamberimiz «Hud ve Salih Peygamber, bellerine aba tutunmuş,

    belden yukarılarını alacalı kumaşla bürümüş, genç, kırmızı ve yularla-nhurma lifinden iki dişi deve üzerinde oldukları halde Beyt-i Atik'ı ta-

    vaf ve ziyaret için buradan Telbiye ederek geçmişlerdi!» buyurdu (143). Usfan, Mekke ile Medine arasında büyük bir kariye olup (144)

    Mekke'ye uzaklığı iki merhale veya otuz altı mildir.

    (135) Yakut-Mucemülbüldan c. 2, s. 387

    (134) Semhudl-Vefaülvefa c. 3, s. 1018-1019

    (136) Semhudl-Vefaülvefa c. 3, a. 1018-1019

    (137) Semhudl-Vefaülvefa c. 3, 8. 1019

    (138) Vakıdî-Megazi c. 3, 8, 1096

    (139) Yakut-Mucemülbüldan c. 5, s. 136

    (140) Vakıdl-Megazi c. 3, s. 1096 (141) Yakut-Mucemülbüldan c. 5, s. 20

    (142) Vakıdi-Megazi c. 3, s. 1097 (143

    ) Ahrred b. Hanbel-Milsned c. 1, 3. 232,

    İbn-i Kayyım-Zadülmaad c. 3, s. 239

    Heyseml-Mecmauzzovald c. 3, s. 330,

    (144) Semhudi-Vefaülvefa c. 4, s. 1266

    YanıtlaSil
  40. Sekizinci Kısım

    KIYAMET ALAMETLERİ VE NİŞANELERİ (1)

    Kıyametin kopacağı zaman ise, onu Allah'tan başka hiçbir kim-se bilmez. Yalnız ve yalnız Allah bilir.

    İmam Müslim'in rivayet ettiği Cebrail hadisinde Allah'ın Resu-Jū (s.a.v.):

    827 Kıyametin ne zaman kopacağından, sorulan zat (yani Peygamberimiz kendisi) sorandan daha iyi bilmiyor, diye cevap ver-miştir (Sahih-i Müslim, M. Fuat Abdülbaki tertibi, c. 1/37, H. No. 8). Kur'an-ı Kerim'de de (Allah Taala):

    Habibim, sana kıyametten, ne zaman kopacak? diye soruyor-lar. Onun ilmi ancak Rabbimin nezdindedir. Onu tam vaktinde an-cak Rabbim tecelli ettirecektir. Kıyametin kopması öyle muazzam bir hadise ki, o göklere de yere de ağır gelmiştir. Kıyamet size ha-bersiz ve ansızın gelecektir diye cevap ver, buyurmuştur (el-A'raf: 187).

    828 İmam Şa'bi'nin şöyle rivayet ettiği rivayet edilmiştir:

    Cebrail (a.s.) ile Hazreti İsa aleyhisselâm karşılaştı da Haz-reti İsa Cebrail'e:

    Kıyametin kopma saati ne zamandır? diye sormuş. Cebrail de kanatlarını kırıp dağıtarak:

    (1) Kıyamet alåmetlerinin bazıları şöyledir:

    Ebu Nuaym'ın Huzeyfe'den (r.a.) rivayet ettiği hadis-i şerifte Resült Ekrem (sa.v.) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

    Yetmiş iki haslet (yani huy ve sıfat) kıyamet saatinin yaklaştığına alamet-lerindendir. (Şöyle ki:)

    1- Insanların namazlarını öldürdüklerini,

    2- Emanetleri zayi ettiklerini,

    3- Faiz parası yediklerini,

    4- Yalan söylemeyi helal saydıklarını,

    5- Kan akıtmayı (yani adam öldürmeyi) önemsiz bir şey saydıklarını,

    6 Koca koca binalar yükselttiklerini,

    7

    Dünya malı karşılığında dini sattıklarını,

    8- Hısım ve akrabalık münasebetlerinin kesildiğini gördügünüz zaman (yl-

    ne o zamanda),

    0 Verilen hüküm zayıf (ve geçersiz) olacak,

    10 Yalancının sözü tasdik edilecek,

    11 Halis ipekten (erkekler için) elbise yapılacak,

    12 Zulüm ve haksızlıklar ortaya çıkacak,

    13 (Karı koca arasında) boşanmalar çoğalacak,

    F. 29

    YanıtlaSil
  41. 450

    ÖLÜM - KIYAMET - AHIRET

    Kıyametin kopacağı zamandan sorulan zat, (onu) sorandan daha iyi bilir, değildir. Kıyamet göklere de (yani meleklere) yeryü. zündeki (insan ve cin)lere de (onun heybetini bilmeleri ve onu gör-neleri) ağır gelmiştir. O size muhakkak ansızın ve habersiz gelecek-

    tir, diye cevap vermiştir. 829 Hafız Ebu Nuaym'ın Hazreti Huzeyfe'den (r.a.) rivayet et-tugi hadis-i şerifte Resül-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz:

    Kıyametin kopması için birtakım alametler vardır, buyurdu. Oradakilerden biri tarafından:

    Ya Resulallah onun (yani kıyametin) alametleri nelerdir? di-ye soruldu. Resül-i Ekrem de:

    a) Mescitlerin içinde fısk u fücur ehlinin seslerinin yükselmesi,

    b) Dinen yasak olan şeyleri işleyenlerin, dinin emrettik erini ye-rine getiren samimi mü'minler üzerine galip olup onlara tahakküm etmeleridir, buyurdu. Bunun üzerine bir köylü Arabı:

    14 Füc'eten yani ansızın ölümler çoğalacah,

    15- Haın kişilere güvenilecek ve emin gözü ile bakılacak,

    16- Emin kişiler de hain adam kabul edilecek,

    17 Yalancı ve sahtekarlar (iddialarında və davalarında) tasdik edilecek,

    18 Doğru ve sadık kişiler da yalancı sayılacak,

    19 (Insanların birbirlerine) iftira atmaları çoğalacak,

    20 Yagan yagmurlar, sıcak ve afet olacak.

    Çocuklar hırçın ve öfkeli olacak, 21

    Dent ve ahlaksız (yani asla işe yaramayan) kişiler çok olacak, 22

    Comert ve ikram sahipleri azalacak da azalacak, 23

    Devlet başkanları ve amirler, facir kişiler, 24

    25 Vezir ve vekiller, yalancı kişiler,

    26 Emin ve güvenilen kişiler de hain kişiler,

    27 Kendi kabilesinin hallerini öğrenmeye ve onların istek ve arzularını yerine getirmeye ve ilgili makamlara ulaştırmaya tayin edilen kişiler za'imagi ler olacak,

    28 Kur'an okuyan hafızlar (alenen günah işlemekten çekinmeyen) fåssk kişiler olacak,

    29 (O zamanın halkı) koyun derilerinden elbise giyecekler ki onların kalp-leri leşten daha kokmuş ve sabırdan daha acı olacak,

    30 Allah Taalà o devrin halkını öyle bir fitne ile kaplayacak ki zalim Ya-hudilerin (vaktiyle) bocalayıp durdukları gibi onlar da fitnelerin içinde boca-layıp duracaklar,

    Sarı (yani altın) para ortaya çıkacak, 31

    Gümüş paralar da arzu edilecek, 32

    33 Günah ve hatalar çoğalacak,

    34- Devlet reisleri ganimèt malına ve hazineye ihanet edecek,

    35- Mushaf-i şerifler süslenecek,

    3G Camiler şekillenecek (ve tezyin edilecek),

    37 Minberler uzatılacak (herhalde minareler olsa gerek),

    38 Kalpler harap olacak,

    30 Şarap (ve benzeri içkiler alenen) içilecek.

    40 (Allah'ın tayin ettiği cezaları) iptal edilecek,

    YanıtlaSil
  42. KIYAMET ALAMETLERI --

    451

    Ey Allah'ın Resûlü (eğer ben o zamana yetişirsem) bana ne yapmamı emrediyorsun? diye sordu. Allah'ım Resülü des

    Dinen hoş görmediklerini bırak, yine dinen iyi ve güzel gör düklerini al ve evinin örtüsü ol -yani hayvanın sırtından çulu ay-rılmadığı gibi sen de evinin içine kapanıp oturmaya bak, buyurdu.

    Alimler derler ki:

    Kıyametin üzerine alametlerinin öne geçirilmesindeki hikmet, daha evvelden iman etmemiş olanların (o günkü) imanlarının hiç-bir kimseye asla fayda vermeyeceği gün gelmezden önce ve (cennet) saadetleri ile aralarına (imansızlık) perdesi girmezden önce insan-ların gaflet uykusundan uyanmaları, kendileri için tevbe ve istiğfar etmelerine, kötülüklerden geri dönmelerine ve (kul) haklarını sahip-lerine iade etmeleri ile ihtiyatlı davranıp tedbirli ve hazırlıklı ol-olmalarına teşvik ve tenbihtir.

    İmam Kurtubi (r.a.) der ki:

    İnsanlar için lâzım olan kıyamet alåmetleri ortaya çıkmazdan ön-ce hazırlanmış vaziyette olması muhakkak olan kıyametin kopması sırasında hazırlıklı, tedbirli olmalarıdır. Çünkü yüce Allah o alåmet-leri dünyanın (yaşama) müddetinin sonu geldiğine dair nişanlar yaratmıştır.

    41 Cariye (ve kadınlar kendi idarecilerini doğuracak (ve çocukların ta-hakkümü altına girecek),

    42 Yalınayak ve çıplak, fakir kişilerin devlet başkanları oldukları görülecek,

    43 Kadınlar da çalışarak kocasının ticaret işlerine katılacak,

    44 Erkekler kendilerini kadınlara,

    45 Kadınlar da kendilerini erkeklere benzetecekler,

    46 Allah'a (çok çok) yemin edilecek,

    47 Kişiler kendisinden şahitlik etmesi istenmediği halde kendi kendine sa-

    hitlik edecek,

    (Ancak) bilinen ve tanınan kişilere selám verilecek, 48

    Din için değil. de (sırf dünyalık için) ilim tahsil edilecek, 49

    Ahiret ameli ile dünyalık taleb edilecek, 50

    Ganimet malı (ve devlet hazinesi zengin ve mevki sahibi olan) bir 51

    zümreye tahsis edilecek,

    Emanet ganimet malı gibi olacak, 52

    53 Zekát (ödenmesi lazım gelen adi) bir borç kabul edilecek,

    54- Bir milletin reisi, onların en adisi ve en aşağısı olacak,

    55 Kişi babasına ási gelecek,

    56 Annesine eziyet edecek,

    57 Arkadaşına ise iyi davranacak,

    58 (Şeriate aykırı olsa bile) Kişi karısına itaat edecek,

    59 Camilerin içinde fasık kişilerin (alışveriş veya düşmanlık gibi husus-.

    larda) sesleri yükselecek.

    Birtakım şarkıcı kızlar yetiştirilecek, 60

    (Radyo ve televizyon gibi) çeşitli çulçı aletleri zuhur edecek, 81

    62 Yol ve caddelerde alenen içkiler içilecek,

    65 Zulüm ve haksızlıklarla iftihar edilecek,

    64 (Hakimler tarafından) hakh hükm satılacak,

    YanıtlaSil
  43. KIYAMET ALAMETLERI

    451 Ey Allah'ın Resülü (eğer ben o zamana yetişirsem) bana ne yapmamı emrediyorsun? diye sordu. Allah'm Resulü de Dinen hoş görmediklerini bırak, yine dinen lyl ve güzel gör düklerini al ve evinin örtüsü ol -yani hayvanın sırtından çulu ay-rılmadığı gibi sen de evinin içine kapanıp oturmaya bak-, buyurdu.

    Alimler derler ki:

    Kıyametin üzerine alametlerinin öne geçirilmesindeki hikmet, daha evvelden iman etmemiş olanların (o günkü) imanlarının hiç-bir kimseye asla fayda vermeyeceği gün gelmezden önce ve (cennet) saadetleri ile aralarına (imansızlık) perdesi girmezden önce insan-Jarın gaflet uykusundan uyanmaları, kendileri için tevbe ve istiğfar etmelerine, kötülüklerden geri dönmelerine ve (kul) haklarını sahip-lerine iade etmeleri ile ihtiyatlı davranıp tedbirli ve hazırlıklı ol-

    olmalarına teşvik ve tenbihtir. İmam Kurtubi (r.a.) der ki:

    İnsanlar için lazım olan kıyamet alåmetleri ortaya çıkmazdan ön-ce hazırlanmış vaziyette olması muhakkak olan kıyametin kopması sırasında hazırlıklı, tedbirli olmalarıdır. Çünkü yüce Allah o alámet-leri dünyanın (yaşama) müddetinin sonu geldiğine dair nişanlar yaratmıştır.

    41- Cariye (ve kadın)lar kendi idarecilerini doğuracak (ve çocukların ta-hakkümü altına girecek),

    42 Yalınayak ve çıplak, fakir kişilerin devlet başkanları oldukları görülecek,

    43

    Kadınlar da çalışarak kocasının ticaret işlerine katılacak,

    44 Erkekler kendilerini kadınlara,

    45 Kadınlar da kendilerini erkeklere benzetecekler,

    46 Allah'a (çok çok) yemin edilecek,

    47 Kişiler kendisinden şahitlik etmesi istenmediği halde kendi kendine sa-

    hitlik edecek,

    48 (Ancak) bilinen ve tanınan kişilere selam verilecek,

    49 Din için değil. de (sırf dünyalık için) ilim tahsil edilecek,

    50 Ahiret ameli ile dünyalık taleb edilecek,

    51 Ganimet malı (ve devlet hazinesi zengin ve mevki sahibi olan) bir

    zümreye tahsis edilecek,

    52 Emanet ganimet malı gibi olacak,

    53 Zekát (ödenmesi lazım gelen adi) bir borç kabul edilecek,

    54 Bir milletin reisi, onların en adisi ve en uşağısı olacak,

    55 Kişi babasına ási gelecek,

    56 Annesine eziyet edecek,

    57 Arkadaşına ise iyi davranacak,

    58 (Şeriate aykırı olsa bile) Kişi karısına itaat edecek,

    59 Camilerin içinde fasık kişilerin (alışveriş veya düşmanlık gibi husus--

    larda) sesleri yükselecek.

    GG Birtakım şarkıcı kızlar yetiştirilecek,

    61 (Radyo ve televizyon gibi) çeşitli çalgı aletleri zuhur edecek,

    62 Yol ve caddelerde alenen içkiler içilecek,

    63 Zulüm ve haksızlıklarla iltihar edilecek.

    64 (Hakimler tarafından) hakh hükm satılacak,

    YanıtlaSil
  44. 453

    ÖLÜM KIYAMET-AHİRET

    İşte bu alametlerden bir kısmı şunlardır:

    1 Deccal'ın çıkması,

    2 Hazreti İsa'nın semadan inip Deccal'ı öldürmesi,

    3 Ye'cüc, Me'cüc (denilen şerir zümrenin) çıkması,

    4 Yerden çıkan bir hayvanın insanların yüzlerine Müslüman veya kafirdir, diye damga vurması,

    5 Keza güneşin battığı yerden doğmasıdır. İşte bunlar (kıya-metin) büyük alametleridir.

    Bu alametlerden önce gelip geçenlere gelince, onlar da:

    1 (Din) ilminin alınıp kaldırılması,

    2 Cehaletin ve bilgisizliğin galip olması ve cahil halkın her tarafa yayılması,

    3 (Mahkemelerde haklı) hükmün (hakimler tarafından rüş-vetle) satılması,

    4 (Çeşitli) çalgıların ortaya çıkması,

    5 Şarap (ve çeşitli içkilerin) içilmesinin çoğalması,

    6 (Cinsel yönden) kadınlar kadınlarla, erkekler de erkekler-le yetinmeleri,

    7 Koca koca binaların yükseltilmesi,

    8 Camilerin süslenip bezenilmesi,

    9 Çocukların devlet reisleri olmaları,

    10 Bu ümmetin sonundakileri evvelindeki (dedelerine ve bü-yük)lerine lånet etmesi, onları hor, hakir görmeleri,

    11 Hercin (haksız olarak insan öldürülmesinin) çoğalması da onlardan bazılarıdır.

    Bu alametlerin zuhuru ancak yeni yeni ortaya çıkan birtakım sebeplerdir ve aynı zamanda bunlar (önceden) haber verip (ümme-tıni) korkuttuğu şeyler hususunda Resûlüllah'ın doğruluğunu tasdik ettiren mucizelerinden (birkaçı) dır.

    Alemlerin Rabbi olan Allah'a hamd olsun.

    63 Hükümetin gizli polis ve zabıtaları çoğalacak,

    66 Kur'an-ı Kerim musiki aleti edinilecek,

    67 Yırtıcı hayvanların derileri tabaklanarak çeşitli giyim eşyası yapılacak.

    65 Camiler (ibadet mahaller değil de gezip görmek için) birtakım yollur haline getirilecektir.

    69 Bu ümmetin sonunda gelecek olanları, (sahabe ve tabiin gibi) önceden geçmiş olanlara lånet edeceklerdir.

    70 İşte o zamanda insanlar şiddetli ve kırmızı bir rüzgârın esmesini ve (zel-zelelerle) yere batırılmalarını yahut suret ve şekillerinin (veya kalplerinin) başka bir şekle değiştirilmelerini veya (gokyüzunden başlarına taş veya mermi pibi şeylerin atılmalarını ve kıyametin yakın oldugunu bildiren başka alametlerin birbirini takip ederek gelmesini beklesinler. (Tezkiretü Kurtubi s. 407-408)

    YanıtlaSil
  45. BİRİNCİ BAB

    PEYGAMBERIN (s.a.v.) «KIYAMET GÜNÜ İLE BEN İSTE ŞU İKİ PARMAK GİBİ YAKIN OLARAK BA'S OLDUM SÖZÜ

    Müslim'in Enes (bin Malik)ten (r.a.) rivayet ettiği hadis-i şerifte Resûl-i Ekrem Efendimiz şöyle buyurmuştur:

    830 Kıyamet ile ben işte şu iki parmak gibi yakın olarak ba's olundum, buyurdu.

    Ravi, «Resûl-1 Ekrem bu hadisi buyururken şahadet parmağı ile baş parmağı (nı) bitiştirdi» dedi (1).

    Bu hadis-i şerif birtakım tariklerden (yani hadis yollarından) Bu-hari'de, Tirmizi'de ve diğer hadis kitaplarında rivayet edilmiştir. Bu hadis-i şerifin bütün yollardan mânâsı, lafızlarının değişikliğiyle bera-ber kıyametin kopma işinin yakın ve gelmesinin de süratli olmasıdır.

    Allah Taâlâ da:

    İste kıyametin alâmetleri gelmiştir (2) süzü ile,

    Yine yüce Allah:

    Kıyametin kopma işi ancak göz kırpması gibi (süratli ve ya-kın)dır (3).

    Keza:

    Insanların hesap görme (gün)leri yaklaştı (4).

    Yine:

    Kıyamet saati yaklaştı. Ay (ikiye) ayrıldı (5) sözleriyle buna (yani kıyametin yakınlığına) işaret buyurmuştur.

    Dahhak ile Hasan (1 Basri r.a.), «Kıyamet alametlerinin ilki o Muhammed'in (s.a.v.) kendisidir. (Yani onun ahir zaman peygamberi olarak gönderilmesidir) derlerdi.

    İmam Zeynelabidin (r.a.), «Cüzzam ve basur hastalıkları ile füe'-eten yani ansızın ölümlerin zuhur etmesi kıyametin yakınlık (ala-met) lerindendir> derdi.

    En iyisini Allah bilir.

    Alimler derler ki:

    Geçen hadis (lerde), Resûlullah'ın (s.a.v.) kıyametın kopma vaktini billyordu, anlamı yoktur. Çünkü Resûl-i Ekrem'in bu hadis-i şerifte maksadının kendisi peygamberlerin sonu olduğu ve kendisinden sonra (başka peygamber gelmeyeceğinden) ancak kıyamet kopması ihtimali olmasıdır. Şahadet parmağından sonra ancak orta parmak olduğu gibi.

    Bazı âlimler de, Allah Taâlâ ve Tekaddes Hazretleri, Resûlüne, inde kıyametin kopacağı güne muttali ederek bildirmiş, fakat o gün-

    deki kopma vaktini bildirmemiştir» dediler.

    En tyisini yüce ve münezzeh olan Allah bilir.

    (1) Sahih Müslim c. 4/2269. (2) (4)-el-Enbiya: (5) -el-Kamer: 1 Muhammed: 18. (3) en-Nahl: 77.

    YanıtlaSil
  46. İKİNCİ BAB

    KIYAMETİN KOPMASINDAN ÖNCE OLACAK BİRTAKIM HADİSELER (1)

    rivayet ettiği hadis-1 Imam Buhari'nin, Ebu Hürcyre'den (r.a.) şerifte Resül-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

    8311) İki büyük (Islam) ordusu birbirleriyle harp etmediinge kıyamet kopmayacaktır.

    Bu iki kütlenin ikisi de bir (yani İslâm ve hakı iddia (sın)da (bu-lundukları) halde aralarında büyük bir harp olacaktır. (Hazreti All ile Hazreti Muavlye'nin arasında geçen harbe işarettir. A.K.).

    2) Yine hepsi ben Allah'ın Resûlüyüm, Peygamberlylm, diye Iddia eden otuza yakın yalancı, mel'un deccallar türemedikçe,

    3) (Hakiki illm 4damlarının ölümleri ile İslâmi) ilimler alınıp kaldırılmadıkça,

    4) Zelzeleler çoğalınadıkça,

    5) Zaman tekarrub edip gece lle gündüz yaklaştırılmadıkça (Imam Mehdi'nin zamanında yeryüzünde emniyet olup herkes onun adaletiyle dünyanın zevkini tadınca zaman kısalır. Çünkü insanlar uzun olsa bile zevkle geçen günlerini kısa sayar, sıkıntılı geçen günle rini de uzun sayar. Kastalani C. 12/111).

    6) Birtakım fitneler zuhur etmedikçe.

    7) Hercümerç (yanı) adam öldürme vakaları çoğalmadıkça, kı-yamet kopmayacaktır.

    (1) Peygamber (sa.v.) Efendimiz Veda Hacci'nı yaptığı zaman, Kabe-i Şerifin halkasını tuttu ve (sahabelerine şöyle bir konuşma yaptı):

    Ey insanlar ben (şimdi) sizlere kıyametin alametlerini muhakkak haber vereceğim. Sizler (şimdi) beni iyi dinleyiniz.

    İyi biliniz ki muhakkak altmış haslet yani huy ve sıfat kıyamet alamat erin-dendir, buyurdu. Oradakilerden biri tarafından:

    Onlar nedir? Ey Allah'ın Resülü, diye sordu. Allah'ın Resülü de:

    1 Namazların zayi edilmesi,

    2 Sehevi ve nefsant arzulara uyulması,

    3 Heva ve hevesata temayül edilmesi,

    4 Emanetlerin zayi edilmesi,

    5- Harum olan şeylerin helal sayılmass,

    Faiz parasının yenilmesi,

    7 Yüksek yüksek binaların kurulması,

    8- Rüşvetlerin alınması,

    9 Dünya malına karşılık dinin satılması,

    10 Hısım ve akrabalık münasebetlerinin kesilmesi,

    11 (Hakimler tarafından haklı hükmün satılması,

    12 Polis ve zabıta memurlarının çogalmass,

    Çocukların devlet reisi olması, 13

    14 Birtakım çalgıcı kızların yetiştirilmesi,

    15 Yırtıcı hayvanların derilerinden (kürk manto ve benzeri gibi) birtakern elbiseler yapılması,

    18- Her memlekette zulüm (fiillerinin ortaya çıkması, (Keza o zamanda):

    YanıtlaSil
  47. KIYAMETTEN ÖNCEKİ HALLER

    -455

    8) Keza, aranızda mal, servet çoğalıp sel gibi akmadıkça,

    9) medikçe, Mal sahibi malının zekâtını kiın kabul eder? diye endişelen

    10) Mal sahibi bazı kimselere malının zekâtını vermeyi isteylı fakat zekâtını arzettiği kimse:

    Benim zekâta ihtiyacım yok, diye red etmədikçe,

    11) Yine, halk yüksek kaşaneler yapmak yarışına çıkmadıkça,

    12) Bir kimse herhangi birinin mezarı başından geçerken (1):

    Keşke bunun yerinde (yatan) ben olsaydım diye temenni et-

    medikçe,

    17 (Karı koca) boşanmaları çoğalacak,

    18 Zina fiilleri (etrafa) yayılacak,

    10 Emin kişilere hain gözü ile bakılacak,

    20 Hainler de emin kişi kabul edilecek,

    21 Iftira ve

    22 Yalan şahitlikleri çoğalacak,

    (Yine o zamanda):

    23 Yağan yağmurlar sıcak (ve Afet) olacak,

    24 Çocuklar hırçın ve öfkeli olacak,

    25 Zekât (ibadeti) verilmeyecek,

    26 Şarap (ve benzeri içkiler)in içilmesine devam edilecek,

    27 O zamanda (alenen günah işlemekten çekinmeyen) birtakım fasik ve facir devlet başkanları ve valiler olacak.

    28 Hain vezirler,

    29 Çocukları yetiştiren eğitimciler,

    30 Fásik ve facir Kur'an okuyan hafızlar,

    31 Yağcı ve yardakçı âlimler,

    32- Hain tüccarlar, olacak,

    (Yine o zamanda):

    33 Kur'an-ı Kerim ve Mushal- Şerifler süslenecek,

    34 Camiler tezyin edilecek,

    Minareler uzatılacak, 35

    Vali ve amirler (yani hükümet ricali) çoğalacak, 36

    (Din ilmini bilen) fakih ve âlimler azalacak, 37

    (Parlak) hatipler çoğalacak, 38

    Emin kişiler azalacak, 39

    40 Fakirler çoğalacak,

    41 Ahitler ve antlaşmalar çoğalacak,

    42 (Allah'ın tayin ettiği) cezalar iptal edilecek (yani geçersiz sayılacak),

    43 Şarkıcı kızlar yetiştirilecek,

    44- (Radyo ve televizyon gibi çeşitli çalgı ve musiki Aletleri edinilecek,

    45 Tartılar (yani teraziler),

    46 Kilo ve ölçekler eksik yapılacak,

    47 Kadın kendi idarecisini doğuracak (yani çocuklarının tahakkümü altı na girecek),

    48 Kadın da çalışarak kocasının ticaret işlerine katılacak,

    (1) Görmekte olduğu büyük belalardan, cahil kimselerin başkan olmaların-dan, alimlerin unutulup gitmesinden, hükümleri batılın kaplamasından, haksızlı ğın yayılmasından, haramın helal kabul edilmesinden, mal vé canda haksız verk len hükümlerden dolayı (Kastalani 12/112).

    YanıtlaSil
  48. 456

    ÖLÜM KIYAMET-AHİRET

    13) Güneş batı tarafından doğmadıkça ki günes batı tarafın-dan doğduğunda halk görünce hepsi toptan Iman edecekler. Fakat bu Iman, önce Iman etmemiş olan yahut Imanında hayır ve fazilet kazan-mamış olan kimselerin imanları kendilerine hiçbir fayda vermediği bir zamandır. (İşte o zaman gelmedikçe) kıyamet kopimayacaktır.

    Yemin ederim ki kıyamet (meselů) iki kişi (alışveriş için) arala-rında elbisesini açıp da alışverişlerini tamamlayamadan ve o elbiseyl dürüp paket etmelerine zaman bulamadan ansızın kopacaktır.

    Yine muhakkak ki kıyamet, kişi sağmal devesinin sütünü sağacak fakat içmek kısmet olmadan (ansızın) kopacaktır.

    Vallahi kıyamet, kişi havuzunu sıvayıp tamir edecek fakat havu-zun suyundan devesini sulaması kısmet olamadan ansızın kopacaktır.

    Keza muhakkak kıyamet, kişi lokmasını ağzına götürdüğü halde onu tatmaya zaman bulamadan birdenbire kopacaktır (1).

    Imam Kurtubil der ki:

    İşte bu 13 alamettir ki, onları Ebu Hüreyre (r.a.) tek bir hadis-1 şerifte rivayet etmiştir. Zayıf hadislerde varid olan muayyen senelerde muayyen olayların olacağını haber veren alâmetleri serdetmeye hacet yoktur. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimizden şöyle rivayet edilmiştir:

    Muhakkak ki 80'inci yılda su ve şu hadisler olacaktır. 210'uncu yılda şu ve şu olaylar olacaktır. 220'nci senede su hadise, 230'da su olay olacak ve 260 yılında da bir saat güneş tutularak, cinlerle insanların yarısı ölecektir gibi. Bu zamanlar geçtiği halde söylenilen şeyleri hiçbiri olmamıştır. Şayet olsaydı (o hadiseleri) kendilerinden sonrakilerin an-latmaları insanlara gizli kalmazdı. Keza (hicri) tarih olarak Hazreti Peygamber'in (s.a.v.) vefatından sonra Hazreti Ömer (r.a.) zamanında ihdas edilmiştir.

    Hazreti Huzeyfe'nin sahih hadis-i şerifinde bu alametlerin çoğu geçmiştir. Ancak (İtiraz edilen) söz, gününü tayin ve tesbittir başka husus değildir.

    49 Kadınlar kendilerini erkeklere,

    50 Erkekler de kendilerini kadınlara benzetecekler,

    51 (Ancak) tanınan ve bilinen kişilere selam verilecek,

    52 53 Kişi kendisinden şahitlik istenmediği halde kendiliginden şahitlik edecek,

    Ilim, ibadet etmek için olmayıp dünyalık için tahsil edilecek, 54-Insanlar ahiret işi ile dünyalık isteyecekler,

    55 O zamanın insanları arasında kafirler,

    58 57 Zalimler aziz yani muteber, muhterem ve kadri yüksek olacak, O zamanın insanları arasında münafıklar,

    58 Fásıklar, kuvvetli olacak,

    50 Onların arasında cahiller şerefli olacak,

    60 Takva sahibi mü'min de onların arasında hor ve hakir olacak ve değiş tirmeye, düzeltmeye muktedir olamadığı kötü'üklerden do'ayı tuzun suda erimesi gibi kalbi eriyecek. O zamanda insanların en akıllıları, tilkinin ele geçmemesi için sağa sola yan çizmesi gibi dini ile yan çizip ele geçmeyenleridir. (Müfidü'l-Ulüm ve Mübidü'l-Hümüm s. 218)

    (1) Buhari, Kitabü'l-Fiten c. 8, 3. 101

    YanıtlaSil
  49. TEMEL İSLAMİ KİTAPLARDAN:

    Muhtasaru TEZKİRETİ'L-KURTUBI

    Ölüm - Kıyamet - Ähıret ve

    Ahir Zaman Alâmetleri

    Müellifi:

    İMAM ŞA'RANI

    Hazretleri

    Mütercimi:

    HALİL GÜNAYDIN

    Sabık Müftü

    BEDİR YAYINEVI

    Yerebatan Caddesi 62 Cağaloğlu - İstanbul

    1401-1981

    YanıtlaSil
  50. ٢١٥

    سورة انقره (٢٦-٢٧)

    (ماذا) الله باید قارى استفهام جوابد. فقط قرآن كريم، اصول اتخاذ انند یكی ایجاز و اختصار تمثلاتك عاقبتي، يعني تمثلات ترتب ابدن هدايت و ضلالتي، على غائم منزلہ سندہ لو نرف اوت هدایت و ضلالت، تمثلاته علت اولامان اگر علت اول جبر اولور انجم مسلان

    و علم غائیه ی، جمهور عوامی ایقاظ وارشاد در

    صانكه اونار ) نه يكون لونه اولدی؟ نه كون اعجاز بدهی اولمادی ؟ نه كون اللهمك كلامى ولوعي اور تہ یہ چیقار دیار. قرآن كريم ضروری اولمادی؟ نه ايجون بو تمثلات بوزندن و هماره ميدان ور بلدی؟ دین بر جون سواری ( يضل به كثيرا و تهدى به كثيرا ( حمله سام، او نارك او سولار سان هني طاغيندى. شورله که او تمثلاتى نور امان الله تفكر ان نارك نور ایمانی انکشاف اور قون بواور كفر امتداده و تنقید حرصيدله او تمثيلاته با قانان ده ظلمتی زیادہ شیر کوزلری کور مزاولور جوگی

    نظریدر، بدیهی دگور.

    اوت، بو تمثيلات، تميز ويوكك روحاری، ملون والجامه روحله در تفریقه ای چوندر بوده بوکسان استعداد لری نشو و نما لا ندير مقاله بیس استعداد لردن تمییز ایچوندر بودخی، صدا غلام خطر ناری مجاهده ایله بوزوقه و خسته خطر تار در آثیر من ای چوندر بونی ده، امتحان بشر است الزام ایدیور بونی وفى، ترتكيف اقتضا ايتمشور. تكليف ايس، سعادت بشرايجوندر سعادت ایم، تا مالون

    صوکره در.

    [ سؤال ] دیور شکله تکلیف، سعادت ایجوندر حالبوكه ناسك اكثرينك شقاوتنه سبب، تكليفدر.

    اگر تکلیف او لما سه یدی، بوقدر تفاوت شقاوت ده او لمازدی ؟

    الجواب ) جناب همه انسانه ویردیگی جزو اختیاری ایله افعال اختیاریه عالمی انسانك كسبياله تشکیل ایمگه انسانی مطلف فیلد یفی کی روح بشرده ودیعه اولان غیر متناهی تخوماری مولام و نشو و نم الاندير من المجونده بشرى تكليف ايله موالف في المشدر. اگر تکلیف او لما سه یدی، روح کرده کی

    او تحوملر نشو ونما بولمازدی .

    اوت، نوع بشرن اموالنه د قتله باقالی ه کور ولور که روحك معنا ترقيني، وجدانك تكاماني، عقل وفكرك انکشافي و ترقينا تلقيح ايدن، یعنی آشيل ايان شريعتهار در وجود ويرن تکلیف در حيات ويرن

    YanıtlaSil
  51. بدیهی

    Bedihi: Apaçık

    جيز

    Cebir: Zorlama

    جنهوز عوام

    Cumhar-u avâm: Sıradan halkım çoğunluğu

    الفعال المتبارية

    El-i ihtiyariye: İsteğe bağlı filler

    غير متناهي

    Gayr-i mütenāhi: Nihayetsiz

    إيجاز İcaz: Az sözle çok şey an-latma

    عِلَّتْ

    İllet: Sebeb

    إِنْكِشَان استعداد

    İnkişaf: Açılma, açığa çıkma

    İstidad: Bir işi yapabilir özelliği taşıma

    استلزام

    İstilzam: Gerektirme

    اعجاز

    İttihaz: Edinme

    كسب

    Kesb: Kazanma

    مَنْزِلَه

    Menzile: Derece

    نظرى

    Nazari: Sırf düşünce hâlinde bulunan bilgi, teorik

    نَشْرُونَمَا

    Nesv i nema: Ortaya çıkma ve büyüme

    شَقَاوَتْ

    Şekavet: Saadetten mahrûmiyet

    تفاوت

    Tefavit: Birbirinden farklı olma

    تَفَكْرْ

    Tefekkür: Düşünme

    تفريق

    Tefrik: Ayırma

    تكامل تَكَثَلْ

    Tekamül: Mükemmelleşme

    Tekemmül: Mükemmelleşme

    تلقيح

    Telkih: Aşılama

    تمييز

    Temyiz: Ayırt etme

    ترتب

    Terettüb: Netice olarak gelme

    وديعه

    Vedia: Emanet

    YanıtlaSil
  52. 26-27

    66 ile yaptıkları istifhâma cevabdır. Fakat Kur'any Kerim, usûl ittihaz ettiği îcâz ve ihtisara binden temsilatın akıbetini, yani temsilâta terettüb eden hidayet ve dalaleti, ille-i gaiye menzilesinde göstermiştir. Evet, hidâyet ve dalâlet, temsilâta illet olamaz. Eğer illet olsa, cebir olur. Ancak temsilatın sebeb ve ille-i gāiyesi, cumhûr-u avâmı îkāz ve irşaddır

    Sanki onlar "Ne için böyle oldu? Ne için icaz bedihî olmadı? Ne için Allah'ın kelâmı olduğu zarûri olmadı? Ne için bu temsîlât yüzünden

    vehimlere meydan verildi?" diye bir çok suâlleri ortaya çıkardılar. Kur'ân-ı Kerim به كثيراً

    و تقدی به كثيراً

    cümlesiyle, onların o suâllerinin

    hepsini dağıttı. Şöyle ki: O temsîlâtı nûr-u îmân ile tefekkür edenlerin nûr-u îmânı inkisaf eder, kuvvet bulur Küfür zulmetiyle ve tenkîd hırsıyla o temsîlâta bakanların da zulmeti ziyâdeleşir. Gözleri görmez olur. Çünki nazarîdir, bedîhî değildir.

    Evet, bu temsilât, temiz ve yüksek ruhları, mülevves ve alçak ruhlardan tefrîk içindir. Bu da yüksek isti'dâdları neşv ü nemâlandırmakla pis isti'dâdlardan temyîz içindir. Bu dahi, sağlam fıtratları mücâhede ile, bozuk ve hasta fıtratlardan ayırmak içindir. Bunu da, imtihân-ı beşer istilzâm ediyor. Bunu

    dahi, sırr-1 teklif iktizâ etmiştir. Teklif ise, saadet-i beşer içindir. Saadet ise, tekemmülden sonradır.

    Suâl: Diyorsun ki: "Teklîf, saadet içindir. Halbuki nâsın ekserîsinin şekāvetine sebeb, tekliftir. Eğer teklif olmasaydı, bu kadar tefâvüt

    şekāvet de olmazdı?"

    Elcevab: Cenâb-ı Hakk, insana verdiği cüz'-i ihtiyâri ile efʻâl-i ihtiyâriye âlemini insanın kesbiyle teşkil etmeye insanı mükellef kıldığı gibi; rûh-u beşerde vedîa olan gayr-i mütenâhî tohumları sulamak ve neşv ü nemâlandırmak için de, beşeri teklif ile

    mükellef kılmıştır. Eğer teklif olmasaydı, ruhlardaki o tohumlar neşv ü nemâ bulmazdı.

    Evet, nev'-i beserin ahvaline dikkatle bakılırsa görülür ki, ruhun ma'nen terakkîsini, vicdanın tekâmülünü, akıl ve fikru inkişafını ve terakkîsini telkih eden, yani aşılayan seriatlardır. Vücûd veren tekliftir. Hayat veren

    YanıtlaSil
  53. Dil Kılıçtan Keskindir

    Ne söylediğine dikkat etmeyen, kırıcı ve sert konuşan kim-selerin, çevresindeki insanların gönlünde kılıç yarasından daha derin yaralar açtığını ve büyük düşmanlıkların yaşanmasına sebep olduğunu anlatmak için "dil, kılıçtan keskindir" deriz. Genel olarak bu atasözünü diliyle insanlara eziyet veren kişile-ri uyarıp toplumun huzur ve rahatını sağlamak için kullanırız.

    Ağzımızdan çıkan her sözün kendine göre bir ederi vardır. Yine her sözün gitmesi gereken bir hedefi de vardır. Öyle ki "Söz ola kese savaşı, söz ola bitire başı / Söz ola ağılı aşı, bağ ile yağ ede bir söZ. "14

    Dilinin tatlı olmasını ve toplumda sözünün dinlenmesini isteyen kişi çok okumalıdır ve okuduğunu da anlamaya çalış-malıdır. Özellikle insan ne okuduğuna, kimi okuduğuna ve niçin okuduğuna dikkat etmeli ve bu zamana kadar öğrendiği bilgileri de yaşamaya gayret göstermelidir. Yani dilinin tatlı

    14 Yunus Emre, https://tdk.gov.tr/wp-content/uploads/2020/03/7_A.-Az-mi-Bilgin-_-YUNUS%e2%80%99UN-S%c3%96Z%c3%9c-_5.pdf

    -29-

    YanıtlaSil
  54. olmasını ve toplumda sözünün dinlenmesini isteyen her yapmadığı veya yapamayacağı şeyleri bir başkasına söyleyen kuru bir beklenti içine girmemelidir.

    Isterseniz konumuzu bir kıssa ile daha anlaşılır hale geti relim. Vaktiyle bir alimin yanına bir adam yanında çocuğu ile gelerek şöyle der:

    "Efendim, bu oğlumuz her gün bal yemek istiyor. Benim de her gün bal almaya imkânlarım elvermiyor. Ne buyurur sunuz?"

    Alim, çocuğun başını sıvazlayıp adama döner ve "Kırk gün sonra geliniz." der.

    Adam da müsaade isteyip çocuğunun elinden tutar ve kö-yüne doğru ağır adımlarla yürümeye başlar. Tam kırk gün son-ra adam çocuğuyla tekrar yollara düşer ve aynı âlimin kapısını çalar. Alim, yine çocuğun başını okşayıp "Bir daha bal yeme, olur mu evladım?" der.

    Adam hayretle sorar:

    "İyi de efendim, bunu niye kırk gün önce söylemediniz?"

    Älim tebessüm ederek şu hikmetli cevabı verir:

    "Kırk gün önce ben de severek bal tüketiyordum. Bu håldeyken çocuğa 'Bal yeme!' deseydim, sözümün bir tesiri olmayacaktı. Biz ki kendimizin yapmadığı hiçbir şeyi insanla-ra söylemeyiz." Bu sözün hikmetini kavrayan adam teşekkür ederek yeniden yollara koyulur.

    Herhålde verdiğimiz bu kıssa ile ne demek istediğimiz an-laşılmıştır.

    O halde biz de söz söylemenin usulüne dikkat edelim. Ayrıca ne söylediğimiz kadar, nerede, kimin yanında ve ne zaman söylediğimize de bakalım. Hani, "konuşmak sanattır" desek, abartmış olmayız. İşte bu sanatın içinde sadece dili kılıç

    YanıtlaSil
  55. gibi kullanmamak veya yapmadığın bir şeyi bir başkasından istememek gibi prensipler yoktur.

    Peki ya, ne vardır?

    Bir şeyler söyleyeceğin zaman karşındakinin anlayış sevi-yesine göre konuşmak da vardır. Bunu yapmak da usuldendir. Yoksa farkında olmadan birilerinin yanlış yorum yapmasına ve bu tür yorumların yaygınlaşmasına sebep olabiliriz. Oysa bizim iyi şeylerin yayılmasına ve yaygınlaşmasına katkı sağla-mamız lazımdır.

    Diliniz tatlı, sözleriniz hikmetli olsun.

    YanıtlaSil
  56. HAPIZ LAFZIN HAMILI MANANIN AMILI

    شورة القوية

    ان

    لقد ابتغوا الفتنة من قبل وقلبوا لك الأمور حتى جاءَ الحَقِّ وَظَهَرَ أَمْرُ اللهِ وَهُمْ كَارِهُونَ . وَمِنْهُمْ مَنْ يَقُولُ ائْذَنْ لِي وَلَا تَفْتِني الا في الفتنة تقطوا وَإِن جَهَنَّمَ المُحيطة بالكافرين . إِنْ تُصِبْكَ حَسَنَةٌ تَسُؤْهُمْ وَإِنْ تُصِبْكَ مُصِيبَةٌ يَقُولُوا قد أَخَذْنَا امْرَنَا مِنْ قَبْلُ وَيَتَوَلَّوْا وَهُمْ فَرِحُونَ . قُلْ لَنْ يُصِيبَنَا إِلَّا مَا كَتَبَ اللهُ لَنَا هُوَ مَوْليا وَعَلَى اللهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ . قُلْ هَلْ تَرَبَّصُونَ بنا إِلَّا إِحْدَى الْحُسْنَيَيْنِ وَنَحْنُ نَتَرَبَّصُ بِكُمْ أنْ يُصِيبَكُمُ اللهُ بِعَذَابٍ مِنْ عِنْدَةٍ أَوْ بِأَيْدِينَا فَتَرَبَّصُوا إِنَّا مَعَكُمْ مُتَرَتِصُونَ . قُلْ أَنْفِقُوا طَوْعًا أَوْ كَرْهًا لَنْ يُتَقَبَّلَ مِنْكُمْ إِنَّكُمْ كُنتُمْ قَوْمًا فَاسِقِينَ وَمَا مَنَعَهُمْ أَنْ تُقْبَلَ مِنْهُمْ نَفَقَاتُهُمْ إِلَّا أَنَّهُمْ كَفَرُوا بِاللهِ وَبِرَسُولِهِ وَلَا يَأْتُونَ الصَّلوة إِلَّا وَهُمْ كُسَالَى وَلَا يُنْفِقُونَ إِلَّا وَهُمْ كَارِهُونَ .

    قُلْ لَنْ يُصِيبَنَا إِلَّا مَا كَتَبَ اللَّهُ لَنَا هُوَ مَوْلِينَا وَعَلَى اللَّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ

    66 De ki: "Allah bize ne yazmışsa başımıza ancak o gelir, O bizim mevlamızdır." Müminler yalnız Allah'a güvenip dayansınlar.99 (Tevbe, 9/51)

    فلا تعجبك

    Mushaf sayfa no: 194

    Hafızlık sayfa no: 10. cûz/7. sayfa

    ALLAH, HAKKIMIZDA NEYİ TAKDİR ETMİŞSE ANCAK O OLUR.

    BİLGİ

    Bir önceki ayette münafıkların, Hz. Peygamber ve Müslümanların başına ge-len olumsuzluklardan büyük sevinç duyduklarına değinilmişti. Bu ayette ise Müslümanlardan, ilahi takdir ve Allah'a tevekkül konusundaki inançlarının ne olduğunu muhataplarına açıklamaları istenmektedir. Bir sonraki ayette de Müslümanların savaşta başlarına gelecek tüm durumların, münafıkların dü-şündüğü gibi değil, aksine her hâlükârda güzellikle neticeleneceği; bunun da ya Allah yolunda şehadet ya da zafer olacağı bildirilmektedir.

    MESAJ

    1. Başımıza gelecek olan her şey Allah'ın izni ve iradesiyledir.

    2. Her türlü sıkıntı ve zorluk karşısında yalnızca Allah'a dayanır ve güveniriz.

    KELİME DAĞARCIĞI:

    Mevlå: Dost ve yardımcı.

    Tevekkül: Elinden geleni yaptıktan sonra Allah'a güvenip dayanmak.

    194

    YanıtlaSil
  57. HAFIZ LAFZIN HAMILI MANANIN AMILI

    إنَّمَا الصَّدَقَاتُ لِلْفُقَرَاءِ وَالْمَسَاكِينِ وَالْعَامِلِينَ عَلَيْهَا وَالْمُؤَلَّفَةِ قُلُوبُهُمْ وَفِي الرِّقَابِ وَالْغَارِمِينَ وَفِي سَبِيلِ اللهِ وَابْنِ السبيل فرِيضَةً مِنَ اللَّهُ وَاللهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ

    "Sadakalar (zekât gelirleri) Allah'tan bir farz olarak ancak, yoksullara, düşkünlere, (zekât toplayan) görevlilere, gönülleri (Islam'a) ısındırılacak olanlara, (hürriyetini satın almaya çalışan) kölelere, borçlulara, Allah yolunda çalışıp cihad edenlere ve yolda kalmışlara mahsustur. Allah çok iyi bilendir, hikmet sahibidir.

    (Tevbe, 9/60)

    فلا العجبك أموالهم ولا أَوْلادُهُمْ إِنَّمَا يُريد الله العابهم بها في الحيوة الدُّنْيَا وَتَرْهَقَ الفُسُهُمْ وَهُمْ مقافِرُونَ وَيَحْلِفُونَ باللهِ إِنَّهُمْ لَمِنْكُمْ وَمَا هُمْ ينكم ولكلهم قَوْمٌ يَفْرَقُونَ . لَوْ يَجِدُونَ مَلْجَنَا از مغارات أو مُدْخَلًا لَوَلَّوْا إِلَيْهِ وَهُمْ يَجْمَحُونَ . ومِنْهُمْ مَنْ يَلْمِرُكَ في الصَّدَقَاتِ فَإِنْ أَعْطُوا مِنْهَا رَضُوا وَإِنْ لَمْ يُعْطُوا مِنْهَا إِذَا هُمْ يَسْخَطُونَ وَلَوْ أَنَّهُمْ رَضُوا ما أليهم الله وَرَسُولُهُ وَقَالُوا حَسْبُنَا اللهُ سَيُؤْتِينَا الله من فضله وَرَسُولُهُ إِنَّا إِلَى اللَّهِ رَاغِبُونَ إِنَّمَا الصدقات الفقراء والمَسَاكِينِ وَالْعَامِلِينَ عَلَيْهَا والمؤلفة قُلُوبُهُمْ وَفِي الرِّقَابِ وَالْغَارِمِينَ وفي سبيل الله واني السبيل فريضة مِنَ الله وَاللهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ . وَمِنْهُمُ الَّذِينَ يُؤْذُونَ النَّبِيِّ وَيَقُولُونَ هُوَ أَذَنْ قُلْ أَذَنُ خَيْرٍ لكم يُؤْمِنُ بِاللهِ وَيُؤْمِنُ لِلْمُؤْمِنِينَ وَرَحْمَةٌ لِلَّذِينَ آمَنُوا مِنْكُمْ وَالَّذِينَ يُؤْدُّونَ رَسُولُ اللهِ لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ .

    Mushaf sayfa no: 195

    Hafızlık sayfa no: 10. cüz/6. sayfa

    ZEKĀT ANCAK ALLAH'IN BELİRLEDİĞİ KİMSELERE VERİLİR.

    BİLGİ

    Önceki iki ayette, mala karşı tamahkârlıkları sebebiyle Hz. Peygamber'in dahi adaletinden kuşku duyacak kadar ileri giden bir kısım münafıklar ile haksız istekleri ve serzenişleriyle Allah'ın elçisini üzen kimseler eleştirilmektedir. Bu ayette ise zekâtın verileceği yerler açıkça belirtilmek suretiyle zekât gelirlerinin, Hz. Peygamber tarafından gelişigüzel dağıtılmadığına işaret edilmekte ve aynı zamanda Müslümanlara da bunların harcama yerleri ayrı ayrı gösterilmekte-dir. Böylelikle ayette sayılanların dışındaki kimselere zekât verilemeyeceği de dolaylı olarak belirtilmektedir.

    MESAJ

    Zekât ibadeti, fakirlik sorununa karşı toplum bireyleri arasında dayanışma ruhunu canlı tutar.

    KELİME DAĞARCIĞI

    Fariza: Farz kılınmış görev.

    195

    YanıtlaSil
  58. HAFIZ LAFZIN HAMILI MANANIN AMILI

    سورة اللونة

    يَحْلِفُونَ بِاللهِ لَكُمْ لِيُرْضُوكُمْ وَاللَّهُ وَرَسُولُهُ أَحَل أنْ يُرْضُوهُ إِنْ كَانُوا مُؤْمِنِينَ . أَلَمْ يَعْلَمُوا اله مَنْ يُحَادِدِ الله وَرَسُولَهُ فَأَنَّ لَهُ نَارَ جَهَنَّمَ خَالِدًا فِيهَا ذلك الحجزى العَظِيمُ يَحْذَرُ الْمُنَافِقُونَ أَنْ تُنزل عَلَيْهِمْ سُورَةٌ تُنَبِّئُهُمْ بِمَا فِي قُلُوبِهِمْ قُلِ اسْتَهْرُوا إِنَّ اللهَ مُخْرِجٌ مَا تَحْذَرُونَ . وَلَئِنْ سَأَلْتَهُمْ لَيَقُولُنَّ إِنَّمَا كُنَّا نَخُوضُ وَنَلْعَبُ قُلْ أَبِاللهِ وَآيَاتِهِ وَرَسُولِهِ كُنتُمْ تَسْتَهْزِؤُنَ لَا تَعْتَذِرُوا قَدْ كَفَرْتُمْ بَعْدَ إِيمَانِكُمْ إِنْ نَعْفُ عَنْ طَائِفَةٍ مِنْكُمْ تُعَذِّبْ طَائِفَةٌ بِأَنَّهُمْ كَانُوا مُجْرِمِينَ الْمُنَافِقُونَ وَالْمُنَافِقَاتُ بَعْضُهُمْ مِنْ بَعْضٍ يَأْمُرُونَ بِالْمُنْكَرِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمَعْرُوفِ وَيَقْبِضُونَ أَيْدِيَهُمْ نَسُوا الله فَنَسِيَهُمْ إِنَّ الْمُنَافِقِينَ هُمُ الْفَاسِقُونَ وَعَدَ الله الْمُنَافِقِينَ وَالْمُنَافِقَاتِ وَالْكُفَّارَ نَارَ جَهَنَّمَ خَالِدِينَ فِيهَا هِيَ حَسْبُهُمْ وَلَعَنَهُمُ اللَّهُ وَلَهُمْ عَذَابٌ مُقِيمٌ .

    الْمُنَافِقُونَ وَالْمُنَافِقَاتُ بَعْضُهُمْ مِنْ بَعْضٍ يَأْمُرُونَ بِالْمُنْكَرِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمَعْرُوفِ وَيَقْبِضُونَ أَيْدِيَهُمْ نَسُوا اللَّهَ فَنَسِيَهُمْ إِنَّ الْمُنَافِقِينَ هُمُ الْفَاسِقُونَ

    Erkeğiyle kadınıyla münafıklar birbirine benzer, kötülüğü özendirip iyiliği engellerler, hayır için harcamaya elleri varmaz. Onlar Allah'ı umursamadılar, O da onları kendi hållerine bıraktı. Gerçek şu ki münafıklar günaha batmış kimselerdir.

    (Tevbe, 9/67)

    كالبين

    Mushaf sayfa no: 196

    Hafızlık sayfa no: 10. cüz/5. sayfa

    MÜNAFIK, ALLAH'I UNUTAN VE GÜNAHLARA BÜSBÜTÜN DALANDIR.

    BİLGİ:

    Ayette, her durumda çeşitli söz ve davranışlarıyla kendilerine özgü karakterle-rini ortaya koyan münafıkların bazı özelliklerine işaret edilmektedir. Öncelikle onların, tavır ve davranışlarına kaynaklık eden inançsızlıkları ve hastalıklı ruh yapıları bakımından, özde birbirleriyle aynı oldukları ifade edilmektedir. Daha sonra ise onların, kötülüğe olan düşkünlükleri, iyiliğe ve hayra engel oluşları, Allah'a karşı sorumluluklarını umursamaz tavırları ile günahlarla kuşatılmış yaşamlarına dikkat çekilmektedir.

    MESAJ:

    Münafıklık, bir inançsızlık hastalığıdır. Bu hastalığa yakalananlardan her türlü kötülük beklenir. Münafıklıktan Allah'a sığınırız.

    KELİME DAĞARCIĞI:

    Münafık: Mümin gibi görünen inançsız kişi.

    Münker: Kötülük.

    Maruf: İyilik.

    196

    YanıtlaSil
  59. HAFIZ LAFZIN HAMILI MANANIN AMILI

    وَالْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاءُ بَعْضٍ يَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَيُقِيمُونَ الصَّلوةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكوة وَيُطِيعُونَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ أُولَئِكَ سَيَرْحَمُهُمُ اللَّهُ إِنَّ اللَّهَ عَزِيزٌ حَكِيمٌ

    " Müminlerin erkekleri de kadınları da birbirlerinin velileridir; iyiligi

    teşvik eder, kötülükten alıkoyarlar, namazı kılarlar, zekâtı verirler, Allah ve resülüne itaat ederler. İşte onları Allah merhametiyle kuşatacaktır. Kuşkusuz ki Allah mutlak güç ve hikmet sahibidir.99

    (Tevbe, 9/71)

    من السلم كلو الله مسلم قولا واست از اموالا

    ر ان کااقوا بطلاقهم فالعالم بعلا لسلم امتناع الدين من قسم بخلافهم وحطام برای خاضوا أوليك خبطت الغنائهم في الدنيا

    والاجرة وأوليك هم الكابرون . الم يأتهم بنا لين من المبالهم قوم نوح وعاء وتسود وقوم الرهيم انتخاب مَدْيَنَ وَالْمُؤْمِكَاتِ اللَهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ م كان الله ينظلِمَهُمْ وَلَكِنَّ كَانُوا أَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ والمؤملون وَالْمُؤْمِنَاتُ بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاءُ بَعْضٍ المرون بالتعرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ وَيُقِيمُونَ الصلوة ويؤلون الركوة وَيُطِيعُونَ الله وَرَسُولَهُ أُوليك

    موعهم الله إن الله عزيز حكيم . وعد الله المُؤْمِنِين وَالْمُؤْمِنَاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِى مِن تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ خالدين فيها ومساكن طيبة في جَاتِ عَدْنٍ وَرِضْوَانٌ مِنَ اللهِ أَكْبَرُ ذَلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ .

    Mushaf sayfa no: 197

    Hafızlık sayfa no: 10. cüz/4. sayfa

    MÜMİN, İNANCINI SALİH AMELLERLE ORTAYA KOYANDIR.

    BİLGİ

    Önceki sayfada münafık karakterinin başlıca özellikleri zikredildikten sonra bu åyette de samimi müminlerin ortak niteliklerine değinilmektedir. Onların, münafıkların aksine iyiliği özendiren, kötülükten vazgeçiren, namazlarını içtenlikle kılan, zekâtlarını veren kimseler olduklarına vurgu yapılmaktadır. Münafıkların Allah'ı ve O'nun mesajını umursamaz tavırlarına karşılık mü-minlerin Allah ve resûlüne mutlak itaat gösterdikleri ifade edilmektedir. Bu güzel hasletleri sebebiyle Allah, müminleri rahmetinin tecellisi olan, ebedi cennetleriyle ödüllendirecektir.

    MESAJ:

    Mümin olmamız, Allah'a karşı sorumluluk bilinciyle hareket etmemizi gerekli kılar.

    KELİME DAĞARCIĞI

    Veli (çoğul: evliya): Dost, yardımcı, koruyan, birinin işlerine bakan.

    Aziz: Güçlü, kuvvetli, galip.

    Hakim: Hikmet sahibi.

    197

    YanıtlaSil
  60. HAFIZ LAFZIN HAMILI MANANIN AMILI

    شورة الكرية

    يا أيها اللي جاهِدِ الْكُفَّارَ وَالْمُنَافِقِينَ وَالغَلْظَ عَلَيْهِمْ وما ويهم جهلم وَبِئْسَ الْمَصِيرُ . يُعْلِمُونَ بالله ما قالوا ولقد قالوا كلمة الكفر وكَفَرُوا بعد إسلامهم وهموا بما لم يَنَالُوا وَمَا نَقَمُوا إِلَّا أَن الحليهم الله وَرَسُولُهُ مِن فَضْلِهِ فَإِنْ يَتُوبُوا يَكُ خَيْرًا لَهُمْ وَإِن يَتَوَلَّوا يُعَذِّبْهُمُ الله غذابًا أليما في الدنيا والأخرة وما لهم في الأرض من ولي ولا تصير . ومنهم مَنْ عَاهَدَ الله لين أتينا مِنْ فَضْلِهِ لَنَصَّدَّقَنَّ وَلَنكونن من الصالحين . فَلَمَّا أَلَيهُمْ مِنْ فَضْلِهِ تَحلُوا بِهِ وَتَوَلَّوْا وَهُمْ مُعْرِضُونَ . فَأَغْلَبُهُمْ يُفَاقًا فِي قُلُوبِهِمْ إلى يَوْمِ يَلْقَوْلَهُ بِمَا أَخْلَفُوا اللهَ مَا وَعَدُوهُ وَبِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ أَلَمْ يَعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ يَعْلَمُ سِرَّهُمْ وَلَجُوبِهُمْ وأن الله عَلامُ الْغُيُوبِ الَّذِينَ يَلْمِرُونَ الْمُطَّوعِينَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ فِي الصَّدَقَاتِ وَالَّذِينَ لَا يَجِدُونَ إِلَّا جُهْدَهُمْ فَيَسْخَرُونَ مِنْهُمْ سَخِرَ اللهُ مِنْهُمْ وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ .

    المنتظر

    أَلَمْ يَعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ يَعْلَمُ سِرَّهُمْ وَنَجْوَيهُمْ وَأَنَّ اللَّهَ عَلَّامُ الْغُيُوبِ

    66 Hâlâ anlamadılar mı ki Allah onların sırlarını da gizli görüşmelerini de bilir ve Allah bütün gizlileri eksiksiz bilmektedirl

    (Tevbe, 9/78)

    Mushaf sayfa no: 198

    Hafızlık sayfa no: 10. cüz/3. sayfa

    ALLAH, HERKESİN GİZLEDİĞİNİ DE AÇIĞA VURDUĞUNU DA BİLİR.

    BİLGİ

    Önceki üç ayette münafıklar konu edilerek onların, sırf çıkarları doğrultusunda Allah'a yöneldikleri, dünyalık beklentilerine kavuşmaları hâlinde bunları hayır yolunda kullanacaklarına dair Allah'a söz verdikleri, fakat kendilerine ilahi bir lütufta bulunulduğunda hemen cimrileşip yüz çevirdikleri ifade edilmektedir. Burada ise Allah'ın, onların dışa yansıyan söylemleriyle çelişen tüm sırlarını ve gizli niyetlerini bildiği ifade edilmektedir. Böylelikle de onların, Allah'a ve diğer insanlara karşı sorumsuz ve güvenilmez kimseler olduklarına işaret edilmektedir.

    MESAJ:

    Allah, söz ve davranışımızı bildiği gibi içimizdeki niyetlerimizi de bilir.

    KELİME DAĞARCIĞI:

    Necva: Gizli görüşme, fısıldaşma.

    Allâm: Çok iyi bilen.

    198

    YanıtlaSil
  61. HAFIZ LAFZIN HAMILI MANANIN AMILI

    الجزاء العاشر

    وَقَالُوا لَا تَنْفِرُوا فِي الْحَقِّ قُلْ نَارُ جَهَنَّمَ أَشَدُّ حَرًّا لَوْ كَانُوا يَفْقَهُونَ

    اسْتَغْفِرْ لَهُمْ أَوْ لَا تَسْتَغْفِرْ لَهُمْ إِنْ تَسْتَغْفِرْ لَهُمْ سَبْعِينَ مَرَّةً علن يغفر الله لهم ذلك بِالهُمْ كَفَرُوا بِاللهِ وَرَسُولِهِ وَالله لا يَهْدِى القَوْمَ الْفَاسِقِينَ فَرِحَ الْمُخْلَفُونَ بِمَقْعَدِهِمْ خلاف رسول الله وَكَرِهُوا أَنْ يُجَاهِدُوا بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنْفُسِهِمْ في سبيل الله وَقَالُوا لَا تَنْفِرُوا فِي الْخَرِ قُلْ نَارُ جَهَنَّمَ أَشَدُّ حرا أَوْ كَانُوا يَفْقَهُونَ فَلْيَضْحَكُوا قَلِيلًا وَلْيَبْكُوا كَثِيرًا جزاء بما كانُوا يَكْسِبُونَ فَإِنْ رَجَعَكَ اللهُ إِلَى طَائِفَةٍ منهم فَاسْتَأْذَنُوكَ الخُرُوجِ فَقُلْ لَنْ تَخْرُجُوا مَعِيَ أَبَدًا وَلَنْ تُقَاتِلُوا مَعِيَ عَدُوًّا إِنَّكُمْ رَضِيتُمْ بِالْقُعُودِ أَوَّلَ مَرَّةٍ نا تعد واقعَ الخَالِفِينَ وَلَا تُصَلِّ عَلَى أَحَدٍ مِنْهُمْ مَاتَ أَبَدًا وَلَا تَقُمْ عَلَى قَبْرِهِ إِنَّهُمْ كَفَرُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ وَمَاتُوا وَهُمْ فَاسِقُونَ وَلَا تُعْجِبْكَ أَمْوَالُهُمْ وَأَوْلَادُهُمْ إِنَّمَا يُرِيدُ اللَّهُ

    " (Münafıklar), "Bu sıcakta sefere çıkmayın" dediler. De ki: "Cehennem

    ateşi çok daha sıcaktır"

    anlayabilselerdil

    (Tevbe, 9/81)

    أنْ يُعَذِّبَهُمْ بِهَا فِي الدُّنْيَا وَتَزْهَقَ أَنْفُسُهُمْ وَهُمْ كَافِرُونَ وَإِذَا انزلت سورة أن أمنوا باللهِ وَجَاهِدُوا مَعَ رَسُولِهِ اسْتَأْذَنَكَ أولُوا الطَّولِ مِنْهُمْ وَقَالُوا ذَرْنَا نَكُنْ مَعَ الْقَاعِدِينَ .

    Mushaf sayfa no: 199

    Hafızlık sayfa no: 10. cüz/2. sayfa

    CEHENNEM AZABI, ALLAH YOLUNDA KATLANILAN SIKINTILARDAN DAHA ÇETİNDİR.

    BİLGİ

    Bu ayette; münafıkların ahirette karşılaşacakları azabın çok acı olacağına vurgu yapılmaktadır. Onlar, Tebük Seferi'ne katılmamak için türlü türlü bahaneler uyduran, özellikle de havaların aşırı sıcak olduğu gerekçesine sığınan, fakat aynı zamanda müminleri de sefere çıkmaktan alıkoymaya çalışan kimselerdi. Burada münafıkların, her türlü hayrı ve iyiliği bizzat yapmadıkları gibi başkalarına da engel olucu özelliklerine işaret edilmekte, sığındıkları mazeret türünden daha şiddetli bir azabın onları beklediği ifade edilmektedir.

    MESAJ

    Dünyada din uğruna katlanmamız gerektiği hâlde katlanmadığımız zorlukların cezası olarak ahirette daha büyük sıkıntılarla karşılaşabiliriz.

    KELİME DAĞARCIĞI

    Harr: Sıcaklık.

    Når: Ateş.

    199

    YanıtlaSil
  62. HAFIZ LAPZIN HAMILI MANANIN AMILI

    رضوا بان يكونوا مع الخوالف وطبع على قلوبهم فَهُمْ لا يَفْقَهُونَ . لكن الرَّسُولُ وَالَّذِينَ أَملوا معا جاهدوا بأموالهم والقيهم وأوليك لهم الخيرات وأُولئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ الدَّ اللهُ لَهُمْ جَنَّاتٍ الجرى من تحتها الأنهار خالدين فيها ذلك الفوز العظيم . وجَاءَ المُعْذِرُونَ مِنَ الْأَعْرَابِ لِيُؤْذَنَ لَهُمْ وَقَعَدَ الَّذِينَ كذبوا الله وَرَسُولَة سَيُصيب الذين كفروا منهم عذاب اليم ليس على الضُّعَفَاءِ ولا على المرضى ولا على الذين لا يجدُونَ مَا يُنفِقُونَ حَرَجٌ إِذَا تَصَحُوا لله وَرَسُوله ما على المُحْسِنِينَ مِن سبيل والله غفور رجيم ولا على الَّذِينَ إِذَا مَا الوُكَ لِتَحْمِلَهُمْ قُلْتَ لا اجد ما احملكم عَلَيْهِ تَوَلَّوْا وَأَعْيُنَهُمْ لَفِيضُ مِنَ الدَّمْعِ خرنًا إِلَّا يَجِدُوا مَا يُنْفِقُونَ إِنَّمَا السَّبِيل على الذين يَسْتَأْذِنُونَك وَهُمْ أَغْنِيَاء رَضُوا بِأن يكونوا مع الخوالف وطبع اللهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ فَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ .

    لكِنِ الرَّسُولُ وَالَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ جَاهَدُوا بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنْفُسِهِمْ وَأُولَئِكَ لَهُمُ الْخَيْرَاتُ وَأُولَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ

    6 Fakat peygamber ve beraberindeki müminler mallarıyla, canlarıyla cihad ettiler. İyi ve güzel şeylerin her türlüsü onların olacaktır, gerçek kurtuluşa erenler de onlardır.99

    (Tevbe, 9/88)

    تعلم زون

    Mushaf sayfa no: 200

    Hafızlık sayfa no: 10. cüz/L. sayfa

    ALLAH YOLUNDA MÜCADELE EDENLER, GERÇEK KURTULUŞA ERECEKLERDİR.

    BİLGİ

    Önceki ayetlerde münafıkların, dünyevi rahatlığa düşkünlüklerinden, dinin emrettiği bedeni ve mali fedakârlıklara hem ilgisiz hem de karşı duruşlarından ve bu sebeple de ahirette uğrayacakları şiddetli azaptan haber verilmişti. Burada ise Hz. Peygamber ve onunla birlikte hareket eden müminlerin, Allah'ın rızası uğrunda hem mallarıyla hem de canlarıyla mücadele etmelerinden bahsedilmek-tedir. Onlar, bu fedakârlıkları karşılığında büyük mükafatlara nail olacaklardır.

    MESAJ

    Allah'ın rızasını ve ahirette gerçek kurtuluşu ancak bu dünyadayken yaраса-ğımız fedakârlıklarla elde edebiliriz.

    KELİME DAĞARCIĞI

    Emvål: Mallar.

    Enfüs: Canlar.

    Hayråt: Hayırlar, iyi ve güzel olan şeyler.

    Müflihûn: Kurtuluşa erenler.

    200

    YanıtlaSil
  63. HAFIZ LAFZIN HAMILI MANANIN AMILI

    اور مقیم غار

    ميرون اليكم إِذا رَجَعَتُمُ اليهم كل لا تَعْتَذِرُوا

    فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ ثُمَّ تُرَدُّونَ إِلَى عَالِمِ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ

    "Sonra gizli açık her şeyi bilenin huzuruna çıkarılacaksınız ve O size neler yapmış olduğunuzu haber

    verecektir. 99

    (Tevbe, 9/94)

    ان تؤمن السلم قد نشأنا اللهُ مِنْ الخياركم وسيرى الله عنهم ورسوله لم تَرَدُّونَ إلى عالم الغيب والشهادة وسلم با كليكم تَعْمَلُونَ سَيَحْلِفُونَ بالله لكم إذا القليكم التهم العرضُوا عنهم فالغرضوا عنهم اللهم رجس وَمَأْوَيهُمْ جَهَنَّمُ جَزَاءً بِمَا كَانُوا يقيون يحلمونَ لَكُمْ لِلرَّضُوا عَنْهُمْ فَإِنَّ الرَّضوا علهم فإن الله لا يَرْضَى عَنِ الْقَوْمِ الْفَاسِقِينَ . الاغراب أشد كفرًا وَنِفَافًا وَاجْدَرُ أَلَّا يَعْلَمُوا حُدُودَ

    ما انزل الله على رسوله والله عَلِيمٌ حَكِيمُ . ومن الأَعْرَابِ مَن يَتَّجِدُ مَا يُنْفِقُ مَغْرَمًا وَيَتَرَبَّصُ بكم الدوائر عَلَيْهِمْ دَائِرَةُ السُّوءِ وَاللَّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ . وَمِنَ الْأَعْرَابِ مَنْ يُؤْمِنُ بِاللهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ وَيَتَّخِدُ مَا يُنْفِقُ قُرْبَاتٍ عِندَ اللهِ وَصَلَوَاتِ الرَّسُولِ إِلَّا إِنَّهَا قُرْبَةٌ لهم سَيُدْخِلُهُمُ الله في رَحْمَتِهِ إِنَّ اللهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ .

    Mushaf sayfa no: 201

    Hafızlık sayfa no: 11. cüz/20. sayfa

    İMAN FEDAKĀRLIK İSTER.

    BİLGI

    Tebük Gazvesi, aşırı sıcak ve kıtlıkta gerçekleşen zorlu bir seferdi. Bu sefere çıkmak maddi ve manevî imkân gerektiriyordu. İmkânı olan fakat imanı olmayan münafıklar havadan sudan bahaneler uydurup sefere çıkmadılar. Bunlar yaklaşık seksen kişiydiler. Kendileri katılmadıkları gibi başkalarının da aklını çelmeye çalıştılar. İslam ordusu Medine'ye dönünce yalan bahanelerini mazeret olarak öne sürüp af dilediler. Fakat Allah (c.c.) onların asıl niyetlerini Peygamberimize bildirdi ve özürlerinin kabul edilmeyeceğini haber verdi. Ayet, onların özürlerinin geçersiz olduğunu ortaya koymaktadır.

    MESAJ

    1. Allah, herkesin gerçek niyetini bilir.

    2. Ömrümüzün hesabını vermek kaçınılmazdır.

    KELİME DAĞARCIĞI

    Sefer: Yolculuk, savaşa gitme.

    Alem-i Gayb: Görülemeyen, bilinemeyen ålem.

    Alem-i Şahadet: Varlıklar ålemi, görünen ålem.

    201

    YanıtlaSil
  64. Kardeş Kardeşi Atmış, Yar Başında Tutmuş

    Kardeşlerin, her ne kadar kavgalı veya dargın olurlarsa olsunlar yine de kötü bir durumla karşılaştıklarında, arala-rındaki kan bağından ötürü birbirlerine yardım edeceklerini vurgulamak için "Kardeş kardeşi atmış, yar başında tutmuş" deriz. Bu atasözünü genellikle birbirine dargın olan iki kardeşi barıştırmak veya kardeşlik bağını pekiştirmek için kullanırız.

    Kardeşlik bağını pekiştiren ve kalpleri kaynaştıran en etkili yollardan biri de sağlıklı iletişimdir. Bunu sağlamanın yolu da hediyeleşmekten geçer, lakin bu yolun yolcularının dikkat etmesi gereken önemli bir husus vardır. "Hediyenin karşılık beklemeden, gönül rızası ile sevgi, ilgi ve alakayı artırma ara-c1" ile verilmesi lazımdır. "Ancak hediyeyi asıl gayesi dısında, daha büyük bir hediye almak için veya daha farklı bir beklen-tiye... "12 girilerek verilmemelidir.

    Sizin anlayacağınız niyetler güzel olmalıdır ki neticeler de güzel olabilsin.

    12 Hadislerle Islam IV Hediyeleşmek/Sevgiyi Artırmanın Yolu s. 373-374

    -26-

    YanıtlaSil
  65. Peki, kardeşlik sadece kan bağından mı ibarettir?

    Tabii ki değildir.

    Kan bağından daha ileri olan kardeşlikler de vardır. Bun-lardan biri de İslam kardeşliğidir. "...İslam dini, her türlü ırk farklılığının üzerine din birliğini koyarak müminleri kardeş ilan etmiştir."13 İslam kardeşliğinin önündeki en büyük engel ise tefrikadır, yani anlaşmazlık ya da ikiye ayrılmadır.

    Üzülerek ifade edelim ki son birkaç asırdır İslam coğraf-yası çeşitli tefrikalarla birbirine düşürülmüştür. Ortak yönleri-mizde birleşip kenetlenmek dururken, ha bire aramıza engel-ler koyup duruyoruz. Bu engellerin sayısı arttıkça da daha çok Müslūman yerinden yurdundan olmaya ve sefalet çekmeye devam ediyor.

    Yine de insanın milyonlarca kardeşinin olması iyi bir şey-dir. Hele bu kardeşler paylaşımcı ve fedakâr olursa evvel Allah sırtımızı kimse yere getiremez. Atalarımızın da dediği gibi; kardeş kardeşe atmış ama yar başında tutmuş.

    Biz yine de kardeşlerimizi tutmak için yar başını bekle-meyelim olur mu?

    Çünkü buhranı kendi içinde yaşayan bazı kardeşlerimiz, içlerindeki uçuruma düşmemek için tutunacak bir dal veya başını yaslayacak bir omuz aramaktadır. Zaten kardeş dedi-ğiniz, hâlden anlayan kişi demek değil midir? Öyledir ya...

    Gerçekten de kardeşler anlaşılmak ister, konuşmak ister, "Ben buradayım!" diyen birinin sesini duymak ister. Hâlâ bu satırları okuduğunuza göre siz de buradasınız demektir. İyi ki buradasınız ve iyi ki benim kardeşimsiniz. Öyleyse birbirimizi dinlemeye devam edelim.

    Aslında birbirimizi dinledikçe yorgun gönüllerimiz de din-lenmiş oluyor. Ne zaman ki birbirimize kulak vermiyoruz ne

    13 Hadislerle İslam V Irkçılık / Kokuşmuş Cahiliyye Zihniyeti s. 394

    -27-

    YanıtlaSil
  66. zaman ki birbirimizden selamı sabahı kesiyoruz; işte o vakit yorgunluğumuz geçmiyor bizim.

    Anlayışınız derin, kardeşliğiniz tekin olsun

    YanıtlaSil
  67. Evini Temiz Tut Misafir Gelebilir, Kendini Temiz Tut Azrail (a.s.) Gelebilir

    Insanın her an misafirinin gelebileceğini ve ölüme hazır-lıklı olmasının gereğini anlatmak için "evini temiz tut misafir gelebilir, kendini temiz tut Azrail gelebilir" deriz. Bu ataso-zünü genellikle temizliğe yeterince önem vermeyen ve ahiret için hazırlık yapmayan kişilerin aslına dönmesi için söyleriz. Gerçekten de temizlik, bir eşyayı, mekânı ya da insanı aslına döndürebilmektedir.

    Sözgelişi kirlenen bardak, tabak, çatal ve kaşıkları yıkamak suretiyle temizleriz yani onları aslına döndürmüş oluruz. Aynı şekilde evlerde ve iş yerlerinde eşyaların tozunu alarak mekân-ları daha yaşanılır bir hale getiririz. Gerçi aramızda "toz" alma işini abartıp hayatı çekilmez hale getirenler de vardır. Temizliği tadında bırakıp kendimize yeterince zaman ayırmazsak, biz de farkında olmadan tozlanabiliriz.

    Peki, insanın tozlanması nasıl olur?

    23-

    YanıtlaSil
  68. Elbette bilerek ya da bilmeyerek günah işlemesiyle ob Yani gunahlar bizim tozumuzdur ve bu tozun alınması için bazen sopayla vurulması gerekir.

    Insanın tozunu alan, daha doğrusu günah kirinden ann masını sağlayan bir sebep de kişinin Allah'tan bağışlanma talep etmesidir. Bakınız, bir insanın hatasını anlayıp, bağışlanma umuduyla Rabb'ine yönelmesi çok büyük bir nimettir.

    "Yüce Allah insanın özgür iradesi ile hatasından dõnup, kendisinden bağışlanma dilemesinden memnun olmaktadır Zaten insanı Allah katında değerli kılan da O'na niyazı, O'n-dan yardım ve bağışlanma istemesi değil midir?"10

    Ne yazık ki günah kirinden ve tozundan habersiz olan veya kendi tozunu hafif gören bazı kimseler de vardır. İşte bunlar, Azrail için kendini temiz tutmayan ve buna önem ver-meyen düşüncesiz kişilerdir.

    Esasında biz, temizliğin imandan geldiğine inanan ve bunu önemseyen bir milletiz. Acaba hangi sebepler bizi piknik alanlarını kirli bırakmaya, düğünlerde ve araç konvoylarında silah atarak hem gürültü kirliliği yapmaya hem de insanların canını tehlikeye atmaya itiyor dersiniz? Dahası hangi neden-lerden dolayı ölüm ve ötesi için hazırlık yapmıyoruz?

    Biraz da bunun hakkında konuşalım.

    Maalesef her geçen gün tabiattan ve haliyle kendi doğa-mızdan uzaklaşıyoruz. Elbette bunda teknolojik gelişmelerin, şehir hayatının ve tüketim alışkanlığının payı büyüktür. İşte tüm bu sebepler bizi biz yapan değerleri aşındırıp niyetlerimizi erozyona uğratıyor. Bu kez de dünyaya asıl gönderiliş amacını unutuyoruz ve dünya hayatını ahiret hayatına tercih ediyoruz. Tercih ettiğimiz şu dünyaya bir de Aşık Veysel'in gönül gözün-den bakalım:

    10 Hadislerle Islam II Teybe Günahtan Dönen Günahsız Gibidir s. 101

    -24-

    YanıtlaSil
  69. "Nuşirevan-ı Adil nerede tahtı?

    Süleyman mührünü kime bıraktı?

    Resulü Ekrem'in kanunu haktı!

    Her ömrün sonunda bir feryat gördüm."11

    Temizlik şiarınız, toz gibi dökülen şeyler de günahınız olsun.

    11 http://www.turkuler.com/sozler/turku_dunyada_tukenmez

    -25-

    YanıtlaSil
  70. Öfkeyle Kalkan Zararla Oturur

    Öfkesine kapılarak iş görenlerin sonunda güç duruma dú-şeceğini anlatmak için "Öfkeyle kalkan ziyanla veya zararla oturur." deriz. Bu atasözünü genellikle öfkeyle hareket eden kimseleri uyarmak için kullanınız ve aslında şöyle demek is-teriz:

    Ortaya çıkarmamız gereken şey öfke değildir, sevgidir.

    Mesela bir erkek baba olarak kızına "seni seviyorum" diye-bilmelidir. Yine aynı şekilde eşine, oğluna, anne veya babasına karşı da sevgi dolu duygularını aşikâr edebilmelidir.

    Niçin erkeklerden misal veriyoruz?

    Nedeni şu ki toplumda bazı yanlış kanılar vardır. "Erkek dediğin ağlamaz." ya da "Erkek dediğin içinden sever, sevdiğini belli etmez." gibi sözler birileri tarafından kabul görmektedir. Oysa erkek dediğin gerektiğinde ağlamasını da sevgisini belli etmesini de öfkesini yutmasını da bilmelidir.

    -20-

    YanıtlaSil
  71. Kadın olsun erkek olsun, bir kişi öfkesini tutmadığı tak dirde şeytanın oyuncağı haline gelmektedir. Şeytansa çoğu zaman gizli vurmaktadır.

    "Sevgili Peygamberimiz, çeşitli vesilelerle ashabına da of-keli anlarında, hiddeti telkin eden şeytandan Allah'a sığınma-larını öğütlemiştir... İnsan zaaflarıyla var olduğu müddetçe (ki her zaman öyle olacaktır) inanmış kişi, kendisinden daha güçlü olan Allah'a sığınmaya devam edecektir." 8

    O halde biz de öfkeyle kalkıp zararla oturmak istemiyor-sak, Allah'a sığınalım ve böylelikle öfkenin yol açacağı türla zararlardan korunmuş olalım.

    Bu zararların en fenası nedir biliyor musunuz?

    Tabii ki sırların ifşa edilmesidir.

    lyi de bu nasıl olmaktadır?

    Şöyle olmaktadır; bir insan en çok öfkeli anında hata yapmaya müsaittir. Bu yüzden bir kimse öfkeliyken sağlıklı düşünemez ve ağzından çıkan sözlerin hesabını da yapamaz. Sözgelişi vaktiyle iyi birer arkadaş olup da sonradan bu dost-luğu devam ettiremeyen bazı kişiler, öfkeli anlarında ve biraz da intikam hırsıyla hareket ettiklerinden, eski arkadaşlarının sırlarını ifşa ederler. Hatta işi daha da ileri götürüp aile içinde kalması gereken sırları bile başkalarına söyleyenler vardır.

    dir. Bakınız, burası işin koptuğu yerdir, yani telafisi yok gibi-

    "Allah Teâlâ eşlerin, birbirlerinin sırlarını ve kusurlarını örten ve koruyan birer elbise / örtü mesabesinde oldukların-dan bahisle, '... Onlar sizin için bir elbise, siz de onlar için bir elbisesiniz.' buyurmuştur."9

    8 Hadislerle İslam I İstiaze/Alemlerin Rabb'ine Sığınmak s. 165-166

    9 Hadisletle Islam IV Aile Mahremiyeti / Özel Alan s. 89

    -21-

    YanıtlaSil
  72. İçi güzelliklerle dolu olan şu âlemde edeple yaşamak var-ken, bizi edep dışı şeyler yapmaya yönlendiren durumlara fırsat vermeyelim. Yoksa akrebin zehriyle, daha doğrusu telki-niyle yönümüzü şaşırıp da çok güç duruma düşebiliriz. Fakat mesele vatan ve milletin menfaatini gözetmek olunca, aslan kesilmemizde bir sakınca yoktur. Bunu da Allah'ın izniyle ya-pıyoruz zaten.

    Öfkeniz kıvamında, sevginiz kararında olsun.

    YanıtlaSil
  73. in

    Hak Yerini Bulur

    Haksızlığın er geç ortaya çıkacağını hatırlatmak için "hak yerini bulur veya hak yerde kalmaz" deriz. Bu atasözünü ço-ğunlukla şahsımıza ya da bir başkasına bir haksızlık yapıldığı durumlarda kullanırız.

    Hiç kimse kendisine veya başkasına bilerek haksızlık ya-pılmasını istemez ama "insanlar farkında olarak veya olma-yarak bazen hak ihlali yapabilirler. Bu durumlarda kişi, Pey-gamber Efendimizin 'Kim kardeşine haksızlık etmişse onunla helalleşsin...' emri gereği Allah'ın huzuruna çıkıp sıkıntı ya-şamadan önce yaptığı haksızlığı gidermeli ve mağdur ile he-lalleşmelidir."7

    O hâlde Hakk'ın huzuruna varmadan önce, bize sunulan fırsatları değerlendirmeye çalışalım. Şu anda toprağın altında olup da bu fırsatları kaçıran nice kimseler ahu figan etmekte-dir. Çünkü nefesi kesilen pek çok kişinin haberi de kesilmek-tedir. Öyleyse şu dünyadan gitmeden önce öyle güzel şeyler

    7 H. İslam IV Haklara Riayet / Her Hak Sahibine Hakları Verebilmek s. 428

    -17-

    YanıtlaSil
  74. olsun. yapalım ki yaptığımız o güzel şeyler bize nefes olsun, hay

    Sözgelişi işlerimizi aşkla yapıp şükürle tamamlayabiliriz

    İşlerimizi aşkla yapıp şükürle tamamlayabilmek için de yaşadığımız anın farkında olmamız gerekiyor. Yaşadığı anın farkında olan bir kişi, vaktinin kıymetini bilir ve başkalan nın hakkını da gözetir. Başkaları derken, öyle çok uzaklara gitmenize gerek yok. Anne babamızın, hocalarımızın, yo rüdüğümüz şu yolların, soluduğumuz havanın, her dertli başın, velhasılı kelam yediğimiz, içtiğimiz, giydiğimiz her türlü nimetin üzerimizde bir hakkı vardır.

    İşte tüm bu nimetlerin hakkını vermek ancak şükürle olur.

    Şükür ise "Nimetlerin süsüdür."

    Şükreden bir kulun hayatı, güneş alan havadar bir eve benzer. Bu evden bereket ve huzur eksik olmaz. Allah'ın verdiği sayısız nimetlere nankörlük edenlere gelince, bun-ların hayatı da köhne bir ev gibidir, yani içinde bet bereket yoktur.

    Neyse, biz asıl konumuza geri dönelim. Biraz da "Hak" meselesinin "değer" yönünden bahsedelim. Yani herkese hak ettiği değeri vermeye çalışalım.

    İyi de bunu nasıl yapalım?

    "Her elini sıkanla dost, her canını sıkanla düşman olma" sözünü kendimize ilke edinerek başlayabiliriz mesela. Hatta bu söz bizim mihenk taşımız bile olabilir. Ayrıca emanete riayet edelim, hem de buna çok dikkat edelim lütfen!

    Emanet dediysek aklınıza hemen mal mülk gibi şeyler gelmesin. Çoluk çocuğumuz ile çevremizdeki bütün canlılar ve eşyalar da birer emanettir. Bizim de onların da gerçek

    -18-

    YanıtlaSil
  75. sahibi ve koruyucusu Yüce Allah'tan başkası değildir. İşte tüm bu emanetlere riayet etmek sevgi ve saygı duymayı gerektirir.

    Şu ten kafesindeki cana ve bütün canlara sevginiz içten, saygınız gönülden olsun.

    YanıtlaSil
  76. At Ölür Meydan Kalır, Yiğit Ölür Şan Kalır

    Yaşarken iyi işler yapılmasını ve iyi ad bırakılmasını teşvik etmek ve insanları iyi yönde çalışmaya özendirmek için "At ölür meydan kalır, yiğit ölür şan kalır." deriz. Buradaki kas-tedilen şan, "ün, şöhret" gibi bir şey değildir. Yiğit bir kişinin öldükten sonra ardında bıraktığı iyi izler onun şanı, yani eseri olur. O sebeple bu atasözünü, eserleriyle adından söz ettiren kimselerden bahsederken veya şanlı tarihimizdeki kahraman-ları yad ederken dile getiririz.

    O kahramanlar ki kadınıyla erkeğiyle verdikleri destansı mücadele sayesinde şanlı bir tarih yazmışlardır. Onlar kadar olmasa da bizim hayatımız da zorlu mücadelelerin izleriyle do-ludur. Bizi güçlü kılan çabalardan biri de kendi nefislerimizle olan mücadelemizdir.

    "...Bu mücadele insanın kendisiyle, hırslarıyla, bitmek tükenmek bilmeyen istek ve arzularıyla imtihanından başka bir şey değildir."4

    4 Hadislerle Islam 1 Nefis / İyi Ve Kötünün Mücadele Alanı s. 307

    -14-

    YanıtlaSil
  77. Hiç şüphesiz bu imtihandan en az hasarla çıkacak olanlar, "nefis" denilen alanda iyilik ve fazilete yer açan kimselerdir. Bunlar, iyi işler yapan ve adlarının hakkını veren güzel insan-lardır. İşte kahramanlıklarıyla övündüğümüz ecdadımız da böyle yapmıştır; gürül gürül akan pınarlar, medreseler, ha-mamlar, yollar, köprüler ve kervansaraylar, hep bu mücade-lenin eseridir.

    Peki, ecdadımız iyilik ve fazilete yeterince yer açmasaydı ne olurdu?

    Maalesef o zaman da gözleri dünya hırsından kör olurdu.

    Bize de tıpkı birileri gibi Süpermen, örümcek adam, x-men türünden hayali kahramanlar üretmek düşerdi. Oysa "Bizim hayalı bir tarih ve kahraman üretmeye değil, yalnızca doğruyu öğrenmeye ihtiyacımız var."5

    Bundan sonra da olmaya devam edeceğiz inşaallah.

    Bugün pek çok ülke dilini, tarihini, kültürünü ve örfünü unutmadıysa bunda atalarımızın engin hoşgörüsünün katkısı vardır. İnsan sormadan edemiyor; atalarımız asırlara damgasını vururken, biz bu mücadelenin neresindeyiz, gözleri kör eden dünya hırsından yeterince korunabiliyor muyuz acaba?

    Tabii ki bu sualin cevabını herkes kendi içinde verecektir ama şunun altını da önemle çizmek isteriz; eğer bizi güçlü kılan o mücadeleden vazgeçersek, yani nefsimizin istek ve arzularına "Dur!" diyecek kadar çelik bir iradeye sahip olmaz-sak, insani yönümüzü işlevsiz hale getirmiş oluruz. Bu yönünü kõreltenlerin dünyayı nasıl da ateşe verdiğini görmektesiniz değil mi?

    Uzun lafın kısası, ardında iyi iz bırakmak isteyen herkes, kendini ilgilendirmeyen meseleleri terk etmek zorundadır.

    5 İlber Ortaylı, Türklerin Tarihi, Timaş Yay. İst., 2016, Arka Kapak Yazısı.

    -15-

    YanıtlaSil
  78. Zaten "Kendisini ilgilendirmeyen şeyleri terk etmesi, kişinin iyi Müslüman oluşundandır. "6

    Peki, bırakmamız gereken o lüzumsuz şeyleri terk ettig. mizde ne olur?

    Neler olmaz ki?!

    Hayatımızda bilime, sanata ve kültüre biraz daha yer açıl mış olur ki açılan bu yerden yeni Sinanlar, Ali Kuşçular, Sa-buncuoğlu Şerefeddinler, Oktay Sinanoğlu ve Aziz Sancarlar gibi değerlerimiz yükselir. Yükselen her değerimizle ortaya güzel ve bir o kadar da kıymetli eserler çıkar.

    Adınız şanlı, eseriniz kalıcı olsun.

    6

    Hadislerle İslam III Malayani / Faydasız Sözler, Lüzumsuz işler s. 562

    -16-

    YanıtlaSil
  79. Söz Gümüşse Sükût Altındır

    "Susmak bazen konuşmaktan daha iyi sonuç verir" an-lamında kullanılan atasözüne, "söz gümüşse sükût al-undır" deriz. Genellikle bu sözü aşırı öfke anında veya çetin bir imtihanın ilk anlarında sınanan insanları sükû-nete davet etmek için söyleriz. Allah'ın rızasının veya gazabının hangi sözde olduğunu bilmediğimizi anlat-mak için de bu sözü kullanırız. Ayrıca, namaz esnasında kıyamdayken yapmış olduğumuz münacatın adına da kunut deriz.

    Kunut; itaat ve sükût etmek demektir ama nasıl sükût et-mektir?

    "...Zorda, darda kalan kulun aczini, derdini, şikâyetini na-maz içinde dua ya da beddua şeklinde Allah'a arz etmesidir."¹

    Sakın bu sözlerimizden hiç kimseyle konuşmayacağımız anlamı çıkarılmasın. Konuşmak, bizim için bir zarurettir. He-men herkes dağarcığındaki kelimeleri kullanarak bir cümle

    1

    Hadislerle İslam II Kunut / Allah'ın Huzurunda Duaya Durmak s. 65-66

    -11-

    YanıtlaSil
  80. kurar ve kurduğumuz bu cümleler bizim kişiliğimizi, duygu-larımızı yansıtan birer aynaya dönüşüverir. İşte bu yüzden ağ-zımızdan çıkan her kelimeye dikkat etmeli, güzel düşünmeli. güzel konuşmalı ve gerektiğinde sükût etmesini de bilmeliyiz.

    Gerçi, "Sükût etmek" bazıları için dünyada yapılması en güç şeylerden biridir. Hatta kimileri için imkânsıza yakındır. O sebeple birileri çıkıp da size şöyle diyebilir: "Sükût etmek de neymiş canım?", "Hiç öyle şey olur mu?"

    Olur olur, hem de çok güzel olur. Zaten sükûtunuzdan anlamayan, kelamınızdan da bir şey anlamaz.

    Her ne kadar "kişi sözden ibaret" olsa da sükûtun da ken-dine göre bir lisanı, daha doğrusu bir hâli vardır. O sebeple sükût edenin hâline bakılır ve ne demek istediği bir şekilde anlaşılır. "Sükût ehli kimdir?" derseniz, kendi içine dönüp kalbinin sesini dinleyen kişidir, deriz. İyi de kalbin sesini duy-makla bir insanın eline ne geçer ki?

    Neler geçmez ki!

    Öncelikle böyle birinin eline tefekkür âleminin anahtarı geçer. Bu âlemden içeri girenler ölüm ve ötesini düşünmeye başlar. Ölüm ve ötesini düşünen biri de malayani sözlerden korunmuş olur. Boş konuşup da cümleleri yormaz yani. Ayrıca ölüm ve ötesini düşünmek hayata sıkıca tutunmamızı sağlar.

    Evet evet yanlış duymadınız, hayata sıkıca tutunmamızı sağlar.

    Bir mütefekkirin de dediği gibi: "Ölümü hatırladıkça yaşar insan. Ölümü hatırladıkça, hayatı unutmaz, kendini unutmaz, hakikati unutmaz."2

    Şimdi de, hakikati unutmayan birinin konuştuğunu veya bir şeyler yazdığını düşünelim, acaba ortaya nasıl bir tablo çıkardı?

    2 Yusuf Kaplan, https://www.yenisafak.com/yazarlar/yusuf-kaplan/olumu-u-nutan-insan-kendini-bile-hatirlayamaz-2049424

    -12-

    YanıtlaSil
  81. Hemen söyleyelim; sükûtu altın olan biri konuşmaya baş-ladığında bize kalp ülkesinden inci mercan getirirdi. Litera-türde biz buna şiir deriz, sohbet deriz, hikmet deriz. Ortaya çıkan tabloya da "medeniyet" deriz.

    O hâlde ataların, "Söz gümüşse sükût altındır." sözüne kulak verip kendimize çekidüzen verelim ve köklü medeniye-timizin üstüne birkaç taş da biz koyalım. Tabii ki bunun için değişime hazır olmalıyız.

    Sahi, bunun için ne yapmalıyız?

    Kesinlikle düşünmeden konuşmamalıyız ve konuşurken de insanlara bıkkınlık veren uzun cümleler kurmaktan sakın-malıyız. Şunu da unutmayalım ki: "...Bir toplum kendisin-dekini değiştirmedikçe Allah onlarda bulunanı değiştirmez. "3

    Diliniz tatlı, sükütunuz hakikatli olsun.

    3 Ra'd Suresi - 11. Ayet Tefsiri

    -13-

    YanıtlaSil
  82. TAKDİM

    Her milletin bağrından doğan sözler vardır.

    Bu sözler öyle gelişi güzel söylenip de günumüze kadar gel. memiştir.

    Kimi sözler vardır dinleyenin sadrına şifa olur. Kimi sözler de vardır ki insanın ufkunu açar, kelime hazinesini zenginleştirir ve düşünce dünyasını aydınlatır. Çünkü bu sözlerde asırlardır süregelen bir birikim ve tecrübe söz konusudur. O sebeple ata-larımızın bu kültürel mirasından istifade edelim. Öyle ki sözle-rimizi, yazılarımızı ve sohbet meclislerimizi onların öğüt verici nitelikteki sözleriyle süsleyelim.

    Yalnız bu kıymetli mirası gelecek kuşaklara aktarmayı da unutmayalım.

    Öfkeyle kalkanın zararla oturduğunu, iyilik edenin iyilik bulacağını, dostun kara günde belli olduğunu, mayasız yoğur-dun tutmayacağını, vb. pek çok atasözünün geçmişten bugüne kültürümüze ilmik ilmik işlendiğini bilip öğrenmesi lazımdır.

    İşte bu düşünceden hareketle 2019-2020 yılları arasında Di-yanet Radyo'da atasözlerini açıklayıcı biçimde kaleme aldığımız "Darbi-mesel" programına başladık. Hedef kitlesi özelde gençler, genelde ise yetişkinler olan bu programla unuttuğumuz sözleri yeniden hatırladık, bilmediklerimizi de öğrenmiş olduk.

    Bu eserin önce dinleyiciyle sonra da okuyucu ile buluşma-sında katkısı olan herkese canı gönülden teşekkür ederim ve sizi, atasözlerinin hikmetli dünyasına buyur etmek isterim.

    Daha fazla gönle dokunabilmek dileğiyle...

    Saygılarımla

    Yaşar Koca

    29.07.2021 Erbaa / Tokat

    YanıtlaSil
  83. İÇİNDEKİLER

    10

    14

    17

    20

    23

    SÖZ GÜMÜŞSE SÜKÛT ALTINDIR

    Söz Gümüşse Sükût Altındır

    At Ölür Meydan Kalır, Yiğit Ölür Şan Kalır

    Hak Yerini Bulur

    Öfkeyle Kalkan Zararla Oturur

    Evini Temiz Tut Misafir Gelebilir, Kendini Temiz Tut Azrail (a.s.) Gelebilir

    26

    Kardeş Kardeşi Atmış, Yar Başında Tutmuş

    29

    Dil Kılıçtan Keskindir

    32

    34

    Güzel Bakmak Sevaptır

    Tilki, Tilkiliğini Anlatıncaya Kadar Post Elden Gider

    37

    Dağ Ne Kadar Yüce Olsa Yol Üstünden Aşar

    40

    43

    46

    Davetsiz Gelen Döşeksiz Oturur

    Damlaya Damlaya Göl Olur

    Ev Alma, Komşu Al

    49

    İki Karpuz Bir Koltuğa Sığmaz

    YanıtlaSil
  84. 52

    55

    Adam Adama Yük Değil, Can Gövdeye Mülk Değil

    Demir Tavında Dövülür

    58

    Ağlayanın Malı Gülene Hayretmez

    60

    Gelini Ata Bindirmişler "Ya Nasip" Deniş

    63

    Can Boğazdan Gelir (Geçer)

    66

    EKEN BİÇER KONAN GÖÇER

    67

    Eken Biçer, Konan Göçer

    69

    Eskisi Olmayanın Yenisi Olmaz

    71

    Ölenle Birlikte Ölünmez

    74

    76

    Terzi Kendi Söküğünü Dikemez

    Acele İşe Şeytan Karışır

    79

    Gemisini Kurtaran Kaptandır

    82

    Evdeki Pazar (veya Hesap) Çarşıya Uymaz

    85

    Alçak Yerde Tepecik Kendini Dağ Sanır

    87

    Gülme Komşuna Gelir Başına

    90

    İyilik Eden İyilik Bulur

    YanıtlaSil
  85. 93

    95

    Arkadaşını Söyle Kim Olduğunu Söyleyeyim

    Gülü Seven Dikenine Katlanır

    98

    Hamama Giren Terler

    101

    104

    Yolcu Yolunda Gerek

    106

    Görünen Köy Kılavuz İstemez

    Ardında Yüz Köpek Havlamayan Kurt, Kurt Sayılmaz

    108

    Ağaç Kökünden Yıkılır

    Dost, Kara Günde Belli Olur

    114

    116

    Darı Unundan Baklava, İncir Ağacından Oklava Olmaz

    Baba Malı Tez Tükenir, Evlat Gerek Kazana

    118

    119

    HANGİ DAĞDA KURT ÖLDÜ

    122

    124

    Hangi Dağda Kurt Öldü?

    İyi İnsan Sözünün Üstüne Gelir

    Tarlayı Koçan (ya da Tapu) Zapt Etmez, Saban Zapt Eder

    127

    Allah'tan Ümit Kesilmez

    129

    El Elden Üstündür (ta Arşa Kadar)

    132

    Laf Lafı Açar

    135

    Kaçan Balık Büyük Olur

    137

    Sabreden Derviş Muradına Ermiş

    139

    Mayasız Yoğurt Tutmaz

    Deli Deliyi Görünce Çomağını Saklar

    YanıtlaSil
  86. 144

    Nikâhta Keramet Vardır

    147

    Pek Yaş Olma Sıkılırsın; Pek de Kuru Olma Kırılırsın

    150

    Irmak Kenarına Çeşme Yapılmaz

    152

    Hangi Gün Vardır Akşam Olmadık

    154

    Otuz İki Dişten Çıkan, Otuz İki Mahalleye Yayılır

    156

    Kanı Kanla Yumazlar, Kanı Suyla Yurlar

    159

    Sakınılan Göze Çöp Batar

    162

    İçi Beni Yakar, Dışı Eli (veya Seni) Yakar

    165

    Akılsız Başın Cezasını (veya Zahmetini) Ayaklar Çeker

    167

    Ölmüş de Ağlayanı Yok

    170

    Sana Vereyim Bir Öğüt, Kendi Ununu Kendin Öğüt

    172

    Ağılda Oğlak Doğarsa Ovada Otu Biter

    YanıtlaSil
  87. Darb-ı Mesel

    Yaşar KOCA

    امل

    YanıtlaSil
  88. TARİHTE BUGÜN

    - 1868 - Kızılay'ın kuruluşu.

    1967-Bediüzzaman Said Nursî'nin kardeşi Abdülmecid Nursî vefat etti.

    1911 - Bediüzzaman'ın da iştirak ettiği Sultan Reşad'ın Balkan seyahatinde Üsküp'e varıldı.

    HAZİRAN

    11

    ÇARŞAMBA

    15 1446 ZİLHİCCE

    RUMI: 29 MAYIS 1441 HIZIR: 37

    BİR AYET

    Göklerde ne var, yerde ne varsa Allah'ındır. Allah, ilim ve kudretiyle her şeyi kuşatıcıdır.

    (Nisa: 126)

    BİR HADİS

    İmanın tadına ermek isteyen kimse, insanları sadece Allah rızası için sevsin.

    (C. Sağîr, No: 3660)

    Bir insan, en evvel, muhabbetini Allah'a verirse, onun muhabbeti dolayısıyla, Allah'ın sevdiği her şeyi sever. Ve mahlükâta taksim ettiği muhabbeti, Allah'a olan muhabbetini, tenkîs değil, tezyid eder. Tarihçe-i Hayat

    YanıtlaSil
  89. TARİHTE BUGÜN

    2026 BEDİÜZZAMAN TAKVİMİ

    - Dünya Sigara İçmeme Günü.

    1664 - Kanije Zaferi.

    1946 - Seçimlerde açık oy gizli tasnifin kaldırılışı.

    MAYIS

    31

    PAZAR

    14144 ZİLHİCCE

    RUMI: 18 MAYIS 1442 HIZIR: 26

    BİR AYET

    Her nerede kibleye yönelirseniz Allah'ın rızası

    oradadır.

    Bakara Suresi: 115

    BİR HADİS Selâmı önce veren kişi, kibirden uzaktır.

    Madem ben de bu vatanın bir evladıyım, bu vatanın saadetine hizmet etmek benim için farzdır.

    Emirdağ Lahikası

    YanıtlaSil
  90. nde Kamer, bir sinek az eder ve bl, bir pervan Su zat öyle bir ve o Günes ne etrafında döner. O Arz olan o per ir Sultanın ahbarını söylüyor ki, memleketin

    TARİHTE BUGÜN

    2022 BEDIO.

    AMLAN

    BİR AYET

    1098 - Birinci Haçlı

    seferi: 8 ay süren kuşatma sonunda Antakya Haçlıların eline geçti.

    1277 - Türkçenin resmî dil olarak kabulü.

    CUMA

    Cemiyeti kuruldu. 1889 - İttihat ve Terakki

    1925 - Terakkiperver

    Cumhuriyet Fırkası, Bakanlar Kurulu kararıyla kapatıldı.

    - 2006 - Karadağ kuruldu.

    3

    (Amellerin) hesap olunacağı gün beni, ana-babamı ve müminleri bağışla!

    İbrahim Suresi: 41

    FRIDAY

    HAZİRAN

    JUNE

    BİR HADİS

    Özür dileyeceğin her şeyden sakın.

    C

    Namazda ruhun ve kalbin büyük bir rahatı vardır. Hem cisme de o kadar ağır bir iş değildir. Hem namaz kılanın diğer mübah dünyevî amelleri, güzel bir niyet ile ibadet hükmünü alır.

    Sözler

    HICRI: 4 ZİLKA'DE 1443 - RUMI: 21 MAYIS 1438

    HIZIR: 29-GÜN: 154 KALAN: 211 - GÜN UZA.: 1 DK

    YanıtlaSil
  91. 234

    İSLÂM TARİHİ MEDİNE DEVRİ X

    Tihâme sınırıdır.

    Cuhfe ile Mekke arasında su ihtiyacı karşılanan yerlerdendir. Hurmalık ve ekinlikleri vardır (145).

    Peygamberimizin Gamim'de Yayalara Tavsiyesi :

    Peygamberimiz, Usfan'dan hareket ederek Gamim'e geldiği zaman, hacca yaya gidenler, Peygamberimizin önünü kestiler. Önünde saf saf dizildiler. Yaya yürümekten şikâyetlendiler.

    Peygamberimiz Hızlı yürümekten yararlanınız!» buyurdu.

    Öyle yapınca, rahatlaştılar.

    Peygamberimiz Merruzzahran'da:

    Peygamberimiz, Pazartesi günü uğradığı Merruzzahran'dan, akşa-kadar ayrılıp gitmedi.

    ma Güneş batınca, akşam namazını kılmadan oradan hareket etti (146). Zahran, Mekke'nin yakınında bir vadi, Merre de, onun yanında bir

    köydür. Merruzzahran, her ikisinin müşterek ismidir.

    Merruzzahran'da bir çok su kaynakları ve hurma bahçeleri vardır.

    Merruzzahran, Eslem, Hüzeyl ve Gadıraların yurdu idi (147).

    Merruzzahran vadisile Mekke arası, on yedi mildir (148).

    Merruzzahran vadisinde Fetih Mescidi diye tanınan bir Mescid bu-lunmaktadır ki, Peygamberimiz, onun içinde namaz kılmıştır (149).

    Peygamberimiz Serif'de:

    Peygamberimiz, uğradığı yerlerde Müslümanlara İmam olup na-maz kıldırmış ve namaz kıldırdığı yerlere Mescidler yapılmıştır.

    güneş battı (150). Peygamberimiz, Merrüzzahran'dan ayrılıp Serif'e geldiği zaman,

    Serif'in, Mekke'ye uzaklığı 6-12 mil kadardır (151). Merruzzahran'a uzaklığı, yedi mildir.

    Orada, Serif Mescidi ile Hz. Meymune'nin kabri bulunmakta-

    dır (152).

    (145) Yakut-Mucemülbüldan c. 4, s. 121-122

    (146) Vakıdi-Megazi c. 3, s. 1097

    (147) Yakut-Mucemülbüldan c. 4, s. 63

    (148) Semhudi-Vefaülvefa c. 3, s. 1020

    (149) Semhudi-Vefaülvefa c, 3, 8. 1019

    (150) İbn-i Sa'd-Tabakat c. 2, s. 173

    (151) Yakut-Mucemülbüldan c. 3, s. 212

    (152) Semhudi-Vefaülvefa c. 3, s. 1020

    YanıtlaSil
  92. PEYGAMBERİMİZİN VEDA HACCI

    Hz. Aiye'yi Ağlatan Hal:

    235

    Serif'e geldikleri sırada, Hz. Aise, kadınlık hali gördü. Ağlamağa başladı. Peygamberimiz, ona «Seni, ağlatan

    nedir? diye sordu. Hz. Aişe «Vallahi, bu yıl, hacca çıkmamış olmamı ne kadar ister-dim!» dedi.

    Peygamberimiz «Sana, ne oldu? Sen, galiba hayzını gördün?» bu-

    ушти. Hz. Aişe Evet!» dedi.

    Peygamberimiz «Bu, Allah'ın, Adem kızlarına yazdığı bir şeydir. tavaf etme! buyurdu (153). Sen, hacıların yaptığını yap! Yalnız, temizlenmedikçe, Beytullah'ı

    Peygamberimiz Zituva'da:

    ki yola) gelip kavuştu (154). Peygamberimiz, nihayet Senlyyeteyn arasına (İki yokuş arasında-

    Zituvā vadisi, Scniyyeteyn arası, Kedâ ve Küda arası (155) diye tanınır (156).

    Zituva vadisi, Mualla'daki kabristan yokuşu ile Hadrâ yokuşu ara-sındaki vadi olup Muhacir kabirlerine kadar iner (157).

    Peygamberimiz, geceyi orada, Zituvâ vadisinde geçirdi (158).

    Sabah namazını, orada (159), sarp bir tepe üzerinde (160), bir Se-müre ağacının altında (161) kıldı (162).

    Peygamberimizin namaz kıldığı yer, Zituvâdaki Mescidin yapıldığı yer, değildir.

    Fakat, bundan biraz aşağıdaki sarp tepe üzerindedir (163).

    (153) Müslim-Sahih c. 2, s. 873-874, Taberi-Tarih c. 3, s. 168

    (154) Vakıdi-Megazi c. 3, s. 1097 (155) Malik-Muvatta' c. 1, s. 324, Semhudi-Vefaülvefa c. 3, s. 1022

    (150) Semhudi-Vefaülvefa c. 3, s. 1022 (157) Ezraki-Anbaru Mekke c. 2, s. 297

    (158) Vakıdi-Megazi c. 3, s. 1097, Ahmed b. Hanbel- Müsned c. 2, s. 16, Buhari-Sahih

    c. 2, s. 154, Ezraki-Ahbaru Mekke c. 2, s. 203 (159) Buharl-Sahih e, 2, s. 154, Müslim-Sahih c. 2, s. 919, Ezraki-Ahbaru Mekke c. 2, 5. 203

    (160) Müslim-Sahih c. 2, s. 919, Ezraki-Ahbaru Mekke c. 2, s. 203

    ( 161) Ezraki-Ahbaru Mekke c. 2, s. 203

    ( 162) Buhari-Sahih e 2, s. 154, Müslim-Sahih c. 2, s. 919, Ezraki-Ahbaru Mekke c. 2, 5. 203

    (163) Müslim-Sahih c. 2, s. 919, Ezraki-Ahbaru Mekke c. 2, s. 203, Nesai-Sünen c. 5, s. 199

    YanıtlaSil
  93. 270 | Kutsal Kitaplara Göre Din Adamı

    Hıristiyanlara yorumlanma ihtimali bulunan ayetler, gerekse "Ehl-i kitap" ifade-sinin bazı kullanımlarında her iki kesimi de içermesi, bu tür ayetleri ayrı bir başlık altında incelemenin daha uygun olacağı sonucuna bizleri götürdü.

    2.1. Kutsal Kitap Konusunda İki Yüzlülükleri

    Diğer bir eleştiri noktası da, din adamlarının, kutsal addettikleri kitaplarının içerdikleri gerçeklere karşı olan samimiyetsizlikleri ve ikiyüzlülükleridir. Bu, daha önce detaylı bir şekilde incelediğimiz gibi, aslında Yahudi din adamlarının Tevrat'la olan ilişkilerinde dikkati çeken belirgin bir özelliktir. Nitekim bu çerçe-vede Kur'ân'ın kullandığı tahrîf kelimesinin sadece Yahudi din adamları sınıfıyla ilgili olarak kullanıldığına temas etmiştik.

    Ancak, aşağıdaki başlıklar altında, Hıristiyan ruhbanlığının da bu tür sap-malardan uzak kalmadığı ve İncil nüshalarının içerdiği bazı hakikatleri gizleme veya saptırma konusunda, Yahudi din adamlarının yaklaşımlarına benzer çaba-lar içerisinde oldukları görülecektir. Doğrudan dinî alanı ve kutsalı ilgilendiren bu hususların haricinde, dünyevîleşmenin ve materyalist dünya görüşüne sahip olmanın bir neticesi olarak, maddî ve malî konularda da Kur'ân her iki din ada-mı sınıfına eleştiriler yöneltmektedir. Şimdi bu eleştirileri, doğurdukları dinî ve teolojik sonuçları da dikkate alarak, aşağıdaki başlıklar altında sırayla incelemeye çalışalım.

    2.1.1. Hakkı Bâtılla Karıştırmaları

    Bilindiği gibi, Hz. Peygamber, Allah'ın elçisi olduğunu ve kendisine uyul-ması gerektiğini ilan ettiği sırada, Yahudiler arasında Arabistan dışında bile ta-nınan büyük bilginler vardı. Bu nedenle müşrik Araplar, Yahudi bilginlerine karşı saygı duyuyorlardı. Doğal olarak bu meselenin çözümünde onlardan yar-dım istediler ve: "Siz bir kitaba sahipsiniz ve bir peygamberin izleyicilerisiniz. Allah'ın elçisi olduğunu iddia eden bu adam hakkında ne dersiniz?" dediler. Yahudi din büyükleri bu soruya direkt ve doğru bir cevap veremezlerdi. Çünkü birden çok ilâh olduğunu söylemeleri veya onun getirdiği ahlâkî değerlerin yan-lış olduğunu iddia etmeleri mümkün değildi. Fakat Hz. Peygamber'in getirdiği dinî değer ve öğretileri, hemen kabul etmeye de pek niyetleri yoktu. Bu nedenle İslâm davetine karşı gizli bir strateji takip ettiler. Hz. Peygamber, onun arkadaş-

    YanıtlaSil
  94. 271 | Doç. Dr. İbrahim H. Karsis

    ları ve yeni din hakkında şüphe üstüne şüphe uyandırdılar. Onlar aleyhine pro-paganda yapıp yanlış iddialar ileri sürdüler.

    İslâm daveti yayıldıkça, Ehl-i kitap, Müslümanların gönüllerindeki itikadın zayıflaması ve İslâm'a karşı olan güvenlerinin sarsılması için çabalarını yoğun-laştırdılar. Bu da, onları şüpheye düşürmek, Hz. Peygamber'in saygınlığıyla ilgili kuşkular uyandırmak ve Kur'ân ayetlerinde birtakım çelişkiler bulunduğu iddia ve vesveselerini onlara telkin etmek suretiyle gerçekleşiyordu. Nitekim Baraka, 2/42'de meålen "Hakkı bâtılla karıştırıp bile bile hakkı gizlemeyin"40 ifadesi geçmektedir. Ayet, İsrailoğullarına verilen nimetler ve kendilerinden alınan sözlerin peş peşe sıralandığı ve bu çerçevede bir dizi uyarı ve hatırlatma-nın yapıldığı bir anlam akışı içerisinde gelmektedir.

    Burada "hakkın bâtılla karıştırılması"ndan bahsedilmektedir. Bu da, "karış-tırma" anlamını ifade eden "lubs" kökünden gelen bir kelimeyle dile getirilmiş-tir. Zıddı açıklamaktır. "İhfå" (gizlemek) ile arasındaki fark şudur: "İhfå"da mananın anlaşılması mümkündür. Ancak "lubs"de, bu mümkün değildir. Kapa-lılık dolayısıyla manayı anlamak oldukça zordur. Dolayısıyla "lubs" kelintesi, sıfat açısından benzeyen iki nesnenin ayırt edilemeyecek şekilde birbirine karış-ması anlamına gelmektedir. Ancak çoğunlukla, manaların karışmasını ifade eder. Bir işle ilgili olarak "açık olmaması" veya "karışık olduğu" anlamında "lubsetu" ifadesi kullanılır. Nitekim Hz. Peygamber'in göğsünün yarılmasından bahseden hadiste, "Aklımda, görüntü mü yoksa hayal mi olduğu ayırt edilemeye-cek şekilde bir karışıklık/iltibas meydana geldi"44 ifadeleri geçer.

    Yine bu manada olmak üzere, "lebistu 'aleyhim el-emre" (İşi onlara karışık gösterdim) ifadesi kullanılır45. Nitekim bu anlam içeriği ile 6/137'de, ortak koş-

    38 Mevdudi, Tefhim, 1, 63

    39

    Bk. Bakara, 2/109; Al-i 'İmrân, 3/119.

    40 Ayet, Ehl-i kitap din büyüklerine hitap etmekte ve yaptıkları işin çirkinliğini belirtmektedir. Çünkü bildikleri hålde inkâr etmektedirler. Alimin inkâr etmesi, cahilin inkârından dah büyük bir suçtur (bk. et-Tabersi, I, 212).

    41 et-Taberî, I, 254. el-Beydâvî, I, 58.

    42 et-Tabersi, I, 211.

    43

    Ayrıca bk. el-Kurtubi, 1, 381. Rivayet için bk. Hakim en-Nisabûri, Müstedrek, II, 673, (4230); et-Taberani, Müsnedü'ş-şâmiyyin, II, 198, (1181).

    44 İbn 'Aşûr, I, 470-471.

    45 Ayrıca bk. Ebû 'Ubeyde, I, 96.

    YanıtlaSil
  95. 272 Kutsal aplara Göre Din Adamı

    tukları varlıkların, müşriklerin birçoğuna, kendi evlatlarını katletmelerini güzel gösterdikleri ifade edilir. Daha sonra da, dinleri konusunda onları "kafa karışık-lığı"na düşürmek gayesiyle bunu yaptıklarına işaret edilir. İnsanın kafa karışık-lığına uğraması, şüphe neticesini doğurur. Nitekim ayette "ve le lebesna 'aleyhim ma yelbisûn" (ve düşmekte oldukları şüpheye onları yine düşürürdük)" ifadesi geçmektedir".

    Ehl-i kitap mensuplarının, kuşkuya düşürme çabalarının, daha ziyade, iman noktasında gelişmemiş veya İslâm davetine yeni yeni ilgi duymaya başlamış kimselere yönelik olduğu anlaşılmaktadır.

    er-Rázi, insanları hakikatten uzaklaştırmanın, iki yolla olacağını ifade eder: Bir kimse, hakikatle ilgili gerçekleri ve delilleri işitmişse, onu saptırmak, ancak delilleri ona karışık göstermekle mümkün olur. Bu kimse bunları işitmemişse, bu durumda onu saptırmak, ancak delilleri ondan gizlemek veya bunlara ulaşmasını engellemekle gerçekleşir. İşte ayette geçen "hakkın bâtılla karıştırılması" birinci kısma; "hakkı gizlemeyin" bölümü de ikinci kısma işaret etmektedir.

    Peki, ayette bahsedilen hakkın bâtılla karıştırılması veya hakla ilgili delil ve gerekçelerin muhataplara karışık gösterilmesi, hangi şekillerde gerçekleşir? Bu konuda değişik izahların yapıldığı görülmektedir. Ayette geçen "ba" bağlacını "sıla" olarak alacak olursak mana şöyle olur: "Tevrat'tan olmayan bir şeyi ona yazmayın; aksi takdirde, ayrılmayacak şekilde Allah'ın vahyettiği gerçekler, sizin yazdığınız yanlışlarla birbirine karışır."51 Burada görüldüğü gibi, ilgili ibare, lafzî tahrifi ifade edecek tarzda yorumlanmaktadır52.

    Ibn 'Aşür, 1, 471. Bu ayet, İslam'ın geldiği dönemlerde Arapların din konusundaki kafa karışıklığına işaret etmektedir (bk. Mevdudi, Tefhim, 1, 524). Yani onlar, Hz. İsmail'in izlediği din yahut neye din diye uymaları gerektiği konusunda çelişki içerisindeydiler (bk. el-Beydavi, 1, 323).

    16 7 8 9 . 0

    En'am, 6/9.

    et-Taberi, I, 254; el-Kurtubi, I, 381.

    er-Rázi, III, 40.

    وَلَا تَلْبِسُوا الْحَقِّ بِالْبَاطِلِ

    el-Halebl, es-Semin, ed-Durru'l-mesûn, thk. Ahmed Muhammed el-Harråt, Dâru'l-kalem, Dimeşk 1406/1986, 1, 321. el-Alûsi, bu yorumun daha tercihe şayan olduğunu ifade eder (bk. el-Alûsi, 1, 390). Benzer yorumlar için ayrıca bk. el-Beydavi, 1, 58; et-Tabersi, 1, 212; el-Kurtubi, 1, 383. er-Răzi, VIII, 82. Ayrıca bk. el-Alûsi, III, 318.

    YanıtlaSil
  96. 273 Doç. Dr. Ibrahim Kan

    Ancak, ayette geçen "ba" edatını, "isti'âne" şeklinde alacak olursak, bu du. rumda mana şöyle olur: "Hakkı, yazdığınız bâtılla karışacak hâle getirmeyin," Ayetin sonunda, bu fiili, din adamlarının yaptıklarına işaret etmek üzere, "...bildiğiniz hâlde" ifadeleri gelmektedir. Yani bilerek hakkı bâtılla karıştırıyor, hakikati gizliyorsunuz. Bu ise, daha da çirkin bir durumdur. Çünkü cahil kimse için bu konuda bir sorumluluk söz konusu değildir.

    Müfessir et-Taberi ayette geçen "hakkın bâtılla karıştırılması" ifadesini, bir-takım Yahudilerin ikiyüzlülüğü ve münafıklığı tarzında açıklamaktadır. Şöyle ki, onlar arasında Hz. Peygamber'e inandıklarını söyleyen ve küfrünü gizleyen mü-nafiklar vardı. Bunların çoğu, onun sadece kendileri dışındakilere peygamber olarak gönderildiğini kabul ediyorlardı. İşte bunlardan münafık olanın hakkı bâtılla karıştırması, yani lisanıyla onun gerçek olduğunu açıklar ancak açıkladığı bunu içinde gizlediği bâtılla karıştırması şeklinde oluyordu?.

    Diğer bir tefsirde ifade, din adamlarının, dinin asıllarını, atalarından nakle-dilen bid'at ve hurafelerle karıştırmaları şeklinde yorumlanmaktadır. Onlar bu ilavelerin, dinde, hatta peygamber kitaplarında bulunduğunu kabul ediyor ve şunu ileri sürüyorlardı: "Geçmiş bilginlerimiz, peygamberlerin sözlerini daha iyi anlıyor ve onların yolundan gidiyorlardı. Onlar, peygamberlerle bizim aramızda aracıydılar. Dolayısıyla daha sonra gelen bizlere düşen görev, peygamberlerin söylediklerini değil, onların söylediklerini almaktır."59

    Eski Ahit'te, Yahudilerin kendi aralarından çıkan ve garip davranışlar sergi-leyen yalancı peygamberlerden söz edilir ve bunlarla ilgili uyarılar yapılır. Yine bu kitaplarda, Yüce Allah'ın Hz. İsmail'in soyundan bir peygamber gönderilece-ği de haber verilmektedir. Onun alametleri konusunda hiçbir şüphe ve karışıklık da söz konusu değildir. Ancak, Yahudi din adamları, halkın nazarında doğru ile

    53 Bk. el-Maturidi, I, 47; ez-Zemahşeri, I, 135; er-Răzi, III, 40; el-Halebi, I, 321. Ayete "Yahudiliği ve Hıristiyanlığı İslâm'la karıştırmayın" manası da verilmiştir (bk. el-Huvvári, 1, 102; el-Kurtubi, I, 382; eş-Şevkáni, I, 112).

    54 el-Halebi, I, 324.

    55 el-Beydavi, I, 58.

    56 Bk. Bakara, 2/76.

    57

    et-Taberi, 1, 254. Ayrıca Al-i 'Imrån, 3/71'in tefsiriyle ilgili olarak bk. et-Taberi, III, 310; el-Alûsi, III, 318. Yine Al-i 'Imran, 3/72'nin tefsiriyle ilgili olarak bk. el-Maturidi, 1, 281.

    58 Ayrıca bk. İbn 'Aşür, III, 279.

    59

    Reşid Rıza, 1, 293. Ayrıca bk. Yazır, I, 336.

    YanıtlaSil
  97. 1. Kara

    274 Kutsal Kitaplara Göre Din Adamı

    yanlışı birbirine karıştırıyor; böylece Hz. Muhammed'in, yalancılıkla tavsif edi-len peygamberlerden olduğu iddiasını yayıyorlardı. Bunu da, vaat edilen pey-gamberin kendine özgü sıfatlarını gizlemek suretiyle yapıyorlardı.

    Hz. Peygamber'in nübüvveti bağlamında, din adamlarının halkın kafasını karıştırmaları şöyle oluyordu: Kitab-ı Mukaddes'te, Hz. Peygamber'in nübüvve-tini müjdeleyen, sıfat ve özelliklerine delâlet eden ayetler vardı. Bunlar, muhkem veya müteşabih özellikler gösteriyordu. İşte din adamları, bunlardan birini diğe-rine karıştırarak cahil insanları şüpheye düşürüyorlardı.

    Ehl-i kitap din adamlarının hakkı bâtılla karıştırmaları, Al-i 'İmrân, 3/71-72. ayetlerinde, yaşanan bir olayla anlatılmaktadır. Bakara sûresinde "hakkı bâtılla karıştırmaları" kendilerine yasaklanan din adamlarına, neden böyle bir girişimde bulundukları sorusu yöneltilmektedir. Devamında gelen ayette ise, bir grubun kendi dindaşlarına, "Müminlere indirilmiş olana günün başlangıcında inanın, günün sonunda da onu inkâr edin! Belki dönerler"63 dediği beyan edil-mektedir. Ayetin bahsettiği topluluk, arkadaşlarına bu şekilde davranmalarını telkin ediyordu. Böylece onların anlayış ve tecrübeye dayalı inkârları karşısında Müslümanlar da, "Bu insanlar, benimsediğimiz dinin hakikatine dair bir şeyin farkına vardıkları için bizden yüz çevirdiler; dolayısıyla bu, daha önce gelen ki-taplarda müjdelenen din değildir" diyecek ve ondan döneceklerdi.

    Bir rivayete göre din adamlarından bir kısmı diğerlerine şöyle demiştir: "Gündüzün evvelinde Muhammed'in dinine inanın ve deyin ki, 'Şahadet ederiz ki Muhammed hakikati söylemektedir'; gündüzün sonu olunca inkâr edin ve deyin ki 'Biz kendi din bilginlerimize gittik ve sorduk. Onlar bize, Muhammed yalancıdır, siz hiçbir delile dayanmıyorsunuz, bu sebepten biz de kendi dinimize

    60 Reşid Rıza, 1, 292; el-Meráği. 1. 102.

    61

    er-Rázi, VIII, 82. Ayete ayrıca şu yorumlar da yapılmaktadır: Yahudi din bilginleri insanlara, "Mu-sa'ya, İsa'ya inanın; Muhammed'i inkâr edin" diyorlardı (bk. el-Alûsi, III, 318). Yine Kitab'ın bazı-sına inanıp diğerlerine inanmamaya dair bk. et-Tabersi, I, 212. Hahamların, Kur'an'da geçen huruf-1 mukatta ile ilgili şüphe uyandırmalarına dair bk. Ibn Hişâm, II, 167-168.

    er-Razi, VIII, 83. Nüzul sebebi hakkında bk. el-Beydavi, I, 165; es-Suyûti, Lubabu'n-nukül, 53.

    62

    63

    امِنُوا بِالَّذِي أُنْزِلَ عَلَى الَّذِينَ آمَنُوا وَجْهَ النَّهَارِ وَاكْفُرُوا ءَاخِرَهُ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ

    64

    İbn 'Aşûr, III, 280.

    YanıtlaSil
  98. 275 Doç. Dr. Ibrahim H. Kersti

    döndük, o bize daha sevimli gelmektedir', belki böylece inananlar şüpheye dü-şerler. "65

    Bu ayetlerle ilgili olarak, Kur'ân'ın ilk vahyedilen bölümünde "birazcık ha-kikat" olduğunu gönülsüz de olsa kabul etmek, ancak onun Kitab-ı Mukad-des'teki bazı öğretilere açıkça ters düştüğü için sonraki kısımlarını kesin biçimde reddetmek şeklinde bir yorum da nakledilmektedir. Çünkü Hz. Peygamber'in getirdiğinin hepsi yalanlanacak olursa, halk bu dinin doğru olduğunu düşünme-ye başlar. Ancak, bazı konularda onları tasdik edip diğerleri yalanlanırsa, bu durumda insanlar bunu inada değil, insafa yorumlar ve böylece inkâr edenlerin sözlerinin doğruluğu kabul edilmiş olur".

    Sonuç olarak şunları söylemek mümkündür: Ehl-i kitap din adamları, kendi dindaşlarına ilâhî hakikatleri anlatmayı ihmal edip kötülüklerden onları alıkoy-mak için gayret göstermedikleri gibi, yeni dinin gerçek yüzüyle anlaşılmaması için de çok yönlü bir çaba içerisinde bulunmuşlardır. Bu bağlamda onlar, atala-rından intikal eden birtakım bid'at ve hurafeleri ilâhî sözlerle karıştırmış, iman ettiklerini iddia ederek münafıklık yapmış, Hz. Peygamber'in, kendi kitaplarında uyarıldıkları yalancı peygamberlerden olduğunu söylemiş, önce inandıklarını iddia edip sonra inkâr etmişlerdir. İşte bahsedilen bu ve benzeri hile ve düzen-bazlıklarla, haham ve rahip sınıfları, zihinlerde kuşku ve istifham uyandırmaya, böylece Müslümanları inançları konusunda zafiyete düşürüp dinlerinden dön-dürmeye çalışmışlardır.

    2.1.2. Ayetleri Dille Çarpıtmaları

    Yahudi geleneğine baktığımızda, rabbilerin Tevrat'la olan ilişkilerinin son derece sıkı ve içten bir özellik ortaya koyduğunu görüyoruz. Nitekim bu bağ-

    65 el-Huvvari, I, 291; Ibn Hişâm, II, 175; et-Taberi, III, 311; el-Alûsi, III, 318. el-Beydávi'de şu yorum da geçmektedir: Hayberli on iki Yahudi ålimi kendi aralarında, gündüzün evvelinde İslâm'a girme, sonunda da şöyle demek konusunda anlaştılar: "Biz kendi kitabımıza baktık, âlimlerimizle görüş-tük; Hz. Muhammed'le ilgili Tevrat'ta iddia edilen sıfatları bulamadık." Belki böylece onun arka-daşları dinlerinde şüpheye düşerler (bk. el-Beydavi, 1, 165).

    66 Bu da onlardan bir kısmının diğerlerine şöyle demesiyle oluyordu: Muhammed bizim kıblemiz Beyt-i Mukaddes'e doğru namaz kılıyordu. Buna iman ediniz. Ancak, sonrakini, yani şu anda na-mazda yöneldiği Kábe'yi inkâr ediniz (bk. el-Mâturidi, 1, 280).

    er-Razi, VIII, 83, 67

    68

    Al-i 'Imrån, 3/187; Maide, 5/63.

    YanıtlaSil
  99. 278 | Kutsal Kitaplara Göre Din Adamı

    lamda, mitolojik bir anlayışın uzantısı olarak, gökle yer arasında karşılıklı bir etkileşimden söz edilmektedir. Dolayısıyla Tevrat, her iki kozmik boyut için izlenecek bir model oluşturmaktadır. Nasıl ki gökte Tanrı, melekler ve Musa Tevrat'ı gözetiyorsa yerde de rabbiler bu görevi yerine getirmektedir. Yine ilâhî imajda yaratılan insanın rabbi olduğuna inanılır. O, hem sözlü hem de yazılı vahiyle somutlaşıp tezahür eder ve bütün aktiviteleri sadece doğru olanı değil aynı zamanda gerçek ve semavi olanı oluşturur. Buna göre Tevrat, metafizik gücün kaynağıdır. Rabbiler de onun içeriğine aşina olmaları dolayısıyla, bu gücü kontrol altında bulundururlar69.

    Kur'ân'a baktığımızda, burada bahsedilenden farklı olarak, Yahudilerin Kutsal kitapla olan ilişkilerde samimi olmadığı, hatta ciddi çelişki ve tutarsızlık-lar içerdiği görülecektir. Şimdi bu konuyla ilgili bazı ilâhî beyanları açıklamaya çalışalım. Meselâ Bakara sûresinde, İsrailoğullarının ismi belirtilmeyen bir şehre girmelerinden şu şekilde bahsedilir"": "Demiştik ki: Şu kente girin, orada dilediği-niz yerden bol bol yiyin; secde ederek kapıdan girin ve 'hitta' (ya rabbi, bizi affet)1 deyin ki, Biz de sizin hatalarınızı bağışlayalım.... Derken, onlardan zulmeden bazıları, sözü, kendilerine söylenenden başka bir sözle değiştirdiler. Biz de yaptık-ları kötülükten dolayı, zulmedenlerin üzerine gökten bir azap indirdik."

    Burada görüldüğü üzere, Allah onlara, şehre girerken, secde ederek, yani böbürlenmeden alçak gönüllü bir vaziyette girmelerini ve "hıtta" demelerini emretti. Fakat onlar, bunun aksini yaptılar; yani şehrin kapısından kibre kapıla-rak ve şımararak girdiler. "Bizi bağışla" manasına gelen "hıtta" diyecekleri yerde, "buğday" manasına gelen "hınta" dediler72.

    69 Bk. Neusner, "Rabbinic Judaism in Late Antiquity", 190.

    70 Bakara, 2/58-59. Ayette geçen şehrin Kudüs olduğu ve burada emredilen "secde"nin saygı ifadesi olarak boyun eğmek anlamlarına geldiğine dair bk. eş-Şevkanî, I, 131; el-Meråği, I, 124. Bu şehrin, Sina Yarımadası ile Kuzey Arabistan arasında bir yer veya Ürdün'ün doğusunda Şittim şehri olması da muhtemeldir (bk. Mevdudi, Tefhim, 1, 68).

    71

    72

    Bk. Ibn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-kur'ân, thk. Esseyyid Ahmed Sakr, Daru'l-kutubi'l-ilmiyye, Beyrut

    1398/1978, 50; et-Tabersi, I, 264.

    Bk. Ibn Kuteybe, 50; ez-Zemahşeri, I, 146; el-Kurtubi, I, 454. ez-Zeccác, onların kelimeyi değiştir-melerini "tahrif" kelimesiyle yorumlamaktadır (bk. ez-Zeccác, 1, 139). el-Kurtubî, kelimeyi bir harf ilave ederek okumaları sebebiyle günah işlediklerini ifade eder. Çünkü dinde ilave yapmak ve bid'at ihdas etmek çok büyük bir hatadır (bk. el-Kurtubi, 1, 454). el-Ensâri, Ebû Yahya Zekeriyya, Fethu'r-rahman bi keşfi må yeltebisu fil-kur'ân, thk. Muhammed Ali es-Sabûnî, Älemu'l-kutub, Beyrut 1405/1985, 28). Dünya nimetlerini arzuladıkları için kelimeyi değiştirdiklerine dair bk. el-Beydâvi,

    YanıtlaSil
  100. 277 Doç. Dr. Ibrahim H. Kars

    Kelimelerin telaffuzuyla oynayarak, farklı manaya gelecek şekilde onları söy lemek veya nakletmek, geçmişte olduğu gibi, Hz. Peygamber döneminde de Yahu-dilerin alışkanlıklarındandı. Nitekim bu manada, hahamlarla ilgili olarak Al-i 'İmrân, 3/78 ve Nisâ, 4/46'da "leyyu" kelimesi kullanılmaktadır. Bu kelime "çevir-mek ve döndürmek" anlamlarına gelmektedir. "Levâ fulanun yede fulanın" dendi-ğinde, "falan kimse filan kimsenin elini çevirdi" manası anlaşılır. Nitekim şair şöyle der: "Leva yedehu'llahu ellezi huve ğalibuh" (Galip olan Allah onun elini çevirdi). Kelime, benzer manada "elini, dilini döndürdü"73, ayrıca bir şeyi doğru-luktan eğriliğe çevirmek anlamında da kullanılmaktaydı". "İltevâ fulânun" denil-diğinde, bir kimsenin güzel ahlâktan kötü ahlâka saptığı anlaşılır75.

    Kelimenin fiil kalıbında yer aldığı Al-i 'İmrân, 3/78'in meâli şöyledir: "Onlar-dan bir kısmı, Kitap'ta olmadığı hâlde Kitap'tan olduğunu sanmanız için, dilleriyle Kitab'ı çarpıtırlar (yelvûne) ve o Allah katından olmadığı hâlde, 'Bu Allah katın-dandır' derler ve bilerek Allah'a karşı yalan söylerler. "76 Sonraki ayetler, burada yapılan eleştirinin, Hıristiyanlarla alakalı olduğu hissini vermektedir. Çünkü söz konusu ayetlerde, onların Hz. İsa'nın tabiatı ve misyonuna dair yanlış inançlarına atıfta bulunulmaktadır. Nitekim ayeti bu şekilde yorumlayan müfessirlere de rast-lanmaktadır".

    Ancak, kanaatimize göre, ayetin Yahudilerden bahsetmesi daha tatmin edici gözükmektedir. Çünkü burada kullanılan "yelvûne" fiilinin delâlet ettiği eylem, daha önce işaret ettiğimiz gibi, Kur'ân'da başka vesilelerle Yahudilere nispet edil-mekte veya onların söz konusu edildiği bağlamlarda yer almaktadır. Yine burada

    1, 64. Konuyla ilgili rivayet için bk. el-Buhâri, "Tefsir", 4; Müslim, "Tefsir", 54/1. Ayrıca bk. eş-Şevkânı, I, 133.

    73 et-Taberi, III, 324.

    74 Ayrıca bk. er-Rází, VIII, 94.

    75

    el-Hanbeli, V, 342.

    وَإِنَّ مِنْهُمْ لفَرِيقًا يَلوُونَ السِنَتَهُم بِالْكِتَابِ لِتَحْسَبُوهُ مِنَ الْكِتَابِ وَمَا هُوَ مِنَ الْكِتَابِ وَيَقُولُونَ هُوَ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ وَمَا هُوَ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ ويَقُولُونَ عَلَى اللَّهِ الْكَذِبَ وَهُمْ يَعْلَمُونَ Ali Imran 3/78(.

    76

    77 Bk. ez-Zemahşeri, III, 328; İbn 'Aşûr, III, 293; Esed, Kur'ân Mesajı, 105. Seyyid Kutub ilgili ayetleri Hıristiyan din adamları bağlamında değerlendirmektedir. Şöyle ki, onlardan bir grup, Allah'ın ki-tabındaki mecazi anlamlı ifadeleri irdeliyor, yani delålet etmedikleri mana ve te'villeri onlara yükle-yerek, bu manaların Allah'ın kitabında olduğunu insanlara telkin etmeye çalışıyorlardı (bk. Kutub, Fi Zilalil-kur'an, 1, 419-420).

    78 Bk. Niså, 4/46; Bakara, 2/104.

    YanıtlaSil
  101. Kard

    278 | Kutsal Kitaplara Göre Din Adamı

    ifade edildiği gibi, dilleriyle kitabı eğip bükenler, söyledikleri şeyin, Allah katından olduğu hissini vermeye çalışmaktadırlar. Bu olgunun da, aynı şekilde, başka ayet-lerde Yahudilere izafe edildiği görülmektedir". Demek ki, Allah'a ait olmayan bir sözün O'na nispet edilmesi, Yahudi din adamlarına ait yaygın bir iftira şekli olarak dikkati çekmektedir.

    Diğer taraftan, Kur'ân burada "leyyu/levy" kökünden gelen bir fiili kullan-maktadır. Bu da dikkate değer bir husus olarak gözükmektedir. Çünkü kelime, Yahudi din adamlarını ifade eden "Levililer" kelimesinin kök manasıyla irtibatlı-dır. Nitekim bu kelimenin, Arapça "çevirmek", "döndürmek" anlamlarına gelen söz konusu kökten türediği ifade edilmektedir. Dolayısıyla Kur'ân, her ne kadar Levililer kelimesini kullanmamışsa da, seçtiği kelimenin fonetik yapısıyla muha-taplarda muhtemelen Yahudi din adamlarını çağrıştırmayı hedeflemiştir.

    Ancak, biz Al-i 'İmrån, 3/78. ayetini, hem siyakını hem de Kur'âni ifadelerde-ki kapsamlılığı dikkate alarak, genel manada, her iki dinî geleneği de kapsayacak şekilde Ehl-i kitap din büyüklerine yönelik bir eleştiri olarak değerlendireceğiz. Ayetten, din bilginlerinin, halkın kafasını karıştırmak amacıyla, Kitab-ı Mukad-des'i dillerini eğip bükerek tilavet ettikleri anlaşılmaktadır. Böylece onlar, heva ve heveslerine uygun bazı fikirlerin, Allah'tan olduğu düşüncesini vermeye çalışıyor-lardı. Benzer şekilde, Nisa, 4/46'da da onların, muhatapları bu tür bir kafa karışık-lığına düşürmeye uğraştıklarından söz edilir.

    Müfessir et-Taberi'nin, Al-i 'İmrân, 3/78'de geçen "yelvûne" fiilini, "tahrif ediyorlar" şeklinde yorumladığı görülmektedir. Bu görüşüne gerekçe olarak ileri sürdüğü rivayetlerden de bu anlaşılmaktadır. et-Taberî'den farklı olarak, "yelvüne" fiilinin kök manasını, yani "çevirme" veya "döndürme" manalarını esas alan yorumlar da yapılmaktadır. Buna göre söz konusu ifade, din adamlarının, manayı çarpıtacak şekilde harekeyi değiştirmek suretiyle Kitab-ı Mukaddes'i oku-dukları anlamına gelmektedir. Bu, Arapçada çok yaygındır. İbranicede de aynı

    79 Bk. Bakara, 2/79.

    80

    Yahudiler hakkında nazil olduğu ifade edilen bu ayet, bir grup insandan söz etmektedir. Bunların Ka'b b. Eşref, Malik b. es-Sayf, Hayy b. Ahtab ve diğer bazı kimseler olduğu rivayet edilmektedir (bk. er-Rázi, VIII, 94; el-Hanbell, V, 343).

    81 Cody, 30.

    82 Ayrıca bk. Ebû 'Ubeyde, 1, 97; Ibn Kuteybe, 107.

    83 et-Taberi, III, 323-324.

    YanıtlaSil
  102. 278 | Doç. Dr. İbrahim H. Karalı

    durum söz konusudur, ez-Zemahşerî'nin de benzer yorum yaptığı görülmekte-dir. Buna göre söz konusu kimseler, Kitab-ı Mukaddes'i tilavet ederken, fonetik İşaret ya da seslendirme farklılıklarını kullanarak, dillerini sahih bir okuyuştan tahrif edilmiş bir okuyuşa çeviriyorlardı.

    Aktardığımız son yorumlarda olduğu gibi, "leyyu" kelimesinin hakikî manada kullanılması mümkündür. Burada harflerden biri, telaffuz esnasında kendisine yakın başka bir harfi çağrıştıracak tarzda söylenmekte, dolayısıyla dinleyen kimse bu ifadeden farklı bir mana anlamaktadır. Bu, Ehl-i kitabın, Hz. Peygamber'e se-lâm verirken, kelimenin seslendirilmesini değiştirerek, "ölüm senin üzerine olsun" manasında "es-samu 'aleyk" veya "es-silamu aleyk" demeleri şeklinde oluyordu. Bu manada "leyyu" kelimesi, işmâm ve ihtilaslı bir tarzda okumayı ifade etmektedir. Yine "elif"in, imâleli bir şekilde, "ya"ya benzetilerek okunması da bunun örneğini oluşturmaktadır. Bazen de kelimeler, terkik, tefhîm ve harflerin değiştirilmesiyle değişikliğe uğruyordu. Dolayısıyla, Yahudi ve Hıristiyanlar, Kitab-ı Mukaddes'in bazı yerlerini Arapça okurken, Müslümanlara, kastedilen mananın dışında bir mana vehmini vermek için, harflerden bazılarını iki kelimeyi de çağrıştıracak şe-kilde telaffuz ediyorlardı.

    Yine "leyyu" kelimesiyle, bâtıl te'vil de kastedilmiştir. Nitekim "delili oldu-ğundan farklı yansıttı" manasında "level-huccete" denir. Bu da kelimeyi, bâtıl te'vil, fasit kıyas ve uydurma yalanlarla konulduğu manadan bir başka anlama

    84

    85

    86

    87

    el-Hanbell, V, 343. er-Razi bu görüşü naklettikten sonra, isabetli bir izah tarzı olduğunu ifade etmektedir (bk. er-Rázi, VIII, 94; ayrıca bk. el-Alûsi, III, 327).

    ez-Zemahşeri, 1, 369. Mevdudi'ye göre bu kimseler, Kitab'ı okurken, kendi çıkarlarına, ihdas ettik-leri dini inançlara veya teorilere uygun olmayan belirli bazı kelime ve cümlelerde, dillerini sürçtü-rüyorlardı. Böylece insanları zihni hatalara, yanlış sonuçlara ve bâtıl inanışlara yöneltmek için an-lamları değiştiriyorlardı (bk. Mevdudi, Tefhim, 1, 273).

    "Imåle" kelimesi, meylettirmek, eğmek, bükmek anlamlarına gelir. Kıraat ilminde, "üstün" harekeyi "esre" harekeye doğru meylettirmeye denir (bk. Karaçam, Ismail, Kur'ân-ı Kerim'in Faziletleri ve Okuma Kaideleri, IFAV, İstanbul 1998, 229). "Terkik", harfi ince okumaya; "tefhim", harfi kalın okumaya; "İşmam", sükûndan sonra ötre harekeye işaret etmek üzere dudakları öne doğru topla-mak; "ihtilas", harekeyi hızlı bir şekilde ve üçte bir nispetinde sesi zayıflatarak okumak anlamlarına gelmektedir. Bu terimler için bk. Çetin, Abdurrahman, Kur'an Okuma Esasları, 2. bs., Aksa Yayın-ları, İstanbul 1997, 74, 119, 82.

    İbn 'Aşür, III, 291. Bu yorum tarzı çerçevesinde değerlendirilebilecek başka yaklaşımlar da vardır: Örneğin onlar, Müslümanları kandırmak için bazı sözleri kendi kitaplarının ayetlerine benzeterek söylüyorlardı. Yine onlar, Müslümanların kullandıkları sözleri kurnazca başka anlamlara gelecek şekilde tahrif ederek, yani yuvarlayarak okuyorlardı (bk. Ateş, II, 296).

    YanıtlaSil
  103. 280 | Kutsal Kitaplara Göre Din Adamı

    kaydırmayı ifade eder. Sonuç itibarıyla din adamları, bu kelimeyle bâtılı hak sure-tinde Müslümanlara göstermeye çalışıyorlardı.

    Müfessir er-Razi bu ayetin tefsirinde, "yelvûne elsinetehum" ifadesinde bir tahrif olduğunu belirtmekte ve şu soruyu sormaktadır: İnsanlar arasında bu derece yaygın olan Tevrat'a tahrîf nasıl girmiştir? Cevabı şudur: Muhtemelen küçük bir topluluğun yaptığı bir işti. Daha sonra bunu halk arasında yaydılar. Ayetin manası şu şekilde anlaşılmalıdır: Hz. Peygamber'in nübüvvetine delalet eden ayetler, dik-katlice incelenmesi ve üzerinde düşünülmesi gereken ayetlerdi. Ehl-i kitap din adamları, söz konusu ayetler hakkında kafa karıştırıcı sorular soruyor ve itirazlar-da bulunuyorlardı. Bu nedenle ileri sürülen deliller, dinleyenlere karışık geliyordu. Din bilginleri şöyle diyorlardı: "Bu ayetlerden maksat bizim söylediğimizdir; yoksa sizin söyledikleriniz değildir. "89

    Görüldüğü gibi burada, daha önce işaret ettiğimiz üzere birtakım müteşabih ifadeler, önyargılardan hareketle ve saptırılarak bâtıl bir şekilde te'vil edilmektedir. Ancak bundan farklı olarak, yanlış te'vilin diğer bir çeşidinden daha bahsedilmek-tedir. O da şudur: İncillerde, Allah'a atfen "babam" ifadesinin mecazî kullanımı geçer. Bu ifadeyle bütün insanlığın yaratıcısı ve rabbi kastedilmektedir. Ancak, Hz. İsa'ya tâbi olduklarını iddia edenlerden bazıları, daha sonra bu ifadeyi mecazî bağ-lamından kopardılar ve onu yalnızca Hz. İsa ile ilgili olan pozitif gerçeklik alanına aktardılar. Böylece onun lafzî anlamda "Allah'ın oğlu", yani insan şeklinde teces-süm etmiş ilâh olduğu düşüncesine geçerlilik kazandırdılar.

    Özetleyecek olursak, Al-i 'İmrân,3/78. ayette geçen ifadeyle ilgili olarak, Kitab-ı Mukaddes'e ilave yapmak, içerdiği manayla alâkası olmayacak şekilde yorumlamak, ondaki mücmel ifadelerle ilgili şüphe ve istifhamlar ileri sürmek ve son olarak da kıraatinde harf ve kelimeleri esas halleriyle değil de, manayı değişti-recek şekilde okumak tarzında değişik yorumlar yapılmaktadır. Burada yapılan her bir yorumun haklı gerekçeleri olmakla beraber, belki de ayette esas kastedilen, din bilginlerinin -Kur'ân'da başka örneklerde de görüldüğü üzere muhatapların zihinlerini sinsi bir şekilde karıştırmak için harf ve kelimelerin fonetik yapılarında değişiklik yaparak farklı manaları akla getirecek şekilde okumalarıdır.

    88 İbn 'Aşûr, III, 292.

    89

    er-Rází, VIII, 95. Ayrıca bk. el-Hanbell, V, 344.

    90

    Reşid Rıza, III, 345; ayrıca bk. Esed, Kur'an Mesajı, 105.

    91 Bk. Bakara, 2/104; Nisa, 4/46.

    YanıtlaSil
  104. 281 | Doç. Dr. H. Kan

    2.1.3. Ayetleri Örtbas Edip Gizlemeleri

    Kur'an'da değişik vesilelerle İsrailoğullarından alınan ahitlerden söz edilir. Bu bağlamda "misák/taahhüt" kelimesi kullanılır. Onlardan alınan taahhütler-den bazıları, sadece Allah'a kulluk etmeleri", gönderdiği peygamberlere inanma-ları, kan akıtmamaları ve cumartesi yasağını ihlal etmemeleri gibi hususlar-dır. Bu kelimenin Kur'ân'da başka kullanımları da olmakla beraber, özellikle İsrailoğullarıyla ilgili olarak sık sık kullanılması dikkat çekmektedir". Onlardan alınan "taahhütlerden biri de, daha önce açıkladığımız üzere, Ahd-i Atik'e sahip olan bu kimselerin, herhangi bir kısıtlamaya gitmeden her yönüyle onu insanlara açıklamalarıdır. "Allah, kitap verilenlerden, 'onu gizlemeden mutlaka insanlara anlatacaksınız' diye kesin taahhüt almıştı... "98

    Peki, İsrailoğulları bu söze sadık kalmışlar mıdır? Kur'ân incelendiğinde, onların bunun gereğini tam olarak yerine getirmedikleri anlaşılmaktadır. Bu çerçevede değişik vesilelerle ilâhî hakikatleri gizledikleri, onu örtbas etmeye ça-lıştıkları hususlarına temas edilmesi, bunun en açık kanıtını oluşturmaktadır". Konuyla ilgili olarak Kur'ân'da iki anahtar kelime kullanılmaktadır. Bunlardan biri "ketm"; diğeri ise "ihfa" kelimesidir. Şimdi bunları incelemeye çalışalım:

    "Ketm" Kelimesi

    Bu kelime, lügatte bir şeyi açıklamanın zıttı olarak "gizleme" anlamına gel-mektedir. Sırrını gizleyen kimseye "reculun katimun", gizlenen sırla ilgili olarak

    Bakara, 2/83.

    Al-i 'Imran, 3/81.

    Bakara, 2/84.

    Nisă, 4/154.

    "Misak" kelimesi hakkında geniş bilgi için bk. Nişancı, Ayhan, Kur'ân-ı Kerim'de Fitrat-Misak Münasebeti, (Yüksek Lisans Tezi, Atatürk Üniversitesi SBE, Erzurum 1997), 81-172.

    Ayrıca meselá bk. Bakara, 2/63, 93; Maide, 5/12.

    .(3/187 ,Al- Imran) وإذ أخذ الله ميثاق الذين أولوا الكتاب للبيئلة للناس ولا تكلمونه فلبكوة.

    Yine Al-i 'Imrån, 3/187'de, Ehl-i kitabın, kendilerinden alınan sözü, deyimsel bir ifadeyle "arkaları-na attıkları belirtilir. Yani, onu gözetmediler ve gereken özeni ona göstermediler. Bunun zıddı, bir şeyi önemsemek, gereken ciddiyeti ona vermek, ihmal etmeden her zaman onu göz önünde bulun-durmak anlamlarına gelir (bk. ez-Zemahşeri, 1, 440; el-Beydavi, 1, 194; Reşid Rıza, IV, 281).

    92 93 94 95 96 97 98 99

    YanıtlaSil
  105. Kutsal Kitaplara Göre Din Adamı

    da "sırrun katimun" ifadeleri kullanılır100, Kelime, ihtiyaç olduğu hâlde ve şartlar oluşmasına rağmen, bir şeyi gizlemek veya örtbas etmek anlamına gelmekte-dir. Kur'an'da bu kelime, şahitliği gizlemek102, imanı gizlemek, Allah'ın ver-diği nimeti gizlemek, kalpte olanı açığa vurmamakos gibi değişik kullanımları olduğunu görüyoruz.

    Kur'ân'n, "ketm" kelimesini, birkaç defa, değişik türevleriyle hakikatin göz ardı edilmesi ve gizlenmesi manalarında kullandığını tespit ediyoruz. Kelime, Mushaf tertibinde ilk defa, "Bilerek hakkı gizlemeyin" şeklinde aktarabileceğimiz Bakara, 2/42'de geçmektedir. Ayet, İsrailoğullarına yönelik bir dizi uyarı ve ha-tırlatmanın yapıldığı bir bağlamda yer almaktadır10%. Bir yoruma göre, ayetin içerdiği "hak" kelimesi, Tevrat'ta Hz. Peygamber'in ve getireceği dinin vasıfları-na dair geçen belirlemeleri ifade etmektedir. Yahudi din adamları bunları gizli-yor ve gerçekleri saptıracak şekilde yerlerine başka sözler ilave ediyorlardı 107.

    Kelimenin kullanıldığı ayetlerden bir diğeri de Bakara, 2/146'dır. "Kendile-rine kitap verdiklerimiz onu, öz oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Buna rağmen onlardan bir grup bile bile gerçeği gizler. "108 Bu ayet, lafız itibarıyla umumi bir mana ifade etmektedir. Dolayısıyla eleştiri konusu edindiği niteliklerin bulundu-ğu herkesi kapsamaktadır. Çünkü nassın anlaşılmasında dikkate alınması gere-ken lafzın umumiliğidir. Ancak, vahyin ilk muhatap kitlesi açısından düşün-

    100 Ibn Manzûr, XII, 30.

    101 Bk. er-Razi, IV, 148.

    102 Bakara, 2/130, 283.

    103 Gafir, 40/28.

    104 Nish, 4/37.

    105 Al-i Imrån, 3/167.

    106 eş-Şevkini burada İsrailoğullarına yönelik hitabın Yahudi din adamları olduklarını ifade etmekte-dir (bk. eş-Şevkânı, Muhammed b. Ali b. Muhammed, Fethu'l-kadir, thk. Seyyid Ibrahim, Daru'l-hadis, Kahire 1413/1993, I, 111).

    107 Ebüssuûd, 1, 128; eş-Şevkäni. 1, 111; Al-i 'Imran, 3/71'de geçen ayetin benzer bir yorumu için bk. er-Rázi, IV, 116-118. Bir izaha göre, "ketm" kelimesi, bazen bir şeyin örtülmesi ve gizlenmesi, ba-zen de bir şeyi izale edip yerine başka bir şeyi koymak anlamına gelmektedir. Yahudiler Hz. Pey-gamber zamanında her ikisini de yapmışlardır (bk. Tabbåre, 57).

    Bakara 2/42146). Ayrica) الذين اتيناهُمُ الكِتاب يَعْرِفُونَة كما يَعْرِفُونَ أبناءهم وإن فريقا منهم ليكتمُونَ الْحَقِّ وَهُمْ يَعْلَمُونَ 108 bk. Bakara, 2/159, 174, Al-i 'Imran, 3/71.

    109 Geniş bilgi için bk. ez-Zerkeşi, Bedruddin Muhammed b. Abdullah, el-Burhan fi ulûmi'l-kur'an, thk. Muhammed Ebûlfadl, Daru'l-ma'rife, Beyrut ts., 1, 32; eş-Şevkäni, I, 238; 608; Mennå'u'l-Kettan, Mebahis fi Ulamil-Kur'an, Müessesetu'r-risåle, 14.bs. Beyrut 1414/1993, 82.

    YanıtlaSil
  106. 203 | Dog Dr. İbrahim H. Kersti

    düğümüzde, burada din adamlarının Hz. Peygamber'e karşı takındıkları tavra işaret edilmektedir. Çünkü Yüce Allah, bu kimselerin, kendi çocuklarını tanıdık ları gibi Hz. Muhammed'i tanıdıklarını beyan etmektedir, Böyle bir bilgiye de, ancak Kitab-ı Mukaddes'e iyi derecede våkıf olanlar sahip olabilir. Ayrıca ayette geçen "kendilerine kitap verdiklerimiz" ifadesinin, Yahudi ve Hıristiyan din bilginlerine işaret ettiği de belirtilmiştir. Bu nedenle onlar, "ellezine ûtu'l-kitab", yani, Tevrat ve İncil'in içeriğine sahip bilgin kimseler olarak nitelendirilmekte-dir

    Yahudi din adamlarının "çocuklarını tanıdıkları gibi" Hz. Peygamber'in nübüvvetini bilmeleri, işaret ettiğimiz gibi¹¹¹, onların bu konudaki bilgilerinin açık seçikliğini belirtmektedir. Çünkü kişinin kendi yakınlarını bilmesi, hiç şüphe götürmeyen kesin bilgi özelliği taşır. Ayette bir başkası değil de, çocuklar zikredilmiştir. Çünkü bir babanın çocuklarına olan alâkası ve herkesçe bilinme-yen yönlerine våkıf olması, diğerleriyle mukayese edilemez. İşte Yahudi din bil-ginlerinin hak ve hakikat konusundaki bilgileri de böyleydi. Ayette Yahudi din bilginlerinin, yine Hz. Peygamber'i "bilmeleri" manasında "ya'lemûn" değil de, "ya'rifûn" fiili kullanılmıştır. Bununla, söz konusu bilme eyleminin yüzeysel bir bilgiye dayanmadığı, aksine "görmek" gibi bir özelliğine işaret edilmektedir. Buna göre mana şöyle olur: Onlar Hz. Peygamber'in kendi kitaplarında zikredi-len sıfatlarını ve alametlerini biliyorlardı; hatta onlar bu gerçeği görüp müşahede ettikleri bir nesne gibi tanıyorlardı¹15,

    Yapılan diğer bir yorumda, ayette gizlenen hakikatin, Tevrat'ın içerdiği bazı dinî hükümler olduğu ifade edilmektedir. Buna göre, söz konusu ahkâm yürür-lükten kaldırılarak, yerine din adamlarının kendilerinden ihdas ettikleri te'vil ve görüşleri uygulamaya konmuştur¹16.

    110 er-Rází, IV, 116.

    111 İbn 'Aşûr, II, 40.

    112 Ayrıca bk. eş-Şevkânı, I, 230.

    113 Bu Arapça deyim, kişinin, bir şeyin hüviyeti hakkında kesinlikle bir şüphe taşımadığını ifade etmek için kullanılır. Buradaki mecazi ifade, kişinin çocuklarını fark etmemesinin imkânsız olduğu gerçe-ğinden kaynaklanmaktadır (bk. Mevdudi, Tefhim, I, 109). Ayetin, Kâbe'nin kıble olduğunu bilme-leri şeklindeki yorumu için ayrıca bk. eş-Şevkâni, I, 230.

    114 Bu tanımanın niteliğine dair Abdullah b. Selam'ın değerlendirmesi hakkında bk. el-Huvvari, I, 156.

    115 İbn 'Aşûr, II, 40.

    116 İbn 'Aşür, III, 278.

    YanıtlaSil
  107. 284 | Kutsal Kitaplara Göre Din Adamı

    "Ketm" kelimesi ayrıca Bakara, 2/159'da da geçmekte, fakat burada "gizle-me" eylemini yapanlar, çok ağır bir uyarıya muhatap tutulmaktadırlar. "İndirdi-ğimiz açık delilleri ve hidayeti, Kitap'ta insanlara açıkça belirttikten sonra, gizle-yenler var ya, işte onlara hem Allah lanet eder, hem bütün lanet edebilenler lanet eder. "117 Sahabe ve tâbiînden birçok müfessir, ilgili ayetin, Yahudi ve Hıristiyan din adamlarına yönelik olduğunu belirtmektedir¹¹, Söz konusu ayette Allah'ın indirdiği açık deliller ve hidayeti gizleyenlerin, Allah'ın ve bütün lanet edenlerin lanetine uğrayacakları beyan edilmektedir. Kutub, bu ayetin tefsirinde herhangi bir tahsise gitmeden, Yahudi ve Hıristiyanların, ellerindeki kutsal kitaplar dola-yısıyla Hz. Muhammed'in peygamberliğinin hak olduğunu, tebliğ ettiği emirle-rin doğruluğunu bildiklerini, ne var ki bu hususları gizlediklerini belirtmekte-dir119.

    Benzer ifade kalıplarıyla bu kelimenin kullanıldığı bir diğer ayet Bakara, 2/174'tür. "Allah'ın indirdiği Kitap'tan bir şey gizleyip onu birkaç paraya satanlar var ya, işte onlar karınlarına ateşten başka bir şey koymuyorlar. Kıyamet günü Allah onlarla ne konuşacak ne de onları temizleyecektir. Onlar için acı bir azap vardır."120 Burada da ayetleri gizleyenlerin ciddi uyarı ve tehditlere muhatap oldukları, kıyamet gününde Allah'ın kendileriyle konuşmayacağı ve acı bir azaba maruz kalacakları beyan edilmektedir.

    Bu ayetle, Ehl-i kitap ruhânî önder ve azizleri hakkındaki yanlış inanç ve id-dialar da reddedilmektedir. Bu kimseler halka kendilerini çok dindar ve kutsal şahıslar olarak göstermiş, halk da onların böyle olduğuna inanmıştı. Allah katın-da onların şefaat yetkisine sahip oldukları ve günahlarını affettirebileceklerine

    Bakara) إِنَّ الَّذِينَ يَكْتُمُونَ ما انزلنا من البيئات والهُدَى مِنْ بَعْدِ مَا بَيْناهُ لِلنَّاسِ في الكتاب أوليك يلعنهم الله وَيَلْعَنُهُمُ اللأُعِنُونَ 117 2/159). Ayetin Yahudi din adamları hakkında nazil olduğuna dair bk. es-Suyûti, Lubabu'n-nukül, 31.

    118 Bk. er-Razi, IV, 147; eş-Şevkânl, I, 238; Esed, Kur'an Mesajı, 44. Yahudi din büyüklerine yönelik olduğuna dair bk. el-Beydavi, I, 97; Vecdl, 30, 33; el-Kadi, 24.

    119 Kutub, Fi Zilalil-kur'an, I, 150. "Ayetin gizlenmesi"nin, eğitim-öğretim ve hıfzın kaldırılması suretiyle olabileceği gibi, onun kitaptan çıkarılması yahut Şari'in kastettiği mananın haricinde an-lamlandırılması şeklinde de yorumlanmıştır (bk. İbn 'Aşûr, II, 67; el-Meråği, II, 30). Gizlenen şeyin Hz. Peygamber'ın nübüvveti ve sıfatları olduğuna dair bk. el-Huvvârl, I, 162; et-Taberi, II, 58; et-Tabersi, 1, 85; el-Merăği, II, 30.

    إِنَّ الَّذِينَ يَكْتُمُونَ مَا انْزَلَ اللَّهُ مِنَ الْكِتَابِ وَيَشْتَرُونَ بِهِ ثمنا قليلا أولئك ما يأكلون في بطونهم إلا النار ولا يُكَلِّمُهُمُ اللَّهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَلَا 120 يُزَكِّيهِمْ وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ )Bakara, 2/174). Ayetin hahamlar hakkında nazil olduğuna dair bk. es-Suyûti, Lubabu'n-nukûl, 32; el-Kadi, 27.

    YanıtlaSil
  108. Nutsal Kitaplara ve Din Adamı

    günahlarının birçoğunu görmezlikten geliyor ve cehaletlerini onlara bağışlıyor-du

    Ayette din adamlarına izafe edilen "yuhfûne/gizliyorlar" fiili, ayrıca değiş-tirme, tahrif ve te'vil etme manalarında da yorumlanmaktadır128, Onların gizle-diği konular arasında, Hz. Peygamber'in Kitab-ı Mukaddes'te işaret edilen sıfat-ları, recm cezası150 ve maymuna çevrilen Sebt halkıyla ilgili konular131 olduğu belirtilmektedir. Seyyid Kutub bir ayırıma giderek, Yahudilerin, recm cezası, Hz. Muhammed'in peygamberliği ve faizin haram kılınmasını; Hıristiyanların ise Hz. Muhammed'in peygamberliği ve dinlerin ana esasını teşkil eden tevhidi gizlediklerini belirtmektedir¹32.

    "Ihfa" kelimesi ayrıca En'âm, 6/91'de de geçmektedir. "Allah'ı, şanına yara-şır biçimde tanıyamadılar, zira 'Allah, bir şey indirmedi', dediler. De ki: 'Öyleyse Musa'nın, insanlara nur ve yol gösterici olarak getirdiği -ki siz onu parça parça kâğıtlar haline getirip gösteriyorsunuz, çoğunu da gizliyorsunuz- ne sizin ne de babalarınızın bilmediği şeylerin size öğretildiği Kitab'ı kim indirdi?'... "133 Bir görüşe göre bu ayet, Yahudiler hakkında değil, Kureyş'ten bazı kimseler hakkın-da nazil olmuştur. Çünkü Yahudiler, ayette beyan edildiği şekilde, kendilerine indirilen ilâhî kitabı inkar etmiyorlardı 135.

    Ancak diğer bir yoruma göre ayet, Medineli Yahudi din bilginlerinden Malik b. Sayf hakkında nazil olmuştur. O şişman bir kimseydi. Hz. Peygamber'le tartışmaya girişince, ona şöyle dedi: "Tevrat'ı Musa'ya indiren aşkına, Allah'ın Tevrat'ta şişman din adamına buğzettiğini görmüyor musun?" Bunun üzerine o

    127 Ibn 'Aşür, VI, 150.

    128 Ibn Kesir, 111, 63.

    129 Ayrıca bk. ez-Zemahşeri, I, 605.

    130 er-Rází, XI, 150; Ebüssuůd, II, 250; Celalu'd-din el-Mahalli-Celalu'd-din es-Suyûti, Tefsiru'l-celăleyn, 2. bs., Dâru Ibn Kesir, Beyrut 1410/1990, 110.

    131 el-Kurtubi, III, 2216.

    132 Kutub, Fi Zilalil-kur'an, II, 861.

    وَمَا قَدَرُوا اللَّهَ حَقَّ قَدْرِهِ إِذْ قَالُوا مَا أنزل الله على بشرٍ مِن شَيْءٍ قُل من أنزل الكتاب الذي جاء به موسى نورًا وَهُدًى لِلنَّاسِ تَجْعَلُونَة 133 قراطيس تبدونها وتُخْفُونَ كثيرًا وعلمْتُمْ ما لَمْ تَعْلَمُوا أَنتُمْ وَلا ءَابَاؤُكُمْ

    134 el-Kurtubi, III, 2559.

    135 Ibn Kesir, 111, 293,

    YanıtlaSil
  109. 287 Dos Dec

    göre, kızarak şöyle dedi: "Allah hiçbir beşere bir şey indirmemiştir, Bir yoruma ve nazil olduğunu inkâr etmek pahasına aşırıya giderek bilinçsizce söylediği bir sözdür, Şu yorumu da yapmak mümkündür. Ayetin girişinde müşriklere hitap edilirken, devamında, ta'riz yoluyla söz değiştirilerek Yahudiler muhatap alınmış olabilir. Yahut ayetin akışının gerektirdiği, gaybtan muhatap kipine geçmek suretiyle iltifat sanatının yapılması da mümkündür, el-Maturidi bu rivayeti ufak bazı farklılıklarla naklettikten sonra, bu kimsenin münafık birisi olabileceği, bu hareketiyle de Allah'ın onun nifakını çevresine karşı açığa vurduğunu ifade eder

    Burada açıkladığımız "ketm" ve "ihfä" kelimelerinin haricinde, Bakara, 2/76'da da, Yahudi din adamlarının ilähi hakikatleri gizlediklerine şu şekilde temas edildiği görülür: "Onlar iman edenlerle karşılaştıkları zaman, 'inandık derler. Birbirleriyle baş başa kaldıklarında ise 'Allah'ın size açmış olduğu şeyi, rabbiniz katında size karşı delil getirsinler diye mi onlara söylüyorsunuz? Buna aklınız ermiyor mu?" derler." Bu ayeti, genel manada bütün Ehl-i kitaba teşmil etmek mümkündür. Ancak, burada "bima fetahallah aleyküm" (Allah'ın size açtığı hakikat) ifadesi geçmektedir. Müfessir Kaffål'dan gelen bir yoruma göre, bir kimseye ilim verilmesi anlamında Araplar, "kad futiha ala fulanin fi ilmin

    136 el-Kurtubi, III, 2559, es-Suyûti, Lubabu'n nukül, 102. Ibn Hişâm'ın Nisa, 4/163-164 ayetlerinin tefsirinde, hahamların benzer bir yaklaşımı hakkında bk. İbn Hişâm, II, 184. Bu konuda ayrıca Nisă, 4/19'un tefsiri hakkında bk. Ibn Hişăm, 11, 186.

    137 Ibn 'Aşür, VII, 362.

    138 ez-Zemahşeri, 11, 41.

    139 Ibn 'Aşür, VII, 364. el-Kurtubi, ayet, "yec'alûne-yubdûne-yuhfüne" şeklinde "ya"yı esas alan kıraatle okunursa, bu yorumun söz konusu olacağını, ancak bu fiillerin "ta" ile okunması hâlinde hitabın bütünüyle Yahudilere yönelik olacağını ifade eder (bk. el-Kurtubi, III, 2560).

    140 el-Maturidi, II, 146. Bir yoruma göre Medineli Yahudiler, Allah'ın insana vahiy indirdiğini aslında biliyorlardı. Ancak, peygamberlik yoluyla vahyin Malaki ile son bulduğuna inandıkları için Hz. Muhammed'in peygamberlik iddiasını bu şekilde reddetme yoluna gitmişlerdir. Nitekim onların sadece kendilerine indirilene, yani Tevrat'a inandıklarını belirten başka bir ayette (Bakara, 2/91) bu hususa dikkat çekilmektedir (bk. Adam, Baki, "Müslümanların Yahudilere Yönelttiği Teolojik Eleş tiriler", Müslümanlar ve Diğer Din Mensupları, Türkiye Dinler Tarihi Derneği Yay., Ankara 2004, 103).

    وإِذا لَقُوا الَّذِينَ ءامَنُوا قَالُوا آمَنَّا وإذا خلا بعضهم إلى بعض قالوا الحدثونهم بما فتح الله عليكم لِيُحَاجُوكُم بِهِ عِندَ رَبِّكُمْ أَفَلا تَعْقِلُونَ 141 Ayetin nüzul sebebiyle ilgili olarak bk. es-Suyūti, Lubabu'n-nukal, 20.

    YanıtlaSil
  110. 208 | Kutsal Kitaplara Göre Din Adami

    keza" derlerdi. Dolayısıyla bu deyimsel ibare, "ilim sahibi olanlar" manasını içerdiğine göre, ayetin özelde din bilginlerinin bazı hakikatleri ifşa etmeme gay retlerine temas ettiği anlaşılmaktadır¹4),

    Rivayet edildiğine göre Ehl-i kitaptan bazı münafıklar, Hz. Peygamber'in ashabıyla karşılaştıklarında onlara, "Sizin iman ettiğinize biz de iman ettik ve arkadaşınız Muhammed'in doğru olduğuna, sözünün gerçek olduğuna biz de şahitlik ediyoruz. Kendi kitabımızda onun sıfat ve niteliklerini bulmaktayız" derlerdi, ama birbirleriyle baş başa kaldıklarında, ileri gelenleri onlara, "Al lah'ın kendi kitabında, Muhammed'in sıfatlarıyla ilgili olarak size açtığı sırrı, size karşı delil getirsinler diye mi Müslümanlara söylüyorsunuz?" derlerdi,

    Görüldüğü gibi ayette, iki grup insandan bahsedilmektedir. Birinci grupta olanlar, Tevrat'taki bazı gerçekleri gizleme çabası içerisinde olan kimselerdir. Bunların din adamları oldukları anlaşılmaktadır. Diğerleri ise ikiyüzlü bir tavırla müminlerle karşılaştıklarında inandıklarını ifade ediyorlardı. Ancak birinci grupta olanlar, buna karşı çıkmakta ve bildikleri hakikatleri Müslümanlara karşı gizlemeleri gerektiğini onlara telkin ediyorlardı.

    Sonuç olarak şunları söylemek mümkündür: Cahiliyede Yahudi toplumu nun liderleri, Tevrat'ın haber verdiği ve beklenen peygamberin kendilerinden geleceğini ümit ediyorlardı. Fakat bu durum gerçekleşmeyince, haset ve çeke memezlikleri sebebiyle onu inkâr etme ve onunla ilgili gerçekleri gizleme veya görmezlikten gelme yoluna başvurmuşlardır. Çünkü yaşadıkları müreffeh hayat ve sahip oldukları maddi ve manevi imkânlardan mahrum olacakları endi şesini taşıyorlardı. İşte Kur'ân, onların ilahi gerçekleri gizleme teşebbüslerini, "ketm" ve "ihfå" kelimeleri çerçevesinde beyan etmektedir. Kelimelerin yer al dıkları ayetler, her ne kadar umumi üslup özelliği gösterseler de, öncelikli olarak Yahudi ve Hıristiyan din adamlarını muhatap aldıkları açıktır. Çünkü nüzule dair rivayetlerde onlardan sık sık bahsedildiği görülmektedir.

    142 er-Rázi, III, 125.

    143 Bu uyarıyı yapanların Yahudi din adamları oldukları belirtilir (bk. et Taberst, 1, 319; el Kurtubi, I, 505).

    144 Yani münafik olmayanlar (bk. el-Beydavi, 1, 70).

    145 er-Rázi, III, 125,

    146 Bakara, 2/90.

    147 Ayrıca bk. Mevdudi, Tefhim, 1, 113.

    148 et-Tabersi, I, 210; el-Meråği, VI, 124-125; el-Kasımı, 1, 1998.

    YanıtlaSil
  111. 709 Dog Ora

    Bazı ilahi hakikatlerin gizlenmesi söz konusu olduğuna göre, elbette ki bu, sıradan insanların gerçekleştirecekleri bir eyleme değil, ayetleri öğrenme, öğret me, açıklama ve uygulama gibi sorumlulukları olan kimselere işaret etmektedir. Netice itibarıyla, ilgili kelimelerin tefsirlerinden hareket ettiğimizde, bunların Kitab-ı Mukaddes'teki bazı konuları gizledikleri, onun eğitim, öğretim ve hıfzını ihmal ettikleri, bir kısım ilähi hükümlerin aksine kendi görüş ve içtihatlarını uygulamaya koydukları ve yine tevhit inancının orijinal halini bozdukları anla şılmaktadır. Ayrıca bu kelimelerin, ilahi kelâmı hem metinsel hem de mana açı sından tahrif etme anlamlarında kullanıldığı da görülmektedir.

    2.2. Haram Mal Yemeye Düşkün Olmaları

    Genelde evrensel dinlerin ilk cemaatlerinde homojen bir yapı söz konusu dur. Çünkü burada, dinin mübelliğine içten bağlı, dünyevi ihtiraslardan arınmış ve olgunlaşmayı öncelikli mesele kabul eden bireyler bir arada bulunmaktadır. Ancak, zamanla din adamları bürokrasisinin kurumlaşması, dünyevi arzu ve eğilimlerin oluşmasına yol açar. Artık din adamları sınıfı dünyayla daha uyumlu geçinmek zorundadır. Onların arasında maddi arzuları ve bağlantıları ağır basan kitleler bulunmaktadır. Burada genel manada dinler tarihiyle ilgili bahsedilen bu değişimin, İsrailoğulları tarihinde de yaşandığını görüyoruz.

    Bilindiği gibi İsrailoğulları arasından art arda birçok peygamber çıkmış, yi ne onlar vaat edilen topraklarda özgürlük ve refah içerisinde yaşamışlardır. As lında bu, başlangıçta onları öteki topluluklara üstün hale getiren manevi değerler konusundaki samimiyetlerinin ve Allah'ın mesaj-tebliğcileri olarak davranma isteklerinin sınanacağı anlamına gelmekteydi. Ne var ki, onların bu sınavı başa rıyla geçtiklerini söylemek zordur. Çünkü onların çoğunluğu, dünya hayatının yalnızca bir başlangıç olduğu ve insan hayatının son safhası olmadığı inancını kısa zamanda kaybettiler ve kendilerini tamamen maddi refah ve iktidar hırsına kaptırdılar. İkinci Mabet'in yıkılmasından itibaren din adamları Sadukiler, yeni-den dirilme, öteki dünyadaki ilâhî yargılama ve hayat sürme kavramlarını inkâr edip materyalist bir hayat görüşüne yöneldiler 150,

    149 Mensching, 224.

    150 Bk. Esed, III, 1014.

    YanıtlaSil
  112. سورة البقره (٢٦-٢٧)

    معمر لرك كوندر بالميدر. الهام المدن دينار در اگر بو نقطه لر او لما سه يدى انسان حیوان اولو .فالا مقدى و از اندہ کی بو قدر کمالات وهدانه و اخلاق منه تماما يوجه اولا چهاردي

    فقط ان انارك رقمی، آرز ولريله واختبار لريله تكليفي قبول انتشار در نوقمی معادن مضرر کوه استواری کی نوعك سعاد تفرده سبب والشكر در فقط انسانلرك قسم علمي، اقتدار لفرى قبول وتكاليف الهدى رد اتمشى و لكن او منكرلى تكيفك بعض نو على ندن سوزول ،تربیوی، اخلاقی و سائر كوزل شهرى الدقارندن، تكليفك اونو على من ضمناً واضطر را قبول التماري ایشته بو اعتبار له، ما فرن هر صنعتی و هر حالى کا فرد در.

    سوال ؟ ان انار در بیون برقمندان شقاوتی میدانده ایکه، بالگر لكن كوچك کوچک بر ؟ قسمنك سعادتي ناصل الورده نوعن سعادته سبب اولورکه، شریعت رحمت در دیور سکر ؟ ما بو که نوعك معادی، با نوید

    افرادينك و يا بر قسم اكثرينك سعاد ياله اولا بیدار ؟

    الجواب ] آلتنه یوز یو مورطه قونولان به طاووقه، او یو مورطه الردن بگر مینی جیو جیو چیقارس، سلمانی افراد ایته، بو طاوومه بو مورطه نوعنه خدمت ایمن اولور . چونکه بر جيوجيو، بيك يومورطه نان آنتری اولا به اید و یا خود یوز چکردن طو راغم الیله، بالآخره یگر میسی نشوو نما بوله، خرما آغا جی اوله و سے اپنی چورو سه محواوله، یگر می چکر دگان سبد المنسوب آغاج او لمنه سبب اولان هو، البته چکردن نوعنه خدمت انجمن اولور و یا خود به معدن آتشده اریتهامه بشده برای آلتون، متباقیسی طو رام چیفه

    البته آنه، او معدنك كمانه و سعادتنه سبب اولور .

    بناء عليه تکلیف ده انسانلارن بشده برینی قور تارسه، او بشده برك سعادت نو عید به سبب و عامل اولدیفنه قطعية له حكم الديلي. مع هذا، يوكن حيات اليله كوزل اخلاقك نشو و نماسی، آنجه مجاهده و اجتهاد ايله اولور اوت، صباغ أل دائما چالشديفي الجون، حول الدن دلها قوتليدر. وبير حكومت مجاهده ده دوام ایتد كجه جسارتی آرتار. ترك ایتدیگی زمان جسارتی آزالید. و بالنتيجه جسارت ده

    حکومت ده سونی محواولور.

    ٢١٦

    YanıtlaSil
  113. اخلاق حنه

    Ahlak-ı hasene: Güzel ahlak

    عامل

    Amit: İşi yapan, etki eden

    بالآخرة

    Bil'dhire: Sonradan

    بناءً عليّة

    Bindenaleyh: Bunun üzerine

    النتيجة

    Binnetice: Sonuç olarak

    القران

    Efråd: Ferdler

    اضطراراً

    Izdıraren: Caresiz kalarak

    اختمان

    ictihad: Cabalama

    افسان

    İfsad: Bozma

    اختيار

    İhtiyar: Tercih etme

    قطعیت

    Kat'iyet: Kesinlik

    كمال

    Kemal: Mükemmellik

    كمالات

    Kemalât-ı vicdaniye: Vicdânî

    وجدانيه

    mükemmellikler, olgunluklar

    قسم أَعْظَة

    Kısmı azam: Büyük çoğunluk

    قِسْمِ أَكْثَرَى

    Kısmı ekseri: Çoğu kısımı

    مع هذا

    Maahaza: Bununla beraber

    مجاهده

    Micahede: Cihad

    منير

    Münkir: İnkâr eden

    متباقي

    Mütebaki: Geri kalan

    نَشْرُونَمَا

    Nesv i nema: Ortaya çıkma ve büyüme

    سَعَادَتِ نَوْعِيَهِ

    Saadet-i nev'iye: Türün mutluluğu

    سَعَادَتِ شَخْصِيَة

    Saadet-i şahsiye: Şahsın mutluluğu

    شَقَاوَتْ

    Şekavet: Saadetten mahrûmiyet

    تكاليف

    Teklif-i İlahiye: İlâhî yü-

    الهيه

    kümlülükler, vecibeler

    تكليف

    Teklif: Yükümlü kılma

    ضمناً

    Zimnen: Gizli olarak, îmâ ile

    YanıtlaSil
  114. peygamberlerin gönderilmesidir. İlham eden dinlendu Eğer bu noktalar olmasaydı, insan hayvan olarak kalacaktı. Ve insandaki bu kadar kemålåt-1 viedäntye ve ahlak hasene tamamen yok olacaklardı

    Fakat insanların bir kısmı, arzularıyla ve ihtiyarlarıyla teklifi kabul etmişlerdir. Bu kısım, saadet-i şahsiyeyi elde ettikleri gibi, nev'in saadetine de sebeb olmuşlardı

    Fakat insanların bir kısm-1 a'zamı, ihtiyarlarıyla küfrü kabul ve tekalif-i İlâhiyeyi reddetmişlerdir.

    Lakin o münkirler, teklifin bazı nev'lerinden süzülen terbiyevi, ahlâki vesair güzel şeyleri aldıklarından, teklifin İste bu i'tibarla, kafirin her sıfatı ve her hali kafir değildir o nev'lerini zimnen ve ızdırâren kabul etmişlerdir.

    Suâl: İnsanlardan büyük bir kısmının şekäveti meydanda iken, yalnız küçük bir kısmının saadeti nasıl olur da nev'in saadetine sebeb olur ki, "Şeriat rahmettir" diyorsunuz? Halbuki nev'in saadeti, ya bütün efradının veya bir kısm-ı ekserisinin saadetiyle olabilir?

    Elcevab: Altına yüz yumurta konulan bir tavuk, o yumurtalardan yirmisini civciv çıkarsa, seksenini ifsåd etse, bu tavuk yumurta nev'ine hizmet etmiş olur. Çünki bir civciv, bin yumurtanın annesi olabilir. Veyahud yüz çekirdek toprağa ekilse, bil'ähire yirmisi neşv ü nemâ bulsa, hurmâ ağacı olsa ve sekseni çürüse mahvolsa, yirmi çekirdeğin sünbüllenip ağaç olmasına sebeb olan su, elbette çekirdek nev'ine hizmet etmiş olur. Veyahud bir ma'den ateşte

    eritilse, beşte biri altın, mütebâkîsi toprak çıksa, elbette ateş, o ma'denin kemåline ve saadetine sebeb olur.

    Binâenaleyh teklif de insanların beşte birini

    kurtarsa, o beşte birin saadet-i nev'iyeye sebeb ve âmil olduğuna kat'iyetle hükmedilir. Maahâzâ, yüksek hissiyat ile güzel ahlâkın neşv ü nemâsı, ancak mücâhede ve ictihâd ile olur. Evet, sağ el dâimâ çalıştığı için, sol elden daha kuvvetlidir. Ve bir hükümet mücâhedede devam ettikçe, cesareti artar. Terk ettiği zaman cesâreti azalır. Ve binnetice cesåret de, hükümet de söner, mahvolur.

    YanıtlaSil
  115. İmam Şarrant

    ÖLÜM-KIYAMET-ÂHİRET VE Ahirzaman Alametleri

    MUHTASARU

    (Tezkireti'l-Kurtubî)

    Bedir Yayınevi

    YanıtlaSil
  116. Nâşirin Birkaç Kelimesi

    Bismihi Teala

    Allahu trålaya hamd ü sena, Resül-1 Kihriyaya salât à selän ve laten mü'minkre havır dua vazifesini Hardan sonra:

    Imanların yeryüzünde İttifak ettikleri tek gerçek ölüm dür. Evet her yaratık, bu arada Insanoğlu ölüme mahkûmdur, onun acısını tada-vaktır. Bu hakikatın dışındaki bütün mevzularda Ademoğulları ihti lafa duşmuşletdir.

    İşte elinizdeki kitap bütun insanların üzerinde İttifak ettikleri ölüm gerçeğini, yegane gerçek din olan İslam dininin verdiği bilgilerin 1st-gunda Incelemektedir.

    Fert veya cemiyet olarak insanları sapkınlıktan, azgınlıktan, kö tulükten, gafletten alıkoyacak İbretli gerçeklerin başında ölüm gelir. Olum buyuk bir nasihatçidir. Ölümü düşünen kimse kendisine çekidü-ren verir, hesaba çekilmezden önce kendi muhasebesini yapar, büyük yolculuğa hazırlanır.

    Olumden Ibrat dersi almavan, onu düşünün de tüvleri ürpermeyen kimsenin gerçekten adam olması, hålini ıslah etmesi ne kadar zordur. Adam olmak... lşte bütün mesele bu... Adam, yäni lyl Insan olmak.. Bu ise hakkıyla müslüman olmakla kabildir.

    Insan çok şey olabilir. Profesör, doktor, diplomat, yazar, mühendis olabilir. Ünlü bir kişi haline gelebilir. Alkışa, pohpoha, Ikbåle, maka-ma, mevkiye, servete doyabilir. Ama bir şey vardır ki, o çok zordur: Adam olabilmek... Şålr ne güzel söylemiş:

    Dehri arasan binde bir adem göremezsin,

    Adem rörünen harleri adem mi sanırsın?

    Elindeki bu kitap iki büyük adamın eseridir. İmam Kurtubi ile Imam Şarani (rahmetullahi aleyhüma) hazretleri... Birincisi çok ge-nis, derin, mufassal şekilde yazmış. İkincisi de o eserl, her müslümanın anlıyacağı bir şekilde biraz kısaltıp sadeleştirmiştir. Türkçe tercüme-wini de, muhterem ve lhläslı bir din hädimi olan sabık müftil Halll Gunaydın hocamız yapmışlardır.

    Eser ölümü, ahıreti, Kıyameti, ahirzaman alametlerini sağlam kay-naklara dayanarak Incelemekte; her sahifesinde, hatta her satırında gözler önune hikmetler, İbretler, faydalı bilgiler sermektedir.

    Bizleri böyle hayırlı ve yararlı bir din kitabını neşr etmeğe muvaf-fak kıldığı İçin Yüce Rabbimize ne kadar şükr etsek azdır. Başarı ve tevfik bizden değil, O'ndandır.

    Tercüme ve tabı esnasında hatalarımız olduysa erbab-ı ilm tü irfan-dan, ikinci baskıda düzeltebilmemiz için bize bildirmelerini rica ederiz. Sözlerimizi tekrar Allaha hamd, Resülüne salat ve bu ümmet-1 merhu-menin dirisine ve ölüsüne selâm ve dua ile bitirivoruz.

    BEDİR YAYINEVİ

    YanıtlaSil
  117. HAFIZ LAFZIN HAMILI MANANIN AMILI

    شورة الري

    والسابقون الأولونَ مِنَ الْمُهَاجِرين والأنصار والدين اتَّبَعُوهُمْ بِإِحْسَانٍ رَضِيَ اللهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ وَاعد الهم جَنَّاتٍ تَجْرى تحتهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا أَبَنَا ذلك القوا الْعَظِيمُ وَمِمَّنْ حَوْلَكُمْ مِنَ الْأَعْرَابِ مُنَافِقُونَ وَمِنْ أَهْلِ المدينة مردوا على التفاقِ لَا تَعْلَمُهُمْ نَحْنُ نَعْلَمُهُمُ الْعَلَهُمْ مَرَّتَيْنِ ثُمَّ يُرَدُّونَ إِلَى عَذَابٍ عَظِيمٌ وَأَخَرُونَ اعْتَرَمُوا بذُنُوبِهِمْ خَلَطُوا عَمَلًا صَالِحًا وَآخَرَ سَيْئًا عَلَى الله أن يَتُوبَ عَلَيْهِمْ إِنَّ اللهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ خُذْ مِنْ أَمْوَالِهِمْ صَدَقَةٌ تُطَهِّرُهُمْ وَتركيهِمْ بِهَا وَصَلَّ عَلَيْهِمْ إِنَّ صَلونَك سكن لَهُمْ وَاللهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ أَلَمْ يَعْلَمُوا إلى الله هُوَ يَقْبَلُ التَّوْبَةَ عَنْ عِبَادِهِ وَيَأْخُذُ الصَّدَقَاتِ وَأَنَّ الله هُوَ التَّوَّابُ الرَّحِيمُ وَقُلِ اعْمَلُوا فَسَيَرَى اللهُ عَمَلَكُمْ وَرَسُولُهُ وَالْمُؤْمِنُونَ وَسَتُرَدُّونَ إِلَى عَالِمِ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ وَأَخَرُونَ مُرْجَوْنَ الأَمْرِ اللهِ إِمَّا يُعَذِّبُهُمْ وَإِمَّا يَتُوبُ عَلَيْهِمْ وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمُ .

    أَلَمْ يَعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ هُوَ يَقْبَلُ التَّوْبَةَ عَنْ عِبَادِهِ وَيَأْخُذُ الصَّدَقَاتِ وَأَنَّ اللَّهَ هُوَ

    التَّوَّابُ الرَّحِيمُ .

    66 Bilmiyorlar mı ki, kullarının tövbesini kabul eden Allah'tır, sadakaları kabul eden de O'dur. Şüphesiz ki Allah, tövbe kapısını alabildiğine açık tutmaktadır, rahmetiyle her şeyi kuşatmaktadır. 99 (Tevbe, 9/104)

    والبين

    Mushaf sayfa no: 202

    Hafızlık sayfa no: 11. cüz/19. sayfa

    TÖVBEYİ VE SADAKAYI ANCAK ALLAH KABUL EDER.

    BİLGİ

    Rivayete göre bu ayet Tebük seferine katılmayan bazı sahabiler hakkında inmiştir. Onlar geçerli mazeretleri bulunmadığı hâlde sefere katılmamışlardı. Ancak pişman olup tövbe ettiler. Bir de fakirlere dağıtması için Peygambe-rimize sadakalar getirdiler. Bir önceki ayetin emri gereğince Hz. Peygamber sadakalarını kabul etti ve onları fakirlere dağıttı. İşte bu ayet samimi bir şe-kilde yapılan tövbeleri ve verilen sadakaları kabul edenin Rabbimiz olduğunu haber vermektedir.

    MESAJ:

    1. "Kötülüğün ardından hemen bir iyilik yap ki onu silsin." (Tirmizi, "Birr", 55)

    2. Allah, samimi tövbeleri mutlaka kabul eder.

    KELİME DAĞARCIĞI:

    Sadaka: Karşılık beklenmeden Allah rızası için fakirlere verilen mal. et-Tevvåb: Allah'ın isimlerinden biri, tövbeleri çok kabul eden.

    202

    YanıtlaSil
  118. HAFIZ LAFZIN HAMILI MANANIN AMILI

    الجزء القاري على

    إنَّ اللهَ اشْتَرَى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أَنْفُسَهُمْ وَأَمْوَالَهُمْ بِأَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةُ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللهِ فَيَقْتُلُونَ وَيُقْتَلُونَ وَعْدًا عَلَيْهِ حَقًّا فِي التورية وَالْإِنْجِيلِ وَالْقُرْآنِ وَمَنْ أَوْلَى بِعَهْدِم مِنَ اللَّهِ فَاسْتَبْشِرُوا بِبَيْعِكُمُ الَّذِي بَايَعْتُمْ بِهِ وَذَلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ .

    والذين الحدوا مَسْجِدًا صِرَارًا وَكُفْرًا وَتَفْرِيقًا بَيْنَ الْمُؤْمِنِينَ وَارْصَادًا لِمَنْ حَارَبَ اللهَ وَرَسُولَهُ مِنْ قَبْلُ وليَحْلِفُنَّ إِنْ أَرَدْنَا إِلَّا الْحُسْنَى وَاللَّهُ يَشْهَدُ إِنَّهُمْ الكاربون لا تقم فِيهِ أَبَد المَسْجِد أسس على التقوى من أول يوم أحلى أن تقوم فيه فيهِ رِجَالٌ يُحِبُّون أن يَتَطَهَّرُوا والله يُحِبُّ الْمُطْهِّرِينَ أَفَمَنْ است بنيانه على تقوى من اللهِ وَرِضْوَانٍ خَيْرٌ أَمْ مَنْ أَسَّسَ بليالهُ عَلَى شَفَا جُرُفٍ هَارٍ فَانْهَارُ بِهِ في نَارِ جَهَنَّمَ واللهُ لا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ لَا يَزَالُ بُنْيَانُهُمُ الذي بنوا ربيَّةً فِي قُلُوبِهِمْ إِلَّا أَنْ تَقَطَّعَ قُلُوبُهُم واللهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ إِنَّ اللهَ اشْتَرَى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ انفُسَهُمْ وَأَمْوَالَهُمْ بِأَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيل الله فَيَقْتُلُونَ وَيُقْتَلُونَ وَعْدًا عَلَيْهِ حَقًّا فِي التورية وَالْإِنجِيلِ وَالْقُرْآنِ وَمَنْ أَوْلَى بِعَهْدِهِ مِنَ اللهِ فَاسْتَبْشِرُوا بِبَيْعِكُمُ الَّذِي بَايَعْتُمْ بِهِ وَذَلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ .

    66 Şüphesiz ki Allah, müminlerden canları-ni ve mallarını, kendilerine vereceği cennet karşılığında satın almıştır. Artık, onlar Al-lah yolunda savaşırlar, öldürürler ve ölürler. Allah bunu Tevrat'ta, Incil'de ve Kur'an'da kesin olarak va'detmiştir. Kimdir, sözünü Allah'tan daha iyi yerine getiren? O hålde, yapmış olduğunuz bu alışverişten dolayı sevinin İşte asıl bu büyük başarıdır.99

    (Tevbe, 9/111)

    Mushaf sayfa no: 203

    Hafızlık sayfa no: 11. cûz/18. sayfa

    KĀRLI ALIŞVERİŞ

    BİLGİ

    Rivayete göre ashaptan Abdullah b. Revaha, Akabe biatı gecesinde Peygamberi-mize "Allah için ve kendin için dilediğin şeyi bize şart koş" dedi. Peygamberimiz de "Allah için sadece O'na ibadet etmenizi ve hiçbir şeyi O'na ortak koşmamanızı, kendim için ise malınızı ve kendinizi koruduğunuz gibi beni de korumanızı şart koşuyorum. cevabını verdi. Abdullah b. Revaha "peki bize ne va'dediyorsun?" dedi. "Cenneti" cevabını alan Abdullah "bu ne kârlı alışveriştir, biz bunu ne bozar ne de bozulmasına rıza gösteririz" dedi. Peşinden hepimiz için müjde mahiyetindeki bu ayet nazil oldu.

    MESAJ

    1. Müslüman, dini uğrunda her şeyini feda edebilmelidir.

    2. Ömrümüzü ulvi gayeler peşinde harcamalıyız.

    KELİME DAĞARCIĞI

    Akåbe biatı: Hicretten önce Peygamberimiz ile Medineli Müslümanlar arasında gerçekleştirilen sözleşme.

    203-

    YanıtlaSil
  119. INTE BUGON

    TARINT -1773-ITÖ'nün kuruluşu.

    - 1915 - Conkbayırı zaferi.

    1960 - Celal Bayar

    ve Adnan Menderes, yargılanmak üzere

    Yassıada'ya götürüldü.

    HAZİRAN

    10

    SALI

    BIR AYET

    Allah iyilik yapan ve iyi kullukta bulunanları

    sever.

    (Bakara: 195)

    BİR HADİS

    İnsanların en güçlüsü olmak isteyen kimse Allah'a tevekkül etsin.

    (C. Sağîr, No: 3658)

    14 1446 ZİLHİCCE

    RUMI: 28 MAYIS 1441 HIZIR: 36

    İnsan zayıftır; belâları çok. Fakirdir; ihtiyacı pek ziyade. Acizdir; hayat yükü pek ağır. Eğer Kadîr-i Zülcelal'e dayanıp tevekkül etmezse ve itimad edip teslim olmazsa,

    vicdanı azap içinde kalır. Sözler

    İmsak Günes

    Öğle

    İkindi Aksam

    Yatsı

    ادة

    YanıtlaSil
  120. 2026 BEDİÜZZAMAN TAKVİMİ

    TARİHTE BUGÜN

    1453-Ayasofya'da ilk Cuma namazı Akşemseddin tarafından kıldırıldı.

    1911-Türk Hava

    Kuvvetleri'nin kuruluşu.

    1994-Nur talebelerinden Mehmed Kayalar vefat etti.

    HAZİRAN

    01

    PAZARTESİ

    1514470 ZİLHİCCE

    RUMI: 19 MAYIS 1442

    HIZIR: 27

    BİR AYET

    Birbirinizle hayırda yarışın.

    Bakara Suresi: 148

    BİR HADİS

    Ben adilim. Ancak adaletle şahitlik ederim.

    İşte mimsiz medeniyet, nasıl kız hakkında, hakkından fazla hak verdiğinden böyle bir haksızlığa sebeb oluyor. Öyle de: Vâlide hakkında hakkını kesmekle daha dehşetli haksızlık ediyor.

    Mektûbat

    YanıtlaSil
  121. TARİHTE BUGÜN

    2022 BEDIOZZAM MAN TAKVIMI

    -1711-Şair Nabi'nin vefatı.

    - 1935 - Türkiye'de ilk kez Pazar günü resmî tatil uygulamasına başlandı.

    1941-Türk Ceza

    Kanunu'nda yapılan değişiklikle, Arapça ezan ve kamet okuyanlara ceza öngörüldü.

    1961 - Yurtdışında öğrenim görmek serbest bırakıldı.

    2

    PERŞEMBE

    THURSDAY

    HAZİRAN

    JUNE

    BİR AYET

    De ki: "Ona hiç kimseyi (ve hiçbir şeyi) ortak koşmuyorum."

    Cin Suresi: 20

    BİR HADİS

    Aşırı mal sevgisi âlimlerin kalbinden hikmeti alıp götürür.

    C

    Ey vesveseli arkadaş! Gel, bu azîm sarayın nakışlarına dikkat et ve bütün bu şehrin zînetlerine bak ve bütün bu memleketin tanzîmâtını gör ve bütün bu âlemin sanatlarını tefekkür et.

    HICRÍ: 3 ZİLKA'DE 1443 - RUMI: 20 MAYIS 1438

    Sözler

    HIZIR: 28 - GÜN: 153 KALAN: 212 - GÜN UZA.: 2 DK

    İmsak

    Güneş

    Öğle

    İkindi Akşam

    Yatsı

    Imsak

    Güneş

    Öğle

    İkindi

    03 31 05 27 13:07 17:06 30 17

    00:04

    Akşam

    Yatsı

    ISTANBUL

    YanıtlaSil
  122. Bilirsin ki sigara gibi küçük bir adeti, küçük bir kavimde büyük bir häkim, büyük

    Risalet-i Ahmediy (USD) のん

    TARİHTE BUGÜN

    1453 - Ayasofya'da ilk Cuma namazı Akşemseddin tarafından kıldırıldı.

    1911-Türk Hava Kuvvetleri'nin kuruluşu.

    1929 - Türkiye'de resmî işlem ve kayıtlarda tamamen Latin harfleri kullanılmaya başlandı.

    1994 - Bediüzzaman'ın talebelerinden Mehmet Kayalar vefat etti.

    1

    ÇARŞAMBA

    WEDNESDAY

    HAZİRAN JUNE

    BİR AYET Allah, tevbeleri çok kabul

    edendir.

    Nasr Suresi: 3

    BİR HADİS

    İnsanların en hayırlısı, en çok faydası dokunandır.

    Ey mağrur nefis! Sen öyle bir zaafiyet, acz, fakirlik; miskinlik gibi hallere mahalsin ki, ciğerlerine yapışan ve çok defa büyülttükten sonra ancak görülebilen bir mikroba mukavemet edemezsin.

    Mesnevî-i Nûriye

    HİCRÎ: 2 ZİLKA'DE 1443 - RUMÎ: 19 MAYIS 1438

    HIZIR: 27 - GÜN: 152 KALAN: 213 - GÜN UZA - 1DK

    YanıtlaSil
  123. 336

    İSLAM TARİHİ MEDİNE DEVRİ X

    Peygamberimizin Mekke'ye Girişi:

    Peygamberimiz, bl-nip (164) Mekke'ye, gündüz (165), kaba kuşluk vaktinde (166), Hacun üzerindeki (167), Mekke'nin yukarı tarafına düşen Keda'dan, yokuş tan girdi (168).

    Zaten, Peygamberimiz, Mekke'ye girerken, yukarı tarafından gi-rer, Mekke'den çıkarken de, aşağı tarafından Küde'den çıkardı (169) Hacun, Mekke'nin yukarı tarafında, Mekkelilerin kabristanları ya-nında bir dağ olup Beytullah'a uzaklığı, bir buçuk mildir (170).

    Peygamberimizin Kabe'yi Görünce Duâ Edişi:

    Peygamberimiz, Kabe'nin Beni Şeybe kapısına kadar ilerledi. Beytullah'ı görünce (171), Kasvá'nın yularını sol elile tutup (172) ellerini kaldırdı ve :

    «Ey Allâhım! Şu Beyt'in şerefini, ululuğunu, heybetini (173), ge-çerliğini, sürümünü (174) artır! (175)

    Ona, hac ve umre ile tâzimde bulunanların da, şereflerini, heybet-lerini, tâzimlerini ve iyiliklerini artır!» (176) diyerek duâ etti (177).

    Devesini, Beytullâhın kapısında ındırdı (178).

    (164) Vakıdi-Megazi c. 3, s. 1007, İbn-i Sa'd-Tabakat c. 2, s. 173

    (165) Vakıdi-Megazi c. 3, s. 1097, İbn-i Sa'd-Tabakat c. 2, s. 173, Tirmizi-Sünen c. 1,

    s. 209, İbn-i Mâce-Sünen c. 2, s. 081 (166) Beyhakiden naklen Ebülfida Sire c, 4, 8' 316-317 (167) İbn-i Kayyım-Zadülmaad c. 3, s. 253

    (168) Vakıdi-Megazi c. 3, s. 1097, İbn-i Sa'd-Tabakat c. 2, s. 173 Ahmed b. Hanbel-Müsned c. 2, s. 14, Buhari-Sahih c. 2, s. 154, Müslim-Sahih c, 2, s. 918, Ebû Da-vud-Sünen c. 2, s. 174, Tirmizi-Sünen c. 3, s. 209, Daremi-Sünen e, 1, s. 397

    (163) Ahmed b. Hanbel-Müsned c. 2, s. 14, Buhari-Sahih c. 2, s. 154, Müslim-Sahih c. 2, s. 918, Ebû Davud-Sünen c. 2, s. 174, Tirmizi-Sünen c. 3, s. 209, Dareml-Sünen e 1, s. 307

    (170) Yakut-Mucemülbüldan c. 2, 8. 225

    (171) Vakıdl-Megazi c. 3, s. 1097, Ibn-1 Sa'd-Tubakat c. 2, s. 173, İbn-i Kayyım-Zadül-maad c. 1, s. 264, Ebülfida-Sire c. 4, s. 301-

    (172) Vakıdi-Megazí c. 3, s. 1097, Eelâzüri-Ensabüleşraf c. 1, s. 370 (173) Vakıdi-Megazi e, 3, 3, 1097, İbn-i Sa'd-Tabakat c, 2, 5, 173 Heysemi-Mecmauzze

    vaid c. 3, s. 233, İbn-i Kayyım-Zad. c. 1, s. 264, Ebülfida-Sire c. 4, s. 301 174) Vakıdl-Megazi c, 3, s. 1097, Heysemi-Mecmauzzevaid c, 3, 8. 239

    ( (175) Vakıdl-Megazi c. 3, s. 1097, İbn-i Sa'd-Tabakat c. 2, s. 173 Heysemi-Mecmauzze vaid c. 3, s. 238, İbn-i Kayyım-Zad. c. 1, s. 264, Ebülfida-Sire c. 4, s. 301 (

    176) İbn-i Sa'd-Tabakat c. 2, s. 173, İbn-i Kayyım-Zad. c. 1, s. 264, Ebülfida-Sire c

    4, s. 301 (177) Vakıdi-Megazi c. 3, a. 1097, İbn-i Sa'd-Tabakat e. 2, s. 173, İbn-i Kayyım-Zadül-

    maad c. 1, a. 264, Ebülfida-Sire c. 4, 5. 301 (178) Vaksdl-Megazi c. 3, s. 1097, İbn-i Sa'd-Tabakat c. 2, s. 173, Hakim-Müstedrek e 1, s. 455

    YanıtlaSil
  124. PEYGAMBERİMİZİN VEDA HACCI

    Peygamberimizin Kabe'yi Taval Edişi:

    239

    Feygamberimiz, ridasının bir ucunu, sağ koltuğunun altından alıp sol omuzunun üzerine atmıs ve sağ kolunu açmış olduğu halde (179), Beytullah'a girdi. Doğruca

    İstilam etti (181). Hacer'ül'esved rüknüne vardı (180). Onu.

    Istilam, Haccrülesved'e (*) elle dokunmak, yahud onu öpmek de-mektir.

    Istilam ederken, Peygamberimizin gözleri yaşla doldu (182). Bismillahi vallahü ekber! İmânen billâhi ve tasdikan bìmà câe bihi Muhammedün Sallallahü aleyhi vesellem (184).

    Veya:

    «Allâhümme imånen Rabbike ve tasdikan bikitâbike ve Sünneti Nebiyyike Sallallahü aleyhi vesellem diyerek (185) Hacerülesved kö-şesinden tavafa başladı.

    Tavafın ilk üç devresinde adımlarını kısaltıp omuzlarını silkele-mek suretile hızlı ve çalımlı yürüdü (186).

    Yemen ve Hacerülesved esved köşesine geldikçe (Rabbenâ âtinâ fiddün-yå haseneten ve fil'âhireti haseneten vekınâ azåbennår (Bakare: 201) ȧyetini okumakta idi (187).

    Peygamberimiz «Yemen köşesine yetmiş Melek vazifelendirilmiştir.

    Kim (Allâhümme inni es'elükel afve vel åfiyete fiddūnyå vel'âhire. Rabbenâ âtinâ fiddünya haseneten ve fil'âhireti haseneten vekına azâ-

    bennår Ey Allâhım! dünya ve Ahirette Senden af ve âfiyet dilerim.

    Ey Rabbımız! Bize dünyada hasene ver. Åhirette de, hasene ver.

    (179) Vakıdi-Megazi c. 3, s. 1097, İbn-i Sa'd-Tabakat c. 2, s. 173 ( 18)) Vakıdi-Megazi c 3, s. 1097

    (181) Vakıdl-Megazi c. 3, s. 1097, Ahmed b. Hanbel-Müsned c. 3, s. 320, Müslim-Sahih c. 2, s. 887, Daremi-Sünen c. 1, s. 376

    (*) Hacerülesved, Hz. Nuh tûfanında Mekke'nin Ebû Kubeys dağında yere gö-

    mülmüş, parıltısı her tarafı aydınlatan beyaz bir taş olup Hz. İbrahimin Ka-be'yi yeniden yaparken Cebrail Aleyhisselâm tarafından getirilmiş ve Hz. İb-rahim tarafından da, tavaf başlangıcı olmak üzre belli yerine yerleştirilmiştir. Hacerülcsved, cahiliye ve İslâmiyet çağında tekrar tekrar yangına uğradığı

    İçin siyahlaşmıştır, Ezraki-Ahbaru Mekke c. 1, s. 65) (182) Hâkim-Müstedrek c, 1, s. 455, Beyhakiden naklen Ebülfida-Sire c, 4, 5, 317 (183) Vakıdl-Megazi c, 3, s 1098, Heysemi-Mecmauzzevaid c. 3, s. 239

    (184) Vakıdi-Megazi c. 3, s. 1098

    (185) Heysemi-Mecmauzzevaid c. 3, s. 210 (

    186) Vakıdi-Megazi c. 3, s. 1098, İbn-i Sa'd-Tabakat c. 2, s. 173, Ahmed b. Hanbel-Müsned c. 3, s. 320, Müslim-Sahih c. 2, s. 857, İbn-i Mâce-Sünen c. 2, s. 1023,

    Daremi-Sünen c. 1, s. 376, Hâkim-Müstedrek c. 1, s. 455 (187) Vakıdî-Megazi c. 3, s. 1098, İbn-i Sa'd-Tabakat c. 2, s. 178, Ahmed b. Hanbel-

    Müsned c. 3, s. 411, Ebû Davud-Sünen c. 2, s. 179

    YanıtlaSil
  125. Nereye Gitti FERASETİMİZ?

    YanıtlaSil
  126. Cemal Nar

    M üslümanlar karşılarındaki insanların fısıldaşmalarından, konuşmalarından, tavır ve hareketlerinden kalplerindeki i-yi ya da kötü niyeti az çok sezmeli ve o-na karşı münasip tedbirler almalı, strateji ve metot geliştirmelidirler.

    Olayların da bir dili vardır. "Havayı koklamak" di-ye bir deyim vardır. "Konjonktür" dedikleri de zama-nın konuşmasıdır bir yerde dilinden anlayanlara. Bu da feraseti gerektirir herhalde.

    Bazen apaçık ortada olan bu niyetleri ve olayla-rı anlamamak ve tehlikenin üstüne gafilane gitmek, zarara ziyana uğramak karşısında insan bu feraset-sizliğe, bu akıl tutulmasına şaşırıp kalıyor ve ister is-temez başlıktaki soruyu soruyor: "Nereye gitti bizim ferasetimiz?"

    Feraset nedir?

    Feraset, bilgi çakmak taşının salih amel demirine vurulması sonucu kalp kavında bir ateş tutuşturma-sıyla oluşan ısı ve ışık hassasiyetidir ki kılavuz oluştu-rur insana bu dünya hayatında yol boyunca. Eskilerin "dil dudak deprenmeden manayı anlamak" dedikleri de böyle bir şey olsa gerek.

    Hazret-i Enes (ra) bir gün Hazret-i Osman'a (ra) giderken yolda bir kadın görür. Kadının güzelliğine gözü takılı kalır biraz haddinden fazla. Zira ilk ba-kıştan sorumlu değildir insan belki, ama takılı ka-lış ve bakışı uzatış, ya da tekrar ediş, haddi tecavüz-dür ve bu yüzden haram kılınmıştır. Bu düşünceler-le Hazret-i Osman'ın yanına girer. Onu gören Hazret-i Osman (ra):

    - Ey Enes! Gözlerinde zinâ izleri olduğu hâlde bu-raya giriyorsun, der.

    Bu söz karşısında şaşıran Enes (ra) hayret içinde:

    YanıtlaSil
  127. Allah'ın Rasûlü'nden sonra da mı vahiy geliyor? diye sorar. Hazret-i Osman (ra):

    Hayır, bu bir basîret ve doğru bir ferâsettir" bu-yurur.

    Çağımızda da birçok kardeşimiz -alınmasınlar a-ma gerçek çok açıktır- bilmeden tasavvufa karşı çıkı-yor, bu yüzden feraset gibi kerametleri de inkar edi-yorlar. Oysa ehl-i sünnet "evliyanın kerameti haktır" diyerek hem kitap hem de sünnette beyan edilen bir hakikati kaideleştirmişlerdir. Biz kardeşlerimizin bu durumuna sadece üzülür, ama sorun etmeyiz. Hele de kimilerinin bize yaptığı gibi bunu bir iman şirk me-selesi haline getirmez, geçer gideriz. Zira biliriz ki ta-savvufi hayat olmadan da şeriat yaşanabilir ve cen-nete gidilebilir. Bütün mü'minler kardeştir ve sevil-meyi hak ederler.

    N

    Sevgili Peygamberimiz (sav) buyururlar: "Mümi-nin firâsetinden sakınınız; zîrâ o, Allâh'ın nûru ile ba-kar." (Tirmizî, Tefsîr, 15)

    C

    Görüldüğü gibi ferâset bir nurdur. Allâh Teâlâ'nın sevdiği kullarının kalblerine koyduğu bir nûr. Nur na-sıl etrafı aydınlatmaya yararsa, kalpteki nur da, olma-saydı karanlıkta kalacak çok şeyi etrafı aydınlatarak görmeyi, sezmeyi, anlayıp kavramayı sağlar. Bu saye-de mü'min kişi olayların içyüzünü anlar, tehlikeleri görür, zihinlerden ve kalplerden geçenleri doğru tah-min ederek tedbirlerini zamanında alır, selamete erer.

    Rasûlullah (sav) bir hadisinde der ki: “Sizden önce yaşamış ümmetler içinde kendilerine ilhâm olunan kimseler vardı. Eğer ümmetim içinde de onlardan biri varsa, hiç şüphesiz o Ömer'dir." (Buhârî, Ashâbü'n-

    YanıtlaSil
  128. Nebî, 6)

    Nitekim Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-'ın pek çok husustaki görüşünün daha sonra gelen âyetlere muvâfık düştüğü de meşhurdur.

    Hayat binlerce ayrıntılardan oluşan bir ırmak gi-bi gürül gürül akar gider okyanuslara doğru. Bu bin-lerce, milyonlarca günlük ayrıntıların her birinin tek tek ders olarak görülmesi ve hükmünün bilinmesi in-san ömrüne sığmaz. Bu tek tek ayrıntıları ve hükmü-nü öğrenme yerine insan külli kaideler, doğru usul ve yöntemler öğrenmeli ve ayrıntıları onlara kıyasla değerlendirmeli, her olayın kıymet hükmünü kendi-si vermelidir. Eğitim ve terbiyenin insana kazandırdı-ğı da zaten bu olsa gerektir. Bu yüzden çok konuşma ve yersiz çok soru sorma hoş karşılanmamış, sükut ehli övülmüş ve sevilmiştir. "Hikmet" denilen şey de bu olsa gerektir.

    Bir mürşid-i kâmile seçim zamanı "Efendim! Hangi partiye oy verelim?" diye sormuşlar. O da şöy-le cevap vermiş: "Benim evlatlarım nereye oy vere-ceğini bilirler."

    Evet, olay bu kadar basittir!

    Elbette burada "oy vermek" sıradan bir örnektir. Asıl denilmek istenen herhalde şudur: "Bu ve benze-ri her olayı sormaya gerek yoktur. Aynı eğitimden ge-çen, aynı terbiyeyi alan, aynı usul ve metotlarla yeti-şenler, nerde ise aynılaşırlar ve nerde nasıl davrana-caklarını birbirlerine sormaya ihtiyaç duymadan ve-ya gerek kalmadan bilebilir ve ortak hareket etmeyi başarabilirler."

    Öyleyse çok soruya ne gerek var?

    Rıfat Araz

    YanıtlaSil
  129. De ki; Bana

    الله

    Duy, yansa da bu vicdânın; "De ki: 'Bana Allah yeter!' Dön, dursa da bu devrânın;

    "De ki: 'Bana Allah yeter!'

    Dört kapıda menzil, durak, Gör sendedir yakın, ırak!.. Ölüm müdür tek sığınak?

    "De ki: 'Bana Allah yeter!'

    Bir gönül yap Arş'tan yüce; Her gündüzü sanma gece!.. Yol olsa da derin, ince;

    "De ki: 'Bana Allah yeter!'

    Rıfat Araz

    Tevâzuyla dolsun yürek; Dolmuş başak, eğri gerek!..

    Dert dökse de her bir dilek;

    "De ki: 'Bana Allah yeter!'

    Gör ne diyor zaman, mekân? Yan, ney gibi nefsine yan!.. Ecel gelip sorsa da can;

    "De ki: 'Bana Allah yeter!'

    Söz geçirdin kara taşa; Gafil, hâlâ düşmez başa!..

    Gerek var mı bu telaşa?..

    "De ki: 'Bana Allah yeter!'

    *Tevbe 129; Zümer:38

    27

    ALTINOLUK

    YanıtlaSil
  130. Aylık Mecmua

    Şebnem ve Altınçocuk ile birlikte...

    http://www.altinoluk.com

    ALTINOLUK

    Haziran 2013 Sayı: 328 Recep - Şaban 1434 8.50 TL (KDV dahil)

    YanıtlaSil
  131. S. R. 2

    حصر المسلم

    من أذكار الكتاب والسنَّة

    Hısnu'l-Muslim

    Kur'an ve Sünnette

    Müslümanın Sığınağı

    Dua ve Zikirler

    Te'lif:

    Said bin Ali el-Kahtani

    فاذكروني أذكركم

    الا بذكر الله تطْمَينُ الْقُلُوبُ

    Terceme:

    İsmail Yaşa

    Medine İslam Üniversitesi Mezunu

    السنة سنة النبوية الثابتة

    القرآن الكريم

    YanıtlaSil
  132. بسم الله الرحمن الرحيم

    YanıtlaSil
  133. EBÛ HANÎFE

    Muhammed Ebu Zehra

    Çev. Osman Keskioğlu

    طول

    YanıtlaSil
  134. Abdurrahman DİLİPAK

    abdurrahmandilipak@yeniakit.com

    Derin yapı

    Bu "derin devlet" denen şey hâlâ varlığını sür-dürüyor. Bu işler geri dönülmez noktaya geldi, ama iş bitmiş değil.. Kozmik odaya girilmediği gibi, mer-kez komite de, ülke geneline yayılmış tetikçiler de dışarıdalar.

    İçeridekiler onun için susmayı tercih ediyor..

    İşın kötü yanı, yeni bir derin yapı oluşuyor. İkti-dar ve servetle tanışanlar bir şekilde kendi araların-da kayıtdışı bir birlik oluşturuyorlar. Zaten onun bir adım ötesi ya MAFİA'laşmak, ya da derin bir yapıya dönüşmektir. Bu defa derin yapıda namaz kılanların sayısı artacak sanırım..

    Tutuklananlar arasında, sanki, derin yapının içinde karar vericiler arasında da olmayan, tetikçilik de yapmayan bir sürü adam var.. Birileri kurunun yanında yaş da yanar hesabı onları da listeve dahil eumiş gözukuvor. Bu işler, bu adamlan oraya so-kup, Işin ciddiyetini sulandırmak isteyenlerin de işi olabilir ya da kendilerine rakip ve tehdit olarak gör-dükiarini, kurunun yanında da yaş da yanar hesabı kendi cehennemlerine çekmek isteyenlerin işi de olabilir..

    Hatta öteki tarafta olup da, dışarıdakiler, birile-rini kendi yanlarına çekmek için de o kişilerin içeri girmesine göz yummuş olabilirler. Böylece adam kazanacaklar..

    Adamlar kendilerinden çok eminier, "biz gide nzotekiler gelir, ama sonuçta bu düzen böyle de-vam eder anlayışına sahipler. Başka türlü olmaya-cağını düşünüyorlar. Yaşanan bazı olaylar da onları haklı çıkartır gibi aslında..,

    İktidar ve servet dönüştürücü bir güce sahip, ilk olarak da bu güç, kendine sahip olmak isteyenleri dönüştürüyor..

    Bir gün bu Balyoz ve Ergenekon davası sonuç lanacak ve göreceksiniz, başka davalar, başka tar-tışmalar başlayacak.. Bu dava sürecinde yasanan örtülü hesaplaşmaların davası aynca görülecek..

    Yerin sira 26 Şubat'a gelirse, iMuhsin Yazıcıoğ lu suikastı ile ilgili tutuklamalar da başlayınca, daha vüzlerce kişi hapse tıkılacak.. İnanın bunlann tümü-nú mahkemeye çağırsanız yargılayacak yer va adam bulamazsınız, bunları hapsedecek hapishane da yok.. O kadar çoklar.. Onun için bir gün genei af-la bu işlerin üzerinin örtüleneceği hesabını yapıyor lar..

    YanıtlaSil
  135. Sanki iktidar da bu işi daha fazla dağıtmamak ister gibi.

    MIT ve Emniyet niye elindeki bilgileri açıklamı-yor? Jandarma İçişleri Bakanlığı'na bağlı değil mi, niye bu işin üzerine gidilmiyor? Jandarma İstihbara-tının bilmediği bir şey mi var?

    Yani birileri gerçekten Muhsin Yazıcıoğlu su-ikastı ile ilgili bligive sahip değilie: mi?

    Bana kalırsa NATO ülkeleri de biliyor, ayrıca ve özellikle İsrail de, ABD ve tabii bizimkiler de..

    Bana kalırsa şu şike işini biraz eşeleyin, bakın bakalım bu işin arkasından ne çıkar.. Sakın Ergene-kon çıkmasın..

    İşe bakar mısınız, durup dururken bir şike ya-sası çıkardılar, daha yasanın mürekkebi kurumadan bir daha değiştirdiler. Önce 2 yıllık cezayı beş ylia, ardından da beş yıllık cezayı bir yıla indirdiler.. Peki bu nasıl oldu.. Bu konuda söyleyecek sözü olan var mı? Ayıp ya hu, insaf yahu!

    Bir ülkede ne kadar çok yasa varsa o ülkede özgürlükler o kadar az ve baskı altındadır demek-tir.. Yasa ile düzenlediğiniz her alanda bürokrasinin borusu öter. Hani şu "bürokratik oligarşi" var ya o!

    Bana sorarsanız şike yasası tam bir ŞİKE oldu! Benim adalet duygularım incindi..

    Demokrasi, böyle işlerle örselenirse, demayoji-ye dönüşür.. Üzerinde yükseldiğimiz zemini tahrip etrniş oluruz.. Yasa dediğiniz şeyin saygınlığı, cay-dıncılığı kalmaz, yaz-boz tahtasına döner..

    Bana kalırsa bu yase değişikliği SİKE cilen kur tarmaya yetmez.. Bu işi bir adım öteye götürürse-niz, çete olayı ile birleşir..

    Yıldırım benim gözümde simdi daha çok Hace-ral'a benziyor.. Bu işe ecinnilerin kanştığını duşünü-yorum.. Birileri bu durumu savunmak yerine sussa-lar daha iyi ederler.. Çünki mızrak çuvala sığmıyor.. Bir de bu işin Dalan bağlantısı var. İşin ucu Ergene-kona kadar gidiyor..

    Sahi şu 28 Şubatçılara sıra ne zaman gelecek? Ben Ergenekona da karşıyım, Balyozculara da,

    kayıtdışı ekonomiye de, kayıtdışı siyasete de karşı-yım. Bunu yapan bizden ya da onlardan olabilir.. Halka karşı ihanet planı yapanlar, devleti ele geçinp topluma İlahlık ve Rablik taslayanlar, eğer bu işten vazgeçmeyeceklerse tümünün canı cehenneme! Selâm ve dua ile..

    YanıtlaSil
  136. -A-

    Adalet: Doğruluk, cevr ve zulümden beri, istikametle muttasıf, ya-pılması gereken şeyleri yapmayı gerekli görmek anlamınadır. Adaletli kimseye «ådil» denir. Çoğulu udüldür. Adaletin mukabili zulüm olup. anlamı gadr, haksızlık, hakka tecavüz ve bir şeyi yerinden başka bir ye re koymaktır. Adalet iki çeşittir. Birisi, güzelliği aklın gereği olup, hiçbir yer ve zamanda nesh ve tebdili kabil olmayan adalettir. İyiliğe karşı İyi lik yapmak gibi. Diğeri de İslâm'ın öngördüğü adalet olup, bazı zaman-larda şair-i hakim tarafından nesih ve tebdili mümkün bulunmuştur. Ci-nayetlere alt diyet ve kısas gibi bir kısım cezalar bu kabildendir. Nite-kim geçmiş ümmetler hakkındaki bazı cezalar, İslâm şeriatinde bazı hik-metlere bağlı olarak değiştirilmiştir.

    Adalet ülkesi (bkz. dâru'l-adı)

    Adedi: Standard olup sayı ile alınıp satılan şeydir. Çoğulu adediy-yat gelir. Buna madûd da denir. Çoğulu; madūdāt'tır. Ceviz, yumurta, karpuz gibi.

    Adediyyât-ı mütefävite: Standard olmadıkları için aralarında kıy-

    met bakımından fark bulunan, sayıyla alınıp satılan şeylerdir. Bunlar kı-yemiyâttandır. Karpuz, kavun gibi.

    Adediyyât-ı mütekâribe: Standard olup, aralarında kıymet bakımın-dan önemli fark bulunmayan, sayıyla alınıp satılan şeylerdir. Bunlar mis-liyâttandır. Ceviz ve yumurta gibi.

    Ådet: Nefislerde istikrar bulmuş, selim tabiatlerde makbul olan ve tekrar edilen işlerden ibârettir. Örf ile eşanlamlı gibidir. Ådete «teâmül>< de denilir.

    Ådile: Bir miras terimidir. Ashâbı ferôizin hisseleri toplamı ile or-tak payda eşit olur veya ashâb'ı ferâizin hisseleri toplamı ortak payda-dan küçük olur ve aralarında bir asabe bulunarak kalanı alırsa, böyle miras meselesine > denir.

    Adı: Doğruluk, istikamet, eşitlik anlamındadır. Adâletle muttasıf olan kimseye de mübâlağa maksadiyle «adi» denir. Şahid-i adı denilme-si gibi.

    89

    YanıtlaSil
  137. سورة نفره (٢٦-٢٧)

    ٢١٧

    bele ane

    وكذا هر شتئك وهراتك تعملى، ضد لر بنك مقابله و رقابت التمر الريله اولور. مثلا هدايتان نظر ضلالت باردي ابتديكى كى، اعانك تطاولنه ده نفر باردم بدر چونکہ کفر و ضلالتك نہ درجہ میں و ضرر لى اولد قارنى كورن أهل ايمانك ايماني و هداتي، بردن بیله چیقار ایشته توانای مهمند تكيفك اثرى وعمره سندر. وبينه بوالکی جهت اعتبار با تکلیف، سعادت لو عبر نامه

    يطان عامليدر.

    (وَمَا يُضِلُّ بِهِ إِلَّا الْفَاسِقِينَ ) بوجمله نك ما قبليله مناسبتى : قرآن کريم (يُضل به كثير حماه سده

    خلاله آتيلانار كيملر اولديغنى بيدان التمريوب مبهم بيرا قد يفند نه، سامع فور قدی و نیز ودر عجبه او لاته آتیلا نال کمکی در سبب نه در قرآن نورند به ظلمت ناصل کلیور؟ دیه صورایی بو اوج سؤال، شو اوج جمله ایله جوا بلا ندير بالمشدركه، او نار فاسقهر در خلالات آنها واری فقارينك جزاسيدر. فقارى سبيله، فاسقاء حقنده نور ناره، خیرا ظلمته انقلاب المدار

    اوت، شمسك فيدا سيله پيس وملوث ماده لر تعفن ايدولى، برباد اولورلي

    الَّذِينَ يَنْقُضُونَ عَهْدَ اللَّهِ مِنْ بَا عَهْدَ اللَّهِ مِنْ بَعْدِ مِيثَاقِهِ وَيَقْطَعُونَ مَا أَمَرَ اللَّهُ بِهِ أَنْ يُوصَلَ وَيُفْسِدُونَ

    في الْأَرْضِ )

    بو جمله نك او لكى جمله ایله وجه نظمی: بو جمله ایله فقه، شرح و بیانه اید یا مشور شویله که فقه، فقده عد والدر، اير يا مقدر. حددن تجاوز در حیات ابديه بي ترك ایتمکدر و حيرات البديه دن چیف مقدر فقك منشئى قوة عقلية، قوة غضبية، قوة شهوية دينيله اوج قوتك افراط و تفريطندن

    نشئت ایدر

    اوت، افراط و تفریط، دلیللره قارشو به عصید اندر. یعنی صحیفه عالمده يا را ديلان دلائل، عهود الهیه مکنده در او دلائله مخالفت اید نار جناب حقله فطرتاً يا من اولد قاري عهد الديني

    بوز من اولولی.

    وكذا، افراط و تفريط، حيات نفسيه و روحيه نك مرضى انتاج ايدن اسبا بدندر. بو طاله، فقك برنجی

    صفتی اولان ( يَنْقُضُونَ عَهْد الله ) جمله سيله اشارت ايد يالمدر.

    YanıtlaSil
  138. سلالت

    Dalalet: Haktan sapma

    دلائل Delail: Deliller

    فايق

    Fasik: Haram işleyen

    فسق Fisk: Haram işleme

    فطرتا

    Fitraten: Kişiye hås yaratı-lışça

    هدايت

    Hidayet: Doğru yolda olma

    İfrat: Aşırılık

    افراط

    İnkılab: Dönüşme

    انقلاب

    İntac: Netice verme

    انتاج

    Kuvveti akliye: Akıl duy-gusu

    قُوَّهُ عَقْلِية

    Kuvve-i gazabiye: Zararları def etme duygusu

    قُوَّةَ غَضَبِيهِ

    Kuvve-i şeheviye: Arzulama, menfaatleri isteme duygusu

    قُوَّةَ شَهَوِيهِ

    Makabl: Öndeki, geçmiş

    ما قبل

    Maraz: Hastalık

    مرض

    Mense : Kaynak

    مَنْشَاً

    Mübhem: Belirsiz

    منهم

    Mülevves: Kirli

    ملوث

    ناز Nar: Ates

    نَشْتَتْ

    Neşet: Ortaya çıkma

    سامع

    Sami: İşiten dinleyen

    شرح

    Şerh: Açıklama

    تعفن

    Taaffün: Kokuşma

    تفريط

    Tefrit: Normalin altında kalma

    عُدُولٌ

    Udûl: Sapma, yoldan çıkma

    عُهُودُ الهيه

    Uhud-u İlahiye: Allah'a verilen sözler

    وَجْهِ نَظَمْ

    Vech-i nazım: Sözlerin diziliş yönü

    ضياً

    Ziya: Işık

    ظلمت

    Zulmet: Karanlık

    YanıtlaSil
  139. Sür Bakara, 26-27

    Ve kezå, her şeyin ve her isin tekámülü, zıdlarının mukabe ve rekabet etmeleriyle olur. Mesela hidayetin tekamulune dalålet yardım ettiği gibi, îmânın tekâmülüne de küfür yardım eder. Cünki küfür ve dalaletin ne derece pu ve zararlı olduklarım gören ehl-i imanın imam ve hidayeti, birden bine çıkar. İste bu iki cihet, teklifin eseri ve semeresidir. Ve yine bu iki cihet i'tibariyle teklif, saadet-i nev'iyenin yegåne åmilidir.

    Bu cimlerin makabliyle وما يضل به الا الفاسقين

    münasebeti: Kur'ân-ı Kerim به شراً cümlesinde dalalete atılanlar kimler olduğunu beyan etmeyip mübhem bıraktığından, sâmi' korktu ve titredi. "Acaba o dalâlete atılanlar kimlerdir? Sebeb nedir? Kur'ân'in nûrundan zulmet nasıl geliyor?" diye sorduğu bu üç sual, şu üç cümle ile cevablandırılmıştır ki, "Onlar, fâsıklardır. Dalâlete atılmaları fisklarının cezasıdır. Fiskları sebebiyle, fäsıklar hakkında nûr nâra, ziyâ zulmete inkılâb etmiştir." Evet, semsin ziyasıyla, pis ve mülevves maddeler taaffün ederler, berbad olurlar.

    الَّذِينَ يَنْقُضُونَ عَهْدَ اللَّهِ مِنْ بَعْدِ مِيثَاقِهِ وَيَقْطَعُونَ مَا أَمَرَ اللَّهُ بِهِ أَنْ يُوصَلَ وَيُفْسِدُونَ في الْأَرْضِ

    Bu cümlenin evvelki cümle ile vech-i nazmı: Bu cümle ile fisk, şerh ve beyân edilmiştir. Şöyle ki: Fısk, haktan udûldür, ayrılmaktır. Hadden tecavüzdür. Hayat-ı ebediyeyi terk etmektir. Ve hayat-1 ebediyeden çıkmaktır. Fıskın menşei kuvve-i akliye, kuvve-i gazabiye, kuvve-i şeheviye denilen üç kuvvetin ifrât ve tefritinden neş'et eder.

    Evet, ifrât ve tefrît, delillere karşı bir isyandır. Yani sahîfe-i âlemde yaratılan deläil, uhûd-u İlâhiye hükmündedir. O delâile muhalefet edenler, Cenâb-ı Hakk'la fıtraten yapmış oldukları ahidlerini bozmuş olurlar.

    Ve kezâ, ifrât ve tefrît, hayat-ı nefsiye ve rûhiyenin marazını intâc eden esbabdandır. Bu hâle, fıskın birinci sıfatı olan يَقْضُونَ عَهْدَ اللَّهِ cümlesiyle işaret edilmiştir.

    YanıtlaSil
  140. HAFIZ LAFZIN HAMILI MANANIN AMILI

    سورة التوبة

    الثَّانِبُونَ الْعَابِدُونَ الْحَامِدُونَ السَّائِحُونَ الرَّاكِعُونَ السَّاجِدُونَ الأمرون بالمعروف والناهون عن الْمُنْكَرِ وَالْحَافِظُونَ لِحُدُودِ اللهِ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنِينَ . مَا كَانَ لِلنَّبِيِّ وَالَّذِينَ آمَنُوا أَنْ يَسْتَغْفِرُوا لِلْمُشْرِكِينَ وَلَوْ كَانُوا أُولى قُرْنِي مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمْ أَنَّهُمْ أصْحَابُ الجَحِيمِ وَمَا كَانَ اسْتِغْفَارُ إِبْرَاهِيمَ لأَبِيهِ إِلَّا عَنْ مَوْعِدَةٍ وَعَدَهَا إِيَّاهُ فَلَمَّا تَبَيَّنَ لَهُ أَنَّهُ عَدُوٌّ لِلَّهِ تَبَرًا مِنْهُ إِنَّ إِبْرَهِيمَ لَأَوَّاهُ حَلِيمٌ . وَمَا كَانَ اللهُ لِيُضِلَّ قَوْمًا بَعْدَ إِذْ هَذَبْهُمْ حَتَّى يُبَيِّنَ لَهُمْ مَا يَتَّقُونَ إِنَّ اللَّهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ إِلى الله لَهُ مُلْكُ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ يُحْيِ وَيُمِيتُ وَمَا لَكُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ مِنْ وَلِي وَلَا نَصِيرٍ لَقَدْ تَابَ اللهُ عَلَى النَّبِي وَالْمُهَاجِرِينَ وَالْأَنْصَارِ الَّذِينَ اتَّبَعُوهُ في سَاعَةِ الْعُسْرَةِ مِنْ بَعْدِ مَا كَادَ يَزِيعُ قُلُوبُ فَرِيقٍ مِنْهُمْ ثُمَّ تَابَ عَلَيْهِمْ إِنَّهُ بِهِمْ رَؤُفٌ رَحِيمٌ .

    التَّائِبُونَ الْعَابِدُونَ الْحَامِدُونَ السَّائِحُونَ الرَّاكِعُونَ السَّاجِدُونَ الْأَمرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَالنَّاهُونَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَالْحَافِظُونَ لِحُدُودِ اللَّهِ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنِينَ .

    "O tövbekârlar, ibadet edenler, hamdedenler, dünyada yolcu gibi yaşayanlar, rükûa varanlar, secde edenler, iyiliği teşvik edip kötülükten alıkoyanlar, Allah'ın sınırlarını gözetenler, müjdele o müminleril

    (Tevbe, 9/112)

    وعلى الملكة

    Mushaf sayfa no: 204

    Hafızlık sayfa no: 11. cúz/17. sayfa

    MÜJDE O MÜMİNLERE...

    BİLGİ:

    Ayet, cennetle müjdelenme saadetine nail olan müminlerin özelliklerini say-maktadır. Bu özellikler; (1) Günah işlendiğinde tevbe etmek, (2) Samimi bir şekilde ibadete devam etmek, (3) Bollukta ve darlıkta Allah'ın verdiği nimetlere hamdetmek, (4) Dünyanın faniliğini bir an olsun akıldan çıkarmadan yaşamak, (5) Rabbimize samimi bir şekilde boyun eğmek, (6) Rabbimizin huzurunda secdeye kapanıp namaz kılmak, (7) İnsanları güzel davranışlara teşvik edip kötü davranışlardan sakındırmak, (8) Allah'ın koymuş olduğu sınırları sürekli olarak gözetmektir.

    MESAJ:

    1. Müslüman'ın, hem bireysel hem de toplumsal görevleri vardır.

    2. Müslüman, dinini bütün olarak yaşamaya gayret eder.

    KELİME DAĞARCIĞI:

    Ma'ruf: Dinen iyi ve güzel olan her şey.

    Münker: Dinen kötü ve çirkin kabul edilen her şey.

    204

    YanıtlaSil
  141. HAFIZ LAFZIN HAMILI MANANIN AMILI

    الجزء الحادي عشر

    يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَكُونُوا مَعَ

    الصَّادِقِينَ .

    "Ey iman edenler! Allah'a karşı gelmekten sakının ve doğrularla beraber olun.99

    (Tevbe, 9/119)

    وعلى الثلثةِ الَّذِينَ خُلِفُوا حَتَّى إِذَا ضَاقَتْ عَلَيْهِمُ الْأَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ وَضَاقَتْ عَلَيْهِمْ أَنْفُسُهُمْ وَظَلُّوا أنْ لا مَلْجَا مِنَ اللهِ إِلَّا إِلَيْهِ ثُمَّ تَابَ عَلَيْهِمْ لِيَتُوبُوا إن الله هو النواب الرَّحِيمُ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا الله وكُونُوا مَعَ الصَّادِقِينَ مَا كَانَ لِأَهْلِ الْمَدِينَةِ وَمَنْ حَوْلَهُمْ مِنَ الْأَعْرَابِ أَنْ يَتَخَلَّفُوا عَنْ رَسُولِ اللهِ وَلَا يَرْغَبُوا بِأَنْفُسِهِمْ عَنْ نَفْسِهِ ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ لَا يُصِيبُهُمْ ظماً وَلَا نَصَبٌ وَلَا مَخْمَصَةٌ فِي سَبِيلِ اللهِ وَلَا يَطَؤُنَ مَوْطِئًا يَغِيظُ الْكُفَّارَ وَلَا يَنَالُونَ مِنْ عَدُةٍ نَيْلًا إِلَّا كُتِبَ لَهُمْ بِهِ عَمَلَ صَالِحٌ إِنَّ اللهَ لَا يُضِيعُ أَجْرَ الْمُحْسِنِينَ وَلَا يُنْفِقُونَ نَفَقَةٌ صَغِيرَةً وَلَا كَبِيرَة وَلَا يَقْطَعُونَ وَادِيًا إِلَّا كُتِبَ لَهُمْ لِيَجْزِيَهُمُ اللَّهُ أَحْسَنَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ وَمَا كَانَ الْمُؤْمِنُونَ لِيَنْفِرُوا كَافَّةً فَلَوْلا نَفَرَ مِنْ كُلِّ فِرْقَةٍ مِنْهُمْ طَائِفَةٌ لِيَتَفَقَّهُوا فِي الدِّينِ وَلِيُنْذِرُوا قَوْمَهُمْ إِذَا رَجَعُوا إِلَيْهِمْ لَعَلَّهُمْ يَحْذَرُونَ .

    Mushaf sayfa no: 205

    Hafızlık sayfa no: 11. cüz/16. sayfa

    DOĞRU İNSANLARLA BERABER OLMAK

    BİLGİ:

    Bir önceki ayette Tebük gazvesine katılmayan üç sahabînin yani Ka'b b. Malik, Hilal b. Ümeyye ve Mürâre b. Rebi'a'nın tövbelerinin kabul edildiği müjdelen-mişti. Bu ayette ise tüm müminlere yönelik iki emre yer verilmiştir. Bunlar; Allah'a karşı gelmekten sakınmak yani takvå sahibi olmak ve her daim doğru ve sålih insanlarla beraber olmaktır. Ayette emredilen beraberlik, hem "doğru insanların" yanında olmak, hem de onları örnek almak, onlar gibi yaşamaktır. Doğrularla beraber olan, kendisi de doğru olur.

    "İnsana sadakat yakışır, görse de ikrah

    Yardımcısıdır doğruların Hz. Allah" (Ziya Paşa)

    MESAJ:

    İslam, dost ve arkadaşların seçiminde dikkatli olmayı emreder.

    KELİME DAĞARCIĞI:

    Sádık: Özü sözü bir olan, doğru ve dürüst kimse.

    205-

    YanıtlaSil
  142. -Ü-

    ümera: 1. Emirler, beyler, kumandanlar. 2. Åmirler. 3. Binbaşıdan paşaya ka-dar üst rütbeli zābitler.

    üsve-i hasene: İmtisål nümünesi. En gü-zel örnek.

    -V-

    vahdäniyyet-i İlâhiyye: Cenâb-ı Allah'ın bir oluşu.

    vahdet: 1. Birlik, teklik. 2. Allah'ın birliği. 3. Tenhålık, yalnızlık, halvet.

    vak'a-nüvis: Zamanın hadiselerini kayıt la vazifeli bulunan resmî devlet târih-çisi. Osmanlı Devleti'nde resmî devlet târihçisi.

    vâlideyn: Ana ve baba.

    vârid: 1. Gelen, vâsıl olan, erişen. 2. Bir şey hakkında çıkan, söylenen, olması beklenen, olabileceği düşünülen.

    vâridât: 1. Gelir (yıllık, aylık...). 2. Hatıra gelen, içe doğan şeyler.

    vâris-i tabiî: Asıl mirasçı. Teâmüle göre mîrâsı alması gereken kimse.

    vâsılı ilâllâh: Bütün mertebeleri geçerek Allâh'a kavuşan, eren kimse.

    vatan-cüdâ: Vatandan ayrı, gurbet.

    vecd: 1. Kendini kaybedercesine ilâhî aş-ka dalma. 2. Şiddetli dînî duygu ve heyecan hâli.

    vekîl-i harç: Kâhya, masrafları düzenle-mekle vazîfeli kimse.

    velådet: Doğma, doğum.

    velâyet: 1. Velilik, ermişlik. 2. Velî ve er-miş kimsenin hâli. 3. Dostluk, sada kat. 4. Allâh dostluğu.

    verâ: Günah ve haramdan kaçınmak için şüpheli şeylerden uzak durma, takvâ, ittikā.

    verese-i enbiya: Peygamberlerin värisle-ri, âlimler, mürşid-i kâmiller.

    vikâye: Koruyup gözetme.

    vird: 1. Kur'ân-ı Kerîm'den hergün okun-mak üzere ayrılan kısım; belli vakitler-de düzenli olarak okunan âyet, sala-vat ve duålar. 2. Mürīdin hergün tek-rarladığı ders. 3. Dile dolanıp hergün söylenen söz.

    vukūât: Olanlar, olan bitenler.

    vuků bulmuş: Olmuş, tahakkuk etmiş, gerçekleşmiş.

    vuküf, vuküfiyet: Derinlemesine anla-ma, bilme, haberli olma.

    -Y-

    ye's: Ümitsizlik, elem, keder.

    -Z-

    zâviye: 1. Köşe, açı. 2. Küçük tekke. zafer takı: Zafer dolayısıyla anıt olarak

    yapılan veya şenliklerde yer yer cad-delere kurulan kemer.

    zebûn-küş: Düşkünü ezen, kendinden zayıfa gücü yeten ve yüklenen.

    zer: Altın, akçe, para.

    zevål: Yok olma, ölme, ölüm, alçalma, iyi hâlden kötü hâle düşme, düşkünlük.

    zevât-ı kirām: Şerefli, soylu, ulu, cömert kişiler.

    zıll: 1. Gölge. 2. Koruma, sahip çıkma, himâye.

    zıll-i zeval: Ölümün gölgesi, izi.

    zımnen: Açıktan olmayarak, üstü kapalı, dolayısıyla.

    zinhar: Sakın ha, aslå.

    zîr-i zemîn: Yerin altı.

    zulümât: Karanlıklar, küfür karanlığı.

    zühd: Her türlü dünyevî ve nefsânî zevke karşı koyarak kendini ibâdete verme.

    570

    YanıtlaSil
  143. tese'ül: Dilenme, dilencilik etme.

    teshir: Büyüleme, cezbetme. 2. Kendine bağlama.

    teşbih: Benzetme, kıyaslama.

    teşekkül: 1. Şekillenme, oluşma. 2. Ku-rulma. 3. Teşkilat, kuruluş.

    teşrifat: Protokol. Büyük, resmi ziyaret lerde, meråsim ve törenlerde uyulma-sı gereken ådetler, usûller.

    tevâfuk: Birbirine uyma, uygun gelme, muvafık olma.

    tevärüs: 1. Mirâsa konma. 2. Birinden di-ğerine irsen geçme.

    tevätür: 1. Ağızdan ağıza yayılma. 2. Kuvvetli ve yaygın söylenti.

    teväzün: Tartıda, vezinde eşit ve bir ol-ma, denklik.

    tevcih: 1. Belli bir yöne döndürme, çevir-me. 2. Dönme. 3. Bir kimseye hitab et-me. 4. Açıklama, tefsir etme.

    tevdî: 1. Emânet etme. 2. Teslim etme. 3. Vedâ etme.

    tevehhüm: Kuruntu ve vesveseye düş-me, vehimlenme.

    tevessül: 1. Vesile sayma. 2. Başvurma, girişme. 3. Sarılma. 4. İnanma.

    teveccüh: 1. Yönelme, güleryüz göster-me, sevgi ve muhabbet. 2. Nasib ve müyesser olma.

    tevhîd-i ümmet: Ümmetin birlik ve bera-berliği.

    tevriye: 1. Merâmını gizleme. 2. Birkaç mânâsı olan bir kelimenin en uzak mânâsını kasdetme.

    tevzî: 1. Dağıtma, dağıtılma. 2. Herkese payına düşeni dağıtma, üleştirme.

    te'yîd: 1. Doğru çıkarma, doğrulama, destekleme. 2. Kuvvetlendirme, kuv-vetlendirilme, sağlamlaştırma.

    te'yîd-i hayât: Hayatı güçlendirme, haya-tı sağlama alma.

    te'yîd-i İlâhî: 1. Hakk'ın yardımı. 2. Alı-

    nan karar veya yapılan işin Allah Te älä tarafından desteklenmesi, kuvvet-lendirilmesi.

    tezahür: 1. Zuhür etme, meydana çıkma, belirme, görünme, gözükme. 2. Belir-ti. 3. Birbirine yardım etme.

    tezkiye: Nefsi, kötü sıfatlardan temizle-me, aklama ve güzel ahlâk ile tezyin etme.

    tezvirât: Tezvirler, yalan söylemeler, ara bozmalar.

    tezyin: Zinetlendirme, süsleme.

    tilåvet: Okuma, Kur'ân-ı Kerim'i usülüne göre, tecvid ve tâlimle okuma.

    tufeyli: 1. Dalkavuk, çanak yalayıcı. 2. Sığıntı. 3. Asalak.

    tuğ: At veya kutas kuyruğundan yapılan ve beylik alâmeti olarak taşınan püs-kül, padişahların başlıklarına taktıkları sorguç, mehter kösünün yanında taşı-nan bayrak.

    -U-

    ucub: Kendini beğenmişlik.

    uhde: 1. Söz verme, bir işi üzerine alma.

    2. Vazîfe, birinin üzerinde bulunan iş. 3. Sorumluluk.

    ukbā: Āhıret.

    ulvi: Yüksek, yüсе.

    ulviyyet: Yücelik, semâvilik, mâneviyat ve rûhâniyet.

    ulühiyet: İlâhlık sıfatı.

    ulü'l-emr: Emir sahipleri, halîfe veya ha-life adına hüküm ve idare edenler.

    umde: 1. Dayanılacak, güvenilecek şey. 2. Prensip. 3. Îtimâd edilen kimse.

    umk: Derinlik.

    umretü'l-kaza: Hudeybiye'de yapılama-yan umrenin bir sene sonra edâ edil-mesi.

    uzlet: İnsanlardan uzak durma, bir köşe-ye çekilme, inzivá.

    uzviyet: 14 Canlılık. 2. Kendi başına var-lığı olan canlı.

    YanıtlaSil
  144. teb'a: Uyruk; bir devletin hükmü altında bulunan kimseler.

    tebárüz: Belirme, görünme, bârizleşme.

    tebcil: Saygı gösterme, ululama.

    tebellüğ: 1. Yetişme, erişme. 2. Anlayıp alma.

    teberrük: Mübarek sayma.

    tecdid: Yeni håle getirme, yenileme, ta-zeleme.

    tebşîrât: 1. Müjdelemeler. 2. Rü'yâda alı nan månevî müjdeler.

    tecâhül-i ârifâne: Bilinen bir şeyi, edebî bir nükte ile bilinmiyormuş veya başka türlü biliniyormuş gibi gösterme san'atı.

    tecelli: 1. Görünme, belirme. 2. Kader, tâ-lih. 3. Allah'ın lutfuna nail olma.

    tecessüs: 1. Bir şeyin iç yüzünü araştırıp sırrını çözmeye çalışma. 2. Merak.

    techiz etmek: Lüzumlu şeyleri tamamla-ma, donatma.

    tecrîd: 1. Başka birisi veya şeylerden iliş-kisini çekme. 2. Yalnız bırakma, ayır-ma. 3. Maddî âlemden soyulan kalbin ilâhî tecellîleri seyretmesi.

    tedâî ettirmek: Hatıra getirmek, çağrıştır-mak.

    tedarik: Hazırlama, elde bulundurma, sağlama.

    teeddüb: Edeblenme, utanma, çekinme. teemmül: Enine boyuna düşünme.

    teennî: Acele etmeden, ihtiyatlı, düşün-celi ve yavaş hareket etme, temkinli davranma.

    tefâhur: İftihâr etme, övünme.

    tefe'ül: Hayra yorma, uğursama, uğur sayma.

    tefrîk: Ayırma, seçme.

    tehassür: 1. Çok istenilen ve ele geçirile-meyen şey husūsunda üzülme. 2. Hasret çekme.

    tekabül: Karşılık olma, yerini tutma, karşı karşıya gelme.

    tekâmül: Basamak basamak meydana gelen değişme, şekil değiştirme ve gelişme, kemâle erme.

    tekdir: 1. Azarlama, darılma, çıkışma; zıl-gıt. 2. Üzme.

    tekebbür: Kibir gösterme, büyüklük tas-lama.

    teläkkî: 1. Anlayış, görüş. 2. Şahsı anla-yış, şahsi görüş.

    telmih: 1. Açık söyleme, îmâlı konuşma. 2. Konuşmada geçmeyen bir söz ve-ya kıssaya işaret edilmesi.

    temâdî: Sürüp gitme, devam edegelme. temâşâ: 1. Bakıp seyretme. 2. Gezme. temâyüz: Kendini gösterme, sivrilme,

    yükselme.

    temessül: 1. Belli bir şekle girme, cisim-leşme. 2. Başka bir medeniyeti be-nimseme, uyma, çalışma

    temeyyüz: Diğerlerinden ayrılarak iyi bir yere sahip olma, seçilme, sivrilme.

    temlik: Mülk sahibi etme, mülk olarak verme.

    temellük: Mülk edinme, sahip olma.

    tenâsüp: 1. Uyma, uygunluk, birbirini tut-

    ma. 2. Mânâ ilgisi bulunan kelimeleri bir arada kullanma.

    tenfîz: İnfâz etme, hükmü yerine getirme.

    tenvîr: Aydınlatma, ışıklandırma.

    terakkî: 1. Yukarı kalkma, yükselme. 2. İlerleme.

    terennüm: 1.Yavaş ve güzel bir sesle şarkı söyleme. 2. Şakıma.

    terettüb: 1. Sıralanma, sırası gelme, si-

    rasında olma. 2. Âid olma, îcâb etme, gerekme. 3. Düşme (bir iş, birinin üze-rine-).

    tergîb: Rağbet verme, arzu ettirme, istek-lendirme.

    tesâhüb: 1. Sahip çıkma, koruma, hima-ye etme. 2. Kendine âid olduğunu id-diâ etme.

    568

    YanıtlaSil
  145. OSMANLI DEVLETI NIN

    700

    700. KURULUŞ YILDONGMO

    ARMAĞANI

    Abide Şahsiyetleri ve Müesseseleriyle

    OSMANLI

    Osman Nuri Topbaş

    ALTINOLUK

    YanıtlaSil
  146. 514

    سور القره (٢٧٢٦)

    وكذا افراط و تفريط حيات اجتماعية فارشو عصمان انشنى با خانه تان دهستانی عاملها آن بو عاملاء، حيات اجتماعير في نظام والنظام الفن الان رابطه الرى. قانوناری کر آتا۔ ان کے و یا غضب، مدنی آثار عرض و ناموسا باعمال اولور معصو مار محو او اور بود ره وا او انکنى صفتى اولان ) ويقطعون ما أمر الله به ان توصل ) جمله سيله اشارت البويات

    وكذا افراط و تفريط، دنيا نظامتك بوز و المرسى انتاج ایدوب فساده و اختلاله سببیت و پیرانی منهم اختلالجيد ولى بوحده فقك وضحى صنعتی اولان ) وتفسدون في الارض) جا

    اشارت ايديال مدر.

    اوت، فاسمع اولان كيمه ناك قوة عقلية و فکره ی اعتدالى غائب ايد وب سقطه الره دو شر و اعتقاله

    عائد رابطه لری کسم که حیات البديه سنی بیر تار ، آثار

    وكذا، قوة غضبيه ى حد وسطي بي تجاوز الدرسه، حیات اجتماعیه نك هم یوزینی، هم آستارینی برنار

    حیات اجتماعیه ی آلت اوست ایدر .

    و گذار قوه شهویه سی هدی آثار سه، هوای نفسه تابع اولور. قلبند نه شفقت جنسیه زائل اولور کندیسنی خراب ایده جاگی کی باشه کردنی ده خراب ایدر، بونک ایچوندر که فاسعه اولانای ، هم نوعندن فرزند

    هم ارضك فادينه چاليشمن اولورلي.

    أولئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ ) بو جمله، او لكى جمله نك نتیجه ی و عین زمانده تأکیدید .. شویله که: اولاکی جماله ده عهدی بوز معه، حد الا رحمی کرمان، ارضده فساد اتملك كبي فاسق جنایت ترین قور قوی به شهاده سویله د که به صوکره بو جمله ده او لکی تهدیدی و قورقوبي تأكيد ايجون، فاسقك جنايت ار ينك نتیجه نی و جزانی شویله بیان این شد که او فاسقلی، آخر تاريخي ويرحب دنیایی آلد قاری کبی، هدایتی ضلاله ام تبديل ايدن بدبخت انسانلی در لر.

    شیمدی او هیچی وظیفه به قلدك. یعنی بو آیتان احتوا ایتدیگی جمله لرك هيئتهار ندنه بحث ایده جگر اورد بونی بی امك لازم در که قرآن کریم آبیاری و آنتار بينك جمال ولري و جمله المرين هيئتهاري ، ثانیه دقیقه

    YanıtlaSil
  147. مجد

    Ahid: Soz venne

    عامل

    Amit: İşi yapan, etki eden

    Bedbaht: Koni talihli

    قاز

    Fesad: Bozukluk

    Gaza: Oke

    حد وسطى حيات اجتماعية

    Hadd-i vasatt: Orta yol

    Hayat - ictimaiye: Sosyal hayat

    هواي نفس

    Heri-yi nefis: Nefsin arzusu

    هَيْئَتْ

    Heyet: Cümlenin her bir parçası

    اعتدال

    Iridal: Orta halde olma

    اعتقادات

    itikadat: İnançlar

    اختلال

    İhtilal: Karışıklık, ayaklanma

    احتوا

    İhtiva: İçine alma

    انتظام

    İntizam: Düzen, düzgünlük

    Keza: Bunun gibi

    نظام

    Nizam: Düzen

    پایمال

    Pay-mal: Ayak altına alın-muş, çiğnenmiş

    رابطه

    Rabita: Ba

    سَفْسَلَه

    Safsata: Görünüşte doğru gibi göründüğü halde gerçekte yanlış olan kıyas

    صِلَةٍ رَحِيمٌ

    Sıla-i rahim: Akraba ile alakayı sürdürme

    شَفْقَتِ جِنْسِيَة

    Şefkati cinsiye: Kendi türü-ne şefkat etme

    تأكيد

    Te'kid: Kuvvetlendirme, sağlamlaştırma

    تبديل

    Tebdil: Değiştirme

    زائل

    Zail: Son bulan

    YanıtlaSil
  148. , 26-27

    Ve kezi, ifrat ve tefrit, hayat-ı ictimaiyeye kara isyan ateşini yakan iki dehşetli amildirler. Evet. bu amiller, hayat-ı ictimaiyeyi nizâm ve intizam altına alan rabıtaları, kanunları keser atar. Evet, sehvet veya gazab, haddini aşarsa, irz ve namuslar pay-s mal olur. Ma'sumlar mahvolur. Buna da fiskin ويقطعون ما أمر الله به أن يوصل ikinci sifan olan cümlesiyle işaret edilmiştir.

    Ve kezá, ifrat ve tefrit, dünya nizamının bozul masini intac edip fesâda ve ihtilale sebebiyet veren iki müdhis ihtilalcidirler. Buna da fiskın üçüncü sıfatı olan وَيُفْسِدُونَ فِي الْأَرْضِ cümlesiyle işaret edilmiştir.

    Evet, fâsık olan kimsenin kuvve-i akliye ve fikriyesi i'tidali kaybedip safsatalara düşerse, i'tikādāta âit râbıtaları kesmekle hayat-ı ebediyesini yırtar, atar.

    Ve kezâ, kuvve-i gazabiyesi hadd-i vasatiyi tecavüz edene, hayat-ı ictimaiyenin hem yüzünü, hem astarını yırtar. Hayat-ı ictimaiyeyi alt-üst eder.

    Ve kezȧ, kuvve-i şeheviyesi haddi aşarsa, hevâ-yı nefse tâbi' olur. Kalbinden şefkat-i cinsiye zâil olur. Kendisini harâb edeceği gibi, başkalarını da harab eder. Bunun içindir ki fâsık olanlar, hem nev'inin zararına, hem arzın fesâdına çalışmış olurlar.

    أولئِكَ هُم القاسِيرُونَ Bu cümle, evvelki cümlenin

    neticesi ve aynı zamanda te'kididir. Şöyle ki: Evvelki cümlede ahdi bozmak, sıla-i rahimi kesmek, arzda fesåd etmek gibi fâsıkın cinayetlerini korkunç bir şekilde söyledikten sonra, bu cümlede evvelki tehdidi ve

    korkuyu te'kîd için, fâsıkın cinayetlerinin neticesini ve cezasını şöyle beyân etmiştir ki: "O fâsıklar, âhiretlerini verip dünyayı aldıkları gibi, hidâyeti dalâletle tebdil eden bedbaht insanlardırlar."

    Şimdi üçüncü vazifeye geldik. Yani bu âyetin ihtiva ettiği cümlelerin hey'etlerinden bahsedeceğiz. Evvelen bunu bilmek lazımdır ki, Kur'ân-ı Kerim'in ayetleri ve âyet-lerinin cümleleri ve cümlelerinin hey'etleri, saniye, dakika.

    YanıtlaSil
  149. HAFIZ LAFZIN HAMILI MANANIN AMILI

    شورة التوبة

    يا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا قَاتِلُوا الَّذِينَ يَلُونَكُمْ مِنَ الْكُفَّار وَلْيَجِدُوا فِيكُمْ غِلْظَةً وَاعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ مَعَ الْمُتَّقِينَ . وَإِذَا مَا أُنزِلَتْ سُورَةٌ فَمِنْهُمْ مَنْ يَقُولُ أَيُّكُمْ رَادَل هيمَ إِيمَانًا فَأَمَّا الَّذِينَ آمَنُوا فَزَادَتْهُمْ إِيمَانًا وَهُمْ يَسْتَبْشِرُونَ وَأَمَّا الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ فَزَادَتْهُمْ رجْمًا إِلَى رِجْسِهِمْ وَمَاتُوا وَهُمْ كَافِرُونَ أَوْلَا يَرَوْل أَنَّهُمْ يُفْتَنُونَ في كُلِّ عَامٍ مَرَّةً أَوْ مَرَّتَيْنِ ثُمَّ لَا يَتُوبُونَ وَلَا هُمْ يَذَّكَّرُونَ وَإِذَا مَا أُنْزِلَتْ سُورَةٌ نَظَرَ بَعْضُهُمْ إِلَى بَعْضٍ هَلْ يَريكُمْ مِنْ أَحَدٍ ثُمَّ انْصَرَفُوا صَرَفَ الله قُلُوبَهُمْ بِأَنَّهُمْ قَوْمٌ لَا يَفْقَهُونَ وَلَقَدْ جَاءَكُمْ رَسُولُ مِنْ أَنْفُسِكُمْ عَزِيزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُمْ حَرِيصٌ عَلَيْكُمْ بِالْمُؤْمِنِينَ رَؤُفٌ رَحِيمٌ فَإِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِيَ الله لا إِلَهَ إِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ .

    لَقَدْ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ أَنْفُسِكُمْ عَزِيزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُمْ حَرِيصٌ عَلَيْكُمْ بِالْمُؤْمِنِينَ رَؤُفٌ رَحِيمٌ .

    66 Andolsun, size içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona ağır gelir, size çok düşkündür, müminlere karşı şefkat ve merhamet doludur. 99

    (Tevbe, 9/128)

    سورة بولس مكتبة وهي مانته واسع آيات

    ب

    Mushaf sayfa no: 206

    Hafızlık sayfa no: 11. cüz/15. sayfa

    ÜMMETİNE DÜŞKÜN PEYGAMBER

    BİLGİ:

    Ayet-i kerime, âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Peygamber'in özel ola-rak biz ümmetine olan şefkat, merhamet ve muhabbetini ortaya koymaktadır. Ümmetine karşı Hz. Peygamber'in hissiyatı ifade edilirken Esmä-i Hüsnâ'dan "er-Raûf" ve "er-Rahîm" isimlerinin kullanılması da ayrıca dikkat çekicidir. "Râuf" çok şefkatli, "Rahîm" ise çok merhametli demektir. Allah'ın hiçbir pey-gamberini kendisinin iki ismiyle birden nitelemediği de dikkate alındığında ayet, aynı zamanda Resûlullah'ın Allah katındaki değerini de ortaya koymaktadır.

    MESAJ:

    1. Resûlullah'ın ümmetine olan düşkünlüğü bizim için büyük bir nimettir. 2. Peygamberimizin bizi sevdiği gibi biz de onu canımızdan çok sevmeliyiz.

    KELİME DAĞARCIĞI:

    Azîz: Ağır, değerli, güçlü ve daima üstün gelen.

    206

    YanıtlaSil
  150. HAFIZ LAFZIN HAMILI MANANIN AMILI

    إِنَّ فِي اخْتِلَافِ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَمَا خَلَقَ اللهُ فِي السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ لَآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَّقُونَ .

    " Geceyle gündüzün farklı olmasında, Allah'ın göklerde ve yerde yarattığı bunca varlıkta, O'na saygısızlıktan

    sakınanlar için büyük

    işaretler vardır.99

    (Yūnus, 10/6)

    الجزاء الحادي على

    سم الله الرحمن الرحيم

    الريلك أيات الكتاب الحكيم أكانَ النَّاسِ عَجَبًا أن أوْحَيْنَا إلى رجلٍ مِنْهُمْ أَنْ أَنْذِرِ النَّاسَ وَبَشِّرِ الَّذِينَ أمنوا أن لهم قدم صدقٍ عِندَ رَبِّهِمْ قَالَ الْكَافِرُونَ إِنَّ هذا السَاجِرٌ مُبِينٌ إِنَّ رَبَّكُمُ اللهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ يُدَبِّرُ الْأَمْرُ مَا مِنْ شَفيع إِلَّا مِنْ بَعْدِ إِذْبَهُ ذَلِكُمُ اللهُ رَبُّكُمْ فَاعْبُدُوهُ أَفَلا تَذَكَّرُونَ إِلَيْهِ مَرْجِعُكُمْ جَمِيعًا وَعْدَ اللهِ حَقًّا إِنَّهُ يَبْدَوُا الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ لِيَجْزِيَ الَّذِينَ أمنوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ بِالْقِسْطِ وَالَّذِينَ كَفَرُوا لَهُمْ شَرَابٌ مِنْ حَمِيمٍ وَعَذَابٌ أَلِيمٌ بِمَا كَانُوا يَكْفُرُونَ .

    هُوَ الَّذِي جَعَلَ الشَّمْسَ ضِيَاءٌ وَالْقَمَرَ نُورًا وَقَدَّرَهُ مَنَازِل لتَعْلَمُوا عَدَدَ السنين وَالْحِسَابُ مَا خَلَقَ اللهُ ذَلِكَ إِلَّا بِالْحَقِّي يُفْصِلُ الْآيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ إِنَّ فِي اخْتِلَافِ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَمَا خَلَقَ اللهُ في السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ لَآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَّقُونَ .

    Mushaf sayfa no: 207

    Hafızlık sayfa no: 11. cúz/14. sayfa

    KAİNAT ALLAH'I GÖSTERİR.

    BİLGİ:

    İçinde yaşadığımız kâinatta eşsiz bir düzen ve ahenk vardır. Bu düzen ve ahenk Allah'ın tabiata koymuş olduğu yasalar (sünnetullah) gereğince hiç aksama-dan işler. Bilim ve fen geliştikçe bu düzen ve ahenk daha detaylı bir şekilde gözlerimizin önüne serilmektedir. Kur'an-ı Kerim pek çok ayette kâinattaki nizama dikkat çekmiş ve insanlığı bunun hakkında düşünmeye çağırmıştır. Zira aklıselim sahibi bir kimse akıl yürüterek, bu düzenin kendiliğinden var olamayacağını ve her şeyi yaratan sonsuz güce sahip bir yaratıcının bulun-duğunu anlayabilir. Kelam âlimleri, bu tür bir akıl yürütmeyi, "nizam delili" kapsamında görürler.

    MESAJ:

    1. Tabii düzen ve ilmi keşifler üzerinde düşünmek, inancımızı kuvvetlendiri 2. Käinatın, okunması gereken büyük bir kitap olduğu unutulmamalıdır.

    KELİME DAĞARCIĞI:

    Leyl: Gece.

    Nehår: Gündüz.

    207

    YanıtlaSil
  151. HAFIZ LAFZIN HAMILI MANANIN AMILI

    شورا پولش

    إِنَّ الَّذِينَ لَا يَرْجُونَ لِقَاءَنَا وَرَضُوا بالحيوة الكلي والما بِهَا وَالَّذِينَ هُمْ عَنْ آيَاتِنَا غَافِلُونَ وَ أُولَئِكَ ماري النَّارُ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَلى الصَّالِحَاتِ يَهْدِيهِمْ رَبُّهُمْ بِإِيمَانِهِمْ تُجرى من الخير الْأَنْهَارُ في جَنَّاتِ النعيم . دَعْوبُهُمْ فيها سبحانه اللهُمَّ وَتَحِيَّتُهُمْ فِيهَا سَلَامُ وَآخِرُ دَعْوبُهُمْ أَنِ الحمد الله رَبِّ الْعَالَمِينَ وَلَوْ يُعَجَلُ اللهُ لِلنَّاسِ الشَّرَّ اسْتِعْمَا بِالْخَيْرِ لَقُضِيَ إِلَيْهِمْ أَجَلُهُمْ فَنَذَرُ الَّذِينَ لَا يَرْجُونَ القام فِي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ وَإِذَا مَسَّ الْإِنْسَانَ السُّرُّ دَعَان الجنية أَوْ قَاعِدًا أَوْ قَائِمًا فَلَمَّا كَشَفْنَا عَنْهُ طَرَهُ مَن كَانْ لَمْ يَدْعُنَا إِلَى ضُرِ مَسَّهُ كَذَلِكَ زُيِّنَ لِلْمُشْرِينَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ وَلَقَدْ أَهْلَكْنَا الْقُرُونَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَمَّا ظَلَمُوا وَجَاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ وَمَا كَانُوا لِيُؤْمِنُوا كذلِكَ نَجْزِي الْقَوْمَ الْمُجْرِمِينَ . ثُمَّ جَعَلْنَاكُمْ خَلَائِفَ فِي الْأَرْضِ مِنْ بَعْدِهِمْ لِتَنْظُرْ كَيْفَ تَعْمَلُونَ .

    وَإِذَا مَسَّ الْإِنْسَانَ الضُّرُّ دَعَانَا لِجَنْبِهِ أَوْ قَاعِدًا أَوْ قَائِمًا فَلَمَّا كَشَفْنَا عَنْهُ ضُرَّهُ مَرَّ كَأَنْ لَمْ يَدْعُنَا إِلَى ضُرٍ مَسَّهُ

    66 İnsanın başına zararlı bir şey geldiğinde yan üstü yatarken veya otururken ya da ayakta iken hemen bize dua etmeye koyulur; onu zararlı durumundan kurtardığımızda ise -sanki başına gelen zararı gidermeye bizi çağırıp yalvarmamış gibi-inkârcılığa dönüp yoluna devam eder.99

    (Yūnus, 10/12)

    وانا

    Mushaf sayfa no: 208

    Hafızlık sayfa no: 11. cûz/13. sayfa

    ALLAH'I UNUTMA!

    BİLGİ:

    Bazı insanlar, sıkıntıya düşmeden ya da bir ihtiyaçları olmadan Allah'ı hatırla-mazlar. Hatta kimileri vardır ki Allah'ı hatırlamak şöyle dursun, O'na meydan okurcasına günahlar içinde yaşarlar. Fakat başlarına bir iş geldiğinde ya da bir sıkıntıya düştüklerinde çaresiz kalırlar. İşte böyle durumlarda bir anda Allah akıllarına geliverir ve duaya, yakarışa başlarlar. Sıkıntılar geçtiğinde ise yalvarıp yakaran kendileri değilmiş gibi eski hållerine geri dönerler, nankörlük ederler. Elbette bu tavır, bir Müslüman'ın tavrı değildir.

    MESAJ:

    1. Müslüman varlığa şükretmeli, darlığa ise sabretmelidir. 2. Dua, kulun Allah'a bağlılığını gösterir. Bu bağlılık sürekli olmalıdır.

    KELİME DAĞARCIĞI:

    Kä'iden: Oturarak.

    Kā'id: Oturan.

    Käimen: Ayakta, ayaktayken.

    208-

    YanıtlaSil
  152. HAFIZ LAFZIN HAMILI MANANIN AMILI

    الحرارة المخاري على

    وإذا لكل عَلَيْهِمْ آيَاتُنَا بَيِّنَاتٍ قَالَ الَّذِينَ لا يَرْجُونَ الماء لا الحب بقرأن غَيْرِ هَذَا أَوْ بَدلَةٌ كُل مَا يَكُونُ لِي أن أبدله من تلقاي لنفسبى إن البغ إِلَّا مَا يُوحى إلى إلى الحافُ إِنْ عَصَيْتُ رَبِّي عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ .

    كل لَوْ شَاءَ اللهُ مَا تَلوْلَهُ عَلَيْكُمْ وَلَا أَدْرِيكُمْ بِهِ فقد لبنت فيكم عمرًا مِنْ قَبْلِهِ أَفَلا تَعْقِلُونَ .

    فَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ الحازى عَلَى اللهِ كَذِبًا أَوْ كَذَّبَ بِآيَاتِهِ إله لا يُفْلِحُ الْمُجْرِمُونَ وَيَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللهِ مَا لَا يَضُرُّهُمْ وَلَا يَنْفَعُهُمْ وَيَقُولُونَ هَؤُلَاءِ شُفَعَاؤُنَا عند الله قل النبونَ اللهُ بِمَا لَا يَعْلَمُ فِي السَّمَوَاتِ وَلَا فِي الْأَرْضِ سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ .

    وَمَا كَانَ النَّاسُ إِلَّا أُمَّةً وَاحِدَةً فَالخَتَلَفُوا وَلَوْلَا كَلِمَةٌ

    سَبَقَتْ مِنْ رَبِّكَ لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ فِيمَا فِيهِ يَخْتَلِفُونَ .

    وَيَقُولُونَ لَوْلَا أُنْزِلَ عَلَيْهِ أَيَهُ مِنْ رَبِّهِ فَقُلْ إِنَّمَا

    الغَيْبُ لِلهِ فَانْتَظِرُوا إِنِّي مَعَكُمْ مِنَ الْمُنْتَظِرِينَ .

    فَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَى عَلَى اللَّهِ كَذِبًا أَوْ كَذَّبَ بِآيَاتِهِ إِنَّهُ لَا يُفْلِحُ الْمُجْرِمُونَ .

    "Allah hakkında yalan uyduran

    veya O'nun âyetlerini yalanlayandan daha zalim kimse var mıdır? Günah yoluna sapanların kurtuluşu yoktur.99

    (Yūnus, 10/17)

    Mushaf sayfa no: 209

    Hafızlık sayfa no: 11. cûz/12. sayfa

    ZALİMLİKTE ZİRVE

    BİLGİ

    Müşrikler, Peygamberimizin onlara getirdiği açık ayetleri yalanlıyor, vahyi Peygamberimizin uydurduğunu iddia ediyorlardı. Hatta içlerinde Müseylime gibi peygamber olduğunu iddia edecek, Nadr b. Haris gibi Kur'an ayetlerine "eskilerin masalları" (esätîrü'l-evvelin) diyecek kadar haddini aşanlar bile vardı. Bu kimseler Allah'ın ayetlerini yalanladıkları yetmiyormuş gibi bir de Allah adına yalan uyduruyorlardı. Ayette Allah'ın gönderdiği ayetleri yalanlayan kimselerin en büyük insafsızlık ve zulmü yaptıkları ifade edilmiştir.

    MESAJ:

    1. Allah ile ilgili gerçek olmayan beyanlarda bulunmak ve O'nun ayetlerini inkår etmek en büyük zulümdür.

    2. Allah'ın zatı ve sıfatları hakkında konuşmak dikkatli olmayı gerektirir.

    KELİME DAĞARCIĞI:

    Azlem: Daha zalim, en büyük zalim.

    Kezib: Yalan.

    209

    YanıtlaSil
  153. şeb-i arûs: 1. Düğün gecesi. 2. Ölümü vuslat telakki eden Hazret-i Mevlā-nâ'nın vefat ettiği gece.

    şekåvet: 1. Bedbahtlık, bahtı karalık. 2. Eşkiyalık, haydutluk.

    şemail: 1. Huylar, tabiatler, ahlâklar. 2. Güzelliğin ve büyüklüğün bir araya gelmesi. Şemail-i Şerîfe: Hazret-i Peygamber -sallallahü aleyhi ve sel-lem-'in mübarek tavırları.

    şemme: Bir kez koklama, azıcık bir şey. şeref-aver: Şeref getiren, şeref veren, şerefli.

    şer'i: Şerîatle alâkalı.

    şevket: Azamet, büyüklük, ululuk, debde be, haşmet.

    şeydâ-yı irâde: İrâde ve idareye hayran-lık, aşırı muhabbet.

    şimâl: 1. Sol, sol taraf. 2. Kuzey.

    şi'r-i kadîm: Eski şiir, husūsiyle Osmanlı devri şiiri.

    şîrpençe: Daha çok sırtta ve ensede çı-kan kan çıbanı.

    şuûnât: Hâdiseler, olaylar.

    şümül: 1. İçine alma, kaplama. 2. Aid ol-ma, delâlet etme.

    şürefa: 1. Hazret-i Hasan -radıyallâhü anh- vasıtasıyla Hazret-i Peygamberi miz -sallallahü aleyhi ve sellem-'in so-yundan olanlar. 2. Büyükler, şerefliler.

    -T-

    tabasbus: Yaltaklanma.

    tabîat-i asliye: Yaratılıştan gelen huy, ådet. Fitrat.

    tâdil-i erkân: Düzgün yapma. Namazı usûlüne uygun kılmak.

    tağyîr: 1. Değiştirme, başkalaştırma. 2. Bozma, ifsâd etme.

    tahakküm: 1. Hükmü altına alma, hük metme. 2. Zor gücüyle hüküm sürme.

    tahammül-ferså: Tahammülü zorlayan,

    tåkat bırakmayan, dayanılmaz. ssüs: Hislenme, duygulanma.

    tahdid: Hudut tâyin etme, sınırlama, kı-sıtlama.

    tahkik: Mahiyetini araştırıp soruşturma. 2. Käinatın sırrını kavrama. 3. Doğru-luğunu isbat etme.

    taht-ı revân: Dört kişi ve ekseriyā iki katır tarafından taşınan nakil vâsıtası.

    takarrub: Yaklaşma, yakın olma.

    takva: Allah'dan korkma. Allah korkusuy-la dinin yasaklarından kaçınma.

    talakat: 1. Dil açıklığı, düzgün sözlülük. 2. Güleryüzlülük.

    tâli': 1. Nişangâhın arkasına düşen ok. 2. Tålih, kısmet, kader, baht.

    taltîf: 1. Gönül okşama, gönlü hoş etme. 2. Rütbe, nişan, maaş artırımı gibi şeylerle sevindirme. 3. İhsan ve ba-ğışta bulunma. taltifkår: Taltif eden.

    tama': Aç gözlülük, hırslılık, doymazlık. tamu: Cehennem.

    ta'n eylemek: Ayıplama, yerme, kınama, sövme.

    tarîk-i şer': Şeriat yolu.

    tarafeyn: İki taraf.

    tasadduk: Sadaka verme.

    tasallut: Musallat olma, sataşma, başına ekşime.

    tasarruf: 1. Sahip olma. 2. Kullanma. 3.

    Güzel idare etme. 4. Velilerin eşyå ve varlıklar üzerindeki mânevî te'sîri.

    tasfiye: Saf håle getirme, arıtma.

    tatyïb: Gönlü hoş etme, iyi davranma.

    tavassut: Vâsıta olma, aracılık etme.

    tâvîz-i bekā: Yapılan bir iyiliğe bedel ola-

    rak kendi hâlini muhafaza ve devâm ettirme.

    tazarrû: Tevâzů ve huşû ile Allah'a yal-varma.

    ta'zîr: 1. Tekdir etme, azarlama. 2. Suçlu-yu suçuna göre tekdir etme.

    teâmül: 1. Öteden beri olagelen muâme-

    le, yerleşmiş olan örf, âdet. 2. Bir işin oluşu.

    567

    YanıtlaSil
  154. Sání: 1. Allâh. 2. Yaratan, san'at eseri olarak meydana getiren. 3. Yapan, iş leyen.

    sarahat: Açıklık, ibårede netlik.

    sathi: Satıhta kalan, derine inmeyen, üs tünkörü, baştan savma.

    satvet: 1. Şiddetli te'sir eden, kuvvet. 2. Kuvvetli hücüm.

    savlet: Atılma, saldırma, hücüm.

    såye: 1. Gölge. 2. Yardım, fayda. 3. Hi-mâye eden. 4. Sebep.

    sa'y ü gayret: Çalışma, çabalama, gay-ret etme.

    seciye: 1. Yaradılış, huy, ahlâk, karakter, tabiat. 2. İyi huy.

    sefâhat: 1. Zevke, eğlenceye, süse aşırı derecede düşkünlük. 2. Malını alabil-diğine israf ederek kullanmak. 3. Eğ lence.

    sehhil ubūra'l-vādi: "Bu vadīyi geçişimi-zi kolaylaştır."

    sehl-i mümteni: 1. İmkansız kolaylık. 2. Çok basit cümlelerle derin månålar anlatmak.

    sekinet: 1. Säkin olma, sükünet. 2. Hu-zur, gönül rahatlığı.

    selåset: İfådede åhenk, açıklık, kolaylık ve akıcılık.

    selef: 1. Bir hal ve işte daha önce bulun-muş olan, eski. 2. İlk örnek müslüman nesil.

    sem': 1. İşitme. 2. Kulak verme, dinleme. 3. Kulak.

    serîr-i saltanat: Sultanlık tahtı.

    seriu'l-intikal: Çabuk anlayan, pek zeki. serv-kâmet: Selvi boylu, zarif görünüşlü, uzun boylu (mahbûb için söylenir).

    seyyid: 1. Hazret-i Peygamber -sallalla

    hü aleyhi ve sellem-'in torunu Hazret-i Hüseyin -radıyallahü anh-'ın soyun-dan olan kimse. 2. Efendi, bey, ileri gelen, baş, başkan.

    sıklet: 1. Ağırlık. 2. Sıkıntı.

    sırat-ı müstakim: 1. Allah'a ulaştıran dosdoğru yol. 2. Sırat köprüsü üstün den geçip cennete gitmek üzere ce hennemin üzerine kurulacak olan çok dar ve güç geçilir köprü,

    silsile-i aliyye: Hazret-i Peygamber -sal lallahü aleyhi ve sellem-'e kadar ula şan mürşid-i kamiller zinciri.

    sim: 1. Gümüş. 2. Gümüş para.

    sinn: 1. Yaş, ömrün derecesi. 2. Diş,

    sipahi: 1. Asker, atlı asker, süvari. 2. Os. manlı Devleti'nde toprak tahsisi yapı-lan süvârí, tımarlı süvari.

    sú-i zan: Fenå, kötü sanma.

    sulta: Baskı, otorite, tahakküm.

    sunûhât: Akla, hatıra gelen, içe doğan şeyler.

    Sübhâní: Allah'a âid, Allah ile alakalı olan, Rabbâni.

    sübút: Sabit olma, gerçekleşme, meyda-na çıkma.

    sülük: 1. Bir yola girme, bir yol tutma. 2. Bir tarîkate intisab etme.

    sürre: Osmanlı Devleti'nde halifelik ma-kâmınca Mekke-i Mükerreme ve Me-dine-i Münevvere fakirleri ile âlimleri-ne gönderilen maddi hediye (para).

    sürre alayı: Sürre götüren heyet. -Ş-

    şäh-ı rusül: Peygamberler sultânı.

    şâhika: Zirve, doruk.

    şaki: 1. Fenâ hareketli, habîs, haylaz. 2. Haydut, yol kesen.

    şâmil: İçine alan, kaplayan, çevreleyen. şar: Şehir, belde.

    şart-ı peymân: 1. Sözleşme şartı. 2. Söz-leşme maddesi.

    şathiye: 1. Meczubların sözlerini taklid sûretiyle yazılmış, zähirde saçma gö-rünen, fakat şerh ve tahlili halinde de-rin mânâlar ihtiva ettiği anlaşılan man-zûmeler. 2. Alaylı, eğlenceli hikâyeler.

    şâyân-ı takdir: Takdire lâyık, beğenilir.

    566

    YanıtlaSil
  155. 398- Kendisine melekler geldiği ve Cebrail ile konuşması sebebiyle, sarımsak, soğan ve pırasa gibi şeyleri yemezdi.

    -۳۹۹ كان لا يأكل الجراد ولا الكلوتين وَلا الضَّبَّ مِنْ غير أن يُجربها

    ابن صصري في اماليه عن ابن عباس mezdi. 399- Haram etmezdi, ama kendisi çekirge, böbrek ye-

    ٤٠٠ - كَانَ لا يَأْكُلُ مُتَّكِنًا وَلا يَطَأُ عَقَبَهُ رَجُلانِ (حم عن ابن عمرو)

    400- Yaslanarak yemek yemezdi. Arkasından iki kişi yü-rümezdi.

    ٤٠١ - كَانَ لا يَأْكُلُ مِنْ هَدِيَّةٍ حَتَّى يَأْمُرَ صَاحِبَهَا أَنْ يَأْكُلَ مِنْهَا لِلشَّاةِ الَّتِي اهْدِيَتْ لَهُ (طب عن عمار)

    401- Kendisine hediye edilen o mahut zehirli koyundan sonra, sahibi yemedikçe hediye olarak sunulan şeyden katiyyen yemezdi.

    ٤٠٢ - كَانَ لا يَتَطَيَّرُ وَلَكِنْ يَتَفَكَّلُ (الحكيم والبغوى عن بريدة)

    402- Herhangi bir şeyi veya olayı uğursuz saymazdı. La-kin güzel söz dinlediği zaman ondan hoşlanırdı.

    ٤٠٣ - كَانَ لا يَتَعَارُّ مِنَ اللَّيْلِ إِلا أَجْرَى السّوَاكِ عَلَى فِيهِ (ابن نصر عن

    ابن عمر)

    403- Gece, ağzına misvak sürmeden kalkmazdı.

    ٤٠٤ - كَانَ لَا يَتَوَضَّأُ بَعْدَ الْغَسْل (حم ت ن ه ك عن عائشة)

    404- Gusülden sonra abdest almazdı.

    ٤٠٥ - كَانَ لا يَتَوَضَّأُ مِنْ مَوْطَي (طب عن ابي امامة)

    405- Ayağı ile çamura basınca bu yüzden abdest almaz-

    dı.

    -1549-

    YanıtlaSil

Yorum Gönder