I have been free since the beginning and forever will be so. What madman shall put me in chains! I defy the very idea! I’m like the roaring flood; powerful and independent, I’ll tear apart mountains, exceed the heavens and still gush out!
The lands of the West may be armored with walls of steel, But I have borders guarded by the mighty chest of a believer. Recognize your innate strength, my friend! And think: how can this fiery faith ever be killed, By that battered, single-fanged monster you call “civilization”?
My friend! Leave not my homeland to the hands of villainous men! Render your chest as armor and your body as trench! Stop this disgraceful rush! For soon shall come the joyous days of divine promise… Who knows? Perhaps tomorrow? Perhaps even sooner!
View not the soil you tread on as mere earth, recognize it! And think about the shroudless thousands who lie so nobly beneath you. You’re the noble son of a martyr, take shame, hurt not your ancestor! Unhand not, even when you’re promised worlds, this paradise of a homeland.
What man would not die for this heavenly piece of land? Martyrs would gush out were one to just squeeze the soil! Martyrs! May God take all my loved ones and possessions from me if He will, But may He not deprive me of my one true homeland for the world.
Oh glorious God, the sole wish of my pain-stricken heart is that, No heathen’s hand should ever touch the bosom of my sacred Temples. These adhans, whose shahadahs are the foundations of my religion, And may their noble sound last loud and wide over my eternal homeland.
Allah'ı sevmenin yolu Resûlullaha (a.s.m.) tabi ol- maktan; söz, hål ve hareketlerimizde onu ölçü almak- tan geçer.
Resûlullahın (a.s.m.) hadislerinin herbiri ise karan- lıkta kalanlara bir ışık, yolunu şaşıranlara bir rehber, ölünceye kadar doğru yolda tutan bir kılavuzdur.
Resûlullahın (a.s.m.) hadisleri ahiret yolcusu olan insanlar için en sağlam birer ölçü, esas ve hayat pren- sipleridir. Bilhassa bunalımda olan çağımız insanlarına bir kurtuluş simidi, huzur ve saadet yollarını gösteren hatasız bir programdır. Hayata hayat, ruh ve nurdur.
Günümüzün insanının onun emir, yasak ve öğütle- rinden istifade edecekleri çok şeyler var. Ruh, kalp ve vicdanlar, onlara gıda, hava ve su kadar muhtaçtır.
***
Camiü's-Sağir, 10,000 civarında hadis-i şerifi ihtiva eden meşhur hadis kitaplarından biridir. Uyanıkken yetmiş defa Resûlullahı (a.s.m.) gören Celaleddin es-Suyuti (1445-1505) tarafından tasnif edilmiştir. Elinizdeki cildlerde, bu eserin, Feyzü'l-Kadir isimli şer- hi esas alınarak günümüze bakan 4000 civarında hadis ele alınmış, bazılarının açıklamaları yapılmıştır.
Evet sabıkan bahsi geçmiş: Avucunda küçük taşların zikir ve tesbih etmesi; "Vema ra meyte iz raheyte sırrıyla aynı avucunda, küçücük taş ve toprak, düşmana top ve gülle hük münde onları inhizama sevketmesi; "Ven şakke'l kamer" nassı ile aynı avucunun parmağıy la Kamer'i iki parça etmesi; ve aynı el, çeşme gibi on parmağından suyun akması ve bir or- duya içirmesi; ve aynı el, hastalara ve yaralılara şifa olması, elbette o mübarek el, ne kadar harika bir mu cize-i kudret-i İlahiye olduğunu gösterir. Güya ahbab içinde o elin avucu küçük bir zikirhane-i Sübhanîdir ki, küçücük taşlar dahi içine girse, zikir ve tesbih ederler. Ve a'da- ya karşı küçücük bir cephane-i Rabbanîdir ki; içine taş ve toprak girse, gülle ve bomba olur. Ve yaralılar ve hastalara karşı küçücük bir eczahane-i Rahmanîdir ki, hangi derde temas et- se derman olur. Ve celal ile kalktığı vakit, Kamer'i parçalayıp Kab-ı Kavseyn şeklini verir; ve cemal ile döndüğü vakit, âb-ı kevser akıtan on musluklu bir çeşme-i rahmet hükmüne girer. Acaba böyle bir zâtın bir tek eli, böyle acib mu'cizata mazhar ve medar olsa; o zâtın Hâlık-ı Kainat yanında ne kadar makbul olduğu ve davasında ne kadar sadık bulunduğu ve o el ile bi- at edenler, ne kadar bahtiyar olacakları, bedahet derecesinde anlaşılmaz mı?..
Aralarında lanetleşmek, erkeklerin ipekli elbise giymeyi adet edinmesi, (fuhuş dostları) metresler, çalgıcı ve oyuncu kadınlar edinmek, içki içmek, erkeklerin erkeklerle, kadınların da kadınlarla cinsî ilişkiler kurup yetinmeleridir.
G
YanıtlaSil
yuksel13 Ekim 2024 00:00 ٣٥٩ - إِذا اسْتَشاط السلطان تَسَلَّطَ الشَّيْطَانُ (حم طب عن عروة بن محمد بن
عطية السعدى عن ابيه عن جده 359- Sultan öfkeden kıpkırımızı olduğu zaman, şeytan ong
بِمَا عَصَوْا وَكَانُوا يَعْتَدُونَ (الديلمي عن انس)
360- Kadınlar kadınlarla, erkekler erkeklerle (cinsî ilişkiler
kurup fuhuş yaparak hem cinsiyle) yetindiği zaman, onları doğudan çıkacak kızıl bir rüzgarla müjdele (tehdit et). O rüzgar onların aşırı davranarak isyan etmeleri yüzünden, kimini kör edecek, kimini de yerlebir edecektir.
YanıtlaSil
yuksel13 Ekim 2024 00:04 İnsanları acizlik içinde bırakmaktan sakının, Sizden birisi Emir veya Amil olur da kendisine dul kadın, yetim veya fakir bir kimse işi için gelir. Ona "Sen otur, işine bakılacaktır" denir. Böylece onlar acizlik içinde terkedilirler. İhtiyaçları görülmez ve onlar için bir emir de verilmez. Onlar da dağılıp giderler. Halbuki, zengin eşraftan biri gelince, Emir onu yanına oturtur. Sonra da "İşiniz nedir" der. Adam da "İşim şöyle şöyledir" der. Bunun üzerine Emir "Bunun ihtiyacını yerine getirin ve acelede edin" der. Ravi: Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) Sayfa: 173 / No: 6 Ramuz El-Ehadis
Türkiye, 15 Temmuz 2016 gecesi, ülke ve millet varlığımızı imha etmeyi amaçlayan derin emperyalist odakların işbirlikçi hainleri harekete geçirerek yaptıkları kanlı bir darbe girişimi ile sarsıldı. Tank- la, uçakla, helikopterle yapılan silahlı saldırıya 'darbe' dememiz, sadece genel adlandırma çerçevesinde kalmak içindir. Yoksa yapılan darbenin çok ötesinde doğrudan bir işgal girişimi, Haçlı zihniyeti ve taktiğiyle yapılmış düşmanca bir saldırıdır. Doğal olarak içinde her türlü yalanı, caniliği, hunharlığı, hainliği, ihaneti barındıran bu saldırı, sadece iktidarı değil, doğrudan milleti ve devleti yok etmeyi amaçlamıştır.
YanıtlaSil
yuksel16 Ekim 2024 21:57 Ahir zamanda cahil reisler topluluğu çıkar. İnsanları fitneye düşürürler, hem dalâlete düşerler, hem de dalâlete düşürürler. Ravi: Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) Sayfa: 507 / No: 12 Ramuz El-Ehadis
İnsanların akidlerini bozduklarını, emanetleri hafife aldıklarını, ve -parmaklarını birbirine geçirip- böyle olduklarını gördüğün zaman evini tercih et, lisanına sahip ol, maruf olanı al, münkeri bırak, kendi işinle meşgul ol ve ammenin işlerini kendilerine bırak. Ravi: Hz. Abdullah İbni Amr (r.a.) Sayfa: 46 / No: 7 Ramuz El-Ehadis
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 203 1 Hased imanı bozar. Sabr (müshil ilacı)nın balı bozduğu gibi. Hz. Ebû Hakim (r.a.) 203 2 Hak bununla beraberdir. Hak bununla beraberdir. (Hz. Ali r.a işaret ederek ilerideki fitneler için buyurmuştur) Hz. Ebû Said (r.a.) 203 3 Benden sonra hak, nerede olsa, Ömer İbni Hattab'ladır. Hz. Fadl İbni Abbas (r.a.) 203 4 Hikmet on cüzdür. Dokuzu halktan kendini çekmekte, biri susmaktadır. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 203 5 Halim olan adam, dünya ve ahirette seyyiddir. Hz. Enes (r.a.) 203 6 Nimete hamd etmek, o nimetin gitmesine karşı emandır. Hz. Ömer (r.a.) 203 7 Hamd olsun O Allaha, ümmetimden öyle kimseler yarattı ki, onlarla birlikte (zikrederek) sabretmeyi isterdim. (Şu mealdeki ayetin nüzulu üzerine bu hadisi şerif varid olmuştur. "Nefsimi, akşam ve sabah, sırf Onun rızasını murad ederek Rablerine dua edenlerle sabırlı kıl.") Hz. Selman (r.a.) 203 8 O Allah'a hamd olsun ki yedirir yedirilmez ve bize ihsanda bulunur, bize hidayet eder. Ve bizi doyurur, içirir ve bizi tatlı belalarla imtihan eder. Arası kesilmeyen nimetlerinin karşılığı ödenemiyecek olan, kendisine karşı nankörlük yapılamayacak olan ve kendisine muhtaç olmamaya imkan bulunmayan Allah'a hamd ederim. O Allah'a hamd olsun ki, bize yiyeceklerden yedirdi, içeceklerden içirdi. Çıplaklıktan giydirdi. Ve dalaletten hidayete erdirdi. Ve körlükten görür hale getirdi. Mahlukatının çoğuna da bizi üstün kıldı. Hamd, Alemlerin Rabbı olan Allah'a muhsustur. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 203 9 O Allaha Hamd ederim ki, Resulullahın gönderdiği adama, onun istediği şekilde hareket nasib etti. Ve tevfik ihsan etti. Hz. Muaz (r.a.) 203 10 Fatiha yedi ayettir. Birincisi Besmeledir. Fatiha Sebül mesanidir. (tekrar edilen yedi ayettir) Kur'anı azimdir. Ümmül Kur'andır. Ve Fatihatül Kitaptır. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 203 11 Ey Allahın düşmanı, seni zelil eden Allah'a hamd olsun. Bu ümmetin, bu firavunu idi. (Bedirde Ebu Cehilin başı getirildiğinde) Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma) 203 12 Ümmetim içinde seni bu şekilde yaratan Allaha hamd ederim. (Hz. Salim (r.a) için) Hz. Âişe (r. anha) 203 13 O Allah'a Hamd olsun ki, avretimi örtebileceğim bir elbise ile beni giydirdi. Ve hayatımda onunla beni güzelleştirdi. Beni Hak ile gönderene yemin ederim ki, hiçbir müslüman kul yoktur ki, Allah (z.c.hz) leri onu yeni bir elbise ile giydirdi de o da eskisini fakir bir müslümana verdi ise, o kimse diri veya ölü de olsa o elbisenin bir ipliği kalıncaya kadar Allah'ın hıfzında ve emanında olmasın. Hz. Ömer (r.a.) 203 14 Hamd olsun Rabbıma ki Beni senin gibi leîm kılmadı. (Ebu Cehili kasdederek) Hz. Ali (r.a.) 203 15 Humma günahları döker. Ağacın yapraklarının dökülmesi gibi. Hz. Abdullahil Kasrinin babasından 203 16 Humma, Cehennem ateşinin şiddetindendir. Onu su ile serinleşirin. (Bir rivayette zemzemle) Hz. Ömer (r.a.) 203 17 Humma, Cehennem körüklerinden bir körüktür. Ve mü'minin Cehennemden payıdır. Hz. Ebû Reyhâne
Her salih ve facir kimsenin arkasında namaz kılın. Her salih ve facirin cenaze namazını kılın. Her salih ve facir amirle de cihad edin. ( Facir hem müslüman, hem günahkar kimse) Ravi: Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) Sayfa: 308 / No: 5 Ramuz El-Ehadis
desâtir-i Sünnet-i Seniyye tamam ve kemâlini bulduktan sonra, yeni icadlarla o düsturları beğenmemek veyahut -hâşâ ve kellâ- nâkıs görmek hissini veren bid'aları icad etmek dalâlettir, ateştir.
Sünnet-i Seniyyenin merâtibi var. Bir kısmı vâciptir, terk edilmez. O kısım, Şeriat-ı Garrâda tafsilâtıyla beyan edilmiş. Onlar muhkemattır, hiçbir cihette tebeddül etmez. " (Lem'alar sh: 53)
Ya nahif, akrabanı yokla ki, ömrün uzun olur. Marufu yap ki, evinin hayrı çok olur. Her taş ve toprak yanında Allah'ı zikret ki, kıyamet günü Ben sana şahid olayım. (Her yer ve her adımda zikret) Ravi: Hz. Nahif İbni Yezid (r.a.) Sayfa: 501 / No: 3 Ramuz El-Ehadis
Allah (z.c.hz.) ümmetimi ebeden dalalette cem etmez. Büyük karaltıda olun. Allah'ın kudret eli cemaat üzerindedir. Ravi: Hz. İbni Ömer (r.anhüma) Sayfa: 484 / No: 3 Ramuz El-Ehadis
Bu "derin devlet" denen şey hâlâ varlığını sür-dürüyor. Bu işler geri dönülmez noktaya geldi, ama iş bitmiş değil.. Kozmik odaya girilmediği gibi, mer-kez komite de, ülke geneline yayılmış tetikçiler de dışandalar.
İçeridekiler onun için susmayı tercih ediyor..
İşin kötü yanı, yeni bir derin yapı oluşuyor. İkti-dar ve servetle tanışanlar bir şekilde kendi aralann-da kayıtdışı bir birlik oluşturuyorlar. Zaten onun bir adım ötesi ya MAFİA'laşmak, ya da derin bir yapıya dönüşmektir. Bu defa derin yapıda namaz kılanların sayısı artacak sanırım..
Tutuklananlar arasında, sanki, derin yapının İçinde karar vericiler arasında da olmayan, tetikçilik de yapmayan bir sürü adam var.. Birileri kurunun yanında yaş da yanar hesabı onları da listeve dahil etmış gozuküyor.. Bu işler, bu adamları oraya so-kup, işin ciddiyetini sulandırmak isteyenlerin de işi olabilir ya da kendilerine rakip ve tehdit olarak gör-düklerini, kurunun yanında da yaş da yanar hesabı kendi cehennemlerine çekmek isteyenlerin işi de olabilir..
Hatta öteki tarafta olup da, dışarıdakiler, birile-rini kendi yanlarına çekmek için de o kişilerin içeri girmesine göz yummuş olabilirler. Böylece adam kazanacaklar..
Adamlar kendilerinden çok eminler, "biz gide-riz ötekiler gelir, arma sonuçta bu düzen böyle de-vam eder" anlayışına sahipler. Başka türlü olmaya-cağını düşünüyorlar. Yaşanan bazı olaylar da onları haklı çıkartır gibi aslında..,
İktidar ve servet dönüştürücü bir güce sahip, ilk olarak da bu güç, kendine sahip olmak isteyenleri dönüştürüyor..
Bir gün bu Balyoz ve Ergenekon davası sonuç-lanacak ve göreceksiniz, başka davalar, başka tar-tışmalar başlayacak.. Bu dava sürecinde yaşanan örtülü hesaplaşmaların davası ayrıca, görülecek..
Yarın sıra 28 Şubat'a gelirse, iMuhsin Yazıcıoğ-lu suikastı ile ilgili tutuklamalar da başlayınca, daha yüzlerce kişi hapse tıkılacak.. İnanın bunların tümü-nü mahkemeye çağırsanız yargılayacak yer ve adam bulamazsınız, bunları hapsedecek hapishane de yok.. O kadar çoklar.. Onun için bir gün genel af-la bu işlerin üzerinin örtüleneceği hesabını yapıyor-lar..
Sanki iktidar da bu işi daha fazla dağıtmamak Ister gibl.
MIT ve Emniyet niye elindeki bilgileri açıklamı-yor? Jandarma İçişleri Bakanlığı'na bağlı değil mi, niye bu işin üzerine gidilmiyor? Jandarma İstihbara-tının bilmediği bir şey mi var?
Yani birileri gerçekten Muhsin Yazıcıoğlu su-ikastı ile ilgili bilgiye sahip değiller mi?
Bana kalırsa NATO ülkeleri de biliyor, ayrıca ve özellikle İsrail de, ABD ve tabii bizimkiler de..
Bana kalırsa şu şike işini biraz eşeleyin, bakın bakalım bu işin arkasından ne çıkar.. Sakın Ergene-kon çıkmasın..
İşe bakar mısınız, durup dururken bir şike ya-sası çıkardılar, daha yaşanın mürekkebi kurumadan bir daha değiştirdiler. Önce 2 yıllık cezayı beş yıia, ardından da beş yıllık cezayı bir yıla indirdiler.. Peki bu nasıl oldu.. Bu konuda söyleyecek sözü olan var mı? Ayıp ya hu, insaf yahu!
Bir ülkede ne kadar çok yasa varsa o ülkede özgürlükler o kadar az ve baskı altındadır demek-tir.. Yasa ile düzenlediğiniz her alanda bürokrasinin borusu öter. Hani şu "bürokratik oligarşi" var ya o!
Bana sorarsanız şike yasası tam bir ŞİKE oldu! Benim adalet duygularım incindi..
Demokrasi, böyle işlerle örselenirse, demagoji-ye dönüşür.. Üzerinde yükseldiğimiz zemini tahrip etmiş oluruz.. Yasa dediğiniz şeyin saygınlığı, cay-dıncılığı kalmaz, yaz-boz tahtasına döner..
Bana kalırsa bu yasa değişikliği ŞİKE'cilen kur-tarmaya yetmez.. Bu işi bir adım öteye götürürse-niz, çete olayı ile birleşir..
Yıldırım benim gözümde simdi daha çok Habe-ral'a benziyor.. Bu işe ecinnilerin karıştığını düşünü-yorum.. Birileri bu durumu savunmak yerine sussa-lar daha iyi ederler.. Çünki mızrak çuvala sığmıyor.. Bir de bu işin Dalan bağlantısı var. İşin ucu Ergene-kona kadar gidiyor..
Sahi şu 28 Şubatçılara sıra ne zaman gelecek? Ben Ergenekona da karşıyım, Balyozcuiara da, kayıtdışı ekonomiye de, yım. Bunu yapan bizden ya da onlardan olabilir. kayıtdışı siyasete de karşı-Halka karşı ihanet planı yapanlar, devleti ele geçirip topluma İlahilik ve Rabilik taslayanlar, eğer bu Sazgeçmeyeceklerse cehenneme! ve dua ile.. işten
İnsan kalben ve fikren hakaik-i İlahiyeye bakıp düşündüğü zaman, bilhassa namaz ve ibadet esnasında, gerek şeytan tarafından, gerek nefsi tarafından pek fena, pis ve çirkin vesveseler, hat ralar, sinekler gibi kalbe, akla hücum ederler. Bu gibi hevãi, vehmî ve çirkin şeylerin defiyle uğra şan adam, o vesveselere mağlūp olur. Ancak onları mağlüp edip kaçırmak çaresi, müdafaayı terk edip onlarla uğraşmamaktır. Evet, arılarla uğraşıldıkça onlar hücumlarını arttırırlar. Onlara kan-şılmadığı takdirde, insanı terkeder, giderler. Hem de o gibi vesveselerin, ne hakaik-i İlähiyeye ve ne de senin kalbine bir mazarratı yoktur. Evet, pis bir menzilin deliklerinden semånın güneş ve yıl dızlarına, cennetin gül ve çiçeklerine bakılırsa, o deliklerdeki pislik ne bakana ve ne de bakılana bulaşmaz. Ve fena bir tesir etmez.
(Mesnevi-i Nûriyel
O çirkin sözler senin kalbinin sözleri değil. Çünkü senin kalbin ondan müteessir ve mütees. siftir. Belki kalbe yakın olan lümme-i şeytanîden geliyor. Meselā, sen namazda, Kābe karşısında, huzur-u İlâhide âyâtı tefekkürde olduğun bir halde, şu tedâi-yi efkår seni tutup en uzak máláyā-niyât-ı rezileye sevk eder. Meselâ, aynanın içindeki yılanın timsali ısırmaz. Ateşin misali yakmaz. Ve necasetin görünmesi aynayı telvis etmez.
(Mesnevi-i Nûriye)
Nasıl ki aynada yılanın sureti ısırmaz ve ateşin misali yandırmaz ve murdarın aksi telvis et-mez. Öyle de, hayal veya fikir aynasında küfriyatın ve şirkin akisleri ve dalāletin gölgeleri ve şe-timli çirkin sözlerin hayalleri itikadı bozmaz, imanı tağyir etmez, hürmetli edebi kırmaz. Çünkü meşhur kaidedir ki, "Tahayyül-ü şetim şetim olmadığı gibi, tahayyül-ü küfür dahi küfür değil ve tasavvur-u dalâlet de dalâlet değil."
Nasıl ki senin namazın edeb-i nezihanesinin vesilesi olan zahiri taharete, batrının batınında-necaset ona tesir etmez ve bozmaz. Oyle de, maani-i mukaddesenin, suret-i mülevveseye mü-carereti zarar etmez
(Sözler)
Isa'ya demiş şeytan: "Madem herşeyi O yapar. Kader birdir, değişmez. Dağdan kendini at. O sana ne yapar?"
Isi dedi: "Ey mel'un! Abd edemez Rabbini tecrübe ve imtihan."
(Lemeät)
Bazan şeytan, kalb üstündeki lümmesi cihetinde. Cenab-ı Hak hakkında fena sözler söyler. O adam zanneder ki, onun kalbi bozulmus ki böyle söylüyor, titriyor. Halbuki onun titremesi ve korkması ve adem-i rızası delildir ki, o sözler kalbinden gelmiyor, belki lümme-i şeytaniyeden ge-liyor veya şeytan tarafından ihtar ve tahayyül ediliyor.
(Lem'alar)
Meselá sen namaz kıldın veya abdest aldın. Halbuki namazını ve abdestini fesada verecek bir sebep, nefsülemirde varmış; läkin sen ona hiç muttali olmadın. Senin namazın ve abdestin hem sa-hihtir hem hasendir. Mutezile der: "Hakikatte kabih ve fäsittir. Lakin senden kabul edilir. Çünkü cehlin var, bilmedin; ve özrün var." Öyleyse, Ehl-i Sünnet mezhebine göre zahir-i şeriate muvafik olarak işlediğin ameline "Acaba sahih olmuş mu?" deyip vesvese etme. Fakat "Kabul olmuş mu?" de, gururlanma, ucbe girme.
(Sözler)
İfrata varmamak, hem galebe çalmamak şartıyla, asl-ı vesvese teyakkuza sebeptir, taharriye däîdir, ciddiyete vesiledir. Läkaytlığı atar, tehâvünü def eder. Onun için, Hakim-i Mutlak, şu dâr-1 imtihanda, şu meydan-ı müsabakada bize bir kamçı-yı teşvik olarak, vesveseyi şeytanın eline vermiş, beşerin başına vuruyor. Şayet ziyade incitse, Hakîm-i Rahime şekvå etmeli, "Euzu billāhi mineş şeytanirracîm" demeli.
Ey nefis! Asıl mahiyetin kusur, naks, fakr, aczden yoğrulmuştur ki, zulmet, karanlığın derece si nisbetinde nurun parlaklığını gösterdiği gibi, zıddiyet itibariyle sen, onlarla Fatır-ı Zülcelâlin ke-mål, cemål, kudret ve rahmetine âyinedarlık ediyorsun.
(Sözler)
Nefis kendini serbest ve müstakil ve bizzat mevcut bilir. Ondan bir nevi rubúûbiyet dåvå eder. Mābūduna karşı adavetkărăne bir isyanı taşır.
(Sözler)
Ey nefs-i emmåre! Kat'iyyen bil ki, senin hususi fakat pek geniş bir dünyan vardır ki; åmål, ümit, taallükat, ihtiyacat üzerine bina edilmiştir. En büyük temel taşı ve tek direği, senin vücudun ve senin hayatındır. Halbuki o direk kurtludur. O temel taşı da çürüktür. Hülāsa esastan fasit ve zayıftır. Daima harap olmaya hazırdır.
(Mesnevî-i Nûriyel
Nefs-i emmåre; tahrip ve şer cihetinde nihayetsiz cinayet işleyebilir, fakat îcad ve hayırda ik-tidarı pek azdır ve cüz'idir. Evet bir haneyi bir günde harap eder, yüz günde yapamaz.
Nefsin vücudunda bir körlük vardır. O körlük vücudunda zerre-i miskal kaldıkça hakikat gu-reşinin görünmesine mâni bir hicab olur
(Mesnevî-i Nûriye)
Nefs-i insaniye gafletle kendini unutuyor. Mahiyetindeki hadsiz aczi, nihayetsiz fakri, gayet derecedeki kusurunu göremez ve görmek istemez.
(Mektübat)
Insan cibilliyeti ve fıtratı hasebiyle nefsini sever. Belki evvelá ve bizzat yalnız nefsini sever, haska her şeyi nefsine feda eder. Mabuda layık bir tarzda nefsini medheder.
(Sözlerl
insan kendi nefsine olan şiddet-i muhabbetten dolayı kendisine hizmeti ve menfaati olan şey-leri sever, hem kıymet verir. Semeresinden istifade gördüğü şeylere abd ve köle olur.
Sende senin nefsine olan şedit muhabbetin, Onun zātına karşı muhabbet-i zätiyedir ki, sen su-fistimal edip kendi zâtına sarf ediyorsun. Öyleyse, nefsindeki ene'yi yırt, Hüve'yi göster.
(Sözler)
Nefis kusursuz olmaz.
(Emirdağ Lähikası)
Nefs-i emmâreye itimad edilmez.
(Lem'alar)
Nefsini ıslah etmeyen, başkasını ıslah edemez.
(Sözlerl
Herkeste nefs-i emmâre bulunur. Bazı da hissiyat-ı nefsiye damarlara ilişir, bir derece hükmü-nü kalp, akıl ve ruhun rağmına olarak icra eder.
Bazan olur ki, nefs-i emmåre, ya levvåmeye veya mutmainneye inkılap eder, fakat silahlarını ve cihazatını asaba devreder Åsab ve damarlar ise o vazifevi, ahir ömre kadar gorur. Nefs-i em-måre çoktan öldüğü halde, onun äsårı yine görünür.
(Mektübat
Sen eğer nefis ve şeytanı dinlersen, esfel-i safiline düşersin. Eğer Hak ve Kur'an'ı dinlersen, ālā-yı illiyyîne çıkar, kainatın bir güzel takvimi olursun.
(Sözler
Şeytanın talebesi olan nefs-i emmåre...
(Mesnevi-i Nûriyel
Hem en ziyade sana zarar veren nefs-i emmårene ve hevă-i nefsine âdavet et, ıslahına çalış.
(Mektübat)
Kimin himmeti milleti ise, o tek başıyla küçük bir millettir. Bazılarımızdaki dikkatsizlikten ve ecnebilerin zararlı seciyelerini almamızdan, kuvvetli ve kudsi İslâmî milliyetimizle beraber, her-kes "nefsi, nefsi" demekle ve milletin menfaatini düşünmemekle, menfaat-i şahsiyesini düşün mekle, bin adam, bir adam hükmüne sukut eder.
(Hutbe-i Samiye)
Kimin himmeti yalnız nefsi ise, o insan değil.
(Hutbe-i Samiye)
Ücret alındığı zaman veya mükafat tevzi edildiği vakit, rekabet, kıskançlık mikrobu oynama-ya başlar. Fakat iş zamanında, hizmet vaktinde o mikrobun haberi olmuyor. Hatta tembel olan adam çalışkanı sever. Zayıf olan, kaviyi takdir ve tahsin eder. Fakat çalışmasını ister ki, iş hafif ol-sun, zahmetten kurtulsun.
(Mesnevî-i Nûriyel
Nefis hizmet zamanında geri kaçar. Ücret vaktinde ileri safa hücum ediyor.
(Mesnevî-i Nûriyel
Gece ile gündüz arasında latif bir perde var ki; gözün kapanmasıyla gece olup, açılmasıyla gündüz olduğu gibi, nefsin âlem-i mâneviyata gözü kapanırsa ebedî bir gece içinde kalır. Gözü mâneviyata açılırsa neharı inkişaf eder.
Kendini unutmuş, kendinden haberi yok. Mevti duşunse başkasına verir. Fenā ve zevāli gör-se kendine almaz. Ve külfet ve hizmet zamanında nefsini unutmak, fakat ahz-1 ücret ve istifade-i huruzat makamında nefsini düşünmek, şiddetle iltizam etmek, nefs-i emmarenin muktezasıdır. Su makamda tezkiyesi, tathiri, terbiyesi şu häletin aksidir. Yani, nisyan-1 nefis içinde nisyan et-memek. Yani huzuzat ve ihtirasatta unutmak: ve mevytte ve hizmette düsünmek.
[Sözler]
Nefsin muktezası, daima iyiliği kendinden bilip, fahr ve ucbe girer. Bu hatvede, nefsinde yal-cuz kusuru ve naksı ve aczi ve fakri gorup, bütun mehasin ve kemälätını, Fatır- Zulcelal tarafın-dan ona ihsan edilmiş nimetler olduğunu anlayıp, fahr yerinde şükür ve temeddüh yerinde hamd etmektir. Şu mertebede tezkiyesi, kemalini kemälsizlikte, kudretini aczde, ginasını fakrda bilmek-tir.
(Sozler)
Eğer şu fâni dünyada beka istiyorsan, beka fenådan çıkıyor. Nefs-i emmåre cihetiyle fenā bul ki, bâki olasın.
(Sözler)
Herkes kendi âleminde kumandan olduğundan, âlem-i asgarında cihad-ı ekber ile mükelleftir.
(Divan-ı Harb-i Örfil
Tezkiyesiz nefs-i emmâresi bulunmak şartıyla, kendi nefsini beğenen ve seven adam başkası-nı sevmez. Eğer zâhirî sevse de samimi sevemez; belki ondaki menfaatini ve lezzetini sever. Da-ima kendini beğendirmeye ve sevdirmeye çalışır. Ve kusurunu nefsine almaz, belki avukat gibi kendini müdafaa ve tebrie eyler. Mübalāğalarla, belki yalanlarla nefsini medih ve tenzih ederek, adeta takdis eder ve derecesine göre, "Menittehaze ilahehu hevāhu" âyetinin bir tokadını yer.
Temeddühü ve sevdirmesi ise, aksülämelle istiskali celb eder, soğuk düşürtür. Hem amel-i uh-revide ihlâsı kaybeder, riyāyı karıştırır. Akıbeti görmeyen ve neticeleri düşünmeyen ve lezzet-i ha-zıraya müptelâ olan hisse ve hevâ-yı nefse mağlûp olup, yolunu şaşırmış hissin fetvâsıyla, bir sa-at lezzet için bir sene hapiste yatar. Bir dakika gurur veya intikam yüzünden on sene ceza görür. Adeta, ders aldığı Amme cüz'ünü birtek şekerlemeye satan havãi bir çocuk gibi, elmas kıymetin-de bulunan hasenâtını, hissini okşamak için ve hevâsını memnun etmek için ve hevesini tatmin et-mek için, ehemmiyetsiz cam parçaları hükmündeki lezzetlere, enâniyetlere vesile edip, kârlı işler-de hasâret eder.
Günahlar, hayat-1 ebediyede daimi hastalıklardır; bu hayat-ı dünyeviyede dahi kalb, vicdan, ruh için manevi hastalıklardır.
[Lem'alar]
İşlediğimiz her bir günah, kafamıza giren herbir şüphe, kalb ve ruhumuza yaralar açar.
(Lem'alar)
Günah kalbe işleyip, siyahlandıra siyahlandıra, tâ nur-u imanı çıkarıncaya kadar katılaştırı yor. Herbir günah içinde küfre gidecek bir yol var. O günah, istiğfarla çabuk imha edilmezse, kurt değil, belki küçük bir månevi yılan olarak kalbi ısırıyor.
(Lem'alar)
Måsiyetin mahiyetinde, bilhassa devam ederse, küfür tohumu vardır. Çünkü, o masiyete de-vam eden, ülfet peyda eder, sonra ona âşık ve müptelâ olur. Terkine imkân bulamayacak derece ye gelir. Sonra o mâsiyetinin ikaba mûcip olmadığını temenniye başlar. Bu hal böylece devam et-tikçe, küfür tohumu yeşillenmeye başlar. En nihayet, gerek ikabı ve gerek dârü'l-ikabı inkâra se-bep olur.
Ve keza, måsiyete terettüp eden hacåletten dolayı, o masiyetin måsiyet olmadığını iddia et-mekle, o masiyete muttali olan melekleri bile inkâr eder. Hatta şiddet-i hacâletten, yevm-i hesabın gelmeyeceğini temenni eder. Şayet yevm-i hesabı nefyeden ednå bir vehmi bulursa, o vehmi koca-man bir burhan addeder. En nihayet nedâmet edip terk etmeyenlerin kalbi küsufa tutulur, mahvo-lur, gider. El-iyāzü Billāh!
(Mesnevî-i Nûriyel
Büyük günahları serbest işleyip istiğfar etmemek ve aldırmamak, o imandan hissesi olmadı-ğına delildir.
Fisk ve sefahet yolu ise-hatta fâsıkın itirafıyla dahi-menfaatsiz olduğu halde, ondan dokuz ih-timalle sekavet-i ebediye helâketi bulunduğu, icmâ ve tevatür derecesinde hadsiz ehl-i ihtisasın ve müşahedenin şehadetiyle sabittir ve ehl-i zevkin ve keşfin ihbaratıyla muhakkaktır.
Bâtıl şeyleri iyice tasvir, sâfi zihinleri idlâldir.
(Sözler)
(Hakikat Çekirdekleri)
Åkıbeti görmeyen, bir dirhem hazır lezzeti ileride bir batman lezzetlere tercih eden hissiyat-ı insaniye akıl ve fikre galebe ettiğinden, ehl-i sefaheti sefahetten kurtarmanın çare-i yegânesi, aynı lezzetinde elemi gösterip hissini mağlûp etmektir.
Gururla, insan maddi ve månevi kemälät ve mehasinden mahrum kalır.
(Mesnevi- Nüriye)
Gururu ve enäniyeti bırak. Ulûhiyetin dergahında acz ve zaafını, istimdat lisanıyla; fakr ve hå câtını, tazarru ve dua lisarıyla ilån et ve abd olduğunu göster.
Sozlerl
Senin vücudun taştan, demirden değildir. Belki daima ayrılmaya müsait muhtelif maddeler-den terkip edilmiştir. Gururu bırak, aczini anla. Mālikini tanı, vazifeni bil, dünyaya niçin geldiği-ni öğren.
(Lem'alar)
Ey şek cephesinde, gaflet gölgesinde istirahate çekilen biçare! Gaflet serinliğinde, şek içinde zevk ettiğin lezzeti lezzet sanma! O zehirli baldır. Az bir zaman sonra Cehennemi bir azaba inkı låp edecektir. Eğer ālāmın lezāize, närın nura inkılâp etmesi emelinde isen, evkat-ı hamsede rükü ve sücud kancasıyla gururun hortumunu bük, sık, başını kır, imanı doldur. Sonra åyåta tefekkur-le tåate devam eyle ki, şek ve gaflet perdeleri yırtılsın. Bu dalālāt acılığından, necatın halåveti ta-vazzuhla münacat lezzeti ortaya çıksın.
(Mesnevi-i Nüriye)
Azamet ve kibriya ve nihayetsizlik noktasında, ya gaflete veya måsiyete veya maddiyata dal-mak sebebiyle darlaşan akıllar, azametli meseleleri ihata edemediklerinden, bir gurur-u ilmi ile in-kāra saparlar ve nefyederler. Evet, o mânen sıkışmış ve kurumuş akıllarına ve bozulmuş ve måne viyatta ölmüş olan kalblerine, çok geniş ve derin ve ihatalı olan imani mes'eleleri sığıştıramadık-larından, kendilerini küfre ve dalålete atarlar, boğulurlar.
Nedir bu gurur ve nedir bu gaflet? Nedir bu hasmet, nedir bu istiğna, nedir bu azamet? Elin-Jeki ihtivar bir kıl kadardır ve iktidarın bir zerre kadardır. Ve havatın söndü, ancak bir süle kaldu Omrun geçti, şuurun sondu, bir lem'a kaldı. Şöhretin gitti, ancak bir an kaldı.
Zamanın geçti: kabirden baska mekânın var mu? Bicare! Aczine ve fakrina bir had var mi? Emellerin nihayetsizdir, ecelin yakındır. Evet, böyle acz ve fakrınla iktidar ve ihtiyardan hali bir insanin ne olacak hali? Hazain-i rahmet sahibi Halik-ı Rahmani'r-Rahime, böyle bir aczle itimad etmek lazımdır. Odur herkese nokta-i istinad. Odur her zaife cihet-i istimdat.
(Mesnevî-i Nûriye)
Nifakı intac eden, garaz, gurur, tekebbürdür.
(İsārātü'l-l'caz)
Lâyemut değilsin, başıboş değilsin, bir vazifen var. Gururu bırak, seni Yaratanı düşün, kabre gideceğini bil, öyle hazırlan.
(Lem'alar)
Sen, amel-i hayrın ücretini, amelden evvel almışsın. Belki bütün hasenatın, seni insan-ı müs-lim yapan Mün'imin in'âmına karşı, aşr-ı mişår-ı aşrına da, yani onda birin onda birinin onda bi-rine de mukabil gelmez. Öyleyse, daha gururun nedendir? Fahrın ne içindir? İşte bu sırdandır ki, Cennete girmek mahz-ı fazıldır. O dehşetli Cehennem, ceza-yı amel ve ayn-ı adildir. Çünkü, beşer bir şerr-i cüz'iyle, bir cinayet-i külliye-i daimeyi işleyebilir.
(Nurun İlk Kapısı)
Gurur ve kibirde öyle bir ağır bir yük var ki, mağrur adam herkesten hürmet ister, ve istemek sebebiyle istiskal gördüğünden, dâimā azap çeker. Evet, hürmet verilir, istenilmez.
(Lem'alar)
Mecmaü'l-mesakin, melceü'l-fukara, hakkı himaye, hakikatı muhafaza, gururu men, tekebbü-rü def eden, yegâne İslâmiyettir. Evet, kemal ve şerefin mikyası İslamiyettir.
(İşârâtü'l-İcaz)
Müftehirāne gizli bereketi izhar etmek, kesilmesine sebep olur.
Eğer binler meyve veren incirin mensei olan kücücük bir çekirdeği ve yüz salkım ona takılan üzümün siyah kurucuk çubuğu, bütün o meyveleri, o salkımları kendi hünerleri olduğu ve onlar-dan istifade edenler o çubuğa, o çekirdeğe medih ve hürmet etmek lazım olduğu hak bir dāvā ise, senin dahi sana yüklenen nimetler için fahre, gurura belki bir hakkın var.
(Sözler
Eğer bir meselenin münazarasında kendi sözünün haklı çıktığına taraftar olup ve kendi haklı çıktığına sevinse ve hasmının haksız ve yanlış olduğuna memnun olsa, insafsızdır. Hem zarar eder. Çünkü haklı çıktığı vakit, o münazarada bilmediği birşeyi öğrenmiyor. Belki gurur ihtima-liyle zarar edebilir. Eğer hak hasmının elinde çıksa, zararsız, bilmediği bir meseleyi öğrenip men-faattar olur, nefsin gururundan kurtulur. Demek insaflı hakperest, hakkın hatırı için nefsin hatın-nı kırıyor. Hasmının elinde hakkı görse, yine rıza ile kabul edip taraftar çıkar, memnun olur.
(Lem'alar)
Nefsimle mücadele ettiğim bir zamanda, nefsim kendinde gördüğü nimet-i İlâhiyeyi kendi malı tevehhüm ederek gurura, iftihâra, temeddühe başladı. Ben ona dedim ki: "Bu mülk senin de-ğil, emånettir." O vakit nefis gurur ve iftihårı bıraktı, fakat tembelliğe başladı. "Benim malım ol-mayana ne bakayım? Zâyi olsun, bana ne?" dedi. Birden gördüm: Bir sinek, elime kondu, emâne-tullah olan gözünü, yüzünü, kanatlarını güzelce temizlemeye başladı. Bir neferin mîrî silâhırı, el-bisesini güzelce temizlediği gibi, sinek de temizliyordu. Nefsime dedim: "Bak." Baktı, tam ders al-dı. Sinek ise, mağrur ve tembel nefsime hoca ve muallim oldu.
(Lem'alar)
Evet, ben nefsimle musalâha etmemişim. Çünkü terbiye etmemişim. Benim boynumda veya koynumda bir akrep bulunduğunu biri söylese veya gösterse, ondan darılmak değil, belki mem-nun olmak lazım gelir.
(Mektûbat)
Kendini beğenen belâyı bulur, zahmete düşer; kendini beğenmeyen safâyı bulur, rahmete gi-der.
Kendi nefsini beğenen ve seven adam baskasını sevmez. Eğer zahiri sevse de samimi sevemez; belki ondaki menfaatini ve lezzetini sever. Daima kendini beğendirmeye ve sevdirmeye çalışır.
(Lem'atar)
Ben kendimi beğenmiyorum; beni beğenenleri de beğenmiyorum. Cenab-ı Hakka çok şükür, beni kendime beğendirmemiş.
(Mektübat)
Halık-ı Rahîmime yüz binler şükrolsun ki, kendimi kendime beğendirmemiş. Nefsimin ayıp-larini ve kusurlarını bana göstermiş. Ve o nefs-i emmareyi başkalara beğendirmek arzusu kalma-miş
(Şuâlar)
Aziz kardeşlerim, Üstâdınız lâyuhti değil... Onu hatásız zannetmek hatâdır. Bir bahçede çü-rük bir elma bulunmakla bahçeye zarar vermez. Bir hazinede silik para bulunmakla, hazineyi kıy metten düşürtmez. Hasenenin on sayılmasıyla, seyyienin bir sayılmak sırrıyla, insaf odur ki: Bir seyyie, bir hatâ görünse de, sair hasenata karşı kalbi bulandırıp itiraz etmemektir.
Başkasının kusuru insanın kusuruna senet ve özür olamaz.
(Divan-1 Harb-i Orm
İnsandaki kusur sonsuz olduğu gibi, acz, fakr ve ihtiyacına da nihayet yoktur. İnsana tevdi edilen açlıkla nimetlerin lezzetleri tebarüz ettiği gibi; insandaki kusur, kemalât-ı Sübhaniye dere celerine bir mirsaddır. İnsandaki fakr, gınå-i rahmetin derecelerine bir mikyastır. İnsandaki acz, kudret ve kibriyasına bir mizandır. İnsandaki tenevvü-ü hâcât, envå-ı niam ve ihsanatına bir mer-divendir. Öyleyse fıtratından gaye ubudiyettir. Ubudiyet ise, dergah-ı izzetine kusurlarını Estağfi rullah ve Sübhanallah ile ilän etmektir.
(Mesnevi-i Nûriyel
Şeytanın mühim bir desisesi, insana kusurunu itiraf ettirmemektir-tā ki istiğfar ve istiāze yo-lunu kapasın. Hem nefs-i insaniyenin enäniyetini tahrik edip, tā ki nefis kendini avukat gibi mü-dafaa etsin, adeta taksirattan takdis etsin.
(Lem'alar
Şeytanı dinleyen bir nefis, kusurunu görmek istemez.
(Lem'alarl
Nefsini itham eden, kusurunu görür. Kusurunu itiraf eden, istiğfar eder. İstiğfar eden, istiāze eder. İstiȧze eden, şeytanın şerrinden kurtulur.
Kusurunu görmemek, o kusurdan daha büyük bir kusurdur. Ve kusurunu itiraf etmemek, bü-yük bir noksanlıktır. Ve kusurunu görse, o kusur kusurluktan çıkar. İtiraf etse, affa müstehak olur.
Mâlikiyet dâvâsından vazgeç. Kendini mehasin ve kemâlâta masdar olduğunu zannetme. Ve kat'iyen bil ki, senden sana yalnız noksan ve kusur vardır. Çünkü, sû-i ihtiyarınla, sana verilen ke-malâtı bile.tağyir ediyorsun. Senin hanen hükmünde bulunan cesedin bile emanettir. Mehasinin hep mevhubedir; seyyiatın meksûbedir.
(Mesnevî-i Nûriye)
Gurur saikasıyla başkaların kemâlâtına tenezzül etmeyip kendi kemâlâtını kâfi ve yüksek gö-rürse, o insan nâkıstır.
Haram maldan, mecburiyetle zaruret derecesini alabilir, fazlasını alamaz. Evet, muztar adam, murdar etten tok oluncaya kadar yiyemez. Belki ölmeyecek kadar yiyebilir. Hem, yüz aç adamın huzurunda kemål-i lezzetle fazla yenilmez.
Lem alarl
İnsanın nefsi yemek, içmek hususunda keyfemâyeşă hareket ettikçe, hem şahsın maddi haya-tına tıbben zarar verdiği gibi, hem heläl-haramdemeyip rast gelen şeye saldırmak, adeta mänevi hayatını da zehirler. Daha kalbe ve ruha itaat etmek, o nefse güç gelir, serkeşåne dizginini eline alır. Daha insan ona binemez; o insana biner.
Mektübat
Nasıl ki bir dakika hiddet yüzünden bir katl, milyonlar dakika hapis cezasırı çektirir, öyle de, gayr-ı meşru dairedeki gençlik keyifleri ve lezzetleri, ahiret mes'uliyetinden ve kabir azabından ve zevålinden gelen teessüflerden ve günahlardan ve dünyevi mücazatlarından başka, ayrı lezzet içinde o lezzetten ziyade elemler olduğunu aklı başında her genç tecrübeyle tasdik eder.
(Suslar)
Haram sevmekte, bir kıskançlık elemi ve firak elemi ve mukabele görmemek elemi gibi çək ârızalarla o cüzi lezzet zehirli bir bal hükmüne geçer.
Bin mütedeyyin ve Cehennem hepsini her vakit tahattur eden adamların idare ve inzibatı, on amazsız ve itikatsız, yalnız dünyevi hapsi düşünen ve haram-helal bilmeyen ve kısmen serseri-He alışan adamlardan daha kolay olduğu çok tecrübelerle görülmüş.
(Suâlar)
Medeniyet-i garbiye-i hazıra, semavi dinleri tam dinlemediği için, beşeri hem fakir edip ihti-acatı ziyadeleştirmiş. İktisat ve kanaat esasını bozup israf ve hırs ve tamalı ziyadeleştirmeye, zu-lüm ve harama yol açmış.
(Emirdağ Lähikası)
Bedåvette bir adam dört şeye muhtaç iken, medeniyet yüz şeye muhtac-ı fakir etmiştir. Sa'yi helal, masrafa etmemiştir kifayet.
Onda hile, harama beşeri sevk etmiştir. Ahlakın esasını şu noktadan bozmuştur. Cemaate, hem nev'e vermiştir servet, haşmet.
Ferd-i şahsı ahlaksız, hem fakir eylemiştir. Bunun şahidi çoktur: Kurun-u ûladaki mecти-и vahşet ve cinayet, hem gadr ve hem hiyanet.
(Lemaât)
Haram dairesindeki bir saat lezzet, bazan bir sene ve on sene hapis cezasını çektirir.
(Şuâlar)
Şimdi, malda ve rızıkta hilelerle suistimāl ile, rüşvetle çok haram karıştığı ve ekinciler kendi malına hakkıyla sahip olmadığı ve on adamdan iki-üçü tam rahmete müstahak ise, ekincilerin ma-Indan istifade edenlerden beş-altısı ya zulümle, haram karıştırmakla, ya şükürsüzlükle rahmete İstihkakırı kaybediyor.
Hayır, o vakit hayır olur ki Allah için ola. Eğer Allah için olsa, o vakit kat'ī Onun izniyledir Tevfik Onundur. Minnet Onadır. Senin hakkın, şükürdür, fahir değildir. Çünkü fahir, irae, yani gösteriş ve riya iledir Riya ise, hayrı şer eder. Şerle iftihar edersen et! İşte bu hakikati bilmediğin dendir ki, nefsinden mağrur, gayrıya da gururlu oldun.
(Nurun Ilk Kapısıl
Vazife-i diniye itibarıyla nåsa hüsn-ü kabul ettirmek, o makamın iktiza ettiği yüksek tavırlar ve vaziyetler, hodfuruşluk ve riya sayılmaz ve sayılmamalı-meğer o adam, o vazifeyi, kendi ena-niyetine tâbi edip istimal ede.
(Kastamonu Lähikası)
Bir imam, imamet vazifesinde tesbihatları izhar eder, ismå eder; hiçbir cihette riya olamaz. Fa-kat vazife haricinde o tesbihatları aşikåre halklara işittirmeye riya girebildiği için, gizlisi daha se vaplıdır.
(Kastamonu Lähikasıl
İhfå ve havf riyadandır. Farzda riya yoktur.
(Divan-ı Harb-i Örfil
Riyaya insanları sevk eden esbabın,
Birincisi: Za'f-ı imandır. Allah'ı düşünmeyen, esbaba perestiş eder, halklara hodfuruşlukla ri-yakáråne vaziyet alır. Risale-i Nur şakirtleri, Risale-i Nur dan aldıkları kuvvetli iman-ı tahkiki der-siyle esbaba ve nåsa ubudiyet noktasında bir kıymet, bir ehemmiyet vermiyor ki, ubudiyetlerinde onlara gösterişle riya etsinler.
İkinci sebep: Hırs ve tamah, za'f-ı fakr noktasında teveccüh-ü nâsı celbine medar riyäkäräne vaziyet almaya sevk ediyor.
Risale-i Nur un sakirtleri, iktisat ve kanaat ve tevekkül ve kısmetine rıza gibi, Risale-i Nurun Hersinden aldıkları izzet-i imaniye, inşaallah onları riyadan ve dünya menfaatleri için hodfuruş-Juktan men eder.
Üçüncü sebep: Hırs-ı şöhret, hubb-u cah, makam sahibi olmak, emsaline tefevvuk etmek gibi hisler ve insanlara iyi görünmek, tasannukârâne (haddinden fazla kendine ehemmiyet verdirmek) (lâyık olmadığı yüksek
Risale-i Nur şakirtleri, ene'yi, nahnü'ye tebdil ettikleri, yani enaniyeti bırakıp, Risale-i Nur da-iresinin şahs-1 mânevisinin hesabına çalışması, ben yerine biz demeleri; ve ehl-i tarikatın fenâ fi'ş-şeyh, fenâ fi'r-resul ve nefs-i emmareyi öldürmek gibi riyadan kurtaran vasıtaların bu zamanda bi-risi de fenâ fi'l-ihvan, yani şahsiyetini kardeşlerinin şahs-ı maneviyesi içinde eritip öyle davrandı-ğı için, inşaallah, ehl-i hakikatin riyadan kurtulmaları gibi, bu sırla onlar da kurtulurlar.
Demek değmez ki alınsa, çürük maldır hep bu çarşıda. Öyleyse geç, iyi mallar dizilmiş arkasında.
(Sozler)
da di
Hakiki marifetullah ve kemålât-ı insaniye terk-i måsivå ile olur.
(Sözler]
Acaba sırf dünya için mi yaratılmışsın ki, bütün vaktini ona sarf ediyorsun?
(Sözler)
Dünya ise, bütün şâşaasıyla ahirete nisbeten bir zindan hükmündedir.
(Sozler)
Dünya madem fanidir, değmiyor alåka-i kalbe.
(Mektübat)
Bu dünya-yı deniyye, şan ve şerefiyle öyle bir metā değil ki, sizin gibi insanları işbā etsin, tat-min etsin ve maksud-u bizzat olsun.
(Mesnevî-i Nûriye)
Hem dünya sahipsiz değil ki! Sen kendi kafana dünya yükünü yüklettirerek ahvalini düşü nüp merak etme. Çünkü onun sahibi Hakimdir, Alimdir. Sen de misafirsin, fuzuli olarak karışma, karıştırma.
Dünya öyle bir metă değil ki nizāa değsin. Çünkü, fäni ve geçici olduğundan kıymetsizdir. Koca dunya böyle ise, dünyanın cüz'i işleri ne kadar ehemmiyetsiz olduğunu anlarsın.
(Mektübat)
Bu ömürden sonra sırf ahireti duşünmek lazım. Dünya seni terk etmeden evvel, sen dünyayı teket. Zekâtü'l-ömrü ömrü Sani volunda sarf evle.
(Divan-ı Harb-i Örfil
Biliniz ki, mevcudat içinde en kıymettar, hayattır. Ve vazifeler içinde en kıymettar, hayata hiz-mettir. Ve hidemat-ı hayatiye içinde en kıymettarı, hayatı fåniyenin hayatı bäkiyeye inkılâp et-mesi için sa'y etmektir. Şu hayatın bütün kıymeti ve ehemmiyeti ise, hayatı bakiyeye çekirdek ve mebde ve mense olması cihetindendir. Yoksa, hayat-1 ebediyeyi zehirleyecek ve bozacak bir tarz da su hayat-1 fåniyeye hasr-1 nazar etmek, ani bir şimşeği sermedi bir guneşe tercih etmek gibi bir divaneliktir.
(Barla Lähikasıl
İnsan, mahiyet-i câmiiyeti itibarıyla, mevcudatın hemen ekserisiyle aläkadardır. Hem insanın mahiyet-i camiasında hadsiz bir istidad-ı muhabbet derc edilmiştir. Onun için, insan da umum mevcudata karşı bir muhabbet besliyor. Koca dünyayı bir hanesi gibi seviyor. Ebedi Cennete bah-çesi gibi muhabbet ediyor. Halbuki, muhabbet ettiği mevcudat durmuyorlar, gidiyorlar. Firaktan daima azap çekiyor. Onun o hadsiz muhabbeti, hadsiz bir mānevi azāba medar oluyor.
O azabı çekmekte kabahat, kusur ona aittir. Çünkü kalbindeki hadsiz istidad-ı muhabbet, had-siz bir cemâl-ı bâkiye mâlik bir Zâta tevcih etmek için verilmiş. O insan sûiistimal ederek o mu-habbeti fåni mevcudata sarf ettiği cihetle kusur ediyor, kusurunun cezasını firåkın azabıyla çeki-
yor.
(Lem'alar)
İnsanın havf ve muhabbeti halka teveccüh ettiği takdirde havf, bir belä bir elem olur. Muhab-bet bir musibet gibi olur. Zira o korktuğun adam, ya sana merhamet etmez veya senin istirhamla-ını işitmez. Muhabbet ettiğin şahıs da ya seni tanımaz veya muhabbetine tenezzül etmez. Bina-enaleyh, havfın ile muhabbetini dünya ve dünya insanlarından çevir. Fâtır-ı Hakime tevcih et ki, havfın Onun merhamet kucağına çocuğun anne kucağına kaçtığı gibi- leziz bir tezellül olsun. Muhabbetin de saadet-i ebediyeye vesile olsun.
Ehl-i gaflet ve ehl-i dünya tarzında ve nefis hesabına olan muhabbetlerin, dünyada belälan, elemleri, meşakkatleri çoktur, safaları, lezzetleri, rahatları azdır. Mesela şefkat, acz yüzunden elemli bir musibet olur. Muhabbet, firak yüzünden belalı bir hırkat olur. Lezzet, zeval yuzünden zehirli bir şerbet olur. Ahirette ise. Cenâb-ı Hakkın hesabına olmadıkları için, ya faydasızdır veya azaptır (eğer harama girmişse).
[Sözler
Dünyaya muhabbet ve alaka yüzünden, güya, adeta ehl-i gafletin dünya gibi büyük, hasta, månevi bir vücudu vardır.
(Lem'alar)
O kadar sevdiğin mal ve evlât ve perestiş ettiğin nefis ve heva ve meftun olduğun gençlik ve hayat zayi olup kaybolacak, senin elinden çıkacaklar. Fakat günahlarını, elemlerini sana bırakıp boynuna yükletecekler.
(Sözler)
Seni intizar etmekte ve senin de süratle ona doğru gitmekte olduğun kabir; dünyanın zinetli, lezzetli şeylerini hediye olarak kabul etmez. Çünkü dünya ehlince güzel addedilen şey, orada çir kindir.
(Mesnevî-i Nuriye)
Dünya çok gaddardır, mekkårdır. Bir lezzet verse yüz elem takar, çektirir. Bir üzüm yedirse, yüz tokat vurur.
(Lem'alar)
Herkesin bu dünyada koca bir dünyası var. Ådeta insanlar adedince dünyalar birbiri içine gir-miş. Fakat herkesin hususi dünyasının direği, kendi hayatıdır. Ne vakit cismi kırılsa, dünyası ba-şına yıkılır, kıyameti kopar. Ehl-i gaflet kendi dünyasının böyleçabuk yıkılacak vaziyetini bilme-diklerinden, umumi dünya gibi daimi zannedip perestiş eder.
(Lem'alar)
Bu hayat ve bu dünya bizi kovmadan evvel ve "Haydi dışarıya!" demeden, biz kemål-i izzet-le, Allahaısmarladık deyip izzetimizle bu fāni zevklerimizi bırakmalıyız.
Nefsini unutup, hayatın zevalini düşünmeyerek hususi, kararsız dünyasım ayı umumi dün gibi sabit bilip, kendini layemut farzederek dünyaya saplansa, onda boğulur, gider. O muhab-el onun için hadsiz bela ve azaptir. Çünki, o muhabbetten vetimäne bir sefkat, me yusane bir rik-Lat tevellud eder. Bütün zihayatlara acır, hatta güzel ve zevale maruz bütun maklukata bir rikkat ve bir firkat hisseder; elinden bir şey gelmez, ye'si mutlak içinde elem çeker.
(Mektübat)
Dünyanın ömrü kısa olup, süratle zeval ve guruba gider. Zevalin elemiyle, visalin lezzeti zeval buluyor.
(Mesnevi-i Nûriye)
Bil ki, şu âlemin fenâsından sonra sana refakat etmeyen ve dünyanın harabıyla senden müfa-rakat eden birşeye kalbini bağlamak sana layık değildir. Hususan senin asrının inkırazıyla seni terk edip arka ceviren ve bahusus berzah seferinde arkadaşlık etmeyen ve hususan seni kabir ka-pisina kadar tesyi etmeyen, hususan bir iki sene zarfında ebedi bir firakla senden ayrılıp günahı msenin boynuna takan, hususan senin rağmına olarak husulü anında seni terk eden fåni şeylerle kalbini bağlamak kâr-ı akıl değildir.
(Lem'alar)
Dünyanın lezâizi zehirli bala benzer. Lezzeti nisbetinde elemi de vardır.
(Mesnevi-i Nûriyel
Dünyevî bir lezzette çok elemler var. Bir üzüm tanesini yedirir, on tokat vurur gibi, hayatın lezzetini kaçırır.
(Sözler)
Çok sevimli ve daimî zannedilen ve gafillerin maşukası olan dünya, pek süratle zevale kavu-şuyor gördüm.
(Lem'alar)
Dünya cihetinde ehl-i gafletin yüz senesi bir saniye hükmüne geçer
Bizim muradımız, medeniyetin mehasini ve besere menfaati bulunan iyilikleridir. Yoksa me-deniyetin günahları, seyviatları değil ki, ahmaklar o seyyiatları, o sefahetleri mehasin zannedip, taklit edip malımızı harap ettiler. Ve dini rüşvet verip dünyayı da kazanamadılar.
(Hutbe- Samiye)
Kabir kapısında bekleyen bir adam, arkasındaki fâni dünyaya riyakârâne bakması, acınacak bir hamakattır ve dehşetli bir hasårettir.
(Emirdağ Lähikası)
Madem dünyanız ağlıyor ve hayatınız acılaştı. Çalışınız, ahiretiniz dahi ağlamasın ve hayatı bâkiyeniz gülsün, tatlılaşsın.
(Sozlerl
Ahireti bildikleri ve iman ettikleri halde dünyayı âhirete severek tercih etmek ve kırılacak şi-şeyi bāki bir elmasa bilerek rıza ve sevinçle tercih etmek ve akıbeti görmeyen kör hissiyatın hük müyle, hazır bir dirhem zehirli lezzeti, ileride bir batman säfi lezzete tercih etmek, bu zamanın dehşetli bir marazı, bir musibetidir.
Şu dünya hayatında en bahtiyar odur ki, dünyayı bir misafirhane-i askeri teläkki etsin ve öy lede izan etsin ve ona göre hareket etsin. Ve o teläkki ile, en büyük mertebe olan mertebesi riză-nçabuk elde edebilir. Kırılacak şişe pahasına daimi bir elmasın fiatiru vermez; istikamet ve lezzet-Je hayatını geçirir.
(Mektübat]
Dünyaya ait işler, kırılmaya mahküm şişeler hükmündedir. Bäki umur-u uhreviye ise, gayet sığlam elmaslar kıymetindedir.
(Mektübat)
İnsanlar, insana verilen cihazat-ı måneviyeyi, eğer nefsin ve dünyanın hesabıyla istimål etse ve dünyada ebedi kalacak gibi gafilåne davransa, ahlāk-ı rezileye ve israfát ve abesiyete vesile olur. Eğer hafiflerini dünya umuruna ve şiddetlilerini vezaif-i uhreviyeye ve måneviyeye sarf et-se, ahlâk-ı hamideye menşe', hikmet ve hakikate muvafık olarak saadet-i dâreyne medar olur.
(Mektübat)
Düşmanlar ve haşerat-ı muzırra arasında bir saat durmakla, dost ve büyükler meclisinde se-nelerce durmak arasındaki muvazene, kabirle dünya arasındaki aynı muvazenedir. Maahaza, Ce-nab-ı Hak da bir saatlik lezzeti terk etmeye davet ediyor ki, senelerce dostlarınla beraber rahat ede-sin. Öyleyse, kayıtlı ve kelepçeli olarak sevk edilmezden evvel, Allah'ın davetine icabet et.
Dunya madem fänidir. Hem madem ömür kısadır. Hem madem gayet lüzumiu vazifeler çok tur. Hem madem hayat-ı ebediye burada kazanılacaktır. Hem madem dünya sahipsiz değil. Hem madem su misafirhane-i dünyanın gayet Hakim ve Kerim bir müdebbiri var. Hem madem ne ti lik ve ne fenalık cezasız kalmayacaktır. Hem madem "Lå yükellifullahu nefsen illa vüsaha sırrın ca teklif-i mälävutak voktur. Hem madem zararsız yol, zararlı yola müreccahtır. Hem madem dun yevi dostlar ve rütbeler kabir kapısına kadardır.
Elbette, en bahtiyar odur ki, dünya için ahireti unutmasın, âhiretini dünyaya feda etmesin, ha yat- ebediyesini hayat-ı dünyeviye için bozmasın, målāyāni şeylerle ömrünü telef etmesin, kendi ni misafir teläkki edip misafirhane sahibinin emirlerine göre hareket etsin, selåmetle kabir kapısı-nu açıp saadet-i ebediyeye girsin.
[Mektübat)
Her kim hayat-ı fåniyeyi esas maksat yapsa, zahiren bir cennet içinde olsa da, månen cehen nemdedir. Ve her kim hayat-ı bakıyeye ciddi müteveccih ise, saadet-i dâreyne mazhardır. Dünya-sı ne kadar fena ve sıkıntılı olsa da, dünyasını Cennetin intizar salonu hükmünde gördüğü için hoş görür, tahammül eder, sabır içinde şükreder.
[Mektübat)
Dünyada, dünyanın âhiret mezraası ve esmâ-i İlâhiye aynası olan iki güzel yüzüne karşı mü tefekkiräne muhabbetin uhrevi neticesi, dünya kadar, fakat fani dünya gibi fani değil, bāki bir Cennet verilecektir. Hem dünyada yalnız zayıf gölgeleri gösterilen esmå, o Cennetin aynalarında en şăşaalı bir surette gösterilecektir.
(Sözler)
Güvendiğin hayat-ı maddiye, yalnız bir dakikadır. Hatta bir kısım ehl-i tetkik, "bir aşiredir, belki bir ân-ı seyyaledir" demişler. İşte, şu sırdandır ki, bazı ehl-i velâyet, dünyanın dünya cihe-tiyle ademine hükmetmişler.
Madem böyledir. Hayat-ı maddiye-i nefsiyeyi bırak; kalp ve ruh ve sırrın derece-i hayatlarına çık, bak: Nekadar geniş bir daire-i hayatları var. Senin için meyyit olan mazi, müstakbel, onlar için haydır, hayattar ve mevcuttur.
(Sözler)
Ey nefsim! Madem öyledir, sen dahi kalbim gibi ağla ve bağır ve de ki:
Hiç ender hiçim; fakat bu mevcudatı birden isterim.
(Sözler)
Sindi, dünyayı tahkir edenler dört siniftir
Brincisi: Ehl-i marifettir ki, Cenab-ı Hakkın marifetine ve muhabbet ve ibadetine sed çektiği tahkir eder.
Ikincisi: Ehl-i ahirettir ki, ya dünyanın zaruri işleri onları amel-i uhreviden men ettiği için ve sahut suhud derecesinde imanla Cennetin kemälät ve mehäsinine nisbeten dünyayı çirkin görür. Eret Hazret-i Yusuf Aleyhisselama güzel bir adam nisbet edilse yine çirkin göründüğü gibi, dün-anin ne kadar kıymettar mehasini varsa
, Cennetin mehäsinine nisbet edilse hic hükmündedir. Üçüncüsü: Dünyayı tahkir eder, çünkü eline geçmez. Şu tahkir dünyanın muhabbetinden ileri geliyor. nefretinden gelmi-
Dördüncüsü: Dünyayı tahkir eder; zira dünya eline geçiyor, fakat durmuyor, gidiyor. O da kı-pyor Teselli bulmak için tahkir eder. "Pistir" der. Su tahkir ise, o da dünyanın muhabbetinden ile-geliyor. Halbuki makbul tahkir odur ki, hubb-u ahiretten ve marifetullahın muhabbetinden ile-ri gelir.
Demek, makbul tahkir, evvelki iki kısımdır. Cenab-ı Hak bizi onlardan yapsın. Åmin, bihür-meti Seyyidi'l-Mürselin
(Sözlerl
Merätib-i dünya, nokta-i nazarımda pek ehemmiyetsiz olmakla beraber, senin gibi mertebesi-hizmet-i Kur'ân'a medar edenler için, minnet altına ve zillete girmemek şartıyla hoş görüyorum.
(Barla Lähikası)
Kur'an'ı okumanın faydası, yalnız hafız olmak ve dünyada onunla bir makam kazanmak, bir maaş almak değil; belki her bir harfi, hiç olmazsa on hayrından tå yüze, tā binlere kadar Cennet meyvelerini, âhiret faydalarını vermesini düşünüp ve ebedi hayatın rahatını ve saadetini temin et-mek niyetiyle okumak lazımdır.
Evet mekteplerde, dünya maişeti ya rütbeleri için fenleri dersleri okumak, bu kısacık dünye i hayatta derecesi, faydası bir ise, ebedi hayatta Kur'an ve Kur'an'ın kudsî kelimelerini ve nurlu ve imanî manalarını öğrenmek binler derece daha kıymetlidir. Onlar şişe hükmünde, bunlar elmes hükmündedir.
Dünya bir kitab-ı Samedanidir. Huruf ve kelimatı nefislerine değil, belki başkasının Zat ve se fat ve esmåsına delalet ediyorlar. Öyleyse manasını bil, al; nukuşunu bırak, git.
Hem bir mezraadır. Ek ve mahsulünü al, muhafaza et; muzahrafatını at, ehemmiyet verme
Hem birbiri arkasında daim gelen, geçen aynalar mecmuasıdır. Öyleyse onlarda tecelli edeni bil, envarını gör ve onlarda tezahür eden esmânın tecelliyatını anla ve Müsemmålarını sev, veze vale ve kırılmaya mahkum olan o cam parçalarından alākanı kes.
Hem seyyar bir ticaretgahtır. Öyleyse alışverişini yap, gel; ve senden kaçan ve sana iltifat et meyen kafilelerin arkalarından beyhude koşma, yorulma.
Hem muvakkat bir seyrangahtır. Öyleyse nazar-ı ibretle bak ve zahiri, çirkin yüzune değil, belki Cemil-i Bakiye bakan gizli, güzel yüzüne dikkat et, hoş ve faydalı bir tenezzüh yap, don, ve o güzel manzaraları irãe eden ve güzelleri gösteren perdelerin kapanmasıyla, akılsız çocuk gibi ağ-lama, merak etme.
Hem bir misafirhanedir. Öyleyse, onu yapan Mihmandar-ı Kerimin izni dairesinde ye, iç, şük ret. Kanunu dairesinde işle, hareket et. Sonra arkana bakma, çık, git. Herzekârâne, fuzuli bir suret-te karışma. Senden ayrılan ve sana ait olmayan şeylerle manasız uğraşma ve geçici işlerine bağla nıp, boğulma.
[Sözler
Dünya âlem-i âhirete bir fihriste hükmündedir.
(Mesnevî-i Nûriyel
Şüphesiz dünya bir mezraadır. Mahşer ise bir beyderdir, harmandır. Cennet, Cehennem ise bi-rer mahzendir.
Bu dunya menzilinin ve içinde oturan insanların ahväline dikkat edilirse anlaşılıyor ki, bu ya ebedi kalmak için yaratılmış bir menzil değildir. Ancak Cenab-ı Hakkın ebedi ve sermedi Dirüsselam menziline davetlisi olan mahlukātın içtimāları için bir han ve bir bekleme salo-dur Bu dünya menzilinde görünen leziz şeyler, lezzet ve zevk için değildir. Çünkü, visallerin net firaklarının elemine mukabil gelemez.
(Mesnevi-i Nûriyel
Sudar-i dunya, meydan-ı imtihandır ve dar-ı hizmettir. Lezzet ve ücret ve mükafat yeri değil-
(Lem'alar)
Dünya bir zikirhane-i Rahman, bir tålimgah-ı beşer ve hayvan, ve bir meydan-ı imtihan-i ins cindur
(Sözler)
Dünya ahirete vesiledir.
(Mesnevi-i Nûriyel
Nur-u Kur'an ile gördüm ki, birbiri içinde üç külli dünya var. Birisi esmâ-i İlahiyeye bakar, on-ann aynasıdır. İkinci yüzü âhirete bakar, onun mezraasıdır. Üçüncü yüzü ehl-i dünyaya bakar, gafletin mel'abegahıdır.
(Lem'alar)
Bu insan ebed için halk edilmiş ve ebede gidecektir. Bu dünya ona bir misafirhanedir ve âhi-ine bir intizar salonudur.
(Sözler)
Dünya öldükten sonra âhiret olarak dirilecektir. Dünya harab edildikten sonra, o dünyayı ya-pan Zät, yine daha güzel bir surette onu tamir edecek, âhiretten bir menzil yapacaktır.
(Sözler)
Dünya kâfire Cennet (yani âhirete nisbeten), mü'mine Cehennemdir (yani saadet-i ebediyesi-te nisbeten) -yoksa, dünyada dahi mü'min yüz derece ziyade mesuddur- denilmiştir.
Dünya bir tezgah ve bir mezraadır; âhiret pazarına münasip olan mahsulâtı yetiştirir.
(Mektübat)
Dünya hayatını güzelleştiren esbabdan biri, dünya aynasında temessülle parlayan hidayet nurları ve büyük insanların sevgili ve sevimli timsalleridir.
(Mesnevî-i Nûriye)
Yeis, ümm
Evet, bu dar dünya, beşerin cevherinde mündemiç olan istidâdât-ı gayr-ı mahduda ve ebed için mahlûk olan müyûlât ve arzularının sümbüllenmesine müsait değildir; beslemek ve terbiye için başka âleme gönderilecektir.
Yeis, ümmetlerin, milletlerin "seretan" denilen en dehşetli bir hastalığıdır.
[Hutbe-i Samiye)
Acaba istikbale karşı ehl-i iman ve Islam için böyle maddi ve månevi terakkiyata vesile ve kuvvetli, sarsılmaz esbab varken ve demiryolu gibi istikbal saadetine yol açıldığı halde, nasıl me-yus olup ye'se düşüyorsunuz ve âlem-i İslamın kuvve-i måneviyesini de kırıyorsunuz? Ve yeis ve ümitsizlikle zannediyorsunuz ki, "Dünya herkese ve ecnebilere terakki dünyasıdır. Fakat, yalnız biçare ehl-i İslam için tedenni dünyası oldu" diye pek yanlış bir hatāya düşüyorsunuz.
(Hutbe-i Samiye)
Yeis en dehşetli bir hastalıktır ki, âlem-i İslâmın kalbine girmiş. İşte o yeistir ki bizi öldürmüş gibi, garpta bir-iki milyonluk küçük bir devlet, şarkta yirmi milyon Müslümanları kendine hizmet-kär ve vatanlarını müstemleke hükmüne getirmiş. Hem o yeistir ki, yüksek ahlâkımızı öldürmüş, menfaat-i umumiyeyi bırakıp menfaat-ı şahsiyeye nazarımızı hasrettirmiş. Hem o yeistir ki, kuv-ve-i mâneviyemizi kırmış. Az bir kuvvetle, imandan gelen kuvve-i mâneviye ile şarktan garba ka-dar istilä ettiği halde, o kuvve-i mâneviye-i harika meyusiyetle kırıldığı için, zālim ecnebiler dört yüz seneden beri üç yüz milyon Müslümanı kendilerine esir etmiş. Hatta bu yeisle, başkasırun lā-kaytlığını ve füturunu kendi tembelliğine özür zannedip neme lazım der, "Herkes benim gibi ber-battır" diye şehamet-i imaniyeyi terk edip hizmet-i İslâmiyeyi yapmıyor.
İfrat ve tefrit, hayat-ı nefsiye ve ruhiyenin maraz ve hastalığını intaç eden esbaptandır
lisarătul- caz
İfrat ve tefrit, hayat-ı içtimaiyeye karşı isyan ateşini yakan iki âmildir. Evet, bu åmiller haya 1 içtimaiyeyi nizam ve intizam altına alan rabıtaları, kanunları keser, atar..
(İşărătul-ca
Tagayyür, inkılâp ve felaketlere mâruz ve muhtaç şu insan bedeninde iskän edilen ruhun ya şayabilmesi için üç kuvvet ihdas edilmiştir. Bu kuvvetlerin,
Birincisi, menfaatleri celp ve cezb için kuvve-i şeheviye-i behimiye,
İkincisi, zararlı şeyleri def için kuvve-i sebuiye-i gadabiye,
Üçüncüsü, nef ve zararı, iyi ve kötüyü birbirinden temyiz için kuvve-i akliye-i melekiyedir
Läkin, insandaki bu kuvvetlere şeriatça bir had ve bir nihayet tayin edilmişse de, fıtraten ta yin edilmemiş olduğundan, bu kuvvetlerin her birisi tefrit, vasat, ifrat namıyla üç mertebeye ayn hrlar.
Meselä, kuvve-i şeheviyenin tefrit mertebesi humuddur ki, ne helâle ve ne de harama şehve ti iştihası yoktur. İfrat mertebesi fücurdur ki, namusları ve ırzları pāyimal etmek iştihasında olur Vasat mertebesi ise iffettir ki, helâline şehveti var, harama yoktur.
İhtar: Kuvve-i şeheviyenin yemek, içmek, uyumak ve konuşmak gibi füruatında da bu üç mertebe mevcuttur.
Ve keza, kuvve-i gadabiyenin tefrit mertebesi, cebanettir ki korkulmayan şeylerden bile kor kar. Ifrat mertebesi tehevvürdür ki, ne maddî ve ne mânevî hiçbir şeyden korkmaz. Bütün istib dadlar, tahakkümler, zulümler bu mertebenin mahsulüdür. Vasat mertebesi ise şecaattir ki, hukuk u diniye ve dünyeviyesi için canını feda eder, meşru olmayan şeylere karışmaz.
İhtar: Bu kuvve-i gadabiyenin füruatında da şu üç mertebenin yeri vardır.
Ve keza, kuvve-i akliyenin tefrit mertebesi gabāvettir ki, hiçbir şeyden haberi olmaz. Ifrat mer tebesi cerbezedir ki, hakkı bâtıl, bâtılı hak suretinde gösterecek kadar aldatıcı bir zekāya malik olur. Vasat mertebesi ise hikmettir ki, hakkı hak bilir, imtisal eder; bâtılı batıl bilir, içtinap eder.
Rıza-yı küfür, küfür olduğu gibi, zulme rıza da zulümdür.
(Mektübatl
Padişah, Peygamberimizin emrine itaat etse ve yoluna gitse halifedir. Biz de ona itaat edece Liz Yoksa, Peygambere tabi olmayıp zulmedenler, padişah da olsalar haydutturlar.
(Iki Mekteb-i Musibetin Sehädetnamesil
Zulüm ve fıskta hasis ve hayırsız bir lezzet görüldüğünden, onlardan nefis teneffür etmez.
(Isarătut-caz)
Zulüm, başına adalet külahını geçirmiş Hiyanet, hamiyet libasını giymiş. Cihada, bağy ismi takılmış. Esarete hürriyet namı verilmiş. Ezdad, suretlerini mübadele etmişler.
Hakikat Çekirdekleril
Bir hanede veya bir gemide birtek måsum, on căni bulunsa, adalet-i Kur'âniye o masumun hakkına zarar vermemek için, o haneyi yakmasını ve o gemiyi batırmasını men ettiği halde, dokuz masumu birtek câní yüzünden mahvetmek suretinde o haneyi yakmak ve o gemiyi batırmak, en azim bir zulüm bir hıyanet, bir gadir olduğundan, dahili äsayişi ihlal suretinde, yüzde on cani yü zünden doksan masumu tehlike ve zararlara sokmak, adalet-i İlahiye ve hakikat-i Kuraniye ile şiddetle men edildiği için, biz bütün kuvvetimizle, o ders-i Kur'âni itibarıyla, Asayişi muhafazaya kendimizi dinen mecbur biliyoruz.
(Emirdağ Lähikası)
İnsandaki kuvve-i şeheviye, kuvve-i gadabiye, kuvve-i akliye Sani tarafından tahdit edilme diğinden ve insanın cüz-ü ihtiyarisiyle terakkisini temin etmek için bu kuvvetler başıboş bırakıl-dığından, muamelátta zulüm ve tecavüzler vukua gelir. Bu tecavüzleri önlemek için, cemaat-i in-saniye, çalışmalarının semerelerini mübadele etmekte adalete muhtaçtır.
Malûmdur ki, âlâ birşey bozulsa, edna birşeyin bozulmasından daha ziyade bozuk olur. Me selâ, nasıl ki süt ve yoğurt bozulsalar yine yenilebilir. Yağ bozulsa yenilmez, bazan zehir gibi olur. Öyle de, mahlükatın en mükerremi, belki en ålåsı olan insan, eğer bozulsa, bozuk hayvandan da-ha ziyade bozuk olur. Müteaffin maddelerin kokusuyla telezzüz eden haşarat gibi ve ısırmakla ze hirlendirmekten lezzet alan yılanlar gibi, dalâlet bataklığındaki şerler ve habis ahlâklarla telezzüz ve iftihar eder ve zulmün zulümatındaki zararlardan ve cinayetlerden lezzet alırlar, adeta şeyta-nın mahiyetine girerler.
Nimet ve rahmet-i İlâhiyenin fiyatı, şükürdür. Biz şükrü hakkıyla vermedik. Evet, rahmetin fi-yatını şükürle vermediğimiz gibi; zulmümüzle, isyanımızla gazabı celb ediyoruz. Şimdi zemin yü-zünde zulüm ve tahribat, küfür ve isyan ile, nev-i beşer tam tokada kendini müstahak etti ve deh-şetli tokatlar yedi. Elbette bir parça hissemiz de olacak.
Fitratta israf ve hilkatte abesiyet olmadığına delil. Sani-i Zülcelalin, herşeyin hilkatinde en ki-valu ve en yakın ciheti ve en hafif sureti ve en güzel keyfiyeti ihtiyar ve intihap etmesidir ve ba-birşeyi yüz vazifeyle tavzif etmesidir ve bir ince şeye bin meyve ve gayeleri takmasıdır.
(Sözler)
Bütün fenlerin şehadetiyle, fıtratta israf yoktur.
(İsârâtü'l-İcaz)
Hallāk-ı Bimisal israf etmiyor, abes işleri yapmıyor. Hattā güz mevsiminde vazifesi bitmiş, ve-ist etmiş mahlûkların enkaz-ı maddiyesini bahar masnuatında istimal ediyor, onların binalarında derc ediyor.
(Sözler)
Hälık-ı Rahîm, nev-i beşere verdiği nimetlerin mukabilinde şükür istiyor. İsraf ise şükre zıttır, nimete karşı hasâretli bir istihfaftır.
(Lem'alar)
Cenab-ı Hakkın sana in'âm ettiği vücutla vücuda lazım olan şeyler, temlik suretiyle değildir.
Yani, senin mülkün ve malın olup istediğin gibi tasarruf etmek için verilmemiştir. Ancak, o gibi ni-metlerde, Allah'ın rızasına muvafık tasarruf edilebilir.
Evet, bir misafir, ev sahibinin iznine ve rızasına muvafık olmayacak derecede, yemeklerde ve sair şeylerde israf edemez.
Bu zamanda israfata medar olacak para çok pahalıdır. Mukabilinde bazan haysiyet, namus ruşvet alınıyor. Bazan mukaddesat-1 dinive mukabil alınıyor, sonra menhus bir para veriliyor. De mek, mánevi yuz lira zararla maddi yüz paralık bir mal alınır.
(Lemalar)
İsraf, hırsı intaç eder.
(Lem'alari
Hayırda ve ihsanda-fakat müstehak olanlara- israf olmadığı gibi, israfta da hiçbir hayır yok
(Lem'alar)
tur
İsraf, kanaatsizliği întaç eder. Kanaatsizlik ise, çalışmanın şevkini kırar, tembelliğe atar, haya tından şekvä kapısını açar, mütemadiyen şekvå ettirir. Hem ihlásı kırar, riyā kapısını açar. Hem iz zetini kırar, dilencilik yolunu gösterir.
[Lem'alar)
Zekät vermek ve iktisat etmek, malda bittecrübe sebeb-i bereket olduğu gibi, israf etmekle ze kät vermemek, sebeb-i ref-i bereket olduğuna hadsiz vakıat vardır.
(Lem'alar)
Bhtiyar odur ki, medar-ı saadet ve lezzet olan iktisat ve kanaatle sa'y-i helali, bir nevi ibadet ve rızık için bir fiili dua bilerek müteşekkiråne ve minnettåråne o ihsanı kabul edip hayatını sa adetkârâne geçirir. Ve bedbaht odur ki, medar-ı şekavet ve hasåret ve elem olan israf ve hurs ile sa'y-i helali bırakarak, her kapıya başvurup, tembelkârâne ve zālimāne ve müştekiyâne hayatını geçirir, belki öldürür.
(Sualar)
Ey iktisatsız, israflı insan! Bütün kainatın en esaslı düsturu olan iktisadı yapmadığından, ne kadar hiläf-ı hakikat hareket ettiğini bil!
Bütün ihtilälät-ı beşeriyenin madeni bir kelime olduğu gibi, bütün ahlâk-ı seyyienin menbar dahi bir kelimedir.
Birinci kelime: "Ben tok olayım; başkası açlıktan ölse bana ne!"
İkinci kelime: "Sen çalış, ben yiyeyim."
Evet, hayat-ı içtimaiye-i beşeriyede havas ve avam, yani zenginler ve fakirler, muvazeneleriy-le rahatla yaşarlar. O muvazenenin esası ise, havas tabakasında merhamet ve şefkat, aşağısında hürmet ve itaattir. Şimdi, birinci kelime havas tabakasını zulme, ahlaksızlığa, merhametsizliğe sevk etmiştir. İkinci kelime avâmı kine, hasede, mübarezeye sevk edip rahat-ı beşeriyeyi birkaç asırdır selb ettiği gibi, şu asırda sa'y, sermaye ile mübareze neticesi, herkesçe malüm olan Avrupa hadisât-ı azīmesi meydana geldi.
İşte, medeniyet, bütün cem'iyât-ı hayriye ile ve ahlâkî mektepleriyle ve şedit inzibat ve niză-mâtıyla beşerin o iki tabakasını musaläha edemediği gibi, hayat-ı beşerin iki müthiş yarasını teda-vi edememiştir. Kur'ân, birinci kelimeyi, esasından "vücub-u zekât" ile kal' eder, tedavi eder. İkin-ci kelimenin esasını "hurmet-i riba" ile kal' edip tedavi eder. Evet, âyet-i Kur'âniye ålem kapısın-da durup ribâya "Yasaktır" der. "Kavga kapısını kapamak için ribā kapısını kapayınız" diyerek in-sanlara ferman eder, şakirtlerine "Girmeyiniz" emreder.
(Sözler)
Riba İslâma zarar-ı mutlaktır
Ribă atâlet verir, şevk-i sa'yi söndürür. Ribânın kapıları, hem de onun kapları olan bu banka-
ların her
Dem nefi ise, beşerin en fena kısmınadır. Onlar da gāvurlardır. Gåvurlardaki nefi en fena kıs-mınadır; onlar da zalimler.
Her dem zalimlerdeki nefi en fena kısmınadır. Onlar da sefihlerdir. Ålem-i İslâma bir zarar-
Sú-i zan ve sú-i te'vilde, bu dünyada muaccel bir ceză var. "Men dakka dukka" kaidesiyle, sü izan eden, sûizanna maruz olur. Mü'min kardeşinin harekâtını sü-i te vil edenlerin harekâtı, yakın bir zamanda sů-i te'vile uğrar, cezasını çeker.
(Lem'atar)
İnsan hüsn-ü zanna memurdur. İnsan, herkesi kendisinden üstün bilmelidir. Kendisinde bu-lunan sû-i ahlakı, sú-i zan säikasıyla başkalara teşmil etmesin. Ve başkaların bazı harekâtını, hik metini bilmediğinden takbih etmesin. Binaenaleyh, eslåf-ı izâmın hikmetini bilmediğimiz bazı hal lerini beğenmemek sú-i zandır. Sû-i zan ise, maddi ve manevi içtimaiyatı zedeler.
Eğer malı çok seversen, hırsla değil, belki kanaatle malı talep et, tå çok gelsin.
(Mektübat
Hirs, şükürsüzlük olduğu gibi, hem sebeb-i mahrumiyettir, hem vasıta-i zillettir. Hatta, hayat içtimaiyeye sahip olan mübarek karınca dahi, güya hırs vasıtasıyla ayaklar altında kalmuş, ezili Çünkü, kanaat etmeyip, senede birkaç tane buğday käfi gelirken, elinden gelse binler taneyi fop lar. Güya mübarek arı, kanaatinden dolayı başlar üstünde uçar. Kanaat ettiğinden, balı insanlara emr-i İlahi ile ihsan eder, yedirir.
(Mektübat)
Hirs, sebeb-i haybettir ve illet ve zillettir, ve mahrumiyet ve sefaleti getirir. Evet, her milletten ziyade hırsla dünyaya saldıran Yahudi milletinin zillet ve sefaleti, bu hükme bir şahid-i katı'dır.
[Mektübat
Hırsla rızıklarına saldıran canavarların gayr-ı meşru ve pek çok zahmetle kazandıkları nåhoş rızıkları gösteriyor ki, hırs sebeb-i mahrumiyettir.
(Mektübat)
Målik-i Hakikinin daire-i emrinden hariç o vücuda karıştığın zaman zarar vermiş olursun ümitsizliği intaç eden hırs gibi.
(Mesnevi-i Nûriye)
Hırsla dünyaya yapışan ve aşk ile hayat-ı dünyeviyeye bağlanan Yahudi milleti, pek çok zah metle kazandığı, kendine faydası az, yalnız hazinedarlık ettiği gayr-ı meşru bir servet-i ribå ile bü tün milletlerden yedikleri sille-i zillet ve sefalet, katl ve ihanet gösteriyor ki, hırs maden-i zillet ve hasårettir.
Kelpte lurs marazı fazla olduğundan esbab-ı zahiriyeye öyle bir derece ihtimamla yapışır ki, Min'im-i Hakikiden bütün bütün gafletine sebep olur.
(Mesnevi- Nûriyel
Cenab-ı Hak bir kısım maldan onda bir veya bir kısım maldan kırkta bir, kendi verdiği malın-Jan birisini bizden istedi-tă bize fukaraların dualarını kazandırsın ve kin ve hasetlerini men etsin.
2. hırsımız için tamahkârlık edip vermedik. Cenâb-ı Hak, müterakim zekâtını, kırkta otuz, onda kizini aldı.
(Mektübat)
Nasıl ki bir ekmeğin vücudu, tarla, harman, değirmen, fırına terettüp eder. Öyle de, tertib-i eş-yada bir teenni-i hikmet vardır. Hırs sebebiyle, teenni ile hareket edilmediği için, o tertipli eşyada-ki månevi basamakları müraat etmez; ya atlar, düşer veyahut bir basamağı noksan bırakır, maksa-da çıkamaz.
(Mektübat)
Ehl-i kanaat ile ehl-i hırs, iki şahsa benzer ki, büyük bir zâtın divanhanesine giriyorlar.
Birisi kalbinden der: "Beni yalnız kabul etsin; dışarıdaki soğuktan kurtulsam bana kâfidir. En aşağıdaki iskemleyi de bana verseler, lütuftur."
İkinci adam, güya bir hakkı varmış gibi ve herkes ona hürmet etmeye mecburmuş gibi, mağ ruråne der ki: "Bana en yukarı iskemleyi vermeli." O hırsla girer, gözünü yukarı mevkilere diker, onlara gitmek ister. Fakat divanhane sahibi onu geri döndürüp aşağı oturtur. Ona teşekkür läzım-ken, teşekküre bedel kalbinden kızıyor. Teşekkür değil, biläkis hane sahibini tenkit ediyor. Hane sahibi de ondan istiskal ediyor.
Birinci adam mütevaziāne giriyor, en aşağıdaki iskemleye oturmak istiyor. Onun o kanaati, di-
vanhane sahibinin hoşuna gidiyor. "Daha yukarı iskemleye buyurun" der. O da gittikçe teşekkü-
râtını ziyadeleştirir; memnuniyeti tezayüd eder. İşte, dünya bir divanhane-i Rahman'dır. Zemin yüzü bir sofra-i rahmettir. Derecât-ı erzak ve meråtib-i nimet dahi iskemleler hükmündedir.
(Mektübat)
Ey divane baş ve bozuk kalb! Zanneder misin ki Müslümanlar dünyayı sevmiyorlar veyahut düşünmüyorlar ki fakr-ı hale düşmüşler; ve ikaza muhtaçtırlar, tå ki dünyadan hissesini unutma-sınlar?
Zannın yanıştır, tahminin hatadır. Belki lurs şiddetlenmiş; onun için fakra hale duşuyorlar. Çunku mü'minde lurs sebeb-i hasårettir ve sefalettir.
(Lem alar)
Hirs ile aculiyet, sebeb-i haybettir. Zira mürettep basamaklar gibi fıtrattaki tertibe, teselsü le tatbik-i hareket etmediğinden, haris muvaffak olamaz. Olsa da, tertib-i calisi bir basamak kadar seyri fitriden kısa olduğundan, ye'se düşüp gaflet bastıktan sonra kapı açılır. Allah kalbin båtına nu iman ve marifet ve muhabbeti için yaratmıştır. Kalbin zahirini sair şeylere müheyya etmiştir. Ci nayetkår hus kalbi deler, sanemleri içine idhal eder. Allah darılır, maksudunun aksiyle mücazat eder
(Hutbe- Samiyel
Hem, en cüz'î işlerde de herkes hırsın sü-i tesirini hissedebilir.
Meselă, iki dilenci birşey istedikleri vakit, hırsla ilhah eden dilenciden istiskal edip vermemek, diğer sakin dilenciye merhamet edip vermek, herkes kalbinde hisseder.
Hem meselä, gecede uykun kaçmış; sen yatmak istesen, läkayt kalsan, uykun gelebilir. Eğer hursla uyku istesen, "Aman yatayım, aman yatayım" dersen, bütün bütün uykunu kaçırırsın.
Hem meselå, mühim bir netice için birisini hırsla beklersin. "Aman gelmedi, aman gelmedi" deyip, en nihayet hırs senin sabrını tüketip, kalkar gidersin. Bir dakika sonra o adam gelir, fakat beklediğin o mühim netice bozulur.
[Mektübat)
Hem mala ve câha karşı şiddetli bir hırs gösterir. Bakar ki, muvakkaten onun nezaretine veril-miş o fani mal ve äfetli şöhret ve tehlikeli ve riyaya medar olan cah, o şiddetli hırsa değmiyor. On-dan, hakiki câh olan merätib-i måneviyeye ve derecât-ı kurbiyeye ve zād-ı âhirete ve hakiki mal olan a'mål-i salihaya teveccüh eder. Fena haslet olan hırs-1 mecazi ise, ali bir haslet olan hurs-ı ha-kikiye inkılâp eder.
İnadın işi budur: Şeytan yardım ederse birisine "melek" der, rahmeti de okutur. Muhalif tarafında eğer meleği görse, libasını değişmiş onu şeytan zanneder; adävet, lånet eder.
(Lemeât)
Şiddetli bir inatla, ehemmiyetsiz, zâil, fāni umurlara karşı hissiyatını sarf eder. Bakar ki, bir dakika inada değmeyen birşeye bir sene inat ediyor. Hem zararlı, zehirli birşeye inat namına se-bat eder. Bakar ki, bu kuvvetli his böyle şeyler için verilmemiş; onu onlara sarf etmek, hikmet ve hakikate münâfidir. O şiddetli inadı, o lüzumsuz umur-u zaileye vermeyip, âli ve bāki olan haka-ik-i imaniyeye ve esâsât-ı İslâmiyeye ve hidemât-ı uhreviyeye sarf eder. O haslet-i rezile olan inad-1 mecazi, güzel ve âli bir haslet olan hakiki inada, yani hakta şiddetli sebata inkılâp eder.
dur. Zem ve grybet, aklen ve kalben ve insaniyeten ve vicdanen ve fitraten ve milliyeten mezmum.
[Mektübat)
Giybet, ehl-i adävet ve haset ve inadın en çok istimal ettikleri alçak bir silahtır. İzzet-i nefis sa-hibi, bu pis silaha tenezzül edip istimal etmez.
(Mektübat)
"Gıybet katl gibidir."
Demek gıybette öyle bir fert bulunur ki, katl gibi bir zehr-i katilden daha muzırdır.
(sârâtü'l-İcaz)
Düşmanıma gıybetle ceza vermekten nefsimi yüksek tutuyorum ve tenezzül etmiyorum. Çün kü gıybet, zayıf ve zelil ve aşağıların silālıdır.
(Mektübat)
Gıybet odur ki, gıybet edilen adam hazır olsaydı ve işitseydi, kerahet edip darılacaktı. Eğer doğru dese, zaten gıybettir. Eğer yalan dese, hem gıybet, hem iftiradır; iki katlı çirkin bir günahtır.
(Mektübat)
Ehl-i gıybet, gayet fena ve alçaktırlar. Gıybetin en fena ve en şenîi ve en zālimāne kısmı, kazíi muhsanåt nev'idir. Yani, gözüyle görmüş dört şahidi gösteremeyen bir insan, bir erkek veya ka-dın hakkında zinā isnat etmek, en şenî bir günah-ı kebåir ve en zālimâne bir cinayettir, hayatı iç timaiye-i ehl-i imanı zehirlendirir bir hıyanettir, mesut bir ailenin hayatını mahveden bir gadirdir.
Haset evvelā hāsidi ezer, mahveder, vandırır. Mahsud hakkında zararı ya azdır veya yoktur.
Mektübut
Håsid hased ettiği zaman bütün şerdir.
(Sušlar)
Hasedin çaresi:
Hasid adam, haset ettiği şeylerin akıbetini düşünsün. Tä anlasın ki, rakibinde olan dunyevi hüsün ve kuvvet ve mertebe ve servet, fånidir, muvakkattir. Faydası az, zahmeti çoktur Eğer uh revi meziyetler ise, zaten onlarda haset olamaz. Eğer onlarda dahi haset yapsa, ya kendisi riyakar dır; ahiret malını dünyada mahvetmek ister. Veyahut mahsúdu riyakar zanneder, haksızlık eder, zulmeder.
Hem ona gelen musibetlerden memnun ve nimetlerden mahzun olup, kader ve rahmet-i llä-hiyeye, onun hakkında ettiği iyiliklerden küsüyor. Adetä kaderi tenkit ve rahmete itiraz ediyor Kaderi tenkit eden, başını örse vurur, kırar. Rahmete itiraz eden, rahmetten mahrum kalır.
Birisi: Şekvå suretinde bir vazifedar adama der, tå yardım edip o münkeri, o kabahati ondan izale etsin ve hakkını ondan alsın.
Birisi de: Bir adam onunla teşrik-i mesai etmek ister, seninle meşveret eder. Sen de, sırf mas-lahat için, garazsız olarak, meşveretin hakkını edå etmek için desen: "Onunla teşrik-i mesai etme. Çünkü zarar göreceksin."
Birisi de: Maksadı tahkir ve teşhir değil, belki maksadı tarif ve tanıttırmak için dese: "O topal ve serseri adam filån yere gitti."
Birisi de: O gıybet edilen adam fäsıkı mütecahirdir. Yani fenalıktan sıkılmıyor, belki işlediği
seyyiatla iftihar ediyor, zulmüyle telezzüz ediyor, sıkılmayarak äşikäre bir surette işliyor. İşte bu mahsus maddelerde, garazsız ve sırf hak ve maslahat için gaybet câiz olabilir.
(Mektübat)
Nasıl ateş odunu yer, bitirir, gıybet dahi a'mål-i salihayı yer, bitirir.
(Mektübat)
Bugünlerde sabah namazı tesbihatında İstanbul'daki ihtiyarın garazkärane ve şahsıma karşı galiz gıybeti üzerine, Eski Said damarıyla nefs-i emmarem heyecana geldi. "Mazlumum, bu nevi zulüm çekilmez!" dedi, intikamını almak istedi. Birden kalbime geldi:
"Belki Risale-i Nur'un İstanbul'da neşrine bir vesile olur. Sen madem hayat-ı dünyeviyeni ve hayat-ı uhreviyeni dahi Risale-i Nur'a feda ediyorsun; bu izzet-i nefis damarını dahi feda et. Hem sebeb-i hilkat-i käinat Fahr-i Ålem Aleyhissalâtü Vesselama 'mecnun' tabiri istimal eden insanlar bulunduğu gibi, senin, o güneşe nispeten zerrecik bir izzet-i nefsinin kırılmasına ehemmiyet ver-me" diye ihtar edildi, benim de kalbim rahat etti.
Müseylime-i Kezzab ile emsalini âlemde rezil ve rüsvay eden, kizbdir.
İşte bu sebeplerden dolayıdır ki, bütün cinayetler içinde tel'ine, tehdide tahsis edilen, kizbdir.
lisärätü'l-cazl
Maslahat için kizb ise, zaman onu neshetmiş. Maslahat ve zaruret için bazı âlim "muvakkat" fetvâsı vermişler. Bu zamanda o fetvā verilmez. Çünkü, o kadar su-i istimal edilmiş ki, yüz zararı içinde bir menfaati olabilir. Onun için hüküm maslahata bina edilmez.
(Hutbe-i Samiyel
Maslahat dahi yalan söylemeye illet olamaz. Çünkü muayyen bir haddi yok; su-i istimale mü-sait bir bataklıktır.
(Hutbe-i Samiye)
Yol ikidir, üç değildir. Ya doğru, ya yalan, ya sükût değildir.
[Hutbe-i Samiye)
Müseylime'yi esfel-i säfiline düşüren kizb olduğu gibi, Muhammedü'l-Emin Aleyhissalatü Vesselâmı âlâ-yı illiyyine çıkaran sıdktır ve doğruluktur.
Allah namına iftira eden, yalan söyleyen, en edna bir dereceye düşer.
[Mektübat
344
Ahlāk-ı âliyeyi ve yüksek huyları hakikate yapıştıran ve o ahlakı daima yaşattıran, ciddiyet ile sıdktır. Eğer sıdk kalkıp araya kizb girerse, rüzgârlara oyuncak olan yapraklar gibi, o adam da in sanlara oyuncak olur.
(Isârâtü'l-cazi
S-Herşeyden evvel bize lazım olan nedir?
C-Doğruluk.
S-Daha?
C-Yalan söylememek.
S-Sonra?
C-Sıdk, ihlås, sadakat, sebat, tesanüd.
S-Yalnız...
C-Evet...
S-Neden?
C-Küfrün mahiyeti yalandır. İmanın mahiyeti sıdktır. Şu burhan käfi değil midir ki, hayatı-mızın bekası imaın ve sıdkın ve tesanüdün devamıyladır?
(Münazarat)
Bir zatta içtima eden ahlâk-ı âliye kizb, hile gibi alçak halleri reddeder. Evet, yalnız şecaatle iş tihar eden bir zat, kolay kolay yalana tenezzül etmez.
(İşârâtü'l-İcaz)
Hulfülvaad ve hilaf ve kizb ve aldatmak, en çirkin bir haslet ve naks ve kusurdur.
Ey şan ve şerefi, nam ve şöhreti isteyen adam! Gel, o dersi benden al Şöhret ayn-ı riyadır ve kalbi öldüren zehirli bir baldır. Ve insanı insanlara abd ve köle yapar O belá ve musibete düşersen, "İnna lillah ve inna ileyhi raciûn" de, o beladan kurtul
Mesnevi Nünyal
Birşey kaldı: O da şöhret-i käzibedir. İşte ben ondan usandım, kaçıyorum. Zira uhdesindien gelmediğim çok vazifeyi bana yükletiyor.
Münazarrar
Ey fahre meftun, şöhrete müptelă, medhe düşkün, hodbinlikte bibemtä, sersem nefisimi Eğer binler meyve veren incirin menşei olan küçücük bir çekirdeği ve yüz salkım ona takıldım üzümün siyah kurucuk çubuğu, bütün o meyveleri, o salkımları kendi bünerleri olduğu ve anlar dan istifade edenler o çubuğa, o çekirdeğe medih ve hürmet etmek lazım olduğu hak bir dündas senin dahi sana yüklenen nimetler için fahre, gurura belki bir hakkın var.
Halbuki sen, daim zemme müstehaksın. Zira o çekirdek ve o çubuk gibi değilsin. Senin bur cüz-i ihtiyarın bulunmakla, o nimetlerin kıymetlerini fahrinle tenkis ediyorsun, gururunla tailbrig ediyorsun ve küfranınla iptal ediyorsun ve temellükle gasp ediyorsun.
Senin vazifen fahir değil, şükürdür. Sana layık olan şöhret değil, tevazudur, bacilemie Senin hakkın medih değil, istiğfardır, nedämettir. Senin kemälin hodbinlik değil, büdäbirlikwdin
Sizler
İnsanda, ekseriyet itibarıyla, hubb-u cah denilen hırsı şöhret ve hodfuruşluk ve şan ve şan denilen riyākârâne halklara görünmek ve nazar-ı âmmede mevki sahibi olmaya, ehl-i dünyanın
her ferdinde cüz'î, külli arzu vardır. Hattâ o arzu için hayatını feda eder derecesinde şöhretperest.
lik hissi onu sevk eder. Ehl-i âhiret için bu his gayet tehlikelidir. Ehl-i dünya için de gayet dağdağalıdır, çok ahlâk-seyyienin de menşeidir ve insanların da en zayıf damarıdır. Yani, bir insanı yakalamak ve kendi ne çekmek, onun o hissini okşamakla kendine bağlar, hem onunla onu mağlup eder.
(Mektûbat)
Dalâlette, iktidarsızlar muktedir görünmeleri ve ehemmiyetsizler şöhret kazanmaları içindir ki, hodfuruş, şöhretperest, riyâkâr insanlar ve az birşeyle iktidarlarını göstermek ve ihâfe ve izrar cihetinden bir mevki kazanmak için ehl-i hakka muhalefet vaziyetine girerler. Tâ görünsün ve na-zar-ı dikkat ona celb olunsun. Ve iktidar ve kudretle değil, belki terk ve atâletle sebebiyet verdiği tahribat ona isnad edilip ondan bahsedilsin. Nasıl ki böyle şöhret divanelerinden birisi namazgā-hı telvis etmiş, tâ herkes ondan bahsetsin. Hattâ ondan lânetle de bahsedilmiş de, şöhretperestlik damarı kendisine bu lânetli şöhreti hoş göstermiş diye darbı mesel olmuş.
Ehl-i adāvet, mizacı bozulmuş bir çocuğa benziyor ki, ağlamak ister; birşey arıyor ki onunla ağlasın. Sinek kanadı kadar ehemmiyetsiz birşey, ağlamasına bahane olur. Hem insafsız, bedbin hir adama benzer ki, su-i zan mümkün oldukça hüsn-ü zan etmez. Bir seyyie ile on haseneyi örter.
[Hutbe-i Şamiyel
Adåvet etmek istersen, kalbindeki adåvete adâvet et, onun refine çalış. Hem en ziyade sana zarar veren nefs-i emmårene ve hevă-i nefsine adåvet et, ıslahına çalış. O muzır nefsin hatırı için mü'minlere adâvet etme. Eğer düşmanlık etmek istersen, kâfirler, zındıklar çoktur, onlara adävet et. Evet, nasıl ki muhabbet sıfatı muhabbete layıktır. Öyle de, adâvet hasleti, herşeyden evvel ken-disi adåvete lâyıktır.
[Mektübat]
Hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeyi zîr ü zeber eden düşmanlık ve adavet, herşeyden ziyade nefre te ve adâvete ve ondan çekilmeye müstahak ve çirkin ve muzır bir sıfattır.
(Hutbe-i Samiye)
Acaba birgün adâvete değmeyen birşeye bir sene kin ve adavetle mukabele etmeyi hangi in-saf kabul eder, bozulmamış hangi vicdana sığar?
Halbuki, mü'min kardeşinden sana gelen bir fenalığı bütün bütün ona verip onu mahkûm edemezsin. Çünkü, evvelâ kaderin onda bir hissesi var. Onu çıkarıp, o kader ve kazā hissesine kar-şı rıza ile mukabele etmek gerektir.
Saniyen, nefis ve şeytanın hissesini de ayırıp, o adama adâvet değil, belki nefsine mağlûp ol-duğundan, acımak ve nedamet edeceğini beklemek.
Salisen, sen kendi nefsinde görmediğin veya görmek istemediğin kusurunu gör, bir hisse de ona ver.
Sonra baki kalan küçük bir hisseye karşı, en selâmetli ve en çabuk hasmını mağlüp edecek af ve safh ile ve ulüvvucenaplıkla mukabele etsen, zulümden ve zarardan kurtulursun. Yoksa, sar-hoş ve divane olan ve şişeleri ve buz parçalarını elmas fiyatıyla alan cevherci bir Yahudi gibi, beş paraya değmeyen fäni, zil, muvakkat, ehemmiyetsiz umur-u dünyeviyeye, guya ebedi dunyada durup ebedi beraber kalacak gibi şedit bir hırsla ve daimi bir kinle, mütemadiyen bir adavetle mu-kabele etmek, siga-i mubalağa ile, bir zalûmiyettir veya bir sarhoşluktur, bir nevi divaneliktir.
İşte, hayat-ı şahsiyece bu derece muzır olan adåvete ve fikr-i intikama, eğer şahsını seversen yol verme ki kalbine girsin.
(Mektübat)
Bazan insanın gururu ve nefisperestliği, şuursuz olarak, ehl-i imana karşı haksız olarak ada-vet eder, kendini haklı zanneder. Halbuki, bu husumet ve adavetle, ehl-i imâna karşı muhabbete vesile olan iman, İslâmiyet ve cinsiyet gibi kuvvetli esbabı istihfaf etmektir, kıymetlerini tenzil et-mektir. Adävetin ehemmiyetsiz esbablarını, muhabbetin dağ gibi sebeplerine tercih etmek gibi bir divåneliktir.
(Hutbe-i Samiyel
"Dunya öyle bir metă değil ki nizāa değsin." Çünkü, fāni ve geçici olduğundan kıymetsizdir. Koca dünya böyle ise, dünyanın cüzi işleri ne kadar ehemmiyetsiz olduğunu anlarsın.
(Mektübat)
İnsanın hayat-ı içtimaiyesini ifsad eden bir desise-i şeytaniye şudur ki: Bir mü'minin birtek seyyiesiyle bütün hasenâtını örter. Şeytanın bu desisesini dinleyen insafsızlar, o mü'mine adâvet ederler.
Halbuki, Cenâb-ı Hak, haşirde adalet-i mutlaka ile mizan-ı ekberinde a'mål-i mükellefini tart-tığı zaman, hasenâtı seyyiåta galibiyeti-mağlûbiyeti noktasında hükmeyler. Hem seyyiâtın esbabı çok ve vücutları kolay olduğundan, bazan birtek hasene ile çok seyyiâtırı örter. Demek, bu dün-yada o adalet-i llâhiye noktasında muamele gerektir. Eğer bir adamın iyilikleri fenalıklarına kemi-yeten veya keyfiyeten ziyade gelse, o adam muhabbete ve hürmete müstehaktır. Belki, kıymettar birtek hasene ile, çok seyyiâtına nazar-ı afla bakmak lazımdır.
Halbuki, insan, fıtratındaki zulüm damarıyla, şeytanın telkiniyle, bir zâtın yüz hasenâtırı bir-tek seyyie yüzünden unutur, mü'min kardeşine adâvet eder, günahlara girer. Nasıl bir sinek kana-dı göz üstüne bırakılsa bir dağı setreder, göstermez. Öyle de, insan, garaz damarıyla, sinek kana-dı kadar bir seyyie ile dağ gibi hasenātı örter, unutur, mü'min kardeşine adâvet eder, insanların hayat-ı içtimaiyesinde bir fesat åleti olur.
Sebeb-i adâvet olan şeyler çakıl taşları gibidir. Çakıl taşlarını Cebel-i Uhud'dan daha ağır te-lukki etmek ne kadar akılsızlıksa, mu'minin mü'mine adâveti, o kadar kalbsizliktir.
(Hutbe-i Samiye)
Dünyada en sevdiğim şey muhabbet; ve en darıldığım şey de husumet ve adåvettir. (Müna-zarat)
SİYASET
Hey efendiler! Ben imanın cereyanındayım. Karşımda imansızlık cereyanı var. Başka cereyan-larla alākam yok.
(Mektûbat]
Câ-yı dikkat bir hadise: Bir zaman, bu garazkârâne tarafgirlik neticesi olarak gördüm ki, mü-tedeyyin bir ehl-i ilim, fikr-i siyasîsine muhalif bir âlim-i salihi, tekfir derecesinde tezyif etti. Ve kendi fikrinde olan bir münafığı, hürmetkârâne medhetti. İşte, siyasetin bu fena neticelerinden ürktüm, "Eüzü billāhi mine'ş-şeytani ve's-siyaseti" dedim, o zamandan beri hayat-ı siyasiyeden çekildim.
(Mektübat)
Bu zamanda merakla radyo vasıtasıyla ciddi alākadarâne küre-i arzdaki boğuşmalara merak edip bakanlar, dikkat edenler, maddi ve manevi pek çok zararları vardır. Ya aklını dağıtır, mânevi bir divane olur; ya kalbini dağıtır, manevi bir dinsiz olur; ya fikrini dağıtır, månevi bir ecnebi olur.
(Kastamonu Lâhikası)
Ben kendim gördüm: Lüzumsuz bir merakla mütedeyyin iken åmi bir adam, biri de ilme men-subiyeti varken, eskiden beri İslâm düşmanı olan bir kâfirin mağlübiyetiyle ağlamak derecesinde bir mahzuniyet ve Al-i Beytten seyyidler cemaatinin bir kāfire karşı mağlûbiyetinden mesruriye-tini gördüm. Böyle âmi bir adamın alakası, bir geniş daire-i siyaset hätırı için böyle käfir bir düş-manı, mücahit bir seyyide tercih etmek, acaba divaneliğin ve aklı dağıtmaklığın en acip bir misa-li değil midir?
(Kastamonu Lähikası)
Harici siyaset memurları ve erkân-ı harpler ve kumandanlara bir derece vazifece münasebe ti bulunan siyasetin geniş dairelerine ait mesäili, basit fikirli ve idare-i ruhiye ve dîniyesine ve şah siyesine ve beytiyesine ve karyesine ait lüzumlu vazifesini geri bıraktırmakla onları meraklandı
rıp ruhlarını serseri, akıllarını geveze ve kalblerini de hakaik-i imaniye ve İslâmiyeye ait zevkleri-ni, şevklerini kırıp havalandırmak ve o kalbleri serseri etmek ve månen öldürmekle dinsizliğe yer ihzar etmek tarzında, kemål-i merakla, onlara göre mâlâyâni ve lüzumsuz mesail-i siyasiyeyi rad-yoyla ders verip dinlettirmek, hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyeye öyle bir zarardır ki, ileride vereceği neticeleri düşündükçe tüyler ürperir.
(Kastamonu Lähikasıl
Herbir adam vatarıyla, milletiyle, hükümetiyle alâkadardır. Fakat bu alākadarlık, muvakkat cereyanlara kapılıp millet ve vatarı ve hükümetin menfaatini bazı şahısların muvakkat siyasetle-rine täbi etmek, belki aynını teläkki etmek çok yanlış olmakla beraber; o vatanperverlik, milletper-verlik hissinden ve vazifesinden herkese düşen vazife bir ise, kendi kalb ve ruhundan idare-i şah-siye ve beytiye ve diniye, ve hâkeza, çok dairelerde hakiki vazifedar olduğu hizmet ve alāka ve merak on, yirmi, belki yüzdür. Bu ciddi ve lüzumlu bu kadar alākaların zararına olarak, o birtek lüzumsuz ve ona göre mâlâyani olan siyaset cereyanlarına feda etmek divanelik değil de nedir?
(Kastamonu Lâhikası)
Bu zamanda siyaset, kalbleri ifsad eder ve asabi ruhları azap içinde bırakır. Selåmet-i kalb ve istirahat-i ruh isteyen adam, siyaseti bırakmalı.
(Kastamonu Lähikasıl
Kur'ân-ı Hakimin hizmeti, beni şiddetli bir surette siyaset åleminden men etti. Hatta düşün mesini de bana unutturdu. Yoksa, bütün sergüzəşt-i hayatım şahittir ki, hak gördüğüm meslekte gitmeye karşı korku elimi tutup men edememiş ve edemiyor.
Hem neden korkum olacak? Dünya ile, ecelimden başka bir alākam yok. Çoluk çocuğumu dü şüneceğim yok. Malımı düşüneceğim yok. Hanedanımın şerefini düşüneceğim yok. Riyåkår bir şöhret-i kāzibeden ibaret olan şan ve şeref-i dünyeviyenin muhafazasına değil, kırılmasına yardım edene rahmet! Kaldı ecelim. O, Hälık-ı Zülcelălin elindedir. Kimin haddi var ki, vakti gelmeden ona ilişsin? Zaten izzetle mevti, zilletle hayata tercih edenlerdeniz.
(Mektübat)
Menfaati esas tutan siyaset canavardır
Menfaat üzere çarlı kurulmuş olan siyaset-i hazıra müfterisdir, canavar.
Aç olan canavara karşı tahabbüp etsen, merhametini değil, iştihasını açar. Sonra döner geliyor; tırnağının, hem dişinin kirasını senden ister.
Hayat-ı içtimaiyede en muhterem bir hakikat olan peder ve validesinin şefkatlerine mukabil, hastalıkları zamanında kemål-i hürmet ve şefkat-i ferzendåne ile mukabele eden o iyi evladın va ziyetini ve insaniyetin ulviyetini gösteren o vefâdår levhaya karşı, hattå meläikeler dahi "Maşaal-lah, bårekållah" deyip alkışlıyorlar.
(Lem'alar)
Peder ve valideyi şefkatle teçhiz eden ve seni onların merhametli elleriyle terbiye ettiren hik met ve rahmet hesabına onlara hürmet ve muhabbet, Cenab-ı Hakkın muhabbetine aittir. O mu habbet ve hürmet, şefkat, lillah için olduğunun alåmeti şudur ki: Onlar ihtiyar oldukları ve sana hiçbir faydaları kalmadığı ve seni zahmet ve meşakkate attıkları zaman, daha ziyade muhabbet ve merhamet ve şefkat etmektir.
(Sözler)
Halis muhabbet, fitrat-ı insaniyede ve umum validelerde derc edilmiştir. İşte bu hålis muhab bete tam månäsıyla validelerin şefkatleri mazhardır. Valideler, o sırrı şefkatle, evlatlarına karşı muhabbetlerine bir mükafat, bir rüşvet istemediklerine ve talep etmediklerine delil; ruhunu, bel-ki saadet-i uhreviyesini de onlar için feda etmeleridir.
(Lem'alar)
İhtiyar peder ve validesine tam itaat eden bahtiyar bir veled, evladından aynı vaziyeti gördü-ğü gibi, bedbaht bir veled, eğer ebeveynini rencide etse, azab-i uhreviden başka, dünyada çok fe läketlerle cezasını gördüğü, çok vukuatla sabittir.
Dünyada en yüksek hakikat, peder ve validelerin evlatlarına karşı şefkatleridir. Ve en âli hu-kuk dahi, onların o şefkatlerine mukabil hürmet haklarıdır. Çünkü onlar, hayatlarını, kemål-i lez-zetle evlatlarının hayatı için feda edip sarf ediyorlar. Öyleyse, insaniyeti sukut etmemiş ve cana-vara inkılâp etmemiş herbir veled, o muhterem, sadık, fedakâr dostlara hâlisâne hürmet ve sami-mâne hizmet ve rızalarını tahsil ve kalblerini hoşnut etmektir.
(Mektûbat)
En bahtiyar çocuklar onlardır ki, Risale-i Nur dairesine girip dünyada peder ve validesine hürmet ve hizmet ve hasenatı ile onların defter-i a'mâline vefatlarından sonra hasenatı yazdırmak-la ve âhirette onlara derecesine göre şefaat etmekle bahtiyar evlât olurlar.
(Emirdağ Lähikası
İşte, ey insan, aklını başına al. Eğer sen ölmezsen, ihtiyar olacaksın. "El-cezâü min cinsil-amel" sırrıyla, sen valideynine hürmet etmezsen, senin evlâdın dahi sana hizmet etmeyecektir. Eğer âhiretini seversen, işte sana mühim bir define: Onlara hizmet et, rızalarını tahsil eyle. Eğer dünyayı seversen, yine onları memnun et ki, onların yüzünden hayatın rahatlı ve rızkın bereketli geçsin. Yoksa onları istiskal etmek, ölümlerini temenni etmek ve onların nazik ve seriütteessur kalblerini rencide etmekle "Hasiret dünya vel-ähiret" sırrına mazhar olursun. Eğer rahmet-i Rah-mân istersen, o Rahman'ın vedîalarına ve senin hanendeki emanetlerine rahmet et.
(Mektübat)
Pederine isyan eden ve onu rencide eden, insan bozması bir canavardır.
(Sözler)
Rahmet-i Rabbaniyenin en hürmetli, en halåvetli, en låtif ve en şirin bir cilvesi olan şefkat-i va-lide, hakaik-i kâinat içinde en muhterem, en mükerrem bir hakikattir. Ve valide, en kerim, en ra him, öyle fedakâr bir dosttur ki, o şefkat saikasıyla, bir valide, bütün dünyasını ve hayatını ve ra-hatını, veledi için feda eder. Hattå, valideliğin en basit ve en ednå derecesinde olan korkak tavuk. o şefkatin küçücük bir lem'asıyla, yavrusunu müdafaa için ite atılır, arslana saldırır.
[Mektübal
İnsanın en birinci üstadı ve tesirli muallimi, onun validesidir.
O şefkatli valide, çocuğunun hayat-ı dünyeviyede tehlikeye girmemesi, istifade ve fayda gör-mesi için her fedakârlığı nazara alır, onu öyle terbiye eder. "Oğlum paşa olsun" diye bütün malı-nı verir, hafız mektebinden alır, Avrupa'ya gönderir. Fakat o çocuğun hayat-ı ebediyesi tehlikeye girdiğini düşünmüyor. Ve dünya hapsinden kurtarmaya çalışıyor, Cehennem hapsine düşmeme sini nazara almıyor. Fitri şefkatin tam zıddı olarak, o masum çocuğunu, âhirette şefaatçi olmak lå-zım gelirken dāvācı ediyor. O çocuk, "Niçin benim imanımı takviye etmeden bu heläketime sebe-biyet verdin?" diye şekvå edecek. Dünyada da, terbiye-i İslamiyeyi tam almadığı için, validesinin harika şefkatinin hakkına karşı layıkıyla mukabele edemez, belki de çok kusur eder.
Eğer hakiki şefkat sû-i istimal edilmeyerek, biçare veledini haps-i ebedi olan Cehennemden ve idam-1 ebedi olan dalâlet içinde ölmekten kurtarmaya o şefkat sırrıyla çalışsa, o veledin bütün et-tiği hasenâtının bir misli, validesinin defter-i a'mâline geçeceğinden, validesinin vefatından sonra her vakit hasenatlarıyla ruhuna nurlar yetiştirdiği gibi, âhirette de, değil dāvācı olmak, bütün ruh u canıyla şefaatçi olup ebedi hayatta ona mübarek bir evlât olur.
İnsanın, hususan Müslümanın tahassungälu ve bir nevi cenneti ve küçük bir dünyası aile ha-yatıdır.
(Lem'alar)
Her insanın küçük bir dünyası, belki küçük bir cenneti dahi kendi hanesidir.
(Suâlar)
Bir ailenin saadet-i hayatiyesi, koca ve karı måbeyninde bir emniyet-i mütekabile ve samimi bir hürmet ve muhabbetle devam eder.
(Lem'alar)
Kadın ve erkek ortasında gayet esaslı ve şiddetli münasebet, muhabbet ve alāka, yalnız dün-yevi hayatın ihtiyacından ileri gelmiyor. Evet, bir kadın, kocasına yalnız hayat-ı dünyeviyeye mah-sus bir refika-i hayat değildir. Belki hayat-ı ebediyede dahi bir refika-i hayattır.
(Lem'alar)
Şer'an koca, karıya küfüv olmalı, yani, birbirine münasip olmalı. Bu küfüv ve denk olmak, en mühimi, diyanet noktasındadır.
Ne mutlu o kocaya ki, kadınının diyanetine bakıp taklit eder; refikasını hayat-ı ebediyede kay-betmemek için mütedeyyin olur.
Bahtiyardır o kadın ki, kocasının diyanetine bakıp "Ebedi arkadaşımı kaybetmeyeyim" diye takvaya girer.
Veyl o erkeğe ki, saliha kadınını ebedi kaybettirecek olan sefahete girer.
Ne bedbahttır o kadın ki, müttaki kocasını taklit etmez, o mübarek ebedî arkadaşını kaybeder. Binler veyl o iki bedbaht zevc ve zevceye ki, birbirinin fıskırı ve sefahetini taklit ediyorlar, bir-birine ateşe atılmasında yardım ediyorlar.
Şimdi aile hayatında en mühim nokta budur ki, kadın, kocasında fenalık ve sadakatsizlik gör-se, o da kocasının inadına, kadının vazife-i ailevisi olan sadakat ve emniyeti bozsa, aynen askeri-yedeki itaatin bozulması gibi, o aile hayatının fabrikası zürüzeber olur.
(Lem'alar)
En serseri ve asri bir genç dahi refika-i hayatını namuslu ister. Kendi gibi asri, yani açık saçık olmasını istemediğinden bekår kalır, belki de fuhşa sülük eder.
Kalblerin en lätifi, en şefiki, "kısm-ı sani" ile tabir edilen kadın kalbidir. Fakat kadın ile ruhi imtizacı (geçimi) ikmal eden, kalbi ünsiyet ve ülfeti itmam eden, sûrî ve zahiri olan arkadaşlığı sa-mimileştiren, kadının iffetiyle, ahlâk-ı seyyieden temiz ve påk bulunması ve çirkin arızalardan hå-li olmasıdır.
(İsârâtü'l-İcaz)
Fitne-i āhirzamanın mahiyeti bana göründü ki, o fitnenin en dehşetlisi ve cazibedarı, kadınla-rın yüzsüz yüzünden çıkıyor. İhtiyarı selbedip, pervane gibi sefahet ateşine atıyor. Ve bir dakika hayat-ı dünyeviyeyi, senelerle hayat-ı bâkiyeye tercih ettiriyor.
(İman ve Küfür Muvazeneleri)
Ahirzamanın fitnesinde en dehşetli rolü oynayan täife-i nisaiye ve onların fitnesi olduğu ha-disin rivayetlerinden anlaşılıyor.
(Gençlik Rehberi)
Kadın kendi güzelliklerini göstermeye fıtraten çok meyyal olmasından, seve seve o fitneye ah-lır, baştan çıkar.
(Suâlar)
Bu zamanda zındıka dalâleti, İslâmiyete karşı muharebesinde, nefs-i emmarenin plânıyla, şey-tan kumandasına verilen fırkalardan en dehşetlisi; yarım çıplak harımlardır ki; açık bacağıyla deh-şetli bıçaklarla ehl-i imana taarruz edip saldırıyorlar. Nikâh yolunu kapamaya, fuhuşhâne yolunu genişlettirmeye çalışarak; çokların nefislerini birden esir edip, kalb ve ruhlarını kebair ile yaralı yorlar. Belki o kalblerden bir kısmını öldürüyorlar.
Birkaç sene namahrem hevesatına göstermenin tam cezası olarak; o bıçaklı bacaklar Cehenne-min odunları olup, en evvel o bacaklar yanacaklarını ve dünyada emniyet ve sadakatı kaybettiği için, hulkaten çok istediği ve fıtraten çok muhtaç olduğu münasip kocayı daha bulamaz. Bulsa da başına belă bulur. Hattå bu halin neticesi olarak, o âhirzamanda, bazı yerlerde nikäha rağbetsizlik ve riayetsizlik yüzünden, kırk kadına bir erkek nezaret edecek derecede ehemmiyetsiz, sahipsiz, kıymetsiz bir surete gireceği, hadisin rivayetinden anlaşılıyor.
(Gençlik Rehberil
Eğer terbiye-i İslamiye dairesinde, ådâb-ı Kur'aniye zinetiyle o cemål güzelleştirilse, o fäni hü-sün, månen båki kalacağı ve Cennette hûrilerin cemalinden daha şirin ve daha parlak bir tarzda kendine verileceği hadiste kat'iyetle sabittir. Eğer o güzelin zerre miktar akı varsa, bu güzel ve parlak ve ebedi neticeyi elinden kaçırmayacak.
[Genclik Rehberil
Nasıl ki kadınlar kahramanlıkta, ihlāsta, şefkat itibarıyla erkeklere benzemedikleri gibi, erkek-ler de o kahramanlıkta onlara yetişemiyorlar. Öyle de, o măsum hanımlar dahi, sefahette hiçbir ve-cihle erkeklere yetişemezler. Onun için, fıtratlarıyla ve zayıf hilkatleriyle nåmahremlerden şiddet-li korkarlar ve çarşaf altında saklanmaya kendilerini mecbur bilirler. Çünkü, erkek sekiz dakika zevk ve lezzet için sefahete girse, ancak sekiz lira kadar birşey zarar eder. Fakat kadın sekiz daki-ka sefahetteki zevkin cezası olarak, dünyada dahi sekiz ay ağır bir yükü karnında taşır ve sekiz se-ne de o hamisiz çocuğun terbiyesinin meşakkatine girdiği için, sefahette erkeklere yetişemez, yüz derece fazla cezasını çeker.
Az olmayan bu nevi vukuat da gösteriyor ki, mübarek taife-i nisäiye, fıtraten yüksek ahlâka menşe olduğu gibi, fisk ve sefahette dünya zevki için kabiliyetleri yok hükmündedir. Demek on-lar daire-i terbiye-i İslâmiye içinde mes'ut bir aile hayatını geçirmeye mahsus bir nevi mübarek mahlükturlar. Bu mübarekleri ifsad eden komiteler kahrolsunlar! Allah, bu hemşirelerimi de bu serserilerin şerlerinden muhafaza eylesin. Amin.
(Lem'alar)
Bu zamanda aile hayatının ve dünyevî ve uhrevî saadetinin ve kadınlarda ulvi seciyelerin in-kişafının sebebi, yalnız daire-i şeriattaki ādâb-ı İslamiyetle olabilir.
Valide veledini tehlikeden kurtarmak için hiçbir ücret istemeden ruhunu feda etmesi ve haki. ki bir ihlas ile vazife-i fitriyesi itibarıyla kendini evladına kurban etmesi gösteriyor ki, hanımlarda gayet yüksek bir kahramanlık var. Bu kahramanlığın inkişafı ile hem hayat-ı dünyeviyesini, hem hayat-ı ebediyesini onunla kurtarabilir.
(Lem'alar)
Sizin hanenizdeki másum evlatlarınızla másûmåne sohbet, yüzer sinemadan daha ziyade zevklidir.
(Lem'alar)
Fıtraten kadın, zaafı için maişet noktasında bir yardımcıya muhtaçtır. O ihtiyaç için şimdiki terbiye-i İslâmiyeden ders almayan, serseriliğe, tahakküme alışanlardan o küçük bir iaşesi hatırı için tahakkümler altına girip riyakărăne kocasının rızasını tahsil etmek yolunda hayat-ı dünyevi ye ve uhreviyesinin medarı olan ubudiyetini ve ahlakını bozmak bedeline, köy kadınları gibi ken-di nafakasını kendi çalışmasıyla kazanmak, on defa daha kolaydır. Rezzak-ı Hakikî çocukların rız-kını sütle verdiği gibi, onların da rızkını o Halık-ı Rahîm veriyor. O rızık hatırı için namazsız ve ahlakını kaybetmiş bir zevci aramak, riyakârâne çalışıp tahakkümü altına girmek, elbette Nur ta-lebesinin kårı değil.
Gençlik damarı, akıldan ziyade hissiyatı dinler. His ve heves ise kördür, åkıbeti görmez. Bir dirhem hazır lezzeti, ileride bir batman lezzete tercih eder. Bir dakika intikam lezzeti ile katleder, seksen bin saat hapis elemlerini çeker. Ve bir saat sefahet keyfiyle, bir namus meselesinde binler gün, hem hapsin, hem düşmanın endişesinden sıkıntılarla ömrünün saadeti mahvolur.
(Sözler)
O şirin, güzel gençlik nimetine istikametle, taatle şükretse, hem ziyadeleşir, hem bâkileşir, hem lezzetlenir. Yoksa hem belalı olur, hem elemli, gamlı, kâbuslu olur, gider. Hem akrabasına, hem vatanına, hem milletine muzır bir serseri hükmüne geçirmeye sebebiyet verir.
(Sözler)
Gençlik, eğer ehl-i kalb, ehl-i huzur ve aklı başında ve kalbi yerinde bulunan mü'minlerde ol-sa, ibadete ve hayrâta ve ticaret-i uhreviyeye sarf edilse, en kuvvetli bir vesile-i ticaret ve güzel ve şirin bir vasıta-i hayrattır. Ve o gençlik, vazife-i diniyesini bilip sû-i istimal etmeyenlere, kıymettar, zevkli bir nimet-i İlâhiyedir. Eğer istikamet, iffet, takvå beraber olmazsa, çok tehlikeleri var; taş-kırılıklarıyla saadet-i ebediyesini ve hayat-ı uhreviyesini zedeler. Belki hayat-ı dünyeviyesini de berbat eder. Belki bir iki sene gençlik zevkine bedel, ihtiyarlıkta çok seneler gam ve keder çeker.
(Lem'alar)
Gençlik hiç şüphe yok ki gidecek. Yaz güze ve kışa yer vermesi ve gündüz akşama ve geceye değişmesi kat'iyetinde, gençlik dahi ihtiyarlığa ve ölüme değişecek.
Eğer o fani ve geçici gençliğini iffetle hayrata istikamet dairesinde sarf etse, onunla ebedi, bi ki bir gençliği kazanacağını bütün semáví fermanlar müjde veriyorlar.
(Sualar)
Gençliğe muhabbetin ise, madem Cenab-ı Hakkın güzel bir nimeti cihetinde sevmişsin. Elbet te onu ibadette sarf edersin, sefahette boğdurup öldürmezsin. Öyleyse, o gençlikte kazandığın iba detler, o fáni gençliğin bäki meyveleridir. Sen ihtiyarlandıkça, gençliğin iyilikleri olan bāki meyve lerini elde ettiğin halde, gençliğin zararlarından, taşkınlıklarından kurtulursun. Hem ihtiyarlıkta daha ziyade ibadete muvaffakiyet ve merhamet-i İlâhiyeye daha ziyade liyakat kazandığını düşü nürsün. Ehl-i gaflet gibi beş on senelik bir gençlik lezzetine mukabil, elli senede "Eyvah, gençliğim gitti" diye teessüf edip gençliğe ağlamayacaksın.
(Sözler)
Gençlik nimetine bir şükür olarak, o tatlı nimeti iffetle, istikamette sarf etmek lazım ve elzem-dir.
(Sualar)
Gençlik gayet şirin ve güzel bir nimet-i İlâhiye ve tatlı ve kuvvetli bir vasıta-i hayrat olarak ähirette gayet parlak ve bäki bir gençlik netice vereceğini, başta Kur'ân olarak çok kať'î âyâtıyla bütün semåvi kitaplar ve fermanlar haber verip müjde ediyorlar.
(Suālar)
Sizdeki gençlik kat'iyen gidecek. Eğer siz daire-i meşruada kalmazsanız, o gençlik zayi olup, başınıza hem dünyada, hem kabirde, hem ahirette, kendi lezzetinden çok ziyade belâlar ve elem-ler getirecek. Eğer terbiye-i İslamiye ile o gençlik nimetine karşı bir şükür olarak iffet ve namuslu-luk ve taatte sarf etseniz, o gençlik månen bâki kalacak ve ebedî bir gençlik kazanmasına sebep olacak.
(Sözlerl
Gençlik gidecek. Sefahette gitmişse, hem dünyada, hem âhirette binler belâ ve elemler netice verdiğini ve öyle gençler ekseriyetle suiistimal ile, israfat ile gelen evhamlı hastalıkla hastahanele re ve taşkınlıklarıyla hapishanelere veya sefalethanelere ve mânevî elemlerden gelen sıkıntılarla meyhanelere düşeceklerini anlamak isterseniz, hastahanelerden ve hapishanelerden ve kabristan-lardan sorunuz. Elbette hastahanelerin ekseriyetle lisan-ı halinden, gençlik saikasıyla israfat ve su iistimalden gelen hastalıktan eninler, eyvahlar işittiğiniz gibi, hapishanelerden dahi, ekseriyetle
gençliğin taşkınlık saikasıyla gayr-ı meşru dairedeki harekâtın tokatlarını yiyen bedbaht gençlerin teessüflerini işiteceksiniz. Ve kabristanda ve mütemadiyen oraya girenler için kapıları açılıp kapa-nan o âlem-i berzahta, ehl-i keşfü'l-kuburun müşahedāâtıyla ve bütün ehl-i hakikatin tasdikiyle ve şehadetiyle, ekser azaplar, gençlik suiistimalâtının neticesi olduğunu bileceksiniz.
(Sözler)
Ey bu vatan gençleri! Frenkleri taklide çalışmayınız. Ayā, Avrupa'nın size ettikleri hadsiz zu-lüm ve adâvetten sonra, hangi akılla onların sefahet ve båtıl efkarlarına ittibă edip emniyet ediyor-sunuz? Yok, yok! Sefihäne taklit edenler, ittiba değil, belki şuursuz olarak onların safına iltihak edip kendi kendinizi ve kardeşlerinizi idam ediyorsunuz. Agah olunuz ki, siz ahlaksızcasına itti-bâ ettikçe, hamiyet dâvâsında yalancılık ediyorsunuz. Çünkü şu surette ittibāınız, milliyetinize karşı bir istihfaftır ve millete bir istihzâdır.
Helal dairesi geniştir, keyfe käfi gelir. Harama girmeye hiç lüzum yoktur. Feräiz-i İlâhiye ise hafiftir, azdır. Allah'a abd ve asker olmak öyle lezzetli bir şereftir ki, tarif edilmez. Vazife ise, yal-nız bir asker gibi, Allah namına işlemeli, başlamalı. Ve Allah hesabıyla vermeli ve almalı. Ve izni ve kanunu dairesinde hareket etmeli, sükûnet bulmalı. Kusur etse, istiğfar etmeli.
"Ya Rab, kusurumuzu affet. Bizi kendine kul kabul et. Emanetini kabzetmek zamanına kadar bizi emanette emin kıl. Amin" demeli ve Ona yalvarmalı.
(Sözler)
İnsanın helâl sa'yiyle, meşru dairede gördüğü zevkler, lezzetler, keyfine kâfidir; harama gir-meye ihtiyaç bırakmaz.
(Sözler)
Ve madem helâl dairesi keyfe käfidir. Ve madem haram dairesindeki bir saat lezzet, bazan bir sene ve on sene hapis cezasını çektirir. Elbette gençlik nimetine bir şükür olarak, o tatlı nimeti if-fetle, istikamette sarf etmek lazım ve elzemdir.
(Şuālar)
İşte, ey hayat-ı dünyeviyenin zevkine müptelâ ve endişe-i istikbal ile istikbalini ve hayatını te min için çabalayan biçareler! Dünyanın lezzetini, zevkini, saadetini, rahatını isterseniz, meşru da-iredeki keyfe iktifa ediniz. O keyfinize kâfidir.
Dünya ve âhirette ebedi ve daimi süruru isteyen, iman dairesindeki terbiye-i Muhammediye-yi (a.s.m.) kendine rehber etmek gerektir.
(Sözler)
Saadet-i dâreyn ve elemsiz lezzet ve vahşetsiz ünsiyet ve hakiki zevk ve ciddi saadet, iman ve İslamiyetin hakikatindedir.
(Sözlerl
Ey zevk ve lezzete müptelä insan! Ben yetmiş beş yaşımda, binler tecrübelerle ve hüccetlerle ve hadiselerle aynelyakin bildim ki, hakikî zevk ve elemsiz lezzet ve kedersiz sevinç ve hayattaki saadet yalnız imandadır ve iman hakikatleri dairesinde bulunur.
(Sözler)
İşte, ey hayat-ı dünyeviyenin zevkine müptelä ve endişe-i istikbal ile istikbalini ve hayatını te-min için çabalayan biçareler! Dünyanın lezzetini, zevkini, saadetini, rahatını isterseniz, meşru da-iredeki keyfe iktifa ediniz. O keyfinize kâfidir.
(Sözler)
Dünyanın akıbeti ne olursa olsun, lezäizi terk etmek evlådır. Çünkü, akıbetin ya saadettir; sa-adet ise şu fâni lezāizin terkiyle olur. Veya şekavettir. Ölüm ve idam intizarında bulunan bir adam, sehpanın tezyin ve süslendirilmesinden zevk ve lezzet alabilir mi? Dünyasının akıbetini küfür så-ikasıyla adem-i mutlak olduğunu tevehhüm eden adam için de terk-i lezāiz evlådır. Çünkü, o le-zaizin zevaliyle vukua gelen hususî ve mukayyed ademlerden, adem-i mutlakın elim elemleri her dakikada hissediliyor. Bu gibi lezzetler o elemlere galebe edemez.
(Mesnevî-i
Nüriyel
Ahiret gibi dünya saadeti dahi ibadette ve Allah'a asker olmaktadır. Öyleyse biz daima "El-hamdū lillāhi ale't-täati ve't-tevfik" demeliyiz ve Müslüman olduğumuza şükretmeliyiz.
Risaletu'n-Nur sair telifat gibi ulûm ve fünundan ve başka kitaplardan alınmamış. Kur'ân'dan a me hazı yok, Kur'ân'dan başka üstadı yok, Kur'ân'dan başka mercii yoktur. Telif olduğu va-hiçbir kitap müellifinin yanında bulunmuyordu. Doğrudan doğruya Kur'ân'ın feyzinden mül-dir ve sema-i Kur'âniden ve åyåtının nücûmundan, yıldızlarından iniyor, nüzul ediyor.
(Sualar)
Resäili'n-Nur dahi ne şarkın malûmatından, ulûmundan ve ne de garbin felsefe ve fünunun-in gelmiş bir mal ve onlardan iktibas edilmiş bir nur değildir. Belki, semåvi olan Kur'ân'ın şark garbin fevkindeki yüksek mertebe-i arşisinden iktibas edilmiştir.
(Suâlar)
Dinin, şeriatın ve Kur'ân'ın yüzden ziyade tılsımlarını, muammålarını hal ve keşfeden; ve en muannid dinsizleri susturup ilzam eden; ve Miraç ve haşr-i cismânî gibi sırf akıldan çok uzak zan-medilen Kur'ân hakikatlerini en mütemerrid ve en muannid filozoflara ve zındıklara karşı güneş chi ispat eden ve onların bir kısmını imana getiren Risale-i Nur eczaları, elbette küre-i arz ve kü-ne haväiyeyi kendi ile alâkadar eder ve bu asrı ve istikbali kendiyle meşgul edecek bir hakikat-i Kur'aniyedir ve ehl-i iman elinde bir elmas kılınçtır.
(Emirdağ Lähikası)
Risale-i Nur doğrudan doğruya Kur'ân'ın bahir bir burhanı ve kuvvetli bir tefsiri ve parlak bir 'a-i i'câz-ı mânevîsi ve o bahrin bir reşhası ve o güneşin bir şuâsı ve o måden-i ilm-i hakikat-ten mülhem ve feyzinden gelen bir tercüme-i mâneviyesi olduğundan, onun kıymetini ve ehem-
miyetini beyan etmek Kur'ân'ın şerefine ve hesabına ve senâsına geçtiğinden, elbette Risale-i Nur'un meziyetini beyan etmekliği, hak iktiza eder ve hakikat ister, Kur'ân izin verir.
(Şuālar)
Risale-i Nur, dinsizliğin belini kırmış ve temel taşlarını târümar etmiştir.
(Tarihçe-i Hayat)
Risale-i Nur hariçten hücum eden küfr-ü mutlaka karşı bu milleti ve âlem-i İslâmiyeti muha-faza edecek Kur'ân-ı Hakimin mu'cize-i mâneviyesinden bir derstir ki, dinsiz filozoflardan hiçbi-risi ona karşı mukabele çaresi bulamadılar.
(Emirdağ Lähikası)
Risale-i Nur benim değil, Kur'ân'ın malıdır; Kur'ân'ın feyzinden gelmiştir. Hiçbir kuvvet onu Anadolu'nun sinesinden koparıp atamayacaktır. Risale-i Nur Kur'ân'a bağlıdır; Kur'ân ise Arşı Azamla bağlanmıştır. Kimin haddi var ki, onu oradan söküp atsın?
(Emirdağ Lähikasıl
Risale-i Nur, Kur'ân'ın malıdır. Benim ne haddim var ki, sahip olayım, tå ki kusurlarım ona si-rayet etsin. Belki o Nur'un kusurlu bir hädimi ve o elmas mücevherat dükkânırın bir dellälıyım.
(Emirdağ Lähikası)
O büyük dâvâyı yüzde doksanına kazandıran ve yirmi senede yirmi bin adama o dāvānın ka-zancının vesikası ve senedi ve beratı olan iman-ı tahkikiyi eline veren ve Kur'ân-ı Hakimin mu'ci-ze-i måneviyesinden neş'et edip çıkan ve bu zamanın birinci bir dāvā vekili bulunan Risale-i Nur'dur.
(Sualar)
Risale-i Nur'u gaye-i hayat edinen bir Nur talebesi, yüz adam kuvvetinde olduğu ve yüz nå-sih kadar iman ve İslâmiyete hizmet ettiği, ehl-i hakikatçe müsellem ve musaddaktır.
(Tarihçe-i Hayatl
Nur talebeleri, tek birşeyi gaye edinmiştir: "İmanlarını kurtarmak niyetiyle Risale-i Nur'u okumak ve rızâ-yı İlâhî için iman ve İslâmiyete Risale-i Nur'la hizmet etmek." Bu gayelerinde mu-vaffak olmak için, herşeylerini bu hizmete hizmetkâr yapmışlardır.
Tevfik-i lähi refiki olan adam, tarikat berzahına girmeden zahirden hakikate geçebilir. Evet, uran'dan, hakikat-i tarikati, tarikatsiz feyiz suretiyle gördüm ve bir parça aldım. Ve keza, mak-- bizzat olan ilimlere ulûm-u aliyeyi okumaksızın
isäl edici bir yol buldum. Seriussevir olan bu zamanın evladına, kısa ve selamet bir tariki ihsan etmek rahmet-i häkime in sinundandır.
(Mesnevî-i Nûriyel
Risaletu'n-Nur ise. Kur'ân'ın bir manevi mucizesi olarak imarun esasatını kurtarıyor ve mev. cut imandan istifade cihetine değil, belki çok deliller ve parlak burhanlarla imanın ispatına ve tah-kine ve muhafazasına ve sübehattan kurtarmasına hizmet ettiğinden, herkese bu zamanda ek-mek gibi, ilaç gibi lüzumu var olduğunu dikkatle bakanlar hükmediyorlar.
(Kastamonu Lähikası)
Kur'ân'dan gelen o Sözler ve o nurlar, yalnız akli mesäil-i ilmiye değil, belki kalbi, ruhi, håli mesail-i imaniyedir. Ve pek yüksek ve kıymettar maarif-i İlâhiye hükmündedirler.
(Mektübat)
Risale-i Nur, yüze yakın din tılsımlarını ve hakaik-i Kur'âniyenin muammälarını hal ve keş-fetmiştir ki, her bir tılsının bilinmemesinden, çok insanlar şübehata ve şüküke düşüp, tereddüt-lerden kurtulamayıp, bazan imanını kaybederdi. Şimdi, bütün dinsizler toplansalar, o tılsımların keşfinden sonra galebe edemezler.
(Kastamonu Lähikası)
Şu zamanda en mühim vazife, imana hizmettir. İman saådet-i ebediyenin anahtarıdır.
(Barla Lähikası)
Bu zamanda en büyük bir ihsan, bir vazife, imanını kurtarmaktır, başkaların imanına kuvvet verecek bir surette çalışmaktır.
(Emirdağ Lähikasıl
Evet, efendiler! Gerçi Risale-i Nur sırf ahirete bakar, gayesi Rıza-yı İlâhî ve imanı kurtarmak ve şakirtlerinin ise, kendilerini ve vatandaşlarını idam-ı ebediden ve ebedi haps-i münferitten kur-tarmaya çalışmaktır. Fakat dünyaya ait ikinci derecede gayet ehemmiyetli bir hizmettir; ve bu mil-
let ve vatanı anarsilik tehlikesinden ve nesl-i atinin bicareler kısmını dalalet-i mutlakadan kurtar-maktır. Çünkü bir Müslüman başkasına benzemez. Dini terk edip Islamiyet seciyesinden çıkan bir Müslim dalälet-i mutlakaya düşer, anarşist olur, daha idare edilmez.
(Emirdağ Lähikası)
Risale-i Nur, sefine-i Nuh gibi Anadolu'yu Cebel-i Cûdi hükmüne getirip, küre-i arzın yang nindan ve tokatından kurtulmasına bir sebeptir. Çünkü, zaaf-1 imandan gelen tugyan, ekseri mu-sibet-i âmmeyi celb ettiği gibi, imanı feykalade kuvvetlendiren Risale-i Nur, o musibet-i ammeyi dairesinin haricine bırakmaya rahmet-i İlâhiye tarafından vesile oldu.
(Kastamonu Lähikasıl
Vazifemiz hizmettir. Muvaffak olmak, insanlara kabul ettirmek, Cenab-ı Hakkın vazifesidir. Biz vazifemizi yapmakla mükellefiz. Sen orada, 'Bu insanlar ne zaman Risale-i Nur'u dinleyecek-ler?" diye ümitsizliğe düşme, merak etme. Kat'iyen bil ki, mele-i âlânın hadsiz sakinleri, bugün Ri-sale-i Nur'u alkışlıyorlar. Onun için, hiç ehemmiyeti yok. Kıymet, kemiyette değil, keyfiyettedir. Bazan bir halis ve fedakâr talebe, bine mukabildir.
(Tarihçe-i Hayat)
İman-ı tahkikiyi pek kuvvetli bir surette bu vatanda neşreden Risale-i Nur olmasaydı, bu deh-şetli asırda, acip inkılâp ve infilāklarda bu mübarek vatan, Kur'ân'ını, imanını dehşetli sadmeler-den tam muhafaza edebilir miydi?
(Emirdağ Lähikası)
Hıristiyan dinini mağlûp eden ve anarşiliği yetiştiren şimalde çıkan dehşetli dinsizlik cereya-nı, bu vatanı mânevî istilāsına karşı Risalei'n-Nur, sedd-i Zülkarneyn gibi bir sedd-i Kur'âní vazi-fesini görebilir ve âlem-i İslâmın bu mübarek vatanın ahalisine karşı pek şiddetli itiraz ve itham-larını izale etmek için matbuat lisarıyla konuşmak lazım gelmiş diye kalbime ihtar edildi.
Avrupa'da istilākârâne hükmeden ve edyan-ı semaviyeye dayanmayan dehşetli cereyarın is-tilâsına karşı Risale-i Nur hakikatleri bir kale olduğu gibi, âlem-i İslâmın ve Asya kıtasının hal-i hazırdaki itiraz ve ithamını izale ve eskideki muhabbet ve uhuvvetini iade etmeye vesile olan bir mucize-i Kur'âniyedir.
Risale-i Nur'un bu dehşetli zamanda kazandırdığı iki netice-i muhakkikası herşeyin fevkinde-dir; başka şeylere ve makamlara ihtiyaç bırakmıyor.
Birinci neticesi: Sadakat ve kanaatle Risale-i Nur dairesine giren, imanla kabre gireceğine ga-yet kuvvetli senetler var.
İkinci neticesi: Risale-i Nur dairesinde, ihtiyarımız olmadan, haberimiz yokken takarrur ve tahak-kuk eden şirket-i maneviye-i uhreviye cihetiyle, herbir hakiki sadık şakirdi binler dillerle, kalblerle dua etmek, istiğfar etmek, ibadet etmek ve bazı meläike gibi kırk bin lisanla tesbih etmektir. Ve Rama-zan-ı Şerifteki hakikat-i leyle-i Kadir gibi, kudsi ve ulvi hakikatleri, yüz bin elle aramaktır.
(Kastamonu Lähikasıl
Risale-i Nur mesleği, tarikat değil, hakikattir, Sahabe mesleğinin bir cilvesidir.
bürhan-ı innî Hadiselerden kanunlarına, neticelerden sebeblerine ve eserden mües-sire olan delil. Dumanın ateşe delil olması gibi.
bürhan-ı limmi: Kanunlardan hadiselerine, sebeblerden neticelerine ve müessirden esere olan istidlål. Yani eseri meydana getirenden esere olan delil. Kabli delil. Ateşin dumana delil olması gibi.
bürhan-ı şeriat Dini kanunların hak ol-duğuna dair olan delil
Harfler birbirine sarılınca, kelime arz-ı endam eder. Kelimeler omuz omuza verince de, ku-laklarımızın kapısını çalar, sözler.
Sözler var; mutluluk hazinelerini, saadet definelerini açar hatta ebedî ziyafetgah Cennetin ka-pısını da açar.
Sözler var; inkılap yapar, istikametini değiştirir hayatın.
Sözler var; azgın nefislere gem vurur, bulanık akılları uçurumdan kurtarır, ruhları ulvi âlem-lerin mihverine sevk eder, gönülleri gönül, kalpleri kalp, yürekleri yürek, insanları insan yapar.
Sözler var; güneşten daha parlaktır. Gözleri aydınlatır, özleri aydınlatır, dem ve damarlara ka-dar nur yayar.
Sözler var; zindanları saray yapar, ölümü sevgili, kabri gül bahçesi gibi sevdirir, darağacında asılmayı bekleyen bir çaresizi ebedi idamdan kurtarır, fani ve fakir bir adama dünya kadar ebedi bir mülkü kazandırır, ebedi hayatın levâzımatını buldurur. Yeterki insan kulağını tıkamasın, yeter-ki gönül kapılarındaki kilitleri kırsın, ölüden daha ölü olanları dirilten, maddesiyle manasıyla if-las etmiş zavallıları sultan yapan sözler var.
Zamanı geçmez, hiç eskimez, yıpranmaz ve ölmez sözler var ki, hava gibi, su gibi, gıda gibi muhtacız onlara. O sözler olmasa biz olmazdık, biz başkaları olurduk yada başkaların rüzgarın-da savrulan aciz yapraklar olurduk. O sözlerden ilham almasak idealsiz, gayesiz, hedefsiz, hayat-sız bir halde madde ve hevanın kölesi bir bedbaht, esaret çukurlarında çürümeye yüz tutan bir hiç olurduk.
O dürbün misal sözler olmasa ne ile temaşa edebilirdik Cennet bağlarını? Nereden bulabilir-dik ebedî ufukları? O sözlerle beslenmeseydi eğer kalplerimiz; anamıza-babamıza, eşimize, evlā-dımıza, dostumuza-ahbabımıza nihayetsiz mülakatları netice verecek ölümsüz sevgilerle nasıl bağlanabilirdik?
Kainatın zerreleri adedince, ezelden ebede kadar olan zamanların saniyeleri mislince Rabb-1
Rahimimize hamdolsun ki, o sözler var.
"Nerede o sözler, hani?" diyorsanız, gözlerinizi yüreğinizle birlikte açın, basiretinizde yanı-nızda bulunsun ve elinizdeki kitabın sayfalarını çevirmeye başlayın.
YanıtlaSilI have been free since the beginning and forever will be so.
What madman shall put me in chains! I defy the very idea!
I’m like the roaring flood; powerful and independent,
I’ll tear apart mountains, exceed the heavens and still gush out!
The lands of the West may be armored with walls of steel,
But I have borders guarded by the mighty chest of a believer.
Recognize your innate strength, my friend! And think: how can this fiery faith ever be killed,
By that battered, single-fanged monster you call “civilization”?
My friend! Leave not my homeland to the hands of villainous men!
Render your chest as armor and your body as trench! Stop this disgraceful rush!
For soon shall come the joyous days of divine promise…
Who knows? Perhaps tomorrow? Perhaps even sooner!
View not the soil you tread on as mere earth, recognize it!
And think about the shroudless thousands who lie so nobly beneath you.
You’re the noble son of a martyr, take shame, hurt not your ancestor!
Unhand not, even when you’re promised worlds, this paradise of a homeland.
What man would not die for this heavenly piece of land?
Martyrs would gush out were one to just squeeze the soil! Martyrs!
May God take all my loved ones and possessions from me if He will,
But may He not deprive me of my one true homeland for the world.
Oh glorious God, the sole wish of my pain-stricken heart is that,
No heathen’s hand should ever touch the bosom of my sacred Temples.
These adhans, whose shahadahs are the foundations of my religion,
And may their noble sound last loud and wide over my eternal homeland.
1-Beş vakit namazı camide kılan Bismillahirrahmanirrahim demiş gibidir. 2-Ümmetim yıldızlara gidesiye kadar kıyamet kopmayacaktır. Hadis-i Şerif
YanıtlaSilYANITLASİL
yuksel16 Şubat 2020 08:31
بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم
Bismillahirrahmanirrahim
Elhamdülillah
Allahuekber
Subhanallah
Allahümmesallialaseyyidinamuhammed
Sallaahualeyhivesellem
Estagfirullah
CAMIÜ'S-SAĞIR
YanıtlaSilMUHTASARI, TERCÜME VE ŞERHİ
Allah'ı sevmenin yolu Resûlullaha (a.s.m.) tabi ol- maktan; söz, hål ve hareketlerimizde onu ölçü almak- tan geçer.
Resûlullahın (a.s.m.) hadislerinin herbiri ise karan- lıkta kalanlara bir ışık, yolunu şaşıranlara bir rehber, ölünceye kadar doğru yolda tutan bir kılavuzdur.
Resûlullahın (a.s.m.) hadisleri ahiret yolcusu olan insanlar için en sağlam birer ölçü, esas ve hayat pren- sipleridir. Bilhassa bunalımda olan çağımız insanlarına bir kurtuluş simidi, huzur ve saadet yollarını gösteren hatasız bir programdır. Hayata hayat, ruh ve nurdur.
Günümüzün insanının onun emir, yasak ve öğütle- rinden istifade edecekleri çok şeyler var. Ruh, kalp ve vicdanlar, onlara gıda, hava ve su kadar muhtaçtır.
***
Camiü's-Sağir, 10,000 civarında hadis-i şerifi ihtiva eden meşhur hadis kitaplarından biridir. Uyanıkken yetmiş defa Resûlullahı (a.s.m.) gören Celaleddin es-Suyuti (1445-1505) tarafından tasnif edilmiştir. Elinizdeki cildlerde, bu eserin, Feyzü'l-Kadir isimli şer- hi esas alınarak günümüze bakan 4000 civarında hadis ele alınmış, bazılarının açıklamaları yapılmıştır.
YA NE
Evet sabıkan bahsi geçmiş: Avucunda küçük taşların zikir ve tesbih etmesi; "Vema ra meyte iz raheyte sırrıyla aynı avucunda, küçücük taş ve toprak, düşmana top ve gülle hük münde onları inhizama sevketmesi; "Ven şakke'l kamer" nassı ile aynı avucunun parmağıy la Kamer'i iki parça etmesi; ve aynı el, çeşme gibi on parmağından suyun akması ve bir or- duya içirmesi; ve aynı el, hastalara ve yaralılara şifa olması, elbette o mübarek el, ne kadar harika bir mu cize-i kudret-i İlahiye olduğunu gösterir. Güya ahbab içinde o elin avucu küçük bir zikirhane-i Sübhanîdir ki, küçücük taşlar dahi içine girse, zikir ve tesbih ederler. Ve a'da- ya karşı küçücük bir cephane-i Rabbanîdir ki; içine taş ve toprak girse, gülle ve bomba olur. Ve yaralılar ve hastalara karşı küçücük bir eczahane-i Rahmanîdir ki, hangi derde temas et- se derman olur. Ve celal ile kalktığı vakit, Kamer'i parçalayıp Kab-ı Kavseyn şeklini verir; ve cemal ile döndüğü vakit, âb-ı kevser akıtan on musluklu bir çeşme-i rahmet hükmüne girer. Acaba böyle bir zâtın bir tek eli, böyle acib mu'cizata mazhar ve medar olsa; o zâtın Hâlık-ı Kainat yanında ne kadar makbul olduğu ve davasında ne kadar sadık bulunduğu ve o el ile bi- at edenler, ne kadar bahtiyar olacakları, bedahet derecesinde anlaşılmaz mı?..
YanıtlaSilO, bütün resullerin sevuid
mukarrob
Aralarında lanetleşmek, erkeklerin ipekli elbise giymeyi adet edinmesi, (fuhuş dostları) metresler, çalgıcı ve oyuncu kadınlar edinmek, içki içmek, erkeklerin erkeklerle, kadınların da kadınlarla cinsî ilişkiler kurup yetinmeleridir.
YanıtlaSilG
YanıtlaSil
yuksel13 Ekim 2024 00:00
٣٥٩ - إِذا اسْتَشاط السلطان تَسَلَّطَ الشَّيْطَانُ (حم طب عن عروة بن محمد بن
عطية السعدى عن ابيه عن جده 359- Sultan öfkeden kıpkırımızı olduğu zaman, şeytan ong
musallat olur.
وَالرِّجَالُ بِالرِّجَالِ فَبَشِّرْهُمْ ٣٦٠ - إِذَا اسْتَغْنَى النِّسَاءُ بِالنِّسَاءِ
بِرِيحِ حَمْرَاءَ تَخْرُجُ مِنْ قِبَلَ الْمَشْرِقِ فَيَمْسَحُ بَعْضُهُمْ وَيَحْسَفُ بِبَعْضٍ ذَلِكَ
بِمَا عَصَوْا وَكَانُوا يَعْتَدُونَ (الديلمي عن انس)
360- Kadınlar kadınlarla, erkekler erkeklerle (cinsî ilişkiler
kurup fuhuş yaparak hem cinsiyle) yetindiği zaman, onları doğudan çıkacak kızıl bir rüzgarla müjdele (tehdit et). O rüzgar onların aşırı davranarak isyan etmeleri yüzünden, kimini kör edecek, kimini de yerlebir edecektir.
YanıtlaSil
yuksel13 Ekim 2024 00:04
İnsanları acizlik içinde bırakmaktan sakının, Sizden birisi Emir veya Amil olur da kendisine dul kadın, yetim veya fakir bir kimse işi için gelir. Ona "Sen otur, işine bakılacaktır" denir. Böylece onlar acizlik içinde terkedilirler. İhtiyaçları görülmez ve onlar için bir emir de verilmez. Onlar da dağılıp giderler. Halbuki, zengin eşraftan biri gelince, Emir onu yanına oturtur. Sonra da "İşiniz nedir" der. Adam da "İşim şöyle şöyledir" der. Bunun üzerine Emir "Bunun ihtiyacını yerine getirin ve acelede edin" der.
Ravi: Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
Sayfa: 173 / No: 6
Ramuz El-Ehadis
Güzel ahlak, ancak hayız veya zina mahsulu olandan soyulup alınır.
YanıtlaSilRavi: Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
Sayfa: 205 / No: 12
Ramuz El-Ehadis
Türkiye, 15 Temmuz 2016 gecesi, ülke ve millet varlığımızı imha etmeyi amaçlayan derin emperyalist odakların işbirlikçi hainleri harekete geçirerek yaptıkları kanlı bir darbe girişimi ile sarsıldı. Tank- la, uçakla, helikopterle yapılan silahlı saldırıya 'darbe' dememiz, sadece genel adlandırma çerçevesinde kalmak içindir. Yoksa yapılan darbenin çok ötesinde doğrudan bir işgal girişimi, Haçlı zihniyeti ve taktiğiyle yapılmış düşmanca bir saldırıdır. Doğal olarak içinde her türlü yalanı, caniliği, hunharlığı, hainliği, ihaneti barındıran bu saldırı, sadece iktidarı değil, doğrudan milleti ve devleti yok etmeyi amaçlamıştır.
YanıtlaSilYanıtlaSil
yuksel16 Ekim 2024 21:57
Ahir zamanda cahil reisler topluluğu çıkar. İnsanları fitneye düşürürler, hem dalâlete düşerler, hem de dalâlete düşürürler.
Ravi: Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
Sayfa: 507 / No: 12
Ramuz El-Ehadis
İnsanların akidlerini bozduklarını, emanetleri hafife aldıklarını, ve -parmaklarını birbirine geçirip- böyle olduklarını gördüğün zaman evini tercih et, lisanına sahip ol, maruf olanı al, münkeri bırak, kendi işinle meşgul ol ve ammenin işlerini kendilerine bırak.
YanıtlaSilRavi: Hz. Abdullah İbni Amr (r.a.)
Sayfa: 46 / No: 7
Ramuz El-Ehadis
YanıtlaSilSayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
203 1 Hased imanı bozar. Sabr (müshil ilacı)nın balı bozduğu gibi. Hz. Ebû Hakim (r.a.)
203 2 Hak bununla beraberdir. Hak bununla beraberdir. (Hz. Ali r.a işaret ederek ilerideki fitneler için buyurmuştur) Hz. Ebû Said (r.a.)
203 3 Benden sonra hak, nerede olsa, Ömer İbni Hattab'ladır. Hz. Fadl İbni Abbas (r.a.)
203 4 Hikmet on cüzdür. Dokuzu halktan kendini çekmekte, biri susmaktadır. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
203 5 Halim olan adam, dünya ve ahirette seyyiddir. Hz. Enes (r.a.)
203 6 Nimete hamd etmek, o nimetin gitmesine karşı emandır. Hz. Ömer (r.a.)
203 7 Hamd olsun O Allaha, ümmetimden öyle kimseler yarattı ki, onlarla birlikte (zikrederek) sabretmeyi isterdim. (Şu mealdeki ayetin nüzulu üzerine bu hadisi şerif varid olmuştur. "Nefsimi, akşam ve sabah, sırf Onun rızasını murad ederek Rablerine dua edenlerle sabırlı kıl.") Hz. Selman (r.a.)
203 8 O Allah'a hamd olsun ki yedirir yedirilmez ve bize ihsanda bulunur, bize hidayet eder. Ve bizi doyurur, içirir ve bizi tatlı belalarla imtihan eder. Arası kesilmeyen nimetlerinin karşılığı ödenemiyecek olan, kendisine karşı nankörlük yapılamayacak olan ve kendisine muhtaç olmamaya imkan bulunmayan Allah'a hamd ederim. O Allah'a hamd olsun ki, bize yiyeceklerden yedirdi, içeceklerden içirdi. Çıplaklıktan giydirdi. Ve dalaletten hidayete erdirdi. Ve körlükten görür hale getirdi. Mahlukatının çoğuna da bizi üstün kıldı. Hamd, Alemlerin Rabbı olan Allah'a muhsustur. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
203 9 O Allaha Hamd ederim ki, Resulullahın gönderdiği adama, onun istediği şekilde hareket nasib etti. Ve tevfik ihsan etti. Hz. Muaz (r.a.)
203 10 Fatiha yedi ayettir. Birincisi Besmeledir. Fatiha Sebül mesanidir. (tekrar edilen yedi ayettir) Kur'anı azimdir. Ümmül Kur'andır. Ve Fatihatül Kitaptır. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
203 11 Ey Allahın düşmanı, seni zelil eden Allah'a hamd olsun. Bu ümmetin, bu firavunu idi. (Bedirde Ebu Cehilin başı getirildiğinde) Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma)
203 12 Ümmetim içinde seni bu şekilde yaratan Allaha hamd ederim. (Hz. Salim (r.a) için) Hz. Âişe (r. anha)
203 13 O Allah'a Hamd olsun ki, avretimi örtebileceğim bir elbise ile beni giydirdi. Ve hayatımda onunla beni güzelleştirdi. Beni Hak ile gönderene yemin ederim ki, hiçbir müslüman kul yoktur ki, Allah (z.c.hz) leri onu yeni bir elbise ile giydirdi de o da eskisini fakir bir müslümana verdi ise, o kimse diri veya ölü de olsa o elbisenin bir ipliği kalıncaya kadar Allah'ın hıfzında ve emanında olmasın. Hz. Ömer (r.a.)
203 14 Hamd olsun Rabbıma ki Beni senin gibi leîm kılmadı. (Ebu Cehili kasdederek) Hz. Ali (r.a.)
203 15 Humma günahları döker. Ağacın yapraklarının dökülmesi gibi. Hz. Abdullahil Kasrinin babasından
203 16 Humma, Cehennem ateşinin şiddetindendir. Onu su ile serinleşirin. (Bir rivayette zemzemle) Hz. Ömer (r.a.)
203 17 Humma, Cehennem körüklerinden bir körüktür. Ve mü'minin Cehennemden payıdır. Hz. Ebû Reyhâne
İSLÂM TARİHİ MEDİNE DEVRİ XI
YanıtlaSil366
81.
(Müntakım) ül-
61.
(Muhyl)'yll-
82.
(Afüvv) ür-
62.
(Mümit) ül-
83.
(Raûf) ül-
63.
(Hayy) ül-
64.
(Kayyûm) ül -
84.
(Målikülmülk) üz
65.
(Vacid) il-
85.
(Zülcelâl-i velikrâm) ül
66. (Macid) ül-
86. (Muksıt) ül-
67.
(Vâhıd) üs -
87. (Câmi) ül-
68. (Samed) ül-
88. (Ganlyy) ül
69. (Kadir) ül-
89. (Muğni) yyül-
70.
(Muktedir) ül -
(Mani) üd-
71.
(Mukaddim) ül
72.
(Muahhır) ül
73. (Evvel) ül-
90.
91.
(Dårr) ün
92. (Nafi) un
93. (Nûr) ül)
74.
(Ahir) uz-
94. (Hadi) yyül
75.
(Zahir) ül-
95. (Bedi) ül -
76. (Båtın) ul-
96. (Bakı) yyül
77.
(Vali) yül-
97.
(Vâris) ür
78. (Müteâli) yül -
98.
(Reşid) üs -
79. (Berr) üt-
99. (Sabür) ü.
80.
(Tevvåb) ül -
buyurdu. (104)
İbn-i Mäce'nin Sünen'inde sıralananlara göre Tirmizî'nin Sünen' inde aynen bulunmayan İlâhi İsimler şunlardır:
1. (Bårr) ül-
2. (Cemil) ül
14. (Fåtır) us
15.
(Sâmi) ul
3. (Kahir) ül
16.
(Mûti) yyül
4. (Karib) ür
17.
(Kafi) yyül
5. (Raşid) ür
18.
(Ebed) ül
6. (Rabb) ül-
19.
(Alim) üs
7. (Mübin) ül -
20. (Sådık) ul
8. (Burhân) üş
9. (Şedid) ül-
21.
(Münir) üt
10. (Vakı) ül-
22.
(Tamm) ül
11. (Kaim) üd
23.
(Kadim) ül
12. (Dâim) ül-
24.
(Vitr) ül-
13. (Hafız) ul-
25. (Ehad) ü.
(104) Tirmizi - Sinen c. 5, 8. 530-531, İbn-i Mice Sünen c. 2, & 1269-1270
Her salih ve facir kimsenin arkasında namaz kılın. Her salih ve facirin cenaze namazını kılın. Her salih ve facir amirle de cihad edin. ( Facir hem müslüman, hem günahkar kimse)
YanıtlaSilRavi: Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
Sayfa: 308 / No: 5
Ramuz El-Ehadis
3- "Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş:
YanıtlaSilكُلُّ بِدْعَةٍ ضَلَالَةٌ وَكُلُّ ضَلَالَةٍ فِى النَّارِ
Yani
اَلْيَوْمَ اَكْمَلْتُ لَكُمْ دٖينَكُمْ
sırrıyla, kavaid-i Şeriat-ı Garrâ ve
desâtir-i Sünnet-i Seniyye tamam ve kemâlini bulduktan sonra, yeni icadlarla o düsturları beğenmemek veyahut -hâşâ ve kellâ- nâkıs görmek hissini veren bid'aları icad etmek dalâlettir, ateştir.
Sünnet-i Seniyyenin merâtibi var. Bir kısmı vâciptir, terk edilmez. O kısım, Şeriat-ı Garrâda tafsilâtıyla beyan edilmiş. Onlar muhkemattır, hiçbir cihette tebeddül etmez. " (Lem'alar sh: 53)
Esasat-ı Nuriye
Ya nahif, akrabanı yokla ki, ömrün uzun olur. Marufu yap ki, evinin hayrı çok olur. Her taş ve toprak yanında Allah'ı zikret ki, kıyamet günü Ben sana şahid olayım. (Her yer ve her adımda zikret)
YanıtlaSilRavi: Hz. Nahif İbni Yezid (r.a.)
Sayfa: 501 / No: 3
Ramuz El-Ehadis
Allah (z.c.hz.) ümmetimi ebeden dalalette cem etmez. Büyük karaltıda olun. Allah'ın kudret eli cemaat üzerindedir.
YanıtlaSilRavi: Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
Sayfa: 484 / No: 3
Ramuz El-Ehadis
Yaşamı Taçlandıran Özlü Sözler
YanıtlaSil541
Zor ise soyunant me yapabileceklerinin en iyisini yapanlar, kendilerine saygı lanını asla kaybetmezler.
Bernard Shaw
Zorlama ancak, zorlama ile dehşet ancak, dehşet ile yok edilebilir.
Adolf Hitler
Zorluklar başarının değerini artıran süslerdir.
Moliere
Zorluklar ne denli büyük olursa, zafer de o denli büyüktür.
Marcus Cicero
Zorlukları aşmanın tek yolu yeni girişimlerde bulunmaktır.
Johann Goethe
Zorlukları çözebilmek için en küçük parçalara ayırın, böylelikle incelenmeleri daha kolay olur.
Rene Descartes
Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem, gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.
Mehmet Akif Ersoy
Zulmün olduğu yerde tarafsızlık namussuzluktur.
Cemil Meriç
Cumhur Sinan Özdemir
YanıtlaSil540
Zenginliği olmayan adamı, adamlığı olmayan zengine yeğ tutarım.
Mestrius Plutarch
Zenginliği üretmeden tüketemeyeceğimiz gibi mutluluğu da üretmeden tuketmeye hakkımız yoktur.
Bernard Shaw
Zenginliğin zevkleri, yoksulların gözyaşlarıyla satın alınır.
Thomas Fuller
Zenginlik insanı ya destekler yada yönetir.
Quintus Flaccus
Zevk son derece hoş bir acıdan başka bir şey değildir.
Heinrich Heine
Zevk ve acıyı, mutluluğu ve ıstırabı hissetme kabiliyetleri esas alındığında, insanlar ve hayvanlar arasında fark yoktur.
Charles Darwin
Zevke adanmış bir yaşam kadar zevkli bir şey düşünemiyorum.
John Rockefeller
Zevklerin binlercesi bir acıyı telafi edemez.
Arthur Schopenhauer
Zihin doldurulması gereken bir kazan değil, tutuşturulması gereken bir ateştir.
Mestrius Plutarch
Zihin paraşüt gibidir. Açılmazsa çalışmaz.
Frank Zappa
Zihnimiz bir süngerdir, yüreğimizse bir nehir. Çoğumuzun akmak yerine, sünger gibi emmeyi seçmesi ne garip.
Halil Cibran
Zilletle elde ettiğin yemek eksik olsun.
Ömer Hayyam
Zor iş zamanında yapmamız gerektiği halde, yapmadığımız kolay işlerin birikmesiyle oluşur.
Henry Ford
Abdurrahman DİLİPAK
YanıtlaSilabdurrahmandilipak@yeniakit.com
Derin yapı
Bu "derin devlet" denen şey hâlâ varlığını sür-dürüyor. Bu işler geri dönülmez noktaya geldi, ama iş bitmiş değil.. Kozmik odaya girilmediği gibi, mer-kez komite de, ülke geneline yayılmış tetikçiler de dışandalar.
İçeridekiler onun için susmayı tercih ediyor..
İşin kötü yanı, yeni bir derin yapı oluşuyor. İkti-dar ve servetle tanışanlar bir şekilde kendi aralann-da kayıtdışı bir birlik oluşturuyorlar. Zaten onun bir adım ötesi ya MAFİA'laşmak, ya da derin bir yapıya dönüşmektir. Bu defa derin yapıda namaz kılanların sayısı artacak sanırım..
Tutuklananlar arasında, sanki, derin yapının İçinde karar vericiler arasında da olmayan, tetikçilik de yapmayan bir sürü adam var.. Birileri kurunun yanında yaş da yanar hesabı onları da listeve dahil etmış gozuküyor.. Bu işler, bu adamları oraya so-kup, işin ciddiyetini sulandırmak isteyenlerin de işi olabilir ya da kendilerine rakip ve tehdit olarak gör-düklerini, kurunun yanında da yaş da yanar hesabı kendi cehennemlerine çekmek isteyenlerin işi de olabilir..
Hatta öteki tarafta olup da, dışarıdakiler, birile-rini kendi yanlarına çekmek için de o kişilerin içeri girmesine göz yummuş olabilirler. Böylece adam kazanacaklar..
Adamlar kendilerinden çok eminler, "biz gide-riz ötekiler gelir, arma sonuçta bu düzen böyle de-vam eder" anlayışına sahipler. Başka türlü olmaya-cağını düşünüyorlar. Yaşanan bazı olaylar da onları haklı çıkartır gibi aslında..,
İktidar ve servet dönüştürücü bir güce sahip, ilk olarak da bu güç, kendine sahip olmak isteyenleri dönüştürüyor..
Bir gün bu Balyoz ve Ergenekon davası sonuç-lanacak ve göreceksiniz, başka davalar, başka tar-tışmalar başlayacak.. Bu dava sürecinde yaşanan örtülü hesaplaşmaların davası ayrıca, görülecek..
Yarın sıra 28 Şubat'a gelirse, iMuhsin Yazıcıoğ-lu suikastı ile ilgili tutuklamalar da başlayınca, daha yüzlerce kişi hapse tıkılacak.. İnanın bunların tümü-nü mahkemeye çağırsanız yargılayacak yer ve adam bulamazsınız, bunları hapsedecek hapishane de yok.. O kadar çoklar.. Onun için bir gün genel af-la bu işlerin üzerinin örtüleneceği hesabını yapıyor-lar..
Sanki iktidar da bu işi daha fazla dağıtmamak Ister gibl.
YanıtlaSilMIT ve Emniyet niye elindeki bilgileri açıklamı-yor? Jandarma İçişleri Bakanlığı'na bağlı değil mi, niye bu işin üzerine gidilmiyor? Jandarma İstihbara-tının bilmediği bir şey mi var?
Yani birileri gerçekten Muhsin Yazıcıoğlu su-ikastı ile ilgili bilgiye sahip değiller mi?
Bana kalırsa NATO ülkeleri de biliyor, ayrıca ve özellikle İsrail de, ABD ve tabii bizimkiler de..
Bana kalırsa şu şike işini biraz eşeleyin, bakın bakalım bu işin arkasından ne çıkar.. Sakın Ergene-kon çıkmasın..
İşe bakar mısınız, durup dururken bir şike ya-sası çıkardılar, daha yaşanın mürekkebi kurumadan bir daha değiştirdiler. Önce 2 yıllık cezayı beş yıia, ardından da beş yıllık cezayı bir yıla indirdiler.. Peki bu nasıl oldu.. Bu konuda söyleyecek sözü olan var mı? Ayıp ya hu, insaf yahu!
Bir ülkede ne kadar çok yasa varsa o ülkede özgürlükler o kadar az ve baskı altındadır demek-tir.. Yasa ile düzenlediğiniz her alanda bürokrasinin borusu öter. Hani şu "bürokratik oligarşi" var ya o!
Bana sorarsanız şike yasası tam bir ŞİKE oldu! Benim adalet duygularım incindi..
Demokrasi, böyle işlerle örselenirse, demagoji-ye dönüşür.. Üzerinde yükseldiğimiz zemini tahrip etmiş oluruz.. Yasa dediğiniz şeyin saygınlığı, cay-dıncılığı kalmaz, yaz-boz tahtasına döner..
Bana kalırsa bu yasa değişikliği ŞİKE'cilen kur-tarmaya yetmez.. Bu işi bir adım öteye götürürse-niz, çete olayı ile birleşir..
Yıldırım benim gözümde simdi daha çok Habe-ral'a benziyor.. Bu işe ecinnilerin karıştığını düşünü-yorum.. Birileri bu durumu savunmak yerine sussa-lar daha iyi ederler.. Çünki mızrak çuvala sığmıyor.. Bir de bu işin Dalan bağlantısı var. İşin ucu Ergene-kona kadar gidiyor..
Sahi şu 28 Şubatçılara sıra ne zaman gelecek? Ben Ergenekona da karşıyım, Balyozcuiara da, kayıtdışı ekonomiye de, yım. Bunu yapan bizden ya da onlardan olabilir. kayıtdışı siyasete de karşı-Halka karşı ihanet planı yapanlar, devleti ele geçirip topluma İlahilik ve Rabilik taslayanlar, eğer bu Sazgeçmeyeceklerse cehenneme! ve dua ile.. işten
RISALE I NUR DAN SEÇİLMİŞ VECIZELER
YanıtlaSilVesvese
İnsan kalben ve fikren hakaik-i İlahiyeye bakıp düşündüğü zaman, bilhassa namaz ve ibadet esnasında, gerek şeytan tarafından, gerek nefsi tarafından pek fena, pis ve çirkin vesveseler, hat ralar, sinekler gibi kalbe, akla hücum ederler. Bu gibi hevãi, vehmî ve çirkin şeylerin defiyle uğra şan adam, o vesveselere mağlūp olur. Ancak onları mağlüp edip kaçırmak çaresi, müdafaayı terk edip onlarla uğraşmamaktır. Evet, arılarla uğraşıldıkça onlar hücumlarını arttırırlar. Onlara kan-şılmadığı takdirde, insanı terkeder, giderler. Hem de o gibi vesveselerin, ne hakaik-i İlähiyeye ve ne de senin kalbine bir mazarratı yoktur. Evet, pis bir menzilin deliklerinden semånın güneş ve yıl dızlarına, cennetin gül ve çiçeklerine bakılırsa, o deliklerdeki pislik ne bakana ve ne de bakılana bulaşmaz. Ve fena bir tesir etmez.
(Mesnevi-i Nûriyel
O çirkin sözler senin kalbinin sözleri değil. Çünkü senin kalbin ondan müteessir ve mütees. siftir. Belki kalbe yakın olan lümme-i şeytanîden geliyor. Meselā, sen namazda, Kābe karşısında, huzur-u İlâhide âyâtı tefekkürde olduğun bir halde, şu tedâi-yi efkår seni tutup en uzak máláyā-niyât-ı rezileye sevk eder. Meselâ, aynanın içindeki yılanın timsali ısırmaz. Ateşin misali yakmaz. Ve necasetin görünmesi aynayı telvis etmez.
(Mesnevi-i Nûriye)
Nasıl ki aynada yılanın sureti ısırmaz ve ateşin misali yandırmaz ve murdarın aksi telvis et-mez. Öyle de, hayal veya fikir aynasında küfriyatın ve şirkin akisleri ve dalāletin gölgeleri ve şe-timli çirkin sözlerin hayalleri itikadı bozmaz, imanı tağyir etmez, hürmetli edebi kırmaz. Çünkü meşhur kaidedir ki, "Tahayyül-ü şetim şetim olmadığı gibi, tahayyül-ü küfür dahi küfür değil ve tasavvur-u dalâlet de dalâlet değil."
(Lem'alarl
298
HALİL DÜLGAR
YanıtlaSilNasıl ki senin namazın edeb-i nezihanesinin vesilesi olan zahiri taharete, batrının batınında-necaset ona tesir etmez ve bozmaz. Oyle de, maani-i mukaddesenin, suret-i mülevveseye mü-carereti zarar etmez
(Sözler)
Isa'ya demiş şeytan: "Madem herşeyi O yapar. Kader birdir, değişmez. Dağdan kendini at. O sana ne yapar?"
Isi dedi: "Ey mel'un! Abd edemez Rabbini tecrübe ve imtihan."
(Lemeät)
Bazan şeytan, kalb üstündeki lümmesi cihetinde. Cenab-ı Hak hakkında fena sözler söyler. O adam zanneder ki, onun kalbi bozulmus ki böyle söylüyor, titriyor. Halbuki onun titremesi ve korkması ve adem-i rızası delildir ki, o sözler kalbinden gelmiyor, belki lümme-i şeytaniyeden ge-liyor veya şeytan tarafından ihtar ve tahayyül ediliyor.
(Lem'alar)
Meselá sen namaz kıldın veya abdest aldın. Halbuki namazını ve abdestini fesada verecek bir sebep, nefsülemirde varmış; läkin sen ona hiç muttali olmadın. Senin namazın ve abdestin hem sa-hihtir hem hasendir. Mutezile der: "Hakikatte kabih ve fäsittir. Lakin senden kabul edilir. Çünkü cehlin var, bilmedin; ve özrün var." Öyleyse, Ehl-i Sünnet mezhebine göre zahir-i şeriate muvafik olarak işlediğin ameline "Acaba sahih olmuş mu?" deyip vesvese etme. Fakat "Kabul olmuş mu?" de, gururlanma, ucbe girme.
(Sözler)
İfrata varmamak, hem galebe çalmamak şartıyla, asl-ı vesvese teyakkuza sebeptir, taharriye däîdir, ciddiyete vesiledir. Läkaytlığı atar, tehâvünü def eder. Onun için, Hakim-i Mutlak, şu dâr-1 imtihanda, şu meydan-ı müsabakada bize bir kamçı-yı teşvik olarak, vesveseyi şeytanın eline vermiş, beşerin başına vuruyor. Şayet ziyade incitse, Hakîm-i Rahime şekvå etmeli, "Euzu billāhi mineş şeytanirracîm" demeli.
(Sözler)
299
RISALE I NUR DAN SECILMIS VECIZELER
YanıtlaSilNefisve Nefsin Terbiyesi
Nefis daima kötü şeylere sevk eder.
(Lem'alar)
Senin en zararlı düşmanın nefsindir.
(Lem'alar)
Ey nefis! Asıl mahiyetin kusur, naks, fakr, aczden yoğrulmuştur ki, zulmet, karanlığın derece si nisbetinde nurun parlaklığını gösterdiği gibi, zıddiyet itibariyle sen, onlarla Fatır-ı Zülcelâlin ke-mål, cemål, kudret ve rahmetine âyinedarlık ediyorsun.
(Sözler)
Nefis kendini serbest ve müstakil ve bizzat mevcut bilir. Ondan bir nevi rubúûbiyet dåvå eder. Mābūduna karşı adavetkărăne bir isyanı taşır.
(Sözler)
Ey nefs-i emmåre! Kat'iyyen bil ki, senin hususi fakat pek geniş bir dünyan vardır ki; åmål, ümit, taallükat, ihtiyacat üzerine bina edilmiştir. En büyük temel taşı ve tek direği, senin vücudun ve senin hayatındır. Halbuki o direk kurtludur. O temel taşı da çürüktür. Hülāsa esastan fasit ve zayıftır. Daima harap olmaya hazırdır.
(Mesnevî-i Nûriyel
Nefs-i emmåre; tahrip ve şer cihetinde nihayetsiz cinayet işleyebilir, fakat îcad ve hayırda ik-tidarı pek azdır ve cüz'idir. Evet bir haneyi bir günde harap eder, yüz günde yapamaz.
(Sözler)
300
HALİL DÜLGAR
YanıtlaSilNefsin vücudunda bir körlük vardır. O körlük vücudunda zerre-i miskal kaldıkça hakikat gu-reşinin görünmesine mâni bir hicab olur
(Mesnevî-i Nûriye)
Nefs-i insaniye gafletle kendini unutuyor. Mahiyetindeki hadsiz aczi, nihayetsiz fakri, gayet derecedeki kusurunu göremez ve görmek istemez.
(Mektübat)
Insan cibilliyeti ve fıtratı hasebiyle nefsini sever. Belki evvelá ve bizzat yalnız nefsini sever, haska her şeyi nefsine feda eder. Mabuda layık bir tarzda nefsini medheder.
(Sözlerl
insan kendi nefsine olan şiddet-i muhabbetten dolayı kendisine hizmeti ve menfaati olan şey-leri sever, hem kıymet verir. Semeresinden istifade gördüğü şeylere abd ve köle olur.
(Mesnevi-i Nûriyel
Nefisperest, tabiatperest gâyet ahmak, gâyet zālimdir.
(Sözler)
Sende senin nefsine olan şedit muhabbetin, Onun zātına karşı muhabbet-i zätiyedir ki, sen su-fistimal edip kendi zâtına sarf ediyorsun. Öyleyse, nefsindeki ene'yi yırt, Hüve'yi göster.
(Sözler)
Nefis kusursuz olmaz.
(Emirdağ Lähikası)
Nefs-i emmâreye itimad edilmez.
(Lem'alar)
Nefsini ıslah etmeyen, başkasını ıslah edemez.
(Sözlerl
Herkeste nefs-i emmâre bulunur. Bazı da hissiyat-ı nefsiye damarlara ilişir, bir derece hükmü-nü kalp, akıl ve ruhun rağmına olarak icra eder.
(Lem'alar)
301
RISALE-I NUR DAN SECİLMİS VECİZELER
YanıtlaSilBazan olur ki, nefs-i emmåre, ya levvåmeye veya mutmainneye inkılap eder, fakat silahlarını ve cihazatını asaba devreder Åsab ve damarlar ise o vazifevi, ahir ömre kadar gorur. Nefs-i em-måre çoktan öldüğü halde, onun äsårı yine görünür.
(Mektübat
Sen eğer nefis ve şeytanı dinlersen, esfel-i safiline düşersin. Eğer Hak ve Kur'an'ı dinlersen, ālā-yı illiyyîne çıkar, kainatın bir güzel takvimi olursun.
(Sözler
Şeytanın talebesi olan nefs-i emmåre...
(Mesnevi-i Nûriyel
Hem en ziyade sana zarar veren nefs-i emmårene ve hevă-i nefsine âdavet et, ıslahına çalış.
(Mektübat)
Kimin himmeti milleti ise, o tek başıyla küçük bir millettir. Bazılarımızdaki dikkatsizlikten ve ecnebilerin zararlı seciyelerini almamızdan, kuvvetli ve kudsi İslâmî milliyetimizle beraber, her-kes "nefsi, nefsi" demekle ve milletin menfaatini düşünmemekle, menfaat-i şahsiyesini düşün mekle, bin adam, bir adam hükmüne sukut eder.
(Hutbe-i Samiye)
Kimin himmeti yalnız nefsi ise, o insan değil.
(Hutbe-i Samiye)
Ücret alındığı zaman veya mükafat tevzi edildiği vakit, rekabet, kıskançlık mikrobu oynama-ya başlar. Fakat iş zamanında, hizmet vaktinde o mikrobun haberi olmuyor. Hatta tembel olan adam çalışkanı sever. Zayıf olan, kaviyi takdir ve tahsin eder. Fakat çalışmasını ister ki, iş hafif ol-sun, zahmetten kurtulsun.
(Mesnevî-i Nûriyel
Nefis hizmet zamanında geri kaçar. Ücret vaktinde ileri safa hücum ediyor.
(Mesnevî-i Nûriyel
Gece ile gündüz arasında latif bir perde var ki; gözün kapanmasıyla gece olup, açılmasıyla gündüz olduğu gibi, nefsin âlem-i mâneviyata gözü kapanırsa ebedî bir gece içinde kalır. Gözü mâneviyata açılırsa neharı inkişaf eder.
(Mesnevî-i Nûriyel
302
HALİL DÜLGAR
YanıtlaSilKendini unutmuş, kendinden haberi yok. Mevti duşunse başkasına verir. Fenā ve zevāli gör-se kendine almaz. Ve külfet ve hizmet zamanında nefsini unutmak, fakat ahz-1 ücret ve istifade-i huruzat makamında nefsini düşünmek, şiddetle iltizam etmek, nefs-i emmarenin muktezasıdır. Su makamda tezkiyesi, tathiri, terbiyesi şu häletin aksidir. Yani, nisyan-1 nefis içinde nisyan et-memek. Yani huzuzat ve ihtirasatta unutmak: ve mevytte ve hizmette düsünmek.
[Sözler]
Nefsin muktezası, daima iyiliği kendinden bilip, fahr ve ucbe girer. Bu hatvede, nefsinde yal-cuz kusuru ve naksı ve aczi ve fakri gorup, bütun mehasin ve kemälätını, Fatır- Zulcelal tarafın-dan ona ihsan edilmiş nimetler olduğunu anlayıp, fahr yerinde şükür ve temeddüh yerinde hamd etmektir. Şu mertebede tezkiyesi, kemalini kemälsizlikte, kudretini aczde, ginasını fakrda bilmek-tir.
(Sozler)
Eğer şu fâni dünyada beka istiyorsan, beka fenådan çıkıyor. Nefs-i emmåre cihetiyle fenā bul ki, bâki olasın.
(Sözler)
Herkes kendi âleminde kumandan olduğundan, âlem-i asgarında cihad-ı ekber ile mükelleftir.
(Divan-ı Harb-i Örfil
Tezkiyesiz nefs-i emmâresi bulunmak şartıyla, kendi nefsini beğenen ve seven adam başkası-nı sevmez. Eğer zâhirî sevse de samimi sevemez; belki ondaki menfaatini ve lezzetini sever. Da-ima kendini beğendirmeye ve sevdirmeye çalışır. Ve kusurunu nefsine almaz, belki avukat gibi kendini müdafaa ve tebrie eyler. Mübalāğalarla, belki yalanlarla nefsini medih ve tenzih ederek, adeta takdis eder ve derecesine göre, "Menittehaze ilahehu hevāhu" âyetinin bir tokadını yer.
Temeddühü ve sevdirmesi ise, aksülämelle istiskali celb eder, soğuk düşürtür. Hem amel-i uh-revide ihlâsı kaybeder, riyāyı karıştırır. Akıbeti görmeyen ve neticeleri düşünmeyen ve lezzet-i ha-zıraya müptelâ olan hisse ve hevâ-yı nefse mağlûp olup, yolunu şaşırmış hissin fetvâsıyla, bir sa-at lezzet için bir sene hapiste yatar. Bir dakika gurur veya intikam yüzünden on sene ceza görür. Adeta, ders aldığı Amme cüz'ünü birtek şekerlemeye satan havãi bir çocuk gibi, elmas kıymetin-de bulunan hasenâtını, hissini okşamak için ve hevâsını memnun etmek için ve hevesini tatmin et-mek için, ehemmiyetsiz cam parçaları hükmündeki lezzetlere, enâniyetlere vesile edip, kârlı işler-de hasâret eder.
(Lem'alar)
303
RISALE I NUR DAN SEÇİLMİS VECİZELER
YanıtlaSilSefahet-Günahlar
Günahlar, hayat-1 ebediyede daimi hastalıklardır; bu hayat-ı dünyeviyede dahi kalb, vicdan, ruh için manevi hastalıklardır.
[Lem'alar]
İşlediğimiz her bir günah, kafamıza giren herbir şüphe, kalb ve ruhumuza yaralar açar.
(Lem'alar)
Günah kalbe işleyip, siyahlandıra siyahlandıra, tâ nur-u imanı çıkarıncaya kadar katılaştırı yor. Herbir günah içinde küfre gidecek bir yol var. O günah, istiğfarla çabuk imha edilmezse, kurt değil, belki küçük bir månevi yılan olarak kalbi ısırıyor.
(Lem'alar)
Måsiyetin mahiyetinde, bilhassa devam ederse, küfür tohumu vardır. Çünkü, o masiyete de-vam eden, ülfet peyda eder, sonra ona âşık ve müptelâ olur. Terkine imkân bulamayacak derece ye gelir. Sonra o mâsiyetinin ikaba mûcip olmadığını temenniye başlar. Bu hal böylece devam et-tikçe, küfür tohumu yeşillenmeye başlar. En nihayet, gerek ikabı ve gerek dârü'l-ikabı inkâra se-bep olur.
Ve keza, måsiyete terettüp eden hacåletten dolayı, o masiyetin måsiyet olmadığını iddia et-mekle, o masiyete muttali olan melekleri bile inkâr eder. Hatta şiddet-i hacâletten, yevm-i hesabın gelmeyeceğini temenni eder. Şayet yevm-i hesabı nefyeden ednå bir vehmi bulursa, o vehmi koca-man bir burhan addeder. En nihayet nedâmet edip terk etmeyenlerin kalbi küsufa tutulur, mahvo-lur, gider. El-iyāzü Billāh!
(Mesnevî-i Nûriyel
Büyük günahları serbest işleyip istiğfar etmemek ve aldırmamak, o imandan hissesi olmadı-ğına delildir.
(Emirdağ Lähikasıl
304
HALİL DÜLGAR
YanıtlaSilSıkıntı sefahetin muallimidir. Yeis dalâlet-i fikrin, zulmet-i kalb ruh sıkıntısının menbaıdır.
(Hakikat Çekirdekleri)
Fisk ve sefahet yolu ise-hatta fâsıkın itirafıyla dahi-menfaatsiz olduğu halde, ondan dokuz ih-timalle sekavet-i ebediye helâketi bulunduğu, icmâ ve tevatür derecesinde hadsiz ehl-i ihtisasın ve müşahedenin şehadetiyle sabittir ve ehl-i zevkin ve keşfin ihbaratıyla muhakkaktır.
Bâtıl şeyleri iyice tasvir, sâfi zihinleri idlâldir.
(Sözler)
(Hakikat Çekirdekleri)
Åkıbeti görmeyen, bir dirhem hazır lezzeti ileride bir batman lezzetlere tercih eden hissiyat-ı insaniye akıl ve fikre galebe ettiğinden, ehl-i sefaheti sefahetten kurtarmanın çare-i yegânesi, aynı lezzetinde elemi gösterip hissini mağlûp etmektir.
(Şuâlar)
BISALE- NUR DAN SECILMIS VECIZEL
YanıtlaSilGurur-Kibir-Kendini Beğenmek
Gururla, insan maddi ve månevi kemälät ve mehasinden mahrum kalır.
(Mesnevi- Nüriye)
Gururu ve enäniyeti bırak. Ulûhiyetin dergahında acz ve zaafını, istimdat lisanıyla; fakr ve hå câtını, tazarru ve dua lisarıyla ilån et ve abd olduğunu göster.
Sozlerl
Senin vücudun taştan, demirden değildir. Belki daima ayrılmaya müsait muhtelif maddeler-den terkip edilmiştir. Gururu bırak, aczini anla. Mālikini tanı, vazifeni bil, dünyaya niçin geldiği-ni öğren.
(Lem'alar)
Ey şek cephesinde, gaflet gölgesinde istirahate çekilen biçare! Gaflet serinliğinde, şek içinde zevk ettiğin lezzeti lezzet sanma! O zehirli baldır. Az bir zaman sonra Cehennemi bir azaba inkı låp edecektir. Eğer ālāmın lezāize, närın nura inkılâp etmesi emelinde isen, evkat-ı hamsede rükü ve sücud kancasıyla gururun hortumunu bük, sık, başını kır, imanı doldur. Sonra åyåta tefekkur-le tåate devam eyle ki, şek ve gaflet perdeleri yırtılsın. Bu dalālāt acılığından, necatın halåveti ta-vazzuhla münacat lezzeti ortaya çıksın.
(Mesnevi-i Nüriye)
Azamet ve kibriya ve nihayetsizlik noktasında, ya gaflete veya måsiyete veya maddiyata dal-mak sebebiyle darlaşan akıllar, azametli meseleleri ihata edemediklerinden, bir gurur-u ilmi ile in-kāra saparlar ve nefyederler. Evet, o mânen sıkışmış ve kurumuş akıllarına ve bozulmuş ve måne viyatta ölmüş olan kalblerine, çok geniş ve derin ve ihatalı olan imani mes'eleleri sığıştıramadık-larından, kendilerini küfre ve dalålete atarlar, boğulurlar.
(Suâlar)
306
HALİL DÜLGAR
YanıtlaSilZaaf-1 kalbdir gururun madeni
(Lemeät)
Nedir bu gurur ve nedir bu gaflet? Nedir bu hasmet, nedir bu istiğna, nedir bu azamet? Elin-Jeki ihtivar bir kıl kadardır ve iktidarın bir zerre kadardır. Ve havatın söndü, ancak bir süle kaldu Omrun geçti, şuurun sondu, bir lem'a kaldı. Şöhretin gitti, ancak bir an kaldı.
Zamanın geçti: kabirden baska mekânın var mu? Bicare! Aczine ve fakrina bir had var mi? Emellerin nihayetsizdir, ecelin yakındır. Evet, böyle acz ve fakrınla iktidar ve ihtiyardan hali bir insanin ne olacak hali? Hazain-i rahmet sahibi Halik-ı Rahmani'r-Rahime, böyle bir aczle itimad etmek lazımdır. Odur herkese nokta-i istinad. Odur her zaife cihet-i istimdat.
(Mesnevî-i Nûriye)
Nifakı intac eden, garaz, gurur, tekebbürdür.
(İsārātü'l-l'caz)
Lâyemut değilsin, başıboş değilsin, bir vazifen var. Gururu bırak, seni Yaratanı düşün, kabre gideceğini bil, öyle hazırlan.
(Lem'alar)
Sen, amel-i hayrın ücretini, amelden evvel almışsın. Belki bütün hasenatın, seni insan-ı müs-lim yapan Mün'imin in'âmına karşı, aşr-ı mişår-ı aşrına da, yani onda birin onda birinin onda bi-rine de mukabil gelmez. Öyleyse, daha gururun nedendir? Fahrın ne içindir? İşte bu sırdandır ki, Cennete girmek mahz-ı fazıldır. O dehşetli Cehennem, ceza-yı amel ve ayn-ı adildir. Çünkü, beşer bir şerr-i cüz'iyle, bir cinayet-i külliye-i daimeyi işleyebilir.
(Nurun İlk Kapısı)
Gurur ve kibirde öyle bir ağır bir yük var ki, mağrur adam herkesten hürmet ister, ve istemek sebebiyle istiskal gördüğünden, dâimā azap çeker. Evet, hürmet verilir, istenilmez.
(Lem'alar)
Mecmaü'l-mesakin, melceü'l-fukara, hakkı himaye, hakikatı muhafaza, gururu men, tekebbü-rü def eden, yegâne İslâmiyettir. Evet, kemal ve şerefin mikyası İslamiyettir.
(İşârâtü'l-İcaz)
Müftehirāne gizli bereketi izhar etmek, kesilmesine sebep olur.
307
[Mektübat]
RISALE-I NUR DAN SEÇİLMİS VECİZELER
YanıtlaSilEy fahre meftun, şöhrete müptelä, medhe düşkün, hodbinlikte bihemtå, sersem nefsim!
Eğer binler meyve veren incirin mensei olan kücücük bir çekirdeği ve yüz salkım ona takılan üzümün siyah kurucuk çubuğu, bütün o meyveleri, o salkımları kendi hünerleri olduğu ve onlar-dan istifade edenler o çubuğa, o çekirdeğe medih ve hürmet etmek lazım olduğu hak bir dāvā ise, senin dahi sana yüklenen nimetler için fahre, gurura belki bir hakkın var.
(Sözler
Eğer bir meselenin münazarasında kendi sözünün haklı çıktığına taraftar olup ve kendi haklı çıktığına sevinse ve hasmının haksız ve yanlış olduğuna memnun olsa, insafsızdır. Hem zarar eder. Çünkü haklı çıktığı vakit, o münazarada bilmediği birşeyi öğrenmiyor. Belki gurur ihtima-liyle zarar edebilir. Eğer hak hasmının elinde çıksa, zararsız, bilmediği bir meseleyi öğrenip men-faattar olur, nefsin gururundan kurtulur. Demek insaflı hakperest, hakkın hatırı için nefsin hatın-nı kırıyor. Hasmının elinde hakkı görse, yine rıza ile kabul edip taraftar çıkar, memnun olur.
(Lem'alar)
Nefsimle mücadele ettiğim bir zamanda, nefsim kendinde gördüğü nimet-i İlâhiyeyi kendi malı tevehhüm ederek gurura, iftihâra, temeddühe başladı. Ben ona dedim ki: "Bu mülk senin de-ğil, emånettir." O vakit nefis gurur ve iftihårı bıraktı, fakat tembelliğe başladı. "Benim malım ol-mayana ne bakayım? Zâyi olsun, bana ne?" dedi. Birden gördüm: Bir sinek, elime kondu, emâne-tullah olan gözünü, yüzünü, kanatlarını güzelce temizlemeye başladı. Bir neferin mîrî silâhırı, el-bisesini güzelce temizlediği gibi, sinek de temizliyordu. Nefsime dedim: "Bak." Baktı, tam ders al-dı. Sinek ise, mağrur ve tembel nefsime hoca ve muallim oldu.
(Lem'alar)
Evet, ben nefsimle musalâha etmemişim. Çünkü terbiye etmemişim. Benim boynumda veya koynumda bir akrep bulunduğunu biri söylese veya gösterse, ondan darılmak değil, belki mem-nun olmak lazım gelir.
(Mektûbat)
Kendini beğenen belâyı bulur, zahmete düşer; kendini beğenmeyen safâyı bulur, rahmete gi-der.
(Mektübat)
308
Ke belki o
B beni
HALİL DÜLGAR
YanıtlaSilKendi nefsini beğenen ve seven adam baskasını sevmez. Eğer zahiri sevse de samimi sevemez; belki ondaki menfaatini ve lezzetini sever. Daima kendini beğendirmeye ve sevdirmeye çalışır.
(Lem'atar)
Ben kendimi beğenmiyorum; beni beğenenleri de beğenmiyorum. Cenab-ı Hakka çok şükür, beni kendime beğendirmemiş.
(Mektübat)
Halık-ı Rahîmime yüz binler şükrolsun ki, kendimi kendime beğendirmemiş. Nefsimin ayıp-larini ve kusurlarını bana göstermiş. Ve o nefs-i emmareyi başkalara beğendirmek arzusu kalma-miş
(Şuâlar)
Aziz kardeşlerim, Üstâdınız lâyuhti değil... Onu hatásız zannetmek hatâdır. Bir bahçede çü-rük bir elma bulunmakla bahçeye zarar vermez. Bir hazinede silik para bulunmakla, hazineyi kıy metten düşürtmez. Hasenenin on sayılmasıyla, seyyienin bir sayılmak sırrıyla, insaf odur ki: Bir seyyie, bir hatâ görünse de, sair hasenata karşı kalbi bulandırıp itiraz etmemektir.
(Barla Lähikası)
309
RISALE-I NUR DAN SECİLMİS VECİZELER
YanıtlaSilKusur-Noksan
Başkasının kusuru insanın kusuruna senet ve özür olamaz.
(Divan-1 Harb-i Orm
İnsandaki kusur sonsuz olduğu gibi, acz, fakr ve ihtiyacına da nihayet yoktur. İnsana tevdi edilen açlıkla nimetlerin lezzetleri tebarüz ettiği gibi; insandaki kusur, kemalât-ı Sübhaniye dere celerine bir mirsaddır. İnsandaki fakr, gınå-i rahmetin derecelerine bir mikyastır. İnsandaki acz, kudret ve kibriyasına bir mizandır. İnsandaki tenevvü-ü hâcât, envå-ı niam ve ihsanatına bir mer-divendir. Öyleyse fıtratından gaye ubudiyettir. Ubudiyet ise, dergah-ı izzetine kusurlarını Estağfi rullah ve Sübhanallah ile ilän etmektir.
(Mesnevi-i Nûriyel
Şeytanın mühim bir desisesi, insana kusurunu itiraf ettirmemektir-tā ki istiğfar ve istiāze yo-lunu kapasın. Hem nefs-i insaniyenin enäniyetini tahrik edip, tā ki nefis kendini avukat gibi mü-dafaa etsin, adeta taksirattan takdis etsin.
(Lem'alar
Şeytanı dinleyen bir nefis, kusurunu görmek istemez.
(Lem'alarl
Nefsini itham eden, kusurunu görür. Kusurunu itiraf eden, istiğfar eder. İstiğfar eden, istiāze eder. İstiȧze eden, şeytanın şerrinden kurtulur.
Kusurunu görmemek, o kusurdan daha büyük bir kusurdur. Ve kusurunu itiraf etmemek, bü-yük bir noksanlıktır. Ve kusurunu görse, o kusur kusurluktan çıkar. İtiraf etse, affa müstehak olur.
(Lem'alar)
310
HALİL DÜLGÅR
YanıtlaSilMâlikiyet dâvâsından vazgeç. Kendini mehasin ve kemâlâta masdar olduğunu zannetme. Ve kat'iyen bil ki, senden sana yalnız noksan ve kusur vardır. Çünkü, sû-i ihtiyarınla, sana verilen ke-malâtı bile.tağyir ediyorsun. Senin hanen hükmünde bulunan cesedin bile emanettir. Mehasinin hep mevhubedir; seyyiatın meksûbedir.
(Mesnevî-i Nûriye)
Gurur saikasıyla başkaların kemâlâtına tenezzül etmeyip kendi kemâlâtını kâfi ve yüksek gö-rürse, o insan nâkıstır.
(Mesnevî-i Nûriye)
RISALE-I NUR DAN SEÇİLMİS VECİZELER
YanıtlaSilHaram
Haramun mukaddemesi haramdır.
(sárátu - caz)
Haramın terki vaciptir.
Kastamonu Lähikası
Haram maldan, mecburiyetle zaruret derecesini alabilir, fazlasını alamaz. Evet, muztar adam, murdar etten tok oluncaya kadar yiyemez. Belki ölmeyecek kadar yiyebilir. Hem, yüz aç adamın huzurunda kemål-i lezzetle fazla yenilmez.
Lem alarl
İnsanın nefsi yemek, içmek hususunda keyfemâyeşă hareket ettikçe, hem şahsın maddi haya-tına tıbben zarar verdiği gibi, hem heläl-haramdemeyip rast gelen şeye saldırmak, adeta mänevi hayatını da zehirler. Daha kalbe ve ruha itaat etmek, o nefse güç gelir, serkeşåne dizginini eline alır. Daha insan ona binemez; o insana biner.
Mektübat
Nasıl ki bir dakika hiddet yüzünden bir katl, milyonlar dakika hapis cezasırı çektirir, öyle de, gayr-ı meşru dairedeki gençlik keyifleri ve lezzetleri, ahiret mes'uliyetinden ve kabir azabından ve zevålinden gelen teessüflerden ve günahlardan ve dünyevi mücazatlarından başka, ayrı lezzet içinde o lezzetten ziyade elemler olduğunu aklı başında her genç tecrübeyle tasdik eder.
(Suslar)
Haram sevmekte, bir kıskançlık elemi ve firak elemi ve mukabele görmemek elemi gibi çək ârızalarla o cüzi lezzet zehirli bir bal hükmüne geçer.
Sualarl
312
HALİL DÜLGÅR
YanıtlaSilBin mütedeyyin ve Cehennem hepsini her vakit tahattur eden adamların idare ve inzibatı, on amazsız ve itikatsız, yalnız dünyevi hapsi düşünen ve haram-helal bilmeyen ve kısmen serseri-He alışan adamlardan daha kolay olduğu çok tecrübelerle görülmüş.
(Suâlar)
Medeniyet-i garbiye-i hazıra, semavi dinleri tam dinlemediği için, beşeri hem fakir edip ihti-acatı ziyadeleştirmiş. İktisat ve kanaat esasını bozup israf ve hırs ve tamalı ziyadeleştirmeye, zu-lüm ve harama yol açmış.
(Emirdağ Lähikası)
Bedåvette bir adam dört şeye muhtaç iken, medeniyet yüz şeye muhtac-ı fakir etmiştir. Sa'yi helal, masrafa etmemiştir kifayet.
Onda hile, harama beşeri sevk etmiştir. Ahlakın esasını şu noktadan bozmuştur. Cemaate, hem nev'e vermiştir servet, haşmet.
Ferd-i şahsı ahlaksız, hem fakir eylemiştir. Bunun şahidi çoktur: Kurun-u ûladaki mecти-и vahşet ve cinayet, hem gadr ve hem hiyanet.
(Lemaât)
Haram dairesindeki bir saat lezzet, bazan bir sene ve on sene hapis cezasını çektirir.
(Şuâlar)
Şimdi, malda ve rızıkta hilelerle suistimāl ile, rüşvetle çok haram karıştığı ve ekinciler kendi malına hakkıyla sahip olmadığı ve on adamdan iki-üçü tam rahmete müstahak ise, ekincilerin ma-Indan istifade edenlerden beş-altısı ya zulümle, haram karıştırmakla, ya şükürsüzlükle rahmete İstihkakırı kaybediyor.
(Emirdağ Lähikası)
313
RISALE I NUR DAN SEÇİLMİS VECİZELER
YanıtlaSilRiya
Hayır, o vakit hayır olur ki Allah için ola. Eğer Allah için olsa, o vakit kat'ī Onun izniyledir Tevfik Onundur. Minnet Onadır. Senin hakkın, şükürdür, fahir değildir. Çünkü fahir, irae, yani gösteriş ve riya iledir Riya ise, hayrı şer eder. Şerle iftihar edersen et! İşte bu hakikati bilmediğin dendir ki, nefsinden mağrur, gayrıya da gururlu oldun.
(Nurun Ilk Kapısıl
Vazife-i diniye itibarıyla nåsa hüsn-ü kabul ettirmek, o makamın iktiza ettiği yüksek tavırlar ve vaziyetler, hodfuruşluk ve riya sayılmaz ve sayılmamalı-meğer o adam, o vazifeyi, kendi ena-niyetine tâbi edip istimal ede.
(Kastamonu Lähikası)
Bir imam, imamet vazifesinde tesbihatları izhar eder, ismå eder; hiçbir cihette riya olamaz. Fa-kat vazife haricinde o tesbihatları aşikåre halklara işittirmeye riya girebildiği için, gizlisi daha se vaplıdır.
(Kastamonu Lähikasıl
İhfå ve havf riyadandır. Farzda riya yoktur.
(Divan-ı Harb-i Örfil
Riyaya insanları sevk eden esbabın,
Birincisi: Za'f-ı imandır. Allah'ı düşünmeyen, esbaba perestiş eder, halklara hodfuruşlukla ri-yakáråne vaziyet alır. Risale-i Nur şakirtleri, Risale-i Nur dan aldıkları kuvvetli iman-ı tahkiki der-siyle esbaba ve nåsa ubudiyet noktasında bir kıymet, bir ehemmiyet vermiyor ki, ubudiyetlerinde onlara gösterişle riya etsinler.
İkinci sebep: Hırs ve tamah, za'f-ı fakr noktasında teveccüh-ü nâsı celbine medar riyäkäräne vaziyet almaya sevk ediyor.
314
ders lukt
hisl ve t
ires sey
HALİL DÜLGÅR
YanıtlaSilRisale-i Nur un sakirtleri, iktisat ve kanaat ve tevekkül ve kısmetine rıza gibi, Risale-i Nurun Hersinden aldıkları izzet-i imaniye, inşaallah onları riyadan ve dünya menfaatleri için hodfuruş-Juktan men eder.
Üçüncü sebep: Hırs-ı şöhret, hubb-u cah, makam sahibi olmak, emsaline tefevvuk etmek gibi hisler ve insanlara iyi görünmek, tasannukârâne (haddinden fazla kendine ehemmiyet verdirmek) (lâyık olmadığı yüksek
Risale-i Nur şakirtleri, ene'yi, nahnü'ye tebdil ettikleri, yani enaniyeti bırakıp, Risale-i Nur da-iresinin şahs-1 mânevisinin hesabına çalışması, ben yerine biz demeleri; ve ehl-i tarikatın fenâ fi'ş-şeyh, fenâ fi'r-resul ve nefs-i emmareyi öldürmek gibi riyadan kurtaran vasıtaların bu zamanda bi-risi de fenâ fi'l-ihvan, yani şahsiyetini kardeşlerinin şahs-ı maneviyesi içinde eritip öyle davrandı-ğı için, inşaallah, ehl-i hakikatin riyadan kurtulmaları gibi, bu sırla onlar da kurtulurlar.
(Kastamonu Lâhikası)
RISALE I NUR DAN SECILMIS VECİZELER
YanıtlaSilKoca
leke
Dünya Muhabbeti
Demek değmez ki alınsa, çürük maldır hep bu çarşıda. Öyleyse geç, iyi mallar dizilmiş arkasında.
(Sozler)
da di
Hakiki marifetullah ve kemålât-ı insaniye terk-i måsivå ile olur.
(Sözler]
Acaba sırf dünya için mi yaratılmışsın ki, bütün vaktini ona sarf ediyorsun?
(Sözler)
Dünya ise, bütün şâşaasıyla ahirete nisbeten bir zindan hükmündedir.
(Sozler)
Dünya madem fanidir, değmiyor alåka-i kalbe.
(Mektübat)
Bu dünya-yı deniyye, şan ve şerefiyle öyle bir metā değil ki, sizin gibi insanları işbā etsin, tat-min etsin ve maksud-u bizzat olsun.
(Mesnevî-i Nûriye)
Hem dünya sahipsiz değil ki! Sen kendi kafana dünya yükünü yüklettirerek ahvalini düşü nüp merak etme. Çünkü onun sahibi Hakimdir, Alimdir. Sen de misafirsin, fuzuli olarak karışma, karıştırma.
(Sözler)
316
HALİL DÜLGAR
YanıtlaSilDünya öyle bir metă değil ki nizāa değsin. Çünkü, fäni ve geçici olduğundan kıymetsizdir. Koca dunya böyle ise, dünyanın cüz'i işleri ne kadar ehemmiyetsiz olduğunu anlarsın.
(Mektübat)
Bu ömürden sonra sırf ahireti duşünmek lazım. Dünya seni terk etmeden evvel, sen dünyayı teket. Zekâtü'l-ömrü ömrü Sani volunda sarf evle.
(Divan-ı Harb-i Örfil
Biliniz ki, mevcudat içinde en kıymettar, hayattır. Ve vazifeler içinde en kıymettar, hayata hiz-mettir. Ve hidemat-ı hayatiye içinde en kıymettarı, hayatı fåniyenin hayatı bäkiyeye inkılâp et-mesi için sa'y etmektir. Şu hayatın bütün kıymeti ve ehemmiyeti ise, hayatı bakiyeye çekirdek ve mebde ve mense olması cihetindendir. Yoksa, hayat-1 ebediyeyi zehirleyecek ve bozacak bir tarz da su hayat-1 fåniyeye hasr-1 nazar etmek, ani bir şimşeği sermedi bir guneşe tercih etmek gibi bir divaneliktir.
(Barla Lähikasıl
İnsan, mahiyet-i câmiiyeti itibarıyla, mevcudatın hemen ekserisiyle aläkadardır. Hem insanın mahiyet-i camiasında hadsiz bir istidad-ı muhabbet derc edilmiştir. Onun için, insan da umum mevcudata karşı bir muhabbet besliyor. Koca dünyayı bir hanesi gibi seviyor. Ebedi Cennete bah-çesi gibi muhabbet ediyor. Halbuki, muhabbet ettiği mevcudat durmuyorlar, gidiyorlar. Firaktan daima azap çekiyor. Onun o hadsiz muhabbeti, hadsiz bir mānevi azāba medar oluyor.
O azabı çekmekte kabahat, kusur ona aittir. Çünkü kalbindeki hadsiz istidad-ı muhabbet, had-siz bir cemâl-ı bâkiye mâlik bir Zâta tevcih etmek için verilmiş. O insan sûiistimal ederek o mu-habbeti fåni mevcudata sarf ettiği cihetle kusur ediyor, kusurunun cezasını firåkın azabıyla çeki-
yor.
(Lem'alar)
İnsanın havf ve muhabbeti halka teveccüh ettiği takdirde havf, bir belä bir elem olur. Muhab-bet bir musibet gibi olur. Zira o korktuğun adam, ya sana merhamet etmez veya senin istirhamla-ını işitmez. Muhabbet ettiğin şahıs da ya seni tanımaz veya muhabbetine tenezzül etmez. Bina-enaleyh, havfın ile muhabbetini dünya ve dünya insanlarından çevir. Fâtır-ı Hakime tevcih et ki, havfın Onun merhamet kucağına çocuğun anne kucağına kaçtığı gibi- leziz bir tezellül olsun. Muhabbetin de saadet-i ebediyeye vesile olsun.
(Mesnevî-i Nûriye)
317
RISALE I NUR DAN SEÇİLMİS VECİZELER
YanıtlaSilEhl-i gaflet ve ehl-i dünya tarzında ve nefis hesabına olan muhabbetlerin, dünyada belälan, elemleri, meşakkatleri çoktur, safaları, lezzetleri, rahatları azdır. Mesela şefkat, acz yüzunden elemli bir musibet olur. Muhabbet, firak yüzünden belalı bir hırkat olur. Lezzet, zeval yuzünden zehirli bir şerbet olur. Ahirette ise. Cenâb-ı Hakkın hesabına olmadıkları için, ya faydasızdır veya azaptır (eğer harama girmişse).
[Sözler
Dünyaya muhabbet ve alaka yüzünden, güya, adeta ehl-i gafletin dünya gibi büyük, hasta, månevi bir vücudu vardır.
(Lem'alar)
O kadar sevdiğin mal ve evlât ve perestiş ettiğin nefis ve heva ve meftun olduğun gençlik ve hayat zayi olup kaybolacak, senin elinden çıkacaklar. Fakat günahlarını, elemlerini sana bırakıp boynuna yükletecekler.
(Sözler)
Seni intizar etmekte ve senin de süratle ona doğru gitmekte olduğun kabir; dünyanın zinetli, lezzetli şeylerini hediye olarak kabul etmez. Çünkü dünya ehlince güzel addedilen şey, orada çir kindir.
(Mesnevî-i Nuriye)
Dünya çok gaddardır, mekkårdır. Bir lezzet verse yüz elem takar, çektirir. Bir üzüm yedirse, yüz tokat vurur.
(Lem'alar)
Herkesin bu dünyada koca bir dünyası var. Ådeta insanlar adedince dünyalar birbiri içine gir-miş. Fakat herkesin hususi dünyasının direği, kendi hayatıdır. Ne vakit cismi kırılsa, dünyası ba-şına yıkılır, kıyameti kopar. Ehl-i gaflet kendi dünyasının böyleçabuk yıkılacak vaziyetini bilme-diklerinden, umumi dünya gibi daimi zannedip perestiş eder.
(Lem'alar)
Bu hayat ve bu dünya bizi kovmadan evvel ve "Haydi dışarıya!" demeden, biz kemål-i izzet-le, Allahaısmarladık deyip izzetimizle bu fāni zevklerimizi bırakmalıyız.
(Emirdağ Lähikası
318
HALİL DÜLGAR
YanıtlaSilNefsini unutup, hayatın zevalini düşünmeyerek hususi, kararsız dünyasım ayı umumi dün gibi sabit bilip, kendini layemut farzederek dünyaya saplansa, onda boğulur, gider. O muhab-el onun için hadsiz bela ve azaptir. Çünki, o muhabbetten vetimäne bir sefkat, me yusane bir rik-Lat tevellud eder. Bütün zihayatlara acır, hatta güzel ve zevale maruz bütun maklukata bir rikkat ve bir firkat hisseder; elinden bir şey gelmez, ye'si mutlak içinde elem çeker.
(Mektübat)
Dünyanın ömrü kısa olup, süratle zeval ve guruba gider. Zevalin elemiyle, visalin lezzeti zeval buluyor.
(Mesnevi-i Nûriye)
Bil ki, şu âlemin fenâsından sonra sana refakat etmeyen ve dünyanın harabıyla senden müfa-rakat eden birşeye kalbini bağlamak sana layık değildir. Hususan senin asrının inkırazıyla seni terk edip arka ceviren ve bahusus berzah seferinde arkadaşlık etmeyen ve hususan seni kabir ka-pisina kadar tesyi etmeyen, hususan bir iki sene zarfında ebedi bir firakla senden ayrılıp günahı msenin boynuna takan, hususan senin rağmına olarak husulü anında seni terk eden fåni şeylerle kalbini bağlamak kâr-ı akıl değildir.
(Lem'alar)
Dünyanın lezâizi zehirli bala benzer. Lezzeti nisbetinde elemi de vardır.
(Mesnevi-i Nûriyel
Dünyevî bir lezzette çok elemler var. Bir üzüm tanesini yedirir, on tokat vurur gibi, hayatın lezzetini kaçırır.
(Sözler)
Çok sevimli ve daimî zannedilen ve gafillerin maşukası olan dünya, pek süratle zevale kavu-şuyor gördüm.
(Lem'alar)
Dünya cihetinde ehl-i gafletin yüz senesi bir saniye hükmüne geçer
(Lem'alarl
319
RISALE-I NUR DAN SECİLMİS VECİZELER
YanıtlaSilBizim muradımız, medeniyetin mehasini ve besere menfaati bulunan iyilikleridir. Yoksa me-deniyetin günahları, seyviatları değil ki, ahmaklar o seyyiatları, o sefahetleri mehasin zannedip, taklit edip malımızı harap ettiler. Ve dini rüşvet verip dünyayı da kazanamadılar.
(Hutbe- Samiye)
Kabir kapısında bekleyen bir adam, arkasındaki fâni dünyaya riyakârâne bakması, acınacak bir hamakattır ve dehşetli bir hasårettir.
(Emirdağ Lähikası)
Madem dünyanız ağlıyor ve hayatınız acılaştı. Çalışınız, ahiretiniz dahi ağlamasın ve hayatı bâkiyeniz gülsün, tatlılaşsın.
(Sozlerl
Ahireti bildikleri ve iman ettikleri halde dünyayı âhirete severek tercih etmek ve kırılacak şi-şeyi bāki bir elmasa bilerek rıza ve sevinçle tercih etmek ve akıbeti görmeyen kör hissiyatın hük müyle, hazır bir dirhem zehirli lezzeti, ileride bir batman säfi lezzete tercih etmek, bu zamanın dehşetli bir marazı, bir musibetidir.
(Kastamonu Lähikası)
HALIL DÜLGAR
YanıtlaSilDünya-Ahiret Muvazenesi
Şu dünya hayatında en bahtiyar odur ki, dünyayı bir misafirhane-i askeri teläkki etsin ve öy lede izan etsin ve ona göre hareket etsin. Ve o teläkki ile, en büyük mertebe olan mertebesi riză-nçabuk elde edebilir. Kırılacak şişe pahasına daimi bir elmasın fiatiru vermez; istikamet ve lezzet-Je hayatını geçirir.
(Mektübat]
Dünyaya ait işler, kırılmaya mahküm şişeler hükmündedir. Bäki umur-u uhreviye ise, gayet sığlam elmaslar kıymetindedir.
(Mektübat)
İnsanlar, insana verilen cihazat-ı måneviyeyi, eğer nefsin ve dünyanın hesabıyla istimål etse ve dünyada ebedi kalacak gibi gafilåne davransa, ahlāk-ı rezileye ve israfát ve abesiyete vesile olur. Eğer hafiflerini dünya umuruna ve şiddetlilerini vezaif-i uhreviyeye ve måneviyeye sarf et-se, ahlâk-ı hamideye menşe', hikmet ve hakikate muvafık olarak saadet-i dâreyne medar olur.
(Mektübat)
Düşmanlar ve haşerat-ı muzırra arasında bir saat durmakla, dost ve büyükler meclisinde se-nelerce durmak arasındaki muvazene, kabirle dünya arasındaki aynı muvazenedir. Maahaza, Ce-nab-ı Hak da bir saatlik lezzeti terk etmeye davet ediyor ki, senelerce dostlarınla beraber rahat ede-sin. Öyleyse, kayıtlı ve kelepçeli olarak sevk edilmezden evvel, Allah'ın davetine icabet et.
(Mesnevi-i Nûriye)
321
RISALE-I NUR DAN SEÇİLMIS VECİZELER
YanıtlaSilDunya madem fänidir. Hem madem ömür kısadır. Hem madem gayet lüzumiu vazifeler çok tur. Hem madem hayat-ı ebediye burada kazanılacaktır. Hem madem dünya sahipsiz değil. Hem madem su misafirhane-i dünyanın gayet Hakim ve Kerim bir müdebbiri var. Hem madem ne ti lik ve ne fenalık cezasız kalmayacaktır. Hem madem "Lå yükellifullahu nefsen illa vüsaha sırrın ca teklif-i mälävutak voktur. Hem madem zararsız yol, zararlı yola müreccahtır. Hem madem dun yevi dostlar ve rütbeler kabir kapısına kadardır.
Elbette, en bahtiyar odur ki, dünya için ahireti unutmasın, âhiretini dünyaya feda etmesin, ha yat- ebediyesini hayat-ı dünyeviye için bozmasın, målāyāni şeylerle ömrünü telef etmesin, kendi ni misafir teläkki edip misafirhane sahibinin emirlerine göre hareket etsin, selåmetle kabir kapısı-nu açıp saadet-i ebediyeye girsin.
[Mektübat)
Her kim hayat-ı fåniyeyi esas maksat yapsa, zahiren bir cennet içinde olsa da, månen cehen nemdedir. Ve her kim hayat-ı bakıyeye ciddi müteveccih ise, saadet-i dâreyne mazhardır. Dünya-sı ne kadar fena ve sıkıntılı olsa da, dünyasını Cennetin intizar salonu hükmünde gördüğü için hoş görür, tahammül eder, sabır içinde şükreder.
[Mektübat)
Dünyada, dünyanın âhiret mezraası ve esmâ-i İlâhiye aynası olan iki güzel yüzüne karşı mü tefekkiräne muhabbetin uhrevi neticesi, dünya kadar, fakat fani dünya gibi fani değil, bāki bir Cennet verilecektir. Hem dünyada yalnız zayıf gölgeleri gösterilen esmå, o Cennetin aynalarında en şăşaalı bir surette gösterilecektir.
(Sözler)
Güvendiğin hayat-ı maddiye, yalnız bir dakikadır. Hatta bir kısım ehl-i tetkik, "bir aşiredir, belki bir ân-ı seyyaledir" demişler. İşte, şu sırdandır ki, bazı ehl-i velâyet, dünyanın dünya cihe-tiyle ademine hükmetmişler.
Madem böyledir. Hayat-ı maddiye-i nefsiyeyi bırak; kalp ve ruh ve sırrın derece-i hayatlarına çık, bak: Nekadar geniş bir daire-i hayatları var. Senin için meyyit olan mazi, müstakbel, onlar için haydır, hayattar ve mevcuttur.
(Sözler)
Ey nefsim! Madem öyledir, sen dahi kalbim gibi ağla ve bağır ve de ki:
Fäniyim, fâni olanı istemem. Acizim âciz olanı istemem.
Ruhumu Rahmana teslim eyledim; gayr istemem.
322
HALİL DÜLGAR
YanıtlaSilIsterim, fakat bir Yarı Baki isterim.
Hiç ender hiçim; fakat bu mevcudatı birden isterim.
(Sözler)
Sindi, dünyayı tahkir edenler dört siniftir
Brincisi: Ehl-i marifettir ki, Cenab-ı Hakkın marifetine ve muhabbet ve ibadetine sed çektiği tahkir eder.
Ikincisi: Ehl-i ahirettir ki, ya dünyanın zaruri işleri onları amel-i uhreviden men ettiği için ve sahut suhud derecesinde imanla Cennetin kemälät ve mehäsinine nisbeten dünyayı çirkin görür. Eret Hazret-i Yusuf Aleyhisselama güzel bir adam nisbet edilse yine çirkin göründüğü gibi, dün-anin ne kadar kıymettar mehasini varsa
, Cennetin mehäsinine nisbet edilse hic hükmündedir. Üçüncüsü: Dünyayı tahkir eder, çünkü eline geçmez. Şu tahkir dünyanın muhabbetinden ileri geliyor. nefretinden gelmi-
Dördüncüsü: Dünyayı tahkir eder; zira dünya eline geçiyor, fakat durmuyor, gidiyor. O da kı-pyor Teselli bulmak için tahkir eder. "Pistir" der. Su tahkir ise, o da dünyanın muhabbetinden ile-geliyor. Halbuki makbul tahkir odur ki, hubb-u ahiretten ve marifetullahın muhabbetinden ile-ri gelir.
Demek, makbul tahkir, evvelki iki kısımdır. Cenab-ı Hak bizi onlardan yapsın. Åmin, bihür-meti Seyyidi'l-Mürselin
(Sözlerl
Merätib-i dünya, nokta-i nazarımda pek ehemmiyetsiz olmakla beraber, senin gibi mertebesi-hizmet-i Kur'ân'a medar edenler için, minnet altına ve zillete girmemek şartıyla hoş görüyorum.
(Barla Lähikası)
Kur'an'ı okumanın faydası, yalnız hafız olmak ve dünyada onunla bir makam kazanmak, bir maaş almak değil; belki her bir harfi, hiç olmazsa on hayrından tå yüze, tā binlere kadar Cennet meyvelerini, âhiret faydalarını vermesini düşünüp ve ebedi hayatın rahatını ve saadetini temin et-mek niyetiyle okumak lazımdır.
Evet mekteplerde, dünya maişeti ya rütbeleri için fenleri dersleri okumak, bu kısacık dünye i hayatta derecesi, faydası bir ise, ebedi hayatta Kur'an ve Kur'an'ın kudsî kelimelerini ve nurlu ve imanî manalarını öğrenmek binler derece daha kıymetlidir. Onlar şişe hükmünde, bunlar elmes hükmündedir.
(Emirdağ Lähikasıl
323
RISALE I NUR DAN SECİLMİS VECİZELER
YanıtlaSilDünyanın Mahiyeti
Dünya bir kitab-ı Samedanidir. Huruf ve kelimatı nefislerine değil, belki başkasının Zat ve se fat ve esmåsına delalet ediyorlar. Öyleyse manasını bil, al; nukuşunu bırak, git.
Hem bir mezraadır. Ek ve mahsulünü al, muhafaza et; muzahrafatını at, ehemmiyet verme
Hem birbiri arkasında daim gelen, geçen aynalar mecmuasıdır. Öyleyse onlarda tecelli edeni bil, envarını gör ve onlarda tezahür eden esmânın tecelliyatını anla ve Müsemmålarını sev, veze vale ve kırılmaya mahkum olan o cam parçalarından alākanı kes.
Hem seyyar bir ticaretgahtır. Öyleyse alışverişini yap, gel; ve senden kaçan ve sana iltifat et meyen kafilelerin arkalarından beyhude koşma, yorulma.
Hem muvakkat bir seyrangahtır. Öyleyse nazar-ı ibretle bak ve zahiri, çirkin yüzune değil, belki Cemil-i Bakiye bakan gizli, güzel yüzüne dikkat et, hoş ve faydalı bir tenezzüh yap, don, ve o güzel manzaraları irãe eden ve güzelleri gösteren perdelerin kapanmasıyla, akılsız çocuk gibi ağ-lama, merak etme.
Hem bir misafirhanedir. Öyleyse, onu yapan Mihmandar-ı Kerimin izni dairesinde ye, iç, şük ret. Kanunu dairesinde işle, hareket et. Sonra arkana bakma, çık, git. Herzekârâne, fuzuli bir suret-te karışma. Senden ayrılan ve sana ait olmayan şeylerle manasız uğraşma ve geçici işlerine bağla nıp, boğulma.
[Sözler
Dünya âlem-i âhirete bir fihriste hükmündedir.
(Mesnevî-i Nûriyel
Şüphesiz dünya bir mezraadır. Mahşer ise bir beyderdir, harmandır. Cennet, Cehennem ise bi-rer mahzendir.
(Sözler
324
HALİL DÜLGÅR
YanıtlaSilBu dunya menzilinin ve içinde oturan insanların ahväline dikkat edilirse anlaşılıyor ki, bu ya ebedi kalmak için yaratılmış bir menzil değildir. Ancak Cenab-ı Hakkın ebedi ve sermedi Dirüsselam menziline davetlisi olan mahlukātın içtimāları için bir han ve bir bekleme salo-dur Bu dünya menzilinde görünen leziz şeyler, lezzet ve zevk için değildir. Çünkü, visallerin net firaklarının elemine mukabil gelemez.
(Mesnevi-i Nûriyel
Sudar-i dunya, meydan-ı imtihandır ve dar-ı hizmettir. Lezzet ve ücret ve mükafat yeri değil-
(Lem'alar)
Dünya bir zikirhane-i Rahman, bir tålimgah-ı beşer ve hayvan, ve bir meydan-ı imtihan-i ins cindur
(Sözler)
Dünya ahirete vesiledir.
(Mesnevi-i Nûriyel
Nur-u Kur'an ile gördüm ki, birbiri içinde üç külli dünya var. Birisi esmâ-i İlahiyeye bakar, on-ann aynasıdır. İkinci yüzü âhirete bakar, onun mezraasıdır. Üçüncü yüzü ehl-i dünyaya bakar, gafletin mel'abegahıdır.
(Lem'alar)
Bu insan ebed için halk edilmiş ve ebede gidecektir. Bu dünya ona bir misafirhanedir ve âhi-ine bir intizar salonudur.
(Sözler)
Dünya öldükten sonra âhiret olarak dirilecektir. Dünya harab edildikten sonra, o dünyayı ya-pan Zät, yine daha güzel bir surette onu tamir edecek, âhiretten bir menzil yapacaktır.
(Sözler)
Dünya kâfire Cennet (yani âhirete nisbeten), mü'mine Cehennemdir (yani saadet-i ebediyesi-te nisbeten) -yoksa, dünyada dahi mü'min yüz derece ziyade mesuddur- denilmiştir.
(Mesnevi-i Nûriyel
325
RISALE-I NUR'DAN SEÇİLMİŞ VECİZELER
YanıtlaSilDünya bir tezgah ve bir mezraadır; âhiret pazarına münasip olan mahsulâtı yetiştirir.
(Mektübat)
Dünya hayatını güzelleştiren esbabdan biri, dünya aynasında temessülle parlayan hidayet nurları ve büyük insanların sevgili ve sevimli timsalleridir.
(Mesnevî-i Nûriye)
Yeis, ümm
Evet, bu dar dünya, beşerin cevherinde mündemiç olan istidâdât-ı gayr-ı mahduda ve ebed için mahlûk olan müyûlât ve arzularının sümbüllenmesine müsait değildir; beslemek ve terbiye için başka âleme gönderilecektir.
(Muhakemat)
HALİL DÜLGAR
YanıtlaSilLe'is-Ümitsizlik
Yeis, ümmetlerin, milletlerin "seretan" denilen en dehşetli bir hastalığıdır.
[Hutbe-i Samiye)
Acaba istikbale karşı ehl-i iman ve Islam için böyle maddi ve månevi terakkiyata vesile ve kuvvetli, sarsılmaz esbab varken ve demiryolu gibi istikbal saadetine yol açıldığı halde, nasıl me-yus olup ye'se düşüyorsunuz ve âlem-i İslamın kuvve-i måneviyesini de kırıyorsunuz? Ve yeis ve ümitsizlikle zannediyorsunuz ki, "Dünya herkese ve ecnebilere terakki dünyasıdır. Fakat, yalnız biçare ehl-i İslam için tedenni dünyası oldu" diye pek yanlış bir hatāya düşüyorsunuz.
(Hutbe-i Samiye)
Yeis en dehşetli bir hastalıktır ki, âlem-i İslâmın kalbine girmiş. İşte o yeistir ki bizi öldürmüş gibi, garpta bir-iki milyonluk küçük bir devlet, şarkta yirmi milyon Müslümanları kendine hizmet-kär ve vatanlarını müstemleke hükmüne getirmiş. Hem o yeistir ki, yüksek ahlâkımızı öldürmüş, menfaat-i umumiyeyi bırakıp menfaat-ı şahsiyeye nazarımızı hasrettirmiş. Hem o yeistir ki, kuv-ve-i mâneviyemizi kırmış. Az bir kuvvetle, imandan gelen kuvve-i mâneviye ile şarktan garba ka-dar istilä ettiği halde, o kuvve-i mâneviye-i harika meyusiyetle kırıldığı için, zālim ecnebiler dört yüz seneden beri üç yüz milyon Müslümanı kendilerine esir etmiş. Hatta bu yeisle, başkasırun lā-kaytlığını ve füturunu kendi tembelliğine özür zannedip neme lazım der, "Herkes benim gibi ber-battır" diye şehamet-i imaniyeyi terk edip hizmet-i İslâmiyeyi yapmıyor.
(Hutbe-i Samiyel
32
RISALE-I NUR DAN SEÇİLMİS VECİZELER
YanıtlaSilİfrat-Tefrit
İfrat ve tefrit, hayat-ı nefsiye ve ruhiyenin maraz ve hastalığını intaç eden esbaptandır
lisarătul- caz
İfrat ve tefrit, hayat-ı içtimaiyeye karşı isyan ateşini yakan iki âmildir. Evet, bu åmiller haya 1 içtimaiyeyi nizam ve intizam altına alan rabıtaları, kanunları keser, atar..
(İşărătul-ca
Tagayyür, inkılâp ve felaketlere mâruz ve muhtaç şu insan bedeninde iskän edilen ruhun ya şayabilmesi için üç kuvvet ihdas edilmiştir. Bu kuvvetlerin,
Birincisi, menfaatleri celp ve cezb için kuvve-i şeheviye-i behimiye,
İkincisi, zararlı şeyleri def için kuvve-i sebuiye-i gadabiye,
Üçüncüsü, nef ve zararı, iyi ve kötüyü birbirinden temyiz için kuvve-i akliye-i melekiyedir
Läkin, insandaki bu kuvvetlere şeriatça bir had ve bir nihayet tayin edilmişse de, fıtraten ta yin edilmemiş olduğundan, bu kuvvetlerin her birisi tefrit, vasat, ifrat namıyla üç mertebeye ayn hrlar.
Meselä, kuvve-i şeheviyenin tefrit mertebesi humuddur ki, ne helâle ve ne de harama şehve ti iştihası yoktur. İfrat mertebesi fücurdur ki, namusları ve ırzları pāyimal etmek iştihasında olur Vasat mertebesi ise iffettir ki, helâline şehveti var, harama yoktur.
İhtar: Kuvve-i şeheviyenin yemek, içmek, uyumak ve konuşmak gibi füruatında da bu üç mertebe mevcuttur.
Ve keza, kuvve-i gadabiyenin tefrit mertebesi, cebanettir ki korkulmayan şeylerden bile kor kar. Ifrat mertebesi tehevvürdür ki, ne maddî ve ne mânevî hiçbir şeyden korkmaz. Bütün istib dadlar, tahakkümler, zulümler bu mertebenin mahsulüdür. Vasat mertebesi ise şecaattir ki, hukuk u diniye ve dünyeviyesi için canını feda eder, meşru olmayan şeylere karışmaz.
İhtar: Bu kuvve-i gadabiyenin füruatında da şu üç mertebenin yeri vardır.
Ve keza, kuvve-i akliyenin tefrit mertebesi gabāvettir ki, hiçbir şeyden haberi olmaz. Ifrat mer tebesi cerbezedir ki, hakkı bâtıl, bâtılı hak suretinde gösterecek kadar aldatıcı bir zekāya malik olur. Vasat mertebesi ise hikmettir ki, hakkı hak bilir, imtisal eder; bâtılı batıl bilir, içtinap eder.
(Isarâtü't-caz
328
HALIL DULSAN
YanıtlaSilZulum
Rıza-yı küfür, küfür olduğu gibi, zulme rıza da zulümdür.
(Mektübatl
Padişah, Peygamberimizin emrine itaat etse ve yoluna gitse halifedir. Biz de ona itaat edece Liz Yoksa, Peygambere tabi olmayıp zulmedenler, padişah da olsalar haydutturlar.
(Iki Mekteb-i Musibetin Sehädetnamesil
Zulüm ve fıskta hasis ve hayırsız bir lezzet görüldüğünden, onlardan nefis teneffür etmez.
(Isarătut-caz)
Zulüm, başına adalet külahını geçirmiş Hiyanet, hamiyet libasını giymiş. Cihada, bağy ismi takılmış. Esarete hürriyet namı verilmiş. Ezdad, suretlerini mübadele etmişler.
Hakikat Çekirdekleril
Bir hanede veya bir gemide birtek måsum, on căni bulunsa, adalet-i Kur'âniye o masumun hakkına zarar vermemek için, o haneyi yakmasını ve o gemiyi batırmasını men ettiği halde, dokuz masumu birtek câní yüzünden mahvetmek suretinde o haneyi yakmak ve o gemiyi batırmak, en azim bir zulüm bir hıyanet, bir gadir olduğundan, dahili äsayişi ihlal suretinde, yüzde on cani yü zünden doksan masumu tehlike ve zararlara sokmak, adalet-i İlahiye ve hakikat-i Kuraniye ile şiddetle men edildiği için, biz bütün kuvvetimizle, o ders-i Kur'âni itibarıyla, Asayişi muhafazaya kendimizi dinen mecbur biliyoruz.
(Emirdağ Lähikası)
İnsandaki kuvve-i şeheviye, kuvve-i gadabiye, kuvve-i akliye Sani tarafından tahdit edilme diğinden ve insanın cüz-ü ihtiyarisiyle terakkisini temin etmek için bu kuvvetler başıboş bırakıl-dığından, muamelátta zulüm ve tecavüzler vukua gelir. Bu tecavüzleri önlemek için, cemaat-i in-saniye, çalışmalarının semerelerini mübadele etmekte adalete muhtaçtır.
(Isarātü'l-cazl
329
RISALE-I NUR DAN SEÇİLMİS VECİZELER
YanıtlaSilMalûmdur ki, âlâ birşey bozulsa, edna birşeyin bozulmasından daha ziyade bozuk olur. Me selâ, nasıl ki süt ve yoğurt bozulsalar yine yenilebilir. Yağ bozulsa yenilmez, bazan zehir gibi olur. Öyle de, mahlükatın en mükerremi, belki en ålåsı olan insan, eğer bozulsa, bozuk hayvandan da-ha ziyade bozuk olur. Müteaffin maddelerin kokusuyla telezzüz eden haşarat gibi ve ısırmakla ze hirlendirmekten lezzet alan yılanlar gibi, dalâlet bataklığındaki şerler ve habis ahlâklarla telezzüz ve iftihar eder ve zulmün zulümatındaki zararlardan ve cinayetlerden lezzet alırlar, adeta şeyta-nın mahiyetine girerler.
Nimet ve rahmet-i İlâhiyenin fiyatı, şükürdür. Biz şükrü hakkıyla vermedik. Evet, rahmetin fi-yatını şükürle vermediğimiz gibi; zulmümüzle, isyanımızla gazabı celb ediyoruz. Şimdi zemin yü-zünde zulüm ve tahribat, küfür ve isyan ile, nev-i beşer tam tokada kendini müstahak etti ve deh-şetli tokatlar yedi. Elbette bir parça hissemiz de olacak.
(Emirdağ Lähikasıl
(Lem'alar)
F
sa yol zan
HALİL DÜLGÅR
YanıtlaSilIsraf
Fitratta israf ve hilkatte abesiyet olmadığına delil. Sani-i Zülcelalin, herşeyin hilkatinde en ki-valu ve en yakın ciheti ve en hafif sureti ve en güzel keyfiyeti ihtiyar ve intihap etmesidir ve ba-birşeyi yüz vazifeyle tavzif etmesidir ve bir ince şeye bin meyve ve gayeleri takmasıdır.
(Sözler)
Bütün fenlerin şehadetiyle, fıtratta israf yoktur.
(İsârâtü'l-İcaz)
Hallāk-ı Bimisal israf etmiyor, abes işleri yapmıyor. Hattā güz mevsiminde vazifesi bitmiş, ve-ist etmiş mahlûkların enkaz-ı maddiyesini bahar masnuatında istimal ediyor, onların binalarında derc ediyor.
(Sözler)
Hälık-ı Rahîm, nev-i beşere verdiği nimetlerin mukabilinde şükür istiyor. İsraf ise şükre zıttır, nimete karşı hasâretli bir istihfaftır.
(Lem'alar)
Cenab-ı Hakkın sana in'âm ettiği vücutla vücuda lazım olan şeyler, temlik suretiyle değildir.
Yani, senin mülkün ve malın olup istediğin gibi tasarruf etmek için verilmemiştir. Ancak, o gibi ni-metlerde, Allah'ın rızasına muvafık tasarruf edilebilir.
Evet, bir misafir, ev sahibinin iznine ve rızasına muvafık olmayacak derecede, yemeklerde ve sair şeylerde israf edemez.
(Mesnevî-i Nûriye)
331
RISALE-I NUR DAN SEÇİLMİŞ VECİZELER
YanıtlaSilBu zamanda israfata medar olacak para çok pahalıdır. Mukabilinde bazan haysiyet, namus ruşvet alınıyor. Bazan mukaddesat-1 dinive mukabil alınıyor, sonra menhus bir para veriliyor. De mek, mánevi yuz lira zararla maddi yüz paralık bir mal alınır.
(Lemalar)
İsraf, hırsı intaç eder.
(Lem'alari
Hayırda ve ihsanda-fakat müstehak olanlara- israf olmadığı gibi, israfta da hiçbir hayır yok
(Lem'alar)
tur
İsraf, kanaatsizliği întaç eder. Kanaatsizlik ise, çalışmanın şevkini kırar, tembelliğe atar, haya tından şekvä kapısını açar, mütemadiyen şekvå ettirir. Hem ihlásı kırar, riyā kapısını açar. Hem iz zetini kırar, dilencilik yolunu gösterir.
[Lem'alar)
Zekät vermek ve iktisat etmek, malda bittecrübe sebeb-i bereket olduğu gibi, israf etmekle ze kät vermemek, sebeb-i ref-i bereket olduğuna hadsiz vakıat vardır.
(Lem'alar)
Bhtiyar odur ki, medar-ı saadet ve lezzet olan iktisat ve kanaatle sa'y-i helali, bir nevi ibadet ve rızık için bir fiili dua bilerek müteşekkiråne ve minnettåråne o ihsanı kabul edip hayatını sa adetkârâne geçirir. Ve bedbaht odur ki, medar-ı şekavet ve hasåret ve elem olan israf ve hurs ile sa'y-i helali bırakarak, her kapıya başvurup, tembelkârâne ve zālimāne ve müştekiyâne hayatını geçirir, belki öldürür.
(Sualar)
Ey iktisatsız, israflı insan! Bütün kainatın en esaslı düsturu olan iktisadı yapmadığından, ne kadar hiläf-ı hakikat hareket ettiğini bil!
(Lem'alar)
332
HALIL DÜLGAR
YanıtlaSilRiba-Faiz
Bütün ihtilälät-ı beşeriyenin madeni bir kelime olduğu gibi, bütün ahlâk-ı seyyienin menbar dahi bir kelimedir.
Birinci kelime: "Ben tok olayım; başkası açlıktan ölse bana ne!"
İkinci kelime: "Sen çalış, ben yiyeyim."
Evet, hayat-ı içtimaiye-i beşeriyede havas ve avam, yani zenginler ve fakirler, muvazeneleriy-le rahatla yaşarlar. O muvazenenin esası ise, havas tabakasında merhamet ve şefkat, aşağısında hürmet ve itaattir. Şimdi, birinci kelime havas tabakasını zulme, ahlaksızlığa, merhametsizliğe sevk etmiştir. İkinci kelime avâmı kine, hasede, mübarezeye sevk edip rahat-ı beşeriyeyi birkaç asırdır selb ettiği gibi, şu asırda sa'y, sermaye ile mübareze neticesi, herkesçe malüm olan Avrupa hadisât-ı azīmesi meydana geldi.
İşte, medeniyet, bütün cem'iyât-ı hayriye ile ve ahlâkî mektepleriyle ve şedit inzibat ve niză-mâtıyla beşerin o iki tabakasını musaläha edemediği gibi, hayat-ı beşerin iki müthiş yarasını teda-vi edememiştir. Kur'ân, birinci kelimeyi, esasından "vücub-u zekât" ile kal' eder, tedavi eder. İkin-ci kelimenin esasını "hurmet-i riba" ile kal' edip tedavi eder. Evet, âyet-i Kur'âniye ålem kapısın-da durup ribâya "Yasaktır" der. "Kavga kapısını kapamak için ribā kapısını kapayınız" diyerek in-sanlara ferman eder, şakirtlerine "Girmeyiniz" emreder.
(Sözler)
Riba İslâma zarar-ı mutlaktır
Ribă atâlet verir, şevk-i sa'yi söndürür. Ribânın kapıları, hem de onun kapları olan bu banka-
ların her
Dem nefi ise, beşerin en fena kısmınadır. Onlar da gāvurlardır. Gåvurlardaki nefi en fena kıs-mınadır; onlar da zalimler.
Her dem zalimlerdeki nefi en fena kısmınadır. Onlar da sefihlerdir. Ålem-i İslâma bir zarar-
mutlaktır. Mutlak beşer her
33
RISALE-I NUR'DAN SEÇİLMİŞ VECİZELER
YanıtlaSilDem refahı nazar-ı şerîde yoktur. Zira harbî bir gâvur hürmetsiz, ismetsizdir, demi hederdir. Her de......m.
(Lerneât)
Vücub-u zekât ve hurmet-i ribâ, karz-ı hasen şerâit-i sulhiyedir. Şu ribâ taşını altından çeksek, şu zalim medeniyet kasrı çökecektir."
(Rumuz)
HALIL DULGAR
YanıtlaSilSu-i Zan
Sú-i zan ve sú-i te'vilde, bu dünyada muaccel bir ceză var. "Men dakka dukka" kaidesiyle, sü izan eden, sûizanna maruz olur. Mü'min kardeşinin harekâtını sü-i te vil edenlerin harekâtı, yakın bir zamanda sů-i te'vile uğrar, cezasını çeker.
(Lem'atar)
İnsan hüsn-ü zanna memurdur. İnsan, herkesi kendisinden üstün bilmelidir. Kendisinde bu-lunan sû-i ahlakı, sú-i zan säikasıyla başkalara teşmil etmesin. Ve başkaların bazı harekâtını, hik metini bilmediğinden takbih etmesin. Binaenaleyh, eslåf-ı izâmın hikmetini bilmediğimiz bazı hal lerini beğenmemek sú-i zandır. Sû-i zan ise, maddi ve manevi içtimaiyatı zedeler.
(Mesnevi-i Nûriye)
335
RISALE-NUR DAN SECİLMIS VECIZELER
YanıtlaSilHirs
Eğer malı çok seversen, hırsla değil, belki kanaatle malı talep et, tå çok gelsin.
(Mektübat
Hirs, şükürsüzlük olduğu gibi, hem sebeb-i mahrumiyettir, hem vasıta-i zillettir. Hatta, hayat içtimaiyeye sahip olan mübarek karınca dahi, güya hırs vasıtasıyla ayaklar altında kalmuş, ezili Çünkü, kanaat etmeyip, senede birkaç tane buğday käfi gelirken, elinden gelse binler taneyi fop lar. Güya mübarek arı, kanaatinden dolayı başlar üstünde uçar. Kanaat ettiğinden, balı insanlara emr-i İlahi ile ihsan eder, yedirir.
(Mektübat)
Hirs, sebeb-i haybettir ve illet ve zillettir, ve mahrumiyet ve sefaleti getirir. Evet, her milletten ziyade hırsla dünyaya saldıran Yahudi milletinin zillet ve sefaleti, bu hükme bir şahid-i katı'dır.
[Mektübat
Hırsla rızıklarına saldıran canavarların gayr-ı meşru ve pek çok zahmetle kazandıkları nåhoş rızıkları gösteriyor ki, hırs sebeb-i mahrumiyettir.
(Mektübat)
Målik-i Hakikinin daire-i emrinden hariç o vücuda karıştığın zaman zarar vermiş olursun ümitsizliği intaç eden hırs gibi.
(Mesnevi-i Nûriye)
Hırsla dünyaya yapışan ve aşk ile hayat-ı dünyeviyeye bağlanan Yahudi milleti, pek çok zah metle kazandığı, kendine faydası az, yalnız hazinedarlık ettiği gayr-ı meşru bir servet-i ribå ile bü tün milletlerden yedikleri sille-i zillet ve sefalet, katl ve ihanet gösteriyor ki, hırs maden-i zillet ve hasårettir.
(Mektübat)
36
HALİL DÜLGAR
YanıtlaSilKelpte lurs marazı fazla olduğundan esbab-ı zahiriyeye öyle bir derece ihtimamla yapışır ki, Min'im-i Hakikiden bütün bütün gafletine sebep olur.
(Mesnevi- Nûriyel
Cenab-ı Hak bir kısım maldan onda bir veya bir kısım maldan kırkta bir, kendi verdiği malın-Jan birisini bizden istedi-tă bize fukaraların dualarını kazandırsın ve kin ve hasetlerini men etsin.
2. hırsımız için tamahkârlık edip vermedik. Cenâb-ı Hak, müterakim zekâtını, kırkta otuz, onda kizini aldı.
(Mektübat)
Nasıl ki bir ekmeğin vücudu, tarla, harman, değirmen, fırına terettüp eder. Öyle de, tertib-i eş-yada bir teenni-i hikmet vardır. Hırs sebebiyle, teenni ile hareket edilmediği için, o tertipli eşyada-ki månevi basamakları müraat etmez; ya atlar, düşer veyahut bir basamağı noksan bırakır, maksa-da çıkamaz.
(Mektübat)
Ehl-i kanaat ile ehl-i hırs, iki şahsa benzer ki, büyük bir zâtın divanhanesine giriyorlar.
Birisi kalbinden der: "Beni yalnız kabul etsin; dışarıdaki soğuktan kurtulsam bana kâfidir. En aşağıdaki iskemleyi de bana verseler, lütuftur."
İkinci adam, güya bir hakkı varmış gibi ve herkes ona hürmet etmeye mecburmuş gibi, mağ ruråne der ki: "Bana en yukarı iskemleyi vermeli." O hırsla girer, gözünü yukarı mevkilere diker, onlara gitmek ister. Fakat divanhane sahibi onu geri döndürüp aşağı oturtur. Ona teşekkür läzım-ken, teşekküre bedel kalbinden kızıyor. Teşekkür değil, biläkis hane sahibini tenkit ediyor. Hane sahibi de ondan istiskal ediyor.
Birinci adam mütevaziāne giriyor, en aşağıdaki iskemleye oturmak istiyor. Onun o kanaati, di-
vanhane sahibinin hoşuna gidiyor. "Daha yukarı iskemleye buyurun" der. O da gittikçe teşekkü-
râtını ziyadeleştirir; memnuniyeti tezayüd eder. İşte, dünya bir divanhane-i Rahman'dır. Zemin yüzü bir sofra-i rahmettir. Derecât-ı erzak ve meråtib-i nimet dahi iskemleler hükmündedir.
(Mektübat)
Ey divane baş ve bozuk kalb! Zanneder misin ki Müslümanlar dünyayı sevmiyorlar veyahut düşünmüyorlar ki fakr-ı hale düşmüşler; ve ikaza muhtaçtırlar, tå ki dünyadan hissesini unutma-sınlar?
337
RISALE INUR DAN SECILMIS VECIZELER
YanıtlaSilZannın yanıştır, tahminin hatadır. Belki lurs şiddetlenmiş; onun için fakra hale duşuyorlar. Çunku mü'minde lurs sebeb-i hasårettir ve sefalettir.
(Lem alar)
Hirs ile aculiyet, sebeb-i haybettir. Zira mürettep basamaklar gibi fıtrattaki tertibe, teselsü le tatbik-i hareket etmediğinden, haris muvaffak olamaz. Olsa da, tertib-i calisi bir basamak kadar seyri fitriden kısa olduğundan, ye'se düşüp gaflet bastıktan sonra kapı açılır. Allah kalbin båtına nu iman ve marifet ve muhabbeti için yaratmıştır. Kalbin zahirini sair şeylere müheyya etmiştir. Ci nayetkår hus kalbi deler, sanemleri içine idhal eder. Allah darılır, maksudunun aksiyle mücazat eder
(Hutbe- Samiyel
Hem, en cüz'î işlerde de herkes hırsın sü-i tesirini hissedebilir.
Meselă, iki dilenci birşey istedikleri vakit, hırsla ilhah eden dilenciden istiskal edip vermemek, diğer sakin dilenciye merhamet edip vermek, herkes kalbinde hisseder.
Hem meselä, gecede uykun kaçmış; sen yatmak istesen, läkayt kalsan, uykun gelebilir. Eğer hursla uyku istesen, "Aman yatayım, aman yatayım" dersen, bütün bütün uykunu kaçırırsın.
Hem meselå, mühim bir netice için birisini hırsla beklersin. "Aman gelmedi, aman gelmedi" deyip, en nihayet hırs senin sabrını tüketip, kalkar gidersin. Bir dakika sonra o adam gelir, fakat beklediğin o mühim netice bozulur.
[Mektübat)
Hem mala ve câha karşı şiddetli bir hırs gösterir. Bakar ki, muvakkaten onun nezaretine veril-miş o fani mal ve äfetli şöhret ve tehlikeli ve riyaya medar olan cah, o şiddetli hırsa değmiyor. On-dan, hakiki câh olan merätib-i måneviyeye ve derecât-ı kurbiyeye ve zād-ı âhirete ve hakiki mal olan a'mål-i salihaya teveccüh eder. Fena haslet olan hırs-1 mecazi ise, ali bir haslet olan hurs-ı ha-kikiye inkılâp eder.
[Mektübat)
338
d
HALİL DÜLGÅR
YanıtlaSilInad
İnadın gözü,meleği şeytan görür
İnadın işi budur: Şeytan yardım ederse birisine "melek" der, rahmeti de okutur. Muhalif tarafında eğer meleği görse, libasını değişmiş onu şeytan zanneder; adävet, lånet eder.
(Lemeât)
Şiddetli bir inatla, ehemmiyetsiz, zâil, fāni umurlara karşı hissiyatını sarf eder. Bakar ki, bir dakika inada değmeyen birşeye bir sene inat ediyor. Hem zararlı, zehirli birşeye inat namına se-bat eder. Bakar ki, bu kuvvetli his böyle şeyler için verilmemiş; onu onlara sarf etmek, hikmet ve hakikate münâfidir. O şiddetli inadı, o lüzumsuz umur-u zaileye vermeyip, âli ve bāki olan haka-ik-i imaniyeye ve esâsât-ı İslâmiyeye ve hidemât-ı uhreviyeye sarf eder. O haslet-i rezile olan inad-1 mecazi, güzel ve âli bir haslet olan hakiki inada, yani hakta şiddetli sebata inkılâp eder.
(Mektübat)
339
RISALE-I NUR DAN SEÇİLMİS VECİZELER
YanıtlaSilGiybet
dur. Zem ve grybet, aklen ve kalben ve insaniyeten ve vicdanen ve fitraten ve milliyeten mezmum.
[Mektübat)
Giybet, ehl-i adävet ve haset ve inadın en çok istimal ettikleri alçak bir silahtır. İzzet-i nefis sa-hibi, bu pis silaha tenezzül edip istimal etmez.
(Mektübat)
"Gıybet katl gibidir."
Demek gıybette öyle bir fert bulunur ki, katl gibi bir zehr-i katilden daha muzırdır.
(sârâtü'l-İcaz)
Düşmanıma gıybetle ceza vermekten nefsimi yüksek tutuyorum ve tenezzül etmiyorum. Çün kü gıybet, zayıf ve zelil ve aşağıların silālıdır.
(Mektübat)
Gıybet odur ki, gıybet edilen adam hazır olsaydı ve işitseydi, kerahet edip darılacaktı. Eğer doğru dese, zaten gıybettir. Eğer yalan dese, hem gıybet, hem iftiradır; iki katlı çirkin bir günahtır.
(Mektübat)
Ehl-i gıybet, gayet fena ve alçaktırlar. Gıybetin en fena ve en şenîi ve en zālimāne kısmı, kazíi muhsanåt nev'idir. Yani, gözüyle görmüş dört şahidi gösteremeyen bir insan, bir erkek veya ka-dın hakkında zinā isnat etmek, en şenî bir günah-ı kebåir ve en zālimâne bir cinayettir, hayatı iç timaiye-i ehl-i imanı zehirlendirir bir hıyanettir, mesut bir ailenin hayatını mahveden bir gadirdir.
(Barla Lähikasıl
340
Hased
YanıtlaSilHaset evvelā hāsidi ezer, mahveder, vandırır. Mahsud hakkında zararı ya azdır veya yoktur.
Mektübut
Håsid hased ettiği zaman bütün şerdir.
(Sušlar)
Hasedin çaresi:
Hasid adam, haset ettiği şeylerin akıbetini düşünsün. Tä anlasın ki, rakibinde olan dunyevi hüsün ve kuvvet ve mertebe ve servet, fånidir, muvakkattir. Faydası az, zahmeti çoktur Eğer uh revi meziyetler ise, zaten onlarda haset olamaz. Eğer onlarda dahi haset yapsa, ya kendisi riyakar dır; ahiret malını dünyada mahvetmek ister. Veyahut mahsúdu riyakar zanneder, haksızlık eder, zulmeder.
Hem ona gelen musibetlerden memnun ve nimetlerden mahzun olup, kader ve rahmet-i llä-hiyeye, onun hakkında ettiği iyiliklerden küsüyor. Adetä kaderi tenkit ve rahmete itiraz ediyor Kaderi tenkit eden, başını örse vurur, kırar. Rahmete itiraz eden, rahmetten mahrum kalır.
Mektübat
342
HALİL QULGAR
YanıtlaSilGıybet, mahsus birkaç maddede caiz olabilir
Birisi: Şekvå suretinde bir vazifedar adama der, tå yardım edip o münkeri, o kabahati ondan izale etsin ve hakkını ondan alsın.
Birisi de: Bir adam onunla teşrik-i mesai etmek ister, seninle meşveret eder. Sen de, sırf mas-lahat için, garazsız olarak, meşveretin hakkını edå etmek için desen: "Onunla teşrik-i mesai etme. Çünkü zarar göreceksin."
Birisi de: Maksadı tahkir ve teşhir değil, belki maksadı tarif ve tanıttırmak için dese: "O topal ve serseri adam filån yere gitti."
Birisi de: O gıybet edilen adam fäsıkı mütecahirdir. Yani fenalıktan sıkılmıyor, belki işlediği
seyyiatla iftihar ediyor, zulmüyle telezzüz ediyor, sıkılmayarak äşikäre bir surette işliyor. İşte bu mahsus maddelerde, garazsız ve sırf hak ve maslahat için gaybet câiz olabilir.
(Mektübat)
Nasıl ateş odunu yer, bitirir, gıybet dahi a'mål-i salihayı yer, bitirir.
(Mektübat)
Bugünlerde sabah namazı tesbihatında İstanbul'daki ihtiyarın garazkärane ve şahsıma karşı galiz gıybeti üzerine, Eski Said damarıyla nefs-i emmarem heyecana geldi. "Mazlumum, bu nevi zulüm çekilmez!" dedi, intikamını almak istedi. Birden kalbime geldi:
"Belki Risale-i Nur'un İstanbul'da neşrine bir vesile olur. Sen madem hayat-ı dünyeviyeni ve hayat-ı uhreviyeni dahi Risale-i Nur'a feda ediyorsun; bu izzet-i nefis damarını dahi feda et. Hem sebeb-i hilkat-i käinat Fahr-i Ålem Aleyhissalâtü Vesselama 'mecnun' tabiri istimal eden insanlar bulunduğu gibi, senin, o güneşe nispeten zerrecik bir izzet-i nefsinin kırılmasına ehemmiyet ver-me" diye ihtar edildi, benim de kalbim rahat etti.
(Tarihçe-i Hayat)
341
HALIL DULDAR
YanıtlaSilPalan
Kizb, küfrün esasıdır.
Kizb, nifakın birinci alåmetidir.
Kizb, kudret-i İlâhiyeye bir iftiradır.
Kizb, hikmet-i Rabbaniyeye zıttır.
Ahläk-ı âliyeyi tahrip eden, kizbdir.
Alem-i İslâmı zehirlendiren, ancak kizbdir.
Ålem-i beşerin ahvälini fesada veren, kizbdir.
Nev-i beşeri kemalåttan geri bırakan, kizbdir.
Müseylime-i Kezzab ile emsalini âlemde rezil ve rüsvay eden, kizbdir.
İşte bu sebeplerden dolayıdır ki, bütün cinayetler içinde tel'ine, tehdide tahsis edilen, kizbdir.
lisärätü'l-cazl
Maslahat için kizb ise, zaman onu neshetmiş. Maslahat ve zaruret için bazı âlim "muvakkat" fetvâsı vermişler. Bu zamanda o fetvā verilmez. Çünkü, o kadar su-i istimal edilmiş ki, yüz zararı içinde bir menfaati olabilir. Onun için hüküm maslahata bina edilmez.
(Hutbe-i Samiyel
Maslahat dahi yalan söylemeye illet olamaz. Çünkü muayyen bir haddi yok; su-i istimale mü-sait bir bataklıktır.
(Hutbe-i Samiye)
Yol ikidir, üç değildir. Ya doğru, ya yalan, ya sükût değildir.
[Hutbe-i Samiye)
Müseylime'yi esfel-i säfiline düşüren kizb olduğu gibi, Muhammedü'l-Emin Aleyhissalatü Vesselâmı âlâ-yı illiyyine çıkaran sıdktır ve doğruluktur.
(Sözler)
343
RISALE-I NUR DAN SECİLMIS VECİZELER
YanıtlaSilAllah namına iftira eden, yalan söyleyen, en edna bir dereceye düşer.
[Mektübat
344
Ahlāk-ı âliyeyi ve yüksek huyları hakikate yapıştıran ve o ahlakı daima yaşattıran, ciddiyet ile sıdktır. Eğer sıdk kalkıp araya kizb girerse, rüzgârlara oyuncak olan yapraklar gibi, o adam da in sanlara oyuncak olur.
(Isârâtü'l-cazi
S-Herşeyden evvel bize lazım olan nedir?
C-Doğruluk.
S-Daha?
C-Yalan söylememek.
S-Sonra?
C-Sıdk, ihlås, sadakat, sebat, tesanüd.
S-Yalnız...
C-Evet...
S-Neden?
C-Küfrün mahiyeti yalandır. İmanın mahiyeti sıdktır. Şu burhan käfi değil midir ki, hayatı-mızın bekası imaın ve sıdkın ve tesanüdün devamıyladır?
(Münazarat)
Bir zatta içtima eden ahlâk-ı âliye kizb, hile gibi alçak halleri reddeder. Evet, yalnız şecaatle iş tihar eden bir zat, kolay kolay yalana tenezzül etmez.
(İşârâtü'l-İcaz)
Hulfülvaad ve hilaf ve kizb ve aldatmak, en çirkin bir haslet ve naks ve kusurdur.
[Mektübat)
Sohret
YanıtlaSilŞöhret, insarun malı olmayarı da insana mal eder.
Muhakemar!
Ey şan ve şerefi, nam ve şöhreti isteyen adam! Gel, o dersi benden al Şöhret ayn-ı riyadır ve kalbi öldüren zehirli bir baldır. Ve insanı insanlara abd ve köle yapar O belá ve musibete düşersen, "İnna lillah ve inna ileyhi raciûn" de, o beladan kurtul
Mesnevi Nünyal
Birşey kaldı: O da şöhret-i käzibedir. İşte ben ondan usandım, kaçıyorum. Zira uhdesindien gelmediğim çok vazifeyi bana yükletiyor.
Münazarrar
Ey fahre meftun, şöhrete müptelă, medhe düşkün, hodbinlikte bibemtä, sersem nefisimi Eğer binler meyve veren incirin menşei olan küçücük bir çekirdeği ve yüz salkım ona takıldım üzümün siyah kurucuk çubuğu, bütün o meyveleri, o salkımları kendi bünerleri olduğu ve anlar dan istifade edenler o çubuğa, o çekirdeğe medih ve hürmet etmek lazım olduğu hak bir dündas senin dahi sana yüklenen nimetler için fahre, gurura belki bir hakkın var.
Halbuki sen, daim zemme müstehaksın. Zira o çekirdek ve o çubuk gibi değilsin. Senin bur cüz-i ihtiyarın bulunmakla, o nimetlerin kıymetlerini fahrinle tenkis ediyorsun, gururunla tailbrig ediyorsun ve küfranınla iptal ediyorsun ve temellükle gasp ediyorsun.
Senin vazifen fahir değil, şükürdür. Sana layık olan şöhret değil, tevazudur, bacilemie Senin hakkın medih değil, istiğfardır, nedämettir. Senin kemälin hodbinlik değil, büdäbirlikwdin
Sizler
İnsanda, ekseriyet itibarıyla, hubb-u cah denilen hırsı şöhret ve hodfuruşluk ve şan ve şan denilen riyākârâne halklara görünmek ve nazar-ı âmmede mevki sahibi olmaya, ehl-i dünyanın
RISALE-I NUR DAN SEÇİLMİŞ VECİZELER
YanıtlaSilher ferdinde cüz'î, külli arzu vardır. Hattâ o arzu için hayatını feda eder derecesinde şöhretperest.
lik hissi onu sevk eder. Ehl-i âhiret için bu his gayet tehlikelidir. Ehl-i dünya için de gayet dağdağalıdır, çok ahlâk-seyyienin de menşeidir ve insanların da en zayıf damarıdır. Yani, bir insanı yakalamak ve kendi ne çekmek, onun o hissini okşamakla kendine bağlar, hem onunla onu mağlup eder.
(Mektûbat)
Dalâlette, iktidarsızlar muktedir görünmeleri ve ehemmiyetsizler şöhret kazanmaları içindir ki, hodfuruş, şöhretperest, riyâkâr insanlar ve az birşeyle iktidarlarını göstermek ve ihâfe ve izrar cihetinden bir mevki kazanmak için ehl-i hakka muhalefet vaziyetine girerler. Tâ görünsün ve na-zar-ı dikkat ona celb olunsun. Ve iktidar ve kudretle değil, belki terk ve atâletle sebebiyet verdiği tahribat ona isnad edilip ondan bahsedilsin. Nasıl ki böyle şöhret divanelerinden birisi namazgā-hı telvis etmiş, tâ herkes ondan bahsetsin. Hattâ ondan lânetle de bahsedilmiş de, şöhretperestlik damarı kendisine bu lânetli şöhreti hoş göstermiş diye darbı mesel olmuş.
(Lem'alar)
HALİL DÜLGAR
YanıtlaSilAdavet-Düşmanlık
Ehl-i adāvet, mizacı bozulmuş bir çocuğa benziyor ki, ağlamak ister; birşey arıyor ki onunla ağlasın. Sinek kanadı kadar ehemmiyetsiz birşey, ağlamasına bahane olur. Hem insafsız, bedbin hir adama benzer ki, su-i zan mümkün oldukça hüsn-ü zan etmez. Bir seyyie ile on haseneyi örter.
[Hutbe-i Şamiyel
Adåvet etmek istersen, kalbindeki adåvete adâvet et, onun refine çalış. Hem en ziyade sana zarar veren nefs-i emmårene ve hevă-i nefsine adåvet et, ıslahına çalış. O muzır nefsin hatırı için mü'minlere adâvet etme. Eğer düşmanlık etmek istersen, kâfirler, zındıklar çoktur, onlara adävet et. Evet, nasıl ki muhabbet sıfatı muhabbete layıktır. Öyle de, adâvet hasleti, herşeyden evvel ken-disi adåvete lâyıktır.
[Mektübat]
Hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeyi zîr ü zeber eden düşmanlık ve adavet, herşeyden ziyade nefre te ve adâvete ve ondan çekilmeye müstahak ve çirkin ve muzır bir sıfattır.
(Hutbe-i Samiye)
Acaba birgün adâvete değmeyen birşeye bir sene kin ve adavetle mukabele etmeyi hangi in-saf kabul eder, bozulmamış hangi vicdana sığar?
Halbuki, mü'min kardeşinden sana gelen bir fenalığı bütün bütün ona verip onu mahkûm edemezsin. Çünkü, evvelâ kaderin onda bir hissesi var. Onu çıkarıp, o kader ve kazā hissesine kar-şı rıza ile mukabele etmek gerektir.
Saniyen, nefis ve şeytanın hissesini de ayırıp, o adama adâvet değil, belki nefsine mağlûp ol-duğundan, acımak ve nedamet edeceğini beklemek.
Salisen, sen kendi nefsinde görmediğin veya görmek istemediğin kusurunu gör, bir hisse de ona ver.
RISALE NUR DAN SEÇİLMIS VECİZELER
YanıtlaSilSonra baki kalan küçük bir hisseye karşı, en selâmetli ve en çabuk hasmını mağlüp edecek af ve safh ile ve ulüvvucenaplıkla mukabele etsen, zulümden ve zarardan kurtulursun. Yoksa, sar-hoş ve divane olan ve şişeleri ve buz parçalarını elmas fiyatıyla alan cevherci bir Yahudi gibi, beş paraya değmeyen fäni, zil, muvakkat, ehemmiyetsiz umur-u dünyeviyeye, guya ebedi dunyada durup ebedi beraber kalacak gibi şedit bir hırsla ve daimi bir kinle, mütemadiyen bir adavetle mu-kabele etmek, siga-i mubalağa ile, bir zalûmiyettir veya bir sarhoşluktur, bir nevi divaneliktir.
İşte, hayat-ı şahsiyece bu derece muzır olan adåvete ve fikr-i intikama, eğer şahsını seversen yol verme ki kalbine girsin.
(Mektübat)
Bazan insanın gururu ve nefisperestliği, şuursuz olarak, ehl-i imana karşı haksız olarak ada-vet eder, kendini haklı zanneder. Halbuki, bu husumet ve adavetle, ehl-i imâna karşı muhabbete vesile olan iman, İslâmiyet ve cinsiyet gibi kuvvetli esbabı istihfaf etmektir, kıymetlerini tenzil et-mektir. Adävetin ehemmiyetsiz esbablarını, muhabbetin dağ gibi sebeplerine tercih etmek gibi bir divåneliktir.
(Hutbe-i Samiyel
"Dunya öyle bir metă değil ki nizāa değsin." Çünkü, fāni ve geçici olduğundan kıymetsizdir. Koca dünya böyle ise, dünyanın cüzi işleri ne kadar ehemmiyetsiz olduğunu anlarsın.
(Mektübat)
İnsanın hayat-ı içtimaiyesini ifsad eden bir desise-i şeytaniye şudur ki: Bir mü'minin birtek seyyiesiyle bütün hasenâtını örter. Şeytanın bu desisesini dinleyen insafsızlar, o mü'mine adâvet ederler.
Halbuki, Cenâb-ı Hak, haşirde adalet-i mutlaka ile mizan-ı ekberinde a'mål-i mükellefini tart-tığı zaman, hasenâtı seyyiåta galibiyeti-mağlûbiyeti noktasında hükmeyler. Hem seyyiâtın esbabı çok ve vücutları kolay olduğundan, bazan birtek hasene ile çok seyyiâtırı örter. Demek, bu dün-yada o adalet-i llâhiye noktasında muamele gerektir. Eğer bir adamın iyilikleri fenalıklarına kemi-yeten veya keyfiyeten ziyade gelse, o adam muhabbete ve hürmete müstehaktır. Belki, kıymettar birtek hasene ile, çok seyyiâtına nazar-ı afla bakmak lazımdır.
Halbuki, insan, fıtratındaki zulüm damarıyla, şeytanın telkiniyle, bir zâtın yüz hasenâtırı bir-tek seyyie yüzünden unutur, mü'min kardeşine adâvet eder, günahlara girer. Nasıl bir sinek kana-dı göz üstüne bırakılsa bir dağı setreder, göstermez. Öyle de, insan, garaz damarıyla, sinek kana-dı kadar bir seyyie ile dağ gibi hasenātı örter, unutur, mü'min kardeşine adâvet eder, insanların hayat-ı içtimaiyesinde bir fesat åleti olur.
(Lem'alarl
348
HALİL DÜLGAR
YanıtlaSilSebeb-i adâvet olan şeyler çakıl taşları gibidir. Çakıl taşlarını Cebel-i Uhud'dan daha ağır te-lukki etmek ne kadar akılsızlıksa, mu'minin mü'mine adâveti, o kadar kalbsizliktir.
(Hutbe-i Samiye)
Dünyada en sevdiğim şey muhabbet; ve en darıldığım şey de husumet ve adåvettir. (Müna-zarat)
SİYASET
Hey efendiler! Ben imanın cereyanındayım. Karşımda imansızlık cereyanı var. Başka cereyan-larla alākam yok.
(Mektûbat]
Câ-yı dikkat bir hadise: Bir zaman, bu garazkârâne tarafgirlik neticesi olarak gördüm ki, mü-tedeyyin bir ehl-i ilim, fikr-i siyasîsine muhalif bir âlim-i salihi, tekfir derecesinde tezyif etti. Ve kendi fikrinde olan bir münafığı, hürmetkârâne medhetti. İşte, siyasetin bu fena neticelerinden ürktüm, "Eüzü billāhi mine'ş-şeytani ve's-siyaseti" dedim, o zamandan beri hayat-ı siyasiyeden çekildim.
(Mektübat)
Bu zamanda merakla radyo vasıtasıyla ciddi alākadarâne küre-i arzdaki boğuşmalara merak edip bakanlar, dikkat edenler, maddi ve manevi pek çok zararları vardır. Ya aklını dağıtır, mânevi bir divane olur; ya kalbini dağıtır, manevi bir dinsiz olur; ya fikrini dağıtır, månevi bir ecnebi olur.
(Kastamonu Lâhikası)
Ben kendim gördüm: Lüzumsuz bir merakla mütedeyyin iken åmi bir adam, biri de ilme men-subiyeti varken, eskiden beri İslâm düşmanı olan bir kâfirin mağlübiyetiyle ağlamak derecesinde bir mahzuniyet ve Al-i Beytten seyyidler cemaatinin bir kāfire karşı mağlûbiyetinden mesruriye-tini gördüm. Böyle âmi bir adamın alakası, bir geniş daire-i siyaset hätırı için böyle käfir bir düş-manı, mücahit bir seyyide tercih etmek, acaba divaneliğin ve aklı dağıtmaklığın en acip bir misa-li değil midir?
(Kastamonu Lähikası)
Harici siyaset memurları ve erkân-ı harpler ve kumandanlara bir derece vazifece münasebe ti bulunan siyasetin geniş dairelerine ait mesäili, basit fikirli ve idare-i ruhiye ve dîniyesine ve şah siyesine ve beytiyesine ve karyesine ait lüzumlu vazifesini geri bıraktırmakla onları meraklandı
3
RISALE-I NUR'DAN SEÇİLMİŞ VECİZELER
YanıtlaSilrıp ruhlarını serseri, akıllarını geveze ve kalblerini de hakaik-i imaniye ve İslâmiyeye ait zevkleri-ni, şevklerini kırıp havalandırmak ve o kalbleri serseri etmek ve månen öldürmekle dinsizliğe yer ihzar etmek tarzında, kemål-i merakla, onlara göre mâlâyâni ve lüzumsuz mesail-i siyasiyeyi rad-yoyla ders verip dinlettirmek, hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyeye öyle bir zarardır ki, ileride vereceği neticeleri düşündükçe tüyler ürperir.
(Kastamonu Lähikasıl
Herbir adam vatarıyla, milletiyle, hükümetiyle alâkadardır. Fakat bu alākadarlık, muvakkat cereyanlara kapılıp millet ve vatarı ve hükümetin menfaatini bazı şahısların muvakkat siyasetle-rine täbi etmek, belki aynını teläkki etmek çok yanlış olmakla beraber; o vatanperverlik, milletper-verlik hissinden ve vazifesinden herkese düşen vazife bir ise, kendi kalb ve ruhundan idare-i şah-siye ve beytiye ve diniye, ve hâkeza, çok dairelerde hakiki vazifedar olduğu hizmet ve alāka ve merak on, yirmi, belki yüzdür. Bu ciddi ve lüzumlu bu kadar alākaların zararına olarak, o birtek lüzumsuz ve ona göre mâlâyani olan siyaset cereyanlarına feda etmek divanelik değil de nedir?
(Kastamonu Lâhikası)
Bu zamanda siyaset, kalbleri ifsad eder ve asabi ruhları azap içinde bırakır. Selåmet-i kalb ve istirahat-i ruh isteyen adam, siyaseti bırakmalı.
(Kastamonu Lähikasıl
Kur'ân-ı Hakimin hizmeti, beni şiddetli bir surette siyaset åleminden men etti. Hatta düşün mesini de bana unutturdu. Yoksa, bütün sergüzəşt-i hayatım şahittir ki, hak gördüğüm meslekte gitmeye karşı korku elimi tutup men edememiş ve edemiyor.
Hem neden korkum olacak? Dünya ile, ecelimden başka bir alākam yok. Çoluk çocuğumu dü şüneceğim yok. Malımı düşüneceğim yok. Hanedanımın şerefini düşüneceğim yok. Riyåkår bir şöhret-i kāzibeden ibaret olan şan ve şeref-i dünyeviyenin muhafazasına değil, kırılmasına yardım edene rahmet! Kaldı ecelim. O, Hälık-ı Zülcelălin elindedir. Kimin haddi var ki, vakti gelmeden ona ilişsin? Zaten izzetle mevti, zilletle hayata tercih edenlerdeniz.
(Mektübat)
Menfaati esas tutan siyaset canavardır
Menfaat üzere çarlı kurulmuş olan siyaset-i hazıra müfterisdir, canavar.
Aç olan canavara karşı tahabbüp etsen, merhametini değil, iştihasını açar. Sonra döner geliyor; tırnağının, hem dişinin kirasını senden ister.
(Lemeat)
350
HALIL DOLGAR
YanıtlaSilAnne-Baba
Hayat-ı içtimaiyede en muhterem bir hakikat olan peder ve validesinin şefkatlerine mukabil, hastalıkları zamanında kemål-i hürmet ve şefkat-i ferzendåne ile mukabele eden o iyi evladın va ziyetini ve insaniyetin ulviyetini gösteren o vefâdår levhaya karşı, hattå meläikeler dahi "Maşaal-lah, bårekållah" deyip alkışlıyorlar.
(Lem'alar)
Peder ve valideyi şefkatle teçhiz eden ve seni onların merhametli elleriyle terbiye ettiren hik met ve rahmet hesabına onlara hürmet ve muhabbet, Cenab-ı Hakkın muhabbetine aittir. O mu habbet ve hürmet, şefkat, lillah için olduğunun alåmeti şudur ki: Onlar ihtiyar oldukları ve sana hiçbir faydaları kalmadığı ve seni zahmet ve meşakkate attıkları zaman, daha ziyade muhabbet ve merhamet ve şefkat etmektir.
(Sözler)
Halis muhabbet, fitrat-ı insaniyede ve umum validelerde derc edilmiştir. İşte bu hålis muhab bete tam månäsıyla validelerin şefkatleri mazhardır. Valideler, o sırrı şefkatle, evlatlarına karşı muhabbetlerine bir mükafat, bir rüşvet istemediklerine ve talep etmediklerine delil; ruhunu, bel-ki saadet-i uhreviyesini de onlar için feda etmeleridir.
(Lem'alar)
İhtiyar peder ve validesine tam itaat eden bahtiyar bir veled, evladından aynı vaziyeti gördü-ğü gibi, bedbaht bir veled, eğer ebeveynini rencide etse, azab-i uhreviden başka, dünyada çok fe läketlerle cezasını gördüğü, çok vukuatla sabittir.
(Lem'alar)
353
RISALE-I NUR'DAN SEÇİLMİŞ VECİZELER
YanıtlaSilDünyada en yüksek hakikat, peder ve validelerin evlatlarına karşı şefkatleridir. Ve en âli hu-kuk dahi, onların o şefkatlerine mukabil hürmet haklarıdır. Çünkü onlar, hayatlarını, kemål-i lez-zetle evlatlarının hayatı için feda edip sarf ediyorlar. Öyleyse, insaniyeti sukut etmemiş ve cana-vara inkılâp etmemiş herbir veled, o muhterem, sadık, fedakâr dostlara hâlisâne hürmet ve sami-mâne hizmet ve rızalarını tahsil ve kalblerini hoşnut etmektir.
(Mektûbat)
En bahtiyar çocuklar onlardır ki, Risale-i Nur dairesine girip dünyada peder ve validesine hürmet ve hizmet ve hasenatı ile onların defter-i a'mâline vefatlarından sonra hasenatı yazdırmak-la ve âhirette onlara derecesine göre şefaat etmekle bahtiyar evlât olurlar.
(Emirdağ Lähikası
İşte, ey insan, aklını başına al. Eğer sen ölmezsen, ihtiyar olacaksın. "El-cezâü min cinsil-amel" sırrıyla, sen valideynine hürmet etmezsen, senin evlâdın dahi sana hizmet etmeyecektir. Eğer âhiretini seversen, işte sana mühim bir define: Onlara hizmet et, rızalarını tahsil eyle. Eğer dünyayı seversen, yine onları memnun et ki, onların yüzünden hayatın rahatlı ve rızkın bereketli geçsin. Yoksa onları istiskal etmek, ölümlerini temenni etmek ve onların nazik ve seriütteessur kalblerini rencide etmekle "Hasiret dünya vel-ähiret" sırrına mazhar olursun. Eğer rahmet-i Rah-mân istersen, o Rahman'ın vedîalarına ve senin hanendeki emanetlerine rahmet et.
(Mektübat)
Pederine isyan eden ve onu rencide eden, insan bozması bir canavardır.
(Sözler)
Rahmet-i Rabbaniyenin en hürmetli, en halåvetli, en låtif ve en şirin bir cilvesi olan şefkat-i va-lide, hakaik-i kâinat içinde en muhterem, en mükerrem bir hakikattir. Ve valide, en kerim, en ra him, öyle fedakâr bir dosttur ki, o şefkat saikasıyla, bir valide, bütün dünyasını ve hayatını ve ra-hatını, veledi için feda eder. Hattå, valideliğin en basit ve en ednå derecesinde olan korkak tavuk. o şefkatin küçücük bir lem'asıyla, yavrusunu müdafaa için ite atılır, arslana saldırır.
[Mektübal
İnsanın en birinci üstadı ve tesirli muallimi, onun validesidir.
(Lem'alar)
354
HALİL DÜLGÅR
YanıtlaSilO şefkatli valide, çocuğunun hayat-ı dünyeviyede tehlikeye girmemesi, istifade ve fayda gör-mesi için her fedakârlığı nazara alır, onu öyle terbiye eder. "Oğlum paşa olsun" diye bütün malı-nı verir, hafız mektebinden alır, Avrupa'ya gönderir. Fakat o çocuğun hayat-ı ebediyesi tehlikeye girdiğini düşünmüyor. Ve dünya hapsinden kurtarmaya çalışıyor, Cehennem hapsine düşmeme sini nazara almıyor. Fitri şefkatin tam zıddı olarak, o masum çocuğunu, âhirette şefaatçi olmak lå-zım gelirken dāvācı ediyor. O çocuk, "Niçin benim imanımı takviye etmeden bu heläketime sebe-biyet verdin?" diye şekvå edecek. Dünyada da, terbiye-i İslamiyeyi tam almadığı için, validesinin harika şefkatinin hakkına karşı layıkıyla mukabele edemez, belki de çok kusur eder.
Eğer hakiki şefkat sû-i istimal edilmeyerek, biçare veledini haps-i ebedi olan Cehennemden ve idam-1 ebedi olan dalâlet içinde ölmekten kurtarmaya o şefkat sırrıyla çalışsa, o veledin bütün et-tiği hasenâtının bir misli, validesinin defter-i a'mâline geçeceğinden, validesinin vefatından sonra her vakit hasenatlarıyla ruhuna nurlar yetiştirdiği gibi, âhirette de, değil dāvācı olmak, bütün ruh u canıyla şefaatçi olup ebedi hayatta ona mübarek bir evlât olur.
(Lem'alar)
RISALE-I NUR DAN SEÇİLMİS VECİZELER
YanıtlaSilAile
İnsanın, hususan Müslümanın tahassungälu ve bir nevi cenneti ve küçük bir dünyası aile ha-yatıdır.
(Lem'alar)
Her insanın küçük bir dünyası, belki küçük bir cenneti dahi kendi hanesidir.
(Suâlar)
Bir ailenin saadet-i hayatiyesi, koca ve karı måbeyninde bir emniyet-i mütekabile ve samimi bir hürmet ve muhabbetle devam eder.
(Lem'alar)
Kadın ve erkek ortasında gayet esaslı ve şiddetli münasebet, muhabbet ve alāka, yalnız dün-yevi hayatın ihtiyacından ileri gelmiyor. Evet, bir kadın, kocasına yalnız hayat-ı dünyeviyeye mah-sus bir refika-i hayat değildir. Belki hayat-ı ebediyede dahi bir refika-i hayattır.
(Lem'alar)
Şer'an koca, karıya küfüv olmalı, yani, birbirine münasip olmalı. Bu küfüv ve denk olmak, en mühimi, diyanet noktasındadır.
Ne mutlu o kocaya ki, kadınının diyanetine bakıp taklit eder; refikasını hayat-ı ebediyede kay-betmemek için mütedeyyin olur.
Bahtiyardır o kadın ki, kocasının diyanetine bakıp "Ebedi arkadaşımı kaybetmeyeyim" diye takvaya girer.
Veyl o erkeğe ki, saliha kadınını ebedi kaybettirecek olan sefahete girer.
Ne bedbahttır o kadın ki, müttaki kocasını taklit etmez, o mübarek ebedî arkadaşını kaybeder. Binler veyl o iki bedbaht zevc ve zevceye ki, birbirinin fıskırı ve sefahetini taklit ediyorlar, bir-birine ateşe atılmasında yardım ediyorlar.
(Lem'alar)
356
Şimdi aile hayatında en mühim nokta budur ki, kadın, kocasında fenalık ve sadakatsizlik gör-se, o da kocasının inadına, kadının vazife-i ailevisi olan sadakat ve emniyeti bozsa, aynen askeri-yedeki itaatin bozulması gibi, o aile hayatının fabrikası zürüzeber olur.
YanıtlaSil(Lem'alar)
En serseri ve asri bir genç dahi refika-i hayatını namuslu ister. Kendi gibi asri, yani açık saçık olmasını istemediğinden bekår kalır, belki de fuhşa sülük eder.
(Lem'alar)
RISALE-I NUR DAN SEÇİLMİŞ VECİZELER
YanıtlaSilKadın
Kalblerin en lätifi, en şefiki, "kısm-ı sani" ile tabir edilen kadın kalbidir. Fakat kadın ile ruhi imtizacı (geçimi) ikmal eden, kalbi ünsiyet ve ülfeti itmam eden, sûrî ve zahiri olan arkadaşlığı sa-mimileştiren, kadının iffetiyle, ahlâk-ı seyyieden temiz ve påk bulunması ve çirkin arızalardan hå-li olmasıdır.
(İsârâtü'l-İcaz)
Fitne-i āhirzamanın mahiyeti bana göründü ki, o fitnenin en dehşetlisi ve cazibedarı, kadınla-rın yüzsüz yüzünden çıkıyor. İhtiyarı selbedip, pervane gibi sefahet ateşine atıyor. Ve bir dakika hayat-ı dünyeviyeyi, senelerle hayat-ı bâkiyeye tercih ettiriyor.
(İman ve Küfür Muvazeneleri)
Ahirzamanın fitnesinde en dehşetli rolü oynayan täife-i nisaiye ve onların fitnesi olduğu ha-disin rivayetlerinden anlaşılıyor.
(Gençlik Rehberi)
Kadın kendi güzelliklerini göstermeye fıtraten çok meyyal olmasından, seve seve o fitneye ah-lır, baştan çıkar.
(Suâlar)
Bu zamanda zındıka dalâleti, İslâmiyete karşı muharebesinde, nefs-i emmarenin plânıyla, şey-tan kumandasına verilen fırkalardan en dehşetlisi; yarım çıplak harımlardır ki; açık bacağıyla deh-şetli bıçaklarla ehl-i imana taarruz edip saldırıyorlar. Nikâh yolunu kapamaya, fuhuşhâne yolunu genişlettirmeye çalışarak; çokların nefislerini birden esir edip, kalb ve ruhlarını kebair ile yaralı yorlar. Belki o kalblerden bir kısmını öldürüyorlar.
(Gençlik Rehberil
358
HALİL DÜLGAR
YanıtlaSilBirkaç sene namahrem hevesatına göstermenin tam cezası olarak; o bıçaklı bacaklar Cehenne-min odunları olup, en evvel o bacaklar yanacaklarını ve dünyada emniyet ve sadakatı kaybettiği için, hulkaten çok istediği ve fıtraten çok muhtaç olduğu münasip kocayı daha bulamaz. Bulsa da başına belă bulur. Hattå bu halin neticesi olarak, o âhirzamanda, bazı yerlerde nikäha rağbetsizlik ve riayetsizlik yüzünden, kırk kadına bir erkek nezaret edecek derecede ehemmiyetsiz, sahipsiz, kıymetsiz bir surete gireceği, hadisin rivayetinden anlaşılıyor.
(Gençlik Rehberil
Eğer terbiye-i İslamiye dairesinde, ådâb-ı Kur'aniye zinetiyle o cemål güzelleştirilse, o fäni hü-sün, månen båki kalacağı ve Cennette hûrilerin cemalinden daha şirin ve daha parlak bir tarzda kendine verileceği hadiste kat'iyetle sabittir. Eğer o güzelin zerre miktar akı varsa, bu güzel ve parlak ve ebedi neticeyi elinden kaçırmayacak.
[Genclik Rehberil
Nasıl ki kadınlar kahramanlıkta, ihlāsta, şefkat itibarıyla erkeklere benzemedikleri gibi, erkek-ler de o kahramanlıkta onlara yetişemiyorlar. Öyle de, o măsum hanımlar dahi, sefahette hiçbir ve-cihle erkeklere yetişemezler. Onun için, fıtratlarıyla ve zayıf hilkatleriyle nåmahremlerden şiddet-li korkarlar ve çarşaf altında saklanmaya kendilerini mecbur bilirler. Çünkü, erkek sekiz dakika zevk ve lezzet için sefahete girse, ancak sekiz lira kadar birşey zarar eder. Fakat kadın sekiz daki-ka sefahetteki zevkin cezası olarak, dünyada dahi sekiz ay ağır bir yükü karnında taşır ve sekiz se-ne de o hamisiz çocuğun terbiyesinin meşakkatine girdiği için, sefahette erkeklere yetişemez, yüz derece fazla cezasını çeker.
Az olmayan bu nevi vukuat da gösteriyor ki, mübarek taife-i nisäiye, fıtraten yüksek ahlâka menşe olduğu gibi, fisk ve sefahette dünya zevki için kabiliyetleri yok hükmündedir. Demek on-lar daire-i terbiye-i İslâmiye içinde mes'ut bir aile hayatını geçirmeye mahsus bir nevi mübarek mahlükturlar. Bu mübarekleri ifsad eden komiteler kahrolsunlar! Allah, bu hemşirelerimi de bu serserilerin şerlerinden muhafaza eylesin. Amin.
(Lem'alar)
Bu zamanda aile hayatının ve dünyevî ve uhrevî saadetinin ve kadınlarda ulvi seciyelerin in-kişafının sebebi, yalnız daire-i şeriattaki ādâb-ı İslamiyetle olabilir.
(Lem'alar)
359
RISALE-I NUR DAN SECİLMIS VECİZELER
YanıtlaSilValide veledini tehlikeden kurtarmak için hiçbir ücret istemeden ruhunu feda etmesi ve haki. ki bir ihlas ile vazife-i fitriyesi itibarıyla kendini evladına kurban etmesi gösteriyor ki, hanımlarda gayet yüksek bir kahramanlık var. Bu kahramanlığın inkişafı ile hem hayat-ı dünyeviyesini, hem hayat-ı ebediyesini onunla kurtarabilir.
(Lem'alar)
Sizin hanenizdeki másum evlatlarınızla másûmåne sohbet, yüzer sinemadan daha ziyade zevklidir.
(Lem'alar)
Fıtraten kadın, zaafı için maişet noktasında bir yardımcıya muhtaçtır. O ihtiyaç için şimdiki terbiye-i İslâmiyeden ders almayan, serseriliğe, tahakküme alışanlardan o küçük bir iaşesi hatırı için tahakkümler altına girip riyakărăne kocasının rızasını tahsil etmek yolunda hayat-ı dünyevi ye ve uhreviyesinin medarı olan ubudiyetini ve ahlakını bozmak bedeline, köy kadınları gibi ken-di nafakasını kendi çalışmasıyla kazanmak, on defa daha kolaydır. Rezzak-ı Hakikî çocukların rız-kını sütle verdiği gibi, onların da rızkını o Halık-ı Rahîm veriyor. O rızık hatırı için namazsız ve ahlakını kaybetmiş bir zevci aramak, riyakârâne çalışıp tahakkümü altına girmek, elbette Nur ta-lebesinin kårı değil.
(Emirdağ Lähikası)
360
HALİL DÜLGÅR
YanıtlaSilGençlik
Gençlik damarı, akıldan ziyade hissiyatı dinler. His ve heves ise kördür, åkıbeti görmez. Bir dirhem hazır lezzeti, ileride bir batman lezzete tercih eder. Bir dakika intikam lezzeti ile katleder, seksen bin saat hapis elemlerini çeker. Ve bir saat sefahet keyfiyle, bir namus meselesinde binler gün, hem hapsin, hem düşmanın endişesinden sıkıntılarla ömrünün saadeti mahvolur.
(Sözler)
O şirin, güzel gençlik nimetine istikametle, taatle şükretse, hem ziyadeleşir, hem bâkileşir, hem lezzetlenir. Yoksa hem belalı olur, hem elemli, gamlı, kâbuslu olur, gider. Hem akrabasına, hem vatanına, hem milletine muzır bir serseri hükmüne geçirmeye sebebiyet verir.
(Sözler)
Gençlik, eğer ehl-i kalb, ehl-i huzur ve aklı başında ve kalbi yerinde bulunan mü'minlerde ol-sa, ibadete ve hayrâta ve ticaret-i uhreviyeye sarf edilse, en kuvvetli bir vesile-i ticaret ve güzel ve şirin bir vasıta-i hayrattır. Ve o gençlik, vazife-i diniyesini bilip sû-i istimal etmeyenlere, kıymettar, zevkli bir nimet-i İlâhiyedir. Eğer istikamet, iffet, takvå beraber olmazsa, çok tehlikeleri var; taş-kırılıklarıyla saadet-i ebediyesini ve hayat-ı uhreviyesini zedeler. Belki hayat-ı dünyeviyesini de berbat eder. Belki bir iki sene gençlik zevkine bedel, ihtiyarlıkta çok seneler gam ve keder çeker.
(Lem'alar)
Gençlik hiç şüphe yok ki gidecek. Yaz güze ve kışa yer vermesi ve gündüz akşama ve geceye değişmesi kat'iyetinde, gençlik dahi ihtiyarlığa ve ölüme değişecek.
(Şuâlar)
361
RISALE-I NUR DAN SEÇİLMİŞ VECİZELER
YanıtlaSilEğer o fani ve geçici gençliğini iffetle hayrata istikamet dairesinde sarf etse, onunla ebedi, bi ki bir gençliği kazanacağını bütün semáví fermanlar müjde veriyorlar.
(Sualar)
Gençliğe muhabbetin ise, madem Cenab-ı Hakkın güzel bir nimeti cihetinde sevmişsin. Elbet te onu ibadette sarf edersin, sefahette boğdurup öldürmezsin. Öyleyse, o gençlikte kazandığın iba detler, o fáni gençliğin bäki meyveleridir. Sen ihtiyarlandıkça, gençliğin iyilikleri olan bāki meyve lerini elde ettiğin halde, gençliğin zararlarından, taşkınlıklarından kurtulursun. Hem ihtiyarlıkta daha ziyade ibadete muvaffakiyet ve merhamet-i İlâhiyeye daha ziyade liyakat kazandığını düşü nürsün. Ehl-i gaflet gibi beş on senelik bir gençlik lezzetine mukabil, elli senede "Eyvah, gençliğim gitti" diye teessüf edip gençliğe ağlamayacaksın.
(Sözler)
Gençlik nimetine bir şükür olarak, o tatlı nimeti iffetle, istikamette sarf etmek lazım ve elzem-dir.
(Sualar)
Gençlik gayet şirin ve güzel bir nimet-i İlâhiye ve tatlı ve kuvvetli bir vasıta-i hayrat olarak ähirette gayet parlak ve bäki bir gençlik netice vereceğini, başta Kur'ân olarak çok kať'î âyâtıyla bütün semåvi kitaplar ve fermanlar haber verip müjde ediyorlar.
(Suālar)
Sizdeki gençlik kat'iyen gidecek. Eğer siz daire-i meşruada kalmazsanız, o gençlik zayi olup, başınıza hem dünyada, hem kabirde, hem ahirette, kendi lezzetinden çok ziyade belâlar ve elem-ler getirecek. Eğer terbiye-i İslamiye ile o gençlik nimetine karşı bir şükür olarak iffet ve namuslu-luk ve taatte sarf etseniz, o gençlik månen bâki kalacak ve ebedî bir gençlik kazanmasına sebep olacak.
(Sözlerl
Gençlik gidecek. Sefahette gitmişse, hem dünyada, hem âhirette binler belâ ve elemler netice verdiğini ve öyle gençler ekseriyetle suiistimal ile, israfat ile gelen evhamlı hastalıkla hastahanele re ve taşkınlıklarıyla hapishanelere veya sefalethanelere ve mânevî elemlerden gelen sıkıntılarla meyhanelere düşeceklerini anlamak isterseniz, hastahanelerden ve hapishanelerden ve kabristan-lardan sorunuz. Elbette hastahanelerin ekseriyetle lisan-ı halinden, gençlik saikasıyla israfat ve su iistimalden gelen hastalıktan eninler, eyvahlar işittiğiniz gibi, hapishanelerden dahi, ekseriyetle
362
HALİL DÜLGAR
YanıtlaSilgençliğin taşkınlık saikasıyla gayr-ı meşru dairedeki harekâtın tokatlarını yiyen bedbaht gençlerin teessüflerini işiteceksiniz. Ve kabristanda ve mütemadiyen oraya girenler için kapıları açılıp kapa-nan o âlem-i berzahta, ehl-i keşfü'l-kuburun müşahedāâtıyla ve bütün ehl-i hakikatin tasdikiyle ve şehadetiyle, ekser azaplar, gençlik suiistimalâtının neticesi olduğunu bileceksiniz.
(Sözler)
Ey bu vatan gençleri! Frenkleri taklide çalışmayınız. Ayā, Avrupa'nın size ettikleri hadsiz zu-lüm ve adâvetten sonra, hangi akılla onların sefahet ve båtıl efkarlarına ittibă edip emniyet ediyor-sunuz? Yok, yok! Sefihäne taklit edenler, ittiba değil, belki şuursuz olarak onların safına iltihak edip kendi kendinizi ve kardeşlerinizi idam ediyorsunuz. Agah olunuz ki, siz ahlaksızcasına itti-bâ ettikçe, hamiyet dâvâsında yalancılık ediyorsunuz. Çünkü şu surette ittibāınız, milliyetinize karşı bir istihfaftır ve millete bir istihzâdır.
(Lem'alarl
RISALE-I NUR DAN SECİLMİS VECİZELER
YanıtlaSilHelal Daire
Helal dairesi geniştir, keyfe käfi gelir. Harama girmeye hiç lüzum yoktur. Feräiz-i İlâhiye ise hafiftir, azdır. Allah'a abd ve asker olmak öyle lezzetli bir şereftir ki, tarif edilmez. Vazife ise, yal-nız bir asker gibi, Allah namına işlemeli, başlamalı. Ve Allah hesabıyla vermeli ve almalı. Ve izni ve kanunu dairesinde hareket etmeli, sükûnet bulmalı. Kusur etse, istiğfar etmeli.
"Ya Rab, kusurumuzu affet. Bizi kendine kul kabul et. Emanetini kabzetmek zamanına kadar bizi emanette emin kıl. Amin" demeli ve Ona yalvarmalı.
(Sözler)
İnsanın helâl sa'yiyle, meşru dairede gördüğü zevkler, lezzetler, keyfine kâfidir; harama gir-meye ihtiyaç bırakmaz.
(Sözler)
Ve madem helâl dairesi keyfe käfidir. Ve madem haram dairesindeki bir saat lezzet, bazan bir sene ve on sene hapis cezasını çektirir. Elbette gençlik nimetine bir şükür olarak, o tatlı nimeti if-fetle, istikamette sarf etmek lazım ve elzemdir.
(Şuālar)
İşte, ey hayat-ı dünyeviyenin zevkine müptelâ ve endişe-i istikbal ile istikbalini ve hayatını te min için çabalayan biçareler! Dünyanın lezzetini, zevkini, saadetini, rahatını isterseniz, meşru da-iredeki keyfe iktifa ediniz. O keyfinize kâfidir.
(Sözler)
364
HALİL DÜLGAR
YanıtlaSilSaadet-Mutluluk
Dünya ve âhirette ebedi ve daimi süruru isteyen, iman dairesindeki terbiye-i Muhammediye-yi (a.s.m.) kendine rehber etmek gerektir.
(Sözler)
Saadet-i dâreyn ve elemsiz lezzet ve vahşetsiz ünsiyet ve hakiki zevk ve ciddi saadet, iman ve İslamiyetin hakikatindedir.
(Sözlerl
Ey zevk ve lezzete müptelä insan! Ben yetmiş beş yaşımda, binler tecrübelerle ve hüccetlerle ve hadiselerle aynelyakin bildim ki, hakikî zevk ve elemsiz lezzet ve kedersiz sevinç ve hayattaki saadet yalnız imandadır ve iman hakikatleri dairesinde bulunur.
(Sözler)
İşte, ey hayat-ı dünyeviyenin zevkine müptelä ve endişe-i istikbal ile istikbalini ve hayatını te-min için çabalayan biçareler! Dünyanın lezzetini, zevkini, saadetini, rahatını isterseniz, meşru da-iredeki keyfe iktifa ediniz. O keyfinize kâfidir.
(Sözler)
Dünyanın akıbeti ne olursa olsun, lezäizi terk etmek evlådır. Çünkü, akıbetin ya saadettir; sa-adet ise şu fâni lezāizin terkiyle olur. Veya şekavettir. Ölüm ve idam intizarında bulunan bir adam, sehpanın tezyin ve süslendirilmesinden zevk ve lezzet alabilir mi? Dünyasının akıbetini küfür så-ikasıyla adem-i mutlak olduğunu tevehhüm eden adam için de terk-i lezāiz evlådır. Çünkü, o le-zaizin zevaliyle vukua gelen hususî ve mukayyed ademlerden, adem-i mutlakın elim elemleri her dakikada hissediliyor. Bu gibi lezzetler o elemlere galebe edemez.
(Mesnevî-i
Nüriyel
Ahiret gibi dünya saadeti dahi ibadette ve Allah'a asker olmaktadır. Öyleyse biz daima "El-hamdū lillāhi ale't-täati ve't-tevfik" demeliyiz ve Müslüman olduğumuza şükretmeliyiz.
(Sözler)
365
HALIL DÜLGAR
YanıtlaSilRisale-i Nur ve Hizmet-i İmâniye
Risaletu'n-Nur sair telifat gibi ulûm ve fünundan ve başka kitaplardan alınmamış. Kur'ân'dan a me hazı yok, Kur'ân'dan başka üstadı yok, Kur'ân'dan başka mercii yoktur. Telif olduğu va-hiçbir kitap müellifinin yanında bulunmuyordu. Doğrudan doğruya Kur'ân'ın feyzinden mül-dir ve sema-i Kur'âniden ve åyåtının nücûmundan, yıldızlarından iniyor, nüzul ediyor.
(Sualar)
Resäili'n-Nur dahi ne şarkın malûmatından, ulûmundan ve ne de garbin felsefe ve fünunun-in gelmiş bir mal ve onlardan iktibas edilmiş bir nur değildir. Belki, semåvi olan Kur'ân'ın şark garbin fevkindeki yüksek mertebe-i arşisinden iktibas edilmiştir.
(Suâlar)
Dinin, şeriatın ve Kur'ân'ın yüzden ziyade tılsımlarını, muammålarını hal ve keşfeden; ve en muannid dinsizleri susturup ilzam eden; ve Miraç ve haşr-i cismânî gibi sırf akıldan çok uzak zan-medilen Kur'ân hakikatlerini en mütemerrid ve en muannid filozoflara ve zındıklara karşı güneş chi ispat eden ve onların bir kısmını imana getiren Risale-i Nur eczaları, elbette küre-i arz ve kü-ne haväiyeyi kendi ile alâkadar eder ve bu asrı ve istikbali kendiyle meşgul edecek bir hakikat-i Kur'aniyedir ve ehl-i iman elinde bir elmas kılınçtır.
(Emirdağ Lähikası)
Risale-i Nur doğrudan doğruya Kur'ân'ın bahir bir burhanı ve kuvvetli bir tefsiri ve parlak bir 'a-i i'câz-ı mânevîsi ve o bahrin bir reşhası ve o güneşin bir şuâsı ve o måden-i ilm-i hakikat-ten mülhem ve feyzinden gelen bir tercüme-i mâneviyesi olduğundan, onun kıymetini ve ehem-
369
RISALE-I NUR DAN SEÇİLMIS VECIZELER
YanıtlaSilmiyetini beyan etmek Kur'ân'ın şerefine ve hesabına ve senâsına geçtiğinden, elbette Risale-i Nur'un meziyetini beyan etmekliği, hak iktiza eder ve hakikat ister, Kur'ân izin verir.
(Şuālar)
Risale-i Nur, dinsizliğin belini kırmış ve temel taşlarını târümar etmiştir.
(Tarihçe-i Hayat)
Risale-i Nur hariçten hücum eden küfr-ü mutlaka karşı bu milleti ve âlem-i İslâmiyeti muha-faza edecek Kur'ân-ı Hakimin mu'cize-i mâneviyesinden bir derstir ki, dinsiz filozoflardan hiçbi-risi ona karşı mukabele çaresi bulamadılar.
(Emirdağ Lähikası)
Risale-i Nur benim değil, Kur'ân'ın malıdır; Kur'ân'ın feyzinden gelmiştir. Hiçbir kuvvet onu Anadolu'nun sinesinden koparıp atamayacaktır. Risale-i Nur Kur'ân'a bağlıdır; Kur'ân ise Arşı Azamla bağlanmıştır. Kimin haddi var ki, onu oradan söküp atsın?
(Emirdağ Lähikasıl
Risale-i Nur, Kur'ân'ın malıdır. Benim ne haddim var ki, sahip olayım, tå ki kusurlarım ona si-rayet etsin. Belki o Nur'un kusurlu bir hädimi ve o elmas mücevherat dükkânırın bir dellälıyım.
(Emirdağ Lähikası)
O büyük dâvâyı yüzde doksanına kazandıran ve yirmi senede yirmi bin adama o dāvānın ka-zancının vesikası ve senedi ve beratı olan iman-ı tahkikiyi eline veren ve Kur'ân-ı Hakimin mu'ci-ze-i måneviyesinden neş'et edip çıkan ve bu zamanın birinci bir dāvā vekili bulunan Risale-i Nur'dur.
(Sualar)
Risale-i Nur'u gaye-i hayat edinen bir Nur talebesi, yüz adam kuvvetinde olduğu ve yüz nå-sih kadar iman ve İslâmiyete hizmet ettiği, ehl-i hakikatçe müsellem ve musaddaktır.
(Tarihçe-i Hayatl
Nur talebeleri, tek birşeyi gaye edinmiştir: "İmanlarını kurtarmak niyetiyle Risale-i Nur'u okumak ve rızâ-yı İlâhî için iman ve İslâmiyete Risale-i Nur'la hizmet etmek." Bu gayelerinde mu-vaffak olmak için, herşeylerini bu hizmete hizmetkâr yapmışlardır.
[Tarihçe-i Hayat)
370
HALİL DÜLGAR
YanıtlaSilTevfik-i lähi refiki olan adam, tarikat berzahına girmeden zahirden hakikate geçebilir. Evet, uran'dan, hakikat-i tarikati, tarikatsiz feyiz suretiyle gördüm ve bir parça aldım. Ve keza, mak-- bizzat olan ilimlere ulûm-u aliyeyi okumaksızın
isäl edici bir yol buldum. Seriussevir olan bu zamanın evladına, kısa ve selamet bir tariki ihsan etmek rahmet-i häkime in sinundandır.
(Mesnevî-i Nûriyel
Risaletu'n-Nur ise. Kur'ân'ın bir manevi mucizesi olarak imarun esasatını kurtarıyor ve mev. cut imandan istifade cihetine değil, belki çok deliller ve parlak burhanlarla imanın ispatına ve tah-kine ve muhafazasına ve sübehattan kurtarmasına hizmet ettiğinden, herkese bu zamanda ek-mek gibi, ilaç gibi lüzumu var olduğunu dikkatle bakanlar hükmediyorlar.
(Kastamonu Lähikası)
Kur'ân'dan gelen o Sözler ve o nurlar, yalnız akli mesäil-i ilmiye değil, belki kalbi, ruhi, håli mesail-i imaniyedir. Ve pek yüksek ve kıymettar maarif-i İlâhiye hükmündedirler.
(Mektübat)
Risale-i Nur, yüze yakın din tılsımlarını ve hakaik-i Kur'âniyenin muammälarını hal ve keş-fetmiştir ki, her bir tılsının bilinmemesinden, çok insanlar şübehata ve şüküke düşüp, tereddüt-lerden kurtulamayıp, bazan imanını kaybederdi. Şimdi, bütün dinsizler toplansalar, o tılsımların keşfinden sonra galebe edemezler.
(Kastamonu Lähikası)
Şu zamanda en mühim vazife, imana hizmettir. İman saådet-i ebediyenin anahtarıdır.
(Barla Lähikası)
Bu zamanda en büyük bir ihsan, bir vazife, imanını kurtarmaktır, başkaların imanına kuvvet verecek bir surette çalışmaktır.
(Emirdağ Lähikasıl
Evet, efendiler! Gerçi Risale-i Nur sırf ahirete bakar, gayesi Rıza-yı İlâhî ve imanı kurtarmak ve şakirtlerinin ise, kendilerini ve vatandaşlarını idam-ı ebediden ve ebedi haps-i münferitten kur-tarmaya çalışmaktır. Fakat dünyaya ait ikinci derecede gayet ehemmiyetli bir hizmettir; ve bu mil-
371
411
RISALE- NUR DAN SEÇİLMİŞ VECİZELER
YanıtlaSillet ve vatanı anarsilik tehlikesinden ve nesl-i atinin bicareler kısmını dalalet-i mutlakadan kurtar-maktır. Çünkü bir Müslüman başkasına benzemez. Dini terk edip Islamiyet seciyesinden çıkan bir Müslim dalälet-i mutlakaya düşer, anarşist olur, daha idare edilmez.
(Emirdağ Lähikası)
Risale-i Nur, sefine-i Nuh gibi Anadolu'yu Cebel-i Cûdi hükmüne getirip, küre-i arzın yang nindan ve tokatından kurtulmasına bir sebeptir. Çünkü, zaaf-1 imandan gelen tugyan, ekseri mu-sibet-i âmmeyi celb ettiği gibi, imanı feykalade kuvvetlendiren Risale-i Nur, o musibet-i ammeyi dairesinin haricine bırakmaya rahmet-i İlâhiye tarafından vesile oldu.
(Kastamonu Lähikasıl
Vazifemiz hizmettir. Muvaffak olmak, insanlara kabul ettirmek, Cenab-ı Hakkın vazifesidir. Biz vazifemizi yapmakla mükellefiz. Sen orada, 'Bu insanlar ne zaman Risale-i Nur'u dinleyecek-ler?" diye ümitsizliğe düşme, merak etme. Kat'iyen bil ki, mele-i âlânın hadsiz sakinleri, bugün Ri-sale-i Nur'u alkışlıyorlar. Onun için, hiç ehemmiyeti yok. Kıymet, kemiyette değil, keyfiyettedir. Bazan bir halis ve fedakâr talebe, bine mukabildir.
(Tarihçe-i Hayat)
İman-ı tahkikiyi pek kuvvetli bir surette bu vatanda neşreden Risale-i Nur olmasaydı, bu deh-şetli asırda, acip inkılâp ve infilāklarda bu mübarek vatan, Kur'ân'ını, imanını dehşetli sadmeler-den tam muhafaza edebilir miydi?
(Emirdağ Lähikası)
Hıristiyan dinini mağlûp eden ve anarşiliği yetiştiren şimalde çıkan dehşetli dinsizlik cereya-nı, bu vatanı mânevî istilāsına karşı Risalei'n-Nur, sedd-i Zülkarneyn gibi bir sedd-i Kur'âní vazi-fesini görebilir ve âlem-i İslâmın bu mübarek vatanın ahalisine karşı pek şiddetli itiraz ve itham-larını izale etmek için matbuat lisarıyla konuşmak lazım gelmiş diye kalbime ihtar edildi.
Avrupa'da istilākârâne hükmeden ve edyan-ı semaviyeye dayanmayan dehşetli cereyarın is-tilâsına karşı Risale-i Nur hakikatleri bir kale olduğu gibi, âlem-i İslâmın ve Asya kıtasının hal-i hazırdaki itiraz ve ithamını izale ve eskideki muhabbet ve uhuvvetini iade etmeye vesile olan bir mucize-i Kur'âniyedir.
(Emirdağ Lähikasıl
372
HALİL DÜLGÅR
YanıtlaSilRisale-i Nur'un bu dehşetli zamanda kazandırdığı iki netice-i muhakkikası herşeyin fevkinde-dir; başka şeylere ve makamlara ihtiyaç bırakmıyor.
Birinci neticesi: Sadakat ve kanaatle Risale-i Nur dairesine giren, imanla kabre gireceğine ga-yet kuvvetli senetler var.
İkinci neticesi: Risale-i Nur dairesinde, ihtiyarımız olmadan, haberimiz yokken takarrur ve tahak-kuk eden şirket-i maneviye-i uhreviye cihetiyle, herbir hakiki sadık şakirdi binler dillerle, kalblerle dua etmek, istiğfar etmek, ibadet etmek ve bazı meläike gibi kırk bin lisanla tesbih etmektir. Ve Rama-zan-ı Şerifteki hakikat-i leyle-i Kadir gibi, kudsi ve ulvi hakikatleri, yüz bin elle aramaktır.
(Kastamonu Lähikasıl
Risale-i Nur mesleği, tarikat değil, hakikattir, Sahabe mesleğinin bir cilvesidir.
(Emirdağ Lähikası)
Lügat
YanıtlaSilHALİL DÜLGÅR
A
abd:kul
abes boş, manasız
abesiyet: manasızlık
ab-ı hayat hayat suyu
abid: ibadet eden
acaib-i sanat: hayret edilecek sanat
acube-i hilkat-i Rabbaniye: Allah'ın Rab is-
miyle terbiye ederek yarattığı çok hayret
edilecek şey
acube-i sanat: çok hayret edilecek sanat
aculiyet: acelecilik
acz: acizlik
acz-i beşeri: insanın acizliği
Åd: Hud aleyhisselamın kavmi
a'da düşman
adalet-i İlahiye: Allah'ın adaleti
adalet-i mahz: katıksız adalet
adat: adetler
adavet: düşmanlık
adavetkarane: düşmancasına
addetmek: saymak
aded-i enfas: nefesleri adedince
adem: yokluk
ademi: yokluğa dair
adem-i ihlas: ihlasın yokluğu
adem-i ilim: ilmin yokluğu
adem-i mesuliyet: sorumluluğun yokluğu
adem-i mutlak: sonsuz yokluk
adem-i sırf: sırf yokluk
ademiyet: insanlık
adetullah: Allah'ın kanunları
adiyat: her zaman olan alışılmış şeyler
afat: afetler, musibetler
ågåh: uyanık
aguş-u nazdarane: nazlı kucak
ahkam: hükümler
ahlak-1 aliye yüce ahlak
ahlak-ı hamide: övülmüş ahlak
ahlak-ı hasene: güzel ahlak
ahlak-ı rezile rezil ahlak
ahlak-ı seyyie: kötü ahlak
ahlakiyyun: ahlakçılar
ahsen-i takvim en güzel kıvam
ahval: haller
ahz-ı ücret ücret almak
akıbet: son
aks-i nur: nurun yansıması
aksül-amel işin tersi, tepki
aktar-ı arz: yeryüzünün her yeri
alaka-i kalp: kalbin alakası
alakülli hal: her halde
âlâm: elemler
alamet-i farika: fark ettiren alamet, ayrıcalık
alât: aletler
alā-yı illiyyin: Cennetin en üst yeri
alelekser :çoğunlukla
alem: simge
377
378
YanıtlaSilRISALE-I NUR DAN SEÇİLMİŞ VECİZELER
alem-i asgar: küçük alem, herkesin hususi dünyası
alem-i beka: ebediyet alemi, ahiret
alem-i berzah berzah alemi, dünya ve ahiret arası alem.
alem-i cezb çekici, cazibedar alem
alem-i dünya dünya alemi
alem-i ervah: ruhlar alemi
alem-i esir esir (alemi kaplayan latif bir
madde) alemi
alem-i gayb: gizli alem
alem-i insaniyet: insanlık alemi
alem-i İslam İslam alemi
alem-i kebir büyük alem, kainat
alem-i mahşer: mahşer alemi
alem-i maneviyat: manevi alem
alem-i misal: misal alemi
alem-i mubsırat: görünen alem
alem-i rahat: rahat alemi, Cennet
alem-i vücud: varlık alemi
alempesend: dünyaca ünlü
alet-i bela: bela aleti
ali: yüce
alihe: ilahlar, putlar
alil: hasta, sakat
alude: karışık
amal-i ahiret: ahiret işleri, ibadet
amal-i maliye: ekonomik işler
amal-i mükellefin mükelleflerin yapması
gereken işler
amal-i salih: dine uygun güzel işler
ami: alim olmayan sıradan kimse
amin-i daimi: sürekli amin (amin: Allahım
kabul et, manasında dua)
amiyane: bilgisizce, körü körüne
anasır unsurlar
anasir-i erbaa: dört unsur (Hava, su, işik, hararet)
andelib-i zişan şanlı bülbül, Hz. Muham-med (a.s.m.)
an-ı seyyale: akıp giden bir an
arif-i billah: Allah'ı tanıyan, bilen
arkadaşane: arkadaşça
ars: Allah'ın kudret ve saltanatının tecelli
yeri
arşı azam: büyük arş
arşı kemalat: mükemmelliğin en yücesi
arz-ı ihtiyaç: ihtiyacını açıklama
arzlı: dünyalı
âsân: kolay
asap: sinirler
asår: eserler
asar-ı rahmet: rahmet eserleri
asår-ı sanat: sanat eserleri
asayiş: güvenlik
asri devre, modaya, zamanın günahlarına
uyan
aşikare: açıkça
aşire: onda bir
aşk-ı hakiki: hakiki aşk, Allah aşkı
aşk-ı lahuti: Allah'a dair aşk
aşk-ı mecazi: fanilere olan geçici aşk
aşr-ı mi'şar yüzde bir
ata verme, lütuf
atalet: işsizlik, tenbellik
atiyye: hediye
avam: sıradan bilgisiz halk tabakası
avarız-ı naks: noksanlık, eksiklik arızaları
avdet etmek: geri dönmek
aya: acaba
ayat: ayetler
YanıtlaSilayat-ı tekviniye: kudret ayetleri
ayet-i kübra: büyük ayet
ayine: ayna
ayinedarlık: Esma-i İlahiyeyi hayatıyla gös-
terme
ayine-i cemal: Allah'ın Cemaline ayine
ayine-i Samedaniye: Allah'ın Samed ismine
ayine
ayine-misal: ayna gibi
aynelyakin göz ile görür gibi iman
ayn-ı adil adaletin ta kendisi
ayn-ı belahet: ahmaklığın ta kendisi
ayn-ı riya: ikiyüzlülüğün ta kendisi
ayniyet: aynısı olma
azab-ı müeccele: ertelenmiş azap
azamet: büyüklük
azamet-i İlahiye: Allah'ın büyüklüğü
aza-yı esasi: esas aza
B
bad-i heva: boşuboşuna
bağy: azgınlık
bakıyane: ölümsüzce
Baki-i Hakiki: Ezeli ve Ebedi olan Allah
Baki-i Sermedi: Ezeli ve Ebedi olan Allah
bakiyat-ı daime: daimi sonsuzluk, ebediyet
bar: yük
basar: görme
ba's-1 enbiya: Nebileri gönderme
basiret: ileri görüş
batıl boş, yalan, çürük
batman: iki ile sekiz kilo arasında değişen
ağırlık ölçüsü
HALİL DÜLGAR
bedaheten: apaçık bir biçimde
bedavet: bedevilik, göçerlik
bedbaht: bahtı kara, talihsiz
bedbin: kötümser, karamsar
bedevi: göçebe
behimiyat: hayvanlar
beka: sonsuzluk
Bektaşi: Bektaşilik tarikatının mensubu
belağat en güzel ve gerektiği şekilde söz
söyleme sanatı
belahet: ahmaklık
beliğ güzel ve yerinde belağatla söylenmiş
SÖZ
beliye: belalar
beri: temiz, arınmış
berk: şimşek
berzah: perde
beşeriyet: insanlık
beşîr: müjdeci
beyder: harman
biçare: çaresiz
bidat: dinde yeri olmayan, dine sokulmaya
çalışılan şeyler
bihakkın tam hakkıyla
bihemta: benzersiz
bila teşbih: benzetmesiz
bilasale: arıcasız, vasıtasız
bilbedahe: açık seçik
bilfiil: fiilen, çalışarak
bilkuvve: düşünce halinde
bilmüşahede: görerek
binaenaleyh: bundan dolayı
bi'set: peygamberlerin gönderilmesi
bittecrübe tecrübeyle
bizatihi: kendiliğinden
379
RISALE-I NUR'DAN SEÇİLMİŞ VECİZELER
YanıtlaSilbizzat: kendisi
bostan-1 cinan cennet bostanı, bahçesi
Burak: Peygamberimizin Miracta bindiği binek
Burhan: delil
bülbül-ü zil-Kur'an: Kur'an bülbülü
Bürhan delil, hüccet
Bürhan-ı akliye: aklın tam kabul ettiği delil
bürhan-ı innî Hadiselerden kanunlarına, neticelerden sebeblerine ve eserden mües-sire olan delil. Dumanın ateşe delil olması gibi.
bürhan-ı limmi: Kanunlardan hadiselerine, sebeblerden neticelerine ve müessirden esere olan istidlål. Yani eseri meydana getirenden esere olan delil. Kabli delil. Ateşin dumana delil olması gibi.
bürhan-ı şeriat Dini kanunların hak ol-duğuna dair olan delil
bürhan-ı vahdet: Allah'ın birliğinin delili
C
cadde-i kübra Bütün insanlığın yürüye-
bileceği Kur'an yolu
cah: makam
câmi: toplayan
camid: cansız
camiyyet: toplayıcılık
camus: manda
cay-1 teessüf: teessüfe değer
cazibe: çekicilik
cazibedar: çekici
cebanet: korkaklık
cebbar: zorlayan
Cebel-i Cudi: Cudi dağı
Cebel-i Uhud: Uhud dağı
cehalet: ilimden yoksun olmak, bilgisizlik
cehil: bilgisizlik
cehl: bilgisizlik
cehl-i mürekkeb: bilmediği halde bildiğini
iddia eden cahil kimse
celb: kendine çekme
celb-i nef: hayırları kendine çekmek
cemal: güzellik
cemiyyat-ı hayriye: hayırlı topluluklar
cenah: kanat
Cennet-i hususiye: hususi, şahsi cennet
cennet-i kazibe-i dünyeviye dünyadaki yalancı cennet
cereyan-ı riba: faizin işleyişi
cevv-i hava: atmosfer
ceza-yı amel: günahlı amellerin cezası
cezbe : çekicilik
cibilliyet: yaradılış, soyluluk
cihad din adına yapılan savaş
cihad-1 ekber: nefisle olan büyük savaş
cihat: yönler
cihat-ı isnad: dayanak yönleri
cihat-ı site: altı yön
cihazat: cihazlar
cihazat-ı acibe: acaib cihazlar
cihazat-ı manevi: manevi cihazlar
cihet: yön
cihet-i istimdad: dayanak yönü
cihet'ül-vahdet: Allah'a bakan yön
cilve-i azam: büyük tecelli
cilve-i esma-i İlahiye: Allah'ın isimlerinin tecellisi
cilve-i rahmet-i Rahmaniye : Allah'ın Rah-
HALİL DÜLGAR
YanıtlaSilman isminden tecelli eden rahmetin tecellisi
cilve-i vahdet: Allah'ın birlik tecellisi
cinayet-i külliye-i daime: daimi nihayetsiz
büyük cinayet
cinayetkar cinayet işleyen, katil
cismanî: cisimle ilgili
cüz': parça
cüz'i: azıcık
cüz-i ihtiyari insana verilen azıcık seçme
hakkı
çar u naçar: ister istemez, mecburen
çare-i yegane: tek çare
çarh: çark
çendan: gerçi
çeşme-i rahmet: rahmet çeşmesi
D
da': hastalık
dafi-i beliyyat: belaların define vesile
dağda-yı hayat-ı cismaniye: cismani, maddi
hayatın gürültüsü
dahili: içe ait
dai: duacı
daire-i azime: büyük daire
daire-i emir: Allah'ın emrettiği daire
daire-i hayat: hayat dairesi
daire-i kübra: büyük daire
daire-i meşiet: meşiet (dileme) dairesi
daire-i meşrua: helal daire
daire-i rahmet: rahmet dairesi
daire-i ufk-u cibali: dağların ufuk dairesi
dakik: ince
dalālāt: sapıklıklar
dalalet: sapıklık
dane: tane
dane-i hakikat: bir tane hakikat
darb-1 mesel: atasözü
dar-ı mükafat: mükafat yeri
dar-1 saadet: saadet yeri
darül-hizmet: hizmet yeri
darüsselam: Cennet
dava-yı halk: yaratmak davası
dava-yı mücerret desteklenmeyen tek
başına dava
Deccal kıyametten önce dini yıkmaya
çalışacak şerli kimse
def: kovma
defaten birdenbire
def-i mefasid: fenalıkları kovma
def-i şer: şerleri kovma
defter-i a'mal: günah-sevap defteri
dehalet: dahil olma, içeriye girme
delail: deliller
delålet: delil olma
dellal: ilancı, yüksek sesle bağıran
derc içine alma
derd-i maişet: geçim derdi
derecat: dereceler
derecat-ı kurbiye yakınlık dereceleri
derece-i ehemmiyet: önemli derece
derece-i hararet: ısı derecesi
derece-i hayat: hayat derecesi
derece-i iştiyak: aşk derecesinde arzulanan
derece
derece-i nimet: nimet derecesi
derece-i şuhud: şuhud (Allah'a görür gibi
381
RISALE-I NUR DAN SEÇİLMİS VECİZELER
YanıtlaSilinanmak) derecesi
derekat: dereceler (olumsuz yönde)
dergah-ı İlahi: Allah'ın dergahı
derk: anlama, kavrama
ders-i imani: iman dersi
desise-i şeytaniye şeytanın hileleri
dessas: hileli
dest-i itaat: itaat eli
dest-i kudret: kudret eli
ecram: yıldızlar
ecram-ı ulviye: yüksek yıldızlar
ecza-i asliye: asıl parçalar
edna: pek aşağı
edyan-ı semavi: semavi dinler
efal: filler
efal-i Rabbaniye: Rabbani filler
efdalü'l-halk: yaradılmışların en faziletlisi
Hz. Muhammed (a.s.m.)
efkar: fikirler
efkar-ı amme-i alem: Alemin genel fikirleri
efrad: ferdler, kişiler
382
devr-i senevi: senelik devir
din-i hak hak din
divanhane: büyük salon
dostane dostça
dua-yı fiili: neticeye ulaşmak için sebeplere
riayet edilmesi, fiilen dua etmek
ehadis-i Nebevi: Nebi'nin (a.s.m.) hadisleri
ehadis-i şerife: Efendimizin (a.s.m.) şerefli
sözleri
dua-yı manevi: manevi dua
ehl-i ahiret: ahiret ehli, ahireti maksat edi-
dûnhimmet: himmeti, gayreti az
nen kimse
ehl-i dalalet: hak yoldan sapanlar
ehl-i gaflet: yaradılış gayesinden uzak olan-
lar
ehl-i hak: hak ehli, hakiki iman edenler
Ehl-i hal: hal ehli, inandığıyla hallenen kim-
se
ehl-i himmet himmetini (maddi-manevi)
durub-u emsal: ata sözleri
dünya-ı zaile geçici dünya
dünya-yı deniyye: adi dünya
dünyevi: dünyaya dair
düstur-u cidal mücadele düsturu
düstur-u mütearife: açıkça bilinen düstur
düstur-u teavün; yardımlaşma düsturu
düstur-u umumi: genel düstur
E
ebedi: sonsuz, nihayeti olmayan
ebedül-abad: sonsuzlar sonsuzu
ebleh: çok ahmak
ebna-yı cins: aynı türden olanlar
ecdat: atalar, dedeler
echel-i mutlak: sonsuz cehalet
echeliyet: en büyük cahillik
ecnebi: yabancı
Allah için sarfeden kimse
ehl-i ihtisas: ihtisas sahibi
Ehl-i ilim ilim ehli, alimler
ehl-i iman: iman ehli, Mü'minler
ehl-i kerem: kerem ehli, ikramda bulunan-
lar
ehl-i keşif ve tahkik: hakikatı araştıran ve
keşfeden ilim aşığı kimseler
ehl-i marifet Allah'ı tanımak bilmek için
ilim tahsil eden kimse
ehl-i sadakat: sözünün gereğini icra eden
kimse
YanıtlaSilehl-i sehavet: cömert kimse
ehl-i takva takva ehli, günahtan kendini
koruyan kimse
ehl-i tarikat tasavvuf yolunda yürüyen,
tarikat ehli
ehl-i vakıf: konuyu bilen
ehlullah: Allah adamı
ekmel: pek mükemmel
ekser: çoğunluk
ekseriyet-i mutlaka mutlak çoğunluk
ekval: konuşmalar
el-hubbu fillah Allah için sevmek
elim acı veren
el-mevtü hak ölüm haktır
elvan-ı ibadet: ibadetin rengi
elzem çok lazım
emanet-i kübra: büyük emanet
emarat: emareler, belirtiler
emniyet-i mütekabile: karşılıklı güven
emniyet-i tamme: tam bir emniyet
emniyet-i umumiye genel emniyet, güven-lik
emr-i ademî: Olması mümkün olan bir-
şeyin sebeblerinden bir veya birkaçını yap-
mamakla o şeyin olmamasına sebep olmak.
emr-i Rabbani: Rabbimizin emri
emvac: dalgalar
enaniyet: benlik
ender: içinde
endişe-i istikbal: gelecek endişesi
ene: benlik
enfa: çok faydalı
enin: inilti
enkaz-ı maddiye: maddi yıkıntı
ensep: en uygun
enva: türler
HALİL DÜLGÅR
enva-1 dalalet: sapıklık çeşitleri
enva-1 mahlukat mahlukat türleri
enva-1 niam: nimet çeşitleri
enva-ı zihayat: canlı türleri
envar nurlar
envar-ı vücudiye: Allah'ın varlık nurları
enzar-ı dikkat: dikkat bakışı
erkan: esaslar, rükünler
erkan-ı hamse-i İslam İslamın beş esası
erkan-ı harp: komutanlar
erkan-ı imaniye: Iman esasları
erkan-ı islamiye; İslami esaslar
erkan-ı site: altı esas
ervah-ı bakiye: baki ruhlar
ervah-ı habise: pis ruhlar
erzak-ı umumiye: genel olan rızıklar
esasat: esaslar
esas-1 ubudiyet: kulluğun esası
esbab: sebepler
esbab-ı kabul: kabul sebepleri
esbab-ı muhabbet muhabbet sebepleri
esbab-ı zahiriye: maddi sebepler
esbabperest: sebepe taparcasına sarılma,
makam verme hali
esfeli safilin: Cehennemin en aşağı tabakası
esir bütün alemi kaplamış ince, latif bir
madde
eslaf-1 izam :geçmiş büyükler
Esma-i Hünsa: Allah'ın güzel isimleri
Esma-i Kudsiye: Allah'ın kudsi isimleri
esrar: sırlar
eşhas-ı müdhişe-i muzırra Kıyamet ön-
cesinde ortaya çıkacak zararlı dehşetli şahıs
383
frenk: batılı
YanıtlaSilfuzuli: boş
fücur: aşırı günah
fünun-u medeniye: medeni ilimler
füruat: ayrıntılar
fütur: bezginlik, gevşeklik
gabavet: anlayışsızlık, kalın kafalılık
gurub: batma
günah-ı kebair: büyük günahlar
H
HALİL DÜLGAR
G
gaddar: acımasız
gadir: haksızlık etme
gaflet yaradılış vazifesini unutma
galebe: galip gelme
galiz: çirkin
garaib: gariplikler
garaib-i hilkat: yaradılış gariplikleri
garazkarane kötü niyetle hareket eder-cesine
gark: batma, boğulma
gavur: dinsiz, imansız
gayat: gayeler
gaybi: gaybi aleme dair
gaye-i Aksa: yüksek gaye
gaye-i hayal hayali kurulan gaye, maksat, ideal
gayr-ı meşru: haram
gayr-ı mütenahi :sonsuz, nihayetsiz
gayr-i Müslim: Müslüman olmayan
gayya: Cehennem kuyusu
geda: fakir
gina: zenginlik
gına-yı İlâhî: Allah'ın zenginliği
gıybet: aleyhte konuşma
giriftar: tutulmuş
habbe: tohum, dane
habis: pis
hacalet: utanma
hacaletaver: utandırıcı
hacât: ihtiyaçlar
hacat-ı insaniye: İnsanların ihtiyaçları
Hacer-ül Esved: Käbe'de bulunan kara taş
hadim: hizmetçi
hadim-i Hak: Hak'kın hizmetçisi
hadisat hadiseler, olaylar
hadisat-ı azime: büyük olaylar
hadisat-ı kainat: kainat hadiseleri
hadsen birdenbire sezmekle
hads-i kati :birdenbire sezilen hakikat
hafå: gizli saklı
hafi: gizli, saklı
hakaik hakikatler
hakeza: bunun gibi
hakikat-ı hariciye: Aleme gelmiş varlık
hakikat-ı Kur'an: Kur'an hakikati
hakikat-ı Kur'aniye: Kurani hakikatler
hakikat-ı nuraniye: nurlu hakikatler
hakikat-ı uzma: azim, büyük hakikatler
hakperest: hakka aşık
halās: kurtarıcı
halaskår: kurtarıcı
halat: haller
halavet tatlılık, şirinlik
halet-i içtimaiye: sosyal hayata dair haller
hâli: ıssız
385
RISALE-I NUR DAN SEÇİLMİŞ VECİZELER
YanıtlaSilhaliçe: küçük halı
halidin: sonsuz
halife-i arz: yeryüzünde Allah'ın temsilcisi
Halik: Yaratıcı, yoktan var eden Allah
hålik helak olan
Halik-ı alem: Alemin Yaradıcısı
Halik-ı kainat Kainatın Yaradıcısı
halk etmek yaratmak
halka-i zikir: zikir halkası
hamele: taşıyıcı
hamiyet: din ve millet gibi önemli değerleri
koruma ve bunlara hizmet etme duygusu.
hamiyet-i milliye milliyetini koruma ve
hizmet etme duygusu
haps-i münferid: tek başına hapis
harici: dışa ait, dışla ilgili
harika-i hikmet-i Rabbarniye Rabbimizin
hikmet harikası işleri
harika-i sanat: sanat harikası
harikulade: olağanüstü
harim-i Islam: İslami harem, mahrem, Müs-
lümanların dışında olanların giremeyeceği
yasak yer
harita-i kudsiyye: kutsal harita
hasarat: zararlar
hasaret: zarar
hasbī: karşılık beklemeyen
hasebiyle: sebebiyle
hasenat: sevapiar
hasene. sevap
hasıl ortaya çıkan
hasıl-ı darp: çarpma sonrası çıkan netice
hasım: düşman
hasid: hased eden
hasis: basit
hasiyet: özellik
hasr-ı muhabbet: muhabbetini yalnız bit
İçin ayırma
hasr-ı nazar: bakışını yalnız biri için ayırma
hassa: özellik
haşa: asla
haşerat: böcekler
haşerat-ı muzırra: zararlı böcekler
haşir: ölümden sonra dirilme, toplanma
hatem: mühür
hatem-i rahimiyet Rahim olan Allah'ın
mührü
hatemü'l-enbiya: Peygamberlerin sonun-
cusu
hatırat-ı kalp: kalpteki hatıralar
havas: seçkinler
havass-1 hamse: beş duygu
havf: korku
havfullah: Allah korkusu
hayalat: hayaller
hayat-ı bakiye: baki, sonsuz hayat
hayat-ı dünyeviye: dünya hayatı
hayat-ı ebediye: ebedi hayat
hayat-ı faniye: fani hayat
hayat-ı içtimai: sosyal hayat
hayat-ı içtimaiyye-i beşeriye insanların
sosyal hayatı
hayat-ı insaniye: insan hayatı
hayat-ı kalbi ve ruhî: kalp ve ruh hayatı
hayat-ı mesudane: mesut, mutluluk içinde
bir hayat
hayat-ı Muhammediye: Hz. Muhammed'in
(a.s.m.) hayatı
hayat-ı uhreviye: ahiret hayatı
hayat-ı vacibe: varlığı zorunlu olana hayat
386
hayrat: hayırlar
YanıtlaSilhayretnüma hayrete düşüren
hayriyet: hayırlılık, İyilik
hayt-ı şua: ışıktan ip
hazer çekinme
hazine-i ezeliye: ezeli hazine
hazine-i rahmet: rahmet hazinesi
heba boşa gitme
hedaya: hediyeler
hedaya-yı Rahmaniye : Rahmanî hediyeler
hediye-i llahi: Allah'ın hediyesi
helaket: helak olma, yıkılma
hendese geometri, mühendislik
hengam an, zaman
herzekarane: saçma-sapan konuşarak
heva nefsin istekleri
hevaî nefsin isteklerine düşkün
heva-i nefis nefsin istekleri
hezeyan: saçamalık
hifz etmek muhafaza etmek
hifz-ı hayat: hayatın muhafazası
himye:: hastanın, hekim tarafından verilen
ilaçlarla kanaat edip ve tavsiyelerine uyup o
hududun dışına çıkmaması
hısn-ı hasın: sağlam kale
hıyanet: hainlik
hicab: utanma
hicap: perde
hiç-ender-hiç: hiç içinde hiç
hikmet-i amme: kainatı kuşatan hikmet
hikmet-i amme-i kainat kainatı kuşatan
hikmet
hikmet-i hilkat: yaradılış hikmeti
hikmet-i İlahiye: Allah'ın hikmeti
hikmetnüma: hikmet gösteren
hilaf: zıt, aykırı
hilaf-ı akıl: akla aykırı
hilaf-ı hakikat: hakikata aykırı
HALİL DÜLDAR
hilaf-ı maslahat-ı içtimaiye sosyal fay-
dalara aykırı
hilaf-1 vicdan: vicdan aykırı
hilkat: yaradılış
himayetkarane: himayet edercesine
himmet: yardım
himmet-i Peygamber: Peygamber yardımı
hiss-i kablel vuku: vukuundan önce hisset-
me
hissiyat: duygular
hissiyat-ı nefsiye: nefsani duygular
hissiyatı ulviye yüce hisler
hitabat-1 semavi: semavi hitaplar
hizmet-i ubudiyet: kulluk hizmeti
hodbin: kendini gören
hodfuruş: kendini öven
Hủ: Q, Allah
hubb-u dünya dünya sevgisi
hukuk-u ibad: kulların hukuku
hukuk-u umumiye: genel hukuk
hukukullah Allah hukuku
hulfülvaad: sözden dönme
hulle: değerli elbise
hulle-i inayet: inayet elbisesi
hulle-i rahmet: rahmet elbisesi
hums: beşte bir
humud şehvet yokluğu, isteksizlik
hurafat: dinde yeri olmayan hurafeler
hurdebini: mikroskobik
hurmet-i riba: faizin haram olması
huruc: çıkma, çıkış
hurufat: harfler
RISALE-I NUR'DAN SEÇİLMİS VECİZELER
YanıtlaSilhusumet: düşmanlık
huşu: sevgiyle karışık korku
huz ma safa: safa vereni al
huzur-u daimi: sürekli huzur halini yakala-
ma
huzuzat-ı nefsaniyye: nefsin hazları
hüccet: delil
hüccet-i risalet: Peygamberlik delili
hüceyrat-ı beden: bedenin hücreleri
Hüdabin hak ve hakikati gören, Allah'ı
tanıyan
hükm-ü kader: kaderin hükmü
hülasa :özet
hülasatül-hülasa: özetin özeti, özün özü
hüsn-ü kabul güzel kabul
hüsn-ü terbiye güzel terbiye
hüsn-ü zan: güzel düşünce
hüşyar: uyanık
Hüve: O, Allah
I
ızdırar: zorda kalma
İ
ibad: kullar
ibda: yoktan örneksiz yaratma
ibka: bakileşme
ibtal-i his: duyguları uyuşturma
icabet: cevap verme
icad-1 İlahiye: Allah'ın yoktan hiçten icadı
icmal: kısaca
içtima: toplanma
içtimaiye-i beşeriye İnsanlığın sosyal
hayatı
içtimaiyyun: toplumbilimci
içtimaü'z-zıddeyn zıdların bir arada
bulunması
içtinap: seçme
idame: devam
idam-1 ebedi: ebedi idam
iddihar: biriktirme
idhal: dahil olma
idlal: bozma, saptırma
iffet: namusluluk
ifrat: aşırılık
ifsad: bozma
iftihar övünme
iftikar: fakirliğini bilip gösterme
iftirak: ayrılma
iftiras: parçalama
iğfal: aldatma
ihata kuşatma
ihdas: yeni bir şey ortaya çıkarma
ihfa: gizleme
ihlal bozma, sakatlama
ihraç çıkarma, dışarı atma
ihsas hissetme, hissettirme
ihtar: ikaz, uyarı
ihtilaf ayrı düşme
ihtiläf-ı efkår: fikir ayrılığı
ihtilalat: ayaklanmalar
ihtilalat-ı beşeriye İnsanlığın isyanları,
ayaklanmaları
ihtilat: karışma, görüşme
ihtimamkarane: özenerek
ihtira: yepyeni bir şey ortaya çıkarma
ihtiram: hürmet gösterme
ihtirasat: aşırı istekler
388
ihtiyac-ı şedid: şiddetli ihtiyaçlar
YanıtlaSilihtizaz: titreme
ihvan: kardeşler
ihya: hayat verme
ihzar hazırlama
ikab-ı uhrevi: ahiret azabı
ikap: azap
ikram-ı İlahi: Allah'ın ikramı
ikram-ı Rahmani: Rahman olan Allah'ın ik-
ramı
iksir çok tesirli ilaç
iksir-i nurani: nurlu iksir (çok tesirli ilaç)
iktibas: alıntı
iktida tabi olma, uyma
iktidar-ı ilmi: ilim gücü
iktifa: kanaat etme
iktiran: iki şetin bir arada gelmesi
iktisad: tutumlu, israfa kaçmadan harcama hali
iktiza: gereklilik
ilâm: bildirme
ilâyı kelimetullah: Allah ismini yüceltme
HALİL DÜLGAR
iltifat-1 Rahmani: Rahman olan Allah'ın il
tifatı
iltihak: katılma
iltimas: kayırma
iltizam: kayırma
iman-ı bilahiret: ahirete iman
İman-1 Billah: Allah'a iman
iman-ı tahkiki: delillere dayanan kuvvetli
iman
imha: bozma, yıkma
imkanat: olasılıklar
imtina: zor
imtisal: uyma, tabi olma
imtizac: uyuşma, kaynaşma
imtizac-1 efkar: fikirlerin uyuşması
imtizackarane: kaynaşarak
in'am: nimetler
inayet-i İlahiye: Allah'ın inayeti, yardımı
inayet-i şamile: her şeyi kuşatan inayet
inayetperver: yardımsever
inbisat genişleme
incirar çekilme, sona erme
incizap: cezbedilme
infial: hareketlenme
ilelebed: sonsuza kadar
ilhah etmek: zorlama
ille-i gaye: esas gaye
inhilal: dağılma
illet: asıl sebep
inikas: yansıma
illet-i mucide :icad sebebi
inkılap: değişim
ilm-i ekmel ilmin mükemmeli
ilm-i hikmet: hikmet ilmi
ilm-i İlahi: Allah'ın ilmi
ilm-i muhit: her şeyi kuşatan ilim
ilm-i tabakatül-arz: jeoloji
iltica: sığınma
ilticakarane: sığınarak
iltifat-ı Rabbani: Rabbimizin iltifatı
inkısam: kısımlara ayrlma
inkişaf: gelişim
ins: insan
insan-ı ekber: büyük insan, kainat
insan-ı müşteki: şikayetçi insan
İnsanî: insana dair
inşirah: ferahlama
inşirah-ı kalp: kalp ferahlığı
38
RISALE-I NUR DAN SEÇİLMİS VECİZELER
YanıtlaSilintac: netice
intibah uyanma
intihap:seçme
intisab-ı ubudiyet: kullukla bağlanma
intisap: baplanma, mensubiyet
intişar: yayılma
intizamat: düzgünlükler, intizamlar
intizar salonu: bekleme salonu
inzibat sıkı düzen
irade-i hassa: hususi irade
irae: gösterme
iras: verme
irşad: hakkı batıldan ayırıp, insanları hakka
yöneltme
irza razı etme
isal: ulaşma
iska: sulama
ism-i azam: en büyük ilahi isim
isnad-1 acz: acizlik isnadı
istihdam: hizmet ettirme
istihfaf: hafife alma
istihkak haketme
istihkar hor görme
istihza: dalga geçme, alay etme
istila: kaplama
istilzam: gerektirme
istimal: kullanma
İstinaden: dayanarak
İstinkaf çekimserlik
İstinsah: sayfaları yazarak çoğaltma
istirahat-i ruh ruhun istirahati
istirham: rica
istiskal: soğuk davranarak kovma
isti'zam: büyütme
iş'ar: sezdirme, bildirme
işarat: işaretler
işba: doyurma
iştigal: meşguliyet
iştiha iştahlı olma
390
istiaze: sığınma
istibad akıldan uzak görme
istibdad: baskı
istibdad-ı manevî: manevi baskı
istidadat-ı gayr-ı mahdut hudutsuz
kabiliyetler
istidad-ı hayat yaşama kabiliyeti
istidad-1 muhabbet: muhabbet kabiliyeti
istidat: kabiliyet
istidat lisanı: kabiliyet dili
istifade-i huzuzat hazlardan, zevklerden
iştihar: şöhret kazanma
iştirak-i umumi: genel katılım
iştiyak: aşk derecesinde arzu
ita: verme
it'am: nimetlendirme
itham: suçlama
i'tisaf: haksızlık
itminan: tatmin olma
ittiba: uymak
ittiba-ı sünnet-i seniyye: Sünnet-i Seniy-
yeye tabi olma
ittifak: birlik ve beraberlik
istifade
istiğfar: Allah'dan af dileme
istiğna: gönül tokluğu
istiğrap: yadırgama, garipseme
ittihad-1 İslam: İslam birliği
istihale: başkalaşma
ittihaz :sayma
ittihad: birlik ve beraberlik
istiskal: soğuk davranarak kovma
YanıtlaSilisti'zam: büyütme
iş'ar: sezdirme, bildirme
işarat: işaretler
işba : doyurma
iştigal: meşguliyet
iştiha: iştahlı olma
iştihar: şöhret kazanma
iştirak-i umumi: genel katılım
iştiyak: aşk derecesinde arzu
ita: verme
it'am: nimetlendirme
itham: suçlama
i'tisaf: haksızlık
itminan: tatmin olma
ittiba : uymak
ittiba-ı sünnet-i seniyye: Sünnet-i Seniy-yeye tabi olma
ittifak: birlik ve beraberlik
ittihad : birlik ve beraberlik
ittihad-ı İslam : İslam birliği
ittihaz :sayma
ivazsız: karşılıksız
YanıtlaSilizale: giderme
iz'an: anlayış
izan-ı kalp: kalbin anlaması
izhar: gösterme
izzet-i İslamiye: İslamın izzet ve şerefi
izzet-i nefis: nefsin izzeti
K
kabih: çirkin
kabul-ü Rabbani: Allah'ın kabul etmesi
kabz etmek ruh almak
kabza-i Rububiyet: Allah'ın Rab ismiyle her
şeyi terbiye etmesi
kaim: ayakta duran
kainat-ı suğra: küçük kainat
kal'a kale, sur
kalak: gönül sıkıntısı
kal'a-yı kudsiye: kutsi kale
kalb: değiştirme
kalb-i İslam İslamın kalbi
kalem-i kudret: kudret kalemi
kamer: ay
kamet: boy
kar-ı akıl: aklın gereği
kasavet: kalb katılığı
kasır: kısa
katarat: damlalar
kat'ı intisap: bağ kesme
kat-1 meratip: mertebe kat etme. yükselme
kat'ı mükaleme konuşmatı kesme
kať'i: kesin
katiyen: kesinlikle
katl öldürme
katre: damla
kavanin-i emriye:
kavileşmek: güçlenmek
kavli: sözlü
kavvad: günaha vasıta olan
kay: kusmuk
kazf-i muhsanat:
kebair: büyük günahlar
HALİL DÜLGAR
kebair-i azime: büyük günahlar
keffaret üz-zünup günahların keffareti
kelam-ı İlahi: Allah'ın sözü
kelime-i aliye: yüce kelimeler
kelime-i kudsiye: kudsi, değerli kelime
kelime-i mektube: mektup kelimeleri
kemal: olgunluk
Kemalåt: kemaller, olgunluklar
kemalat-ı beşeriye insanlığın olgunluğu,
gelişmesi
kemalât-ı insaniye insanlığın olgunlaş
ması, gelişmesi
kemalat-ı medeniyet medeniyetin geliş
mesi, olgunlaşması
kemal-i cemal-i İlahi Allah'n güzelliğinin
tam olması, mükemmelliği
kemal-i ihtiram: tam hürmet etme
kemal-i intizam: tam düzenle olma
kemal-i liyakat: tam manasıyla layık olma
kemal-i Rububiyet: Allah'ın canlıları bes-
lemesi ve terbiye etmesinin müklemmelliği
kemal-i sürat: tam süratli olma
kemiyet: nicelik
kerahet çirkin olma, kerih
keramet: Allah'ın izniyle velilerin göster-
diği olağanüstü şeyler
kesb: kazanma, elde etme
391
RISALE-I NUR DAN SEÇİLMİŞ VECİZELER
YanıtlaSilkesb-i insani insanın kazanması, elde et-
mesi
kesret çokluk
kesret-i etba tabi olanların çokluğu
keşfel kubur kabirdekilerin halini keşfet-
me. bilme
keşşaf: keşfeden
keyfiyet: özellik, nitelik, durum
keyfiyyat: özellikler, nitelikler, durumlar
kezalik: bunun gibi, bu da öyle
kıraat-1 Kur'an: Kuran okuma
kısm-1 sani: ikinci kısım
kıymettar: kıymetli
kifayet: yeterlilik
kitab-ı alem: alem kitabı
kitab-1 Samedani Samed olan Allah'ın
kitabı
kizb: yalan
kozmoğrafya: astronomi, uzay ilmi
kubbe-i mina minanın kubbesi
kubuh çirkin, kötü
kudsi: kutsal, temiz, pak
kulub: kalpler
kurun-u uhra: son çağ
kurun-u vusta: orta çağ
kuşe: köşe
kut: gıda, besin
kuvve: kuvvet
kuvve-i akliye-i melekiyye: aklın gücü
kuvve-i hafıza: hafıza kuvveti
kuvve-i ruhiye: ruh kuvveti
kuvve-i sebuuyye-i gadabiye
kuvve-i şehevite-i behimiye: aşağılık şehvet
kuvveti
kuvve-i vahime: kuruntu, zannetme, vehim
kuvveti
kuvve-i zaika: tad alma kuvveti
kuvvet-i maneviye: manevi güç
kübra : en büyük
küfran-ı nimet: nimete karşı saygısızlık
küfüv: denk, eşit
küll: bütün
külli bütün fertleri ihtiva eden kavram
genel, kapsamlı
kün: 'ol'emri
künuz-u mahfiye: gizli hazineler
küre-i arz: yer yüzü
küre-i zemin: yer yüzü
küreyvat-ı beyza: alyuvarlar
küreyvat-ı hamra: akyuvarlar
küsuf: katılık, kararma
L
laakal en az
lakayt kalmak laubali olmak, önem ver-
memek, saygısız olmak
latif: hoş, güzel, yumuşak
layemut: ölümsüz
layetzelzel: sarsılmaz, sallanmaz
layezel: sona ermeyen
layuhti: hatasız olma
lazıme-i zaruriye gerekli olma, zaruri ih-
tiyaç
lebbeyk: buyur, emret
lem'a: parıltı
lem'a-i i'caz-ı manevi: manevi mucize
parıltılar
lemyezel: yok olmaz, devamlı
letaif: latifeler, duygular, hisler
92
levazımat: lazım olan şeyler
YanıtlaSilLevh-i mahfuz: olmuş ve olacak her şeyin
yazılı olduğu kader levhası
Levm: kınama
Levvame: kınayan
leyle-i kadir: Kadir gecesi
leyle-i süveyda: kara gece
lezaiz: lezzetler
lezaiz-i dünyeviye: dünyevi lezzetler
lezzet-i hazıra: hazır lezzet
lezzet-i maddiye: maddi lezzet
lezzet-i ruhaniye: ruhani lezzet
lezzet-i zahiri: görünüşteki dış lezzet
libas: elbise
lieclillah: yalnız Allah için
lillah: Allah için
lisan: dil
lisan-ı acz: acizlik lisanı
Lisan-ı hál: hal dili
lisan-ı ihtiyac-ı fıtri yaratılıştan gelen ih-
tiyaç dili
lisan-ı istidat: kabiliyet dili
lisan-ı kal: söz dili, söyleyerek
lisan-ı natık: konuşan dil
livechillah: Allah namına, O'na yönelik
liyakat: layık olma
luab-alud: oynarcasına
lüküs: aşırı süs, şatafat, debdebe, lüks
lümme-i şeytaniye şeynaını insana ves-
vese verdiği nokta
lütf-u İlahi: Allah'ın lütfu, ikramı
lütf-u Rububiyet: Rab olan Allah'ın ihsanı,
lütfu, ikramı
M
maada başka, gayrı
HALİL DÜLGAR
maahaza: bununla bereaber, aynen bunun
gibi
maasi günahlar, isyanlar
mabeyn: arası, iki şeyin arası
mabud: kendisine ibadet edilen Allah
maddeten: maddi olarak, madde olarak
maden-i hasaret: zarar etme, kaybetme kay-
nağı
maden-i nimet: nimet kaynağı
maden-i zillet: zillet kaynağı
madum: idam olmuş, yok olmuş, yok olan
mahal: yer,
mahall-i saadet: saadet, mutluluk yeri
mahbub sevilen, kendisine muhabbet
edilen
mahbubetün lizatiha sevginin, sevmenin
kendinden olması
mahbubiyet: sevilirlik
Mahbub-u Baki: Baki olan sevgili
Mahfi: gizli
mahiyet-i camia: genel, kapsamlı özellikler
mahiyet-i insaniye: insanın mahiyeti, özel-
likleri
mahkeme-i kübra en büyük mahkeme,
hesap günü
mahkum-u adem: yokluğa mahkum olma
mahreç: çıkış, çıkış yeri
mahsud: hased edilen, kıskanılan
mahşer-i acaip: acaip olan dirilme yeri
mahviyet silinme, nefsinden vazgeçme,
benliği terketme
mahzen: kaynak, hazine odası
393
94
YanıtlaSilRISALE-I NUR DAN SEÇİLMİS VECİZELER
mahz-ı cehalet: tam bir cahillik, sırf cahillik
mahz-ı fazıl sırf lütuf, tamamaen ihsan
mahz-ı nimet: sırf nimet
ma-i nisan nisan yağmuru
maide: sofra
makam: bulunulan yer, konum
makamat makamlar.
makam-ı mahmud övülen makam
makarr-ı saltanat: saltanatının karargalu
makasıdı hayriye-i külliye bütün maksat-
ların hayır olması
makasıdı Sübhaniye: Sübhan olan Allah'ın
iradesi, maksadı
Makbul: kabul olunmuş
makine-i hayat: hayat makinesi
Maksad-ı alå: yüce, ulvi maksad
maksad-ı İlahi: Allah'ın maksadı, isteği
maksat: kasdedilen şey, amaç, istenen
maksube: kesbedilen, kazanılan şey
maksud: istenen şey
bilip sevme
manen manevi olarak
manzume-i şemsiye güneş sistemi
maraz-ı içtimai: toplumsal hastalık
Marifet: bilmek
marifet-i İlahiye : Allah'ı bilme, Allah bilgisi
Marifetullah: Allah'ı tanıma ve bilme
Mariz: hastalık
maruz-u fena
marziyat: razı olunan şeyler
marziyat-ı Ralımaniye : Allah'ın razı olduğu
şeyler
masdar kök, kaynak
masiva O'ndan gayrı her şey, yaratılmış
şeyler
masivaullah: Allah'ın yarattıkları
masiyet: günahlar, isyanlar
masnů: sanatlı yapılmış eser
masnuat: sanatlı yapılmış eserler
maksud-u bizzat: bizzat istenen şey
makul akıllıca, akla uygun
masnuat-ı İlahiye: Allah'ın sanatlı eserleri
masnuat-ı Rabbaniye: Allah'ın sanatlı eser-
leri
malayani boş, lüzumsuz, faydasız
masumane: masum bir şekilde, masumca
malayutak: dayanılmaz, güç yetmez
malekät:
maşuka: aşık olunan, sevilen kadın
mal-i umumi: umum malı, herkesin malı
Malik: sahip olan, mülkün sahibi
Malum: bilinen
Malumat: bilinenler
malumat-ı kalbiye: kalbin bilgileri, kalbe ait
bilgiler
mamafih: bununla beraber
mana-yı harfi bir şeyin kendisini değil
sahibini bildirdiği için sevme
mana-yı ismi bir şeyin sadece kendisini
matbah: mutfak
matbuat: basılmış şeyler
matem-i umumi: genel umumi matem, yas
matiyye: binek
matla: güneşin doğduğu yer
matlup: talep edilen, istenen
maye: maya, öz
mazhar: nail olma, ulaşma
mazhar-ı cami: kapsamlı geniş mazhar
mazhariyet: mahzarlık, mazhar olma
mazur: özürlü
mebde: başlangıç
YanıtlaSilMebde-i hareket: başlangıç hareketi
Mecaz: sözün başka manada kullanılması ücretsiz
Meccannen: , parasız olarak meclis-i nurani: nurani meclis
тестаü'l-mesakin: miskinlerin toplanması
mecmu-u vahşet vahşet topluluğu
meczup: cezbeye kapılmış, kendini kaptır-
medar: sebep, kaynak, vesile
medar-ı hüsnü maişet: iyi geçinme sebebi
medar-1 ibret: ibret sebebi
medar-ı maişet: geçim kaynağı
medar-ı necat: kurtuluş kaynağı, sebebi
medar-ı niza çekişme sebebi
medar-ı saadet: saadet sebebi, kaynağı
medar-ı sürur: sevinç kaynağı
medar-ı tahakküm: baskı sebebi
medeni çağdaş, kibar, şehirli
medeniyet: düzenli ve ileri hayat seviyesi, şehirlilik
medeniyet-i garbiye-i hazıra şu an ki batı medeniyeti
medeniyet-i sefihe : aşağılık, sefih medeniyet
HALİL DÜLGAR
melce'ül-fukara: fakirlerin sığınağı
melekutiyet: melekut alemi her şeyin iç
yüzü
meleküt: her şeyin iç yüzü
mel'un: lanetlenmiş
memlukiyet: kölelik
memlük: köle
men: yasak
men dakka dukka:
menafi: menfaatler
menafi-i şahsiye: şahsi menfaatler
menba: kaynak
menba-ı tefeyyüz: feyz alma kaynağı
menfi: olumsuz. sürgün
menfur: nefret edilen
mensubiyet: bağlılılık, aitlik
menşe': kaynak, esas. kök
menşur-u mukaddes: mukaddes yayınlar
meram: maksat, niyet, istek
meratib-i esma Allah'ın isimlerinin mer-
tebeleri
meratib-i muhabbet: muhabbet mertebeleri
meratib-i münkeşife-i meşhude: gelişmenin
görünen mertebeleri
meratib-i velayet: velilik mertebeleri
merdane: mertçesine
mehafetullah: Allah korkusu
meharet: hüner
mehasin: güzelikler
mertebe-i dünya: dünya mertebesi
mertebe-i huzur: huzur mertebesi
mehasin-i ahlak: ahlak güzelliği
mertebe-i külliye: bütün mertebeler
me'haz: kaynak
mertebe-i rıza: Allah'ın rıza mertebesi
mekkar hileci, aldatıcı
mektep: okul
mektubat-ı İlahiye: Allah'ın mektubları
me'kulat: yiyecekler
melabegah: oyun oynama yeri
mesail: meseleler
mesafe-i maneviye: manevi mesafi
mesaib: müsibetler
mesalih-i hayatiye: hayata ait işler, faydalár
mescid-i zikir: zikir mescidi
395
ISALE-I NUR DAN SEÇİLMİS VECİZELER
YanıtlaSilmesil:
mesmuat işitilenler
mest: zevkle kendinden geçen
meşher-i Rabbani Allah'ın sanatını teşhir
ettiği yer
meşhud: görünen, şahid olunan
meşrubat: içeçekler
meşveret: fikir alış-verişi darışma
meşveret-i şeriyye:
meta: mal
mevadd-ı gıdaiye: gıda maddeleri
mevadd-ı münasebe:
mevhibe-i İlahiye: Allah vergisi
mevhube: verilen
mevhum: zan, kuruntu
Mevlä: sahip, efendi, Allah
mevlevi: Mevlananın tarikatından olan
mevt: ölüm
mevt-i dünya dünyanın ölümü
meydan-ı imtihan: imtihan meydanı
meydan-ı imtihan-ı ins ü can İnsanlar ve
cinleri imtihan meydanı
meydan-ı tayaran-ı ervah ruhların uçuş
meydanı
meyelan-ı hayr: hayra meyilli olma
meyelan-ı şer: şerre meyilli olma
meyl-i sa'y çalışma meyli
me'yusane: ümitsizcesine
meyyit: ölü
mezahir çiçeklik
mezc: karıştırma
mezkur: zikredilen, anılan
mezmum: yerilmiş
mezraa: tarla
miftah anahtar
mihrap: imamın namaz kıldırdığı yer
mikyas: ölçü
millet-i İslamiye: İslam milleti
milletperver: milliyetçi
minber: camide hutbe okunan yet
mi'rac: yükselme, merdiven
mi'rac-ı ekber: en büyük yükseliş, Peygam-
berimizin miracı
mirat-ı marifet: marifet aynası
miri: devlete ait, devlet malı
mirsad: dürbün
misafirhane-i askeri askeri misafirhane
misafirhane-i dünya dünya misafirhanesi
misafir-i Rabbani: Allah'ın misafiri olan in-
san
misak-ı ezeliye ezelde yapılan sözleşme
söz verme
misal-i musağğar: küçük bir örnek
misdar cetvel
misliyet: benzerlik
misüllü gibi benzeri
mizac: huy, tabiat
mizac-ı ruh ruh mizacı
mizan ölçü, denge., ahenk
mizan-ı ekber: en büyük ölçü
mizan-ı hacet: ihtiyaç ölçüsü
mizan-ı hikmet: hikmet ölçüsü
mizanül-hararet: ısı ölçüsü
mualla: yüce
muallim öğretmen
muallim-i hakaik: hakikatların öğretmeni
muamma-yı müşkülküşa: zorlukları
gideren bilinmezler
muarra: temiz, arınmış
muavenet: yardım
96
muayyen: tayin edilmiş, belli olan
YanıtlaSilmuazzeb: eziyet çeken
mu'ciza-i rahmet: rahmet mucizeleri
mu'cizat-1 sanat: sanat mucizeleri
mu'cizat-ı sanat-1 Samedaniyye: Samed
olan Allah'ın sanatındaki mu'cizelikler
mu'cize: insanın gücünün ulaşamıyacağı
harika haller
mu'cize-i kudret: kudret mu'cizesi
muciznüma: mucize gösteren
muhabbet-i İlâhiye: Allah'ın muhabbeti
muhabbet-i kudsiye: kudsal muhabbet
muhabbet-i münezzehe muhabbet temiz, arınmış
muhabbet-i Rabbaniye: muhabbeti Rabbimizin
muhabbetullah: Allah sevgisi
muhabere: haberleşme
muhakeme: idrak etme
muhal imkansız
muhalat: imkansızlar
muhassala-i mesai mesai sonucu elde
edilen
muhatab-ı has: özel muhatap
muhatab-ı İlahi: Allah'ın muhattabı
muhatap: hitap edilen kişi
muhkemat-ı Kur'aniye Kur'anın kesin
hükümleri
muhtelif çeşit çeşit
muhtelifulcins: cinsleri farklı
mukabele: karşılık olarak
mukabil: karşılık
mukaddeme: başlangıç
mukaddeme-i mükafat-ı lahika mükafat-
ların başlangıç sebebi
mukadder: takdir edilmiş
mukaddes: kutsal
HALİL DÜLGÅR
mukavemet: dayanma, direnme
mukayyed: kayıtlı
muktazi: gerekçe
muktedir: iktidarlı
mukteza: gereklilik
murassa süslü, mücevherli
musaffa: safi
musahhar emir altında olan
musalaha: barış yapma
musallat sataşma
musi' isyan eden
musibet-i amme: genel musibet, bela
musibet-i diniye: dine gelen musibet
musika-i kübra: büyük orkestra
musika-i zikriye: zikir orkestrası
musin: yaşlı
mutasarrıf tasarruf eden
mutasavvire: suretlendiren
mutemidane: itimat ederek, güvenerek
muti: itaat eden
mutlak: sonsuz
mutlaka-i muhita: sonsuzluğu kuşatan
mutmain: tatmin olan
mutmaine: tatmin olmuş
muttasıf: sıfatlanan
muvaffak: başarmış
muvafık: uygun
muvakkat: vakitli, geçici
muvazene: ölçülü
muvazzaf: vazifeli
muzaaf: kat kat
muzdarip: ızdırap çeken
muzır: zararlı
0
YanıtlaSilRISALE-I NUR'DAN SEÇİLMİŞ VECİZELER
nazar-ı akli: aklın bakışı
nazarı ala yüksek bakış
nazar-ı hikmet: hikmetli bakış
nazari: henüz düşünce halinde olan
nazdar: nazlı
nazenin: nazlı
nazır: nezaret eden
nazır-ı mahir: meharetli nezaretçi
nebatat: bitkiler
Nebiyy-i Zişan: Şanlı Nebi (a.s.m.)
necaset: pislik
necat: kurtuluş
nef: fayda
nefisperest: nefse düşkünlük
nefiy olumsuzluk, sürülme
nefs-i emare: kötülüğü emreden nefis
nefs-i insaniye: insan nefsi
nehar: gündüz
nehar-ı ebyaz gündüzün beyazı
nemalandırmak artırmak, çoğaltmak
nesc-i kudret: kudret dokuması
nesim-i zikir: zikir rüzgarı
neşet etme: meydana gelme, ortaya çıkma
neşv ü nema filizlenme
netaid: neticeler
netice-i hilkat: yaradılış neticesi
netice-i nimet-i sabıka geçmiş nimetlerin
neticesi
netice-i zaruriye: zaruri netice
nid: eş, misil
nida: seslenme
nifak içi dışı farklı olan
nihan: gizli, saklı
nim-şeffaf: yarı saydam
nisbet: oran
nisyan: unutma
nisyan-ı mutlak: nihayetsiz unutma hali
niza: kavga
nizamat: nizamlar
nizam-ı alem: alemin nizamı
nokta-i istimdad: meded noktası
nokta-i istinad: dayanak noktası
nokta-i mihrakiyye: odak noktası
nukuş: nakışlar
nukuş-u Esma-i Rabbaniye Rabbimizin
isimlerinin nakışları
nur-u fikir fikir nuru
nur-u hakikat: hakikat nuru
nur-u hidayet: hidayet nuru
nur-u Kur'an: Kur'an nuru
nur-u vahdet: Allah'ın varlık nurları
nücum: yıldızlar
ة
ömr-ü baki: ebedi ömür
nev-i beşer: insan türü
P
nevm: uyku
nezih: temiz
nezîr: müjdeci
nisf: yarı
nısf-ı arz: yeryüzünün yarısı
payimal: ayak altında kalmış
peder: baba
pederane: baba gibi
pencere-i tevhid: Allah'ın varlığını gösteren
pencere, bakış açısı
pencere-i visal: kavuşma
YanıtlaSilperdedar-1 dest-i kudret kudret elinin per-desi
perde-i amme-i rahmet: umumi rahmetin
perdesi perde-i dest-i kudret: kudret elinin perdesi
perde-i esbab: sebepler perdesi
perde-i hikmet: hikmet perdesi
perde-i inayet: inayet, yardım perdesi
perde-i izzet: izzet perdesi
perestiş etmek adeta tapar gibi halde
bulunmak
pervaz: uçuş
perverde: beslenmiş
peydā: var olan, açıkta, meydanda
peyman: yemin
Resûl-i Zişan Şanlı Resul
re'sül-mal: ana mal, sermaye
reşha: sızıntı
reyhan hoş kokulu bir bitki
revac gözde, geçerlilik
rızadade: razı olma hali
rıza-yı İlahi: Allah razısı
HALIL DOLGAR
rızkı umumi-i iaşe umumi rızık, laye
riba: faiz
rikkat acıma, yufka yüreklilik
Risalet-i Muhammediye Muhammedi
Alayhissalatü Vesselamın Risaleti, Peygarm
berliği
rivayet-i sahiha: doğru rivayet
riya: iki yüzlülük
riyazet: az yemekle nefsi terbiye etme
ruhani görünmez mahluklar, ruhla ilgili
ruhban: hristiyanlarda din adamı
R
ruy-i zemin yeryüzü
Rabb-i nås insanların Rabbi
rücu' geri dönüş
rabıta: bağ
rabıta-i ittihad: birlik bağı
rabtetmek: bağlamak
rüçhaniyyet: üstünlük
rükn-ü imani: imanın esası
rüyet: görme
racih seçilen, üstün
rağmına inadına
rahmet-i hassa hususi, özel rahmet
S
rahmet-i mücesseme: cisimlenmiş rahmet
rahmet-i vasia: her şeyi kuşatan rahmet
saadetaver: mutluluk verici
raiyet: idare edilenler, millet
rayiha: koku
reca: ümit
refet-i Rabbaniye: Rabbimizin merhameti
rehber-i kemalat kemalat (mükemmeliyet,
olgunluk) rehberi
rencide etmek :kırmak
saadet-i azime: büyük saadet
saadet-i dareyn: iki cihan saadeti
saadet-i ebediye: ebedi saadet
saadet-i sermediye: nihayetsiz saadet
saadet-i uzma: büyük saadet
sabavet: çocukluk
sabiyy-i müteşeyyih: yaşlı çocuk
sada: ses
SALE-I NUR DAN SEÇİLMİŞ VECİZELER
YanıtlaSilsadakte ve bilhakkı natakte: sen doğrusun
ve hakkı söylüyorsun
safa: gönül şenliği, ferahlık
saf: duru, temiz
safsata: saçmalık
sahaif-i mevcudat: mevcudat sahifeleri
sahib-i mal: mal sahibi
sahih: doğru
saika: sevkedip götüren
sair: diğer
salat: namaz
salavat: Peygambere (A.S.M.) yapılan dua
saltanat-ı insaniyet: İnsanların saltanatı
sanat-ı İlahiye: Allah'ın sanatı
sanat-ı ilim ilim sanatı
sanat-1 Rabbaniye: Rabbimizin sanatı
sandıkça-i uhreviye: ahiret sandığı
sanem: put
sath-ı arz: yeryüzü
satıh: yüzey
savlet: saldırı
savt: ses
sa'y: çalışma
sayha: ses
sebeb-i beka: ebediyet sebebi
sebeb-i bereket: bereket sebebi
sebeb-i haybet: zarar sebebi
sebeb-i istibdad: baskı sebebi
sebeb-i mahrumiyet: mahrumiyet sebebi
sebeb-i necat: kurtuluş sebebi
sebeb-i ref-i bereket: bereketin artma sebebi
sebeb-i saadet mutluluk sebebi
sebeb-i taciz: rahatsızlk verme sebebi
sebeb-i tevazu: alçakgönüllü olma sebebi
sebeb-i vücud: varlık sebebi
seceya-yı hasene: güzel hasletler
seciye: haslet, huy
seciye-i İslamiye: İslamiyet huyu, karakteri
sefahet: günahlara düşkünlük
sefahetkarane: günahlara dalarcasına
sefihane: günahlı halde
sehiv: hata
sekam: hastalık
sekerat vakti: ölüm anı
selamet-i kalp: kalbin huzuru
selb etmek: kaybetmek
sem' işitme duygusu
semere: netice, meyve
semere-i sa'y: çalışmanın meyvesi
Semud: Salih aleyhisselamın kavmi
sera: yer
seraser: baştan başa
seratan kanser
sergerdan: şaşkın, başıboş
sergüzeşte-i hayat: hayat macerası
seriütteessür: hemen etkilenen
serkeşane: baş kaldırırcasına
sermaye-i insaniye: insanın sermayesi
sermaye-i ömür: ömür sermayesi
servet-i riba: faiz serveti
serzakir: zikirbaşı
setr-i gayb: başa gelecek halleri gizlemek
sevab-ı amal: amellerin sevabı
sevab-ı uhrevi: ahiret sevabı
seyr ü sefer: yolculuk seyri
seyr-i süluk-u ruhani manen yükselmek
için manevi yollarda yürümek
seyyarat: gezegenler
seyyare: gezegen
seyyidü'l-enam: İnsanların Efendisi (a.s.m.)
402
seyyie: günah
YanıtlaSilsibğa: boya
sıddıkın-i evliya: sıddık veliler
sıdk: doğruluk
sıfat-ı İlahiye: Allah'ın sıfatları
sıfat-ı muhita: her şeyi kuşatan sıfatlar
sıfat-1 Sübhaniye Sübhan olan Allah'ın
sıfatları
sıklet: ağırlık
sırat-ı müstakim: doğru yol
sırr-ı azam: büyük sır
sırr-ı azim-i ubudiyet: kulluktaki büyük sır
sırrı ihlas: ihlas sırrı
sırr-ı vahdet: Allah'ın birlik sırrı
siga-i mübalağa: abartı sigası
sikke: damga
sikke-i rahmet: rahmet damgası
sille: tokat
sille-i zillet: zillet tokadı
silsile-i efkar: fikirler silsilesi
sirac: lamba
siyasivyun: siyasetçiler
sofestai: kendini ve her şeyi inkar eden din-siz
sofi: tarikat adamı
sorfa-i rızk-ı umumi: Bütün canlıların rızık-
landığı sofra
subh-u haşir: haşir sabahı
suğra: pek küçük
suhulet: kolay
su-i akıbet: kötü son
su-i ihtiyar kötü irade
su-i te'vil: söze kötü mana verme
su-i zan: kötü düşünce
Sultan-ı kainat: Kainatın Sultanı
sure-i nahl: nahl suresi
suret-i mülevvese: pis suretler
suubet: zor
suud yükseliş
süfli: aşağı
sükunet: sessizlik
sükut: sessizlik
sükut: alçalma
Süreyya: bir yıldız topluluğu
sürur sevinç, neşe
HALIL DÜLGAR
sütur-u kainat: kainat kitabının satırları
süveyda-i kalp kalpteki siyahlık
şahid-i kat'i: kesin şahid
şahs-ı manevi insanların biraraya gelip
oluştırdukları manevi kişilik
şahs-i şerire şerli şahıs
şaki: eşkiya
şåkird: talebe
şarab-ı muhabbet muhabbet şarabı
Şari şeriatın sahibi
Şark: doğu
şayetse uygun, layık
şeair: İslami alåmetler
şebih: benzer
şecaat: yiğitlik
şecere-i hayat: hayat ağacı
şecere-i kelimat: kelimeler ağacı
şecere-i nurani: nurani ağaç
şecere-i tuba: tuba ağacı
şecere-i zakkum: zakkum ağacı
şedit: şiiddetli
şefkat-i ferzandane; evlada edilen şefkat
403
404
YanıtlaSilRISALE-I NUR DAN SEÇİLMİS VECİZELER
şefkat-i mukaddese: mukaddes şefkat
şehadet şahitlik
şehamet: yiğitlik
şehamet-i imaniye imandaki yiğitlik
şek: şüphe
şekavet: azap
şekavet-i daime: daimi azap
şekva: şikayet
şems: güneş
şe'n: şan
şerait: şartlar
şerait-i hayatiye: hayat şartları
şeran dini hükümler gereğince
şeriat dini hükümler
şeriat-ı fıtrıye: kainatta yaradılış kanunları
şerik: ortak
şerur: çok şerli kimse
şetm: sövme, kötü söz
şevk şiddetli istek
şevk-i ebediyet: ebediyet şevki
şevk-i sa'y: çalışma şevki
şiddet-i galeyan :galeyana gelme şiddeti
şiddet-i hacalet: utanma şiddeti
şiddet-i ihtiyaç: ihtiyaç şiddeti
şiddet-i muhabbet: muhabbet şiddeti
şikak: ayrılık
şirk: Allah'a eş, ortak koşma
şirk-i hafi: gizli şirk
şöhret-i kazibe: yalancı şöhret
şua: ışın
şua-ı elektrik: elektrik ışığı
şuara: şairler
şuhud: şahid olma
şura: fikir alış-verişi
şuur-u imani: iman şuuru
şümul: şamil, kuşatıcı
şümus: güneşler
T
taahhüt söz verme
taalluk: ilgili olma
taallukat: ilgili olanlar
taam: yemek
taammül çalışma
taassup: şiddetli taraftarlık
taat: itaat
tabaka-i turabiye: toprak tabakası
tabakat: tabakalar
tabasbus: yaltaklanma
tabiatperest: tabiatı yaratıcı zanneden din-
siz
tabiiyyun: tabiatperestler
tabirat-ı Nebeviye: Nebi'nin (a.s.m.) tabir-
leri
tadad: saymak
tadil: düzeltme
tagallüp: galip gelme
tagayyür: değiştirme
tağyir: değişiklik
tahakkuk: vuku bulması, gerçekleşme
tahakküm: baskı
taharri araştırma
tahassun sığınma
tahassüngah: sığınak yeri
tahavvül: değişme
tahayyül: hayal kurma
tahdid: sınırlama
tahkir: hakaret
tahribat: tahripler, yıkımlar
HALİL DÜLGÅR
YanıtlaSiltahrik: kışkırtma
tahsis-i taabbüd: ibadetini tahsis etme
taht-1 emir: emir altında
taht-1 riyaset: reislik altında
tahvilat: değiştirmeler
taife: bölük, gurup
taife-i nisaiye: kadınlar gurubu
takdis: mukaddes tanıma
taksirat: kusurlar, günahlar
takva günahlardan korunma
takviye: destek
taleb-i hakikat: hakikat isteği
talimat: talimler, öğretmeler
talimgah-ı beşer: insanın öğrenme yeri
taltif: iltifat
tarafgirlik: bir tarafa taraf olmak
taravet: tazelik
tarihçe-i hayat: hayatın geçmişi
tarikat manevi yol
tarik-ı hakikat: hakikat yolu
tarik-1 ubudiyet: kulluk yolu
tarümar: darmadağın
tarz-ı libas: elbise tarzı
tasaffi: safileşme
tasarruf: icraat
tasarrufat-ı azime-i yevmiye: günlük büyük
icraatlar
tasarruf-u İlâhi: Allah'ın icraatı
tasavvuf: tarikat
tasfiye: temizlenme
taslit: musallat etme
tasvir: resmetme, zihinde canlandırma
tathir: temizlik
tatil-i eşgal: meşguliyeti tatil
taun: veba
tavattun: vatan edinme
tavla: alır
tayakkuz: uyanıklık
tayinat belirlemeler
tayyaremisal: uçak gibi
tayyibat :iyi, güzel, hoş şeyler
tazammun içerme, içine alma
tazarru: niyaz, dua
tazim: büyüklüğünü tanıma
tebaiyet: tabi olma
tebarüz açığa çıkma
tebdil: değişim
tebdil-i mekan: yer değişimi
tebeddül: değişiklik
teberri müberra olma
teberruat: yardımlar
teb'id: azap
tecavüzat: tecavüzler
teceddüd: yenileme
tecelligah: tecelli yeri
tecelli-i azam: büyük tecelli
tecelli-i merhamet: merhamet tecellisi
tecelli-i rahmet-i İlahiye Allah'ın rah-
metinin tecellisi
tecelliyat: tecelliler
tecerrüd: soyutlanma
tecessüm cisimlenme
tecezzi: ayrışma
tedarik edinme, ele geçirme
tedayi-i efkar: fikirlerin çağrışımı
tedenni: alçalma
tedrisat: eğitim
teenni: düşünerek iş yapma
teenni-i hikmet: hikmetle dikkatle
teessür: etkilenme, üzülme
et
cuğu
rahmet.
"
nimetfic
405
RISALE-I NUR DAN SEÇİLMİS VECİZELER
YanıtlaSilteessürat etkilenmeler, üzülmeler
tefani birbirinde fani olma
tefekkür: fikretmek, düşünmek
tefessüh çürüme
tefevvuk üstünlük
tefeyyüz feyiz alma
tefriş döşeme, yayma
tefrit: normalin altı
tefviz işi birine bırakma
tegafül: gaflete dalma
tehacüm: hücum etme
tehir: gecikme
tekebbür: kibirlilik
tekellüfkarane: gösterişe kapılırcasına
tekellüm: konuşma
tekfir: birine kafir demek
tekmil: olgunlaştırma
tekzip: yalanlama
telakki: anlayış
tel'in lanetleme
telkin: aşılama
telvis: pisletme
temeddüh: kendini övme
temekkün yerleşme
temellük: yaltaklanma
temessük sarılma
temessül: yansıma
temhir: mühürleme
temyiz: ayırma
tenasi unutma
tenezzüh: gezinti
tenezzühgah: gezinti yeri
tenezzülat-ı İlahi: Allah'ın kullarına tenez-
zül etmesi
tenkid: eleştiri
tenkis: noksanlaştırma
tentene dantela, ince örgü
tenvir nurlandırma
tenzih kusur kondurmama
terakki: yükselme
terakkiyat: yükselişler
terakkiyat-ı beşeriye İnsanlığın yükselişi
terbiye-i Muhammediye Muhammedin
(a.s.m.) terbiyesi
tercüme-i ezeliye: ezeli tercüme
terhisat: vazifeden paydos
terk-i enaniyet: benliği terk etme
terk-i kebair: büyük günahları terk etme
terk-i masiva: dünyayı terk etme
tersim resimleme
tertib-i mukaddemat: başlangıcı düzenleme
tesanüd: dayarışma
tesbihhan: tesbih eden
teselsül: zincirleme
teshil: kolaylık
teshir: itaat
teskin sakinleştirme
teslim-i silah: silahı teslim etme
teşahhus: şahıslanma, belirme
teşci: cesaret verme
teşekki: şikayet
06
tenasüb: uygunluk
tena'um: nimetlendirme
teşettüt şiddetlenme
tenebbüt: büyüme, yetişme
teşmil: kapsama
teneffür: nefret etme
teşrifatçı: teşrif eden
tenevvü-ü hacat: ihtiyaçların çeşitliliği
teşrik-i mesai: iş birliği
HALİL DÜLGAR
YanıtlaSilteşvikkarane: teşvik ederek
teşyici : taşıyıcı
tevağğul: çokça meşgul olma
tevahhuş: vahşet alma, ürkme
tevatür: doğru haber
tevazu: alçak gönüllülük
tevcih: yöneltme
tevdi: bırakma, emanet verme
teveccüh-ü nas: insanların yönelmesi
teveccüh-ü rahmet Allah'ın rahmetinin
yönelmesi
tevehhüm: vehim etmek, kuruntu yapmak
tevekkül: Allah'a güvenmek
tevellüd: doğum
tevessül: başvurma, sarılma
tevfik-ı hareket: hareketin uygunluğu
tevhid: Allah'ın birliği
tevhid-i imani: iman birliği
tevhid-i kulüp: kalplerin birliği
tevzi: dağıtım
tevziat memuru: dağıtım memuru
tezahür görünme
tezellül: zillet gösterme
tezgah-ı azam: büyük tezgah
tezkiye: temizlik
tezyid: artma
tezyif: çürütme, küçük düşürme
tezyinat: süsleme
tezyin-i müddea: süslü iddialar
tılsım-ı hayretfeza; hayrete düşülecek tıl-
sım, esrarengiz sır
tılsım-ı muğlak: kapalı sır
ticaret-i uhreviye: ahiret ticareti
tilavet-i Kur'an: Kur'an okuma
timsal model, sembol
timsal-i münevver: nurlu örnek
tulu: doğum
turfanda: taze
U
ubûdiyet: kulluk
ucub: ameline güvenme
uhde: sorumluluk
uhrevi: ahirete dair
uhuvvet: kardeşlik
uhuvvet-i İslamiye: İslam kardeşliği
ukde-i hayat :hayatın düğümü
ukul: akıllar
ulema-i ilm-i kelam kelam ilminin alimleri
ulüm ilimler
ulum-u aliye yüksek ilimler
ulûm-u diniye: dini ilimler
ulûm-u imaniye: iman ilimleri
ulüvvücenap: büyüklük ve yücelik
umur: işler
umur-u ebediye: ebedi hayata bakan işler
unsur-u hava: hava unsuru
usulu'd-din: dinin metodu
Ü
ümid-i mutlak: sonsuz ümit
ünsiyet: alışma
üssü'l-esas: esasların esası
V
va esefa: esefler olsun
va hasreta ah özledim
nimettir
RISALE INUR DAN SECILMIS VECIZELER
YanıtlaSilvabeste hagh
Vacib il Vücud Varlığı zorunlu
vahdet birlik
vahidi kıyas kıyas birimi
vahşetgah vahşet alınan yer
vakaat olaylar
valide anne
valideyn anne-baba
vasat orta hal, normal
vasıl ulaşma
vasıta-i zillet zillete düşme vasıtası
vatanperver valansever
vaveyla-i firak ayrılık feryadı
vazife-i asliye-i fhtriye asli yaradılş vazifesi
vazife-i asliye esas vazife
vazife-i fitrat yaradılış vazifesi
vazife-i fitriye yaradılış vazifesi
vazife-i kudsiyye: kutsal vazife
vazife-i muavenet: yardımlaşma vazifesi
vecih: yên
vedia emanet
vefiyat ölümler
velmi kuruntu
velayet: maneviyat yolu
veli: Allah dostu
velvele gürültü
velvele-i hayret: hayret gürültüsü
veraset-i Nübüvvet: Peygamber varisleri
vesait-i sefahet: günah vasıtası
vesait-i zahiriye görünürdeki vasıtalar
vesile-i makasad: maksadların vesilesi
veyl: vay haline, yazık!
vicdan-ı beşer: insan vicdanı
vifak: ayrılık
vikaye: koruma
vird-i zeban: Sürekli okunan zikir
visal: kavuşma
vukuat-ı tarihiye: tarihteki olaylar
vücub-u vücud: varlığı zorunlu
vücub-u zekat: zekatın zorunlu kılınma
vücudi varlığa dair
vücud-u eşya eşyanın varlığı
vüsat: kapsama
vüsul: ulaşma
Y
yabani yabancı
yakin kesin biliş
yasub arı beyi
yeis: ümitsizlik
yeknesak: monoton, tekdüze
yeknesaklık: monotonluk
yekta: tek
ye's-i mutlak: sonsuz ümitsizlik
yetimane yetim gibi
Z
zaaf: zayıflık
zaaf-ı iman: iman zayıflığı
zaaf-ı kalbi: kalbin zayıflığı
zabit: komutan
zad: azık
zad-ı ahiret: ahiret azığı
zahir: görünen
zahiren: görünen itibariyle
zahiri: dış yüzü
zaid: fazlalık
zail: geçici
408
zailat-1 faniye: fani geçici işler
YanıtlaSilzalumiyyet: kat kat zalimlik
zaman-1 Adem Hz. Adem aleyhisselam
zamanı
zaman-ı hazır: şimdiki zaman
Zaruret: mecburiyet, zorunluluk
Zâyi: elden çıkan, yitik
zehr-i katil: öldürücü zehir
zekať'ül-ömür: ömrün zekatı
zekavet: zekilik
zelzele-i kübra : büyük zelzele, kıyamet
zem: aleyhte konuşma
zerrat: atomlar
zerrat-ı alem: kainattaki bütün atomlar
zeval: bitme
zevil-ukul: akıl sahipleri
zevk-i ruhani: ruhun lezzeti
zındıka: zındıklar, dinsizler
zihayat: hayat sahibi
zikr-i İlahi: Allah'ın zikri
zilal: gölge
zillet: alçalma, düşme
zindan-ı mezar: mezar zindanı
zir ü zeber: darmadağın
ziruh ruh sahibi
ziyadar : ışıklı
ziyafetgah-ı ebedi: ebedi ziyafet yeri
ziya-yı kalp: kalbin aydınlığı
ziynet: süs
zuhur: görünme
zulmet: karanlık
zulmet-i kesafet: yoğun bir karanlık
zulm-ü azim: büyük zulüm
zübde: öz
zühd: din için dünyayı terk etme
zülumat-ı ebediye : ebedi karanlıklar
Takdim
YanıtlaSilHarfler birbirine sarılınca, kelime arz-ı endam eder. Kelimeler omuz omuza verince de, ku-laklarımızın kapısını çalar, sözler.
Sözler var; mutluluk hazinelerini, saadet definelerini açar hatta ebedî ziyafetgah Cennetin ka-pısını da açar.
Sözler var; inkılap yapar, istikametini değiştirir hayatın.
Sözler var; azgın nefislere gem vurur, bulanık akılları uçurumdan kurtarır, ruhları ulvi âlem-lerin mihverine sevk eder, gönülleri gönül, kalpleri kalp, yürekleri yürek, insanları insan yapar.
Sözler var; güneşten daha parlaktır. Gözleri aydınlatır, özleri aydınlatır, dem ve damarlara ka-dar nur yayar.
Sözler var; zindanları saray yapar, ölümü sevgili, kabri gül bahçesi gibi sevdirir, darağacında asılmayı bekleyen bir çaresizi ebedi idamdan kurtarır, fani ve fakir bir adama dünya kadar ebedi bir mülkü kazandırır, ebedi hayatın levâzımatını buldurur. Yeterki insan kulağını tıkamasın, yeter-ki gönül kapılarındaki kilitleri kırsın, ölüden daha ölü olanları dirilten, maddesiyle manasıyla if-las etmiş zavallıları sultan yapan sözler var.
Zamanı geçmez, hiç eskimez, yıpranmaz ve ölmez sözler var ki, hava gibi, su gibi, gıda gibi muhtacız onlara. O sözler olmasa biz olmazdık, biz başkaları olurduk yada başkaların rüzgarın-da savrulan aciz yapraklar olurduk. O sözlerden ilham almasak idealsiz, gayesiz, hedefsiz, hayat-sız bir halde madde ve hevanın kölesi bir bedbaht, esaret çukurlarında çürümeye yüz tutan bir hiç olurduk.
O dürbün misal sözler olmasa ne ile temaşa edebilirdik Cennet bağlarını? Nereden bulabilir-dik ebedî ufukları? O sözlerle beslenmeseydi eğer kalplerimiz; anamıza-babamıza, eşimize, evlā-dımıza, dostumuza-ahbabımıza nihayetsiz mülakatları netice verecek ölümsüz sevgilerle nasıl bağlanabilirdik?
11
RİSALE-İ NUR'DAN SEÇİLMİŞ VECİZELER
YanıtlaSilKainatın zerreleri adedince, ezelden ebede kadar olan zamanların saniyeleri mislince Rabb-1
Rahimimize hamdolsun ki, o sözler var.
"Nerede o sözler, hani?" diyorsanız, gözlerinizi yüreğinizle birlikte açın, basiretinizde yanı-nızda bulunsun ve elinizdeki kitabın sayfalarını çevirmeye başlayın.
"Haydi ileri arş!"
Halil DÜLGÂR
Ekim 2006/ PENDİK
İrtibat İçin:
nuradavet34@hotmail.com
sahaberuhu@hotmail.com
halilsaiddulgar@hotmail.com
Kız çocuğu rahmet
YanıtlaSilErket nimettir.
Allah nimet için sorgu Sual eder
Rahmet için sadece
Ödüllendiris.
H2. Muhammed. SAU.
RISALE-I NUR'DAN SEÇİLMİŞ VECİZELER / Halil Dülgâr
YanıtlaSilHalil Dülgår / Moralite Yayınları
Yayıncı / Mehmet Denktas
Editör/Zeynep Gürün
Mizanpaj / Adem Şenel
Kapak Tasarımı / Salih Koca
Baskı / Çalış Ofset
İstanbul Aralık 2006
1. Baskı / Aralık 2006
MORALİTE YAYINLARI
Alemdar Mah. Ticarethane Sok. Fetih Han.
No.33/5 Eminönü /İstanbul
Tel: (0212) 511 58 20
Faks: (0212) 511 59 41
www.moraliteyayinlari.com